YÛNUS SURESÎ 3

Hud Suresi 3

Hîcr Suresî 4

En'am Suresi 5

Sâffât Suresi 6

Lokman Suresi 8

Seba' Suuest 8

Ğafir Suresi 9

Zümer Süresi 10

Fussîlet   Suresi 12

Şûra Süresi. 13

Zuhkuf  Suresi 14

Duhan Suresi 15

Casîye Suresi 15

Ahkaf Suresi 16

Zariyat Suresi 16

Gaşîye Suresi 17

Kehf   Suresi 17

Nahl Suresi 18

İbrahim    Suresi 19

Enbiya Sukesi 20

Mü'mînun   Sukesi 21

Secde Suresi 22

Tur Suresi 23

Mülk Suresi 24

Hakka Suresi 25

Mearic   Suresi 27

Nebe  Suresi 28

Naziât Suresi 29

İnfitar Suresi 30

İnşikak Suresi 31

Rum Sürest 31

Ankebot Suresi 32

Mutaffifin Suresi  32

Bakara Suresi 33

Âl-Î İmran Suresi 33

Ahzâb Suresi 34

Nisa Sukesı 35

Zelzele Süresi 35

Hadid Suresi 36

Muhammeo Suresi 38

Ra'd Suresi 38

Rahman Suresi 38

İnsan Suresi 40

Nur Suresi 41

Hacc Suresi 41

Mücadele Suresi 42

Tahrim Suresi 42

Teğabün Suresi 43

Maîde Suresi 43

Tevbe Subesî 44


YÛNUS SURESÎ [1]

 

1- «İman edip salih ameller işliyenleri, Rablan imanla-riyle doğru yola eriştirir; nimet cennetlerinde onların altların­dan nehirler akar. Oradaki duaları: «Allah'ım, sen münezzeh­sin», ve oradaki tehiyyeleri «Selâm», son duaları da:  «Alem­lerin Rabbi Allah'a hamdolsun» dur.»

2- «İyilik edenlere iyilik ve fazlası var. Onların yüzle­rini ne toz duman ve ne de zillet bürümez. Onlar cennet   sa­hipleridirler. Orada ebedî kalacaklardır. Kötülükler kazanan­lara da aynen kötülüğün cezası verilir. Ve onları zillet bürür. Onlan Allah'tan kurtaracak kimseleri de yoktur. Sanki yüz­lerini karanhk geceden parçalar örtmüştür. îşte onlar cehen­nem sahipleridir. Orada ebedî kalacaklardır.»

3- «o gün onların hepsini hasrederiz. Sonra şirk koşan­lara: «Siz ve ortak koştuklarınız, olduğunuz yerde    durun!» deyip onları birbirinden ayırırız ve ortak koştukları (onlara,) der ki: «Siz bize tapmıyordunuz. Bizimle sizin aranızda Allah' m sah İ dolması yeter (Allah şalı iddir) ki biz sizin bize taptığı­nızı tanımıyorduk.» îşte orada herkes daha önce ne   yapmış olduğunu bilir. Ve onlar gerçek m evi âl arı olan Allah'a döndü­rülürler. Ve uydurup taptıkları (putlar) kendilerinden    kay­bolur.»

4- «Onları hasredeceği gün, sanld gündüzden sadece bir saat (dünyada) kalmış gibi olurlar. Aralarında tanışırlar. Al­lah'ın huzuruna çıkmayı yalanlıyanlar hüsrana uğramıştır, doğ­ru yolda değillerdir.»

5- «Azabı gördilddri zaman içlerinde pişmanlık gizler­ler. Aralarında adalel Onlar zulmedilmezler.»

1- Birinci tablo  yegâne bir tablodur. Burada cennette bir kavim var:

Orada davaları, Allah'ım sen münezzehsin» dir. Sanki bu dua, onlan meşgul eden tek konudur. Ya da tek duaları budur. Bun­dan başka bir şey bilmiyorlar.

rOradd, selamlaşmaları da selâm'dır.» Çünkü huzur, güven ve itmi'nan hep bu kelimededir. Son duaları da :«el-Hamdülilla-hi Rabbilâlemîn» dir. Böylece bütün varlık, onlar yanında Al­lah'ın teşbih, temcîd, şükür ve hamdine sarılmıştır. Teşbih ve hamdın arasına başka şey girmiyor. Yalnız birbirlerini güzel anışları ve selâm sözleri giriyor.

2- İkinci sahne, yüzlerim siyahlık, zillet büiiiyen kâfir­ler sahnesidir. Yüzlerini tasa ve zulmet kaplamış olarak görü­lüyorlar. Mü'minlerin yüzlerini siyah bürümüyor. Onların yüz­lerinde sevinç ve rıza ışıklan parlamaktadır. Bu sahne, Abese ve Kıyame surelerinde de geçmişti. Burada taze bir ifade ve ayrı bir çeşni ile sunulmaktadır. «Kötülükler kazananlar» m yüzleri, karanlık gecelerden parçalarla Örtülmüş gibidir. Böy­lece gece, görülür maddî bir cisim haline gelmiştir. O cisimden parçalar kesiliyor ve bu parçalarla yüzler örtülüyor. Ve hari­ka bir sahne vücut buluyor!

3- Putlarla beraber onlara tapanların hasredilmesi sah­nesi de bilinmektedir. Fakat burada yine taze bir şekilde tak­dim edilir. Nida, hem bunlara, hem onlara teveccüh ediyor:

«Siz ve şerikleriniz yerlerinizde durun», hareketsiz durun. Du­ruyorlar. Hareket duruyor, sesler kesiliyor. Sonra yeni bir hareket oluyor. Bunlar ve onlar birbirinden ayrılıyorlar:

Aralarıni ayırdık.» Bir de bakıyoruz ki şerikler ayrılmış panlar ve tapılanlar ayırdedilmiş. işte burada suçu üzeri atma meselesi başlıyor:

Şerikleri dediler: Sîz tapmıyordunuz! kim? Kimi sahid getiriyorlar? Allah'ı!

Bizün sizin aranızda Allah'ın şaMdolması yeter.» Allah şahid ki biz sizin bize taptığınızı bilmiyorduk. O tapmayı    asla tanımamış ve önem vermemiştik. O halde biz    o tapınmadan mesul değiliz.

Bu, gülünç, aynı zamanda acı bir sahnedir: «Gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülürler.» Anlaşılır ki bütün şirk koş­maları tamamen sapıklıktır. Ve uydurup taptıkları putlar da ortadan kaybolup gider. Hak karşısında batıl yok olur.

4 - Hasredilenlerin, kabirlerinde pek az kaldıklarını zan­nettikleri sahne de önce geçmişti. Yalnız burada bir fazla var: Bu sahnede onlar, kabirlerden kalktıktan sonra önce birbirle­rini tanıyorlar. Bu, pek kısa bir zaman sürüyor, ikinci sayha­yı işitir işitmez (birbirlerini tanıyorlar ondan sonra bu tanı­ma bitiyor.) Nitekim başka bir surede de geçmişti.

5 - Beşinci sahne, kısa bir sahnedir. Ama insanın ruhu­na işliyen, gölgesini yüzlere bırakan acıklı bir sahne:

Azabi gördükleri zaman içlerinde pişmanlık gizlerler.» Bu kı­sa ifade, gururlanırken birden azabı görüp eli üzerine kapanan, kaçacak yer olmadığını, mukavemet imkânı bulunmadığını an­layıp ruhunda pişmanlık gizliyen; duygusunu içine atan insa­nın halini tasvir etmektedir. îfade burada duruyor ve başka bir şey söylemiyor. Bu kadarını söyleyip artık yüzlerin alaca­ğı şekli düşünmeği hayale bırakıyor. Bu, kelimelerin ifade edemiyeceği kadar derin bir üzüntü gölgesi, bir tasa halidir.

îşte kısa bir tabir, tasvirdeki rolünü böyle başarıyor   ve bu üzüntü ve tasa tablosunu böyle muvaffakiyetle çiziyor.[2]

 

Hud Suresi [3]

 

1- Allah’a yalan iftira edenden daha zalim   kimdir? Onlar Rablarına arz edilirler, şahidler de der ki: «İşte   onlar Rablarına yalan söylediler. Allah'ın laneti zalimlere olsun.»

2- «Andolsun M Musayi âyetlerimizle ve ap açık    bir yetki iîe Fir'avn'e ve cemaatine göndermiştik. Onlar Fir'avn' m emrine uydular. Oysa Fir'an'ın emri de doğru değildi.    O, kiyamat günü kavminin önünde gider ve onları ateşe götürür. Ne kötü bir gidilecek yerdir orası! Hem bu dünyada onların peşlerine lanet takıldı, hem kıyamet gününde. Ne kötü bir pe­şe takıştır.»

3- «îşte Rabbın, haksızlık eden kasabalar halkını    ya­kalarsa O'mm yakalaması böylediler. Şüphesiz O'nun yakala­ması elim, şiddetlidir. Elbette âhiret azabından korkan için bunda bir ibret vardır. O, insanların toplatilacağı bir gündür, o, görülmüş bir gündür. Biz onu sadece belirli bir zamana bı­rakıyoruz. O gün gelince her nefis, ancak Allah'ın izniyle ko­nuşabilir, içlerinden kimi bedbaht, kimi    mesuttur. Bedbaht olanlar ateştedir. Onların orada zefîr ve şehîkleri vardır, (kor­kudan solurlar, göğüsleri kalkıp iner.) Gökler ve yer durduk­ça onlar orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbm dilerse baş­ka (O'nun dilediği çıkar.,) Şüphesiz Rabbın, dilediğini yapıcı­dır. Mesut kılınanlar cennettedirler. Gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbm dilediği baş­ka. Sonsuz bir lütuf!»

1- Birinci sahnede teşhir ve tahcil (utandırma, rezil et­me)   unsuru göze çarpmaktadır. İşte dünyada Allah'a yalan iftira eden cemaat. Bunlar âhirette Rablarına arü ediliyorlar. O kadar insanın Önünde şahidler kalkıp: «Rablarına karşı ya­lan söyliyenler bunlardır» diyorlar, Böyle herkesin içinde on­lan göstererek yalancı olduklarını teşhir ediyorlar.

Sonra kime karşı yalan söylenmiş. Rablarına karşı! Baş­kasına değil. Bu daha şeni': «Allah'ın laneti zalimlere olsun!» Allah'a karşı yalan söylemelerini böyle lanetle teşhir ediyor.

Bu ifade zaten yalan söyledikleri, Allah'a arzedilmiş insanlar; tamamen rezil etmektedir.

2- İkinci sahne bir anda dünya ile âhireti cemetmekte-dir. Sanki dünya ile âhiret arası bir adımdan ibarettir, insan bir adım atmca hemen .birinden diğerine geçiveriyor. İşte Fir' avn yalanlıyor. Dünyada kavmini de peşinden takmış. Onlar da onun gibi yalanlıyorlar. Hareket devam ediyor,    kıyamete atlıyo?. Aynı şekilde Fir'avn,  kıyamette de     kavmini peşine takmış, «Onları cehenneme getirdi.» Bir göz açıp yumuncaya kadar bir zamanda cehenneme getirdi onları.  «Orası da    ne kötü Mr gidilecek yerdir!» Dünyada başlıyan hareketin deva­mı böyle bir akıbete müncer oluyor. İşte her iki tablo bu şe­kilde birbirine uymaktadır. Dünyada Fir'avn, onların önlerine geçmiş onları dalâlete götürüyor, âhirette de önlerine geçmiş ateşe götürüyor.

3- Ve üçüncü sahne geliyor Lût kavmi, Hud kavmi, Sa­lih kavmi, Fir'avn kavmi hikâyelerini, azgınlıklarını ve Allah' m onları nasıl cezalandırdığını anlattıktan sonra Rabbın, zul­meden, kasabaları dünyada böyle şiddetle cezalandırdığını ve cezalandıracağını bir sonuç olarak belirtiyor ve diyor ki: «Şüp­hesiz âhiret azabından korkanlar için bunda bir ibret vardır.» Bu cezalandırma, âhiret azabına benzer. Bu defa o günün aza­bını tasvir etmeğe başlıyor.

O gün gelince hiç kimse O'nun izni olmadıkça    konuşmaz.» Korkunç bir sükût, herkesi ve her şeyi kaplıyor ve soaj ra ayırma ameliyesi başlıyor.

«Şakı olanları» cehennemde soluklan tutulmuş görüyo­ruz. «Orada bir zefîr, ve bir şehîkleri vardır.» Sıcaktan ve sı­kıntıdan, bunalımdan zor zor nefes alıyorlar, «Mesut kılınanlar» da cennette sonsuz, kesiksiz lütuf ve nimet içerisinde gö­rüyoruz. Bunlar da ötekiler de gökler ve yer durdukça ebedî kalacaklardır. Bu, zihinde ebediyyeti canlandıran bir ifadedir. Gerçi gökler ve yer ebedî değillerdir ama ebedilik manasının anlaşılmasına yardım ederler. İfadelerin kendilerine has göl­geleri vardır. Bu ifadenin de ebfediyyet gölgesi vardır. Ebedî­lik manasını belirtir bu ifade. Kasdedilen de budur. [4]

 

Hîcr Suresî [5]

 

«Benim kullanma senin bir gücün yetmez. Yalnız sana uyan bazı azgınlara sözün geçer. Cehennem, o (senin sözüne uyan) ların gideceği yerdir. Onun yedi kapısı vardır. Her ha­pı için onlarda? bir bölük taksim edilmiştir.»

«Müttekiler, cennetlerde ve çeşmelerdedirler. «Oraya se­lâm ilff emin olarak giriniz. Göğüslerindeld kini (tasayı) çıkar­dık. Tahtlar üzerinde kardeş kardeş karşılıklı (otururlar.) Orada onlara bir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan hiç çı­karılmazlar.»

Bu kıssa, Âdem'in îblısle olan kıssasından sonra gelir. Burada hitap, iblisedir. Sahnedeki yenilik de cehennemin yedi kapısı olmasıdır. Burada ilk defa cehennemin yedi kapısı ol­duğu zikrediliyor. Cennet sahnesindeki tazelik de şudur: «On­lara orada bir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarıl­mazlar.» Artık şeytan, onları tekrar oradan çıkaramıyacak-tır. Yahut da onları, önce olduğu gibi dayanılmaz yorgunluğa döndüremiyecektir. .Müttekilere lütfedilen o sâf sevgi de ni­mettendir: «Gögüslerindeki kini çıkardık.» Bu, hiçbir şaibenin girmiyeceği ve hiçbir kotu hatıranın bul andırmadığı    mutlak selâmdır.  Bu,  kalblerini Rabbulâlemîn olan Allah'ın     korku­sundan başka her şeyden temizlemiş olan müttekilere    lâyık selâmdır. [6]

 

En'am Suresi [7]

 

1- «De ki: «Ben Rabbıma isyan edersem, büyük bir gü­nün asabından korkarım. O gün kim azaptan beri kalırsa Al­lah ona rahmet etmiştir, işte bu, an açık bir kurtuluştur.»

2- «O gün onları bir araya toplarız, sonra şirk koşan­lara: «Sandığınız ortaklarınız nerede?» deriz. Sonra:    «Rab-bımıza ajsdolsua ki biz şirk koşumlardan değildik» demelerin­den başka çareleri olmaz. Bak, kendilerine karşı   nasıl yalan söylediler ve uydurdukları putlar da kendilerinden kayboldu!»

3- «Ateşin üzerinde durdurulduklarını,  «Ah keski    bir geri döndurülseydik, Rabbumzm âyetlerini bîr daha    yalania-masaydik ve mU'ıninlerden olsaydık!» dediklerini bir görsey­diniz! Hayır, daha önce gizledikleri onlara    örtindü. Eğer ge­ri döndürülselerdi yine yasak edildikleri şeye dönerlerdi. Doğ­rusu onlar yalancıdırlar. Dediler ki: Bu dünya hayatımızdan başka yok. Biz tekrar diriltilecek değiliz.»

4- «Onların Rablan huzurunda durdurulduklarını bir gör­sen. «Bu gerçek değil miydi?» dedi. 'Evet, Kalıbın.iz hakkı için gerçektir' dediler. O halde inkârınıza karşılık azal ladin' de­di. Allah ile karşılaşmayı yalanlıyanlar hüsrana uğramıştır. Birdenbire kıyamet saati onlara gelince ağırlıklarını (günah­larım,) arkalarına yüklenmiş oldukları halde «Dünyada haktan geri kalıp günah İşlememizden ötürü vah bize» dediler. Dik­kat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür!»

5- «O gün onları tamamen hasreder. 'Ey cinler toplulu­ğu, insanlardan birçoğunu yoldan çıkardınız'. Onların, insan­lardan dostları: 'Rabbımiz, bir kısmımız bîr kısmımızdan fay­dalandı. Ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık' dedi. (Al­lah) dedi ki: 'Ateş sizin durağınizdır. Orada ebedî kalacaksınız. Ancak Allah dilerse başka. Şüphesiz Kaubın her şeyi yerli ye­rince yapandır, bilendir, tşte biz, zalimleri kazandıktan yüzün­den birbirlerinin peşine böyle takarız, 'Ey cinler ve insanlar top­luluğu, aranızdan size, âyetlerimi okuyan ve sizi bugününüzl» karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' Dedi­ler ki: 'Kendi nefislerimize sahidoklıık.' Dünya hayatı onlun aldattı, kendilerinin kâfir olduklarına şahidlik ettiler.»

Bu surede, cennet ve cehennemi» kısaca ismi gecen yer­lerden ayrı olarak beş kıyamet sahnesi vardır.

1- Birinci sahne, ifadenin saldığı gölge İle çizilmiştir. Şu azap o derece şiddetli, o derece korkunç bir~azao ki-sırf on­dan o tarafa çevrilmek bile büyük bir rahmet ve apaçık- bir kurtuluş sayılmaktadır:

O gün ondan çevrilmiş olana Allah rahmet etmiştir. Hu, apaçık bir kurtuluştur.» Ya bu azaptan kurtulan, elbette onun kurtuluşu, sevabın son haddi sayılır. Bu husus, ifadenin gölgesinden anlaşılmaktadır.

2- îkinci sahne, putlar hakkında soru sorma sahnesi-dir. Fakat burada harika olan taraf, sorulanların, hiçbir giz­linin gizli kalmıyacağı âhirette bulunduklarım unutmaları ve bu soruya güldürücü, maskara bir tarzda cevap vermeleridir:

lîabbımız Allah hakkı için biz müşrik değildik.» Tam bir belâ, ve fitne. «Sonra Kabbımiz AHah hakkı için biz müşrik değildik demelerinden başka çareleri kalmadı.» Görüyor musun kime karşı jalan söylüyorlar?! Zavallıları sıkıntı şaşırtmış, yalana sapmışlar. Kendileri de bunun yalan olduğunu gayet iyi bili­yorlar ama bir kere başları sıkışmış!

Bununla sahne, putlar ihtiva eden sahneler arasında yep yeni bir damga, bir Özellik kazanıyor.

3- Üçüncü sahne onları ateş üzerinde durdurulmuş iken gösteriyor -iradesiz, ihüyarsız orada durdurulmuşlar- içleri korku İle dolup taşıyor, korkudan mafsalları birbirinden ko­pacak vaziyette, elleri ayaklan titriyor, birbirine dolaşıyor. Diyorlar ki: «Ah ne olurdu biz tekrar geriye döiidüriilseydik de Rabbıimzm âyetlerini daha yalanlamasaydik, mü'm inlerden olsaydık!» Korkudan böyle söylüyorlar, yoksa utanmıyorlar; «Eğer geri gönderi İseler, yine yasak edildikleri şeylere döner­ler. Onlar elbette yalancıdırlar!»

4- Dördüncü sahnede bunlar, Rablan huzurunda durdu­rulmuşlardır. Yüzlerini tasa bürümüş, utanç ruhlarına işlemiş­tir. Bu halde iken kendilerini hacîl eden hitap geliyor: «bu gerçek de£il miydi?» Ama suâl! «Dediler: Evet Rabbımız, ser çektir.» Hudu, zillet ve teslimiyetle boyun bükerek bu cevabı veriyorlar. Ve Allah: «Küfrünüze karşılık azabı tadın» diyor. Başka bir şey ilâve etmiyor. Allah'ın huzurunda dururlarken Günah yüklerini  sırtlamış vaziyettedirler. -Büyük  emir çıkıp cehenneme sevk edilinceye kadar böyle ağır yük altında hiç dinlenmeden öyle duruyorlar. Üzerlerindeki yük, birazcık ol­sun alınmıyor, Öyle kalıyorlar.

5- Beşinci sahnede cinler ve insanlar bir aradadır. Uyulanlar ve uyanlar beraber. Önce cinlere hitabediliyor: «Ey cin­ler, siz insanlardan pek çok aldattınız.» Bu saptırıcı, azdıncı kütle, karşılarında pek çok tabilerini görünce. cevap veremi­yorlar. İnsanlar arasında onlara uyanlar cevap vermeğe yelteniyorlar, diyorlar ki: «Rabbımiz, birimiz diğerimizden fay­dalandı.» Ortaklık, fayda üzerine kurulmuştu. Şeytanlar in­sanlara meta hazırlıyor, mukabilinde de onlara hakim oluyor, onları kendilerine uyduruyorlardı. «Bizim için tayin etliğin ecelimizin (vaktimizin) sonuna ulaştık.» İşte şimdi ba's gü­nünde, senin huzurundayız ey Rabbımız. O zaman reddi müm­kün olmayan emir sadir oluyor: «Dedi: Durağınız ateştir. O-rada ebedî kalacaksınız.» Dünyada gafletten ve o uzun itiraf­tan sonra bu emir bekleniyordu.

Sonra hem insanlar ve hem cinlere birlikte bir sual tev­cih ediliyor: «Ey cinler ve insanlar topluluğu, aranızdan size âyetlerimi okuyan ve sizi bugününüzle karşılaşacağınız hak­kında uyaran elçiler gelmedi mi?» Allah biliyor elçilerin geldi­ğini ama onların bu hususu itiraf etmeleri de onlar için bizzat azap olduğundan onları itirafa sevk için soruyor: «Dediler: Kendi aleyhimize şahid olduk.» Bugün gerçeği söylemekten başka çare yok. Bu şehadet, nefsin, azabı hak ettiğine şehadettir. «Dünya hayatı onları aldattı» da bu âkibete sürükledi «Ve kendilerinin kâfir olduklarına, aleyhlerine şehadet ettiler.» Sen bu konuşmayı, bu soruyu, bu bilmezlikten gelmeyi ve bu cevapları görüyorsun. Bu tip ifae, bu konuşma, sahnenin an­latım tarzı, hâdiseyi anlatılan bir şey değil, fakat göz önünde cereyan eden bir olay haline getiriyor. [8]

 

Sâffât Suresi [9]

 

«O, ancak tek bir çığlıktır. Hemen bakıp kalırlar. Dedi­ler: 'Vay bize, bu ceza günüdür. Bu, yalanlayıp durduğunuz hüküm günüdür!' 'Zulmedenleri, onların çiftlerini (onlarla iş birliği yapanları) ve Allah'dan başka taptıklarını toplayın, on­ları cehennem yoluna sokun. Onları durdurun. Zira onlardan sorulacaktır.» «Ne oldu size, niçin yardımlaşmıyor sunuz (ya­hut da niçin galip gelmiyorsunuz)» Hayır, onlar bugün teslim olmuşlardır.                                                                    

bize sağdan (hâk tarafından) gelirdiniz.» Onlar da: «Hayır, dediler, zaten siz kendiniz inanmadınız. Yoksa bizim size   bir gücümüz yoktu. Kendiniz azgın bir kavim idiniz.   Rabbımızuı sözü bize hak oldu. Biz tadacağız. Sizi azdırmıştık, çünkü bu de azmıştık. (Siz de bize bakarak azılını. Yoksa biz yalnız si­zi azdırmadık.,)» Onlar o gün azapta ortaktırlar, iîiz suçluları böyle yaparız. Zira onlara «Allah'tan başka ilâh yoktur» den­se kibreder (söylemez) ler. Ve derler ki «Biz deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?» Hayır o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri de tasdik etmişti. Şüphesiz siz, can yakan aza­bı tadacaksınız. Ne yaptınızsa onunla cezalanacaksınız. Ancak Allah'ın halis kulları başka. Onlar için bilinen bir rizık vardır: Meyvalar. Onlar, nimet cennetlerinde    ağırlanırlar.    Tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanıp   (oturur) lar. (Güzel    hizmetçiler tarafından) kaynağından doldurulmuş, bembeyaz, içenlere lez­zet veren kadehlerle çevrelerinde dolaşılır. O kadehlerde    ne gaile vardır, ne de ondan başları döndürülür.    Yanlarında   el değmemiş, gözlerini yalnız kocalarına dikmiş, sanM saklı yu­murtalar gibi  (bembeyaz)  ceylân gözlü dilberler vardır.»

«Birbirlerine dönmüş (lerj dir, soruşuyorlar. Onlardan biri dedi ki: «Benim (dünyada) bir arkadaşım vardı, derdi ki: Sen de tasdik edenlerden misin? Biz öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra mı^ biz mi cezalanacağız yani? Dedi: Bakar mısınız nerede o? Baktı, onu cehennemin ortasında gördü. De­di ki: Vallahi az daha sen beni de mahvedecektin. Eğer Rabbı-mın nimeti olmasaydı ben de (cehenneme) götürülenlerden olurdum. Birinci ölümümüzden sonra bir daha Ölmiyeceğiz, biz azap görmiyeceğiz öyle mi?

«Şüphesiz bu büyük bir kurtuluştur. Çalışanlar bunun için çalışsınlar.»

«Bu konukluk mu iyi, yoksa zekkum ağacı m;? Biz onu zalimlere bir fitne yaptık. O, cehennemin kökünden biten bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların basları gibidir. Onlar ondan vivecekler ve karınlarını ondan dolduracaklar. Sonra  de kaynar su katılmış içki içecekler. Sonra onların dön" elbette cehennemdir.»

Biz, uzun, muhtelif yönlü, üslûbu çeşitli, birbirini takibeden, pak çok canlı manzaraları bulunan sahnelerden biri kar­şısındayız. Burada vasıflandırma ile konuşma bir aradadır. Önce hikâye tarzında yürüyor, sonra konuşma tarzjna geçiyor, tekrar ifade değiştiriyor. Olaylar, manzaralar arasına zaman zaman talikler giriyor. Bu tıpkı reklâmlarda, gösteri alanların da spikerlerin piyesin asıl maksadım izah etmelerine benzer. Bu suretle sahne, hayatın bütün veçhelerini içine alır.

Biz Öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra mı, biz mi di­riltileceğiz? Evvelki babalarımız mı?» diyenleri redd için gel­miştir. Önce bu söz şöyle reddediliyor:

De ki evet, siz dahirsiniz.» Yani zilletle boyun büküp olacaksınız. Böyle dendikten sonra uzun arz başlıyor:

O ancak şiddetli bir çığlıktan ibarettir. Hemen bakıp kalır­lar.» işte böyle yıldırım gibi, bir çığlığı kaphyacak kadar bir zaman içinde her şey oluyor. Burada sayhaya zecre deniyor. .Ayrı bir şiddet çeşidi göstersin ve sayhayı çıkaranın yüceliği­ne delâlet etsin diye. O, her şeyi kuşatmıştır. Birden bu çığlık saldırınca aniden bakıgıp duruyorlar.  Ve şaşırmış bağırıyor­lar:

Vay bize bu ceza günü.» Onlar bu şaşkınlıkları içinde bocalar­ken ummadıkları yerden bir ses onların basma yıldırım gibi iniyor:

:Bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür!»

Bu suretle temat haberden hitaba intikal ediyor. Din gü­nünü yalanlıyanlara hitabediliyor. Bu hitap, sert ve kesin bir başa vurmadan ibarettir. Sonra hitap, bu işi infhz ile görevli olanlara yöneliyor:  «Zulmedenleri ve zevcelerini ve Allah'tan başka taptıklarım bir araya toplayın, onları cehennem yoluna sürün. Ve onlun (orada) durdurun. Çünkü onlara sorulacak­tır.» Bu emirde kesinlik yanında «Onları cehennem yoluna sü­rün.» ifadesinde açık bir alay da vardır. Ne tuhaf bir hidayet (sevk etme) ki dalâlet bundan hayırlı! Madem ki onlar dün­yada doğru yolu bulmadılar, ona gelmediler, o halde âhirette cehîm yolunu bulsunlar.

işte emir yerine getirildi. Cehenneme sevk edildiler ve sorguya hazır vazıyette durduruldular. Tam bu halde soru şek­linde ve alaylı bir tarzda bir hitap kendilerine çevrildi:

Nigin yardımlaşmıyorsumız?» Neden birbirinize yardım etmi­yorsunuz? İşte hepiniz buradasınız? Taptıklarınız da beraber. Tabii cevap yok. Başlar öne eğik yüzler kızarmış.

Burada gösterinin asıl mak3adını belirten bir talik geliyor:

Hayır, onlar o gün teslim olacaklardır!»

Sonra başka bir hikâye bağlıyor. Burada cehennemdekile-rin birbirleriyle mücadelelerini görüyoruz: «Birbirlerine   dön­düler, soruyorlar. Dediler ki: Siz bize sağdan gelirdiniz.   Yani sağ tarafımızdan sokulur, vesvese verirdiniz. Genellikle    gizli şeyler, sağ taraftan sokularak kulağa fısıldanır. Onun    için «Siz bize sağdan gelirdiniz.» diyor. İşte o iğvanız   dolayısiyle bu hale düştük. Bizim bu durumumuzdan    siz sorumlusunuz. Tabu derhal ittiham edilenler, kendilerini temize çıkarmak- ve suçu üzerlerinden atmak çabasına düşüyorlar:  «Dediler: Ha­yır, zaten siz inanıcı değildiniz. (Siz kendi linetinizle imandan çevrildiniz), yoksa bizim sizi mecbur edecek, fikrimizi    zorla kabul ettirecek bir gücümüz yok. Siz kendiniz azgın bir kavim idiniz.» İman kalblerinize geçmiyordu. İyinin ve kötünün sınırı eize belirtilmişti. O şuurda durmuyordunuz. «Muhakkak    biz Rabbımızin azabım hak ettik, tadacağız.» Bu azabı azgınlığı­mızla hak ettik. «Biz azdığımız için sizi de azdırdık.» Siz de za­ten azmağa kabiliyetli imişsiniz, bize uydunuz, azdınız. Yoksa biz size zor kullanmadık. Zor kullanacak gücümüz de yoktu. O halde biz sizden sorumlu değiliz.

Burada başka bir ta'Iik cümlesi geliyor. Sanki bu ta'li. hepsine bulundukları halin gerekçelerini ve sebeplerini açıklı yan bir hüküm mesabesindedir. "

OnIar o gün azapta ortaktırlar. Biz suçlulara böyle yaparız. Zira onlara «Allah'tan başka ilâh yoktur» denildiği zaman Mbrederlerdi. Ve «Biz bir deli şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?» derlerdi.»

Ta'likin sonu şu şekilde mükezziplere çevrilerek tamam­lanıyor :

Hayır, (o, ne şairdi, ne deli idi), o gerçeği getirmiş ve peygamberleri de tasdik etmişti. Onlar (kibirlerinden dolayıj can yakan azabı tadacaklardır. Siz başka bir şeyle değil, ancak yaptığınız işlerle cezalanıyorsunuz. Yalnız Allah'ın halis kul­ları müstesna (onlar ceza görmiyeceklerdir).»

Ta'lik bu hitaba ulaşıp Allah'ın halis kullarının da zikri geçince bu defa halis kulların karşılaşacağı nimetleri arza baş­lıyor. Bu nimetler, manevi ve maddî nimetlerdir. Ruh da fay­dalanır, his de faydalanır bunlardan. Önce onlar, Allah'ın ha­lis kulları (manevi bir nimet). Allah'ın halis kulları olmak, ne ikram, ne şeref! Ve onlar Allah'ın indinde ikram ediliyorlar, ağırlanıyorlar. Ni'metîerin en yücesidir bu. Bunun yanında onlara maddî nimetler de var: «Fevakih: meyvalar», «Surur: tahtlar» ve tam bir konfor. Sonra:

Kaynağmdan doldurulmuş bembeyaz, içenlere lezzet veren bir gaile vermiyen, başdöndürmiyen, bıktırmıyan içki dolu ka­dehlerle   (hizmetçiler  taraf nidan)  çevrelerinde  dolaşılır.»  En güzel evsafta şarap budur. Şarap zevkini verir ama baş dön­mesi yapmaz, aklı da gidermez. yanlarında da gözlerini yalnız kocalarına dikmiş İnler var.» Eşlerinden bagkasma bakmıyan huriler. gözlü ve eller değmemiş

Saklı yumurta gibi», eller ve gözler değip örselenmemiş.

Hikâye devam ediyor, bu kadar nimete gark olan Allah' m bu halis kulları, gayet serin kanlı, sükûnet içerisinde maziyi ve hali konuşuyorlar. Suçluların şiddetle birbirlerine çatmala­rına mukabil bunlar gayet mülayim, tatlı tatlı konuşuyorlar. Tablolarda tam tekabül. îşte içlerinden biri arkadaşlarına ha­yatından bir parça anlatıyor: Kendisinin bir arkadaşı âhireti yalanlardı. Kendisine derdi ki:

Sen de mi tasdik edenlerdensin? Biz Ölüp toprak ve kemik duktan sonra mı, biz mi ceza göreceğiz?» İşte o arkadaşı, dükten sonra dirilmeğe ve ceza görmeğe inandığı için kendi ni böyle ayıplardı.

Hatırına gelmiş iken arkadaşının sonu ne oldu diye merak ediyor, Öğrenmek istiyor. Tabii cehenneme gitmiş olmasını taiı min ediyor. Durup bakıyor, arkadaşlarının gözlerini de baktığı tarafa çeviriyor:

Dedi: Bakarmısınız?» Sonra arkadaşı gözüne ilişiyor. Bak yor ki evet sandığı gibi:

Baktı, onu cehennemin ortasında gördü.»

0 zaman dostlarını koyuyor da cehennemin ortasında bulduğu o eski arkadaşına diyor ki: Ey adam, sen vesveselerinle az daha beni de alçaltacaktın. Ne ise Allah bana lütfetti de seni dinlemedim, yoksa ben de gitmiştim:

Dedi ki: Tallahi sen az daha alçaîtacaktiH. Eğer nimeti olmasaydı ben de buraya getirilmişlerden olur­dum.» Sonra dünyada söylemiş olduğu sözleri onur. başına vu­ruyor:

NasıI biz ilk ölümümüzden başka Ölmiyecek ve azap gör-miyecek mi imişiz?» Ey meş'um arkadaş, nasıl srnin dediğin gibi mi?                                                  

Yine burada gayeyi ruhlara perçinleyecek bit  ta'lik:

İşte bu, büyük kurtuluştur, çalışanlar bunun için çalış­sınlar,»

Bu ta'likten sonra göz, bu kurtuluşun, bu büyük nimetin karşısındaki tabloya, mükezziplerin yaslanacağı azap tablo­suna gevriliyor. Bu iki hal arasındaki muvazene, tam uygun zamanında yapılıyor. Ve bu muvazene, zecre-i vahide'den son­raki ilk sahnede gösterilen hesap sahnesini müteakip başlayan azabın manasını daha mükemmel bir şekilde ediyor.

Şu Zekkum ağacıdır. Bu ağaç, başka bir sahnede de geç­mişti. Fakat burada Zekkum ağacının bazı vasıfları belirtiliyor ki bunu dinleyiciler bilmiyorlardı:

O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.» Ne acaip ki cehennemin dibinde bitiyor da yanmıyor Çünkü o da nem cinsindendir. Daha çok açıklama var, bakdirler:

:Tomureuklan şeytanların başlan gibi.» Ey okuyucu şeytan­ların başları nasıldır biliyor musun?! Evet! İnsan, muhayyile­sinde şeytani canlandırır. Kendince ona bir suret verir. Bu ta­hayyül edilen şey, insan ruhuna korku salar, insan o başı tasav­vur ettikçe ürperir. cehenneme inenler, bu ağacın tomurcuklarını    yiye­ceklerdir. Şeytanların başlarım yiyeceklerdir:

Çünkü onlar ondan yiyecekler ve kannini dolduracakla dır.» Boğazlan yanar, karınlan ağrır, içlerindeki yangını, alşi söndürmek için soğuk içki ararlar sıcak sudan başkasını blarvıaziar, bunu içecekler ondan sonra cehennemin azabına dûçar olurlar. [10]

 

Lokman Suresi [11]

 

1- «Onlan azıcık yaşatırız, sonra kaba bir azaba duçar kılarız.»

2- Ey insanlar, Rabbınızdan ittika edin ve şu günden korkun ki baba çocuğundan ceza görmez, çocuk da babasının cezasından bir şey çekmez.»

1- Azabın kaba diye vasfı, manevî bir tecsimdir,    ma­nen onu cisimlendirmektir ki bu, azabın niteliğini görülür bir şekilde göz önüne   getiriyor.'Bunun Kur'anda benzerleri çok­tur. Bu, kitapta arz etmeğe çalıştığımız kıyamet sahnelerin­den değildir. Ancak azabın mücessem bir şekli vardır burada. Bu şekilde tecsîmi, azabın ruhtaki tesirini daha da artırır.

2- ikinci tabloyu, kelimelerin satırlar araşma    saldığı gölgeler resmetmektedir. İfadenin saldığı bu gölgeleri ruh gör­mektedir. Az daha duyular da görecek gibidir. Bu, öyle    bir hal ki insanlar arasındaki bütün bağlar çözülüyor, akrabalar, dostlar arasındaki dayanışma kalkıyor. Dayanışmanın en ile­risi baba ile oğul arasında olur. Ama o mutlak adalet, ne ba­ba ile oğul arasında, ne de diğer akraba ve dost arasında daya­nışma tanımıyor. Demek adalet mutlaktır, mes'uliyetler sınır­lıdır. Herkes kendi günahından sorumludur. Durum çok çetin­dir. Günün esas vasfını söylemeden, o günü böyle dolaylı ola­rak tavsif etmesi, onu daha korkulu bir hale getirmektedir. Korkuyu nefis, tam bir şekilde tasavvur ediyor. Baba ile oğul arasındaki o sağlam bağların dahi çözüldüğü gün, elbette ga­yet çetin, pek güç bir gündür. [12]

 

Seba' Suuest [13]

 

1- «Yakalanıp Rablarının huzuruna durduruldukları man o zalimleri bir görsen: Zayıf görülenler o büyüklük tasai yanlara der (ler) ki: «Siz olmasaydınız biz inanırdık.» Büyükj liik tashyanlar da zayıf görülenlere der (lerkî: «Size nida yet geldikten sonra sizi Mdayetten biz mi çevirdik? Hayır, ten siz kendiniz mücrimdiniz.» Zayıf görülenler, kibredenle cevaben der ki: «Hayır, gece gündüz dolap (kurar. sğva verir diniz) Allah'ı inkâr etmemizi, O'na menend koşmamızı emri derdiniz.»  (Böyle alışırlarken) azabı gördüklerinde içlerinde; pişmanlık gizlerler, tnkâr edenlerin boyunlarına ağlâl koyduk, Yaptıklarından başkasiyle mi cezalanıyorlar?»

2- «O gün onları hep toplar, sonra meleklere der   ki:i «Bunlar size mi tapıyorlardı?» Derler ki: «Sen münezzehsin!! Bizim velimiz onlar değil, sensin. Hayır, onlar  (bize    değil) cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmıştı.» O gün biriniz digerinize ne bir fayda, ne de bir zarar vermeğe kadir değilsiz. V» biz zulmedenlere: «Yalanlamakta olduğunuz ateş azabı­nı deriz.»

3- «O telâşa düştükleri zaman bir görsen, hiç kaçamak yoktur, yakın yerden yakalanmışlardır. «Ona inandık» demek tedirier ama onlar için iffiak yerden almak nasıl mümkün olur? Halbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak yerden gaybet  atıyorlardı. Artık kendileriyle arzu ettikleri şey araşma

 çekilmiştir, tıpkı bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar, işkilli tir şüphe içinde bulunuyorlardı.»

Birinci sahne sapkınlardan tabi'lerle metbu'Iar ara­sında geçen tartışma, çekişme sahneşidir. Bunun benzerleri önce geçmişti. Burada yeni olan husus, ilk defa tabi'lerden

:Zayıf görülenler, zayrflatilanlar» metbu'lardan di.:

:Büyüklük tasliyanlar» diye bahsedilmesidir. Tartjşmada da ayrı bir renk vardır. Zayıflatıl anlar kesin olarak inanıyorlar ki kibredenler olmasaydı kendileri inanırlardı. Kibredenler de onları tezlîl ediyor, suçu kendilerinden atıyorlar:

Size hidayet geldikten sonra sizi hidayetten biz mi çevirdik?»

Sonra da onlara ağır bir hakarette bulunuyorlar:

Zaten siz suçlu idiniz.» O zaman zayıf görülenler,    ağızlarını açıp gözlerini yumuyorlar. Daha sert ve cesaretle günahlarını, onların gece gündüz kendilerine iğva vermelerine bağlıyorlar.. Onların tuzakları, Allah'a şerikler koşmayı emretmeleri yüzün­den bu hale düştüklerini söylüyorlar.

Ama bütün bunların faydasjzhğmı bildiklerinden pişman­lık ve hasretlerini içlerinde gizliyorlar ve derin bir umutsuz­luk içinde âkibetlerine teslim oluyorlar.

Bu tartışma, hepsinin boyunlarına tomrukların konmasiy-le bitiyor. Hepsi de kâfir olduğu için boyunlarına tomruklar.

konmuştur. Sahne bu ilâveyi taşıyor. Bunu söyledikten sonra hikâye üslûbundan, soru tarzında bir ta'lîka geçiyor:

Yalnız yaptıkları amel ile cezalanmıyorlar mı?» îşte bu ta'li sahneyi hazır hale, dinleyicileri de seyirciler haline getiriyor. Şimdi her şey göz önünde cereyan ediyor hissini uyandırıyor. İkinci sahnede haşr meydanında melekler bulunmakr tadır. Haşr meydanında olan herkesin görüp işiteceği bir yer den bir hitap geliyor onlara:

:Bunlar size mi tapıyorlardı?» Allah biliyor onlara tapmadık larmı ama herkesin önünde puta tapanlan rezil rüsvay etmel için bu soruyu soruyor. Melekler bu günahtan masum oldukla) rını, Allah'ı ortaktan tenzih ettiklerini söylüyorlar:

Dediler İd: Seni tenzih ederiz, bizim velimiz sensin. Onlardan sana sığınırız. Onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanı­yordu.»

Utandırma tamamlanmış, teşhir gerçekleşmiştir. Ve o za­man sanıkların karşısuıda şu hüküm sadir oluyor:

Bugün hiçbiriniz diğerinize ne bir faide, ne de bir zarar vermece kadir değildir. Zulmedenlere deriz ki:  Yalanlamakta olduğunuz azabı tadın.» Üçüncü sahneye gelince bu sahnenin şimdiye kadar benzeri hiç geçmemiştir. Hareket, şiddet, cezbe ve hayatla .do­lu bir sahnedir. İçindeki şu hareketler sebebiyle sahne, ha­yat dolup taşmaktadır:

îşte görüyorsun adamlar şaşırıp kalmışlar. Kaçmak, at­latmak istiyorlar ama

Kaçamak yok,» Kaytarmak mümkün değil. Zira tutulmuşlar

Yakın bir yerden yaftalanmışlar.» Teslim olmaktan.

Ona inandık» demekten başka çare bulamamışlar. Bu telâş ve kaytarma çabası içerisinde iken yakalananca hemen imana koşmakla onlar, sanki imanı birden sıçrayıp almak, kapmak istemiş gibi bir durumdadırlar. Ama iman artık o kadar yük­sek, uzak bir yerdedir ki ne kadar sıçrasalar elleri ona yetiş­mez:

Uzak yerden nasıl (uzanıp) alacaklar?» Tenavüş, almak de mektir ama zorlana zorlana sıçrayıp tırmanıp almaktır. Kelime, çıkardığı sesle bu hareketi tamamen canladırmıştır. Onlar için bu nasıl mümkün olur:

Oysa dalıa önce onu inkâr etmişlerdi?» gözden az uzak olan gaybi görmeden taşlıyorlardı. Kesin olarak inkâr ediyorlar, bilmedikleri meçhule, azıcık inanma payı olsun bırakmıyorlar­dı. Tamamen inkâr ediyorlardı:

üzaktan gaybe taş atıyorlardı.» Hallerini, azabı hak ettikleri tutumlarmı açıklıyan bu parantez* içindeki ta'likten sonra sah­ne şöyle tamamlanıyor, iş işten geçtikten sonra inanarak kur­tulma, kaçma, kaytarma arzuları ile kendileri araşma perde çekildi:

Daha önceki taraftarlarına yapıldığı gibi, kendileriyle ladıklan şey arasına perde çekildi.» Baştan sona bütün yali layıcılar için mukarrer cezadır bu:

Çünkü onlar, işkilli bir şüphe içindedirler.» [14]

 

Ğafir Suresi [15]

 

tasadan yutkunacakları kıyamet günü ile uyar. (O gün) zalim­lerin ne bir dost», ne de dinlenecek bir şefaatçileri yoktur.»

2- «Ey kavmim, ben o âh-ü figan gününden    korkuyo­rum. O gün arkanızı dönün kaçmak istersiniz ama sizi Allah' m azabından kimse kurtaramaz.»

3- «Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken zayıf olan­lar, büyüklük taslıyanlara der ki: «Biz size uymuştuk. Şimdi siz ateşin en ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?» Bü­yüklük tashyanlar da der ki: «Hepimiz de onun içindeyiz. Al­lah, kullar arasında (böyle) hüküm verdi!» Ateştekiler cehen­nemin bekçilerine der ki: «(ne olur) Rabbınıza duâ edin de hiç değilse bir gün azabımızı hafifletsin!» Bekçiler: «Size elçiler delillerle gelmez miydi?» dediler. «Evet» diye cevap   verdiler. Bekçiler: «O halde kendiniz yalvann» dediler. Kâfirlerin yal­varışı da. sapıklıktadır (boşa gider)! Doğrusu biz, elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahidlerin kalkıp şehadet edeceği günde yardım ederiz, O günde zalimlere mazeret­leri fayda vermez. Lanet onlaradır, kötü ev de onlaradır.»

4- «Kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi, ya-lanhyanlar yakında elbette bileceklerdir. Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürülürler, son­ra ateşte yakılırlar. Sonra onlara denir: «Allah'tan başka tap­tığınız putlar nerede?» Derler ki: «Bizden kayboldular. Hayır, biz zaten Önceleri hiçbir şeye yalvarmıyorduk.» işte Allah, in­kar edenleri böyle saptırır.»

1- Birinci sahne, «Âzife» sahneaidir. Âzife, kıyamet gü­nüdür. Kıyamet sür'atli bir olay şeklinde tasvir edilmiştir: Gö­ğüsler daralmış, soluklar tutulmuş, sıkıntı o dereceye varmış ki sanki kalbler yerinden kopup boğaza düğümlenmiş, insan bunalmış kalmıştır.

Bütün bu sıkıntı içerisinde zalimlere el uzatan; boğazları­nı sıkan, soluklarını tıkayan şu darlığı biraz hafifletip biraz onlara nefes aldıracak tek bir dostlan yok. Onları bu musi­betten kurtaracak, bu belâyı onların üzerlerinden atacak sözü dinlenir bir şefaatçileri yok. Bu sıkıntı ve yalnızlık içerisinde ihmal edilmiş, kendi başlarına bırakılmışlardır. Bütün bu çetin ahval, resimlerle dolu, gölgelerle haleli birkaç kelime ile tasvir edilmiştir.

2- İkinci sahne, bütün, kıyamet sahneleri içerisinde tek sahnedir. îlk defa burada diriltilip mahşere sevk edilenlerden bir cemaati görüyoruz ki kendilerine seslenildiği zaman kaç­mağa çabalıyorlar. Gerçi bu kaçış, kendilerine bir fayda sağ­lamıyor, Onları Allah'tan alıp kurtaraoak kimse yoktur ama onların halini tasvir bakımından ifade önemlidir.

Biraz önce temas ettiğimiz :

Bir görsen onları şaşmışlar, kurtuluş yok, yalan bir yerden yakalanmışla*!» sahnesi de tek sahne idi. Bunun onunla ben­zerliği vardır ama orada yalnız şaşkınlık vardı ve bu şaşkınlığı müteakip yakalanıyorlardı. Burada ise fi'Ien arkaya dönüp kaçıyorlar ve kaçtıktan sonra yakalanıyorlar.

3- Üçüncü sahne, büyüklük taslıyanlarla zayıflar ara­sında geçen tartışma sahnesidir. Bu kabil sahneler daha Önce de geçmişti. Fakat buradaki sahne onların tekrarı değildir. Bu sahnede tafsilât bakımından tazelik vardır:

Burada zayıflar, kuvvetlilerden, kendilerine olan borçla­rını ödemelerini, çektikleri şu azaptan bir parça yüklenerek a.zabı biraz hafifletmelerini istiyorlar:

:Bİz size tabi idik, şimdi bizden biraz ateş savar mısınız?» di­yorlar, içinde iğneleme bulunan bu soruya kuvvetliler karşı koyuyorlar. Kendilerini son derece azap ile yüklü buluyorlar. Artık bir de zayıfların en ufak azabını yüklenmelerine imkân yok. Bunun için Öyle bir cevap veriyorlar ki solukları tıkar:

:Hepimiz de onun içindeyiz.» Peşinden de her işi Allah'a ha­vale edip ululanma ve kibirlenme sıfatlarından soyuluyorlar. Zayıflar onları büyük gördüğünden biraz azap yüklenmelerini istemişlerdi. Bu inançlarından artık dönerek bu büyüklerin as­lında diğer insanlar gibi kul olduklarını söylüyorlar:

Allah, kullar orasında hükmetti!»

Sonra her iki zümre de cehennemin bekçilerine dönüp yalvarıyorlar. Allah indinde kendileri için şefaatte bulunup yalvararak hiç değilse bir gün için şu azabın hafifletilmesini rica ediyorlar.

Ama bekçiler hadlerini bilen kimselerdir. Ve bu ateşte yananların mazilerini de biliyorlar. Bu hal, onların istiğfarına cesaret vermiyor:

Dediler: Size peygamberleriniz delillerle gelmezler   miydi?»

Bu bir azarlama ve hatırlatma sorusudur:

Dediler: Evet gelirlerdi.»» O zaman bekçiler onlardan el çe­kiyorlar, alaylı ve hakaretiz bir tarzda onları umutsuzluğa terk ediyorlar. Boş yere uğraşmanın, yalvarmanın faydası olmiya-cağım söylüyorlar halde yalvann, dediler.»

Ve bu duâ üzerine perde arkasından bir ta'Iik işitiyoruz:

Kâfirîerin duası boşunadır.» Bu haktır ve Allah'ın adaletine uygundur:

Biz peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatın­da, hem de şahidlerin kalkacağı (şebadette bulunacağı) gün­de yardım ederiz. O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez, lanet onlaradır, evin kötüsü de onlaradır.» Ateş ehlinin halini görüp evlerin en kötüsünün onların olduğunu anladığımız gibi.

4- Dördüncü sahne boyunlarına halkaların, ayaklara zincirlerin vurulduğu sahnedir. Cehenneme sürüklenme ve ateşte yakılma sahnesidir. Secru'I-kelb'den gelir. Secr köpeğin boynuna sacuru (tasmayı) takıp şiddetle çekip götürmek de­mektir. Bunların da boyunlarına zincirler vurulup şiddetle ce­henneme sürükleniyorlar. Sonra azar başlıyor:

:Bizden kayboldular.» Bundan daha enteresanı da Zaten biz daha önce hiçbir şeye tapmazmişız!» îbadet ettiklerimiz hiçbirşey değilmiş. Ve perde arkasından bir ta'lîk: [16]

 

Zümer Süresi [17]

 

1- «De ki: «Asıl hüsrana-düdenler, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana uğratanlardır. Evet, odur işte açık hüsran. Üstlerinden ateşten gölgeler, altlarından da gölgeler vardır orada. İşte Allah'ın, kullarını korkuttuğu şey odur. Ey kullarım, hesıden korunun.

«Fakat Halılarından konulanlar için üst üste yapılmış, athırmdun ırmaklar akan cennetler vardır.»

2- «Kıyamet günü o kötü azaptım korunmağa nın hali nice olur? Zalimlere «Tadın, kazandığınızın    tadım» denir.

3 - Kıyamet güttü Allah'a karşı yalan uyduranların yüz­lerinin simsiyah kesildiğini görürsün. Cehennemde    değil mi kibirlenenlerin durağı? Allah, sakınanları başanlariyle kurta­rır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar.»

4 - «Allah'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet gü­nü arz, tamamen O'nun avucu içindedir. Gökler de sağ elinde durulmuştur. O, münezzeh ve şirk koştuklarından yücedir.»

«Sûr'a üflendi, göklerde ve yerde olanlar hep ölüp düştü­ler. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona tekrar üflen­di. Birden onlar ayakta bakışıyorlar. Arz, Kabbmın miriyle parladı. Kitap kondu, peygamberler ve şahidler getirildi (ler) Aralarında hak ile hükmedildi. Onlar zulmedilmezler. Herke­se amelinin karşılığı verildi. O, onların ne yaptıklarım en iyi bilir.»

«İnkar edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman cehennemin kapılan açıldı, cehennemin bek­çileri onlara şöyle dedi: «Size kendi aranızdan, Rabbmızm âyetlerini size okuyan ve sizi bugününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi nü?» «Evet, geldi dediler, ama inkâr edenlere asap sözü gerçekleşti!» Denildi: «Cehen­nemin kapılarından girin, orada ebedi kalacaksınız. Kibirle-nenlerin durağı ne kötüdür!»

«KaManndan korkanlar, bölük bölük cennete sevk edildi­ler. Oraya varıp da kapılan açıldığında bekçileri onlara: «Se­lâm size, hoş oldunuz, ebedi olarak oraya giriniz!» dediler. Onlar: «Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennet yurduna koyan Allah'a hamdol-«iıı. Çalışanların mükâfatı ne güzelmiş!» dediler.»

«Melekleri görürsün İd Arş'ın etrafını çevirmiş oldukları balde Rablarım hamd ile teşbih ederler. Aralarında    hak   ile hükmedilmiştir. «Hamd, âlemlerin Eabbına mahsustnildi.»

1- Birinci sahne, Kur'an tasvirindeki bedî'î sanat'sergi­lerinden bir sergidir. Rablarının âyetlerini yalanlıyanlar    için gölgeler var. Ama ateşte gölgeler. Hani o Yahmum'dan   olan gölge, üq dallı olup gölge vermiyen, ateşten de korumıyan göl­ge cinsinden bir gölge. Bu gölgeler onları hem    üstlerinden, hem altlarından sarmıştır! Ateşten değil mi? Ateş de onları altlarından ve üstlerinden sarar!

Rablanndan korkanlara gelince, onlar için ateşten gölge­ler yerine yapılmış köşkler var. Bu köşklerin üstünde de aynı şekilde köşkler bulunmaktadır. Altlarında da ırmaklar akmak­tadır. Sahne, gölgeler ve bunun karşısında bulunan köşkler ve ırmaklarla uyuml anmış tır. İkisi arasında tür bakımından büyük fark var ama manzaradaki birlik bakımından Kur'an-daki ahenk Özelliği mevcuttur.

2- ikinci sahne, cehennemliklerden birinin, benzeri bu-lunmıyan bir halini çizmektedir: Bu adam' elleriyle, ayaklariyla ateşi kendinden savamıyor da yüziyle savmağa    çalışıyor! Halbuki insan diğer uzuvlariyle yüzünü korur. Âdet böyledir. Bu hal, acz, şaşkınlık ve ızdıraptan doğan korkunç, bir haldir.

3- Üçüncü sahnede Allah'a yalan söyliyenlerin   yüzleri siyah bir renkle boyanmıştır. Herhalde bu yüz üstü kalma ve rahk siyahlığıdır. Korunanlar ise,    başanlariyle    kurtulmuş­lardır. Bu kurtuluş, kendilerine taksim edilen başarının bir ne­ticesidir. Yüzlerin simsiyah kesileceği bu günde sırf kurtuluş, haddi zatında büyük bir basandır. Bu tür tasvirden, daha ön­ce de söz edilmişti.

4- Şimdi dördüncü sahneyi özetliyelim: Bu sahne, par­lak bir sahnedir. Önce hareketli başlıyor. Sonra   yavaşlıyor, nihayet her hareket sakinleşiyor ve her ses kesilij'or ve bütün arz sahasını derin bir sessizlik, sükûn ve huşu kaplıyor.

İşte Arz sahibi, bütün Arz, O'nun celâl kabzasında ve bü­tün gökler sağ elinde durulmuş, (Bu hissi cûşa getiren, tas­virinden hayali âciz bırakan bîr manzaradır. Tenzih ve tecride son derece düşkün olan Kur'an, burada sahneyi görülür hale getirmek, hissi uyarmak, ruha tesir etmek için tahyîl ve iec-sîm usulünü kullanmıştır.) Ve işte birinci na'ra yükseliyor. Yer yüzünde ve göklerde bulunan bütün canhlar düşüp ölü­yorlar. Ne kadar zaman geçti bilmiyoruz, ikinci na'ra yükse­liyor :

Birden hepsi kalkıp bakışıyorlar.»

Artık bir gürültü patırtı olmadan, üçüncü bir sahne zik­redilmeden bütün yaratıklar toplanıyorlar. t§te bu sahnede her şey sakin ve her şey sükûnet içinde hareket ediyor. Bu hal, baştan sona bütün sahnenin havasında bir ahenk bir düzen te­min etmek içindir. Rabbımn arşını burada melekler tavaf edi­yorlar. Sessiz, çünkü bu makama gürültü yakışmaz.

Arz Rabbımn nuriyle parlamıştır.» Gösterinin tamamlandığı alanın toprağı, sakin bir nur ile, «Rabbınm nuriyle» aydınlan­mıştır. O kadar ki az daha orası aydınlıktan çatlar hale gel­miştir. «Peygamberler ve sahîdler getirilmiştir.» Bütün çekiş­meler, tartışmalar özellikle bu sahnede katlanıp kaldırılmıştır. «Ara'srmda hak iîe hükmedilmiştir. Onlar zulmedilmezler. Her nefse karşılığı Ödenmiştir. O onların yaptıklarım pn iyi bilendir.» Söylenecek tek kelimeye, yükselecek tek söze bile ihtiyaç yoktur. îşte hesap ameliyesi burada böyle güzel­lik kazanıyor. Çünkü makam, heybet ve celâl makamıdır. Hesap tamamlanıp gidilecek yer belli olduktan sonra her fırka kendi yerine sevk ediliyor: «İnkâredenler bölük bölük cehenneme sevk edildiler.» Oraya geldiklerinde uzaktan cehen­nemin bekçileri onları karşılıyor ve onlara burayı hak ettikle­rini hatırlatan sözler söylüyorlar:

Size Babbınızm âyetlerini okuyan, ve sizi bugününüzle Karşı­laşacağınız hususunda uyaran kendi aranızdan peygamberler gelmedi mi?» «Dediler: Evet geldi ama kâfirlere azap sözü gerçekleşti.» Burası anlayış, itiraf ve teslim yeridir.

Denildi: Temelli kalmak üzere cehennemin kapılarından    gi­rin. Kibirlenenlerin yeri ne kötü imiş!»

Rablarından korkanlar da o şekilde cennete tevcih edil­mişlerdir. Oraya geldiklerinde cennetin bekçileri onları selâm ve övgü ile karşılıyorlar: «Selâm size, hoş oldunuz, oraya ebe­dî olarak giriniz.» Ve cennet ehlinin sesleri hamd ve duâ ile tatlı tatlı yükseliyor:

:Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi istediğimiz yerde otu­racağımız bu cennet yurduna»okan Allah'a hamdolsun.»

Ye sahne, bütün sahnenin havasına uyan, ruha ve hisse Allah'ın celâl ve azametinin korkusunu ve ürpertisini atan ve sahneyi en güzel bir şekilde kapatan bir ifade ile bitiyor:

Melekleri görürsün ki Arşın etrafında tavaf ederek Rablan-m hamd ile teşbih ederler. Aralarında hak ile hükmedihnistir «Hamd alenilerin Kalıbına mahsustur» denilir.»

Sure bitince perde kapanır ama gözde hayali kalır. His onun tayfları, izleri içinde kalır, hayal arkadan onu düşünür. Sahnede hakim olan huzur ve sükûn, uzun zaman hayalden git­mez. İnsan o zevk ile tatlı bir hayale dalar da gider. [18]

 

Fussîlet   Suresi [19]

 

1 - «Allah'ın düşmanları o gün tevkii' olunu» cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve deri­leri, aleyhlerine yaptıkları şeye şehadet ederler. Derilerine derler ki: «Niçin aleyhimize sehadet ettiniz?» Onlar da: «Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. Sizi önce O yarattı. Tine O'na döndürülüyorsunuz.» derler. Siz kulağınız, gözleri­niz ve derilenizin, aleyhinize şahidlik etmesinden, gizlenme­diniz. Zannederdiniz ki Allah yaptıklarınızdan çoğunu bilmez. işte Rnhbmıza karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helake sü­rükledi de hüsrana düşenlerden oldunuz. Eğer sabredebilir-lerse ateş kendilerinin durağıdır. Eğer hoş tutulmalarını is­terlerse artık onlar hoş tutulanlardan değildirler. Onların ya­nına birtakım yardakçılar da koyduk da onlara önce ve son­ra yaptıklarını süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçen cin ve uıs milletleri içinde onlara da söz gerçekleşti (onlar da Ötekilerin akıbetini hak ettiler). Çünkü hepsi de hüsranda kalmışlardır, tnkâr edenler dediler: «Bu Kur'an'i dinlemeyin, okunurken gürültü edin, belki galip gelirsiniz.» înkâr edenle­re şiddetli bir azap taddıraoağız ve yaptıklannm en kötüsüyle onları nezalandıracağız. Bu, Allah düşmanlarının cezasıdır: Ateş. İnliârlarma karşılık orada onlara ebedî kalacakları ev vardır. Küfredenler dediler: «Rabbımız, insanlardan ve cinler­den bizi saptıranları bize göster de onlan ayaklarımızın altına alalını, alçaklardan olsunlar!»

«Onlar ki: (Rabbımız Allah) dediler, sonra doğru oldu­lar, işte onlara melekler (şu müjde ile) iner: «Korkmayın, üzülmeyin ve size va'dedilen cennet ile sevinin. Biz dünya ha­yatında da âhiret hayatında da sîzin dostlanıuziz. Orada si­ze, nefislerinizin çektiği, İstediğiniz her şey vardır. Bağışla­yıcı, merhamet saîübinden bir ağırlama olarak.»

2 - «O gün (Allah) onlara: «Ortaklarım nerede?» diya seslenir. Derler ki: «Sana arz ederiz ki bizden hiçbir şahid yoktur (kimse görmedi onları). Daha önce yalvardıklan ken­dilerinden) kaybolmuştur. Ve onlar kendileri için hiçbir kaça­mak kalmadığını anlanuşlardır.»

Hayvanları, behîmeyi toplar gibi toplama, sürülerin başını sonunu toplayıp bir araya getirme gibi bir haşr sahnesi

Bu şekildeki sahne, hasredilenlerin ne derece düşük,  edilmiş ve değersiz kimseler olduklarım gösterir.

Oraya geldikleri zaman», zamîr ateşe raei'dir. O ateş gibilerini gözetlemektedir:

Kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işlerde aleyhlerine sehadet etmiştir». Burada sahne canlanmakta, hayret ve in­tibah artmaktadır. Baksana uzuvları ve derileri konuşuyor, onlara karşı düşman tavrı takınıyor, aleyhlerine şahid durumuna geçiyorlar. Halbuki onlar uzuvlaruıdan böyle bir şey hiç ummazlardı. Hattâ şu büyük sahnenin seyircileri dahi böyle bir şey beklemiyorlardı:

:Derilerine dediler: Niçin aleyhimize şehadet ettiniz?» Belki de derilerin bu sözü söylemelerinin sebebi, derinin kendilerine yapışık olması ve derinin kulakları gözleri gibi yaptıklarını işitip görmemesidir. Derilerin şahidlik etmesi gariptir. Onlar da cevap veriyorlar:

Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu.» Ve daha sonra

bu derilerden bir serzeniş yükseliyor: «İlk defa sizi O yarat­mıştı. İşte O'na döndürülüyorsunuz (Anlamıyor musunuz bizi O'nun konuşturduğunu?)» Bu garip konuşma ile bu sahne, ha­yat nabzının çarptığı bir sahnedir.

Birbirleri arasındaki konuşma, kendileriyle; halâ vücut­larına bitişik iken adeta onlardan ayrı gibi aleyhlerine şehadet eden derileri arasında cereyan eden bu konuşma sona erince başlarca bir azar, bir ayıplama dökülüyor:

Ne kulağınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden gizlenmediniz.» Hatırınıza biie gelmezdi onların şahidlik etmesi. Yaptığınızı yapardınız, uzuvlarınızın, derinizin sizi gözetlediğini düşünmezdiniz ki onlardan gizli yapasımz. Onlardan gizlenmeğe muktedir değilsiniz! Siz bu­nu beklemiyordunuz.

Zannederdiniz ki Allah yaptıklarınızdan çoğunu bilmez.» Gizli yapıyordunuz, kimse bilmez sanıyordunuz. Gözlerden gizlen­diniz. Böylece yaptığınız kötülüğün gizli kaldığına iyice inan­dınız. Ama ne yazık ki kendi gözlerinizden, kulaklarınızdan ve derilerinizden gizlenemediniz. Sizin gizli yaptığınızı sanmanı­za kendi gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizden nice alay­lar yükseldi Allah hakkında ne kötü zanda bulundunuz. Bu kötü zanda helak olma vardı, bu zan, hüsranın tâ kendisi idi:

İşte Rabbınıza karşı beslediğiniz zan sizi helak etti, hüsran­da kalanlardan oldunuz.»

Burada serzeniş, iğneli alay ve kızgınlık sona eriyor. Cenab-ı Hak, cehenneme gittiklerini bildiğimiz o kimselere sözü getiriyor da diyor ki:

Eğer sabrederlerse, ateştir onların durağı.» Yerleri o

İster sabretsinler, ister sızlansınlar, çare yok.

Eğer 'atb isterlerse artık onlar   mu'tebînden    değildirler.»

Atb durumun düzelmesini istemekten kinayedir. Fevt edilen­den özür dileme anlamını taşır. Yani hallerinin düzeltilmesini isterleıse bu arzuları yerine getirilmiyecektir. Sabretseler de; rahat isteseler de yine cehennemdedirler.

Buraya gelince dinleyicilere onların bu duruma nasıl düş­tüklerini anlatmak istiyor. Bu minval üzre siyak devam ediyor. Onların, dünyada iken her yaptıklarını süslü gösteren, bu suretle kendilerini kötülüklere, şehvetlere iten dostları olduğu­nu, bu yüzden günahkârlara katılmayı hak ettiklerini anlatı­yor:

Kendilerinden önce gecen cin ve insten olan milletler içinde. Zira onlar hep hüsranda idiler.»

Daha sora kâfirlerin, Kur'an'ı dinlemem hususundaki sözlerini hikâye ediyor: Kur'an'ı dinlemeyin, onda gürültü edin, belki galip gelir­siniz.» Ve onları, kendilerini bekliyen, biraz önce tasvir ettiği sahnecki azap gibi bir azap ile tehdit ediyor. Söz, inkâr eden­leri bekliyen azaba gelince hemen bir azap sahnesi takdime başlıyor. Azap sanki oluyormuş, hazır, karşımızda imiş gibi: Cin- ve ins dostlarının süslemelerine uyarak inkâr edenlerin sahnesini anlatıyor. Dünyadaki o sevgili dostlarına şimdi kin ve ateş püskürenlerin sahnesi:

İnkâr edenler dediler ki: Rabbımız, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına ala­lım, alçaklardan olsunlar!» Kelimeler, kendilerini bu akıbete sürükliyen arkadaşlara karşı kin fışkıran, öfke taşan yüzler çizmektedir. Bu insanlar, ellerinden gelse Ötekileri dişleriyle çiğniyecekler, çiğ çiğ yiyeceklerdir.

Bu münasebetle siyak, inananları ve onların, meleklerden olan dostlarını da tasvir etmektedir. O melekler «Onların dostlandırlar». Onlar «Onlara sevdikleri için yanlarına iniyor­lar», onlara huzur veriyorlar, onları hayr ile ve kendilerine va'dedilen cennetle müjdeliyorlar. Böyle idiler. Yani böyle müjdeliyorlardı. Böyle yapmaktadırlar. Şimdi bizler ahirette-yiz. Bu sahne ileride olacak değil, şimdi olmaktadır. Dünya geçmiş gerilerde kalmıştır. Böyle idi. (İfade tarzına dikkat), işte cennetlikler, orada nefislerinin çektiğini yiyorlar. Dile­dikleri §eyi istiyebiliyorlar ve istedikleri her şey derhal tahak­kuk ediyor, oluyor!

Surenin sonunda, benzerleri daha önce geçen diğer bir sahne gelmektedir:

O gün onlara: «Ortaklarım nerede?» diye seslenir.» Burada taze olan, verilen cevaptır:

Dediler: Sana arz ederiz İd bizden gören yok.» îzin ve bilgi­yi sana bıraktık, onlardan hiçbir şey bilmiyoruz. Onların yü­zünü bile görmedik. Böyle deyip etrafa baktılar. Baktılar ki bütün deliller gösteriyor ki bu durumdan kaçmak mümkün değil.

Kendileri için hiçbir kaçamak kalmadığını anladılar.» [20]

 

Şûra Süresi.[21]

 

1- «Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zalimlerin kor­kudan titrediklerini görürsün, tman edip salih ameller işlyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablannın huzurunda di lediklerinî alırlar. İşte budur büyük lütuf.»

2- «Azabı gördükleri zaman zalimleri görürsün, derler ki: «Dönecek bir yol yok mudur?» Yine onlan görürsün ki aşağılıktan başlan Öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli, bakarken ateşe sunulurlar.»

«inananlar dediler «Hüsranda olanlar onlardır ki kendi­lerini de, ailelerini de kıyamet gününde hüsran?- uğrattılar». îyi bilin ki zalimler sürekli bir azap içindedirler. Allh'a karşı onlara yardım edecek bir dostları yoktur. Allah kimi saptınrsa artık onun bir çıkar yolu olmaz. Allah'tan, reddine çare olmayan bîr gün gelmezden önce Rabbuıızın davetine    uyunuz.

Sizin için ne sığınacak bir yer vardır o gün, ne de inkâra çare.»

İki şaline birbirine yakındır. Ancak ikincisi daha bariz, vazıh ve daha mufassaldır. Bununla beraber aralarında tekrar oiduğu zannını gideren bir ayrılık mevcuttur. Birinci sahnede zalimler, dünyada ellerinin topladığı kötülüklerden ve zulüm­lerden korkup ürpermektedirler: «O yaptıkları başlarına gel­mektedir.» Yalnız yaptıkları amel cinsinden ve o bebeple ceza g-Öriiyorlar. Onlar ceza görürken salih amel işliyen mü'minler de cennet bahçeîerindedirler. Bütün arzulan, dilekleri Rab-ları katında kabul edilmiş, her istedikleri kendilerine verilmiş­tir.

İkinci sahnede zalimler azap görüyorlar ve ateşe sunulu­yorlar. Boyunları bükülmüş, takvadan ve hayadan dolayı de­ğil, aşağılıktan, zilletten bükülmüş. Ateşe sunuluyorlar; gözle­ri kapalı, aşağılıktan, utançtan gözlerini açıp bakamıyorlar da «göz uciyle gizli gizli bakıyorlar». Bu ifade, aşağılık bir hali canlandırmaktadır. Onlar bu züll ve umutsuzluk içinde birbir­lerine soruyorlar:

Dönecek bir yol yok mudur?» Bu sırada mü'minlerin, orada bay, mes'ut, bahtiyar oldukları tebarüz ediyor. Mü'minler di aralarında konuşuyorlar, karar veriyorlar, diyorlar ki: «Hüsranda olanlar, kendilerini ve ailelerini kıyamet gününde ziyana sokanlardır.» îşte onlar şu «Aşağılıktan başı dönmüş olarak ateşe sunulanlardır!»

Burada ateşe sunulanların halini beyan edecek genel bir ta'lik geliyor:

İyi bilin ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.» Orada kendihrine hiç kimse yardım edemez. «Ve Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur.»

Başı düşmüş, dostsuz, yardımcısız kalmış, büyüklükleri, kibirleri kırılmış, azgınlıkları erimiş, parçalanmış zalimler sahne gösterildiği şu anda, evet tam. bu anda siyak dün­yaya dönüyor, bu korkunç sahneden   insanları    kaçındırıyor:

Allah'tan, geri çevrilmesi mümkün olmıyan gün gelmezden öuce Rabbmızm davetine uyun. O gün sizin sığınacak bir yeri­niz yoktur ve sizin bir inkarcınız da yoktur.» Ya bu halinizi in­kâr eden, ya da sizin bu korkunç halinizi kötü görüp sizi bu vahim durumdan kurtaracak bir kimse yoktur. [22]

 

Zuhkuf  Suresi [23]

 

1- «Kini Rahman'm zikrine kör olur (Kur'iin'ı görmez­likten gelir) se ona bir şeytan sardırırız, o onun arkadaşıdır. Oiiiar bunları yoldan çıkarıyorlar, bunlar oman doğru sam-yorjar. Nihayet bize geldiği vakit: «Ah der, keski benimle se­nin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, se:ı ne kötü arkadaş imişsin!» Böyle demenin bugün size hiç fay­dası yoktur. Çünkü haksızlık ettiniz^ hepiniz azapta ortaksı­nız.»

2- «O kıyamet saatinin, hiç farkında değillerken ansızın başlarına gelivermesine bakmıyorlar mı? O gün dostlar, bir­birlerine düşmandır, ancak müttekiler müstesna. «Ey kulla­rım, bugün size korku yoktur, sîz üzülnıiyecekshıiz de.» On­lar, âyetlerimize inanmış, teslim olmuşlardı. «Girin cennete, siz ve eşleriniz. (Orada) ağırlanırsınız. Onlar için altun kadeh ve tepsiler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey var. Siz orada ebedi kalırsınız. Bu cennet, amellerinize karşılık size verilmiştir. Orada sizin için çok mey-va var. Onlardan yersiniz.»

«Suçlular da cehennem azabında ebedîdirler. Kendilerin­den o azap hiç gevşetilmez. Ve onlar orada tamamen ümitsiz­dirler. Biz onlara zulmetmedik, fakat kendileri zalim idiler. Bağırdılar: «Ey Malik, Eabbın bizi Öldürsün!» Malik dedi: «Siz böyle kalacaksınız!»

1- Birinci sahne dünya evinden âhiret evine uzanır. Bu­rada başlar, orada son bulur. Dünyada biz, Rahman'ı anmağa körlük gösteren, Rabbım anmıyan, yaptığı işin sorunu hesap etraiyen bir yaratık karşısındayız. Bu hareketinden dolayı ken­disine bir şeytan arkadaş olmuş, onu azdırmaktadır. O bunu doğru yoldan çıkarıyor, öteki de kendisini doğru -yolda sanı­yor. Öbürü bunu doğrudan saptırıyor, bu da zannediyor ki, doğru üzerinde gitmektedir! Hikâye böyle devam ediyor. So­nunda kıyamet günü «Bize geldikleri zaman kendisini saptıran arkadaşına: «Dedi: Ah keski benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki saptıran uzaklık olsaydı!» Ey beni sapıklığa sürükliyen arkadaş «sen ne kötü arkadaş imişsin!», beni az­dırdın, beni saptırdın! Bu, âhirette böyle olacağına göre artık geleceği beklemeğe lüzum yok. Kur'an metoduna göre biz he­men âhirette vukubulacak bu sahnenin önüne götürülüyoruz. Artık manzara, gelecek bir olay değildir, karşımızda cereyan eden bir'hadisedir. Baksana buna da öteki arkadaşına da şı? ilâhî hitap teveccüh ediyor: «Bu yakınmalardan bugün size bir fayda yok. İkiniz de azaba katılacaksınız!» Bunun size as­la bir kârı olmıyacak, azabınızdan en ufak bir şey hafifletilmi-yecektir.

2 - İkinci sahne, kıyametin ani geliş sahnesidir. Bu anî-lik, garip bir olay meydana getiriyor:

O gün dostlar, birbirlerine düşmandır» Önce dost iken o gün düşman. Düşmanlıklarına sebep de dünyadaki sevişmeleri, dostluklarıdır. Onlar daha önce şer üzerinde birleşir ve birbir­lerini sapıklığa yöneltirlerdi. Bugün de birbirlerini ayıplıyor­lar, sapıklık sorumluluğunu birbirlerine atıyorlar. Önce sami­mi dost olan bunlar, şimdi düşmandırlar.»

Yalnız müttekiler müstesna.» Onların sevgisi, dostluğu ba­kidir. Çünkü onlar hidayet üzre birleşirlerdi. Birbirlerine hay­rı öğütlerlerdi. Artık aralarında anlaşmazlığın, birbirlerini inkâr etmenin yeri yoktur.

Bırakalım dostlar çekişsinler, birbirlerini ayıplasınlar da biz müttekilerin nail olacağı ilâhî ikrama kulak verelim:

Ey kullarım, bugün size korku yoktur ve siz üzülmiyeceksi-niz.» Onlar ki inandılar ve müslüman oldular. «Cennete girin, sîz ve eşleriniz ağırlanacaksınız». O kadar seyineceksiniz ki içi­nizdeki sevinç, yüzlerinizden belli olacak. Sonra bakıyoruz ki altımdan kadehler ve küpler bunlar arasında dolaştırılıyor ve kendileri için cennette nefislerinin çektiği, gözlerinin hoşlan­dığı her şey var. Bunların üstünde de ebedî kalma var. Ebedî hayatm üstünde de Allah'ın ikramı:

İşte amellerinize karşılık size miras bırakılan cennet budur.» Sonra bu nimeti tekid ve tafsil ediyor: «Orada onlar için bir­çok meyva vardır, ondan yerler.»

Peki biraz önce çekişmeğe terk ettiğimiz mücrimlerin ha­li noldu? Onlar da cehennem azabında ebedîdirler. Bu daimî bir azaptır. Çok şiddetli ve çetin bir ateş. Bir an bile ara veril­miyor ve bir an için olsun soğumuyor. Kendilerinde kurtulma ümidi de yok: «Ondan ümitsizliktedirler».

Burada kulaklarımıza uzaktan, cehennemin sürgülenmiş kapıları ardından geldiği anlaşılan bir bağırtı ulaşıyor. Cehen-nemdekiler, ateşin muhafızı Malik'e sesleniyorlar ki Rabbına duâ etsin. Kendilerini azaptan kurtarması için değil, buna ümitleri yok. Azabı hafifletmesi için de değil, bunda,n da ümit­lerini kesmişlerdir. Kendilerini çabucak öldürmesi için. Ancak bu suretle kurtulabileceklerini düşünüyorlar. Başka çare yok!»

Bağırdılar, ey Malik, Rabbın bizi Öldürsün.» Burada Ölmek, büyük bir kurtuluştur. Durum ne kadar vahim ki ölüm, gaye oluyor. Bu bağırtı, bu sesleniş, şaşkınların sıkıntı ve ızdırabını tasvir eden çizgiler bırakıyor. Bu yardım dileyen bağırtının arkasında bizler azaptan bunalmış ruhlar, ızdıraba dayanma sımrinı aşmış cisimler görüyoruz. Bundan Ötürü acı bir na'ra yükseliyor: «Ey Malik, Rabbın bizi öldürsün!» Ama cevap umutsuzluğa, tahzîle düşüren, onların yalvarışını hiç umursa-mıyan bîr cevap oluyor: «Siz böyle kalacaksınız!» Kurtuluş yok, ümit yok. Siz bu azapta ikamet edeceksiniz! [24]

 

Duhan Suresi [25]

 

«Doğrusu o hüküm günü, hepsinin bir arada bulunacağı gündür. O gün dost dosttan bir şey savamaz ve onlar yardım da olunmazlar. Ancak Allah'ın acıdığı başka. Çünkü o, öyle güçlüdür, öyle merhametlidir. Şüphesiz o zekkum ağacı çok vebal yüklenenin yemeğidir. Pota gibi karınlarda kaynar. Sıcak suyu kaynaması gibi. «Tutun onü, yaka paça doğru ortasına sürükleyin. Sonra başının üstüne Hamım (kaynar su) azabından dökün. «Tad! Zira sen, azizdin, kerim­din (deyin). İşte sizin şüphe edip durduğunuz şey budur.»

Şüphesiz mütiekiler, emin bir makamda: Cennetlerde, pı­nar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek hars&klı otururlar. Evet öyle. Hem onları iri gözlü hurilerle de evlendirmişiz. Orada güven içinde her yemişi ister, getirtirler. Orada ilk ölümden başka ölüm de tadmazlar. (Allah) on­ları azabından da korumuştur. Bütün    bunlar, bir lûtfudur, ikramıdır. İşte bu, büyük kurtuluştur.»

Biz, eski-yeni bir sahne karsısında bulunmaktayız. Sah­nenin bir kısmı önce geçmişti, bîr kısmında da yenilik vardır. O gün bir dost, bir dosttan hiçbir şey savamıyor. Bunlar da ötekiler de bir kurtuluşa ve bîr yardıma nail olamıyorlar. Biz daha Önce de Zekkum ağacının, günahkârların yemeği olduğu­nu biliyorduk. Fakat Zekknm ni'dir, karınlarda ne yapar, bu­nu bilmiyorduk. Evet Zekkum lâfzından, sert sesinden, şey­tanların başları gibi olan tomurcuklarından anlamıştık ki o, boğazı ve karnı perişan eder, tahrib eder. Yine önceki bir sah­neden öğrenmiştik ki bu ağaçtan yiyenler, bunun üzerine çok sıcak bir su içiyorlardı ve susuzluk illetine yakalanmış deve­ler gibi ne kadar su içerse içsin doymıyan develer gibi içiyor­lardı. Şimdi ise mücrimler, uzanıp bu Zekkumdan alıyorlar ve' bu, zeytin yağının tortusu gibi karınlarda yanar, sıcak su kay­naması gibi kaynar. Bugün mücrimi sahanın içinde durmuş görüyoruz. Ve zebanilere teveccüh eden o geri çevrilmez emri işitiyoruz:

Tutun onu, yaka paça cehennemin ortasına sürükleyin! Ce­hennemin ortasına götürün, şiddetli, sıkı sıkıya   bağlayın   ve orada yüzleri haşlıyan kaynar suyu   başından   aşağı dökün.»

Bütün bunlar gözümüzün önünde olup bitiyor. Ve sonunda da şu azarı duyuyoruz:

Tad, zira sen azizdin, kerîmdin!» Bu âdeta yüksek dağlar gibi peygamberlere kargı kabarıp kokorazlaşan kibirlilerin cezasıdır.

îşte şek ve şüphe ettiğiniz şeyi»

Bir tarafta Öyle yakalama, azap, azarlama cereyan eder­ken gözümüzü öbür tarafa çeviriyoruz. O, bakıyoruz ki müttekiler: «Emin'bir makamdadırlar». Ne bağlama var, ne çek­me, sürütme var, ne şiddet var. Envai çeşit ince ipekler içe­risinde karşılıklı koltuklara geçmiş dayanmış sohbet ediyor­lar. Aynı zamanda ev sahibidirleı. «Orada her istediklerini ra­hatça ister, getirtirler». Onlar orada ebedîdirler: «Orada ölü­mü tadmazlar». Ölüm, sadece insanı dünyadan âhirete nakle­den ilk ölümdür. Ondan sonra orada artık bir daha ölüm tad­mazlar. :

Ve (Allah) onlan cehîm azabından da korumuştur», işte yal­nız bu azaptan korunma dahi büyük bir başarıdır. Bu da âlem­lerin Rabbınm lûtfu ve keremidir. [26]

 

Casîye Suresi [27]

 

«Kıyamet saati kalktığı gün, evet o gün iptal ediciler hep hüsrana uğrayacaklar j ve her ümmeti diz üstü çökmüş göre­ceksin. Her ümmet kitabına çağırılır. «Bugün size İşlediğinizin karşıliğı verilecektir. îşte kitabımız size doğruyu söylüyor. ÇÜnkü yaptıklarınızı hep yazıyorduk.»

«İnanıp iyi işler yapanlara gelince Kablan onları rahme­tine sokar. Bu da apaçık kurtuluştur.»

«İnkâr edenlere (de der ki): «Size âyetlerim okunma/ mıydı? Siz büyüklendiniz ve suçlu bir millet oldunuz değii mi?» «Allah'ın va'di haktır, kıyamet saatinde de şüphe yoktur? den­diği zaman: «Kıyamet nedir bilmiyoruz, yalnız zannediyoruz, kesin inanmıyoruz» derdinizi»

«Derken yaptıklarının kötülükleri kendilerine göründü ve o alay edip durdukları şey kendilerini kuşattı. Ve dendi: «Bugün biz sizi unuturuZj nasıl siz bugününüzle karşılaşacağı­nızı unuttunuzsa. Sizin varacağınız yer ateştir. Sizin için yar­dımcılar da yoktur. Bu böyle oldu, zira siz Allah'ın âyetlerini eğlence yerine koydunuz ve dünya hayatı sizi aldattı.» O gün ne oradan çıkardırlar, ne de Özürleri kabul edilir.»

Bütün milletler geniş arz sahasında toplanmıştır. Herkes diz çökmüş, hesap nidasını bekliyor. Herkese hitabeden nida­yı duydular: «Bugün size yaptıklarınızın karşılığı verilecek. İste kitabımız, size gerçeği söylüyor. Çünkü biz, yaptığınız herşeyi yazıyorduk.» Bütün da'va dosyalan şahidlerin önünde hazırdır!

iman edip iyi işler yapanların işleri kolay. Bir anda he­saplan görülüyor. Hemen Rabları onlan rahmetine sokuyor, uzun bekleme sıkıntısından, üzüntü ve ızdıraptan kurtulup ra­hat ediyorlar. Ya ötekiler. Bir de gözlerimizi o tarafa çevi­relim: Azarlama, azarlama, rezil ve rüsvay etme:

Âyetlerim size okunmaz mıydı? Siz de kibirlendiniz ve suçlu bir millet oldunuz değil mi?» Bugünü bilmezlikten geldiniz, bugünü önemsemediniz, umursamadınız Öyle mi?»

Size Allah'ın vadi haktır, kıyamet saatinde şüphe yoktur» dendiği zaman, «Saat nedir bilmiyoruz., sadece zan besliyoruz,

kesin inanmıyoruz» derdiniz ha !» Kıyamet nedir bilmiyoruz?! Onlar kıyametin künhünü bilmiyorlar, onun hakikatini idrak etmiyorlar, ne olacağını, nasıl olacağını kestiremiyorlar!

Bir aralık oradaki seyircilere kısa bir göz atıyor, o büyük arz sahasındaki kavmin halini ta'lik tarzında haber veriyor;

Yaptıkları amellerin kötülükleri onlara göründü ve alay et­tikleri sey kendilerini kuşattı.» Bu ta'likten sonra tekrar müc­rimlere dönüp herkesin önünde onları    azarlamasına ve rezil

etmesine devam ediyor:

: Siz nasıl bugününüzle karsdacağınızi unuttunuzsa biz de sizi bugün unuturuz. Varacağınız yer ateştir. Sizin için yardımcı­lar da yoktur. Böyle oldu, zira siz Allah'ın âyetlerini eğlence yerine koydunuz ve dünya nayafa sizi aldattı.»

Sonra tekrar seyircilere dönüp diğer bir ta'lîk ile sahne" kapatıyor:

Bugün artık ne ondan çıkanlrrlar, ne de onların özürleri ka­bul edilir.» Şimdi onları orada bırakıp dönelim. Bundan son­ra sahnede bir değişiklik yok. [28]

 

Ahkaf Suresi [29]

 

1- « O gün inkâr edenler, ateşe sunulurlar: «Dünyadaki hayatınızda güzel t>Ian şeylerinizi harcadınız,    onların zevkini sürdünüz. Ama bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük tasla-manızuı ve fısk işlemenizin karşılığında alçalücı bir azap gö­receksiniz.»

2- «O gün inkâr edenler ateşe sunulur: «Bu gerçek de­ğil miydi?», «Evet, Rabbımızm hakla için    gerçek», dediler. «O halde, dedi, inkârınıza karşılık azabı tadın. iki sahnede de kâfirlerin ateşe sürülüşü, azarlama sorusu, son kararın verilisi gösterilmektedir.   Birincisi, yüzlerine hitabedip kararı bildirme sahnesidir: «Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onların zevkini sürdünüz.» Sanki bu güzel şeyler dünyada bitti. Dünyada her şeyi kendilerine sınırsızca mubah görmelerinden, herşeyi hesapsız tadmalanndan dolayı âhirete bir şey bırakmadılar. Bugün, dünyadaki büyüklenme ve fısklarına karşılık, alçaltıcı bir azaptan başka­sını bulamıyorlar.                                 

İkinci sahne, kararla sonuçlanan bir konuşmadır:

Bu gerçek değil miydi?» Gördüğünüz bu ateş hak değil miy­di? Cevap boynu bükerek teslimiyeti itiraftır:

Evet Rabbunız hakkı İçin gerçek». Ya yemin de ediyorsunuz ha?! Ama burada inanmağa hacet yok. Faydası da yok inan­manın burada:

İnkârınıza karşılık azabı tadın.

Bu sür'at içinde konuşma tamamlanıp karar sadır olu­yor. Her şey açık. Vak'a sabit, cânî suçunu itiraf ediyor. Doğ­ru cehenneme!

Burada sahnenin sür'atli oluşu istenmiştir. Yüzyüze gelin­miştir. Kaçamak yapmak, inkâra sapmak mümkün değildir. Adamlar ateşi inkâr ediyorlardı. Şimdi ne cidale, ne de inkâ­ra imkân yoktur. [30]

 

Zariyat Suresi [31]

 

Boş tahmhıe saplanan yalancılar kahrolsun, onlar bir sar­hoşluk içinde yaptığını bilmezler. Soruyorlar: «Ceza günü ne zaman?» O gün onlar ateş üzerinde kıvranırlar: «İşte fitne­nizi tadın, sizin acele ettiğiniz bu idi.» Müttekiler cennetlerde ve su başlarında Rablarının kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan ederlerdi. Gecenin az kısmında uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi. Mallarında da ciye ve yoksula bir hak vardı.»

Sahne dünyada başlıyor, âhirette bitiyor. Sapıklığın vei diği sarhoşlukla Allah'ın âyetlerine bakmıyan, âhireti düşül miyen, devamlı bir şüphe ile: «Ceza günü ne zaman?» diye kâr tarzında sorup duran şüpheci    yalancılara lanet etmekle başlıyor.

Onların bu sorularına, bir kıyamet sahnesiyle cevap veri­yor. İşte ip ti lalarından dolayı ateşe sunuluyorlar. Ve işte şu söz ile azarlanıyorlar:

Fitnenizi tadın, acele ettiğiniz bu idi!»    Dünyadaki    fitneyi tadmak, âhirette bu azabı taddınr. Bunun tadı ondan geldi!

Bunlar ateşte fitnelerini tadarlarken bakıyorum ki müttekiler Cennetlerde, su başlarındadırlar». Huzur ve itmi'nan ile Rablarmm verdiği nimetleri kabul ediyorlar. Bu nimet, Rablari tarafından kendilerine verilmiştir. Allah onlara ne verse almak itiyadmdadırlar. Hele böyle sürekli nimet olursa!? Son­ra onların bu nimete nail olmalarının gerekçelerini işitiyoruz:

Onlar bundan önce ihsan ederlerdi. Gecenin azında uyurlar­dı, seherlerde istiğfar ederlerdi...» Demek ki onlar, bu nimete müstahaktırlar. Allah ihsan edenlerin ecrini zayi etmez. On­lar bugün alıyorlar, çünkü daha önce veriyorlardı, malların­da dilenciye ve yoksula hisse veriyorlardı. [32]

 

Gaşîye Suresi [33]

 

O Ğaşiye haberi sana geldi mi? Birtakım yüzler o gün eğil­miş, zilletle düşmüştür. Çalışmış bitkin düşmüştür. Kızışmış bir ateşe yaslanırlar. Kızgın bir kaynaktan sulanırlar. Onlara bir darî'den başka yiyecek yoktur. Ne semirtir (o darî), ne de açlıktan korur.»

«Birtakım yüzler de o gün pırıl pırıldır. Çalışmasından hoşnuttur. Yüksek cennettedir. Orada boş söz işitmez. Orada akar bir kaynak vardır. Önada yüksek tahar, konulmuş ka­dehler, dizilmiş yastıklar, serilmiş nefis sergiler vardır. al Ğaşiye: Kıyamettir. Kıyamet, Dâhiye gibi her şeyi kaplıyor, örtüyor. Burada kıyamet haberinin geldiğini sorma­sı, onun şanını yüceltmek ve dehşetini artırmak içindir. Soru­nun cevabı, iki taraflı olan bir sahnedir:

Bir tarafında eğilmiş, zelîl, yorgun, bitkin yüzler var. «Kızışmış ateşe yaslanırlar». Son derece sıcak bir kaynaktan sulanırlar. Bu su, ne serinlik, veriyor, ne de kandırıyor. Ve bunlara yemek olarak da bir diken verilir. Bu dikeni yaş iken develer yer, kuruduktan sonra yemezler. Bu diken «Ne (gıda olup) semirtir, ne de açlıktan korur.» Bu yüzlerde ruhî azap olan zillet ve hizy ile bedenî azap olan yorgunluk ve ateş bir­leşiyor. Açlık ve susuzluk azabına, açlık ve susuzluktan daha beter olan bir içki ve yemek azabı ekleniyor.

Bu sahnenin diğer tarafında bu yüzlerin tam karşıtı var: Mes'ut, pırı! pırıl, çalışmasından razı yüzler. Bunlar yüksek bir cennette, sakin, huzur içindedirler. Orada boş söz işitmez­ler. Orada iç açıcı, tatlı, serinletici, doyurucu bir kaynak var. Onlar yüksek tahtlarda rahat ederler, içmeleri için kendileri­ne kadehler doldurulmuştur. Dizi dizi yastıklara yaslanır, se­rilmiş sergiler üstünde ferah fahur yaşarlar.

Bütün bu nimetler o Ğaşiye (Örten) günde olmaktadır. Bundan ötürü bunların Özel kıymeti vardır. İki sahnenin par­çalarında bulunan tam tekabül, arzdaki uyum renklerinden biridir. Kur'an'da uyumun çeşitli renkleri vardır. [34]

 

Kehf   Suresi [35]

 

1- «Biz zalimler için duvarları onları kuşatan bir ateş hazırlamişizdır. Onlar yardnn istediklerinde erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Ne kötü bir içecek ve cehennem, ne kötü bir duraktır!»

«İman edip iyi ameller isliyenlere gelince, biz güzel amel edenin ecrini zayi etmeyiz. Onlar için altlarından nehirler akan Adn cennetleri vardır. Orada altını bilezikler takarlar, sündüs ve istebraktan yeşil elbiseler giyerler. Orada tahtlara yasla­nırlar. Ne güzel bir mükâfat ve ne güzel bir duraktır!»

2 - «O gün dağları yürütürüz, Arzı çırılçıplak   görürsün. Onları bir araya toplarız, hiçbirini bırakmayız. Dizi dizi Kab-bma sunulurlar: «Andolsım ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz. Size hiçbir toplama yeri bırakmıyacağız zannet­miştiniz! Kitap konulmuştur.    Mücrimlerin, onda    yazılandan korkarak: «Vah bize! Bu kitaba ne oluyor ki küçük büyük hiç-birşey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş?» dediklerini görür­sün. Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbın hiç kimseye zulmet­mez.

3- «O gün (Rabbın) şöyle der: «Çağırın bakalım o be­nim ortağım sandıklarınızı.» Çağırdılar ama bunların çağrıla­rına gelmediler ve aralarına bir felâket yeri (cehennem dere­si) koyduk. Suçlular ateşi gördüler, artık ona    düşeceklerini anladılar da ondan savuşacak bir yer bulamadılar.»

Bu surede âhiret gününe kısa işaretlerden ayrı olarak üç sahne vardır:

1- Birinci sahne zalimleri kuşatan çadır şeklindeki ateş sahnesidir. Bu ateş içinde hararetten ve susuzluktan yardım isterlerse kaynayan zeytinyağı tortusu gibi yüzleri ve derile­ri, boğazları ve barsakları haşlayıp kavuran bir su verilir ken­dilerine. «Ne kötü içkidir» o. Yaslanacak ve duracak yer ola­rak ateş ne kötüdür. Ateşin dayanılacak ve yaslanıp oturu­larak yer olarak zikredilmesinde iğneli bir alay vardır.   Onlar orada yaslanacaklar, oturacaklar ama rahat etmek için değil, perişan olmak, haşlanmak için. Bu yaslanış cennette mü'minle-rin yaslanış ve oturuşuna mukabildir. Ama bu nerede, o nere­de?

Bunlar böyle azap içinde iken iman edip güzel ameller iş-. Üyen kimseler de Adn cennetlerindedir. Altlarından nehirler akar. Güzel sular için latîf nesimi teneffüs ederler. Bunlar kikaten oturup yaslanıyorlar:

Orada tahtlara yaslanarak» kıymetli ipek elbiselere gark olmuşlar, altun bilezikler takmışlar. «Ne güzel mükâfat ve ne güzel oturulacak yer!»

2- İkinci sahnede maddî korku, yüksek dağları yürüt­mede, Arzm çırılçıplak kalmasında kendini gösteriyor. Daha önceki bir sahnede gördüğümüz üzre Arz Ka'-ı Safsaf (düm­düz) idi. Ne bir çukur, ne de bir tümsek yoktu. Bundan sonra arkasından hiç kimseyi birakmıyan, hepsini kendinde toplayan haşr tahnesi geliyor. Herkes dizi dizi «Rabbına» arz ediliyor­lar. Burada Önce yapmış oldukları bütün yalanlamalariyle yüz yüze geliyor. Yüzlerde zillet görüyoruz

Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz». Ey kavim geldiniz, halbuki siz hiç gelmiyeceğinizi sanmıştınız.

Zannetmiştiniz ki size bir    buluşma yeri Şimdi ne görüyorsunuz, nasılmış bak, olan oldu?!

Kitap konuldu». Burada benzeri olmayan bir sahne görüyo­ruz, işte mücrimler, o kitaptan ve onda olandan korkuyorlar. Onun bu kadar incelikle her şeyi yazmasından canları sıkılı­yor:

Dediier: Bu kitaba ne oluyor ki ne küçük ne de büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış?» Evet Öyle ey dostlar! Bu ince tutanak defterinden kurtuluş, kaçış yok.

Ne yapmışlarsa hepsini hazır buldular.» Yaptıkları şeyler, sanki kendi kendine çıkıp gelmiş canlı gibi. Bir getiren olma­dan gelmiş.

Kabbın, hiç kimseye zulmetmez.»

3- Kıyamet gününde şeriklerin (putların), müşriklerle yüzleşmesini canlandıran sahne genellikle hepsinde tekrarla­nan sahnedir. Ancak burada yeni olan taraf müşriklere:

Ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın» denmesidir. Bu hitap üzerine müşrikler, âhirette olduklarını, bu putların ke bilerine ne bir fayda ne de bir zarar veremiyeceklerinî unutuvorlar. Korku onları şerikleri çağırmağa sevk ediyor:

Çağırdılar fakat onlar onların üzerine iki fırka arasına bir uçurum kondu: çağnsnm gelmediler». Bunun

Biz onların aralarına bir uçurum koyduk». Her iki fırka da bu uçurumun kenarcıdadırlar. Bu uçurum, ikisini birbirinden ayıran bir ayırıcıdır. Bu, ateşle dolu bir deredir. Mücrimler bunu görünce içine düşecekler diye korkudan yürekleri ağız­larına geldi, heyecanlandılar. Gerçekten de korktukları başlarma geldi:

Bundan bir kaçamak bulamadılar»![36]

 

Nahl Suresi [37]

 

1- «Rabbınız ne indirdi dendiği zaman, evvelkilerin ma­sallarını, derler ki kıyamet günü kendi veballerini yüklendik­ten başka bilgisizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin ve­ballerini de yüklensinler. Bak ne fena yük yükleniyorlar! On­lardan öncekiler hile yapmışlardı. Allah da yaptıkları binala­rın temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap, kundilorine hiç anlamadıkları bir yerden geldi. Sonra kıyamet günü onları rezil eder ve der ki: «Hani o haklarında tartış (ip fitne çıkar) diğımz benim eşlerim nerede?» Kendi­lerine ilim verilenler dediler ki: «Gerçekten bütün rezillik ve kötülük bugün kâfirleredir.» Onlar ki nefislerine zulmeden in­sanlar olarak melekler onlun vefat ettirirken «Biz hiçbir kö­tülük yapmıyorduk» diye teslim çekerler. Hayır! Allah yap­makta olduğunuzu gayet iyi bilir. Cehennemin kapılarından ebedi kalmak üzere giriniz. Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür edenlere: Babbımz ne indirdi denince «hayır» de­diler. Bu dünyada iyilik edenlere iyilik vardır. Ahiret evi ise elbette daha hayırlıdır. Mütteldlerin evi ne güzeldir! Altların­dan nehirler akan Ada cennetlerine girerler. Orada istedikle­rini alırlar. İşte Allah, müttekileri böyle mükâfatlandırır. Onlar ki melekler onları güzel nisanlar olarak vefat    ettirirken derler İd: Selâm size, yaptıklarınıza karşılık cennete girin.»

2- «O gün her ümmetten bir gahid getiririz. Sonra inkâr edenlere ne izin verilir, ne de onların özürleri kabul edilir. Zul­medenler azabı gördükleri zaman artık, onlardan ne hafifletilir, ne de onlara mühlet verilir. Şirk koşanlar, koştukları ortaklan gördükleri zaman derler ki: «Îİabbımiz, seni bırakıp yalvardı-ğımız ortaklarımız  (putlarımız) işte şunlardır.»  (Koştukları, ortaklar ) onlara şu lâfı atarlar: «Siz    yalancılarsınız». O gün Allah'a teslim çekmişlerdir ve ydurdukları şeyler, ken­dilerinden sapıp kaybolmuştur.»

3 - «O gün her nefis, kendi nefsini savunarak gelir. Her nefse yaptığı verilir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.»

Birinci sahne müşterek sahnelerdendir. Bu sahnedeki ka­file, hareketine, dünya hayatından başlar, can verme haline ge­lir ve buradan âhiret hayatına atlar. İki hayat bu geçitle bir­birine bağlanmıştır. Kafile yürümesine devam edip ceza hali­ne varır, oradan ya cennete veya cehenneme gider.

Burada sahne, sırtlarına veballer yüklenmiş suçluları göstermekle başlıyor. Evzâr, bir cisim şekline, sırtlara yükle­nen yük!er şekline sokulmuş günahlardır. Bunlar şahsî gü­nahları ve gafü avlayıp saptırdıkları kimselerin günahları­nın bir kısmıdır. Sonra arz, dünya sahasına intikal ediyor. Burada hîle yapan bir milletin akıbetini görüyoruz: Allah evlerini temellerinden yıkmış, tavanları başlarına düşmüştür. Hiç ummadıkları bir zamanda evleri aniden başlarına yıkıl­mıştır.

Buradan doğruca kıyamete geçiyoruz. Geçiyoruz ki ora­da o suçluların rezalet sahnesini görelim: Allah onlara soru­yor: «-Haklarında müzminlerle tartıştığınız onlar yüzünden mü'minlere düşman olup dünyada fitneler, kavgalar çıkardı­ğınız ortaklarım nerede?» Müşriklerden    soru sorma sahnesi. tekerrür eden bir sahnedir ama her defasında ayrı bir taze yönü vardır. Buradaki yenilik de bu soruya «thn verilenlerin» cevap vermesidir. Müşrikler hacîl olup "susunca ilm verilenler diyorlar ki: «Bugün hacalet ve kötülük inkâr edenleredir». Sanki bu ilim verilenler oranın sahibidirler de bu hükmü veri­yorlar ve kâfirlere alçak rezaleti lâyık ve gerekli görüyorlar. Sonra ilim verilenler söze devam ediyorlar, bu kâfirlerin va­sıflarını, eski tarihlerini anlatıyorlar: Melekler gelip canları­nı alırken bile bunların nefislerine zulmettiklerini, eskisi gibi yalancı olduklarını söylüyorlar. Hiç değilse can verirken kibir­den vazgeçip melekleri, teslim olarak karşılasalardı ne olur­du? Ama hayır, onlar yine yalan söylemeğe çalışıyorlar: «Biz hiçbir kötülük yapmadık» diyorlar. «Hayır!» her haliniz bel­li. «Zira Allah yaptığınızı bilir!»

Can verme sahnesinden  hemen  ceza     sahnesine, Evden (dünyadan) ateşe (cehenneme) geçiyor:

Cehennemin kapılarından, orada ebedî kalmak üzere Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür».

Bu defa dönüp aynı yolda bulunan diğer bir kafilenin ha­lini, müttekiler kafilesinin seyrini gösteriyor. Bunlar da aynı yollardan geçiyorlar ama ötekilerin gittiği şekilde değil, var­dıkları yerde tamamen bambaşkadırlar. Bu husus, âyetlerden anlaşılmaktadır, izaha ihtiyaç yoktur.

2 - İkinci sahne de yine şeriklerin sahnesidir. Ancak bu­rada güzel bir unsur var. İşte inkâr edenler o korkunç halde­ler. Kendilerine şefaat için izin verilmiyor ve kendilerinden özür de kabul edilmiyor. Bu halde Allah'ı bırakıp taptıkları putları görüyorlar. Onları göstererek bağırıyorlar:

Rabbıraız, işte senden başka yalvardığımız şeriklerimiz bun­lardır». Belki cezadan biraz kurtulurlar ümidiyle bu şerikleri gösteriyorlar ama şerikler (putlar) şiddetle bu ittihamı red­dediyorlar:

Siz yalancılarsnnz». Böyle deyip Allah'a yöneliyorlar. Hani kendileri de tann idiler ya, artık tanrılığı bir   tarafa bırakıp şuur ile Allah'a teslim oluyorlar. İş bitiyor ve herşey, tek elan Deyyân'a teslim olup boyun büküyor. 3 - Üçüncü sahne, daha önce

Herkesin başından aşkın bir işi vardır» âyetiyle tasvir edilen korku halini tasvir etmektedir. Her nefis, ancak kendi nefsi ile meşgul olabiliyor, başkasiyle uğraşmağa, ilgilenmeğe fırsat bulamıyor. Her nefis, tek basma gelmiştir oraya. Bu toplanan­ların, bu kalabalığın arasında yapayalnızdır o. Kendinden başka bir şey göremiyor. Yalnız kendi kendini savunmağa ça­lışıyor. Kurtulmağa uğraşıyor ama kurtuluş imkânı yok.

Her nefse yaptığı veriliyor. Münakaşanın faydası yok. Hüccet de kabul edilmiyor. Bununla beraber yine zulmediyor­lar, haksızlığa uğramıyorlar, yaptıklarının karşılığını buluyor­lar. Zira her şey açık bir kitapta yazılmıştır. [38]

 

İbrahim    Suresi [39]

 

1- «Fetih istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğrada Arkasından cehennem,  (orada) irinli    sudan sulanacak, onu yudum yudum içmeğe çalışacak fakat boğazmdan geçiremiye-cek ve her taraftan ona ölüm gelecek ama ölmiyecek; arkasın-dan da kaba bir azap.»

2- «Hepsi Al lalı'in huzuruna çıktılar. Zayıflar,    büyük-lenenlere: «Biz size tabi idik. Allah'ın    azabından azıcık    bir şey bizden    savabilecek   misiniz?» dedi.    (Kibirlenenler de): «Eğer Allah bize hidayet etmiş olsaydı, biz de size hidayet ederdik. Şimdi sızlansak da    sabretsek de birdir, bizim için kurtuluş yoktur.» dediler. îş bitince şeytan şöyle dedi: «Allah size doğru va'detti, bela de size   vahdettim, ama ben size va'-tlimden caydım. Esasen sizi    zorlayacak bir   nüfuzum yoktu. Sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. Öyle ise beni ayıp­lamayın da kendi kendinizi    ayıplayın. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.   Zaten bundan önce beni (Allah'a,) ortak koşmanızı da tanımamıştım. Doğrusu zalimlere etim bir azap vardır.»

3- «halimlerin yaptığından Allah'ı gafil sanma. Yalra onları, gözlerin fırhyacağı bir güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, bakışları kendilerine dönmez ve yüreklerinin içi İKnnboş havadır.»

4- «İnsanları şu günden uyar ki o gün onlara azap gelir de zulmedenler der kî: «Rabbımiz bizi yakın bir süreye kadar ertele de sciıiıı da'vetine gelelim, peygamberlere uyalım». Hani bundan önce sizin için zeval yok diye   yemîn etmiyor muydu­nuz?» Nefislerine zulmedenlerin yerlerinde oturmamış mıydı­nız? Onlara ne yaptığımız size belli    olmuş değil miydi? Size meseller vermemiş miydik?  »

5- «O gün Arz, başka arza, gökler (başka göklere) de­ğiştirilir. Hepsi tek olan kahredici Allah'ın huzurunda durur. Ve o ftün mücrimleri birbirlerine yaklaştırılarak  (veya elleri ayaklarına    yaklaştırılarak)  zincirlere    vurulmuş    gömlekleri katrandan ve yüzlerini ateş kaplıyor görürsün.»

Birinci sahnede yenilik var. Cehennem âhirete bırakılmış­tır ama dünyada da vardır. îşte onlar dünyada Allah'tan fetih istiyorlar; Allah'tan, hak üzerinde olanları galip, batıl üzerim­de olanları perişan etmesini istiyorlar. Allah da dualarını ka­bul ediyor ve «Her cebbar inatçı perişan oluyor.» Bu, bu dün­yada oluyor ama arkasından da cehennem. O adan bir yarın kenarında imiş gibi cehenneme yakın. Hayır hayır, kenarında deşîil, cehennemin içinde. Her taraftan ona ölüm sebepleri, ge­liyor ölüm nasib olmuyor, ölüp rahat edemiyor:

Bunun arkasından da kaba bir azap var.»   Her an onu bekli yen bir azap.

Cidden dünyada cebbar dururken arkasından da cehen­nemin durup beklemesi «Onun arkasından da kaba bir azab» m bulunması harika bir sahnedir, insanın gözü önünde temes-sül eden, canlanan bir sahne.

îkinci sahne kibirlenenîerle zayıfların sahnesidir. Bu­nun benzerleri geçmişti. Ancak burada güzel bir yenilik var­dır. O da konuşmaya şeytanın da katılmasıdır.

Bu sahnede hayale üç fırka canlandırılmaktadır:

Zayıflar: Ki bunlar kuvvetlilerin kuyrukları idiler. Hâlâ o za'flarmda, kısa akıllılıklarında, nefislerini hor düşürmede devam ediyor, yine dünyada kibredenlere iltica edip onların, kendilerini bu durumdan kurtarmalarını istiyorlar. Bu düşük, zayıf labiatlarinc uygun olarak diyorlar ki hayatta bizi siz kandırdınız. Bunun iğin onları yeriyorlar. Sanki kendilerinin hiç iradeleri, akılları yokmuş gibi onlar ne demişse öyle yap­mışlar. Şimdi de bu za'flarmı belli ediyor, neden bizi aldattınız diyorlar da biz aldanmasaydık demiyorlar.

Kibredenler: Bunların da kibirleri yıkılmış, burunları kı­rılmış, âkibetleriyle karşı karşıya gelmişler. Kendilerinin gör­düğü îiillet ve azap yetmiyormuş gibi üstelik bir de şu zayıfla­rın, karşılarında durup kurtuluş istemleri daha da canlarını sıkıyor. Kendilerine kurtuluş çaresi bulamazken onlara ner-den bulsunlar? Bir de gelmişler kendilerini kandırmış oldukla­rını söylüyorlar. Bunu söylemenin ne faydası var sanki? Can sıkmadan başka ne işe yarar bu hatırlatma? Bunlar da onla­ra bıkkınlık ve can sıkıntısı içinde cevap_ veriyorlar:

:Allah bize hidayet etseydi biz de size hidayet ederdik!» Bun­dan ba^ka bir şey söylemiyorlar.

Şeytan: Bütün aldatıcı, hain, düzenbaz, hileci şahsiyetiy­le şeytan. Yalnız burada itiraf ediyor, Allah'ın, onlara doğru­yu va'dettiğini kendisinin de va'dedip caydığını söylüyor ve sonunda onları daha derin bir acıya sokuyor, onların işledik­leri suçlardan elini, çekiyor, kendini temize çıkarmak istiyor. Diyor ki:                                 -                       

Benim sizi zorhyacak bir nüfuzum yoktu. Sadece sizi çağır dini,, siz de bana uydunuz. Şimdi beni ayıplamayın, kendi kenj diiiizi ayıplayın» Daha da ileri gidiyor:

Zaten ben daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım

Beni Allah'a ortak koşmanızı inkâr etmiştim.

Gerçekten ne şeytanmiş be!

Âyet, onların halini ne güzel tasvir etmektedir: Tâbi met bu'dan sıyrılıyor, metbu tâbi'i inkâr ediyor. Hoş birbirlerin inkâr etmeleri, ya da birbirlerine yapışıp arka olmaları fayd temin etmez ama bu suretle her zümrenin karakteri, o büyü gün karşısında açıkça ortaya çıkıyor.

Burada şeytan mantıkçıdır. Aslen mantıkçı ve Kur'an' çizdiği şeytan suretinde mantıkçı. Zaten böyle oyuncu, düzen baz, aldatıp yüz üstü bırakan, sonunda uzak duran olmas şeytan olmaz ki!

Üçüncü sahne, şaşkınlığın, hacalet ve    teslimiyyeti eşsiz bir levhasını çizmektedir. Bu tabloyu, solukları tıkay bir üzüntü halesi çevrelemektedir, işte gözler dönmüyor, ha reket etmiyor, sabit. Ve işte onlar başlarını kaldırmış koşu yorlar. Kibirden değil, vücutları odun gibi kaskatı    kesildi için başlarını dikmişler. Gözleri dönmediği için gördüğü hiç-birşeyi kendilerine nakledemiyor. Kalbleri de bomboş.  İçinde sadece şaşkınlık uçuşuyor. Hayret hakim.

Her şeyi, her çehresi tamam bir sahne Korku sahnesi.estlerde, mimiklerde beliriyor ve gölgesini ruhun derinlikle­rine, insanın hücrelerine kadar salıyor.

Dördüncü sahne zalimlerin sahnesidir: «Zalimlere azabın geldiği gün» ü tasvir ediyor. O gün onlar huzur-i ilâ­hîde öne çıkıp yalvarıyorlar:

Rabbımız, bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin da'-vetine uyalım!» Burada başlarına öyle bir azar dökülüyor ki:

Bun dan önce sizin için hiçbir zeval yok dîye yemin etmiyor muydunuz?» Hayat sizi aldattığı zaman ölümü, öldükten sonra dirilmeyi unutmuş, sizden önceki zalimlerin âkibetini görmez olmuştunuz. Halbuki onların akıbeti gözünüzün önünde idi. Zira onların yurtlarına oturmuştunuz «Onlara ne yaptığımız size belli olmuştu.» Bu size hiç tesir etmediydi. Size misaller verdik, siz onlardan hiç ibret almadıydınız.

Burada sahne bitiyor, halleriyle baş başa kalıyorlar. On­lar için bir kurtuluş ümidi kalmadığı meydana çıkıyor,

Beşinci sahne, insanların dünyada alıştıkları her şe­yin değiştiği sahnedir. Burada her şey onların gözlerine, du­yularına yenidir: «O gün Arz başka arza değiştirilir. Gökler de.» Her şey değişmiştir. Onlar bugün yeni bir konumdadır:

Hepsi tek olan Kahhar Allah'a bariz olmuştur» açıkça mey­dana çıkmıştır. Koruyucusu yoktur, örtüsü de yoktur. Allah' in önünde yapayalnız ve besbelli. Bu halde büyük bir korku vardır. Yeni bir âlemdeki garipliğin vahşeti ve kahredici tek Allah'ın huzuruna apaçık çıkmanın korkusu.

Sonra dikkat et, tuhaf bir manzara göreceksin: «O gün mücrimleri birbirine yaklaştırılmış olarak zincirleie vurulmuş görürsün.» Elbiseleri de var ama katrandan. Katran siyahtır, ısırır acıtır, yanmağa tutuşmağa elverişlidir. Bu adamlar iki­şer ikişer kelepçelere vurulup sevk edilirler. Ya da demir hal­kalarla elleri ayaklarına yaklaştırılıp bağlanır.

:Yüzlerini de ateş kaplar.» Artık hayal, katrandan"  elbiseler içinde alevle tutuşma hareketini tamamlar!

Korku hem maddî, hem manevîdir. Arzın değişmesi mad­dî, kahredici Allah'ın huzurunda açığa çıkmak manevi bir kor­kudur. Azap da hem maddi, hem manevidir. Ateşin yüzleri kaplaması maddî, demir kelepçelerle birbirlerine yaklaştırü-malan manevî bir azaptır. Bu hal, alçaltıcı bir haldir. [40]

 

Enbiya Sukesi [41]

 

1- «Doğru iseniz bu va'd ne zaman? diyorlar. Bu kâfir­ler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi defedemiyecekleri, yar­dan da olunmiyacaklan zamanı bir buseydiler! Doğrusu o on­lara aniden gelecek de onları şaşırtacak, ne onu reddebilecekler, ne de kendilerine mühlet verilecek.»

2- Gerçek va'd yaklaştı, birden küfredenlerin gözleri donup kalır. «Vah bize, biz bundan gafildik, hayır biz zalim­lerdik!» Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin odu­nusunuz, oraya gideceksiniz. Eğer onlar tanrı olsalardı oraya gitmezlerdi. Halbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır. Onların orada bir zefirleri (iç çekişleri) vardır ki! Ve onlar orada git­mezler.»

«Ama bizden kendilerine   (ezelde)   güzellik geçmiş olan­lar, işte onlar ondan uzaklaştırılmışlardır. Cehennemin   hışıl­tısın bile duymazlar. Onlar canlarının istediği nimetler ebedidirler. O en büyük korku onları üzmez ve melekler on (şöyle) karşılar bu, size va'dedilen gününüzdür.»

«O gün kitapları dürer gibi gök'ü düreriz, ilk defa yamağa başladığımız gibi onu iade ederiz. Üzerimize söz bunu yapacağız.»

1- Birinci sahnede ateş onları her taraftan sarmaktj dır. Onlar telâş ve korku içinde elleriyle, yüzlerinden, sırtlarından ateşi sürmeğe çalıştıkça ateş daha fazla onları sarıp sarmalamaktadır. Yapamıyorlar, ateş birden yutuyor onları; ne bir hareket yapmağa kudretleri, ne de düşünmeğe iktidar­ları kalıyor. Ateş her taraftan onları yerken onlar öyle aval aval bakıyorlar. Ne ateşi savabiliyorlar, ne de azap onlardan geri bırakılıyor. Hiç mühlet verilmiyor. Niçin bu acele? Bu acele, onların önce yaptıkları aceleciliklerinin bir karşılığıdır. Çünkü onlar dünyada öyle acele ediyorlardı: «Bu va'd ne za­man eğer doğru iseniz?» diyorlardı, işte onlara verilen cevap da böyle ânî, akıllan şaşırtacak derecede acele oluyor. Azap edilenler bunu geri çeviremiyorlar ve onlara hiç mühlet veril­miyor. Azap derhal tatbik ediliyor, hiç ertelenmiyor.

2 - Söz devam ediyor. Birincide olduğu gibi yine ânilik unsuru taşıyan bir sahne geliyor, aceleye maruz kalanları deh­şete düşürüyor:

Küfredenlerin gözleri bîrden bire    donmuş    kalmıştır.»

Şahisa ta'biri arzu edilen sahneyi daha güzel çizmek için kul­lanılıyor. Sonra mevzu, resim ve tasvirden konuşmağa geçi­yor. İşte gözleri belerip kalmış olanlar alanda konuşuyorlar:

Vah bize, biz bundan gaflet etmişiz, hayır biz zalimler olmu­şuz.» Birden ap açık hakikati görüp de neye uğradığını bile-miyen insan anlıyor, pişman oluyor, itirafı kusur ediyor ama iş işten geçtikten, zaman gittikten sonra!

Bu âni olayın şaşkınlığı içinde    bu itiraf sadır    olurken öbür taraftan kesin hüküm de sadir oluyor:

Siz ve taptıklarınız cehennemin odunusunuz, oraya gideceksi­niz.»

Sahada bunların, tannlariyle beraber cehenneme hem de odun olarak gittiklerim seyrederken birden onlara şöyle bir delil hatırlatıldığını duyuyoruz: «Eğer bunlar tanrı olsa­lardı, oraya gitmezlerdi.» Bu, vicdanî bir delildir. Bu sahne vukubulmazdan nice çağlar önce olmuş gibi gösterilip hayale yerleştiriliyor ve sonra bu delil ile vicdanlara sesleniliyor! Son­ra bunlar fi'len cehenneme sevk ediliyorlar. Onların cehennem­deki halleri tasvir ediliyor.

Felâket ve azap karşısında akimi kaybetmiş insanın halki! Ve onlar ot Onlarm orada bir iç çekişi vardır işitmezler.»

Onları burada bırakıyoruz ve onlardan tamamen uzak bu-hınan mü'minlerin yanma geliyoruz: «Onlar ondan uzaklaştı­rılmışlardır, onun hışıltısını bile işitmezler.» Hasis kelimesi de

melodisiyle medlulünü tasvir eden kelimelerdendir. Deriyi ür­perten, tüyleri diken diken eden bir ses var bu kelimede.ateşin hasisi.» îste «Kendilerine bizden güzellik g< çenler bunu işitmekten kurtulmuşlardır.» «O büyük korkudan»

da emindirler. Üstelik melekler de kendileriyle arkadaşlık edi­yor ki kalbleri tamamen mutmain olsun, içlerinde Feza'-i Ek-ber'in korkusu hiç kalmasın. Melekler şu selâmlama ile onla­rın ruhlarına huzur ve güven sokuyorlar:

İşte bu size va'dedilen gününüzdür.»

Vs sahne, buna eşlik eden bir manzara İle bitiriliyor. B manzata şudur:  Bugün gök, durulmuştur. Kitapçı  nasıl oürer, katlarsa öyle durulmuştur. Uçları katlanmış, yüw sekliği toplanmıştır;  yahut Kur'anda başka bir yerde 

Üzre tomar gibi yuvarlak durulmuştur.

Bı bir inkılâp ve intiha sahnesidir. îlk yaratmağa başla dığımı gibi yaratmayı iade ederiz, yani tekrar yaratırız. Bir bizim va'dimizdir. «Bize söz olsun, biz bunu yapacağız.» [42]

 

Mü'mînun   Sukesi [43]

 

«Nihayet onlardan birine ölüm seldîgî «Kabbım, beni döndür. Belki ben geri birakt.ğon hayatta iyi Ur amel işlerim.» Hayır, hayır! O bir kelimedir İd onu söyler, melerinden ise bir berzah varduta dirilecekleri ne kata

«Sura üfürüldüğü zaman aralarında o gun nesepler yok­tur bunu soruşturmazlar da. Kimin tartılan ağır gelirse «te elaha erenler onlardır. Kimin tartılan hafif gelirse, 19te ne­fislerim hüsrana uğratanlar, cehennemde ebedi kolanlar on­lardır. Yüzlerini ateş yalar. Öyle ki( ateşin) içinde dişlen.Âyetlerim size okunmaz mı ve siz onları yalanlamaz Dediler: «Babbunız, bize şekavetimiz galip geldi ve biz sapkın bir millet olduk. Rabbımiz, bizi bundan çıkar, dön­sek yine biz zalimleriz.» Buyurdu ki: «Sinin oraya, fconuşma-vrn' Zira kullarımdan bir zümre vardı ki: «Babbımız inandık; bizi bağışla, bize acı, sen merhametlilerin en hnyirhsısm.» di­yorlardı da siz onlarla alay etmiştiniz. Nihayet size ben, akma­yı unutturdular ve siz onlara gülüyordunuz. Ben bugün onan sabriariyle mükafatlandırdım.    Kurtulup    murada erenler onlardır onlar.                                                .              ..

«Buyurdu: «Yeryüzünde ne kadar eğleştiniz?» Dediler. «Bir gün, ya da günün birazı, sayanlara sor!» Buyurdu: «Bil­seniz, cidden pek az kaldınız. Biz sizi boş yere mi yarathk ve siz biza dönmiyecek misiniz sandınız?»

Sahne burada can çekişme manzarası, ölüm gelince tevbe -etme ve kaybedileni'telafi etmek i6m tekrar dünyaya dönme isteğiyle beliyor. Biz manzarayı görür gibiyiz. Birden bu is­teği red cevabı geliyor ama cevapta, temenni sahibine degıl ge­nel seyirciye hitabediliyor: «Hayır, bu bir sözdür ki soybyeiu odur!» Yani bu istek, manasız bir istektir, bunu söylıyene yar­dım caiz değildir. Ru söz şu korkunç hal dolayısiyle söylenmiş bir sözdür. Bu söz kabul edilmez ve bunun bir faydası olmaz. Bu anda ruh, bu sözün sahibini terk etmektedir: ötelerinde ise ta dirilecekleri güne kadar bir berzah (geçit) vardır.»

Bu iki saha arasmdaki süre uzun sürmüyor. Hemen Sur'a üflendi, uyandılar. Uyandılar, fakat aralarındaki bütün rabı­talar üzülmüş:

O gün aralarında nesepler yoktur.» Onları korku saikiy-le bir sükût kaplamış ki sorma. Hiç konuşmuyor, öyle duru­yorlar. Birbirlerine bakmıyorlar bile.

Bir biri erini sormuyorlar.» Sonra söz iyiliklerin ve kötülükle­rin tartılmasına geliyor. Önceki bir sahnede geçtiği üzre, Gü­nah ve sevabm tartılması maddî bir şekilde gösterilmiştir. Bu da uzun sürmüyor ve yeni bir sahne başlıyor:

Tartı işi sür'atle bitmiştir. Şimdi «nefislerini    ziyana so­kanların adımlarını izliyelim. îgte sudurlar:

Yüzlerini ateş yahyfcr ve onlar onun içinde öyle ki dikleri sı­rıtıyor.» Bu maddî azap bir kefede, karşılaştıkları azar, tahkir de öbür kefede. Şimdi şu uzun konuşmayı dinliyelim:

Size âyetlerim okunmaz mıydı ve siz onları yalanlamaz mıy­dınız?» Burada kendilerine konuşma fırsatı veriliyor gibi geliyor. Arzularına müsamaha edilmiş gibi oluyor. Ricalarının ka­bulü için itiraf ediyorlar:

Rabbımiz, şekavetimîz bize galip geldi, hakikaten biz  bir kavim idik.» Dediler.» Bu acı bir itiraf, içinde şekavet bu­lunan bir itiraf:                                                             

Rabbınuz, bizi bundan çıkar, dönsek de yine zalimleriz.» Şim­di artık bu sözleri ile haddi aşmış, terbiyesizlik etmiş oluyor­lar. Çünkü kendileri yalnız sorulan soruya cevap vermeğe izinlidirler. Hattâ belki de bu soru, hiç cevap istenmiyen bir sorudur. Bunun için şiddetle tersleniyorlar:                  

Oraya sinin ve konuşmayın.» Sessiz durun, zelîl, mekhurlar gibi susun. Zira siz, bulunduğunuz hali hak etmişsinizdir. Çün­kü benim kullarımdan bir fırka vardır ki şöyle derlerdi:

:Rabbımız, inandık, bizi bağışla, bize acı, sen acıyanların en hayırhsısın.» Siz o kullarımla alay ettiniz de onlar size beni an­mayı unutturdu (Yani onlarla uğraşmanızdan, alay etmeniz­den dolayı beni anmayı hatıra getirmediniz.) Onlara gülüyor­dunuz. «Sizin suçunuz, yalnız nefsinize münhasır Yalnız inkâr etmekle kalmadınız, üstelik mü'minlerle, Allah in rahme nivaz edenlerle alay edip onlara gülecek kadar alcaldınız.»

Şimdi bakın, ben onları sabırlarına karşılık mükâfatlandırdım. Onlardır, kurtulanlar onlar!»

Bu ağır reddi ve bu reddin sebeplerini açıkladıktan sonra ki bu açıklamada da ayrı bir azar ve hakaret vardır yeni bir soru başlıyor:

Dedi: Yeryüzünde seneler   sayısınca ne kadar   kaldınız?» Ne kadar kaldıklarını bilmiyerek cevap veriyorlar:

Birgün veya bir günün birazı kadar bir zaman   kaldık.»   O

kadar umutsuz, o kadar üzgündürler ki orada çek kalmışlar, az kalmışlar bir değeri yok.

Sayanlara sor.» Biz hesap edecek durumda değiliz. Onların bu sözlerine şöyle cevap veriliyor: «Siz mulıakkak fazla kal­madınız. İlerideki zamana kıyasla pek az kaldınız. Sizi çabuk dirilttik:

Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve sizin tekrar bize döndürülmiyeceği mi sanmıştınız» da inkâr ve fücura saptınız? Şimdi bakın sizin sandığınız nerede ve siz neredeniniz! [44]

 

Secde Suresi[45]

 

1- «Suçluları bir görsen, Bablan indinde baslarını   öne düşürmüş dururlarken, Rabbımız, gördük, işittik, bizi geri dön­dür, salih amel işliyelim; artık inandık!»

2 - «İman edip salih ameller işliyenlere gelince onlar için amellerine karşılık bir ağırlama olarak Me'va cennetleri var. Fisk edenlerin gideceği yer de ateştir. Ne zaman oradan çık­mak İsterlerse tekrar gerisin geriye oraya çevrilirler ve onla­ra: «Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın» denilir.»

1- Birinci sahne, Rabları indinde başları öne    düşmüş suçlular sahnesidir. Utançtan alınları kalkmıyor, zilletten gözlerini çevirip bir tarafa bakamıyorlar. Sahneyi ihya için tema, hitap üslûbuna geçer. Bu vaziyette duran suçluların şöyle yal-vardıklarıni işitiyoruz. Bu yakarının ilk cümlesi, sanki sahne­nin perdesini açmaktadır. Açıyor ki suçluların, öyle başı öne düşmüş vaziyetini görelim ve onların şu sözlerini işitelim:

Rabbmıız, gördük, işittik. Bizi döndür, salih amel işliyelim. Biz artık yakînen inanıcılanz.» Şimdi iş işten geçtikten sonra ha?!

2- İkinci sahne, Medenî âyetlerdedir. Yeri Medenî Su-relerdeki kıyamet sahneleri arasındadır. Onun içir. Medenî su­relere geldiğimiz zaman bunun üzerinde duracağız. Âyetlerin Medep'i olması, bunlann yerini ve tertibini Medenî surelere gö­re kıyaslamamızı gerektirmez. Yalnız biz düşünüyoruz ki bu âyetlerde arz edilen sahne, ileride gelecek olan Medenî Hac süresindeki sahneye çok benzer. Ve bizim kanaatimize göre bir­birine benzer veya birbirine yakın sahneler, birbiri peşinden nazil olan surelerde gelmektedir. Ama bu fikrimiz, sadece bir tahmîn ve faraziyedir. Çünkü nüzul tertibinde tam kesinlik yoktur. Hangisinin, hangisinden önce veya sonra geldiğini ke­sinlikle bilmek pek mümkün değildir. İnşallah okuyucu, Hac süresindeki sahneyi arz ederken bu sahneyi orada görecektir. [46]

 

Tur Suresi[47]

 

«Tura andolsun; yapılmış ince deri üzerine satır satır ya­zılmış kitaba andolsun; ına'ımır eve (Kabe'ye) andolsun; yük­seltilmiş tavana ve kaynatılmış denize andolsıuı ki: Muhak­kak Kabbuı azabı vukubulacaktır. Onu defedecek bir şey yok­tur. O gün ki gök bîr çalkanış çalkanır ve dağlar bir yürüyüş yürür, İşte o gün yalaıılayıcıların vay haline. Onlar ki daldık­ları bir batakta oynayın) dururlar. O gün cehennemin   ateşine itilip kakılırlar: İşte sizin yalan deyip durduğunuz ateş. Bu si­hir mî, yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın ona.,, ister sab­redin, ister etmeyin, sizin için birdir. Her yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.

«Fakat o Allah'tan korkanlar, cennetler ve nimetler için­de, Kablerinin    kendilerine verdiğiyle    zevk-u safa    sürerler. Kabları onları cehîm azabından korumuştur.    «Yaptıklarınıza karşılık şimdi afiyetle yeyin, için. Sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak.» Onları güzel, iri gözlü hurilerle de svîendirmişiz-dir. O iman edenler ki arkalarından zürriyetferi de iman İle kendilerine tabi olmuştur. Onları    zürriyetlerine   katmişızdır. Kendilerinin sevabından da bir şey eksiltmemişiz^.    Herkes kazandığına bağlıdır. Onlara bîr meyva ve iştahlarının çekece­ği bir et yetiştirmişizdir. Orada bir kadeh çekiştirirler ki onda ne bir saçmalama vardır, ne de bir günaha sokmu. Kendileri­ne malısus. saklı inci gibi ğibnanlar da çevrelerinde döner. Bir­birlerine dönmüş., soruyorlar: «Dediler: Biz ailemiz içinde kor­kardık. Allah da bize lütfetti ve bizi o Semum azabından koru­du. Bî? bundan önce O'na duâ ediyorduk. Doğrusu o çok   iyî ve çok merhametlidir.»

Bu sahnelerde bir çağrısını vardır. Suretlerin, hatıraların çağrışımı. Bu çağrışım o kadar ince bir şekilde yapılmaktadır ki ancak ince sezgili, tecrübeli bir duyu bunu anlıyabiîir. Za­hiren aralarında uzak münasebetler bulunan muhtelif resim­lerin ve hatıraların birbirleriyle nasıl ince bir çağrışım halinde bulunduklarını, birbirlerini  nasıl  hatırlattıklarını insan derhal fark eder.

Burada, bazı şeylerle, bazı şeylerin vukubulacağına yemin edilmektedir. Birinci kısım ile ikinci kısım eşya arasında bir çeşit -çağrışım ve uyum mevcuttur. Âdiyât ve «Mürsclâb surelerinde buna benzer iki ecşil tedai ve uyum daha geçmiş­ti. Tabii o surelerin çağrışımları arasında bazı farklar vardı.

Şimdi burada Tur'a yemin edilmektedir. Bu, -Kur"an oku­yan kimseye Musa kıssasını ve ona dağda yazılan levhaları hatırlatır; Tur'a yeminden sonra Rakk-i Menşur üzerine satır satır yazılmış kitaba yemîn edilmektedir. Bu birimci çağrışım. Bunları takiben Beyt-i Mâ'mur'n. yemin edilir. Beyt-i Ma'mur, müslür.ıanîarca mukaddes olan yerdir. Tur da Muna İçin mu kaddes olan yerdi. Bu da ikinci çağrışım. Sakf-i Meıfu'a yemin edilmektedir. Burada Sakf-ı Merfu' ile gök kasdsdilmektedir. Bu da önce zikredilen şeylerin manen böyle yüksek olduğunu hatırımıza getirir. Sakf tavan demektir. Hem lâf zan hem de tasvir bakımından Beyt (ev) kelimesiyle çağrışın teşkil eder. Bu da üçüncü çağrışım. Bahr-i Mescura yemin edilmektedir. Bu da tasvir bakımından gök ile çağrışım yapar. Deniz deyin­ce gök hatıra gelir. Bu da dördüncü çağrışım.

Bu çağrışımlar, yemine mahsus olan birinci kısımdadır. Üzerine yemin edilen şeylerdeki çağrışıma gelince orada da resimler ve hatıralar aynı ahenk ile birbirlerini hatırlatırlar. Şöyle ki:

olsun»

Tur'a andolsun ve satır satır yazılmış kitaba azabı muhakkak vaki olacaktır onu defedecek bir şey yoktur.» dedikten sonra azabın vaki olacağı günün sahnelerini göstermeğe başlıyor:

O gün gök bir çalkanış çalkanır.» Bu, Sakf-ı Merfu' (yüksek tavan) ile çağrışım halindedir.»

rDağlar bir yürüyüş yürür.» Bu da Tur ile çağrışım halinde­dir.

: Veyl o yalanlayıcılara ki onlar bir bataklıkta oynuyorlar.»

Havd (bataklık) kaynatılmış deniz ile çağrışım halindedir. Re­simler ve hatıralar arasındaki bu gizli çağrışımı sncak ince duygulu bir his sezebilir. Bu çağrışım, sahnelere ve manzara­lara ayrı bir ahenk katar.

Bu yeminden sonra azap tasvir edilmekte,    ınükezzipleri bekliyen o veyl, tafsiHtiyle anlatılmaktadır: Igte gunlar

Cehepnenıin ateşine kakılıyorlar»

lâfzı, sesinin toniyle manasını tasvir ediyor. Dinleyici, mükez-ziplerin sırtlarmdan tutulup şiddetle cehenneme itildiklerini duyuyor. Sırtlarına pençe inince (A'.) diye bir ses çıkardıkla­rını görür gibi oluyor. Bu hal, onların dünyadaki havd ve lu'b halleriyle uyumludur. Bunlar yakalanıp şiddetle cehenneme savrulurken kendilerine cehennem gösterilerek:

İşte yalanlamakta, olduğunuz ateş!» deniliyor. Sonra tahrir üslûbundan alay üslûbuna geçiyor:

Bu sihir mî, yoksa siz görmüyor musunuz?» Bu ğözünüzl gördüğünüz sihir mi? Siz âyetlere ve bunların başında Kur' an'a sihir diyordunuz. Bunlar sihir mi, yoksa siz kör olmuştu nuz da gözünüzün önünde duran şeyi göremiyor idiniz' Sonra siyak, emir ve takrire intikal ediyor:

Oraya girin» ister sabredin, ister etmeyin, sizin için birdir.» Bundan kurtuluş ve kaçış yok. «Ne yaptınızsa onunla cezala­nıyorsunuz.» Bu mukarrer bir cezadır. Sebepleri vardır, değiş­mez,

Kur'an âdetine göre azap vp naîm birbiri yaiunda, ekse­riyetle karşılıklı (zıd-simetrik) olarak gösterilir. Önce biri, sonra diğeri arz edilir. Siyak burada naîm sahnesin: arz ediyor. Burada naîm maddî ve manevidir. Bunun benzerleri önce an­latılmıştı. Yalnız burada bir yenilik var, o da ant. babaya ta­bi olan iyi zürriyetin zikredilmesidir. Bu, ne onların, ne bunla­rın sevabından bir şey eksiltmiyor, Bunlar onlara katılmakla onlarıa derecesi azalmıyor.

Naîm evinde müttekilerin içecekleri kadehi ifade eden ye­ni bir tabir dikkatimizi çekiyor. Onlar

Onun için niza ediyorlar» Halbuki rıza evinde niza olmaz. An­cak bu niza, kavga değil, fazla sevinç ve hoşnutluktan arala­rında dolaşan müşterek kadehe gösterdikleri meyli gösteriyor. Biri içiyor, ötekine veriyor, içenler usanmıyor, yine içmek için büyük bir sevinç ve iştah içinde bekliyorlar.   Kadeh o kadar tatlı ki âdeta kapışıyorlar. Ama bu kavga değil, ziyade muhab­bet ve safa. Sonsuz bir neşe ve sevgi. Keza bu kadehi dolaştı­ran ğilman (genç hizmetçiler) de dikkatimizi çekmektedir. Bu ğilman, naîm ehline aittir;

Çevrelerinde kendi ğulâmları dolaşır. Bunla? ,güzellikten   ve korunmaktan dolayı »anki sakh inci gibidirler.» Kadeh de:

Onda ne bir boş söz ve ne de günah işletme (saçmalatma, az­dırma) yoktur.» Dünya şarabını içenler, boş sözler söyler, saçmalarlar. Günaha yönelirler. Bu boş sözler ve günaha itme sanki içtikleri kadehin kendisinde var gibi tasvir edilir. İşte cennet kadehinde böyle boş söz ve günaha sokma yoktur. O boş sözden, günahtan temiz. Tertemiz, dupduru!

Son sahne, yüksek tahtlara dayanarak doyurucu güzel ka­dehlerle şarap içenler, ııefîs meyvalar yiyenler arasındaki soh­bet sahnesidir. Sohbet ve hatıraları anlatma sahnesi:

Birbirlerine dönmüş, soruyarlar» Bugün safâsını u nimetlerin sebeplerini soruyorlar sürdükleri

Dediler: Biz ailemizin içinde korkardık.» Bugünden ve bunla olaylardan korkardık ve biz «Ailemizin iğinde» inanıcılar İdik.» Allah da bize lütfetti ve bizi Semtim azabından koruda.

falan!ayacıların yaslandığı o azaptan:

Biz bundan önce O'na yalvarırdık. Şüphesiz O, iyi ve çok merhametlidir.» işte bugün bu nimet içinde bulunuşumuzun sırrı budur.

Bu sahne ile zevk tablosu tamam oluyor.   Bütün zevkler var bunda: His zevki, hatıra zevki, iç zevki, [48]

 

Mülk Suresi [49]

 

1 - «Rablarmı inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir âkibettir o! Oraya atıldıkları zaman onun bir öf­keli homurtusunu işitirler, kaynıyor, az daha öfkeden    pathyacak. Her topluluk, içine atıldıkça onun bekçileri sordu: «Sİ ze bir uyarıcı gelmedi mi?» Dediler: «Evet bize bîr uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ap açık bir sapıklık içindesiniz başka değil dedik.» Ve dediler ki: «Eğer biz işitseydik veya düşünseydik bu saîr (cehennem) liklerin içinde ohnazdık.» Günahlarını itiraf ettiler. O halde çıl­gın alevli cehennem ashabı kahrolsun. Fakat görmediği halde Rablarından korkanlar var ya işte onlar için bağış ve büyük ecir vardır.»

2 - «Derler ki: Eğer doğru iseniz bu va'd ne zaman? De ki: Bilgi ancak AHaVm yanındadır. Ben sadece açık bir uya­rıcıyım. Onu yakın gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşti. Ve işte sizin çağırdığınız şey budur dendi»

Teşhis, tasvir çeşitlerinden biridir. Tabloya canlılık ve­rir, camid eşyaya ve hatıralara insan, şahsiyeti varerek hisse daha iyi nüfuz etmesini, ruhu daha güzel etkilemesini temia eder. Bu sahnede cehennem, hareket eden bir canlıdır. İnkâr edenîei- ona atılıyorlar. Kâbusa atıldıkları gibi. O da öfkeden patlar bir şekilde bunları homurtu ile karşılıyor. İçi öfke dolu. Öyle ki âdeta her tarafından kin fışkıracak gibi.

Bu kalbleri çarptıran, tüyleri ürperten bir sahnedir. On­lar, kendilerini böyle homurtu ile karşılayan, kinden âdeta patlar hale gelen bu kâbustan son derece korkmuş iken bekçi­lerinin de her atılana herkese aynı suali sorduklarını görü­yoruz. Hepsine aynı suali soruyorlar, çünkü hepsinin hali T)irdir:

:Size bir uyarıcı gelmedi mi?» Buna zillet ve utanç içinde ce­vap veriyorlar: «Evet! Bize bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalan­ladık.» Hattâ inkârda direndik, ona hakaret de ettik:

Ailah hiçbir şey indirmedi, siz ancak açıkça sapıldık içinde-' siniz, başka değil» ey uyarıcılar. Doğru yol bizim yolumuzdur dedik. Sonra bakıyoruz ki itiraf ye zillet dalgası devam edi­yor, kendilerinden işitmeyi, düşünmeyi de kaldırıyorlar:

Dediler: Ah eğer biz işitir ve düşünür olsaydık, Sair ashabı arasında bulunmazdık.» Zira Saft-e, ancak hidayet sözünü işi­ten kulağını ve insanı hakka götüren akimi kaybeden gider. Başkası gitmez.

Günahlarını itiraf ettiler. Kahrolsun Saîr ashabı!»

Diğer tarafın haline Özetle işaret ediliyor:

Görmeden Rablarmdan korkanlar», işte «onlar için mağfiret

ve büyük ecir vardır.»

2- «İkinci sahne çeşit itibariyle garip bir şekilde tamam­lanıyor: Onlar âdetleri veçhile âhiret gününü yalanlıyorlar ve şüphe ediyorlar:                             

Derler ki: Eğer doğrn iseniz bu va'd ne zaman?» Cevap şu:

Bilgi ancak Allah'ın yanındadır.» Bu cevap söylenirken öyle

hissediyoruz ki bu, ö ılann, o bilinen, günün vukubulduğundan

habersiz bulundukları bir sırada söyleniyor ve söylenir söy­lenmem onlar, birden cehennemi kendilerine yakın görüyorlar. Şaşırıyorlar, soruyorlar birbirlerine. Tabiatiyle bü    tahyîldir.

Fakat söz akışı, sahneleri sür'atli bir şekilde döndürerek fikri buna hazırlıyor:

:Onu kendilerine yakın gördüklerinde    küfredenlerin    yüzleri kötüleşti.» Sanki kötülük yüzlere bir atlıyor ve yüzler kotüle-şiveriyor, matlaşıyor:

İşte iddia ettiğiniz şey budur:» deniyor.

Sahnenin bu şekilde ani vukuu, histeki tesirini kat kat artırır. Çünkü bu, hiç ummadıkları bir zamanda başlarına ge­liyor» Hattâ onlar ne zaman .gelecek, ne zaman olacak deyip dururlarken birden geliveriyor! [50]

 

Hakka Suresi [51]

 

«Hakka. Nedir Hakka? No bildirdi sana Hakka nedir? Semud ve Ad o Kari'ayı yalanladı. Bu yüzden Seıaud, Tâğiye ile öldürüldüler. Ad ise dondurucu, azgın bir fırtına ile. (Al­lah) unu, yedi gece sekiz gün, köklerini kesmek üzere onlara musallat etti. Bir de o kavmi o müddet zarfında jılolakalmis-lar, ve sanki içleri kof hurma kütüklerine dönmüşler görür­sün. Şimdi onlardan bir kalıntı görebiliyor musun? Fir'avn ve ondan öncekiler ve alt üst olmuş kasabalarda oturanlar da o suç ile gelmişti. Rablarının peygamberlerine isyan etmişler­di. Bunun üzerine Rablan onlan şiddeti artıkça artan bir şe­kilde yakaladı. Su taştığı zaman, sizi süzülen gemide taşıdık ki bunu size bir öğüt yapalım ve anlayışlı kulaklar bunu anla­sın. Sura bir üfürüş üfürüldüğü, Arz ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün o vakia olmuş­tur ve gök yarılmış da o gün, porsumuş, sarkmıştır

«Melekler onun çevresindedirîer; o gün Rabbının Arşını onların üstünde sekizi taşır. O gün huzura arz edilirsiniz, siz­den hiçbir şey gizli kalmaz.

«Kitabı sağından verilen der ki: «tşte alın, kitabımı oku­yun. Ben hesabıma kavuşacağımı sanmıştım.» O, hoşnudedici bir yaşayış içindedir. Salkımları yakın yüksek cennettedir. Geçmiş günlerde yaptığımız amellere kargılık afiyetle yiyin,için.

«Kitabı solundan verilen ise der ki: «Ah keşM bana bu kitabını verilmeseydt Keski ben bu hesabıma ulaşraasaydim. Âh keski ölüm, işimi bitirmiş olsaydı. Malım beni koruyama­dı, kudretim elden gitti.», «Tutun onu, bağlayın onu, sonra cehenneme yaslayın onu, sonra yetmiş arşın boyunda bir zin­cire vurun onu. Zira o büyük Allah'a inanmıyordu. Yoksulun yiyeceği ile ilgilenmiyordu. Bugün onun için burada bir dost yoktur. Kanlı irinden başka yiyecek yoktur, onu ancak günah­kârlar yer.»

al-Hâkka, kıyamettir. Bundan sonra Âd ve Semud'un ya­lanlamasından bahsedileceğinden dolayı bu kelimenin seçilme­si mana bakımından daha güzel düşüyor. Onların yalanladığı kıyamet Hâkkadır. Yani gerçekleşecek olan şeydir. İlâhî ada­letin, hayır ve şerre terettübeden cezanın tahakkuk edeceği bir vakiadır. Biraz sonra izah edileceği.

Bu lâfzı seçmenin tasvir bakımından büyük hikmeti var­dır. Zira bu kelime, kendine has bir tona sahiptir. Bu kelime, tıpkı büyük bir ağırlığı kaldırıp sonra yerine bırakmağa ben­zer. Ha'nra, elifle yukarı çekilmesi ağırlığı yukarı kaldırmak gibidir. Ondan sonraki şeddeli kaf ve kafa bağlı olan sakin tâ ağırlığın yerine bırakılmasıdır. Ha, elifle yukarı kaldırılıyor, kafa vurunca zak diye yerine oturuyor. Sonundaki durmayı temin eden yuvarlak hâ ise ağırlığın iyice yerleştiğini göste­riyor. (Kur'an kelimelerinin ve cümlelerinin tonu, manayı tas­vir etmekte ve mananın hisse tesirinde büyük rol oynar.) «al-Hâkka» kelimesi üzerinde söyliyeceklerimiz bu kadardır. Şim­di ufuklarımızı daha genişletip bütün siyaka bakalım:

Bu âyetlerde bütün hava korkutma, tervî, büyük göster­medir. Bu şekildeki ifade hisse bir taraftan büyük ilâhi' kud­ret şuurunu duyururken diğer taraftan da bu kudrete Hîsbetle şu insan varlığının pek zayıf ve pek cılız olduğunu siiîatır. Ke­limeler, tonlanyle, manalariyle, terkipteki hey'eti mecmuasiyle ve bütün terkibin delaletiyle bu havayı yaratmağa vir etmeğe iştirak.eder: Tek bir kelime ile başlıyor:

Nedir o Hakka?» Bu olayı idrak sahasından dışarı

çıkarmak ve olayı büyük zihinlerde büyütmek için bir soru ge­tiriyor: insanın kendi kendine tahmin edip bunu bilemiyeceğini söylemek suretiyle olayın korku ve dehşetini, muazzamlığını daha da artırıyor:

:Sana üe bildirdi o Hakka nedir?» Ve seni bu soru ile baş ba­şa bırakıyor, cevap vermiyor. Seni anlamiyacağm ve anlama­na imkân olmıyan korkunç bir hal karşısında bırakıyor ki, bu muazzam olayın korkusunu anhyasın, biraz düşünesin, bu güç yetmez hal etrafında dolaşasin. :Semud ve Âd, Karîa'yı yalanlamıştı!»

Sen al-Hâkka'yi bilmiyorsun, işte o, Kari'adırî Nasıl, du­yularının kapısını çalmağa başladı mı? Tesirini duydun mu? Âd vs Semud bu Kari'ayı (bu kapı çalanı) yalanlamıştı. So­nunda ne oldu?

Semud, Tağiye ile öldürüldüler. Âd ise dondurucu azgın bir fırtına ile helak edildiler.» Tağıyenin tonunda, manası gibi tuğ yan (azgınlık, örtme ve boğma) vardır. ar-rîhu's-sarsaruıl-â-tiye de böyle bir tona sahiptir. Her ikisi de Kari'adan daha ha­fif ama bunlar Karia'yı kavramana yardım ediyorlar. Çünkü ikisi de Kari'a cinsindendir. İşte Âd ve Semud'a bu dünyada böyle hükmedilmiş, onlara bu Karia'nın bir parçası, bir cüz' iyle azabedilmişti. al-Hâkka'yi tasvirden idrakin âciz iseki âcizdir- o halde Sayha-i Tâğiye ve Rîlı-i Âtiye'yi düşün. Bun­lar da o Hâkka'nm küçük bir örneğidirler. Bunların" isimleri ve vasıfları sana bir korku ve ürperti verse de. Bir korku ki o körkuyu şü acaip tablo, duyularına naklediyor:

Yedi gece sekiz gün süren, herşeyi altüst eden şiddetli fırtma manzarası ve ona yakalanıp içi boş hurma ağaçları gi­bi yıküan milletin manzarası. Bak işte onları görüyorsun, tablo karşısında Kavmi onda Bor'a görürsün.»

Onların bir kalıntısını görüyor musun?» Hayır! Hiçbir ka­lıntı, hiçbir iz yok. O halde düşün, ibret al, hissin bu korku ile dolsun, ruhun meçhul gaybe iman etmeğe açılsın.

Sonra sana başka bir sahne daha. Belki bu al-Hâkka'nin dehşetini, al-Kari'anm korkunçluğunu daha iyi belirtir. Fir'avn ve ondan önce gelenler, malûm Lût kavmi kasabaları o yanlış işi getirmişlerdi. Sanki o iş, alıp getirilen görülür, tutulur bir cisim. îlr'avn ve ondan öncekiler ve kasabalar o hatayı getirdiler.»

Günahı tutup getirdiler.

Rablannın resulüne isyan ettiler.»   Bunlar bir tane değil birkaç peygamberdir ama hepsi bir tek peygam­ber mesabesindedir. Zira hepsi de bir tek İlâhtan, bir tek risaleti getirmişlerdir,   

Allah onları gittikçe artan bir şiddetle yakaladı.» Burada ya kalama «râbiyedir.» Yani şiddeti artan bir yakalayıştır. Tâği­ye ile uyum teşkil etsin diye bu kelime seçilmiştir. Azgınlık na­sıl büyür, artarsa bu da Öyle artıyor. İkisi de şiddetleniyor, ar­tıyor, taşıyor, mahvediyor. Manzaralardaki uyum, büyük tab­loda da vardır.

Madem ki korkunç tablolar, sahneler anlatılmaktadır! halde tufan, bu sahnelere gayet uygun düşer:

Biz, mı azdığı zaman sizi süzülen (gemi) de taşıdık.» ki   bu olay, gizin için ibret olsun, ondan öğüt alasınız, anlıyan kulak­lar bunu duysun, bellesin.

Şimdi artık mahdut olan beşer hissi, o Hâkka'nm gayrı mahdut korkunçluğunu idrake hazırdır. Şimdi his, bu azgın, artıcı; herşeyi altüst edici korkunç tabloları seyretmeğe hazır­lanmıştır. İşte zaman geldi, büyük gösteri için herşey tamam. Perde açıldı:

Sur'a bir üfürüş üflendiği, Arz ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarpıldığı zaman, işte o gün o vakia olmuş, göiî yarılmış, o gün o, (pörsümüşj sarkmıştır.» Bütün bu olayların cereyan ettiği büyük sahneye bakıyoruz, ne görüyoruz?

Hakka, Karia, Tağiye, Âtiye, Râbiye, Dekke-i vahîâe ve Vakia arasında çok bedö bir uyum görüyoruz. Kelirairferde, tonlarda uyum, manzaralarda uyum. Hepsi ayaklanan, ajan, herşeyi altüst eden bir hali insanın göm önüne getiriyor. Bun­lar insan ruhunu genişlemesine ve derilemesine doiduruyor ve insanı ta derinden sarsıp titretiyor.

Hiçbir sanatkâr ressam, yüksek azgın sayha, Jıerşeyi alt­üst eden azgın tayfun, şiddeti gittikçe artan kuvvetli yakala­ma, sularında gemilerin yürüdüğü azgın tufan, korkunç tek nefha, un ufak eden tek çarpış ile Vakıa vak'ası ve yarılmış sarkmış gök arasında bulunan bu fevkalâde uyumdan daha güzel bir uyum bulamaz. Bunlar hep aynı renkter., ayni ha­cimden, ayni nağmeden şeylerdir. Hepsi o büyük tabloyu mey­dana getiriyor. Kur'an'in istediği o genel hüdâyı resmediyor.

Bir an için fırtına diner, sükûn avdet eder gibi oluyor. Heybetli ve sakin bir sahneyi başlatmak için bu aükûn gerek­mektedir. Yine korku var ama durgun, sakin bir korku. Kal­kan, kabaran, dalgalanan korku dindikten sonra sakin korku sahnesi başlıyor:

MeIekler onun cevresindedir. O gün Rabbuun Ardını onların üstünde sekiz (melek) taşır. O gün arz edilirsiniz, sizden hiç birşey gizli kalmaz.»

işte biz, ahzı seyrediyoruz. îslâmın en çok tecrid ve ten­zih istediği ülûhiyyet zat ve sıfatına dair yerde bile o arz, hayalî olarak tecsîm edilmiştir. Maksad, o manayı güzel kav-ramaınızdir. İslâm burada tecrid ister fakat hissi nyarmak, vicdanı etkilemek için tasvirî ifade burada tecsîm metodunu seçer.

Burada gök yarılmıştır, porsumuş» sarkmıştır. Bu büyük ilâhî gösteride melekler semanın etrafına dağıtılmıştır. Bura­da Arş-Rabbın Arşı-, hepsini azîm bir vakar içinde gölgeliyor, bunu taşıyıcıları taşımaktadır ki bunlar sekiz tanedir. Sekiz melek veya sekiz saf melek. Semâniye'deki musikî tonu bütün fasılaların toniyle ahenklidir. Burada kasdedilen, asıl sayı değildir. Sahnenin uyumunu temiri etmek ve sayılanların çok­luğunu belirtmek için sekiz adedi zikredilmiştir. Bu sayı, ger­çek sekiz değil, çokluk ifade eden bir kelimedir. Burası hüküm meclisidir. Kalabalık tamam, salon doldu. Gösteri başlasın. Bu büyük kalabalık içinde dışta ve içte hiçbir gizlinin kalmıyaca-ğı herşeyin meydana çıkacağı gösteri.

Mücessem arzı tamamlamak için gösterilenler bölümlere ayrılıyor. Orada sağdan verilen bir kitap var, soldan verilen bir kitap var.

Kitabı sağından verilen İmse» sevinç ve iftiharından o geniş sahneye sığamaz oluyor:

Diyor: Ha işte kitabımı okuyun». Kari'adan çok korktuğum­dan dolayı «Hesabımla karşılaşacağımı (hesaba çekileceğimi) sanmıştım». Birden baktım ki gufran ve nimetle karşılaştım. Sonra bu güzel armağaniyle mesut arkadaşımızın hali, bütün seyircilere gösteriliyor:

O, lıosmuledici bir geçim içerisindedir. Salkımları yakın sek bir cennette.» Bu maddî nimetin yanmda manevî ikn da nail oluyor. îşte yücelerden şunu duyuyoruz:

Geniş günlerde yaptığınız amellere karşılık yeyin, için.» Gü­zel amellerinizle siz bu ikramı hak ettiniz.

Sahanın'diğer taraf ma bakıyoruz. Kitabı solundan verile nin halini görelim diye. Bakıyoruz ki: Adamcağızı hasret kap­lamış, sırtına pişmanlık binmiş. Perişan, bitkin. Şimdi kulak verelim', nasıl yakınıyor, nasıl dövünüyor. Sanki sahnede on­dan bışka kimse yok. Bütün hareket durdu. Yalnız o çırpınıyor:

Ah keski bana kitabım verilmeseydi, hesabıma yetişmeseydim. Ah keski ölüm herşeyi bitirmiş olsaydı, ölseydim de buna görmeseydim. Malım bana hiçbir fayda vermedi, kudretim el­den gitti!» Fakat bu adam ne sahneyi terk etmek istiyor, ne de bu yakınmadan susmağa niyeti var. Ne olacak? Sahne böyle uzatılıyor ki o halin tesiri insan ruhuna işlesin, insan bu acı feryattan, etkilenip bu halden korunsun. Bu gaye tamamlan-: diktan sonra reddedilemiyen yüce emri duyuyoruz. Aman so­luklarımızı tutalım, sessizce dinliyelim:

Tutun onu, bağlayın ona. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra boyu yetmiş arşın olan zincire vurun onu!» Burada her-şey mufassal, uzun anlatılmış. Edebî güzellik, vicdanî tesir, din! gaye bunun böyle olmasını gerektirir. Durumun uzaması, kasdedilen gayeyi gayet güzel tasvir ediyor. Burada kelimele­rin tonu, ibarelerin ika'ı, boyu yetmiş arşın olan zincirle sah­neyi uzatmakta rol oynuyor. Bir arşın zincir de yeter ama böy­le herşeyi uzun göstermek, seyirciler önünde sahneyi uzatıp onları etkilemek içindir. Sahnenin uzaması da burada ayrı bir uyum teşkil eder.

Uzun pişmanlıktan, yakınmadan sonra     yücelerden ulvî emir sadir oluyor. Sadir olan reddedilmez bu yüce emirle de iş bitmiyor, adamı azarlıyarak, başına kakarak suçunu bütü seyircilerin gözü önüne seriyor;

O, büyük Allah'a inanmıyordu, fakirin yemeğiyle ilgile yordu». Tutulup zincirlere vurulduktan sonra buna ne ceza ve lecek acaba? Bunu arz sahasında bulunan herkes öğrenecekti

Bugün onun için bir dost yok, ancak günahkârların yiyeceği ğislin [52] den başka da yiyecek yoktur.» Bu adam ğislin yi­yerek bedenen muazzeb, dostsuz bırakılarak ruhen muazzebdir. Cisim ve ruh cehennemi, ikisi de tamam!

O büyük korku, o Hakka, Karia 'hakkında yakılan bu can­lı gösteriden sonra vicdanî etkilenme, zirvesine ulaşıyor. Bu anda bütün ruhî menfezler tamamen imana açılıyor. Öyle ohı-yör ki artık inandırmak için te'kide, yemine hacet kalmıyor. : Gördüğünüze ve görmediğinize yemin etmiyorum (Bu büyük şeylere yemin etmiyorum, artık yemine hacet yok) ki o mu­hakkak kerim bir resulün sözüdür. O bir şairin sözü değildir. Pek az inanıyorsunuz. O bir kahinin sözü de değildir. Pek az Öğüt alıyorsunuz. Bu, âlemlerin. Rabbinden indirilmedir.»

Bu harika sahne, kendinden sonraki gumanzaraya zemin hazırlamaktadır:   [53]                                      

 

Mearic   Suresi[54]

 

1 - «Bir soran, kâfirler için vaki azabı Onu savan bir kuvvet yoktur. Bu, yüksek dereceler sahibi Allah'tandır. Melekler ve ruh (Vna süresi elli bin yıl çeken hür gönde çıkar.

O gün gök, erimiş maden gibi olur.» Eridi, siyahlandı. Mı Eriyen, ma'denlerin sıvı seklinde akması halidir.

Dağlar da atılmış yün gibi» hafif, uçuşur haldedir.

Burada his korku ile dolmuş, fikir anvale olmuş, kafa karmakarışık hale gelmiştir. Böylece üçüncü sahne, bu' korku karşısında bulunan insanların meydana getirdiği manzara baş­lıyor. Bu manzaraya yer ve gök manzaraları da iştirak etmiş­tir. Beklendiği gibi toplanmış olan bu insanlardan hiçbiri ken­dinden başkasına hiç bakmıyor. Şuurunda kendinden başka­sını düşünebilecek en ufak bir nokta bulamıyor:

Bir dost, bir dostu sormuyor». O dehşet ve o korku, aradaki bütün bağlan unutturmuş,' nefisleri kendi derdine düşürmüş­tür. Bakıyor, birbirlerini görüyorlar ama öyle bir haldedirler ki herkes kendi derdiyle meşgul, herkesin içi kendi endişesiy­le, kaygusiyle doludur. Umum insanların hali böyle. Ya «suç­lu» mm hali nice olur? Korku onun hissini yakalıyor, dehşet onu kendinden geçiriyor. O istiyor ki: «O günün azabından kurtulmak için fidye versin». Kimi? Kendine insanların en kıymetlisi, uğruna feda olduğu, onlar için savaştığı, canını vermeğe hazır olduğu kimseleri «Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran familyasını» fidye vermek istiyor. Kur­tulmağa olan şiddetli ihtiyacı, onu   nefsinden başka   bir gey O halde biraz güzelce sabret. Onlar onu nzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz. O gün gök, erimiş bir maden gibi olur. Dağlar atılmış elvan yün gibi olur ve bir dost bir dostun halini soramaz. Birbirlerine gösterilirler, suçlu o gün ister ki oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran familyasını ve yeryüzünde bulunan herkesi o günün azabından kurtulmak iğin fidye verse de kendini kurtarsa. Amahayir! O deriyi kavuran, soyan salgın bir ateştir. Sırtını dönüp giden, (mal) toplayıp kasaya yığanı çağırır».

2- «Bırak onları, vazedildikleri gün gelip catincaya ka­dar dalsın, oynasınlar. O gün kabirlerden süVatle çıkacaklar, dikmelere (putlara) gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar, gözleri dönmüş, kendilerini bir zillet kaplamış vaziyette. îste dikleri gün budur.»               

1- Birinci sahne, birkaç adımdan, yahut birbirini taki-beden birkaç manzaradan meydana gelmiştir. Birinci manza­ra, Allah'a çıkan melekler ve ruh manzarasıdır. Siyak burada bu manzarayı tecsinı ediyor. Çünkü Kur'an'ın metodu budur. Ne zaman hisse hitabetmek, muhayyileyi coşturmak isterse ekseriya tecsîm metodunu kullanır- Manzara, hayali fevkalâde dolduran acaip bir manzaradır. Yer ile gök arasında bulunan yüce feza manzarası. Bulâtif yaratıklar oraya çıkıyorlar. Bi­zim dünyamızda benzerlerini görmediğimiz, ancak içimizde belirsiz bir şekilde tahayyül ettiğimiz mahlûkların, o yüce de­recelere çıkışları, insan şuurunu, ruhî duygulan uyandırıp he­yecanlandıracak bir manzaradır.

Bu çıkış «Elli bin sene süresinde olan bir günde» oluyor. Bugün, kıyamet günüdür. Bugün, oîaylariyle, görünüşleriyle haddi zatında uzun olduğu gibi kendinde hesaba çekilenlerin hislerüıde de uzun süren bir gündür. Burada siyakta günün uzun oluşu, meleklerin yüce Arş sahibine çıktığı zirve yüksek­liğe de uygun düşmektedir. Burada manâ ve tasvir havasının birliği açıkça görülmektedir. düşünmiyen bir varlık yapıyor. İstiyor ki bütün insanları versin de tek kendisini kurtarsın!

Fakat bunların hiçbiri fayda vermiyor: Hayır! O sargın, yakıp kavuran bir    ateştir. Sırtını çevirip

giden ve mal toplayıp kasaya yığan insanı çağırır». Burada si­yak, ateşin korkunç bir manzarasını çizmektedir Suçlu bu ateşle karşılaşınca bütün vücudu titreşmeğe başlıyor. - Korku­dan vücudunu bir ra'şa kaplamış, uçuyor. Önce söylediğimiz gerçekleşmesi mümkün olmıyan delilik    kuruntularını    besliyor.

O, yanan, alevlenen ateştir»

«Yüzlerden, başlardan derileri soyar.» Bu ateş konuşan bir kâbustur. Yakıtlarının kendisine atılmasını bekliyor. Hiç vaz­geçmiyor. «Yüz çevirip gideni çağırıyor». Kendine çağırıyor. Nasıl onlar daha önce hidayete çağırılıyorlar idiyse, hidayete çağırılırken yüz çevirip kaçıyor idilerse şimdi de ateş onları çağırıyor, yüz çevirip kaçmak istiyorlar ama kaçamıyorlar. Ne korkunç bir davet ki çağırılan, zelil, makhur icabet etmek­ten başka bir şey yapamıyor. Ne kadar kaçmak, kaytarmak istiyorsa da kaytaramiyor, buna muktedir olamıyor!.

2- ikinci sahne, mü'min ve kâfirlerin halini beyan eden bir fasıladan sonra gelmektedir. Bu, daha önce de benzerini gördüğümüz bir sahnedir. Ancak burada ifadede biraz yenilik vardır. İşte kabirlerinden çıkanlar koşuyorlar, taptıkları dik­melere gider gibi koşuyorlar. Bu alay, onların dünyadaki hal­leriyle uyum teşkil etmektedir. Onlar dünyada iken taptıkları heykellere koşarlardı. Şimdi kıyamet gününde de öyle koşu­yorlar ama bununla onun arasında ne kadar fark var!

Ve şu sözle sahnede kafirlerin bütün çehreleri meydana çıkıyor:

Gözleri dönmüş, kendilerini bir zillet kaplam olarak» Bütün yüzlerim açıkça görüyoruz. Her  de kokuyorlar ama oyun oyuncağa, batıla dalmaya de-gü, zillet ve hakaret, toz duman bürümeğe koşuyorlar Dünyada sevmeleri, âhirette tebdil olunuyor, orada rahat zken burada yüzlerini zillet ve duman bürümüş Bu. onlara va'dedüen gündür. [55]

 

Nebe  Suresi [56]

 

«Muhakkak ki o hüküm günü bir inikattır: O gön Sur'a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış, kapılar olmuş, dağ­lar yürütülmüş bir serabolmustur.»

«Muhakkak cehennem gözetleyiei, azgınlaruı gidecek yer olmuştur. Orada devirlerce kalacaklar, orada ne bir serin­lik, ne de içki tadmıyacaklar, sadece kaynar su ve irin (içe­cekler). (Bu, onlar için) uygun cezadır. Çünkü onlar bir hesap ummazlar ve bizim âyetlerimizi daima yalanlarlardı. Biz her şeyi bir kitapta saymışızdir. Tadın, bugün size azaptan başka bir şey arttıracak değiliz.»

«Şüphesiz müttekiler iğin bir kurtuluş vardır: Bahçeler, üzümler, turunç sineli yaşıt kızlar, dolu dolu kadehler. Orada ne boş söz, ne de yalan işitmezler. Rabbından bol bir mükft sayısız ihsan.»

«Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi Rahman, O'nun huzurunda konuşamazlar. O gün ruh ve melekler dizi dizi durur (lar) hiç konuşamazlar. Ancak Rab-man'ın izin verdiği (konuşur,) ve doğruyu söyler. İşte hak güa odur. İsteyen Rabbine varan yolu tutar. Bise sizi yalan bir azap ile uyardık. O gün kişi, ellerinin işleyip gönderdiğine bakar ve kâfir: «Ah, keski toprak olsaydım!» der.»

Bu sahneler, surenin başında  iğin gelmiştir. Sure şöyle başlar: bulunan bir soruya cevap

Neden soruyorlar, ihtilâf ettikleri o büyük haberden mi?»

Sonra devam ediyor:

Hayır bilecekler, yine hayır bilecekler». Bu ifadede bir tehdit kokusu vardır. Bunda şöyle bir manâ mevcuttur: Onlar bile­cekler ama bilmenin hiçbir fayda vermediği bir zamanda bile­cekler. O bilinen günü arz etmezden önce, delil istiyene delil olsun da o günün vaki olacağını anlasın diye kâfi derecede ba­zı hayat sahneleri takdim ediyor:

Arzı bir beşik ve dağlan birer kazık yapmadık mı? Sizi çift çift yaratmadık mı? Uykunuzu bir rahat yapmadık mı? Geceyi bir elbise, gündüzü bir geçim zampnı yapmadık mı? Üstünüz­de yedi sağlam yapı yapmadık mı? Alev alev yanan bir çıra ya­ratmadık mı? Tane, bitki ve sarmaşdolaş bahçeler bitirelim di­ye birbirini sıkıştıran (bulut) lardan şarıl sanl su indirmedik mi?» Bu sahnelerin hepsi, Allah'ın kudretine, âhiret gününün vukubulacağma delildir.

Sonra va'd yeri, buluşma yeri kıldığı hüküm günü sahne­lerini takdime başlamıştır. Sura üfleme sahnesini arz etmiş, bırakmış, ki biz haşr sahasına bölük bölük gelelim. Sonra göğe ve yere ait sahneleri göstermiştir. Gök, Önce «Yedi sağlam yapı» iken, açılmış kapı kapı olmuştur. Dağlar birer kazık, iken, yürütülmüş, serabolmuştur. îgte manzara gözümüzün önünde: Cehennem kâfirleri gözetliyor. Devamlı bir murakabe ve bekleme içinde. Cehennem, zalimlerin gideceği ve atılacağı yerdir. Onlar ebedî kalmak için buraya atılıyorlar, görüp geçmek için değil. Burada bir soğukluk, bir içecek yok on­lara. Karınlan boğazlan haşlıyan sıcak sudan da bin beter olan, yananların vücutlarından akan irinlerden başka bir gey yok. Bu, onların amellerine uygun cezadır. Çünkü onlar hesap gününü beklemiyorlardı, onu şiddetle yalanlıyorlardı. Onlar böyte yalanlarken amelleri de inceden inceye bir kitapta toplanmıştı.                                                

Bu sahne sonunda onlara tevcih edilen bir azar işitiyoruz ki bu, onların büsbütün ümitlerini kıran, bu halin bir gün de­ğişeceğine dair besledikleri arzulan altüst eden ilâhî bitaptır:

Tadın, bugün sîze azaptan başka bir şey artıracak değiliz.»

Sonra bunun karşısındaki sahneyi takdim ediyor: Cennet­teki müttekilerin sahnesini. Bundan önce de bunun benzerleri geçmişti. Bunlar kurtuluyorlar, bahçeleri, üzümleri, turunç sineli yaşıt hurî kızları, dolu dolu kadehleri olur bunların. Cen­nette boş söz ve yalan işitmezler. Bu da ince hesaptan sonra onlara verilen âdil mükâfattır.

Daha sonra da bugünün bütün sahnelerinin tamamlayıcısı olarak bir sahne takdim ediliyor: Bu sahnede meleklerin   ve ruhun, sıra halinde dizilip   ayakta durduğunu, o geniş arz sa­hasında hiç konuşmadıklarını    görüyoruz. Ancak Rahman'm izin vardiği konuşuyor ve o da doğruyu söylüyor. Çünkü onlar ne hususunda izinli iseler ancak ondan konuşabilirler. Bu Al­lah'a yakın, günahlardan uzak olanların durumu, işte   böyle­dir. İzinsiz, hesapsız  konuşmazlar, susarlar. Bu hal, bütün ha­vayı korku ve heybetle, haşyetle dolduruyor ve bunu bütün ala­na yayıyor. O halde herkesin, kendi ellerinin kazancına bakıp cezasını bilmesi ve kâfirin de: «Ah, keski toprak   olsaydım» demesi garipsenecek bir şey değildir. Tabiidir. Kâfirin kullandı­ğı bu ifade, insanın derin pişmanlığını açığa vurur. însan bu­günde ister ki tamamen yok olsun; unutulsun da tek şu şid­detli durumla karşılaşmasın. [57]

 

Naziât Suresi [58]

 

1- «O daldırıp soyanlara, yavaşça çekenlere, yüzüp züp gidenlere, derken yarışıp geçenlere, işi çevirenlere andolsun ki o gün, altüst eden sarsıntı sarsacak, peşinden onu takibedea sarsıntı gelecektir. O gün yürekler kaygıdan oynar. Gözleri korkudan donmuş kalmış.»

«Diyorlar İd: Biz mi çukurdan döndürüleceğiz? Biz çürü­müş, ufalanmış kemik olduktan sonra ha?» Dediler; Öyle ise bu ziyanh bir dönüş!

«Fakat o, bir tek na'radan ibarettir. Hemen onlar sahire dedirler. [59]

2- «O büyük Tâmme geldiği zaman, o insanın neye koş­tuğunu anuyacağı, görenler için cehennemin, açılıp gösterildiği gün; azan ve dünya hayatını tercih edenin gideceği yer cehen­nemdir. Rabbmın makamından korkup nefsi hevadan menede-nin gideceği yer de cennettir.

3- «Sana o saatten soruyorlar: Ne zaman demir atacak diye. Xerde senden onu anlatmak? Onun sonucu Rabbınadır. Sen ancak ondan korkanı uyarıcısın. Onu gördükleri    zaman sanki onlar (bu dünyada) bir akşam ve bir kuşluk   zamanın­dan fazla kalmamış gibi olurlar.»

Burada herşey sarsıyor, soluyor: İkâ', kelimeler, suretler ve manalar. Burada herşey vuruyor, koşuyor, tıpkı boğulmada ya da ızdırapta imiş gibi etsafındaki şeylerden hiçbirisini an­lamıyor. Hiçbirşeyin farkında değil...

Sahneleriyle, ikaiyle siyakın bütün damgası budur. Bura­da cüzler arasında ve genel sahnede tam bir uyum vardır.

Nazi'at (soyanlar) Nâşitât (yavaşça çekenler), sâbihat (yüzenler), sabikat (koşanlar), müdebbirât (düzenliyenler). Bunlar nedir? İşi nedir bunların? Neden bunlar böyle vuru­yorlar, sarsıyorlar?... Bunlar meleklerden bir grup, yahut herhangi yaratıklardan bir grup, ya da herhangi bir şeyden bir gruptur. Birtakım şeyler yapıyorlar, birtakım eserler mey­dana getiriyorlar. Fakat bu yapılanlar pek acele, sür'at ve ha­reket içinde olup bitiyor. Burada şöyle:

O gün altüst eden sarsıcı sarsar, peşinden ikinci sarsıntı ge­lir.» «Bacife» birinci sayha,' «Râdife» de ikinci sayha olabilir. Ne olursa olsun bütün bunlar, şu insan yaratıklarının halini görebilmemiz için hazırlanmış olağanüstü şeylerdir:

O gün bazı yürekler kaygıdan oynar, gözler korkudan donar, sabitleşir.» Nasıl kalbler çarpmasın, gözler korkudan donma­sın ki biz uzakta bulunduğumuz halde bu soluyan, çalkanan, îkaın ve bu olağanüstü korkunç olayların tesiriyle kalblerimız çarpmağa, şuurlarımız titremeğe başladı. Sarsıntı ve çalkantı ile kaplı bir şuur, ruhumuza hakim oldu.

Vaziyetin, sarsıntı ile kaplı bulunduğu şu sırada siyak, bugünü yalanhyanlan tehdide başlıyor ve manzara karşısında gayet gülünç düşen şüpheci sözlerini burada tekrar ediyor Onlar: «Diyorlar ki: Biz çukurda tekrar diriltilip kaldırılacak mıyız? Bizler un ufak kemikler olduktan sonra ha?!» Gömül­dükleri çukurda un ufak kemik haline geldikten sonra tekrar ora'dan kaldırılacaklarını kabul etmiyorlar, bu hayata dönüşle alay ediyorlar:

O halde bu, ziyanh bir dönüştür dediler.» îzen kelimesi bura­da hayata geri dönmekle alay edildiğini açıkça ifade etmekte­dir.

Onların kıyamet hakkındaki sözlerini kaydettikten sonra bir saniye önce bulunduğumuz hale avdet ediyor ve onların bu alaylı sorularına sert ve kesin bir cevap veriyor:

O ancak bir zecreden ibarettir.»  Burada sayha, zecredir. Çünkü zecr, bu alaylı tabiatlere uygun düğ­mektedir:

Hemen onlar düz beyaz   alandadırlar.»   Işte böyle birden bire, aniden ve zecreden sonra. Bütün hava, ça­bukluk havasıdır. Hal, tamamen atılma, sarsılma, patlama halidir.

Sonra tema devam edip Fir'avn ve Musa kıssasını anlatıyor. İka' biraz yumuşuyor, sür'at biraz düşüyor, Kıssa­dan sonra gök ve Arz sahnelerini ve kuvvet ve kudrete delâ­let eden manzaraları takdim ediyor: :Siz mi kuvvetli yaratıl­mışsınız, yoksa gök mü? Onu bina etti, semkini yükseltti, dü­zeltti, gecesini karanlık yaptı, kuşluğunu çakardı (aydınlattı). Bundan sonra da Arzı yuvarlattı, ondan suyunu ve otlağını çıkardı, dağlan kazık gibi çaktı; size ve hayvanlarınıza geçim olsun diye,»                     

Bütün bu sahnelerden hep kuvvet ve kudret manasım an­lıyoruz. Aynı zamanda kelimelerini tonlarından ve kalıpların­dan da bu manayı sezmekteyiz. Gökü bina etmekten semkini yükseltmeye ve düzeltmeye kadar, geceyi örtüp gündüzü açı-ağ çıkarmağa, Arzı yuvarlatıp dağları kazık gibi çakmağa ka­dar hepsi ilâhî kudretin eseridir.

Bunlar, müteakiben zikredilecek kıyametin vasfına uy­maktadır. Burada kıyamet için «at-Tâmmetu'I-kubrâ» vasfı seçilmiştir. at-Tâmme, ses toniyle manasını çizen bir kelime­dir. Kıyamet, herşeyin üstüne çıkıyor, yayılıyor, azıyor, ya­pılmış gökün, yuvarlatılmış Arzın, çakılmış dağların, karar­tılmış gecenin, karanlıktan çıkartılmış gündüzün, hasılı hepsi­nin üzerini Örtüyor kıyamet. Sayılan bu varlıklardan sonra at-Tâmme geliyor ki o, hepsinin üstüne çıksın, bunun sahne­si, diğer bütün sahneleri kaplayıp örtsün!

Tâmme-i kübrâ gününde cehennem, görenler için çıkarı­lıp gösteriliyor. Burada herşey şiddetli, açıktır :Ama azan kimse» - burada azmak sahnenin temasına uyar Cehîmdir (onun için) gidecek yer.

Rabbmm makamından korkan» burada da korku siyaka (temaya) uygun düşmektedir

Cennettir (onun için) gidecek yer.»

Bu anda vicdana büyük korku hakim olmakta, siyak, kıyametten şüphelenip Peygambere «ne zaman demir atması» diye soranlara dönmektedir. Cevap:

Sen nerede, onu anlatmak   nerede?» Bu senin yapacağın iş değildir. Sen onun vaktim, limanını tayin ede­mezsin. (Mursâhâ kelimesi engin tâmmeyi hatırlatıyor. Tâmme, yani kıyamet sanki deniz ve saat de onun limanında demir atı­yor.) Sen, ancak korkan kimseyi uyarıcısın. Onun sonu Rabbm indindedir. Herşeyde, her kelimede bir korkutma, büyütme hava­sı var. Hattâ kelime sonlarındaki medli hâ da iri, uzun bir ika'a sahiptir. Kıyamet onlara aniden geliyor:

Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya bir kuşluk zamanından, fazla kalmamış gibi olurlar.» irilik, ânilikb birleşince iki korku yanyana gelmekte ve baştan sona bütün tablonun havasına uymaktadır. [60]

 

İnfitar Suresi[61]

 

«Gök yarıldığı  zaman, yıldızlar dağıldığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, kabirler açıldığı zaman herkes gönderdi­ğini ve geri bıraktığın! bilir.

«Ey İnsan, seni yaratan, düzenliyen, güzel yapan, istedi­ği şekilde terkibeden kerîm Kabbına karşı seni ne "mağrur et­ti? Hayır, hayır siz dini yalanlıyorsunuz; oysa üzerinizde kay­dediciler, değerli kâtipler vardır, yaptıklarınızı bilirler.

«Muhakkak ki iyiler muindedirler, facirler cehimdedirler. Din günü oraya yaslanırlar. Onlar ondan kaybolmazlar. Din gönünün ne olduğunu sana ne bildirdi? Yine din günü­nün un olduğunu sana ne bildirdi? O gün kimse kimseye bir fayda sağkyamaz. Ve o gün, emir, yalnız Allah'ındır.»

Yine o büyük gündeki korkunç tabiat sahnelerine dönül­mektedir. Gök parça parça yarılmış, yıldızlar parçalanıp da­ğılmış, toz haline gelip savrulmuş, denizler coşturulup kayna­tılmış, kabirler eşilip içi dağına getirilmiş. Gökte korku, yerde korku, tabiatta şiddetli bir hareket ve sarsıntı. His bu man­zaraların saldığı dehşet ve korku ile dolup ruh pencereleri açı­lınca siyak bağlıyor öğüt ve ibret alması için vicdanı uyarmağa

îEy insan, Kerîm Kabbma karşı seni ne mağrur etti?» «Ey in­san!» Beşerin en hassas özelliğiyle beşere hitap. Bu özellik, in­sanlık özelliğidir. Bu öyle ince bir hitap ki kalbleri titretiyor ve insana Rabbınin inayetini, Yaratıcısının iyiliklerini hatırla­tıyor. O Rab ki kendisini yaratmış, güzel yaratmış, gayet öl­çülü bir şekle sokmuş, düzenlemiş ve dilediği şekilde onu terkib etmeğe muktedir olmuştur. Onu başı boş bırakmamıştır. Hareketlerini, attığı her adımı, çıkardığı her sesi hesabeden kimseler koymuştur onun yanma.

Üzerinizde zaptediciler, kerîm yazıcılar vardır, her yaptığını­zı bilirler» ..;Bunlar iki bakımdan müessir olan şeylerin teşkil ettiği bir sahnedir: Tabiata müessir olan korkunç manza­ralar ve insan ruhunun derinliklerine müessir olan şeyler. Bun­lar tamam olup ruh korku ile dolunca siyak, tekrar ceza sahnelerini göstermeğe başlıyor, tyiler nimet içindedirler; facir-ler cehennemde. Sonra azap sahneleri ayrmftılariyle anlatılı­yor. Zira böylesi hisse-hele mükezzipierle beraber olunca daha çok tesir eder. İşte Cehîm:

Din günü ona yaslanırlar ve onlar ondan kaybolmazlar.» Son­ra din gününü büyütmeğe, korkusunu belirtmeğe dönüyor. Din gününün heybetini büyütücü bir soru soruyor, daha sonra da onun büyük özelliklerinden birini söylemek suretiyle o günü tavsif ediyor:

:O gün hiç kimse kimseye bir fayda sağhyamaz ve o gün emir, yalnız Allah'ındır.» Din gününün sahibi Allah'ındır emir. O'ndan: başka herkes âcizdir. [62]

 

İnşikak Suresi[63]

 

«Gök yanldığı ve Babbına boyun eğip haklı görüldüğü (yarılması için izin aldığı) zaman! Yer uzatıldığı ve içindeki­leri atıp boşaldığı ve Rabbına inldyadedip haklı görüldüğü za­man. Ey insan, sen Rabbine varmak için çalışır çabalarsın, ni­hayet Ona kavuşursan. Kitabı sağından verilen, kolay bir he­sap ile muhasebe olunur ve ailesine sevinçle döner. Fakat ki­tabı arkasından verilen ise «ölüm, neredesin?!» diye bağırır. ve kızgın ateşe yaslanır. Zira o ailesinde sevinçli îdi Hiç düş-miyecek zannetmişti. Ama hayır, Kabbi onu gözetiyordu.»

Sahne göğün, yarılmasını, yerin bir çukur ve tümsek kal-mıyacak şekilde düzlenişini tasvir ediyor. Bu sahne, daha ön­ce arz edilmiş olduğu gibidir. Benzeri Önce geçmişti. Yalnız bu­rada sahneye yenilik getiren bazı özellikler, nüanslar vardır.

Burada gök yanlıyor, fakat yalnız maddî yarılma olayiy-le kalmıyor, aynı zamanda Rabbine boyun eğiyor, dizginini O'na teslim ediyor, yarılması için Rabbinân iznini alıyor. Arz da böyle. Düzeliyor, dağları, çukurları gidiyor, içindeki cisim­leri ve saireyi atıyor, boşalıyor. Fakat sevk ve idaresini Rabbine teslim ediyor, boşalması için O'nun iznine nail olu­yor. Sanki uzun zamandaberi yüklemiş olduğu emanetini tes­lim ediyor ve sonjunda kendini ondan, omun mesuliyetinden kur­tarıyor.

Durum teslim olma, boyun eğme ve sahibine teslim edin­ceye kadar taşıması, tabiatı yoran emaneti Ödeme durumudur. Bu tema, kıyamet sahnesinde bulunan insanın haline uyar:

Ey İnsan, sen Rabbine kavuşmak için çalışır çabalarsın, sonunda O'na kavuşursun,» insan da böyle meşakkatler yük­lenir, zahmet çeker çalışır ki sonunda Rabbine kavuşsun. Gök ve yer nasıl Rabbine kavuşursa insan da öyle kavuşmak, O' nun huzurunda yükünü bırakıp rahat etmek, O'ndan karşılık görmek ister:

Kitabı sağmdan   verilen, kolay bir   hesaba tabi   tutulacaktır.» Bunu önceki sahnelerde de öğrenmiştik. Burada şunu ilâ­ve ediyor:

Ehlme sevinçli olarak döner.» Nasıl insan bir iyi şeye, bir mükafata kavuştuğu zaman evine sevinçli dönerse bu da öyle. Ehli evde onun halini merak ederler. Zira kitabı arkasından verilen, dünyada ehli içinde sevinçli idi. O adam Allah'a dönmıyeceğini sanırdı. Halbuki burada cehenneme giriyor. Ötekinin ailesi de bunun halini gördüklerinden kendisini merak ediyorlar. Fakat o sevinçli geliyor. Kitabı sağından verilen kimsenin âhirette bir ehli bulunması ve onun, onlara sevinçli dönmesi; kitabı solundan verilenin, dünyada sevinçli döndü­ğü ailesi ile gayet uyumlu, mütenasip düşmektedir. Birinin ai­lesi dünyadadır, dünyada onlara sevinçli dönüyor ama âhiret­te sevinçli döneceği bir ailesi yoktur. Buna mukabil ötekinin de âhirette bir ailesi var. Kurtuluşunu öğrenince ailesine se­vinçli dönüyor. Ne kadar güzel bir karşılaştırma! [64]

 

Rum Sürest [65]

 

1- «O saat koptağu gün suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklardan kendilerine şefaatçiler olmaz ve ortak­larını inkâr ederler. O saat koptağu gnn,işte o gün dağılırlar. Ama inanıp salih ameller yapanlar, onlar bir bahçede ağırla­nırlar. Fakat inkâr edip âyetlerimizi ve âhiret mülakatını ya-lanliyanlara gelince onlar, azap içinde hazır bulundurulurlar.

2- «O saat koptuğu zaman suçlular, bîr saatten   fazla

kalmadıklarına dair yemin ederler. İşte böyle aldatılıp dön­dürülürlerdi. İlim ve iman verilenler dedi: «Siz, Allah'ın kita­bındaki ba's gününe kadar kaldınız. İşte ba's günü. Fakat sîz bilmiyordunuz. O gün artık ne zulmedenlere özürleri fayda ve­rir ve ne de onlar dinlenirler.»

1- Birinci sahne, suçlular sahnesi. Kıyamet    saati aniden onları bastırıyor, konuşmanın faydasız olduğunu anh-yan umutsuzun susması gibi susuyorlar. Boş yere çabalama­nın hig yararı yok. Dünyada o kadar ibadet ettikleri, yalvardık-ları putlardan da hiçbir şefaatçi, iltimasçı, bulamıyorlar. Ak­sine taptıkları putlar kendilerini inkâr ediyor, hattâ   onların, kendileriyle bir münasebeti olduğunu dahi şiddetle reddediyor­lar. Sonra insanlar iki zümreye ayrılıyor: İnananlar bir bah­çede ağırlanıyorlar. Ruhları, vücutları   sevinç ve neş'e içinde. Küfredenler ise zorla azaba götürülüyorlar.

2- İkinci sahne suçlular şahnesidir. Yüne aniden diriltili­yorlar, hisleri kendilerim aldatıyor. Bir saat yatıp uyandıkla­rını sanıyorlar. Fakat burada

KendiIerine ilim ve iman verilenler» araya giriyorlar. Sanki hakikati açıklamak vazifesi bunlara verilmiştir -önceki bir sahnede geçtiği gibi- bunlar suçluların cehaletlerini açıyorlar, onları uyarıyorlar, onlara diyorlar ki: «cAndoIsun ki siz, Allah ne kadar kalmanızı dilemişse o kadar kaldınız, sonra bugün uyandınız. îşte bu da sizin yalanladığınız ba's (tekrar dirilme)günüdür!» Ve bütün sahneyi bitiren bir ta'lik geliyor: «O gün artık zulmedenlere ne mazeretleri fayda verir, ne de onlar dinlenirler.» [66]

 

Ankebot Suresi [67]

 

«Cehennem onları kuşatmış iken azabın gelmesini senden acele istiyorlar. O gün azap, onları üstlerinden, ayaklarının altından örter ve der İd: Ettiğiniz ameli tadın!

«İman edip salih amel işliyenleri, altlarından, nehirler akan cennette köşklere konduranız, orada- ebedî kalırlar. Ça­lışanların ücreti ne güzeldir!»                          

Burada sahne çok güzeldir. Bunun başka şekildeki bir benzeti geçmişti. Şu kavim, cehennemin kendilerini kuşattığı bir sırada Peygamberden, azabın acele gelmesini istiyorlar. Onların görmediği bu manzarayı biz bakıp görür gibi oluyo­ruz. Ve onların bu derin gafletinden hayrete düşüyoruz: Durmuş azabın acele gelmesini istiyorlar; oysa cehennem bu adam­ları kuşatmıştır. Bütün sahnenin uyumunu temin için âhirette o gelecek gündeki- bir azap tablosunu gösteriyor. Bu azap on­ları üstlerinden ve ayaklarının altından örtüyor. Bu, azabın her taraftan kuşatmasına tasvir etmektedir. Bu azap yetmi­yormuş gibi üstelik de bir alay ve azar var: «Ettiğiniz ameli

tadın!»

iman edenleri de odalar, köşkler içine alıyor. Kafirleri iehennemin sarmasınla mukabil, mü'minleri cennetin kögkleri bağrına basıyor, ikisi de ihtiva, içe alma, sarma ama bu nerede öteki nerede? Cehennemdekilerin azap üstüne azar işitme­lerine mukabil bunlar tekrim ve taltif işitiyorlar: [68]

 

Mutaffifin Suresi  [69]

 

«Hayır! Facirlerin kitabı (yazısı) Siccîndedİr. Siccînra ne olduğunu sana ne bildirdi? Yazümiş bir kitaptır. O gün, ceza gününü yalanhyanlann vay haline! Onu saldırgan, günahkâr­dan başkası yalanlamaz. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: «Bu evvelkilerin masalları» der. Hayır! Hayır, öyle değil, belki ka­zanıp durdukları onların kalblerini paslandırıp körletmiştir. Hayır! Onlar, Kahlarmdan perdelenmişlerdir. Sonra onlar ce­henneme gireceklerdir. Sonra da onlara: «îşte yalanlayıp durduğunuz şey budur!» denilecektir.

«Hayır! İyilerin kitabı illiyyîndedir. llliyyînln ne olduğu" nu saua ne bildirdi? Yazılmış bir kitaptır. Yaklaştırılanlar onu görürler. iyiler naîmdedirler. Koltuklar üzerinde bakarlar. Yüzlerinde cennet sevincini tanırsın. Onlara sonunda misk ko­kan mühürlü halis beyaz şarâptan sunulur. İşte nefis şeyleri bulmak için yarışanlar bunun için yarışsınlar. Onun katkısı Tesnîmdendir. (İçileceği zaman içine tesnimden de katılır. Tesnim karıştırılan ruh ile sadesinden nefis olur. Tesnim, bir cennet çeşmesinin adıdır.) (Tesnim) öyle bir çeşmedir İd ondan umukarrebler içerler.

«Suç isliyenler inananlara gülerlerdi Onların yanlarından geçtikleri zaman da birbirlerine göz kırparlardi. Evlerine dön­dükleri zaman da (müminlere yaptıkları bn hareketleri söy­ler) eğlenirlerdi. Onları gördükleri zaman: «Bunlar sapıklar­dır» derlerdi. Halbuki kendileri onların üzerine bekçi gönderil­memişlerdi.

«Bugün de iman edenler kâfirlerle alay ederler. Tahtlar üzerinde (inkâr edenlere,) bakarlar:

«Kâfirler, yaptıklariyle sevaptandılar mı?»

ilk defa burada fâcirlerin kitabının ayrı bir yerde, iyile­rin kitabının ayrı bir yerde saklandığı ifade edilmektedir. Fa-cirlerjn kitabı «Siccîn» dedir. Biz Siccîn'in ne olduğunu ve ne­rede bulunduğunu bilmiyoruz. Ancak Kur'an'da takibedilen karşılaştırma (tekabül) metoduna dayanarak Siccîn'in, Illiy-yîn mukabili olduğunu anlıyoruz.

Sonra Rablerinden perdelenmiş olan, O'nu göremiyen fa-cirleri görüyoruz. Allah'ı insan göremez[70] fakat burada per­de manevidir, cisim halinde gösterilmiştir. Onlar başlarını kal­dırıp Rablerine bakamıyorlar, önce gördüğümüz gibi umutsuz olarak başlarını öne eğmişler. Rableriyle kendileri arasına per­de, çekilmiştir. Bu perde kazandıkları amelin tesiriyle kalble-rine sinen perdedir. Bu pas, kalbleri hidayetten perdelemekte, nuru kalblere göstermemektedir. O halde âhirette Rablerinden perdelenmiş olmaları, dünyadaki hareketlerine uygun bir ne-zadır. Bu, sahneye uyum temin etmektedir.

iyileri de nimet içinde, tahtlar üzerinde etrafı seyreder­ken görüyoruz. Yüzlerinde nimetin sevinci var, bûîli. Yine ilk defa burada onlara: «Rahibin mahtûm: mühürlü sâf şarap» sunulduğunu, buna «Tesnîmden yani mukarreblerin içeceği çeşmeden katıldığını» öğreniyoruz. İlk defa burada Tesnîm zikrediliyor ve bunun, mukarreblerin içtiği çeşme olduğunu anlıyoruz.

Yine burada her iki sahnede, mukarreblerin yaşadığı bü­yük nimet sahnesiyle onların dünyada kâfirlerden gördükleri alay sahnelerinde bir uzatma vardır, iki sahne de bilhassa son sahne uzadıkça sonundaki şu sözle belirtilen ânî olayın tesiri artmaktadır:

Bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. Tahtlar üzerinde (onları) seyrederler.» Sonunda da mü'minlerle alay edenlere li bir söz teveccüh ediyor:

Kâfirler yaptıklariyle sevaplandıiar mı?»

Hayır, sevap!anmadılar, mükâfat görmediler. Gördüğü­müz gibi onlar burada cehennemde kıvranmaktadırlar! [71]

 

Bakara Suresi [72]

 

1- «Yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazır­lanmış ateşten sakının.

«İnanıp iyi ameller işliyenleri müjdele: Kendileri için al­tından nehirler akan cennetler var. Onlardan bir rızık nzaJilan" dıkça: «Bu, bizim için Önceden mıhlandığımız şey» derler. Ona birbirine benzer halde getirilirler (önce yedikledne benzer vaziyettedir. Yoksa önce yediklerinin aynı değildir.) Onlar için orada temiz zevceler de vardır. Ve onlar orada ebedi ka­lacaklardır.»

2- «Zalimler azabı gördükleri zaman, büiün    kuvvetin Allah'a ait bulunduğunu ve Allah'ın azabınm şiddetli olduğunu bir buseydiler! Nitekim uyulanlar, uyanlardan teberrî etmiş­ler, azabı görmüşler ve aralarında bağlar kesilmiştir. Uyanlar demişlerdir İd: KeşM bizim için bir dönüş daha olsaydı da on­lar nasıl bizden el çektilerse biz de onlardan el çekseydik! İşte böyle Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine hasretler ha­linde gösterir ve onlar ateşten çıkıcı değillerdir!»

3 - «Allah'ın kitaptan indirdiğini gizliyenler ve onu   az bir paraya satanlar, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemezler, kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onla­rı tezkiye etmez. Onlar için elîm bir azap vardır.».

1- Birinci -âyette ateşin yeni bir tasviri mevcuttur. Ön­ceden biliyorduk- ki o ateşin yakıtı insanlardandır. Baza insan­lar, bazı tanrılar cehennemin odunudur. Şimdi âyet, o ateşin, taşlardan da yakıtı olduğunu ve insanların buna yakıt olmak bakımından taşlarla eşit olduğunu söylüyor! Bu taşların ille ta­pılan tanı? olması zaruri değildir. Her taşı cehennem yakıp yutuyor. Her şeyi mahvediyor, insanlar ve taşlar onda müsa­vidir. Burada cehennem ashabına hakaret vardır. Çünkü on­lar da taşlarla bir tutulmuştur, taş gibi kabul edilmiştir.

Burada naîmin de yeni bir veçhesi vardır. Bu naîmde mey-valar, görünüşte dünyadakilere benziyor. Ama tadları başkadır. Bu nieyvadan mü'minlere verilince

:Bu, daha Önce bize verilen nzıktır dediler» Belki de bu ben­zeyiş ve ayrılışın kıymeti, umulmayan yerden aniden verilen lezzetli sevindirici şeyin kıymetidir, insan aniden böyle kıy­metli bir şeyle karşılaşınca çok sevinir. Cennet içinde nimetle-nen kimseler, Önceki nimetlere benzer, fakat tadları tamamen ayrı nimetleri yiyip sefasını sürünce bulundukları cennetin kadrini daha iyi anlarlar. Sonra birbirine benzer nimetler ara­sında farklar yaratmak da ilâhî kudretin eseridir. Görünüş­ler benzer iken çeşitlerin başka oluşu, Allah'ın harika sanatını gösterir.

2- ikinci sahne tabi'İerle metbu'Iarm halini tasvir et­mektedir. Bu, daha Önce de gösterilmişti. Yalnız buradaki taf­silât değişiktir. Burada bunlarla'onlar arasında konuşma yok Yalnız uyulanlar, uyanlardan el çekiyor, ötekiler de bunlardan ıefret ediyor ve öfkeden diş gıcırdatıyorlar. İçlerinde dolup ta­şan tek bir arzunun tahakkuku için dünyaya dönmeyi temenni ediyorlar. Dönmek istiyorlar ki bu defa onlardan uzak dur­sunlar:

Âh bizim için bir dönüş olsaydı da biz de onlardan uzak 'dur-saythk!» Tanrılarına karşı içleri kin ve nefretle dolu. Ama bunlar hep boş, hep hasret:   

Onlar ateşten çıkacak değillerdir.»

3 - Üçüncü âyet, maddî ve manevi azabın ilk defa   yen bir çeşidini gösterir. Allah'ın âyetlerini az paraya satanlar

:Karuilanna ancak ateş yiyorlar.» Cidden onların ateş yedik­lerini, karınlarının ateşle dolup kalmasını gösteren sahne, ha­rika bir sahnedir. Âhirette onlar, kendi başlarına bırakılmış, ihmal edilmişlerdir. Allah ne onlarla konuşuyor, ne de onları tezkiye ediyor. Ne aşağılaştıran acı bir azap! Bu, maddî azap­tan ziyade ruhî azaptır. Hatıraları bulandırmaktan, ruhları ızdırana sokmaktan geri kalmayan ruhî bir azap. [73]

 

Âl-Î İmran Suresi [74]

 

1-  «O her nefis yaptığı her iyiyi ve yaptığı her kö­tüyü hazır bulur, onunla kendisi arasında uzak bîr mesafe olsaydı ister.

2- «Onlar ki Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya salarlar, iste onların âhirette bir nasibi yoktur. Ve Allan kıyamet günü ne onlarla konuşacak, ne onlara bakacak venede onları tezkiye edecektir. Onlar için elim bir azap var­dır.

3 - «İşte onların cezası: Allah'ın, meleklerin    ve bütün msanlarm laneti onlar üzerinedir.  Orada ebedidirler.  Ne on­lardan azap hafifletilir, ne de onlara mühlet verilir.

4 - «O gün bazı yüzler beyazlanır ve bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara gelince:  «İnandıktan sonra İnkâr mı et­tiniz? Öyle ise inkârınıza karşılık azabı tadın!»' Yüzleri beyaz-îananlar İse Allah'ın rahmetindedirler. Onlar orada ebedî ka­lacaklardır.

5 - «Allah'ın, lûtfiyle kendilerine verdiklerinde cimrilik edenler, onu kendilerine hayırlı sanmasınlar, bilâkis bu onlar için şerlidir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına aifceştea halka olarak takılacaktır.

6 - «Her nefis, ölümün tadını tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size bol bol verilir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cen" nete sokulursa o kurtulmuş olur.»

1- Birinci sahne, hayalî tecsîmden doğan ruhî gölgeler­den, meydana gelmiştir, İşte nefis sahipleri şurada. Kıyamet gü­nü'bakıyorlar veya görülüyorlar. Dünyada amel edenin yaptı­ğı hayır ve ger birlikte getirilmiştir. Hayır ve şer, getirilebilen maddî bir cisim gibi telâkki edilmektedir. Yaptığiyle öyle bir halde karşılaşıyor ki kaçmağa imkân yok. İnkâra mecal yok. Zira yaptıkları karşısında duruyor. Bu hal bize şöyle bir tab­lo çizmektedir. Nefis, aslında yaptığından şiddetle nefret et­mekte, onunla kendisi arasında uzun mesafe bulunmasını isj temektedir. Şu birkaç kelime içinde sıkıntı, keder, korku ve sonu olmayan bir temenni çizilmektedir. Büyük bir umutsuzluk, büyük bir üzüntü kaplamış insanı.

2- ikinci sahne, söz verip sözünde durmıyanlarm ve onu az paraya satanların halini tasvir eder. İhmal, küçük düşürme, hakaret etme sahnesi. Bunun benzeri biraz önce geçmişti. Yal­nız önce geçen, burada aynen tekrar edilmez, arada değişiklik vardır. O sahnede ihmal ve küçük düşürme şu şekilde idi: Al­lah onlarla konuşmaz, onları tezkiye etmez. Burada onlar bu­na da nail olamıyorlar. Kendilerine zerre kadar önem verilmi-. yor. Kendileri Allah, ile olan ahidlerini bozup onu az bir para­ya satmışlar mıydı? O halde onlar ihtikara ve küçük   düşü­rülmeğe, ihmale lâyiktirlerî

3- Üçüncü sahne, bundan önce hiç geçmiyen bir    azap çeşidini tasvir etmektedir. Burada azap, ateşle değil, Zekkum ağaciyle de değil, karınlarda kaynar su gibi kaynayan erimiş madenle, irinle, susamış develerin içmesi gibi içecekleri sıcak su ile bunların hiçbirisiyle değildir. Buradaki azap başka tür­lüdür. Bu azap, bedenlerden ve karınlardan çok ruhların ve kalblerin duyacağı bir azaptır. Bu, Allah'ın, meleklerin ve bü­tün insanların lanetidir.

Bu lanetlerden yalnız biri insanın bütün hayatını karart­mağa ve onu işkenceye boğmaya yeter. Hattâ insanlardan yal­nız bir neslin laneti bir insana dökülse onun hayatım cehen­nem yapmağa kafidir. Ya Allah'ın laneti, meleklerin laneti ve. bütün insanların laneti bir araya gelirse ne olur?

Bu dayanılmaz bir azaptır. Böyle bir azabı, tesiri ebedî, ertelenmez şeklinde tavsif etmek elbette münasiptir:

:Azap onlardan hafifletilmez ve onlara.mühlet de   verilmez.»

4- Dörd.üncü sahnede acaip bir manzara görüyoruz. Ka­rarmış ve ağarmış yüzler görüyoruz. Tabii bu anda kararmış yüzler kimlerin, ağarmış yüzler kimlerin olduğunu bilmemiz icabeder. Nitekim biliyoruz. Bu, görülür, maddî bir sahnedir. Fakat ruhî bir etkilenmeden gelmektedir, içteki etki yüzlere vurmuş, kimisi ağarmış, kimisi kararmıştır. Bu hal, bunların ve onların ruhlarında kaynayıp coşan duyguyu tasvire kâfidir ama bununla bırakılmıyorlar:

Yüzleri karararanlara gelince: «inkârınıza karşılık azabı tam­dın.» Yüzleri ağaranlar ise Allah'ın rahmetlidedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.»

Bu sözler, azap ve nimeti arttırmaktadır. Azabın üstüne tah­kir, nimetin üstüne tekrîm.

5- Beşinci   sahne de çok güzel bir sahnedir. Şunlar bir millet ki Allah'ın, dünyada lûtfiyle kendilerine verdiği    nzık, mal ve eşyada cimrilik göstermişler, kendilerini kurtulur san­mışlar. Sonra kıyamet gününe gelmişler, bir de bakmışlar ki ne baksınlar, cimrilik ettikleri şey karşılarında cisimlenmiş du­ruyor. Demir halkalar olmuş, boyunlarına vuruluyor. Korku­dan insanın soluğunu tıkayan demir halkalar.    Artık başka halkalara lüzum yok. Bunlar halkalarını kendi evlerinden, ken­di mallarından, cimrilik edip tuttu klan şeylerden getirmişler. Şüphesiz bu yeni bir ikap, korkunç bir sahnedir!

6- Altıncı sahne, azabın kuvvetini çizmektedir. Doğru­dan doğruya ve açıktan azabı tasvir etmiyor, fakat kullandığı kelimelerin attığı belirli gölgeler, içte korkunç bir duygu mey­dana getiriyor:

«Kim ateşten uzakla§tınliır ve cennete sokulursa    o kurtul­muştur.» Demek ki her fert, ateşe düşme tehlikesi içindedir. Ondan, biraz öteye geçebilmek için şiddetli bir çalışma zorun­dadır. Zuhzih çalışması. Zuhzih, ağır ve zorlu bir harekettir. «Zuhziha» kelimesinin sesi, manasını çizmektedir. Kimin    bu ağır, zorlu çalışmadan sonra kurtuluşu tamamlanırsa o kur­tulmuştur, insanı kendine cezbeden tehlike mıntıkasından kur­tulmak için insan, şiddetli bir çalışmaya    muhtaç bulunduğu vahim tehlikeden kurtulur, cennete girer. Ateşin çekim kuv­vetinden kurtulunca cennetin çekimine girer, oraya dahil olur! Cennetten uzaklaşmanın, cennete girmenin ağır bir    ha­reket olduğunu çizen bir-sahne. İnsan hissinde bunun tehlike­li ve zorlu bir çahgma olduğu, cehennemin herkesi gözetleyip durduğu, bundan ancak kuvvetli bir cehd üe, mücadele ve-mü-cahede ile, insana yardım eden kendi gücünün üstünde bir kuv­vetin yardımiyle kurtulmanın mümkün olabileceği düşüncesi yerleşiyor. [75]

 

Ahzâb Suresi [76]

 

«O gün yüzleri eehennemde çevrilir, derler İd: «Keski biz Allah'a itaat etseydik ve Resule itaat etseydik!» ve dediler: «Rabbımiz, biz ululanınız ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan sapıttılar. Rabbımız onlara iki kat azap ver ve onlara çok büyük lanet et.»

Daha önce yüzlerin ateşe kapatılmasını, suçluların ce­henneme yuvarlanıp yüz üstü atege düğmelerini görmüştük. Burada da. başka bir manzara görüyoruz: Yüzlerin ateşte çev­rilmesi manzarası. Çevirmeğe hacet yok, zaten ateş yüzü her taraftan sarmıştır. Ama bu daha korkunç bir haldir. Yüzün her tarafına ateşin ulaşmasına, nüfuz etmesine dikkat edildi­ğini gösterir bu ifade. Bu hale maruz kalan kâfirlerin hasret ve nedametle hor ve zelîl, yalvararak: «Keski Allah'a itaat et­seydik, Keski Resule itaat etseydik» demelerini duymamız gayet tabiidir. Elbette böyle sızlanacaklardır. Sonra kendilerini bu hale sokan kimselere karşı acı bir kin ve nefret saçan bir yakarış yükseliyor bunlardan:

Dediler: Rabbimiz, biz ulularımıza ve büyüklerimize itaat et­tik, bizi yoldan sapıttılar. Kabbimiz onlara ilâ kat azap ver ve onlara çok büyük lanet et.» [77]

 

Nisa Sukesı [78]

 

1- «Her ümmetten bir sahid ve seni de bunlara şahîd ge­tirdiğimiz zaman nasıl, O gün   küfredenler   ve Resule isyan edenler isterler ki yer üzerlerine örtülse, dümdüz belirsiz olsa. Ve Allah'tan bir söz gizliyemezler.

2 - «Bizim âyetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe yashyacağız, derileri pişip olgunlaştıkça onlara azabı «îman edip saüh ameller işliyenleri altlarından nehirler^ akan cennetlere sokacağız. Orada ebedî kalacaklardır. Onları için orada temiz zevceler vardır. Ve onları en koyu bu gölgeye' sokacağız.                                                                                  

3- «Kim Allah'a ve Resule itaat ederse onlar, Allah'ın nimetine m&zhar kıldığı peygamberler, sıddîkler, şehîdler    salihlerle beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar!»                 

4 - «Münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadirlar. Onlar için bir yardımcı bulamazsın.»                                             

1- Birinci sahnede kahredici yüzüstü kalma, Öldürücü bir utanç duygusu gayet derin çizgilerle çizilmektedir. Bütün sanıklar getirilmişler-, şahidler hazır, her resul kalkmış kav­minin ne yaptığma şehadet ediyor. Büyük mahkeme kurulmuş Bu anda «inkâr edip Kesule isyan edenler yerin dibine geçmek isterler.» Yerin dibine geçmeyi istemek tabiri, utanç ve haca-lctin on beliğ ifadesidir. Başka hiçbir tabir, bu hali bunun ka­dar güzel anlatamaz. İfadenin güzelliği ve onun saldığı nefsî ve şuurî gölgelerin derinliği, bu halde insanın içindeki utanma duygusunu düşündürmesi... Evet sadece iki kelimenin anlattı ğı derin manayı terceme edebilmek için başka ta'bir bulami yorum. Bu kadar gölgesiyle bu kısa tabir bana:

O gün herkesin kendini (başkasından) alıkoyan bir işi var ılır.» Kavli kerimindeki tabloyu hatırlatıyor. Her ikisi de o korkunç günde duyulan katıksız ruhî korkuyu tasvir etmekte eşsizdir. Bu, o günün korkusunu tasvir eden gökün yarılması, Arzın sarsılması, yıldızların dağılması, güneşlerin paralanma­sı gibi büyük tabiat âleminde cereyan eden olayların dahi üs­tüne çıkar o korkuyu tasvir etmekte. Buradaki korku, ruh âleminde yayılan bir korkudur. Büyük tabiat korkusu ne ka­dar derin olursa olsun ruh âlemini içten saran korku ondan da­ha derindir, daha beliğdir. Zira biri dışarıdan içeriye tesir ede­cektir. Halbuki öbürü zaten içten doğmaktadır, ruhu sarmıştır. Bütün bunlar sadece üç veya dört kelimenin içindedir. Bu üç dört kelime, bir yığın tablolar gölgeler yaym aktadır.

2- İkinci sahne, maddî azabı anlatan uzun bir sahnedir. Kelimeleri çok değil, fakat uzunluğu tekrardan alır:»

Derileri piştikçe azabı tadsmlar diye onlara ı>a5w ileriler verirk.» Bu Kur'an'da gösterilen manzaraların uzatılması için

kullanılan bir usuldür. i^ :Ne zaman» kelimesi burada hayale korkunç sahnenin tekrar edildiğini düşündürür. Ha­yal sahnenin tekrarını ister. Korku ve dehşet arttıkça hayal daha çok tekrarım arzu eder. Dehşetli korku da hissi, muhay­yel manzaraya şiddetle bağlar ve onu sahne önünde hareketsiz bir şekilde durdurur. Ta siyak onu oradan alıp altlarından ne­hirler akan cennetlerde, gölgelik altında bulunan mü'minlerin sahnesine getirinceye kadar. Derilerin pişip kavrulmasına alev­lerin coşup tasmasına mukabil burada altlarından nehirler akan cennetler, gölgeler var. Şiddetli azaptan, kavurma ve yakma sahnelerinden sonra hisse serinlik, selâmet, rahatlık sahnesi gösteriyor.

3 - Üçüncü sahne de yepyeni bir nimet sahnesidir. Bu nimette halis ikram vardır. îkram burada peygamberlere, şehidlere, salihlere arkadaş olmaktır. însanın bunlarla beraber olması kâfidir «Onlar, arkadaşlık bakımından ne iyidir.» Bu da güzel ruh, yüksek duygu sahiplerine yaraşan bir nimettir. Yük­sek duygu sahipleri, edebî manevî-nimeti tercih ederler. Mad­dî nimetlerin en üstününü dahi manevi nimete eş tutmazlar, işte bu sahnede böyle bir manevi nimet vardır.

4- Dördüncü sahne, ilk defa münafıkları gösteren bir sahnedir. Münafıkları «Ateşin en aşağı tabakasında» gösteri­yor. Maddî veya manevî ateşin en aşağı tabakasında. Ta'bir, yüce tabakaların altında, ateşin en aşağı derecesinde gizli bu­lunan azabın verdiği acı, ağır duygu yanında ruhta ihtikar ve aşağılık duygusunu da uyandırmaktadır!!! [79]

 

Zelzele Süresi [80]

 

«Yer sarsıldıkça sarsıldığı ve yer ağırlıklarını dışarıya çi" kardığı ve insan «buna ne oluyor.9» dediği zaman, işte o gün (yer) haberlerini söyler. Çünkü Kabbm ona vahyetraiştir. O gün amelleri kendilerine gösterilsin diye ayn ayrı çıkarlar: Kim zerrece hayır yapmışsa onu görür ve kim zerrece şer yapmış­sa onu görür.»

Bu sûre gerek düzeni, gerek sahneleri itibariyle Mekkî surelere benzemektedir. Bu, Tekvîr, Infitar inşikak ilh. Surelerindeki kıyamet sahneleri arasında mütalâa edilebilir. Bura­da korku, tabiat olaylarında    maddi, insanın içinde hissidir.

Arz sarsıldıkça sarsılıyor ve içindeki ağırlıkları dışarı çıka­rıyor: İçinde gömülü cesedleri, madenleri, gizlenmiş hazineleri dışarı atıyor. İnsan bu alışılmadık olay karşısında şaşalıyor, soruyor: Ona ne oluyor diye. Neden sarsılıyor, çalkanıyor ve içindeki defineleri dışarı atıyor?

Burada Arz, insana kendisinin sarsılmasından, ağırlıkla­rını dışarı atmasından daha acaip bir sahne gösteriyor. İşte şu bildiğimiz camid arz «Rabbının vahyetmesîyle haberlerini söylüyor.» Bu arz değişmiş, soru sorulan, cevap veren, herşeyi tedbir eden Halikine itaat eden canlı bir şahsiyet olmuştur:

O gün amellerine gösterilsinler diye insanlar ayrı ayrı çıkar" lar.» Fert fert dirilir, kalkarlar. Kendilerini saran büyük kor­ku, o büyük iş, birbirinden ayırmış onları. Çıkmışlar ki: «Amel" lerine gösterilsinler.» İsteyerek amellerini görsünler diye değil, zorla amellerini görsünler onu görmek külfetini yüklensinler diye: Sonra o ince tartı ameliyesi başlıyor. O ince mizan ki ge­rek hayrın, gerek şerrin zerresi dahi onun kefelerini eğiyor:»

Kim zerrece hayır yapmışsa onu görüyor ve kim ^zerrece şer yapmışsa onu görüyor.» [81]

 

Hadid Suresi [82]

 

1- «O gün mü'minleri görürsün ki    nurları önlerinden ve yanlarından koşuyor. «Bugün size müjdeniz, altlarından ne" birler akan cennetlerdir. Orada ebedi kalacaksınız.» Budur iş­te büyük kurtuluş. O gün münafık erkekler ve münafık kadın­lar, inananlara şöyle derler: «Bize bakra da nurunuzdan ikti­bas edelim.» (onlara^ denir: «Arkanıza dönün de bir nur ara­yın.»'Onların (münafıklarla mü'minlerin) aralarına kapılı bîr sur vurulur. O surun içinde rahmet vardır, dışında onun tara­fından azap. Onlara seslenirler: «Biz de sizinle beraber değû-miydik?» Derler id: «Evet! Ama siz kendi nefislerinizi aldattı­nız. Beklediniz, şüphe ettiniz. Kuruntular sizi aldattı, nihayet Allah'ın emri geldi ve gurur sizi Allah'a karşı mağrur etti. Ba" gün artık ne sîzden, ne de küfredenlerden fidye alınmaz. Ye­riniz ateştir. Odur sizin dostunuz. Ne kötü gidilecek yerdir o!» 2 - «Rabbinizden bir bağışlanmaya ve gökle yer genişli­ği gibi olan, Allah'a ve Resulüne inananlar için hazırlanmış bu­lunan bir cennete koşunuz.»

1- Burada birinci sahne özetiyle, tafsilâtiyle tamamen yenidir. Bu sahne, muhteviyatı önce kuvvetli resimlerle çizil­dikten, sonra canlı konuşmaların ihya ettiği sahnelerdendir. Burada biz, harika bir manzara görüyoruz: işte nıii'min erkek ve kadınlar. Görüyoruz onları. Önlerinde ve yanlarında da gü­zel bir aydınlık var. Bu, kendilerinden çıkıp önlerine ve yan­larına vuran kedi urlarıdır. Bu sahne, cidden harika bir sah­nedir; Işıksız insan cisimleri ışık neşretmiş, aydınlatmış, nur yapmış. Bu nur onlardan çıkıp uzanıyor, ve o insan kendinden çıkan bu ışıkla önünü ve yanını görüyor. Arz sahası da biz se­yirciler de o nuru görüyoruz, bunun yanında onlara yöneltilen şu mübarek tekrim ve tebşiri de duyuyoruz:

Bugün size müjdeniz, altlarından nehirler akan ebedî kal; ğıniz cennetlerdir. İşte büyük kurtuluş budur bu.»

Fakat sahne, bu güzel, lâtif manzara ile bitmiyor. O münafıklardan bir topluluk da var. Onlar da dünyadaki âler gibi dalkavukluk ve gösteriş yapan kimselerdir. Belki burada isteklerinde hareketlerinde sadıktırlar:

Münafik erkek ye kadınlar o gün inananlara der (ler) ki: ze bakm da nurunuzdan iktibas edelim.» Mü'min ve mü'mi

lerin gözleri o tarafa çevrildikçe o lâtif, şeffaf nur ışıldar. A münafıklar nasıl o nurdan iktibas edebilirler? Onlar bü hayatlarını karanlık içinde geçirmiş insanlardır. Şimdi bun* istifade edebilirler mi? Meçhul bir ses, onlara şöyle diyor:

Arkamzâ dönün de nur arayın.» Anlaşılan bu ses, onların d yada yaptıkları nifak, karanlıkta tuzak kurma gibi şeyleri : tırlatarak onlarla alay eden bir sestir.: Arkada bıraktığınız d yada yaptıklarınıza dönün. Dönün, zira nur oradan ara Nurun kaynağı dünyada yapılan işlerdir. Onun da zamanı g mistir artık. Dönün, zira bugün nur aranacak gün değilc Herhalde onlar, kendileriyle alay edildiğini anlamıyorlar bi: geriye dönüyorlar; Ya da anlıyorlar, pişmanlık ve üzüntü yuyorlar, her ne ise. İki zümre arasına ayırıcı bir sur çekiliy Bu sur, onları birbirinden ayırıyor. Surun bir tarafında nin içindekilerin nimeti, bir tarafında da azabedilenlerin Anlaşıldığına göre bu sur, görmeğe mani ise de sesin geçme ne mani değildir. Münafıklar, o taraftan mü'minlere yorlar:

Biz de sizinle beraber değihniydik?» Peki niçin biz sizden ay­rılıyoruz? Biz de dünyada sizinle beraber aynı toprakta yaşa­nmadık mı, burada da yine beraber aynı toprak üzerinde diril­tilmedik mi?

Dediler M: Evet öyle idi, fakat siz kendi nefislerinizi aldattı­nız», onları hidayetten çevirdiniz, «beklediniz», inanmaya az­metmediniz, son. hayrı seçmediniz. Çünkü kesin olarak sizi âbi-reti seçmeğe sevk edecek yakîne sahip değildiniz. İnanmıyor­dunuz «Şüphe ettiniz, batıl kuruntular sizi aldattı.» Bu tered­dütle kurtulacağınızı sandınız, değneği iki uiundan tuttuğunuz takdirde kat kat fayda toplıyacağınızı umdunuz. Bu kuruntu­lar içinde bocalarken «nihayet Allah'ın emri geldi», iş bitti. «Ve gurur sizi, Allah'a karşı mağrur etti.» Gurur, büyük ihti­malle şeytandır. Yani sizi tuttuğunuz yoİda giderseniz kurtu­lursunuz düşüncesine teşvik eden şeytandır. Bilmeden ona uy­dunuz ve bu. hale düştünüz. Sonra mü'minler, hatırlatmağa hü­küm vermeğe devam ediyor. Sanki oranın hakimleri kendileri imiş gibi söz söylüyorlar:

Bugün ne sizden, ne de kâfirlerden fidye alınmaz. Yeriniz ateştir. Odur sizin dostunuz.» Ama da dost ha! «Ne kötü gidi­lecek yer, ne kötü âkibet!»  

Surede nurun zikri tekerrür ediyor:

Allah'a ve Resulüne inananlar, işte Bableri indinde sıddîkler, şahidler onlardır. Ecirleri ve nurları kendilerinindir.» ve Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve O'nun Resulüne inanın İd size rahmetinden iki nasip versin ve sizin için ışığında yürü­yeceğiniz bir nur yaratsın.»

Bakıyoruz, nurun özel bir hikmetini buluyoruz. Bütün sahnenin âhengine yayılan bir hikmet: Burada münafıklardan söz edilmektedir. Münafıklar, iclerindekini gizlerler, içlerinde gizli olanı değil, içlerinde olmuyan gösterirler. Nifak, hile ve tuzaktan müteşekkil bir karanlık içinde yaşarlar. Kafaları bu nunla doludur. Nur ise gizli olanı açar, örtülü olanı gösterir. O halde bu büyük gizli sahnenin üstüne nur şualarının düş­mesi, nıü'minlerin ve mü'minelerin Önlerinde bulunanı aydın­latması çok münasiptir! Önce öğrendiğimiz gibi münafıklar ateşin en aşağı dere kesindedirler. Yani içlerindeki karanlıkla mütenasib olarak karanlıkların kucağında, gizli örtülü karanlıklarıa gayyasmdadırlar. Onların bulunduğu karanlıklara muı kabil nurun mü'minleri aydınlatması ne kadar güzel düşmek­tedir!

2 - Surenin akışında ikinci sahne genişlik ölçme sahne-sidir. Cennetin genişliği ölçüye vuruluyor:                        

Genişliği, gök ve yer genişliği gibidir.» Bu çok geniş bir m.e| sahadır. Bu mukayese, zihnin bu genişliği dolduran nimet saho nelerini kavrayabilmesine yardım eder. Burada sahnenin vazifesi, cennetteki muazzam nimeti insan şuuruna    anlatmak

Biz de sizinle beraber değilmiydîk?» Peki niçin biz sizden ay­rılıyoruz? Biz de dünyada sizinle beraber aynı toprakta yaşa­nmadık mı, burada da yine beraber aynı toprak üzerinde diril­tilmedik mi?

Dediler İd: Evet Öyle idi, fakat siz kendi nefislerinizi aldattı­nız», onları hidayetten çevirdiniz, «beklediniz», inanmaya az­metmediniz, son hayrı seçmediniz. Çünkü kesin olarak sizi âhireti seçmeğe sevk edecek yakîne sahip değildiniz. İnanmıyor­dunuz «Şüphe ettiniz, batıl kuruntular sîzi aldattı.» Bu tered­dütle kurtulacağınızı sandınız, değneği iki uiundan tuttuğunuz takdirde kat kat fayda toplıyacağınızı umdunuz. Bu kuruntu­lar içinde bocalarken «nihayet Allah'ın emri geldi», iş bitti. «Ve gurur sizi, Allah'a karşı mağrur etti.» Gurur, büyük ihti­malle şeytândır. Yani sizi tuttuğunuz yoİda giderseniz kurtu­lursunuz düşüncesine teşvik eden şeytandır. Bilmeden ona uy­dunuz ve bu. hale düştünüz. Sonra mü'minler, hatırlatmağa hü­küm vermeğe devam ediyor. Sanki oranın hakimleri kendileri imiş gibi söz söylüyorlar:

Bugün ne sizden, ne de kâfirlerden fidye alınmaz. Yeriniz ateştir. Odur sizin dostunuz.» Ama da dost ha i «Ne kötü gidi­lecek yer, ne kötü âkibet!»

Surede nurun zikri tekerrür ediyor:

Allah'a ve Resulüne inananlar, işte Rableri indinde siddîkler, şahidler onlardır. Ecirleri ve nurları kendilerinindir.» ve:

Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve O'nun Resulüne İnanın İd size rahmetinden iki nasip versin ve sizin için ışığında yürü­yeceğiniz bir nur yaratsın.»

Bakıyoruz, nurun özel bir hikmetini buluyoruz. Bütün sahnenin âhengine yayılan bir hikmet: Burada münafıklardan söz edilmektedir. Münafıklar, içlerindekini gizlerler, içlerinde gizli olanı değil, içlerinde olmıyanı gösterirler. Nifak, hile ve tuzaktan müteşekkil bir karanlık içinde yaşarlar. Kafaları bu nunla doludur. Nur ise gizli olanı açar, örtülü olanı gösterir. O halde bu büyük gizli sahnenin üstüne nur şualarının düş­mesi, nıü'minîerin ve mü'mi nelerin önlerinde bulunanı aydın­latması çok münasiptir! Önce öğrendiğimiz gibi münafıklar ateşin en aşağı derekesindedirler. Yani içlerindeki karanlıkla mütenasib olarak karanlıkların kucağında, gizli Örtülü karan­lıklarla gayyasmdadırlar. Onların bulunduğu karanlıklara mu­kabil nurun mü'minleri aydınlatması ne kadar güzel düşmek­tedir !

2 - Surenin akışında ikinci sahne genişlik ölçme sahne-sidir. Cennetin genişliği ölçüye vuruluyor:

Genişliği, gök ve yer genişliği gibidir.» Bu çok geniş bir me­sahadır. Bu mukayese, zihnin bu genişliği dolduran nimet sah­nelerini kavrayabilmesine yardım eder. Burada sahnenin va­zifesi, cennetteki muazzam nimeti insan şuuruna    anlatmaktır. Dünya znetamı, bunun değersiz ve kısa olduğunu söyledik­ten sonra cennetin genişliğini söylüyor:

Bil inid dünya hayatı bir oyun, eğlence, bir süslenme, aranız­da övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı şu yağmura benzer İd bitirdiği ot çiftçile­rin hoşuna gider, sonra kabanr, bir de bakarsın İd sararmıştır, sonra çerçöp olur. Âhirette ise şiddetli bir azap ve Allah'ın bir bağışlaması ve razı olması vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir..» "Sonra cenneti zikrediyor ve onun genişliğini anlatıyor ve bu suretle zihne bu dar ve kısa geçimle o geniş ve bol nimeti mukayese etme fırsatını veriyor. [83]

 

Muhammeo Suresi [84]

 

«Müttekilere va'dedilen cennet şöyledir: Orada bozulmi-yan su ırmakları, tadı değişmez süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları ve safi süzme bal ırmakları var. Onlar için orada her türlü meyva, ilahlarından mağfiret var. Hiç bun­ların durumu, ateşte ebedi kalan ve barsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olar mu?»

Bu da nimet çeşitlerinden bir çeşit: Sudan ırmaklar, sütırmaklar, şaraptan ırmaklar, baldan ırmaklar...    Burada herşey hesapsız, sınırsız. însanın dünyada en çok sevdiği fa­kat az miktarda bulabildiği şeylerden nehirler dolusu var bura­da, Hem de en güzel cinsinden, en lezzetlisinden. Bunların ya­nında meyvaların her çeşidi, yemek, içmek ve    «Kablerinden mağfiret.»

Bunlar bir tarafta. Diğer tarafta da ateşte ebedi kalmak, barsakları parça paçra eden, karınları haşlıyan kaynar su. Bu ve o. Her İkisi de nimet ve azabın en son uçları!

Burada tabloyu güzelleştiren başka bir uyum çeşidine da­ha rastlıyoruz. Bütün sahne, meşrubat sahnesidir. Cennetteki meşrubat, ateşteki meşrubat. Su, süt, şarap ve bal. Bunların karşısında da barsakları parça parça kesen kaynar su var. Ama ne olursa olsun, o da içilecek bir şeydir. Yani sahnelerin ve tabloların çizimindeki esas birdir, nevi ayrıdır. [85]

 

Ra'd Suresi [86]

 

1- «Eğer şaşacaksan, şaşılacak şey onların: «Biz top­rak olduktan sonra mı? Biz mi yeniden yaratılacağız?» deme" leridir. Onlar Rablerini inkâr eden kimselerdir. Onlar o kimse­lerdir ki boyunlarında demir halkalar vardır, ve onlar    ateş sahibleridir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.»

2 - «Adn cennetlerine girerler. Babaları, eşleri ve çocuk­ları arasında iyi olanlar da (onlarla beraber o cennetlere girer­ler.) Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: «Sabretmeni­ze kargılık size selâm olsan; bu evin akıbeti ne güzeldir!»

3 - «Mütteküere va'edilen cennet şöyledir: Altından ır­maklar akar. Ürünü ve gölgesi daimdir. Bu, ittika edenlerin akıbetidir. Kâfirlerin âkibeti de ateştir!»

1- Birinci sahnenin fevkalâdeliği, kâfirlerden bir mille­ti «Biz toprak olduktan sonra mı, sahiden biz mî yaratılaca­ğız?» derken göstermesidir. Bu sözü söyliyenleri bir de   «Bo­yunlarında demir halkalar» varken tesbit etmiştir. Bu halka­larla âhirette karşılaşacaklar, fakat buradaki güzellik, onü acele getirmekte ve onu şimdiki hale karıştırmaktadır. Öyle karıştırmış ki sanki halkalar, bu sözü söylerken boyunlarına geçmiştir. Bu sür'atli bir" canlandırmadır. Fevkalâde güzel düş­müştür.

2- Önce meleklerin mü'minleri selâm ile karşılamaları­nı, onları cennetle müjdelemelerini,  ya da onların    canlarını güzellikle almalarını görmüştük. Şimdi ise cennette her kapi dan mü'nünlerin yanlarına girdiklerini görüyoruz. Mü'minler, zevceieriyle, çocuklariyle beraber bulunurken melekler her ka­pıdan onların yanma selânf ve tekrim ile giriyorlar:

Sabretmenize karşılık selâm oisnn size, bu evin akıbeti ne güzeldir!» «Onlar üzerine her kapıdan girerler» tabiri, gözde birçok yönlerden pekçok meleklerin girişini canlandırmakta­dır. Histe de «hoş geldiniz, safa geldiniz» sözünün çokluğunu, selâm ve tekrimin devam ettiği fikrini uyandırmaktadır.

3- Üçüncü sahne akan ırmaklar, devamlı ürün, gitmi-yen gölge sahnesidir. Bu zevk, güzellik ve istirahat sahnesidir. İşte ittika edenlerin âkibeti budur. Bunun kargısında kâfirle­rin âkibeti de ateştir! [87]

 

Rahman Suresi [88]

 

«Gök yarılıp da yağ gibi (eriyen, yanan,) bir gül olduğu zaman, öyle ise Katibinizin hangi nimetini yalanlarsınız? O gön na bîr insana, ne de bir cinne suçundan sorulmaz, (buna ih­tiyaç yoktur.) öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsı­nız? Mücrimler sunalarından tanınırlar da perçemlerinden ve alınlarından yakalanırlar, öyle ise Babbinİzİn hangi nimetini yalanlarsınız? îste mücrimlerin yalanladığı cehennem budur. Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar, öyle ise Rabbisizfcı hangi nimetini yalanlarsınız?

«ftabbinin makamından korkan için iki cennet vardır, öy­le ise Rabbinizhı hangi nimetini yalanlarsınız? İkisi de türlü tiirîü bostanlara, ağaçlara sahiptir. Öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? İkisinde de akan iki kaynak vardır, öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? İkisinde de her türlü meyvadan çifter çifter vardır, öyle Ue RabbiBizin hangi nimetini yalanlarsınız? Orada örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar; iki cennetin devşirilmesi de yakındır (yani meyvaları yakındır, elle hemen tutulup devgirilir.) öyle iss Rabbmizin hangi nimetini yalanlarsınız? Onlar da bakışla­rını kısmış (yalnız kocalarına hasretmiş), kocalarında önce kendilerine ne bir insanın, ne de cinnin dokunmadığı güzeller vardır, öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? yakut ve mercan gibidir. Öyle ise Ilabbinizin hangi nimeti­ni yalanlarsınız? îyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil, midir? öy­le ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır, öyle ise Rabbinizin hangi nime­tini yalanlarsınız? Yemyeşil renkte. Öyle ise Rabbinizin han­gi nimetini yalanlarsınız? İkisinde de fışkıran, iki kaynak var­dır, öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? Onlar­da meyva, hurma ve nar vardır. Öyle se Rabbinizin hangi ni­metini yalanlarsınız? Onların içinde hayırlı güzeller vardır. Öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? Kaymelere kapanmış huriler vardır, öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? Kendilerinden önce o güzellere ne bir İnsan, ne de bir cin dokonmamışür. öyle ise Kalbinizin hangi nimetini yalanlarsınız? Orada yesü yastıklara ve harikulade islemeli döşeklere yaslanırlar. Öyle ise Kabbinizin hangi nimetini ya-' tanlarsınız?

«Celâl ve ikram sahibi Rabbinin femi ne yücedir!»

Bu surenin teması, Murselât, Kamer surelerinde olduğu gibi uyum üzerinde cereyan etmektedir: Halikin, mahlûkatina verdiği nimetleri sayıyor. Her nimetten sonra da soruyor:

Öyle ise Eabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız?»    Burada hitap insanlara ve cinleredir. Halikın dünyada verdiği nimetle­ri saydıktan sonra'âhirette verdiği nimetlere geçiyor.   Hayır ve şerrin nimet ve azap ile cezalandırılmasını da uhrevi nimet­ler arasında sayıyor. Gerçekten öyledir. Cezada adalet,    Öyİe büyük ilâhî bir nimettir ki insan bunu tanı manasiylse yerine , getirmekten âcizdir. Bunu ancak Allah yapabilir. i         Burada kıyamet sahneleri, gökün yanlmasiylc    başlıyor. Hk defa burada gökü gül gibi kırmızı, yağ gibi akıcı görüyoruz. Burada kıyamet sahneleri arasında bize biraz garip gelen bir sahne vardır. Bilhassa yüzlerin arz ettiği manzaralar   ve mücrimlerin simalarından tanınması ve    selâmsız    kelâmsiz bunların perçemlerinden ve alınlarından tutulup     atılmaları. «Ne insandan ne de cinden günahı sorulmuyor.» Zaten: yüzler konuşuyor, iki zümre de tanınıyor, sormaya ne hacet?

Perçemlerden ve ayaklardan tutulup cehenneme fırlatıl­ması olayı, akılları şaşırtıp kalbleri hoplattığı sırada gözleri­miz onların atıldığı cehennemin gerçek durumuna çevriliyor: «İşte mücrimlerin yalanladığı cehennem sudur.» Şu. Ve işte o suçlular:

Cehennemle kaynar sn arasında dolaşıyorlar.» Hararetten kavrulmuş. Onlar, cehennemle bu kaynar su arasında gidip geliyorlar, kâh onda, kâh onda duruyorlar. İkisi de ne azap ne fecaat ol Babbînin makammdan korkan için iki cennet vardır.» İlk de­fa burada iki cennet zikrediliyor. Bunlar, bilinen büyük cenne­tin içindedirler. Fakat Özellikle bunların zikredilmesi, çeşitle­rinden veya mertebelerinden dolayıdır. Vakıa suresinde cen­netin birçok mertebeleri olduğunu Öğrenmiştik. Orada as-Sa-bikune'l-mukarrebun ve orada Ashabu'l-Yemîn vardı. Bunların her birinin de kendine mahsus bir cenneti bulumakta idi. Bura­dan da anlıyoruz ki bu iki cennet, yüksek mertebe sahibi bir zümrenindir. Sonra bu ikisine benzer fakat derecesi biraz da­ha düşük olan iki cennet daha vardır. Bu iki cennetin de bu yüksek fırkadan sonra gelen bir fırkaya aidolduğunu öğreni­yoruz.

Şimdi ilk iki cenneti gösterelim; şunlar:

Türlü bostan ağaçlarına sahiptirler. îkisinde de akan göze­ler vardır. İkisinde de her türlü meyvadan çifter çifter vardır»

Peki ya bu cennetlerin sahipleri ne halde? Bak görürsün:

Astarları beyaz atlastan olan yataklara yaslanırlar.» Bu yataktaki istirahat, refah başkadır. İki cennetin    devşirmesi de    yakın.

Toplamada hiçbir güçlük yok. Bu da ayrı bir refahtır. Fakat bu cennetlerde ne gibi meyva olduğu sayılmıyor:

Onlarda bakışları yalnız eslerine münhasır, eşlerinden önce  ne insan ne de cin eli dokunmamış güzeller var.» Gözleri namuslu, gözlerini başkalarına dikmiyen, insanlarm ve cinlerin  dokunmadığı dilberler. Yalnız bu kadar da değil, yetişkin, parlak semiz «Yakut ve mercan gibi.» Bütün bunlar Rabbinin ma­kamından korkan,, âhireti gözetliyen ve onda Allah'tan korkan­lar içindir.»

İyiliğin karşılığı   yalnız iyilik değil midir?»

Bunların altmda da iki   cennet var.» Bu iki cennetin evsafı yukarıdaki ikisinden biraz aşağı, Bunlar

Cehennemle kaynar su arasında dolaşıyorlar.» Hararetten kavrulmuş. Onlar, cehennemle bu kaynar su arasında gidip geliyorlar, kâh onda, kâh onda duruyorlar, ikisi de ne azap ne fecaat!

:Rabbinm makamından korkan iğin iki cennet vardır.» tik de­fa burada iki cennet zikrediliyor. Bunlar, bilinen büyük cenne­tin içindedirler. Fakat Özellikle bunların zikredilmesi, çeşitle­rinden veya mertebelerinden dolayıdır. Vakıa suresinde cen­netin birçok mertebeleri olduğunu Öğrenmiştik. Orada as-Sa-bikune'l-mukarrebun ve orada Ashabu'I-Yemîn vardı. Bunların her birinin de kendine mahsus bir cenneti bulumakta idi. Bura­dan da anlıyoruz ki bu iki cennet, yüksek mertebe sahibi bir zümrenindir. Sonra bu ikisine benzer fakat derecesi biraz da­ha düşük olanı iki cennet daha vardır. Bu iki cennetin de bu yüksek fırkadan sonra gelen bir fırkaya öğreni­yoruz.

Şimdi ilk iki cenneti gösterelim; şunlar:

Türlü bostan ağaçlarına sahiptirler.de akan göze­ler vardır, tkisinde de hep türlü meyvadan çifter çifter vardır»

Peki ya bu cennetlerin sahipleri ne halde? Bak görürsün:

Astarları beyaz atlastan olan yataklara yaslanırlar.» Bu yataktaki istirahat, refah başkadır. cennet    devşirmesi de    yakın.,»

Toplamada hiçbir güçlük yok. Bu da ayrı bir refahtır. Fakat bu cennetlerde ne gibi meyva olduğu sayılmıyor:

Onlarda bakışları yalnız eşlerine münhasır, eşlerinden önce ne insan ne de cin eli dokunmamış güzeller var.» Gözleri na­muslu, gözlerini başkalarına dikmiyen, insanların ve cinlerin dokunmadığı dilberler. Yalnız bu kadar da değil, yetişkin, par­lak semiz «Yakut ve mercan gibi.» Bütün bunlar Rabbinin ma­kamından korkan,, âhireti gözetliyen ve onda Allah'tan korkan­lar içindir. İyiliğin karşılığı   yalnız iyilik değil midir?»

BunlaJin altında da iki   cennet var.» Bu iki cennetin evsafı yukarıdaki ikisinden biraz aşağı, Bunlar.

Yani yemyeşildirler.» içinde bulunan a'şaptan do­layı siyaha çalar bir yeşilliktedirler.

Bunlarda kaynayan iki    göze vardır.»

Bu çeşmelerin suyu akmıyor, kaynıyor. Kaynamak, akmaktan aşağıdır.

Onlarda meyva, hurma ve nar var.»

Halbuki yukarıdaki    cennetlerde her   meyvadan çifter çifter vardı:                                                                         

Onlarda hayırlı güzeller var.» Kimdir bu hayırlı güzeller? Bunlar.                           

Haymelere   kapanmış   hurilerdir.»

Haymeler kelimesinden, bu güzellerin çöl güzellerine benzedik­lerini, öteki iki cennetin nimetlerinin medenilere mahsus iken bu iki cennetin nimetlerinim bedevilere mahsus nimetler oldu­ğunu anlıyoruz.

Kendilerinden Önce onlara ne

insan, ne de cin eli dokunmamışlar.» Bu kızlar da Öteki cennetlerdeki kızlar gibi iffet ve namus erbabı. Yalnız bunların «Ya­kut ve merian gibi» olnuklan söylenmiyor. Peki ya bu iki cen­netin sahipleri? Bak, görürsün:

Abkar yapısı gibi yeşil güzel sergilere dayanırlar.» Halbuki

öteki cennetlerde dayanılan sergilerin astarları parlak atlas­tan idi, ve orada «tki cennetin devşirmesi yakın» di... Bunlar, nimetin (Cennetin1) iki derecesidir. Birisi şehirdeki refah ve konforu temsil ederken diğeri köydeki refah ve konforu temsil etmektedir. Bu suret ve şekillerin, cennet nimetlerinin mücerred misalleri olduğunu, bunlar ile naîmin insan duyusuna yak-laştırıldığını, insanm anlaması için bu temsiller içinde söylen­diğini görüyor musun? (Bunlar aslında cennetin asıl kendi ni­meti değil, onun sembolik ifadeleridir. Yoksa cennetin asıl ni­metlerini bu akıl ve duyularla idrak etmemize imkân yoktur.) Ben bu kanaatteyim, fakat kesin söylemiyorum. Çünkü elim­de delil yoktur. [89]

 

İnsan Suresi [90]

 

1- «Doğrusu biz ona yol gösterdik: Ya şükreder veya inkâr eder. Biz kâfir için zincirler,   demir halkalar ve çılgın alev hazırladık.    Şüphesiz iyiler,    kâfur karışık bir kadehten içerler. Allah'ın kullarının içtiği çeşme(den). Onu istedikleri yere akıtırlar (veya kana kana içerler,). Adaklarını yerine ge­tirirler ve şerri salgın olan bir günden korkarlar. Allah'ın rıza­sı için yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler: «Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden asla bir karşılık ve teşek­kür beklemiyoruz. Çünkü biz Rabbimizden korkarız bir surat­sız kara günde.» Allah da onları o günün şerrinden korur ve kendilerini bir parlaklık ve sevince erdirir. Sabırlarına karşılık mükâfatlan da cennet ve ipektir. Orada koltuklara yaslanır­lar. Orada ne bir güneş görürler, ne de soğuk. Üzerlerine cen­net gölgeleri sarkmış ve meyvalari    üzerlerine eğdirilmiştir. Yanlarında gümüş kablar ve billur kadehler    dolaştırılır. Gü­müşten billurlar, onları türlü türlü biçime koymuşlardır. Ora­da zencebîl karıştırılmış bir kadehten içirilirler.  (Bu), orada bir çeşmedir ki adına Selsebîl denir. Çevrelerinde de ölümsüz gençler dolaşır. Onları görsen, saçılmış birer inci sanırsın. Gör­düğün zaman, nereye baksan nimet ve büyük bir mülk görür­sün, üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler var­dır. Gümüş bilezikler takınmışlardır.    Rableri onları tertemiz bir içecekle sulamiştır. «îşte bu, sizin karşıhğınızdı ve sizin ça­lışmanıza teşekkür edildi.»

2 - «Bunlar acele olanı seviyorlar    ve önlerindeki ağır günü bırakıyorlardı.»

Bu sahneler, önce insan hakkında bir mukaddime ile baş­lar. O insan ki Allah onu yaratmış, «onu isitici, görücü yap­mış», ona yolu göstermiş, seçme hürriyetini eline vermiştir «Ya şükredicidir veya inkarcıdır.» Ve mukaddime, bu iki yo­lun, şükür ve küfür yollarının sonucuna geliyor. Kur'ân'uı kullandığı inetot, üslûb sayesinde biz, iki yolun sonucunu da şimdi görür gibiyiz!

Kâfirlere «zincirler, demir halkalar ve çılgın alev» hazır­lanmıştır. Bunlar azabm vasıtalarıdır. Bu hususta daha fazla bir şey söylemiyor. Hemen nimet tablolarına geçiyor, onları uzun uzun izah ediyor. Bu nimet sahnelerinin çoğu önce geç­mişti. Yalnız arzındaki değişiklik, cüziyatındaki tafsilât, metlerin isimlerini ayrı ayrı açıklamak, sanat bakımından bu sahneye bir yenilik vermektedir.

İyilerin içtiği içki, önce şöyle tavsif edilmiştir «Onda ne saçmalama, ne de günaha sokma yoktur». Ya da «İçenler on­dan bakmazlar ve başlan dönmez». Sunulan o içkinin bu vasıf­larını biliyorduk, ama mahiyetini ve nev'ini bilmiyorduk. Bir defa onun «Tesnîm»den olduğunu öğrenmiştik. ŞimrH de başka bir içki tanıyoruz. Bu kadehin katkısı da bir kere «kâfurdan», bir kere de «Zencebîldendir». Demek ki bu içki kaynaklan mü-teaddiddir. içenler üzerindeki tesir bakımından genel özellikle­ri birse de kaynakları ayrı ayrıdır.

Söz esnasında bu kadehten içen Allah'ın kullarından bah­sedilince durup onların vasıflarını sayıyor. Bunlar Allah sev­gisi için yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler, bunlar Al­lah rızası için hayır işlerler, insanlardan bir karşılık bir teşek­kür beklemezler. Bunlar Allah'tan korkarlar, suratsız kara bir günden korkarlar -ki şimdi biz o gündeyiz, onu seyrediyo­ruz- Allah da onları o günün şerrinden korumuştur. Ve «On­ları cennete ve sevince erdirmiştir.» 'Şimdi onların cennetteki o tatlı oturmalarını, sohpetlerini seyredelim: «Orada koltuklara dayanırlar». Yalnız bundan önce hiç gösterilmiyen ya da gös­terilmiş olsa da bu ifade ile gösterilmiyen bir haîi seyredelim:

Orada ne bir güneş, ne de bir soğuk görmezler.» Daha ö  önce orada Zilli Zalîl olduğunu, bir defa da «Ürününün ve gölgesi­nin daim! olduğunu» Öğrenmiştik. Şimdi de şu yegane sahneyi seyredelim: «Orada ne Ur güneş, ne de bir soğuk görmezler» Ve sahne şöyle kemale eriyor: «Gölgeleri üzerlerine yaklaşmış, devşirmeleri (meyvakun) da aşağı eğdirildikçe eğdîrilmiştir.»

Sonra bunların çevrelerinde küplerle dolaşılmasını seyre­delim. Yalnız bu gördüğümüz küpler, gümüş billurdan kadeh­lerdir. Demek ki bu, adî gümüş değil, şeffaf gümüştür. Öyle ise içindekini gösterir. Muhtevasının görünmesine engel olmaz. Bu hem sanat, hem de nimetteki zevk ve refah bakımından ha­rikulade güzeldir. Bak bak, civanlara bak. ölümsüz bunlar. Bunlara zamanın ve yaşın tesiri yok. O kadar güzeller ki «Bak­tığın zaman onları Ürer saçılmış İnci sanırsın». Sonra siyak, gözlerimizi sahnenin bütün cüzlerinde gezdiriyor. Nereye bak­sak büyük bir nimet ve büyük bir mülk görüyoruz. Bu nime­tin sahipleri de sündüs ve istebrâk'ten elbiseler, gümüşten bi­lezikler ve süsler içinde, tertemiz bir içki içiyorlar. Hele o iç­kiyi kendilerine Rablerinin içirmesi, onun kıymetini daha da* artırıyor.

Biz dalmış bu manzaraları seyrederken birden şu umumî hüküm kulaklarımızı okşuyor:

Bu, sizin karşılığınız idi ve sizin çalışmanıza teşekkür edil­miş olda.»

İkinci âyette bizi ilgilendiren taraf o günün ağır di­ye vasfedilmesidir. Bu, günü cisimlendiren bir vasıftır. Azabın galîz (kaba) olarak vaafedilmesi gibi. Bunun karşısında onla­rın şu aceleyi sevmeleri vardır. Sanki onlar bunu hafif görü­yorlar ve önlerindeki ağır günü bırakıyorlar. Bu hafifle ilgile­niyorlar da o ağır günle ilgilenmiyorlar. Halbuki asıl onunla ilgilenmeleri gerekir. Çünkü o ağırdır, onların bacaklarını bir­birine dolaştırır, kenclitarini yorar. O halde o ağır günle ilgile­nip onu hafifletmeleri icabeder. [91]

 

Nur Suresi [92]

 

«Namuslu, bir şeyden habersiz nıü'mine hanımlara iftira atanlar, dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azab vardır. O gün dilleri, elleri ve ayaklan aleyh­lerine şehadet edip yaptıklarım söyler. O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını verir. Ve bilirler İd ap açık gerçek olan ancak Allah'tır.»                                       

Bundan önce o acaip sahneyi görmüştük, hani orada müc­rimler duruyor, kulakları, gözleri, derileri şahitlik edip yaptık­larını söylüyorlardı. Onlarla derileri arasında geçen o acaip münakaşayı ve derilerin onları nasıl kesin bir şekilde reddet­tiklerini görmüştük ya! İşte şimdi de sahipleri aleyhinde şa-: hitlik eden başka uzuvlar görüyoruz. Diller, eller ayaklar şa­hitlik ediyor. Burada dillerin ayrı bir önemi var. Çünkü onlar; dünyada dillerinde geveliyerek namuslu, bir geyden habersiz; kadınlara iftira etmişlerdi. Şimdi bu iftirayı yapan diller burada doğruyu söyleyip aleyhlerine gehadet ediyor, Ve o gün Allah onlara hak ettikleri cezalan, gerçek kargılıklarını veri­yor. O zaman anlıyorlar ki hak Allah'tır. Burada hak kelimesi tekerrür ediyor, pekiştiriliyor. Zira biz, dünyada yapılan bir iftira ve yalan sahnesi önündeyiz. Bunun karşısında âhiretteki doğruluk ve gerçeklik sahnesi bulunuyor. Öyle bir doğruluk ve gerçeklik sahnesi ki yalanla hareket eden diller bile iradesiz olarak bu gerçeği söylüyor, eller ve ayaklar da dilin söylediğini tasdik ve teyidediyor. O iftiracıların cüzleri olan bu uzuvlar, iftiracıları ap açık gerçekle yanp biçiyor. [93]

 

Hacc Suresi [94]

 

1- «Ey insanlar, Rabbinizden  korkun, zira o saatin sarsması çok büyük bir şeydir. Bir gün ki onu    görürsünüz: Her emzikli emzirdiğinden geçer, her gebe yükünü düşürür ve insanları hep sarhoş görürsünüz;  halbuki sarhoş  değillerdir ama Allah'ın azabı şiddetlidir.

2 - «îşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki hasım:

İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üs­tünden de kaynar su dökülür. Onanla kannlanndaki ve derile­ri eritilir. Onlar için demirden kamçılar da vardır. Oradan» gamdan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve: Yangın azabını tadın! (denir).»

3- «Allah inananları ve salih ameller işliyenleri, altla­rından nehirler akan cennetlere sokar. Orada, alton bilezikler ve İnci (Orada elbiseleri de ipektir. Ve sözün hoşuna iletilmişlerdir ve övülen Allah'ın yoluna sevk edilmiş­lerdir.»

1- Birinci sahne, emzirdiğinden habersiz, bakan fakat göremiyen, hareket eden fakat anlamıyan her türlü emzikli­lerle; korkudan çocuğunu düşüren her türlü gebelerle aslında sarhoş olmıyan, fakat afallamış bakışlariyle, birbirine dolaşan adımlariyle sarhoşa dönen insanlarla doludur. Dalga dalga bir­biri üzerine yığılan kalabalıkla dolu bîr sahne. Az daha bu ka­labalığı göz görüyor, fakat müthiş korkudan afallayıp sonuna varamıyor. Öyle canlı bir korku ki hacim ve büyüklükle değil, insan ruhundaki etkileriyle ölçülüyor: Emzirdiklerinden geçen emziklilerle, yavrularını bırakan gebelerle, sarhoş olmadıkları halde «Allah'ın azabının şiddetinden» dolayı sarhoşa dönen in­sanlarla ölçülüyor. Sahne özet olarak bir korkulma ile başlı­yor:

O günün sarsması» elbette büyük bir şeydir.» Ve mufassal bir korku ile sona eriyor. Bakıyoruz ki bu mufassal son, o ic­malin bir izahıdır.

2- ikinci sahne şiddetli, acıklı, tekerrür eden hareket­lerle dolu bir sahnedir. Sahne, uyumun yarattığı tahy ile uza tümıştır. Hayal, bu hareketlerin daima yenilenmesini, tekerrü­rünü ister:

İşte ateşten elbiseler kesiliyor, biçiliyor. Ve işte kaynar su, başların üstünden dökülüyor, onunla karınlar ve deriler eritiliyor. Ve işte demir topuzlar ve işte azap şiddetlendikçe şiddetleniyor, dayanılmaz bir hal alıyor. Alevden, kaynar su­dan, şiddetli vurmalardan bitkin düşen «kafirler» bu «gam­dan kurtulmak için çıkmağa teşebbüs ediyorlar ve işte onlar şiddetle gerisin geriye itiliyorlar: «Tadın yangın azabını!» di­ye. Hayal, bu tabloyu ta başından tekrar edip çıkmaya teşeb­büs ve şiddetli geri çevrilme halkasına kadar geliyor, oradan dönüp olayı yeni baştan seyretmek istiyor.

Hayal bu sahne ile uğraşırken, siyakın, önüne getirdiği başka bir tarafa bakıyor. Kıssanın aslı şu: Rableri hakkında tartışan iki hasım grup var orada: înkâr edenlerin feci sonuç­ları bir saniye önce görüldü. İman edenlere gelince onlar da orada altlarından nehirler akan cennetlerdedirler. Elbiseleri de ateşten kesilmemiş, ipekten biçilmiştir. Bunun üstünde de. ^altundan, inciden süsleri var. Allah onları sözün güzeline ve Hamîd (Allah) m yoluna iletmiştir. İşte Allah hakkında tar­tışan iki hasım grupun sonu. Bu bir fırka, o bir fırka!

Şimdi başka bir sahneye dönüyoruz. Secde suresinde bun­dan bahsetmiş ve demiştik ki: «Bu sahneyi sunan âyetler Me­denîdir. Bunların, Hacc süresindeki kıyamet sahnesini bildiren âyetlerin indiği tarihe yakın bir zamanda indiği kanaatindeyiz. Çünkü bunların sunduğu sahne, Hacc süresindeki sahnelere çok benzemektedir.» O sahne şudur :

Fısk edenlere gelince onların yeri ateştir. Ne zaman ki ora­dan çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler ve onlara: «yalan­layıp durduğunuz ateşin azabını tadm!» denilir.»

Bu, basa bakımlardan burada biraz önce arz ettiğimiz sah­neye çok benzer. Binaenaleyh onun hakkmda ne söylediysek o sözlerimiz, bunun için de variddir. Tekrar etmemize lüzum yoktur. [95]

 

Mücadele Suresi [96]

 

 «Allah onları hep beraber dirilttiği zaman size nasıl yemin ediyorlarsa, O'na da öyle yemin ederler ve kendilerini bir şey üzerinde sanırlar, iyi bilin ki onlar, evet onlar yalancılardır.»

Daha önce bu gülünç, ümitsiz sahneyi seyretmiştik. Diril­tilince: «Vallahi Rabbimiz, biz müşrik değildik» diyerek hâlâ kendilerini dünyada sanan, yahut yalanan âhirette de sökece­ğini zanneden zavallı müşriklerin sahnesi. Orada bu gafillerin hallerine gülebildiğimiz kadar gülmüştük. Şimdi burada da on­ların kardeşleri var. Bunlar dünyada yalan söylemişler, yalan yere yemin etmişler mü'minlere, ve böylece ömürlerini tüket­mişlerdi. Sonunda Allah onları hep diriltiyor «Size yemin et­tikleri gibt O'na da öyle yemin ediyorlar ve kendilerini bir şey üzerinde sanıyorlar!» Gelin, onlarla nasıl alay edip güldükse bunlarla da Öyle alay edip eğlenelim. Zira bu, alay edenlere lezzet veren bir gaflettir! [97]

 

Tahrim Suresi [98]

 

«Ey iman edenler, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu sa ateş­ten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taslardır. Üzerinde ka­ba, şiddetli, Allah'ın emrettiğine asi olmıyan, emredildikleri şeyi yapan melekler vardu-. Ey inkâr edenler, bugün özür di­lemeyin, muhakkak yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz Ey iman edenler, Allah'a Nasuh tevbesiyle tevbe edin, umulur ki Rabbiniz serin kötülüklerinizi örter ve sizi Allah'ın, peygambe­ri ve onunla beraber iman edenleri yüz üstü bıraknuyacağı günde altlarından nehirler akan cennetlere sokar. O gün onla­rın nuru, önlerinden ve yanlarından koşar. Derler İd: «Rabbi-miz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye ka­dirsin.»

Bundan önce cehennemin taşları yediği gibi insanları da yediğini, aşağılık, değersizlik bakımından insanların taşlarla bir olduğunu görmüştük. Şimdi aynı sahneyi tekrar görüyo-rus. Fakat üzerinde duramıyoruz, çünkü burada bizi ürküten, korkutan bir şey var. Onu görünce hemen başımızı başka yöne çeviriyoruz: Baksana cehennemin bekçilerine. Bunlar «kaba şiddetli» aynı zamanda emirleri sür'atle yerine getiren, «Al­lah'ın kendilerine emrettiğine karşı koymayan ve emredildikle­ri şeyleri derhal yapan» kimselerdir. Sözün başında biz dünya­dayız. Allah'ın, müminleri kaçındırdığı, yakıtı insanlar ve taş­lar olan ateşi düşünüyoruz. Bir de bakıyoruz ki göz açıp yumuncaya kadar bir zaman içinde âhirete gelivermişiz. Orada kâfirlere tevcih edilen şu hitabı dinliyoruz:

Ey kâfirler, bugün özür dilemeyin, muhakkak yaptıklarını­zın cezasını çekeceksiniz.»

Ve aynı sür'atîe tekrar dünyaya dönüyoruz, ta ki mü'min-lere Nasuh tevbesiyle tevbe etmeleri, bu suretle Allah'ın gü­nahlarını örteceği ve «Peygamberi ve onanla beraber iman edenleri yüz üstü bıraknuyacağı günde» onları cennete sokaca-ğı hususundaki hitabı duyalım.

Tekrar âhirete gidiyoruz ki Peygamberi ve onunla bera­ber iman etmiş olanları, nurları önlerinde ve yanlan arasında koşan «kimseleri görelini. Biz bu nurn daha önce de görmüş­tük. Şimdi de mü'minler, her zamanki âdetleri veçhile Bableri-ne tazarru ve niyazda bulunuyorlar: «Diyorlar ki: Rabbimiz, bizim nurumuza fannîtml^ bizi bağışla, çünkü sen her şeye ka­dirsin.» Zaten Rableri onları bağışlamıştır. Fakat Rablerine karşı duydukları haşyetten dolayı O'na dua ediyorlar, yalvarı­yorlar. Zira her nimet, her ihsan hep O'nun gufranına bağlı­dır. O'nun gufranına mazhar olmadan hiçbir nimete erilemez. [99]

 

Teğabün Suresi [100]

 

« O gün, toplanma günü için sizi toplar. İşte o teğâbün günüdür. Kim Allah'a inanır ve İyi amel işlerse Allah onun gü­nahlarını örter ve onu, altından ırmaklar akan, ebedî kalacak­ları cennetlere sokar. İşte bu, büyük kurtuluştur. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlıyanlar ise onlar ateş sahipleridirler, orada ebedi kalacaklardır. Ne kötü sondur o.»

Burada yeni olan, teğâbündür. Teğâbün', alışveriş, yapan­ların, birbirlerini aldatmaları anlamına gelir. Peki «ne alışve­rişin, ne de dostluğun olmadığı» o günde teğâbün nedir? Bu kelime, dikkati çekmek için kullanılmıştır. Âhirette satılığa çıkarılan şey cennet ve ateştir. E, bu da insanların birbirlerini aldatmalarına ve onu almak için cehd sarfetmelerine en çok değer şeydir. Bu cennet, dünyada yapılan salih amelle alınır. işte müsabakaya, mücadeleye değer gerçek teğâbün maddesi budur. Bu, âhirette olacak ve mü'minler orada en kıymetli me-ta'ı alırlarken kâfirler en bayağı geyi alıp aldatacaklardır! [101]

 

Maîde Suresi [102]

 

1- «O küfredenler, bütün Arzdaki ve daha bir o kadarı onların olsa ve kıyamet gününün azabından    kurtulmak için bunları tamamen fidye verseler; onlardan kabul edilmez. On­lar için elim bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler, ama on­dan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır.»

2- «O gün Allah, peygamberleri toplar da onlara: «Size ne cevap verildi?» der. «Bizde ilim yok, gizlileri bilen sensin derler.»

3- «Hani Allah demişti: «Ey Meryem oğlu Isa, sen mi insanlara: Beni ve annemi Allah'tan başka ild tanrı edinin de­din?» Dedi ki: «Seni teşbih ve tenzih ederim. Benim için ger­çek olmıyan tir şeyi söylemem bana düşmez.. Eğer onu demiş­sem muhakkak sen bilmişindir. Sen benîm içimde-olanı bitir­sin, ben ise senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz sen, gizlileri bilensin. Ben onlara sadece senin bana emrettiğini söyledim; benim ve sizin Sabbîniz olan Allah'a kulluk edin dedim. Ben onların arasında bulundukça onlara    şahid idim. Fakat sen beni vefat ettirince onları gözetliyen sen oldun. Ve sen herşeye şahidsin. Eğer onlara, azabedersen, onlar senin kullarındır; şa­yet onları bağışlarsan, şüphesiz sen güçlü ve hakimsin.»

«Allah dedi: Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verece­ği gündür, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, on­lar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük   kurtuluş budur.»

1- Birinci sahne, kıyamet sahneleri arasında tekerrür eder. Kıyamet azabından kurtulmak için yer dolusu altım ve­ya yerde bulunanları ve daha bir o kadarını fidye vermeğe ça­lışma ve nevi ve değeri ne olursa olsun fidyenin hiçbir suretle kabul edilmemesi sahnesi. Keza ateşten çıkmağa gayret ve bu gayrette başarısızlık da tekerrür eder. Buradaki çıkma teşebbtisü sakindir, zorlu olmıyan bir teşebbüstür. Halbuki Önce sunduğumuz Hacc ve Secde ve benzeri surelerde bu sahne pek çetin bir mücadele ile geçerdi. Cüzlerde biraz değişiklik varsa da hep aynı vadidendir.

Yer yüzü dolusu ve daha bir o kadarı fidyenin reddedil­mesi... Bu kadar fidye insanın toplayabilme gücünün çok üs­tünde bir fidyedir. Bu kadar çok şeyin reddedilmesi, ne kadar olursa olsun fidyenin kabulünün muhal olduğunu göstermek­tedir. Orada asla fidye kabul edilmez. Bunu demek istiyor ama Kur'an'daki tasvir Üslûbu o manayı böyle hayali bir teosîm içinde ifade ediyor. Bu suretle muhal olma manası zaman ve mekânda yer almış oluyor, ruhu dolduruyor. Yerde bulunanla­rın ve bir o kadarının kapladığı mekân alanını görüyor ve dü­şünüyoruz. Zaman mesafesini de gözümüzün önünde canlan­dırıyoruz. Bu ifade hem duyulan, hem ruhu uğraştırıyor, so­nunda zihnî mânâsını gayet güzel açıklıyor: Fidye mümkün değildir, muhaldir. Bu mâna, soyut bir şekilde değil, somut, müşahhas bir şekilde, bir tablo halinde anlatılmış oluyor.

2- İkinci sahne bize peygamberlerin, Rableri önünde toplanmalarını açıklıyor. Rab onlara soruyor: insanlar size ne cevap verdiler? Halbuki insanların onlara ne cevap verdikleri­ni kendisi gayet iyi biliyor, fakat bu soru, tescil için, ya da beklenen mahkemede yapılması gerekli bütün icrââtı yerine getirmek için sorulmuştur!

Peygamberlerin, insanların kendilerine ne cevap verdikle­rini, onların iman ve küfürlerinin haberlerini anlatmalarını, güç davet görevlerinde karşılaştıkları zorlukları arz etmeleri beklenirken, anlaşıldığına göre durumun korkunçluğu onlara herşeyi unutturuyor. Bir şey söylemiyorlar: «Bizim ilmimiz yok, gizlileri bilen sensin sen dediler.» Ve bunun arkasından, en çok emin olması gereken peygamberleri, resulleri dahi şa­şırtan o günün dehşetini tahmin ve tasavvur edebiliriz. İşte birkaç kelime, bu kadar gölge salmaktadır. Satırlar arasında

bulunan mâna, bizzat satırların ve kelimelerin ifade ettiğinden çok daha fazladır.

3- Üçüncü sahneye gelince Allah ile îsa arasında ge­çen özel bir sahnedir. Allah bu heybetli durumda îsa'ya sesle­niyor: «Ey Meryem oğlu îsa», böyle hitabediyor, çünkü bur-daki nisbetin kıymeti vardır. Zira orada beşer olan İsa'yı tan-rılastıran bir cemaat vardır-. İsa onları, hem kendisinin, hem de onların Rabbi olan Allah'a davet etmişken onlar onu tanrı yapmışlardır. (Gerçekten elimizde bulunan indilerde Allah'a davet gayet açıktır. Eğer şüphe. İsa'nın, Allah'tan bahseder­ken «Göklerdeki babam» demesinden geliyorsa, havariler de aynı sözü söylemişlerdi, «Göklerdeki babanız» demişlerdi. Bu­nun mecazî bir tabir olduğu açıktır).

İşte îsa, Rabbinin önünde sorguya çekiliyor: insanları kendine, ya da annesine ibadet etmeğe çağırıp çağırmadığı so­ruluyor kendisine. Cevap, bu ağır töhmetten uzaklaşma şeklin­dedir. Suçsuz olduğunu isbat için Hz. îsa, uzun uzadıya cevap veriyor, ve netiiede onların işlerini Allah'a bırakıyor. Allah dilediği hakkında dilediğini yapsın diye. Tam bu sırada redde-dilmiyeu hüküm sadir oluyor ve hükümde bu yalan dâva mü­nasebetiyle doğruluğa işaret ediliyor. Mü'minlerden de «Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır» şeklinde bahsediliyor. Yani rıza karşılıklı ve umumîdir. Bu bü­yük günde onlar, Rablerine yakındırlar, Elbette bu, büyük kurtuluştur. [103]

 

Tevbe Subesî [104]

 

«Onlar ki altonu ve gümüşü yığarlar ve onları Allah yo­lunda sarfetmezler, onları elim bir azap ile müjdele: O gün ce­hennem ateşinde onlar yakılarak pullanır da onlarla alınları, yanlan ve sırtlan dağlanır: «îşte nefisleriniz için yığdıklarınız.

Yığdıklarınızı tadın!»

Son sahne olan bu korkunç sahne, gayet uzun ve ağır ağır arz ediliyor ki ruhun da derinliklerine nüfuz etsin. Ruh burada ayrıntıları görüyor seyretmek isteğinden kendini ala­mıyor,                                                                        

Önce azabı şöyle özetlemiştir:

Onlan elîm bir azap ile müjdele.» Sahne iyice tanzim edilsin ve ruhlar seyre hazırlansın diye söz Hr an için kesiliyor. Sonra tafsilât başlıyor.

îcmalden sonra tafsilâta girişince yine işin ilk merhale­sinden başlıyor ve yavaş yavaş yürüyor.. Altun ve gümüş, tesniye değil çoğul yapılmıştır. Birçok parçalarına delâlet etsin diye çoğul sîğasiyle getirilmiştir:                                   

O gün onların üzerinde ateş yakılarak pullanır». O ikisinin değil, onlara. Bu ifadede çoklukla uzatma vardır. İşte onların üzerlerine ateş kondu. Bekliydim, ateşte iyice pullansınlar! Pullandılar. Şimdi korkunç işlem başlasın. İşte alınlar dağla­nıyor. Tamam. Yânların dağlanması da bitti. Sırtlar çevrilsin, işte sırtlar dağlanıyor... Yavaş. Daha arz bitmedi, azarlama kaldı. Bu sıra dağlandıktan sonra bir de ayıplanıyor, azarlanı­yorlar ki bunların peşinden gelen Öteki cemaat de dağlanma­nın acısını duysun, kendine de sıra geldiğini anlasın:

İşte nefisleriniz için yığdıklarınız. Yığdıklarınızı tadm!»

His, muhtelif izlenimlerle doldu, birçok olayları, çehreleri merak ve heyecanla seyretti. Artık bunları düşünsün ve ibret­ler, neticeler çıkarsın! [105]



[1] 51 inci sure. Dört âyet hariç Mekkîdir.

[2] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları:204-208.

[3] 52 inci sure. Muhtelif yerlerinde bulunan üç âyet hariç, Mekkîdîr.

[4] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 209-212.

[5] 54 üncü sure. Bir âyet hariç, Mekkîdir. Bundan önce Yusuf sure­si nazil olmugtur. Onda kıyamet sahneleri yoktur. Yalnız Dâr-ı âhiret stir'atle zikredilir, hiçbir tafsilat verilmez.

[6] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 213-214.

[7] 55 inci sure, muhtelif yerlerinde bulunan dokuz âyet hariç     Mekkîdir.

[8] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 215-219.

[9] 56 inci sun1,  Mekkîdir.

[10] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 220-229.

[11] 57 inci sure. Uç âyet hariç, Mekkîdir.

[12] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 230-231.

[13] 58 inci sure, bir âyet hariç, Mekkîdir.

[14] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 232-237.

[15] 59 uncu sure, iki âyet hariç Mekkîdir.

[16] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 238-243.

[17] 60 inci sure. Üç âyet hariç, Mekkîdir.

[18] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 244-250.

[19] 61 nci sure, Mekkîdir.

[20] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 251-257.

[21] 62 nci sure. Dört âyet Hariç, Mekkîdlr.

[22] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 258-260.

[23] 63 üncü sure,  Mekkîdir.

[24] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 261-265.

[25] 64 üncü sure, Mekkîdir.

[26] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 266-268.

[27] 65 inci sure, bir âyet hariç, Mekktdir.

[28] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 269-272.

[29] 66 ncı sure. Muhtelif yerlerinde bulunan üç âyet müstesna, Mekkîdir.

[30] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 273-274.

[31] 67 nci sure, Mekkîdir.

[32] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 275-276.

[33] 68 inci sure, Mekkîdîr.

[34] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 277-278.

[35] 69 uncu sure. Ondokuz âyet hariç, Mekkîdir.

[36] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 279-283.

[37] 70 inci sure Üç ayet hariç mekkidir

[38] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 284-288.

[39] 72 nci sure. İki âyet hariç Mekkîdir. Bundan önce Nuh suresi na­zil olmuştur. Onda kıyamete işaret varsa da başlı başına kıyamet sahnesi yoktur.

[40] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 289-295-

[41] 78 üncü sure, Mekkîdir.

[42] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 296-299.

[43] 74 üncü sure, Mekkîdir.

[44] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 300-304.

[45] 75 inci sure, âyet hariç, Mekkîdir.

[46] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 305-306.

[47] 76 nci süte. Mekktdir.

[48] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 307-313.

[49] 77 nci sure. Mekkîdir.

[50] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 314-317.

[51] 78 inci sure, Mekkîdir.

[52] Cehennem ehlinin ^asaletinden ve yanan bedenlerinden akau şey| lerden -başka yiyecek yok.

[53] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 318-327.

[54] 79' uncu sure, Mekkldlr.

[55] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 328-332.

[56] 80 inci sure, Mekkîdir.

[57] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 333-336.

[58] 81 inci aure, Mekkîdir.

[59] Sahire, düz, beyaz arazidir.

[60] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 337-341.

[61] 82 ind sure, Mekkîdir.

[62] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 342-344.

[63] 83 üncü sure, Mekkîdir.

[64] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 345-347.

[65] 84 üncü sure, bir âyet hariç Mekkîdir.

[66] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 348-349.

[67] 85 İnci sure, Mekkîdir. Bir âyet hariç.

[68] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 350-351.

[69] 86 inci sure, Mekkîdir. Bu, Mekke'de nazil olan sut-elerin sonun­cusudur.

[70] Hadisi şeriflerden saraheten anhyoruz ki mü'mlnler cennette Rab-lerini göreceklerdir.   (Mütercim)

[71] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 352-355.

[72] 87 inci aure, Medenîdir. Yalnız 281 inci âyet Medenî değildir. cetu'l-Veda'da iken Mina'da nazil olmuştur.

[73] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 356-359.

[74] 88 sûre, Medenîdir.

[75] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 360-364.

[76] 90 inci sure, Medenîdir.

[77] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 365-366.

[78] 92 İnci sure. Medenîdir. Bundan önce MÜmtehine suresi nazil ol­muştur. Onda kıyamete sadece -bir işaret vardır.

[79] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 367-370.

[80] 93 üncü aure,  Medenîdir.

[81] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 371-372.

[82] 94 üncü sure, Medenîdir.

[83] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 373-378.

[84] 95 inci sure, Medenidir. Yalnız bir âyet Hicret esnasnida    yolda   1 nazil olmuştur.

[85] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 379-380.

[86] 96 inci sure, Medenidir.                     

[87] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 381-382.

[88] 97 nci sureMedenidir

[89] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 383-388.

[90] 98 inci sûre, Medenidir.

[91] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 389-392.

[92] 102 inci sure, Medenîdir, Bundan Önce Talak, Beyylne ve Ha§r su-i releri nazil olmuştur. Onlarda cennet ve nann ismi geçer fakat' kiyamet sahnesi yoktur.

[93] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 393-394.

[94] 103 üncü sure, Medenîdir. Yalnız  Mekke ile   Modine arasında na­zil olan dört âyet hariç.

[95] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 395-398.

[96] 105 Ind sure, Medenidir. Bundan tince Münafikun suresi nazil ol-mugtur. Onda kıyamet sahneleri yoktur.

[97] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 399.

[98] 107 inci sure, Medenîdir. Bundan önce Hucurat suresi naail olmuş­tur, fakat onda kıyamet sahneleri yoktur.

[99] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 400-401.

[100] 108 inci sure, Medenîdir.

[101] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 402.

[102] 112 İnci sure, Medenîdir. Yalnız bir âyet, Veda Hacci esnasında Arafatta nazil olmuştur. Bundan önce Saff suresi İnmlgtlr. Onda kıyamete birkaç işaret vardır. Cuma suresi de bundan öncedir. Onda kıyamet zikredilmez. Feth suresi de bundan Öncedir. Onda da igaretler var, fakat saihne yoktur.

[103] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 403-406.

[104] 113 Üncü sure, Medenîdir. Yalnız iki âyet Mekkîdir.

[105] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 407-408.