KUR’AN VE SÜNNET IŞIĞINDA ESMA-İ HÜSNA ŞERHİ 9

Giriş. 9

Allah'a Hamd ü Sena Ve Yalvarma: 12

Esmâül-Hüsnâ Ne Demektir?. 12

Esmâül-Hüsnâ'yı Öğrenmenin Faydaları: 12

Hayâtın Gayesi: 12

Esmâü'l-Hüsnâ İle İlgili Hadîs'in Metnî: 12

Hadîs'în Ma'nâsı: 13

İhsâ Ne Demektir: 13

İsimleri Saymak Nasıl Yapılmalı?. 13

Hadîs'in Manâsına Devam Edelim: 13

İlâh Kelimesinin Manâsı: 13

Ulûhiyyet Kimin Hakkıdır?. 14

Dikkate Değer Bir Nokta: 14

Allah Teala'nın İsimleri Tevkîfîdir 14

Esmâ-i Hüsnâ’ya İmanın Esasları 15

Allah Teâlâ'nın Sıfatlarının Kısımları 15

Esma-i Hüsna'nın Delaleti 16

Esma-i Hüsnâ’yı İnkar 17

Esmâi Hüsna'yı Saymak İlmin Esasıdır 18

Allah'ın (c.c.) Bütün İsimleri Güzeldir 19

Allah Teâlâ'nın İsimlerinden Tek Başına, Başkası İle Birlikte Ve Karşıtı İle Birlikte Söylenilenler 19

Birkaç Sıfata Delâlet Eden İsimler 19

Bütün İsimVe Sıfatları Kapsayan Güzel İsimler 19

Allah Teâlâ'nın İsimleri Ve Sıfatlarının Kendisine Ait Olması 23

İsimlerin Aynı  Olmasının İsimlendirilenlerin De Aynı Olmasını Gerektirmediği 23

Bilinmesi Gereken Şeyler 27

Esma-i Hüsna'yı Saymanın Mertebeleri 28

Esma-i Hüsnâ Sayı İle Sınırlanamaz. 29

İlmî Araştırmalar, Fetva, Davet ve İrşad Daimî Komisyonunun Esma-i  Hüsna Hakkındaki  Fetvası 29

Esmâ-i Hüsnâ İle İlgili Ayet-i Kerimeler: 34

Tesbihat 34

Haşr Sûresinin Son İki Ayeti Ve Esma-i Hüsna. 35

Esmâ-i Hüsnâ Ve Tevhid. 35

Esmâ-i Hüsnâ Hakkında Gelen Rivayetler Ve Hadis-i Şeriflerde Geçen Lafızlar 36

Esmâ-i Hüsnâ'nın Sayımı 36

Esmâ-i Hüsnâ Hakkında Gelen Farklı Rivayetler 36

Esmâ-i Hüsnâ'nın Kur'ân-ı Kerim'deki Geçiş Şekli 37

Rasulullah (s.a.v.)'in "Doksan Dokuz" Sayısını Söylemesindeki Hikmet 42

ALLAH.. 43

Kelime-i Tevhid. 44

Hanif Kelimesi 45

Lügat Manası: 45

Istılahî Manası: 45

Kalbi Selim, Kalbi Korumanın Yolları Ve Tedavisi 46

Kalbin Dereceleri 47

Kalbin Korunması 47

Kalbin Tedavisi 48

İlâh Kelimesinin Tefsiri 48

İlâh Kelimesinin Manası Ve Kur’an’da Kullanılışı 49

Allah Lafz-ı Celâli Ve Kur'ân-ı Kerim'deki Sayısı 50

Ülûhiyyete Mahsus Sıfatlar: 55

Kıdem.. 55

Beka. 55

Vahdaniyyet 55

Muhâlefetün Lî’l-Havâdis. 55

Kıyam Bi-Nefsihî 55

Hayat 55

İlim.. 55

Semi 55

Basar 56

İrâde. 56

Kudret 56

Tekvin. 56

Kelâm.. 56

Allah İsminîn, İsmi Câmî Olması: 56

Vâcibül-Vücûd Mefhûmu: 56

Vâcibü’l-Vücûd'un Karşılığı "Mümkinü'l-Vücûd": 56

Bu İsm-i Şerîfîn, İsm-i A'zam Olması: 56

Allah İsm-i Şerifinin Ma'nâsındakî Topluluk: 57

Bu İsm-i Şerîf Hükmünce Bir Kul İçin Gereken Şey: 58

Bu Gayeye Ulaştırıcı Dört Mühîm Esas: 58

Eser- Müessir Kanununun İzahı: 58

ER-RABB.. 59

Esma-i Hüsnâ Ve Manaları 59

1. ER-RAHMAN.. 59

Rahmet Veya Merhametin Ma'nâsı: 63

İrâde-i Hayr Ne Demektir?. 63

Rahmetin Zıddı Gadab: 63

Öyle İse Sevgili Okuyucu! 63

2. ER-RAHİM... 64

Allah'ın "Rahîm" İsminin  Diğer Yüce İsimlerle Geçiş Şekli: 66

Ruhları Eseflere Boğan Acı Bir Duygu: 68

İsm-i Şerife Mazhar Olanlar: 68

Bu Noktanın Ezâhı: 68

Merhametli İnsanların Yapması Gereken Şeyler: 68

Îyilîk Görenlerin Yapması Gereken Şeyler: 69

Er-Rahmân, Er-Rahîm İsm-i Şerifinin Zevkini Duyanlar: 69

3. EL-MELİK.. 69

Kula Gereken Şey: 71

4. EL-KUDDÜS. 72

El-Kuddûs İsm-i Şerîfînin Biricik Sâhîbi: 73

El-Melik İsm-i Şerifinden Sonra El-Kuddûs İsm-i Şerifi: 73

Kula Gereken Şey: 73

5. ES-SELÂM... 74

Bu Ma'naya Göre Kul İçin Gereken Şey. 75

İsm-i Şerifin Başka Bir Ma'nâsı: 75

Bu Ma'naya Göre Kula Gereken Şey: 76

Felâket Ve Buhranlı Dakikalarda Dîn Ve Îmân Kuvveti: 76

Yîne Bu İsm-i Şerîfîn Tefsîrî Olmak Üzere: 76

6. EL-MÜ'MİN.. 77

Kula Gereken Şey: 78

Îmânın Bütünlüğü: 78

7. EL-MÜHEYMİN.. 78

Kula Gereken Şey: 79

8. EL-AZİZ.. 79

Kula Gereken Şey: 81

9. EL-CEBBAR.. 81

Kula Gereken Şey: 82

10. EL-MÜTEKEBBİR.. 82

Eski İnsanların Dîllerî Üstüne Yollar Yapıldı: 83

Kula Gereken Şey: 83

Kîbîrli Bîr İnsanın Her Şeyden Eli Boş Kalır: 83

11. EL-HÂLİK.. 83

Allah Vardı, Beraberinde Hîçbir Şey Yoktu: 84

Kula Gereken Şey: 84

12. EL-BÂRİ 84

Kula Gereken Şey: 85

13. EL-MUSAVVİR.. 85

Yaratmak Kelimesinin Hakikî Ma'nâsı: 86

Kula Gereken Şey: 87

14. EL-GAFFAR.. 87

Günahkâr Bîr Kimse Neye Benzer: 88

Günah Lekelerini Temizleyen Sabun: 88

İç Yüzü Tamâmîyle Kararmış Olmanın Alâmeti: 88

Kula Gereken Şey. 88

15. EL-KAHHAR.. 88

Kahr ve lûtf: 89

Kullara Gereken: 89

16. EL-VEHHAB.. 89

Kullara Gereken: 90

17. ER-REZZAK, ER-RÂZIK.. 90

Zâhîrî Ve Manevî Rızk: 91

Kula Gereken Şey: 92

18. EL-FETTAH.. 92

Kula Gereken Şey: 93

19. EL-ALÎM... 93

İnsanlardaki İlmin Kıymeti: 94

Kula Gereken Şey: 94

20. EL-KABID.. 95

21. EL-BASIT.. 95

Kula Yaraşan Şey: 95

22. EL-HAFİD.. 95

Kula Gereken Şey: 96

23. ER-RAFİ 96

Kula Gereken Şey: 96

24. EL-MUİZ.. 96

25. EL-MUZİL. 96

Kula Gereken Şey: 97

26. ES-SEMİ' 97

Mutlak Kemâl, İzafî Kemâl: 99

Kula Gereken Şey: 99

27. EL-BASÎR.. 99

Biz Kullara Yaraşan: 100

Allah Her Lâhza Bîzimle Berâberdîr: 100

28. EL-HAKEM... 100

Kula Gereken: 101

29. EL-ADL. 101

Adl İle Âdilin Farkı: 102

Allah’tan Başka Adl Yoktur: 102

Allah'ın Yaptığı Her İş, Tam Bir Adalet Ve Hikmettir: 102

Kula Gereken: 103

30. EL-LATİF. 103

Kula Gereken Şey: 104

31. EL-HABİR.. 104

Kula Gereken Şey: 105

32. EL-HALİM... 105

Bizlere Yaraşan Şey: 106

33. EL-AZÎM... 106

Mahlûkun Büyüklüğü: 107

Allâhu Teâlâ Büyükler Büyüğüdür: 108

Kula Gereken Şey: 108

34. EL-GAFUR.. 108

35. EŞ-ŞÂKİR, EŞ-ŞEKÛR.. 109

Şükran Yolunu Tutanların Alâmetleri Ve Akıbetleri: 110

Kula Gereken Şey: 110

36. EL-ALÎ, EL-ALİYY, EL-A'LÂ.. 110

Yüksekliğin Gerçek Manâsı Şudur: 111

Kula Gereken Şey: 111

37. EL-KEBÎR.. 111

Göklerin Esrarını Çözmeye Çalışan İlimler: 112

Bu İsm-i Şerif Hükmünce Kula Yaraşan Şey: 112

38. EL-HAFÎZ.. 113

Allahu Teala Kâînatı Muhafaza Buyurmaktadır 114

Haram, Helâl Sınırlarını Gözetmeyenler: 114

Kula Gereken Şey: 115

39. EL-MUKÎT.. 115

Şu Halde Kula Gereken: 116

40. EL-HASÎB.. 116

Allahu Teâlâ Çabuk Hesaplıdır: 117

İnsanın En Kıymetli Sermâyesi Ömrüdür: 117

Hesab Başında Meydana Çıkacak Netice: 117

Kula Gereken Şey: 118

41. EL-CELÎL. 118

Kula Yaraşan Şey: 118

42. EL-KERÎM... 119

Allahu Teâlâ'nın Kerim İsminden Nûr Ve Feyz Alan Bahtiyar Kullar: 120

43. ER-RAKÎB.. 120

Kula Gereken Şey: 121

44. EL-MUCÎB.. 121

Câhîl Tabiiyyeciler: 122

Kula Gereken Şey: 123

45. EL-VASİ' 123

Kula Gereken Şey: 124

46. EL-HAKÎM... 124

Kula Gereken Şey: 126

47. EL-VEDUD.. 126

Füyûzat nedîr?. 128

Kula Gereken Şey: 128

48. EL-MECÎD.. 128

Kula Gereken Şey: 129

49. EL-BA'İS. 129

Kula Gereken Şey: 130

50. EŞ-ŞEHÎD.. 131

Kula Gereken Şey: 132

51. EL-HAKK.. 132

Hak İtikat, Hak Söz: 133

Kula Gereken Şey: 133

52. EL-VEKÎL. 133

Kim Vekîl Olabilir?. 134

Tevekkül İhtiyâcı Ve Tevekkülün Ma'nâsı: 134

Tevekkül Demek, Sebepleri İhmâl Etmek Demek Midir?. 135

Kula Gereken Şey; 135

53. El-KAVİ 135

54. EL-METÎN.. 136

Kula Gereken Şey: 136

55. EL-VELÎ 136

Kula Gereken Şey; 137

56. EL-HAMÎD.. 137

Vasıtalı, Vasıtasız Nimetler: 138

Allahu Teâlâ Zâtında Hamîddir: 138

Cinayetler Ne İle Ölçülür?. 139

Kula Gereken Şey: 139

57. EL-MUHSÎ 139

Kula Gereken Şey: 140

58. EL-MÜBDİ 140

İlk İnsanın Yaradılışı: 141

Kula Gereken Şey: 141

59. EL-MUÎD.. 141

Allahu Teâlâ Haksızlığı Tervîc Etmekten Münezzehtir: 142

Kula Gereken Şey: 142

60. EL-MUHYÎ 142

Kula Gereken Şey: 143

61. EL-MÜMÎT.. 143

Kula Gereken Şey: 143

62. EL-HAYY.. 143

Nebatat, Hayvanat Ve İnsandaki Hayat: 145

Hakîki Hayat: 145

Kula Gereken Şey: 145

63. EL-KAYYUM... 145

İnsan ruhundaki esrar: 146

Kula Gereken Şey: 146

64. EL-VACİD.. 147

Kula Gereken Şey: 147

65. EL-MACİD.. 147

Kula Gereken Şey: 148

66. EL-VAHİD.. 148

Kula Gereken Şey: 149

67. EL-EHAD.. 149

68. ES-SEYYİD, ES-SAMED.. 149

Kula Gereken Şey: 150

69. EL-KADİR.. 151

70. EL-MUKTEDİR.. 151

Kula Gereken Şey: 152

71. EL-MUKADDİM... 152

72. EL-MUAHHİR.. 153

Kula Gereken Şey: 153

73. EL-EVVEL. 154

74. EL-AHİR.. 154

Kula Gereken Şey. 155

75. EZ-ZAHİR.. 155

Bir Temsil 156

Kula Gereken Şey: 156

76. EL-BATIN.. 156

Zatının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından gizli ve gizli sırlara âşinâ. 156

Kula Yaraşan Şey: 157

77. EL-VALÎ 158

Kula Yaraşan Şey: 158

78. EL-MÜTEALİ 159

Allahu Teâlâ'ya İftira Eden Milletlerin Temsili: 159

Kula Yaraşan Şey: 159

79. EL-BERR.. 160

Kula Yaraşan Şey: 161

80. ET-TEVVAB.. 161

Allahu Teâlâ'ya Nazaran Tevbenin Ma'nası 162

Günahlarla Beraber Kötü Huylardan Da Dönmek: 162

Kula Yaraşan Şey: 163

81. EL-MÜNTEKİM... 163

Allah'ın Sevmedikleri Ve Bunların Akıbetleri: 163

Cehennemde Yemek: 163

Cehennemde İşkence Âyetleri 163

Cehennem Azabının Müddetine Akıl Erdirilmez: 164

Kula Gereken Şey: 164

82. El-AFÛVV.. 164

Allahu Teâla Afvı Sever: 165

Afvle Mağfiret Arasındaki Fark: 166

Kula Gereken Şey: 166

83. ER-RAUF. 166

Arı Ve İpek Böceği: 166

Allah’ın İnsanlara Re'feti Daha Büyüktür: 167

Kula Yaraşan Şey: 167

84. MALİKÜ'L-MÜLK.. 167

Hüner, Bu Fâni Sermaye İle Bâki Saadet Kazanmaktır: 168

Allah Kendi Mülkünü Yine Kendi Mülkü İle Satın Alıyor: 168

Kula Gereken Şey: 168

85. ZÜ'L-CELALİ VE'L İKRAM... 168

Her Nimet Ancak Allah'tan Gelir: 169

Kula Gereken Şey: 169

86. EL-MUKSİT.. 169

Bîr Dairede Görülen İntizam Neye Delâlet Eder?. 170

İnsanların En Hazin Ve Esef Verîcı Çarpıklıkları: 170

Kula Gereken Şey: 170

87. EL-CAMİ' 170

Allahu Teâlâ Bütün İnsanları Toplayacak: 171

Allahu Teâlâ Her Hak Sahibînî Hasmiyle Toplar: 171

İlim Meş'alesînın Işığıyla Neler Görülüyor: 172

Kula Gereken Şey: 172

88. EL-GANÎ, EL-ĞANİYY.. 172

İhtiyaç, Ma'budluğa Uymaz: 173

İbadetlerde Hedef: 174

Kula Gereken Şey: 174

89. EL-MUĞNÎ 174

Herkes Zengin Olmak İster: 175

Bahtiyar Zengin: 175

Hâline Sabredebilen Fukara: 175

Kula Gereken Şey: 175

90. EL-MANİ 176

Kula Gereken Şey: 177

91. ED-DARR.. 177

92. EN-NAFİ 177

Hayır Da Şer De İnsanlar İçîn Birer Îmtihandır: 178

Kahır Yüzünden Lütuf: 178

Zararlı Şeyler Neden Câzip Görünür?. 179

Bugünkü Zararlar, Dünkü Hatâların Neticeleridir: 179

Mazarratlar Bîrer Terbiye Ve Tekâmül Unsurudur: 179

Kula Gereken Şey: 179

Çaresiz Sıkıntılar: 180

93. EN-NÜR.. 180

Gökler Ve Yerin Nuru 181

Îmân Nuru Ve Güneşin Ziyâsı: 182

Îmân Nuruyla Aydınlanmayan Gönüller Niçin Muztariptir?. 182

Kula Gereken Şey: 182

94. EL-HADİ 183

İnsanlara İmân, Yaratılışlarında Bağışlanmıştır: 185

Kula Gereken Şey: 185

95. EL-BEDİ 185

Satranç Tahtasına Hayret Eden: 186

Dikkat Ve Tecessüs: 187

Kula Gereken Şey: 187

96. EL-BAKÎ 187

Dünya Bîr Bekleme Odası Veya Bir Misafirhânedir: 188

Kula Gereken Şey: 188

Fânî Hayatla Bakî Hayat Nasıl Kazanılır?. 188

97. EL-VARİS. 188

Kula Yaraşan Şey: 189

98. ER-REŞİD.. 189

Kula Gereken Şey: 189

Aklın Terbîyesî: 190

Nefs Ve Islahı: 190

99. ES-SABUR.. 190

Bu İsm-i Şerîfîn Halim Îsm-i Şerîfiyle Ma'nâca Farkı: 190

Sabırlı Adamlar, Faziletli İnsanlardır: 191

Kula Gereken Şey: 191

100- EL-KARÎB.. 191

101- EL-MUHÎT.. 192

102- EL-KÂFÎ 192

SONUÇ.. 192

Muztarîp Beşeriyet Îçin Birîcîk Kurtuluş Yolu. 193

BİBLİYOGRAFYA.. 194


 KUR’AN VE SÜNNET IŞIĞINDA ESMA-İ HÜSNA ŞERHİ

 

Önsöz

 

Esmâ, ism'in çoğuludur, Hüsnâ da "en güzel" anlamına gelir. Esmâ'ül Hüsnâ, "en güzel isimler" demektir. Allah'ın bu güzel isimleri Kur'ân-ı Kerim ve hadislerde geçer. Sayıları 99'dur. Bu güzel isimler, Cenâb-ı Hakk'ın kemal sıfatlarıdır. Sıfatlar, O'nun yücelik, üstünlük ve kemaline delalet ettiği gibi, ibadet ve dualarıyla yalvaran kimseyi Allah'a yaklaşmaya da sevk ederler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"En güzel isimler Allah'a mahsustur. O'na bu güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın." [1]

Allah Rasûlu şöyle buyuruyor:

"Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer." [2]

Kur'ân ve Hadiste geçen Esmâ'ül Hüsna 99'dur. Bunun dışında insanların, cinlerin, me­leklerin, peygamberlerin bilmediği sayısız isim­leri vardır Allah'ın. Nitekim Allah Rasûlu bir hadiste bunu şöyle açıklamıştır:

"Allah'ım! Sana senin bütün isimlerinle dua ediyorum. O isimler ki sen yüce zatını onlarla isimlendirdin. Yahut onları bir elçine öğretmişsindir. Yahut kitapların­da indirmişsindir. Yahut gayb ilminde zâtın için seçmişsindir."

Mü'min, Rabbine bu güzel isimlerin biriyle veya her hangi bir sıfatla yakarışta bulunabilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Rasûlum! Onlara de ki: "İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye. Hangisi ile dua ederseniz edin, en güzel isimler O'nundur."  [3]

Mümin, hem Esmâ'ül Hüsna ile dua eder, hem de bu isim ve sıfatların anlamlarını, eser­lerini, etkilerini düşünür. Bir insan olarak yapa­bileceğini yapmak için hem çalışır, hem de Al­lah'tan yardım ister. Gücünü aşan olaylar için direk Allah'a müracaat eder, güzel isimleriyle O'na dua eder.

Kâinatta bulunan bütün belgeler, eserler Al­lah'ın güzel isimlerine delalet etmektedir. İsim­leri, Allah'ın sıfatlarına, sıfatları da zatına delalet etmektedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak!" [4]

Yüce Allah'ın güzel isimlerinin belli özellikleri ve esrarı vardır. Güzel isimleriyle O'na dua ede­lim.[5]

 

Giriş

 

Hamd Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ister ve O'ndan af dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden O'na sığınırız. Allah kimi doğru yola iletmişse onu saptıracak, kimi de saptırmışsa onu doğru yola iletecek yoktur. Bir olan, eşi ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim.

Bir insanın en büyük gayesi sağlam ve doğru bir imana sahip olmaktır. Allah Teâlâ her şey için bir sebep yaratmış ve her gaye için de o gayeye götüren yolu göstermiştir. Kişiyi imana götüren ve onun imanını kuvvetlendiren en büyük sebeplerden ve en önemli yollardan birisi de Allah Teâlâ'yı lâyık olduğu şekilde tanımaktır. Allah'ı (c.c) zatıyla tanımak gücüne ve yeteneğine sahip olmadığımıza göre O'nu ancak isimleri ve sıfatlarıyla tanıyabiliriz.

Allah'ın salât ve selamı Hz. Muhammed'e, ashabına ve kıyamete kadar O'nun yolundan gidenlere olsun.

Şüphesiz ki Allah (c.c), her istek ve arzunun gerçekleşmesini bir sebebe bağlamış ve her gayeye götüren bir yol yaratmıştır. İman, gaye ve arzuların en büyüğü ve en önemlisidir. Allah (c.c), imanın elde edilmesini ve onun güçlenmesini sağlayan sebepler var etmiştir. Nitekim onu zayıflatan ve ortadan kaldıran sebepler de vardır.

İmanın elde edilmesini ve onun kuvvetlenmesini sağlayan şeylerin en önemlilerinden birisi Allah Teâlâ'nın Kur'an ve Sünnette geçen güzel isimlerini bilmek, onların mânâlarını anlamaya çalışmak ve onlarla Allah'a kulluk etmektir. 

 Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir." [6]

Buharî ve Müslim'de Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri sayarsa cennete girer." [7]

Yani, kim onları ezberler, anlamlarını ve delalet ettiği mânâları iyice kavrar, onlarla Allah'ı över, onlarla Allah'a istekte bulunur ve onlara kesin bir şekilde inanırsa cennete girer. Mü'minlerden başkası cennete giremez. Artık anlaşılmıştır ki, Esmâ-i Hüsnâ'yı bilmek, imanın oluşması, güçlenmesi ve yerleşmesinin en büyük kaynağı ve temel unsurudur.

Esmâ-i Hüsnâ'nın bilinmesi üç merhalede gerçekleşir:

1. Onların lafızlarını tek tek sayabilmek,

2. Anlam ve delalet ettiği mânâları kavramak,

3. Onlarla Allah'a dua etmek.

Esmâ-i Hüsnâ ile dua da iki türlüdür:

1. Övgü ve ibadet için yapılan dua,

2. Bir şeyler istemek için yapılan dua.

Allah'ın güzel isimlerini bilmek imanın temelidir. Çünkü onları bilmek tevhidin şu üç çeşidini de bilmek demektir:

1. Rubûbiyet tevhidi: Rabblikte teklik.

2. Ulûhiyet tevhidi: İlahlıhkta teklik.

3. İsimler ve sıfatlar tevhidi: İsimler ve sıfatlarda teklik ve benzersizlik.

Tevhidin bu üç nev'i, imanın ruhu, esası ve gayesidir. Kulun, Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarıyla ilgili bilgisi arttıkça imanı da artacak ve şüphelerden kurtulacaktır. O halde inanan bir kimsenin, Allah Teâlâ'nın isim, sıfat ve fiillerini öğrenmek için bütün gücünü sarf etmesi gerekir. Bunu yaparken de Allah Teâlâ'yı sıfatlarından soyutlamamalı, O'nu başka varlıklara benzetmemeli, O'nunla ilgili bilgileri tahrif etmemeli ve O'na nitelik izafe etmemelidir. Bilgiler, Kur'an'dan, sünnetten, sahabeyi kiramdan ve onların yolundan güzelce gidenlerden alınmalıdır. Bu tür öğrenme tarzı kişinin imanını artırır, onu şüphelerden uzak bir inanca ulaştırır, ona kişisel özgüven kazandırır ve Rabbine olan sevgisini kuvvetlendirir. Allah'ı (c.c), isimleri, sıfatları ve fıileri ile tanımak O'na karşı kaçınılmaz bir sevgi doğurur. Bu sebeple, Allah'ı sıfatlarından soyutlayanlar, firavunlaşanlar ve Cehmiye [8]  taifesine mensup olanlar, kalplerle Allah sevgisi arasındaki yolu kesen yol kesicilerdir. [9]

İmanı oluşturan ve güçlendiren en önemli faktörlerden birisi de Kur'an ayetleri üzerinde düşünmektir. Kur'an'ı düşünerek okuyan bir kimse Kur'an ilimlerinden ve marifetinden sürekli yararlanır. Bununla da onun imanı artar. Kur'an'ın intizamına, ayetlerin yerli yerince oluşuna ve birbirini tasdik edişine, aralarında çelişki ve ihtilaf olmaksızın tam bir uyum içinde bulunuşuna baktığı zaman gördüğü gerçekler onun imanını kuvvetlendirir. Kulun Kur'an-ı Kerim'i düşünerek okuması, mânâsını ve sahibinin vermek istediği mesajı anlamaya çalışması onun imanını güçlendiren en önemli şeylerdendir. Kulun, varlık âleminde gördüğü ve duyduğu âyetlerle okuduğu Kur'an ayetleri üzerinde güzelce düşünmesi, ondan bir kavrayış ve basiretin doğmasına sebep olur. Bütün bunların özü şu iki noktada toplanmaktadır:

1. Kulun kalbini dünya yurdundan ahiret yurduna taşıyıp oraya yerleştirmesidir.

2. Kur'an'ın  mânâları üzerinde düşünmesi, niçin ve hangi maksatla indiğini iyice anlaması ve her ayetten gerekli dersi alıp kalbindeki hastalığı onunla tedavi etmesidir. "Yüce Dost”a ulaştıracak en kestirme ve kolay yol budur. Kur'an'ı düşünerek okumanın en yakın yollarından biri de budur. [10]

İmanı oluşturan ve güçlendiren şeylerden birisi de Rasûlullah'ın (s.a.v.) hadislerini ve bu hadislerin çağırdığı iman ve amel bilgilerini öğrenmektir. Bunların hepsi imanın elde edilmesini ve kuvvetlenmesini temin eder. Bir kulun Allah'ın Kitabı ve Peygamberin sünnetiyle ilgili bilgisi arttıkça imanı ve yakînî de artar, ilminde ve imanında her türlü şüpheden kurtulacağı bir mertebeye erişir. Kişiyi imana götüren yollardan bir diğeri de Peygamber'i (s.a.v.), O'nun yüce ahlâkını ve güzel sıfatlarını tanımaktır. Çünkü O'nu tam mânâsıyla tanıyan bir kimse O'nun getirdiği şeylerin -yani Kur'an, Sünnet ve hak dinin- doğruluğunda şüpheye düşmez.

İmana sebep olan şeylerden bir diğeri de varlık âlemini, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan çeşit çeşit yaratıkları, insanı ve insanın sahip olduğu nitelikleri düşünmektir. Bunları düşünmek de iman için kuvvetli bir sebeptir. Çünkü bu varlık âleminde yaratıcısının kudret ve azametine, içindeki şeylerin güzelliğine, onlardaki akıllara durgunluk veren nizam ve intizama, Allah'ın ilminin ve hikmetinin genişliğine delâlet eden nice deliller vardır.

Bütün yaratılmışların her yönden Rabblerine muhtaç ve mecbur olduklarını ve onların bir an bile olsa Allah'tan uzak kalamayacaklarını bilmek ve anlamak dahi iman için yeterli bir sebeptir. Bunları düşünmek, kulu Rabbi karşısında son derece mütevazi hale getirir, onu daha fazla duaya yöneltir, dinî ve dünyevî menfaatleri elde etmede ve zararları defetmede Allah'a muhtaç olduğunu anlamasına sebep olur. Allah'a tevekkülünü kuvvetlendirir, iyilik yapma hırsını ve Allah'ın va'dine olan güvenini artırır. İman ve takva işte bununla gerçekleşir,

Allah'ın nimetlerinin çokluğunu düşünmek de böyledir. Hiçbir yaratık bir an bile olsun bu nimetlerden uzak kalamaz.

Allah Teâlâ'yı çokça zikretmek ve dua etmek -ki dua bir ibadettir- de imanı kuvvetlendiren sebeplerdendir. Bu zikir, dil ile, kalp ile, amel ile, hal ile hulâsa her halükârda yapılabilir. Kulun imandan nasibi, zikirden nasibi kadardır. Bir başka sebep de İslamın güzelliklerini. tanımaktır. İslam dini tamamen güzelliklerden ibarettir. İnanç esasları en doğru, en sağlam ve en yararlı esaslardır. İslâm ahlâkı en güzel ahlâktır. Beşerî ilişkiler ve hukuka dair olan esaslar ise en güzel ve en adaletli hükümlerdir. Bu şekilde düşünen kulun kalbinde Allah imanı süsler ve ona imanı sevdirir.

İmanı takviye eden en önemli şeylerden birisi de Allah'a en güzel şekilde ibadet etmeye çalışmak ve Allah'ın yaratıklarına iyilik etmektir. Kul, Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmelidir. Bunu yapamıyorsa Allah'ın onu gördüğünü ve müşahede ettiğini daima hatırında tutmalıdır ve amellerini en güzel şekilde yapmaya çaba göstermelidir. Kul nefsiyle mücahedeye devam ettiği müddetçe imanı ve yakînî kuvvetlenir ve şüphelerden uzak bilgi mertebelerinin en yükseği olan Hakkal Yakîn/kesin bilgi mertebesine ulaşır, böylece ibadet ve itaatin lezzetini tadar.

Allah'a ve O'nun dinine davet etmek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek de imanı takviye eden şeylerdendir. Kul, bunlarla hem kendisini, hem de başkalarını olgunlaştırır.

Küfrün, nifakın, fısk ve isyanın her çeşidinden uzak durmak da imanı takviye eden sebeplerin en önemlilerindendir.

İmanı kuvvetlendiren bir diğer sebep, farzları yerine getirdikten sonra nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşmak, nefsânî arzular galip geldiğinde Allah'ın sevdiği şeyleri yapmayı başka şeylerden öne almaktır.

Bir başka sebep de, kendisine yalvarıp istekte bulunmaları ve kelâmını okumaları için Allah Teâlâ'nın rahmetiyle indiği vakitlerde O'nunla birlikte olmak kalbini O'na bağlamak, O'nun huzurunda iken kulluk edebini takınmak ve sonra bu birlikteliği tevbe ve istiğfar ile bitirmektir.

İmanı kuvvetlendiren bir başka sebep, güvenilir ve ihlaslı âlimlerle bir arada bulunmak, meyvelerin güzellerini seçer gibi onların da güzel sözlerini öğrenip biriktirmektir.

Kulun Allah ile kalbi arasına giren bütün sebeplerden uzak durması da imanı kuvvetlendiren bir diğer sebeptir. [11]

Allah'ın güzel isimlerini her üç mertebesiyle bilmek imanı oluşturan ve güçlendiren en önemli sebeplerden biridir. Hatta  Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak imanın temelidir. İman bu büyük temelin üzerine bina edilir.

Kitaptaki doğru olan şeyler Allah'tan, yanlışlıklar ise benden ve şeytandandır. Allah ve Rasûlü her türlü yanlışlıktan uzaktır.

Kerem sahibi Allah Teâlâ'dan bu küçük ameli rızasına muvafık kılmasını, yazarını, okuyucusunu ve neşredenini cennetine dahil etmesini ve bu eseri aleyhimize değil lehimize şahit kılmasını ve müellifi ve okuyucusunu bu kitaptan faydalandırmasını dilerim. O, istenilenlerin en hayırlısı, ümit beslenenlerin en cömertidir. O bize kâfidir ve ne güzel vekildir!.. Yüce Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur. Salât selâm ve bereket, O'nun kulu ve elçisi, yaratıklarının seçilmişi, vahyinin emini Peygamberimiz ve önderimiz Muhammed'e (s.a.v.); onun âl ve ashabına ve kıyamet gününe kadar güzelce onun yolundan gidenlere olsun.

La havle velâ kuvvete illâ billahi'1-aliyyi'l-azîm...[12]

Allah adiyle andığımız büyük zât, bu muazzam varlığı ya­ratan, tutan, her lâhza görüp gözeten zâttır. Hudutsuz kudret sahibidir, isterse yaratılmışların daha nice benzerlerini de vücûda getirir, yine de kudretinden bir zerre eksilmez. O, Rabbü'l-Âlemin olmakla beraber kendisiyle aşinalığı olan kulla­rına bilhassa öyle lûtufları, öyle ikramları vardır ki, bunları söylemeğe ve saymağa kimsenin gücü yetişmez. Bu sebepten bir insan için mümkün olabilen en büyük kazanç, O'nu tanı­mak ve en büyük kayıp da, O'ndan gaflet hâlinde bulunmak­tır.

Farzedelim: Görgüsü, bilgisi geniş, servet ve sâmânı bol, hatır ve nüfuzu geçerli, aynı zamanda cömert, kibar, zarif, merhametli bir zât vardır ki, herkes, onun değil öyle dâire-i sohbetine girmek, yolda, belde şöyle bir iltifatına nail olmayı bile bir şeref biliyor; bundan dolayı bir zevk ve iftihar duyu­yor, O'nun dostluğunu kazanmak için büyük fedakârlıklara katlanmayı göze kestiriyor... Bu dostluğu kazandığımızı ka­bul edelim. Acaba bununla, isteklerimiz için başka dost ara­mak ihtiyacından kurtulabilecek miyiz? insanın bedenine, kalbine, ruhuna âit o kadar çeşitli hacetleri vardır ki, bunlar zaman ile beraber mütemadiyen değişiyor ve ardı arası kesilmeden teselsül edip gidiyor.

Pek açık bir hakikattir ki, böyle her an yenilenip duran bu sayısız hacetleri bitirmeğe Allâhu Zü'l-Celâl teâlâ ve tekaddes Hazretlerinden başka kimse muktedir değildir. O Allah ki, doğrulup gelenlere rahmet kapısı açıktır. Kapısında perdecisi, yanına varmak için mabeyincisi yoktur. Dilekler çoğaldık­ça, ihsanı, keremi çoğalan; hacetler arttıkça in'âmı, fazlı ar­tan; maddî, mânevi her çeşit ni'metin büyüğünü, küçüğünü mahlûkâtına ulaştıran ve onları her türlü zarar ve ziyandan ko­ruyan ancak O'dur. O halde asıl öğrenilecek ve dostluğu kaza­nılacak olan zât ancak Allâhu teâlâ'dır. O'nun dostluğunu ka­zanmak, her şeyi kazanmak demektir. Fakat, Allah'tan başka her şeyi kazanmak aslında hiçbir şey kazanmamaktır. Allah'ın rızâsına ermek, kendisini tanımak ve irâdelerine itaat etmekle elde edilir. Allah'ı tanımak, bir insan için mümkün olabilen en yüksek bir şeref, irâdelerine itaat etmek en yüksek bir ka­zançtır. Dürüst bir Allah bilgisi, insanı kendi zihin âleminde bütün evham ve hayâlâttan, her çeşit hurafelerden, bâtıl fara­ziyelerden kurtarır. Allah'ın buyruklarına itaat etmek de, in­sanın hakîki saadet ve bahtiyarlığını vücuda getirir, onu rûhan, cismen temizler ve yükseltir, Allah'ın muhabbetine lâyık bir hale getirir. Hakikaten Allah, insanı mükellef tut­makla ona ne kadar parlak bir şeref vermiş ve onu ne kadar yük­seltmiştir. Bu sayededir ki, insan mâsivâya tapmaktan, canlı cansız her hangi bir kuvvet karşısında korkup titremekten, göz yaşları dökerek onlardan beyhude merhamet dilenmekten kurtulmuş ve bir hamlede bütün kâinatı geçerek, yalnız Al­lah'tan korkmak, yalnız Allah'ı sevmek ve yalnız Allah'a kul olmak gibi tam ve hakîki bir hürriyete ulaşmıştır.

Allâhu teâlâ Hazretlerini insan takatinin erişebileceği en ileri bir mertebede öğreten ve O'nun hakkında en gerçek duy­guları veren ve irâdelerini bildiren biricik din, İslâm dinidir. İslâm güneşi, bulutsuz semâlarda bol ziyâsiyle hiç batmadan parlayıp dururken, beşeriyyetin bedbaht olmasına hiç bir se­bep yoktur. Yalnız o nura karşı gözlerini ve gönüllerini sım­sıkı tıkamasalar! İslâm Dini, Allâhu teâlâ'nın Kur'ân'da ve hadîste gelmiş isimlerini, sıfatlarını öğreterek O'nu tanıtı­yor, hadsiz hesapsız nimetlerini, lûtuflarını sayarak sevdiri­yor, bu nîmetleri iyi kullanarak arttırma ve ebedîleştirme yol­larını gösteriyor, kötü kullanarak mahrumiyete uğramaktan korkutuyor.

Bugün dünya yüzündeki insanları, (Allah bilgisi) husu­sunda üç sınıfa ayırmak mümkündür:

1- Tam ve gerçek bir bilgi edinenler: Gerçek bir duygu ile Allah'a inanan en kıymetli insanlardır. Çünkü her şeyde hakkaniyyetten ayrılmaz, kimseye kötülük etmez, bilâkis herke­se iyilik etmeye çalışır, ne kadar büyük olursa olsun insana tapmaz, herkesi kardeş bilir, kimseye boyun eğmez, yalan söylemez, gönlü ferahtır, dünya hırsı ile gözleri kararmaz, doğru yoldan aynlmazlar...

Ah!.. Bütün insanlar, o hakîkatlar hakikati yüce varlığı böylece öğrenebilselerdi. O zaman birbirlerini ne kadar seve­cekler, birbirleriyle boğuşmaktan ne kadar nefret edecekler­di!...

2- Bütün bütün varlığını inkâr edenler: Allah'ın varlığını inkâr etmek, riyâzî bir düsturu inkâr etmek kadar saçma ve he­zeyanken, (bilgi devri) diye öğünüp durduğumuz bu zamanda bile şirk ile inkâr, beşeriyyetin ötedenberi kanayan bir yarası olmakta devam etmektedir. Ne gariptir ki, bu münkirlerin ço­ğu, güzel eserlerin hayranı ve meselâ mâhirâne çizilmiş bir tabloyu görünce:

"Efendim hârika, hârika!... diye ressamını alkışladıkları halde, bu küçücük dünyâda milyarlarca tablo gösteren o büyük kudret sahibine karşı gaflet içinde bulunuyorlar. Bu hâle in­sanlık nâmına derin bir acı duymamak kabil değildir.

3- Varlığına înandıkları halde, bilerek veya bilmeyerek O'nu şânına yaraşmayacak surette vasıflayanlar: Nice insanlar da vardır ki, Allah'ın varlığına inandıkları halde O'na şirk koş­maktan, yâni her hangi bir mahlûka ulûhiyyet payesi vermek­ten, veya ulûhiyyete mahsus sıfatlardan her hangi birinde Al­lah'a bir denk veya bir ortak olabileceğini düşünmekten veya mahlûka ait herhangi bir sıfatı Hâlık'a isnad etmekten kurtu­lamamışlardır. Bu sınıftan insanlar daha çok görülmektedir. Bir taraftan da dünyânın herhangi bir noktasında beliren ve korkunç bir fikir hastalığı demek olan (münkirlik), bir kolera salgını gibi insanlar arasında yayılmaktadır.

Esasen insanın, kendini yaratan zât hakkında dürüst bir bilgi edinememesi çok hazin bir boşluktur. Bu bilgisizliği gidermek için Allahu teâlâ'nın isimlerini ve sıfatlarını öğren­mek îcâbeder. [13]

 

Allah'a Hamd ü Sena Ve Yalvarma:

 

İlâhî!

Hamd ü senalar, minnet ve şükranlar, takdisler, ta'zimler, tebciller ancak Sana'dır. Sayısız ni'metlerinin içinde bulunu­yoruz. Bu ni'metlerinin en büyüklerinden olmak üzere, gö­nüllerimize bir nûr verdin ki, biz o nûr ile Sen'i biliyor ve Sen'den başka asla bir mabud tanımıyoruz.

Kalbimizi bu nurdan ayırma!

Sevdiğin ve her hareketinden hoşnut olduğun ve insanlık için mutlak bir halaskar olarak yarattığın Fahr-i Kâinat aleyhi ekmelü's-salavâti ve't-teslîmât Muhammed b. Abdullah b. Abdü'l Muttalib b. Hâşim Hazretlerinin da'vetini kabul edip, enirinle açtığı cadde üzerinde yürüyenlerden ettin. Bu en bü­yük şerefle iftihar ediyoruz.

Ayağımızı bu caddeden kaydırma!

Yâ Rab!

Âlemler durdukça her türlü salât ü selâm, rızâ yollarının kılavuzu, maddî ma'nevî kazançlarımızın kaynağı, dilekleri­mizin kapısı, dertlerimizin tabîbi olan o mübeccel, muazzam, mükerrem Rasûlünün... Âl ü Ashabının üzerine olsun. [14]

 

Esmâül-Hüsnâ Ne Demektir?

 

Esma, ismin cem'idir. Hüsnâ kelimesi de en güzel ma'nâsına tafdil sîgasıdır. Terkibin ma'nâsı: En güzel isimler demek olur. En güzel isimler Allah'a mahsustur. Çünkü bütün kemâl­lerin sahibi O'dur. O'nun isimleri, en ileri ve mutlak bir kemâl ifâde eden, mukaddes kelimelerdir. [15]

 

Esmâül-Hüsnâ'yı Öğrenmenin Faydaları:

 

Allahu teâlâ Hazretlerini bilmek, sevmek, kulluğuna bağ­lanmak, O'nun sevmediği kötü huyları atmak, hoşnud olduğu temiz huylarla varlığını güzelleştirmek, bu suretle rızâsına ermektir.

Allahu teâlâ'yi bilmek, O'nun isimlerini ve sıfatlarını öğrenmekle olur.

Allahu teâlâ'yı sevmek: Bu da bütün kemâlâtın ancak Al­lah'ta bulunduğunu ve O'ndan olduğunu bilmekle kazanılır. Rûh kemâle âşıktır. Bir şeyin kemâlini öğrenince hemen ora­ya akıverir ve gördüğü kemâlin kuvvetine göre bir zevk duyar. Bütün kemâlâtın ancak Allah'ta bulunduğuna kat'î bilgi edi­nen rûh, bu bilgiden sonsuz bir zevke dalar ki, kendisinden bu zevkin asla kesilmemesini ister.

Allahu teâlâ'nın kulluğuna bağlanmak: Bu zevkin, in­tisap şerefinin hiç kesilmeden devamı için biricik yol da, Al­lah'ın buyruklarına sımsıkı yapışmak, yasak ettiği şeylerden son derece sakınmaktır. Seven için en büyük zevk, sevdiğini kendisinden memnun etmeğe çalışmaktır. Bunu temin için her şeyi ve hattâ icâbında canını feda etmeği göze alır. En ziyâde korktuğu şey de, sevdiğinin hışmına uğramaktır. Sevdiğinin nazarından düşürecek olan en ehemmiyetsiz şeylerden bile tit­rer,... ürperir. [16]

 

Hayâtın Gayesi:

 

Hayatın gayesi, Allah'ın rızâsına ermektir. Bütün ibâdet­ler, bütün güzel huylar, insanı Allah'ın rızasına ulaştıran yol­lar, vâsıtalardır. Bütün kabahatler, bütün kötü huylar, insanı Allah'ın hışmına uğratacak çirkinliklerdir. Velhasıl Esmâü'l-Hüsnâ'yı öğrenmekle Allah bilgisi kazanılır. Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bir gönüle bu tohumdan düşerse filizlenir. O gönülden şevk ve muhabbet ağacı biter, bu ağa­cın meyveleri vardır ki, kalbde, ruhta, elde, ayakta, gözde, ku­lakta, insanın bütün maddî ve ruhî varlığında belirir ve olgun­laşır. Bu meyveler başlıca, Yaradana hürmet, yaradılmışlara merhamet etmek, kötü huyları atmak, güzel huy kazanmak, hak uğrunda her türlü fedâkârlığa katlanmak... gibi samimî meziyetlerdir. Hakikî insan olmak, bu meziyetleri kendinde toplamaktır. Allah'ın rızâsı, dünya ve âhiretin saadeti de bu meziyetlerin arkasındadır. [17]

 

Esmâü'l-Hüsnâ İle İlgili Hadîs'in Metnî:

 

An Ebi Hüreyrete Radiyallahü Anhü: Kale Rasûlullahi Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, İnne Lillâhi Tis'aten ve Tis'îne ismen, men ahsâhâ dehalelcennete, Huva'llâhü'llezî lâ ilahe illâ Hû. Er-Rahmân Er-Rahîm EI-Melik El-Kuddûs Es-Selâm El-Mü'min El-Müheymin El-Azîz El-Cebbar El-Mütekebbir El-Hâlik El-Bâri' El-Musavvir El-Ğaffâr El-Kahhâr El-Vehhâb Er-Razzâk El-Fettâh El-Alîm El-Kâbid El-Bâsit El-Hâfıd Er-Râfı' El-Muız El-Müzil Es-Semi El-Basîr El-Hakem El-Adl El-Lâtîf El-Habîr El-Halîm El-Azîm El-Gafûr Eş-Şekûr El-Aliy El-Kebîr El-Hafîz El-Mukît El-Hasîb El-Celîl El-Kerîm Er-Rakîb El-Mucîb El-Vâsi' El-Hakîm El-Vedûd El-Mecîd EI-Bâıs Eş-Şehîd El-Hak El-Vekîl El-Kaviy El-Metîn El-Veliy EI-Hamîd El-Muhsî El-Mübdi’ El-Muîd El-Muhyî El-Mümît El-Hay El-Kayyûm El-Vâcid El-Mâcid El-Vâhid (El-Ahad) Es-Samed El-Kâdir El-Muktedir El-Mukaddim EI-Muahhir El-Evvel El-Âhir Ez-Zâhir El-Bâtın El-Vâlî El-Müteâlî El-Berr Et-Tevvâb El-Müntekım EI-Afüv Er-Raûf Mâlikü'l-Mülki Zü'1-Celâli ve'1-İkrâm El-Muksit El-Câmi’ El-Ğaniy El-Muğnî El-Mâni’ Ed-Dâr En-Nâfı' En-Nûr El-Hâdî El-Bedî El-Bâkî El-Vâris Er-Reşîd Es-Sebûr (Celle Celâluh).[18]

 

 Hadîs'în Ma'nâsı:

 

Ebû Hüreyre radiyallahü anh'den, dedi ki:

Allah'ın Resulü salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Muhakkak ki, Allahu teâlâ'ya mahsus olarak doksan dokuz isim vardır. Her kim bu doksan dokuz ismi ihsâ ederse Cennete girer, sonsuz saadete ulaşmış olur.” [19]

 

İhsâ Ne Demektir:

 

Bu kelimeye üç türlü ma'nâ verilmiştir: Saymak, ezberle­mek, ma'nâlarını şuurla anlamak. Şu halde ihsâ tahakkuk et­mek için bu doksan dokuz ismi hem ezberlemek, hem ma'nâlarını öğrenmek, hem de saymak gerektir. Yoksa bir papağan gi­bi sâdece ezber etmek veya saymak kâfi değildir. İnsan gibi şu­urlu bir mahlûka yaraşan da budur.

Bu doksan dokuz isme "İhsâ İsimleri" denir:

Burada dok­san dokuz adedinin söylenmesi hasr için değildir. Yâni Allahu teâlâ'nın ancak doksan dokuz ismi vardır. Bunlardan başka yoktur ma'nasına değildir. Belki yalnız ihsâ isimlerini bildir­mek içindir. Yoksa Kur'ân'da Allâh'u teâlâ'nın bunlardan başka isimleri de gelmiştir. Allah, nice has kullarına nice ad­larını bildirmiştir. Sonra hiç bir mahlûkuna bildirmediği ad­ları da vardır. Meselâ denir ki:

"İnne li fülânin elfe dinarın eaddehâ li's-Sadaka" yâni, "Filancanın bin lirası vardır ki, hayır için hazırla­mıştır." demektir. Acaba bu sözden o adamın bin liradan baş­ka parası olmadığı mı anlaşılıyor? Tabiî ki, hayır. İşte bu da

öyle.. [20]

 

İsimleri Saymak Nasıl Yapılmalı?

 

 Kur'ân'da "Haşr" sûresinin sonundaki  Esmâü'l-Hüsnâ'yı okuduğumuz gibi bütün isimleri birbirine ulaştıra­rak okumak caizdir. Bunun aksine olarak her ismi diğerinden bölerek teker teker ve her birinin sonunda vakfederek okumak da caizdir. Hattâ ihsâ'nın, saymak ma'nâsına olduğuna göre, bu şekilde okunması daha muvafıktır. Bâzılarında ulaştırmak, bâzılarında ayırmak suretiyle okumak da caizdir.

Bâzıları Esmâü'l Hüsnâ'yı harf-i tarif dediğimiz elif-lâm ile okumuştur. Nitekim âyette ve hadîste de böyle gelmiştir. Bâzıları da elif-lâm'a bedel olarak (yâ) harf nidâsiyle okumuş­lardır.

Yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahîm... gibi

Demek ki, Esmâü'l-Hüsnâ'yı okuma şekli geniş ve müs­aittir. Asıl mühim olan şey, okurken kalbin şuurlu ve uyanık bulunmasıdır. Bir de her ism-i Şerîf i okudukça (Celle Celâlühû) tazîm cümlesini tekrarlamak edep ve saygı iktizâsındandır. [21]

 

Hadîs'in Manâsına Devam Edelim:

 

"Hüvallâhü'llezî lâ ilahe illâ Hû. Er-Rahmân Er-Rahîm El-Melik."

Şu büyük hakikat., evet, onu bilmiş olunuz ki; Allah Celle Celâlühû öyle bir Allah'tır ki, hakikatte O'ndan başka ibâdet edilecek mâbud yoktur. Çünkü O, Rahmân'dır, Rahîm'dir, Melik'tir...

Hadîsin bu kısmı, acaba o isimler nelerdir? gibi hatıra ge­len bir suale cevap yerindedir. [22]

 

İlâh Kelimesinin Manâsı:

 

Ellezî lâ ilahe illâ Hû fıkrasındaki ilâh kelimesi ülûhiyyet demek olup bunun ma'nâsı mâbudluk demektir ki, en bü­yük sevgi ve ta'zîm ile ibâdet olunmağa istihkak sahibi ma'nâsınadır. [23]

 

Ulûhiyyet Kimin Hakkıdır?

 

Ulûhiyyet yalnız ve yalnız Allah'ın hakkıdır. Çünkü ibâ­dete istihkak, kâinatı yaratmakta ve her yaradılmışı istidadına ve kabiliyetine göre terbiye ve idare etmekte tam ve mutlak bir istiklâl ile olur. Bu istiklâl de bütün kemâl sıfatlarına sahip bulunmakla olur. Bunlar ise eşsiz ve ortaksız olarak yalnız Allah'a mahsustur. O halde ulûhiyyet de yalnız Allah'ın hak­kıdır. Allah'dan başka mâbud tanınmış olanların hiç biri de mâbudluğa lâyık değildir. Çünkü hepsi de mahlûktur. Madem­ki mahlûktur, muhakkak ki âcizdir, muhtaçtır. Bu sebepten mahlûk olan her hangi bir şey, mâbud değil, âbid olmalıdır. Binâenaleyh Allah'dan mâada mâbud sanılan şeyler, kendileri­ne bile sahip olamayan bir sürü zavallı ve boş şeylerdir, ibâdet olunmağa asla istihkakları yoktur. [24]

 

Dikkate Değer Bir Nokta:

 

Hadîs-i şerifte mühim bir fıkra ile beşeriyyetin derin bir yarası üzerine el konmuştur. İzah edelim: yukarıda söylediği­miz gibi hadîsin bu kısmı, acaba o doksan dokuz isim neler­dir? gibi hatıra doğan suâle cevap olarak geldiği için, sözün akışına göre Allah, Er-Rahmân, Er-Rahîm, El-Melik, El-Kuddûs... diye doğrudan doğruya isimlerin sayılması gerekir­di. Fakat böyle yapılmamış, doksan dokuz isimden birincisi olan Allah ismi ile ikincisi olan Er-Rahmân ismi arasına "Ellezî lâ illâ Hû" kelime-i tevhid'i [25] katılmıştır.

Acaba bunun hikmeti ne olabilir? Kanâatimizce bunun hikmeti her şeyden evvel Allah'ın birliğini tesbit etmek ve sonra müteakip her ismi mefhumiyle bu hakikati her bakım­dan müdellel bir hâle getirmektir. Önce Allah adiyle başlayıp Ellezi lâ ilahe illâ Hû fıkrasiyle Allah'ın birliği ilân edilmiş­tir. Hem de bu ilânın mevsullü ve silalı bir cümle hâlinde ifâ­de buyurulması, bu hakikatin üzerinde ehemmiyetle durulma­sını, şayet bu hususta yanlış fikirlere sapılmışsa, her şeyden evvel bu yanlışlığın düzeltilmesine önem verilmesini bildir­mek içindir. Kelime-i tevhidden sonra gelen doksan sekiz isimden her biri baştaki lâfza-i Celâle'ye birer sıfat olmuş­tur.

Bu isimler, bir ism-i cami olan [26] Lâfza-i Celâledeki icma­li tafsil etmekle beraber, Allah'ın varlığına ve birliğine herbiri başka başka birer delil, birer bürhandır. Bu kadar delil ve bürhanlarla bu yüce hakikatin zihinlerde kuvvetlenmesi ve muhkemleşmesi istenmiştir.

Ey maddiyâtın ağır ve üzücü ızdıraplariyle bunalan ruhlar! İşte size, yaranızın merhemini sunuyoruz. Bu büyük isimlere gönüllerinizi veriniz. Samimiyetiniz nispetinde faydalar gö­recek, şimdiye kadar söylenmemiş, işitilmemiş, kitaplara ya­zılmamış nice hakîkatlere ereceksiniz. Kazancınız hulûsunu­za göre olacaktır. Allah'ın tevfîki refik olursa bu isimlerin bereketiyle zâlimler hakka boyun eğer, münkirler ikrara dö­ner, câhiller arif olur, ariflerin irfanı artar, cimriler cömert kesilir, hasetçilerin içindeki ateş söner, hele şirkin her çeşidi yüreklerden silinir. Evet, bu isimler insanlara sanki şöyle bir ihtar yapıyor: Allah'ı bilmeli, birliğine inanmalı, emrini ta­nımalı, rızâsına ermeyi en ileri gaye tutmalı, hele hiçbir mahlûku hâlık derecesine çıkarmamalı. Bakınız o şânı büyük Allah nasıl bir Allah'dır:

"Hüva'llâhü'llezî lâ ilahe illâ Hû. Er-Rahmân, Er-Rahîm, El-Melik, El-Kuddûs.."

Ey münkirler, ey müşrikler! Allahu teâlâyı bırakarak tap­makta olduğunuz şeylerde bu sıfatlardan bir tanesi olsun var mıdır?

Ey zâlimler! Biliniz ki, Allah Alîm'dir, Habîr'dir, Kahhâr'dır, Azız'dir, Cebbâr'dır.

Ey cimriler! Biliniz ki, Allah Ganîdir, Muğnîdir.

Ey hasetçiler! Allah Mâni'dir. Mu'tîdir.

Velhasıl rûhları öldüren ma'nevî birer hastalıktan başka bir şey olmayan küfrün, inkârın, şirkin ve bunlardan doğan bütün kötü huyların tedavisi için bu mübarek isimlerden herbiri birer iksir, birer müstahzar tertiptir.

Salâh ve felah isteyenler onlara sıkı yapışsın..

Şimdi artık isimlerin tefsirine başlıyoruz, ilim ve takva yollarında büyüklerimizin bu mübarek isimlerden duyduğu ruhî zevklerden bir parçasına olsun tercüman olabilirsem ne mutlu bana!. [27]

 

Allah Teala'nın İsimleri Tevkîfîdir

 

Allah Teâlâ'nın isimleri tevkifidir. Yani bu isimler nasslarla bildirilmiştir. Bu konu aklın sahasına girmez. O halde Esmâ-i Hüsnâ konusunda Kur'an ve sünnetin bildirdiklerinin dışına çıkmamak, orada durmak gerekir. Bu isimlere ilave, eksiltme yapılamaz. Çünkü akıl Allah Teâlâ'nın layık olduğu isimleri idrakten âcizdir. Bu konuda nassların verdiği bilgilerle yetinilmesi gerektiği şu ayetlerden de anlaşılmaktadır:

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi yaptığından sorumludur."[28]

"De ki, Rabbin ancak açık ve gizli' kötülükleri, günahı ve haksız yere zulmetmeyi, hakkında hiçbir delil indirilmeyen bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."[29]

Allah Teâlâ'ya kendisinin vermediği bir ismi vermek veya O'nun kendisine verdiği bir ismi inkar etmek Allah hakkında işlenmiş bir cinayettir. Bu konuda edebe riayet etmek ve nassın getirdiğiyle iktifa etmek gerekir. [30]

 

Esmâ-i Hüsnâ’ya İmanın Esasları

 

1. İsme iman.

2. İsmin delâlet ettiği mânâya iman.

3. İsimle  ilgili  olarak varid  olan hadislere  iman

Biz, Allah'ın rahîm olduğuna, rahmetinin her şeyi kuşattığına ve kullarına merhamet ettiğine inanırız. O, kadirdir, kudret sahibidir, her şeye gücü yeter. Ğafurdur, mağfiret sahibidir, kullarını  affeder. [31]

 

Allah Teâlâ'nın Sıfatlarının Kısımları

 

Allah kendisine rahmet etsin, İbnü'l-Kayyim der ki:

Rabb Teâlâ'ya sıfat olarak bildirilen ve O'nunla ilgili gelen haberler birkaç kısımdır:

Birincisi; Allah Teâlâ'nın zâtına ait olanlar. Zât, Mevcut, şey gibi.

İkincisi; Allah Teâlâ'nın manevî sıfatlarına ait olanlar. el-Alîm, el-Kadîr, es-Semî gibi.

Üçüncüsü; Allah'ın fiillerine ait olanlar. el-Hâlık, er-Razzak gibi.

Dördüncüsü; Allah'ın her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh/uzak oluşuna delâlet edenler. Allah'a nisbet edilen bir ismin sebat ve devamlılık ihtiva etmesi gerekir. Çünkü yoklukta mükemmellik bulunmaz. el-Kuddûs, es-Selâm gibi isimler bu dördüncü gruptandır.

Beşincisi; Bunu insanların pek çoğu zikretmez. Bunlar belirli bir sıfata özgü olmaksızın birçok sıfata birden delâlet eden isimler. Bu isimler tek bir mânâya değil birçok mânâya delâlet ederler. el-Mecîd, el-Azîm, es-Samed gibi.

el-Mecîd, kemal sıfatlarının pek çoğu ile sıfatlanan demektir. Mecîd lafzı buna delâlet eder. Çünkü bu lafız genişlik, çokluk ve fazlalık için kullanılır. Araplar "devenin yemini bol verdi" anlamında "emcede'n-nâgate alefen" derler. "O, yüce arşın sahibidir" ayetindeki "el-Mecîd" kelimesi "arş"ın sıfatıdır. Arşın genişliğini, azametini ve şerefini ifade etmek için ona sıfat olmuştur. [32] Bu ismin, Rasûlullah'ın (s.a.v.) bize öğrettiği gibi Allah'tan peygamberine salât etmesini istemekle nasıl bir arada zikredildiğini bir düşün... [33] Çünkü Allah Teâlâ, nimetinin genişliği, bolluğu ve sürekliliği sebebiyle ziyadeyi talep ve arz makamındadır. Böyle bir istek, ancak ona uygun bir isimle yapılır. Nitekim "Beni affet ve bana merhamet et, şüphesiz sen affedicisin ve merhametlisin" dersin. Böyle bir duanın ardından "Sen işiten ve görensin" demek uygun olmaz. Bu beşinci bölümdeki isimler kendileriyle Allah Teâlâ'ya tevessül edilen isimler ve sıfatlardır. Bu isimler duada tevessül edilecek vesilelerin en yakını ve Allah'a en sevimli olanlarıdır. Müsned ve Tirmizî'de geçen şu hadis bu anlamdadır:

"Ey  celal  ve  ikram  sahibi,  sözüyle Allah'a ısrarla dua ediniz.[34]

Şu hadis de aynı şekildedir:

"Allah'ım! Ben senden isterim. Çünkü hamd sanadır. Sen, gökleri ve yeri yaratan, çok iyilik yapan, kendisinden başka ilah olmayan celal ve ikram sahibisin." [35]

Bu üslûp, kendisi için birşeyler isteme ve Allah'a tevessül  [36] üslûbudur. Tevessül, Allah'a hamdetmekle, kelimeyi tevhidle ve O'nun Mennan ismiyle yapılmıştır. Hadis-i şerifte bize öğretilen dua, Allah Teâlâ'ya O'nun isimleri ve sıfatlarıyla yapılan bir tevessülden ibarettir. Böyle bir dua Allah katında icabete daha layıktır ve daha büyük bir yeri vardır. Bu, tevhidin kapılarından büyük bir kapıdır. Biz, buna işaret ettik. Bu kapı Allah'ın basiret ihsan ettiği kişilere açılan bir kapıdır.

Biz şimdi tekrar konumuza dönelim: Maksadımız Allah Teâlâ'nın birden fazla sıfatına delâlet eden isimlerini anlatmaktır. O'nun pek çok kemal sıfatına delâlet eden bir ismi de "el-Azîm"dir. "es-Samed" ismi de böyledir. Bu isim hakkında İbnu Abbas şöyle der:

es-Samed, ululuk ve yüceliğinde kemale eren efendi demektir. İbnu Vail'e göre ululuk ve yücelikte zirvede olana es-Samed denilir. İkrime'ye göre es-Samed, kendisinden üstünü bulunmayandır. Zeccac ise, ululuk ve yücelikte zirvede olup her konuda kendisine başvurulandır, der. İbnu'l-Enbarî'nin bu konuda söyledikleri şudur: Dilcilerin bu kelimenin anlamı konusunda ihtilafı yoktur. Dilcilere göre es-Samed, insanların ihtiyaçları ve işlerini halletmede kendisine başvurdukları ve kendisinin üstünde başka kimsenin bulunmadığı efendi demektir. Kelimenin kökünde toplamak ve yönelmek anlamları vardır. Samed, maksatların toplandığı kimsedir. Onda ululuk ve yücelik sıfatları toplanmıştır. Lügatteki asıl anlamı budur. Nitekim şair şöyle der:

"Esedoğullarının en hayırlı iki kişisinin yani Amr b. Yerbu'un ve sıkıntılı zamanlarında kendisine başvurdukları efendilerinin ölüm haberini veren haberci acele etti."

Araplar, ululuk, yücelik ve efendilik sıfatlarını bir araya getirmesi ve pek çok kimsenin bu konuma ulaşmayı istemesi sebebiyle asilzadelerini bu isimle isimlendirirlerdi.

Altıncısı; İki isim ve iki sıfattan birinin diğeriyle bir arada zikredilmesiyle oluşan isimler ve sıfatlar. Böyle isimler fazladan bir kıymeti ifade ederler. el-Ganiyyü'l-Hamîd, el-Afüvvü'1-Kadir, el-Hamidü'1-Mecîd gibi. Kur'an'daki bileşik sıfatlar ve bileşik isimlerin geneli böyledir.

el-Ganiyy kemal sıfatlarından birisidir. el-Hamîd de böyledir. el-Ganiyy ve el-Hamîd'in birleşmesi ise başka bir mükemmelliktir. Allah'a, ğaniy olması yönüyle bir övgü, kendisine hamdedilen olması yönüyle başka bir övgü vardır, ikisinin bir arada zikredilmesi ise başka bir övgüyü ifade eder. el-Afüvvü'1-Kadîr, el-Hamidü'1-Mecîd, el-Azîzü'1-Hakîm'de de durum böyledir.

Düşünürsen bunları bilmek, bilgilerin en şereflisidir...

Selbî/olumsuz sıfatlar, Allah Teâlâ'nın sıfatları arasına girmezler. Ancak Allah'ın rububiyet ve ilahlıkta tek olduğunu ifade eden el-Ehad gibi; kemaline aykırı olan her türlü noksanlıktan berî/uzak olduğunu ifade eden es-Selâm gibi olumlu bir mânâyı içerirlerse o zaman Allah'ın sıfatları içine girerler. Olumlu bir mânâyı içerdiği için olumsuz sözlerle Allah'a ait bir vasfı haber vermekte de durum böyledir. Nitekim ayet-i kerimelerde bunun örnekleri çoktur:

"Kendisini ne uyku yakalar, ne de uyuklama." [37]

Bu cümle Allah Teâlâ'nın Hayy ve Kayyum oluşundaki mükemmelliği ifade etmektedir.

"Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı." [38]

Bu ayet, O'nun kudretindeki kemali ifade etmektedir.

"Ne yerde, ne gökte, zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli değildir." [39]

Bu ayet, O'nun ilminin kemalini ifade eder.

"O doğmadı ve doğrulmadı  [40]

Ayeti O'nun kimseye muhtaç olmadığını ve yüceliğini ifade eder.

"Hiçbir  şey  O'na  denk  değildir[41]

Ayeti mükemmelliğiyle tek ve benzersiz olduğunu ifade eder.

"Gözler O'nu göremez" [42]

Ayeti de O'nun büyüklüğünü ve tam olarak kavranıp idrak edilemiyeceğini ifade eder.

Bu durum, Cenab-ı Hakk'ın kendisini böyle olumsuz cümlelerle anlattığı diğer yerlerde de aynı şekildedir. [43]

 

Esma-i Hüsna'nın Delaleti

 

Allah Teâlâ'nın isimlerinin hepsi güzeldir. Bu isimlerin tamamı mutlak kemale ve mutlak övgüye delâlet eder. Onlardan her biri kendi sıfatlarından türemişlerdir. Sıfat olmak isim olmaya, isim olmak sıfat olmaya engel değildir.

Esmâ-i Hüsnâ'nın delâleti üç türlüdür:

1. Mutabakat  delâleti:  

İsmi, delâlet ettiği mânâların  tamamıyle açıkladığımızda buna mutabakat delâleti denir.

2, Tadammun/kapsama delâleti:

İsmi delâlet ettiği mânâların bir kısmıyle açıkladığımız zaman buna tadammun delaleti denir.

3. İltizam/gereklilik ayrılmazlık delâleti:

Bir isimle ona bağlı olan diğer isimlere de istidlal ettiğimiz zaman buna iltizam delâleti denir

Mesela "er-Rahman" isminin "rahmet" ve "zat"a delâleti mutabakat delâletidir. Bunlardan sadece birisine delâleti tadammun delâletidir. Çünkü ihtiva ettiği anlamın içinde o vardır. "er-Rahman" isminin hayat, ilim, irade ve kudret gibi isimlere delâleti ise, bu isimler ancak rahmet sıfatıyla nitelendirildiğinde mümkündür ki buna da iltizam delâleti denir. Bu sonuncusunu anlamak için sağlam bir düşünce yapısına ihtiyaç vardır. İlim sahipleri bunu kavramada farklı farklı durumlarda olabilirler. [44]

Bunu bilmenin yolu şudur:

Bir lafzı ve onun delâlet ettiği mânâyı iyice anladıktan sonra, ona bağlı olarak olmazsa olmaz şeyleri de düşün. Bu kaide senin için bütün şer'i nasslarda geçerlidir. Esmâ-i Hüsnâ'nın bu üç delâleti de hüccettir. Çünkü bunlar doğru ve kesindirler. [45]

 

Esma-i Hüsnâ’yı İnkar

 

Esmâ-i Hüsnâ'yı inkarın anlamı, doğru yoldan sapmaktır. Bu da iki şekilde olur. Birincisi; yaratılmışlardan herhangi birisini bu isimlere ortak etmektir. Bunun örneğini Mekkeli müşriklerde görürüz. Onlar Allah'tan başkasına verilmesi caiz olmayan Allah'a ait sıfatlardan, kendi ilahlarına isimler türettiler. Lât’ı Allah adından, Uzza'yı Aziz'den, Menat’ı Mennan'dan türettiler. Her müşrik ibadet ettiği mahluka, ibadetini gerektiren sebeplere uygun olarak rubûbiyet ve ulûhiyet özelliklerinden birisini isim olarak veriyordu. .

Esmâ-i Hüsnâ'yı inkar noktasında en ileri gidenler, "yaratanla yaratılan aynıdır" diyen "Vahdet-i Vücutçulardır. Onlar övülmüş veya yerilmiş her ismin Allah Teâlâ (c.c.) için kullanılabileceğini söylerler. Allah onların söylediklerinden son derece yücedir ve münezzehtir.

Esmâ-i Hüsnâ'yı inkarın ikinci şekli Cehmiye fırkası ve onun kollarının yaptığı gibi Allah'ın sıfatlarını inkar edip, yerlerine aslı esası olmayan isimlerin konulmasıdır.

Doğrudan doğruya Allah'ın varlığını ve O'nun isimlerini inkar edenlere gelince -ki felsefeci zındıkların yaptığı gibi- onlar artık sırat-ı müstekimden sapmışlar ve cehennemin yoluna yönelmişlerdir. [46]

İbnü'l-Kayyim şöyle demiştir:

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"En güzel isimler (Esmâü’l-Hüsnâ) Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir." [47]

Allah'ın isimlerini inkârın esası, isimlerin gerçekliklerinde ve anlamlarında haktan sapmaktır. İlhad kelimesinin kökünde meyl anlamı vardır. Kabrin yan tarafında açılan bölüme Lahid denilir. Bu bölüm kabrin ortasından meylettiği için bu isim verilmiştir. Dinde mülhid olan da haktan batıla meyledendir. İbnu's-Sikkit bu kelime hakkında şunu söyler: Mülhid, haktan sapıp, onun içine ondan olmayan şeyleri sokuşturan demektir. Mültehid kelimesi de burdan gelir.

Ayet-i kerimede "O'ndan başka bir sığınak bulamazsın"[48]  buyurulurken, sığınak anlamında mültehad kelimesi geçer. Yani O'ndan başka kendisine yöneleceğin, kaçacağın, iltica edeceğin, meyledeceğin kimse yoktur demektir.

Allah'ın isimlerini inkâr şu şekillerde olur:

Birincisi, el-İlah'tan Lât, el-Aziz'den Uzza isminin türetilmesi gibi Allah'a ait isimlerin putlara verilmesidir. Arapların putu ilah olarak isimlendirmeleri gerçek bir ilhad ve inkardır. Çünkü onlar Allah'ın isimleriyle kendi putlarına ve batıl ilahlarına yöneldiler.

İkincisi, Allah Teâlâ'nın uygun olmayan isimlerle isimlendirilmesidir. Nitekim Hristiyanlar O'na "baba", felsefeciler "mücibun bi zâtihi", "İlletün fâileh" demişlerdir. Bunların hepsi birer ilhaddır.

Üçüncüsü; Allah Teâlâ'da bulunması caiz olmayan noksanlıklarla O'nun nitelendirilmesidir. Habis ruhlu yahudilerin "O, fakirdir", "O, mahlukatı yarattıktan sonra istirahate çekildi" demeleri böyledir. Ayette hikaye edilen şu sözler de onlarındır:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden eli bağlanası ve lanet olası! Bilakis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir." [49]

Buna benzer sözler Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatları hakkında ilhaddır.

Dördüncüsü; İsimlerin ihtiva ettikleri anlamların inkar edilmesi ve iptal edilmesidir. Cehmiyye fırkası ve onlara uyanların: "O isimler, anlamları ve sıfatları olmayan soyut lafızlardır" demeleri bu tür bir ilhaddır.

Böyle söyleyenler Allah'a Semî, Basîr, Hayy, Rahim, Mütekellim ve Mürîd isimlerini verirler ve "O'nun hayatı, işitmesi, görmesi, konuşması ve iradesi yoktur" derler. Bu durum, akıl, şeriat, lügat ve fıtrat açısından Allah'ın (c.c.) isim ve sıfatlarını inkarın en büyüğüdür. Bu tür bir inkar, müşriklerin inkarının karşıtıdır. Çünkü onlar Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını kendi ilahlarına veriyorlardı. Bunlar ise Allah Teâlâ'yı kemal sıfatlardan soyutlayarak bu sıfatları inkar ve ibtal ediyorlar. Her ikisi de Allah'ın isimleri konusunda ilhada düşmüşlerdir.

Cehmiyye ve onun kolları bu inkarlarında çeşit çeşittir. Aşırı olanlar, ılımlı olanlar ve ortada olanlar vardır. Allah ve Rasûlünün bildirdiği sıfatlardan herhangi bir şeyi inkar eden bir kimse, bu inkarı ister az olsun, ister çok olsun haktan sapmıştır.

Beşincisi; Allah Teâlâ'nın sıfatlarını yaratıkların sıfatlarına benzetmektir. Allah Teâlâ, Müşebbihenin [50] söylediklerinden beridir (uzaktır) ve münezzehtir. Bu tür ilhad, Allah'ı sıfatlarından soyutlayan ve sıfatları iptal eden Muattıla'nın inkarının karşıtıdır. Onlar isimleri kemal sıfatlardan soyutlayıp, bu sıfatları inkar ediyorlardı, bunlar ise bu sıfatları yaratıkların sıfatlarına benzetiyorlar. Her ne kadar gidiş yolları ayrı ayrı olsa da haktan sapma noktasında birleşiyorlar.

Allah Teâlâ, Rasûlüne uyanları ve onun sünnetini ayakta tutan varislerini bu tür sapıklıklardan korumuştur. Onlar Cenab-ı Hakk'ı sadece kendisini vasfettiği şeylerle nitelemişlerdir. O'nun sıfatlarını ne inkar etmişler, ne de yaratıkların sıfatlarına benzetmişlerdir. Lafız ve anlam yönünden nasıl gelmişse öylece kabul etmişler ve herhangi bir değişikliğe gitmemişlerdir. Onların bu isimlere inanış biçimleri  bu  isimleri mahlukatın isim sıfatlarına benzetmekten uzaktır. Onların Allah Teâlâ'yı her türlü noksanlıktan tenzih etmeleri de O'nu bu sıfatlarından soyutlamaktan uzaktır. Onlar ne Allah'a sanki bir puta tapar gibi tapan Müşebbihe'ye benzerler, ne de sanki yokluğa tapan Muattıle'ye benzerler. Nasıl ki İslâm milleti diğer milletler arasında orta bir milletse, ehli sünnet de diğer fırkalar arasında orta bir yolu takip etmişlerdir. Onların bilgi kandilleri doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani o ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. Bu öyle bir ağaçtır ki yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Bu ışık nûr üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir.

Allah'tan bizleri nuruna eriştirmesini, rızasına giden yolu bize kolaylaştırmasını ve Rasûlünün yolunu izlemeyi bizlere nasibetmesini dileriz. Şüphesiz ki O, çok yakındır ve dualarımızı kabul edendir. [51]

 

Esmâi Hüsna'yı Saymak İlmin Esasıdır

 

Esmâ-i Hüsna'yı saymak ve onları bilmek, malum olan herşeyi bilmenin esasıdır. Çünkü Allah Teâlâ'nın dışındaki bilinen şeyler ya O'nun yaratmasıdır veya O'nun emridir. İlim ise ya O'nun yarattığı şeyleri bilmektir, ya da şeriat, kural olarak koyduğu şeyleri bilmektir. Yaratmanın ve emretmenin kaynağı Esmâ-i Hüsnâ'dan çıkar. Bu ikisi arasında iç içe bir irtibat vardır.

Buyrukların tamamının kaynağı Esmâ-i Hüsnâ'dır. Bu emirlerin hepsi güzeldir ve hepsi de kulların menfaatine uygundur. Onlar için birer rahmettir ve şefkattir. Onlara yönelik bütün emirler ve yasaklar, onların kemale ermeleri için Allah'ın bir ihsanıdır. Allah Teâlâ'nın bütün emirleri bir maslahattır, hikmettir, rahmettir, lütuf ve ihsandır. Çünkü bu emirlerin kaynağı Esmâ-i Hüsnâ'dır. O'nun bütün fiilleri de adaletlidir, hikmetlidir ve kulların mashalatına uygundur ve onlar için birer rahmettir. Çünkü bu fiillerin de kaynağı Esmâ-i Hüsnâ'dır. Onun yaratmasında bir uygunsuzluk, bir anlamsızlık yoktur. Allah Teâlâ hiçbir  şeyi  boş  yere,  başıboş ve anlamsız yaratmamıştır. Nitekim kendisi dışında var olan her şey onun var etmesiyledir. O'nun dışındaki şeylerin varlığı O'nun varlığına bağlıdır. Yapılan ve yaratılan, yaratıcısına tabi olur.

Öyleyse  Esmâ-i   Hüsnâ'yı  bilmek,   Allah'ın dışındaki herşeyi bilmenin  de  temelidir.   O'nun isimlerini bilmek ve saymak diğer bütün ilimlerin de temelidir. Kim ki O'nun isimlerini gerektiği gibi sayarsa bütün ilimleri de saymış ve öğrenmiş olur. Çünkü O'nun isimlerini saymak bilinen her şeyi saymanın esasıdır. Zira bilinen şeyler bu isimlerin gereğidir ve  onlara bağlıdır. Yaratma ve  emrin O'nun ilminden meydana gelişini iyi bir düşünürsen bunlarda hiçbir uygunsuzluk, ve lüzumsuzluk bulamazsın. Kulların emirlerindeki ve fiillerindeki bozukluk ve lüzumsuzluklara gelince bunlar ya onların cehaletinden veya beceriksizliğindendir. Rabb Teâlâ ise ilim ve hikmet sahibidir. O'nun fiiline ve emrine uygunsuzluk ve lüzumsuzluk  bulaşmaz. [52]

 

Allah'ın (c.c.) Bütün İsimleri Güzeldir

 

Allah Teâlâ'nın bütün isimleri güzeldir. Güzel olmayanı yoktur. Daha önce de geçtiği gibi isimlerinden bazıları O'nun fiilleriyle ilgilidir. Hâlık, Râzık, Muhyî, Mümît gibi. Bunlar O'nun fiillerine delâlet eder. Bu fiillerin hepsi hayırdır, hiçbirisinde şer yoktur. Çünkü O, şer olan bir fiil işleseydi o fiilden de bir isim türetilir ve o zaman Allah'ın isimlerinin tamamı güzel olmazdı. Bu ise bâtıldır.

Şer, kötülük ve fenalık onun fiillerinde bulunmadığı gibi zatında ve sıfatlarında da bulunmaz. İyi olmayan hasletler, fiil ve sıfatlar ona izafe edilemez. Bu olumsuz özellikler ancak O'nun yaratıklarında bulunur.

Fiil ile mef’ul/yaratma işi ile yaratılan farklı farklı şeylerdir. Kötülük, fiilde değil, mefuldedir, yaratılmışlardadır. O'ndan uzaktır ve O'nun fiili değildir.

Burada dikkatli düşünmek gerekir. Bu konu birçok Kelam bilgininin kavrayamadığı, ayakların kaydığı ve anlayışların saptığı bir sahadır. Allah'ın izni ve keremiyle ehl-i hak, onların ihtilaf ettiği bu konuda doğruya yönelmişlerdir. Allah dilediğini sırat-ı müstakime iletendir.[53]

 

Allah Teâlâ'nın İsimlerinden Tek Başına, Başkası İle Birlikte Ve Karşıtı İle Birlikte Söylenilenler

 

Allah Teâlâ'nın isimlerinden bazıları tek başına ifade edilirken, pek çoğu da bir başka isimle birlikte söylenir. Mesala el-Kadir, es-Semi', el-Basîr, el-Azîz, el-Hakîm böyle ayrı ayrı birer birer ifade edilebildiği gibi "Ya Azîzü ya Halim", "Ya Gafüru ya Rahîm" şeklinde bir diğeriyle birlikte de söylenebilir. Allah Teâlâ'yı överken de, O'ndan bir haber verirken de O'nun isimlerini istersen tek tek sayarsın istersen birleştirerek sayarsın.

Allah  Teâlâ'nın  isimleri içinde öyleleri de vardır ki bunlar ancak o isimlerin karşıtlarıyla birlikte söylenebilirler.  el-Mani, ed-Dârr, el-Müntekim gibi. Bu isimleri karşıtlarından ayrı olarak tek başına söylemek caiz değildir. Bunlar el-Mu'ti, en-Nâfi’ ve el-Afûvv isimleriyle birleştirilirler. el-Mu'tıyyü'1-Mâni/veren ve engelleyen, ed-Dârru'n-Nâfi/zarar veren ve fayda veren, el-Muntekimü'1-Afüvv/intikam alan ve affeden, el-Muızzü’l-Müzill/yücelten ve alçaltan gibi. Yani veren de O, mani olan da; zarar veren de O, fayda veren de; intikam alan da O, affeden de; yücelten de O, alçaltan da... Mükemmellik vasfı ancak bu isimlerin kendi karşıtlarıyla birlikte zikredilmesiyle ortaya çıkar. Böylece O'nun rubûbiyette, yaratıkları idarede ve tasarrufta tek olduğu anlaşılmış olur. Allah Teâlâ'yı sadece men etmek, intikam almak ve zarar vermek gibi olumsuz sıfatlarla övmek caiz değildir. Bu bileşik isimler tek isim hükmündedir. Harflerinin sayısı ne kadar çok olursa olsun birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Sen ya Müzill/ey alçaltan Allah, ya Dârr/ey zarar veren Allah, ya Mâni/ey engelleyen Allah dediğin zaman Allah Teâlâ'yı övmüş ve O'na hamdetmiş olmazsın. Meğer ki bunları karşıtlarıyla birlikte zikretmiş olasın. [54]

 

Birkaç Sıfata Delâlet Eden İsimler

 

İbnu'l-Kayyim der ki:

"Esmâ-i Hüsnâ'dan birkaç sıfata delâlet edenleri de vardır. Bu isimler delâlet ettikleri sıfatların tamamını kapsarlar. el-Mecîd, el-Azîm, es-Samed isimleri gibi..." Nitekim İbnu Abbas'tan rivayetle İbnu Ebî Hatim şöyle der: "es-Samed, efendilikte mükemmel olan efendi ve şerefi tam olan şereflidir. el-Azim, büyüklüğünde tam olandır; el-Halîm, hilminde mükemmel olandır; el-Alîm, ilminde tam olandır; el-Hakîm, hikmetinde tam olandır. Allah Teâlâ egemenlik ve şerefin her türlüsünde mükemmeldir. O Allah'tır ve her türlü noksanlıktan münezzehtir.

Bu sayılanlar O'nun sıfatlarıdır ve sadece O'na aittir. Hiç kimse O'na denk ve O'nun benzeri olamaz. O, el-Vâhidu'1-Kahhar olan Allah'tır.

Bu durum Esmâ-i Hüsnâ'yı şerh konusunda söz söyleyen pek çok kimsenin kavrayamadığı ve ismi, anlamının dışında, eksik olarak tefsir ettiği bir konudur. Bununla ilgili yeterli bilgisi olmayanlar İsm-i A'zam'ın hakkın' verememişlerdir ve onun anlamım çarpıtmışlardır. Düşün dikkatli ol!.. [55]

 

Bütün İsimVe Sıfatları Kapsayan Güzel İsimler

 

İbnu'l-Kayyim, Fatiha Sûresi'nin tefsirinde şunları söylemiştir:

"Şunu bil ki bu sûre yüce gayelerin en önemlilerini tam olarak ihtiva etmektedir ve onları en mükemmel bir şekilde ifade etmektedir. Esmâ-i Hüsnâ'nın ve yüce sıfatların kaynağı ve temeli olan üç isimle Hak Teâlâ'yı tanımlamaktadır. Bütün isim ve sıfatların medarı ve esası bu üç isimdir: Allah, Rabb ve Rahman.

Fatiha Sûresi, ilahlık, rablık ve rahmet üzere bina edilmiştir. "Yalnız sana ibadet, ederiz" ayeti ilahlık, "Yalnız senden yardım dileriz" ayeti rablık üzerine mebnîdir. Hidayet talebi ise Allah'ın rahmet sıfatıyla olur.

Sûrenin başında geçen Allah'a hamdetmekte üç mesele vardır:

Allah Teâlâ ilahlığında övülmüştür, rablığında övülmüştür ve rahmetinde övülmüştür. Övgü ve yücelik O'nun büyüklüğü sebebiyle mükemmelliğini ifade eden iki unsurdur.

Ayrıca Fatiha Sûresi birkaç yönden de peygamberliği ispat etmektedir:

1. Allah Teâlâ'nın âlemlerin Rabbi olması:

Alemlerin Rabb'ı olan Allah'ın kullarını dünya ve ahiretlerinde onlara fayda ve zarar verecek hususları bildirmeden başı boş bırakması ve ihmal etmesi uygun olmaz.  Bu  durum rubûbiyetin hakkını vermemek, Rabb Teâlâ'ya layık olmadığı şeyleri nisbet etmek demektir. Böyle yapanlar Allah'ı hakkıyla takdir etmemiş olurlar.

2. Allah İsmi:

Allah, kendisine ibadet ve itaat edilen demektir. Kullar, O'na nasıl ibadet edileceğini ancak O'nun Peygamberi vasıtasıyla öğrenebilirler.

3. Rahman İsmi:

Allah'ın rahmeti, O'nun kullarını ihmaline manidir. Mükemmelliğe ulaşmayı öğrenmemelerini engeller. Rahman isminin hakkını veren ve gerçeğini kavrayanlar, bu ismin yağmur indirip yeşillikler bitirmek ve taneler çıkarmaktan daha büyük mânâlar taşıdığını, peygamberler göndermek, kitaplar indirmek gibi daha mühim işleri kapsadığını bilirler. Rahmetinin, kalblerin ve ruhların ihyasını, beden ve cesetleri ihyasından daha fazla gerektirdiğini anlarlar. Gerçeği tam kavrayamayanlar bu isimden sadece hayvanların ve böceklerin nasib aldığını görürken akıl sahipleri bunların da ötesinde pek çok şeyin bu isimden nasibini aldığını idrak ederler... [56]

Fatiha Sûresi bütün peygamberlerin üzerinde birleştikleri üç tevhid çeşidini de ihtiva etmektedir:

1. İlimde Tevhid:

Haberlere ve bilgiye taalluk ettiği için bu isim verilmiştir.  Buna isimler ve sıfatların tevhidi de denilir.

2. Kasdi-İradî Tevhid:

Kasd ve iradeye tealluk ettiği  için böyle  denilmiştir.  Bu ikincisi  de iki kısımdır: Rubûbiyette Tevhid, Ulûhiyette Tevhid.

İşte tevhidin üç türü budur.

İlimde olan tevhide gelince, bu tevhidin dayanağı Allah'ın kemal sıfatlarını ispat etmek, teşbih ve misali nefyetmek, kusur ve eksikliklerden tenzih etmektir. Mücmel ve mufassal olmak üzere iki şey bu tür tevhide delâlet eder.

Mücmel olan, hamdin Allah Teâlâ'ya ispat edilmesidir. Mufassal olan ise, Allah'ın ilahlık, Rabblık, Rahmet ve Meliklik sıfatlarının zikredilmesidir. Bütün isim ve sıfatlarının medarı da bu dört sıfattır.

Hamdin ihtiva ettiği hususlara gelince, hamd; Allah Teâlâ'yı severek, O'ndan razı olarak ve O'na boyun eğerek kemal ve celal sıfatlarıyla O'nu methetmeyi ifade eder. O'nun övülmüş olan sıfatlarını inkar eden, O'nu sevmekten ve O'na itaat etmekten yüz çeviren kimse gerçek mânâda O'na hamdetmiş olmaz. Hamdolunanın  kemal sıfatları ne kadar çok olursa O'na hamdetmek de o kadar mükemmel olur. Kemal sıfatları azaldıkça o oranda O'na hamdetmek de azalır.

İşte bundan dolayı, Allah'tan başka kimsenin sayamayacağı kadar çok olan bütün hamdler Allah'a aittir. Bundan dolayıdır ki, mahlukatın hiçbiri O'nun övgüsünü sayamaz, çünkü O'nun kemal ve celal sıfatlarının sayısı da, kendisinden başka kimsenin sayamayacağı kadar çoktur.

Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle dua etmiştir:

"Ey Allah'ım, senin gazabından senin rızana, senin cezandan senin affına ve yine senden sana sığınırım. Ben senin övgünü hakkıyle yapamam. Sen kendini övdüğün gibisin." [57]

Bütün bunlar isimler ve sıfatların tevhididir. Bu beş ismin (Allah, Rabb, Rahman, Rahim, Melik) diğer isim ve sıfatlara delaleti şu iki esasa dayanmaktadır:

Birinci esas; Rabb Tebareke ve Teâlâ'nın isimleri, O'nun kemal sıfatlarına delâlet eder. Bu isimler sıfatlardan türetilmiştir. Bir kısmı isimleri, bir kısmı da sıfatlarıdır. Bundan dolayı da güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ) olmuşlardır. Zira bunlar bir  takım anlamsız lafızlardan ibaret olsalardı güzel olmazlardı. Medh ve kemale de   delâlet etmezlerdi. Yine böyle olsaydı gazab ve intikam isimlerinin rahmet ve  ihsan makamında bulunması caiz   olurdu. Bunun aksi de varid olurdu. Bu durumda mesela  "Ey Allah'ım!  Ben kendime zulmettim, beni bağışla,    zira sen müntakimsin (intikam sahibisin). Ey Allah'ım! Bana ver, sen zarar veren ve mani olansın" demek gerekirdi ki yersizliği açıktır.  Allah, zalimlerin sözlerinden beridir (uzaktır) ve yücedir.

Güzel isimlerin mânâlarını ortadan kaldırmak isimler konusundaki en büyük inkardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 "Allah'ın isimleri konusunda ilhada (inkara) gidenleri bırakınız, yapmakta oldukları şeyin karşılığını göreceklerdir." [58]

Eğer bu isimler bir mânâ ve özellik taşımasalardı, bu isimlerin masdarlarından bahsedilmez ve bunlarla  vasıflandırma yapılamazdı. Fakat Allah kendisinden bu isimlerin masdarlarıyla bahsetmekte, onları kendisine isnat etmekte, Peygamber de (s.a.v.) bunu ikrar etmektedir,

 Allah Teâlâ;

"Şüphesiz ki, rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır" buyurur.[59]

Bundan anlaşılır ki, "el-Kavî" O'nun isimlerindendir. mânâsı kuvvetle nitelenmiş demektir. "Bütünüyle izzet Allah'ındır." [60] Aziz, izzeti olandır. Eğer Allah kuvvet ve izzet sahibi olmasaydı ne Kavı, ne de Aziz diye anılmazdı. "Allah onu ilmiyle indirdi" [61] ayetinde de durum böyledir.

Bir kimse şayet Allah'ın diriliğine, işitmesine, görmesine, güç ve kudretine veya azametine yemin etmiş olsa yemini geçerlidir ve gerektiğinde keffaret ödemesi icabeder. Çünkü bunlar, O'nun isimlerinin türediği kemal sıfatlarıdır.

Yine, şayet O'nun isimleri birtakım mânâ ve sıfatları içermiyor olsaydı, bunlardan fiilleriyle bahsetmek mümkün olmazdı. Mesela "işitir, görür, bilir, gücü yeter, irade eder" gibi fiillerle ifade edilmezdi. Çünkü sıfatların neticelerinin varlığı, sıfatların kendilerinin varlığına, bağlı onların bir fer'i ve parçasıdır. Sıfatın aslı ortadan kalkınca neticesinin varlığından da söz edilemez.

O'nun isimlerinin mânâlarını kabul etmemek, Allah'ın isimleri konusundaki en büyük inkarlardan biridir. Bu konudaki inkarlar türlü türlüdür. İşte bu da bunlardan biridir.

İkinci esas; Allah Teâlâ'nın isimlerinden biri mutakabat itibarıyla kendisinden türediği zat ve sıfata delâlet       ettiği gibi bu  isim tadammun/kapsama ve lüzum/ayrılmazlık yoluyla doğrudan kendisine de delâlet edebilir. Bir sıfata tek olarak tadammun/kapsama yoluyla delâlet ettiği gibi sıfattan tecrid edilmiş zata da delâlet eder. Diğer taraftan başka bir sıfata da lüzum/ayrılmazlık, gereklilik yoluyla delâlet eder.

Mesela es-Semî' ismi mutabakatla Rabbin zatına ve işitmesine yalnız başına delâlet eder. Yalnız başına zâta ve yalnız başına işitmeye delâleti de tadammun/kapsama yoluyladır. Hayy ismine ve bayat sıfatına ise lüzum/ayrılmazlık, gereklilik delâlet eder. Allah'ın diğer isim ve sıfatları da böyledir. Fakat lüzum/ayrılmazlık delâletinin varlığını bilmede insanlar farklı farklıdır. [62]

Bu iki esas sabit olduğuna göre "Allah" ismi bütün güzel isimlere ve yüce sıfatlara üç delâlet şekliyle (ilzam, tadammun ve mutabakat şekliyle) de delâlet eder. Bu isim O'nun subûtî ve selbî sıfatlarının hepsini içine alan ilahlığına delâlet eder. Bu sıfatların zıdlarını da O'ndan nefyeder/reddeder.

İlahlık sıfatları -yani sadece Allah'ın gerçek ilah oluşu ve ortağının olmaması- O'nun teşbihten, temsilden, ayıp ve noksanlıklardan münezzeh kemal sıfatlarıdır. Bundan dolayıdır ki Allah, güzel isimlerini hep bu büyük ismine izafe etmektedir: "Güzel isimler Allah'ındır." [63] Nitekim, "Rahman,  Rahim,  Kuddüs,  Selam, Aziz, Hakim isimleri Allah'ın isimleridir" denir, ama "Allah ismi, Rahman'ın isimlerindendir" veya "Aziz'in isimlerindendir" vs. denmez.

Görüldüğü gibi Allah ismi Esmâ-i Hüsnâ'nın mânâlarının hepsini karşılamakta, özlü olarak hepsine delâlet etmektedir. Diğer isimler ayrıntı ve açıklamadır. Allah isminin kendisinden türediği ilahlığın niteliklerini beyandır. Allah ismi O'nun ilah ve mâbûd olduğuna, yaratıkların sevgi, saygı ve haşyetle ihtiyaçlarını O'na arzederek ve belâ anında O'na sığınarak O'nu ilah edindiklerine delâlet eder. Bu ise O'nun Rabblığının ve merhametinin kemalini de ihtiva eder. Allah'ın ilahlığı, Rabblığı, Rahmanlığı ve Melik oluşu kemal sıfatların tamamını gerekli kılar. Çünkü bütün bunların diri olmayan, işitmeyen, görmeyen, muktedir olmayan, konuşmayan ve istediğini yapamayan ve hikmet sahibi olmayan bir kimse için söz konusu olması imkansızdır.

Celâl ve Cemâl sıfatları "Allah" ismine hastır.

Fiil ve kudret sıfatları, zarar ve fayda vermede yalnız olmak, vermek ve engel olmak, iradenin gerçekleşmesi, kudretin kemali yaratıkların işlerinin yürütülmesi ve düzenlenmesi gibi sıfatlar "Rabb" ismine aittir.

İhsan, Cûd (cömertlik), Birr (iyilik), Hanan (şefkat), Minnet (iyilik etmek), Re'fet (merhamet) ve Lutf gibi sıfatlar "Rahman" ismine hastır.

Bunlar, sıfatın sübutunu eserin husulünü ve taalluk ettiği şeylerle ilgisini açıklamak için tekrar edilmişlerdir. Rahman, rahmet vasfı olandır. Rahim, kullarına merhamet edendir. Bundan dolayı Allah Teâlâ:

"O müminlere Rahîm'dir" [64]der. Diğer bir başka ayette;

 "Şüphesiz Allah onlara Rauf ve Rahimdir"  buyurulur. [65] Bu ayetlerde vasıflandığı mânâların hepsi bulunmak ve rahmet vasfını da fazlasıyla içermekle beraber fa'lan veznindeki Rahman ismi; "kullarına Rahman" ya da  "mü'minlere  Rahman"  şeklinde  geçmemiştir. Fa'lan vezni genişlik ve kapsamlılığı ifade eder. İşte bundan dolayı çoğu kez Allah'ın arşı istivası bu isimle beraber gelmiştir:

 "Rahman arşı istiva etti." [66]

Çünkü arş bütün yaratıkları kuşatıcıdır ve içine alacak kadar geniştir. Rahman da mahlukatı kuşatıcı ve    kapsayıcıdır. Nitekim ayette;

 "Rahmetim herşeyi kuşatmıştır." [67] dediği buyurulmuştur. Ebu Hureyre'den gelen sahih bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ mahlukatı yarattığı zaman bir kitaba, rahmetim gazabımı geçer, diye yazdı. Bu kitap, Allah'ın nezdinde ve arşın üzerine konmuştur."

Diğer bir rivayette; "Bu Allah'ın yanında arşın üstündedir" [68]  şeklindedir

Bu kitabın rahmete tahsis edilmesini ve Allah'ın yanına arşın üzerine konuluşunu düşün... Bununla "Rahman arşı istiva etti" [69] ve"Sonra arş üstüne Rahman istiva etti, bunu bir bilene sor" [70] ayetleri arasındaki uygunluğu gör.   Sana Rabbinin marifetinden büyük bir kapı açılacak, şayet Mu'tezile ve Cehmiyye bu kapıyı kapatmamışsa.

Adl (adaletli olmak), Kabz (rızkı belli bir ölçüde tutup vermek, ruhu almak), bast (bol bol vermek, yaymak), Hafd (alçaltmak), Raf (yüceltmek), Ata (vermek), Men' (engel olmak), İ'caz (yüceltmek), îzlal (zillete düşürmek), Kahr (galip gelmek), Hüküm (herşeyi yerli yerine koymak) ve benzeri sıfatları Allah, Melik ismine has kılmıştır. Melik ismini de "Din gününe" tahsis etmiştir. Bu da o gün yalnızca kendisi hükmedeceği için adaletle ceza vermesidir. Çünkü o gün gerçektir ve ondan önceki zamanlar sanki bir andan ibarettir. Kıyamet günü gaye, dünya günleri ise bu gayeye doğru giden merhalelerdir.

Fatiha Sûresi'nde bu isimlerin hamdden sonra zikredilmesinde, hamdin bu isimlerin mukteza ve muhtevasına uygun düşmesinde, Allah'ın ilahlığında, Rabblığında, Rahmaniyetinde ve Melikliğinde övülmüş olduğuna yani Allah'ın övülmüş bir ilah, övülmüş bir Rabb ve övülmüş bir Melik olduğuna işaret vardır. Böylece de kemalin bütün kısımları O'na ait olmuş olur.

Bu isimden tek başına bir kemal, diğer isimden de tek başına bir kemal hasıl olur. Birinin diğerine bitişmesiyle de daha başka bir kemal ortaya çıkar. Bunun örnekleri şu ayetlerdir:

"Allah ganîdir, hamîddir." [71]

"Allah alimdir, hakimdir”[72]

"Allah kadirdir ve Allah gafurdur, rahimdir." [73]

Gani, kemal sıfatıdır, hamd de kemal sıfatıdır. Hamd ile gına sıfatının beraber olması da kemaldir. İlmi ve hikmeti kemaldir. İlmin hikmete bitişik olması da kemaldir. Allah'ın kudreti ve mağfireti kemaldir. Kudretin mağfirete bitişik olması da kemaldir. Kudretle af de kemaldir:

"Allah affedici kadirdir."[74]

Kudreti olup da affetmeyen yoktur. Hiçbir affeden yoktur ki kudretinden affetmiş olmasın, hiçbir ilim sahibi yoktur ki halîm olmasın, halim hiç kimse yoktur ki ilim sahibi olmasın. Hilmin ilme, affın kudrete, melikin hamde, izzetin rahmete bitişik olmasından daha güzel ne vardır:

"Şüphesiz senin Rabbin azizdir, rahimdir." [75]

Bu da apaçık göstermektedir ki, Rabb Teâlâ'nın isimleri kendisiyle kaim olan sıfat ve mânâlardan türetilmiştir ve Allah'ın her isminin beraberinde zikri uygun düşen birbirine bağlı bulunan fiilleri ve emirleri vardır. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır.

Dua eden bir kimse; "Allahümme innî es'elüke" (Allahım, ben senden isterim) dediği zaman sanki, "Güzel isimleri ve yüce sıfatları olan Allah'a bu isimleri ve sıfatlarıyla dua ediyorum" demiş olur.

"Allahümme" derken Allah kelimesinin sonundaki "mim" harfi çoğul anlamı ifade etmektedir. Allah'ın bütün isimleriyle isterim demektir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) sahih bir hadiste şöyle demektedir:

"Kendisine  herhangi bir üzüntü ve keder isabet eden bir kul şu duayı okursa Allah onun gam ve kederini giderir ve ona bir ferahlık verir: 

Ey Allahım! Ben senin kulunum, kulunun ve cariyenin oğluyum. Mukadderatım senin elindedir. Benimle ilgili hükmün tahakkuk etmiştir. Senin, benim hakkımdaki takdirin adaletlidir. Sana, senin isimlerinin hepsiyle niyaz ederim. O isimler ki, sen Zât-ı Bâri'ni onlardan  her biriyle anmışsındır. Yahut kitaplarında inzal buyurmuşsundur. Yahut bir peygamberine öğretmişsindir. Yahut ezeli olan gayb ilminde kendin için  seçmişsindir.  Kur'an'ı kalbimin baharı, gönlümün nuru, hüznümün uzaklaştırıcısı, gam ve kederimin gidericisi kıl."

“Ya Rasulallah bu duayı öğrenmeyelim mi? dediler.

“Evet,  bunları  işiten kimsenin  öğrenmesi gerekir,” buyurdu. [76]

Dua eden kimse, İsm-i A'zam'daki gibi Allah'tan isim ve sıfatlarıyla istemelidir:

"Ey Allahım! Ben senden isterim. Çünkü hamd sanadır. Sen gökleri ve yeri yaratan, çok iyilik yapan, kendisinden başka ilah olmayan, celal ve ikram sahibisin." [77]

Dua üç kısımdır:

1. İsimleri ve sıfatlarıyla Allah'tan istemek.

2. İhtiyacını, fakirliğini ve aczini itiraf ederek istemek ve "Ben fakir, miskin, âciz ve himayeye muhtaç bir kulum" demek.

3. Hiçbir şey söylemeksizin sadece ihtiyacını istemek.

Birincisi, ikincisinden, ikincisi de üçüncüsünden daha iyidir. Üçü de bir arada yapılırsa o dua daha güzeldir. Rasûlullah'ın (s.a.v.) duaları genellikle böyledir.

Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir'e (r.a) öğrettiği duada bu üç kısım da zikredilmiştir:

1. Duanın başında: "İlahî şüphesiz ben kendime çok zulmettim" [78] dedi. Bu dua edenin halidir.

2. Sonra: "Günahları mağfiret edecek de ancak sensin" dedi. Bu da kendisine dua edilenin halidir.

3. En sonunda da: "Öyleyse bana mağfiret eyle" dedi ve ihtiyacını belirtti. Duasını, Esmâ-i Hüsnâ'dan kendi maksadına ve isteyeceği şeye uygun olan iki isimle bitirdi.

İbnü'l-Kayyim bu hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi:

Bizim de tercih ettiğimiz bu usul seleften pek çok kişiden bize ulaşmıştır.

Hasan-ı Basrî: "Allahümme kelimesi duaların ortak noktasıdır" der.

Ebû Recâ el-Atâî şöyle der: "Allahümme kelimesindeki mim'de Allah'ın doksan dokuz ismi vardır."

En-Nadr İbn Şümeyl ise şöyle der: "Kim Allahümme derse Allah'a bütün isimleriyle dua etmiş olur." [79]

 

Allah Teâlâ'nın İsimleri Ve Sıfatlarının Kendisine Ait Olması

İsimlerin Aynı  Olmasının İsimlendirilenlerin De Aynı Olmasını Gerektirmediği

 

İbnu Teymiye şöyle dedi:

Allah Teâlâ kendisini ve sıfatlarını bir takım isimlerle isimlendirmiştir. Bu isimler O'nun kendisine aittir. Bu  isimler Allah'a izafe edildiğinde başkaları için kullanılamazlar. Allah Teâlâ bazı yaratıklarına da olara mahsus ve onlara izafe edilebilen isimler vermiştir. Mahlukata verilen bu isimlerin, müsemmalarından/isimlendirilenlerden bağımsız düşünüldüğü vakit, Allah'a verilen isimlerle uyuştuğu görülür, isimlerin uyuşması ve aynı olması müsemmalarının/isimlerin sahiplerinin de aynı olmalarını ve benzeşmelerini gerektirmez. Bu aynilik, ismin bir    müsemmaya izafesi ve tahsisinden  soyutlanmış yalın halinde  iken  söz konusudur, izafet  ve  tahsis esnasında ne  bir benzerlik ne de aynilik söz konusu olamaz.

Allah Teâlâ kendisini Hayy (diri) diye isimlendirdi: 

"Allah, O'ndan başka tanrı yoktur. O, Hayydır, Kayyûmdur."[80]

Hayy smini bazı kullarına da vermiştir:

"Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarıyor."[81]

Birinci ayetteki hayy/diri, ikinci ayetteki hayy/diri gibi değildir. Çünkü birincisi Allah'a mahsus bir isimdir, diğeri yaratıklara ait bir isimdir. Ancak herhangi bir şeye tahsis edilmeksizin yalın halde söylenildiğinde aralarında herhangi bir fark yoktur. Yalın haldeki söyleyişte onun hariçte bir isimlendirileni yoktur. Fakat söyleyişte, iki şey arasında ortak bir noktanın bulunduğunu akıl kavrar ve bu ismi iki ayrı şeye tahsis ederken de yaratıcıyı yaratılandan ayırdetmek suretiyle bunu kayıtlandırır.

Bu durum Allah Teâlâ'nın bütün isimleri ve sıfatları için geçerlidir. Bunlar mahlukata da isim olarak verildiği zaman iki isimlendirme arasında hangi yönlerden benzerlik ve mutabakat olduğu ve yaratıcının yaratılanlardan hangi yönlerden farklı özelliklere sahip olduğu kolayca anlaşılır.

Aynı şekilde Allah Teâlâ kendisini "Alîm" ve "Halîm" [82] diye isimlendirmiştir. Bazı kulları için de "Alîm ve Halîm" demiştir. Mesela Hz. İbrahim'e müjdelenen oğlu İshak için:

"Ona bilgin (alîm) bir oğlan çocuğu müjdelediler" [83] ve İsmail için de; "Biz ona yumuşak huylu (halîm) bir oğlan çocuğu müjdeledik" buyurulur. [84] Allah'ın ismi olan Alîm, mânâ ve muhteva yönünden İshak'a verilen alîm ismi gibi değildir. Allah'ın ismi olan halîm ile İbrahim'e verilen halîm ismi de böyledir. Aralarında fark vardır.

Allah Teâlâ şu ayette kendisini Semi' (işiten) ve Basîr (gören) diye isimlendirmiştir:

"Allah size,' mutlaka  emanetleri  ehli  olanlara  vermenizi  ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah Semi'dir (herşeyi işiticidir), Basîr'dir (herşeyi görücüdür[85] Bazı yratıklarına da Semi' ve Basîr ismini vermiştir: "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir (Semi') ve görür (Basîr) kıldık." [86]

Bu ayetteki Semi' ve Basîr, yukarıdaki ayetteki Semi' ve Basîr gibi değildir.

Cenab-ı Hak kendisini "Rauf (şefkatli, çok merhametli) ve "Rahîm" diye isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah insanlara karşı Rauf'tur (şefkatlidir) ve Rahîm'dir (merhametlidir)."

[87]Aynı isimleri bazı kullarına da vermiştir:

"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Mü'minlere karşı Raûftur (çok şefkatlidir), Rahîm'dir (merhametlidir)."[88].

Bu Rauf, o Rauf gibi değildir, bu Rahîm de o Rahîm gibi değildir.

Yüce Allah kendisini, "Melik" diye isimlendirmiş [89] bazı kullarına da "Melik" demiştir [90] fakat iki Melik de farklı farklıdır.

Allah Teâlâ kendisini de "mü'min" [91] (emniyet ve güven sağlayan) diye isimlendirmiş, bazı kullarına da "mü'min"[92] demiştir. Fakat ikisi birbirinden çok farklıdır.

Azîz ismi de böyledir. Kur'an'da bu isim hem Allah'a hem  de bazı kullarına [93] izafe edilir. Fakat bunlar birbirinden çok farklıdır.

Allahü Zülcelal, Cebbar ve Mütekebbir isimlerini de hem kendisi için [94] hem de bazı insanlar için [95] kullanmıştır. Fakat her ikisinin de ifade ettiği anlam tamamen farklıdır. Buna benzer şeyler pek çoktur.

Allah Teâlâ kendi sıfatlarını bir takım isimlerle tesmiye ettiği gibi, kullarına ait sıfatları da bu isimlerin benzerleriyle isimlendirmiştir.

Mesela şu ayetlerde Allah Teâlâ İlim ve Kudret sıfatını, kendisine izafe etmiştir:

"O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler”[96]

"Allah onu ilmiyle indirdi." [97]

"Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan Allah'tır." [98]

"Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?" [99]

Şu ayetlerde de mahlukatın sıfatlarına ilim ve kuvvet diye isim vermiştir:

"Size ancak az bir ilim verilmiştir." [100]

"Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." [101]

"Onlar kendilerinde bulunan ilme güvendiler." [102]

"Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kuvvet sahibidir." [103]

"... Kuvvetinize kuvvet katsın… [104]

"Kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla." [105]

Allah'ın ilmi, kulların ilmi gibi değildir, kuvveti de kulların kuvveti gibi değildir.

Allah Teâlâ kendisini meşiet (dilemek, istemek) .sıfatı ile nitelendirmiş, kulunu da aynı sıfatla nitelendirmiştir:

"O, herkes için, sizden doğru yola gitmek isteyenler için bir öğüttür. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." [106]

"Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar. Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir." [107]

Allah Teâlâ hem kendisini hem de kulunu irade (istek) vasfıyla nitelemiştir:

"Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir."[108]

Allah Teâlâ kendisini de kulunu da mehabbet (sevgi) ile nitelemiştir:

"...Allah, sevdiği ve kendisini seven bir topluluk getirecektir." [109]

"(Rasûlüm!) De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." [110]

Allah Teâlâ kendisini de kulunu da rıza (hoşnutluk) ile nitelemiştir:

"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır." [111]

Malumdur ki, Allah'ın dilemesi kulun dilemesi gibi değildir. O'nun iradesi, mehabbeti ve rızası da kullarınki gibi değildir.

Allah Teâlâ kendisini kafirlere gazap etmekle vasıflandırdı. Ayette bunu ifade için geçen "makt" kelimesini kulları için de kullanmıştır:

"İnkar edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkar ediyorsunuz." [112]

Allah Teâlâ hem kendisini, hem de kulunu Mekr ve Keyd (tuzak kurmak) ile nitelendirmiştir:

"Onlar (sana) tuzak kurarlarken, Allah da (onlara) tuzak kuruyordu."[113]

"Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım." [114]

Fakat Allah'ın onlara kurduğu tuzak onların tuzağına hiç benzemez.

Allah Teâlâ kendisini amel (yapmak, yaratmak) ile nitelendirmiştir:

"Görmüyorlar mı ki biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır." [115]

Aynı vasfı kullar için de söylemiştir:

"Yaptıklarına karşılık onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilmez." [116]

Fakat Allah'ın ameli kulların ameli gibi değildir.

Allah Teâlâ kendisini münadât (seslenmek) ve münâcât (fısıldamak) ile vasıflandırdı:

"Ona Tur'un sağ tarafından seslendik ve onu fısıldaşan kimse kadar (kendimize) yaklaştırdık." [117]

"O gün Allah onları çağıracak..." [118]

"... Rableri onlara nida etti..." [119]

Aynı şekilde kulunu da vasıflandırdı:

"Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir." [120]

"Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman..." [121]

"Aranızda gizli konuştuğunuz zaman günahı, düşmanlığı ve peygambere karşı gelmeyi fısıldamayın." [122]

Allah'ın nida etmesi ve fısıldaması ile kulun nida etmesi ve fısıldaması farklıdır.

Allah Teâlâ kendisine teklim (konuşma) sıfatını verdi:

"Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu." [123]

"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca..." [124]

"O Peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuştur..."

Aynı sıfatı kulları için de verdi:

"Kral dedi ki: Onu bana getirin. Onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: “Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi." [125]

Allah'ın konuşması, kulun konuşması gibi değildir.

Allah Teâlâ hem kendisini hem de bazı yaratıklarını tenbie (haber vermek) ile vasıflandırdı:

"Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? Dedi. Peygamber: “Bilen, herşeyden haberdar olan Allah bana haberverdi , dedi." [126]

Her iki haber veriş birbirinden farklıdır.

Allah Teâlâ hem kendisini hem de kulunu Ta'lim (öğretmek) ile vasıflandırdı:

"Rahman Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti." [127]

"(Avcı köpeklerine) Allah'ın size öğrettiği şeyleri öğretirsiniz." [128]

"Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur." [129]

Allah'ın öğretmesi kulların öğretmesi gibi değildir.

Allah Teâlâ gazabı hem kendisine hem de kuluna sıfat olarak vermiştir:

"Allah onlara gazap etmiş ve lanetlemiştir[130]

"Musa kızgın (gazaplı) ve üzgün bir halde kavmine dönünce..." [131]

Her ikisinin gazabı birbirinden farklıdır.

Allah Teâlâ kendisini arşı istiva etmekle vasıflandırdı ve bunu yedi ayrı ayette belirtti. [132] Allah bazı yaratıklarının da diğerlerine istiva ettiğini bildirdi:

"...Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir ki böylece onların sırtına istiva edersiniz (binersiniz)."[133]

"En, yanındakilerle birlikte gemiye istiva ettiğinde (binip yerleştiğinde)..."[134]

"Gemi Cûdî Dağı'nın üstüne istiva etti (yerleşti)." [135]

Allah'ın istivası ile yaratıkların istivası birbirine benzemez.

Allah kendisini Bastu'l-Yedeyn (eli açık olmak)la vasıflandırdı;

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar. Bilakis Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir." [136]

Bazı yaratıklarını da aynı şeyle vasıflandırdı:

"Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma."[137]

Ne  Allah'ın eli kulların eli gibidir, ne de Allah'ın elinin açıklığı,  kullarınki gibidir. El açıklığından kastedilen bol bol vermek ve cömertlik olduğuna göre Allah'ın vermesi ve cömertliği hiçbir zaman kulların vermesi ve  cömertliğine benzemez. Buna benzer şeyler pek çoktur.

Allah Teâlâ'nın kendisini vasıflandırdığı şeyleri kabul edip, O'nu yaratıklara benzetmekten sakınmak gerekir. Bir kimse, Allah'ın ilmi yoktur, kuvveti yoktur, rahmeti yoktur, O konuşmaz, sevmez, razı olmaz, nida etmez, fısıldamaz ve istiva etmez derse O'nun sıfatlarını iptal ve inkar etmiş ve O'nu yokluğa ve cansız varlıklara benzetmiş olur. Bir kimse de O'nun ilmi benim ilmim gibidir, kuvveti benim kuvvetim gibidir, rızası benim rızam gibidir, elleri benim ellerim gibidir, istiva etmesi benim istiva etmem gibidir, derse o da Allah Teâlâ'yı kendisine ve canlı varlıklara benzetmiş olur. Birincilere Muattıle, ikincilere Müşebbihe denilir. Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını hiçbir şeye benzetmeden ve O'nu sıfatlarından soyutlamadan kabul etmek gerekir. [138]

İbnü'l-Kayyim, bu tür isim ve  sıfatların  üç açıdan değerlendirilmesi gerektiğini beyan etti:

1. İsim ve sıfatların Rabb Tebareke ve Teâlâ'ya ve insanlara izafe etmeksizin onlara vermeksizin soyut olarak değerlendirilmesi.

2. Rabb Teâlâ'ya izafe ederek ve O'na tahsis ederek değerlendirilmesi.

3. İnsanlara izafe ederek ve onlarla kayıtlayarak değerlendirilmesi.

Zâtı ve hakikati sebebiyle gerekli olan bir isim hem Rabb Teâlâ, hem de kul için sabit olur. Yani böyle bir isim Allah'a da kula da izafe edilir. Ancak bu ismin Allah'a izafesi O'nun şanına layık bir şekilde ve kemaliyledir, kula izafesi de kulun durumuna uygun bir şekildedir.

Mesela es-Semi' (işiten) ismi, işitilecek şeylerin idrakini, el-Basîr ismi görülecek şeylerin idrakini gerekli kılar. El-Alîm, el-Kadîr vs. isimlerin durumu da böyledir. Bu kelimelerin herhangi bir kimseye isim olarak verilebilmesi için onların mânâlarının ve hakikatlerinin o kimsede mevcut olması şarttır. Bu isimlerin zatı için gerekli olan; Allah Teâlâ'ya nisbet edilmesidir. Bunda bir sakınca yoktur. Ancak bunun teşbih ve temsilden uzak olması, Rabb Teâlâ'nın yaratıklara benzetilmemesi gerekir. Kim, mahlukatın da bu isimlerle isimlendirilmeleri sebebiyle bunların Allah'a nisbetini kabul etmezse, Allah'ın isimleri konusunda ilhada düşmüş olur ve O'nun kemal sıfatlarını inkar etmiş sayılır. Kim, bu isimlerin Allah'a nisbetini, aynı isimlerin mahlukata nisbeti gibi anlarsa, o da Allah'ı yaratıklarına benzetmiş olur. Kim ki Allah Teâlâ'yı yaratıklarına benzetirse küfre girmiş olur. Kim ki Allah Teâlâ'yı yaratıklarına benzetmiyecek şekilde ve O'nun büyüklüğüne ve yüceliğine uygun bir biçimde isimlendirecek olursa o da teşbih pisliğinden ve ta'til [139] cinayetinden korunmuş olur. Bu, ehl-i sünnetin yoludur. Bir sıfatın yaratılmışlara nisbeti sebebiyle gerekli olan nice şeyler vardır ki aynı sıfatı Allah'a nisbet ederken Allah'ı bunlardan tenzih etmek gerekir. Nitekim kulun hayat sıfatına sahip olması onun uyumasını ve uyuklamasını, beslenme ihtiyacını ve buna benzer şeyleri gerekli kılar. Yine aynı şekilde kulun iradesi kendisine faydalı olanı almak, zararlı olanı uzaklaştırmak hususunda harekete geçmesini gerektirir. Yine kulun yüceliği, onun kendisinden daha yüce olacağı birisine ihtiyacı olduğunu ve onunla kıyas edildiğini gösterir. Halbuki Allah Teâlâ'nın bütün bunlardan tenzih edilmesi gerekir. Bir sıfat hangi cihetten sadece Allah Teâlâ'ya özgü ise yaratıklarından da o cihetten nefyedilmesi, o cihetin onlarda bulunamayacağının bilinmesi gerekir. Mesela Allah'ın ilmi, ezelidir. Vücub ifade eder (yani mutlaka vardır) ve her şeyi kuşatıcıdır. İradesi, kudreti ve diğer sıfatları da böyledir. Bu sıfatlardan Allah Teâlâ'ya özgü olan hususların mahlukat için sabit olması, onlarda   da   bu hususların bulunması mümkün değildir. Bu kurala tam olarak riayet ettiğin ve gerektiği şekilde kavradığın   takdirde iki türlü âfetten kendini kurtarmış olursun. Bu iki afet kelamcıların düştükleri belanın aslıdır.  Bunlar ta'til âfeti ve teşbih âfetidir.

Sen, düşünürken bu makamın hakkını verirsen, Allah'ın güzel isimlerini ve yüce sıfatlarını gerçek olarak ispat ve kabul etmiş olursun. Böylece hem ta'tilden kurtulmuş, hem de o sıfatlardan mahlukata ait özellikleri de reddederek teşbihten kurtulmuş olursun. Meselenin bu yönünü iyi düşün ve bunu bu konuda müracaat edeceğin bir kalkan haline getir. Allah (c.c.) doğruya ulaştırandır. [140]

İbnu'l-Kayyım bu konuda şunları da söyledi: Hayy, Semi', Basîr, Alîm, Kadîr ve Melik gibi hem Allah'a hem de kullara verilebilen isimler üzerinde kafa yorup düşünenler arasında farklı görüşler vardır. Kelamcılardan bir grup: "Bu isimler insanlar için hakikat, Rabb için mecaz ifade eder, dediler. Bu görüş Cehmiyye'nin aşırılarına aittir ve ortaya atılan görüşlerin en çirkini ve en bozuk olanıdır. İkincisi bunun karşıtıdır. Ebu'l-Abbas en-Nâşî'ye ait olan bu görüşe göre, bu isimler Rabb Teâlâ için hakikat, kullar için mecazdır. Üçüncüsü ise Ehl-i Sünnet'in görüşüdür ve onlara göre bu isimler hem Allah hem de kulları için hakikattir. Doğrusu da budur. Bu isimlerin Allah ve kullarına izafesinde farklı anlamlar ifade etmeleri Allah Teâlâ ve kulları için hakikat ifade etmelerine mani değildir. [141] Bu isimlerden Rabb Teâlâ için O'nun şanına layık mânâlar vardır, kullar için de onlara uygun mânâlar vardır. [142]

 

Bilinmesi Gereken Şeyler

 

Birincisi; Allah Teâlâ'dan haber verme konusu ve O'nunla ilgili bilgiler, O'nun ismi ve sıfatları konusundan daha geniştir. Mesela, "Eş-Şey', el-Mevcûd, el-Kâimu bi nefsihi" kelimeleri Esmâ-i Hüsnâ'dan olmadığı halde bu kelimelerle de Allah Teâlâ anlatılmaktadır.

İkincisi; bir sıfatın eksik ve mükemmel kısımları varsa mutlak haliyle Allah'ın isimleri içine giremez. Çünkü   mutlak/yalın hali hem kemali hem noksanlığı ihtiva eder. Bu sıfat ancak kemaliyle Allah'a izafe edilebilir. Mesela el-Mürid, el-Fail, es-Sâni' kelimeleri Allah'ın isimlerinden değildir. Bu sebeple es-Sani', el-Fail kelimelerini mutlak haliyle Allah'a isim vermek yanlıştır. O, "Fa'âlun limâ yürîd (dilediğini yapan)"dır. İrade ve fiil kısım   kısımdır. Bu sebeple Cenab-ı Hak bunlarla kendisinden haber verirken fiil ve haber olarak mükemmellik ifade edeni kullanmıştır.

Üçüncüsü; bir fiili takyid ederek Allah Teâlâ'dan haber vermek, o fiilden mutlak bir isim türetmeyi gerektirmez. Bazı muteahhirun ulema bu konuda hataya düşmüşler ve el-Mudıl (saptıran, delâlete düşüren), el-Fâtin (imtihan eden, fitneye düşüren), el-Mâkir (tuzak kuran) gibi kelimeleri Allah'ın güzel isimlerine dahil etmişlerdir. Allah Teâlâ onların yakıştırmalarından beridir (uzaktır). Bu isimler, Esmâ-i Hüsnâ'dan olarak Allah'a nisbet edilemezler. Bunlar belirli ve hususi fiillerdir.  Bu fiillerden Allah'a isim türetilemez.[143]

Dördüncüsü; Esnıâ-i Hüsnâ, isimler ve sıfatlardan oluşmaktadır. Sıfat olmak isim olmaya mani değildir. Fakat kulların sıfatları böyle değildir. Onların sıfatları isim olmaya engeldir. Çünkü bu sıfatlar kullar arasında ortaktır. Bu ortaklık özel isim olmalarını engellemektedir. Halbuki Allah Teâlâ'nın sıfatları kendisine hastır.

Beşincisi, Allah Teâlâ'nın isimleri iki yönden değerlendirilir. Birincisi bu isimlerin bizzat kendileri, zatları yönünden değerlendirilmeleri, ikincisi bu isimlerin sıfatları yönünden değerlendirilmeleri. Bu isimler birinci değerlendirmede eş anlamlıdırlar, ikinci değerlendirmede farklı anlamlıdırlar.

Altıncısı; isim ve sıfat olarak Allah için kullanılanlar tevkifidir. Kur'an ve sünnette belirtilenlerle sınırlıdır. Allah Teâlâ'dan haber vermek ve O'nu anlatmak için kullanılanların tevkifi olması gerekmez. Mesela el-Kadîm, eş-Şey, el-Mevcud, el-Kâim bi nefsihi gibi... Esmâ-i Hüsnâ tevkifi midir veya nakle dayanmayan isimlerinden de bunlara dahil edilmek caiz midir, konusunda hakla batılı birbirinden ayıran en güzel söz budur.

Yedincisi; Allah Teâlâ için kullanılan isimlerden mastar ve fiil türetilerek bunlarla Allah Teâlâ'dan haber verilmesi caizdir. Es-Semi', el-Basîr, el-Kadîr örneklerinde olduğu gibi. Bunlar Allah Teâlâ'nın  isimleri  olmakla beraber Sem'/işitmek, Basar/görmek, kudret/güç yetirmek şekillerinde bunlardan fiil ve mastarlar türetilerek anlatım ve haber vermek maksadıyla kullanılabilirler. Nitekim ayette;  "Andolsun  ki Allah  fakir,  biz  ise  zenginiz  diyenlerin sözünü Allah işitti." [144] "Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür" buyurulur. [145] Ancak bu fiillerin müteaddi/geçişli olması gerekir. Lazım/geçişsiz fiil olursa onunla Allah'tan haber verilmez. Ondan ancak isim ve mastar yapılabilir. Mesela "Allah Hayy/diridir, denilir. Allah diri oldu, dirildi denilemez."

Sekizincisi; Allah'ın (c.c.) fiilleri, isim  ve sıfatlarından meydana gelmektedir.  Kulların ise isimleri fiillerinden meydana gelmektedir. Rabb Tebareke ve Teâlâ'nın fiilleri kemalinden kaynaklanır. Yaratıkların ise kemalleri fiillerinden kaynaklanır. Bir kimse bir işi mükemmel yaptıktan sonra o fiilden kendisine isim verilir. Rabb Teâlâ ise daima  kemal sahibidir.  Onun fiilleri kemalindendir. Onun için o fiili yapmıştır. Yaratıklar ise bir fiili işlerler ve neticede yaptıkları fiilin durumuna göre kemale ererler. [146]

Dokuzuncusu; sıfatlar üç türlüdür:

1. Kemal sıfatlar,

2. Noksan sıfatlar,

3. Kemal ve noksanlığı gerektirmeyen sıfatlar. Her ne kadar bu takdirî taksim, hem kemal hem de noksanlık ifade eden dördüncü bir çeşidi gerektirse de   geçerli   olan   tasnif   yukarıdaki şekildedir,

Rabb Teâlâ bu dört çeşidin üçünden münezzehtir ve birinci sınıftakilerle, yani kemal sıfatlarla muttasıftır/nitelendirilir. O'nun bütün sıfatları sadece kemal sıfatlardır. O, kemal sıfatlarının en mükemmellerine sahiptir. O'nun bir takım sıfatlara delâlet eden isimleri de en güzel ve en mükemmel isimlerdir. O'nun isimlerinden daha güzel isimler yoktur. Başka hiçbir isim O'nun isimleri yerine geçemez ve o isimlerin anlamını ifade edemez. O'nun isimlerinden herhangi birisini O'na ait olmayan başka bir isimle tefsir etmek eşanlamlı bir açıklama değil, bilakis yaklaşık bir izah ve anlatımdır.

Bu gerçeği anladığın zaman artık O'nun her kemal sıfatı için, en güzel, en mükemmel, mânâca en kapsamlı ve her türlü ayıp ve noksanlık şaibesinden en uzak ve münezzeh bir isim de olduğunu anlamış olursun. O'nun anlayış ve kavrayış sıfatlarını ifade eden isimleri var. El-Alîm, el-Habîr, es-Semi' ve el-Basîr bu sıfatlardandır. Bunların yerine el-Akıl, el-Fakîh, es-Semi', el-Basîr ve en-Nâzır denilemez. O'nun iyilik ve ihsan sıfatları olan er-Rahim ve el-Vedûd yerine eş-Şefûk gibi bir şey söylenilemez. Yine aynı şekilde el-Aliyy, el-Azim yerine er-Rafi' ve eş-Şerif denilemez. Keza el-Kerim yerine es-Sahî; el-Hâlik, el-Bârî, el-Musavvir yerine el-Fâil, es-Sânî ve el-Müşekkil; el-Gafûr ve el-Afüvv yerine es-Safûh ve es-Sâtir denilemez. Diğer isimleri de böyledir. Düşün ki onun sıfatları en mükemmel sıfatlar olduğu gibi, isimleri de isimlerin en güzelidir. Allah Teâlâ'nın kendisi için seçtiği isimlerden şaşma ve başka isimlere sapma. O, kendisini nasıl vasfediyorsa ve O'nun Rasûlü nasıl vasfediyorsa sen de O'nu o şekilde vasıflandır. Bunların dışına taşma, sıfatları iptal ve inkar edenlerin durumuna düşme. [147]

 

Esma-i Hüsna'yı Saymanın Mertebeleri

 

Bu bölüm, Allah Teâlâ'nın güzel isimlerini saymanın mertebelerini açaklamaktadır. Kim bu isimleri sayarsa cennete girer. Bu, mutluluğun istinadgâhı (dayanağı), kurtuluş ve felahın eksenidir.

Birinci mertebe: Bu isimlerin lafızlarını bir bir saymaktır.

İkinci mertebe: Delâlet ettiği mânâları kavramaktır.

Üçüncü mertebe: Bu isimlerle Allah'a dua etmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın güzel isimleri vardır. Onlarla O'na dua edin."[148]

Bu üçüncüsü de iki mertebedir:

Birincisi: Övgü ve ibadettir.

İkincisi: İstekte bulunmaktır. Allah Teâlâ'ya ancak güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla övgüde bulunulabilinir. Yine ancak bu isim ve sıfatlarla O'ndan birşeyler istenebilir.      

"Ya Mevcûd! Ya Şeyh veya Ya Zât bana merhamet et!" denilmez. Bilakis her istek, o isteğe uygun ve münasip olan bir isimle istenilir. İsteyici O'na bu isimle tevessül eder. Peygamberlerin, özellikle son peygamberin duaları üzerinde düşünen bir kimse onların hepsinin bu kaideye uygun olduğunu görür. Bu ifade "Allah'ın isimleriyle ahlâklanılır" ibaresinden evladır. Çünkü böyle demek doğru değildir ve Allah'ı güçlerince mahlukata benzetmek isteyen filozofların görüşüdür. Ebu'l-Hakem İbn Burhan'ın ifadesi ondan daha güzeldir. Onun ibaresi teabbud ifade eder. Ondan daha güzeli ise Kur'an'a uygun olanıdır ki hem ibadeti hem talebi ihtiva eden dua Kur'an'ın öğrettiği şekilde yapılan duadır. Duanın mertebeleri dörttür. Bunların en kötüsü teşbih ifade eden filozofların ibaresidir. Allah'ın isimleriyle ahlâklanma, bundan daha güzeldir. Ondan güzeli ise ibadettir. Hepsinden güzeli ise duadır. O da Kur'an lafzıdır. [149]

 

Esma-i Hüsnâ Sayı İle Sınırlanamaz

 

Esmâ-i Hüsnâ sayı ile sınırlanamaz. Allah Teâlâ'nın gayb bilgisinde kendisi için seçtiği ve hiçbir melek ve peygamberin dahi bilmediği isimleri ve sıfatları vardır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştu:

"Ya Rabbi, sana senin isimlerinin hepsiyle niyaz ederim. O isimler ki sen Zât-ı Bâri'ni onlardan herbiriyle anmışsındır. Yahut kitaplarında inzal buyurmuşsundur. Yahut bir Peygamberine öğretmişsindir. Yahut ezelî olan gayb ilminde kendin için seçmişsindir." [150]

Allah Teâlâ isimlerini üç kısma ayırmıştır: Bir bölümü, kendisini isimlendirdiği, meleklerinden veya başkalarından dilediğine açıkladığı ve kitabında bildirmediği isimleridir. Bir bölümü kendi ezeli gayb bilgisi içerisinde saklı tutulmayı tercih ettiği ve hiç kimseye açıklamadığı isimleridir. Bir bölümü de kitabında indirdiği

kullarına bildirdiği isimleridir.

Hadiste O'nun kendisine sakladığı isimler için "İste'serte" tabiri geçer. Bunun anlamı "sen o isimleri bilmede teksin" demektir. Yoksa "O isimlerle isimlendirümede teksin" anlamında değildir. Çünkü bu husus zaten O'nun kitapta bildirdiği isimler hakkında sabittir. Şefaat hadisindeki şu ifade de bu anlamı ihtiva eder:

"O gün bana Allah'ı övgü kapılarından öyleleri açılacak ki ben şimdiye kadar orada yapacağım övgüleri (burada) o güzellikte yapamadım." [151] Şefaat hadisinde sözü edilen bu övgüler, O'nun isim ve sıfatlarını ihtiva eder. Şu hadis de bu mânâyı ifade eder:

"Ben senin övgünü hakkıyla yapamam. Sen kendini övdüğün gibisin." [152]

"Allah'ın, kim hakkıyla sayarsa cennete gireceği doksan dokuz ismi vardır" [153] hadisine gelince bu söz tek bir cümledir. "Kim onları hakkıyla sayara cennete girer" sözü kendisinden önceki bölümün sıfatıdır, yoksa müstakil bir haber cümlesi değildir. Anlamı "Allah'ın müteaddit isimleri vardır ki bu isimlerin özelliği onları sayanların cennete girmesine sebep olmasıdır." Bu hadis, Allah'ın bunlardan başka isimlerinin de olmasına aykırı değildir. Bu şuna benzer: "Filan adamın cihad için hazırladığı yüz tane kölesi vardır" dediğin zaman bu söz onun cihaddan başka maksatlar için hazırladığı diğer kölelerinin olmadığı anlamına gelmez. Bu, ulemanın ihtilaf etmedikleri bir konudur. [154]

 

İlmî Araştırmalar, Fetva, Davet ve İrşad Daimî Komisyonunun Esma-i  Hüsna Hakkındaki  Fetvası

 

Fetva no: 11865

Tarih: 30/3/1409

Hamd Allah'adır. Salât ve selâm O'nun Rasûlüne âline ve ashabınadır.

İlmi Araştırmalar ve Fetva Dâimi Komisyonu, Dr. Mervan İbrahim el-'Iyş'den sayın genel başkana yönelik 169 no'lu ve 8/1/1409 hicri tarihli, aşağıdaki sorulara muhatap olmuştur. Komisyon bunlara aşağıdaki şekilde cevap vermiştir.

Soru: 1. Kitap ve Sünnette vârid olan zâti sıfatların her birinin, geçtiği bütün naslarda tek bir anlamı mı vardır, yoksa her bir bağlamda ayrı ayrı özel anlamları mı vardır. Aşağıdaki zâti sıfatların geçtikleri nasslarda hangi anlama geldikleri konusunda bize doyurucu bilgi verileceğini ümid ediyoruz.

A- Yed/el kelimesinden aşağıdaki nasslarda hangi anlamlar kastedilmektedir:

"De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin, her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan kimdir?"[155]

"De ki: lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir." [156]

"Allah'ın eli cemaatle beraberdir." hadisi,

"Allah'ın eli cemaatin üzerindedir."hadisi,

"Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir." [157]

Ve el kelimesinin çoğul olarak kullanıldığı -bi eydin şeklinde geçtiği- âyetteki anlamı nedir. [158]

B- Ayın/göz kelimesiyle aşağıdaki âyetlerde hangi anlamlar kastedilmektedir:

"Gözlerimizin önünde gemiyi yap." [159]

"Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin" [160]

"(Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde (gözümün önünde) yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim."[161]

Allah Teâlâ'nın iki gözü olduğunun delili nedir?

C- Vech/yüz kelimesiyle aşağıdaki nasslarda ne kastedilmektedir:

"Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır." [162]

"Yapacağınız hayırları ancak Allah rızası (Alla'ın vechi) için yaparsınız." [163]

"Biz sizi Allah rızası için (Allah'ın vechi için) doyuruyoruz." [164]

"Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı (vechi) baki kalacak." [165]

Daha fazla yararlı bilgiye ulaşmak için, bu sorulara verilecek cevabın, müracaat edeceğimiz kaynakları da ihtiva etmiş olması faydalı olacaktır.

Cevap:

A1- 1. Sorunun A şıkkında zikredilen nasslardaki "yed" kelimesiyle hepsinde tek bir anlam kastedilmektedir. O da Allah Teâlâ'nın gerçekten elinin olduğudur. Ancak O'nun elinin bulunması sıfatı O'nun şanına lâyık, yaratıkların eline benzemeyen ve ta'tile ve tahrife imkan vermeyecek kadar açık bir anlam ifade eder. Nitekim Allah Teâlâ'nın zâtının olması da hakiki bir anlam ifade eder. Ancak O'nun zâtı kulların zâtına benzemez, sıfatları da onların sıfatlarına benzemez. Allah'ın elinin, iki elinin veya ellerinin olduğuna dair bu nassları teyid eden daha pek çok nass varid olmuştur. Bunların keyfiyetini Allah'a havale ederek hepsine olduğu gibi inanmak icab eder. Kitap ve Sünnetin nasslarıyla amel etmenin ve müctehid imamların yoluna uymanın gereği budur.

"Ve's-Semâe beneynâ hâ bi eydin..." âyetindeki "eyd" kelimesine gelince bu "âde-yeidü-eyd" fiilinin masdarıdır ve "kuvvet" anlamına gelir. Ayetin meali:

"Göğü gücümüzle Biz kurduk. Şüphesiz biz geniş kudret sahibiyiz"[166] şeklindedir. Bu fiil şeddeli olduğu zaman "eyyedehu-te'yiden" şekline gelir ve anlamı "kuvvetlendirmek" olur. Yoksa el anlamındaki "yed" kelimesinin çoğulu değildir. Ve bu kelime, yani "eyd" kelimesi Allah'ın tartışma konusu yapılan sıfatlarından değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kuvvet sıfatına sahip oluşu hiçbir zaman tartışma konusu olmamıştır.

Bu nasslardaki cümlelerin anlamlarına gelince, bunlar kendi bağlamlarında ve taşıdıkları ipuçlarına göre çeşitli anlamlara sahiptirler. Mesela:

"De ki, herşeyin melekûtu kendisinin elinde olan kimdir?" âyeti, her şeyin mülkiyet ve yönetimini kendi üzerine alması cihetiyle ve bu âyetin öncesi ve sonrasının ifade ettiği anlam cihetiyle Allah Teâlâ'nın kudretinin mükemmelliğine delâlet eder. "De ki, lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir" âyeti iyilik yapmak ve nimet vermenin sadece Allah'a mahsus olduğuna delâlet eder. "Allah'ın eli, cemaatin üzerindedir" hadisiyle birlik ve dayanışmayı teşvik ve birlik ve dayanışma içinde bulunmaları,. Allah'ın koruyup gözeteceğine, hak ölçüsünde bir araya geldikleri zaman Allah'ın onları destekleyip yardım edeceğine dair va'di olduğu kasdedilmektedir. "Allah'ın eli onların elinin üzerindedir" âyetiyle de onların Rasûlullah'a yaptıkları biati, Allah'a yapılmış biat gibi sayarak bu biati sağlamlaştırmaktır. Bu, Allah'a, O'nun şânına lâyık şekilde hakiki manada el izafesine mani değildir. Nitekim bu, Rasûlullah'la (s.a.v.) biat edenlere de onlara uygun bir şekilde hakiki mânâda eller izafe edilmesine de mani değildir. [167]

B1- Sorunun B şıkkında zikri geçen nasslardaki ayın/göz kelimesiyle Allah'ın hakiki manada gözünün olduğu kastedilmektedir. Ancak O'nun gözünün olması sıfatı, O'nun şanına lâyık, yaratıkların gözünün olmasına benzemeyen ve arapçada bilinen anlamın dışına çıkarılamıyacak bir anlamı ifade eder. Sözün akışı, bu kelimeleri kendi müsemmalarından/ifade ettikleri nesnelerden uzaklaştırıp başka bir anlamı ifade etmelerini gerektirecek bir etkiye sahip değildir. Sözün akışı içinde bu kelimelerle cümle içinde ne kastedildiğine gelince; birinci örnekte Cenab-ı Hak, Nuh'a (a.s.) kendi gözetiminde ve himayesinde bir gemi yapmasını emretmektedir, ikinci âyette Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kavminin eza ve cefasına karşı, Allah aralarında  adaletle  hükmedinceye kadar  sabretmesini   emretmektedir. Bununla beraber o, yine de Allah'ın gözetimi ve himayesi altındadır. Üçüncü âyette Cenab-ı  Hak,   Hz. Musa'ya daha önce bir defa daha iyilik yaptığını haber vermektedir. Çünkü Allah Tealâ Hz. Musa'nın  annesine oğlunu Allah'ın himayesi ve gözetiminde güzel bir şekilde terbiye etmesini emretmişti.  Bu,  Ona Allah'ın bir lütfü idi.  Söz konusu  nasslardaki  "bia'yûnina"  kelimesi  çoğul kalıbında  olmakla  beraber Allah  Teâlâ'nın iki gözünün olduğuna delâlet eder. Çünkü ayneyn/iki göz  kelimesi  çoğul  zamiriyle  tamlama yapıldığı zaman çoğul hale getirilir ve a'yünina/bizim gözlerimiz, şeklini alır. Nitekim "kalb" kelimesinin tesniyesi de böyledir ve çoğul zamiriyle bu kelime arasında tamlama yapıldığı zaman kalb kelimesi çoğul hale getirilir ve "kalbeynina"   denilmeyip "kulûbuna" denilir. [168] Allah Teâlâ'nın iki gözü olduğuna Rasûlullah'dan (s.a.v.) rivayet edilen Deccal'le ilgili şu hadiste delalet eder:

"Şüphesiz ki, Deccal şaşı gözlüdür. Allah ise şaşı değildir."  [169]

Ehli sünnet bununla Allah Teâlâ'nın gözlerinin olduğuna delil getirmiştir. [170]

C1- Sorunun C şıkkında birinci cümlede yer alan Vechallah/Allah'ın yüzü ibaresiyle, Mücahid ve İmam Şafii'nin bildirdiğine göre "Allah'ın kıblesi" kastolunmaktadır. Çünkü bir sözün her yerde cümlenin akışına ve karinelere göre delâlet ettiği anlamı vardır. Cümlenin akışı ve karineler, bu cümledeki "vech" kelimesiyle "kıble"nin kastedildiğini göstermektedir. Bu cümlenin ayetteki akışı şöyledir:

"Doğu da Allah'ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi/kıblesi orasıdır." [171]

Bu ayet tıpkı şu âyet gibidir:

"Herkesin yöneldiği bir veche/yön vardır." [172]

O halde bu âyet, üzerinde tartışma yapılan sıfatlara ait âyetlerden değildir. Sorudaki diğer cümlelerde geçen "vech" kelimesine gelince, bunlarla hakiki anlamıyla Allah'a ait ve O'nun şanına layık bir vech/yüz sıfatının olduğu anlaşılır. Çünkü başka bir anlamı gerektirecek herhangi bir sebep bulunmadıkça kelimelerde esas olan hakikat anlamıdır, O'nun yüzünü yaratıkların yüzüne benzetmeye de gerek yoktur. Çünkü her yüzün kendisine mahsus ve kendisine uygun özellikleri vardır. [173]

Soru: 2A- İnsanların Allah'ın isimleriyle isimlendirilmelerinin haram oluşunun delili nedir? Eğer mubah ise bunun belirli kayıtları var mıdır? Ben sıfatları değil isimleri kastediyorum. Çünkü yaratıkların yaratıcının sıfatlarıyla nitelendirilmelerinin caiz olduğu malumdur.

2B- Allah'ın Kitabında bunun pek çok örneği vardır. Benim sorduğum, isimlendirmenin hükmüdür, sıfatlandırmanın değil. Bu konuyu aydınlatıcı kaideleri açıklayabilir misiniz?

Cevap:

2A- İsim ile sıfat arasındaki fark: İsim, zâta ve o zâttan ayrılmayan sıfatlara delâlet eder. Sıfatlar ise onların varlığı tamamen zâta bağlıdır ve o zâtı diğerlerinden ayırdedici manaları vardır. Bu manalar yâ ilim ve kudret gibi zâtın bizzat kendisiyle ilgilidir veya yaratmak, rızık vermek, diriltmek ve öldürmek gibi o zâtın fiilleriyle ilgilidir.

2B- Allah'ın kendisini vasıflandırdığı şeylerle mahlûk da vasıflandırılabildiği gibi, Allah'ın kendisini isimlendirdiği şeylerle mahluk da isimlendirilebilir. Fakat bu isimlendirmede herkesin kendisine uygun ve Onu diğerlerinden ayırdedici özellikleri taşıdığının kabulü gerekir. Böylece, her ne kadar lafzın kûllî anlamında ve ifade edilişinde bir müştereklik olsa da, mahlûkatın yaratıcılarına, yaratıcının da mahlûkâta benzetilmesi durumu ortaya çıkmamış olur. Çünkü kûllî mânâ sadece zihinde olan bir manadır, onun hariçte bir varlığı yoktur.

Meselâ Allah Teâlâ kendisini el-Hayy/diri diye isimlendirmiştir:

"Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; o, hayydir, kayyûmdur."  [174]

Bu ismi kullarına da vermiştir:

"O, ölüden diriyi çıkarır."[175]

Fakat birinci ayetteki "hayy", ikinci ayetteki "hayy" gibi değildir. Bilâkis her birinin hâriçte kendisine mahsus ifade ettiği bir anlamı vardır. Allah Teâlâ kendisini "Alîm" ve "Halım" diye isimlendirdiği gibi Hz. İbrahim'in iki oğlundan birisini "halîm" diğerini de "âlîm" diye isimlendirdi. Bundan Allah ile onlar arasında bir benzerlik olduğu anlamının çıkartılması gerekmez. Çünkü, mutlak isimlendirmede ve telaffuzda bir müştereklik olsa bile, bu isimle isimlendirilen herkesin kendisine mahsus ve zihnin dışında birini diğerinden ayırdedici özellikleri vardır. Yine Allah Teâlâ hem kendisini [176]hem de bazı yaratıklarını [177] semi/işitici ve basîr/görücü, gören diye isimlendirmiştir. Bu da O'nunla yaratıkları arasında bir benzerliği gerektirmez. Çünkü diğer misallerde de görüldüğü gibi her birinin kendisine mahsus ve birini diğerinden ayırdedici özellikleri vardır. Yine bu örneklerden birisi de Allah Teâlâ'nın hem kendisini hem de bazı kullarını ilimle vasıflandırmasıdır:

"Onun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler."[178]

"Size ancak az bir ilim verilmiştir."[179]

Bir başka örnek, Allah Teâlâ'nın hem kendisini hem de bazı kullarını kuvvet sahibi olmakla vasıflandırmasıdır:

"Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır."[180]

"Sizi güçsüz yaratan sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, Allah'tır." [181]

Her ne kadar telaffuzlarında ve kûllî anlamlarında müştereklik olsa da birinci ayetteki kuvvet, ikinci ayetteki kuvvet gibi değildir. Fakat her birinin kendisine mahsus ve kendisine uygun başka özellikleri vardır. [182]

Soru: 3- İnsanların yaratıcının isimleriyle isimlendirilmelerinin haramlığına delil olarak getirilen şeyler sahih midir?

A- "Allah" özel ismini mahrukata vermek yasak olduğuna göre, yaratıcının diğer isimlerini de mahlûkata vermek aynı şekilde haram olmaz mı? Çünkü Allah Teâlâ'nın isimlerini birbirinden farklı görmenin bir sebebi yoktur.

B- Dilde bilinen bir kaidedir ki harfi cerle mecrûru marifeden önce gelirse kasr ifade eder. Bu kaideye göre "ve lillâhi'1-esmâü'l-hüsna/en güzel isimler Allah'ındır" âyeti güzel isimlerin sadece Allah'a ait olduğunu ve mahlûkatın bunlarla isimlendirilmesinin caiz olmadığını ifade eder. Bu söz, delil olarak geçerli midir?

Cevap: 3- Allah Teâlâ'nın isimlerinden "Allah" lafzı gibi şahıs özel ismi olanlarını başkalarına isim olarak vermek mümkün değildir. Çünkü onun muayyen/belirli bir müsemması/isimlendirileni vardır ve bu müsemma başka birisiyle ortaklığı kabul etmez. Bunun gibi müşterekliği kabul etmeyen başka isimler de vardır. Meselâ el-Hâlık ve el-Bâri' gibi isimler bunlardandır. el-Hâlık, geçmişte bir örneği olmaksızın bir şeyi icâd eden yaratan demektir. el-Bâri' ise bir şeyi ayıpsız ve kusursuz olarak yaratan demektir. Bu özellikler sadece Allah Teâlâ'da vardır. O halde Allah'dan başkasına bu isimler verilemez. Ancak bazı isim ve sıfatlar vardır ki bunların kûllî anlamlarını bu isim alan fertler farklı ölçülerde taşırlar. Melik, Aziz, Cebbar ve Mütekebbir gibi isimler böyledir. Allah'tan başkalarına bu isimlerin verilmesi caizdir. Allah Teâlâ bu tür isimlerle hem kendini, hem de bazı kullarını isimlendirmiştir. Yûsuf sûresi 30 ve 51. Ayetlerinde "Azizin karısı" ifadeleri geçer. Gâfir Sûresi 35. âyette: "Allah her mütekebbir (büyüklük taslayan) ve cebbarın (zorbanın) kalbini işte böyle mühürler" buyurur. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aynı ismi taşımaları aralarında bir benzerlik veya denklik bulunmasını gerektirmez. Çünkü herbirini diğerlerinden ayıran kendilerine mahsus özellikleri ve alametleri vardır.

Böylece Cenab-ı Hakkı "Allah" ismiyle isimlendirmekle, O'nu, kûllî anlamları olup başka fertlerin de bu anlamlardan pay alabildikleri diğer isimlerle isimlendirmek arasındaki fark anlaşılmış oldu. Bunlar lafzatullah'a/Allah ismine kıyas edilemezler.

"Ve lillahi'1-Esmâi'l-Hüsna/En güzel isimler Allah'a mahsustur" ayetine gelince bu ayetle, güzelliğin en mükemmelinin sadece Allah'ın isimlerine ait olduğu murad edilir. Çünkü "el-hüsna" kelimesi ismi tafdildir ve "el-esma" kelimesinin sıfatıdır. Ayet, bu isimlerin yalın haliyle sadece Allah'a ait olduğunu ifade eder. Nitekim "Pek zengin ve çok övülmeye lâyık olan sadece Allah'tır"[183] ayetinde de zenginlik ve övgüye liyâkatin kemalinin/en mükemmel şeklinin, sadece Allah'a ait olduğu kastedilmektedir. Yoksa isim olarak bunların sadece Allah'a ait olduğu kastedilmemiştir. Çünkü Allah'tan başkalarına da ğaniy/zengin ve hamid/övülen denilebilir.

Soru: 4- Allah Teâlâ'nın isimleriyle mahlukatı isimlendirmek caiz olmadığına göre, mahlûkata isim olarak verilmesi caiz olmayan Allah'ın başka isimleri var mıdır? Rahman ve Kayyum isimleri de bu yasak kapsamının içine girer mi?

Cevap: 4- Allah'ın hangi isimlerinin mahlukâta verilebileceği ve hangilerinin verilemeyeceğine dair kural, 2. ve 3. sorulara cevap verilirken misalleriyle birlikte açıklanmıştı. Buna göre, Kayyum isminin yaratıklara verilmesi caiz değildir. Çünkü Kayyum kendi kendine var olabilen, varlığı bir başkasına bağlı olmayan ve kendisinin dışındaki her şeyin kendisine muhtaç olduğu kimsedir. Böyle olmak ancak Allah'a ait bir özelliktir. Ve başka hiç kimse bu konuda O'na ortak olamaz. İbnu'l-Kayyım, en-Nûniyye isimli eserinde şöyle der:

"Kayyum isminde iki unsur vardır. Birincisi, kendi kendine kâim olan demektir. İkincisi, varlıkların kendisiyle kâim olduğu demektir. Birincisi Allah'ın kendisinden başkasına muhtaç olmamasıdır, ikincisi her şeyin O'na muhtaç olmasıdır.

Rahman ismi de böyledir ve mahlûka isim olarak verilemez. Çünkü hep Allah'a ait bir isim olarak kullanıldığı için o da Allah'ın özel bir ismi olmuştur. Tıpkı "Allah" lafzı gibi Rahman da başkalarına isim olarak verilemez.[184]

İlmi Araştırmalar ve Fetva Daimî Komisyonu Başkanı Abdulaziz İbn Abdillah İbn Bâz Fetva no: 3862 Tarih. 12/8/1401

Hamd Allah'adır, salât ve selâm O'nun Rasulüne âline ve ashabınadır.

İlmî Araştırmalar ve Fetva Komisyonu, Maarif Bakanlığı makamından sayın komisyon başkanına yönelik 818 sayılı ve 3/5/1401 tarihli yazıyla aşağıdaki soruya muhatap olmuştur. Söz konusu yazının metni şöyledir:

Bakanlığın Sınavlar Dâiresinin 2121 sayılı ve 7/4/1401 tarihli Esma-i Hüsna ile ilgili bilgi talebi yazısı tarafımıza havale edilmiştir.

"el-Fadîl" ismi, Allah'ın güzel isimlerinden midir? Abdulfadîl ismini taşıyan bir kimse ne yapmalıdır? İsmini değiştirmeli midir, yoksa olduğu gibi mi bırakmalıdır? Abdûnnebî, Abdûlimam ve Abdûzzehra [185] gibi şeriatın onaylamadığı isimlere sahip olup aralarında akit yapan pek çok kişinin bulunması sonucu, esma-i hüsna konusunda pek çok yönden sorular tekrar tekrar sorulmaya başlandığı için, bize, "abd" kelimesi ile tamlama yapılması caiz olan isimleri ve özellikle de kullanılması caiz olan isimleri belirleyici ve tatmin edici bir açıklama yapılmasını arzu ve temenni ediyoruz. Pek çok kaynak Allah'ın isimlerinin sadece doksan dokuzdan ibaret olmadığına ve rivayetlerin bu doksan dokuz ismin tek tek sayımında ve belirlenmesinde bile farklılıklar arzettiğine işaret ediyor. Bazı âlimler, "Allah'ım ben senden, senin  kendini isimlendirdiğin bütün isimlerle istekte bulunurum" hadisini delil getirerek Allah'ın isimlerinin doksan dokuzdan fazla olduğu görüşündedirler.

Komisyon bu suale aşağıdaki şekilde cevap vermiştir:

1- Allah Teâlâ buyuruyor ki:

 "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri konusunda eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."

Allah Teâlâ bu ayette kendisinden haber veriyor ve sıfatlarının mükemmelliğini, kendisinin büyüklüğünü ve yüceliğini ifade eden en güzel isimlerin sadece kendisine ait olduğunu bildiriyor. O, kendisini nasıl isimlendirmişse kullarının o isimlerle dua etmelerini, sevinç ve üzüntü anlarında o isimlerle tazarru' ve niyazda bulunmalarını emrediyor; bu isimleri ve manalarını inkar ederek veya O'nun kendisini isimlendirmediği başka isimlerle O'nu isimlendirerek veya O'na ait isimleri başkalarına vererek haktan sapmalarını yasaklıyor ve bu konuda muhalefet edenleri acıklı bir azapla tehdit ediyor.

Allah Teâlâ Kur'an’da ve peygamberine vahyettiği sünnette kendisini birtakım isimlerle isimlendirmiştir. Bunlar arasında el-Fadîl [186] ismi yoktur. Hiç kimse O'nu bu isimle isimlendiremez. Çünkü O'nun isimleri tevkifidir, sadece O'nun tarafından bildirilir. Çünkü kendi yüceliğine lâyık olan şeyleri en iyi bilen yine kendisidir. Başkaları bu konuda yeterli değildir.

Kim O'nu kendisinin isimlendirmediği bir isimle veya peygamberinin isimlendirmediği bir isimle anarsa O'nun isimleri konusunda haktan sapmış ve doğru yoldan uzaklaşmış olur. O'nun yaratıklarından hiç kimse, bir kimseyi Allah'tan başkasına, O'nun kullarından birine kul yapamaz. O halde Abdulfadîl, Abdunnebî, Abdürrasûl, Abdualî, Abdulhüseyn veya Gulamuahmet [187] ve Gulamumustafa gibi isimleri kullanmak caiz değildir. Bu isimler mahlûkun mahlûka kulluğunu ifade eder. Bu, salih kişileri ve liderleri sevmede haddi aşıp onları putlaştırmak ve Allah'ın hakkına bir tecavüz demektir. Çünkü bu şirke ve azgınlığa götüren bir vesiledir. İbnu Hazm, Allah'tan başkasına kulluk izafe edilmesinin haramlığı konusunda âlimlerin icmâını nakletmiştir. Buna göre soruda sözü edilen isimlerin ve benzerlerinin değiştirilmesi icabeder.

2- Ebû Hureyre'den (r.a.) Rasûlullah'ın (s.a.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Allah Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır; bunları kim sayarsa cennete girer." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.

Bu hadisi ayrıca Tirmizî, İbnu Mâce, İbnu Hibban, Hakim Beyhaki ve daha başkaları da rivayet etmişler ve buna, aralarında farklılıklar olmakla beraber doksan dokuz ismin her birini tek tek ilave etmişlerdir. Alimler bu konu ile bir kaç nokta üzerinde durmuşlardır:

A- Esmâ-i hüsnayı saymaktan murat, onları bilmek, manalarını anlamak, onlara imân etmek, gereklerine güvenmek ve delâlet ettiği şeylere teslim olmaktır. Yoksa sadece lafızlarını ezberleyip, isimlerini sıralamak değildir.

B- Doksan dokuz ismin belirlenmesinde en güvenilir yol hadiste gösterilmiştir. Bazı âlimler bunu sadece Kur'an’dan seçmişler veya hem Kur'an’da, hem de sahih hadislerden seçmişler ve bu bilgileri esma-i hüsna hadisinin tefsiri ve hadisteki mücmel sayının açıklaması olarak kullanmışlardır. Böylece, cennete girerek kurtulma ümidiyle Hz. Peygamberin (s.a.v.) bu isimleri sayma konusundaki teşvikine uymuşlardır.

C- Hadisten maksat Allah'ın isimlerinin sadece doksan dokuz'dan ibaret olduğunu ifade etmek değildir. Çünkü hadisin konuyu ifade ediş tarzı bu isimleri doksan dokuzla sınırlandırmayı gerektirecek tarzda değildir. Ancak maksat, Allah'ın isimlerinden doksan dokuz tanesinin özelliklerinden bir özelliği haber verip, bunları hakkıyle sayanların kavuşacakları büyük mükafaatı açıklamaktır.

İmam Ahmed'in Müsned'inde Abdullah İbn Mesud'dan (r.a.) rivayet ettiği Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu hadisi de bunu teyit etmektedir:

“Kendisine herhangi bir üzüntü ve keder isabet eden bir kul şu duayı okursa Allah onun gam ve kederini giderir ve ona bir ferahlık verir: Ey Allah'ım! Ben senin kulunum, kulunun ve cariyenin oğluyum. Mukadderatım senin elindedir. Benimle ilgili hükmün tahakkuk etmiştir. Senin, benim hakkımdaki takdirin adaletlidir. Sana senin isimlerinin hepsiyle niyaz ederim. O isimler ki, sen Zât-ı Bâri'ni onlardan her biriyle anmışsındır. Yahut kitaplarında inzal buyurmuşsundur. Yahut bir peygamberine öğretmişsindir. Yahut ezeli olan gayb  ilminde  kendin için  seçmişsindir.  Kur'an'ı kalbinin baharı, gönlümün nuru, hüznümün uzaklaştırıcısı, gam ve kederimin gidericisi kıl.”

“Ya Rasûlallah bu duayı öğrenmeyelim mi?” dediler.

“Evet,  bunları  işiten  kimsenin  öğrenmesi gerekir,” buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v.), Allah'ın bazı isimlerini kendisine sakladığını ve yaratıklardan hiç kimseye bunları bildirmediğini açıkladı. Bu konuda hiç kimsenin tahmine dalması caiz değildir. Çünkü aşağıda da izah edilceği gibi Allah'ın isimleri tevkifidir.

D- Allah Teâlâ'nın isimleri tevkifidir. O, ancak kendisinin ve Peygamberinin (s.a.v.) bildirdiği isimlerle isimlendirilebilir. Kıyas veya fiilinden isim türetmek gibi yollarla O'na isim icad etmek caiz değildir. Bu konuda Mutezile ve Kerramiye'ye muhalefet edilir. Allah Teâlâ'yı, aşağıda geçen âyetlerdeki O'na ait fiillerden hareketle Benna'/bina eden, Mâkir/tuzak kuran ve Müstehzi/istihza eden gibi isimlerle isimlendirmek caiz değildir.

"Göğü gücümüzle biz bina ettik."

"Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu."

"Allah onlarla alay ediyor."

Yine aşağıdaki ayetlerde geçen fiillerinden dolayı O'nu Zâri/ziraatçi, bitiren, Mâhid/döşemeci, Dâkik/çatlatan, yaran, Münşi'/inşa eden, yaratan, Kâbil/kabul eden ve Şedid/şiddetli gibi isimlerle isimlendirmek de caiz değildir:

"Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?"

"Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!"

"Onun ağacını siz mi inşa edip yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?"

"Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği çatlatandır."

"...Tevbeyi kabul eden, azabı çetin..."

Çünkü bunlar bu nasslarda, ya tamlama olarak veya bir takım haberlerde fiil olarak kullanılmıştır; yalın bir isim halinde geçmemiştir. O halde bunlar, ancak şer’i nasslarda vârid olduğu şekliyle kullanmak caizdir.

Abd/kul kelimesini de, ancak Allah'ın Kur'an'da kendisine açık bir şekilde isim olarak verdiği veya Peygamberinin (s.a.v.) sahih hadislerinde bildirdiği O'na ait isimlerin başlarında kullanmak gerekir. Allah'ın Kur'an’da bildirdiği isimlerine örnek olarak Haşr Sûresinin sonundakiler, Hadid Sûresinin başında zikredilenler ve Kur'an'ın diğer sûrelerine serpiştirilmiş olanlar gösterilebilir. Allah'ın rahmeti ve bereketi peygamberimiz Hz. Muhammed'e, O'nun âline ve ashabına olsun.

İlmi Araştırmalar ve Fetva Daimî Komisyonu

Başkan Abdulaziz İbn Abdillah İbn Baz

Başkan Yardımcısı Abdurrezzak Afîfî

Üye Abdullah Ğadyan

Üye Abdullah İbn Kudud[188]

 

Esmâ-i Hüsnâ İle İlgili Ayet-i Kerimeler:

 

"En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ) Allah'ındır. O halde ona en güzel isimlerle dua edin."[189]

“De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır."[190]

"Allah kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur." [191]

"O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir. Hikmet sahibidir." [192]

 

Tesbihat

 

(Subhanellahi velhamdulilahi vel mülkü lillahi, vel azametu vel kibriyau lillah, vela ilahe illallah, vela havle vela kuvvete illa billah, vellahu ekber, adedi halkihi, ve zinete arşihi, ve midade kelimatihi, ve rızae nefsihi, ve kema yenbeği leh, ve kema huve lehu ehl, la yenkatiu vela yenfed, min ezeli'l-ezeli ila ebedil ebed.)

"Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün övgü Allah'adır. Mülk Allah'ındır. Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu ve yücedir.

Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Onun güç ve kudretinin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yok­tur.

Allah, mahlukâtın sayısıyla, arşın ölçüsüyle ke­limelerin ifade edemeyeceği kadar zat ve sıfatlarıyla ulu, ezeli ve ebedidir." [193]

 

Haşr Sûresinin Son İki Ayeti Ve Esma-i Hüsna

 

"Eğer biz bu Kur'ân’ı bir dağa indirseydik, mu­hakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara dü­şünsünler diye veriyoruz.

O, öyle bir Allah'tır ki kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O mülkün sahibidir, eksikliklerden mü­nezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturan­dır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşrik­lerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir, hikmet sahibidir.” [194]

 

Esmâ-i Hüsnâ Ve Tevhid

 

İsminin anılmasıyla yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah'ın adıyla başla­rım. O her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.

Hamd, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a­dır. O, her türlü övgüye layıktır. O'na sınırsız ilmi ka­dar hamdü senalar olsun. O'nun Celâlinin kemalini ve hükümranlığının azametini mahlukât tam mana­sıyla kavramaktan acizdir.

Selâtü selam, O'nun Rasulü mahlukâtın en şe­reflisi, insanların her bakımdan en üstünü Ümmi Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e, onun güzide aile ef­radı ve ashabı üzerine olsun.

Kendisini her türlü noksanlıklardan tenzih etti­ğimiz yüce Allah'ın bir takım "Güzel isimleri" ve ulvi sıfatları vardır. Biz bu isimleri ele alırken Allah'ın ki­tabından ve Rasulullah'ın sünnetinden yola çıktık. Ve bu konuda ilim ve fazilet sahibi kimselerin görüş­lerinden istifade ettik.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hakk:

"En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na en güzel isimlerle dua edin" [195] buyur­maktadır. İşte bu; Allah'ın kendi kitabında, peygam­berinin diliyle bize isimlerini bildirdiğinin delilidir.

Bu konuda Tirmizî'de rivayet edilen ve yaygın olarak geçen hadis ile Ebu Hureyre tarikiyle Velid b. Müslim'in rivayetini kısaca açıkladım. Bu, Ebu Bekir el-Beyhakî ve diğerlerinin kitaplarındakiler gibi Safvetü't-Tabiin'de çıkarılan isimlerdir.

Bu konuda birtakım güçlüklerle karşılaştım. Ve bu konuda Allah'ın tevfîkine defalarca müracaat et­tim. Sonunda bu durum bana kolaylaştırıldı. Ve nef­simi mutmain eden, göğsümü açan, sınırsız bir mut­luluk duyduğum bu kitabı yazdım. Bununla Allah'ın isimlerinin bir kısmını okuyucuya aktarmayı umu­yorum. Şüphesiz ki Allah'ın isimlerinden her bir isimde de bir azamet, sıfatlarından her bir sıfatta de­rin bir muhabbet ve vakar vardır. Öyle ki bunlar Rabbinden korkanların tüylerini diken diken yapıyor. Sonra bu güzel isimlerden her biriyle Allah'ı zikirle kalpler yumuşak olur. Allah'ın bu güzel isimleriyle Al­lah'ı zikreden, kalpleri yumuşayan göğüsleri huzura eren mü'minlere ne mutlu!

Allah'ı çokça zikretmemiz gerekir.

Zira Cenab-ı Hak:

"Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük et­meyin!" [196]

“…Rabbını çok an, sabah akşam tesbih et."[197]

“... Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kö­tülükten alikoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadet­lerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir." [198]

"Andolsun ki Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir." [199] buyurmak­tadır.

Resulullah (s.a.v.) de:

"Rabbini zikreden kimse ile Allah'ı zikretmeyen kimsenin benzerliği ölü ile dirinin benzerliği gibidir." buyurmaktadır.

İşte bu sebepledir ki Allah (cc)'ın isimlerini bize gelen haberlere göre tertib üzere yazdım ve Allah'ın Kitabı'nın gösterdiği üzere açıkladım. Bu isimleri Kur'ân-ı Kerim'den, Allah'ın kitabındaki muhkem ayetlerden çıkardım. Allah'ın isimlerinden her bir gü­zel ismi Nebi (s.a.v.)'e dua ederek açıklamak için gay­ret gösterdim. Ben bu husustaki gayretimin sevabını Allah'tan umuyor ve Rabbimin rızasına ermek için yapıyorum. İşte bununla Cenab-ı Hakk'ın en büyük nimetine kavuşmuş olmayı Rabbimden temenni edi­yorum. Çünkü bu hususta yüce Rabbimin rızasını umuyorum. Bunun hakkımda bir dua olmasını te­menni ediyor ve azamet sahibi olan Allah'a sığmıyor, Allah'ın rızasına ermek istiyorum.

Allah'a bunu faydalı işlerden sayılması için en samimi duygularla dua ediyorum. Çünkü Resulullah'a:

"Hangi amel daha hayırlıdır?" diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.):

"Allah'ı bilmektir" buyurdu. Peygamberimiz (s.a.v.)'e:

"Bununla hangi ilmi kastediyorsun?" diye so­rulduğunda, Peygamberimiz (s.a.v.):

"Noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ı bilmek­tir" buyurdu.

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.)'e:

"Biz sana yapılacak ameli soruyoruz,  sen ise bize ilim'den bahsediyorsun" denildiğinde. Peygambe­rimiz (s.a.v.):

"Allah'ı bilmekle faydalanılacak en küçük bir amel Allah'ı bilmeden elde edilecek pek çok amelden daha faydalıdır" buyurdu. Zira Allah (c.c):

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"[200]

"De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır."[201] buyurmaktadır.

Ey Allah'ım!

Sen Bir ve Samed'sin.

Samed, ihtiyaçlarda kendisine ihtiyaç duyulan efendi, kendisine rağbet edilen, hiçbir şeye ihtiyaç duy­mayan kimse demektir. Samed, kendisine ihtiyaç du­yulan şerefli zâttır. Samed, ebedi ve ezelidir. O, mahlukat yok olup gittikten sonra da bakidir. Samed bir diğer mana itibariyle efendilikte son rütbeye ulaşmış kimse demektir. Bir diğer manada Samed, her şeyin kendisine ihtiyaç duyduğu zâttır. Yani her yaratılan mahlukât ondan herhangi bir şekilde müstağni ola­maz, mutlaka ona ihtiyaç duyar. Samed, teşbih ol­maksızın yemeye, içmeye, mideye ihtiyacı olmayan­dır. Samed olan Cenab-ı Hak doğmamış ve doğurulmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur. Şu da bilinsin ki; O, hiçbir şeye benzemez, O'nun dengi yoktur. O, bir olan mabuddur. O halde akıl sahipleri düşünsün ve ibret alsınlar.

"Ey Allah'ım! Bana faydalı olanı öğret ve beni öğ­rettiğin şeylerle faydalandır, ilmimi artır."

Varlığı zatının müktezası (gereği) olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden, ebedi hayatla diri olan, eşi ve örneği olmadan yeri ve göğü ve bunlar arasındakileri yaratan, kendisinden başka mabud olmayan Allah'tan; bizi dergâh-ı izzetinde ba­ğışlamasını ve bize merhamet etmesini diliyor ve umuyoruz. Şüphesiz ki O, bütün günahları bağışlayan ve çok çok esirgeyendir.

"Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla hu­zur bulur." [202]

 

Esmâ'ül Hüsna ve Kâinat

 

Kâinât, Yüce Allah'ın eserlerindendir. Allah'ın eserleri, O'nun isimlerine, isimleri sıfatlarına, sı­fatları da zatına delil teşkil eder. Bütün varlıklar, Allah'ın isim ve sıfatlarının tezahürü, tecellisi ve eserleridir.

Yüce Allah buyuruyor:

"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak." [203]

"Andolsun ki, sana apaçık âyetler indirdik." [204]

"Kesinlikle inanan kimseler için âyetleri açık­lamışızdır." [205]

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Al­lah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilt­tiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre âmâde du­ran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." [206]

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için deliller vardır."[207]

"Anlayan bir millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık." [208]

"Rabbinin, dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetleri uzun uzadıya açıkladık." [209]

"O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, birbirine benzeyen ve benzemeyen yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Ürün ver­diklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir ba­kın. Bunlarda, inananlar için, şüphesiz, deliller vardır." [210]

"Rasûlum! Bir bakın neler var göklerde ve yerde! Fakat bu deliller, bu uyarılar, inanmak istemeyen bir topluluğa fayda vermez." [211]

"Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki yan­larından yüzlerini çevirerek geçerler." [212]

"Kâinatta düşünenler için deliller vardır." [213]

Bütün kainat Allah'ın eseridir. Bu eserleri gör­meyen göz kör, duymayan kulak sağır, anla­mayan kalp mühürlüdür!

Kâinattaki bütün belgeler, eserler Allah'ın isimlerinden birine delalet eder. Canlılardaki rızık eseri, Allah'ın Rezzâk ismine delalet eder. Can­lılardaki hayat eseri, Allah'ın Muhyi (hayat ve­ren) ismine delalet eder. Nimet eseri, Allah'ın Mün'im (nimet veren) ismine delalet eder. Yüce Allah'ın her eseri bir ismine delalet eder.

Varlıklardaki bütün eserler, Yüce Allah'ın gü­zel isimlerinden bir isme delalet eder.

Yüce Allah, yarattığı her şeyi ve yaptığı her işi bir hikmete göre yapmıştır. O, boş bir şey yaratmaz, anlamsız ve lüzumsuz bir iş yapmaz.

O, mutlak hikmet sahibidir.

Hikmet nedir?

Hikmetin pek çok anlamı vardır.

Hikmet, doğru söz ve iştir.

Hikmet, olayları sebep-sonuç ilişkileri içinde görmektir.

Hikmet, eşyanın tabiatında mevcut olan sırla­ra vakıf olmak, işin iç yüzünü, gerçek tarafını kavramak ve gizli yönlerine girmektir.

Hikmet, varlıklar ve olaylar hakkında en mükemmel ve en sağlıklı bilgidir.

Hikmetin bir anlamı da maslahattır. İslâm dini bir maslahat dinidir.

Gerek dünyevî gerekse uhrevî maslahatları azamî derecede gerçekleştirmek ve fesatları asgari hadde indirmek için Allah tarafından gön­derilmiştir.

Kâinatın bir parçası, hatta en önemli unsuru olan insan, aklın yanında gönül hayatı açısından da Rabbi ile münasebet kurar. Bu münâsebetin sağlanmasında Esmâ'ül Hüsna'nın çok büyük rolü vardır. İsimlerin kelimeler ve seslerle ifade edilmesi ve bu seslerin kulaklarda yankılanması söz konusu iletişimi geliştiren ve güçlendiren fak­törlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de dua ve zikrin ısrarla vurgulanmasının bir sebebi de budur. Allah Rasûlü'nün dua ve zikirlerinde Esmâ'ül Hüsna'nın çokça geçmesi de bundandır.

Muhyiddin İbn-i Arabi diyor ki:

Kainat ve özellikle insan ilâhî isimlerin bilin­mesine ve tecelli etmesine vesile olmuştur. İn­sanın çeşitli halleri ilâhî isimlerin farklı tecelli etmesiyle bağlantılıdır. Her kulun durumuna uygun düşen ilahi bir isim vardır. Kul bir beden­dir, ona tekabûl eden ilâhî isim ise onun kalbi gibidir.

Yüce Allah'ın isimleri O'nun sıfatlarına delâlet eder. Esmâ'ül Hüsnâ denilen Allah'ın güzel isim­leri, O'nu çeşitli yönleriyle tanıtan sıfatlarıdır. İnsanlarda ve diğer varlıklarda bulunan cüz'î sıfatlar ve görülen bütün eserler, Yüce Allah'ın sıfatlarının bir tezâhürüdür, görüntüsüdür.

Kur'ân-ı Kerîm baştan sona kadar Yüce Allah'ı tanıtan âyetlerle doludur. Hemen hemen her âyet yüce Allah'ın bir yönüne işaret eder. Allah'ı tanı­mak için, hiç şüphesiz O'nun isimlerini iyi anla­mak gerekir. [214]

 

Esmâ-i Hüsnâ Hakkında Gelen Rivayetler Ve Hadis-i Şeriflerde Geçen Lafızlar

 

Esmâ-i Hüsnâ'nın Sayımı

Ebu Hureyre (r.a.)'dan:

“Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Allah'ın doksan dokuz -yüz­den bir eksik- ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen cennete girer."[215]

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle naklediyor:

“Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip anlarsa cennete girer."[216]

Ebu Hureyre bir başka rivayetinde diyor ki:

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Cenab-ı Hakk'ın doksan do­kuz ismi vardır. Kim onu özümseyerek ezberlerse cen­nete girer."

Bunlar: Tirmizi rivayetinde yer alan Es­mâ-i Hüsnâ'dır. [217]

 

Esmâ-i Hüsnâ Hakkında Gelen Farklı Rivayetler

 

Esma-i Hüsna'nın sayısı, Buhârî'nin Sahih'inde "Allah'ın yüzden bir eksik ismi vardır."[218] şeklinde geçmektedir.

Hadiste geçen 'ahsâhâ' lafzı, burada 'hafizaha" şek­linde geçmektedir. Nitekim Ebu Hureyre rivayetinde Peygamberimiz (s.a.v.):

"Allah'ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Bunları anlayarak ezberleyen cennete girer. O tektir, teki sever."[219] buyurmuştur.

Sahih-i Buhari'yi şerheden İbn-i Hacer el-Askalani ise Tirmizi'nin, Velid kanalıyla "Şuayb'dan nak­lettiği rivayeti doğruya en yakın olup Esmâ-i Hüsnâ'yı şerhedenlerin ekseriya güvendiği rivayet budur" [220] demiş ve daha önce Tirmizi'de geçen isimleri ifade etmiştir.

Taberanî hadiste geçen isimleri Ebu Zera' ed-Dımeşkî kanalıyla Safvan b. Salih'den çıkarmış. Fakat isimlerin sayısı konusunda farklı görüşler serdetmiş el-Kabid, el-Basit yerine, el-Kaim, ed-Dâim kullanılmış, er-Reşid yerine eş-Şedîd, el-Vedud, el-Mecid, el-Hakîm yerine- el-Âlâ, el-Muhid, Maliki yevmîddîn kullanılmıştır.

İbn-i Hayyan'ın Hasan b. Süfyan'dan onun da Safvan tarikıyla rivayet ettiği hadiste, el-Mani karşı­lığında er-Rafi gelmiştir.

İbn-i Huzeyme Safvan rivayetiyle gelen hadis­lerde aynı şekilde bazı isimlere muhalefet ederek el-Hakîm yerine el-Hâkim; el-Valî yerine el-Mevla isim­lerini kullanmıştır.

El-Muğisi"[221] kullanmıştır.

Sünen-i İbn-i Mace'de Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadiste Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Kim bunları anlayarak sayarsa cennete girer."

Bir diğer hadiste Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Allah tekliğe geniş ölçüde yer verdi. Her kim bu doksan dokuz ismi özümseyerek ezberlerse cen­nete girer.”[222]

İbn-i Mace'de Tirmizi'deki düzen korunmadığı gibi farklı isimlere de yer verilmiştir. Metnin sonun­daki ahad ismiyle de sayı 100'e çıkarılmıştır.

Allah, doğurmayan ve doğmayan hiçbir şeye muhtaç olmayan birdir. Zuheyr: Hadiste Esmâ-i Hüsnâ'nın başlangıcının "La ilahe illallah" kelime-i tevhi­di ile başladığını söylemiştir.

Tirmizi'de bulunan yirmi beş isim İbn-i Mace'de, İbni Mace'de bulunan yüz isimden yirmi beş isim de Tirmizi'de mevcut değildir.[223]

 

Esmâ-i Hüsnâ'nın Kur'ân-ı Kerim'deki Geçiş Şekli

 

Esmâ-i Hüsnâ'nm Kur'ân-ı Kerim'deki tertibi şu şekilde nazil olmuştur.

1. Allah

2. Rahman: Bağışlayan, esirgeyen.    

3. Rahîm: Bağışlayan, acıyan.

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla." [224]

4. Rab: Her şeyin sahibi. (Rabb'ül-Alemin)

"Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur."[225]

5. Melik: Görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi.

"O, ceza gününün malikidir." [226]

"Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir." [227]

6. Muhît: Her şeyi çepeçevre kuşatan.

"Halbuki Allah, kafirleri çepeçevre kuşatmış­tır." [228]

"Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmış­tır."![229]

7. Kadir: Her şeye gücü yeten.

"Şüphesiz ki Allah'ın her şeye gücü yeter." [230]

8. Alîm: Hakkıyla bilen.

"O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendisine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O, her şeyi hakkıyla bilendir." [231]

9. Hakîm: Bütün iş ve emirleri yerinde olan.

"Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz âlim ve hakim olan ancak sensin, dediler." [232]

10. Tevvab: Kullarını tevbeye sevk eden ve tevbeleri bol bol kabul eden.

"Adem, Rabbinden bir takını ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır." [233]

11. Bari: Yaradan.

"... Onun için yaradanınıza tevbe edin." [234]

12. Basîr: Her şeyi gören.

"... Allah onların yapmakta olduklarını eksik­siz görür." [235]

13. Velî: Yardımcı, dost.

"...O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır."[236]

14. Nasır: Yardımcı.

"... Sizin için Allah'dan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." [237]

15. Vasi': İlim ve merhameti her şeyi kuşatan.

 "Allah'ın rahmeti ve nimeti geniştir. Her şeyi bilendir." [238]

16. Bedi': Eşi ve örneği olmayan, sanatkârane yaratan.

"(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır." [239]

17. Semi': Her şeyi işiten.

"Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüp­hesiz sen işitensin bilensin." [240]

18. Aziz: Yenilmeyen, eşsiz galip

"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin ayet­lerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hik­meti öğretecek, onları temizleyecek bir peygam­ber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli ye­rince yapan yalnız sensin." [241]

19. İlâh: Yegane mabud.

20. Vahid: Bölünüp parçalara ayrılmayan, ben­zeri bulunmama anlamında tek.

"Yoksa Yakub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Yakub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler." [242]

21. Rauf: Merhametli, şefkatli.

"... Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve mer­hametlidir." [243]

22. Şâkir: İyiliğe karşı mükafat veren.

"Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bi­lir." [244]

23. Gafur: Bütün günahları bağışlayan.

"Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çokça esir­geyendir." [245]

24. Karîb: Kullarına çok yakın.

"Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onla­ra): Ben çok yakınım..." [246]

25. Halim: Acele ve kızgınlıkla acele hareket et­meyen.

"Allah yapmakta olduklarınızı bilir." [247]

26. Habîr: Her şeyden haberdar olan.

 "Allah yapmakta olduklarınızı bilir." [248]

27. Hayy: Ebedi diri.

28. Kayyum:  Her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kainatı idare eden.

"Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, Hayy'dır, Kayyum'dur." [249]

29. Âlî:  Şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, aşkın.

30. Azîm: Zat ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu.

"... O yücedir, büyüktür." [250]

31. Ganî: Her şeyden müstağni, kendi dışındaki her şey O'na muhtaç,

"Allah zengindir, acelesi de yoktur." [251]

32. Hamid: Övülmeye layık.

"...  Biliniz  ki Allah zengindir,  övgüye lâyık­tır." [252]

33. Vehhâb: Karşılıksız bol bol veren.

"... Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin." [253]

34. Camı:  Toplayıp düzenleyen,  kıyamet günü hesaba çekmek için mahlukâtı toplayan.

"Rabbimiz!  Gelmesinde  şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin."'[254]

35. Kâim: İşleri tedbir edip, ayakta tutan.

 "Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar etmişlerdir." [255]

"Herkesin   kazandığını   gözetleyip   muhafaza eden, (hiç böyle yapmayan gibi olur mu?)" [256]

36. Malîkü'l Mülk: Mülkün sahibi.

"(Rasulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın..." [257]

37. Şehîd: Her şeyi gözetleyerek bilen.

"... Allah yaptıklarınızı görüp durur..." [258]

38. Nasır: Yardım eden.

"Oysa sizin mevlânız Allah'tır ve O, yardımcı­ların en hayırhsıdır." [259]

39. Vekîl: Güvenilip, dayanılan.

"...Onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler." [260]

40. Rakîb: Gözetleyip kontrol eden.

"... Hesab sorucu olarak da Allah yeter." [261]

41. Hasîb: Kullarına yeten ve onları hesaba çe­ken.

"... Hesap sorucu olarak da Allah yeter." [262]

42. Kebîr: Zat ve sıfatları anlaşılamayacak ka­dar büyük, ulu.

"... Çünkü Allah yücedir, büyüktür." [263]

43. Afûv: Hiçbir sorumluluk kalmayacak şekilde günahları affeden.

"Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcı­dır." [264]

44Mukît: Bedenlerin ve ruhların gıdasını ya­ratıp veren, bilip gücü yeten ve koruyan.

"Allah her şeyin karşılığını vericidir." [265]

45. Rezzâk: Mahlukâtın beden ve ruhlarının gıdasını yaratıp veren.

"... (Ey Rabbimiz!) Bizi rızıklandır; zaten sen, rızık verenlerin en hayırlısısın." [266]

46. Fâtır: Yoktan var eden.

"De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, ye­dirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim!"[267]

47. Kahir: Yenilmeyen, yegâne galib.

"O, kulların üstünde her türlü tasarrufa sa­hiptir." [268]

48. Kâdîr: Her şeye gücü yeten, yegâne kudret sahibi.

"Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!" dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir."[269]

49. Hak: Fiilen var olan, mevcudiyeti ve uluhiyyeti gerçek olan.

"Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler." [270]

50. Âlimü'l-Gaybi Ve'ş-Şehadeti: Gizliyi de açığı da bilen.

"Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibi­dir, her şeyden haberdardır." [271]

51. Halîk: Takdirine uygun yaratan.

"İşte Rabbiniz Allah O'dur. O’ndan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır." [272]

52. Latîf: Yaratılmışların ihtiyacını en ince nok­tasına kadar bilen sezilmez yollarla karşılayan.

"Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri gö­rür. O eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır."[273]

53. Hakem: Hüküm veren.

"(De ki): Allah'dan başka bir hakem mi araya­cağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'­dur."[274]

54. Sâdık: Doğru söyleyen.

"Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğru söyleyeniz." [275]

55. Mevlâ: Gerçek dost, sahip.

"... Bilin ki Allah, sizin sahibinizdir. O ne gü­zel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" [276]

56. Kavi: Her şeye gücü yeten, kudretli.

"Allah güçlüdür. Onun cezası şiddetlidir."[277]

57. Hafız: Koruyan gözeten.

"... Benim Rabbim her şeyi gözetendir." [278]

58.  Mucîb: İstek ve arzulara karşılık veren.

"... O'na tevbe edin. Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır (dualarını) kabul edendir." [279]

59. Mecîd: Şanlı, şerefli.

"... Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur." [280]

60. Vedûd: Çok seven ve sevilen.

"... Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir (mü'minleri) çok sever." [281]

61. Müsteân: Sığınılan.

"...Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan ancak Allah'tır."[282]

62. Gâlib: Yegane galebe sahibi.

"Allah emrini yerine getirmeye kadirdir. Fa­kat insanların çoğu (bunu) bilmezler." [283]

63. Kahhar: Yenilmeyen, yegane galib.

"... Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı?" [284]

64. Hafîz: Koruyup gözeten.

"... Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanla­rın en merhametlisidir." [285]

65. Müteâlî: İzzet ve şeref, hükümranlık bakı­mından yüce, aşkın.

"O, görüleni de görülmeyeni de bilir, çok bü­yüktür, yücedir." [286]

66. Valî: Kainata hâkim olup onu yöneten.

"... Onların Allah'tan başka yardımcıları da yoktur." [287]

67. Şedîd: Azabı çetin ve şiddetli [288]

"Onlar, Allah hakkında mücâdele edip durur­ken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çar­par. Ve O azabı pek şiddetli olandır." [289]

68. Varis: Varlığının sonu olmayan

. "Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Ve her şe­ye biz varis oluruz." [290]

69. Hallak: Hakkıyla yaratan.

"Şüphesiz Rabbin hakkıyla yaratan, pek iyi bilendir." [291]

70. Kefîl: Bütün işleri üzerine alan yegâne var­lık.

"Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın." [292]

71. Muktedir: Her şeye gücü yeten, kudretli.

"Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir." [293]

72. Hafi: Lütufkar.

"İbrahim: Selâm sana (esen kal) dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O ba­na karşı çok lütufkardır." [294]

73. Gaffar: Çok bağışlayan, daima  affeden.

"Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım." [295]

74.  Hadî: Yol gösteren, hidayete erdiren

"Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir." [296]

75. Mübîn: Apaçık gerçek olan.

"Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacak­lardır." [297]

76. Nur: Nürlandıran, nûr kaynağı.

"Allah, göklerin ve yerin nurudur." [298]

77. Kerîm: Her türlü fazilete sahip olan, kerem sahibi.

"... Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbinin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahi­bidir." [299]

78. Müntekîm: Suçluları cezalandıran.

"Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenlerden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki biz, günahkârlara layık ol­dukları cezayı veririz." [300]

79. Fettah: İyilik kapılarını açan, en güzel ha­kem, fatih.

"De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplaya­cak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir." [301]

80. Şekûr: Az bir iyiliğe karşı çok mükâfat veren.

 "Çünkü Allah, onların mükâfatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol veren­dir." [302]

81. Kâ'fî: Her şeye kâfi gelen.

 "Allah kuluna kâfi değil midir?"[303]

82. Gâfir: Bağışlayan.

"Günahı bağışlayan..." [304]

83. Rafiu'd-Derecât: Dereceleri yükselten.

"Dereceleri yükselten..." [305]

84. Zu'l-Arş: Arş sahibi.

"Dereceleri yükselten, Arşın sahibi Allah, ka­vuşma günüyle korkutmak için kullarından diledi­ğine iradesiyle ilgili vahyi indirir." [306]

85. Muhyî: Hayat, can veren.

"Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiği­miz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir." [307]

86. Rezzak: Her türlü rızkı veren, ruhu, bedeni rızıklandıran.

87. Zu'l-Kuvva: Güç, kuvvet ve kudret sahibi.

88. Metin: Herşeye gücü yeten, yegane kudret sahibi.

"Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." [308]

89. Ber: İyilik eden, vaadini yerine getiren.

"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur." [309]

90. Melik: Gayb ve şuhûd âlemlerin sahibi.

 "Güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak mec­lisindedirler." [310]

91. Zû'l-Celâlî Ve'l-İkrâm: Azamet ve ikram sahibi.

"Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı baki kalacak." [311]

92. Evvel: Varlığının başlangıcı olmayan.

93. Âhîr: Varlığının sonu olmayan.

94. Zahir:  Varlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delilin bulunması açısından aşikar.

95. Bâtın: Zatının görülmemesi ve mahiyetinin anlaşılmasının mümkün olmaması bakımından gizli olan.

"O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O, her şe­yi bilendir." [312]

96. Kuddüs: Her türlü eksiklikten münezzeh olan.

97. Selâm: Esenlik ve barış veren.

98. Mü'mîn: Güven veren ve güvenilip dayanı­lan, vaadi hak.

99. Müheymin:  Kâinatın bütün işlerini tedbir edip, yöneten.

100. Cebbar: İradesi baskı altında olmayan, her durumda yürüten, yaratılmışların halini iyileştirip gözeten.

101. Mü'tekebbir: Azamet ve yüceliğini izhar eden.

"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten mü­nezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuştu­randır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münez­zehtir."[313]

102. Musavvir: Şekil veren, nitelik ve özellik kazandıran.

"O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir, hik­met sahibidir."[314]

103. Âlâ: Yüce.

"Yüce Rabbinin adını tesbih (tasdik) et." [315]

104. Ekrem: Kerem sahibi.

"Rabbin, en büyük kerem sahibidir." [316]

105. Ahad: Benzerinin bulunmaması, parçalan­maması itibariyle tek.

"De ki: O, Allah birdir."[317]

106. Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyden müstağni, arzu ve ihtiyaçları, sebebiyle her­kesin yöneldiği ulular ulusu, müstağni.

"Allah Samed'dir."[318]

Öyle kî:

O, doğmamış ve doğurmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur.

İşte saymış olduğumuz Allah'ın bu güzel isimleri Kur'ân-ı Kerim'de isim kipiyle gelmiş olup, ayet-i ke­rimelerde açık olarak geçmektedir. Ben bunları ayeti kerimelerde isim lafzıyla gelen 106 isim olarak tespit etmiş bulunmaktayım. Fakat ben tespit ettiğim sayı­lar kesindir iddiasında değilim. Sayı değişebilir. Be­nim isimleri tespit hususundaki gayretimde hata ola­bilir. Ben elimden geldiği kadar tespitte hata etme­meye çalıştım. Eğer isim tespitinde hata etmişsem, Rabbimin bundan dolayı beni muaheze etmemesini niyaz ediyorum. Zira Kur'ân'da nazil olan Esmâ-i Hüsnâ'yı bu sayıya hasretmeye benim gücüm yetmez.

Çünkü ben göklerin ve yerin nurlarından bir nuru ve doksan dokuz ismin daha fazlasından hula­sa edebildiklerimi aldım. [319]

 

Rasulullah (s.a.v.)'in "Doksan Dokuz" Sayısını Söylemesindeki Hikmet

 

Resulullah (s.a.v.), doksan dokuz sayısını pek çok değişik yerlerde zikretmiştir. Mesela Peygamberi­miz (s.a.v.) bir hadisinde:

"Allah (c.c.) yüz tane rahmet yarattı. Bunlardan bir rahmetle mahlukât birbirine merhamet eder... Di­ğer doksan dokuz rahmeti ise kıyamet gününe bırak­tı." buyurmaktadır.

Bu sayı Kur'ân-ı Kerim'de de Sâd Sûresinin yir­mi üçüncü ayetinde:

"(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu kardeşimdir. Onun doksan dokuz ismi vardır..." şeklinde bir defa geçtiği gibi kanaatimce bu sayı iman ettiğimiz Allah'ın diğer kitaplarında da geçmektedir.

Acaba İslam alimlerinin Esmâ-i Hüsnâ'nın sayı­sının bundan daha fazla olduğunda icma etmesine rağmen bu sayıyı bizatihi tercih etmelerindeki hikmet nedir? Kaldı ki Esmâ-i Hüsnâ'nın bazısını Allah ken­disi tercih etmiş ve yanına almıştır. Bu Allah'ın bil­gisi dahilindedir. Çünkü Peygamber (s.a.s.) bir du­asında:

"... Ey Allah'ım kendini nitelendirdiğin veya kita­bında indirdiğin ve mahlukâtından her birine öğretti­ğin veya ilm-i gaibinde kendi yanına alıp kendin için seçtiğin bütün isimlerle sana niyazda bulunuyor, Kur'ân'ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün cilası, üzüntü ve kederimin yok edicisi kılmanı temen­ni ediyorum..."[320] buyuruyor.

Dolayısıyla bu hadis­ten de anlaşılacağı üzere Kur'ân'daki Allah'ın mahlukâta öğrettiği isimlerden daha başka gayb ilminde sakladığı isimleri de mevcuttur.

Fahreddin er-Razî, "Allah'ın isimlerinin doksan dokuza hasr edilmesini akıl kavramaktan aciz de­mekte ve bunda diğer tesbih ve dualardaki sayılarda olduğu gibi teabbud, ibadet kasdı bulunmaktadır" görüşünü" açıklamaktadır. Ona göre bu sayı Allah'ın isimlerinin bir başka şeye kıyaslanarak alınamaya­cağına da işaret etmekte olup, isimler kıyası değildir. Bu sayının bu şekilde doksan dokuz şeklinde tercih edilmesinin sebebi; bu sayının eşyaya hasredilmesi zor olmakta olup eşya için kullanılmamasındandır.

Bir diğer hikmette; Allah'ın isimlerinin manası her ne kadar çok da olsa bu isimlerin manasını ihti­yacımız kadarıyla doksan dokuz isimde bulmak mümkün olabilmektedir. Veyahutta bu geçen isimler en meşhur ve manaları en açık isimlerdir. Bundan dolayıdır ki gücümüz yettiği kadarıyla bunlarla Al­lah'ı isimlendiriyoruz. Yoksa kendisinden başka ilâh olmayan Cenab-ı Hakk'ın isimlerini sınırlandırmak mümkün değildir.

Son olarak şunu da ilave etmek gerekir ki bazı­larına göre hadisteki isim sayısı doksan dokuz değil yüzdür. Mesela Ebu Bekir el-Beyhakî, Velid b. Şuayb kanalıyla gelen hadiste isimlere "Kafi" ismi de ilave edilerek bu sayının toplamı 100'e ulaşmaktadır. [321]

Suheyli ise Esmâ-i Hüsnâ "cennetin dereceleri­nin sayısı üzere yüz" diyerek kesin bir tabir kullan­mıştır.

Velid'in Şuayb'dan rivayet ettiği hadiste "bir ha­riç yüz" geçmektedir. Züheyr'in rivayetinde Peygam­ber (s.a.v.) Esmâ-i Hüsnâ için 'biri hariç yüz' yani doksan dokuz tabirini kullanmıştır ki bu "bir" isimde kendisinden başka ilah olmayan doğmamış ve doğur­mamış hiçbir şeye ihtiyacı olmayan eşi ve benzeri ol­mayan 'Allah' ismidir. Yine de Allah ve Rasulü en iyi­sini bilir.

"İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı da­ha gelmedi mi?.." [322]

 

ALLAH

 

Uluhiyete mahsus bütün kemal sıfatları kendisinde toplanmış bulunan, bütün varlık aleminin yaratıcısı ve mabudu O yüce Zâtın özel ve en kapsamlı ismidir. [323]

Esmâ'ül Hüsna'nın bütün an­lamını içinde toplayan, bütün alemlerin yaratıcısı ve mabûdu olan o yüce zatın özel adıdır.

Bu mübarek isim, Kur'ân'daki Esmâ'ül Hüsna'dan ilk inen isimdir. Çünkü ilk inen âyet "besmele"dir. Allah ismi, Kur'ân'da (2697) yerde geç­mektedir. Cenâb-ı Hakk'ın özel ismidir. Bu ismin çoğulu yoktur. Mecaz yoluyla da olsa başkası için söylenemez. Mekkeli müşrikler, senenin günleri sayısınca Kabe’nin etrafını (360) putla doldurmuş­lardı. Bu putlara ayrı ayrı isim vermişlerdi. Ancak hiçbir puta Allah ismi koymamışlardı. Bu mü­barek isim sayılan isimler içinde en büyük isimdir. [324]

Ülûhiyyete mahsus sıfatların hepsini kendinde top­lamış bulunan Zât-i Vâcibül-Vücûde delâlet eden alem­dir ve sayılan isimlerin içinde İsm-i A'zam'dır.[325]

"Allah" Celle Celâlühü lafzı Cenab-ı Hakk'ın var­lığına delalet eden, onun bütün ilâhi kemal sıfatlarını içine alan özel ismi olup isimlerinin en büyüğüdür. Allah ismi diğer bütün isimlerin manalarını içine al­maktadır.

Allah özel ismi sadece Cenab-ı Hakk için kulla­nılan; yalnızca ona mahsus bir isimdir. Onun bütün isimlerinden önce gelir. Diğer isimleri ona izafe edilmistir. Allah isminin dışında olup da ondan sonra gelenler bir sıfat olup bu isme bağlıdır. Diğer isimler Allah'ın ismi diye vasıflanır. Çoğunlukla da ona izafe edilerek veyahut sıfat yerine kullanılarak tarif edilir. Allah özel ismi diğer dillere tercüme edilemez. Bazen Esmâ-i Hüsnâ'dan Râb, Rahman, Aziz, Hamîd, Hakîm gibi isimler onun yerine kullanılmıştır. Bazı ayeti kerimelerde nadir de olsa bu şekilde kullanım mev­cuttur. Mesela "Rabb" ismi buna istinaden şu şekilde kullanılmıştır:

"Senin, bağışı bol olan Rabbin merhamet sa­hibidir.”[326]

Şu ayette ise "Hakîm" ismi ona dayanarak kulla­nılmıştır.

"Elif, Lam, Râ, (Bu sana indirilen), hikmet sa­hibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafın­dan sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir ki­taptır." [327]

Allah (c.c)'ın ism-i fail ve sıfat kipiyle gelen isim­leri de dahil bütün isimlerine "Esmâ-i Hüsnâ" denir. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'ın bir takım güzel isimleri vardır ki bunlar Allah'a nisbet edilerek "Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sı" denir. Fakat sıfatlarına nisbet edilerek Halîm veya Gafür'un Esmâ-i Hüsnâ'sı denilemez.

"Allah" dediğimiz zaman sadece Sübhanehu ve Teâla akla gelip ona itlâk olunur. Bundan dolayıdır ki "Allah" ismini lamı tarifle kullanmak caizdir. Bu durumda hemzesi Hemze-i munkatı olup, "Ya Allah" şeklinde kullanılır.

İster arapça isterse diğer dillerde kullanılan hangi isim olursa olsun asla 'Allah' isminin yerini tutamaz. Çünkü "Allah" ismi Cenab-ı Hakk'ın özel ismi olup diğer dillere tercümesi mümkün değildir.

"Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!" [328]

 

Kelime-i Tevhid

 

Resulullah (s.a.v.):

"Ben ve benden önceki diğer peygamberlerin en güzel sözü "La ilahe illallah sözü­dür. " buyurmuştur.

O halde gelin beraberce bu kelimedeki manayı görmek ve nura erişebilmek için bu güzel sözü tahlil edelim.

"La ilahe illallah'taki "la" nefıy içindir. Bununla Allah'ın yerine konulan bütün ilahlar nefy edilmiş olur. "İlâh" kelimesi, kitap vezninde "ism-i meful" vezniyle kullanılan "mabud" manasındadır ve kulluk demektir. Mesela kitap, mektup manasındadır. İmam, me'mum manasında kendisine uyulan demektir.

Bu lafzın işaret ettiği manayı anlamanın en gü­zel yolu kelimenin iştikakına, türediği kelimeye bak­maktır.

"Ellehe", (ellehe) kulluk etti, boyun eğdi. "Ellehe ilahete" "İlaha", ibadet etti. Ellehe uluheten "mabuda ibadet etti."

Yeteellehu (kulluk etti) denilir. Buradan "ilahu" kelimesi mabud manasına gelmektedir.

İbadet: îtaat ve dini uygulama demektir ki bura­da ibadetten maksat gayeye erişmek için çalışmaktır. Yani, ibadet gayeye, maksada götüren bir yoldur. Kim Allah'a kulluk ederse bu ibadetiyle kul ya sevaba erer veya cezaya uğramaktan kurtulur. Mabud hakikatte iyiliğin ta kendisidir. Zira Cenab-ı Hakk:

"İnsanlar­dan öyleleri vardır ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” [329] buyurmaktadır. Ayette geçen "yeşteri" alışveriş manasındadır.

Yüce Allah bir diğer ayet-i kerimede:

"İnsanlardan kimi Allah'a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki:

“Kendisine bir iyilik doku­nursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğ­rarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dün­yasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apa­çık ziyanın ta kendisidir." [330] buyurmuştur.

İbadet ancak Allah için yapılması gerekir. Aksi takdirde bu; dinden bir sapma ve Allah yolundan ay­rılmaya sürükler. Bu da çoğunlukla insanları görül­meyen şirke götürür. Bu bakımdan yapılacak en gü­zel iş onun dinini Allah'a has kılmak ibadetlerimizi Allah için yapmaktır.

Zira Hak Tealâ:

 "Her secde ettiğinizde yüzleri­nizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak Ona yalvarın."[331]

"Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır." [332]

İhlâs: Mü'minin ameliyle ve niyetiyle sadece Al­lah'ın rızasını kastetmesidir. Kast ise, insanın gizlice bizatihi kastedilen şeye yöneldiği gibi açıkçada mak­sada yönelmesidir.

Lügatte ihlâs; 'bir şeyi halis kılmak, salim olmak ve kurtulmak, halis katıksız olmak' manalarına gelir. Zira 'Halasa mau minel kederi' (Su bulanıklıktan kur­tuldu) yani saflaştı anlamına gelir. Yine 'bu halis el­bise' dediğimiz zaman 'saf beyaz' anlaşılır. 'Halis din" de şirkten ve riyadan arınmış din demektir.

Dua ise ibadetin özüdür. Yalnız Allah'tan bir şeyler istemek ibadetin tâ kendisidir. Şunu da bil­mek gerekir ki: Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Bundan dolayıdır ki bir şey istenildiği za­man ancak ondan istenilir. Ancak ona yönelinir. Al­lah'ın dışında güzel isimlere sahip kim vardır ki ona sığınılsın? Bunlar sadece Allah'a mahsus olup onlar­la Allah'a yönelinir.

Her kim Allah'tan bir şey isterse, dua ederse; Al­lah dua edenin duasına icabette bulunur.

Her doğan, temiz ve salim bir yaratılış üzere do­ğar. Fıtrat kalpten yaratılışa yönelen tabii bir duygudur. Bu da Allah'ın bütün insanları temiz ve salim şekilde yarattığı yaratılıştır. Bu da Allah'ın dini üzere olmadır. Allah'ın dininde ise kesinlikle bir değişiklik olmaz. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hakk:

"(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanif olarak, Allah in­sanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğ­ru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler." [333] buyurmuştur.

Ayette geçen 'halkullah' Allah'ın yaratışı, 'Dinullah' Allah'ın dinidir. Alimler, ayette geçen 'Allah'ın ya­ratışında değişme yoktur' ayetinin 'Allah'ın dininde de­ğişme yoktur' demek olduğunda görüş birliğine var­mışlardır.[334]

Mücahid’den gelen rivayette "Allah'ın yaratışın­da değişiklik olmaz" ayeti "Allah'ın dininde değişik­lik olmaz" şeklinde tefsir edilmiştir.

Buharî'de de "Allah'ın yaratışında değişine ol­maz" ifadesi "Allah'ın dini" diye tefsir edilmiş, ilklerin yaratılışı, ilklerin dini, "İslâm fıtratı" olarak açıklan­mıştır. Bu da Allah'ı tanımadır, doğru dindir, [335]

Din; Şeriat, itaat ve boyun eğmek demektir. Doğ­ru din ise; Allah'ın sevgisine ulaşabilmedir. Bu da Rahman'a kulluk yapmak ve Allah sevgisine giden ipe sımsıkı sarılmakla mümkün olur.

"... Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğ­ru yola iletilmiştir." [336]

Sevgi, kalbin sevdiği kimseye karşı meyilidir. Bunun için "male ileyhi", "sevdi, tarafını tuttu" sevdi anlamındaki "Ehabbe" manasına gelir. Bu doğru sev­gi ise, kulluk yapanın (abidin) kalbinin kendisinden başka ilah olmayan Allah'a meylidir. Bu da fıtrî kal­bin yerin ve göğün yaratıcısına tabii bir meylidir. Bu tabii duygu Allah'tan, onun ruhundan gelmektedir. Bu Allah'ın nuru, Allah'ın ayetlerindendir. Bu sevgi Allah'ın yarattığı kimse için de bir mülktür. Kendisin­den başka ilâh olmayan, Rahman ve Rahim olan Al­lah kalpleri değiştirendir. O kullarından dilediğini doğru yola erdirendir. Bu yol yerdeki ve gökteki her şeyin sahibi Allah'ın yoludur. 'Şüphesiz benim Rabbim doğru yol üzeredir,'

Bu, meyil kalpten fazilet sahibine gitmektedir. Bu insanın yaratılışında ve tabiatında vardır. İşte bundan dolayıdır ki yeni doğan bir çocuk sevgi dolu­dur. Bir şeye doğru meyleder. Sevinçle kendisini em­ziren, şefkat gösteren annesine doğru sıçrar. Onun kucağında uyur ve onun önünde durur. Bir hasta da, bu tabii duyguyla kendi acılarının giderilmesine sebep olan doktoru sever. Bütün bu faziletler Allah'­tan gelmektedir. Bunun başlangıcı, kalbin Allah'ın kendisine gösterdiği doğru yola meyletmesidir. Kal­bin tabii yaratılışına meyli en doğal bir haldir. Her şey bu hal üzere yaratılmıştır. Allah Tealâ, İbrahim (a.s.)'ın diliyle şöyle buyuruyor:

"Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren, içiren Odur. Hastalandığım za­man bana şifa veren Odur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur." [337]

Allah Tealâ bize bir ananın evladına acıdığından daha çok acır. Allah'ın dilediğini kendisiyle hidayete erdirdiği bu fıtri meyil, Cenab-ı Hakk'ın bize acıması ve bir lütfudur. Bununla insanlar sırat-ı müstaki­me/Allah’ın yoluna ererler. Allah doğruyu söyler O doğru yolu gösterir. Bu hak dindir, bu doğru ve eğri­likten koruyan dindir. [338]

 

Hanif Kelimesi

 

Lügat Manası:

 

“Ha, Nun, Ve, Fe" harflerinden müteşekkil olan Hanıf kelimesinin aslı müstekim (doğru)dur. Bu ise Allah’ın yarattığı tabii olan fıtrata "meyildir. Bunun için "Male Yehilu", "Hanife, Yehnifu, Hanfen" müradif manalardır. Bundan dolayı bir şeye meylettiği zaman falanca ayağını içe doğru meylettirdi" denilir. Bâtıl dinden dönen kimse için de: "O hanif oldu" yani "eğri­likten doğruya yöneldi" denir. Bu ise hak dindir. Bir kimse müslüman olduğu zaman, falanca müslüman oldu manasında "fehannefe" fiili kullanılır. 

 

Istılahî Manası:

 

Hanif, "Allah'ın emrine teslim olmuş ihlâslı kim­se" demektir. Bununla ilgili Allah (cc) "Kendisine or­tak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (Onun birliğini tanıyan mü'minler) olun." [339] buyuruyor. Bu kelime tefsir kitaplarında "hünefa" Allah'ı birleyen, İhlâslı bir şekilde Allah'ın doğru yolunda olan kimseler diye tef­sir edilmiştir.

Bundan dolayıdır ki "bana meyletti" yani "bana yöneldi." Yahut "döndü" denir. "Adalet te bu kelime­den gelmiştir ve zulmün zıddı olarak "doğruluk, in­sanların kendisiyle hayatını sürdürdüğü şey" diye ta­rif edilmiştir. Onun için "İedale" yani "istikame" "doğ­ruluk üzere oldu" denilir. İbn-i Manzur'un "Lisanu'l-Arab" adlı eserinde de "bu Allah'ın isimlerindendir" de­nilmiş ve el-Adlu: Heva ve hevesine meyletmeyen aş­kın yüce varlık olarak açıklanmıştır. Ta'dîlde "doğ­ruluk üzere bulunma" olarak nitelendirilmiştir.

"Meyl", bir şeye rağbet etmektir. Bir kimse bir şeye hırs ve arzu duyduğunda "rağabe/yerğabu/rağbeten" fiili kullanılır. Allah'a rağbet etme, arzu duy­ma bu bapta incelenir. Bir kimse bir şeyi isteyip, hırsla murad ettiği zaman "rağabe fi rağben ve rağbeten" denilir. Nitekim Cenab-ı Hakk bu konuyla ilgi­li şöyle buyurmaktadır:

"Eğer onlar Allah ve Rasulünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bi­ze Allah da lütfundan verecek, Resulü de: 'Biz yal­nız Allah'a rağbet edenleriz' deselerdi (daha iyi olurdu)”[340]

"Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyi­sini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi (Onun hoş­nutluğunu) arzuluyoruz." [341]

"Yalnız Rabbine yönel." [342]

Ancak şu kadar var ki burada Kahhar ve bir olan Allah'a rağbet korkuyla karışık bir meyildir. Kor­ku ile ümit arasındaki bir rağbettir. Zira Cenab-ı Al­lah bu konuyu aşağıdaki ayet-i kerimelerde bu şekil­de açıklıyor:

"Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerin­de koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarır­lardı. Onlar, bize  karşı derin saygı içindeydiler."[343]

"Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar." [344]

Her ne kadar "Hanif kelimesi bir şeyin yaratı­lışı, manasında kullanılmışsa da arapçada meyletti manasındaki "meyele" fiilinin müradifı olmaktadır.

"Millet", lügatta gayeye ulaştıran yol demektir. Yolların en hayırlısı dini Allah'a has kılan İbrahim (a.s.)'ın yoludur. İbrahim (a.s.), kalbindeki fıtrî meyli Rahman ve Rahîm olan Allah'a ulaşmak için kullan­mıştır.

"Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz) den başka, kim İbrahim'in dininden yüz çevirir." [345]

Yani Allah'ın yolundan ancak fıtratı bozuk kim­seler yüz çevirebilir.

Kur'an-ı Kerim'de Hanifler'den bahsedilirken on­ların Allah'a şirk koşmadıklarından ve Allah'a karşı olan îhlâslarının pekiştiğinden sözedilir.

1. "... De ki: Hayır! Biz, hanif olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi[346]

2. "İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyandı; fa­kat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi, müşriklerden de değildi." [347]

3. "De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz, O, müşriklerden değildi." [348]

4. "Ben hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşrik­lerden değilim."[349]

5. "Ve bana hanif (Allah'ın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir, sakın müşriklerden ol­ma, diye (emredildi.)"[350]

6. "De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi."[351]

7. "İbrahim, gerçekten Hakk'a yönelen, Al­lah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşan­lardan değildi." [352]

8. "Sonra da sana; 'Doğru yola yönelerek İb­rahim'in dinine uy! O müşriklerden değildi" diye vahyettik." [353]

9. "Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (O'nun birliğini tanıyan mü'minler olun)."[354]

10. "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gel­miş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı." [355]

"Hanif kelimesinin Kur'an-ı Kerim'de bu anlam­da geçtiği hususunda ittifak edilmiştir. Bu aynı za­manda bir ve Kahhar olan yüce Allah'a meyildir. Kur'ân'da birkaç ayette de "ahdine vefa gösteren İbrahim" şeklinde geçmektedir ki bu; onun ruhlar alemindeki yaratılışında, kalbinin Cenab-ı Hakk'a ulaşma isteği­nin bir göstergesidir. Çünkü O'nun kalbi, atalarının ilah edindiği putlara meyletmemiş, yıldızların kudsiyetini kabul etmemiştir. Allah'ı ararken ay ve güne­şin Rabb olamayacağını tabii, fıtrî duygusuyla red­detmiştir. Dönüp giderek Allah'a sığınmıştır. Çünkü, biliyordu ki Allah'a giden yol birdir. O yol insanı bir olan mabuda götürür. Onun için İbrahim (a.s.) Rabbine kalb-i selim ile geldi. İbrahim (a.s.)'a selâm ol­sun! [356]

 

Kalbi Selim, Kalbi Korumanın Yolları Ve Tedavisi

 

İmana yöneliş, fıtrî meyil ve hidayet, Allah'ın kul­larından dilediğine bir lütfudur. Bununla mü'minlerin iyice imanları kuvvetlenir. Hidayete giden yolları pe­kişir.

"Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse işte on­lar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu pey­gamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle be­raberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!"[357]

"Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir!" [358]

Ayette geçen heva ve heveslere uyma, Haktan bü­yük ölçüde sapma göstermedir. Kişinin şehevî arzu­larına uyması kalbinde büyük bir hastalık meydana getirir, kalbi çirkinleştirir.

"Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir."[359]

Bu görüleni de görülmeyeni de bilen aziz ve rahîm olan Allah'ın ilmi dahilindedir. Allah'ın içimiz­deki ilmi, göğün gölgesi gibidir.Yeryüzünde onun çok azı bize gelmektedir. Nasıl ki yerin ve göğün günah­larımızı taşıması mümkün değilse işte onun gibi bi­zim Allah'ın ilminin dışına çıkmamız da mümkün de­ğildir. Bizim Allah'ın İlmini yüklenebilmemiz ise im­kansızdır.

Vücudumuzu mikrop ve virüslerden koruduğu­muz gibi yaratılışımızdaki tabii imanımızı koruyabil­memiz için de insan ve cin şeytanlarının bizi sapıt­masından sakınmamız gerekir. [360]

 

Kalbin Dereceleri

 

Kalbi her türlü hastalıklardan koruyarak Allah'­ın çağırdığı yola sevk ve şeytanın tuzaklarından ko­rumanın yolları şu şekilde sıralanabilir:

Birincisi: Kalb-i selim. Bu, kalbin sıhhat ve se­lameti için en yüksek derece olup, muttakilerin dercesidir. Allah bu vasfa sahip olanları şu şekilde övü­yor:

"Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tara­fından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler."[361]

İkincisi: Kalb-i selimden sonra gelip, nûr ve Kur'ân'ın kalbi dirilten emir ve yasaklarına çağrıldığı zaman Allah'a ve peygamberine icabet edip, uyanla­rın derecesidir. Bu, iman edenlerin derecesidir. Onlar salih amel işleyip, Râblerine tevekkül ederler. Şeyta­nın onlar üzerinde hiçbir otorite ve etkisi yoktur. Bu­nunla ilgili Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Gerçek şu ki: İman edipte yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hakimiyeti yoktur."[362]

Üçüncüsü: Bundan sonraki derece bilmeden bir kötülük işleyip kalpte hastalığın arız olduğu başlan­gıç halidir. Fakat onlar en kısa zamanda bundan rücu edip tevbe ederler. Bunlar hakkında ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

"Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip te sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir."[363]

Dördüncüsü: Bundan  sonra kalbi hastalık hali gelir. Kalp dışardan kuvvetli bir tesir geldiği müddet­çe kendisini   koruyacak şeylere icabet eder. Fakat kendisini tesir altında tutan şey ortadan kalktığı za­man kalbin Allah'a  icabeti zail olur. Bir doktorun görmediği halde kontrol altında tuttuğu hastaya göz­le görülmeyen bir hastalığı çeşitli belirtileriyle teşhis edip bildirdiği gibi, manevi olarak hasta olan bir kalp de kendisine arız olan şeylerden izale edilerek kalbin hastalığı ortadan kaldırılabilir. Nasıl ki bir göz dok­toru hastasının gözlerini muayene ederken onun göz kapağının önündeki şeffaf bölgeye ışık tuttuğunda veya dokunduğu zaman gözler kasılıyor, göz kapak­ları açılıp kapanıyorsa, bir etki olmadığı zaman göz kapakları çalışmıyorsa gözün anormal olduğuna de­lalet ediyor.  Fakat etki olmaksızın göz kapakları ve göz bebeğinin zarı kendiliğinden çalışıyorsa bu da gö­zün normal olduğunu gösteriyor. Sağlıklı bir kalp de­vamlı Allah'ın emir ve yasaklarına icabet eder. Allah'a niyaz ve  tazarruda bulunur. Fakat kalpte, hastalık varsa Allah'ı unutur ancak zor anlarda ve musibet anında Allah'ı hatırlar. Bununla ilgili Allah (c.c.) şöy­le buyuruyor:

"Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tan­dır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yal­nız O'na yalvarırsınız. Sonra da sizden o zararı gi­derdiğinde, içinizden bir zümre, hemen Râblerine ortak koşarlar!"[364]

Beşincisi: Kalbin müzmin bir hastalığa yakalan­ması katılaşmasıdır. Bu kalp kaskatıdır. Onu sıkıntı ve musibetler de harekete geçirmez. Bu kalp Allah'a kar­şı boyun eğip ona rücu etmez. Kur'ân böyle kalpler için şöyle buyuruyor:

"Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız gel­diği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gös­terdi." [365]

 

Kalbin Korunması

 

Her yeni doğan çocuğun sağlıklı bir şekilde ya­şayıp vücudunun sağlam kalabilmesi için nasıl ki bulaşıcı hastalıklara karşı bedeninde bağışıklık ka­zandırmak gerekiyorsa, aynı şekilde daha küçük yaş­larda ona İslâm'ın prensiplerini devamlı surette tel­kin etmek de gerekiyor. Bu durumun akıl ve baliğ oluncaya kadar sürdürülmesi gerekir. Böylece onların dimağına Allah'ın bize bahşetmiş olduğu din iyice yerleştirilir. Böylece çocuk namazlarını artık devamlı kılar ve heva ve heveslerine, şehvetlerine tabi olmaz. Artık onlar için din oyun ve eğlence, şeytan onlar için bir dost olmaz. Çünkü şeytan her an içki, kumar gibi çirkin, kötü, pis zehri onların damarlarına zerkeder. Kazandıkları günahlar onların kalplerindeki bayağı duygulan kabartır. Kalp katılaşır ve kalbe kalbî has­talıklar girer. Hasta bir kalp ise hakkı akledemez, işitemez ve basiret gözleri kapanır ve görmez. Kalbin ci­lası, beyazlığı, parlaklığı ve şeffaflığı kaybolur. Hida­yet nuru sökülür, atılır. Allah nurundan akıtıp, feyz vermediği, ruhundan üfürmediği müddetçe kalbi kap­kara olur. Artık o insan hayvanlar gibi hatta gidişat bakımından onlardan daha düşük olur. Çünkü insan kendi kendini kontrol edemeyen hayvana çevrilmiş olur. Bu durumda artık o insan şeytanların fayda­landığı, şehvetlerini giderdiği bir otlak haline gelir. Şeytana ancak böyle bir hasta kalp uyar. Zira. Allah (c.c): "Kötü duygularını kendisine ilah edinen kim­seyi gördün mü?" [366] buyurmuştur.

Böyle bir hastalığın komplikasyonları çok zor­dur. Bundan sonraki durum, kişinin helaki demek­tir. [367]

 

Kalbin Tedavisi

 

Kalbin hastalığının tedavisi Allah'a sığınma, ona dönme ondan başkasına kulluk etmeme...Allah'ın kitabına sımsıkı sarılma olarak özetlenebilir.

Zira Cenab-ı Hak bu konuyla ilgili Kitab-ı Hakîm'inde şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan çok, esirgeyendir."[368]

"Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davra­nışta bulunan kimseler hariçtir. Bunlar, hiç bir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merha­metli olan Allah'ın, kullarına gıyaben vâdettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz O'nun vadi yeri­ni bulacaktır."[369]

"Şu muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım."[370]

"Hepiniz Ona yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın." [371]

Samimi tevbe kalbin temizliği, berati ve fıtrata dönüştür. Sanki yeniden dünyaya geliş gibidir. Böy­lece iman nura çıkarır. Bununla şeytanın dostlarıyla savaş, Allah'ın kitabıyla hakka ve doğru yola ulaş­mak mümkün olur. O yol öyle bir yoldur ki yerde ve gökte ne varsa hepsinin maliki Allah'ın dosdoğru yo­ludur. Böylece kişi; yeryüzünde fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah'ın oluncaya, Allah'a yöneliş ger­çekleşinceye, tamamıyla Allah sevgisine gark olunca­ya, sadece Allah'a kul olup, uluhiyyetin sırlarına eri­şip kelime-i tevhidin manasının künhüne ulaşıncaya kadar mücadele eder. [372]

 

İlâh Kelimesinin Tefsiri

 

"İlah" öncelikle şöyle açıklanabilir: Bir insan bir musibet ya da belaya uğramaktan korktuğu zaman; "eliherraculu" "kişi bir musibet veya beladan korktu ve başkaları onu himayesine aldı." Yani onu himaye etti, onun imdadına icabet etti, onu emniyete aldı de­mektir. Allah (c.c.):

"Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti) ve yönetimi kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat ken­disi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor"  [373] buyuruyor.

Yardım isteyenin sığındığı kimse sadece Allah (c.c.)'dır. Bir başkası tarafından yaratılan bir kimse­nin başka bir yaratılanı himaye etmeye gücü yetmez. Buna ancak herşeyi yaratan Allah'ın gücü yeter.

İlâh kelimesi ikinci olarak şu şekilde açıklan­mıştır: "elihe" şaşırdı manasında "tehayyera" fiilinin müradifi olarak da kullanılmıştır. Bir kimse şaşırıp, afalladığı zaman "elihe-ye'lehu" fiilinde kullanılır, "ilahe" kelimesi bu fiilin ismi faili olup şaşıran (el-mütehayyirun) manasındadır. Mabutluk manasındaki "el haniyyetün", "fealaniyyetün" kalıbında "tehayye­ra" manası ela taşıyan "elihe"den gelmektedir.

Nitekim Vehb b. Verd:

Kul, Rabbının sıfatları, sıddıkların gözetip ko­ruması, iyilerin ona olan mükâfatı karşısında kalbi yumuşar Allah'tan başka kimseyi sevgili, görmez. Ya­ni kul Allah'ın azamet, celali ve diğer sıfatları karşı­sında himmetini ona yöneltir. Kalbi, Allah'tan başka meyledilen şeyleri çirkin görür. Bu da başlangıcı ve sonu olmayan zatının, görülmesi ve mahiyetinin bi­linmesi açısından gizli, varlığını ve birliğini belgele­yen bir çok delilin bulunması açısından aşikâr, akıl­ların azameti karşısında hayretlere düştüğü Allah'a yönelmekle mümkündür.

Fahrettin Razı:

Kul şöyle bir düşündüğü zaman hayretler içinde kalır. Çünkü Allah, insanın tahay­yül ve tasavvurunun dışındadır. Akıl onun kemal ve varlığını kavramaktan acizdir. O sonunda onu idrak etmekten aciz kaldığını itiraf etmek durumundadır. Buradan bir kimsenin bir şeyi anlamaktan aciz oldu­ğunu anlaması da idraktir. Bununla beraber bunun şaşkınlık meydana getireceği ve hayran bırakacağı da şüphesiz bir durumdur. Bu durumda da akıl elbette ki onun karşısında hayrete düşer, hayranlığını gizleyemez. Onun için;

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." [374] der.

"Velahu" kelimesi "elihe" kelimesindeki hemze’nin vava çevrilmesi suretiyle oluşmuş olabilir. O za­man vavın hemzeye çevrilip, "velahu"daki "vav" elife çevrilip "ilahe" denilir. Mesela "eşahu" daki hemze va­va çevrilerek "veşahu" olmuştur. "İlah" kelimesi "velihe"den geldiği zaman "aşırı sevinç veya aşırı korku ve hüzün" manalarına da gelir. O zaman "velihe-yelehu” denilir. Annesine aşırı düşkün manasına da gelir. Mesela çocuk annesini kaybedip onu bulduğu zaman "velihe biümmühi" çocuk annesine sarmaş dolaş oldu" denir.

Onun için "elihe" veya "velahu"nun dördüncü açıklaması; mahlukât, ihtiyaçlarında Allah'a sığınır. Bela ve musibetlerde ona tazarruda bulunur, şeklin­dedir.

"De ki: Karanın ve denizin karanlıklardan (teh­likelerinden) sizi kim kurtarır ki? (O'na gizli gizli yalvararak) "Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız" diye dua edersiniz. De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Son­ra siz yine O'na ortak koşarsınız." [375]

Ragıb el-Isfahanî diyor ki;

"Mahlukatın hepsi de Allah'a sığınır. Bu ya hay­van ve cansız varlıklarda olduğu gibi gayri ihtiyari olur ya da inananlarda olduğu gibi irade ve ihtiya­rıyla olur. Bu yüzden bazı filozoflar:

"Allah bütün eş­yanın sevgilisidir" demişlerdir. Nitekim Yüce Allah şu ayet-i kerimede:

"O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yok­tur. Ne var ki sîz onların tesbihini anlayamazsı­nız. O, halimdir, bağışlayıcıdır."[376] buyurarak cemadatın dahi kendisini zikrettiğini bildirmektedir."

Nitekim "Mu'cemu elfazi'l-Kur’ani’l-Kerim"de "sebaha" kelimesinin altında "sebaha yesbihu sebhan sıbahatun" yani suda geçti yüzdü, cereyan etti, mana­ları yatmaktadır. Yine Yasin sûresinde:

"Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündü­zü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler."

"Güneşte kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah'ın takdiri­dir." [377]

Yine "haffe" kelimesi "saafe" manasında kullanılmştır. Cenab-ı Hak ayeti kerimede:

"Melekleri görürsün ki, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" denilmiştir." [378]

 

İlâh Kelimesinin Manası Ve Kur’an’da Kullanılışı

 

Arapça lisanında aralarında lafız ve mana uy­gunluğu bulunan bir kelimeden başka bir kelime tü­retmek mümkündür. Hal böyle olunca üç harften müteşekkil ilah kelimesinden aşağıdaki mana ve kelime­leri türetmek mümkündür.

1. "Lahe/yelihi/liiha" "yükseldi" manasında (ala-irtefea) gelebilir. Mesela güneş yükselip göğün ar­kasına geldiği zaman güneş yükseldi manasında "lahet'iş-Şemsu" denilmiştir. Bundan dolayı güneş ilah diye isimlendirilmiştir.

Nitekim Cevheri, bir kısım insanlar güneşe say­gı gösterip onu prestij ettikleri için güneş "Elaha" di­ye isimlendirilmiştir" der. Bazen ay da bunun gibi isimlendirilmiştir. Zira ateşin cevheri ulvî olduğu için ona saygı duyan ve ihtiram gösterenler bulunmuş­tur. Fakat Allah Teâla bunlar hakkında şöyle buyu­ruyor:.

"... Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı?" [379]

"Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran, ge­celeyin gizlenenle gündüzün yürüyen (Onun il­minde) eşittir."[380]

"Allah, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır."[381]

"Allah (c.c.) kudretiyle her şeyin üzerindedir.”

(Yani arşın sahibi Allah'ın, yüksek dereceleri vardır.)" [382]

2. "Elihe" kelimesi "ilahe/yelihu ve ilahen", "ör­tünüp gizlendi" aynı şekilde "irtefea" yükseldi mana­sına gelir. Zira O Allah ki kalpler ondan huşu duyar.

"Eğer biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, mu­hakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek par­ça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz." [383]

"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tura) gelip de Rabbi onunla konuşunca; (Rabbim!) "Bana (kendini) göster, seni göreyim!" dedi. (Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!" buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sı­fatlardan tenzih ederim, Sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim." [384]

Gözler dünyada Allah'ı nasıl görebilsin ki? Zira O: "Gözler Onu göremez; halbuki O, gözleri gö­rür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdâr olandır."[385] buyuruyor.

"İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'ân'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?" [386]

3. "Elihe" kelimesi harflerin yer değiştirmesiyle "ehile, ehil" olarak geldiğinde birini ehil görmek layık olmak manasında "işta'hele ve yuşta'hele" şeklinde kullanılmıştır. Gerçekte Allah'tan başka kim uluhiyyete lâyık olabilir ki?

"... Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O'dur." [387]

4. Yine harflerin yer değiştirmesiyle "ve ilahule hael haula" "bir işten korkmak manasında" kullanıl­mıştır. Rahmetini umduğumuz, azabından korktu­ğumuz yegane varlık ise sadece Allah (c.c.)'dır.

"Allah kuluna kafi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar." [388]

"Hayır! Kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun Rabbinin indinde ecri (mükâfatı) vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir!"[389]

5. "He lam lam" harflerinden müteşekkil olduğu zaman sesi yükseltme manasında "helilu" şeklinde gelir. Çocuk doğduğu zaman çığlık attığında "istahlele elmatar" denir. Yağmur yere düşüp ses çıkardı­ğında "yağmur hışırtı yaptı" denir. Allah ise bir kulu imdad dileyerek ona dua ettiği zaman zorda kalanın ihtiyacını giderir. Kederleri kullarından kaldırır. [390]

"Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tan­dır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yal­nız O'na yalvarırsınız." [391]

Yine aynı şekilde hac ve umrede telbiyede bulu­nan kimseye "hehilun" denilir, "ehilu bil hacci" yani telbiye yaparak sesi yükseltmeye denir. "La ilahe illal­lah" kelime-i tevhidine "ihlâl, tehellül" denir. Bu cümleden olarak kelime-i tevhide gözlerinden şıpır şıpır yaş döküldü manasına gelen "tehellulun" de­nilmiştir. Zira Cenab-ı Hak:

"Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile Ondan gizli kalmaz.[392]

"Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, On­dan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gi­der..." [393] buyurmuştur.

Müfessirler "vema ehille bihi gayrullah" yani "Al­lah'ın ismi dışında bir isim zikredilerek putlar adına kesilen" şeklinde tefsir edilmiştir. Bu yüzden Allah mü'minlere leşi, kanı haram kıldığı gibi Allah adına kesilmeyen hayvanların etlerini de haram kılmış ve:

"Allah size ancak ölüyü, (leşi) kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı."[394] buyurmuştur.[395]

 

Allah Lafz-ı Celâli Ve Kur'ân-ı Kerim'deki Sayısı

 

Varlığı zorunlu (vacibu'l-vücud) olan ve bütün övgülere layık olan zatın özel ve en kapsamlı ismi.

Cenab-ı Hakk'ın "Allah" ismi Mü'cemül-müfehres adlı kitapta tespit edildiği üzere Kur'an-ı Kerim'de 2699 defa geçmektedir. Bu sayı sûrelerin başındaki "besmele" ayet sayılması halinde daha da artmakta­dır.

Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın yüce isimleri şu şe­kilde geçmektedir.

1. "Allah kendinden başka hiçbir ilah bulun­mayan Allah'tır. O, Hayy'dir ve Kayyûm'dur. Ken­disini ne uyku yakalar, ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi Onundur. İzni olmadan ka­tında hiç kimse şefaat edemez. O, kullarının yap­tıklarını ve yapacaklarını bilir (Ona hiçbir şey gizli kalmaz). O'nun bildirdiklerinin dışında, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları ko­ruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yüce­dir, büyüktür." [396]

2. "Allah, inananların dostudur, onları karan­lıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfır olanların dostları ise Tâğuttur. Çünkü onları ay­dınlıktan alıp karanlığa götürür. Onlar ateş ehli­dirler, orada devamlı kalıcıdırlar."[397]

3. "Hayy ve Kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yoktur." [398]

4. "Allah ki ondan başka hiçbir ilah yoktur, elbette sizi kıyamet gününde toplayacaktır; bun­dan asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır!" [399]

5. "Allah görmekte olduğunuz gökleri direk­siz olarak yükselten, sonra Arş üzerine istiva eden, güneş ve ayı emrine boyun eğdirendir. (Bun­ların) herbiri muayyen bir vakte kadar akıp gitmek­tedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için (mahlukât ile ilgili) her işi düzenle­yip âyetleri açıklamaktadır." [400]

6. "Allah, her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyâde edeceğini bilir. Onun katında her şey ölçü iledir." ![401]

7. "Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, da­raltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir fayda­dan başka bir şey değildir."[402]

8. "Allah öyle bir varlıktır ki, göklerde ve yer­de ne varsa hepsi Onundur. Şiddetli azaptan do­layı kâfirlerin vay haline!" [403]

9. "Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu in­dirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıka­ran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehirleri de size akıtan ancak Al­lah'tır."[404]

10. "Allah, kendisinden başka ilâh olmayan­dır. En güzel isimler sırf Ona mahsustur." [405]

11. "Allah, kıyamet gününde” ihtilâf etmekte olduğunuz konulara dair aranızda hüküm vere­cektir." [406]

12. "Allah, meleklerden de elçiler seçer, insan­lardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.[407]

13. "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanusda sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuştu­rulur. (Bu, öyle bir ağaç ki) yağı, neredeyse kendi­sine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu ışık) nûr üs­tüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna erişti­rir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Al­lah her şeyi bilir." [408]

14. "(Halbuki) büyük Arş'ın sahibi olan Allah'­tan başka ilah yoktur." [409]

15. "Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir."[410]

16. "Allah, ilkin mahlukâtını yaratır. (Ölüm­den) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlar. Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz.[411]

17. "Allah, (Yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır. Sonra O, hayatınızı sona erdirecek daha sonra da sizi tekrar diriltecektir. Peki sizin (Allah'a eş tuttuğunuz) ortaklarınız için­de bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah on­ların ortak koştuklarından münezzehtir ve yüce­dir." [412]

18. "Allah O'dur ki, rüzgârları gönderir, bun­lar da bulutu kaldırır. Derken, Allah onu gökte di­lediği gibi yayar ve parça parça eder; nihayet ara­sından yağmurun çıktığını görürsün. Allah diledi­ği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverirler." [413]

19. "Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardın­dan güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, di­lediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kud­ret sahibidir." [414]

20. "Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden, Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mı­sınız?" [415]

21. "Allah, sizin de  Rabbiniz,  sizden önceki atalarınızın da Rabbidir." [416]

22. "Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyum­lu ve bakılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumu­şar. İşte bu kitap, Allah'ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz."[417]

23. "Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölme­yenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümü­ne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vak­te kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki, iyi düşü­necek bir kavim için ibretler vardır." [418]

24. "Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir."[419]

25. "Allah, geceyi dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü de (işinizi) görmeniz için aydınlık yapan­dır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler." [420]

26. "Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır." [421]

27. "Allah Kitab'ı ve mizanı hak olarak indi­rendir. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati ya­kındır!"[422]

28. "Allah, kullarına lütufkârdır. Dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, galiptir." [423]

29. "Allah, O (yüce) varlık ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızklanamanız için, birde şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir."[424]

30. "Allah (vardır, birdir) Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Mü'minler yalnız Allah'a dayanıp gü­vensinler." [425]

31. "Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kada­rını yaratandır. Allah'ın fermanı bunlar arasından iner ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz." [426]

32. "Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur."[427]

 

Allah'ın Lafzının Surede

Ayet

Sure

 

Kaç Kez Geçtiği

Sayısı

No:

Sure

2

7

1

Fatiha

282

286

2

Bakara

209

200

3

Âl-i İmran

229

176

4

Nisa

147

120

5

Maide

87

165

6

En'am

61

206

7

A'raf

88

75

8

Enfal

170

129

9

Tevbe

61

109

10

Yunus

38

123

11

Hûd

44

111

12

Yusuf

34

43

13

Ra'd

37

52

14

İbrahim

2

99

15

Hicr

84

128

16

Nahl

10

111

17

İsrâ

16

110

18

Kehf

8

98

19

Meryem

6

135

20

Tâhâ

6

112

21

Enbiya

75

78

22

Hac

13

118

23

Mü'minûn

80

64

24

Nur

8

77

25

Furkan

13

227

26

Şuâra

27

93

27

Neml

27

88

28

Kasas

42

69

29

Ankebut

24

60

30

Rûm

32

34

31

Lokman

1

30

32

Secde

90

73

33

Ahzab

8

54

34

Seb'e

 

Allah'ın Lafzının Surede

Ayet

Sure

 

Kaç Kez Geçtiği

Sayısı

No:

Sure

36

45

35

Fâtır

3

73

36

Yasin

15

182

37

Saffat

3

88

38

Sâd

60

75

39

Zümer

53

85

40

Mü'min

11

54

41

Fussilet

32

53

42

Şûra

3

89

43

Zuhruf

3

59

44

Duhan

18

37

45

Casiye

16

35

46

Ahkâf

27

38

47

Muhammed

39

29

48

Feth

27

18

49

Hucurat

1

5

50

Kâf

3

60

51

Zariyat

3

49

52

Tûr

6

62

53

Necm

—

55

54

Kamer

—

78

55

Rahman

 

96

56

Vakıa

31

29

57

Hadid

40

22

58

Mücadele

29

24

59

Haşr

21

13

60

Mümtehine

17

14

61

Saf

12

11

62

Cuma

13

11

63

Münafikun

20

18

64

Teğabun

25

12

65

Talak

13

12

66

Tahrim

3

30

67

Mülk

-

52

68

Kalem

 

Allah'ın Lafzının Surede

Ayet

Sure

 

Kaç Kez Geçtiği

Sayısı

No:

Sure

1

52

69

Hakka

1

44

70

Mearic

7

28

71

Nuh

10

28

72

Cin

7

20

73

Müzzemmil

3

56

74

Müddessir

-

40

75

Kıyame

5

31

76

İnsan

-

50

77

Mürselat

-

40

78

Nebe

1

46

79

Naziat

-

42

80

Abese

1

29

81

Tekvir

1

19

82

İnfıtar

-

36

83

Mutaffifin

1

25

84

İnşikak

3

22

85

Buruc

-

17

86

Tarık

1

19

87

A'la

1

26

88

Gaşiye

_

30

89

Fecr

_

20

90

Beled

1

15

91

Şems

-

21

92

Leyl

-

11

93

Duha

-

8

94

İnşirah

1

8

95

Tin

1

19

96

Alak

-

5

97

Kadr

3

8

98

Beyyine

-

8

99

Zilzal

-

11

100

Adiyat

-

11

101

Karia

-

8

102

Tekasür

 

Allah'ın Lafzının Surede

Ayet

Sure

 

Kaç Kez Geçtiği

Sayısı

No:

Sure

_

3

103

Asr

1

9

104

Hümeze

-

5

105

Fil

_

4

106

Kureyş

-

7

107

Maun

-

3

108

Kevser

-

6

109

Kâfirun

2

3

110

Nasr

-

5

111

Tebbet

2

4

112

İhlâs

-

5   .

113

Felâk

-

6

114

Nâs

2699

6236

114

TOPLAM

 

Lafza-i celâlin Kur'ân'ın 29 sûresinde geçmeme­si Kur'ân'ın esrarındandır, Allah lafzının geçmediği sû­reler şunlardır. Kamer, Rahman, Vakıa, Kalem, Kıya­met, Mürselat, Nebe, Abese, Mutaffifin, Târik, Fecr, Beled, Kaf, İnşirah, Zilzâl, Adiyât, Kâri'â, Tekâsür, Duhâ, Asr, Fil, Kureyş, Mâ'ûn, Kevser, Kâfirûn, Teb­bet, Felak ve Nâs'dır.

Kur'an'a şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman Allah lafzının pek çok kere geçtiğini hatta ayet sayısı çok fazla olan sûrelerde "Allah" lafzının ayet sayısından daha fazla olduğunu görürüz. Bu sûreler, Al-i İmrân, Nisa, Mâide, Enfâl ve Tevbe sûreleridir.

Lafza-i Celâl 30 ayetlik Secde sûresinin dört ayetinin başlangıcında birer kere geçmektedir. "Allah" kelimesi, Yasin sûresinin yedinci ve kırkıncı ayetle­rinde ikişer defa geçmektedir. Kaf sûresinin yirmialtıncı ayetinde bir kere geçmektedir. Hakka, Meâric, Naziât, Tekvir, İnfitar, İnşikâk, Âla, Gaşiye, Şems, Tin, Alak ve Hümeze sûrelerinin toplamında bir kere zikredilmiştir. Hicr, Nasr, İhlâs ve Fatiha sûrelerinde ise "Allah" lafzı iki kere geçmiştir. En'âm sûresinin 124. ayetinde peşpeşe gelmiştir.

"Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hay­ra sarfediniz" denildiğinde, kafirler müminlere de­diler ki:

"Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kim­seleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz." [428]

"Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'­tan başka ilâhlar edindiler."[429]

"Allah ile beraber başka ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın!"[430]

"Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah peygamberliği kime ve­receğini daha iyi bilir." [431]

 

Ülûhiyyete Mahsus Sıfatlar:

 

Ülûhiyyete mahsus sıfatlar, bütünlük ve üstünlük ifâde eden bütün kemâllerdir. Allahu teâlâ kemâl sıfatlarının hepsi ile muttasıf, noksan sıfatlarının (eksiklik ma'nâsı sezilen bü­tün sıfatlar) hepsinden münezzeh ve mukaddesdir (uzak ve yüksektir). Bunda tekmil ilim ve hikmet erbabının ittifakı vardır. Allah'ın muttasıf bulunduğu kemâlâta bir son yoktur. Her kemâlin zıddı bir nakîsa olduğu için, münezzeh bulundu­ğu nakîsalara da bir nihayet yoktur. Bunları güzelce seçmek ve kolayca zaptetmek için tenzihler beş asla, kemâller sekiz asla irca edilmiştir.

Allahu teâlâ'nın her hangi bir suretle mahlûkâta benzerli­ğini nefyeden ve bu nakîsadan Allahu teâlâ'nın nezâhat ve kudsiyyetini bildiren tenzihler şunlardır:

Kıdem, Beka, Vahdâniyyet, Muhalefettin li'l-havâdis, Kıyam bi-nefsihî.

Kemâllerin râci' olup Allahu teâlâ'da bulunması vâcib olan sıfatlar da şunlardır:

Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Tekvin, Kelâm. [432]

 

Kıdem

 

Allahu teâlâ'nın varlığının önü olmamaktır. Yâni yokken var olmuş değildir. Eğer öyle olsa idi, kendisini var eden bir mucide muhtaç olur ve bu takdirde vücûdu vâcib, hak mâbud olamazdı. [433]

 

Beka

 

Allahu teâlâ'nın varlığının sonu olmamaktır. Eğer sonu olsa idi, varlığı zâtının muktezâsı olmaz ve binâenaleyh vâcibü'l-vücud olmamak lâzım gelirdi, bu takdirde yine ülûhiyyetle muttasıf olamazdı. [434]

 

Vahdaniyyet

 

Allahu teâlâ'nın ülühiyyetinde ve sı­fatlarında her hangi bir ortak veya bir benzeri olmamaktır. Benzeri veya ortağı bulunmak, kemâle ve ülûhiyyete münâfîdir. Allah misilsizdir, her şey O'na muhtaçtır. O'nun emri ile doğar, O'nun emriyle ölür. Muhtaç olan bir şey nasıl O'na mi­sil olabilir? [435]

 

Muhâlefetün Lî’l-Havâdis

 

Allahu teâlâ havadis ve mümkinattan ibaret olan kâinattan hiçbir şeye benzemez. Hiç, Hâlık, mahlûk gibi olur mu? Olsa idi, O da bir halika muhtaç olurdu, vâcib ve ganî olamazdı. [436]

 

Kıyam Bi-Nefsihî

 

Varlığı kendinden başka hiçbir şeye istinat etmeyen ihtiyaçsiz bir varlıktır. Herhangi bir şeye zerre kadar ihtiyaç, ülûhiyyete münâfîdir. [437]

 

Hayat

 

Allahu teâlâ diridir. Ölü olan, birşey yapabilir mi? Allahu teâlâ her lâhzada ne bedîalar, ne hârikalar yaratıyor ki, bunların seyrine doyulmaz, hakikatine erilmez. [438]

 

İlim

 

Allahu teâlâ olmuşu, olacağı, her şeyi bilir. Çünkü her şeyi yaradan ve her an yenileyip duran O'dur. Yaradan bil­mez mi? [439]

 

Semi

 

Allahu teâlâ'nın işitmesi. [440]

 

Basar

 

Allahu teâlâ'nın görmesidir. Kâinatın hiç bir noktasında Allahu teâlâ'nın göremiyeceği veya işitemiyeceği hiç bir şey yoktur. [441]

 

İrâde

 

Allahu teâlâ her istediğini, istediği gibi yapar. İstemezse yapmaz. Hiçbir şeye mecbur değildir, istemediği bir şeyi O'na cebren yaptıracak bir kuvvet yoktur. [442]

 

Kudret

 

Allahu teâlâ'nın her şeye gücü yeter. O'nun ya­pamayacağı bir şey yoktur. O, bir şeyi yapmak istediğinde onu düşünüp tasarlamağa veya yardımcıya veya zamana, mekâna muhtaç değildir. Onu istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur. [443]

 

Tekvin

 

Allahu teâlâ'nın yaratılmışlar üzerindeki icraat ve tasarrufâtını bildiren fiilî sıfatlar, hep buna râci'dir. [444]

 

Kelâm

 

Allahu teâlâ'nın söylemesidir. Kur'ân'a bak: Allah kullarına nasıl emirlerini ve nehiylerini bildiriyor, on­lara nasihat ediyor; isimlerini, sıfatlarını öğreterek kendini tanıtıyor. Ni'metlerini, lûtuflarını sayarak kendini sevdiriyor. Kurtulma ve mes'ut olma yollarını gösteriyor. Onları bu yolları tutmağa teşvik, zarar ve ziyan görecekleri hallerden tahzîr ediyor. [445]

 

Allah İsminîn, İsmi Câmî Olması:

 

Allah ism-i şerifi, ülûhiyyete mahsus sıfatların hepsini cami' bulunan O ekmel zâta delâlet ettiği için kendisine îsm-i Cami' denir. [446]

 

Vâcibül-Vücûd Mefhûmu:

 

Vâcib, zarurî ma'nâsınadır. Vücud, varlık demektir. Şu halde Vâcibü'l-Vücud demek, varlığı zarurî olan yâni bir an için yokluğunu farzetmek imkânsız bulunan zât demektir. Allahu teâlâ varlığı zarurî olmak sıfatiyle muttasıf bir mevcûd-i hakîkîdir. O'nun varlığı, zâtının muktezâsıdır. Yâni varlığı da zâtından başka bir şeye muhtaç değildir. Böyle bir varlığın -velev ki bir an olsun- yokluğunu farzetmek, ilmî bir ifâde ile; lâzım-i mahiyyetin, mâhiyyetten infikâkini kabul etmek de­mektir ki, muhaldir, çünkü bir tenakuzdur. [447]

 

Vâcibü’l-Vücûd'un Karşılığı "Mümkinü'l-Vücûd":

 

Mümkinü'l-vücûd demek, varlığı kendisinden değil demek­tir. Çünkü varlığı kendinden olsaydı, asla yok olmaması icap ederdi. Görüyoruz ki, bugün var olan yarın yok olup gidiyor. Mümkinü'l-vücûd, varlığında yaradana muhtaçtır. Mademki varlığı kendinden değildir. O halde kendi kendine kalınca yok demektir. Onun için her mümkinin varlığı, Allah'ı bildiren bir nişane olmuştur. Çünkü varlığa çıkması ve varlığının devamı, ancak Allah'ın yaratması ve irâdesiyledir. [448]

 

Bu İsm-i Şerîfîn, İsm-i A'zam Olması:

 

Allah ism-i şerifi, sayılan isimlerin içinde ism-i a'zamdır. Çünkü bu ism-i şerifde bir takım hususiyetler var ki, öte­ki isimlerde yoktur. Bunlardan bazılarını yazalım:

1- Bu ism-i şerif Kur'ân'daki Esmâü'l-Hüsnâ'dan ilk gelmiş olandır. Bilindiği gibi ilk âyet Besmele-i Şerîfe'dir. Bütün bir sûre hâlinde ilk gelen sûre de Fatiha süresidir.

Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm. El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, Kur'ân'da ve hadîste hemen dâima önceden bu ism-i şerif zikredilmiş, ondan sonra Allahu teâlâ'nın sıfat­larından veya fiillerinden bir veya bir kaçı gelmiştir. Yâhud bu sıfatlara veya fiillere delâlet eden Esmâü'l-Hüsnâ bildi­rilmiştir. Şu halde Esmâü'l-Hüsnâ içinde bu ism-i şerif asıl­dır. Öteki isimler buna mülhaktır, muzaftır. Bunun için Esmâü'l-Hüsnâ'dan herhangi biri tefsir ve izah edilirken Allah ism-i şerifine izafe edilir de meselâ: "El-Muhsî, Allahu teâlâ'nın isimlerindendir" denilir. Fakat "Allah, El-Muhsî Celle Celâlühû'nun ismidir" denilmez.

2- Allah ism-i şerifi, Cenâb-ı Hakk’ın zât-i sübhânîsine mahsus ism-i alemdir. Alemler, ancak tek olarak müsemmâlarını bildirir, bu sebepten, bu ism-i şerif mecaz yoluyla da ol­sa, Allah'dan başkasına söylenemez. Fakat öteki isimlerle meselâ:

Reşîd, Halîm, Hasîb gibi isimlerle, fakat mecaz ola­rak (çünkü Esmâü'l-Hüsnâ'dan hiç biri hakikat ma'nâsiyle Allah'tan mâadasına ıtlak edilemez) başkaları da adlanabilirse de, Allah ismiyle hiçbir mahlûk adlanamaz ve adlanmamıştır da. Tanrılık da'vâsına cür'et eden fir'avun bile, kendi adamları­na karşı (Ene Rabbükümü'l-a'lâ) demiş; fakat (Ene'llâh) deme­miştir. Cehalet devrinde Mekke müşrikleri, senenin günleri sayısınca Kâbe’nin etrafını 360 putla doldurmuşlardı. Bu put­ların ayrı ayrı adları da vardır. Kendileri de son derece câhil ve kaba adamlar olduğu halde, hiçbir puta Allah diye isim verme­mişlerdir.

3- Müslümanlığın anahtarı, îmânın temeli olan "Kelime-i Şehâdet" ancak bu ism-i şerifle hâsıl olur, başka isimlerle olmaz.

'Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh." Meselâ bir gayr-i müslim, müslim olmak için Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh yerine Eşhedü en lâ ilahe ille'r-Rahmân yahud Eşhedü en lâ ilahe iller-Rahîm yâhud Eşhedü en lâ ilahe îlle'l-Melik... dese Müslümanlığa girmiş olmaz. Her halde Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh demesi lâzımdır. Çünkü, şimdi söylediğimiz gibi Allah ismi müteferrid, yâni tek ve eşsiz olarak Zât-ı Hak'kı ifâde eden bir ism-i hastır. İsm-i haslarda ortaklık ma'nâsı düşünmek mümkün de­ğildir. Bunun için hakikî bir tevhiddir. Fakat öteki isimler alem değildir, muayyen ve has olarak zâta delâlet etmezler. Ya bir sıfat veya ism-i cins gibi umumî ve kaplayıcı bir ma'nâ ifâde ederler. Bu ma'nâlarda ise. ortaklık ma'nâsı düşünülmek mümkündür. Gerçi bu ma'nâlarda da Allah tekdir ve eşsizdir. Fakat bu hüküm, ma'nâsının kendine nazaran değil, dış delil­lere nazaran sabit olmuştur. Onun için tevhid de sarih değildir.

İman ve İslâmın temelini teşkil eden kelime-i şehâdetin, doğrudan doğruya sarih ve kat'î tevhid ifâde eden Allah ismiyle söylenmesi kabul edilmiştir.

4- Allah ism-i şerifinin hem lâfzında hem ma'nâsında top­luluk vardır. Lâfzındaki topluluk: Bu ismi teşkil eden harfler birer birer kaldırılsa, ma'nâ bozulmaz ve yine Zât-ı Hakk’a delâlet eden bir ism-i alem olarak kalır. Baştaki hemze kaldırı­larak (Li'llâhi) dense, birinci lâm kaldırıp (Lehû) dense, bu lâm da kaldırıp (Hû) dense hep aynı ma'nâdır, Allah'a delâlet ederler. Kur'ân'da çok yerlerde her üçü de gelmiştir. Yalnız bir (He) kaldığı surette de yine Zâtu'llah'a delâlet eder. Çünkü (Hû) ism-i şerifinin aslı da Yalnız (He) dir. (Vav) aslî değil zaidedir. -Sarf ilminde beyan edildiğine göre tesniye ve cemi hallerinde ve (vav) bütün bütün yâni hem yazılışta, hem oku­nuşta düşüyor. -Eğer (vav) aslî olsaydı sabit kalırdı. Şu halde tek bir harf olan (He) de Esmâü'l-Hüsnâ'dan bir isimdir. Hem de zât-ı ülûhiyyete delâlet eden bir isimdir.

Her canlı mahlûk, teneffüs etmek suretiyle mecburî ola­rak Allah'ı anmaktadır. Çünkü (He) harfinin mahreci göğüs­ten ve ciğerlerden gelen nefes ile çıkar. Her nefes, bir (He) harfidir. Her insan ve hattâ teneffüs eden her mahlûk farkına varmadan her nefeste Allahu teâlâyı bu ismiyle anmaktadır. Teneffüs, Allah'ı anmak olunca, Allah anılmadığı surette ha­yat bitiyor demektir. Şu halde bu ism-i şerif aynı hayat de­mektir. Ruhların, bedenlerin varlıkta devamının ancak bu ism-i şerif ile temin edilmekte olduğu ne kadar açık görül­mektedir. [449]

 

Allah İsm-i Şerifinin Ma'nâsındakî Toplu­luk:

 

Mâ'nâ itibariyle Allah ism-i şerifi öteki isimlerin hepsi­ni câmî'dir. Öteki isimlerde bu cemiyet yoktur. Onlar yalnız bir sıfat veya bir fiile delâlet ederler. Meselâ: Er-Rahmân, yalnız merhameti; El-Kahhâr, yalnız kahrı; El-Alîm, yalnız il­mi; El-Kâdir, yalnız kudreti ifâde eder. Fakat Allah ism-i şerîfi bunların ve daha ötekilerinin ma'nâlarını hepsini birden toplu olarak ifâde eder. Onun için ma'nâdaki bu topluluğu mülâhaza ederek "Ya Allah" diyen bir kimse, Cenâb-ı Hak'kı bütün isimleriyle ve bütün sıfatlariyle zikretmiş olur. İşte bu hususiyetlerinden dolayı, sayılan Esmâü'l-Hüsnâ içinde Al­lah ism-i şerîfî (İsm-i A'zam)dır. Onun için şanı büyük, bere­keti daha bol, feyzi ve inayeti daha süreklidir. Bu sebepten bu ism-i şerîf dâima âşıkların gıdası, sâdıkların nevası olagel­miştir. [450]

 

Bu İsm-i Şerîf Hükmünce Bir Kul İçin Gere­ken Şey:

 

Mademki, Allah ism-i şerîf-i bütün isimlerin, sıfatların birleştiği bir ism-i câmi'dir ve biz bu ism-i şeriften Cenâb-ı Hak'kın bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatlariyle muttasıf bulunduğunu öğreniyoruz; o halde bu ism-i şerifin hükmüne göre kul için yapılması gereken şey, tam ve kâmil bir insan olmağa çalışmaklar. Yâni mümkün ol­duğu kadar noksanlarını azaltmağa, faziletlerini çoğaltmağa gayret etmekdir. [451]

 

Bu Gayeye Ulaştırıcı Dört Mühîm Esas:

 

1- Birincisi ve en mühimi, Allah bilgisi edinmek: Dü­şünme çağına gelen her insanın ilk vazifesi Allahu teâlâ'yı öğ­renmektir. Bir çiftçi, bir mühendis, bir asker, bir tüccar, bir âmir, bir san'atkâr velhâsıl içtimaî sınıflardan hangisine mensup olursa olsun, bir şahsın mesleğinden gerek kendisi­nin, gerek başkalarının samimî surette faydalanması için, bu bilgi ile mücehhez olması şarttır. Allah'ı bilmeyen ve Allah'dan korkmayan bir şahıstan ne ferde, ne cemiyete bir hayır vardır. Şayet bu bahtiyarlığı hayâtının ilk çağlarında kazanamamışsa, hayâtının bitim noktasına varmadan bu yüksek bil­giyi elde etmeğe çalışmak lâzımdır, insanın ömrü doğduğu günden değil, Allah'ı bildiği günden itibaren başlar. Allah'ı bilmeyen gönüller, gezen ve konuşan birer ölüdür. Birçokları evlâdının, kardeşlerinin, sevdiklerinin ölümünden kederle­nir, günlerce acılar içinde kalır. Halbuki kendi kalbinin ölü olduğundan haberi bile yoktur. Ne hazin bir hal!..

2- Allah bilgisini kat'î delillere dayamak: Allah bilgi­sinde bir taklitçi gibi, şundan bundan duyduğu yarım yamalak sözlerle kanaat etmemek lâzımdır. Çünkü dediğimiz gibi bu duygu, hayâtın her safhasında âdilâne muamelenin, samimi­yetin, hele ibâdette ihlâsın temel taşıdır. Bu, ne kadar kuvvet­li olursa, bu hususlarda insan o kadar dürüst ve o kadar kıy­metli olur. Bunun için herkes anlayışı nisbetinde yerleri, gökleri, havayı, bulutu, yağmuru, değişen mevsimleri, gece­leri, gündüzleri, yerden çıkan mahsulleri, sınıf sınıf hayvan­ları ve nihayet kendi şahsını, içinde, dışında yapılmış, kurul­muş, durup dinlenmeden işleyen bunca makinaları düşünmeli, düşünmeli de basit bir bostan kulübesinin bile kendi kendine olamayacağına ve her eserin bir müessiri bulunacağına göre, bütün bunları yapan, eden, görüp gözeten, kurup işleten, mutlak kudret sahibi bir zâtın varlığına ve O'nun kemâl sıfat­larına yürekten inanmalı ve bu inancı ile dünya yüzünde tek başına kalsa bile sarsılmamalı. [452]

 

Eser- Müessir Kanununun İzahı:

 

Eser, iz; müessir, izin sahibidir. Eser gözle görülür; mü­essir, akıl ile sezilir. Meselâ, uzaktan yükselmiş bir duman sütunu görüp de orada ateş bulunduğunu anlamak, ateşin var­lığına hükmetmek aklın işidir. Duman gözle görülmüş, onun delaletiyle ateşin varlığına aklen hükmedilmiştir. İşte buna: “eserden müessire istidlal” denir. Eseri görünce hemen mües­sire intikâl etmek, insanların yaradılışlarında bulunan bir hassadır. Bir insan -aydın olsun, câhil olsun- eseri görüp du­rurken müessiri inkâr edemez, inkâr edeni de şiddetle reddeder. Şu halde bir tabloyu görüp de onun ressamını, bir nakşı görüp de onun nakkaşını bilmek kadar tabiî bir şey olamaz, işte bu bilgi yolunca yaradılmıştan, Yaradan'a, gözetilmişten Gözeten'e, yaşayanlardan ekmel bir hayat sahibine, büyük ve mü­him işler başında bulunanlardan Kayyûm'a, işleri nizam ve tertibine koyanlardan her şeye bir nizam veren Nazzâm'a, ada­letlilerden büyük Âdile, kâinatta zıt kuvvetlerin muvâzene­sinden tek bir Hâkim'e, merhametlilerden Rahman ve Rahîm'e... velhasıl her şeyde suretten ma'nâya, eşyadan esma­ya, esmadan müsemmâya geçerek fikirlerde Allah bilgisi de­lillerini çoğaltmak, genişletip derinleştirmek iktizâ eder.

3- İbadetlere îtinâ etmek: Allahu teâlâ'ya karşı borçlu olduğumuz ibâdetlere itinâ etmek, âdâb ve erkânını gözeterek her birini vaktü zamanı ile ifa etmek, bu hususta kat'iyyen gevşeklik göstermemek lâzımdır. Çünkü ibâdetler, insanları kâmilleştiren ve yükselten en kuvvetli âmillerdir.

4- İyi veya kötü huylarını sıkı bir kontrole tâbi tut­mak: Kibir, hased, cimrilik, zorbalık, şunu bunu çekiştirmek gibi he'rbiri insan için birer ayıp, birer eksiklik demek olan birçok kötü huylardan kalbde hangileri varsa (korkunç bir hastalığın tedavisine çalışılır gibi) bunlara teşhis koyarak kendini onlardan kurtarmak, buna mukabil bütün güzel huy­larla nefsini kıymetlendirmek lâzımdır. Ancak bunun ne kadar çetin ve başarılması ne kadar güç bir iş olduğu, kendini ıslaha çalışan her insanın duyduğu bir hakikattir. Bir kötü huyu kalbden. söküp atmak için aylarca ve bâzan daha uzun zamanlar uğraşmak lâzım gelir. Fakat her kötü huydan kurtuldukça (mühim bir ameliyat atlatmış hastalar gibi) bir bayram yap­mak haktır. Allah'ın sevdiği kulları arasına katılmak, elbette ki kolay olmaz. Kuvvetli irâde, geniş tahammül lâzım...

Kim ki, bu zorluklarla savaşır, yılmaz; neticede muhak­kak ki, muzaffer olur. İyi bir insan olmak uğrunda zorluklara katlananları, muratlarına erdireceğine dâir Allah'ın vaa'di var­dır. Bu muzafferiyetin ma'nâsı İsm-i A'zam ile tahakkuk et­mek demektir ki, kullar için bundan daha ileri bir mertebe yoktur. Ni'met külfete göredir; kâidesince mükâfatın büyük­lüğünün, tahammül edilecek zorluklar nisbetinde olacağına şüphe yoktur. [453]

 

Hikmet ve Esrarı:

 

Bir Müslüman inanarak, ihlâsla “Yâ Allah" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine, eserlerine nâil olur. İmanı kuvvet­lenir. Duası kabûl olunur. Şeytanın şerrinden emin olur. Mutluluğa ulaşır. Rızkı genişler ve Allah'ın izniyle şifa bulur.[454]

 

ER-RABB

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben Ondan başka Rabb mi arayacağım?"[455]

O, bütün kullarını çekip çevirerek ve çeşitli nimetler vererek terbiye edendir. Özel olarak da salih kullarını, onların kalblerini ruhlarını ve ahlaklarını düzeltmek suretiyle terbiye edendir.

Bu sebeple onlar çoğunlukla bu ism-i şerif ile O'na dua ederler. Çünkü onlar Cenab-ı Haktan bu özel terbiyeyi talep ederler. [456]

 

Esma-i Hüsnâ Ve Manaları

 

1. ER-RAHMAN

 

Bağışlayan, Esirgeyen[457]

Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmiyerek tekmil mahlûkâtını sayısız ni'metlere müstağrak kılan.

Bu ism-i şerîf rahmetten sıfat ma'nâsı ifâde ederse de ism-i has olarak kullanılmış ve Lâfza-i Celâle gibi Allahu teâlâ'dan başkasına söylenmemiştir. [458]

"Rahman" Cenab-ı Hakk'a mahsus onun güzel isimlerindendir. Bir başkasının bu sıfatla isimlendi­rilmesi caiz değildir. Bu isim genellikle, besmelede "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" dediğimiz gi­bi onun bir sıfatı olarak kullanılır. Fakat bazen "Rah­man arşı istiva etti" ayetinde olduğu gibi Allah'ın is­mi yerine de kullanılır.

Rahman sıfatı Allah'ın kendisiyle muttasıf oldu­ğu onun merhamet ve acımasına işaret eden bir isimdir. Lügatçılara göre "Rahman", "rahmet"ten türedikten sonra sonsuz merhamet sahibi, acıyan, acı­mada dengi olmayan kimse anlamını almıştır. Bun­dan dolayı Rahman kelimesinin tesniye ve cemisi ya­pılamaz. Başka bir dile tercüme edilemez. Çünkü bu isim Allah'a mahsus bir isimdir.

Rahman, Allah'ın Rahîm sıfatı gibi ta'zîm kipiyle kullanılır. Fakat Rahman, Rahîm'den daha şümullü ve tazim, ululuk bakımından daha büyüktür. Çünkü Rahman sigası Allah'ın nimet büyüklüğünü içine al­dığından, daha umumi mana ifade eder.

Rahman ismi, her ne kadar "rahmet" kelimesin­den türemiş olsa da sadece sıfat olarak değil hem isim hem de sıfat olarak kullanılır. Bunlardan birinin diğeri yerine kullanılması mümkündür. Nitekim Kur'ân'da iki şekilde de kullanılmıştır.

Kur'ân'-ı Kerim'de Allah'ın isimlerinden hiç biri­nin Lafza-ı Celalin yerine kullanıldığını göremiyoruz. Fakat bu isim lafza-ı Celalin yerine kullanılmıştır ve Kur'an-ı Kerim'de olup en fazla bu ismin kullanıldığı­nı görüyoruz.

Allahu Tealâ buyuruyor ki;

1. "(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerin­den önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümme­te gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara oku­yasın. Onlar Rahmanı inkâr ediyorlar. De ki: O be­nim Rabbimdir. Ondan başka İlah yoktur. Sadece O'na tevekkül ettim. Ve dönüş sadece O'nadır."[459]

2 "Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)." [460]

3. "Ye, iç gözün aydın olsun! Eğer inananlar­dan birini görürsen de ki: Ben çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insan­la konuşmayacağım." [461]

4.  "Babacığım!  Şeytana kulluk etme!  Çünkü şeytan, çok merhametli olan Rahman'a asi oldu."[462]

5. "Babacığım! Rahman tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyo­rum." [463]

6. "İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (İshak vb.)'in soyundan doğruya ulaştırdığı­mız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara çok merhametli olan Allah'ın ayetleri okunduğun­da ağlayarak secdeye kapanırlardı."[464]

7. "Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksizın cennete, çok merhametli olan Allah'ın kullarına gı­yaben vadettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüp­hesiz O'nun vaadi yerini bulacaktır." [465]

8. "Sonra her milletten, Rahmana en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız."[466]

9. "De ki: Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet versin!" [467]

10 "O gaybı mı bildi, yoksa Rahmanın katın­dan bir söz mü aldı?" [468]

11 "Takva sahiplerini heyet halinde çok mer­hametli olan Allah'ın hızurunda topladığımız gün."[469]

12. "Rahman nezdinde  söz ve  izin  alandan başkalarının şefaata güçleri yetmeyecektir." [470]

13. "Rahman çocuk edindi' dediler." [471]

14. "Rahman için çocuk isnad ettiklerinden ötürü neredeyse o (sözün dehşetinden) gökler çatla­yacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp darılacaktı."[472]

15. "Halbuki çocuk edinmek Rahman'ın şanı­na yakışmaz." [473]

16. "Göklerde ve yerde herkes istisnasız, kul olarak Rahmana gelecektir." [474]

17. "İman edip de iyi davranışta bulunanlara gelince, onlar için Rahman, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır."[475]

18. "Rahman arşa istiva etti." [476]

19. "Rahman'ın huzurunda sesler kısılır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin." [477]

20. "O gün, Rahman'ın izin verdiği ve sözün­den hoşlandığından başkasının şefaati fayda ver­mez." [478]

21. "Rahman (olan Allah, melekleri) evlat edin­di dediler. Haşa! O, bundan münezzehtir. Bilakis  (melekler) lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır."[479]

22. "(Resulüm!) Kafirler seni gördükleri za­man: "Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?" di­yerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esir­geyici Rahmanın Kitabını inkar edenlerin ta ken­dileridir."[480]

23. "De ki: Rahmana karşı sizi gece-gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler." [481]

24. "İşte o gün gerçek mülk (hükümranlık) Rahman'ındır. Kafirler için de pek çetin bir gündür o."[482]

25. "Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri al­tı günde yaratan sonra Arş’a istiva eden (ona hük­meden) Rahmandır. Bunu bilene sor." [483]

26-27. "Onlara: Rahman'a secde edin denildi­ği zaman: Rahman neymiş, bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?' derler ve bu emir onların nef­retini artırır."[484]

28. "Rahman'ın has kulları onlardır ki, yeryü­zünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimse­ler onlara laf attığında incitmeksizin, Selâm! der­ler (geçerler)." [485]

29. "Kendilerine çok esirgeyici Allah'tan hiç­bir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesin­ler." [486]

30. "Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve gör­meden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele[487]

31. "Elçiler dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, herhangi bir şey indir­medi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz." [488]

32. "Ondan başka tanrılar mı edineyim? Rah­man, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefaati bana hiçbir fayda vermez."[489]

33. "Dediler: "Vah bize, bizi kabrimizden kim kaldırdı? İşte Rahmanın vadettiği şey budur. De­mek peygamberler doğru söylemiş!" [490]

34. "(Kur’ân) Rahman ve Rahim olan (Allah) ka­tından indirilmiştir." [491]

35. "Onlardan biri, Rahmana isnad ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü sim­siyah kesilir."[492]

36. "Onlar, Rahmanın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını, mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir." [493]

37. "Ve dediler ki: Rahman dileseydi biz onla­ra tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yok­tur. Onlar sadece yalan söylüyorlar." [494]

38. "Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakla­rı merdivenleri gümüşten yapardık." [495]

39. "Kim Rahmanı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ede­riz." [496]

40. "Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahman'dan başka tapılacak tan­rılar (edinin diye) emretmiş miyiz?" [497]

41. "De ki: Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsay­dı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olur­dum." [498]

42. "Gaybde (içtenlikle) Rahman'a saygı göste­ren ve  (Hakka) dönük bir yürek getiren herkesin (mükâfatı budur.) [499]

43. "Rahman Kur'ân'ı öğretti." [500]

44. "O ki birbiri ile ahenktar yedi göğü yarat­mıştır. Rahman olan Allah'ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsiniz. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?" [501]

45. "Üstlerinde kanatlarını aça-kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları (havada) Rah­man olan Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görmektedir." [502]

46. "Rahman olan Allah'a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? İnkarcılar an­cak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar." [503]

47. "De ki: (Sizi imana davet ettiğimiz) O (Allah) çok esirgeyicidir; biz O'na iman etmiş ve sırf Ona güvenip dayanmışızdır. Siz kimin apaçık bir sa­pıklık içinde olduğunu yakında göreceksiniz." [504]

48. "Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup dur­duğu gün, Rahman'ın izin verdiklerinden başkala­rı konuşmazlar, konuşan da doğruyu söyler." [505]

Besmele Tevbe sûresinin dışında bütün sûrele­rin başında yeralmıştır. Ancak, Peygamber (sav)'e Tev­be sûresinin başına getirilmesi vahyedilmediği için söz konusu surenin başında zikredilmemiştir. Başın­da besmelenin yer almamasındaki hikmeti, Müşrik­lere Hudeybiye antlaşmasıyla verilen eman ve tanı­nan hakları kaldırması, münafıkların içyüzlerini or­taya çıkarmasıdır. Zira bu sure-i celile müşriklere tehditle başlıyor, onlara ültimatom veriyor. Dolayısıy­la bu tehditlerin başında Rahman ve Rahim sıfatla­rının yer aldığı besmelenin yer alması uygun düşmü­yor.

Neml suresinde ise sure-i celile'nin içinde yer alır.

"(Mektub) Süleyman'dandır, Rahman ve Ra­him olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır." [506]

"Rahman" Kur'ân-ı Kerim'de, Fatiha sûresinde besmelenin söz konusu sureden sayılması halinde iki kere geçmektedir. Bu sıfat Fatiha sûresinin üçüncü ayetinde "O Rahman'dır, Rahîm'dir" şeklinde geç­mektedir.

Bakara sûresinde "ilahınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. O, Rahman'dır, Rahîm'dir" [507] şeklinde geçmektedir.

Allah'ın "Rahman" sıfatı Râd ve İsra sûrelerinde birer kere zikredilmektedir.

"De ki: İster Allah de­yin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır." [508]

Rahman sıfatının en çok geçtiği sure Meryem sûresi olup, söz konusu surenin, 18, 26, 44, 45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87, 88, 91, 92, 93, 96. ayetlerinde toplam onaltı kere, Tâhâ suresinin, 5, 90, 108 ve 109. ayetlerinde olmak üzere dört kere, Enbiya sûre­sinin 26, 59, 60, 63. ayetlerinde dört, Şuarâ sûresi­nin 5. ayetinde bir kere, Neml sûresinin 30. ayetinde olmak üzere bir kere, Yasin sûresinin 1, 15, 33, 52. ayetlerinde dört kere, Fussilet sûresinin 2. ayetinde bir kere, Zuhruf sûresinin 2. ayetinde bir kere, Zuhruf sûresinin 17, 19, 20, 33, 36, 45 ve 81. ayetlerinde ol­mak üzere 7 defa, Rahman sûresinin 1. ayetinde bir kere, Haşr sûresinin 2. ayetinde bir kere, Mülk sûre­sinin 3, 19, 20, 29. ayetlerinde olmak üzere dört, Nebe sûresinin 56 ve 57. ayetlerinde iki kere zikre­dilmiştir.

Halimi, "Rahman", hastalıkları ve sebebleri gide­rici manaya gelir, demiştir. Zira Rahman cin ve in­sanların kendisine kulluk etmesini emretmiştir. On­lara ibadet şekillerini öğretti. İbadetlerin sınır ve şart­larını onlara açıklamış ve beş duyu organının yanın­da akıl, düşünce ve bu ibadetleri yerine getirebilecek organlar ve bu organları kullanacak güç ve kuvvet vermiştir. Bundan sonra onları muhatap alıp, bir ta­kım sorumluluklar yüklemiştir. Onlara belli bir süre tanıyarak. Güçlerinin üstünde bir şey de yüklememiştir. Böylece, onların itiraz hakkı da kalmamıştır.[509]

Ebu Süleyman, "Rahman" kelimesinin kökü ve anlamı üzerinde ihtilaf edilmiştir" demiştir. Binaena­leyh acaba "Rahman" kelimesi "rahmet" kelimesinden mi türemiştir? Bu konuda bazı alimler onun "rah­met" kelimesinden türediğini söylemişlerdir. Ancak eğer rahmet kelimesinden türemiş olsaydı mevsufa yani merhamet edilene bitişmesi ve izafesi mümkün olurdu. Oysa ki "Rahim bi ibadihi" denildiği halde "Rahman bi ibadihi" denilmez. Çünkü bu söz bu şe­kilde söylendiği zaman Arap bunu duyduğunda ya­dırgar. Zira Arapça'da böyle bir kullanım yoktur. Fa­kat "rahmete rabbihim", "Rablerinin merhameti" biçi­mindeki bir ifadeyi yadırgamaz.

Nitekim Cenab-ı Hak bununla ilgili olarak:

"Rahman’a secde edin! denildiği zaman: "Rah­man da neymiş! bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!" derler ve bu emir onların nefretini ar­tırır." [510] buyurmuştur.

Oysa ki ulemanın çoğunluğu Rahman kelimesi­nin  "rahmet"  kelimesinden türemiş olup,  mübalağa siğasından olduğu görüşündedirler. Buna göre Rah­man, çok rahmet sahibi, pek merhametli, çok mer­hametli, sonsuz rahmet sahibi, merhamette eşi ve benzeri olmayan" anlamına gelir." [511]

Nitekim Abdurrahmân b. Avf Peygamberimiz (s.a.v)'i şöyle derken işittim der. Resulullah (s.a.v.):

"Allah Tealâ: Ben Rahîm'i yaratan Rahman'ım. Ben ismimden isim çıkardım. Her kim ona ulaşırsa Ben de ona ulaşırım. Kim de rahmetini keserse Ben de ondan rahmeti keserim." buyurdu, demiştir. .

Ebu Süleyman el-Hattabı'ye göre Cenab-ı Hakk'ın "Rahman" ismi mahlukatın rızıklarına şamil, geçim­lerine, maişetlerine ve barış içinde yaşamalarına se­bep olan sonsuz acımasıdır ki Allah'ın bu sıfatı mü'minlere de kafirlere de, salihlere de salih olmayanla­ra da şamildir.

Gazali, Allah'ın "Rahman" isminin kesinlikle "rah­met" isminden türemiş olup "Allah" ismi yerine kulla­nılan ona en yakın isimdir, demiştir.

Rahman'dan anlaşılan diğer bir mana rahmetin bir çeşidi olup kullarına çok çok şefkat ve merhamet eden demek olup şu manalara da gelmektedir.

1. İcad: Yoktan varetme.

2. Hidayet: İmana erdirme ve mutluluğa sebep olma.

3. Ahirette mutluluğa erdirme.

4. Cenab-ı  Hakk'ın  mü'min  kullarına  kendine bakma nimetini vermesi.

Rahman, kullardan dilediğine hayır veren ve bi­zi Kitab-ı Mübini ile şereflendirendir.

Kendisinden başka ilah olmayan Rahman'a son­suz hamdü senalar olsun. O Rahman ki Kur'ân'ı öğ­retti. [512]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Hamd övme ve övülme, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. O, Rahmandır ve Rahimdir." [513]

"Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir." [514]

"Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor, Allah kullarına çok şefkatlidir." [515]

Büyük âlim Şeyh Abdurrahman İbn Nasır es-Sa'dî şöyle dedi: er-Rahmân, er-Rahîm, el-Berr, el-Kerîm, el-Cevâd, er-Rahîm ve el-Vehhab isimleri anlamları yönünden birbirine yakındırlar. Bunların hepsi Rabb Teâlâ'nın rahmet,   iyilik, cömertlik ve keremle muttasıf/nitelendirilmiş olduğuna, hikmeti gereği bütün varlıkları kaplayan bağışlarının ve rahmetinin genişliğine delalet eder. Bu bağışlardan ve rahmetten özel olarak mü'minlerin daha bol nasibi ve hissesi vardır. Allah Tealâ şöyle buyurur:

"Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır. O'nu takva sahipleri için yazacağım." [516]

Nimetler ve ihsanın tamamı O'nun rahmetinin, cömertliğinin ve kereminin eseridir. Dünya ve ahiretteki bütün hayırlar O'nun rahmetinin eserlerindendir. [517]

İbnu Teymiyye:

"Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir" [518] âyetlerinin tefsirinde şöyle der: Allah Teâlâ insanı yarattığını haber verdikten sonra, mahlukatını nimetlendirdiğini ve onları övünecekleri mertebelere ulaştırdığını beyan etmek için kendisini en büyük kerem sahibi olmakla vasıflandırdı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Yaratıp,   düzene   koyan,   takdir   edip   yol gösteren... yüce Rabbinin adını tesbih et." [519]

"Bizim Rabbimiz, her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir." [520]

"Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur." [521]

Yaratma, başlamayı, kerem de sonuçlandırmayı ihtiva eder. Nitekim Fatiha sûresinde Cenab-ı Hak önce "Alemlerin Rabbi" dedi, sonra "Rahman ve Rahîm" dedi. "Kerem" lafzı, bütün iyilikleri ve övülecek şeyleri ihtiva eder. Murad olunan, sadece vermek değil, tam anlamıyle vermektir... Allah Teâlâ ism-i tafdil kalıbıyla ve  lâm-ı tarifli olarak "el-Ekrem" olduğunu haber vermiştir. Bu, sadece Allah Teâlâ'nın en büyük kerem sahibi olduğuna delalet eder. Lâm-ı tarifsiz olarak "Ekrem" demiş olsaydı hasr ifade etmiş olmazdı. "Filandan veya falandan daha keremli" de demedi. Bu da O'nun keremin zirvesinde olduğuna, O'ndan daha yüksekte hiçbir şeyin olmadığına ve O'nda eksikliğin olamıyacağına delalet eder. [522]

 

Rahmet Veya Merhametin Ma'nâsı:

 

Kalb yufkalığıdır. Sevdiklerimizden veya tanıdıklarımız­dan birinin veya her hangi bir mahlûkun sıkıntı ve ızdırap içi­ne düşmüş olduğunu öğrenince içimizde bir üzüntü duyar ve onun hâline acırz. İşte merhamet, kalbimizde böyle bir tees­sür ile başlar, bu teessürün tazyiki ile o zavallıyı sıkıntıdan kurtardığımız zaman, sona erer. Sâde acımak kâfi değildir. Acıyı giderip ferahlık vermeye muktedir olmak da lâzımdır. Filânca merhametlidir demek, acınacak hâdiseler karşısında müteessir olur, kederlenir demektir. Eğer o acıyı gidermeğe gücü yoksa, sâde kederlenmekle kalır, başkaca bir yardım yap­mak elinden gelmez. Bu hal ile noksan bir merhamettir. Am­ma falanca merhametlidir, düşkünlere el uzatır, onlara yardım etmekten, iyilik yapmaktan zevk alır, demek, merhamet ma'nâsının tam bir ifadesidir. Şu halde merhamet, iyilik yap­mağı istemek ve yeri gelince yapabilmek... Asıl makbul olan ve herkesin sevdiği ve övdüğü meziyet budur. Bu ifâdeye göre merhametde bir teessür ve infial vardır. Halbuki Allahu teâlâ infial ve tegayyürden münezzehdir. Çünkü bu haller mahlûk şanıdır. Onun için Er-Rahmân ism-i şerifi "irâde-i hayr" ma'nâsı ile tefsir edilmiştir, trâde bir infial değil, belki bir işi yapmak veya yapmamak şıklarından birini tercih etmek de­mektir. [523]

 

İrâde-i Hayr Ne Demektir?

 

Ezelde henüz mahlûkât yaradılmamışken Allahu teâlâ ya­ratacağı bu mahlûkât hakkında önünden sonuna kadar, rahmet veya gazabından her hangi biri ile muamele yapmağa müsâvî surette kadir bulunduğu ve bunlardan her hangi birinin tercihinde "Niçin onu tercih ettin" diye O'na bir sual açacak üs­tün bir kuvvet bulunmadığı halde, bizzat kendisi -lütuf ve ihsan yolu ile- bütün mahlûkâtı hakkında rahmeti tercih ve il­tizam edip, onu kendi zât-ı mukaddesine bi'1-ihtiyar vâcib kıl­dı; rahmeti, ahlâk edindi. Bundan dolayı Allahu teâlâ tarafın­dan mahlûkâta ilk tecellî eden hüküm ve te'sir rahmetten iba­ret olmuştur. [524]

 

Rahmetin Zıddı Gadab:

 

Rahmetin zıddı olan gadab, baştan ve birinci olarak ahlâkı İlâhî'nin muktezâsı değildir. Belki halkın isyanı ve verilen ni'metleri kendi istekleri ile kötüye kullanmaları neticesi olarak, ikinci derecede tecellî eden rabbani bir hikmettir. Öyle ya, âsîlere karşı gadabın hükmü olan mücâzat olmasa idi, so­nunda tâatle isyanın, îmanla küfrün, küfrân ile şükranın bir farkı olmamak lâzım gelirdi. Bu da hikmete uymayan bir ek­siklik olurdu.

Allahu teâlâ, bütün bu eşyayı rahmetiyle yaratmış ve ezelden beri kâffe-i muamelât rahmet üzerine akıp gelmiştir. Bu cümleden olmak üzere, insanları temiz bir fıtrat üzerine yaratmış ve onlara hadsiz hesapsız ni'metler vermiştir. Verdiği bu ni'metleri arttırma ve ebedîleştirme yollarını bildirdiği gibi, o ni'metleri kötüye kullanmak yüzünden zarar ve ziyana uğramak tehlikelerini de göstermiş, bu suretle kâr ve zarar yollarını açarak, bu yolların başında insanı serbest bırakmış ve fakat indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler vasıta­sıyla kâr yoluna gidenlerin, rızasıyla karşılaşacaklarını, zarar yoluna sapanların gadabına uğrayacaklarını da önden haber ve­rerek kâr yoluna teşvik etmiştir, insanın ileride, ebediyet âle­minde karşılaşacağı ceza ve ihsanın, vukuundan önce bildiril­mesi ne büyük bir lûtuftur. [525]

 

Öyle İse Sevgili Okuyucu!

 

Sen de serbestliği hayra kullan, kâr yoluna git ki, verilen ni'metlerden sana ziyan gelmesin, küfrân-ı ni'met etmiş olmayasın.

Bu ism-i şerîf hükmünce, Allahu teâlâ'nın lütuf ve ihsanı kapısında mahlukatın tek mümeyyiz vasfı, birbirleriyle kapı yoldaşı bulunmalarından ibarettir. O halde kendilerine yara­şan şey, birbirlerine değil, Allah'ın huzur-u azametinde hepsi bir hizaya gelerek, ancak O'na tapmaktır. [526]

 

2. ER-RAHİM

 

Bağışlayan, Esirgeyen[527]

Pek ziyâde merhamet edici, verdiği ni'metleri iyi kul­lananları daha büyük ve ebedî ni'metler vermek sure­tiyle mükâfatlandırıcı. [528]

Er-Rahmân ism-i şerifinden Allahu teâlâ'nın ezelde bü­tün mahlûkâtı için hayr ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılı­yordu. Er-Rahîm ism-i şerifi ise mahlûkâtı arasında irâde sa­hipleri için muzaaf bir rahmet-i ilâhiyyeyi ifâde eder. Yâni in­sandan mâada her mahlûk, kendisi için tâyin edilen hudut için­de kendisine verilen ni'metlerden yaradılışı şevki ile faydala­nır ve o huduttan dışarı çıkmazken, irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir. Bu imkân, fıtrî ni'metleri art­tırma ve ebedîleştirme imkânı. Meselâ, çiğneyip geçtiğimiz ot yaprağından rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve saadetimize yarayan ni'met hazinesidir. Sonra yaradılışımız­da başka mahlûkâta verilmeyen bir çok kabiliyetler ve tabiat kanunlarının azat kabul etmez köleler gibi bize tâbi ve emri­mize munkat olması, hep o şânı büyük Rahmân'ın lütuf ve atıfeti eseridir. Fakat her şeyde ve kendimizde gizlenmiş olan bu sayısız ni'metleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalan­mak için çalışacağız. Bütün kabiliyetlerimizi işleteceğiz. Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmiyeceğini bize tebşir eden işte bu, Er-Rahîm ism-i şerifidir. Çünkü bu ism-i şerife göre her gayret bir mükâfatla karşılanacaktır.

Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifâde eder. Er-Rahmân ism-i şerifinin ifâde ettiği rahmet, hiç bir türlü şarta, hiç bir türlü kesb ve irâdeye bağlı olmayarak bahşolunan rahmettir. Bu bir rahmet-i şâmiledir ki, bütün mahlû­kâtı kaplar. Bunda çalışan-çalışmayan, suçlu-itaatli, îmanlı-îmansız ayırt edilmez.

Er-Rahîm ism-i şerifinin ifâde ettiği rahmet ise, Rahmân'ın lûtfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az (bire on) dur.

Çalışanın ihlâsındaki kuvvete göre Allahu teâlâ'nın daha fazla ve hattâ hudutsuz ve hesapsız mükâfatları da vardır, işte gayr-i meşru arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın, Allah yolunda fedakârlıkta bulunmanın ehemmiyeti bu yüzdendir. Şunu kat'î surette bilmek lâzımdır ki, -dünya için olsun, âhiret için olsun- çalışanlarla çalışmayanlar müsavi muamele görmeyeceklerdir.

Dünya milletleri arasında Allahu teâlâ'nın ahlâkını, evsâ­fını en dürüst ve en geniş bilenlerin Müslümanlar olması icâbeder. Böyle olunca, meselâ bu ism-i şerifin hükmüne göre "fikrî teşebbüs" Müslümanlar için en umumî ve en tabiî bir haslet olması lâzım gelirken, i'tiraf etmeliyiz ki, Müslüman­ların çoğu, bugün Müslümanlık esaslarını her zamankinden ziyâde ihmal etmişlerdir. Bunun neticesi olarak dünya yüzün­deki Müslümanların ne duruma düştükleri de meydandadır. [529]

Peygamberini âlemlere rahmet olarak gönderen, Kur'ân'ı mü'minler için rahmet vesilesi kılan Allah'a sonsuz hamdü senalar olsun.

"Rahim" Allah'ın isimlerinden olup rahmet keli­mesinden türemiştir. Rahmetin manası, "Allah'ın kul­larına acımasıyla onları her türlü zarar, ziyan ve sa­pıklıktan kurtarıp onları hidayetle, mağfiret ve iman şerefiyle nimetlendirmesi" demektir.

Rahîm, "feiilun" vezninde "Rahîmun" acıyan ma­nasında ism-i faildir. Çok çok acıyan manasında mü­balağa ifade eder. Rahîm, acıma ve tazim ifade eden sigada gelmiştir. Rahmet, Allah'ın acınılan kimseye bir ihsanıdır. Cenab-ı Hak bununla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı merha­metlidir." [530]

Allah rahmetini dilediği şekilde taksim eder. Di­lediğini de rahmetine sokar. Rahmet Allah'ın bir ni­meti ve lütfudur. Allah'ın rahmeti o kadar çoktur ki, nerdeyse biz onu farkedemiyoruz. Çünkü Allah'ın nimetlerini saymak mümkün değildir. Eğez biz rah­metinin bir kısmını saymayıp, inkâr edersek sanki bütün rahmetini çekip çıkarmış oluruz. Allah Tealâ:

"Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi ku­şattı..." [531]

Yüce Allah şu kısacık dünya hayatında bizlere merhamet edip her türlü ihsan ile nîmetlendirince, muttakiler için en hayırlı yurt olan daru'l-karar/ebedî hayat için rahmeti nasıl olur? Varın siz düşünün.

Allah Celle şöyle buyuruyor:

1. "İman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için ahiret mükâfatı daha hayırlıdır." [532]

2. "Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hic­ret edenlere gelince; onları dünyada güzel bir şe­kilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükâ­fatı elbette daha büyüktür." [533]

3. "Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük farkları daha büyüktür." [534]

Bundan dolayıdır ki Allah rahmetinin bir nu­munesi olarak rahmet peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i şahit, müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi. Son peygamber Nebi (s.a.v.)'i, ahiret saadetini tahsil için rahmetine sebep olarak yarattı.

Zira Cenab-ı Hak:

"...Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rah­metim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, ze­katı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazaca­ğım." [535] buyurarak rahmetinin tecelli etmesi için takva ve ihsanı şart koştu. Bir başka ayette de:

"Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahme­ti çok yakındır." [536]

Allah'ın azabı ise kalpleri kaskatı olanlardan ge­ri çevrilmez. Nitekim Yüce Rabbimiz:

"De ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber O'nun azabı,  suçlular topluluğundan uzaklaştırılmaz," [537]' buyurmuştur.

"Rahîm", "Rahman"ın sıfatlarından biri olup, Allahu Teâlâ kullarına bir miktar rahmet feyz buyurup, bahşetmiştir. Kullar bu sayede Allah'ın izniyle mer­hamet sahibi olur ve hemcinslerine ve mahlukâta acırlar. Allah'ın bahşettiği bu rahmetten en fazla pay sahibi olan Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'dir. Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şu şekilde geçmektedir.

"Andolsun size kendinizden öyle bir peygam­ber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." [538]

Allah Tealâ bu ayette kendi isimlerinden olan "Rauf; çok şefkatli ve Rahim, pek merhametli sıfatla­rını Peygamberimize de vermiştir ki önceki peygam­berlerden hiç biri bu sıfatların ikisine birden mazhar olamamıştır.

4. Peygamberimiz (s.a.v.):

"Allah yüz rahmet ya­rattı, îşte bu rahmetin bir tanesiyle mahlukât birbirine merhamet eder. İşte onunladır ki vahşi hayvanlar da­hi yavrularına şefkat eder. Diğer kalan doksan dokuz rahmetini ise kıyamet gününe tehir etmiştir." Buyu­rarak Allah'ın merhametinin enginliğini ifade buyur­muştur. Bu hadis diğer kaynaklarda şu şekilde geç­mektedir:

"Allah Tealâ yeri ve göğü yarattığı zaman yüz rahmet yarattı. Her bir rahmet yer ve göklerin arasını dolduracak kadar engindi Bu rahmetten doksan do­kuzunu yanına ayırdı. Bir rahmeti de mahlukâtı ara­sında paylaştırdı. İşte bununla mahlukât birbirine şef­kat eder. Vahşi bir hayvan bununla su içer. Kıyamet günü olduğunda ise Allah bu rahmeti takva sahibi kullarına haşretmiş ve onlara doksan dokuzunu ziya­de etmiştir." [539]

Allah'ın rahmeti çok geniştir. Rahmetini mahlukâtına habsetmek veya onlara bağlamak mümkün değildir. Fakat bu durum, Allah'ın lütfuyla ve mer­hametinin genişliği ile olmaktadır. Ancak merhame­tin mü'minin kalbine çevrilmesi mümkündür. Al­lah'ın dünyada mahlukatından merhametli kimselere emanet ettiği rahmet, Allah'ın kullarından hikmet ve bilgili insanlara öğrettiği ilimlerle birleştiği zaman doğru olur. Allah'ın dünya hayatında kullarına verdi­ği rızıktaki muvazene onun rahmetinin tecellisidir. Mahlukât arasındaki rahmetin bir kısmı, gökyüzün­de kuşların birbirinin peşinde uçuşmaları, deryalar­da balıkların birbirleriyle sarmaş dolaş olması, bir annenin yavrusuna olan şefkatiyle inlemesi, sevgi, muhabbet, aşk, İsa (a.s.)'ın vasiyette bulunduğu her türlü sevgi hepsi de Allah'tandır. Allah, kullarına ba­ğışladığı rahmetinin benzeriyle, dilediği kimselerin kalpleri arasında ülfet, muhabbet ve sevgi meydana getirir.

"Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin..." [540]

İşte bütün bunlar Rahman'ın merhametli kulla­rına rahmetinden bahşettiği bir durumdur. Bunun sayılması mümkün değildir. Allah'ın ahirette muttaki kullarına bağışladığı rahmet daha hayırlı ve bakidir. Onun rahmeti geçtiği gibi yüz şubedir. İşte bununla Allah, iman edip salih amel işleyenleri o gün rahmetiyle rızıklandırmıştır. Kıyamet gününde mü'min erkek ve hanımlar Allah'ın kendilerine verdiği lütufla sevinir, büyük bir surüra gark  olurlar.  Aralarında rahmet, muhabbet ve sevgi ile konuşurlar.

"O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dı­şında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesi­lirler." [541]

Allah'ın verdiği bu cüz'i rahmetle, cennetteki ni­met sahipleri pak eşleri hurilerle karşılıklı aşk ve muhabbet içinde yaşarlar. Yine bu rahmet sebebiyle Allah muttaki kullarının göğsünden-kalplerinden sa­dır olabilecek eğrilik, kin ve nefreti çekip çıkarmış, aralarında ülfet ve muhabbet temin etmiştir. İşte bu­nunla kardeş olmuşlardır. Cennette altından ırmak­lar akan- yerde karşılıklı sedirler üzerinde birbirlerine bakarlar.

İşte bu durum Hakimler Hakimi'nin kullarına vahyettiği şu duaya ışık tutmaktadır:

"Rabbimiz!

Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeş­lerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz şüphesiz ki sen şefkatli, çok merhametlisin!"

Muhacir ve Ensar'ın arkasından gelenler, kıya­mete kadar gelmiş ve gelecek olan mü'minlerdir. Cenab-ı Hak duaları işitendir ve kendisinden korkan takva sahibi insanlara kıyamette hiçbir eksilme ol­maksızın onlara rahmetini tam olarak tecelli ettire­cektir. Biz de ahirette hesaba tabi tutulmaksızın Rabbimizin rahmetini umuyoruz.

Bize verilen ilim kelimelerle ifade edilebilir. Oy­saki Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmış olup, onun rahmeti katsayılara bağlı değildir. Onun rahmeti hakkındaki bilgimiz yeterli değildir. Rabbimizin rah­met hazineleri de kelimeleri gibi engin ve geniştir.

"De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbi­mizin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir."[542]

"Şayet yeryüzünde ağaçlar kalem, deniz de ar­kasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir." [543]

Hiç kimsenin yaptığı ameller kendisini kurtara­maz. Ancak Allah'ın rahmet ve lütufu bizi kurtarabi­lir. Bizim Allah’ın rahmetini istememizden başka çaremiz yoktur. Çünkü Allah'ın rahmeti geniştir. Ve O, merhamet edenlerin en hayırlısı ve merhametlilerin en merhametlisidir.

Allah'ın rahmetini bir kavrayabilsek, Allah'ı ar­zularız. Allah'ı gerçek manada arzuladığımızda da Al­lah'ın rahmetini umarız. [544]

 

Allah'ın "Rahîm" İsminin  Diğer Yüce İsimlerle Geçiş Şekli:

 

"Rahîm" Kur'ân-ı Kerim'de aşağıda görüleceği üzere 114 defa geçmiştir. Söz konusu isim genellikle Allah'ın diğer isimleriyle terkib halinde kullanılmıştır. Bunlar:

1. Er-Rahman, er-Rahîm, altı ayette altı kere geçmiştir. Bunlar, Fatiha süresinin bir ve üçüncü ayetlerinde,   Bakara, 2/163,  Neml: 27/30, Fussilet: 41/2 ve Haşr: 59/22'de geçmektedir.

2. Et-Tevvabu'r-Rahim, Kur'ân-ı Kerim'de altı kere geçmiştir.

"Adem Rabbinden bir takım ilham­lar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır."[545] 

Ayrıca Bakara: 2/54, 128, 160'da geçmektedir.

Et-T.evvabu'r-Rahîm Tevbe sûresinde iki kere zikredilmiştir. Bunlar; "Allah'ın kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah'ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğnu hala bilmezler mi?"[546] ayrıca Tevbe: 9/18'de geçmektedir.

3. Ve huve Tevvabûn Rahim şeklinde:

"Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin ku­surunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini ye­mekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir."[547]

4. Tevvaben Rahîmen şeklinde; en-Nisâ, 4/64'de şu şekilde geçmektedir:

"Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak ken­disine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı."

5. El-Aziz ve-Rahîm şeklinde Kur'ân'da onüç de­fa geçmektedir. Bu eş-Şuara: 26/9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217 olmak üzere dokuz defa geçmiş­tir. 191. ayette:

"Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galib ve en­gin merhamet sahibidir." şeklinde, 217. ayette ise:

"Sen O mutlak gâlib ve engin merhamet sahi­bine tevekkül et." şeklinde geçmektedir. Diğer ayet­lerde:

"Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir." [548]

"Üstün ve çok esirgeyen (Allah'ın) indirdiği (Kur’an)."[549]

"Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böy­le değildir. Şüphesiz O, üstündür, merhametlidir."[550]

"İşte, görülmeyeni de görüleni de bilen, mut­lak galib ve merhamet sahibi Odur."  [551]

 6. El-Gafûru'r-Rahîm.

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir." [552]

"(Yakub:) Sizin için Rabbimden af dileyece­ğim. Çünkü O çok bağışlayan pek esirgeyendir, dedi."[553]

"(Rasulüm!) Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver." [554]

"Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başı­ma iş açtım). Beni bağışla, dedi. Allah da onu ba­ğışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyici olan ancak Odur."[555]

"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!  Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphe­siz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

"Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki, Al­lah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." [556]

"Yoksa O'nu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, sizin Kur’an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O ye­ter, O, bağışlayan, esirgeyendir." [557]

7. er-Rahîmü'l-Gafûr şeklinde ise bir yerde şu şekilde geçmektedir.

"Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni, ortaya çıkanı bilir. O esirgeyendir, bağışla­yandır." [558]

8. Gafurun Rahim şeklinde ise, Kur'ân-ı Ke-rim'de, Bakara: 2/173, 182, 192, 199, 218, 226; Âl-i İmrân: 3/31,  89, 129; Nisa: 4/25; Maide: 5/3, 34, 39, 74, 98; Enam: 6/54, 165, 145; Araf: 7/152, 167; Enfâl:  8/69-70; Tevbe:   9/5, 27,  91  ve 102; Hûd: 11/41; Yûsuf: 12/53; İbrahim: 14/36; Neml: 27/11, 18, 110, 115, 119; Nûr: 24/5, 22, 33, 62; Fussilet: 41/32; Hucurat: 49/5,15; Hadid: 57/28; Mücadele: 58/12; Müzzemmil: 73/20. ayetler olmak üzere kırkdokuz ayette kırkdokuz kere geçmiştir.

9. Gafûren Rahimen şeklinde onbeş ayette onbeş kere geçmektedir.  Bunlar,  Nisa: 4/23, 96, 100, 106, 110, 129, 152; Furkân: 25/6, 70; Ahzab: 33/5, 24, 50, 59, 73; Fetih: 48/14. ayetlerdir.

10. Râufun Rahîm, bu şekilde sekiz ayette sekiz defa zikredilmiştir. Bunlar, Bakara: 2/143; Tevbe: 9/117;  Nahl:   16/7,  Neml: 27/47; Hac: 22/65;  Nûr: 24/20; Hadid: 57/9; Haşr: 59/10. ayetlerdir ki son ayette şu şekilde geçmektedir.[559]

"Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Biz ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kar­deşlerimizi bağışla kalplerimizde, iman edenlere karşı bir kin bırakma. Şüphesiz ki sen çok merha­metlisin." [560]

11. Rahimun Vedûd.

"Rabbinizden bağışlama dileyin; sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametli­dir, (mü'minleri) çok sevendir."[561]

12. Rabbun Rahim.

"Çok esirgeyen  Rabden  (onlara)  sözle  selam (verilir)." [562]

13. El-Berru'r-Rahim.

"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur."[563]

14. Rahîmen.

"Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ti­caret olması hali müstesna, mallarınızı batıl (hak­sız ve haram) yollarla aranızda (alıp vererek) yeme­yiniz. Canlarınızı da öldürmeyin. Doğrusu Allah size karşı çok merhametlidir."[564]

"(Kullarım!) Rabbinizin lutfuna nail olmanız için denizde gemilerinizi yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir." [565]

"Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için üze­rinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de si­ze istiğfar eder. Allah, mü'minielere karşı çok mer­hametlidir." [566]

Görüldüğü gibi, "er-Rahîm" ism-i şerifi Kur'ân-ı Kerim'de sure sayısı kadar, yani 114 defa geçmekte­dir. [567]

 

Ruhları Eseflere Boğan Acı Bir Duygu:

 

Uzun asırlar Müslüman yaşayan ecdadın bugünkü torunla­rı arasında Müslümanlığı, teşebbüs fikrini öldüren, insanları atâlete ve miskinliğe sürükleyen bir din sananlar türemiştir. Bu telâkki doğru ise, dindar ve Müslüman ecdadımızın o silin­mez izlerini nasıl izah edeceğiz? Yurdumuzu dolduran ve asır­lar boyunca ihmâlin, bakımsızlığın yok edemediği bunca hayr müesseseleri karşısında ne yapacağız? Hele o târih ve ahlâk kitaplarımızı dolduran ve başka milletlerde pek azına rastlanan bunca fazilet menkıbelerine, kahramanlık destanlarına ne di­yeceğiz? Bu iftihar ve gurur verici izler, miskin ve hakir in­sanların mahsûlü olmak kabil midir? Hayır hayır, bunlar, hakîkî birer Müslüman olan, Allah uğrunda yorulmak bilmez, pulat îmânlı, çelik iradeli ecdadımızın izleridir. Fakat ne yazık ki, biz onları bilememişiz, gittikleri yoldan ayrılmışız, miskin sinekler gibi hevâ vü heves tuzaklarına yapışıp kalmı­şızdır. [568]

 

İsm-i Şerife Mazhar Olanlar:

 

Aramızdaki merhametli insanlar, Allahu teâlâ'nın rahmet sıfatına mazhar olmuşlardır (mazhar demek, bir şeyin görün­düğü yer demektir.) Allahu teâlâ'nın merhameti, içimizdeki merhametli insanlardan sezilir. Eğer dünyâda merhametli in­sanlar olmasaydı ve merhamet denilen ma'nâdan ortada hiç bir nişan bulunmasaydı, Allahu teâlâ'nın rahmeti öğrenilmez ve merhamet hakkında hiç bir fikir edinilemezdi.

İnsanlardaki merhamet sıfatı, Allah'ın Rahmet sıfatına benzer mi? Hayır asla benzemez. Allah'ın hiç bir sıfatının benzeri yoktur. O bütün sıfatlarda tektir, eşsizdir, insanlarda­ki merhamet, Allahu teâlâ'nın merhametini bildiren bir iz, bir nişandır. Bir şeyin izi ve nişanı o şeyin ne benzeridir, ne de ondan bir parçadır. Yalnız ona delâlet eden bir gölge veya bir akisdir. Asıl merhamet, Allah'ın merhametidir. Yâni merha­met kelimesinin hakîkî ma'nâsı, Allahu teâlâ ile kâim bulu­nan ma'nâdır. insanlara merhametli denmesi hakikat ma'nâsıyle değil, mecaz ma'nâsı i'tibâriyledir. (Medlulün is­mini dâlle ıtlak kabilinden.) Şu halde Allahu teâlâ'daki mer­hametle insanlardaki merhamet arasındaki münâsebet yalnız kelime benzerliğinden ibarettir. [569]

 

Bu Noktanın Ezâhı:

 

İnsanların hayâtı, kudreti, bilgisi mahdut olduğu gibi merhametleri de mahduttur. Merhametli insanları bir sıraya koymak ve her birinin mevkiini, derecesini tâyin etmek müm­kün olsaydı, bunun için elimizde bulunması lâzım gelen ölçü ne olabilirdi? Şüphesiz bu hasletin kuvveti ve şumûlü... Ha­yırseverlikte en yüksek duygu sahibi, hayır yapmakta en ge­niş kudret sahibi hangisi ise, en ileride bulunacak ve herkesin hattâ haslet ortaklarının bile takdir ve hürmetlerini üstüne toplayacak olan da o olacaktır. Şimdi bu en merhametli farzettiğimiz zâtın merhametini tahlil edelim: -Acaba bu adam ne yapmıştır?

Bir çok hayır müesseseleri meydana getirmiş, hastahâneler, çeşmeler, yollar, köprüler, mektepler... Bir çok kimsesiz çocukları himayesine almış, onları yurda yarar birer mütehas­sıs yetiştirmiş... Bir çok felâketzedelere yardım etmiş, serma­yesizlere sermâye, evsizlere  ev, işsizlere iş bulmuş...

Peki, acaba bunlar ne kadar, bir memleketi doldurur mu dersiniz?

İşin hakikati şudur ki: bu faaliyeti ne kadar geniş kabul edersek edelim, sayısı rakamlara sığmayan yaratılmışlar üze­rinde, tâ ezelden sonu gelmeyen müddetler boyunca tecellî edip duran Allah'ın merhameti karşısında dâima sönük kala­caktır. Sonra insanlar, yaptıkları iyilikten mutlaka kendileri­ne âit bir menfaat ve meselâ ad yapmak, şan ve şöhret kazan­mak veya sevap ve mükâfat dilemek gibi bir hedef, bir gaye gözetir. Dünyâca, âhiretçe her halde bir karşılık beklerler. Çünkü noksanlıkları, ihtiyaç ve aczleri böyle icap ettirmekte­dir. Bu ise cömertlik değil bir çeşit muvazaadır. Hakikî cö­mertlik, minnetsiz, garazsız ve ivazsız olarak yapılan iyiliktir. Buna da insanlar muktedir değildir.

Allahu teâlâ kemâl-i zâtı ile kâmil bulunduğu için, zâtına âit beklediği her hangi bir şey, bir kemâl yoktur. Binaenaleyh O'nun cûd-ü rahmetinin her hangi bir kemâlin istihsâli için olması imkânsızdır. Her türlü ivaz ve garazdan münezzehtir. Mutlak ve hakîkî merhamet edici ancak O'dur. Daha doğrusu merhametli dediğimiz şahısların kendilerini yaradan O olduğu gibi, ellerindeki ni'metleri yaradan da O'dur. O ni'metlerden muhtaçlara vermek üzere gönüllerinde arzu uyandıran da yine O'dur. Bütün bunları sahibine verdikten sonra ortada kalan şey, yalnız hayır sahiplerinin irâdesi, yâni hayrı yapmağa vic­danlarında karar vermiş bulunmalarıdır. Fakat bu da yine Al­lah'ın verdiği serbestliğin bir neticesidir. Şu kadar ki, onlar Allah'ın verdiği bu serbestliği kötüye kullanmayıp iyi niyete sarfetmişlerdir. Mükâfata istihkakları da işte bu yüzdendir. [570]

 

Merhametli İnsanların Yapması Gereken Şeyler:

 

1- Dâima Allâhu teâlâ'ya şükretmeli ki, kendilerini, bu meziyete lâyık görmüştür.

2- Hayırlı işlerde kullanıldığından dolayı kat'iyyen onurlanmamalıdır. Çünkü o imkânı veren ve bu meziyeti yaratan Allah'tır. Eğreti bir vasıfla onurlanmak, olgun insanların ka­bul edeceği bir şey değildir.

3- Kendine bahşedilen bu meziyetten Allah'ın kullarını elinden geldiği kadar faydalandırmağa çalışmalı ve bu uğurda zahmet ve meşakkat görse bile tahammül etmeli ve bunu ya­parken yüreğindeki dileği yalnız Allah'ın rızâsı olmalıdır. O zaman bu uğurdaki çalışmaları bir ibâdet olur da Allah'tan mükâfatını görür, kazancı yalnız dünyâ'da eline geçenden iba­ret kalmaz.

4- Yaptığı iyiliği, iyilik ettiği insanların başına kakma­malı; çünkü bu hal iyiliğin sevabını öldüren çirkin bir iştir. Halbuki Allahu teâlâ eğer başkalarının yardımına muhtaç in­sanlar yaratmasaydı, servet sahipleri, ellerindeki servetleri ile Allah'a yarar bir iş yapmağa fırsat bulamazlardı. Şu halde aramızda bir takım aceze ve fukaranın bulunması da bir nî'mettir. Onlar ücretsiz emanetçidir, kendilerine burada veri­lir, âhirette fazlasıyle alınır. [571]

 

Îyilîk Görenlerin Yapması Gereken Şey­ler:

 

1- Onların yüzünden faydalandıkça kendilerine teşekkür etmeli ve her zaman onları iyilikle anmalı. Çünkü Allah iyi­lik bilenleri sever, nankörlük edenleri sevmez.

2- Yüzünden iyilik gördüm diye onları mabut derecesine çıkarıp da kendilerine tapmamalı, her iyiliğin, her yardımın Allah'tan geldiğini ve mahlûkatın bu hususta nihayet birer vâsıta, birer âlet olduğunu bilerek, asıl iyiliği yaratanla ona vâsıta olanları güzelce ayırt etmeli ve her birinin şanına lâyık bir suretle sevgi ve saygı göstermelidir. [572]

 

Er-Rahmân, Er-Rahîm İsm-i Şerifinin Zevkini Duyanlar:

 

Bu zevki duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik giremez. Ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allâhu teâlâ'nın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü suret-i kat'iyede bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimle­rin ekremidir. İnsanlar arasında intihar faciasının ümitsizlik­ten, bunun da çok defa Rahman ve Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allahu teâlâ'ya imansızlıktan ileri geldiğine şüphe yoktur. [573]

 

3. EL-MELİK

 

Görünen ve Görünmeyen Alemlerin Sahibi. [574]

Bütün kâinatın sahibi, bi'l-esale ve mutlak surette hükümdarı. [575]

"EI-Melik", "Mülk" ve Milk" mastarlarından tü­remiş olup, her türlü hükümdarlığın Allah Tealâ'ya ait olduğunu belirtmektedir. Kur'ân'da bu anlamda "mülk" kelimesi kullanılarak Allah'ın dünya ve ahiretin mülküne sahip olduğu belirtilmiştir.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! O as­la çocuk edinmemiştir.

O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Ve her şe­yi bir ölçüye göre yaratmıştır. İbda; "örneği yokken bir şeyi ilk kez yaratma ve bilemediğimiz şekilde bir şeyi ortaya koymak" demektir. Bundan dolayı onun hü­kümranlığını akıl kavrayamaz. Buradaki "el-Melik" ke­limesinin manası ancak gerçek hükümran olan Al­lah'ın hakimiyet ve hükümranlığı ile anlaşılabilir. Çün­kü O, her şeyi hiç yoktan yaratmak ve halketmekle her şeyde yegane tasarruf sahibidir, Kur'ân'da ölüm­de ve hakiki hükümdarın daima Allah olduğu gerçeği zihinlere yerleştirilerek her türlü şirke zihinlerin ka­pısının kapatılması hedeflenmiştir.

Gerçek hükümdar her şeye sahip mutlak zen­gindir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Bir başkasına muhtaç olan kimseyi "Melik" diye isimlendirmek doğ­ru değildir. O sınırlı bir hükümdarlık ve mecazi bir manadır.

Bu durum bugün bütün mü'minler için gerçek­ten apaçık ve yevmi kıyamete kadar da bütün mahlukât için şüphesiz bir gerçektir. Nitekim bu Kur'ân'­da:

"O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hü­kümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır."[576]

"Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü Onun tasarrufunda­dır. Gökler O'nun kudret eliyle durulmuş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir." şeklinde belirtilmiştir." [577]

Kur'ân-ı Kerim'de birkaç ayette şu şekilde zik­redilmiştir:

1. "Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O, Rahmandır, Rahimdir. Din gününün mâlikidir."[578]

2. "Gerçek hükümdar olan Allah,  yücedir..."[579]

3. "Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yüce­dir. O'ndan başka ilah yoktur. O, yüce Arş'ın sa­hibidir."[580]

4. "O, öyle Allah'tır, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklik­ten münezzehtir, selamet verendir." [581]

5. "Göklerde ve yerde olanların hepsi, mül­kün sahibi, eksiklikten münezzeh, aziz ve hakîm olan Allah'ı tesbih eder." [582]

6. "De ki: İnsanların Rabbine, Melikine (mut­lak sahip ve hakimine) sığınırım." [583]

"Melikinnas" tefsirinde Abdullah İbn-i Ömer Pey­gamberimiz (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet ediyor:

"Kıyamet günü Allah yeryüzünü kabzeder ve kudre­tiyle göğü katlar, sonra "Ben yegane hükümdarım, yeryüzünün hükümdarları nerede?".der."[584]

"Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şa­nı ne kadar yücedir! Siz de Ona döneceksiniz." [585]

El-Melekût, büyük, geniş ve mutlak yegane me­lik demektir. "Feület" vezninden gelip hükümranlıkta sonsuzluğu ifade etmektedir.

"Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüce­ler yücesidir. Onun her şeye gücü yeter[586]

Arapçada yed (el) kelimesi mecazi manada kud­ret manasında kullanıldığı gibi, el-Melikü, işitilene, görülene, kalplere, ölüme, hayata, yeniden diriltme­ye, şefaate, rahmete, rızık vermeye malik demektir ki, O da Allah'tır. Oysa ki biz yeryüzündeki ve gökyü­zündeki zerre miktarı şeye buna göre malik değiliz.

Bundan dolayı Allah'tan başka mülk sahibi, O'ndan başka melik ve hükümdar yoktur. Hükümran­lıkta hiçbir şey ona ortak değildir.

Yine bu sebepten ötürü Arafat'ta şöyle dua ede­riz:

"Buyur Ey Allah'ım! Buyur ey eşi ve benzeri ol­mayan Allah'ım. Bütün hamd, her türlü nimet, yegane hükümranlık senindir. Senin hiçbir ortak ve benzerin yok," [587]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce arşın sahibidir."[588]

"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar güçlü hükümdarın huzurunda hak meclisindedirler."[589]

"Ey Muhammed de ki: "Mülkün sahibi Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin."[590]

O, mülk sıfatıyla nitelemiştir. Mülk veya milk, azamet, büyüklük, galibiyet, yönetim, yaratma, emretme ve ceza vermede her türlü tasarrufa sahip olmak demektir.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, bütün âlemlerin sahibidir. Hepsi O'nun kulu ve kölesidir. Hepsi O'na mecburdur. [591]

O, gerçek Rabb'tır, gerçek meliktir, gerçek ilahtır. Onları rubûbiyetiyle yaratmış egemenliğiyle onlara galip gelmiş, uluhiyetiyle onları kendisine kul etmiştir. Bu üç kelimenin (Rabb, Melik, İlah) en güzel şekilde ve en güzel bağlamda ifade ettiği şu büyüklüğü ve şu yüceliği düşün: İnsanların Rabbi, insanların Meliki ve insanların İlahı. Bu üç izafet tamlaması, bütün iman esaslarını ve esmâ-i hüsnâ'nın anlamlarını ihtiva eder. Esma-i hüsnâ'nın anlamlarını ihtiva etmesi şu şekildedir. "er-Rabb" Kaadirdir/kudret sahibidir, Haliktır/yaratıcıdır, Bârîdir/yaratıcıdır, Musavvirdir/şekil verendir, el-Hayydir/hayat sahibidir, Kayyumdur/ kendi kendine vâr olandır, Alîmdir/bilendir, Basîrdir/görendir. Semi'dir/işitendir, Muhsindir/iyilik yapandır, Mün'imdir/rızıklandırandır, Cevâddır/cömerttir, Mu'tîdir/verendir, Mâni'dir/engel olandır, Dâr'dır/elem ve zarar verici şeyleri yaratandır. Nâfi'dir/hayır ve menfaat verici şeyleri yaratıcıdır, Mukaddimdir/öne alandır, Muahhırdır/geri koyan, arkaya bırakan, dilediğini saptıran, dilediğini hidayete sevkedendir, dilediğini mutlu eden, dilediğini bedbaht edendir, dilediğini yücelten, dilediğini alçaltandır. Bütün bunlar ve diğerleri O'nun rubûbiyetinin anlamları içinde vardır, bu anlamlar da onları, esmâ-i hüsnâ içinde bulunmaya lâyık kılar.

el-Melik ismine gelince, O emredendir, yasak­layandır, dilediğini yücelten, dilediğini alçaltandır, kullarının işlerinde istediği gibi tasarruf edendir. Onları dilediği şekilde evirip çevirendir. Bu isim de esmâ-i hüsnâ'dan Aziz/güçlü galip, Cebbar/dilediğini zorla yaptırmağa muktedir, Mütekebbir/ her yerde büyüklüğünü gösteren, Hakem/ hükmeden, Adl/adaletli, Hâfıd/indiren, alçaltan, Rafi'/yükselten, Muiz/yücelten, Mûzil/alçaltan, Azîm/ pek azametli, Celîl/ululuk sahibi, Kebîr/pek büyük, Hasîb/hesaba çeken, hesabını bilen, Mecîd/şanı büyük ve yüce, Velî/dost, Müteâli/pek yüce, Mâlikül-Mülk/Mülkün sahibi, Muksıt/herşeyi yerli yerinde yapan, Câmi'/toplayan gibi isimlerin ve Melik'e ait daha başka isimlerin anlamlarını ihtiva eder.

"el-İlâh" ismine gelince bu da bütün kemâl ve yücelik sıfatlarını kendinde toplayan bir isimdir ve esma-i hüsnâ'nın tamamı bu ismin içine girer. Bunun içindir ki "Allah" kelimesinin aslı el-İlâh'tır sözü doğrudur. Nitekim Sibeveyh ve âlimlerin cumhuru/çoğunluğu bu görüştedir. Çok az âlim farklı görüştedir. "Allah" ismi, esma-i hüsnânın ve yüce sıfatların tamamının anlamlarını içinde toplayan bir isimdir. Bu üç isim de esma-i hüsnânın anlamlarının tamamını ihtiva etmektedir. Bu sebeple bunlarla istiazede bulunan/Allah'a sığınan kimse, korunmaya ve sinsi vesvesecilerin vesveselerinden ve ona tasallutundan engellenmeye fazlasıyla lâyıktır.[592]

Sadece Allah Teâlâ bizim Rabbimiz ve Melikimiz olduğuna göre, sıkıntı ve musibet anlarında bizim O'ndan başka sığınağımız ve O'ndan başka mabudumuz yoktur. Artık O'ndan gayrisine dua edilmesine, O'ndan başkasına korku, ümit ve sevgi beslenmesine ve O'ndan başkasına tevekkül edilmesine gerek ve ihtiyaç yoktur. Çünkü senin ümit ve korku beslediğin, dua edip tevekkül ettiğin kimse ya senin mürebbindir/seni terbiye eden, besleyip büyütendir ve senin işlerinin evirip çevirenidir; halbuki senin Rabbin Allah'tır, O'ndan başka rabbin yoktur. Veya sen O'nun gerçekten kulu ve kölesisindir; halbuki insanların gerçek sahibi ve mâliki Allah'tır ve hepsi O'nun kulu ve kölesidir. Veya senin mabudun ve her an muhtaç olduğun ilâhındır. Üstelik senin O'na olan ihtiyacın, hayata ve ruha ihtiyacından daha büyüktür. O, gerçek ilahtır, insanların ilahıdır. Onların O'ndan başka ilâhı yoktur. Onların Rabbi, Meliki ve İlâhı kim ise, O'ndan başkasına sığmamazlar ve O'ndan başkasından yardım isteyemezler. O, onlara kâfidir. O onların yardımcısı ve dostudur. Rubûbiyyeti, egemenliği ve ulûhiyeti ile onların bütün işlerinin idarecisi ve evirip çevireni O'dur. O halde kul, bela, sıkıntı ve musibet anlarında ve düşman saldırılarında Rabbine, malikine ve ilâhına nasıl iltica etmez! [593]

Görüyoruz ki, dünya yüzünde bir çok hükümdarlar var, her hükümdarın bir yurdu, teb'ası, ordusu, idarî teşkilâtı var. Hiç bir hükümdar, yabancı bir kuvvetin yurduna saldırmasına, yurdundan bir parçasını koparmasına veya işlerine karışması­na tahammül edemez ve buna meydan vermemek için bütün kuvvetiyle çalışır. Hükümdar, teb'asıyle yakından ilgilen­mek, onların ahvâline vâkıf olmak, aralarında haklıyı haksı­zı, iyiyi kötüyü, hırsızı doğruyu, zâlimi mazlumu, sâdıkı hâini bilmek ister. Bunun için inzibati kuvvetler, kanunlar, hâkimler, mahkemeler, hapishaneler... gibi bir çok teşkilât vücuda getirmek ve bu teşkilâtı beslemek ve ayakta tutmak için teb'asından vergiler almak mecburiyetindedir. Arazisi ne kadar geniş, teb'ası ne kadar çok, ordusu ne kadar kuvvetli olursa olsun, dünya hükümdarlarından hiç birinin hükümdar­lığı hakikî ve bi'1-esâle değildir. Belki Allahu teâlâ tarafından muvakkaten iktidar mevkiine getirilmiş mecazî ve niyâbî bi­rer memuriyetten ibarettir ve bunlardan her biri hakîkî hü­kümdarı bildiren küçük birer izdir. O izlerden hakîkî hüküm­dar sezilir. Kâinatın ezelî ve ebedî tek hükümdarı ancak Allahu teâlâ'dır. Kâinatda hakîkî ve mutlak olarak hükümdarlık an­cak Allahu teâlâ'nın hakkıdır. Bu sıfatda O'na denk olacak baş­ka bir hükümdar yoktur. Çünkü mülkü yaratan O'dur, bütün mahlûkâtı yoktan var eden O'dur. O'nun mülkünün genişliği­ni, ordularının sayısını yine ancak O bilir. Üzerinde bir çok hükümdarların barındığı arz küresi, bu genişliğin içinde niha­yet bir zerre olmaktan ileri değildir. (Zerre, milyonlarcası bir araya geldiği takdirde ancak görülebilen bir cisimdir) işte bu sonsuz âlemlerde ve bu sayısız mahlûkat üstünde hâkimiyet ve saltanat ancak O'nundur, ancak O'nun irâdesi, hüküm ve ta­sarrufu câridir. Ancak O'nun istediği olur, istemediği olmaz. Fermanını geri döndürecek, hüküm ve kazasını bozacak yok­tur. Her dilediğini dilediği gibi yapar. Dilerse mülk verir, şah yapar, dilerse pâdişâhken indirir atar, dilerse cebreder, dilerse serbestlik verir, dilerse küçültür, dilerse büyültür, dilerse sı­kar, dilerse açar, dilerse yıkar, dilerse yapar, dilerse daha baş­ka âlemler yapar, onlarda da dilediği gibi tasarruf eder. Velha­sıl bu muazzam devletde, bu sonsuz mülk ve saltanatta her şeyin varlığı veya yokluğu O'nun bir tek irâdesine bağlıdır. "Ol" deyince oluverir. "Olma" derse bir lâhzada her şey yoklu­ğa dönüverir. Her şey O'nun kudreti altında makhur, herkes O'nun irâdesine tabî, fermanına, baş eğmeye mecburdur. O'nun müsaadesi olmadan kimin haddine düşmüş ki, O'nun karşısında hükümdarlık da'vâ etsin, O'nun mülküne göz diksin. Hü­kümdarlar teb'asından vergi alır. Allahu teâlâ mahlûkâtından bir şey almaz, her şeyi O verir. O, kâinata muhtaç değil, kâi­nat O'na her lâhza muhtaçtır. Kâinat üzerinde tasarrufu bi'l-istikiâldir. Yardımcıya, vezire, vekîle, vâsıtaya ihtiyacı yok­tur. Bütün dünya hükümdarları bir araya gelseler O'nun irâde­si inzimam etmedikçe hiç bir şey yapamazlar. O pâdişâhlar pâdişâhı, hükümdarlar hükümdârı, dünyâyı bir çalışma yeri, âhireti de hesap günü olarak yaratmıştır. Mahkeme-i kübrâ oradadır, iyiler için cennetler, kötüler için cehennem hazır­lanmıştır. Herkes akıbetini görecektir. O günden ve o mahke­meden kaçıp kurtulacak bir sığınak da yoktur. [594]

 

Kula Gereken Şey:

 

Kendisinin önü, sonu nereye varacağı belirsiz bir serseri değil, Alîm ve Habîr, Rahîm ve Kadir bir hükümdarın hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ve hayatı boyunca, iyi kötü bütün söylediklerinin, yapıp ettiklerinin, görüp işittikleri­nin kamusunun muntazam kayıtlarla tesbit ve tescil edilmek­te olduğunu ve mahkeme-i kübrâda bütün bu dosyaların ortaya dökülüp hesabı sorulacağını kat'i surette bilerek, giderini ona göre ayarlamaktır. Hele yüksek rnevki'ler, hudutsuz salâhi­yetler çok defa insanı sarhoş eder. Öte taraftan mürâilerin, dal­kavukların uyuşturucu sözleri de insana kendisini düşünmeyi güçleştirir, işte o zaman gurura, hodgâmlığa kayar. Kendisi­ni hiç bir şey değilken âmir yapan, hükümdar yapan, her şey yapan Hâlik-ı zü'1-celâlini ve buyruklarını unutur, isyan eder. Küfrân-ı ni'metde bulunur, gadabına çarpılır ve bir daha da onu kimse kurtaramaz. Dünyanın bir gölge gibi geçici ni'met ve devletleriyle gevşeyip bayılmamalı, o ni'meti vereni düşü­nüp daha ziyâde ayılmalı.O'nu veren Allah'ın almağa da kadir bulunduğunu ve düşmez kalkmaz yalnız Allah'tan başka olma­dığını bilmeli de, kendisinin nihayet muayyen bir zaman için ücretle tutulmuş bir çoban vaziyetinde olduğunu ve idaresi al­andaki koyunların hastasına bakar, geride kalanlarını gözetir­se ücretini almağa hakkı olacağını, böyle yapmazsa mücâzâta çarpılacağını asla unutmamalı. Günün birinde bu muvakkat tasarruf kudreti, müddeti bitip de hakiki sahibine dönünce, bu hakikat anlaşılır. Lâkin onu sonradan değil, önceden anlamak ve ona göre ondan faydalanmak gerektir. [595]

 

4. EL-KUDDÜS

 

Her Eksiklikten Münezzeh. [596]

Hatâdan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak, pek temiz. [597]

"Kuddüs" Allah'ın güzel isimlerinden olup "Kuda" kökünden türetilmiştir. Fu'ül vezninde olan el-Kuddüs temiz ve pak anlamlarına gelmektedir.

"Kuddüs", Allah'ın her türlü eksiklik ve noksan­lıktan münezzeh, pak olması demektir. "Takdis ve tethir" Allah'ı noksanlıklardan tenzih etmek demektir.

"Biz seni hamd ile tesbih eder ve her türlü nok­sanlıklardan tenzih ederiz." [598]

Ebu İshak ez-Zeccac bu konuda şunları söy­lüyor; Nefislerimizi temizleriz. Bunu da sana itaat eden kimselerle yaparız. İlahi emir ve yasakları melek­lere ve peygamberlere ulaştırmakla görevli vahiy meleği Cebrail insanları manevi açıdan temizleyen vahyi getirmesi ve hiç günah işlememesi sebebiyle 'Ruhu'l-Kudüs" diye isimlendirilmiştir, demiştir, [599]

Kuddüs,  Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde geçmekte­dir. Bunlar bir (Haşr: 59/23)'de ve diğeri:

"Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahi­bi, eksiklikten münezzeh, aziz ve hakim olan Allah'ı teşbih eder."[600] geçmektedir.

Aişe (r.anha) diyor ki:

Resulullah (s.a.v.) rükuda: "Meleklerin ve ruhun Rabbini takdis ve tesbih ederim."derdi. [601]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiç bir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, esenlik verendir." [602]

"el-Kuddûs" ve "es-Selâm"ın mânâları birbirine yakındır. el-Kuddûs, "tazim ederek ve yücelterek birisini tenzih etti, ayıplardan ve kusurlardan uzak ve temiz gördü" anlamına gelen "kaddese" fiilinden türetilmiştir. "es-Selâm" ise "selamet" kelimesinden alınmadır. Allah Teâlâ yaratıklardan herhangi birine benzemekten, her türlü eksiklikten ve kemâline aykırı her şeyden salimdir. [603]

O, mukaddestir/pâk  ve temizdir, muazzamdır/büyüktür, her türlü kötülük   ve çirkinlikten   münezzehtir/uzaktır,   yaratıklardan herhangi birine benzemekten, eksiklikten ve kemâline  aykırı  her  şeyden  salimdir.  Allah  şu şekilde tenzih edilir: O her yönden ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. O, bir benzerden, denkten,  rakipten, eşten ve  zıddan münezzehtir/uzaktır, temizdir ve bunlara sahip olmaktan çok üstün ve büyüktür. En mükemmel, en muazzam ve en kapsamlı olan sıfatlarından herhangi bir sıfatın eksikliğinden de münezzehtir. O'nun "azamet" ve   "kibriya" sıfatlarına sahip olması her türlü noksanlıktan tam olarak münezzeh oluşundandır. Tenzih/kusurdan  beri görme O'nun gayrisi içindir. Yani O'nun tenzihe ve takdise ihtiyacı yoktur.  Tenzih, kötü zanlardan O'nun kemalini yüceliğini korumak maksadıyla yapılır. Nitekim cahiller O'nun hakkında bir takım kötü zanlara  düşmüşler ve  O'nun  şânına lâyık olmayan şeyler söylemişlerdir. Kul Rabbine sena ederek "Sübhanallah" veya "Tekaddesallah" veya "Teâlâllah" veya benzeri şeyler söylediği zaman O'nun her türlü noksanlıktan sâlim/uzak ve her türlü kemâle/mükemmelliğe sahip olduğunu ifade ederek övmüş olur. [604]

Allahu teâlâ mahlûkâta benzemekten münezzehtir. Allah yaradılmışların zâtlarından, hallerinden, vasıflarından hiç bi­rine benzemez. Meselâ cisimlerin, zahirî hislerimizle bile­bildiğimiz lezzet, renk, koku, soğukluk, sıcaklık, sertlik, yu­muşaklık... gibi bütün hallerinden; dert, tasa, sevinç, korku, hüzün, ızdırap, infial, tagayyür gibi nefsânî keyfiyetlerinden veya her hangi bir şekilden, suretten, miktardan, zamandan, mekândan, tertipten, tecezziden, tenâhîden ve bunlar gibi di­ğer bütün mahlûkatın şânından olan her hangi bir hal ve vasıf­tan, bir şeye benzemekten çok yüksek, çok uzaktır.

Bu ism-i şerîf, temiz ve pâk olmak ma'nâsına Kuds mas­tarından mübalâğa sîgasıdır. Her türlü ayıptan, kirden, pas­tan, lekeden, eksiklikten son derece temiz demektir. Ülûhiyyete mahsus sıfatlardan Muhâlefetün li'I-havâdis sıfatına râci'dir.

İnsan oğlunda bulunan iki türlü sıfat: İnsan oğlunda bir takım haller ve sıfatlar vardır ki, onlar yüzünden sevilir, hür­met edilir. Yine bir takım haller ve sıfatlar da vardır ki, o yüz­den yerilir, nefret edilir. Meselâ halleri ve sıfatları kusurlu ve ayıplı olan, bilgisiz ve âciz insan sevilmez, herkes onlardan uzak kalmak ister. Bâzı insanlar da yaradılışı i'tibâriyle gü­zeldir, sözü sohbeti bellidir, bir şeyler bilir, bir şeyler yapar. Evvelkilere nakıs insanlar, ikincilere mükemmel insanlar de­nirse de, insanların da yine bir çok eksik tarafları bulunur. Mahlûkun kusursuzluğu izafîdir.

Mahlûkat içinde her türlü ayıplardan, kusurlardan tam ve mutlak surette tertemiz bir varlık sahibi bulunması imkânsızdır. Mahlûkun kusursuzluğu, kendi aralarında ve birbirle­rine nisbetle izafî ve mahduttur; bu i'tibarla en kıymetli in­sanlar hiç noksanı bulunmayan değil, pek az noksanı olandır. Böyle insanların fazileti, kemâli daha çok olur ve bunlar, mensup oldukları aileler, memleketler, milletler ve hattâ bazan bütün insanlar için iftihar kaynağı olurlar. Allahu teâlâ, insanlardaki kemâl sıfatlarından da mukad­destir.

İnsanlarda bulunup da nefret ve istikrah edilen sıfatlardan başka, insanların birbirlerine karşı üstünlüğünü ve kıymetini ifâde eden ve insanlar tarafından kemâl sıfatlar diye adlandırı­lan sıfatlardan da Allahu teâlâ münezzehtir. Gerçi bu sıfatların kemâl sıfatlar diye adlandırılması, insanların kendi aralarında ve kendi hallerine göre doğru olabilirse de, Allah teâlâ hakkın­da bunlar hep noksan sıfattır. Meselâ ilim, kudret birer kemâldir, fakat muhakkak surette Allahu teâlâ insanların bildiği gibi bilmekten, insanların yapabildiği kadar yapmaktan çok üstündür. Çünkü O, kayıtsız şartsız her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter, işte hakikî kemâl sıfaü budur, insanlar ise bir şeyi bilir, fakat bilmediği nâ-mütenahîdir. Bir şey yapar, fakat is­teyip de yapamadığı nâ-mütenâhîdir. Daha doğrusu Allahu teâlâ'nın müsaade ettiği sınıra kadar bilir ve tâyin ettiği hudu­da kadar yapar. Ondan ilerisi kat'î bir acz... kat'î bir hiçlik­tir. [605]

 

El-Kuddûs İsm-i Şerîfînin Biricik Sâhîbi:

 

El-Kuddûs ism-i şerifinin tek ve eşsiz olarak biricik sahibi, Allahu teâlâ'dır. Her bakımdan mutlak kemâl O'na mahsustur. Allahu teâlâ zâtında, sıfatında, efâlinde, ahkâmında, esmasında her türlü lekeden, eksiklikten uzak ve çok temizdir. O zâtında veya her hangi bir sıfatında veya fiilinde veya hükmünde veya isminde mahlûkundan birine benzemek­ten veya mahlûkâtından biri O'na benzemekten mukaddestir. O'nun zâtı kadîmdir, bakidir, sıfatları kâmildir, ezelîdir. Hiç bir fiilinde maddeye, müddete, yardımcıya ihtiyacı yoktur. Bütün hükümleri hikmetlidir. Kullar içinde baştan başa hayır, menfaat ve inayettir. O'nun isimleri de nâ-mütenâhî kemâlâtını bildirdiği için en yüce, en güzel kelimelerdir.

İnsanların zâtları, sıfatları, fiilleri, hükümleri, isimleri hep ayıplı ve kusurludur. Bir kere varlıkları mahduttur. Halle­ri, sıfatları da mahduttur, işleri ıvazlı ve garazlıdır. Hükümle­rinin doğrusu olduğu gibi hatalısı da çoktur, insanlara müte­allik ma'nâlar ifâde eden, isimlerin ve kelimelerin de nihayet taşıdıkları ma'nâlardan fazla bir güzelliği olamaz. [606]

 

El-Melik İsm-i Şerifinden Sonra El-Kuddûs İsm-i Şerifi:

 

Allahu teâlâ'nın bütün varlığa hâkim bir saltanat sahibi bulunduğunu bildiren El-Melik ism-i şerifinden sonra El-Kuddûs ism-i şerifinin getirilmesi, fikirleri yanlış yollara sapmaktan koruduğu için ne kadar uygun düşmüştür. Evet, ni­ce insanlar var ki, Allahu teâlâ'yı hakkıyle bilmediklerinden, O'nu kendi aralarındaki hükümdarlara benzetiyorlar, O'nun -hâşâ- Arş üzerinde ikâmetgâhı olduğunu ve mahlûkatı içinden bir takım şahısları seçerek onlara tasarruf salâhiyeti verdiğini ve onların eliyle ahkâmını yürüttüğünü ve güya onların vere­ceği raporlarla işlere muttali olacağını ve daha bunun gibi ülûhiyyet şânına uymayan bâtıl zanlara düşüyorlar. Bütün bunlar düzeltilmesi vacip bozuk akidelerdir ve bu bozuk aki­deler yüzünden insanların başına gelmedik belâ kalmamıştır. Allahu teâlâ, cisim sahipleri gibi bir yerde oturmaktan, bir yerde bulunmaktan, bir işi başkasına gördürmekten... münez­zehtir. O'nun her zerreye yakınlığı birdir. Her şeyi ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır, ikâmetgâh, zaman, mekân mefhumları yaradılmışlarla beraber doğmuştur. Bu varlık yokken zaman ve mekân da yoktu, fakat Allahu teâlâ vardı. [607]

 

Kula Gereken Şey:

 

Allahu teâlâ'yı üstün güzelliklerle yâni kendine mahsus vasıflarla öğmek ve O'na noksan vasıflar isnat etmekten sa­kınmaktır. Birincisi takdis, ikincisi tesbih'dir. Yâni Allahu teâlâ'ya kendine mahsus kemâl sıfatlarıyle hamd-ü sena etmek takdis; O'nu herhangi bir lekeden, herhangi bir yaraşıksızlıktan tenzih etmek tesbihtir.

İ'tikâdını, ibâdetini, kalbini lekeden ve çirkinlikten te­mizlemeğe çalışmaktır.

İ'tikât Temizliği: Şüphe ve tereddütten uzak olma­sı, inanışın yakîne dayanmasıyle olur. Onun için i'tikâda ait herhangi bir mes'elede tereddüt duyulunca hemen o noktayı kat'î bir kanâat hâline getirinceye kadar çalışmak ve ihtisas sahiplerinden soruşturmak icâbeder. Çünkü i'tikât mes'elesi bir küldür, tecezzî kabul etmez. Herhangi bir unsurunda mütereddid bulunmak, bütün i'tikâdı sarsar.

İbâdet Temizliği: İhlâs ile olur. Mâlî olsun, bedenî olsun, her türlü ibâdet yalnız Allah için yapılır. Âbid'in gayesi ancak Allah'ın rızâsına ermektir. Bu gaye gönülde başka maksatlara, başka mülâhazalara yer vermeyecek kadar kuvvet­li ve şümûllü olmalıdır. Eğer ibâdetlerde Rızâu'llah ile bera­ber başka maksatlar da güdülürse, o ibâdette ihlâs kalmaz; ka­rışık ve katkılı olur. İbâdette şirk işte budur. Bu da insan için bir yüz karası, tevbesiz afvedilmeyen bir suçtur.

Kalb Temizliği: Oradan kötü huyları atmakla olur. Kalbler Allahu teâlâ'nın dâima bakıp durduğu yerlerdir. O'nun için gayet temiz tutulmalıdır. Maddî bir temsil ile, kötü huy­lar, kalb sahasında yer yer yığılmış müteaffîn çöplükler, pislîkler, bataklıklar, ayrık kökleri, yabanî dikenler gibidir, iyi huy kazanmak da bunları temizleyip tesviye turâbiyesini yapmak, muntazam taksimatlı çiçeklikler ve güzel çiçeklerle kalb sahasını temiz bir park hâline getirmektir. [608]

 

5. ES-SELÂM

 

Esenlik Veren. [609]

Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan, -her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran- Cennet'deki bahtiyar kullarına selâm eden. [610]

"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten mü­nezzehtir, selamet verendir." [611]

Es-Selâm; lügatta selâmet ve emniyet manaları­na gelmektedir. Selâm; "kendisi bizatihi var olan bir esenlik demek değil, Allah (c.c.)'dan sâdır olan bir esenlik" demektir. Allah'ın selâmı, esenlik vermesi, hiçbir şekilde mal ve çocuğun fayda vermediği ancak kendisine kalbi selim ile gelindiğinde faydalanacağı günde dünya ve ahiret esenlik mükafatı demektir. Genel bir ifadeyle "her türlü selametin menbaı ve mastarı, kendisi ayıptan kusurdan eksiklikten, fena ve zevalden, hasılı her türlü muhataradan salim ol­duğu gibi, kendisinden selamet umulan ve esenlik arayanları selamete erdirecek olan" [612] demektir.

"Biz de İslâm Peygamberi Muhammed (s.a.v.)'e selâtü selâm gönderiyor ve Rabbimizden esenlik dili­yoruz.

Resulullah (s.a.v) namazdan ayrılmak istediği za­man üç kere istiğfarda bulunur, sonra da:

"Allah'ım! Selâm olan sensin ve esenlik de sende­ndir. Sen Celâl ve ikram sahibi yücesin." diye dua ederdi. [613]

Îbnü'l-Kayyim (Allah rahmet etsin) "es-Selâm" ismi hakkında şunları demiştir:

Allah Teâlâ, her türlü ayıp ve noksanliktan salim olduğu için, bu isimle isimlendirilen herkesten daha çok "es-Selâm" İsmine müstehaktır. Her bakımdan gerçek "Selâm" O'dur. Mahlûkat, izâfî/göreceli olarak selâm'dır. [614]O, zâtında, akla hayale gelebilecek her türlü ayıptan ve noksandan salimdir; sıfatlarında her türlü ayıptan ve noksanlıktan salimdir; fiillerinde her türlü ayıptan, noksanlıktan, şerden, zulümden ve hikmet dışı vâki olacak davranıştan salimdir. Bilakis O, her yönden ve her bakımdan hakikî "es-Selâm"dır. O, bu isim kendisine verilenlerin hepsinden daha çok bu isme müstehaktır. İşte bu, O'nun kendisini tenzih etmesinin ve peygamberinin O'nu tenzih etmesinin gerçek şeklidir. O, arkadaştan, evlattan beridir; benzerden, denkten, rakipten ve benzerlikten berîdir; ortaktan biridir. Bu sebeple O'nun sıfatlarını tek tek incelediğin zaman her bir sıfatın kemâline aykırı olan şeylerden salim olduğunu görürsün. O'nun hayatı ölümden, uyku ve uyuklamadan; kendi kendine var oluşu ve kudreti yorgunluktan ve bitkinlikten; ilmi kendisinden bir şeyin gizli kalmasından veya unutkanlıktan veya düşünme veya hatırlama ihtiyacından; iradesi hikmet ve maslahat dışına çıkmaktan; sözleri yalan ve haksızlıktan berîdir/uzaktır. Bilakis O'nun sözleri tamamen doğruluk ve adalettir. Zenginliği  herhangi  bir şekilde   başkasına   muhtaç olmaktan uzaktır. Bilakis O'nun dışındaki her şey O'na muhtaçtır ve O her şeyden müstağnidir.    Egemenliğinde çekişecek birisinden, ortaktan, yardımcıdan, destekçiden veya O'nun katında O'ndan izinsiz şefaate yeltenecek şefaatçiden beridir. İlahlığında ortaktan beridir.  Bilakis O öyle bir Allah'tır ki kendisinden başka hiç bir ilah yoktur. O'nun hilmi, affı, müsamahası, mağfireti ve cezası herhangi bir ihtiyaçtan, zilletten veya başkalarında olduğu gibi herhagi bir yapmaçıklıktan uzaktır. Bilakis hepsi keremi ve ihsanındandır. Aynı şekilde O'nun azabı, intikamı, şiddetle yakalayışı, süratle cezalandırması, zulümden, kinden, düşmanlık ve kabalıktan uzaktır. Bilakis tamamen hikmet, adalet ve herşeyi yerli yerine koymasından dolayıdır. O'nun  ihsanı,  sevabı ve  nimeti  övülmeye  lâyık olduğu gibi azabı ve cezası da övülmeye lâyıktır. Eğer sevabı ve mükafaatı azabın ve cezanın yerine koymuş olsaydı bu O'nun hikmetine ve izzetine aykırı olurdu.  Cezayı yerinde uygulamış  olması O'nun adaleti, hikmeti   ve izzetindendir. O, kendisini tanımayan düşmanlarının zannettikleri hikmetine muhalif şeylerden beridir.

O'nun kazası ve kaderi abesten, zulüm ve haksızlıktan ve sonsuz hikmetine aykırı bir şekilde vukubulma vehminden uzaktır. O'nun şeriatı ve dini çelişkiden, farklılıktan, bozukluktan ve kulların maslahatına aykırılıktan, Allah'ın kullarına rahmetine ve ihsanına aykırılıktan ve hikmetine aykırılıktan uzaktır. Bilakis O'nun şeriatının tamamı hikmet, rahmet, maslahat ve adalettir. O'nun verdiği nimetler herhagi bir karşılıktan veya nimet verdiği kimselere muhtaç olmaktan beridir, O'nun nimeti vermemesi ve kısması da cimrilikten veya fakirlik korkusundan dolayı değildir. Bilakis O'nun vermesi bir karşılık ve ihtiyaç sebebiyle değil, sırf ihsanıdır. Vermemesi de acizliği veya cimriliğinden değil sırf hikmeti ve adaletindendir.

O'nun arşını istiva etmesi, kendisini taşıyacak veya üzerinde yükseleceği herhangi bir şeye muhtaç olmaktan beridir. Bilakis arş da O'na muhtaçtır, arşı taşıyan melekler de O'na muhtaçtır. O, arştan da arşı taşıyan meleklerden de ve başka şeylerden de müstağnidir. Bu istiva, herhangi bir sınırlamadan, arşa veya başka birşeye ihtiyaç veya Hak Teâlâyı bir şeyin kuşatması şaibesinden uzaktır. Bilakis Allah Teâlâ var iken arş mevcut değildi ve ona muhtaç da değildi. O, her şeyden müstağnidir ve övülmüştür. O'nun arşını istiva etmesi ve yaratıklarını emrinde tutması, herhangi bir şekilde arşa veya başka bir şeye muhtaç olmaksızın O'nun egemenliğinin ve galibiyetinin bir gereğidir.

O'nun her gece rahmetiyle dünya göğüne inmesi, O'nun ululuğuna ve her şeyden müstağni oluşuna zıt gelecek durumlardan münezzehtir. O'nun kemali, muattılenin ve müşebbihenin [615] vehimlerinden uzaktır. O, bir şeyin altında olmaktan veya bir şeyde mahsur kalmaktan münezzehtir. Rabbimiz Teâlâ, kemaline zıt gelen her şeyden yücedir ve uzaktır.

O'nun işitmesi, görmesi ve zenginliği müşebbihenin hayal ettiği ve muattılenin uydurduğu şeylerden uzaktır. Dostlarıyla dostluğu, mahlûkatın birbiriyle dostluğunda olduğu gibi herhangi bir mecburiyetten dolayı değil rahmetinden, lütuf ve ihsanından dolayıdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü bir dosta ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim, de." [616]

Allah dost edinmeyi mutlak mânâda reddetmiyor, bilakis acizlik sebebiyle dost edinmeyi reddediyor.

Aynı şekilde O'nun dostlarına ve sevdiklerine olan sevgisi, mahlûkatın aralarındaki sevgilerde olduğu gibi ihtiyaçtan, yapmacılıktan ve menfaatten uzaktır. Ayrıca bu konuda muattılenin uydurduğu şeyleden de uzaktır.

O, kimi ayetlerinde kendisine nisbet ettiği el ve yüz gibi şeylerde de müşebbihenin zanlarından ve muattılenin uydurmalarından beridir.

Şimdi düşün, O'nun es-Selâm ismi, bütün bu noksanlıklardan ve ayıplardan tenzih edilişini nasıl ihtiva ediyor. Nice kimseler bu ismin ihtiva ettiği mânâ ve sırları tam olarak kavrayamamışlardır. Allah, kendisinden yardım istenilecek olandır. [617]

İsm-i şerif mastardır. Dertten, belâdan, ayıbtan, kusurdan berî olmak ma'nâsınadır. Esas i'tibâriyle mastarlardan isim olmaz. Fakat mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastarlardan isim yapıldığı vardır. Şu halde ma'nâ: Her türlü noksandan, ayıp­tan, âfât ve belâlardan son derece salim ve münezzeh bulunan demek olur. Bu ifadeye göre bu ism-i şerîf de EI-Kuddûs ism-i şerifine yakın bir ma'nâ bildirmekte ise de, bu daha ziyade is­tikbâle aittir.

Yâni Allahu teâlâ'nın gerek zâtı, gerek sıfatı ileride en ufak bir tagayyüre, bir değişikliğe uğramaktan münezzehtir. O, ezelde nasılsa, ebedde de öyledir. O, asla yok olmaz, ilmi gevşemez, kudreti kesilmez, mülkü elinden çıkmaz...Bu sıfat da ancak Allahu teâlâ'ya mahsustur. Ondan başka salim kalacak yoktur. Mahlûk varken yok olur, sultanken kul olur, bilirken câhil, muktedirken hiç olur. Hiç bir varlığa ina­nılmaz, hiç kimseye güvenilmez; bir anda hepsi yalan oluve­rir. [618]

 

Bu Ma'naya Göre Kul İçin Gereken Şey

 

Her işinde fânilere değil, yalnız Allahu teâlâ'ya dayanıp güvenmektir. Çünkü yıkılmayacak ve her türlü afat ve belâdan salim kalacak olan yalnız O'dur. Fânilere bağlananlar hayal sükûtuna uğrayarak sonunda ağlayanlardır. "Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür" diyen dedelerimiz bu hakikati ne güzel ifâde etmişlerdir. [619]

 

İsm-i Şerifin Başka Bir Ma'nâsı:

 

Es-Selâm ism-i şerifi, gerek dünyâda, gerek âhirette, teh­like içine düşen kullarını, isterse selâmete çıkaran diye de tef­sir edilmiştir. Öyle ya, her türlü selâmetin sahibi ancak O ol­duğu gibi, istediğini selâmete erdirecek plan da ancak O'dur. [620]

 

Bu Ma'naya Göre Kula Gereken Şey:

 

Selâmeti yalnız O'ndan bilmek ve yalnız O'na teşekkür et­mektir. Allahu teâlâ her türlü tehlikenin selâmet yollarını ve sebeplerini yaratmıştır, tanzim ve tertip etmiştir. Fakat bu sebepler nihayet bir halâs vasıtasıdır. Şu halde tehlikeden selâmete çıkanın, vâsıtaya değil, o vâsıtayı yaratıp sevkedene teşekkür etmesi icâbeder. Gerçi vâsıtaya da teşekkür edilir ama, Allah'a ortak gibi değil, iyi bir işe vâsıta olduğu için. Söz temsili, Allah'ın yaradıp kuluna ilham ettiği selâmet se­bepleri, denize düşüp de dalgalar arasında bocalayan bir zaval­lıya atılan (tahlisiye simidine) benzer. O simidi tutarak selâ­mete çıkan felâketzedeye bu selâmeti veren simit midir, yoksa o simidi ona atan mıdır? [621]

 

Felâket Ve Buhranlı Dakikalarda Dîn Ve Îmân Kuvveti:

 

Hayatta bâzan öyle hâdiseler olur ki, bu hâdiseler karşı­sında insan, müthiş bir fırtınaya tutulmuş vapur gibi, ıztırap dalgaları arasında çalkalanır durur. Vapurun kaptanı olduğu gibi, vücûdun kaptanı da akıl ve ilimdir. Fakat onu destekliyecek olan kuvvet de İmandır. İman muvâzene temin eder. Muvâzene de selâmete çıkaracak bir sebep olur. İman yoksa muvâzene de yok.. Muvâzene olmayınca selâmete çıkar bir yol da yok demektir.

Faraza denizin ortasında azgın dalgalar arasında teknesi battı, batıyor vaziyetine düşen kaptanın orada biricik dayanıp güveneceği kuvvet, kalbindeki Allahu teâlâ'ya olan îmânıdır. O bilir ki, her türlü selâmetin biricik sahibi, yaradanı, bağışlıyanı yalnız Allah'tır ve inanmıştır ki, Allahu teâlâ merha­metlidir, kudretlidir, bütün işleri hikmetlidir. Artık o, Al­lah'ın hükmüne ve kendi hakkındaki emr-ü fermanına razıdır. Allah'ın yardımından ve merhametinden asla ümidini kesmez. Kalbinin bir tarafında korku varsa, öte tarafında da ümit bulu­nur. Korku ile ümitten meydana gelen muvâzene içinde yeise kapılmaz, izini şaşırmaz, ma'nâsız telâşlarla vahameti arttırmaz. Bilâkis soğuk kanlılığını muhafaza eder, vaziyete göre tedbir alır, kumanda verir, ondan ötesini Allah'a birakır. Onun yaradıp sevkedeceği fırsatları gözetir ve her fırsattan sükûnet­le faydalanarak, böylece selâmet sahiline çıkar. Fakat bu inan­cı ve bu kuvveti bulamayan kalblerde yalnız korku hâkimdir. Müthiş bir yeis, bütün kalbi kaplamıştır. Orada hiç bir ışık, hiç bir ümit yoktur. İşte bu yeis hâli, daha büyük felâketlere yol açabilir. Her zaman görüp ve işitip duruyoruz ki, muvâze­nesini kaybederek kendisini fazla yeis ve ıztıraba kaptıranlar­ da hemen barut gibi ateş almak, olura olmaza hiddetlenmek, düşünmeden her şeye saldırmak gibi gayri tabiî ve mazarratlı haller görülür. Onun için kalpleri perişan, fikirleri kararsız­dır. Çâredir diye asılsız şeyler araştırır, tedbirdir diye yanlış şeylere baş vurur. Halbuki böyle yapmak zâten mevcut olan mazarrata daha başka mazarratlar eklemekten, durumu bütün bütün kötüleştirmekten başka bir şeye yaramaz. Bu cihetten bu gibi hallerde muvazeneli bulunmak Allah'ın büyük ni'metidir. Çünkü muvazenesizliğin neticesi - Allah'a sığındık - ya intihar.... ya tecennün.. işte bu da bu surette helak girdapları­na batar gider. Şayet kurtulmaları mukadder değilse, imanlısı da, imansızı da dalgalar veya ızdıraplı hâdiseler arasında boğu­lur gider. Bunlar, görünüşe göre hayatlarının sonucu i'tibariyle birleşmiş gibi olsalar da, ölümden sonra görecekleri mua­mele ayrıdır.

Allahu teâlâ buyurmuştur ki:

"Kullarımdan bir kuluma bedeni, yahut malı, yahut evlâdı yüzünden bir musibet verirsem, o da bunu sabr-ı cemil ile karşılarsa, kıyamet günü kendisi için mizan kurmaktan yahut defter-i a'mâlini aç­maktan haya ederim." [622]

İşte îmân sahibi, sabr-ı cemîli sebebiyle Hak'kın o büyük mükâfatına erecektir. Sabr-ı cemîl ne demektir? insanın mukadderatı içinde hoşuna giden hâdiseler olduğu gibi, hoşlanmadığı hâdiseler de olur. Bunların hepsi de Allah'ın hükmü, emr-ü fermanı neti­cesidir. Hoşlanmadığı hâdiseleri de hoşuna giden hâdiseler gi­bi karşılayabilmek sabr-ı cemildir. Bunun izahı, öfkelenme­mek, yeise dalmamak, önüne gelene hâlinden şikâyet etme­mek, hele ağzından Allah'ın hükmüne i'tiraz yollu bir söz kaçırmamaktır. İşte tam bir olgunluk nişaneleri...

Sevgili okuyucu! Her zaman için ve bilhassa hayâtın kor­kunç safhalarında din ve İmân kadar kalbe metanet veren bir kuvvet yoktur.

İflâs haline gelmiş namuslu bir tüccar, ıssız ve tehlikeli çöllerde kalmış veya dağlarda yolunu, izini kaybetmiş bir yolcu ve daha bunlara benzer hallerde hep ayni hâlet-i ruhiye ve aynı akıbet. [623]

 

Yîne Bu İsm-i Şerîfîn Tefsîrî Olmak Üzere:

 

Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden, denmiştir.

Yâ-sîn Sûresinde                             

"Selâmün kavlen min Rabbi'r-Rahîm" büyurulmuştur.

Meâl-i Şerîfi: Ehl-i cennete, Rahîm olan Rab'dan doğru­dan doğruya söylenme bir selâm da vardır. Bu âyetteki Er-Rahîm ism-i şerîfi, sonunda mü'minleri rahmetiyle muratla­rına erdirecek demek ma'nâsınadır.

Bu günahkâr kullarını da cemâlini gören, selâmını duyan o bahtiyarlar sırasına katıver; ey lütuf ve kerem sahibi Allah'ım! [624]

 

6. EL-MÜ'MİN

 

Güven veren, [625] güvenilen,  korkudan  emin  kılan peygamberlerini mucizelerle tasdik ve teyit eden,[626] gönüllerde imân ışığı uyandıran, kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran, [627]

"Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar et­mişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'­tan, başka ilah yoktur." [628]

Mahlukatın şehadetinden önce birliğine bizatihi şehadet eden Allah'ı her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz. Arapçada "iman" tasdik etmek demektir. Allah Celle Celâlühü kendi varılığını tasdik eden mü'mindir. Söz bakımından Allah'tan başka daha doğru kim­se yoktur.

Mü'min; arapçada korku ve endişeden emin ol­mak, güvenmek, doğrulamak, tasdik etmek, bir şeye inanma demektir. İman, şüphe ve tereddütleri kal­dırmak isteyenlere, korku içinde olanlara emniyet ve­ren, güven verendir.

Bize güven ve esenlik veren ancak kendi yanın­da güven duyulan mü'min Allah'ı her türlü noksan­lıklardan tenzih ederiz.

Allah'ın bu güzel ismi En'âm sûresinde şu şekil­de geçmektedir.

"Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara de­di ki:

“Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şeyi dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır."[629]

"Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri Ona ortak koşmaktan kork­mazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden na­sıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki grup­tan hangisi güvende olmaya daha layıktır." [630]

"İnanıp ta imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır." [631]

Allah Teâlâ kendisini kemal sıfatlarla, güzellik ve yücelikle sena edip övendir. O, peygamberlerini  gönderip, ayet ve delillerle, kitaplarını indirendir. Peygamberlerini de onların doğruluğuna ve getirdikleri mesajın sıhhatine delalet eden her türlü mucize. ve burhan ile destekleyip tasdik etmiştir. [632]

Allahu teâlâ, kalplere îmân bağışlıyarak, oralardan şekleri, tereddütleri kaldırmıştır- Kendine sığınanlara aman verip korumuş, emniyetle rahatlandırmıştır. Bunların hiçbirini Allah'dan başka yapacak yoktur. İmân Allah'ın en büyük ni'metlerinden biridir. Eğer Allah bir kuluna îmân nasip etmemişse, onu hiç kimse îmâna getiremez, binaenaleyh îmân sahibi bir kul dâima:

El-Hamdüli'llâhi alâ dîni'l-İslâmi ve alâ tevfîkı'l-îmâni ve alâ hidâyeti'r-Rahmân" diye bu büyük bahşişten dolayı Allahu teâlâ'ya hamd-ü sena etmelidir. Kendisinin îmân sahibi olmasına sebep olanlara da saygı gösterilmesi, iyilik bilirlik olması i'tibariyle Allah'ın sevdiği bir hareket­tir.

Allahu teâlâ'nın ni'metlerinden biri de emniyet'dir. İnsan, malı, canı, ırz ve namusu için her saat korku ve endişe içinde kalsaydı, bu ne büyük azap olurdu. Yüreklerimizde böyle bir korku taşımıyor, bilakis rahatlık ve iç ferahlığı içinde yaşıyorsak, bunun El-Mü'min ism-î şerifinin tecelliyâtından olduğuna şüphe yoktur. Binâenaleyh emniyet ve asayişin te'mini için çalışan her şahıs ve bu uğurda kullanıla­cak her çeşit silâh ve âlât, hep bu ism-i şerîfin mazharıdır. Yâni aynasıdır, sebepleri ve vâsıtalarıdır.

Bir de insanın dâima kötülüğüne ve zararına çalışan ve hiç bir zaman onun mes'ut olduğunu istemeyen düşmanlar vardır. Bunların içinde en azılısı ve en merhametsizi ve kendisiyle sa­vaşmak en güç olanı şeytandır. Haydutlar, zâlimler, iftiracı­lar, hasetçiler ondan sonra gelir. Bir insan, şöyle söz alışkan­lığı neticesi değil de, idrak ve şuurla "Bütün bunların şer­rinden Allah'a sığındım" dediği zaman, Allah onu reddet­mez. Çünkü Allah'ın isimlerinden biri de el-mü'min'dir ve bunun bir ma'nâsı da, kendine iltica edenlere aman vermesi, onları hususî himayesine almasıdır. Şerlilerin şerrinden dâima Allah'a sığınırız. [633]

 

Kula Gereken Şey:

 

Etrafındakilerin emniyetini kazanmak ve îmânını bütün­leştirmeye çalışmaktır. Dünya ve âhiret selâmet ve saadetinin biricik âmili olan îmânın bütünlüğü hakkında şu satırları yazmadan geçemedik: [634]

 

Îmânın Bütünlüğü:

 

Bir şeye inanmanın üç mertebesi vardır. Bu mertebelerin üçü ile birden îmânı benimsemek, onun bütünlüğünü ve par­laklığını gösterir. Bu mertebeler şunlardır:

1- Kalb ile tasdik: Peygamberimiz Efendimiz'in (salla'llâhu aleyhi ve sellem) Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin doğruluğunu gönlünden kat'î surette teslim et­mek.

2- Dil ile tasdik: Gönlünden doğruluğuna inandığı bir şe­yi başkalarına karşı, evet Peygamberimiz Efendimiz'in Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin hepsi de gerçektir ve ben buna sûret-i kat'iyede inanmış bulunuyorum diye söyle­mektir.

3- İş ile tasdik: İnandığı şeyin icâbına göre yürümektir. Farzları yapmak, haramlardan sakınmak gibi.

Kalb ile tasdik esastır. Hiç bir surette bırakılamaz. Allah saklasın, gönüllerden bu tasdik gidince küfür tahakkuk eder ve o zaman dil ile, iş ile yapılan tasdik de para etmez. Kalbten tasdiki olmadığı halde sâde dili ile tasdik edene münafık; sâde­ce işi ile tasdik edene mürâi denir. Dil ile tasdik, dilsizlik ve­ya cebir ve tazyik karşısında kalmak gibi mazeretle söylenmeyip bırakılabilir. Kalbde esas baki kaldıkça küfür olmaz. An­cak ortada hiç bir mâni yokken tasdik ve îmânını yalnız kal­binde saklayıp da kimseye bildirmemek, insanlar nazarında kendisinin îmânsız bir şahıs telâkki edilmesine sebep olur. Üçüncüsü, yâni giderini inancına uydurmak, îmândan bekle­nen semereler ve neticelerdir. Maddî bir temsille bunun izahı: İmân bir meyva ağacına benzer. Kalb ile tasdik, bu ağacın top­rak altındaki kökleridir. Dil ile tasdik, ağacın gövdesidir. Îş ile tasdik de, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyvalarıdır. Yerin altında kuvvetli kökleri bulunmayan bir ağaç sahtedir, meyva yapmaz. Kısa bir zamanda kurur ve çürür. Münafıklarla mürâîlerin taşıdıkları îmânın kıymeti budur. Ağaçtan mak­sat, meyvası olduğu gibi, imandan maksat da dürüst i'tikat, temiz kalb, güzel iş, yüksek ahlâktır. [635]

 

7. EL-MÜHEYMİN

 

Kainatın bütün işlerini gözetip, yöneten, [636] gözetici ve koruyucu. [637]

Allah, ilmiyle herşeyi düzenleyip, gözeten ve yö­netendir. Kudretinin kemaliyle de herşeye gücü ye­tendir. Müheymin, "herşeyi gözeten ve yöneten, kai­natın bütün işlerini düzenleyen, insanları murakabe eden, hükümdarlığı ile herşeyi hükmü altına alan, herşeyi koruyan, gözeten" demektir.

Cenab-ı Hak, mahlukâtının bütün işlerini çekip çevirmek, onu rızıklandırmak ve ecellerini tayin et­mek suretiyle onlar üzerinde yegane otorite sahibidir. Müheymin'in bir diğer manası Allah'ın mahlukâtının fiillerine muttali olup şahit olması" demektir. Nitekim Cenab-ı Hak bununla ilgili olarak:

"Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur’an’ı) gönderdik."[638] buyurmuştur.

Ayette geçen "Müheyminen aleyhi" daha önceki kitapları gözetmek, onların hak olduğunu ikrar et­mek, yanlışı da ortaya çıkarmak demektir.

Dilciler, "el-Müheymene": Bir şey üzerine kaim olma, onu gözetme, "el-Müheymin"; "Eşya ve varlıklar üzerinde emin, her türlü korkudan, başkalarından emin olan kimse için kullanılır" demektedir. Ayrıca "Müheymin" kendisinin birliğine şahit olan" manasın­da da kullanılır, denmiştir.

Müfessirler ise "Müheymin", emin, "güvenilir manasındadır" demişlerdir. Ebu Süleyman, bunun as­lının "Mü'min" iken hemze "ha"ya çevrilmiştir, çünkü "ha" okunması kolay ve hemzeden daha hafiftir ve "museytırun" vezninde gelmiştir, demişlerdir.

İbn-i Abbas (r.a.): Ayette geçen "Müheyminen aleyhi", "mü'teminen aleyhi" olup el-Müheymin, gü­venilir demektir. Zira Kur'ân, kendisinden önceki ki­taplara göre güvenilir bir kitaptır" demiştir.

Mücahid; ayetteki "Müheyminen aleyhi"yi, Kur'ân kendinden önceki kitaplara şahittir", şeklinde yorum­lamıştır.

Ebu Süleyman ise, Allah (cc), Müheymin'dir. Ya­ni Cenab-ı Hak mahlukatının söz ve fiillerine şahittir demiştir. Nitekim Cenab-ı Hak bununla ilgili şöyle buyurmaktadır:

"Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'ân'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, O işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir." [639]

Ayetteki, el-İfada, "bir şeyi kuvvetle akıtmak, at­mak yani bunu süratle yapmak" anlamındadır. Aye­tin diğer kısmında:

"... Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuz'da) bulunmasın." [640]

Yerde ve gökte zerre kadar hiçbir şeyin kendi­sinden gizli kalmadığı, kainatın bütün işlerini düzen­leyen gözeten ve yöneten, insanları murakabe eden Allah (c.c.) bütün noksanlıklardan, münezzehtir.

"Müheymin" ismi Kur'ân'da bir kere zikredilmiş­tir. [641]

Olayların arka planını ve işlerin gizli yönlerini bilen, kalblerin sakladığı şeylerden haberdar olan ve ilmiyle herşeyi kuşatan demektir. el-Bagavî der ki: el-Müheymin, kulların yaptığı herşeyi müşahede edendir. İbnu Abbas, Mücahid ve daha başkaları da bu görüştedir. Bir şeyi görüp gözeten kimseye müheymin denilir. [642]

Allahu teâlâ Müheymin'dir. Rabbü'l-âlemîndir. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiç bir zerre, hiç bir lâhza O'nun bu lütuf ve atı­fetinden boş değildir.

Bu ism-i şerîf, Mü'temenün aleyh dîye de tefsir edilmiş­tir. Kendisine emniyet olunan demektir. Meselâ, buyruk tu­tup güzel işler yapan kullarının yaptıkları iyi işlerden hiç bi­rini saklamaz, inkâr etmez, istihkak kazandıkları sevaptan bir zerresini eksiltmez. Yahut kulları iyilik yapmakta birbiriyle yarış edercesine faaliyet gösterseler.. "Artık yeter, ben bun­ların karşılığını veremem" demez, bilâkis onların güzel iş­ler yapmakta birbirlerini geçmeye çalışmalarından hoşnut olur, vaad ettiği sevabı kat kat artırır. Buyruk tanımıyan âsi­lerin de cür'et ettikleri kötü işleri bir zerre arttırmaz, ne yap­mışlarsa odur. Görecekleri ceza da santimi santimine odur. İs­tihkaklarından bir zerre fazla ceza vermez. [643]

 

Kula Gereken Şey:

 

İşlerini ve huylarını, yâni yapıp ettiklerini gözetmekte mümkün olduğu kadar uyanık davranmak ve bu hallerde eğrili­ğe kaymaktan kendini korumaktır. [644]

 

8. EL-AZİZ

 

Mağlûb edilmesi mümkün olamayan[645], yenilmeyen, yegane galîb. [646]

Eşi ve benzeri olmayan değerli, güçlü, hiçbir za­man yenilmeyen yegâne galib, şerefli. Onun benzer­likte zıddı da yoktur. Bütün ihtiyaçlar ona bağlıdır. Kendine ulaşılamaz yegâne varlıktır.

Aziz, mağlub edilemeyen, eşi ve benzeri olmayan demek olup O, öyle bir güç ve kudret sahibidir ki hiçbir hilekârın hilesi onun için geçerli olmaz.

Aziz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de seksen sekiz de­fa zikredilmiştir. Ancak bu yerlerde Esmâ-i Hüsnâ'dan diğer bir isimle kullanılmış olup münferid ola­rak kullanılmamıştır. Bunlar; Ve Hüvel-Azizu'r-Ra­him, ve Hüve'l-Azizü'l Alîm, ve Hu Azizu'n-Tikâm, ve Hüvel-Kaviyyu'1-Aziz, ve Huve'l-Azizu'l-Gaffar, ve Huve'1-Azizul-Gafûr, ve Huve'l-Azizu'l-Hamîd, ve Huve'l-Azizu'l-Vehhab, ve Huve Azizun-Muktedir, şeklinde geçmektedir. Bu isimlerin el-Aziz ismi ile kullanılma­sında birbirini teyid ve dengeleme münasebeti vardır. [647]

Bu büyük isimlerin anlamları birbirine yakındır. Allah Teâlâ çok büyük kuvvet ve kudret, sonsuz izzet ve şeref sahibidir:

"İzzet (üstünlük) tamamen Allah'ındır." [648]

"Şüphesiz rabbin kuvvetlidir, azizdir (herşeye galip gelendir)." [649]

İzzetin her üç anlamı da Allah için kemali ifade eder:

1. Kuvvet izzeti: O'nun el-Kavî ve el-Metîn isimleri bu anlama delâlet eder. Bu, öyle büyük bir sıfattır ki,  yaratıkların kuvveti  ne kadar büyük olursa olsun böyle bir sıfat onlara nisbet edilemez.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır." [650]

"Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." [651]

"De ki: Allah'ın size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter." [652]

"Allah herşey üzerinde iktidar sahibidir[653]

"Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler."[654]

2. İmkansızlık İzzeti: Allah Teâlâ zatıyla her şeyden müstağnidir. Hiç kimseye muhtaç değildir. Hiçbir kulun O'na verebileceği bir zarar da yoktur, fayda da yoktur. Zarar veren de O'dur, fayda veren de ihsan eden de O'dur, engelleyen de...

3. Üstünlük ve galibiyet izzeti: Varlıkların tamamı Allah'ın egemenliği altındadır, O'nun azametine boyun eğmişler ve O'nun iradesine bağlanmışlardır. Bütün mahlukatın mukadderatı O'nun elindedir. Her hareket ve tasarruf sahibi ancak O'nun gücü, kuvveti ve izni sayesinde hareket edip tasarruf edebilir. O'nun dilediği şeyler olur, dilemediği şeyler olmaz. Güç ve kuvvet ancak O'nunla vardı. Gökleri ve yeri ve bunların arasındaki şeyleri altı günde yaratması ve mahlukatı yaratıp sonra öldürmesi daha sonra onları diriltip huzurunda toplaması hep O'nun kuvveti ve iktidarındandır,

"Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir." [655]

"İlkin mahlukatı yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır."[656]

Kupkuru ve ölü bir halde gördüğün yeryüzünün üzerine yağmur indiğinde kıpırdanması, kabarması ve her çeşitten iç açıcı bitkileri bitirmesi O'nun kudretinin eserlerindendir. Kendisini yalanlayan milletleri, kafirleri ve zalimleri çeşitli cezalarla cezalandırması ve onları ibret alınacak hale düşürmesi, hile ve tuzaklarının, mal ve ordularının, kale ve surlarının Allah'ın azabı karşısında onlara hiçbir fayda vermemesi, bütün bunların özellikle bu dönemlerde onların ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramaması hep O'nun kudretinin eserlerindendir. Bugünkü insanlığın ulaştığı korkunç güç ve göz kamaştırıcı keşifler hepsi Allah'ın onlara güç vermesi ve bilmedikleri şeyleri onlara öğretmesi sayesindedir. Onların sahip oldukları güç ve kuvvetlerin, keşif ve icatların, başlarına gelen felaketleri ve helak edici cezaları savmada hiçbir fayda vermemesi, bunlardan korunmak için bütün güçlerini ve imkanlarını ortaya koymalarına rağmen bunlara mani olamamaları Allah'ın ayetlerindendir. Fakat Allah galiptir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nun emrine boyun eğmiştir.

Allah Teâlâ'nın kulları yaratması gibi onların fiillerinin, itaat ve isyanlarının da yaratıcısı olması O'nun izzet ve kudretinin kapsamına girer. Bunları yaratan ve takdir eden Allah'tır, ancak gerçekte bir fiil olarak işleyen ve teşebbüs edip başlayan kullardır. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Kulların iradelerinin ve kudretlerinin yaratıcısı Allah'tır. Sebepleri tam olarak yaratan, neticelerini de yaratıcı demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sizi ve yapmakta olduğunuz şeyleri Allah yarattı." [657]

Kur'an'da anlattığı gibi, sayı ve teçhizat yönünden kendilerinden kat kat üstün düşmanları karşısında daha az sayı ve mühimmata sahip olmalarına rağmen kendi dostlarına yardım etmesi de O'nun kudretinin eserlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir." [658]

Cehennem ehli ve cennet ehli için çeşit çeşit cezaların; türlü türlü, sayısız, sürekli, kesintisiz ve bitmez tükenmez nimetlerin olması O'nun kudreti ve rahmetinin eserlerindendir.[659] Varlıkları kudretiyle var etmiş, kudretiyle yönetmiş, kudretiyle düzeltmiş ve sağlamlaştırmış, kudretiyle diriltmiş ve öldürmüştür. Kudretiyle kulları tekrar diriltecek, iyileri iyilikleriyle ödüllendirip, kötüleri de kötülükleriyle cezalandıracaktır. O, yine kudretiyle kalpleri dilediği gibi değiştirir. O, bir şeyin olmasını dilediği zaman "Ol" der, o da "Oluverir" [660] Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Nerede olursanız olun, sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir." [661]

Bu ism-i şerîf, kuvvet ve galebe sahibi olmak manâsına izzet'dendir. Allahu teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir. Emir ve irâdesine karşı bütün bu kâinatın hiç hük­mü yoktur. O, muradına karşı asla mağlûb edilmez, isterse bir saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda bu muazzam var­lık hemen sönüverir.

İzzet sıfatı Kur'ân'da bir çok yerlerde azap âyetleri yerin­de gelmiştir. Fakat bu ism-i şerifin yine bir çok defa Hakim ism-i şerîfi ile birleştiği görülür..Bunun ma'nâsı, Allahu teâlâ'nın kudreti galiptir; fakat hikmeti ile kötülerin cezâsını te'hîr eder, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandır­makta isti'câl etmez demektir.

Hani aramızda bâzı büyük adamlar vardır kî, kuvvetlerini gösterirler de kullanmazlar. Böyle adamların bu hâli bu ism-i şerifin mazharıdır. Onlar, Allah'ın bu ahlâkından nasîb almış insanlardır. Allahu teâlâ'nın izzet ve intikam sıfatlarının bir­leştiği azdır, yoksa insanların dünya yüzünde ettiklerine göre eğer Cenâb-ı Hak, Hikmeti ile izzetinin tecellîsini geri bırak­mamış olsa çoktan her şey alt üst olurdu. [662]

 

Kula Gereken Şey:

 

Bütün heveslerine hâkim ve galip olmağa çalışmak, is­teklerini, arzularını temiz, dürüst ve helâl yollardan te'min etmesini bilmek, her işinde, her sözünde akıl ve basiretin icap ettirdiği hududu aşmamağa gayret etmektir. [663]

 

9. EL-CEBBAR

 

Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmağa muktedir olan[664], iradesini her durumda yürüten mahlukâtın halini iyileştiren. [665]

İradesini her durumda yürüten, mahlukâtını kahreden onları dilediğine mecbur eden Cenab-ı Hak her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.

Cebbar Arapça'da "hükmü altına alma, kahr, zorla bir işi birine yaptırma" manasına gelen "Cebr" kelimesinin mübalağalı sigasıdır.

Nitekim bu mana Kur'ân'da şu şekilde geçmek­tedir:

"O, kullarının üstünde her türlü tasarruf sa­hibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir. Her şey­den haberdardır." [666]

El-Cebbâr, aynı zamanda bir şeyi ıslah etmek manasında da kullanılmıştır. Nitekim ayet-i kerime­de:

"İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene ina­nanların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini dü­zeltmiştir." [667] buyurmuştur.

Ayette geçen "bale" kelimesi had, durum, nefsin rehaveti "kalp" manalarına gelmektedir.

"El-Cebbar" kendisine ulaşılamayan demektir ki Enbari, Cebbar, kendisine ulaşılamayan Allah'ın sıfatlarındandır, demiştir.

Bunun için Arapçada boy atıp çok yüksek olan hurma ağacına "cebbare" denilir. Bu "ulaşılamayacak durumda azamet sahibi" manasında kullanılmasına işarettir. [668]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hic bir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır." [669]

Esma-i hüsnadan olan el-Cebbar'ın üç anlamı vardır. Her üç mânâ da bu isme dahildir.

1- O, zayıfı güçlendiren, kırık gönülleri tamir eden, kırığı onaran, fakiri zenginleştiren, her güçlük çekenin güçlüğünü kolaylaştıran, musibete uğrayana tevfik ve inayetiyle sabır ve sebat veren, gereğini yerine getirdiği zaman ona karşılaştığı musibetten daha büyük ecir ve mükafaat veren, azameti ve yüceliğinden dolayı kendisine boyun eğen ve seven kalblere çeşit çeşit kerametler, türlü türlü marifetler ve imâni hakikatler ihsan edendir.

Dua eden bir kimse "Allah'ım!.. Dağınıklığımı toparla, bana dirlik düzenlik ihsan et!" derken "el-Cebbar" kökünden türeyen emir siğasını kullanır ve bununla kul, durumunun düzeltilmesini ve zorlukların kendisinden uzaklaştırılmasını kasteder.

2- İkinci anlamı, her şeye hâkim olan ve galip gelen demektir. Allah Teâlâ her şeye egemendir ve her şey O'na boyun eğmiş ve itaat etmiştir.

3- Üçüncü anlamı her şeyden yüce olan demektir. el-Cebbar ismi er-Raûf (pek şefkatli), el-Kahhar ve el-Aliyy (yüce, ulu) anlamlarını da ihtiva eder.

4- Bu ismin dördüncü bir anlamı daha vardır ki o da her türlü kötülük ve eksiklikten, bir kimseye benzerlikten, kendisine denk veya zıd olmasından veya haklarında ve özelliklerinde kendisine ortak koşulmasından münezzeh    olan, her şeyde büyüklüğünü gösteren demektir. [670]

İsm-i şerîf cebir maddesindendir. Cebir, kırık kemiği sa­rıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek ma'nâsına geldiği gibi, ic­bar etmek, yâni zorla iş gördürmek ma'nâsına da gelir.

Allahu teâlâ Câbirdir, Cebbardır, kırılanları onarır, ek­sikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor. Bu ma'nâdan olmak üzere Hazret-i Ali'nin (radiyallâhu anh) münâcâtında: Ey her kırığı kaynaştırıp birleştiren ve her zor­luğu kolaylaştıran ma'nâsına:

"Yâ Câbire külli kesîrin ve yâ müsehhile külli asır" kelimâtı gelmiştir. İkinci ma'nâya göre Allahu teâlâ Cebbardır, ceberut sahibidir. Kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini dilediği gibi yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve irâdesine karşı gelinmek ihtimâli yoktur.

Her şey üzerinde Allahu teâlâ'nın cebbâriyeti hâkimdir. Önünden sonuna kadar yaratacağı bütün mahlûkat, bunların cinsleri, nevi'leri, sınırları ve her sınıf efradının varlığa çıkış sırası, varlığı, müddeti ve bu müddet içinde görüp geçireceği bütün ahval, bütün safahat üzerinde Allah'ın cebbâriyeti, emir ve irâdesi hâkimdir. Her mahlûkun hayat şartları ve bu âlemde göreceği iş, yapacağı vazife Allahu teâlâ tarafından tâyin edilmiş, sınırları çizilmiştir. Her mahlûk ister istemez bu sınırlar içinde yürümek ve bu vazifeleri yapmak mecburi­yetindedir. Meselâ: Arz "Ben artık dönemiyeceğim", güneş, "Ben artık doğamıyacağım" diyemez. İlk kumanda ile baş­lamış olan bu muttarit devran son kumandaya kadar devam edip gidecektir.

Allah teâlâ yalnız teşrîî hükümlerinde insanları serbest bırakmıştır. Allahu teâlâ'nın teşrîî yâni insanları vazifelendi­ren dinî bir takım hükümleri ve emirleri vardır ki, bunların üstünde cebbâriyetini kaldırmış ve bu emirlerin yapılıp ya­pılmaması ve bu hükümlerin yerine getirilip getirilmemesi hususunda insanları mecburî değil, muhayyer bırakmıştır. Bir insan isterse dîne uyar dindar olur; dînin hükümlerine göre yaşar; isterse dînsiz ve imansız olur. Tamamen serbesttir. Gerçi Allahu teâlâ insanları, kendini bilsinler ve kendine kul­luk etsinler diye yaratmıştır; fakat bu teklîfi icbar yolu ile de­ğil, ihtiyar yolu ile yapmış ve tamamen kendi arzularına bırakmıştır. Eğer Allah, diğer hususlarda olduğu gibi bu husus­ta da cebretmiş olsaydı, insanlar içinde Allah'tan başkasına ibâdet eden bir fert bulunmazdı. Halbuki Allah'ın insanlara ve ibâdetlerine ihtiyâcı yoktur. Ulu Tanrı kendisine intisap ve kulluk şerefini, kullarının isteklerine bağlamıştır, isteyen Allah'a kul olur, rızâsını bulur, isteyen hevâ ve hevesine köle olur, kahr görür ve bu takdirde kendinden başka kimseye bir şey demeğe hakkı olmaz. [671]

 

Kula Gereken Şey:

 

Kırılan ümitlerin canlanması, şaşırtıcı perişanlıkların iyi bir hâle ve yola konması için biricik mercî Allahu teâlâ ol­duğunu bilerek yanlış kapıya müracaat etmemek... Bu husus­ta Allah'ın yarattığı sebeplere tutunmağı kâfi görüp gayr-i meşru olarak yüz suyu dökmemek...

Bir de Allah'a âsi vaziyette olanlar, Allah'ın azap ve uku­beti kendilerine gelip kuşatmadan derhal Onun afv ve mağfire­tine, rahmet ve re'fetine sığınmalıdır. Çünkü vakti gelince ukubet onları ister istemez saracaktır. Sonra bunu önliyecek bir kuvvet ve ondan saklıyacak bir sığınak da bulamayacaklar­dır.

Allah'ın intikamına karşı tek çâre:

O intikam gelip çatma­dan yine Allah'a sığınmaktır. [672]

 

10. EL-MÜTEKEBBİR

 

Azamet ve yüceliğini izhar eden [673] Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren. [674]

İradesini her durumda yürüten, yaratılmışların halini düzelten Cenab-ı Hak her türlü noksanlıklar­dan münezzehtir. Yeryüzünde ve gökyüzündeki mahlukât O'nun mahiyetini anlamayacak kadar uludur. O, aziz ve hikmet sahibidir.

"Kibriya", derecesi çok yüksek olan, zatının ve sı­fatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu olan demek olup, izzet ve kibriya da Allah'a mahsustur. Nitekim sahih bir hadiste: "İzzet gömleğim, kibriya ise elbisemdir. Kim ki bunlardan birini benden çıkarmaya kalkışırsa onu helak ederim." [675] şeklinde gelmekte­dir.

Her türlü mütekebbir (kibir) ve cebbar kalpden Allah'a sığınırız. Çünkü ululuk ve kibriya (azamet) Allah'ın sıfatlarındandır. Bunun kullarında olması kötü bir ahlâk ve zulmü ifade eder. Kalbinde ise zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez. Çünkü Al­lah o kimsenin kalbini mühürlemiştir.

"Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kal­bini işte böyle mühürler." [676]

İradesini her durumda yürüten (Cebbar), aza­met ve yüceliğini izhar eden (Mütekebbir) olan Allah her türlü noksanlıklardan münezzeh olup, yüce ve büyüktür.

Mütekebbir sıfatı, Kur'an-ı Kerim'de bir kere Haşr süresinin 23. ayetinde geçmektedir:

"(Allah) üstün, istediğini zorla yaptıran, büyük­lükte eşi olmayandır." [677]

Allah Tealâ şöyle buyurur:

"O öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiç bir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir. Eksiklikten münezzehtir. Selâmet verendir, emniyete kavuşturandır. Gözetip koruyandır, üstündür. İstediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır, Allah müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir." [678]

Allah Teâlâ azameti ve büyüklüğü sebebiyle her türlü kötülükten, ayıp ve noksanlıktan münezzehtir. [679]

Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yolduğu Allah'ın bir tek emrine ve irâdesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir şey bu sıfatı takınamaz, Yaradılmışlar içinde ilk defa kendini büyük gören İblis olmuştur. İblis'in izince giden, iblis tabiatlı insanlar da vardır ki, muvakkat bir zaman için Tanrı'nın kendisine ariyet olarak ihsan ettiği varlık, zekâ, bilgi, servet veya mevkii kendinin sanır da kibirlenir, varlık satar. Vah vah! Ne çirkin şey! Ah zavallı! Sen kendine ne kadar kıymet vermişsin. Halbuki kendi önünü, sonunu dü­şünen bir insan kibir yapamaz..

Sen de önünü sonunu şöyle bir düşün..

Önün, idrar yolundan gelmiş bir damla murdar su; sonun da, iğrenç bir gövde. Seni sevenler, senin için can, baş feda edenler bile bu gövdeye tahammül edemezler ve hemen topra­ğa atarlar. Sonra hayatının her lâhzasında yemeğe, içmeğe, te­neffüs etmeye, uykuya, istirahate ve daha başka bir çok şeyle­re ihtiyacın var. Allah, senin muhtaç olduğun bu şeyleri kesiverse, bunları kimden dileneceksin? Ve sen bunları dilenebi­lecek vaziyette iken, sana büyük görünmek asla yaraşmıyor, seni gülünç bir vaziyete düşürüyor. [680]

 

Eski İnsanların Dîllerî Üstüne Yollar Ya­pıldı:

 

Geçmiş insanlar arasında da büyüklük taslayanlar vardı. Şimdi onlar ne halde? Bugün onların dilleri üstüne yollar ya­pılmış olduğunda şüphe yoktur. Düşünecek olursak ayakları­mızın altında çiğnediğimiz topraklar, çok eski devirlerde ya­şamış insanlardır. Meselâ: Bu topraklar vaktiyle kolu bükül­meyen pehlivanların pazusu, yahut bir gülümsemesine bin­lerce kurban verilen dilberlerin yanağı, yahut yüzlerine bakıl­mağa cesaret edilemeyen taçlı hükümdarların azametle salla­nan başlarıdır.. [681]

 

Kula Gereken Şey:

 

İnsan çalışıp çabalamalı. Büyük bir adam olmalı, fakat hiç bir zaman büyük görünmemeli. Kendini bilen büyüklenmez. Büyüklük ancak Allah'ın şânıdır. O'nun sıfatını mahlûk takınamaz, haddini aşmış olur. Böylelerinin cezası da çetin olur. Bu hikmetten ötürü kibrin hasmı Allah'tır. Kibirlenenleri hor ve hakir, rezil ve rüsvay bir hale indirir. Haddini gözetenleri de bilâkis yükseltir, [682]

 

Kîbîrli Bîr İnsanın Her Şeyden Eli Boş Ka­lır:

 

Kendini yüksek görmeğe çalışmak hakikatte kendinin iflasına uğraşmak demektir. Çünkü tekebbür denilen haslet bü­tün feyzlerin, saadetlerin nefsimizde ve ruhumuzda yer tutma­sına engel olur.

Bunun maddî temsili: Gökten inen rahmet yüksek yerler­de durmaz, engin yerlere dökülür, üstelik o yüksek yerlerden geçerken oralarda bulunan ve yerden biten şeylerin büyümesi­ne, kuvvetlenmesine, güzelleşmesine yarayan kıymetli ve kimyevî maddeleri de beraber sürükler, o engin yerlere Bu suretle bütün feyz ve bereket oralarda husule gelir. [683]

 

11. EL-HÂLİK

 

Takdirine uygun bir şekilde yaratan[684] her şeyin varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hâdiseleri tâyin ve tesbît eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden. [685]

İsm-i şerifin ma'nâsı şu iki şeyden ibaret: Birincisi bir şeyin nasıl olacağını tâyin ve takdir etmek, ikincisi o takdire uygun olarak o şeyi îcâd etmektir. [686]

Allah (c.c.) her şeyi takdirine uygun şekilde ya­rattı.

Halik, yaratan, daha önceden benzeri olmadan yeni bir nesneyi meydana getiren demektir.

Dini ve felsefi sistemlerin "kâinatın ve insanın var oluşunun kaynağı nedir?" şeklinde sordukları so­ruyu Kur'ân-ı Hakim "Allah"tır şeklinde cevaplandır­maktadır.

Kur'ân'a göre Allah'ın yaratıcılığı bir kereye mah­sus olmayıp, O'nun yaratması süreklidir ve hiçbir zaman yaratmadan uzak durmaz.

Allah yeri, göğü, melekleri, ölen kimsenin ölüm anı olan ecelleri yarattığı gün ve insanların faydalan­dığı her şeyi halkettiği zaman, en güzel şekilde Hz. Adem'i yaratıp cennete koyup bizi Adem (a.s.)'ın sır­tından yaratıp, çıkardığında bizden söz aldı sonra da bizi öldürdü.

O Allah ki, mahlukâtı bir kaza. takdirine uygun şekilde bir söz ve irade ile yarattı. Yaratma Allah'a mahsus olup bu O'nun için çok kolaydır. Zira Allah (c.c.) bununla ilgili şöyle buyurmaktadır:

"Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Allah işitendir, bilendir." [687]

Halk (yaratma) ve ba's (ölümden sonra dirilme) ikisi de Allah'ın fiilinden olup, "halik ve bâ's" her şeyi gayb aleminde yaratmış olan anlamında Hâlık, halk kökünden gelmektedir. Bunun da asıl manası "doğru takdir etme" demektir.

"Halik" kelimesi Haşr sûresinin sonunda geç­mektedir. Diğer yedi ayet-i kerimeyi de şu şekilde sı­ralayabiliriz:

1. "İşte Rabbiniz Allah Odur. Ondan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık O'dur)." [688]

2. "O halde, yaratan (Allah), yaratmayan (put­lar) gibi olur mu? Hala düşünmüyor musunuz?"![689]

3. "De ki; her şeyin yaratıcısı Allah'tır. O tek­tir, kahreden (herşeye üstün gelen)dir." [690]

4.  "... İlk defa sizi O yaratmıştır. Yine O'na döndürüleceksiniz." [691]

5. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"[692]

6. "Andolsun ki biz, gökleri, yeri ve ikisi ara­sında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi." [693]

Bu ayette, yahûdilerin "Allah  cumartesi  günü istirahate çekildi. Arşın üstüne bağdaş kurup otur­du." şeklindeki sözleri reddedilmiştir. Bazı müfessirler bu "altı günü" altı dönem olarak tefsir etmişlerdir.

7. "Biz insanı en güzel biçimde yarattık." [694]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'mındur."[695]

"Şüphesiz Rabbin hakkıyla yaratan, pek iyi bilendir."[696]

Allah Teâlâ bütün mevcudatı yaratan, yoktan var eden, hikmetiyle düzene koyan, onlara şekil verendir. O'nun bu vasfı ezelî ve ebedîdir. [697]

 

Allah Vardı, Beraberinde Hîçbir Şey Yok­tu:

 

Ucu, bucağı, sınırı ve sonu nerededir? Allah'tan başkasına ma'lûm olmayan şu feza (boşluk) içinde rasat aletleriyle göre­bildiğimiz ve adına Kâinat dediğimiz bütün yaradılmışların ve bütün hadislerin umumî bir yekûnundan ibaret olan mevcu­datın cinsi, nev'i, sınıfı, ferdi, zerresi, mayası, anasırı, arzı, semâsı, yıldızı velhâsıl hiçbir şeyi, hiçbir zerresi yoktu. Allahu teâlâ bu kâinatı yaratmayı diledi, eğer dilemeseydi her şey yoklukta kalır, hiçbir zerre varlığa çıkamazdı. Her şeyin ömrünü, erzakını, şeklini, suretini, soyunu sopunu, doğum ve ölüm yerlerini ve zamanlarını ve daha her lâhza görüp geçi­receği bütün hâdiseleri de tâyin buyurdu. Her şey hayr ve hik­met yolu ile ve muntazam kanunlarla sırasını, yolunu şaşır­madan akıp gitmektedir. Kâinatta hiçbir şeyin oluşu körü kö­rüne ve rastgele kabilinden değildir.

Allahu teâlâ'nın kâinatı yaratması her hangi bir ihtiyaç­tan ileri gelmiş değildir. Allahu teâlâ yaptığı her işte zât-ı ülûhiyyetine âit bir menfaat gözetmekten veya her hangi bir ihtiyâcı karşılamaktan münezzeh ve mukaddestir. Kâinatı ya­rattı, fakat yaradılmışlara muhtaç olduğu için değil, belki onları yaratmak hususundaki ezelî irâdesini tahakkuk ettirmek ve onlara azamet ve kudretini göstermek, cemâl ve kemâlini sezdirmek ve sayısız ni'metlerinden onları faydalandırmak gi­bi lütuf ve keremiyle yarattı. Allah'ın, kâinatı yaratmazdan önce hiç bir noksanı yoktu; yarattığı zaman da hakikatına hiçbir şey ilâve olunmamıştır ve yarattığından dolayı da kudretinden bir zerre eksilmiş değildir. Allah'ın varlığı, ekmel bir varlık olduğundan, kendisinde tamamlanmasını beklediği her hangi bir eksiklik bulunması imkânsızdır. Her yaptığı işte, her verdiği emirde ancak yaratılmışlar için menfaatlar, düşü­nenleri hayran eden hikmetler vardır. [698]

 

Kula Gereken Şey:

 

Bu menfaatları bulup onlarla faydalanmak ve bu hikmetle­ri sezip onlarla ruhlarını ferahlandırmaktır. [699]

 

12. EL-BÂRİ

 

Bir örneği olmadan canlıları yaratan. [700] Eşyayı ve her şeyin âzâ ve cihazını birbirine uygun ve mülayim bir halde yaratan. [701]

"İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır." [702]

Alimler "el-Buraye" bir model olmaksızın yarat­ma kelimesinin halk (yaratma) ve tasvir (şekil verme) kelimeleri arasında bir şey olduğunda icma etmişler­dir. Bu durum Esmâ-i Hüsnâ'nın tertibine de uy­gundur. Çünkü tertib "el-halik “el-bariu'l-musavir" şeklindedir. Bu durumda ise tasvir takdiren evvelce olup "Buraye" ise bunlar arasında geçmektedir.

"El-Bari", "Ber" veya "buru" mastarından gelmiş olup "bir şeyin diğer bir şeyden kurtuluşu, hoş olma­yan hastalık, kusur vb. şeylerden azade olma" mana­sına gelip, hastalıktan bir kimsenin kurtulması veya borçlunun  borcunu eda etmesi halinde bu kelime kullanılır. İşte bundan dolayıdır ki Allah'ın bu güzel ismiyle Cenab-ı Hakka bela, musibet ve afetlerden kurtulmak için dua ederiz.

El-Bari'nin mahlukâtın özünü afetlerden koru­ması manasına alınması da muhtemeldir. Hatta bu kelimeyi takdir ve ilk yaratılış metafizik aleminden, fizik alemine geçiş anlamına almak da mümkündür.

Alimler, Haşr sûresinin son ayetindeki yarat­makla ilgili Halik, Bari ve Musavvir isimleri arasındaki farkı; Halik, yaratılacak şeyin bütün ayrıntıları­nı bilip takdir eden, projelendiren, Bari, bunu fiilen uygulama sahasına koyup meydana getiren, Musav­vir kendine has özelliklerini verendir, şeklinde belirt­mişlerdir. [703]

Ayrıca fiil ve sıfat sigalarıyla "yaratmak, beri ol­mak" manasında Allah'a nisbet edilmektedir. [704]

Her şeyin vücûdu mütenâsip, yâni âzası, hayat cihazları ve anâsırı keyfiyet i'tibariyle birbirine uygun ve yaraşık ola­rak yaratıldığı gibi, her şeyin hizmeti ve faydası umumî ahenge uygun yaratılmıştır. Öyle ki, bütün eşya birbirine lâzım ve mülayim ve bu namütenahi âlemler gûyâ ki, bir tek makina imiş gibi her şey, bir şey için ve bir  şey, her şey içindir. [705]

 

Kula Gereken Şey:

 

Hilkatin bu kânununu örnek tutarak kendisine bağışlanan kuvvetleri yerli yerinde ve yaradılış i'tibariyle vazîfesine uy­gun olarak kullanmak, bunun hilâfına hareketten sakınmak­tır. Meselâ:

Allah'ı bilmek için verilen akıl ve fikri, O'nu inkâr yolunda kullanmak tamamiyle çarpık ve ters bir muame­ledir. Umumî âhenge aykırı bir yoldur. [706]

 

13. EL-MUSAVVİR

 

Varlıklara şekil ve özellik veren[707] Tasvir eden, her şeye bir şekil ve hususiyet veren. [708]

"Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O dur." [709]

İnsanı çeşitli şekillerde yaratan, bazısını bazı­sından farklı şekiller, hacimler, renkler yaratarak ayırıp birbirlerini tanımalarını sağlayan Cenab-ı Hakk'ı her türlü noksanlıklardan uzak tutarız. Bizi rahim­lerde safha safha şekillendiren Allah, her türlü nok­sanlıklardan münezzehtir.

Kur'ân-ı Kerim'de, kainattaki bu kadar varlığın ve yeryüzündeki milyarlarca insan genellikle "halk, ibda, fatr" gibi kelimelerle ifade edilirken, bu varlıklar birbirine benzemesine rağmen bunlar arasında ince farklılıklar gösteren maddi ve manevi özellikler veril­mesi "tasvir" köküyle ifade edilmiştir." [710]

Bu şekil verme, atomların ve daha önce yaratılan unsurların tamamlanmasıyla meydana gelmiştir. Bu tasvir, insanoğlunun "elest" bezminde Cenab-ı Hak tarafından "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" şek­linde kendi nefislerinin şahit tutulmasıyla tamamlan­mıştır.

Şehadet "fizik" aleminde suretlerin terkibi, Al­lah'ın dilemesiyle ilk yaratılıştaki "ahsen-i takvim" durumu üzere tamamlanmıştır.

İşte bununla ilgili olarak Necm süresindeki şu ayetlerini şöyle bir düşünelim:

"Öldüren de dirilten de O'dur. Şurası muhak­kak ki (rahime) atıldığında nutfeden, erkek ve di­şiden ibaret olan iki çifti O yarattı. Şüphesiz ki tekrar diriltmek de O'na aittir."