Kur'an Okurken Zihne Takılan Ayetler

 

 

Abdülcelil Candan

 

Elest Yayınları

 

 

Kur'an Okurken Zihne Takılan Ayetler. 1

KUR'ÂN OKURKEN ZİHNE TAKILAN AYETLER (MÜŞKİLÜ'L-KUR'AN). 1

ÖNSÖZ.. 1

GİRİŞ.. 1

a-Konunun Önemi ve Amacı 1

b- Çalışma Metodumuz ve Bu Konuda Yapılan Çalışmalar. 2

İŞKALIN TANIMI VE GİDERME YÖNTEMİ. 2

MÜŞKÜLÜN TANIMI. 2

a-Lügat Olarak.. 2

b-Kavram Olarak.. 2

c-Tarifin Kur'an Metni Üzerinde Gösterilmesi 2

Örnek 1.. 2

örnek 2.. 2

MÜŞKÜLE YAKIN BAZI KAVRAMLAR.. 3

MÜŞKÜL ÂYETLERİN ALANI. 3

a-Geçmişte.. 3

b-Günümüzde.. 3

İŞKÂLI GİDERMENİN HÜKMÜ.. 3

KUR'AN'DA MÜŞKÜL etmenin VE MUTEŞABİH ÂYETLERİN BULUNMASININ HİKMETİ  3

HERHANGİ BİR METNİ İZAHA DUYULAN İHTİYAÇ.. 4

KUR'AN'DA ANLAŞILMAYAN BİR ŞEY VAR MI?. 4

TEFSİR YÖNÜNDEN AYETLERİN TASNİFİ. 4

İŞKÂLI (PROBLEMİ) GİDERME YÖNTEMLERİ. 5

1- Arapça'yı Kullanmak.. 5

2-  Kur'an'ı Bir Bütün Olarak Ele Almak.. 5

3. Sünnet'e Başvurmak.. 5

4- Taassup ve Taklitten Uzaklaşmak.. 6

5- Gaybî ve Gereksiz Ayrıntılara Dalmamak.. 6

6- Zahirî Anlamı Esas Alıp, Gereksiz Yerde Batini Anlama Gitmemek.. 6

7- Sibak ve Siyakı Göz Önünde Bulundurmak.. 6

8- Âyetlerin Nüzul Sebeplerinden Yararlanmak.. 6

9- İşkâlin Çözülmesi İçin Allah'tan Yardım Talep Etmek.. 6

10- Takvaya Sarılmak.. 7

11. İşkâli Zamana Bırakmak.. 7

MÜŞKÜL ÂYETLERDE ÖNEMLİ FAKTÖR, ANLAYIŞ VE SEVİYE FARKLILIĞI. 7

KUR'AN'I  ANLAMANIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER.. 8

1- Taklit ve Taassup.. 8

2- Kur'an Okurken Tüm Cehd ve Gayreti Harflerin Çıkış Yerlerine Hasretmek   8

3- Günahlara Dalmak.. 8

4- Tekebbür (Büyüklenme). 8

5- Kur'an'ı Hedefinden Saptırmak.. 8

6- Ahireti İnkâr Etme veya Dünyayı Ahirete Tercih Etme.. 8

7- Okunanın Anlamını Bilmeme veya Ondan Habersiz Olma.. 8

KUR'AN'IN EN MÜŞKÜL ÂYETİ HANGİSİDİR?. 9

HZ. PEYGAMBER'E MÜŞKÜL GELEN ÂYET VAR MIYDI?. 9

MÜŞKÜL ÂYETLER İÇİN YAPILAN SEYAHATLAR.. 9

ASHABA MÜŞKÜL GELEN AYET ÖRNEKLERİ. 10

ULEMAYI UZUN SÜRE DÜŞÜNDÜREN MÜŞKÜL ÂYETLERE ÖRNEKLER.. 11

2.  BÖLÜM... 11

ANLAŞILMASI GÜÇ AYETLERİN TEFSİRİ. 11

(1) FATİHA SURESİ. 12

(2) BAKARA SURESİ. 12

(3) ÂLİ İMRÂN SÛRESİ. 19

(4) NİSA SÛRESİ. 22

Âyetteki Müşkilât:. 22

(5) MAİDE SURESİ. 24

(6) EN'ÂM SÛRESİ. 26

Âyetteki Müşkilât:. 26

7- A'RAF SURESİ. 26

8- ENFAL SURESİ. 26

(9) TEVBE SURESİ. 26

(10) YÛNUS SURESİ. 26

(11) HÛD SÛRESİ. 26

(12) YÛSUF SÛRESİ. 26

Yûsuf Sûresi Bir Aşk Hikayesi midir?. 26

(13) RA'D SÛRESİ. 26

(14) İBRAHİM SÛRESİ. 26

(15) HİCR SÛRESİ. 26

(16) NAHL SÛRESİ. 26

(17) İSRA SÛRESİ. 26

(18) KEHF SURESİ. 26

(19) MERYEM SÛRESİ. 26

(20) TA-HA SURESİ. 26

(21) ENBİYA SURESİ. 26

(22) HAC SÛRESİ. 26

(23) MÜMİNUN SURESİ. 26

(24) NÛR SÛRESİ. 26

(25) FURKAN SURESİ. 26

(26) ŞUARA SURESİ. 26

(27) NEML SURESİ. 26

(28) KASAS SÛRESİ. 26

(29) ANKEBUT SURESİ. 26

(30) RUM SURESİ. 26

(31) LOKMAN SURESİ. 26

(32) SECDE SÛRESİ. 26

(33) AHZAB SURESİ. 26

Ayetteki Müşkilât:. 26

Âyetteki Müşkilât:. 26

(34) SEBE' SÛRESİ. 26

(35) FÂTIR SÛRESİ. 26

(36) YASİN SÛRESİ. 26

(37) SAFFAT SURESİ. 26

(38) SAD SURESİ. 26

(39) ZÜMER SURESİ. 26

(40) ĞAFİR (MÜMİN) SÛRESİ. 26

(41) FUSSİLET SÛRESİ. 26

(42) ŞURA SÛRESİ. 26

(43) ZUHRUF SÛRESİ. 26

(44) DUHÂN SÛRESİ. 26

(45) CASİYE SÜRESİ. 26

(46) AHKAF SURESİ. 26

(47) MUHAMMED SURESİ. 26

(48) FETİH SURESİ. 26

(49) HUCURAT SURESİ. 26

(50) KAF SURESİ. 26

(51) ZÂRİYÂT SÛRESİ. 26

(52) TÛR SÛRESİ. 26

(53) NECM SURESİ. 26

(54) KAMER SÛRESİ. 26

(55) RAHMAN SÛRESİ. 26

(56) VAKIA SURESİ. 26

(57) HADİD SÛRESİ. 26

(58) MÜCADELE SURESİ. 26

(59) HAŞR SURESİ. 26

(60) MUMTEHİNE SÛRESİ. 26

(61) SÂF SÛRESİ. 26

(62) CUMA SURESİ. 26

(63) MÜNAFİKUN SURESİ. 26

(64) TEĞÂBUN SÛRESİ. 26

(65) TALAK SÛRESİ. 26

(66) TAHRİM SURESİ. 26

(67) MÜLK SÛRESİ. 26

(68) KALEM SURESİ. 26

(69) HAKKA SURESİ. 26

(70) MEÂRİC SURESİ. 26

(71) NUH SURESİ. 26

(72) CİN SÛRESİ. 26

(73) MÜZZEMMİL SURESİ. 26

(74) MÜDDESİR SURESİ. 26

(75) KIYAMET SURESİ. 26

(76) İNSAN SÛRESİ. 26

(77) MÜRSELÂT SÛRESİ. 26

(78) NEBE' SÛRESİ. 26

(79) NAZİAT SURESİ. 26

(80) ABESE SÛRESİ. 26

(81) TEKVİR SÛRESİ. 26

(82) İNFİTÂR SÛRESİ. 26

(83) MUTAFFİFİN SURESİ. 26

(84) İNŞİKAK SURESİ. 26

(85) BÜRÛC SÛRESİ. 26

(86) TÂRIK SÛRESİ. 26

(87) A'LÂ SÜRESİ. 26

(88) ĞÂŞİYE SÛRESİ. 26

(89) FECR SÛRESİ. 26

(90) BELED SÛRESİ. 26

(91) ŞEMS SÛRESİ. 26

(92) LEYL SURESİ. 26

(93) DUHA SURESİ. 26

(94) İNŞİRAH SURESİ. 26

(95) TİN SURESİ. 26

(96) ALAK SURESİ. 26

(97) KADİR SURESİ. 26

(98) BEYYİNE SURESİ. 26

(99) ZİLZAL SURESİ. 26

(100) ADİYAT SÛRESİ. 26

(101) KARİA SURESİ. 26

(102) TEKÂSÜR SÛRESİ. 26

(103) ASR SURESİ. 26

(104) HÜMEZE SURESİ. 26

(105) FİL SURESİ. 26

(106) KUREYŞ SÛRESİ. 26

(107) MÂÛN SÛRESİ. 26

(108) KEVSER SURESİ. 26

(110) NASR SÛRESİ. 26

(111) TEBBET SÛRESİ. 26

(112) İHLAS SURESİ. 26

(113) FELAK SÛRESİ. 26

(114) NÂS SÛRESİ. 26

SONUÇ.. 26

BİBLİYOGRAFYA.. 26

 

 

 

 

 

KUR'ÂN OKURKEN ZİHNE TAKILAN AYETLER (MÜŞKİLÜ'L-KUR'AN)

 

“Kur'an'ı gerektiği gibi düşünmezler mi? Eğer o (Kur'an) Allah'tan başka birinin katından gelseydi onda birçok tutarsızlık bulacaklardı.” [1]

 

ÖNSÖZ

 

Hamd Allah'adır, O Allah ki kuluna ilahi kelamı inirdi ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çapraşıklığa yer ver­medi. Salat, selam onu beyan eden, öğreten son elçisi Hz. Muhammed'e, onun ashabına ve ona tabi olanlara.

Kur'an, hem dünyada hem de ahirette insanlığın saadete, karanlıklardan aydınlığa çıkması için Allah tarafından gönderil­miş ilahî bir mesajdır. Müslüman'ın şeref ve izzet kaynağıdır.

 Öncelikle kendisinden sorulacağımız, o ve onu yaşama biçimi Hz. Peygamberin sünnetidir. Bu nedenle Müslüman için, her türlü çaba ve fedakarlık gösterilecek konuların başında Kur'an'ı anlama gelmektedir. Zira Kur'an, onun hayat programı ve tar­tışmasız rehberidir. Allah, onu en güzel, en fasih ve anlaşılır bi­çimde gönderdiği için onda herhangi bir çelişki veya tutarsızlı­ğın bulunması mümkün değildir. Çelişki ve tutarsızlık beşer za­fiyetinin tezahürüdür.

Müslümanlar ilk dönemden beri bu ilahi mesajı anlamaya ve ondan Allah'ın muradını çıkarmaya çalışmışlardır. Zira her gelen kuşak kendisinden öncekilerin ulaşamadığı gerçekleri Kur'an'dan öğrenmeye ve değinmedikleri konuları ele almaya çalışmıştır. Kur'an'da her kelime hatta her harfin konulduğu yer bile hi                                            kmetten hâli değildir. Bir kelimeye neden öncelik veril­miş, diğeri neden sonra gelmiştir, hepsine cevap aranmıştır.

Kur'an, her şeyi ile Allah'tan geldiği için her türlü çelişki ve tutarsızlıktan münezzehtir. Bu özelliği diğer hiçbir eser için söylememiz mümkün değildir. Sözgelimi birkaç mısralık bir şiir veya birkaç cümleden meydana gelmiş bir nesirde bile ihtilaf ve eksikliği görmek mümkündür. Kur'an'da anlama problemi bu­lunan bazı âyet veya lafızların bulunması, onun açık, fasih ve kolay olma özelliklerine halel getirmez. Bu insanların anlayış farklılığı, zeka durumları, ilim seviyeleri, meşrep ve uıezhep an­layışlarının değişik olmasından kaynaklanmaktadır.

Günümüzde tefsir sahasında yapılacak çalışmalarda en çok üzerinde durulması gereken konunun, Kur'an'ın en doğru bi­çimde anlaşılmasına yönelik olanı olduğuna inanmaktayız.

Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilgili bu çalışmam esnasında gö­rüş ve değerlendirmelerinden istifade ettiğim, çalışmanın biti­minde de metni okuyarak tashih ve katkılarda bulunan davetçi, âlim Mustafa İslamoğlu'na, öğretim elemanları; Dr. Ahmet Cey­lan'a, öğretim görevlisi Abdulhadi Timurtaş'a, araştırmacı ya­zar Mehmet Emin Tekin'e, ayrıca zaman zaman görüşlerine başvurduğum diğer mesai arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyo­rum.

Çalışmamızla Kur'an'ın daha iyi anlaşılmasına bir nebze de olsa katkıda bulunabildikse kendimizi bahtiyar addederiz.

Başarı Allah'tandır.

Yrd.Doç. Dr. Abdulcelil CANDAN[2]

 

GİRİŞ

 

a-Konunun Önemi ve Amacı

 

Kur'an'ın her konuda İslâm'ın ilk ve en önemli temel kay­nağı olduğunda herhangi bir ihtilaf bilmiyoruz. O, her mezhep ve ekol için başvurulacak ilk kaynaktır. Müslüman'ın Kur'an'ı anlamasından daha olağan ve elzem bir uğraşı yoktur. Zira onu öğrenmek, insanın önce Rabbini, sonra kainatı ve kendisini, hayrı, güzelliği ve erdemi Öğrenmektir. Onu öğrenmek, şerrin, çirkinliğin kaynağım ve onlardan kurtuluş yöntemlerini öğren­mektir. Kur'an'ın anlaşılması iyinin kötünün, hak ve haklının anlaşılması demektir.

“Önünüzde Allah'ın âyetleri okunurken ve aranızda O'nun elçisi var iken nasıl olur da inkâra dönersiniz? Oysa her kim Allah'a sıkıca tutunursa o kesinlikle bir doğru yo­la çıkmıştır." [3] âyeti, Kur'an'ı ve onu yaşayan ve Öğreten Hz. Peygamberin öğretilerinin bulunduğu toplumun yanlışı seçmelerini garipsemiştir.

Kur'an, Müslümanların hayatlarını aydınlatan kaynaktır. O, hayatı bütün olarak ele alır. İnsanların yaşamlarında karşılaş­tıkları problemleri çözmek ister. Bu nedenle birçok yerde nur ve münir/aydınlatan sıfatlarıyla anılmıştır. [4] Bunu iyi bilen İslâm muarızları, Kur'an ile Müslümanlar arasına bazı yapay engeller koymaya uğraşmışlardır. Zira hır­sızlar girmek istedikleri yerin ışıkla olan irtibatım kesmeye ve birtakım yapay engeller oluşturmaya çalışırlar. Bu nedenle Kur'an muarızları, onu inkâr yerine Müslüman kamuoyunun zihnini meşgul edecek şüphe ve tereddütler ortaya koymayı yeğlemişlerdir. Orta çağda bedevi bir topluma nazil olan Kur'an'ı modern bir hayatta uygulamanın imkansız olduğunu, anlaşılmaz bir dil ile indiğini, yaşayanlardan çok ölülere hitap ettiğini, belirli kesimlerin ancak onu anlayabileceklerini, onların da asırlar önce gelip geçtiklerini iddia ederler. Bunlar, onların ortaya attıkları engel ve şüphelerden sadece bazılarıdır.

Sahabeden günümüze, en çok üzerinde çalışılan konu, Kur'an'ı anlama çerçevesinde olmuştur, öyle ki bazen bir tek âyet bile araştırmacıların yıllarını almıştır. Kur'an Mütercimi ve “Hibru'l Ümme/Ümmetin Üstadı” olarak bilinen îbn Abbas'ın “Eğer ikiniz Allah'a tövbe ederseniz ne iyi. Çünkü ikinizin de kalpleri eğildi. Yok eğer Peygambere karşı birbirinize arka Çıkmaya kalkışırsanız haberiniz olsun ki onun yardımcısı Al­lah'tır, Cebrail'dir ve dürüst müminlerdir. Bunların ardından melekler de ona arka çıkar,” [5] âyetinde, Peygamber aleyhinde yardımlaşan kadınların kim olduğunu Hz. Ömer'den sormak için bir veya iki sene uğraşmıştır. (Suyutî, Muflümâtu'l Kur'an fi Mubhemaü'l Kur'an, s. 34) Keza, sahabeden İkrime, “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidilecek çok yer de, genişlik de bulur ve kim çıkar da sonra kendisine Ölüm yetişirse muhakkak ki onun mükâfatı Allah'a aittir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” [6]  âyetinde söz konusu edilen zatın kim olduğunu öğrenmek için dört sene çalışmış, sonunda onun Cündup b. Denire olduğunu öğrenmiştir.  [7]    

Kur'an'in doğru anlaşılması İslâm toplumunda görülen bir­çok problemin çözümünü de beraberinde getirecektir. Zira söz konusu problemlerin büyük ekseriyeti Kur'an'ı yanlış anlama­dan kaynaklanmaktadır. İslâm tarihinin ilk ifrat hareketi olan Haricî Çıkış, Kur'an'ı yanlış anlama ve bu yanlışlığa bina edi­len yaşantıdan kaynaklandığı gibi, günümüzde de birçok sapma Kur'an'ın yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır.

Haricîler, “Hüküm ancak Allah'ındır.” [8] âyetin­den hareketle, Hz. Ali gibi bir şahsiyeti tekfir edebilmişler ve masum canlara kıyabilmişlerdir. Günümüzde de bunun uzan­tılarını görmek mümkündür. Sözgelimi bazı çevreler,

“İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, kötülük ve azgınlık üzerine yardımlaşmayın.” [9] âyetinden hareketle ilhadî ve ateist cemi­yet ve örgütlere yardım etmeyi Kur'an'ın emri olarak değerlen­dirmişlerdir.

Bu çalışmamızın amacı, özellikle Kur'an muarızlarının Müslümanları meşgul eden benzer entrikalarına cevap vermek, Kur'an ve İslâm çerçevesinde ortaya atılan birtakım şüphe ve if­tiraları izale etmek ve Kur'an'ın daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmaktır. Çalışmamızın, günlük hayatında Kur'an-ı Kerimi okuyan Müslüman'ın okuma esnasında zihnine takılabilecek so­ru ve tereddütleri çözmede yardımcı olacağına inanmaktayız. Bu nedenle konu çok çetin olduğu gibi, o kadar da önemlidir.

Bilindiği gibi ilmî çalışmalarda karşılaşılan önemli prob­lemlerden birisi, bir konuyu kendi dilinden diğer birine aktar­mada görülür. Bu problem, her yönden yarattıklarından ayrı ve aşkın varlık Allah'ın muradını yarattıklara aktarma ile ilgili ise, daha da girift ve müşkül olacağı muhakkaktır. Araştırma, asır­larca ilim ehlini meşgul eden problemli âyetler ile ilgili oldu­ğundan güçlük had safhaya ulaşmaktadır.

Allah'ın muradını başka dile aktarmanın güçlüğü konu­sunda Kur'an'ı İngilizce'ye çeviren Muhammed Marmaduka şunları der: “Kur'an çok sesli senfonik besteye benzer. Büyük bir orkestra için bestelenmiş bir müzik eserini tek sazla çalmaya kalkıştığımız zaman nasıl bir durum ortaya çıkacaksa, Kur'an'ı başka bir dile aktarmaya çalıştığımız zaman da öyle bir durumla karşılaşırız.” Diğer bir düşünür de bu zorluluğu şöyle ifade eder: “Kur'an, sen peçesini kaldırsan bile sana yüzünü göster­meyen bir gelin gibidir. Eğer uğraşıp birşey göremiyor ve mut­luluğa eriş emiyorsan, bu bizzat örtüyü kaldırma hareketinin tik­sindirici ve aldatıcı olmasındandır. Fakat sen örtüyü kaldırmaz ve yalnız onun hoşnutluğunu elde etmeye çalışırsan onun tohum ekili tarlasını sularsan, uzaktan uzağa hizmetinde bulunur ve onu en iyi şekilde memnun etmek için zahmete katlanırsan o zaman perdeyi kaldırmadan da o sana yüzünü gösterecektir.”

 

b- Çalışma Metodumuz ve Bu Konuda Yapılan Çalışmalar

 

“Müşkilü'l-Kuran/Düşündüren Ayetler” üzerindeki çalış­malar, yeni olmayıp, Kur'an'ın inmeye başlamasından itibaren görülmüştür. Ashab, Kur'an dilini çok iyi bilmelerine rağmen, birçok âyet ve lafzın anlamını Hz.Peygamber'den sormuşlardır. Bu nedenle “Müşkül Âyetlerin Tefsiri” üzerindeki çalışmaları herhangi bir dönemle sınırlandırmak mümkün değildir. Her dö­nemde ortaya çıkan farklı akım ve problemler Kur'an'ın anla­şılmasında önemli etken olmuştur. Genel anlamda müfessirlerin büyük ekseriyeti, ilgili âyet bağlamında kısa veya detaylı olarak müşkül âyetler üzerinde durmuşlardır. Sözgelimi Arap dilinin inceliklerinin araştırıldığı bîr dönemde, Kur'an'a dil ile ilgili birçok itirazın geldiğini ve bunların ilk müfessir ve dilcilerden itibaren ele alındığını görmekteyiz. Bu bağlamda, îbn Abbas, (v.68/687) A'meş, (v.221/835) Sibeveyh, (v. 182/798) îbn Kuteybe, (v.276/889) Zamehşerî, (538/1143) Ebu Hayyan, (v.754/1353) îbn Atiyye, (v.546/1151) Ahfeş, (v.215/830) Zeccâc, (v311/923) Ferra', (v. 183/799) Rağib el-İsfehanî, (v.504/1110) el-Girnatî, (v.563/1167) Nisâburî, (v.850/1446) Zebidî, (v.893/1188) Ebu Suud Efendi, (v.896/1490) Cürcânî, (v.816/1413) zikredilebilir.

Felsefe ve kelamın gündemde olduğu dönemlerde, söz ko­nusu ilimlerle ilgili problemlerin de Gazzalî, (v.505/1111) Râzî, (v.606/1209) İbnu'l-Arabî, (v.685/1240) îbn Teymiye, (v.728/1328) Âlüsî, (v.1270/1825) ve benzer alimlerin tefsir ve eserlerinde iş­lendiğini görmekteyiz.

Mezhep ihtilaflarından kaynaklanan bazı problemlerin de ahkâm ağırlıklı tefsirlerde serdedildiğine şahit olmaktayız. İmam Şafiî, (v.204/819), Cassas (v.370/992), İbnü'l Arabî, (v.543/1148) Kurtubî, (v.671/1227) îbn Atiye (v.546/1151) tefsirleri bu bağlamda zikredilebilir.

Günümüzde ise Kur'an'a yönelik itiraz ve anlama prob­lemlerinin en çok sosyal hayatı ilgilendiren konulardan kay­naklandığına şahit olmaktayız. Bu nedenle bu çalışmamızda günümüzde sık sık gündeme getirilen ve İslâm ile mücadelede malzeme yapılan soru ve problemlere de ilgili âyetlerin bağla­mında değindik. Bu bağlamda, özellikle sosyal hayatta karşıla­şılan problemlerin Kur'an tarafından işleniş biçimini ortaya koymaya çalıştık. Bu konuların bazılarının, teoloji, aile, kadın, kölelik, miras, eşitlik, savaş hukuku, hürriyet, reenkarnasyon, ekonomi, mucize, kıssalar vs. teşkil etti. Bu konuların her biri­nin bir akademik çalışmayı gerektirdiği muhakkaktır. Ancak ça­lışmamızın hacmi oranında işlemeye çalıştık. Kur'an'la ilgili ilk çalışmalarda bu konularda günümüzde yapılan çalışmalar kadar önem verilmediğini gördük Zira her müfessir öncelikle karşı­laşmış olduğu problemleri ele almaya çalışmıştır.

Son dönem ulema ve müfessirlerin büyük ekseriyeti işle­dikleri âyet veya konu bağlammda anlama problemi bulunan âyetleri tefsir ve tahlil etmeye çalışmışlardır. Konuyu, Muhammed Abduh, (v.1323/1905) Reşid Rıza, (v.1354/1935) Kasimî, (v.1866/1914) Mevdudî, (v.1396/1976) Seyyid Kutub, (v.1386/1966) Elmalılı Hamdı Yazır, (1361/1942) Muhammed Cevad Mağniyye, Muhammed Enver Keşmirî, (v. 1352/1933) Mahmud Hicazı, Said Nursî, (v.1379/1960) Muhammed Gazali, (v.1417/1996) Şa'ravî, Muhammed Ali Sabunî, Muhammed. Esed, Muhammed el-Emin Şinkitî, (1363/1943) Halidî, îbn Aşûr, Tabatabâî, Süleyman Ateş ve benzer diğer birçok alimin tefsir ve ilmî çalışmalarında gör­mek mümkündür.

Özel anlamda ise Kur'an müşkilâtı üzerinde yapılmış şu ça­lışmaları tespit ettik:

1-  Te'vilü Müşkili'i-Kur'an: Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim b.Kuteybe. Mısır. 1972

2- Es'iletu'l-Kur'an'il-Mecid ve Ecvibetühü: Muhammed b. Ebi Bekr b. Abdullah Râzî, Kum, ts.

3- Esrârü't-Tekrâr fi'l-Kur’an: Muhammed b. Hamza b. Nasr el-Kirmânî, Thk. Abdulkadir Ahmed Ata, Beyrut, 1989

4- el-Burhân fi Tevcih-i Müşâbihati'l-Kur'an: Thk, Abdul­kadir Ata, Beyrut, 1986

5- De'fu İbhâmi'l-İttirâb an Âyâti'l- Kitâb:  Muhammed Emin b. Muhammed el-Muhtar el-Cekenî eş-Şinkitî, Beyrut, 1996, (Advâu'l -Beyân tefsiriyle Beraber)

6- er-Ravdu'r -Reyyân fi Esileti'l- Kur'an: Şerafeddin el-Hüseyİn b. Süleyman b. Reyyân, Thk: Abdulhalim b. Muham­med Nessar es- Selefi, Beyrut, 1994

7- Dürretu't-Tenzil fi Beyâni Âyâti'l Müteşâbihât fi'l-Ki-tabi'l-Aziz: Muhammed b. Abdullah el-Hatib el-Eslafî, Beyrut, 1979

8-  Tenzihu'l Kur'an ani’l Metâin: İmaduddin Ebu'l Hasan Abdulcebbar b. Ahmed, Beyrut, ts.

9- Müşkilâtü'l- Kur'an: Muhammed Enver Şah el-Keşmirî, Pakistan, 1998.

10-  Fethu'r-Rahmân fi Keşfi Mâ  Yultebesu fi'l-Kur'an: Şeyhu'l İslâm Ebu Yahya Zekeriyyâ el-Ensârî, Thk: Muham­med Ali es- Sâbunî, Beyrut, 1985.

11- Tefsiru MüşkilVl-Kur'an: Râşid Abdullah Ferhan, 1983

12-  Fevâid fi Müşkili'l-Kur'an: Abdulaziz b. Abdusselâm, Thk: Seyyid Rıdvan Ali en- Nedvî, Beyrut, 1982.

13-  Keşfu'l Meâni fi'l Müteşâbih mine'l-Mesânî: Muham­med b. İbrahim b. Sa'dullah b. Cemaat, Thk: Abdulcevad Halef, Mısır, 1990

14-  Müteşâbihu'l Kur'ani'l-Azim: Ahmed b. Cafer b. Ab­dullah Münâdi, Mekke, h. 1408.

15- Müşkilü Prâbı'l- Kur'an: Mekkî b. Ebi Talib, Thk. Ya­sin Muhammed Sevvâs, Şam, t.y.

16-  Vâdhu'l-Burhân fi Müşkilâti'l-Kur'an: Ahmed b. Mu­hammed Hellekân, Beyrut, t.y.

17-  Tefsirü Âyâtin Üşkilet: Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye Abdulhalim el-Harrânî. Thk: Abdulaziz b. Muhammed b. el-Halife, Riyad, h. 1415

Eski-yeni ayrımını yapmadan ulaşabildiğimiz tüm kaynak­lardan yararlanmaya çalıştık. Gerekli yerlerde kendi görüş ve mütalaamızı ortaya koyduk. Yararlandığımız kaynakları dip­notta belirttik. Alıntılarda “Kalıp tercüme” yerine “mana aktar-ması”nı uygun bulduk.

Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm, “Tefsir Usulünde İşkâl” konusu ile “İşkâl'in Anlam Alanı”, “İşkâlı Giderme Yöntemi”, “Kur'an'da Anlaşılmayan Âyet veya Kelimelerin Bulunup Bulunmadığı”, “Tefsir Yönünden Âyetle­rin Tasnifi”, “Kur'an'ı Anlamada Anlayış Farklılığı”, “Kur 'an'ı Anlamanın Önündeki Engeller”, “Hz- Peygamber, Sahabe ve Alimlere Müşkül Gelen Örnekler”, "Müşkül Ayetler için Yapılan Seyahatler” benzer diğer bazı konulardan oluş­maktadır.

Çalışmamızın en geniş ve Önemli kısmını oluşturan İkinci Bölüm'de ise 'Fatiha Sûresi'nden başlamak üzere Kur'an'da tespit edebildiğimiz ve problem ihtiva ettiği iddia edilen âyetleri çözmeye çalıştık. Araştırmayı genel bir “Sonuç” ile tamamladık.

Ey Rabbimiz! Katından çalışmalarımızda bize bir rahmet ver, bize bir çıkış yolu lütfet. Ey Rabbimiz! Âdem'e, İbrahim'e, Muhammed'e öğrettiğin gibi bizlere de öğret. Ey Rabbimiz! Unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme. (Amin.)

 

 

İŞKALIN TANIMI VE GİDERME YÖNTEMİ

 

MÜŞKÜLÜN TANIMI

 

 

a-Lügat Olarak

Müşkül,  kökünden türetilmiş olup,  birinci baptaki formuyla, hayvanın ayağını kösteklemek anla­mına gelir. Aynı babın  mastarında, işlerin karışması,  biçimiyle gelen dördüncü bapta ise; renklerin ka­rışması, gözün beyazlığına kırmızılığın karışması anlamlarına gelmektedir.

Buna göre  sözcüğünü sülâsî kökünden ele aldığımızda, karışıklık veya birşeyin yerinden kayması, renklerin karışması, iki şeyin benzemesi anlamlarına,  yani, if'al babında ise ka­rışmış iki şeyin benzemesi, heyet ve surette uygunluk, özdeşlik ve nitelikte ise benzeşmek anlamlarına gelir. [10] Bu nedenle karı­şık olan her şeye müşkil veya müşkül denilmektedir. [11]

 

b-Kavram Olarak

 

Müşkül veya müşkil, benzeri anlamlarla girift olduğu için düşünmeden anlamı bilinmeyen lafızdır. [12] Müşkülün diğer bazı tanımları şöyledir:

Müşkül: manası kendinden ne murat edildiği teemmülsüz bilinmeyecek derecede kapalı olan lafızlardır. [13] Müşkül, özelliğinden dolayı muhatap tarafından asıl anlamı an­laşılmayan lafızlardır. [14]

Müşkülün lügat ve kavram olarak yapılan tanımlarını de­ğerlendirirsek; müşkülde bir anlam karışıklığıyla beraber bir kapalılığın bulunduğu neticesine varırız. Buna göre müşkül için şöyle bir tanım yapmamız mümkündür: Müşkül: lafızdan kay­naklanan bir nedenden dolayı, ancak bir karine veya kapsamlı bir düşünce ile anlaşılabilen lafızdır. Kur'an tefsiri usulü açı­sından değerlendirdiğimizde ise, Kur'an'da geçen herhangi bir lafzın yapısı veya âyet içindeki konumundan dolayı, ciddi bir Çalışma veya düşünme neticesinde anlaşılabilen kelime veya âyetlerdir.

 

c-Tarifin Kur'an Metni Üzerinde Gösterilmesi

 

 Örnek 1

 

“Ey iman edenler namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip topuklara ka­dar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti

alın.” [15]

âyeti, zahiriyle bedenin dış kısmının yıkanmasını emret­mektedir. Bedenin iç kısmı ise muaf tutulmuştur. Âyetin müş­kül yönü, ağzın yıkanıp, yıkanmaması konusudur. Zira ağız, bir yönüyle bedenin batını, diğer yönüyle de zahiri sayılmaktadır. Yıkanmayı emreden temizleniniz, lafzı pekiştirmeli gelmiş ve dolayısıyla ağzın da yıkanmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır. [16] Boy abdestine oranla namaz için alınan abdest, daha çok tekrarlandığında onda ağzın yıkanması vacip görül­memiştir. [17]

 

 

örnek 2

 

“Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.” [18]

Âyette geçen  lennâ edatının iki anlamı vardır.

a-       Nasıl,

b- Nerede. Edatın âyet içindeki anlamı olan nasıl'ı bulmak için düşünmeye gerek duyulmaktadır. Bu anlama âyette geçen el-hars yani tarla karinesiyle varmaktayız. Dolayı­sıyla müşkülü gidermede düşünme ve karine önemli iki malze­medir. [19]  

 

MÜŞKÜLE YAKIN BAZI KAVRAMLAR

 

el-Hâfi: sözlükte, gizlemek, ketmetmek ve örtmek an­lamına gelmektedir. [20] Istılahta ise: kelimenin dışında bir engel ile manası kapalı olup araştırma ve gayret ile giderilebilen söz­dür. [21] Buna hırsız örneği verilebilir. Koruma altındaki bir malı Çalan birine hırsız denildiği halde, dolandırıcı birinin aynı kap­sama girip girmediği ise hafi dır. Yani net değildir. Hafi, müş­külden daha kapalıdır.

el-Mücmel: Sözlükte kapalılık anlamına gelir. Kavram olarak; lafızdan anlamı anlaşılmayan, başka açıklayıcıya ihtiyaç duyulan sözcüktür. [22] Mücmel de müşkülden daha kapalıdır. Salat/namaz, mücmel bir kelimedir. Zira salaî lügatte dua anla­mındadır. Ancak sünnet, onun ne anlama geldiğini açıklamıştır.

el-Müphem: Sözlükte kapalı olma, bilinmeme, karışık­lık ve güçlüğü ifade etmektedir. Kavram olarak da, Kur'an’da özel İsimler yerine, ism-i mevsûl veya zamirlerle zikredilen peygamber, veli, insan, cin, melek, belde, ağaç, hayvan , yıldız gibi varlıkların özel adlarından haber veren bir ilimdir. [23] Buna, Kur'an 2/259 'da ism-i mevsûl ile anılan Şahıs ile  36/13 'de ge­çen Karye lafızları misal verilebilir. İlk âyette geçen Şahsın Uzeyir, ikinci âyette geçen Karye'nin de Antakya olduğu iddia edilmektedir. Mübhem lafızlar, vahiyle bilinir, gayret ve araş­tırma ile bilinmeleri imkansızdır.

el-Müteşâbih:  Sözlükte  karışmak ve  benzeşmekten gelir. Kavram olarak; kapalılığı içinde ve aslında olup Kitap ve Sünnetle belirtilmeyen lafızlardır. Anlamını ilimde derinleşen­lerden başka kimse bilmez. [24] Buna, sûrelerin başındaki mukatîa harfleri ile Dabbetü'l Ard'ın mahiyeti misal verilebilir. [25] Müş­külde neticeye varmak müteşâbihten daha kolaydır. Müteşabihte, cehd ve gayrete rağmen çözümü mümkün olmayan âyet veya lafızların muradı, Allah'a bırakılır. [26] Bununla beraber müş­külü müteşâbih âyetler kapsamına alanlar da olmuştur. [27]

Müşkül için söylediğimizi, düşünme ve araştırma netice­sinde manaları anlaşılan hafi ve mücmel için de söyleyebiliriz. Zira onlarda da neticeye varmak mümkündür. [28]

 

MÜŞKÜL ÂYETLERİN ALANI

 

Müşkül, yani anlama problemi bulunan âyetlerin alanım, belirli bir konu ve saha İle sınırlandırmak mümkün değildir. Bazıları, zaman ve olayların beraberinde getirdiği problemler­dir, bazıları da, insanların düşünce yapısı ve anlama farklılıkla­rından kaynaklanmaktadır. Dün anlama problemi bulunmayan birçok âyet ve konu, bugün problem teşkil etmektedir.

Nüzulünden günümüze kadar Kur'an'ı anlayıp anlama­maktan doğan problemleri iki döneme ayırabiliriz.

 

a-Geçmişte

 

Kur'an'm indiği ilk günden itibaren, Müslümanlar onu an­lamaya ve hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bu süreçte birçok problemle karşılaşmaları kaçınılmazdı. Hz. Peygamber hayatta iken problemleri gidermek gayet kolay ve mümkün idi. Ashab, basit problemleri bile ona götürür, onun yardımıyla çözerlerdi. İlerde de detaylarıyla ele alacağımız gibi, problemler dil, akide, ibadet, geçmiş peygamber ve toplumlarla ilgili konulardı. Ashab için problemleri çözmek, sonraki kuşaklara nispeten da­ha kolaydı. Zira onlar, Kur'an'ın nüzulünü yaşadıkları için Kur'an ile ilgili problemleri, birbirlerinden sormak suretiyle çözme fırsatını buluyorlardı. Tabiin döneminde, İslâm'ın deği­şik iklim ve bölgelere yayılmasıyla yeni problemler ortaya çıktı. Tabiinden yirminci asrın başlarına kadar görülen problemler pa­ralellik arz ederken, bazı konularda da tamamıyla değişiklik arz etti. Bu uzun dönem, tefsir ilminin oldukça yaygınlaştığı ve çok önemli tefsirlerin yazıldığı dönemdir.

Geçmişte müfessirlerin değindikleri problemler, genel an­lamda, dil, belagat, âyetler arasındaki münasebetler, mezhep mensuplarının birbirlerine ve İslam muhaliflerinin itirazlarına verdikleri cevaplardan oluşmaktaydı. Ehli Sünnet tefsir ekolü öncülerinden Râzî, (v.60612099), Şirbinî (v.799/1396), Ebu Hayyân (v.754/1353) tefsirlerinde, ilgili âyetler bağlamında mezhebi tar­tışma ve problemleri rahatlıkla görebiliriz. Aynı yöntem, Mutezile ekolü öncülerinden, Zemahşerî (v.538/1143) ve Kâdî Abdulcebbarın (v.415/1024) tefsirlerinde açıkça

görülür. Onlar, Kur'an âyetlerini kendi ekollerinin prensipleri ışığında tefsir etmeye çalışmışlardır. Taassuptan dolayı birçok çelişki ve tutar­sızlığa düşmüşlerdir. [29]

 

b-Günümüzde

 

XIX. asırla batıda başlayan ve sonra da İslam toplumla­rında görülen bilimsel ve teknolojik atılımlar birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Batı, teknolojide üstünlük sağlamış­tır. İslâm toplumları ise onlara yetişemeyince bir aşağılık komp­leksine girdi. Batı'nın sahip olduğu bilim ve teknolojinin aslın­da Kur'an'da mevcut olduğunu söyleyerek bu eksikliği gi­dermeye çalıştı. Bunun aksine batının gerçekleştirdiği modern ilimlerin ve bunun sonunda ortaya çıkan teknolojinin İslâm alemine girişine karşı bir kesim daha vardı. Bu kesim söz ko­nusu karşı çıkışlarına İslâm dinini gerekçe olarak gösteriyor­lardı. Yani bu direniş dinî bir tavır olarak ortaya çıkmıştı. Batı'nın gerçekleştirdiği bu sonucun temellerini Kur'an da mevcu­diyetini ispatlamak, modern ilimleri tahsil etme ve bilim sonucu ortaya çıkan tekniği kullanmayı meşrulaştırdı.  [30]

Batı teknolojisi ile materyalizm ve natüralizmin beraberle­rinde getirmiş oldukları problemlere Müslümanlar Kur'an'dan çözümler bulmaya çalıştı. “Kur'an ve Yaratılış”, “Kur'an ve Hayat”, “Evrim Teorisi ve Kur'an”, “Kur'an'da İnsan Hakları”, “Kur'an ve Modern İlimler,” “Kur'an ve İlerleme”, “Kur'an ve Çalışma”, “Kur'an ve Yönetim” ve benzer birçok konuda araş­tırmalar yapıldı. Öyle ki Kur'an, Müslüman toplumlarda yeni bir mahiyete bürünmeye başladı. Geçmiş dönemlerde görülen anlama problemlerinin tamamıyla günümüzdeki problemlerden ayrıldığını söyleme İmkanına sahip değiliz.

Geçmişte ve günümüzde İslam toplumlarında görülen problemlerdeki ortak payda, ikisinde de problemlerin art niyetten değil, öğrenme temayülünden kaynaklanmış olmasıdır. Geçmiş­te görülen müşkilatın çoğu, dil incelikleri ile mezhep ve ekol ih­tilafları çerçevesinde meydana gelmişken, günümüzde hayatta karşılaşılan problemlere Kur'an'dan cevaplar aramaktan kay­naklanmaktadır. [31]

 

İŞKÂLI GİDERMENİN HÜKMÜ

 

Müşkül, Kur'an'ı anlama ile ilgili bir konudur. Kur'an, dü­şünülmesi ve uyulması için gönderilmiştir. “Sana bu mübarek kitabı âyetlerini düşünsünler ve akıllı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” [32] Kur'an'ı uygulamak için anlamak, anlamak için de düşünmek gerekmektedir. Bu da ancak Kur'an'da söz konusu olan müşkilâtın çözülmesiyle mümkündür. Vacip için gereken konuların bilinmesi ve yerine getirilmesi de vacip kapsamında olduğundan, işkâl giderilinceye kadar üzerinde düşünmek ve araştırmak farzdır, [33]

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta in­sanlara apaçık gösterdiğimiz hidâyet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet edenler lanet eder.” [34] Ayet, Kur'an'ı talim, tefsir ve beyan vacip olduğunu vurgulamakta­dır. [35] Bu görev öncelikle ulemaya düşmektedir. Zira onlar pey­gamberlerin varisleridir. Gerçek anlamda bir tefsirin olması müşkül âyetlerin çözülmesine bağlıdır. [36]

 

KUR'AN'DA MÜŞKÜL etmenin VE MUTEŞABİH ÂYETLERİN BULUNMASININ HİKMETİ

 

Asıl olan Kur'an'ın anlaşılır ve açık olmasıdır. Birçok âyette bunu rahatlıkla görmekteyiz.

“Apaçık kitaba and olsun” [37]

“Apaçık âyetler,” [38] “Düşünülmesi  için kolayiaştınlan  âyetler” [39]  “Apaçık bir lisanla inen Kur'an”  [40] , “Her şeyi açıklayan kitap” [41] “insanlara bir açıklama” [42]  “Onları (ayetleri) geniş geniş açıkladık.” [43] Bu ve benzeri yüzlerce âyet, Kur'an'ın açık ve anlaşılır olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Kur'an'da birtakım müşkül âyetin bulunması da hikmetten hâli değildir. Kur'an'da müşkül, müteşâbih, mücmel vs. âyetlerin bulunması, insanların ilim ve kültür seviyeleriyle ilgilidir. Birine çok çetin veya müşkül gelen bir âyet veya lafız bir başkasına çok açık ve kolay gelebilmektedir. Bu nedenle âyetlerin işkâl yönleri ile sa­yıları insandan insana değişmektedir. Kur'an'da müşkül ve ben­zer âyetlerin bulunması alimleri daha ciddi bir biçimde Kur'an üzerinde düşünmeye ve çalışmaya götürmektedir ki, Kur'an hizmetine yönelik faaliyetler, faaliyetlerin en faziletlisi ve en önemlileridir.

Tüm âyetler aynı derecede muhkem ve açık olsaydı alimle­rin derece ve otoriteleri anlaşılmazdı. Asırlardır Müslüman âlimlerin Kur'an üzerinde çalışmalarının bir nedeni de Kur'an'da bu tür âyetlerin bulunmasıdır.

Her asır da görülen tefsir problemleri aynı değildir. Bir dö­nemdeki problem veya işkâl dil veya belagattan kaynaklanmış­ken bir başka dönemde de fen veya bilimsel açılardan kaynak­lanmıştır. Bundan dolayı insanların anlayış farklılıkları ve kül­tür seviyeleri değişiklik arz ettiği müddetçe ki Kur'an bunun kı­yamete kadar devam edeceğini haber vermiştir. [44] Müşkül âyetle­rin varlığı, onlarla ilgili çalışma ve faaliyetleri devam ettirmek­tedir.

Müşkül âyetler üzerinde çalışmak belagat, siyer, dil ve fıkıh ilimlerine de müracaat etmeyi gerektirir. Müşkül âyetler olma­saydı bunlara hacet kalmazdı. Kur'an'ı Kerim, Arapça'nın lafız ve mana örgüsü içinde, edebî sanatlara göre nazil olmuştur. Bu şu demektir: Kur'an'da icaz, ihtisar, itale, te'kid, işaret gibi edebî sanatların olması yanında bazı manaların gizlenmesi bazı manaların da açıkça zikredilmesi gereklidir. [45]  Kur'an'da bazı manaların müşkül ve müteşâbih âyetlerle gizlenmesi, İslâm kül­tür ve tefekkürü açısından pek çok önemli gelişmenin sebebi olmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz. [46]

1- Kur'an'ın tefekkürü emretmesi müşkül ve müteşâbih âyetlerin anlaşılması için itici bir güç oluşturmuştur. Bu güç kalpleri heyecanlandırmış, tefekkürü ve dikkati geliştirmiş, ata­let ve acizliği silip süpürmüş, [47]  ilmin insanlar arasında geliş­mesini   sağlamış, [48] düşünme   ve   araştırma   gelişerek  taklitten uzaklaşılmış,

araştırmaya yönlendirmiştir; bundan da dünyevî ve uhrevî pek çok faydalar hâsıl olmuştur. [49]

2- Müşkül ve özellikle de müteşâbih âyetler müminler için imtihandır. [50] Bu âyetlerle sağlam ve çürük inançlar ortaya çık­mıştır. [51]  Müminlerin teslimiyetleri denenmiş, amel olunmasa bi­le müşkül âyetleri okumakla sevaba nail olmuşlardır. [52]

3- Müşkül ve müteşâbihatla Kur'an'ın edebî üstünlüğü or­taya çıkmıştır. Kur'an muhaliflerinin kendi konuştukları dille, bildikleri kaidelerle inzal olan Kur'an'ın müşkül ve müteşâbihatının  bazılarını anlayamamaları ve bu konuda aciz kalmaları Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu ispat etmiştir. [53]

4- Müşkül âyetleri anlamak zor ve meşakkatlidir. Bu da çok sevap kazanmaya vesiledir. [54]

5- Kur'an'ın tamamı muhkem ve herkesin anlayabileceği kolaylıkta olsaydı, sadece belli bir kesime kaynaklık yapardı. Diğer düşünce ve mezhep sahipleri bundan mahrum kalırdı.

Müşkül ve müteşâbih âyetler sayesinde İslâmî düşüncenin ufukları gelişmiş ve genişlemiştir. Çeşitli toplumlara bol mik­tarda düşünce malzemeleri bu yolla sağlanmıştır. Her düşünce sahibi bu fikrî malzemelerle Kur'an kültürüne belli ölçüde katkı sağlamıştır. [55]

6- Müşkül ve müteşâbih âyetleri anlamaya çalışanlar, aklî delilere ve diğer ilimlere sarılmışlardır ki bu onları taklit karan­lığından kurtarmış, istidlal ve hüccetin ışığına ulaştırmıştır. Sa­dece muhkem âyetlere sarılmak aklî melekelerin gelişmesine mani olduğu gibi, Müslüman toplumun cehalet ve taklitten kur­tulmasını da zorlaştırırdı. [56]

7- Âyetlerin te'vili ve âyetler arası tercih bu tür âyetler sa­yesinde gelişmiştir; bu da pek çok ilmin gelişmesine sebep ol­muştur. Filolojik ve metodik ilimlerin gelişmesi müteşâbihatın araştırılmasıyla olmuştur. [57]

8- Bu   sayılanlar   arasında   en  önemlisi   de  müşkül  ve müteşâbih’in  soyut düşüncenin gelişmesine yardımcı olmasıdır. Avam somuta ilgi duyar, seçkinler ise soyuta meyyaldirler. Muhkem, müşkül ve müteşâbih âyetlerle hem halk hem de seç­kinler ilgi duymuş, böylelikle toplum fikrî yönden dengelen­miştir. [58]

 

HERHANGİ BİR METNİ İZAHA DUYULAN İHTİYAÇ

 

Dinî, hukukî, siyasî, edebî bir metnin izah ve açıklanması insanların farklı ve değişik yapı ve kültür seviyesinden kay­naklanmaktadır. Metinlerin kapalı kalması, yanlış yorumlara ve hatta bölünme ve kavgalarla neticelenen ihtilaflara götürebil­mektedir. Allah Teâla, buna mahal bırakmamak ve ilahî metin­lerin izah ve beyanı için peygamberler ve ehliyetli kişileri gö­revlendirmiştir; öyle ki, metinlerin beyanı peygamberlerin en Önemli görevleri arasında yer almıştır.

“Sana bu Kur'an'ı in­dirdik, insanlara kendilerine indirileni beyan edesin diye. Belki düşünürler.” [59] Allah Teâla, beyan ve izah görevinin yerine geti­rilmesini bir vecibe kılmış, konunun ehil ve uzmanlarından söz almıştır. “Vaktiyle Allah kitap verilen okur yazarlardan andolsun ki, onu insanlara beyan edeceksiniz ve gizlemeyecek siniz diye söz almıştı.” [60]

“Biz ayetlerimizi bilenler için açıkla­dık.” [61] âyeti, Kur'an'ın bilenler için gayet açık olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak, bilmeyenlere açıklama ve beyan görevi başta peygamberler olmak üzere ehil kişilere verilmiştir.

Konu ile ilgili olarak Lütfullah Cebeci’nin  mütalaalarını veriyoruz:

1- Metni yazan insanın üstünlüğünü gösterir. Alimin ilmî kudreti, eserine birçok dakik manaları yerleştirmesine sebebiyet verir. Bunların anlaşılması, çoğu zaman izah edilmesine bağlı­dır.

2- Eserdeki birtakım kıyas mukaddimelerinin ve şart cüm­lelerinin ya edebî bir incelikte ya da herhalde anlaşılır düşünce­siyle hazfedilmesidir. Binaenaleyh bazen şartın hazfedilen ce­vabının ve kıyasın hazfedilen mukaddimesinin ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duyulur ki bunu gösterecek ve sözdeki manayı ortaya koyacak olan da müfessirdir.

3- Kelimelerin mecaz, müşterek ve iltizam gibi üç değişik manayı aynı anda taşımasıdır. Binaenaleyh bu durumdaki bir kelimeden esas olarak hangi mananın kastedildiğini tespit et­mek bir açıklamaya bağlıdır. Bir eseri veya bir sözü açıklama ihtiyacı bazen o eser ve sözün kendisindeki bu gibi sebeplerden olabileceği gibi bazen de onun muhatapları arasındaki bilgi an­layış ve akü farklılığından dolayı olabilir. [62]

Önceden de değindiğimiz gibi, Kur'an Arapça nazil oldu­ğundan bu dilde bulunan hass, âmm, mecaz, hakikat, mücmel, sarih, kinaye, hafi mutlak, mukayyed vs. konuları içeren lafız­ları alması da muhakkaktır. Bunlar da ciddi bir çalışma ve izahı gerektirir. [63]

 

KUR'AN'DA ANLAŞILMAYAN BİR ŞEY VAR MI?

 

Kur'an’ın önemli özelliklerinden biri, onun insanlarca an­laşılır bir biçimde gönderilmiş olmasıdır. Zira Kur'an anlaşıl­maz olsaydı insanlara şöyle bir itiraz hakkı doğardı: Allah'ım! Bize anlaşılmayan muğlak ve çetin bir kitap göndermiştin, on­daki muradını anlayamadık, dolayısıyla ondan sorumlu olma­mız hikmetine muhaliftir. Birçok âyette, insanlar tarafından ko­layca anlaşılması için Kur'an'ın Arapça indirildiği vurgulan­mıştır.

“Akletmeniz için  Kur'an'ı Arapça indirdik.” [64]  

“Korun­sunlar diye pürüzsüz Arapça ile bir Kur'an indirdik.” [65] Âyette geçen livec lafzı manayı bozan veya anlaşılmayan çapraşık lafızlardır ki Kur'an ondan beridir. [66]

“Biz onu öğüt alırlar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” [67] âyeti de, Kur'an'ın anlaşılması için Arapça indirildiğini beyan et­mektedir.

Kur'an'da müşkül ve müteşâbih âyetlerin bulunması mutlak anlamda olmayıp, insanların değişik kabiliyetlerde olmaların­dan veya Arapça lisanına vakıf olmamalarından, dilin zamanla dejenere olmasından ve üzerinde gerektiği biçimde düşünme­mekten kaynaklanmaktadır.

“Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalpleri üzerinde kilitler mi vardır?” [68] 

“Eğer müşriklerden biri senden güvence isterse ona güvence ver ki Al­lah'ın kelamını dinleyebilsin.” [69]  âyetleri sarih olarak müşrikler dahil, her kesimi Kur'an dinlemeye davet etmektedir. Eğer an­laşılmayan bir kitap olsaydı hem Kur'an'dan böyle bir davet olmazdı ve hem de müşrikler 'bizi davet ettiğin kitap anlaşılmı­yordu ki onu dinlemiş olalım' diye itirazda bulunacaklardı.

Kur'an ne rumuz ne de bilmecedir. O, apaçık olduğunu de­falarca beyan etmektedir. İbn Teymiye, müteşâbih âyetler dahil olmak üzere Kur'an'da anlaşılmayan birşeyin bulunduğunu id­dia etmenin bid'at ehlinin şiarı olduğunu şöyle açıklar: Allah, başta peygamberlerine daha sonra da insanlara anlaşılmayan birşey göndermekten münezzehtir. Müteşâbih dahil, Kur’an'ın tamamı açıktır. Selef ulemasından birçoğu müteşâbih âyetleri bildiklerini söylemişlerdir. Bu bağlamda İbn Abbas'ı zikretmek mümkündür.

“O, Sana bu muazzam kitabı indiren O'dur. Onun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan âyetlerdir. Diğer birtakımları da anlamları benzeşik olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak için sa­dece anlamı benzeşiklerin ardına düşerler. Halbuki, onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: 'İnandık, hepsi Rabbimizdendir.' derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez.” [70] âyetinde geçen er Râsihun'un; ilimde yüksek payeye ulaşanlar olduğunu söyle­miştir. Rabi b. Enes, (v. 110/728) Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de   müteşâbihi   bilenlerden   olduklarını   söylemişlerdir. [71]  İbn Kuteybe de,  'kimse müteşâbih dahil, Kur'an'da herhangi bir âyetin bilinemeyeceğini söylemesin. Zira her âyet insanların istifade etmeleri için gönderilmiştir.'demiştir. [72] Tabiin dönemi müfessirlerinden Mücahid de Kur'an'ı baştan sona kadar İbn Abbas’a arz ederek öğrendiğini ifade eder. [73]  İbn Mesud, 'Al­lah'a yemin ederim ki, ben her sûrenin nerede ve kimin hak­kında indiğini bilirim. Benden daha iyi tefsir bilen birinin oldu­ğunu bilsem, mesafeye bakmadan deveme atlar, ondan öğren­meye giderim.'demiştir. [74]  Yukarıda da değindiğimiz gibi bazı alimler müteşâbih âyetlerin bilinemeyeceğini savunmuşlardır. Ancak onlar hakkında da birçok yorum ve kanaat belirtilmiştir.

Kur'an'da mutlak anlamda anlaşılması mümkün olmayan âyet veya lafızlar olsaydı bidat ekol mensupları kendileri için fırsat kollayıp onları arzu ve istekleri istikametinde tefsir et­meye ve Kur'an'ı ta'n etmeye çalışacaklardı. Zira bu durumda vahyin gelmemesi ile anlaşılmayan bir vahyin gelmesi arasında önemli bir fark kalmayacaktı.

“Muhakkak bilen bir topluluk için âyetlerimizi geniş geniş açıkladık.” [75]  

“Gerçekten onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak ilim üzere açıkla­dığımız bir kitap getirdik.” [76]  Ayetleri Kur'an'da bilinmeyecek herhangi bir âyetin bulunmayacağını göstermektedir.

Anlaşılmaları mümkün olmayan âyetlerin bulunması, “Hz. Peygamber görevini ikmal etmeden gitti.” anlamına gelir ki bu iddia peygamberlik makamıyla bağdaşmaz. Ayetin düşünüp an­lasınlar bölümü de, Kur'an'da açıklanamayacak bir âyetin söz konusu olmadığını vurgulamaktadır, aksi takdirde mümkün ol­mayan birşeyle sorumlu olmak söz konusu olur. Yerine geti­rilmesi mümkün olmayan birşeyden sorumlu tutulmak, ilahî hikmetle bağdaşmamaktadır.

Kıyametin ne zaman kopacağının bilinmemesi, Kur'an'da anlamları bilinemeyen âyetlerin varlığına delil sayılmaz. Zira Allah, Kur'an'da kıyametin zamanını bildirecek herhangi bir âyet indirmemiştir. Zaman zaman müteşâbih âyetlerle saf zihin­ler saptırılmak istenmiştir. Çünkü müteşâbih âyetler istismar edilmeye müsaittirler.

Kur'an'ı tefsir gayesiyle yapılan çalışmalar zaman-zaman Kur'an'ı anlama gayesinden saptırılmış, tılsım ve muamma ol­maktan öteye geçmemiştir. [77]

 

TEFSİR YÖNÜNDEN AYETLERİN TASNİFİ

 

Kur'an'ın özelliklerinden birisi de, tüm âyetlerin anlaşıl­ması yönünden aynı derecede olmamasıdır. Arap dilinden ha­berdar mümeyyiz bir çocuğun bile anlayabileceği âyetler bu­lunduğu gibi, alimleri yıllarca düşünmeye sevk eden müşkül ve müteşâbih âyetler de mevcuttur. Tefsir ve anlam bakımından âyetleri şu şekilde tasnif etmek mümkündür.

1- Umumun ihtiyacı ile ilgili olan normal akıl sahiplerine hitap eden âyetler grubu ki, bunlar sayıca büyük bir yekûn tutar. Bu gruptaki âyetler çok açık seçik ifadelerle gelmiş olduğun­dan, bunları anlamak İçin yalnızca Arapça bilmek yeter. Bunlar ilim sahibi olmayı, hatta okur-yazar olmayı bile gerektirmez. Hiçbir açıklamaya ve yoruma ihtiyaç duyulmaz. Dinin temel il­kelerini, helal ve haram konularını bildiren kesin anlamlı muh­kem âyetlerdir. Bunlar genelde “li kavmin ya'kılun”, “lealleküm takilûn” gibi ifadelerle bitmektedirler.

2- Anlaşılması belli bir seviyeyi gerektiren âyetler grubu vardır ki, bunları anlamak için sadece Arapça bilgisi ve akıl ye­terli değildir. Örneğin, ay ve güneşten, gök gürlemesi ve yıldı­rımdan, bulattan ve yağmurdan, dağ ve denizlerden bahseden âyetler, ilk bakışta herkes tarafından kolay anlaşılır gibi görü­nürse de, onları gerçek anlamlarıyla ve incelikleriyle anlayabi­lenler ancak o konunun uzmanı olan ilim adamlarıdır.

“Görü­yorsun Allah  bulutlardan yağmur indirmektedir. Sonra  biz onunla çeşit çeşit meyveler yetiştirdik. Dağlardan da kimi be­yaz, kimi kırmızı, türlü renklerde kapkara yollar peyda ettik. İn­sanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle çeşit çeşit, renk renk cinsler yarattık. Allah'ın kulları içinde kendisinden en çok korkanlar ancak ilim sahibi olanlar­dır.” [78]  Dağ geçitlerindeki yolların veya ırmakların aşındırmasıyla meydana gelen kar kesitlerinden oranın jeolojik yapısını tanımak, renkli kayaların hangi madenlere ve minerallere dela­let ettiğini anlamak için ancak jeolog olmak gerekir. Bu âyet­lerde ipuçları verilen konular, başta coğrafya olmak üzere, ast­ronomi, meteoroloji, jeoloji, fizik, botanik, sosyoloji hatta ge­netik gibi ayrı ayrı ilim dallarının sahasına girmektedir. Tabiat­taki incelikler, ancak bu konularda ciddi araştırmalar yapan ilim adamlarınca yakından gözlenir.

3- Hikmetle ve derin düşünmeyle ilgili olan ayetleri anlaya­bilmek için Arapça bilgisi, akıl ve ilim yanında tefekkür de ge­reklidir. Bunlar okuyanın idrak ve düşünce seviyesine göre de­ğişebilen, çok yönlü ve derin manalar taşıyan âyetlerdir. Me­sela, oruç ibadetinin sabır ve iradeyle ilgisi ilk bakışta anla­şılabilir. Ancak namazın sabır ve iradeyle ilgisi daha fazla ve daha sürekli olduğu halde oruçtaki kadar kolay görülmez. Bir sosyal yardımlaşma kurumu olan zekatın faydasını Müslüman olmayanlar da anlayabilirler. [79]

İbn Abbas da buna yakın olarak, âyetleri tefsir yönünden üç kategoride incelemiştir.

1- Yalnız Allah'ın bildiği ve tefsiri zamana tehir edilmiş âyetler. Dabbetu'l-Ard'ın niteliği ve çıkış zamanı, kıyametin vakti, Hz. İsa'nın nüzulü ve güneşin batıdan çıkışı vb. konular.

2- Tefsiri Hz.Peygamber'e özgü olan âyetler. Namaz oruç hac vb. ibadetlerin eda biçimleri. Bu konuda konuşmak ancak vahiyle mümkün olduğundan, Resûlullah'tan başka kimsenin hüküm koyma yetkisi yoktur. Bu bağlamda namazların vakit ve rekat adetleri zikredilebilir.

3- Dilcilerin tefsir ettikleri âyetler, [80] ilk etapta kategoride Kur'an'ın anlaşılamayan âyetlerin bulunabileceği vehmine ka­pılmamak gerek. Zira söz konusu konularda yetecek kadar ma­lumata sahibiz. Mezkur konularda detaya girmeye lüzum yok­tur. Zaten Kur'an, defalarca kıyametin vuku bulacağından bah­setmiş, zamanını ise Hz. Peygamber dahil hiç kimseye bildir­memiştir. Müteşâbih âyetler, muhkem âyetler ışığında tefsir edi­lebilir. İbn Teymiye bu konuda şunları der: Ebu Abdullah b. Raşik (v.749/l348)'den bir tefsir yazılması talep edilince şöyle demiştir: Kur'an'ın büyük bir bölümü tefsire ihtiyaç duyulma­yacak kadar açıktır. Diğer bir kısmı da ulema tarafından tefsir edilmiştir. Bir kısım âyetler bazı alimlere meçhul kalmıştır. Söz konusu âyetler için muhtelif kaynaklara başvurulur, tek bir âyet üzerine bile tefsirler yapılmıştır. Ben de bu çeşit âyetler üzerine bir tefsir yaptım. [81]

Tefsirde ifrat ve tefrit yapılan konuların başında, Kur'an'da zikredilen Allah'ın sıfatları konusu gelir. Bu konuda da Kur'an'da herhangi bir muamma veya anlaşılmayan bir konu söz konusu değildir. İmam Malik'in de dediği gibi, mesela istiva malum, niteliği ise insan aklıyla bilinemez. Müteşâbih âyetler üzerinde düşünme yasağı konulmamış, ancak bu konuda sap­malara düşülmemesi tavsiye edilmiştir. [82] Kanaatimize göre bu konuda en sağlam ve sağlıklı yöntem selefin yöntemidir. Selef, sıfat âyetleri konusunda şu yöntemi takip ederdi: Kur'an ve Hz. Peygamber'den sağlam yollarla bize gelen sıfatları lafız ve ma­naları tevil ve yoruma gitmeden olduğu gibi kabul eder, Kur'an ve sağlam sünnetle nefyedilen husus ve sıfatları da nefyederdi.  Ebu Hanife, Eşarî, Gazzalî, İmamu 'l-Harameyn, Razî, İbn Teymiye ve benzeri alimler de bu yöntemi uygulamışlardır.

Kur'an'da geçen  yed,  vech, nefs kelimelerini olduğu gibi tevile gitmeden almışlardır. Zira

“Allah, ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” [83] âyetinde geçen iki yed'i kudret ile tefsir etme âyetin akışına uygun değil­dir. yed kelimesine kudret anlamını versek 'iki kudretimle' anlamı çıkar ki buna Arapça'da cevaz bulmak mümkün değil­dir. Kaldı ki eğer 'Yed' kudret anlamında olsaydı, İblis itiraz edip 'Adem'i kudretinle yarattığın gibi beni de kudretinle yarat­tın dolayısıyla onun bana herhangi bir üstünlüğü yoktur.' diye­cekti. Kur'an'da geçen sıfatları insanların organ, ve vücut par­çalarına benzetmeye de gerek yoktur.' Zira Allah,

“Onun ben­zeri gibi hiçbirşey yoktur!” [84] buyurmuştur. Bununla da Allah'ın zatına ve sıfatlarına yakışmayan her türlü benzetme nefyedilmiştir. Allah'ın benzeri olmadığı gibi, O'nun sıfat ve fiillerinin de benzeri yoktur. O tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

Sıfat konusunda tevil ve akıl yürütmeyi savunanlar bu ha­reketleriyle çözülmeleri mümkün olmayan problemlere yol aç­mışlardır. Sözgelimi, rü'yetullah'ı inkâr edenler, gerekçe olarak akılla izah edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Allah'ın ilim ve kudret sıfatlarını reddedenler de onları akıl ile izah edemedikleri için bu yönteme başvurmuşlardır. Allah'ın Arş 'ını, bedenlerin haşrını, cennette yeme ve içmeyi reddedenler, bu konuları akıl ile izah etmekten aciz kaldıkları için inkârı bir yönteme başvur­muşlardır.

Konuyu şöyle özetleyebiliriz:

1- Kur'an ve sağlam sünnetle gelen sıfat, lafız ve fiiller ol­duğu gibi kabul edilir.

2- Kur'an ve sağlam sünnetle gelen sıfat ve fiiller zaruret-i diniyyeden olan konulardır. Namaz, oruç nasıl tevile gidilme­den alınıyorsa, Allah'ın sıfatları da aynı yöntemle tevil ve tah­rife gitmeden alınır. Aksi halde Karamite ve Batiniye'nin namaz ve diğer ibadetler konusunda düştükleri sapmalara düşüle­bilir.

3- AkI-ı selimin sağlam naslara ters düşmesi düşünülemez. Zira ikisinin de kaynağı, Allah Teâla'dır. Kur'an'da geçen yüz­lerce sıfat âyetleri bu yöntemle tefsir edilirse birçok müşkül âyet ve hadis kendiliğinden halledilmiş olur, ihtilaflar kalkar, tahrif ve bidatler zail olur. [85]

 

İŞKÂLI (PROBLEMİ) GİDERME YÖNTEMLERİ

 

1- Arapça'yı Kullanmak

 

Kur'an en fasih Arapça ile inmiştir.

“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” [86]

“Onu Cebrail uyarı­cılardan alasın diye apaçık Arap diliyle senin kalbine in­dirdi.” [87]  İlk âyet, Kur'an’ın inişinin gayesini insanların anla­ması olarak belirtmektedir. Diğer âyet de, Kur'an'ın açık ve an­laşılır dil ile gönderildiğini vurgulamaktadır. İmam Malik, Arapça'yı bilmeden Kur'an'ı tefsir edenlerin cezalandırılması gerektiğini savunmaktadır. [88] Şatibî de Kur'an'ı anlama yolunun Arapça'dan geçtiğini, Arapça'yı bilmeden Kur'an'ı anlamanın mümkün olmayacağını savunur.

Ashab, Kur'an'ı anlamada ilk adım olarak Arapça ve Cahiliye dönemi şiirinden yararlanırdı. Bu bağlamda “Yoksa Al­lah'ın kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağın­dan emin mi oldular.” [89] âyeti zikredilebilir. Hz. Ömer, hutbe irad ettiği bir sırada, âyette geçen tahavvuf lafzının anla­mını sormuş, Hüzeyl kabilesinden biri kalkıp, kendi kabilesinin şiirinden örnek vererek tahavvufun, tedricen azaltma anlamında olduğunu söylemiştir. [90]

Tefsirde görülen sapma ve işkâlin büyük ölçüde dili kulla­namamaktan kaynaklandığını söyleyebiliriz. İslâmî ilimlerde söz sahibi olmak, özellikle de tefsir, hadis ve ictihad gibi önem­li konular Arapça'yı bilmeye bağlıdır. Kur'an ve Sünnet'de, amm, hass, hakikat, mecaz, mutlak, mukayyed vs. lafızlar mev­cuttur. Bunlar Arapça'nın özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Kur'an'ı anlamada Arapça'nın önemini farkeden birçok or­yantalist İslamî ilimlerde söz sahibi olmak kastıyla Arapça'yı öğrenmiştir. [91] Herhangi bir kitabı veya ilmi öğrenmenin yolu, adı geçen kitap veya ilmin temel dilini bilmekten geçer. Kur'an müşkilâtını çözmede kelime yapısı da çok önemlidir. Örneğin “vecd” mastarının türevlerini incelersek, aynı kelimeden türetildikleri halde hareke ve yapıdan dolayı anlam farkının ortaya çıktığını göreceğiz. Şöyle ki:

: Vicdan: Kayıp şeyi bulmak, 

: Vucüd: İstenilen şeyin bulunması, 

: Mevcede: kızgın hal,

: Vecd de sezgi anlamındadır. [92]

Dilin, müşkül âyetleri çözmedeki önemini sahabe döne­minde yaşanan şu olay da ortaya koymaktadır. Muaviye, bir gün Îbn Abbas'a gider ve “Nerdeyse Kur'an dalgaları arasında helak olacaktım, çareyi sana müracaat etmede buldum.” der. İbn Abbas; “Ne oldu ya Muaviye?”diye sorar.

-Şu âyetin anlamını anlayamadım.

-Hangi âyet,ey Muaviye?

“Zünnun'u/Yûnus'u da zikret. O, öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti.” [93] Nasıl olur da bir peygamber Allah'ın kudretinden şüpheye düşer? İbn Abbas, âyette geçen “nakdir” lafzının 'güç ge­tirme' anlamında olmayıp, 'miktar ve sıkıştırma' anlamında ol­duğunu söylemiştir. [94] Kur'an'da zihne kapalı gelen lafız veya âyetler için en büyük destek Arapça'yı gerekli biçimde kullan­maktır, îbn Abbas şu tavsiyede bulunmaktadır: Kur'an'da her­hangi bir problemle karşılaşırsanız Arapça'ya başvurunuz. [95]

 

2-  Kur'an'ı Bir Bütün Olarak Ele Almak

 

Kur'an'ı en güzel tefsir eden yine Kur'an'ın kendisidir. Kur'an, inanç esaslarını, ahlakî prensipleri, şer'î hükümleri, kıs­saları, kâinatta Allah'ın varlık ve birliğini gösteren delilleri, da­vet ve öğütleri, ibretleri, inzar, emir ve yasakları, teşvik ve sa­kındırmaları beliğ ve veciz bir üslupla ele almaktadır. Kur'an bütünlüğü üzerine doktora yapan Halis Albayrak bu konuda şu­nu der: Kur'an'ın bütünlüğü, içinde birbiriyle bağlantılı bir yapı oluşturduğu gözlenir. Kur'an'ı herhangi bir aygıta benzetirsek sözünü ettiğimiz irili ufaklı parçaları aygıtı oluşturan a, b, c, ç gibi öğeler olarak düşünebiliriz. Bu parçalar tek başlarına mu­ayyen bir rol üstlenmekle beraber aygıtın tümünün ahenkli ça­lışmasını sağlayan fonksiyonları vardır. Dolayısıyla Kur'an'ın parçaları yerine göre birbirlerini tamamlayan, yerine göre bir­birlerini açıklayan nitelikleriyle ayrılmaz bir bütün oluş­tururlar. Çünkü bir yerde kapalı olan ifade başka bir yerde açık, bir yerde muhtasar olarak verilen bir fikir diğer bir tarafta taf­silatlı bir yerde mutlak olan başka bir yerde kayıtlanmış, bir yerde ifadeli bir husus diğer bir yerde tahsis edilmiş şekliyle geçebilir.” [96]

Konu ile ilgili bazı örnekler:

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.” [97]

Bu ve benzeri âyetler tek başlarına ele alındığında, inkâr edenlerin kalp ve kulaklarının niçin mühürlendiği anlaşılmayarak dolayısıyla onlara cebr ve zorlamanın yapıldığı kuşkusu or­taya çıkar. Âyet tek başına değil de, Kur'an bütünlüğü içersinde ele alındığında, cebrin söz konusu olmadığı, yaptıkları günah­lardan dolayı kalplerinin mühürlendiği anlaşılacaktır.

“Hayır onların yapıp kazandıkları şeylerden dolayı kalpleri üzerine pas tutmuştur.” [98]

“Allah, küfürlerinden dolayı kalplerini mühürle­miştir.”  [99]

 “Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki bilgiye göre saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği), gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?” [100] Ayet­ler, kimlerin kalplerinin mühürlendiğini açıkça beyan etmekte­dir. Görüldüğü gibi, işkâl Kur'an bütünlüğü içerisinde gideril­miştir.

“Ey iman edenler, alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak ediniz.” [101]

âyeti infakta bulunmayı emretmektedir, ancak bu infakm ne kadar olacağım beyan etmemektedir. Dolayısıyla ortada bir be­lirsizlik söz konusudur. “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar:

işkâlin tanımı ve giderme yöntemi De ki ihtiyacınızdan arta kalanı.” [102] âyeti de infakın nasıl yapı­lacağını açıklamaktadır.

3. Sünnet'e Başvurmak

Sünnet'den kastımız, sağlam yollarla bize ulaşan, Resûlullah (s.a.v.)'ın söz, fiil ve takriratıdır. [103] Kur'an'ı en güzel tefsir eden kuşkusuz ki Hz. Peygamberdir. Kur'an kendisine nazil olmuş, insanlara tebliği ulaştırmış, emir ve yasaklarını herkesten önce yaşamış ve insanlara göstermiştir. İmam Şa­fiî'nin de belirttiği gibi Resûlullah'ın ortaya koyduğu ahkâm, Kur'an'ı anlayışından kaynaklanmaktadır. [104] Başka bir anlatımla sünnet, Kur'an'ın yaşanmış ve uygulanmış biçimidir. Resûlullah'tan gelen tefsirin önemi konusunda İbn Teymiye şunları der: Kur'an tefsiri konusunda Resûlullah'tan bir yorum gelirse ne dilci, ne de başkalarının görüşlerine başvurulur. Kur'an'ın sağlam sünnetle tefsiri konusunda fakihler şunu de­mişlerdir: Kur'an lafızları üç kategoride incelenir.

a- Şer'-i şerifle bilinen lafızlar. Zekat, oruç gibi.

b- Dil İle bilinenler. Güneş, ay gibi.

c- Örfe bağlı lafızlar. Alışverişteki kabz gibi. [105] İbn Teymiyye, Kur'an'da zikredilen, namaz, cihad, zekat vs. ibadetlerin ancak Resûlullah (s.a.v.)'ın gösterdiği biçimde anlaşı­labileceğini ifade etmek istemiştir. Kur'an, mezkur ibadetlerin detayına girmemiş, ancak

“De ki, Allah'ı seviyorsanız bana ta­bi olunuz.” [106]  

“Resul, size neyi getirdiyse alın ve size neyi yasakladıysa ondan vazgeçin.” [107]  âyetiyle nereye başvurulacağına dikkat çekmiştir. Sünnet'in anlam ve önemi konumuz kapsa­mında olmadığından, detaya girmiyoruz. Kur'an müşkilâtı konusunda sünnetin vazgeçilmez önemli bir merci olduğunu vur­gulamak istiyoruz. Resûlullah döneminde, Ashab kendilerine müşkül gelen âyet veya lafızları bizzat kendisinden sormak su­retiyle çözmeye çalışırdı. Bizler de Kur'an tefsirinde karşılaşa­cağımız herhangi bir müşkül karşısında sahih sünnete başvurmalıyız.

Sünnette çözülen müşkül âyetlerin tefsirine örnekler:

“İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle kirletmeyenler var ya; güvende olma onların hakkıdır” [108]

âyeti nazil olunca Ashab; “Ey Allah'ın Resulü içimizde zu­lüm etmeyen kim var ki?” diye sormuş, Resûlullah, âyette ge­çen zulümden kastın, şirk olduğunu açıklamıştır. [109]

Resûlullah, Rıdvan biatında

“Bana elini uzatan herkes cen­nete girecektir” deyince, eşleri Hafsa;

 “İçinizde oraya uğramayacak kimse yoktur. Bu Rabhinin üstlenmiş olduğu kesinleşmiş bir hükümdür.” [110]

âyetini okumuş ve sonra da âyetin açıklamasını istemişti. Resûlullah,

“Sonra biz korunup sakınanları kurtaracağız. Za­limleri de orada dizleri üzerinde çökmüş bırakacağız.” [111]  âyetini okuyarak, kimlerin cehennemde kalacağını açıklamış ve Hz. Hafsa'nın âyet hakkındaki problemini çözmüştür.” [112]

Netice olarak, müşkül gelen birçok âyet, sağlam sünnete başvurmak suretiyle çözülebilir.

 

4- Taassup ve Taklitten Uzaklaşmak

 

Yanlışta ısrar etme anlamına gelen taassup ile delilsiz da­yanaksız başkasının söz ve hareketlerini kabul etme anlamına gelen taklide sarılmak, Kur' an' ı anlamanın önünde önemli iki engeldir. Taklit ve taassuptan sarfı nazar edip, tahkik ve delile sarılmak müşkilatı halletmede bizlere ışık tutacaktır. Birçok müfessirin karşılaştıkları problem ve sapma, taklit ve taassuptan kaynaklanmaktadır. Çünkü mukallitler akıl ve düşüncelerine pranga vururlar, başkalarının gözleriyle görmeye çalışırlar ve onların değnekleriyle yürümeye koyulurlar.

Râzî, hocasından kendi zamanında yaygın olan taklit ve mukallitlerin vardıkları boyutları şöyle nakleder: Birçok mu­kallide Kur'an'dan âyetler okudum, mezhepleriyle çeliştiği için âyetlerden yüz çevirdiler. Araştırmacı muhakkikler, bu öldürücü zehrin (taklidin) şimdi de dünya ehlinden birçoğunun dama­rında dolaştığını görmektedir. [113] Ezher'in Sabık Şeyhi Merhum Muhammed Abduh, birçok âyette hüküm sarih olduğu hâlde, taklit ve taassuptan dolayı, bazı müfessirlerin çıkmaza nasıl sap­landıklarını şu âyetin tefsiriyle izah etmiştir.

“Eğer hasta olur veya bir yoluculuk üzerinde bulunursanız ya­hut sizden biriniz ayak yolundan gelirse yahut kadınlarla cinsi münasebette bulunursa, bu durumda su bulamamışsanız o za­man temiz bir toprakla teyemmüm edin.” [114]

Âyet, mutlak anlamda seferde olana teyemmüm iznini ver­mişken, birçok mukallid, mezhep ve ekollerine uymadığı için âyeti anlaşılmaz bir biçimde tefsir etmeye çalışmışlardır. Oku­yucu, taklit ve önyargıyla âyete yaklaşmadığı müddetçe, teyem­mümün hem hastalar hem de yolcular için kayıtsız bir biçimde caiz olduğunu anlayacaktır. Abduh, 25 tefsire müracaat ettiği halde âyeti taassup ve taklitten uzak tefsir eden birine rastlamadığını ve hepsinin de âyeti mezhep ve meşrepleri istikametinde tefsir etmeye yöneldiklerini gördüğünü ifade eder. Meşhur müfessir Âlûsinin bile, âyeti “En müşkül âyetler” kapsamında sa­yar. [115]

“Yüzler vardır ki parıldayacaklardır, Rablerine baka­caklardır.” [116] âyeti sarih bir biçimde ahirette ru'yetullah'ı ispat­larken, Mutezile prensiplerine aykırı olduğu için âyeti asıl ma­nasından saptırarak, kelime ve harflerini yersiz dayatmalarla başka anlamlara kaydırmışlardır. [117]

 

5- Gaybî ve Gereksiz Ayrıntılara Dalmamak

 

Herhangi bir yararı olmadığı için, bize bildirilmeyen birçok konuda detay ve gereksiz ayrıntılara dalmak suretiyle açık olan âyetler girift ve anlaşılmaz hale getirilmiştir. Hz. Peygamber'e bile bildirilmeyen konular, Kur'an'a müracaat edilerek araş­tırma yoluna gidilmiştir. Hz. Ömer gereksiz gaybî konulara da­lanlara birtakım cezai müeyyideler uygulamıştır. [118]

Konu ile ilgili örnekler:

Kur'an'da geçen ve sahih bazı hadislerde kıyamete yakın çıkacağı haber verilen Dabbet'ül-Ard hakkında gereksiz ayrıntı­lara girilmiş ve açık olan âyet anlaşılmaz bir hale getirilmiştir.

“Vadedilen, söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız. O, insanların âyetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler.” [119]

Konu gaybî bir meseledir. Vahiy dışında benzer konularda hüküm verilemediği halde, hayvanın çıkış yeri, biçimi, eni, bo­yu, rengi, ayağı kanat sayısı hakkında yersiz ayrıntılara girilmiş ve âyet hedefinden saptırılmıştır.[120] (Konu ile ilgili detay ilgili sûrenin müşkilâtı bağlamında gelecektir.)

“Ve peygamberler onlara dedi ki: Onun hükümranlığının alameti içinde Rabbinizden bir huzur ve Musâ ve Harun ailesi­nin geriye bıraktığından bir kalıntı bulunan meleklerin taşıdığı tabutun size gelmesidir.” [121]

Dabbetü'l-Ard konusunda olduğu gibi yukarıdaki âyette geçen sekine hakkında da yersiz ayrıntılara girilmiş ve âyet asıl hedefinden saptırılarak anlaşılmaz bir zemine kaydırılmıştır. “sekine,”  hayvanlara benzetilmiş  organlarının biçim ve ebadı verilmeye çalışılmıştır. [122] Gereksiz gaybî ayrıntılara gidil­mediği ve Kur'an'dan teknoloji ve benzer konular için referans aranmadığı takdirde, müşkül bilinen birçok âyet veya lafzın da­ha kolay anlaşılacağı muhakkaktır.

 

6- Zahirî Anlamı Esas Alıp, Gereksiz Yerde Batini Anlama Gitmemek

 

Kur'an'da asıl olan zahirî manadır. Zahirden kastımız Arapça kurallarına göre ilk etapta anlaşılan anlamdır. Batinîliğe gidildiği için tefsirde birçok problem ve sapma meydana gelmiştir. Zebidî, (893/1488) bu konuda şunları der: Kur'an'da asıl olan zahirî manadır; ondan sarf-ı nazar etmek birçok hatayı be­raberinde getirmektedir. Kim zahirî anlamdan batinî anlama yö­nelirse kapıyı kullanmadan içeri girmeye çalışır.” [123]

“İbrahim babası Azer'e birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun. Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” [124]

Âyette İbrahim (a.s.)'ın baba ismi sarih olarak verilmişken, yersiz tevillerle âyet gayesinden saptırılmıştır. Bunun sonucu olarak da, Âzer, Hz,İbrahim 'in babası mı amcası mı veya başka bir kişi mi idi soruları gündeme gelmiştir. Ayette geçen lafzın zahiriyle yetinilseydi bu tür müşkilât söz konusu olmazdı. Zaten Hz. İbrahim (a.s.)'ın babasının Azer olduğu sağlam hadislerle bildirilmiştir. [125]

 

7- Sibak ve Siyakı Göz Önünde Bulundurmak

 

Sibak ve siyaktan gayemiz, sözün gelişi öncesi ve sonrasını göz önünde bulundurarak ona göre âyeti tefsir etmektir. Kur'an âyetleri ilahî hikmetle dizilmiş inciler mesabesindedir. Hepsi bir bütünlük arz eder. Muazzam bir cihaz gibi tüm parçaları birbir­leriyle bağlantılıdır. Araya yabancı maddenin girmesi cihazı et­kiler. Âyetlerin sibak ve siyakına dikkat edildiği taktirde birçok müşkülün çözüleceği muhakkaktır. [126]

“Ona temiz olanlardan başkası dokunmaz.” [127]

Öteden beri âyetin abdestle ilgisinin bulunup bulunmadığı konusu tartışılmaktadır. Kimileri, âyeti delil göstererek abdestsiz kimselerin Kur'an'a dokunmalarının caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de âyetin sibakından hareketle âyetin, Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'daki durumuyla ilgili olduğunu belirt­mişlerdir. (Âyet hakkındaki geniş açıklama Vâkia Sûresi müşkilâtı bağlamında gelecektir.)

“(Kadın şöyle dedi): Nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder. Şüphesiz ki Rabbim Gafur ve Rahimdir.” [128]

Âyette geçen sözün Hz. Yûsuf'a, mı yoksa kadına mı ait ol­duğu konusunda bir problem söz konusudur. Âyetin sibakında, kadının sözü aktarılmış, Hz. Yûsuf un beri olduğu vurgulanmış­tır. Bu âyette de kadının itirafı söz konusudur. Zira söz Hz. Yû­suf'a atfedilirse suçu itiraf etmesi anlamına gelir ki bu da pey­gamberlik makamıyla bağdaşmaz. îbn Kesir, âyetteki sözün ka­dına ait olduğuna dair Ebu'l Abbas îbn Teymiyye tarafından ya­zılmış bir risaleden söz etmektedir. [129]

 

8- Âyetlerin Nüzul Sebeplerinden Yararlanmak

 

Kur'an'ı anlamada nüzul sebeplerini bilmenin önemi bü­yüktür. Zira Kur'an bir topluma inmiş, insanların hayatlarını düzenlemiş ve onlara yepyeni bir hayat biçimi sunmuştur.Bunu bilmenin yolu, sebeb-i nüzulü bilmeye bağlıdır. Dolayısıyla da sebeb-i nüzulü bilmekle tefsirde karşılaşacağımız birçok müşkilât çözülmüş olacaktır.

Konuyla ilgili örnekler:

“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Ve güzel hareket edin. Allah güzel davrananları sever.” [130]

Âyet, iyilik ve cihadı teşvik ettiği hâlde, cihada çıkanların kendilerini tehlikeye attıkları iddia edilmiştir. Oysa âyetin nüzul sebebini incelediğimizde ilgili problem kendiliğinden çözülmüş olur. (Detay, Bakara Süresi müşkilâtı bağlamında gelecektir.)

“Doğu da Allah'ındır. Batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır. Şüphesiz Allah'ın rahmeti ve nimeti geniştir.” [131]

Âyetin iniş sebebi göz önünde bulundurulmazsa, namazda kıbleye yönelmenin gereği kalmaz. Bu problem ancak âyetin nüzul sebebiyle çözülebilir. Âyet, seferde nafile namazının du­rumunu ortaya koymaktadır. Âyetin sebeb-i nüzulü, seferde na­file namazlar için kıbleye yönelme şartının gerekmediğini or­taya koymakta ve dolayısıyla da âyet ile ilgili müşkül halledil­miş olmaktadır. [132]

 

9- İşkâlin Çözülmesi İçin Allah'tan Yardım Talep Etmek

 

Dua, müminin elinde hazır bir silah konumundadır. Meşru her talep için dua etmemiz emrolunmuş ve duamıza cevap veri­leceği belirtilmiştir.

“Rabbin şöyle buyurdu: Bana dua edin ka­bul edeyim.” [133]

“Ve de ki; ey Rabbim ilmimi artır.” [134]  Âyete göre, Kur'an'da artırılması istenen tek şey, ilimdir.

Kur'an müşkülâtının çözümünü Allah'tan talep etmek en makul dua biçimlerindendir. Seleften bize bu konuda örnek teş­kil edecek dualar nakledilmiştir. Muaz, b. Cebel, öğrencisi Muaz b. Malik'e şu tavsiyede bulunmuştur. “İlmi, özellikle şu sahabilerden öğrenmeni isterim. Malik, onların yanında istedi­ğimi elde edemezsem ne yapmamı tavsiye edersin,' deyince Muaz; 'sana İbrahim (a.s.)'a öğreten muallimi tavsiye ederim, demiş. Bundan sonra Malik, anlamaktan aciz kaldığı âyetler için hep şöyle dua ederdi: Ey İbrahim'e öğreten zat, bana da öğret.” [135] İbn Teymiye de kendisine müşkül gelen âyetlerin ceva­bını tefsirlerde bulamayınca şu duayı yapardı: “Ey Adem'e ve İbrahim'e öğreten Rabbim! Bana da öğret.” [136] Hz. Peygamberin şu hadisleri de konuya ışık tutmaktadır.

“Allah'ım ihtilaf edilen ve kapalı kalan konularda bize doğruyu öğret.” [137]

 

10- Takvaya Sarılmak

 

Takva, Allah'ın emirlerine sarılıp yasaklarından sakınmak­tır. [138] Takva, müminin ulaşabileceği yüce bir makamdır.

“Ey iman edenler Allah'tan sakınırsanız O, size iyi ile kötüyü birbi­rinden ayırt edecek bir anlayış verecektir.” [139] Âyette geçen “furkân” kelimesi, iki şeyin arasını, yani aydınlık ile karan­lığı, yanlış ile doğruyu ayırmak anlamındadır. Diğer bir anlatım ile; eğer hakkıyla takvaya bürünürseniz onun sayesinde Allah sizlere hak ile batılı, yanlış ile doğruyu birbirinden ayıracak ilim, hikmet ve onları kazandıracak olan melekeyi bahşedecek­tir. “Ama bizim yolumuzda cihad edenleri elbette kendi yolları­mıza eriştireceğiz” [140]  Ömer b. Abdülaziz şöyle demektedir: Ce­haletimiz, bildiklerimizle amel etmememizden dolayıdır, demiş­tir.” [141] Bildiklerimizle amel edersek, Allah, bizlere bilmediklerimizi öğrenecek ve problemlerimizi çözecek ilmi bahşedecektir.

“Artık kim verir ve sakınırsa ve güzeli de tasdik ederse biz de onu en kolaya hazırlarz. (onu başarılı kılarız.)” [142] âyeti, her­hangi bir konuda başarılı olmayı üç esasa bağlamaktadır:

a- Allah'ın emrettiklerini vermek. Yani nefse, iman itaat ve ibadet hazzını vermek.

b- Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından sakınmak.

c- Allah'tan gelenlere Allah'ın muradı istikametinde iman etmek.

“Ona (Kur'an'a) pak olanlardan başkası dokunmaz..” [143]  âyeti bir yönüyle de Kur'an'ın anlamını ancak pâk kalpler anlar, anlamındadır. Bid'at   ve   isyanla   kalplerini   tahrip   edenler Kur'an'ın gerçek manasını anlamaktan mahrumdurlar.

 

11. İşkâli Zamana Bırakmak

 

Kur'an'ın önemli müfessirlerinden bir tanesi de zamandır. Özellikle Kur'an'ın fen, bilim ve teknolojiye işaret eden birçok âyet veya lafzını zaman tefsir edecektir.

“İnsanı bir yumurta hücresinden yarattı.” [144] âyetinde geçen alak kelimesi, klasik tefsirlerin ekseriyeti tarafından 'kan pıhtısı' olarak tefsir edil­miştir. Ancak daha sonra ceninin oluşum devrelerinde böyle bir merhalenin olmadığı anlaşılınca alak'ın 'kan pıhtısı' değil, insan hücresi' olduğu ortaya çıkmıştır. [145]

 

MÜŞKÜL ÂYETLERDE ÖNEMLİ FAKTÖR, ANLAYIŞ VE SEVİYE FARKLILIĞI

 

Kur'an, her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisinin bulunduğundan haber vermektedir. [146] Durum bu olunca Kur'an'ı anlamada da farklı durum ve anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Za­man olur insan defalarca bir âyeti okur, kendisine herhangi bir anlam vermez; aynı âyeti değişik bir zaman ve ortamda oku­yunca yeni manalarla karşılaşır.

İmam Şafiî'nin öğrencileri Müzeni ve Rabi’ kendisinden şunu naklederler: Bizler İmam'ın yanında oturuyorduk. Yaşlı bir adam gelip 'Ey İmam, senden birşey sorabilir miyim?' dedi. İmam, 'sor' dedi.

- İslâm'ın kaynağı nedir?

- Kur'an.

- Sonra?

- Sünnet.

- Sonra?

- İcma, dedi.

Yaşlı; öyleyse bana Kur'an'dan icmanın delilini getirebilir misin? dedi.

İmam düşündü ve

- Hatırlayamadım, dedi.

-Yaşlı; sana üç gün mühlet veriyorum, git düşün, sonra ba­na cevap getir, dedi. Bu arada İmam'ın yüzü kızarmıştı. Uzun bir süre dışarı çıkmadı. Durmadan Kur'an'ı okudu ve tedebbür etti. Üç gün sonra neşeli bir biçimde yaşlı adamın yanına geldi. Euzü besmeleden sonra

“Kim de kendisine doğru yol belli ol­duktan sonra elçiye karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme so­karız.” [147]  âyetini okudu ve ekledi: Allah, ancak farzın terkinden dolayı “Cehenneme sokarız” der. Yaşlı adam cevabını almış ola­rak ayrıldı. [148] Şüphesiz ki İmam Şafiî aynı âyeti Önceden yüz­lerce defa tekrarlamış, ancak icmaya delil olabileceğini fark et­memişti. Razi’nin, nakline göre İmam Şafiî Kur'an'ı 300 defa okuduktan sonra icmanın delilini bulabilmiştir. [149]

“Hayır onlar şüphesiz o gün Rablerinden perdelenmişlerdir.” [150] âyeti, bir yönüyle Allah'ı görmemeyi inkarcılar için bir ceza olarak sunarken, diğer yönü ile de müminler için bir nimet olacağını bildirmektedir. İlk okuyuşla âyetten bu anlamlar çık­masa da âyet tefekkür edildiğinde aynı anlamı verecektir. [151]

“Ey akıl sahipleri benden (emirlerime muhalefetten) sakının.” [152] âyeti bir yönüyle akıl sahiplerine hitap ederken,diğer yönü ile de aklı olmayanların muhatap ve mükellef olmadıklarını ima eder. [153] Diğer bir anlamı da, takva sahibi olmayanların akıl yö­nüyle de kamil olamadıkları yönündedir. [154] Haccac b. Yûsuf ile Ehl-i Beyt'ten Muhammed b. Bakır arasında geçen şu konuşma, Kur'an'ı anlamada insanların ne kadar değişik seviyelerde bulunduğunu gösterir. Haccac, İmam Muhammed b. Bakır'a “Ey imam siz peygamberler neslinden olduğunuzu söylersiniz, oysa Hz. Peygamber'in erkek çocuğu yoktu der. İmam; Ey Haccac senin Kur'an'dan haberin yoktur. Şöyle ki;

“Biz ona İshak ve (îshak'ın oğlu) Yakub'u da armağan ettik. Hepsini de doğru yo­la ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Sü­leyman‘ı Eyyub'u, Yûsuf'u, Mûsâ 'yı ve Harun 'u da doğru yola iletmiştik. Biz iyi davrananları işte böyle mükafatlandırırız. Zekeriyya, Yahya, İsa ve îlyas'ı da doğru yola iletmiştik. Hepsi de iyilerden idi.” [155] Ayette ismi geçen Hz. İsa, Hz. Nuh'un anne cihetiyle mi oğlu, yoksa baba cihetiyle mi oğludur? Haccac: Anne cihetiyle oğludur dedi. İmam: Bizim durum da öyledir, anne cihetiyle neslimiz sabit olmuştur, dedi. [156] Böyle hassas bir tespiti herkesin fark etmesi güçtür.

insanlardaki anlayış farklılığının bir nedeni de ilim ve be­ceri yönünden aynı seviyede bulunmamalarıdır. Kur'an'ın ver­diği habere göre peygamberler arasında bile anlama kabiliyet ve seviyesi bir değildir.

“Davut ve Süleyman da (a.s.) bir zaman bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir gurup insanın ko­yun sürüsü geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağı­lıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz bellettik. Biz onların her birine hüküm ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik.” [157] âyeti, Hz. Süleyman 'a daha çok fehm ve maharet verildiğini belirtmektedir. Hz. Davud'a da fehm ve maharet verildiği muhakkaktır. Ancak Süleyman'a ve­rilen hüküm veya fıkıh anlayışının Davud'a, verilenden daha fazla olduğu belirtiliyor. [158]

“Eyyub'u da (an,) hani Rabbine, ba­şıma dert geldi. 'Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye niyaz etmişti.” [159]  Âyette geçtiği gibi, Hz. Eyyub'un Allah'a yal­varması bir dua mesabesinde mi idi yoksa bir şikâyet mi idi, alimler arasında tartışılmıştır. Salebi, Hocası Ebu'l-Kasım b. Hatip'ten şunları nakleder: İçinde birçok alimin bulunduğu bir cemaatta idik. Aralarında yukarıda geçen âyeti müzakere edi­yorlardı. Herkes Hz. Eyyub'un nidasını şikâyet olarak değerlen­diriyordu. Benim de görüşüm sorulunca “Şikâyet” söz konusu değildir, o bir dua idi. Zira nidanın sonunda “Duasını kabul et­tik” denilmektedir. Eğer şikâyet olsaydı böyle bir ifade kullanılmazdı. Ancak duadan sonra duasını kabul ettik, ifadesi kulla­nılır, dedim. Hazır olanların hepsi beyanımı beğendi. Nasr Sû­resi nazil olunca, Ashab arasında yalnız îbn Abbas, Peygambe­rimizin ecelinin yaklaştığını işaret ettiğini fark etmişti. Rivayet, insanlardaki anlayış farkı için çok önemli bir delildir. [160] Tabiin alimlerinden Mesruk, ashabın ilmî seviyelerini şöyle değerlen­dirir: “Ben Resûlullah'ın ashabıyla kaldım, onları su birikintilerrine benzettim. Bazısı bir insana yeterken, bazısı iki insanı, ba­zısı on insanı, bazısı yüz insanı, bazıları da tüm insanların susuzluğunu gideriyordu.” [161] Hz.Ömer, “İnsanlar La ilahe İllallah. deyinceye kadar kendileriyle mücadele etmekle emrolundum.” [162] hadisinden zekat vermeyip İslâm idaresine karşı çıkan güçlerle savaşın gerektiğini anlamamıştı. Hz. Ebubekir ise hadisi doğru anlayıp kendisine açıklamıştı. [163] imam Şafiî, 'Kur'an'ı baştan sona defalarca okuduğum, iki kelime hariç yüce Allah'ın neyi murat ettiğini anladım' demiş. Râvi diyor ki: Birini unuttum, diğeri ise

“Nefsini kötülüklerde gömen ziyan etmiştir.” [164]  âyetindeki  dessahâ/onu gömdü kelimesidir. Onu Arap dilinde bulamadım. Bu, bizce kolay ve basit görülen bazı lafızların, otorite sayılan bazı zevata kapalı kalabileceğini göstermektedir. [165]

Resûlullah'ın şu benzetmeleri de insanların ilim seviyele­rini ve vahiy karşısındaki durumlarım sarih bir biçimde açıkla­maktadır:

“Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim bol yağmura benzer, (bu yağmur bazen) öyle bir toprağa düşer ki onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur, suyu üstünde tutar da Allah insanları onunla faydalandırır. Ondan (hem kendileri) içerler, (hem hay­vanlarını) suvarırlar, ekin ekerler. Bu yağmur diğer bir (çeşit) toprağa daha isabet eder ki düz ve kaypaktır, ne suyu tutar ne çayır bitirir. Allah dinin anlayıp ta yararlanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimse ile bunu duyduğu vakit başını kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etme­yen kimse böyledir.” [166]  Hz.Peygamber bu beyanlarıyla, getirmiş olduğu vahyi, hayat veren yağmura benzetmiştir. Çünkü yağ­mur hayat bahşettiği gibi, vahiy de dünyaya maddi hayat ver­mektedir. Yağmur yerin hayatı olduğu gibi, vahiy ve ilim de kalbin hayatıdır. Hadis ilim ve vahyi kavrama yönünden insan­ları üçe ayırmıştır.

1- Suyu kabul eden toprak gibi, vahyi anlayan ve incelikle­rine vakıf olan ondan ahkâm çıkaran kesim. Bu toprak faydalı bitkiler yetiştirdiği gibi onların zihin ve zekaları nassları kavrar. Bunlar anlayışlı ve keskin zeka sahipleridir.

2- Nassları hafızalarında tutanlar. Ancak suyu tutan toprak gibi, onu hiç değerlendirmezler. Nassları kıraat ve ahenkli bir biçimde telaffuz eder dururlar.

3- Ne ezber ne de kavrama anlayışı olanlar. Bunlar, suyu tutmayan kumlu toprak gibi, ne hafızalarında birşey tutarlar ne de kavrama kabiliyetleri mevcuttur.

Muaz b. Cebel, Kur'an okuyanları iki kategoride inceler.

a- Kötü niyet ve hevâ sahibi kesim. Âyetleri def edercesine başından savar. Öğrendiklerini de cedelleşmede kullanır. Bunlar kötü niyetli olan kesimdir. Bunların Kur'an'dan hidâyet alma­ları mümkün olmaz.

b- İyi niyetle Kur'an'a eğilirler. Herhangi kötü niyet ve ar­zuları yoktur. Öğrendikleriyle amel etmeye çalışırlar. Kendile­rine müşkül gelen âyetlerin çözümünü Allah'tan talep ederler. Aradan yıllar geçse de Allah, onların problemlerini çözecek­tir. [167]

 

 

KUR'AN'I  ANLAMANIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

Kur'an, Allah'ın insanlara gönderdiği en büyük nimettir. Kur'an'da, yeryüzüne sarkıtılmış ilahî bir ipe benzetilmiş ve in­sanların ona sarılmaları istenmiştir. [168]  Hz. Ali'ye nispet edilen Şu anlamlı mesaj, Kur'an'ın gönderiliş gayesini beyan etmekte­dir: “Kur'an, sizden öncekilerin ahvâlini, gelecek nesillerin ha­berlerini kapsar. Onda sizler için hükümler vardır. Ondan yüz çeviren zorbaları Allah zelil eder. Onun dışında hidâyet arayanı, Allah dalalete düşürür. O, Allah'ın kopmaz ipidir, Zikr-i hakim ve Sırat-ı müstakimdir. Onunla hareket eden hedefi şaşmaz, okuyan diller sürçmez, alimler ondan doymaz, okumakla eksil­mez, acayip yönleri bitmez, onunla konuşan doğruya isabet eder. Onunla hareket eden ecir alır, onunla hükmeden isabet eder. Ona davet eden doğruya çağırmış olur.” [169] Kur'an, Müslü­man'ın, en çok bilmesi ve okuması gereken kitaptır. Müslü­man'ın hayat programıdır. Bunca öneme haiz olan Kur'an'la in­sanlar arasına bazı engeller girmekte, bu nedenle ondan gereken paylarını alamamaktadırlar.

Bu bölümde, Kur'an'dan yararlanmanın Önüne geçen önemli engelleri özetleyeceğiz.

 

1- Taklit ve Taassup

 

Kur'an'la ilgili müşkilâtın giderilmesinde en önemli fak­törlerin başında taklit ve taassuptan uzaklaşmanın geldiğini kay­detmiştik. Kur'an'dan uzaklaşma ve ondan yararlanmanın önündeki en büyük iki engelin de taklit ve taassup olduğunu söyleyebiliriz. Zira taklit, başkaların beyin ve düşüncelerini kul­lanmak anlamına gelmektedir. Keza taklid, Allah'ın vermiş ol­duğu akıl nimetini kullanmamak ve başkalarının gözüyle gör­meye çalışmaktır. Taassup ise hatada ısrardır. Taklit ve taassup sahipleri kendilerinden asırlarca önce yazılan eserlerle ye­tinmeye çalışmaktadırlar. Gazzalî, Kur'an'ın önündeki engel­lere değinirken şöyle der: Mukallit, taklit yoluyla duyageldiği mezhebin görüşlerinde taassup edip kalmıştır. Böyle bir mukal­lidin basiret ve müşahede gücü körelmiştir. Ruhunu kaplayan taassuptur. Taassupla bağlandığı konular kendisini hareketsiz ve düşüncesiz bırakmıştır. Düşündüğü birşey varsa o da sadece duyageldiği konulardır. Kalbine bağlandığı şeyler dışında bir mana doğarsa taklit şeytanı hemen müdahale eder ve ona şöyle demeye başlar: Sen mukallitsin, nasıl olur da kalbine taklit ettiğin kişinin Kur'an'a verdiği mana dışında bir mana doğar? [170]

Taklit insanı o hale getirir ki; bağlandığı şahsın görüşün­den dolayı Kur'an'ın hükmünü terk eder. Kendi kendine şöyle der: Elbette benim bağlandığım zatın bir bildiği vardır, onun kadar bilemem. Bu âyetin, bilmediğim dışında da anlamı ola­bilir. Hem benim için nesh kapısı da açıktır. Belki de âyet mensuh olmuştur.

 

2- Kur'an Okurken Tüm Cehd ve Gayreti Harflerin Çıkış Yerlerine Hasretmek

 

Bu durumda da Şeytan, insanı Kur'an'ın asıl manasından alıkoymaya çalışır. Şeytan Kur'an okuyucusunu habire harflerin çıkış yerleriyle oyalar durur. Artık böyle biri için ne zaman Kur'an'ın manası ortaya çıkar? Şeytan için bunlardan daha bü­yük bir oyuncak düşünülmez.” [171] Böyle biri, Kur'an'ı okumanın asıl gayesini tecvitte bilir. Onun için asıl hedef  Kur'an'ı anlama değil de, kıraat imamlarının İhtilaflarına riâyet etmek ve onları uygulamaya çalışmaktır.

 

3- Günahlara Dalmak

 

Kur'an'ın hedefi, okuyucusuna Allah'ın rızasını kazandır­maktır. Günahlar ise, insanları Allah ile sohbet etme anlamına gelen Kur'an'ı okuyup anlamaktan alıkoymaktadır. Günahkarın kalbi kararmış, kalbini günah sisi örtmüş, Kur'an'ı anlamaktan alıkoymuştur. Kalbi şeffaf bir ayna veya cama benzetirsek, gü­nahlar ayna veya camın üzerini kaplayan toz gibidir. İnsanların melekût alemini görmelerini, Kur'an dünyasına dalmalarını güçleştirir. Kur'an'dan tam anlamıyla hem beden hem de kalp­leri pâk olanlar yararlanabilirler.

 

4- Tekebbür (Büyüklenme)

 

İnsanları Allah ve O'nun peygamberlerinden alıkoyan en büyük engellerden biri, kibirlenme olgusudur. Kibirli kişiler, hakkı kabul ettikleri taktirde makam ve mevkilerinden olacakla­rınıdüşünürler. Bu durum insanlara çok ağır gelmektedir.

“Yer­yüzünde haksız yere kibirlenenleri âyetlerimizi anlamaktan çe­vireceğim. O büyüklenenler her mucizeyi görseler de ona inan­mazlar. Hak yolu görseler dahi oraya gelmezler. Ama sapık yo­lu gördüler mi ona hemen yönelirler. Onların böyle hareket et­meleri, âyetlerimizi yalan saymalarından ve onlardan gafil bulunmalarından dolayıdır.” [172]

“İnsafsız ve yalancıya, çok günah işleyene şiddetle azap olsun; yüzüne karşı Allah'ın âyetleri okunurken işitir de kibrinden dolayı bunları hiç işitmiyormuş gibi (küfründe) ısrar eder. (Ey Muhammed) İşte onu acıklı bir azapla müjdele.” [173]

Tarih boyunca peygamberlere karşı çıkanların başında ki­birli zorbalar gelmiştir. Kur'an, Firavn örneğini verir: “Şüphesiz ben hiç değer taşımayan, hem de rahat ve net konuşmayan o ki­şiden (Musa'dan) daha hayırlı değil miyim? (Eğer doğru söylü­yorsa) onun da üzerine altın bilezikler atılıp takılsaydı ya, yahut yanına kendisine yardım edecek melekler dizilip gelse ya.” [174] Görüldüğü gibi, Firavn, Hz. Mûsâ ve ona tabi olanlara karşı sa­hip olduğu dünya ziynetleriyle tekebbür edip, haklı olmayı bu tür imkanlara sahip olmaya bağlıyordu. Hz.Mûsâ ve beraberin­dekileri fakir gördüğü için, onlara herhangi bir haklılık payı bı­rakmıyordu. Kureyşî inkarcılar da Hz. Peygamber ve berabe­rinde olanlar aynısını söylüyorlardı.

“Ve dediler ki bu Kur'an iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miy­di?” [175]  Kibirlenme, peygamber ve beraberindekileri hor ve ha­kir görme, tüm peygamberlere karşı gösterilmiştir.

“Biz bir ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderdikse mutlaka oranın refah içinde olup şımaran önde gelenleri 'gerçekten biz sizin kendi­siyle gönderildiğiniz şeyi (vahyi) tanımıyoruz' demişlerdi.” [176]

 

5- Kur'an'ı Hedefinden Saptırmak

 

Kur'an'ı anlamanın önüne geçen engellerden birisi de, Kur'an'ı asıl hedefinden saptırmaktır. Kur'an, ne maksatla indi­rildiğini birçok yerde beyan etmektedir.

“Allah'ın sana göster­diği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik.” [177]

“O, insanları karanlıklardan, aydınlığa çıkar­man için gönderdiğimiz bir kitaptır.” [178]

“İnsanların ihtilaf et­tikleri konuları kendilerine açıklaman için sana kitabı indir­dik.” [179]   

“Bu kitabı sana her şey için bir açıklama bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indir­dik.” [180] Bu ve benzeri yüzlerce âyet Kur'an'ın asıl hedefini gös­termektedir. Kur'an'ın yalnız taziyelerde, kandil gecelerinde veya başkalarına hatim indirmek gayesiyle okunması, Kur'an'ı asıl hedefinden saptıran uygulamalardır. Kur'an'ı bir ilahî re­çete olarak düşünürsek, reçetenin öncelikle ilaca muhtaç hasta­nın üzerinde uygulanması gerekmektedir. Başkasına hatim in­dirmeye çalışan bir zat, okuduğunun anlamını düşünme yerine, en kısa zamanda kaç hatim indirebileceğini düşünecektir.

Kur'an'ı esas hedefinden saptıran okuma biçimleri, Müs­lüman toplumlarda komik sayılabilecek birçok uygulamayı da beraberinde getirmiştir. İslâm ülkelerinden birinde, ölüm döşe­ğinde yatan bir zata, Kur'an okumak isteyen hoca efendiye has­tanın annesi müdahale edip azarlamıştır. Anneye göre, Kur'an ancak ruhunu teslim eden için okunmalıdır. Oysa oğlu henüz ölmernişti, sekerat halindeydi, Anneye göre Kur'an okumak, ecelin çabuk gelmesine neden olmaktaydı, onun için ölmeden okunmamalıydı.

 

6- Ahireti İnkâr Etme veya Dünyayı Ahirete Tercih Etme

 

Ahirete hazırlık bilincini vermek Kur'an'ın en büyük he­deflerindendir. Tevhitten sonra Kur'an'ın en çok üzerinde dur­duğu konu ahiret inancıdır. Nerdeyse bunu tüm sûrelerde gör­mek mümkündür. Kur'an'da ahiretin meydana gelişi, orada ve­rilecek mükafatlar ve karşılaşılacak cezalar sık-sık işlenmiştir. Bu nedenle ahirette pay umanlar Kur'an'ı anlamak için gayret gösterirler.

“Öldükten sonra bize kavuşacaklarını ummayanlar ve dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bi­zim âyetlerimizden habersiz olanlar...” [181]

“Ahirete iman eden­ler buna (Kur'an'a)da inanırlar ve namazlarını gereği gibi kıl­maya devam ederler.” [182]

 

7- Okunanın Anlamını Bilmeme veya Ondan Habersiz Olma

 

Kur'an, “Ey Resulüm! Sana bu Mübarek Kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik” [183]  âyetiyle niçin indirildiğini beyan etmektedir. Manası bilinmeden okunan âyetler nasıl düşünülecek ve onlardan nasıl öğüt alına­caktır? Bu bakımdan Kur'an'ı anlamanın veya ondan yararlan­manın önemli nedenlerinden biri de onu bilmemektir, başka bir anlatımla cehalettir.

“Hayır. Onların çoğu hakkı bilmezler bu yüzden de yüz çevirirler.” [184]

“Bilakis onlar ilmini kavrayama­dıkları ve yorumu asla kendilerine gelmemiş olanı yalanladı­lar.” [185] âyetleri de Kur'an'a karşı koyanların ve ondan yüz çe­virenlerin neden benzer eylemlere başvurduklarını açıklamaktadır.

“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Al­lah'ın Kelâmı'nı işitip dinleyinceye kadar ona eman ver.” [186]  Âyet, şirke düşme nedenlerinden birinin Kur'an'ı bilmeme ol­duğunu belirtmektedir. Yani şirkin giderilmesi, Kur'an'ı anla­maya bağlanmıştır. Çağdaş düşünürlerden, Muhammed el-Behiyy şöyle der: “Müşriklerden Kur'an'ı dinlemelerinin isten­mesi onlarla bir diyalog kurulmasını sağlamak içindir.” [187] Kur'an'ı bilmekten gayemiz, yüzeysel bir biçimde okunması değildir. Ondan kastımız, onu tefekkür ve tefehhüm ile okuyup anlamaktır, “İçlerinde birtakım ümmiler vardır ki, kitabı bil­mezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunurlar.” [188]  Âyetin yorumu hususunda Mu­hammed Gazali şunları der: Onlar kitabı hıfzetmek için dü­şünmeden okurlar, anlam ve gayesini düşünmezler, Kitab'ı kav­ramadan kendilerine okunanı ile yetinirler. [189]

İslâm'ın ilk döneminden beri manası bilinmeden okunan Kur'an'ın sevap getirip getirmediği konusunda değişik görüşler öne sürülmüştür. Kimileri, asıl olan okumaktır, çünkü Kuran okumak bile ibadettir, anlaşılsın veya anlaşılmasın önemli de­ğildir, okuyan sevap kazanır, demişlerdir. Kimileri de asıl olan, Kur'an'ı anlayarak okumaktır, demişler ve birçok delil ortaya koymuşlardır.

Delillerden bazıları şunlardır:

“Kendilerine kitap verdiği­miz kimseler hakkını vererek onu okurlar.” [190] Âyette geçen “Hakkını vererek okurlar” ibaresi üzerine alimler görüşlerini be­lirtmişlerdir. Okumaktan gaye onu anlamaktır, anlamadan oku­mak eksik ve gayesizdir, asıl olan, okuduğunu bilerek oku­maktır. [191] Ehl-i Beyt alimlerinden Cafer es-Sadık, gerçek oku­mayı şöyle izah eder: Kuran'ı tefekkür ederek, ahkâmıyla amel ederek, müjdelerini umarak ve inzarından sakınarak okumaktır.

  Allah'a yemin olsun okumak, tefekkürsüz bir ezberleme ve harfler üzerinde zaman geçirmek değildir. [192]

Sabık Ezher Şeyhi Muhammed Abduh, bir münasebetle “Kur'an'ın hidâyetinden yüz çevirdiği halde onu okumaya çalı­şan, onunla alay edenlerin konumuna düşmüştür” deyince, ders­te hazır bulunan bir mukallit kendisine şöyle itiraz etmiş: “Kur'an'ı okumak yeterlidir, alimler onu okumakla ibadetin ha­sıl olacağını söylemişlerdir.” İmam Abduh ona şu cevabı ver­miş: “Dediğin doğrudur, ancak onlar Kur'an'ı iddia ettiğin biçimde anlamamışlar ve sadece ölüler için indiğini söylememiş­lerdir. Nasıl diyebilirler ki

“Allah, onu düşünsünler ve akıl sa­hipleri de tefekkür etsinler diye indirdi.” [193]  buyurmaktadır. Bu ve benzer âyetler sadece okumayla yetinmemeyi emretmektedir. Sünnet de Kur'an'ı teyid etmektedir. Sünnet, gelecek nesillerde Kur'an okudukları halde gırtlaklarını aşmayan bazı kişilerin türeyeceklerini haber vermiş ve onları en kötü yaratıklar olarak vasıflandırmıştır. Bu kötü kuşak, Kur'an'ı müzik ve coşku mal­zemesi kılacaktır, onları Kur'an'ı anlamaya davet ettin mi sana şunu derler: Falan şöyle dedi, falanın keşf ve rüyası şöyle oldu deyip, karşı koyacaklardır. İşte Müslümanlar bu hale geldiler. Allah, müminlere yardım va'dini verdiği hâlde, onlar layık olmadıkları için bu yardımdan mahrum kaldılar.

“Onlar bu Kur'an'ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kendilerine daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen birşey mi geldi?” [194]   İmam Abduh, şu misalle dersini devam ettirdi: “Birine çok önemli bir yerden bir mektubun geldiğini düşünelim,mektubu alan kişi onu sadece terennüm edip manasını hiç düşünmezse, isteklerini ye­rine getirmeye çalışmazsa, öğrenmeye de yellenmezse gönderi­ciyle alay etmiş ve onu hafife almış olmaz mı? Her mükellef için gücü nispetinde Kur'an'ı tefekkür etmesi, ondan hidâyet yolunu   öğrenmeye   çalışması   vaciptir.” [195]  İmam   Kurtubî, Kur'an okuma adabı bağlamında şunları der: Okuyan kişi onu yavaş ve tertil ile okumalı, rahmet âyetlerine gelince, Allah'tan rahmet dilemeli, azap âyetlerinde Allah'a sığınmalıdır. [196] Kişi, Kur'an'ın anlamını, muhkem ve muteşâbihatını bilmeden Kur'an'ı bildiğini iddia edemez. [197] Kur'an ahkâm ve vecibele­rini anlamadan okuyan birinin durumu ne kadar da çirkindir! Kişi, anlamadığı birşeyle nasıl amel edecek? Ne okuduğunu bilmeyen biri, Kur'an'dan nasıl fıkıh Öğrenmeye çalışacaktır? Öylelerin örneği, kitap yüklü merkeptir. [198]

Kimi alimler de anlamadan Kur'an okuyanın durumunu sarhoşlara benzetmişlerdir.

“Ey iman edenler, siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” [199] Ayette yasaklanan durum, ne dediğini bilmeden namaz kılanın duru­mudur ki, sarhoşa benzetilmiştir. Zira sarhoş ne dediğini bilmediği gibi, Kur'an'ı anlamadan okuyan da ne dediğini bil­memektedir. [200]

Netice,Kur'an'ı anlamak, önündeki engellerin izale edilme­siyle mümkündür. [201]

 

KUR'AN'IN EN MÜŞKÜL ÂYETİ HANGİSİDİR?

 

Kur'an'ın indiği dönemden beri, Kur'an'ı anlama konu­sunda insanlar farklı durumlar ortaya koymuşlardır. Aşağıda ve­receğimiz örneklerden anlaşılacağı gibi, Kur'an'ı anlama konu­sunda insanlar, çok değişik durumlar ortaya koymuşlardır. Bu nedenle insanların zeka ve ilmi seviyelerine göre işkal durumu da değişebilmektedir. İnsanların değişik branş ve sahalarda ça­lışmaları da işkâl alanını değiştirebilmektedir. Bu nedenle dilci birine gayet açık gelen bir âyet, başka bir branş sahibine güç ge­lebilir.

Bu çalışmamızda karşılaştığımız birtakım zorlukları buna misal verebiliriz. Namaz kılmak isteyene abdest almayı emre­den:

 “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız vakit, yüzlerinizi, dir­seklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı (yıkayın). Eğer cünüpseniz tastamam yıka­nın. Eğer hasta ve yolculukta iseniz veya biriniz hacet yerinden gelmişse ya da kadınlara dokunmuş olup da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, (niyetle) o topraktan yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah'ın muradı sizi sıkıntıya koymak değildir; fakat, O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz.” [202]

âyeti, namaz kılmaya kalkacak herkese abdesti emretmiştir. Oysa Hz. Peygamber'in âyeti algılayış ve uygulayış biçimi bu emrin abdestsiz olanlara hitap ettiği tarafa yöneliktir. Bu tevil­den başka tatmin edici bir cevap bulamadığımızı belirtmek iste­riz. Kur'an, namaza kalkana abdest almayı emretmiş, ancak sünnet bunu abdestsiz kişilere tahsis etmiştir. Aynı manayı ifade eden birtakım âyetlerin değişik yapılarla gelmesi de karşılaştı­ğımız güçlüklerdendi. Şu iki âyet buna misaldir.

 “Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmek­ten alıkoyan nedir?” [203] âyetinde (ellâ) edatı gelmişken,

“Allah: 'Ey İblis, o benim iki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmene sana ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi bulunuyorsun?' dedi.” [204]

âyetinde aynı edat yani (ellâ) gelmemiştir. Bu nedenle müfessirler “Kur'an'ın En Müşkül Ayeti” konusunda değişik kanaatler belirtmişlerdir. Ebu Hayyan ile Suyutî'nin verdikleri iki örneği verdikten sonra, konuyu değişik dönemlerde değişik alimlere müşkül gelen âyetlerle örneklendireceğiz. Dilci ve müfessir Ebu Hayyân'a göre en müşkül âyet şudur: [205] 

“Nitekim Rabbin seni hak uğruna savaşmak için evinden çıkardı. Oysa müminlerden bir kısmı ise istemiyordu.” [206]

Suyuti ise, mekki’den, i’rab, anlam ve hüküm bakımından Kur’an’ın en müşkül ayetinin aşağıdaki ayet olduğunu belirtmiştir. [207]

“Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm emareleri geldi­ğinde, vasiyette bulunurken, kendi içinizden iki adaletli şahit veya yolculukta olup da Ölüm musibeti başınıza geldiyse sizden olmayan iki şahit tutun. Bunları salat (davet)ten sonra alıkoyunuz. Şüphelendiğiniz takdirde akraba da olsa yeminimiz hiçbir Şeyle değiştirmeyiz, Allah için şahitliği de gizlemeyiz, yoksa biz o zaman şüphesiz günaha girenlerden oluruz.” [208] Mâide ve Enfâl Sûrelerindeki müşkül âyetler bağlamında iki âyetin işkalı üzerinde durulacaktır.

Hulâsa; Kur'an'da en müşkül âyet, insanların konum, be­ceri ve ilim seviyelerine göre değişmektedir. [209]

 

HZ. PEYGAMBER'E MÜŞKÜL GELEN ÂYET VAR MIYDI?

 

Kur'an'ın en büyük müfessiri kuşkusuz ki Hz. Peygamber­dir. Kur'an kendisine nazil olmuş, insanlara beyan ve açıklama görevi de kendisine verilmiştir. Ashabına müşkül gelen âyetleri tefsir etmiş ve yanlış anlaşılanları düzelterek doğrusunu kendi­lerine göstermiştir. Bununla beraber onun da ilmi sınırlıydı, va­hiy gelmeyen konularda bir beşer gibiydi. Kur'an, onu diğer in­sanlardan ayıran en büyük özelliğin, kendisine vahyin gelmesi olduğunu belirtmektedir.

“De ki: kuşkusuz ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Ancak ilahınızın yalnız bir ilah olduğu bana vahyolunuyor.”  [210]    Bu çalışmamızda Resûlullah'a müşkül gelen tek bir âyeti tespit edebildik.

“(Ey Resulüm) Sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” [211]

Hüseyin el-Ca'fî'nin, Şa'bi’den rivayet ettiğine göre, bu âyet nazil olunca, Resûlullah (s.a.v.), 'Ey Cibril âyetin anlamı nedir?' diye sordu. Cibril: 'Ben de bilmiyorum, onu Allah Teâla'dan soracağım' dedi. (Öğrendikten sonra) âyeti şöyle açıkladı: 'Ey Muhammed! Allah, seninle bağlarını kesenlere sıla-i rahim yapmanı, sana vermeyene vermeni, sana zulmedeni de affetmeni emrediyor.” [212]

İbn Kesir, rivayetin birbirlerini takviye eden birçok senetle geldiğini kaydetmektedir. [213]

 

 MÜŞKÜL ÂYETLER İÇİN YAPILAN SEYAHATLAR

 

Kuşkusuz ki yolculukların en güzeli, ilim yolunda yapıla­nıdır. Söz konusu ilim Kur'an'ı anlama uğrundaysa önem ve değeri daha da artar. Kur'an bize azimet sahibi bir Peygamber olmasına rağmen Hz. Musa'nın ilim için yaptığı seferden de­tayla bahsetmiştir. [214] Ashab, Hz. Peygamber'in vefatından sonra kendilerine müşkül gelen âyetler için uzun mesafeler kat etmiş­lerdir. Onlardan sonra gelen Tabiin kuşağı da Sahabe gibi müş­kül âyetleri çözmek için uzun seferler yapmış ve mesafeler katetmişlerdir. Onlar, ilim yolundaki cehd ve gayreti,

“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkan) bulur.” [215] âyeti kapsamında değerlen­dirmişlerdir. [216] İbn Mesud, Allah'a yemin olsun, tüm sûrelerin kim için ve nerede nazil olduklarını bilmekteyim. Buna rağmen herhangi bir yerde âyetleri benden daha iyi bilen birinin bulun­duğunu öğrensem (uzaklığa bakmadan) hemen deveme atlar yanına gider ve bilmediğimi ondan öğrenirim, demiştir. [217] Ebu Derda; hatırlayamadığım bir âyeti Yemen’in en ücra köşesin­deki Berk-i Gımad'da. bulunan birinin bana hatırlatacağını bil­sem, yanına gider ondan öğrenmeye çalışırım, demiştir. [218] İbn Abbas anlatıyor: “Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz (ye­rinde olur.) [219] âyette söz konusu edilen Peygamberimizin iki ha­nımının kim olduğunu Öğrenmek için, iki sene boyunca Hz. Ömer'e, gidip geldim. Hz. Ömer'in heybeti, beni sormaktan alıkoyuyordu. Nihayet kendisinden sorunca onların Hafsa ve Aişe olduklarını söyledi. [220]

Sahabeden sonra gelen kuşak da aynen onlar gibi, tek bir âyet öğrenmek için bile çok büyük gayretler sarfetmişlerdir. îkrime anlatıyor:

“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkan) bulur.” [221] âyetinde kastedilen zatın kim olduğunu öğrenmek için tam dört sene araştırıp çaba gösterdim; nihayet Dumra b. Habib olduğunu öğ­rendim. [222] Said b. Cübeyr anlatıyor:

“Bir mümini kasden öldü­renin cezası ebedi olarak cehennemde kalmaktır.” [223] âyetinin tefsiri konusunda Küfe halkı ihtilaf etti. Kendisinden sormak için îbn Abbas’a gittim. Âyet hakkında şunları dedi: “O, en son inen âyetlerdendir, muhkemdir ve hiçbir âyet onu nesh et­memiştir.” [224] Meşrut, tek bir âyetin anlamını öğrenmek için Basra'ya, gider; kendisine 'yanına geldiğin zat Şam'a, gitti.' de­nilince hemen Şam'a gitmiş ve âyeti ondan öğrenmiştir. [225]

 

ASHABA MÜŞKÜL GELEN AYET ÖRNEKLERİ

 

Ashab, Hz. Peygambere en yakın olan nesildi. Herhangi bir konuda kendilerine ağır veya müşkül gelen bir konu veya âyeti hemen kendisinden sorarlardı. Bununla beraber kendilerine ula­şamadıkları zaman ve vefatından sonra ashabın ileri gelenlerin­den sormak suretiyle problemlerini çözerlerdi. Şimdi de konu ile ilgili bazı örnekleri inceleyelim.

îbn Abbas, Resûlullah' ın duasına mazhar olduğu halde

“De ki yer ve göklerin yaratıcısı olan Allah 'tan başkasını mı dost edineyim?” [226]

âyetindeki 'Fatır' kelimesi kendisine müşkül gelmiş, kuyu başında tartışmaya giren iki bedeviden biri “Kuyuyu ilkin ben kazdım, (fetertü) deyince el-Fatir'in kainatı “İlkin yaratan” anlamında olduğunu anlamıştır.  [227]

Hz. Ebubekir'e “Meyveler ve çayır bitirdik” [228] âyetinde geçen “eben” kelimesinin anlamı sorulunca, “Kur'an'dan bilmediğim bîrşey hakkında konuşursam hangi yer beni kabul eder ve hangi gök gölgelendirir?” (yani, bilmiyorum.) demiştir. Aynı âyet Hz. Ömer'e, de sorulmuş, o da bilmediğini itiraf et­miştir. [229]

Hz. Ömer minberde

“Yoksa Allah 'ın kendilerini yavaş yavaş cezalandırmayacağın­dan emin mi oldular? Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.” [230]

âyetinin anlamını bilmediğini söyleyince Huzeyl Kabile­sinden biri ayağa kalkıp, tahavvuf kelimesinin tedricen he­lak olma anlamına geldiğini söylemiştir. [231]  Keza, kendisine

“Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah babası ve çocuğu olma­yan kişinin mirası hakkında size şöyle fetva veriyor: Eğer ço­cuğu olmayıp bir kız kardeşi olan bir kimse ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşine kalır. Eğer kız kardeşinin çocuğu yoksa, bu erkek kardeş ona varis olur. Eğer iki kız kardeşi varsa, bıraktı­ğının üçte ikisi bunlara kalır. Eğer erkekli dişili kardeşleri var­sa, o zaman erkeğe iki dişi payı kadar düşer. Allah, size şaşırıyorsunuz diye bunları açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir.” [232]

âyetinde geçen  kelâle lafzı müşkül gelmişti. Resülullah, kelimenin 'ana, baba ve çocuğu olmayan ölü' anlamında oldu­ğunu söyledi. [233]

“İnanıp da imanlarına herhangi bîr haksızlık bulaştırmayanlar var ya işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu

bulanlardır.” [234]

âyetinin anlamı ashaba çok ağır gelince, “Ey Allah'ın Resulü zulüm etmeyen var mı? Hepimiz de nefislerimize zulüm ediyo­ruz, dediler. Resülullah, âyetin anlamı sizin düşündüğünüz gibi değildir. Burada söz konusu olan zulüm,

“Ey oğulcuğum Allah'a ortak koşma, şüphesiz, ki şirk büyük zulümdür.” [235] âyetinde ol­duğu gibi, şirk manasındadır. [236] Resülullah, ashaba müşkül ge­len âyeti açıklamış oldu.

A. bin Hatem anlatıyor:

“Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığın­dan) ayırt edilinceye kadar yiyin için.” [237]

âyeti nazil olunca iki ip bulup, onları yastığımın altına koymuştum, onlara bakıp, ikisini birbirinden ayırt edince ye­mekten vazgeçerdim. Sabahleyin yaptığımı Resûlullah'a anlat­tım. Kendileri, “Ey kalın enseli, âyetin anlamı, senin söylediğin gibi değildir. Manası, gece karanlığı ile gündüzün ağarması demektir. Yani ikisi birbirinden fark edilince yemek yenmez,

dedi. [238] Görüldüğü gibi Âdiy b. Hatem'e âyetin anlamı müşkül gelmiş, ve bizzat Resülullah tarafından çözülmüştür. ,

Ebu Hureyre anlatıyor:

“(O, Peygamber) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da gönderilmiştir. O, azizdir, hakimdir.” [239]

âyeti, Resülullah'ın bazı sahabileriyle beraber bulunduğu bir sırada nazil olmuştu. Ben Resûlullah'tan 'âyette kastedilen­ler kimlerdir, diye' sordum. Üç defa soruyu tekrarlamayınca ce­vap vermedi. Sonra da ellerini Selman-ı Farisî'nin omzuna ko­yup,

'İman, Süreyya yıldızına bile çıksa bu Zat'ın kavminden bazı şahsiyetler onu alıp getireceklerdir,' buyurdu.” [240] 

Resülullah, 'hesaba çekilen helak olur,' buyurunca Hz. Aişe; Ey Allah'ın Resulü bu sözünüz ile,

“Kimin kitabı sağından verilirse kolay bir hesapla hesaba çekilecek” [241]

âyeti arasında bir çelişki söz konusu değil mi? dedi. Resûlullah; 'hayır ya Aişe âyette geçen, hafif bir hesap yani, bir arz olma­dan ibarettir. Hesaba itiraz eden helak olur,' deyip, âyetle sö­zünü telif etmiştir. [242]

Abdullah b. es-Samit anlatıyor: Abdullah b. Amr'dan,

“Bu konuşmayacakları gündür.” [243]  âyetinin anlamını sordum. O, bana kıyamet gününde birçok durum ve makamın olacağını, dolayısıyla bazı durumlarda konuşulmayacağını söyledi. [244]

Bir adam İbn Abbas'a gelip şöyle dedi: Ey İmam, Kur'an'dan bazı âyetler bana görünürde çelişkili geliyor.

- Kur'an'dan şüpheye mi düştün?

-  Hayır şüphe değil, ancak bazı âyetler arasında problem görüyorum.

- Sana problemli gelen âyetleri sor.

Adam, âyetleri şöyle sıraladı

a- “Sonra onların mazeretleri 'Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık' demekten başka birşey olmadı.” [245]  ayeti ile,

“İşte o gün inkâr edip peygambere asi olanlar şöyle arzu ede­cekler: Keşke yerle bir edilselerdi de Allah 'tan tek bir söz gizlemeselerdi.” [246] âyeti arasında görülen çelişki.

 “Sür'a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır, birbirlerini arayıp sormazlar.” [247]  âyeti ile,

“Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelir ve birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.” [248]

 “Cennetlik birbirlerine dönüp sorarlar.” [249]

 âyetleri arasında görülen çelişki.

“De ki gerçekten siz yeri iki günde yaratanı inkâr edip Ona or­taklar mı koşuyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, orada bereketler yarattı ve onda tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye iste­yerek veya istemeyerek, gelin dedi. İsteyerek geldik, dediler[250]  âyetleriyle,

 “Ondan sonra da yerküreyi döşedi, kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere yerden suyunu ve otlağını çı­kardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.” [251]

âyetleri arasında görülen çelişki.

d- “Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” [252] âyeti, “Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar idi.” anlamına gelmiyor mu? Oysa Allah her zaman her şeyden haberdardır. Adamın, görünürde problemli bulduğu bu âyetlere İbn Abbas şöyle cevap verdi:

a-  Grubunda bulunan âyetler arasında görülen problemin çözümü:

“Sonra onların mazeretleri 'Rabbimiz, Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık.' demekten başka birşey olmadı.” [253]  Kıyamet gününde müşrikler, Müslümanların günahlarının bü­yüklüğüne bakılmaksızın Allah tarafından bağışlanacağını gö­rünce, bağışlanma umuduyla şirke düştüklerini inkâr edip

“Ey Rabbimiz Allah'a yemin olsun biz şirk koşmadık” diyecekler. Bunun üzerine Allah ağızlarını mühürleyecek, el ve ayakları yaptıklarını anlatmaya başlayacaktır. İşte o zaman şu âyetin de­diği gerçekleşecek.

“Küfür yoluna sapıp peygamberi dinleme­yenler o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'a hiçbir haberi gizleyemezler” [254]

b- Grubunda bulunan âyetler arasında görülen çelişkinin çözümü: 

“Sûr'a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır.” [255] âyeti, Sûra üfleneceği andaki insanla­rın durumunu anlatmaktadır. 

“O gün Sûr'a üflenince Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra bir daha üflenince bir de ne göresin on­lar ayağa kalkmış bakıyor olacaklardır.” [256] O günde aralarında nesep farkı olmaz, ondan sorulmazlar. İkinci defa üflenince bir­birlerini arayıp soracaklardır.

c- Grubunda bulunan âyetler arasında görülen problemin çözümü:

“De ki gerçekten siz yeri iki günde yaratanı inkâr edip ona ortaklar mı koşuyorsunuz?” [257]  âyeti, yerin gökten iki gün önce yaratıldığını ifade etmektedir. O esnada sem⠓Duman” ha­lindeydi. Yerin yaratılışından iki gün sonra, göğü yedi kat ola­rak yarattı. 

“Ondan sonra da yerküreyi döşedi.” [258] âyeti, ise yeryüzünde dağ, nehir, ağaç ve dağların yaratılıp onlarla döşen­diğini anlatmaktadır.

d- Grubunda bulunan âyette görülen problemin çözümü:

“Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar idi.” [259]  âyetinin anlamı şudur: Allah ezelde haberdardı ve Öyle olmaya devam edecektir. O, aynı zamanda aziz idi, öyle kalacaktır. O, ilim sahibi idi, öy­le olmaya devam edecektir. İbn Abbas, Adam'a şu cümlelerle âyetler hakkındaki yorumunu bitirmiştir: “Sana anlama yönüyle problemli gelen âyetler hakkındaki yorumum bundan ibarettir. Allah indirmiş olduğu her şeyde isabet etmiştir. Ancak insanlar bilmemektedirler.” [260]

Tercümanu'l Kur'an, İbn Abbas'a. sorulan bu sorular, Kur'an'a olan herhangi bir şüpheden olmayıp, soranın zihnine takılan şu dört problemden ibaretti.

a-  Kıyamet gününde insanların birbirlerini arayıp sormala­rının ispat ve nefyi,

b- Müşriklerin hallerini inkâra kalkışmaları ve kabul etme­leri,

c- Yer ve göklerden hangisinin Önce yaratıldığı,

d- Allah  hakkında   'geçmişte  oldu'   anlamına  gelen “kane” fiilinin anlamı.

İbn Abbas'ın kendilerine verdiği cevapların mefhumu şuy­du:

a- Kıyamet gününde ikinci Sûr'a üflenmeden önce insanlar birbirlerinin ahvalini sormazlar. Ancak ikinci Sûr'a üflendikten sonra birbirlerinin ahvâlini sorabilecekler.

b-  Müşrikler yaptıklarını dilleriyle gizlemeye çalışacaklar, ancak el ve ayaklan yaptıklarını itiraf edecektir.

c- Allah, yeri döşemeden iki günde yarattı. Daha sonra gö­ğü yarattı ve düzene koydu. Sonra da dağ, ırmak ve benzeri şey­leri yaratarak yeryüzünü onlarla döşedi, böylelikle dört günde tamamlanmış oldu.

d-  “Kâne” fiilinde devamlılık anlamı da söz konusudur. Âyet bu anlamda gelmiştir.

“Biz insana ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşıması ile sütten kesmesi otuz aydır.” [261]

“Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için annelerçocuklarını iki tam yıl emzirirler” [262]

âyetleri Hz. Osman'a müşkül gelmişti. O, altı aylık hamile iken doğum yapanları recmetmek istemişti. İbn Abbas, bu iki âyetten altı aylık hamile bir kadının doğum yapabileceğini çı­karmış ve Hz. Osman'ı ikna etmiştir.[263]

“İman edip de, salahlı işler yapan kimseler, bundan böyle sa­kındıkları ve imanlarında sebat ile salih işlerine devam eyle­dikleri, sonra takvalarında ve imanlarında rüsuh buldukları (bir kesinliğe eriştikleri) sonra bu takva ile beraber her yaptı­ğını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde, mukad­dema (daha önce) tattıklarında kendilerine bir beis yoktur! Allah muhsinleri sever!” [264]

âyeti, Kudame b. Mazun 'a müşkül gelmiş ve içkinin haram kapsamı dışında kalacağını düşünmüştü. Oysa âyetin,

“Hakkıyla sakınıp iman etmeleri ve iyi işler yaptıkları.” bölümü içkinin haram kapsamında olduğunu göstermektedir. [265]

Muğire b. Şu'be anlatıyor: Necran kabilesi bana, siz,

“Ey Harun'un kız kardeşi baban bir kötülük adamı değildi, annen de bir iffetsiz değildi.” [266] diyorsunuz, oysa Mûsâ (a.s) İsa (a.s)'dan çok önce yaşamıştır. Resûlullah'a gidip durumu kendisinden sordum. O, şöyle açıkladı: Onlar, çocuklarına ken­dilerinden önce gelen peygamber ve salih zatların isimlerini ta­karlardı. [267]

“İçlerinden bir topluluk Allah'ın helak edeceği yahut şid­detli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsu­nuz? dedi. (öğüt verenler) dediler ki Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir sakınsınlar ümidiyle (Öğüt veriyoruz.)” [268]

îbn Abbas, âyette söz konusu edilen ve haram işlemeyip sessiz kalan kesimin kurtulup kurtulmadığını anlayamamış, kö­lesi îkrime ise onlarm kurtulanlar arasında olduğunu söylemişti, doğrusu da o idi. Şöyle ki: Ayetin 'içlerinden bir topluluk' bö­lümü her ne kadar onların müdahale etmediklerini gösteriyor ise de, onların, kötülük yapanları reddettikleri ve onlara kızdıklarını göstermektedir. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak farz-ı kifâyedir, bir kesimin bu vecibeyi yerine getirmesiyle di­ğerlerinden sorumluluk kalkar. Dolayısıyla sükût eden kesim vebalden kurtulmuş olur. Âyet, yasakları çiğneyip görevlerini yerine getirmeyenleri kapsamaktadır. Sükût edenler ise helak olanlar kapsamına girmemiştir. İkrime'nin bu izahına sevinen îbn Abbas sevinçten ona cübbesini vermiştir. [269]

Sahabe, müşkül gördükleri âyeti öncelikle Hz. Peygambere sormuşlar ona ulaşma imkanı bulamayınca da ehil gördükleri şahsiyetlere sorarak çözmeye çalışmışlardır. Ashabın soru biçi­minden de anlaşıldığı gibi, tefsir ile ilgili sorular, Kur'an'ın herhangi bir âyetine olan şüphe veya inkârdan dolayı değil, o konuda kendilerinde hasıl olan bir şüpheyi gidermek ve tatmin olmak için, ehil gördüklerine sormaktan ibaretti. Aradıkları ce­vapları bulunca da mesele hal oluyor ve kendilerini mutlu his­sediyorlardı. İbn Abbas 'ın kendisine bir âyeti öğretene cübbe­sini vermesi, Ashab'ın Kur'an'ı öğrenme yolunda en sevdikleri şeyleri vermekten geri kalmadıklarını ortaya koymaktadır. [270]

 

ULEMAYI UZUN SÜRE DÜŞÜNDÜREN MÜŞKÜL ÂYETLERE ÖRNEKLER

 

Cehd ve çalışmanın en kutsal ve hayırlısı Kur'an'a ayrıla­nıdır. Bu nedenle ulema mesailerinin çoğunu buna ayırmış, bu uğurda uzun seferler katedip, büyük zorluklara katlanmışlardır. Önceden aktardığımız gibi tek âyet, hatta tek kelime uğruna ay­larca çalışmışlar ve büyük çaba göstermişlerdir. Şimdi de bu konuyla ilgili örnekleri vereceğiz. Bu bölümde geçip de tefsiri verilmeyen âyetlerin tefsirini, ilgili süre bağlamında ele alaca­ğız.

“Bir de harp esiri olarak elinize geçen cariyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz Allah yazısı olarak haramdır. Bunların dışındakiler ise, zinadan kaçınıp namuslu yaşamak üzere mallarınızla istemeniz size helal kılındı. O halde hangisiyle nikah ile münasebette buiundunuzsa mehirlerini kendilerine bir farz olarak verin. O mehri kesiştikten sonra aranızda bir değişiklik yapmak hususunda anlaşmanızda da size bir günah yoktur. Her zaman Allah hakkıyla mutlak hüküm sahibidir.” [271]

ayeti, Kur'an tevili konusunda Hz. Peygamber'den duaya mazhar olan îbn Abbas ve Tabiin dönemi tefsir öncülerinden Mücahid'e müşkül gelmiştir. [272] 

“(Onların bu hali) Müminlerden bir grup kesinlikle iste­mediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (za­man ki halleri) gibidir.” [273] Ebu Hayyan, (759/1357) âyetin, i'rab ve tefsiriyle ilgili olarak meşhur Arap dincilerinden 15 görüş serdettikten sonra, hiçbiriyle mutmain olmadığını ve rüyada bile mezkur âyet kadar hiçbir âyetin kendisini meşgul etmediğini ifade etmiştir. Daha sonra rüyada hatırına gelen manayı, kendi­siyle müzakere ettiği şahsa söyleyince, kendisinin de aynı ma­nayı tasvip ettiğini yazmıştır. [274] Âyet, büyük dilci ve müfessir Ebu Hayyân'ın rüyasına bile konu olmuş, gece ve gündüzünü ona tahsis etmiştir. Gündüz çözemediği âyeti rüya aleminde çözmüştür. Bu örnek, ulemanın Kur'an tefsirine ne kadar önem verdiklerine güzel bir kanıttır. Ebu Hayyân'ı meşgul eden, âye­tin gramer yönüydü.

“Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm emareleri geldiğinde, vasiyette bulunurken, kendi içinizden iki adaletli şahit veya yolculukta olup da ölüm musibeti başınıza geldiyse sizden olmayan iki şahit tutun. Bunları salat (davet)ten sonra alıkorsunuz. Şüphelendiğiniz takdirde şöyle yemin ederler: Vallahi akraba da olsa yeminimizi hiçbirşeyle değiştirmeyiz, Allah için şahitliği de gizlemeyiz, yoksa biz o zaman şüphesiz, günaha girenlerden oluruz.. Bu şahitlerin (sonradan yalan söyleyerek) bir günah kazandıkları anlaşılırsa (şahitlerin) haklarına tecavüz ettiği ölüye daha yakın olan mirasçılardan iki kişi onların yerini alır ve 'andolsun ki bizim şahitliğimiz onların şa­hitliğinden daha geçerlidir ve biz (kimsenin hakkına) tecavüz etmedik. Aksi takdirde biz elbette zalimlerden oluruz.' diye Al­lah'a yemin ederler.” [275]

“Kur'an'da En Müşkül Ayet Hangisidir?” başlığı bağla­mında da geçtiği gibi, Celaluddin Suyutî bu âyetin i'rab, hüküm ve tertip yönleriyle Kur'an'ın en zor âyeti olduğunu söylemiştir. [276]

“Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah 'tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlara istiğfar etseydi, Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” [277]

Mısırlı çağdaş âlim Muhammed Mütevelli eş-Şa'ravî, âye­tin 10 yıl kendisini düşündürdüğünü kaydetmiştir. İşkâl yönünü kendisinden aktaralım: “Önce âyetin Peygamberimiz zamanında yaşayanlara hitap ettiğini ve onlar için bir kurtuluş yolunu vadettiğini, ondan sonra gelenlerin ise ne günahlarının olabile­ceğini düşündüm. Bu düşünce 10 yıl devam etti. Peygamberi­mizden sonra dünyaya gelenlerin bu nimetten nasıl yararlana­bileceklerini hayli düşündüm. Oysa Peygamberimiz tüm insan­lık için gönderilmiştir. Peygamberimizin asrında yaşayanlara verilen bir haktan sonradan gelenlerin mahrum edilmiş olmala­rını nasıl izah edebiliriz? Daha sonra şu hadis imdadıma geldi.

“Hayatım sizin için hayırlıdır. Ne sorarsanız size cevap verilir. Vefatım da sizler için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz olunur. İyi amelleriniz için Allah'a hamd ederim, kötü amelleriniz için de Allah'a istiğfar ederim.” [278]  Kendi kendime şöyle diyerek problemi çözmeye çalıştım: Bu hadise göre Resûlullah'ın bizler için istiğfar etmesi devam etmektedir. Ona gitmenin anlamı, sünnetine başvurmaktır. Zaten, O, bizlere iki şey; Kitap ve Sün­neti bıraktığını söylemiştir. Onlara sarıldığımız zaman asla doğ­ru yoldan şaşmayız. Zamanında yaşayanlar ona gidebildikleri gibi, bizler de sünnet ve şer'ine müracaat edebiliriz. [279]

“Ey Mûsâ! Sağ elindeki nedir?” [280]

Meşhur usûlcü Şatibî'nin hocası Ebu Said b. Lübb, kendi­sine âyette geçen ve yakını işaret eden “Hazihi” zamiri ye­rine, neden uzağı işaret eden “Tilke” zamirinin geldiğini so­rar. Şatibî, 'bilmiyorum' der. Bunun üzerine hocası şöyle cevap verir: 'Allah Teâla, mekândan münezzehtir, kendisi için yakın uzak farkı olmadığını belirtmek için “Tilke” zamirini kullan­mıştır.' [281]

“Allah, Ka'be'yi, saygıya layık haram evi, hac kurbanını ve gerdanlıkları, insanların belini doğrulmaya sebep kıldı. Bütün bunlar Allah 'ın göklerde ve yerde onları bildiğini sizin de bil­meniz içindir. Gerçekten Allah her şeyi bilendir.” [282] 

Hindistanlı çağdaş düşünür ve alim merhum Ebu'I Hasan Ali Hasani en-Nedvî, âyet konusunda şunları der: Ulaşabildiğim tüm Kur'an tefsirleri, âyete hakkıyla anlam verememiştir. Halen de âyetin anlamını bulmaya çalışmaktayım. Ulaşabildiğim an­lama göre, Allah Ka'be'yi insanlık için can damarı kılmıştır. Ka'be nizamı, herhangi bir hükümet, cemiyet, askeri güç ve felsefı doktrine bağlanmamış, sadece sağlam inanca bağlanmıştır. [283]

“Biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Korktular onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” [284]

Suriyeli çağdaş alim Ali et-Tantâvî çocukluğundan beri bu âyetin manasını düşündüğünü halen de cevabını bulamadığını ifade etmektedir. Şöyle der: Ulaşabildiğim, tanıdığım hoca ve alimlere âyetin anlamını sordum, ancak doyurucu bir cevap alamadım. Sonunda Allah Teâla, beni âyetin anlamını bulmaya muvaffak kıldı. [285]

“O, Allah her an yaratma halindedir.” [286]

“İnsana çalıştığından başkası yoktur.” [287]

Abdullah b. Tahir (v.351/962), her iki âyetin kendisine müş­kül geldiğini söyler. [288]

Birçok sahada otoriter alim İbn Teymiye, tek bir âyet için bazen yüz değişik tefsire baktığını, ancak yine de aradığını bu­lamadığını, sonra da, 'Ey Âdem ve İbrahim'e öğreten Rabbim bana da öğret diye dua ettiğini belirtmektedir. [289]

“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu Allah'ın dinine ve peygamberlerini gaybe inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir. Daima üstündür.” [290]

Atebî, tarihinin başında, âyette geçen 'Kitap', 'Mizan' ve 'Demir' arasındaki İlişkiyi anlamak için çok kişiye sorduğunu, ancak mukni bir cevap alamadığını, daha sonra düşünerek ara­dığı anlamı bulduğunu söylemiştir. Âyette geçen üç kelime ara­sındaki ilişkiyi (özetle) şöyle izah eder: İlahî yasaların kaynağı Kur'an'dır, uygulanması ise, ancak adalet ve caydırıcı bir güçle gerçekleşebilir. Bu hakikat, Kitap, Adalet ve Mizan ile ifade edilmiştir. [291]

“Böylece (şeytan) onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tat­tıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprakla­rından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara “Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye nida etti.” [292]

İlahiyatta tefsir hocamız değerli ilim adamı Prof. Dr. Sait Şimşek Bey'in bu âyet üzerinde 4 yıl düşündüklerini ve bu ça­lışmayı yaptığım sırada henüz âyet için bir neticeye varmadığını bizzat kendilerinden duyduk.

“Andolsun ki Süleyman'ı fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tövbe ile önceki hâline döndü.” [293]

Mevdudî, âyeti Kur'an'ın en müşkül âyeti olarak nitelemiş­tir. [294]

“Kur'an yedi kıraat üzerine nazil oldu” [295] Çağdaş alimler­den; Muhammed b. el-Cezeri Hasan Zeyneddin İtr, Kur'an kıraatları hakkında olan bu hadis üzerinde otuz küsur yıl düşündükten sora, hadisin anlamını Allah'ın yardımıyla öğrenebiğini söylemiştir. [296]

Şimdi de Fatiha Sûresinden başlamak üzere tespit edebil­diğimiz müşkül âyetleri incelemeye başlayalım. [297]

 

2.  BÖLÜM

ANLAŞILMASI GÜÇ AYETLERİN TEFSİRİ

 

(1) FATİHA SURESİ

 

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.” [298]

İşkâl: Rahman ve Rahim sıfatları arsındaki fark.

Çözüm: Rahman ve Rahim sıfatları, rahm” kökünden türetilmiştir. Rahm” ceninin bulunduğu mahaldir. Cenin, orada herhangi bir çaba ve uğraşı vermeden muhtaç olduğu her şeyi bulduğu için bu ismi almıştır. Yani, cenin orada rahmet ne­ticesi kalabilmektedir. [299] İki sıfat da mübalağa kipidir. Ancak, Rahman dil yönünden Rahim'den daha çok merhameti İfade eder. “Rahman Arş'a istiva etti.” [300] âyetinde Allah Teâla'nın Rahman ismiyle anılması da bunu işaret eder. Çünkü Arş'ın bü­yüklük ve genişliği, rahmeti çok geniş bir sıfatı gerektirir. Rah­man sıfatı, dünyadaki tüm yarattıklara şamildir, mümin, kâfir, günahkâr, hepsini kapsar. Günahlarına bakmaksızın muhtaç ol­dukları her şeyi kendilerine verme anlamını verir.

Dünyada Allah'ın rahmetinden yararlananların sayısı ahirette yararlanacaklardan daha çoktur. Bu nedenle

“Allah müminler için merhametlidir.” [301]  denilmiştir. Ahirette merha­meti müminlere has olacaktır. İnkarcı ve müşrikler ondan pay almayacaklardır. Dünyaya oranla, âhirette nimetler ve ihsan da­ha fazla ise de yararlanacak olanlar daha azdır.

Diğer bir fark da Rahman sıfatı, devamlı olarak Allah ile kaim bir sıfattır. Rahim de rahmetinin gerçekleştiği şeyleri gös­terir. Buna göre de Rahman Allah'ın fiilidir. Rahim ise fiilin geçekleştiği alandır. Rahman, kelime yapısıyla rahmetinin çok­luğunu, Rahim de devamlılığını gösterir. [302]

Merhum Hamdi Yazır'ın iki kelimeden çıkarmış olduğu şu müjde, iki sıfat arasındaki farkı bulmamıza yardımcı olacaktır: sadeleştirilerek O Rahman, diyor ki: Ey insanlar siz isteseniz de istemezseniz de diğer alemler gibi size de varlık ve varlığın de­vamına ait nimetlerimi, iyiliklerimi tükenmez hazinemden veri­rim. O Rahim diyor ki: Ey akıl sahipleri, ey irade sahipleri siz diğerleri gibi değilsiniz, onlar sadece Allah'ın Rahman iradesi­nin büyüklüğüne mahkûmdurlar, siz ise benim rahmetimin ke­mal ve inceliklerini gösteren irade ve arzumu temsil ederek bü­yük hoşnutluğumu elde etmek için yaratıldınız. Size onlardan fazla olarak istediğiniz ve isteyerek çalıştığınız şeyleri, istedi­ğim kadar veririm, ancak en sonda da sizi sorumlu tutacağımı da hatırlatmak isterim. Öyleyse haydi Allah'ı inkâr etmeyiniz. O'na ortak koşmayınız. Allah'a yakınlık için iyilikle, sevgiyle, doğrulukla adalet ve merhametle çalışınız ki kazanılmış amelle­riniz o sonsuz mükâfata, o en büyük hoşnutluğa sebep olsun. [303]

“Hamd Alemlerin Rabb 'i Allah 'adır.” [304]

Soru 1: Âyetten, Allah'ın kendi kendinin övmesi ve hamd etmesi anlaşılmıyor mu? Öyle ise aynı sûrede bulunan “Yalnız. sana ibadet eder. Yalnız senden yardım dileriz.” âyetinin an­lamı ne olur?

Cevap: Fatiha Sûresi de tüm Kur'an gibi Allah'ın kelamı­dır. Hem ilk âyet hem de beşinci âyetten önce de, emri gizli­dir. Arapça'da, dinleyici bir kelimenin konumunu biliyorsa hazfe başvurulur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: De ki hamd âlemlerin Rabbi Allah 'adır.

Soru 2: Ayet, neden “Hamd ederim.” veya “Hamd ederiz” şeklinde yani fiil cümlesi ile gelmemiştir?

Cevap: Ayetin bu şekilde gelmesi hamd alanını sınırlandı­rır. Başına el takısı gelmesi, tüm medh ve övgülerin Allah'a ait olduğunu gösterir. [305]

Soru 3: Ayette neden medh, övgü ve şükür kelimeleri ye­rine hamd kelimesi seçilmiştir?

Cevap: Hamd, hepsini kapsamaktadır. Yani hamd kavramı, övgü, medh ve şükür kavramlarından daha kapsamlıdır. Şükür iyilikte bulunanlara verdiğimiz karşılığı gösterir, medh ve sena ise yalnız Övmeyi ifade eder. Hamd ise hem bize hem de baş­kalarına yapılan tüm iyiliklere karşı yapılır. [306]

“O, Rahman ve Rahimdir.” [307]

“Ceza gününün sahibidir.”  [308]

Soru 4: Allah Teâla'nın kendisinin Rahman ve Rahim ol­duğunu beyan ettikten sonra ceza ve azabın gerçekleşeceği gün­den bahsetmesi mezkûr sıfatlarıyla bağdaşır mı?

Cevap: Fatiha Sûresi'nde geçen, Allah, Rahman, Rahim, Rab ve Malik sıfatlarından sonra ceza gününün varlığından bah­sedilmesi,  Allah'ın insanlara olan merhametinden dolayıdır. Kıyamet ve azap olmazsa insanın can, mal ve şahsiyeti zedele­nir, zulüm karşılıksız kalır. Bu nedenle azap veya cehennem gü­nahkârların kapatılacakları bir zindan değildir. Aksine orası bir şifahânedir. Hasta, hastanede çeşitli sıkıntılar çeker; ağrılar, tat­sız tuzsuz yemekler hastanenin gerektirdiği şeylerdir. Bu eziyet ve sıkıntı doktorların intikam almaları için değildir. Aksine yan­lış hareketler neticesinde vücutta meydana gelen kötülüklerden hastayı kurtarmak içindir. Bunun gibi kıyametteki azap gü­nahkârlar ve dolayısıyla tüm insanlar için bir nimettir.

Şayet cehennem olmasaydı, günahkârlar günahlarından te­mizlenip cennete giremezlerdi. Berzah âlemi de bir nevi temiz­lik yeridir, orada temizlenemeyenler cehenneme sevk edilecek. Şirk hariç cehennemde her türlü günah silinir ve sonra da cen­nete girilir. Görüldüğü gibi cehennem azabı toplum ve bireyle­rin günahlardan temizlenmeleri için bir rahmet vesilesidir. [309]

Üstâd Said Nursî aynı soruya şöyle cevap verir: Şu âlemin in­sanlarca hakir ve hasis sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzat mübaşereti, azamet-i  ilâhiyyeye münasip gö­rülmediğinden va'zedilen esbabı zahiriyenin o güne refıyle her şeyini şeffaf parlak iç yüzüyle tecelli edip Saniini, Halikini vasıtasız göreceğine işarettir. [310]

Soru 5: Allah Teâla tüm zaman ve mekanın sahibi ve ma­liki olduğu hâlde, neden âyette “Din gününün maliki” ifadesi kullanılmıştır?

Cevap: Dünyada Firavn ve Nemrud emsali mülk saltanat sahibi olma iddiasında bulunan çok kişi olmuştur. Ahirette ise hiç kimse böyle bir iddiada bulunamayacaktır.

“Bu gün mülk-hükümranlık kimin? Tek ve kahhar olan Allah'ındır.” [311] âyeti de buna işaret etmektedir. O gün Allah Teâla azamet ve kudre­tini en güzel bir biçimde izhar edecektir.

Soru 6: Neden, âyette, 'Âlemlerin Rabbi denildi de 'ceza gününün Rabbi' denilmedi?

Cevap: Rab sıfatı kullanılsaydı, inkarcı ve bozguncular da o günden kendilerine pay çıkarabilecek ve 'Allah'ın rahmeti bizleri de kapsar.' vehmine kapılabileceklerdi. Ancak adaletinin gereği neyse onu yapacak onların af ve merhamet görmeleri söz konusu olmaz. [312]

“Rabbimiz, biz ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” [313]

İşkâl: Yardım talebinin öne geçmesi gerekirken, ibadetin öne geçmesi.

Çözüm: İbadet yaratıcıya yaklaşmaktır, bu nedenle ibadetin öne geçmesi gerekir. Yardımın yararı kullara yöneliktir. Allah'a ait olan bir husus kula ait olandan önce gelmiştir. [314] Râzî şöyle demektedir: Kul âyeti okurken şöyle der: Allah'ım ibadete baş­ladım, tamamlanmasını senden talep etmekteyim. Hastalık ve ölüm gibi engellerle beni ondan alıkoyma. Allah'ım, kalbim bu konuda kaçamak yapıyor, ona karşı beni mağlup etme. Allah'ım yardım konusunda senden başkasını istemiyorum. Ne Cibril'i ne Mikaili.  Dostun İbrahim (a.s.)'ı örnek alıyorum. O, Nem­rut karşısında sadece senden yardım istemişti. [315]

Soru 7: Ruh ve vicdan alçalma değil yükselme ister. İbadet ise alçalma anlamını kapsadığına göre yükselecek olan ve hep yükseldiğini hissetmiş bulunan kimseler için alçalma olmaz mı?

Cevap: Yükselmek istemek, yükselme ihtiyacını kabul et­mektir. Bu da bir taraftan kendi acizliğini diğer taraftan da yü­celiğini beğenme ile mümkün olur ki ibadet bu mananın en yükseğini anlamaktır. 'Yükseldim' demek, yükselmediğini ilan etmektir. Yücelme mertebeleri sonsuzdur. Düşme tehlikesi her zaman vardır. İbadet, kibir ve gurur hastalığının biricik ilacıdır. Kainatta ben Allah'tan başkasına hürriyetimi vermem ve ancak O'na ve O'nun emrine boyun eğerim. [316] Diğer bir düşünür de bu gerçeği ne güzel ifade etmiş: Allah'ım sana kul oldum, kul oldum. Allah'ım! Herkes kulluktan kurtulunca sevinir, ben ise sana kul olmaya seviniyorum.  Allah'a kul olmanın anlamı, mâsivâya kul olmayı reddetmektir

“Bizi doğru yola ilet.” [317]

Soru 8: Mümin hidâyet üzerinde olduğu hâlde, hidayet is­temesinin bir yararı var mı? Bu olan birşeyi istemek anlamına gelmez mi?

Cevap: Mümin her durum ve zamanda hidâyete muhtaçtır. Eğer hidayeti talep etmeseydi onda sebat etmesi zor olurdu. Kul, Allah'ın yardımı olmadan kendine ne bir zarar ne de bir fayda sağlayabilir. Bu âyette de hidâyetin devamının talep edilmesi söz konusudur. Zira müstakim yolda devam etmek, birçok zorluk ve meşakkati beraberinde getirmektedir. Bu duayla her zorluğa karşı sabır ve sebat istenmektedir. Müstakim kelimesi, ifrat ile tefrit arasında vasat yolu ifade etmektedir ki mümin onunla itidali talep etmektedir. Âyetteki müstakim yol­dan maksat, o yolda her şeye katlanmayı da göze almak olur ki âyeti okuyan onu talep etmektedir. İbrahim (a.s) gibi, çocuğunu feda etmesi söz konusu ise, çocuğundan vazgeçer, ateşe girmek gerekiyorsa ondan da kaçmaz. Yûnus (a.s.) gibi, denize atılması gerekiyorsa girer. Mûsâ (a.s) gibi, ilimde kendisinden daha üs­tün birisine gitmesi söz konusu ise, ona da gider. Yahya (a.s) ve Zekeriyya (a.s) gibi, bu uğurda ölüme bile gider.

Müslüman, âyette okuduğu duayla, mezkur şahsiyetler gibi sebat ister. O, hidâyeti talep ederken günahkârlar gibi olmama­yı, tövbesi kabul olanlar gibi olmayı istemektedir. Keza Müs­lüman, hidâyeti talep etmekle dünyadaki muhtelif yollardan en doğrusunu Allah'tan istemektedir. Zira insan, Allah'ın yardımı olmadan doğruyu bulamaz. Güzel ve doğruyu bulmak Önemli olduğu gibi, onda sebat etmek de önemlidir. Mümin bu gaye ile dua eder. [318]

 

(2) BAKARA SURESİ

 

Soru: Neden “Bakara” ismi?

Cevap: Sûre'nin 63 ve 67. âyetlerinde geçen İnek Kıssası nedeniyle bu adı almıştır. Bu, Sûre'nin konusunu bildirmek amacıyla verilmiş bir isim değildir. Bu nedenle nasıl ki, Veli, Ali gibi isimler başka dillere tercüme edilemiyorsa Bakara da inek veya buzağı diye tercüme edilemez. Çünkü o zaman sûre­nin konusunun inek olduğu zannedilir. [319] Bakara/inek, Kur'an'ın indiği dönemde Arabistan'da meşhur bir hayvan de­ğildi. Sûre'de öldürülen birinin bedenine boğazlanmış bir ineğin etinden vurmak suretiyle dirilmesini konu alan kıssayı işlediği için, Bakara ismini almıştır. Böylelikle Sûre ismini Kur’an'ın ana konularından biri olan diriliş hadisesinden almış oluyor. [320]

Elif-Lâm-Mim [321]

Soru: Kur'an'da bu tür harflerin bulunmasının hikmeti ne­dir?

Cevap: Kur'an'nın önemli müşkilatından birisi de, bazı sü­relerin başında gelen muhatta' harfleridir. Bu harfler müteşâbîh âyetler kapsamında ele alınmıştır. Alimlerin onlar hakkındaki görüşlerini dört ana başlıkta inceleyebiliriz.

a- En önemli görüşe göre bunlar; Allah ile kulları arasında sırlardır. Allah'tan başka onları bilen olmaz. Okunduğunda, “Bu harflerdeki muradını en iyi bilen Allah'tır.” demek gerek. Bu görüş Hz. Ali'ye atfediliyor.

b- Bu harflerin anlamı malumdur, başına geldikleri sûrele­rin ismidir.

c- Bu harfler, Kur'an muarızlarına bir meydan okuyuştur. Allah, önce Kur'an benzeri bir kitabı, bunu yapamayacakları anlaşılınca, on sûre sonra da tek bir sûre getirmelerini istemiştir. Tüm bunlara cevap verilmeyince sûre başlarındaki harfler gibi­sini getirmeleri istenmiştir. [322]

d- Mukatta1 harfleri, müzik nağmelerine benzer, insanı din­lemeye davet eder. Konferans ve toplantıların marşlarla başla­ması gibi, başına geldikleri sûreyi ahenkli ve hoş harflerle baş­latır ki insanları hoş seda ile Kur'an dinlemeye sevk eder.  [323]

Yerine göre bu görüşlerin önem ve isabetleri muhakkaktır. Ancak biz Allah'ın bizlere manası anlaşılmayacak bir kitabı göndermediğine inanmaktayız. Nitekim, 

“Kur'an'ı düşünmüyorlar mı yoksa kalpleri kilit mi?” [324] denilmiştir. Manaları zor anlaşılan muteşabih âyetler hakkında, İbn Abbas, er-Rabi', Mücahid ve Muhammed b. Cafer, müteşâbih'in te'vilini bilen­lerden olduklarını söylemişlerdir. [325] Bu harflerin, Kur'an'ın okuyucu ve dinleyicilerine şu hatırlatmada bulunduğu kanaatındayız: Dikkat edin! Şimdi sizlere Rabbinizden mesaj gelecektir. Dün­ya ve ahiretiniz için hayatî konuları içermektedir. Tüm dik­katinizle takip ediniz. Bu hatırlatma, Kur'an üzerinde daha çok durulmasını sağlamaktadır.

“O kitap (Kur'an), onda asla kuşku yoktur. (Gerçeğin ta kendisidir.)” [326]

İşkâl: Kur'an'dan şüphe nefyedildiği halde, birçok muarız ve mülhid ondan şüphe etmektedirler.

Çözüm: Allah, Hz.Peygamber ve müminlerin katında, Kur'an'dan asla kuşku duyulacak bir konu yoktur. Kur'an, tüm ayıp ve şüpheyi mucip durumlardan beridir. Onun vahiy oluşu, insanlara yegane mürşid ve rehber oluşu konusunda aklı selim sahibi hiç kimsenin kuşkusuna mahal yoktur. Kuşku duyanlar ise önyargı ve cehaletten dolayı duymaktadırlar. [327]

“Onlar gayhe inanırlar, namaz, kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızktan harcarlar.” [328]

İşkâl: Ayette, “Kendilerine verdiğim” ifadesi yerine “Ken­dilerine verdiğimiz” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade tevhide ters düşmüyor mu?

Çözüm: Kur'an'da Allah ile ilgili kullanılan kelime ve edatlar iki şekilde gelmiştir.

a- Allah'ın, rububîyet ve vahdaniyetini ifade eden lafız ve harfler. Bunlar çoğul değil tekil, olarak gelmiştir. “Hakikaten bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” [329] Görüldüğü gibi âyet, rübubiyeti ifade ettiği için “Biz” değil de “Ben” zamirini kullanmıştır.

“Muhakkak ki ben senin Rabbinim” [330]  

“Ey Mûsâ muhakkak ki ben aziz ve hikmet sahibi Allah'ım.” [331]  Bu ve ben­zer diğer âyetler, ulûhiyet ve birliğini ifade etmektedir. İbadet ve sakınmayı emreden âyetler de “Bize ibadet edin bizden sakı­nın.” şeklinde değil, “Bana “ibadet edin.” [332]   

“Benden sakı­nın” [333] şeklinde gelmiştir. Bu konularda herhangi bir aracı veya görevli söz konusu değildir. Bu nedenle çoğul zamiri kullanıl­mamıştır.

b- Allah, kâinattaki fiillerinde yarattıklarından bazılarını görevlendirir. Bu (hâşâ) O'nun gücünün yetmediğinden değil, söz konusu varlıkları şereflendirmek ve onurlandırmak içindir.

Kur'an'da, insan veya diğer varlıkların kullanıldığı fiiller için 'ben yerine 'biz' ifadesi kullanılmıştır. Bunun örnekleri çoktur.

“Muhakkak ki zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve onu koruyacak olanlar da biziz.” [334]  Kur'an'ın nüzulünde Cibril'in gö­revlendirildiğine işaret ediliyor.

“Andolsun ki biz peygambe­rimizi açık delillerle gönderdik. Ve insanların adaleti yerine ge­tirmeleri için beraberinde kitabı ve mizanı indirdik.” [335]  Bu, âyette de peygamberler, kitap ve mizanın indirilişinde çoğul zamiri kullanılmıştır. Onların gönderilişinde peygamberlerin görevlendirildiğine dikkat çekilmiştir.

Kur'an Arapça nazil olduğundan ve dolayısıyla Arapça'da  kullanılan kaidelerin Kur'an'da da kullanılması gerekir. Bu ne­denle Arap dilinde ‘biz' zamiri, tazim yönünden ‘ben' za­mirinden daha etkilidir.

Soru: yusallûn, yani 'namazı kılarlar' yerine, yukimun yani “Namazı ikame ederler' denilmesinin hikmeti ne­dir?

Cevap: Namazda lazım olan ta'dil-i erkân, müdâvemet, muhafaza gibi ikamenin manalarına müracaat etmeye işaret­tir. [336] “Namazı ikame ederler” demekte, “Namazı kılarlar” de­mekten daha fazla bir anlam vardır ki, en “Doğru dürüst”, yani namazın şartlarına uymak, Allah'a boyun eğmek ve tevazu gös­termek suretiyle güzelce kılmak ve kıldırmak manalarını ifade eder. Bunun için namazda ta'dil-i erkân (namazı erkanına uya­rak kılmak) vacip olduğu gibi, özellikle namaz için iyiliği em­retmek ve kötülükten sakındırmak, namazın gereklerini tamamlamak ve gayret sarfetmek de dinin lüzumlu gördüğü hu­suslardandır. Ana-babanın çocuklarına namaz terbiyesi; din kardeşlerini birbirlerine tavsiye ve hatırlatması; amirlerin en­gelleri ortadan kaldırma ve imkanları tamamlama suretiyle be­ğendirmesi ve teşvik etmesi; cuma namazına ve cemaatle namaz kılmaya dikkat ve devam etmesi de bu cümledendir. [337]

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.” [338]

Soru: Allah tarafından insanların kalplerinin mühürlen­mesi, görünürde, 'Allah onları iman etmekten alıkoymuştur,' anlamına gelir. Dolayısıyla yerilmeleri ve cezalandırılmaları ilahî adalete ters düşmez mi?

Cevap: Bu konu, ilk dönemden beri ulemayı meşgul etmiş­tir. Bu konuda birbirine muhalif birçok ekol ortaya çıkmıştır. Kaderi inkâr eden Kaderiyye, iradeyi inkâr eden Cebriyye ekol­leri bunlardandır. Âyette geçen mühürlemeden kasıt, görev ve fonksiyonlarını yerine getirmeyen kalplerdir. Zira başka bir âyette

“Onların kalpleri vardır onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmez­ler.” [339]  denilmiştir. Asıl olan her organın kendisi için yaratılmış olduğu işlevi yerine getirmesidir. Kalpler için en önemli işlev, Allah'ın kevnî ve vahyî âyetlerini düşünmesidir. Bunları yerine getirmediği zaman muattal ve hizmetten düşen bir cihaz duru­muna düşer.

Kur'an'ı bir bütünlük içinde ele aldığımızda, kalplerin ne­den mühürlendiğini görmemiz mümkün olacaktır. “Allah kü­fürlerinden dolayı kalplerini mühürlemiştir.” [340]

“Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştır.” [341]

“Biz azgınların kalplerini mühürleriz.” [342]

“Allah inkâr edenlerin kalplerini mü­hürler.” [343] Yukarıda geçen ve söz konusu ettiğimiz âyetten he­men sonra da kalplerin hastalığından bahsedilmiştir, [344] dolayı­sıyla kalpler, düşünce ve görevden alıkonulunca bir bakıma kendiliğinden mühürlenmiş olur ve işlevsiz kalır. Nitekim çalışmayan yerler için kapandı yerine mühürlendi ifadesi kullanı­lır. İnkâr ve isyan pası arasında kalan bir kalbin çürüyüp pas­lanması ve işlevini yitirmesi muhakkaktır.

Soru: Âyette kalp çoğul geldiği hâlde, kulak tekil gelmiştir. Bunun hikmeti var mıdır?

Cevap: Kalbin çoğul, kulağın ise tekil gelmesi, işitmede genellikle duymamızın çeşitlilik arz etmemesi, kalbin ise anla­yış ve kavrayışta çokluk ve çeşitlilik arz etmesinden dolayıdır. Aynısını göz için de söyleyebiliriz. Bundan dolayı kulak tekil, kalp ve göz çoğul olarak zikredilmiştir. [345]

Soru: Âyette kalbin, sem'/kulak ve basar/göze takdim edilmesinin hikmeti nedir?

Cevap: Kalp, imanın mahalli olduğu gibi, ilk başta yaratanı arayan ve isteyen ve O'nun varlığını delilleriyle ilan eden kalb ile vicdandır. Zira kalb hayat malzemesini düşünürken en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez derhal bir nokta-i isti­nadı; kezalik, emellerinin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise iman ile elde edilebilir. [346]

“Onlar güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.” [347]

İşkâl: “Kandırılmanın”Allah için mümkün olmaması.

Çözüm: Münafıkların, Peygamber ve müminleri aldatmaya çalışmaları, Allah'ı aldatmaya çalışmalarına eşit tutulmuştur ki bu durum, Allah'ın Peygamber ve müminlere vermiş olduğu değeri gösterir. [348] Nitekim Peygamber'e biat, Allah'a biat kabul edilmiştir. [349] Keza müminlere eziyet verenler de Allah'a eziyet vermiş sayılırlar. [350] 

“Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları içinde bocalarlarken kendilerini sürükleyip götürüyor.” [351]

İşkâl: İstihza fiilinin Allah'a nispet edilmesinin uygun düşmemesi

Çözüm: Yaptıklarına karşılık olarak, aynı şekilde Allah'ın onlara karşılık vermesidir. İstihza fiilinde mecaz vardır. Şöyle ki: Allah onlara mühlet verir, onlar bunu lehlerine bilirler ve sonunda azabı hak ederler. Nitekim “Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür.” [352]  Kötülüğe karşılık olarak kötülük etmek, kötülük değildir. Ona kötülük denilmesinin sebebi, cezayı ge­rektirecek kötü bir duruma sebebiyet verdiği içindir. [353]

“Eğer yapamadınızsa ki hiçbir zaman yapamayacaksınız. O halde kafirler için hazırlanan, yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşinden sakının.” [354]

İşkâl: Cehennemin kâfirler için hazırlanmış olduğunu, do­layısıyla başkalarının girmeyeceği şüphesi.

Çözüm: Ayette geçen 'hazırlanmıştır' fiili buna cevap teş­kil etmektedir. Asıl olan inkarcılardan başkasının girmemesidir. Ancak bu başkalarının da girmesine engel değildir. Kendisi için bir ev yapan birinin evi için, onun evine başkası girmez, denilmediği gibi, kâfirler için hazırlanan cehenneme başka günah­kârların girmesi mümkün değildir, denilmez.

“Allah bir sivrisineği hatta onun da aşağısındaki birşeyi örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise”Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?' derler. Evet Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır.” [355]

Soru: Haya, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartı­dan ibaret olduğundan, Cenab-ı Allah hakkında bu kelimenin kullanılması uygun olur mu?

Cevap: Âyette geçen istihya nefsin sıkılması anlamında değil, umursamak, korkmak ve çekinmek anlamındadır. İnkarcı­lar; “Muhammed'in Rabbi sivrisineği misal getirmekten haya etmiyor” demelerine bir reddiye ve karşılık olarak istihza lafzını kullanmıştır. [356] Allah Teâla, Arş-ı Âlâ, kürre ve galaksileri misal getirdiği gibi, sivri sinek ve zerreyi de misal getirir.

“O kimseler ki Allah'a kesin söz verdikten sonra Allah'a verdikleri sözleri bozarlar. Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği ilişkileri keserler, yeryüzünde bozgunluk ederler. İşte onlar hüsrana hep düşenlerdir.” [357]

Soru: Âyette riâyet edilmesi emredilen ilişkiler nelerdir?

Cevap: Âyette riayet edilmesi emredilen ilişkiler birçok meal ve tefsirde 'akrabalık ilişkileri' biçiminde verilmiştir. Oy­sa Allah'ın emrettiği ilişkiler sıla-ı rahimden ibaret değildir. Âyetteki mâ edatı genellik ifade eder. Allah Teâla'nın birleş­tirmemizi istediği birçok konu ve bağ bulunmaktadır. Bunların başında iman bağı gelir, Allah ile iman bağını pekiştirmemiz gelir. Sonra da amel bağları gelir. Hz. Peygamber ile aramızda birleştirilmeleri gereken bağlar da bu kapsamdadır. Ona iman etmek, sünnetini ihya etmek, onu sevmek ve ona ittiba etmek bu cümledendir. Dünya ahiret, ruh beden, madde mana, din dünya, kul hakları vs. da birleştirilmeleri istenen bağlar kapsamındadır.

Kısacası, bir an bile olsa, Allah ve kul hukukunu ihlal et­mek, âyette geçen ve birleştirilmeleri istenen bağları koparmak anlamına gelir. [358]

“Siz nasıl inkar ediyorsunuz siz ölüler idiniz. O, sizi diriltti Sonra öldürecek ve yine diriltecektir sonra da O’na döndürüleceksiniz.” [359]

Soru: Âyetin reenkarnasyonla bir İlgisi var mı, âyet ona delil teşkil edebilir mi?

Cevap: Reenkarnasyon, ruhun ölümden sonra insan, hay­van ve bazı durumlarda da bitki biçiminde bir ya da daha çok kez yeniden doğmasıdır.  Kısacası tekrar doğuş  ve yeniden bedenlenmeden ibarettir. [360]  Reenkarnasyonun İslâm inancıyla yakından uzaktan bir alakası bulunmamaktadır. Bu inanç, Ka­dim Roma'nın manicilik, gnostisizm ve bazı çağdaş dinsel akımların ürünüdür. Bu nedenle âyetin reenkarnasyonla bir ilişkisi yoktur. Âyetin işlemek istediği tema şudur: İnsanı yok­tan var eden Allah, ahirette tekrar yaratmaya kadirdir. Buna gö­re âyette geçen “Ölüm” ve “Diriliş” şu anlamlara gelir:

1- Birinci ölüm; dünyaya gelmeden önceki yok olma hali­dir. Yokluk ile ölüm birbirine benzetilmiştir.

2- İkinci ölüm; bilinen ve herkesin tadacağı ölümdür.

3- Yokluktan sonraki yaratılış; birinci yaratılıştır.

4- İkinci yaratılış ise; ahiret hayatı için olan diriliştir .

Dolayısıyla âyetin reenkarnasyonla ilgisi yoktur. Âyet, in­sanın yaratılış aşamalarını ve Allah'ın gücünü gözler önüne sermektedir. [361]

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendisine has bir şekilde) semaya (hükümranlık makamına) yöneldi. Onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” [362]

İşkâl: Bu âyet, yeryüzünde bulunan her şeyin gökten önce yaratıldığını beyan ederken,

“Ondan sonra yerküreyi döşedi.” [363]  âyeti, gökler yaratıldıktan sonra yerin dö­şendiğini ifade eder.

Cevap: Âyette geçen yaratmak, lügatçe yaratmaktır. Yani, syaratma takdir etme anlamında kullanılmıştır.Takdir etme, yoktan var etme anlamında değildir. 

“Erzakı onda takdir etti.” [364]

âyeti, takdirin yaratma anlamına geldiğini belirtmektedir. Yerin döşenmeden yaratılması, içindekilerin de yaratılması an­lamına gelir.Zira yer hepsinin aslıdır. Asıl yaratılınca fer' de ya­ratılmış sayılır. Şinkitî, âyet müşkül olduğu için kendisini uzun müddet meşgul ettiğini, daha sonra Allah'ın yardımıyla müşkü­lü çözdüğünü beyan eder. [365]

“Hani Rabbin meleklere; 'Ben yeryüzünde bir halife yarataca­ğım' dedi. onlar: 'Bizler hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek (kimse)yi mi halîfe kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara:'Sizin bile­meyeceğinizi herhalde ben bilirim' dedi.” [366]

Soru: Melekler, insan yaratılmadan onu kan dökme ve ifsat ile nitelemişlerdir. Melekler bunları nereden biliyorlardı? Hz. Adem'den önce insanlar var mıydı?

Cevap: Allah, söz konusu özellikleri meleklere öğretmiş olabileceği gibi, melekler bu manayı halife ve yer kelimesinin semantiğinden çıkarmış olabilirler. Zira halife kelimesinin se­mantiğinde bu anlamlar mevcuttur. Halife, insanları idare eder, davalarına bakar, halifenin ikamesi ve seçilmesi için ihtilaf, an­laşmazlık ve öldürme hadiseleri bilinen konulardır. Yer için de aynısını diyebiliriz. Zira dünyada meydana gelen ihtilafların çoğu, toprak ve sınır ihtilaflarından kaynaklanmaktadır. Yeryü­zünde Âdem'den önce insanlar vardı iddiası ise asılsızdır. [367]

İbn  Abbas,   mutasavvıf îbn  Arabî,   çağdaş   alimlerden Abdulafif Tabbâra, Muhammed Hamidullah ve diğer bazı alim­ler, 'Âdem'den önce insanlar vardı' görüşünü, savunmuşlardır.

“Hani biz meleklere Âdem'e secde edin demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı. Böylece kâfirlerden oldu.” [368]

İşkâl: Allah'tan başkasına secde etmenin emredilmesi.

Çözüm: Allah'tan başkasına ibadet kastıyla secde edilme­yeceği, İslâm inancında tartışılmaz bir hükümdür. Meleklerden Hz. Adem'e secde etmelerinin istenmesi, Allah'ın emriyle ol­duğu için herhangi bir problem söz konusu değildir. Zira, Allah Teâla Mescid-i Haram'a yönelmemizi emrettiği gibi, meleklere Hz. Adem'e secde etmelerini emretmiştir. Başkasına secde et­meyi Allah Teâla yasakladığı için, şirk sayılmıştır. Allah başka­sına veya onun cihetine secde etmeyi emredince, yasak veya günah ortadan kalkar. Allah'ın emriyle Mescid-i Haram'a yö­nelen, Ka'be'ye değil Allah'ın emrine yöneldiği kabul edilir. Adem'e yapılan secde de bu yöndedir. Devletin izni olmadan yabancı ülkeden getirilen mal kaçak eşya kapsamına girer. An­cak devletin kendisi buna izin verdikten sonra, kaçak mal ol­maktan çıkar ve ticarî mal statüsünü alır.

HzÂdem'e secde edilmesinin diğer bir anlamı da, tüm ya­ratıkların insanoğlunun istifade ve hizmetine sunulmuş olması­dır. Melekler, insanı Allah'ın izniyle korurlar, istiğfar ederler, hayır ve şerrini yazarlar. [369] Bazı alimler de, bir kimse için ayağa kalkma ve el Öpme saygı ifade ettiği gibi, Hz. Âdem'e yapılması emredilen secde de, saygı, tebrik, baş ile selam vermek ve hür­met gösterme anlamındadır, demişlerdir.

“Bunun üzerine Şeytan, ikisini oradan kaydırdı. İkisini de bu­lundukları o (bolluk içindeki) yerden çıkardı. Bizde 'haydi ki­miniz kiminize düşman olarak inin ve yerde bir zamana kadar kalıp nasibinizi alacaksınız.' Dedik” [370]

İşkâl: Ebedî cennete giren oradan çıkmaz, [371] o hâlde Hz. Âdem ve Havva'nın çıkarıldıkları cennet hangisiydi?

Cevap: Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın çıkarıldıkları cennet konusunda öteden beri tartışmalar yapılmıştır. Ancak aklî ve naklî deliller, söz konusu cennetin ebedî ve mükafat yeri olan cennet olmadığını göstermektedir. Zira,

a- Ebedî cennete ancak amel ve ibadetten sonra girilir.

b- Ebedî cennete, sorumluluk ve yasak yoktur,

c- Şeytanın oraya girmesine imkan yoktur.

d- Ebedî cennet gök yüzündedir, Hz. Âdem ve Hz. Hav­va'nın göğe çıkıp oradan indirildiklerine dair Kur'an'da her­hangi bir malumat verilmiyor. Bu nedenle çıkarıldıkları yer, her türlü dünya nimetlerinin bulunduğu bir mevki olabilir. [372]

Soru : Hz. Adem ve Hz. Havva'nın, Cennet dîye anılan gü­zel ve hoş mekândan çıkarılmalarının hikmeti neydi?

Cevap: Olay, Hz. Âdem ve çocuklarına dünya hayatı için önemli tecrübeler kazandırmıştır. Israr edilmeyen bir günahın tövbe ile affedileceğini gösterir. Hz. Âdem ve Hz. Havva güzel ve hoş mekandan çıktıktan sonra, günah ve hata işlememe ko­nusunda daha hassas davrandılar. Olay, peygamberlerin bile se­hiv ve nisyan edebileceklerini, Peygamber de olsa, hatanın sa­hibini etkileyeceğini öğretti.

“Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle aleme üstün kıldığımı hatırlayın.” [373]

Soru 1: Yahudiler bu âyeti referans göstererek, kendilerinin yeryüzünün en seçkin milleti olduklarını iddia ederler. Bu iddia doğru mudur?

Cevap: Birçok âyette olduğu gibi bu âyetin doğru anlamını bulmak için, âyetin sibak ve siyakına bakmamız gerekmektedir. Ayetin sibakında, Hz. Mûsâ zamanındaki Yahudilere gelen ilahî buyruklardan bahsedilmektedir. Âyetin siyakında da aynı konu işlenmekte ve kendilerine İslâm'ın önemli vecibeleri hatırlatıl­makta özellikle ahde vefa, iman, Allah'ın âyetlerini dünya menfaatına değişmemek, namaz kılmak, zekat vermek, iyiliği emretmek ve ahirete hazırlık emredilmiştir. Kendilerine emre­dilen bu konular, İslâm'ın en önemli vecibelerini teşkil eder.

Söz konusu dönemde İslâm'ın öncüleri, başta Hz. Musa, Hz. Yuş’a, Hz. Harun ve Hz, Zekeriyya idiler. Onların karşısında da Mısır'ı  kendilerine merkez edinen Firavnlar, Ken’âniler ve Kıptiler vardı, Bu inkârcı, topluma karş, Allah Teala,  Hz. Musa ve arkadaşlarını ve iman ve amellerinden dolayı tercih etmiştir.

Kur'an, birçok âyetinde belirli zaman ve mekanda gelme­nin veya yaşamanın kurtuluş için yeterli olamayacağını belirtmektedir.

“Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i kitabın  kuruntuları (gerçektir.) Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür, ve kendisi için Allah'tan başka dost da yardımcıda bulamaz.” [374]  

“Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de içini bereketle doldur­duğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin israil Oğullarına verdiği güzel söz yerine geldi.” [375]  âyetleri, kurtuluş yolları ve Allah’ın İsrail oğullarına verdiği yardımın göstermiş oldukları sabır ve se­battan dolayı, olduğunu belirtmektedir. Allah hiç kimseye zu­lüm üzerine yardım etmez.

“Andolsun biz Musa’ ya kitabı ver­dik. Sen ona kavuşacağından şüphe etme. Ve onu İsrail oğul­larına hidayet rehberi kıldık. Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin­likle inandıkları zaman onların içinden buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin ettik.” [376]  âyetleri, Hz. Müsa zamanında Allah'ın emirlerine sarılanların ilahi, yardıma nasıl nail olduklarını, sonraki dönemler de ise Allah'a olan bağlılıklarını,  O'na verdikleri sözleri nasıl bozdukları, ve ilahi azaba nasıl duçar olduklarını hatırlatmaktadır.  

“Sözlerinden dönmeleri, Al­lah'ın âyetlerini inkâr etmeleri haksız yere Peygamberleri öldürmeleri ve ‘kalplerimiz kılıflaşmıştır’ demeleri sebebiyle (on­ları lanetledik her türlü belalar verdik) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesna artık iman etmezler” [377]

“Andolsun ki Allah israil oğullarından söz almıştı. İçlerinden on iki de başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti. Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar zekatı verir, peygamberime inanır onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz. Andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım.” [378]  âyetleri de Allah'ın İsrail oğullarına verdiği emirler ve aldığı sözleri sıralamıştır. Allah, Hz. Müsa zamanında İslâmî çizgiyi aşanları cezalandırmıştır. Bugün içinde de aynı eylem­lerde bulunanlar için yasaları aynıdır. Uyuşturucu, terör ve zu­lüm öncülüğünü yapan bir kavmin tüm dünyaya tercih edilmesi ve üstün kılınması mümkün değildir. [379] O halde âyette üstün kı­lınanlar Hz. Mûsâ zamanında ilahî buyruklara sarılan kesimdi.

Soru 2: Allah Teâla, Yahudilere neden Ey İsrail oğulları diye hitap etmiştir?

Cevap: Bu hitap, onlara Allah tarafından bir iltifattır. Ken­dilerine, ataları Hz.Yakub'un bir ismi olan İsrail'in çocukları ol­duklarını hatırlatmaktadır. Hz, Yakub, oğlu Hz, Yûsufun başına gelenlere sabretti ve Allah katında seçilmiş kullar arasına ka­tıldı. İsrail ismi iki kelimeden meydana gelmiştir. İsr+ail= Se­çilmiş kul+Allah. Birleştirilince “Allah'ın seçilmiş kulu” anla­mına gelmektedir. Bu nedenle Ey Yakuboğulları yerine, ey Al­lah'ın seçilmiş kulunun çocukları anlamına gelen, ey İsrail oğulları olarak zikredilmişlerdir. Bu, onlara şunu hatırlatır; siz­ler böyle faziletli ve erdemli bir zatın neslisiniz. O halde baba­nıza layık olmaya çalışın, nankörlük ve isyanda bulunmayın. [380]

Soru 3: İsrailoğulları'nın Kur'an'da sıkça tekrarlanması­nın hikmeti nedir?

Cevap: Bir kesim Yahûdî, Kur'an'da isimlerinin çok geç­mesini ve kendilerinden çok peygamber çıkmasını, kendileri le­hinde bir malzeme yapar. Oysa realite bunun tersidir. Şöyle ki; Yahudilerin isyan ve tuğyanlarına tek bir peygamber yetmedi. Bu nedenle Allah Teâla onlara çok sayıda peygamber göndermisti. Kur'an, gaflet ve azgınlığın arttığı dönemlerde çok sayıda elçinin gönderildiğini haber vermiştir. [381]

Çok vahim ve müzmin hastalıklar için bir tabibin yetmediği gibi, Allah Teâla da onlara, manevî müzmin hastalıklarından dolayı hayli peygamber göndermiştir. Kur'an'da çok anılmaları, onlara çok sayıda peygamber gönderilmesinden dolayı idi. Bun­ların Kur'an'da sık sık geçmesi aynı mücadeleyi veren Hz. Peygamber ve arkadaşları için de teselli niteliğindeydi. [382]

“Ve bir vakit Mûsâ kavmine dedi ki 'Ey kavmim cidden siz o buzağıya tapmakla nefsinize zulmettiniz, Yaratıcınıza tövbe ediniz ve nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız yaratanınız yanında sizin için hayırlıdır. Böylece tövbenizi kabul buyurdu. O tövbeleri çok kabul eden, devamlı merhamet edendir.” [383]

İşkâl: Âyette, İsrailoğulları'na  nefislerini Öldürmelerinin emredilmesi.

Çözüm: Âyette nefsi öldürmekten kasıt, azmaması için ıs­lah edilmesi, kötülükten alıkonulması,insan üzerindeki olumsuz işlevinin tesirsiz kılınmasıdır. Nitekim Türkçe'de 'Ölüm bir eve girince sağ kalanları da öldürür,' 'Bu yol bizi mahvetti, öl­dürdü.' Bu hava bizi öldürüyor,' berzeri cümleler aşırı dere­cede rahatsızlığı ifade etmektedir.

“Şüphesiz ki iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiler bunlardan kim Allah'a ve ahiret gününe inanır iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rableri katında mükafat vardır. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyecekler.”[384] İşkâl: Müslümanlarla beraber, Yahudi, Hıristiyan ve Sâbiiler'in de cennete girmelerinin söz konusu edilmesi.

Çözüm: Âyet, üzerinde en çok tartışma yapılan âyetlerden birisidir. Hatta bazı çevreler, âyette geçenlerin, Müslüman ol­madan da cennete girebileceklerini söylemişlerdir. [385]

Kur'an'dan önceki Semavi kitaplara göre hayatlarını tan­zim edenlerin cennete gireceklerine herhangi bir itiraz yoktur. Âyette geçen iman edenler ifadesinin tek bir peygamberi kap­saması düşünülemez. Zira iman mutlak anlamda zikredilmiştir. Âyetteki iman edenler ifadesi, kendilerine gönderilen peygam­berleri inkâr etmemeyi ve peygamberlerden bir tanesini yalanlamamayı gerektirmektedir. Zira bir peygamberi inkâr eden tü­münü inkâr etmiş sayılır.

“O sana kitabı ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedricen indirmiş ve daha önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve incili ve Furkan'ı indir­miştir.” [386] Âyeti, 'daha önce' ifadesini kullanarak, Kur'an'dan önceki zamana atıfta bulunmuştur. Önceki Kitaplar tahrif edil­meyip indirildikleri gibi kalsalardı, diğer herhangi bir kitabın gönderilmesine gerek kalmazdı. Bugün bir insan 'ben Tevrat ve încil’e göre yaşamak istiyorum' dese tevhidi elde edebilme im­kanına sahip olabilir mi? Mevcut Tevrat'la Hz. Nuh'un kızlarına içki içirdikten sonra onlarla zina ettiği ve neticede hamile kal­dıkları yazılır. [387]  Keza, Hz. Harun'un tapmak için buzağı heykelini yaptığı, [388] Yahudilerin ona taptığı, Hz İbrahim'in hanı­mını Firavn'a. teklif ettiği, Hz. Süleyman'ın ömrünün sonunda riddet ettiği iddia edilmiştir. [389] Mevcut İncil'de ise İsrail oğul­lardan çıkmış tüm peygamberlerinin çapulcu ve hırsız oldukları yazılmıştır. [390] Peygamberleri, riddet,zina etme ve deyyus ol­makla niteleyen, muharref kitaplarla amel etmenin ne kadar isa­betli olacağını tahmin etmek zor değildir.

Kur'an peygamberler arasında herhangi bir ayırım yap­mamış, birini inkâr etmeyi hepsini inkâr etmek olarak kabul et­miştir.

“Onlar ki Allah'ın elçilerini inkâr ederler. Allah ile el­çilerinin arasını ayırmak isterler. Kimine inanırız kimini inkâr ederiz derler. Bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Ve onlar Allah ile elçilerine inandılar. Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmadılar. İşte onların da pek yakında mükâfatlarını vereceğiz.” [391]  

“Eğer onlar da sizin inandığınız gibisine inanırlarsa hiç kuşkusuz iyi ve güzeli bulmuş olurlar. Eğer sırt çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içindedirler.” [392] Söz konusu âyet, ceza ve mükafatın nasıl elde edileceğini cennete nasıl girileceğini sarih olarak göstermiştir.

“Onlara Allah'ın in­dirdiklerine inanın, denilirse bize indirilene inanırız derler ve ötesini inkâr ederler.” [393]

“Kim Allah ve Resulüne inanmazsa, bilsin ki biz kâfirler için elemli bir ateş hazırlamışızdır.” [394]  Bu âyetler, gayet açık bir ifade ile Müslüman olabilmenin, Allah'ın rızasını veya cennetini elde etmenin Kur'an ve Hz. Peygam­ber’e ittiba etmeye bağlı olduğunu ifade etmektedir.

“De ki ey Kitap ehli niye Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Kur'an, insanları karanlıklardan nura çıkardığını haber vermektedir. [395]

Bu nedenle Kur'an'a tabi olmayan karanlıklarda kalmaya de­vam ediyor sayılmaz mı? Kur'an, öneminden dolayı, bazen Al­lah'a imanı yalnız işler. Bu da önceden de belirttiğimiz gibi Kur'an'ı bir bütünlük içersinde ele almamızı gerektirmektedir.

“Kim Allah'a inanır faydalı işler yaparsa onu altından ırmak­lar akan içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar.” [396]

“Kim Allah'a iman ederse onun kalbini doğru yola iletir.” [397]  Görül­düğü gibi ilk âyet, cennete girmeyi mücmel olarak iman ve gü­zel amele bağlamıştır. Zaten Allah'a imanın kapsamında, Al­lah'ın kitaplarına, elçilerine, meleklerine ve ahiret gününe iman da mevcuttur. Bu, Kur'an'a has bir yöntemdir. Söz konusu etti­ğimiz âyette de bu özelliği görmemiz mümkündür.

“Kim Rabbine inanırsa ne eksik verilmesinden ne de kendisine zillet eriş­mesinden korkmaz.” [398] Kur'an'ı bir bütün olarak ele almazsak, geçen âyetlerde sadece Allah'a iman işlendiğini göreceğiz. Ahiret ve risâlet ise diğer birçok âyette işlenmiştir. Resûlullah'a iman etmeden kurtuluş olamayacağını ifade eden birçok hadis de mevcuttur.

“Allah'a yemin olsun ki beni duyup da ba­na inanmayan Yahûdî ve Hıristiyanlar cehennemliktir.” [399]  

“Bi­riniz beni babasından, çocuğundan ve tüm insanlardan çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” [400]  Bu ve benzeri nasslardan an­laşılacağı gibi, cennete girmek tüm semavî kitap ve peygam­berlere iman etmeye bağlıdır. Âyet, güneş ve yıldızlara tapanları da Allah'a ibadet etmeye davet etmektedir.

Bu mukaddimeden sonra şimdi de âyetin tefsirine geçelim; Âyetin sibakında, yani bir önceki âyette, Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği nimetlere karşılık, onların nankörlükte bulun­maları nedeniyle, Allah'ın onları zelil kılıp, onlara gazap ettiği anlatılmıştır. Bu âyette ise, Allah onların bulundukları durum­dan nasıl kurtulabileceklerini beyan etmiştir. Allah, kullarını sı­kıntı ve çaresizlik içinde bırakmak istemez. Her zaman onlara kurtuluş ve tövbe yollarının açık bulunduğunu beyan etmekte­dir. Bu davetinin belirli kesimlere değil, tüm insanlık için de söz konusu olduğunu, bunu Müslümanlar,Yahudiler, Hıristi­yanlar ve maddeye tapan müşriklerle örneklendirmiştir. Çünkü her zaman için dünyada yaşayanların büyük çoğunluğunu, bu kesimler meydana getirmiştir. Âyet, iman ve salih amel olması kaydıyla değişik adres, bölge ve kimliğin önemli olmadığına dikkat çekmiştir.

Âyetin tefsirini özetlersek şunu diyebiliriz:

1- İnsanların konum ve adresleri ne olursa olsun, Allah'a iman edip ameli salih işledikten sonra, mükâfatları zayi olmaz. Salih amel, çok geniş bir kavramdır, Allah'ın razı olduğu tüm faaliyetleri kapsar.

2- Âyette geçen Yahudi, Hıristiyan ve Sabitler için de her zaman iman edip güzel amel işleme imkanı mevcuttur.

3- Allah, iman ve güzel amel işleyenlerin yaptıklarını karşı­lıksız bırakmaz. Âyet, Resûlullah'tan önce, temiz fıtratlarıyla iman edip, güzel amel işleyen Kus b. Saide, Zeyd b. Amr ve Va­raka b. Nevfel ve onların durumunda olanlara atıfta bulunarak, iman ve amellerinin zayi olmayacağına dikkat çekmiştir. Keza âyette, Yahudi, Hıristiyan ve Sâbiilerin de aynı konumda ol­dukları, Resûlullah gelmeden önce Ölenlerin yaptıklarının, Al­lah katında zayi olmayacağı ve değerlendirileceği belirtilmiştir. [401]

“Bir vakit de sizden söz. almıştık ve Tur'u üstünüze kaldırıp demiştik ki verdiğimiz Kitaba sımsıkı sarılın ve içindekilerden gafil olmayın ki günahtan sakınmış olasınız.” [402]

Soru: İmanda hür irade ve ihtiyar esastır. İkrah ile iman ha­sıl olmaz.

Bu nedenle İsrailoğulları'nın üzerlerine dağın kaldırılması iman etmeleri için bir tehdit sayılmaz mı?

Cevap: İman ikrah ve tehdit ile elde edilmez. Zira iman kalbin birşeyi tasdik etmesiyle gerçekleşir. Kalbe herhangi bir müdahale söz konusu olamayacağına göre, İsrailoğulları için de tehdit ve ikrah söz konusu olmamıştır. Allah, peygamberler va­sıtasıyla birçok topluma mucize gösterdiği gibi, İsrailoğulları'na da dağı bir şahit ve mucize olarak göstermiştir: Allah Teâla, Peygamber’i vasıtasıyla onlardan ahit alırken, korkunç bir manzara meydana gelmiş ve dağ adeta onların tepesine çö­kecek bir görünüm arz etmişti.

“Hani bir zamanlar Biz, o dağı bir gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik kî, size verdiğimiz Kitabı sıkıca tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.” [403]  âyetinde de geçtiği gibi, dağın sarsılması veya silkelenmesiyle yukarıda toz-dumandan oluşan bir tabaka meydana gelmiştir. Olay, İlahî kudretle dağın üzerlerine kaldırılmasıyla gerçekleşmiş olabilir. Allah her şeye kadirdir. [404]

“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de bu yüzden kendile­rine aşağılık maymun olun dediklerimizi de elbette bildiniz.” [405]

İşkâl:

a- Maymun şekline dönüşmeleri kendi iradeleriyle olmadığından,cezanın sünettulaha aykırı olup olmaması,

b- Âyette söz konusu edilen mesh/biçim değişimi, kalpleri­nin mezkur varlıkların biçimine girmesiyle mi, yoksa zahiri an­lamıyla vücutlarının başka varlıklara dönüşmesiyle mi gerçek­leşmiştir?

Çözüm:

a- Allah'ın kudretini düşündüğümüzde her iki durumun da mümkün olabileceğini göreceğiz. Tabiin   müfessirlerinden Mücahid  ile   çağdaş   müfessirlerden  Muhammed Abduh   ve Seyyid Kutup mezkur meshin, akıl ve kalpte olduğunu savun­muşlardır. Zira, Allah Teâla günah işleyen herkesi bu dünyada meshetmemiştir. [406] b- Allah her şeye kadirdir, mesh zahiren de gerçekleşmiş olabilir. Ancak meshin manevî anlamda olması sünnetullaha daha uygundur.

 “O da Rabbim şöyle buyuruyor: 'O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir inektir.' dedi. Onlar da: 'işte tam öyle. Gerçek ortaya çıktı.' dediler. Bunun üzerine o ineği (bulup) boğazladılar. Nerdeyse yapmayacaklardı.” [407] 

İşkâl: Âyette geçen el-ân kelimesi üzerinde durgu yap­madığımız taktirde anlamı şöyle olur: 'Şimdi gerçeği söyledin.' Bu da o zamana kadar Hz. Müsâ'nın söylediklerinin gerçek ol­madığı anlamına gelir ki Hz. Müsa'nın risaletiyle bağdaşmaz.

Çözüm: Şatibi şöyle der:

“Hocam Ebu Abdullah el-Fehhar 'Kalu'l âne ci'te bi'l-hakk/İşte böyle! Gerçek hasıl oldu.” “ âyetinde [408] el-ân üzerinde durgu yapmamızı ve "ci'te bil hak" ile başlamamızı emrederek gerekçesini şöyle izah ederdi: Bu âyette el-ân zarfının manası; “Anladık ve gerçek bizlere be­yan edilmiş oldu” demektir. Buna göre âyetin manası şöyle olur:

“Gerçek bize beyan olduğu için anladık ki, 'Ey Musa! Sen her zaman doğruyu bize getirmişsindir.” İbnu Fehhar bu yakla­şımıyla, peygamberlerin ismet sıfatıyla bağdaşmayan muhtemel yanlış bir tefsirin önüne geçmek istemiştir. Zira, el-ân zarfı üze­rinde durgu yapılmazsa, Hz. Musa'nın son defa dışında onlara hakkı getirmediği kuşkusu doğar.

“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, şimdi onlar taşlar gibi hatta duygusuzdur. Çünkü taşların öylesi var ki için­den nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor. Ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yu­varlanıyor. Sizlerin ne yaptığından Allah gafil değildir.” [409]

Soru 1: Taşta ne hayat ne de akıl vardır, Allah'tan nasıl korkar?

Cevap: Âyet, 'Eğer taşta akıl ve hayat olsaydı Allah korku­sundan korkar ve yerinde durmazdı' tevilindedir. Âyetin diğer bir tevili de, evrende olan her şeyin Allah'ı tesbih etmesidir. Varlıkların yaratılış gayeleri doğrultusunda kullanılmaları veya hareket etmeleri, lisan-i hâl ile Allah'ı tesbih etme ve O'nu an­ma kapsamındadır. [410]

Soru 2: Kalplerin sertliği, taşlara benzetilmiştir. Neden taş­tan daha sert demire benzetilmemiş?

Cevap: Kalpler demire benzetilmemiş. Zira demirde taşa oranla daha çok yararlar mevcuttur. Demir ısıyla yumuşatılıp eritilebildiği halde, taşta böyle bir özellik yoktur. [411] Demire oranla taş daha çok bulunur. Bu nedenle taşın ibret alma ve görme alanı daha geniş ve daha kolaydır.

“Süleyman'ın hakkında onlar, şeytanların (ahbarların) uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin O şeytanlar (hahamlar) kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babilde Harut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese 'biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız,' demeden hiç kimseye (sihir ilmîni) öğretmezlerdi. Onlar iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O büyücüler ise Allah 'ın izini olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine fayda vereni değil de zarar ve­reni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılı­ğında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu anlasalardı.” [412]

İşkâl: Çağdaş müfessirlerden M.Cevad Mağniyye, âyeti Kur'an'ın en müşkül âyetlerinden saymaktadır. [413] Zira âyette meleklere sihir öğrenip başkalarına öğretmeleri söz konusudur. Razi’nin de tefsirinde âyeti yirmi sayfada tefsir etmeye çalış­ması, âyetteki işkâlın boyutunu ortaya koymaktadır.

Çözüm: Çağdaş âlimlerden Abdulkadir Mahmut el-Cumî, âyette geçen “Şeytanlar” hakkında şöyle der: En uygun olanı, âyette geçen şeytanlar kelimesinin insanları yoldan çıkarmaya uğraşan Yahudi Hahamları olarak tefsir edilmesidir. Zira onlar hakkı bilerek ketmediyorlardı. Hakkı bile bile ketmeden herkes şeytandır. Onlar, hile ve tefecilik için sihri öğ­reniyorlardı. Öğrendiklerini de Hz. Süleyman'a, mal etmeye ça­lışıyorlardı. Bu sayede insanların akıllarını çelip haktan uzak­laştırdılar. Allah yaptıklarının küfür olduğunu beyan etti. [414]

Meleklere sihrin öğretilmesi ve onların da öğretmelerine gelince; birşeyin öğrenilmesi ve öğretilmesi, uygulama biçimi ve niyete göre değişir. Zira Hz. Süleyman zamanında sihir ve si­hirbazlar çok yaygındı. Allah Teâla sihri etkisiz kılmak ve in­sanları onun şerrinden korumak için iki meleğe öğretip insan­lara gönderdi. Başka bir anlatımla sihir, şer için değil, insanları ondan korumak ve zararını bildirmek için öğretilmişti. Bu sa­yede insanlar, sihir ile mucizeyi, sihirbaz ile peygamberi birbi­rinden ayırabildiler. [415] Çağdaş Araştırmacı Râşid Abdullah Ferhan, âyette geçen iki melekten kastın iki insan olduğunu belirt­tikten sonra şunları der:

1- İkisinin ikamet yeri Irak'ın Babil kenti idi. Meleklerin ise, herhangi bir meskenleri yoktu.

2- Kur'an'da insan için melek ifadesi de kullanılmıştır. [416]

3-  Meleklerin insanlara sihir gibi bir kötülüğü öğretmeleri, onların özellikleriyle bağdaşmaz. [417]

Soru: Neden peygamber değil de, iki melek veya iki insan gönderildi?

Cevap: Peygamberlik makamı çok ulvî olduğundan, baş­kalarını koruma niyetiyle de olsa onların sihir gibi bir uğraşıya girmeleri bulundukları makamla bağdaşmaz. [418] Mağniyye âyete şöyle toplu mana vermektedir: Resûlullah dönemindeki Medine Yahudileri, kâhinlerin söylediklerine uy­dular. Özellikle bunlar içinde insan suretinde şeytan ruhlu Babil'li iki haham vardı. Medine’de yaşayan Yahudiler, Hz. Sü­leyman zamanında yaşayan ve kendisine komplolar düzenleyen Yahudiler gibi Resûlullah'a çeşitli komplolar düzenlediler. Ya­hudilerin Hz. Süleyman hakkında söylediklerinin tamamı yalan ve iftiradır.Hz. Süleyman onlardan bendir. Onların uydurdukları, yalan ve desiselerdi. Onlar, insanlara yalan ve batıl şeyler anlatıyorlardı. Babil’de kendilerine takva ve dindarlık süsü ve­ren iki hahama gelince, onlara vahiy namına herhangi birşey inmemişti. Öğrendikleri, sadece sihir ve kehânet idi. Kehânet ve nifaklarından dolayı, Allah tarafından geldikleri görünümünü vererek, ilimlerinin ilâhî ve kutsal, niyetlerinin de iyi olduğunu göstermek için insanlara şöyle derlerdi: 'Şer'î nikahla evlenmiş çiftleri ayırmak veya evli kadınları yabancı erkeklere hoş gös­termek için bu ilmi öğrenmeyin.' İnsanlar, onlardan koca ile ka­rısının arasını açıp, onları ayırdıkları iddia edilen şeyleri öğre­niyorlardı. Nitekim insanlar benzer maksatlarla birçok kâhin veya üfürükçüye giderlerdi, ancak herhangi bir netice alamı­yorlardı. Onlar Allah dilemedikçe hiç kimseye zarar veremiyorkrdı. O, sadece gözbağcılık ve aldatmaydı. Meydana geldiği iddia edilen şeyler ise, sadece rastlantıydı. Onlar kendilerine zarar veren faydasız şeyleri öğreniyorlardı. Aslında onlar da bâtılı hakka, yalanı doğruya tercih edenlerin Allah katında herhangi bir değerlerinin olmadığını biliyorlardı. Çünkü onlar kötüyü iyi olana tercih etmişlerdi. [419]

“Ey iman edenler  bizi gözet demeyin, bak deyin ve kulak verin ki, kafirler için pek elem veren azap vardır.” [420]

Soru: Âyetin işlemek istediği tema nedir?

Cevap: Ayette geçen râinâ kelimesi, hayvan gütmekten ve kalabalıktan türetilmiştir. Bizi gözet anlamındadır. Kötüye de kullanılabilen bir kelimedir. Müminler Hz. Peygamber'e 'bizi gözet' deyince, bazı kesimler onu İbranice deki ruunet anla­mında, yani kusur ve eksiklikleri açığa vurma, sövme anla­mında kullandılar. [421] Bunun üzerine Allah Teâla, onun yerine bize bak, gözet anlamına gelen kelimesini emretti. Yasakla­nan kelimesi güdülmek anlamına da geldiğinden, insan onu­runa yakışmayan bu kelimenin değiştirilmesi istendi. Zira güt­me insanlardan ziyade hayvanlar için kullanılmaktadır. Pey­gamber insanları gütmez, onlara bakar, muhafaza eder. eğitir. Müslümanlar, kavramları kullanırken, mümkün mertebe başka­ları tarafından kullanılan ve istismara müsait kavramları kul­lanmamalıdırlar ki diğer insanlar onları sapık ve İlhâdî amaç­larla kullanmasınlar. Buna sosyalizm, hümanizm ve komünizm kavramları misal verilebilir. Çoğu kimseler fakirlik problemi, malî, hukuk ve yaşam sorunlarını çözüme kavuşturma çabala­rında ve çalışmalarında İslâm'dan söz ederler ve bu kavramları kullanabilmektedir, öyle ki bazı çevrelerde İslâm'a hümanist, adil bir karakter güzel bir nitelik kazandırmak için İslâm'a sos­yalist bir din niteliği kazandırmaya çaba gösteriyorlar. [422] İslâm ise Allah'a teslim olmaktır.

Âyetten anladığımız şudur; kavramları kullanırken dikkatli olmalı, kelimeleri özenle seçmeliyiz, istismara ve yanlış yoruma mahal bırakıyorsa onlardan vazgeçmeliyiz.

“Biz bir âyetten her neyi kaldırır veya unutturursak, daha ha­yırlısı yahut benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” [423]

 İşkâl: Âyette geçen âyet kelimesinin kevnî âyet mî yoksa Kur'a'n âyeti mi olduğu veya âyetin nesh ile ilgisinin bulunup bulunmaması.

Cevap: Detaya inmeden önce neshin tarifini yapmamız uy­gun olur. Nesh; birşeyi değiştirmek, onun yerine başka birini getirmek, şer'î bir hükmü diğer bir hükmün yerine koymaktır. [424]

Veya:

1- Bir şeriatın, yani hukuk sisteminin kısmen kaldırılıp, ye­rine daha uygun birisinin getirilmesidir. Tevrat ve İncil'deki birtakım ahkâmın Kur'an'la kaldırılması gibi,

2- Bir hukuk sisteminin tamamıyla kaldırılıp, yerine diğer bir sistemin getirilmesi. Hûd (a.s.) dönemindeki hukukun, Salih (a.s.)'ın gelmesiyle kaldırılması ve yerine yeni bir hukuk siste­minin getirilmesi gibi,

3- Aynı peygamber döneminde bir hükmün, daha hayırlı bir hükümle kaldırılması, içkinin kaldırılması gibi. [425]

Âyette geçen âyet in Kur'an âyeti olmayıp kevnî âyet oldu­ğunu, aynı âyetin Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez mi­sin? bölümünden anlamaktayız. Zira kevnî âyetlerin değiştiril­mesi ancak İlahî kudretle mümkün olabilir. Bir âyetin neshi, ya Kur'an'ın bizzat kendisiyle, ya da mütevatır bir hadisle müm­kün olabilmektedir. Ancak bu konuda mütevatır hadis bir yana, sahih bir hadise bile sahip değiliz.

Neshe önemli bir delil olarak gösterilen bu âyette, neshin vuku bulduğu değil, vuku bulması halinde nesh edilen âyetin yerine daha uygun bir âyetin getirileceği belirtilmiştir. Söz ko­nusu edilen 'âyet'in; mucize, kevnî âyet veya geçmiş semavî bir kitap olması, âyetin sibak ve siyakına daha uygundur.

“Doğu da Allah 'ındır, Batı da. Nereye dönerseniz Allah 'ın vechi oradadır. Şüphe yok ki Allah 'ın rahmeti geniştir ve O, her şey bilendir.” [426]

İşkâl: Görünürde, her tarafın kıble olması.

Çözüm: Birçok müfessir, âyetin

“Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin” [427]  âyetiyle mensuh olduğunu söylemiştir. [428] An­cak âyetin mensuh olmadığı kanaatindeyiz. Zira insanın gayesi, Allah'ın rızası ise (ki öyle olmalı) bunun yön ve bölge ile her­hangi bir alakası yoktur. İnsan dilediği yön ve yerde Allah'ın rı­zasını elde edebilir. Bunun aksine, insanın gayesi, inkâr, şirk ve kibir ise, en mukaddes yerde bile bu eylemleri yapması çirkindir. Bir görüşe göre de âyet, nafile namazlara ve kıblenin yö­nünü bilmediğimiz durumlara hastır. Âyet Allah rızasının belirli yerlere hasredilemeyeceğini gösterir. [429] Nitekim şu âyet bu ger­çeği sarahaten bildirmektedir.

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap(lar)a, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar. Namaz kılar, zekat verir. (Onlar) Antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine geti­rirler, Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabrederler. İşte bunlardır Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar.” [430]  Ebu Hayyân, âyetin namazla ilgili olmadığını ve “Hangi tarafa ka­çarsanız kaçın, Allah'tan kurtulamazsanız, sizi yakalar.” te­vilinde olduğunu beyan etmiştir. [431]

Soru: Âyetin, (2/115) Vasi' ve Alim sıfatlarıyla bit­mesinin hikmeti var mıdır?

Cevap: Kur'an'ın önemli yöntemlerinden bir tanesi, âyet hangi konuyu işliyorsa, mezkûr âyetin Allah Teâla’nın o ko­nuya taalluk eden ismiyle bitmesidir. Bu, Kur'an'ın çok önemli yöntemlerinden birisi ve aynı zamanda bir mucizesidir. Allah'ın geniş rahmetinden bahseden âyetler, Allah'ın sonsuz rahmetini belirten isimleriyle biter. Ceza ve azabı konu alan âyetler de, Allah'ın izzet, kudret, hikmet, ilim ve kahreden vasıflarıyla bi­ter. Yukarıda örnek olarak getirdiğimiz ayet, Allah'ın geniş mülk ve hükümranlığını konu ettiği için fazl-u kereminin sonsuzluğunu ve ilminin genişliğini belirten iki ismiyle bitmiştir. Allah'ın mülk ve yarattıkları ne kadar geniş ve çok olursa olsun, O'nun ilim ve keremi hepsinden çok ve hepsini kuşatıcıdır. Do­ğu ve batıda olanları bilir, ilmi, hepsini kuşatmıştır. O kainatın hangi noktasında olursa olsun, kim ne yapıyorsa hepsinden ha­berdardır. Geçmiş ve gelecek O'nun ilminde birdir. [432]     

Kur’an’ın bu özelliği Arapça’ya vakıf ümmiler tarafından da rahatlıkla fark edilir. Bir bedevinin yanında

“Size açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız biliniz ki Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” [433]  âyeti, “Size açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız, biliniz ki Allah Gafur ve Rahimdir.” bi­çiminde, yani Aziz ve Hakim sıfatlarının yerine, Gafur ve Rahim sıfatları getirilince, itiraz etmiş ve 'okuduğunuz Kur'an değil­dir.' demiştir. Kur'an'a müracaat edilince, Bedevi'nin dediği doğru çıkmıştır. Kendisine, 'bunu nasıl fark ettin?' diye soru­lunca; hikmet sahibi “Allah, bir cezayı va'd ettikten sonra. 'Ben Gafur ve Rahimim' demez.' şeklinde cevap vermiş. [434]

“O, birşeyi dilediğinde ona sadece “Ol” der, O da hemen oluverir.” [435]

İşkâl: Âyette geçen “Ol” emrinin tefsiri.

Cevap: Allah Teâla, birşeyi yaratmak veya vücuda getir­mek isterse iradesi ona taalluk eder ve mezkur şey O'nun ira­desi istikametinde meydana gelir. Âyet, var olacak her şeyin Al­lah'ın emriyle varolduğunu, varlık alemine intikal etmeden de Allah'ın ilminde olduğunu, intikal ettikten sonra da aynı hal üzere olduğunu, ancak Allah'ın emriyle varlık alemine intikal ettiğini beyan etmektedir. [436]

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi mutedil bir toplum yaptık. Daha önce üze­rinde olduğun kıbleyi (Kudüs) yapmamız da şunun içindir; Pey­gamberin izinde gidecekleri iki Ökçesi üzerinde döneceklerden ayıralım.” [437]

İşkâl: Allah her olay ve hadiseyi vuku bulmadan önce bil­diği hâlde, âyette bilmemiz/ayırmamız için anlamını veren  li-na'leme ifadesinin kullanılması.

Çözüm: Birçok Kur'an muarızı, âyeti referans göstererek Allah'ın (hâşâ) gaybı bilmediğini iddia etmiştir. [438]Âyet hak­kında birçok yorum yapılmıştır.

1- Allah Teâla, Hz. Peygamber in de olayı bilmesini dilemiş­tir. Nitekim yetkililer bir olayı anlatırken tebaalarını da kastede­rek 'falan kararı aldık' veya 'falanı hapse koyduk' derler. Oysa öldürmeyi ve hapse atmayı tek başına gerçekleştirmiştir.

2- Allah, kullarını imtihan etmek için “Netice belli değil” imajını vermek ister. İmtihanlarda asıl olan budur. Kimsenin durumu belli değildir. İmtihan neticesinde her şey ortaya çık­maktadır. [439]

3- Allah yer ve gökte olan ve olacak her şeyi bilmektedir. Ayette geçen bilme, ayırma ve ortaya koyma anlamındadır. Za­ten ayet de bunu işlemektedir. Yani Allah kıble konusunda, Resûlullah'a itaat edecek ve karşı çıkacak olanları birbirinden ayırmak istemiştir.

4- Fiili, birşeyi alâmet kılma anlamındadır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Kıble değişikliğini, iyi ile kötüyü, mü­min ile münafığı birbirinden ayıran bir alâmet ve belirti kıldık.

Kıble namaz kılanlara bir alâmettir. Zira alâmet olmadan insan­lar birşeyi bilmezler. [440]

5- Âyetteki lina'leme fiili bir kıraate binaen Hz. Ali, Cafer b. Muhammed ve Zuhrî tarafından nu'lime olarak okun­muştur. Buna göre bildirmemiz anlamına gelir. [441]

Allah'ın ilminin her zamanı ihata ettiği birçok ayette be­lirtilmiştir.

“Gaybın anahtarı O'nun yanındadır. Onları Al­lah'tan başkası bilmez. Karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprağı mutlaka bilir. Yerin karanlıkları içinde gö­mülen tane, yaş ve kuru hiçbirşey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” [442]

“Ben göklerde ve yerde olan gaybı bilirim.” [443]

“Allah'ın bir sıfatı da görünen ve görünmeyeni bilmesidir” [444]

“Yüzünü Mescid-i Haram'a doğru yönelt.” [445]

Soru: Bütün Müslümanların Mescid-i Haram'a yönelme­leri, Araplar ve Suudi Arabistan için bir kutsiyet sayılmaz mı?

Cevap: Allah Teâla, mekandan münezzehtir. Doğu da onundur, batı da. Kur'an iyiliğin adresini,

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, pey­gamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kal­mışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar. Namaz kılar, zekat verir, antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getirirler. Sıkıntı hastalık ve savaş zamanlarında sabrederler. İşte bunlardır Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar.” [446]  âyetiyle vermiştir. Âyette geçen konular belirli bir ırk veya böl­geyi değil, tüm insanları ilgilendirir. Namazda Ka'be'ye yönel­memiz ise, tüm Müslümanları aynı hedefe yöneltmek ve aynı hedefte toplamaktır. Her din mensuplarının, etrafında toplan­dıkları ve kendisine yöneldikleri şiarları olur. Hıristiyanlar, Roma'ya, Yahudiler, Ağlama Duvarına, Komünistler de Kremlin Sarayına, doğru yönelmeyi esas almışlardır. Ancak bu, onların oraları ululadıklarını göstermez. İdeoloji ve düşüncelerini ora­lardan aldıklarını gösterir. İslâm, erdemlik, üstünlük ve yüceliği yer ve renklerde değil, insanın içinde arar. Müslümanların Ka'be'ye yönelmeleri, İslâm dinin çıkış noktasının ve Kur'an'ın inişinin orada gerçekleşmiş olmasından dolayıdır. Müslüman, Ka'be'ye yöneldiğinde, İslâm'ın doğuşunu, Kur'an'ın inişini, Hz. Peygamber'in İslâm'ı tebliğini gözü önüne getirme fırsatını bulur. Bu nedenle kıblenin tayini, ne Araplar ne de Suudi Ara­bistan ile ilgilidir. Orası, ilk peygamberden beri tevhidin sem­bolüdür. [447]

 “Allah yolunda ölenlere Ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz sezmezsiniz.” [448]

Soru: “Allah yolunda ölenlere ölüler demeyin. Bilakis on­lar diridirler.” âyeti şehitlerin hayatta olduğunu belirtirken,

“Sen muhakkak öleceksin onlar da muhakkak ölecekler.” [449] âyetinde ise Hz.Peygamber'e 'sen öleceksin' denilmesi, şehitle­rin Hz.Peygamber'den üstün olduklarını göstermez mi?

Cevap: Şehitler de mutat ölüm ile ölür, malları bölünür, hanımları dul kalır. Hz. Peygamber'in vefatı da mutat olmuştur. Yani onun vefatı ruhunun bedeninden ayrılmasıyla gerçekleş­miştir. Şehitlerin hayatı, “Berzah ölümü”dür. Peygamberimizin berzahta ümmetinin selamını aldığına dair sahih hadisler var­dır. [450] Miraç gecesi Peygamberimiz, Hz.Mûsâ'yı kabrinde na­maz kılarken görmüş. Hz.Peygamber'in ruhunun bedeniyle iliş­kisi vardır. [451] Hayber dönüşü Hz.Peygamber'e Yahudi bir kadın tarafından zehirli et takdim edilmesi ve Resûllah'm bu etin etki­siyle vefat etmesi, kendisine nübüvvetin yanında “Allah yo­lunda şahadet” derecesini vermiştir. [452] Bu nedenle şehitlerin Hz.Peygamber'den üstün bir meziyetleri bulunmamaktadır.

“Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın sembollerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Ka 'be 'yi ziyaret ederse tavafı bunlarla yapmasında ona bir günah yoktur. Her kim de gönlün­den koparak bir hayır işlerlerse şüphesiz Allah mükâfatını veren ve her şeyi bilendir.” [453]

İşkâl: Safa ile Merve arasındaki sa'yın gerekli olup olma­dığı.

Çözüm: Bazı yazarlar, lâ cünâha ifadesinin muhay­yerlik belirttiğini, dolayısıyla sa'yın isteğe bağlı olduğunu söy­lemişlerdir. [454] Aynı konu, Hz. Peygamber döneminde de vuku bulmuş ve konuya Hz. Peygamber'in hanımı Hz. Aişe cevap vermiştir. Şöyle demiş: Eğer sizin dediğiniz gibi yani 'muhay­yersiniz isterseniz sa'y yapmayabilirsiniz.' şeklinde olsaydı âyet, lellayattavefe yani “Onları tavaf etmemenizde bir sa­kınca yoktur” şeklinde olacaktı. [455] Şüphesiz ki Hz. Aişe bunu Hz. Peygamber'in hac uygulamasından çıkarıyordu. Zira, Hz. Peygamber, Safa ile Merve arasında sa'yı hiç terk etmemiş ve

“Kur'an'da geçtiği gibi, siz de Safâ'dan başlayınız.” [456]

“Allah, size sa'y etmeyi emretmiştir, o halde sa'y ediniz.” [457]  buyurmuş­tur. Âyetin nüzul sebebi de bu konuda bize ışık tutmaktadır. Şöyle ki: Cahilliye döneminde Safa üzerinde İsaf putu, Merve üzerinde de Naile putu vardı. Müşrikler, ikisini tavaf edip elle­rini sürerlerdi. İslâm putları kaldırdıktan sonra, Müslümanlar, Safa ile Merve arasında tavaf ve sa'y etmekten çekinmeye başladılar. Bunun üzerine âyet nazil oldu. Âyet, bundan böyle Safa ile Merve arasında sa'y ve tavaf etmenin herhangi bir sakıncası­nın kalmadığını beyan etmiş oldu. [458]

Netice; Hz. Peygamber'in uygulamasından da anlaşıldığı gibi Safa ve Merve arasında sa'y ilahî bir şiar olup yerine geti­rilmesi gerekir. Kur'an'da geçen “Lâ cünâhe” ifadesi ilgili şeyin yapılmasını gerekli kılar. [459]

“Hakikati inkâr edenlerin durumu sadece çobanın haykırışını işi­ten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde işiten hayvanların durumuna benzer.” [460]   

İşkâl: Âyet, zahiriyle inkarcıların durumunu hayvanlara de­ğil çobana benzetmiştir. Hayvanlara benzetilmesi daha uygun düşmez miydi?

Cevap: Bazı müfessirler, âyette bir hazfin olduğunu söyle­mişlerdir: Yani âyette men yed'ü ifadesi gizlidir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: “Kâfirleri hakka davet edenlerin durumu, hayvanlara seslenen çobanın durumu gibidir.” [461] Hazf olmadan da âyete anlam vermek mümkündür. Şöyle: İnkâr edenlerin durumu o hayvanların haline benzer ki bağırıp çağır­maktan başka birşey işitmezler, haykırıp dururlar. Duyup işit­tikleri boş sesten ibarettir, manadan haberleri yoktur. Onlar sa­ğırlar, dilsizler ve körler gibidirler, sadece hay, huy gibi kuru gürültülere, çan ve kaval seslerine kulak verirler. Onları davet edenlerin hali de çobanın haline benzer. Çoban onlara, 'insan gibi yiyiniz, içiniz, dağılınız' dese anlamazlar. İnkarcılar da böyledir Allah ve Peygamberden birşey anlamazlar.” [462]

 “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, me­leklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar. Namaz kılar, zekat verir. Antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş za­manlarında sabır gösterenlerdir. İşte bunlardır doğru olanlar ve işte bunlardır Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar.” [463]

İşkâl: Âyette imanın esası zikredildiği halde kadere imanın zikr edilmemesi.

Çözüm: Kader, Kur'an'da sarih olarak belirtilmeyip, sahih hadislerle belirtilmiş bir iman esasıdır. Kadere iman, Allah'a iman esasına dahildir. Kader, Allah'ın olmuş ve olacak şeyleri bilmesi anlamında olduğundan, Allah'ın ilim sıfatında mevcut­tur, dolayısıyla Allah'a iman ettim diyen biri O'nun olmuş ve olacak her şeyi bildiğine de iman etmiş olur. Âyette geçen Kitap kelimesinin çoğul değil de tekil zikredilmesi de bu anlamdadır. Zira, Kur'an'a iman Allah tarafından indirilen diğer kitaplara da iman etmeyi gerektirir.

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Bununla birlikte her kim kardeşi tarafından kısmen bağışlanırsa o vakit görev birinin geleneğe uyması birinin de ona borcunu güzellikle öde­mesidir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Bunun ardından yine tecavüz ederse, artık ona pek elem veren bir azap vardır.” [464]

İşkâl: Görünürde, âyette geçen lafızların mefhumundan, köleyi öldüren hürün, kadını öldüren erkeğin öldürülmeyeceği­nin anlaşılması.

Çözüm: Âyet kısas konusunda üç duruma açıklık getirmiş ve diğerlerine değinmemiştir.Açıklık getirilen durumlar şunlar­dır:

1- Hür bir insanı öldüren hürün durumu,

2- Köleyi (savaş tutsağını) öldüren kölenin durumu,

3- Kadını öldüren kadının durumu.

Âyetin değinmediği konular ise şunlardır;

1- Köle bi­rini öldüren hürün durumu,

2- Hürü öldüren kölenin durumu,

3- Kadın öldüren erkeğin durumu,

4- Erkeği öldüren kadının du­rumu.

Âyetin açıklık getirdiği durum ilk üç durumdur. Âyet, ilk üç durumda da kısasın uygulanacağını ifade etmektedir. [465] Köle, kadın ve gayrimüslimi öldürenlerin kısas durumu belir­tilmemiştir. Âyetin iniş sebebi ile sağlam rivayetler, din ve cin­siyete bakılmaksızın kısasın herkese uygulanacağını göster­mektedir. Katade, âyetin nüzul sebebi hakkında şunu demekte­dir: Cahiliye döneminde haksızlık ve şeytana uyma revaçta idi. Güçlü bir kabile kendilerinden öldürülen bir köle yerine bir hü­rün, kadın yerine de bir erkeğin öldürülmesini talep edince yu­karıdaki âyet nazil oldu.

“Cana karşı can ile kısas yapılır.” [466]   âyeti, söz konusu uygulamanın yanlış olduğunu ilan edip, bun­dan böyle köle, hür ve kadın dahil herkes için kısasın uygulana­cağını belirtmiş oldu. [467] Âyetin diğer bir nüzul sebebi de şu­dur: “ Biri Müslüman diğeri de muahit olan iki grup kavga etti. Kavgada çok sayıda hür, köle ve kadın öldürüldü, bunun üze­rine âyet nazil oldu. Resûlullah âyeti uyguladı. [468]  eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle ceza verin.” [469] size kim  saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.” [470] Hz. Peygamber, “Müslümanların kanları eşittir, en düşükleri de başkasının ilticasını kabul eder. Onlar, başkalarına karşı tek vücutturlar.” [471]  buyurmuştur.

“Kâfir için mümin öldürülmez.” [472] hadisi, cahiliye döneminde öldürülen bir kâfirin durumuna has­tır. Huzaâ kabilesinden biri cahiliye döneminde öldürülmüştü. Karşılığında bir Müslüman öldürülmek istenince, Hz. Peygam­ber,

“Hayır! Cahiliye döneminde işlenen cinayetleri iptal ederek ayaklarımın altına alıyorum. O dönemde öldürülen bir gayri­müslim için bir Müslüman öldürülmez' buyurmuştur.”  [473]

“Köle­leri (esirleri) öldürene kısas uygularız,” [474] hadisi de “cana can” esasını doğrulamaktadır. "Köle için hür öldürülmez." hadisi ise zayıftır. [475]

Bu konudaki fıkhı ayrıntılara girmeden âyetin toplu anla­mını vererek konuyu noktalıyoruz:

“Ey iman edenler, Öldürülen için katile kısas uygulamanız size yazıldı. Bir kısmınız diğerine karşı azgınlık etmesin, haddi aşmasın. Hür bir insanı Öldürenin sadece kendisine kısası uygulayın! Köleyi öldüren kölenin de yalnız kendisine kısas uygulayın. Kadını öldüren kadına kısas uygulayın, haddi aşıp zulme gitmeyin. Bir hür için birden çok kişiyi öldürmeyin.” [476]

“Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır. Ey aklı temiz özlü olanlar, belki korunursunuz.” [477]

Soru: Kısasta öldürme söz konusu iken, kendisinde nasıl hayat olur?

Cevap: Her ne kadar birçok ülke idam cezasını kaldırmaya uğraşsa da başta Amerika ve birçok Avrupa ülkesinde olmak üzere, idam cezası devam etmektedir. İdam cezası uygulanan toplumlarda suçların büyük oranda düştüğünü görüyoruz. İdam cezası kaldırılmış toplumlarda teknolojik ilerlemeye rağmen suçları önleyemediklerine, bu ülkelerde cinayetlerin gün be gün arttığına, bütün suç olaylarının ferdi ve toplumsal hayatlarının sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarım işgal ettiklerine şahit oluyoruz. Çünkü, böyle toplumlarda vatandaşlar değil, suçlular güvenlik içerisindedirler. Amerika gibi modern ve çağdaş bir ül­kede bazı saatlerde insanların sokaklarda özel koruma tedbirleri olmaksızın dolaşamadıkları görülürken, Körfez Ülkeleri gibi çağdaş ölçülere göre geri kalmış fakat idam cezasını uygulayan ülkelerde büyük oranda güven hissi içersinde yaşadıklarını gö­rüyoruz. [478]  Kısas cezası, bir yandan problemin kendi çerçevesi içersinde tutulması yani maktul sahipleri açısından davanın da­ha büyük bir alana yayılması imkânını taşıyan bir patlamaya yönelmesinin önlenmesi ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü katilin öldürülmemesi ile acılar içersinde kalan maktulun sahipleri taşkınlıklara yönelebilirler. Bunu da Allah Teâla şu âyette belirt­miştir.

“Mazlum olarak öldürülenin velisine güçlü bir yetki ver­dik.” [479]  Diğer yandan toplumun diğer fertlerine karşı cinayet su­çunu işlemeyi düşünen insanların bu suçu işlemekten caydırıl­ması ile ilişkilidir. Çünkü böyle ağır bir ceza, insanı bu suçu işlemeye kalkışmadan Önce uzun uzadıya düşünmeye sevk ede­cektir. Hatta buna ilave olarak, zalimleri cezalandırmak ve yer­yüzünü onlardan temizlemek gibi bir boyutu da ekleyebiliriz. [480]

İslâm'ın kısastaki en Önemli hedefi; toplumun varlık ve se­lametini tehlikelerden korumaktır. Her rejim fert ve toplumun devam ve varlığını güven altına almak için bir yığın tedbir alır. İslâm'ın bu yönde en belirgin tedbiri kısastır. Bu önlem saye­sinde hayat ve can güvenliği sağlandığı İçin, size kısasta hayat vardır, ifadesi kullanılmıştır. Çağdaş bazı ülkelerde suçlular bi­limsel ıslah tedbirleriyle donatılmış hapishanelerde tutulmakla beraber ıslah olmamakta, hapisten çıkar çıkmaz tekrar suç işle­yip hapse dönebilmektedirler.

Kısastan gaye, toplum içinde zararlı hale gelmiş bulunan unsurları temizlemektir. Bu, tıpkı bir tarafı maraza uğramış bir insanın hayatını ve sağlığını korumak gayesiyle marazlı uzvun kesilmesi gibidir. Hapishanelerde suçlulara ayrılan yüklü öde­nekler de düşünülürse âyetin mesajı daha da iyi anlaşılmış olur. Kısasın diğer bir gayesi de toplumda adalet ve eşitliği sağla­maktır. Zira kısasın en doğru karşılığı, birşeyi birşeye eşitlemek veya uygun hale getirmektir ki en doğrusu adil karşılık İngi­lizce' de just vetribotion olarak çevrilebilir yoksa misilleme ola­rak tercüme edilen teretaliation değildir. [481]

Kısacası; kısas, veya cana can ilkesi can almak için değil, can ve hayat vermek için emredilmiştir. Hayatı korumanın en büyük sigortasıdır.

“Ramazan ayı insanlara yol gösterici doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” [482]

İşkâl: Kur'an'ın nüzulü 23 yılda tamamlandığı hâlde, gö­rünürde Ramazan ayında indirildiğinin anlaşılması.

Cevap: “Kur'an  okunduğu  zaman  dinleyin.” [483]   

“Kur'an okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” [484]

“Dediler ki; gerçekten biz harikulade bir Kur'an dinledik.”  [485]  Geçen âyetlerde de İşaret edildiği gibi, Kuran'dan bir bölüme Kur'an denilmiştir. Bu nedenle Ramazanda indirilen, Kur'an'ın hepsi değil bir bölümüdür. Levh-i Mahfuz'dan yakın semaya inmesi ise sağlam rivayetlerle doğrulanmamıştır. Bu konuda ki bazı haberler sağlam değildir. [486] Kur'an'ın bir kısmı Ramazan­da inmeye başladığı için, 'Kur'an'ın indiği ay’ denilmiştir.

“Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” [487]

İşkâl: Âyet öne sürülerek bazı vecibelerin ihmal edilmesi.

Çözüm: Ayetin sibakına bakılırsa, Allah yolunda harca­mada bulunmayanlarla ilgili olduğu anlaşılacaktır. Âyet, cihada katılmayıp o yolda ihmalkâr davrananların tehlikeyle karşı kar­şıya olduğunu ifade etmektedir. Âyetin nüzul sebebi de bunu sarahaten açıklamaktadır. Asr-ı Saadette, İstanbul kuşatması sı­rasında muhacirlerden biri düşman üzerine yürüyünce kimileri 'vah-vah eliyle kendisini tehlikeye atıyor' demeye başladı. Ha­zır bulunan Ebu Eyyüb el-Ensârî müdahale edip şöyle dedi: 'Âyet'in anlamı sizin düşündüğünüz gibi değildir. Âyet, Ensâr hakkında nazil olmuştu. İslâm güç bulunca bizler şöyle düşün­meye başladık: 'Artık malımızla ilgilenelim. İslâm'ın bize ihti­yacı kalmamıştır.' Bunun üzerine âyet nazil oldu.' [488] Sebeb-i nüzulden de anlaşılacağı gibi, âyetteki tehlike, insanın cihad ve Allah yolunda harcamayı bırakıp, kendi işlerine yönelmesidir.

“Hac vakti bilinen aylardır.” [489]

İşkâl: Hac vecibesinin her mevsimde yapılıp yapılamaya­cağı.

Çözüm: Bazı çevreler, ayeti referans göstererek, haccın be­lirli bir süresinin bulunmadığını, dolayısıyla her zaman yapıla­bileceğini iddia ederler. Bütün ibadetlerde olduğu gibi, hac iba­detinin de nasıl olacağını Hz. Peygamber'den Öğreniyoruz. Hz. Peygamber'den, hac mevsiminin Şevval, Zilkade ve Zil-hicce'nin ilk on günü olduğunu öğreniyoruz. [490] Âyette geçen ma'lumat/belirli aylar ile

“Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin.” [491] âyetinde geçen sayılı günler,

“Bir de Al­lah ve Peygamberden Hacc-ı Ekber gününde insanlara bir bil­diridir.” [492]  âyetinde geçen Yemi'l Hacci'l-Ekber/en büyük Hac günü ifadeleri de hac [493]  zamanının smırlandırılmış olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Hacc'm belli günlerde yerine getirilmesi gerekmektedir. Cuma günü namaz kılınması emredilmiştir, ancak Cuma namazının nasıl ve hangi vakitlerde kılınacağını Hz.Peygamber göstermiştir. Hac da öyledir. Kur'an “Bilinen aylar” demiş, Resûlullah da hac vecibesini ifa ederek, ne zaman ve nasıl olacağını göstermiştir.

“Onlar sadece Allah ve meleklerin gölgelikler içinde bulutları getirmelerini ve kendi işlerinin bitirilmesini gözetliyorlar. Oysa bütün işler Allah' a götürülür.” [494]

Âyette iki işkâl bulunmaktadır.

İşkâl 1: Allah'a gelme fiilinin nispet edilmesi.

İşkâl 2: Allah için “Buluttan gölgelikler içinde” ifadesinin kullanılması.

Çözüm 1: Âyette geçen harf-i cerri (bi) anlamında­dır. Buna göre fiili gelme değil, getirme anlamına gelir ve âyetin anlamı şöyle olur. “Onlar sadece Allah ve meleklerin gölgelikler içinde bulutları getirmelerini ve kendi işlerinin biti­rilmesini gözetliyorlar.” [495]

Çözüm 2: a- Âyette geçen gelme fiilini mecazi anlamda değil, hakikî anlamda alırsak, diğer bazı âyetlerde de [496]  geçtiği gibi, herhangi bir te'vile gitmeksizin müteşâbih âyet türünden kabul edip, te'vil ve tahrife gidilmeden, âyetin anlamı Allah'a havale ederiz ki selef de bu yöntemi tercih etmiştir. [497]

b- Âyetteki gelme 'den kasıt, Allah'ın kıyamette her türlü engeli ortadan kaldırmasıdır. Âyetin sonunda bütün işler ona götürülür ifadesi bu anlamı verir. Hüküm ve azamet O'nundur, O'nun hükmüne hiç kimse engel olamaz. Âyette meleklerden bahsedilmesi ise, Allah'ın onları bazı konularda görevlendirme­sinden dolayıdır.

c- Âyetin başında geçen hel edatı inkâridir. Buna göre âyetin te'vili şöyle olur: “Onlar, Allah ve meleklerin buluttan gölgelikler içinde gelip kendilerini helak etmelerini mi bekli­yorlar? Böyle bir geliş muhal olduğu için söz konusu olmaz.”

“Kadınlarınız  sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz Öyle varın.” [498]

İşkâl: Kadının tarlaya benzetilmesinin anlamı ile âyetten meşru olmayan mahalden kadına yaklaşmanın cevazının anlaşı­lıp anlaşılmaması.

Çözüm: Kadın, tarla gibi bereketli ve hayırlı bir varlıktır. İnsan neslinin yetiştiği ve çoğaldığı bir mektep ve mekândır. Âyet, kadınlara çocuğun yetişip geliştiği mekândan, yani ço­cukların yetiştiği tarladan yaklaşılabileceğini belirtmektedir ki o da ön tarafıdır.

“Allah'ın emrettiği yerden o (kadın)lara va­rın” [499] âyeti, Allah'ın emrettiği mahalli belirtmektedir. Kadına dübürden/arkadan münasebeti yasaklayan birçok sahih hadis mevcuttur.

“Kadınlara dübûrden/arkadan gidenler mel'undur.” [500] Kadında çocuğun yetiştiği organ tarlaya, erkeğin sperması tar­laya atılan tohuma, çocuk da tarlada yetişen ürüne benzetilmiş­tir.

“Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için anneler çocukla­rını tam iki yıl emzirirler, onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinde sorumlu tutulur. Hiçbir anne çocuğu sebebiyle hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalı. Onun benzeri varis üzerine de gerekir.” [501]

İşkâl: Ayetin “Onun benzeri varis üzerinde de gereklidir” bölümü

Çözüm: Âyet müşkül olduğundan, onu mensuh olarak ad­dedenler olmuştur. [502] Ancak neshe gitmeden de âyetin anlamını vermek mümkündür. Âyet, çocuğun nafaka ve emzirmesiyle il­gilidir. Babası olmayan çocukların nafakalarının aynısının, va­risleri üzerinde olduğunu belirtmektedir. Yani babası olmayan çocuğun varisi kim ise babası gibi nafakasını temin edecektir Fakir akrabaların nafakalarını da zengin varisler verecektir. [503]

 “Sizden Ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler zevcelerinin evle­rinden çıkarllmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan fayda­lanmaları hususunda vasiyet etsinler. Bunun üzerine kendileri çıkıp giderlerse kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azizdir, hakimdir.” [504]

İşkâl: Âyetin,

“Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit kendileri  hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir” [505] âyetiyle neshedildiği iddiası. [506]

Çözüm: İki âyet arasında herhangi bir çelişki olmadığı gibi, âyet mensuh da değildir. Şöyle ki; ölürlerken eş bırakanlar, iki durumla karşı karşıyadırlar.

a- Kocası ölen kadınlar dört ay on gün iddet beklerler. [507]

b- Koca, karısına istediği takdirde bir yıl kalabileceğini va­siyet eder. Bu bir tavsiyeden ibarettir. Kadının isteğine bağlıdır. Dört ay on gün geçtikten sonra dilerse bir yıl bekler. Kimse onu çıkaramaz. İlk âyet bu durumu tavsiye etmektedir. Dolayısıyla her iki âyet arasında herhangi bir tenakuz yoktur. İki âyet de muhkemdir. [508]

“Allah dileseydi onlardan (peygamberlerden) sonra gelen mil­letler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüklerinde onlardan kimi iman etti kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı. Lakin Allah dilediğini yapar.” [509]

İşkâl: “Allah dileseydi onlar savaşmazlardı.” Allah Teâla'mn savaşı dilemesi.

Çözüm: Bu mealde birçok âyet vardır.

“Allah dileseydi yeryüzündeki herkes iman ederdi,” [510]

“Allah dileseydi insanları tek ümmet kılardı,” [511]

“Dileseydik herkese hidâyet verirdik.” [512]  Bu ve benzer âyetler insanın yaratılış gayesiyle alakalıdır. Âyet­ler, Allah'ın mutlak iradesini, Allah'ın iradesinin her şeye kadir olduğunu, O'nun iradesi dışında hiçbirşeyin kalamayacağını göstermektedir. Allah insana hayır ile şerri, iyi ile kötüyü iman ile küfrü birbirinden ayıracak kabiliyet, irade ve akıl vermiştir. Kur'an,

“Toptan Allah'ın ipine sarılın.” demektedir. Eğer Allah insanlara cebren İmanı dayatsaydı, imanın herhangi bir değerleri kalmaz, insanlar da iradesiz varlık durumuna düşerlerdi; netice­de kimin hayır istediği kimin de şer istediği ortaya çıkmazdı. [513]

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla sapıklık birbirinden ayrılmıştır.” [514]

İşkâl: Âyetin, görünürde

“İnsanlarla Allah'tan başka ilah olmadığına benim de Allah'ın elçisi olduğuna şahadet getirin­ceye kadar mücadele etmekle emrolundum.” [515]  hadisiyle çeliş­mesi.

Çözüm: Asıl olan dinde zorlamanın olmaması, imanın ira­de ve istekle olmasıdır. Zira dine girmek iman etmekle ger­çekleşir. İman, Allah'tan gelenlerin kalben doğrulamasından ibarettir. [516] Kalbiyle dini (Allah'ın gönderdiği esasları) kabul et­meyen birisi mümin olmaz ve dine girmez. Eşini sevmeyen bir hatunu düşünelim. Kocasının eline sopayı alıp, ya beni seversin ya da seni döverim, demesi doğru olabilir mi? Din de öyledir, şiddet ve zorbalığı asla kabul etmez. İslâm'ın kılıçla yayıldığını iddia etmek de gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü dini kabulde zor değil, ikna esastır. Tarih açısından da bu iddia doğru değildir. İslâm'ın Mekke Dönemini düşünelim. Onu koruyacak hiçbir kı­lıç gücü yoktu, Kur'an ve tebliğ yöntemi vardı. İslam birkaç yıl zarfında Mekke ve çevresine yayıldı.

Ayet cihad farizasıyla da çelişmemektedir. Zira cihadın an­lamı insanları zorla İslâm'a sokmak veya dinlerini terk ettirmek değildir. Cihad, insanlara İslâm'ı götürmek ve onlara İslâm'ı tanıtmak, tevhit yolunu açmak ve bu yolda olan engelleri kal­dırmaktır. İslâm'ı ilahi bir ilaç kabul etsek, onu kullanmayanlar, ilacın başkalarına gitmesine de engel olmamalıdırlar. Cihad, ka­ranlık aleme ışık götürmektir. Bu anlamıyla o, sıcak çatışmadan ibaret değildir. Her türlü davet, tebliğ, neşriyat cihad kapsamın­dadır. Savaş ve cihad en son çaredir. İslâm'ın önündeki engel­leri veya İslâm'ı yok etmek isteyen güç ve odaklara karşı mü­eyyide ve tedbirlere başvurmaktır.

Birçok âyet, İslâm'da cihadın gayesini ortaya koymaktadır.

“Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşınız. Aşırı git­meyin. Allah aşırı gidenleri sevmez.” [517]

“Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldırgan tarafla savaşın.” [518]

“Allah dileseydi yeryü'zündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın?” [519]  Âyetin sonundaki 'doğruluk eğrilikten ayrılmıştır' bölümü, din için zorlamanın gerekmediğini, dinin doğruluk ve haklılığını göstermek ve teb­liğ etmenin asıl olduğuna dikkat çekmektedir.

“Fitne kalma­yınca ve din tamamıyla Allah'a ait oluncaya kadar onlarla çarpışınız.” [520]

Hadise gelince; O da tevhidi yaymayı kastetmektedir. Zira “Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed O'nun elçisidir.” ger­çeği tevhide bir çağrıdır. Hadis, tevhidin önündeki engellerin kaldırılmasıyla ilgilidir. İslâm, yeryüzünden fitne ve ilhadın kalkması için bazı müeyyideler öngörür. Onlardan birisi cihat­tır. Hadis de böyle bir gerçeği ifade etmektedir. İmam Şafiî'nin de dediği gibi hadisteki kıtal, öldürme anlamında değildir. [521] Tevhidi yaymak, İslâmî vecibeleri yerleştirmek için gayret ve mücadelede bulunmak anlamındadır ki her devir için gayet normal bir faaliyettir. Gayrimüslimlerden alınan cizye ve haraç ise Müslümanlardan toplanan zekatın benzeridir. Kimi alimler de, hadiste geçen insanlar'ı, Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışan azgın müşrikler olarak tefsir etmişlerdir. [522]  Buna göre âyet, dinde zorlamanın olmadığını, hadis de tevhit ve İslâmî emirlerin yayılması için cehd ve gayretin gösterilmesini emretmektedir. Herhangi bir tenakuz söz konusu değildir.

“İbrahim Rabbine 'Ey Rabbim ölüyü nasıl dirilttiğini bana gös­ter' demişti. Rabbi ona 'yoksa inanmadın mı?' dedi. İbrahim, 'hayır inandım. Fakat kalbimin mutmain olması için' dedi.” [523]

İşkâl: İbrahim (a.s)'in soruyu sormadan önce kalbinin tat­min olmaması kuşkusu.

Çözüm: İbrahim (a.s)'in ahiret ve ölülerin dirileceğinden asla kuşkusu yoktu. Onun isteği, inancını yakîn ve delil üzerine bina etmesiydi. Herkes inancını bu açıdan takviye etmek ister. İbrahim (a.s.) da 'imanın verdiği şevk ile kalbime düşen ümit heyecanını dindirmek, imandan bizzat görmeye, kesin bilgiden kesin müşahedeye, hayattan hayat verilmesine geçmek istiyo­rum' dedi, ve asıl amacının, her türlü leke kusurdan temizlen­miş ve sürekli bir kalp hayatı olduğunu ve bu şekilde Allah'ın dostu olduğunu ortaya koydu. [524]

“Erkeklerinizden iki kişi şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa razı olacağınız şahitlerden bir erkek iki kadın (şahitlik etsin). Ta ki kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatır.” [525]

İşkâl: Kadınların şahitlik durumu.

Cevap: Kadınların şahitliği konusu ulema arasında ihtilaf­lıdır. Erkeğin şahitliğinin ön planda olduğu yerler olduğu gibi, kadının şahitliğinin daha isabetli olacağı yerler vardır. Bu bağ­lamda doğum, emzirme, kadınlık halleri vs. yerlerde kadının şahitliği öne geçer, [526]  hatta tek kadının şahitliği yeterli olur.

“Derken o iki kadından biri utana utana yürüyerek Ona gelip 'Babam, bize su çekivermenin ücretini ödemek için seni çağırı­yor. ' dedi. Bunun üzerine varıp ona başından geçeni anlatınca O: Korkma, kurtuldun o zalim topluluktan!”dedi.” [527] âyetine göre Hz. Mûsâ, bir kadının ifadesiyle amel etmiştir. Ayette ge­çen kadınların şahitliği, borçların yazılması ve tescili bağla­mında zikredilmiştir. Bu da kadının akıl yönünden eksik oldu­ğunu ifade etmez. Âyet, kadınların unutkanlıkları ile ilgilidir. Söz konusu unutkanlık

a- Hafıza zafiyetinden midir?

b- Umursamazlık ya da ilgi duymamanın neticesi mi?

c- Kasten unutma mıdır?

Âyette bu konulara açıklık getirilmemiştir. Meselenin iki boyutu vardır:

a- Kadının fıtraten erkek gibi olmaması. Zira normal bir ka­dın, ömrünün üçte bir kadarını aybaşı halleri ve doğum süre­ciyle geçirmektedir. Bu durum vücutta, özellikle beyin hücrele­rinin fonksiyonlarında etkili olmaktadır. Bu hallerde kadının halsizlik, zafiyet ve rahatsızlığını fark etmek zor değildir. Bu durumlar kadının sağlığını olumsuz yönden etkilemektedir.

b- Âyetin nazil olduğu dönemde olduğu gibi, günümüzde de ticaretle uğraşan çoğunluk erkek kesimidir. Kadın daha zi­yade evindedir. Ömürlerinin çoğunu ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel etkinliklerle geçiren erkekler, bu konularda deneyim sahibi olmayan kadınlardan daha deneyimli daha hassas ve daha bilgilidirler. Misal olarak, tarlaya ne kadar tohum atılacağını, ne kadar gübre gerektiğini erkek daha çok bilir. Kadının doğumu, çocuğun emzirme müddeti, aybaşı halleri, yemek, nişan, ev­lenme, beslenme vs. konular da kadınları daha çok ilgilendirir. Mesele kadının eksik görülmesi değildir. Mesele, şahitliğin ge­rektiği davalarda daha temkinli ve ihtiyatlı olmaktır. Şahitlik konusunda erkek-kadın ayrımını yapmayan hukukçular olmuş­tur. Tabiin dönemi fakihlerinden Ata onlardan birisidir. [528] Âyet, kadınların eksik olduklarına değil, psikolojik bir duruma dikkat çekmektedir.

“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçİnizdekileri açı­ğa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” [529]

İşkâl: İçimizdeki şeylerden dolayı hesaba çekilmemiz.

Çözüm: Ayet, “Kişi, iyiliği azmeder onu yapmazsa ona bir iyilik yazılır, işlerse ona on iyilik yazılır. Kötülüğü niyet edip onu işlerse, tek günah yazılır, onu yapmazsa ona birşey yazıl­maz. [530]  hadisiyle çeliştiği için mensuh olduğunu savunanlar ol­muştur. [531] Ancak, âyet üzerinde düşündüğümüzde neshinin söz konusu olmadığı ortaya çıkar. İnsanın içinden geçenleri iki kı­sımda incelememiz mümkündür.

a- Eyleme dönüştürülmeden günah addedilmeyenler. Baş­kasından intikam alma, başkasını dövme, başkasının başına mu­sibetin gelmesini arzulamak vs. Bunlar eyleme dönüşmeden günah kapsamına girmezler.

b- İradeyle pekiştirilen veya eyleme dönüştürülenler. İnsanın içine doğan hatırat, kendisinden ayrılmaz bir azim haline gelse, onlardan sorumlu olur. Zira bu insanın iradesi dahi­lindedir. Ancak insanın iradesi ve gücü dışında hatıra gelen ku­runtular, azim haline dönüşmeseler onlardan sorumlu sayılmaz. Zira Allah insana gücünün üstünde birşey yüklememiştir.

Ayetin mensuh olduğunu iddia etmek dini ortadan kaldır­maya kalkışmak anlamındadır. Zira kalbe ait birçok şeyden so­rumlu olduğumuzu Kur'an sarih olarak belirtmektedir.

“Allah sizi kasıtsız yeminlerden sorumlu tutmaz. Lakin kasıtlı yaptığı­nız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar.” [532]

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur.” [533]

“İnananlar ara­sında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dün­yada da ahirette de elim bir azap vardır.” [534]  Sevgi, iman, inkâr, şüphe vs. konular kalbe ait konulardır. Müminin tüm fiil ve ha­reketlerini diğerlerinden ayıran ve ibadet haline çeviren niyet de kalbe ait bir husustur. Yukarıda ifade edildiği gibi kalbe doğup hemen dağılan havâtır ve vesveselerden sorumlu değiliz. Çünkü onlar, âyette geçen “Nefislerinizdekilerden” kapsamı dışında ka­lır. “Nefislerinizdekilerden” ifadesi, devamlılık ve istikrar ister. Oysa gücümüz ve irademiz dışında kalbe doğup hemen dağılan havâtırda devam ve istikrar söz konusu değildir. [535]

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti. Müminler de.” [536]

 Soru: Her peygamber kendisine inene iman etmiştir. Resul iman etti demenin ne anlamı vardır?.

Cevap: Âyet, Hz. Peygamber'in Allah tarafından indirilen her şeye herkesten önce iman ettiğini beyan etmiştir.Bu, inen her şeyin kendisinin değil, Allah'a ait olduğunu gösterir. O, gö­revini şüphe ile değil, iman ve yakin ile yaptı. Onunla beraber müminlerin de zikredilmesi onlara verilen değeri ifade etmekte­dir.

Kur'an ve sahih hadislerle bildirildiği kadarıyla, Hz. İsa ha­riç, hiçbir peygamber çocuk yaşta peygamber olduğunu bilmemiştir. Hz. Peygamber'e Cibril gelip Allah'ın adıyla oku de­yince şaşırdı, meseleyi ilk etapta anlamadı, gelenlerin vesvese ve kalbe doğan havâtır olduğunu zannetti, Hz. Hatice ve Va­raka b. Nevfel’e gitti; âyet, bu problemi de çözüyordu. Şöyle ki: Hz. Peygamber, kalbine doğanların, şüphe ve vesveseler olma­yıp, Allah'tan gelen vahiy olduğunu yakînen Öğrendi ve onlara vahiy olarak iman etti

“Allah, kimseye gücünün ötesinde bir teklifte bulunmaz. Herkesin kazandığı yararına, yüklendiği günahı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unutarak veya yanılarak yaptıksa, bizi sorgu­lama! Ey Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklendiği gibi, ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediğini yük­letme, günahlarımızı affet, bizleri bağışla ve bize acı! Sensin Mevlâmız! Bizi seni tanımayanlara karşı yardımınla zafere eriştir.” [537]

İşkal: Âyetin başında “Allah kimseye gücünün ötesinde teklifte bulunmaz.” denildiği hâlde, aynı âyette “Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediğini yükletme” denilmesi.

Çözüm: Müminler, âyette geçen duayla, Allah Teâla'nın kendilerine tanımış olduğu kolaylığın devam ettirilmesini talep etmektedirler. Zira

“Yahudilerin zulüm ve Allah yolundan çe­virmeleri sebebiyle onlara helal edilmiş olan çok temiz ve hoş nimetleri kendilerine yasakladık.” [538]  âyetinde belirtildiği gibi, zaman zaman insanların yaptıkları günahlardan dolayı bazı in­sanlar Allah tarafından cezalandırılmış ve kendilerine helal kılı­nan bazı şeyler ve içinde bulundukları bazı kolaylıklar kaldırıl­mıştır. [539] Âyet, aynı zamanda, müminlerin güçleri ötesinde bir teklifle sorumlu olmamaları konusunda Allah'a yapmış olduk­ları duanın kabul olunduğunu da göstermektedir. [540]

 

 (3) ÂLİ İMRÂN SÛRESİ

 

“Sana kitabı indiren odur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki onlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir.” [541]

“Elim lam Râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” [542]

“Allah sözlerin en güzelini birbirleriyle uyumlu, tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi.” [543]

İşkâl: Üç âyet, değişik biçimlerde Kur'an'ı tanımlamakta­dır. İlk âyette, Kur'an'da bazı âyetlerin muhkem, bazılarının müteşâbih, ikinci âyette Kur'an’ın muhkem âyetlerden oluştuğu, üçüncü âyette de tüm âyetlerin müteşâbih olduğu anlatılıyor.

Çözüm:

 1- İlk âyette (3/7) Kur'an'da bazı âyetlerin anlam bakımından gayet net, bazılarının da yorum ve tefsire açık ol­duğu belirtilmiştir.

2- İkinci âyette (11/1) Kur'an'ın tüm âyetlerinin i'câz, bela­gat ve mana zenginliği cihetiyle muhkem, yani noksansız ol­duğu anlatılmıştır.

3-  Üçüncü âyette (39/23) de tüm âyetlerin, i'caz, belagat ve kusursuz olmada birbirine benzediği ve birbirleriyle çelişmediği ifade edilmiştir. Dolayısıyla çelişki söz konusu değildir. [544]

“Allah nezdinde (hak) din İslâm'dır. Kitap verilenler kendile­rine ilim geldikten sonradır ki aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah hesabı çabuk görendir” [545]

İşkâl: İhtilaf nedeninin ilmin gelmesine bağlanması. Oysa ihtilafın ilimden değil, cehaletten kaynaklanması gerekir.

Cevap: İnsanlar arasındaki ihtilafın çoğu, çıkar ve kıskanç­lıktan kaynaklanmaktadır. Âyet, o duruma işaret etmiştir. İlim­den kaynaklanan inat ve inkâr da kötüdür. Kimisi bildiği halde inat eder ve doğruyu reddeder. Buna inad-ı inkârı denir. Kimisi de bilmediği için inkâr eder, buna da inad-ı cehlî denir. Kitap ehlinin bir kısmı gerçeği önceden bilmiyordu. Ancak sonradan öğrenince onu kabul etti ve inatçılarla aralarında ihtilaf baş gös­terdi. Gerçeği öğrenenlerin bazıları da kıskançlıktan dolayı yan­lışta kalmaya devam etti.

“Gerçekten Allah Âdem 'i, Nuh 'u ve İbrahim 'i ailesiyle İmrân hanedanını süzüp âlemler üzerine seçti.” [546]

Soru: Âyette geçen dört şahsiyetin üstün kılınmalarının hikmeti nedir?

Cevap: Âdem (a.s)'in zikredilmesi, onun insanların atası olmasından, Nuh (a.s)'m anılması, onun ilk Resul olması ve tu­fandan yalnız kendisi ve ona tabi olanların kurtulmalarından, İbrahim (a.s)'m anılması İse, peygamberlerin atası olmasındandır. Peygamberlerin çoğu onun neslinden gelmiştir. Âyette Hz. İbrahim Ailesi'nin seçilmesi ve ainılması, peygamberlerin se­çilmesi anlamına gelmektedir, zira onun neslini peygamberler oluşturmuştu.                               

İmrân Ailesi'nin anılması ise şundandır: îmrân'ın kızları cihetiyle iki torunu vardı.

1- Hz. Yahya, İmrân'ın büyük kızının çocuğu idi.

2-  Hz. İsa da ikinci kızı Meryem'in oğlu idi, Oğlu Harun hakkında ise herhangi bir malumata sahip değiliz. Hz.Yahya'nın doğumu bir mucize idi. Çünkü anne babası yaşlı iken doğmuştu. Hz. İsa'nın doğumu da bir mucizeydi. Babasız ve izdivaçsız doğmuştu. Hz.Yahya ve Hz İsa bu  özelliklerinden  dolayı Hz.İbrahim ailesiyle beraber anılmışlardır. [547]

“Ben ona Meryem ismini koydum.” [548]

Soru: Kur'an'da Hz. Meryem'den başka herhangi bir kadı­nın ismiyle sarih olarak anılmamasının hikmeti nedir?

Cevap: Hz. Meryem'in herhangi bir kimseye eş olmadığı­nın İma edilip, pâk ve Allah'a râm olmuş bir kadın olduğunun vurgulaması içindir. [549]

“O aralık Zekeriyya Rabbine: 'Ey Rabbim bana katından temiz bir soy ihsan et. Şüphesiz sen duayı işitensin” diye dua etti” [550]

Soru: Hz. Zekeriyya bu duayı, neden hanımı kısır, kendisi de epey yaşlandığı bir zamanda yaptı?

Cevap: Çünkü o, Hz. İsa'nın babasız dünyaya geldiğini ve Hz. Meryem'e de ummadığı yerden rızk geldiğini müşâhade et­ti, Allah dilerse esbap olmadan da çocuk verebileceğini anladı. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bizzat gözleriyle gördükten sonra Allah'a dua etti. [551]

 “Ey Meryem Rabbine divan dur. Secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte rükû et.” [552]

Soru: Rükû, secdeden önce geldiği halde, neden âyette bu tertibe uyulmamıştır?

Cevap: Secde, namaz heyetlerinin en faziletlisi ve kulun Allah'a en yakın olduğu durumdur. Bu nedenle en önemli ve faziletli olan öne alınmıştır. [553]

“(Onlar) tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu, (tuzaklarını bozdu) Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.” [554]

İşkâl: Tuzak kurmanın Allah'a izafe edilmesi.

Çözüm: Âyet,Yahudilerin Hz. İsa'ya yönelik entrikaları bağlamında gelmiştir. Hz. İsa, ölülerin diriltilmesi dahil, onlara birçok mucize gösterdiği halde, onlar yüz çevirip ona birçok entrika düzenlediler. Allah Teâla onların tuzaklarını boşa çı­kardı. Allah Teâla komplo ve hilelere son verecek tedbirlerin en güzelini gerçekleştirir. Âyette geçen tuzak asıl anlamında ol­mayıp, sonsuz güç ve iradeyi ifade etmektedir.

“Allah buyurmuştu ki: Ey İsa seni vefat ettireceğim. Seni nezdime çıkaracağım. Seni inkâr edenlerden arındıracağım.” [555]

 İşkâl: Hz. İsa'nın vefat edip etmediği.

Çözüm: Hz. İsa'nın vefat edip etmediği konusunda eskiden beri âlimler arasında ihtilaf baş göstermiştir. Kimisi hayatta ol­duğunu ileri sürmüş, kimisi de her canlı gibi vefat ettiğini söy­lemiştir.

Vefat etmediğini söyleyenlerin delilleri şunlardır:

1- “O'dur sizleri geceleyin kendinizden geçiren, bununla beraber gündüz kazandıklarınızı bilen, sonra belirlenmiş olan bir ecel (ölüm süreci) tamamlansın diye gündüzleri sizi uyandı­rıp kaldıran. Sonra O'nadır yine sonunda dönüşünüz. Sonra sî­ze neler yaptığınızı haber verecekler.” [556]    

“Allah alır o canları öldükleri zaman; Ölmeyenleri de uyuduklarında. Sonra hakla­rında ölüm kararı verdiklerini alıkoyar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için deliller vardır.” [557] Bu ayetlerde geçen ve et-teveffi mastarından türetilen fiiller ölüm anlamında olmayıp, uyutma ve kendinden geçme anlamındadır.

2- Yukarıda geçen âyetin: “Seni nezdime çıkaracağım, Seni inkâr edenlerden arındıracağım.” [558]    bölümü.

Vefat ettiğini söyleyenlerin delilleri de şunlardır:

1-  “Biz senden Önce hiçbir beşere ebedilik vermedik, şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar.” [559]    

“Her canlı ölümü ta­dacaktır.” [560]  ile benzeri âyetler.

2-  “Bu gün yaşayan her canlı yüz yıla kadar ölecektir.” [561] ile benzeri haberler.

AI-i İmrân (3/55)'de geçen “Vefat ettireceğim ve nezdime çıkaracağım' ifadesi öldüğünü göstermektedir. Zira, et-teveffi kelimesi, Kur'an'da asıl itibariyle ölüm anlamında kulla­nılmıştır.

“De ki sizinle görevlendirilen Ölüm meleği sizi vefat ettirecek.” [562] 

“Meleklerin vefat ettirdiği..?” [563]

“Elçilerimiz onu vefat ettirdi.” [564]

“Allah'ım beni Müslüman olarak vefat ettir.” [565]  Görüldüğü gibi, âyetlerin hepsinde et-teveffi ahirete intikal olan ölüm anlamında kullanılmıştır. [566]  ge­çen müteveffike kelimesi hakkında Âlûsî şunları demekte­dir: Kelime birkaç anlama gelmektedir. En açık olanı, 'senin ecelini bitirmek suretiyle herhangi bir kimseyi sana musallat kılmadan vefat ettireceğim' anlamıdır. Kelime, Hz. İsa'nın düş­manlarından kurtulacağını kinayeli olarak ifade etmiştir. [567]  Âyetin vefat ettikten sonraki  yükselteceğim bölümü ise, makam ve itibarca yüceltme olup, cesedin yükseltilmesi değildir. Zira Kur'an'da ref kelimesi bu manada kullanılmıştır.

“Allah kimisiyle tekellüm etti. Kiminin de derecelerini yükseltti.” [568]

“Onu yüce bir makama yücelttik.” [569]

“Dilediğimiz' yüce ma­kamlara yükseltiriz.” [570]   

“Arş sahibi ve makamlara yücelten” [571]

Bu ve benzer birçok âyette, ‘ref’ kelimesi, türevleriyle bera­ber, manevi makama yüceltmek anlamında kullanılmıştır.

Hz. isa'nın ahir zamanda yeryüzüne ineceğine dair sahih hadisler vardır. [572] Bu, her şeye kadir olan Allah'ın onu tekrar diriltmesiyle gerçekleşecektir. Ancak semada sağ olduğuna dair akidede delil teşkil edecek herhangi bir delile sahip değiliz. Bi­lindiği gibi akidede tevatür hadisler geçerlidir.

Hz. İsa da diğer peygamberler gibi gelmiş, Allah'ın emirlerini yaşamış, yaymış, birçok zorlukla karşılaşmış, iftira ve  iş­kencelere maruz kalmış ve sıkıntı karşısında Allah'tan yardım talep etmişti. Allah Teâla duasını kabul etti ve “Ey kulum seni vefat ettireceğim, nezdimde yüce bir makama alacağım. Ölü­mün düşmanlarının eliyle değil benim takdir ve kudretimle ola­cak.”  şeklinde kendisini müjdelemişti. [573]

“Ve kendi dininize uyanlardan başkasına aman vermeyin. De ki: Doğru yol Allah 'ın yoludur. Size verilen gibisi başka bi­rine veriliyor veya Rabbinizin katında size üstün gelecek diye midir bu?. De ki: Doğru nimet Allah'ın elindedir. Onu diledi­ğine verir. O, rahmeti geniş ve herşeyi hakkıyla bilendir.” [574]

İşkâl: Razî, âyeti Kur'an’ın en müşkül ayetlerinden saymış­tır. [575]                                       

Âyetin işkâl yönü,  “en yü'te ahedün misle mâ ütîtüm” “size verilen gibisi başka birine veriliyor” bölümünün Allah'a mı yoksa Yahudilere mi ait olduğudur. Razî, her iki ihtimali de delilleriyle ortaya serdikten sonra, herhangi bir neticeye varmamıştır.

Çözüm: Ayetin sibakı, Yahudilerin iddialarına yer ver­mektedir. Bu nedenle söz konusu bölümün onlara ait olma ihti­mali daha yüksektir. Buna göre ayete şu şekilde toplu mana vermek mümkündür: Yahudilerden bir grup, şöyle dedi: Pey­gamber ve müminleri, sabah namazında Kudüs'e yöneldikle­rinde doğrulayın. Akşam namazlarında Ka'be'ye yöneldiklerinde ise doğrulamayın. (Kıble değişikliğini kabul etmiyor­lardı.) Kendinizden başkasının sözüne de güvenmeyin. Çünkü, bu konuda Müslümanları doğrularsanız, onların da kıble sahibi olduğunu itiraf etmiş olursunuz, sizin kıblenizin meşruiyeti or­tadan kalkar. Müslümanlar, kıyamette de bizleri Allah'a şöyle şikayet edecekler: 'Bunlar kıblenin değiştirildiğini bildikleri halde ona inanıp, yönelmediler.' Allah Teâla, bu yersiz iddiala­rına şöyle cevap verdi: Hayır ey Yahudiler, izzet ve kerem sizin elinizde değildir. Allah'ın elindedir. O, dilediğine verir.” [576]

“Göklerde ve yerdekiler ister istemez ona teslim oldukları halde onlar (inkarcılar) Allah 'ın dininden başkasını mı arıyorlar?” [577]

İşkâl: Âyette yer ve gökte olan her şeyin Allah'a teslim oluşundan bahsedildiği hâlde, dünyada inkarcıların varlığı bili­nen bir husustur.

Çözüm: Âyetteki teslim olmaktan kasıt, her şeyin Allah'ın koymuş olduğu kevnî yasalara göre hareket etmesidir. İnsanın, anne batınına intikali, orada gelişmesi, büyümesi, yeryüzüne gelmesi, çocukluğu, gençliği, yaşlanması ve ölmesi hepi Al­lah'ın koymuş olduğu yasalara göre gerçekleşmektedir. İnsan, ister istemez büyümekte, yaşlanmakta ve sonunda da ölmekte­dir. İnsanın hücreleri, Allah'ın yarattığı ve dilediği biçimde ge­lişmektedir.

Müslüman, iradesini yaratılış gayesine göre kullanır ve Al­lah'a teslim olur. İnkarcı ise istemediği halde kevnî yasalara gö­re hayatını devam ettirmektedir. [578]

“İman etmelerinden Resulün hak olduğuna şahadet getirme­lerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra in­karcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder?  Al­lah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” [579]

Soru: Allah, inkarcıların hidâyet bulup İslâm'a dönmelerini istemiyor mu?

Cevap: Allah Teâla, insanların iman edip hidâyeti bulma­ları için gereken her yolu göstermiş ve kolaylaştırmıştır. İrade­siyle iman ederse hidâyeti bulur. Hidâyet Allah'tandır. Çünkü delil gösteren, akıl veren O'dur. Hidâyeti isteyip ona erişen de kuldur. O, ihtiyari ile hidâyeti seçmiştir. İnat ve kibrinden do­layı hidâyet ve imandan yüz çevirirse Allah onu iradesiyle baş başa bırakır. İman ve hidâyete zorlamaz. Zorlama ve cebr ile gerçekleşecek mükellefiyetin herhangi bir anlamı yoktur.

“İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkarcılıkta daha ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Onlar hep sapıklık içinde kalmış kişilerdir.” [580]

İşkâl: Âyette, inkârda ileri gidenlerin tövbelerinin kabul edilmeyeceğinin belirtilmesi. Oysa

“Ey nefislerine yazık eden­ler, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları affeder.” [581] âyeti, tüm günahların atfedilebilece­ğini belirtmektedir.

Çözüm: Günahları iki kategoride incelememiz mümkün­dür.

a- Günahkârın hayatında olan, ancak vefat ettikten sonra kendisiyle kabre giden günahlar. Zina, öldürme vb. günahlar bu kategoridedir.

b- Günahkârın, vefatından sonra da devam eden günahlar. Bidat, kötü çığır açma vs. günahlar da bu kategoride yer alır. Bidatçi ölür, ancak bidatte açmış olduğu çığır, yazmış olduğu eserlerle günahları devam etmektedir. Yaymış olduğu bidatin menfi etkisi sürdüğü müddetçe günahı devam edecektir. Pey­gamberimiz konuya dikkat çekerek şöyle demiştir.

“İslâm'da kötü bir çığır açan birine, günahlarında herhangi bir azalma ol­maksızın, hem kedisinin hem de onunla amel edenlerin günah­ları yazılır.” [582]  Böyle biri (tövbe etse de) açmış olduğu kötü çı­ğır, günah defterinin işlemesini ve devam etmesini gerektir­mektedir.

“Bidatçi, bid'atından vazgeçmedikçe Allah tövbesini kabul etmez.” [583] hadisi de bu anlamdadır. Dolayısıyla tövbenin gerçekleşmesi için birtakım şartların oluşması gerekmektedir. Ayetin, “İnkarcılıkta daha ileri gidenler” bölümü, birtakım gü­nahkârlar için günahların bir tabiat ve seciye olduğuna, günah­lardan vazgeçmelerinin imkansız olduğuna işaret etmektedir.

Dolayısıyla günahlardan vazgeçmeleri bir iddiadan öteye geç­memekte ve tövbe gerçekleşmemektedir. [584]

Diğer bir te'vile göre de âyet, tövbeyi ölüme yakın bir za­mana kadar geciktirenler hakkındadır. Zira

“Yoksa günahları yapıp da her birine ölüm gelince: 'işte ben, şimdi tövbe ettim.' diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin pişmanlığı fayda etmez, işte onlara, elim bir azap hazırlamışızdır.” [585] âyeti, ölüm döşeğinde tövbenin kabul olunmayacağını belirtmiştir. [586]  Birinci izahın daha kuvvetli olduğuna inanmaktayız. Zira asıl olan âyetin ge­neli ifade etmesidir.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiye erişemezsiniz.” [587]

Soru: Âyet, cennete girmeyi, sevilen şeylerden Allah yo­lunda harcamaya bağlamaktadır. Malı olmayan fakir ne yapa­caktır?

Cevap: Allah, herkese gücü nispetinde sorumluluk yükler. Fakir insana 'neden zekat vermedin, sadaka dağıtmadın?' den­mez. Âyet, imkanı olanlarla ilgilidir. İslâm, sadaka kapsamını çok geniş tutmuştur. İnsanlığa yararlı her hizmet ve faaliyet sa­dakadır. Adaletle hüküm etmek, [588]  iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymaya çalışmak, insanları irşad etmek, [589]  tesbih ve tekbir getirmek, [590]  insanlara eziyet  veren şeyleri yollardan kaldır mak, [591] her türlü iyilikte bulunmak, [592] Müslümanların yüzüne tebessüm etmek, [593] meşru yoldan şehevî arzularını tatmin etmek, [594]  vs. ameller sadaka kapsamındadır.

Görüldüğü gibi Allah'ın rızasını kazanmak, Allah yolunda mal harcamakla sınırlandırılmamıştır. Herkes yapabildiği ha­yırları yerine getirerek iyiliği yakalamış olacaktır.

“Doğrusu insanlar için kurulan ilk mabet kesinlikle Mekke 'deki o çok kutsal ve bütün alemlere hidâyet olan ibadet evidir.” [595]

Soru: İlk mabet 'Ka'be midir?

Cevap: Birisi Hz. Ali’ye Ka'be ilk kurulan mabet mi?' diye sordu. Hz Ali, 'hayır, Ka'be insanlar için kurulan ilk mabettir. Ondan önce de (melekler, cinler) ve bilmediğimiz diğer yarat­tıklar için, Allah tarafından mabetler kurulmuş.' diye cevap vermiştir. [596] Âyette, “İnsanlar için” ifadesinin kullanılması, Hz. Ali'nin görüşünü desteklemektedir. Eğer böyle olmasaydı” insanlar” ifadesi ile sınırlandırılmazdı. Allah, insanları mabetsiz bırakmadığı gibi diğer mahlukatı da mabetsiz bırakmaz. Cinler ve melekler Hz. Âdem'den önce yaratılmış olduğuna göre [597] on­lar için de bir mabedin olma ihtimali yüksektir.

“Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve kesinlikle Müslüman olarak can verin!” [598]

Soru: Müslüman olarak ölmek insanın elinde olmadığı hal­de onunla emredilmesi.

Cevap: Âyet, dinimizde sabır ve sebat göstermemizi emret­mektedir. Dolayısıyla o halde ölürsek Müslüman olarak Ölürüz. [599]

“O kimi yüzlerin ağaracağı, kimi yüzlerin kararacağı günde yüzleri kara çıkanlara 'İnandıktan sonra inkâr ettiniz öyle mi? O halde nankörlük etmenizin cezası olarak azabı tadın (denilecek).” [600]

Soru: Âyette siyah tenli ve zencilerin aşağılanmaları söz konusu değil midir? Oryantalistler, Afrika'da, zencilere bu âyet-i kerimeyi tanıtmışlar. Şöyle demektedirler: “Ayet, o gün insanla­rın bir kısmının yüzü beyaz, bir kısmının siyah olacaktır, de­mektedir. Dolayısıyla Müslümanların kitabı; “Siz bu dünyada da karasınız, öbür dünyada da karasınız.” demek istemekte­dir. [601]

Cevap: Ayetteki siyahlık-beyazlık ten rengi ile ilgili bir konu değildir, mahcup olma ile ilgilidir. Şöyle şöyle oldu yüzüm kızardı, denildiği gibi, âyet bazı insanların ahiretteki kötü du­rumlarını beyan etmektedir.

“O gün mümin erkeklerle, mümin kadınları önlerinden ve sağ taraflarından nurları koşarken gö­receksiniz.” [602] âyeti, ahirette parlaklık ve aydınlık içinde olmayı iman etmeye bağlamaktadır.

“Allah, yüzlerinize ve mallarına bakmaz, O kalpleriniz ve amellerinize bakar.” [603]   hadisi de aynı anlamdadır.

“Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (bugün için dış yardım) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur. Allah'ın hış­mına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve peygamberleri bile bile haksız yere öldürüyorlardı. Çünkü baş kaldırmışlardı ve aşırı  gidiyorlardı.” [604]

İşkâl: Âyet, Yahudilerin zillet içerisinde yaşadıklarını, Al­lah'ın hışmına uğradıklarını ve miskinliğe mahkum edildik­lerini beyan etmiştir. Bu durumun Yahudilerin bugünkü ko­numlarıyla izahı.

Çözüm: Yahudiler, tüm dünyada dağınık ve zillet içer­sinde, azınlıklar olarak yaşamaktadırlar. Onlar, idare etme ye­rine idare edilmektedirler. Hiçbir devlette idare ellerinde değil­dir. Yahudiler, dış yardımlarla ayaktadırlar. Arkalarındaki güç ve destek geri çekildiği an, Yahudilerin varlığı tarihe karışacaktır. Âyette geçen habl/ip sözcüğü, insanlardan kendilerine gelen maddî, manevî desteğe dikkat çekmektedir. Yardım etme ve kendilerini kurtarmak için art arda gelen yardım yukarıdan yardım için sarkıtılan ipe benzetilmiştir. [605]

“Ey iman edenler öyle kat kat katlayarak faiz yemeyin ve Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” [606]

İşkâl: Âyette kat kat faiz yemenin yasaklanıp, az olanının helal olma ihtimali.

Çözüm: Âyet, haram olan faiz oranım belirtmemiştir. O, her dönemde olduğu gibi, özellikle de Kur'an'ın indiği dö­nemde insanlar arasında süregelen ve kat kat faiz almayı helal gören bir uygulamayı yasaklamaktadır. Faiz ile mal, görünürde kat kat arttığı için, âyetle söz konusu uygulama yasaklanmıştır. Çağdaş Müfessir Tahir b. Aşur başka bir yaklaşımla âyeti şöyle tefsir etmiştir: Bu âyet, faizin her çeşidini yasaklayan

“Faiz yi­yenler şeytan çarpmış kimselerin kalktığı gibi kalkarlar. Allah alışverişi helal faizi de haram kıldı.” [607]

“Ey iman edenler Al­lah'tan korkun ve eğer gerçek inananlar iseniz faiz hesabından kalan miktarı almaktan vazgeçin. Eğer böyle yapmazsanız (faiz almaya devam ederseniz) Allah ve O'nun Resulü ile savaşa gir­diğinizi bilin,” [608]  âyetleri inmeden önce nazil olmuştur. Kat kat faiz yemeyi yasaklayan âyet, kesin harama geçiş için bir hazır­lık dönemini ifade etmektedir. [609]  Böyle bir tedricin içki yasa­ğında da uygulandığını hatırlarsak, İbn Aşur'un yaklaşımının haklılığı ortaya çıkar. İçki yasağından sonra her miktardaki içki yasaklandığı gibi, yukarıda geçen kesin hüküm ifade eden âyetlerle de, faizin her miktar ve çeşidi yasaklanmıştır. Fazla içki içen, ihtikar yapan birine, “Bunca içki içme, ihtikar yapma,” dediğimiz zaman, “Az içki iç,” “Az ihtikar et” anlamı çıkmaz. Keza çokça zulüm eden birine “Bunca zulüm etme” dedi­ğimizde, “O halde az zulmederim' neticesi çıkmaz.

 “Ve koşuşun Rabbinizden bir bağışlanmaya ve takva sahipleri için hazırlanmış genişliği (veya teşhiri) yer ve gökler kadar olan Cennete.” [610]

İşkâl:  Âyette geçen  ard kelimesinin genişlik anla­mında mı yoksa teşhir anlamında mı kullanılmış olduğu.

Çözüm: Âyette,  ard kelimesi, uzunluğun karşıtı olan genişlik anlamında kullanılmamıştır. Zira genişliği gökler kadar olan cennetin göklere yerleşmesi mümkün olmaz. Bu nedenle  arz kelimesi, teşhir ve izhar anlamındadır. Bu dünya, yer ve gökleriyle insanlara teşhir edildiği gibi, cennet de taban, ta­van ve içindekilerle müminlere arz edilecektir. Nitekim, “Eşyayı satışa arz ettim.” ifadesi ile

“Ve o gün cehennemi kâfirlere teş­hir ile göstermişti.” [611]  âyeti, bu anlamdadır. Cehennem teşhir edildiği gibi, cennet de teşhir edilecektir. Buna göre âyetin me­ali şöyle olur:

“Yer ve gökleriyle (taban ve tavanıyla) teşhir edilecek olan cennete.”  [612]

ard kelimesini genişlik anlamına da almamız mümkün­dür. Zira ahirette dünya ve kâinat değişecektir. Âyette, genişliği göklerle yer kadar olan cennetin büyüklüğüne dikkat çekilmiş­tir.

“O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [613]

İşkâl: Keder, üzüntünün nedeni olduğu halde, sanki âyette üzülmemek için keder Öngörülmüştür.

Cevap: Âyetin 'üzülmeyesiniz' bölümü, önceki âyette ge­çen 'Allah sizi bağışladı,' bölümüne bağlıdır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Üzülmeyesiniz diye Allah sizi bağışladı. Âyet'in diğer bir tevili şudur: Sabır gösterip, zorluklara taham­mül edip, Allah ve Resulü'ne İtaatte zaafa düşmeden devam edip, elde edemediğiniz ganimet, dünya metaı ve başınıza gelen musibetlerden dolayı üzülmeyesiniz diye Allah sizi bağış­ladı.” [614]

“İnkar edenler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz.” [615]

İşkâl: Günahların artması için Allah'ın mühlet vermesi.

Çözüm: Problem, insanın iradesini kötüye kullanmasından kaynaklanmaktadır. Allah, insanı hem şerri hem de hayrı kabul edebilecek güçte yaratmıştır. Zaman mefhumu, hem hayrın hem de şerrin işlenebileceği bir zarftır. Ayette geçen 'günahlarını  artırmaları' kendi iradelerine izafe edilmiştir. Allah herkese seçme ve iradeyi kullanma özgürlüğü vermiştir. İnkarcılara mühlet vermesi ise davranışlarını gözden geçirmeleri içindir. Ancak, onlar iradelerini ters yönde kullanarak günahlarını ar­tırmaktadırlar. [616]

Allah'ın onlara mühlet vermesi, sınıfta kalan öğrencilere tanınan 'ek sınav hakkı'na benzetilebilir, öğrenciler tembellik ve çalışmamakta ısrar ederlerse, dersler daha da ağırlaşır ve bil­diklerini unuturlar, neticede sınıfta kalırlar. Öğrencilere ek sınav hakkının tanınması çalışan öğrencilere nimet olduğu gibi, lakayt öğrenciler için de sıkıntıdır.

“İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın.” [617]

İşkâl: İnkarcıların başka bir anlatım ile batıl ehlinin refah içinde olmalarının izahı.

Cevap: Allah, batıla geçici zaferi gördüğünde, taşkınlığını artırması için mühlet verir. Bu durum inkarcıları aldatır. Batılın azma dönemi, hakkın zafer için hazırlık dönemidir. Altın ve gümüşün ateş içine atılması, yabancı maddelerden arınıp, asıl cevheri bırakmak içindir. İmtihan müminlerin içindeki zararlı ahlakı eritir ve onları ihlas makamına yükseltir. [618] Batılın üstün gelmesinin diğer bir hikmeti de, mümin ile münafığı birbirinden ayırmaktır. Bu konuda çağdaş alim Mübârekfürî şunları der: Eğer devamlı olarak Müslümanlar galip gelse, Müslümanların arasına birçok münafık katılır, sadık ile hain birbirinden ayrıl­maz. Bu, imtihanın hikmetini ortadan kaldırır. Sünnetulah ge­reği, Müslümanlar mağlup olunca münafıklar ortaya çıkmaktadır.” [619]

Batılın üstünlük sağlaması, hak ehlinin uyanmalarına ve ona göre hazırlık yapmalarına vesile olur. Allah'ın hiç kimseye nesep yakınlığı söz konusu değildir. İnsanların yakınlığı Sünnetullah'a olan yakınlıklarıyla orantılıdır. “Müminlere yardım et­mek üzerimize bir haktır.” [620] Batılın üstünlüğü de batıldır. Yani insanlara ve batıl taraftarlarına herhangi birşey kazandırma­maktadır. Hırsızların kurmuş oldukları şebekeyi görmüyor mu­yuz? İşlerini açığa vurmamak için kendi aralarında yaptıkları yemine saygı duymakta ve sırlarını açığa vurmamaktadırlar. Fakat bir nebze sonra şebeke dağılır ve ihtilaf ederlerse yaptık­ları ortaya çıkar. [621]  Âyette de belirtildiği gibi, zafer ve galibiyet kamil anlamda iman etmeye bağlanmıştır. Filistinli bir genç ile İsrail'in sabık Savunma Bakanı arasında geçen şu düello bu gerçeği ortaya koymaktadır. Bakan, gençle müsafaha için elini uzatır. Genç elini vermek istemez, nedenini sorunca genç şöyle der: “Siz Yahudiler İslâm'ın düşmanlarısınız, hürriyetimizi çiğ­nediniz. Sizin hakkınızda Peygamberimiz şöyle buyurmuş:

“Ey Müslümanlar! Siz Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Taşlar bile sizin aleyhinizde bize yardım edecekler, [622] o günle­rin yakın olacağına inanmaktayız.” Yahudi zoraki bir tebes­sümle şöyle cevap verir: “Söylediğin konu doğrudur. Bizim de kitaplarımızda geçer.Ancak bunun ne zaman ve nasıl gerçekle­şeceğini bilmiyor musun? Sizden İslâm diniyle izzet ve şeref duyan, bizden de tarih ve kültürünü reddeden bir toplum çıkarsa, okuduğun hadisin müjdesi gerçekleşecektir.” [623]

Mağlup olan hak değil, ancak ilahî yasalara riâyet etmeyen kusurlu taraftarlarıdır. Galip olan da inkarcılık veya batıl olma­yıp, Sünnetullah'a göre tedbir alan ve hareket eden kesimdir. Allah'ın Rahman sıfatının bir tecellisi olarak bu dünyada Sünnetullah'a göre hareket eden herkes çalışmasının karşılığını alacaktır. Yani mağlubiyetin nedeni, hak ehlinin çaresizliği ve ona gereken hazırlığı yapmamalarıdır. Bazen hezimet olarak gö­rülen neticeler aslında hezimet olmayıp, zaferdir. Çağdaş alim M. Ebu Zehra şunları der: Uhud savaşını hezimet kabul etmek yanlış olur. Zira hezimet, bir tarafın savaş cephesini terk etmesi demektir. Oysa Uhud'da müşrikler savaşı bırakmak zorunda kalmışlardı. Müslümanların azmi kırılmadı. Resûlullah düşmanı kovaladı. Kur'an, iki tarafın yaralarından bahsetmektedir. [624]

Mağlubiyet gibi görülen Uhud gazvesi, bize şu iki dersi verdi.

1- Müslümanlar arasında dünyalık için çarpışan bir kesimin bulunduğu ortaya çıktı.

2- Ganimet için çarpışanlar, düşman ile mücadele yerine ganimet için didindiler. Onun için düşmanı yenemediler. [625]

Netice, Müslümanlar arasında zaman zaman görülen mağ­lubiyet, İslâm'ın değil, Sünnetullah'a riâyet etmeyen kusurlu Müslümanlarındır. Galibiyet de, inkârın değil, Sünnettulah'a ri­ayet edilerek yapılan hazırlık ve çalışmanındır.

“Ey Resulüm inkârda yarışanlar sana kaygı vermesinler, çünkü onlar Allah 'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor, onlar için çok büyük bir azap yardır.” [626]

 

(4) NİSA SÛRESİ

 

“Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. O Allah'a karşı gelmekten korkun ki, siz O'nun ve rahimlerin (akrabalık) hürmetine birbirinizden istekte bulunursunuz. Şüphesiz ki Allah, üzerinizde gözcü bulunuyor.” [627]

İşkâl: Âyette geçen nefs'ten gaye Âdem'in nefsi mi yoksa Adem'in cinsi mi olduğu.

Çözüm: Bazı alimler, Hz. Havva'nın Hz. Âdem'in cinsin­den olduğunu belirterek; o da insan olarak yaratılmıştır, Allah Teâla, Hz. Âdem'i kudretiyle topraktan yarattığı gibi, Hz. Hav­va'yı da “Ol” emriyle yaratmıştır, demişlerdir. Dolayısıyla Hz. Adem ile Hz. Havva'nın evlilikleri iki ayrı cinsin evlenmesi bi­çiminde gerçekleşmiştir ki bunda herhangi bir problem yoktur. [628]  Nitekim

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhameti peyda etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir.” [629]  Âyetinde min harfinin beyan için gelmesi bunu göstermektedir. Yani sizler için insan cinsin­den eşler yarattı. Buna göre, Hz. Havva, Hz. Âdem'in bedenin­den değil, cinsinden yaratılmıştır. [630]

Diğer kesim de,

“Hz. Havva, Hz. Âdem'in kaburga kemi­ğinden yaratıldı.” [631]  hadisini öne sürerek, Hz. Havva'nın Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldığını söylemiştir. İkisinin evlenmesinde de herhangi bir problem yok. Zira Hz. Havva'nın yaratılışı diğer insanlar gibi mutad yerden olmamıştır. Yani ön­ce “Rahim'e oradan da dünyaya intikal biçiminde olmamıştır. Her iki durum da Allah'ın kudretine muhalif değildir. Hz. Âdem ve Hz. Havva'ya evlenme iznini veren Allah'tır. Kendilerinden sonra gelenler için evlenme İzin ve yasağını koyan da O'dur. İnsanlığın çoğalması için geçici olarak bazı yasaklara müsaade etmesi, O'nun hikmetine aykırı değildir.

Âyette ceale yerrine haleke fiilinin gelmesi, yeni bir yaratılışın gerçekleştirilmiş olduğunu gösterir. Çünkü Hz. Havva Hz. Âdem'in eğe kemiğinden yaratılsaydı, “ceale minha zevceh┠ ifadesi kullanılacaktı. Zira ceale fiili, iki şeyin aynı maddeden yaratıldığını gösterir. Hz. Havva'nın  Hz. Âdem'in eğe kemiğinden yaratıldığını söyleyen hadiste [632]  teşbih vardır.  

“İnsan aceleden yaratılmıştır.” [633]  âyetinde ol­duğu gibi, kadının, çok latif ve nazik bir varlık olduğu vurgulanmak istenmiştir. Yani kadına iyi davranılmalıdır. Kadın, has­sas ve latif bir varlık olduğu için kırılabilir. O, kırılabilecek malzemenin korunması ve itina  gösterilmesi  gibi  muamele görmelidir.

“Eğer yetimlerin haklarına riâyet etmemekten korkarsanız be­ğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer ve dörder alın. Ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız o zaman bîr kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye (savaş esiri kadınlar) ile yetinin. Bu azmamanız için, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.” [634]

 

Âyetteki Müşkilât:

 

a- Âyetin baş kısmı yetimlerin haklarına riâyet etmekten bahsederken, sonraki bölümde evlilik konusu ele alınmıştır.

b- Birden fazla kadınla evlilik problemi.

Çözüm:

a- Âyette geçen yetimler ve kadınlar her zaman için mağ­dur edilmeye müsait kesimlerdir. Âyet, yetimlere şefkat, mer­hameti ve aralarında adaletle davranmayı emrederken, aynı mu­ameleyi kadınlar için de söz konusu etmiştir. Onlara da merha­met emredilmiş, birden çok iseler aralarında adaletle davranmak farz kılınmıştır. [635]

b- Asrımızda en çok tartışılan konulardan birisi de birden fazla kadınla evliliktir. Bu konuda özellikle bilmemiz gereken konu, birden fazla kadınla evliliğin bir emir olmayıp bir ruhsat oluşudur. Kur'an, eşler arasında adaleti emretmiştir. Aksi halde bir eşle yetinmeyi farz kılmıştır. [636] Peygamberimiz eşleri ara­sında adaletle muamele etmeyenlerin felçli ve yarım bir insan olarak haşrolacaklarını belirtmiştir. [637]  İslâm, evrensel bir dindir. Emir ve yasakları da evrenseldir, belirli bir zamanla sınırlı de­ğildir. Bazı kadınlar kısırdır, kocaları çocuk sahibi olmak ister. Bazıları da bedensel bazı özürlerden dolayı kocalarını tatmin edememektedirler. Bazı dönemlerde kadınların sayısı erkekler­den fazla olmuştur ki istatistikler şimdiye kadar kadın sayısının erkeklerden fazla olduğunu göstermektedir. Tüm bu şartlar ba­zen birden fazla evliliğin gerekli olabileceğini göstermektedir. Bu evliliğe müsaade edilmediği taktirde gayri meşru birleşmele­rin önüne geçilmez. Batılı bir düşünür, ölüm döşeğinde bu gerçeği şöyle ifade etmiştir. “Ben ibreti alem olsun diye evliliğinde tek eşle yetinen bir şahsı merak ediyorum.” Kadın, evlilik akdi esnasında kocasına, başka bir kadınla evlenmemeyi şart koşma hakkına sahiptir. Bu durumda erkek ikinci bir kadın alamaz. [638]

“Allah sizlere, miras taksiminde çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişi payı verilmesini emrediyor.” [639]

Soru 1: Erkekler, neden kadınların iki misli miras almakta­dırlar?

Cevap: Erkek, mutlak anlamda kadının iki katını alma­maktadır. Kadının mirastan erkek kadar, hatta daha çok hisse aldığı durumlar da vardır.

“Eğer bir erkek veya kadının ana ba­bası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) mali mi­rasçılarına kalırsa ve bir erkek veyahut bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir düşer.” [640]  Görüldüğü gibi, burada kadın ve erkek eşit miktarda altıda bir almaktadır. İslâm miras hukukuna göre, mesela bir kadın ölür geriye koca, anne, iki öz, yani ana baba bir erkek kardeş, ile ana bir kız kardeş bırakırsa, ana baba bir kız kardeş altıda bir alacak, ana baba bir erkek kardeşler ise altıda biri aralarında paylaşacaklardır. Buna benzer birçok ör­neği fıkıh kitaplarında bulmamız mümkündür. Çalışmamız daha fazla detaya müsait olmadığından iki örnek vermekle yetiniyo­ruz.

Erkeğe, evlenme masrafı ve eve yapacağı harcama yanında, annesine, babasına, çocuklarına fakir kardeş ve akrabalarına al­dığı paydan harcama mecburiyeti vardır. Kadına ise böyle bir sorumluluk yoktur. Erkek evlenmek için uğraşı verecek, hazırlık yapacak, ev temin edecek, çeyiz hazırlayacak, evleneceği eşine ve doğacak çocuklara harcamada bulunacaktır. Kız ise al­dığını olduğu gibi saklayacaktır. Dolayısıyla kızın biriktirme ve mal sahibi olma imkanı erkekten çoktur.

Soru 2: Aynı âyette, vasiyetin yerine getirilmesi, neden borçların ödenmesine takdim edilmiştir?

Cevap: Genelde insanlar, vasiyetten önce borçları sahiple­rine iade edip vasiyetin gereğini yerine getirmede ihmal göste­rirler. Vasiyette borçlar dahil, birçok önemli konu bulunabilir. Vasiyet, genelde borçların miktar ve sahiplerini açıklamaktadır. Borçlar ödenmeden önce vasiyete bakılırsa borçların durumu da açıklanmış olur. [641]

“İşte bütün bu hükümler, Allah'ın çizdiği sınırlardır. Her kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu içle­rinde sonsuza dek oturmak üzere, altından ırmaklar akan cen­netlere koyacaktır. Bu ise büyük kurtuluştur.” “Her kim de Allah'a ve Peygamberine isyan edip O'nun sınırlarını aşarsa Allah onu, içinde sonsuza dek kalmak üzere bir ateşe sokar ve ona alçaltıcı bir azap vardır.” [642]

İşkâl: ilk ayette cennet ve cennetliklerden bahsedilirken, hem kendileri hem de cennet çoğul olarak zikredilmiştir. İkinci ayette ise cehennemliklerden bahsedilmişken, hem kendileri hem de ateş tekil olarak gelmiştir.

Çözüm: Cennette, değişik buluşma mekanları ile muhtelif bir araya gelme yerleri vardır. Bu nedenle hem cennet hem de içindekiler çoğul olarak gelmiştir. Cehennemden bahsedilince de ateş ve içindekiler tekil olarak gelmiştir. Zira, onlar için de­ğişik nimetler, gezinti ve buluşma yerleri yoktur. Her zaman halleriyle başbaşadırlar. Onlar, sanki, ateşten bir tabutun için­dedirler. Kur'an, onların yalnızlığına İşaret için, hem yerlerini hem de kendilerini tekil olarak anmıştır. [643]

“Kadınlarınızdan zina edenlerin aleyhlerine aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.” [644]

Soru: Diğer cezaların aksine, neden zina suçu için dört şa­hit istenmiştir?

Cevap: Bu, zina eylemini iddia eden birinin önünü kesmek, insanlardan cezayı kaldırmak ve menfur suçu Örtbas etmek için­dir. Allah'ın cezayı koymadaki muradı, insanları cezalandırmak olsaydı, diğer davalarda olduğu gibi yemin veya iki şahitle yetinilecekti. Resûlullah da en ufak bir şüphede cezaları kaldırmayı önermiş, eylemin teşhir edilmemesini tavsiye buyurmuştur:  

“Kime bu çirkin eylemden birşey bulaşırsa, onu teşhir etmesin.” [645]

“Kadınlarınızdan fuhuş (eşcinsellik) yapanlara karşı içinizden dört şahit tutun. Eğer şahitlik ederlerse O kadınları ölünceye kadar ya da Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. Fuhşu (eşcinselliğe) içinizden iki erkek yaparsa onlara eziyet edin. Bu ikisi tövbe eder durumlarını düzeltirlerse onlara eziyetten vazgeçin. Muhakkak ki Allah ilim ve hikmet sahibidir.” [646]

İşkâl 1: İki âyetin mensuh olma iddiası.

Çözüm: Ayette geçen  el-fahişe kelimesi, Tabiin dö­nemi büyük müfessirlerinden Mücahid'e, göre zina olmayıp eş­cinselliktir. Birinci âyet, kadınlar arasında gerçekleşen eşcinsel­liği işlerken, ikinci âyet de, erkekler arasındaki livata yani ho­moseksüellik eyleminin cezasını beyan etmektedir. [647]

İşkâl 2: Birinci âyette kadınların çoğul sığasıyla anlatıl­ması.

Çözüm: Erkeklere nazaran, kadınlar arasında eşcinsellik daha yaygındır. Bu nedenle onlar çoğul kipiyle gelmiş. Erkek­lerde ise oran daha düşük olduğundan iki sayısıyla yetinmiştir. [648]

“O halde hangisiyle nikah ile münasebette bulundunuzsa mehirlerini kendilerine bir farz olarak verin.” [649]

İşkal 1: Ayetin muta’ nikahının cevazına delil teşkil edip etmemesi.

Çözüm: Önceki ayette nesep,süt emme ve hısım akrabalığından dolayı nikahlanması haram olan kadınlar belirtilmiştir. Bu ayet de onun devamı niteliğinde olup, evli kadınların da önceki atette belirtilen kadınlar hükmünde olduğunu ve nikahlanmalarının haram olduğunu belirtmiştir. Keza ayette savaşlarda esir alınan kadınların özel durumları belirtildikten sonra, kadınlara evlilik münasebetiyle yapılacak mali yardımdan bahsedilmiştir. [650]  Ayette geçen istimta’, yararlanmak anlamında olup, kadından gelen maddi ve manevi yararlanmaya karşılık, vefa borcunun ödenmesinden bahsetmiştir. Dolayısıyla mut’a nikahıyla herhangi bir alakası yoktur. [651] Ayette geçen ücür, ecrin çoğulu olup, ücret ve mükafat anlamındadır. Maddi mükafattan ziyade, manevi mükafat ve fedakarlığı ifade eder. [652] Bu nedenle ayet,  kadınlara maddi-manevi yarar sağlayacak her türlü hak ve mükafatın verilmesini farz kılmıştır. Ayetten kadınlara sunulacak manevi mükafat anlaşıldığı gibi, evlenme akdi esnasında verilen mihir de anlaşılmaktadır. Bu gerçeği;

“O kadınları velilerinin izniyle nikahlayın ve onlara (mihirlerini) verin.” [653] 

“Onlara mihirlerini verdiğinizde.” [654]  

“Mihirlerini verdiğin eşlerini sana helal kıldık.” [655] 

“Mihirlerini vermeniz koşuluyla onlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur.” [656] Ayetlerinden de anlıyoruz. [657]

Geçici nikah anlamına gelen,mut’a’ nikahına, diğer birçok yasak gibi, İslam’ın ilk dönemlerinde zaruretten dolayı müsaade edilmişti. Ancak daha sonra Resülullah tarafından yasaklandı. [658]

Mut’a nikahı, Ehl-i sünnet ve Şia arsında emeli  ihtilafların en önemlilerindendir. Mezhep taassubuna düşmeden şunu denememiz mümkün: Mut’a nikahı, kadını şehevi arzuları yerine getirmede kullanılan bir meta haline getirip, bu nikahtan doğacak çocukların başı boş bırakılması ve ailenin dağılmasına neden olması, kadının onuru ve ailenin islam’daki konumuyla bağdaşmaması, haram kılınmasını neden ve hikmetini ortaya koymaktadır.

İşkal: ayetin sonunda allah’ın ilim ve hikmet sahibi olduğunun geçmiş zaman fiiliyle kane ile ifade edilmesi.

Çözüm: kur’an’da kane fiili beş anlamda kullanılmıştır.

1- Ezel ve ebedi bildirme anlamında: yukarıda geçtiği gibi, kur’an’ın bir çok ayetinde geçen allah’ın sıfatları bu anlamda gelmiştir.

“Namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” [659] Ayetlerinde geçen kanet fiilide ebedilik bildirmektedir.

2- Geçmiş zamanı bildirme anlamındadır.

“Şehirde dokuz çete vardı ki, onlar yerde bozgunculuk yapıyor,iyilik yapmaya yanaşmıyorlardı.” [660]

3- Hazır  zamanı ifade eder.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” [661]

4- İstikbali ifade eder.

“Adaklarının yerine getirirler ve şerri yaygın olacak bir günden korkarlar.” [662]

5- Bir halden bir hale geçişi ifade eden anlamında kullanılmıştır.

“Yalnız iblis kibirlenmek istedi ve kafirlerden oldu.” [663]

Ayetlerde geçtiği gibi, Allah için kullanılan kâne belirli bir zaman için değil, ezel ve ebedi ifade anlamında kullanılmıştır. [664]

“Erkekler, kadınları Allah'ın onlardan bazılarına diğerlerinden daha fazla bağışladığı şeylerden harcayarak koruyup gözetir­ler. Bunun İçin iyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın korumasını emrettiği şeyleri, kocalarının yokluğunda da korurlar. Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince, önce kendile­rine nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakınız, yine din­lemezlerse dövün, İtaat ettikleri halde onları incitmek için bahane aramayın. Çünkü Allah çok yüksek çok büyüktür.

Soru 1: Âyet, erkeklerin kadınlardan üstün olduklarını gös­teriyor mu?

Cevap: Ayette geçen kavvamün ifadesi, üstünlüğü de­ğil, erkeklerin sorumluluğunu belirtir. Zira, kavvamün kelimesinin semantiğinde işe bakan, idare ve muhafaza etme an­lamları vardır. [665] Âyet, kadınların her türlü ihtiyaçlarının er­kekler tarafından karşılanmasını öngörmektedir. Âyetten avan­taj elde etme söz konusu ise kadınlar buna daha yakındır. Zira âyet, erkeklere bir yükümlülük getirmiştir. Âyette, erkeklerin kadınlara veya kadınların erkeklere üstünlüğü belirtilmemekte­dir. Üstünlük meziyetleri erkeklerde olabildiği gibi kadınlarda da olabilir. Eğer erkeklerin üstünlüğü söz konusu olsaydı âyet, şöyle olurdu:

“Erkekleri kadınlara üstün kıldığından.” Âyet, üstünlüğü cinsiyete değil, cehd ve çalışmaya bağlamıştır. Kadın çocuk mimarı olduğu için erkeklere üstünlük taslamayacak, er­kek de kadınlara yaptığı harcamaları başa kakmayacaktır. Ka­dınlarda acıma, şefkat ve merhamet duyguları daha güçlü oldu­ğundan, çocukların bakım ve yetiştirilmeleri kendilerine bıra­kılmış, erkekler de fiziki yapılarıyla çalışma şartlarına daha da­yanıklı olduğundan nafaka verme ve çalışma gibi görevlerle yükümlü kılınmışlardır.

Soru 2: Kadın dövülür mü?

Cevap: Günümüzde hem Müslüman toplumların hem dün­ya gündemini işgal eden konulardan birisi de, kadının dövülüp dövülmemesi konusudur. Tek kelime ile Kur'an'ın mübbelliğ ve uygulayıcısı Hz. Peygamber vurguyla, “Kadınları dövmeyin, çünkü iyileriniz (kimseyi) dövmez.” [666]  buyurmuştur. O (a.s) ömründe kadın, çocuk, hatta hayvan bile dövmemiştir. [667] İs­lâm'ın cezaî müeyyidelerini dövmekten ayırmak gerekir. Âyette geçen serkeşlik birçok manayı kapsamaktadır. Kocayı ra­hatsız etmek, ahlaksızlık etmek, itibarını zedelemek, aile disiplinini bozmak, serkeşlik etmek vs. [668] Kur'an, bu tür suçları işle­yenler için birtakım tedbirler getirmiştir. 'Kadın dövülmez.' de­diğimizde, onun kaba, serkeş, disiplin ve huzur bozan bir varlık olmaması gerektiğini de unutmamak gerekir. Âyet, kadının uy­gun olmayan hareketlerinin hoş karşılanmadığını belirt­mektedir. O halde uygun olmayan hareketlere karşı nasıl bir yöntem uygulanır? Bu yöntemi, Allah Teâla'nın Hz. Eyyüb'e hanımı konusunda Öğrettiği şu ilahî buyruktan anlıyoruz:

“Bir de eline bir demet sap al da onunla (eşine) vur. Yemininde durmazlık etme dedik.” [669] Birkaç sapın bulunduğu bir demetle kadına vurulması dayak sayılmaz. Bu, kadının kötü gidişatının Önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla, kadın dövülmez, ancak dövülmeyi gerektiren bir durum varsa erkekler için de söz konusu olduğu gibi, birtakım müeyyidelere başvurulur. Bu­nun nasıl olacağını Hz. Peygamber göstermiştir. O, (a.s) İs­lâm'ın bir özeti konumunda olan Veda Hutbesi'nde kesinlikle kadınların dövülmemesini emretmiştir. Bu nedenle âyette geçen dövün ifadesi sembolik ve caydırıcı bir müeyyide olmaktan öte­ye geçmez. Bunu Hz. Peygamberin uygulamalarından öğre­niyoruz. Âyetteki emri, bazen bir misvak bazen de katlanmış bir mendil ile uygulardı. [670] Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen Zat, insanlığın anası ve mimarı olan kadının dövülmesine nasıl müsaade eder? Konu terbiye ve ıslah ile ilgilidir. Kadını hakir ve zelil kılma ile heıhangi bir ilgisi yoktur. Âyetin, “Çünkü Al­lah çok yüksek, çok büyüktür” ifadesiyle bitmesi kadınlara asla zulüm ve haksızlık edilmemesini, zira her makam ve otorite üzerinde “Çok yüksek çok büyük” bir Zat'ın bulunduğunu, dola­yısıyla hiçbir yaratığa haksızlık edilmemesine dikkat çekmekte­dir. Yani siz kadın veya herhangi bir yaratığa zulüm ederseniz çok yüce ve çok büyük Zat sizden hesap soracaktır.

“Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” [671]

“Nefislerinizi tezkiye etmeyin.”