A'RÂF   SÜRESİ3

Helak Ettiğimiz Kasabalar3

Kıyamet Günü Kurulacak Terazi4

İzahı5

Âdem ve iblis. 5

İzahı7

Mel’un Şeytân. 8

Hz. Âdem ve Eşi Cennette. 8

Cennetten İnin. 9

İzahı9

Şeytân Sizi Aldatmasın. 11

Îsrâf Etmeyin. 13

Allah'ın Nimetini Kim Haram Kılmıştır?. 14

İzahı15

Âyetlerimize Karşı Büyüklenenler16

İmân ve Salih Amel18

Cennet ve Cehennem Halkı19

A'râftakiler19

İzâhı21

Hidâyet ve Rahmet Olan Kitab. 23

İzahı24

Göklerin ve Yerin Altı Günde Yaratılması27

İzahı28

İzahı30

Rahmet Müjdecisi Rüzgârlar30

İzahı31

Rüzgârlar31

Hz. Nuh'un Mücâdelesi34

Âd Kavmi ve Hûd (a.s.)35

Semûd Kavmi ve Salih Peygamber38

Lût Peygamber ve Kavmi41

Medyen'e de Şuayb Peygamber42

İzahı44

Kasabalar Halkı44

İzahı49

İzahı50

Hz. Musa'nın Kavmi51

Hz. Mûsâ Mîkâta Gittiğinde. 55

Buzağıya Tapanlar58

Bu Ümmî Peygambere Uyanlar62

Bütün İnsanlığın Peygamberi65

İsrail Oymakları67

Deniz Kıyısındaki Kasabada Olanlar67

«Elest» Bezmi72

İzahı75

Soluyan Köpek Örneği79

Esmâ-i Hüsnâ. 83

Göklerin ve Yerin Mülkü. 84

İzahı85

Kıyametin Saati85

Tek Bir Nefis. 88

Allah'a Şirk Koşulan Şeylerin Durumu. 90

Câhillerden Sakın. 91

Bu Kur'an. 94

İzahı94

Kur'an Okunurken. 94

İzahı95

Rabbını Zikret95


A'RÂF   SÜRESİ

(Mekke'de nazil olmuştur, 206 âyettir.)

 

1 - Elif, Lâm, Mîm, Sâd.

2 - Bir kitab indirilmiştir sana.    Onunla insanları uyarman ve îmân edenlere öğüt vermen için. Ondan do­layı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

3 - Rabbınızdan size indirilene uyun. O'ndan başka dostlara uymayın. Ne de az öğüt dinliyorsunuz.

 

Sûrenin başındaki harfler ile ilgili geniş bilgi ve âlimlerin bu hu­sustaki ihtilâfları, Bakara sûresinin başında geçmişti. İbn Cerîr der ki: Bize Süfyân İbn Vekî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; «Elif, Lam, Mîm, Sâd.» Ben Allah'ım, açıklarım, genişçe anlatının, demektir. Saîd tbn Cübeyr de böyle söylemiştir.

«(Bu, rabbından) sana indirilmiş bir kitabdır. Ondan dolayı göğ­sünde bir sıkıntı olmasın.» âyetindeki kelimesi Mücâhid, Katâde ve Süddî'nin söylediklerine göre; şüphe anlamındadır. Ülü'1-Azm peygamberlerin sabrettiği gibi, sen de bunun tebliğinde ve bununla kor­kutmakta zorlanma, yüksünme, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu sebebledir ki, Allah Teâlâ: ((Onunla insanlardan (kâfirleri) uyar­man ve îmân edenlere öğüt vermen için.» buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ, bütün âleme hitâb ederek; «Rabbınızdan size indirilene uyun.» buyurmaktadır. Siz, ümmî olan peygamberin izinden gidin. O, her şeyin Rabbı ve Mâliki olandan indirilmiş bir kitabı size getirmiştir. «O'n-dan başka dostlara uymayın.» Sakın Rasûlün getirdiğinin dışına çık­mayın. Bu takdirde Allah'ın hükmünün dışına çıkmış ve bir .başkası­nın hükmüne dönmüş olursunuz. Allah Teâlâ'nm : «Ne de az öğüt din­liyorsunuz.» âyeti şu âyetler gibidir: «Sen ne 'kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103), «Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar.» (En'âm, 146), «Onların çoğu Allah'a îmân etmezler. İlle de şirk ko­şanlardır onlar.»  (Yusuf, 106).[1]

 

4  — Nice kasabalar vardır ki; Biz onları helak etmi­şizdir. Geceleyin uyurken, öğleyin dinlenirken, baskınımız gelip çattı onlara.

5  — Baskınımız geldiği zaman; çağırışları: Biz ger­çekten zâlimlerdendik, demekten başka bir şey olmadı.

6  — Andolsun ki; kendilerine peygamber gönderil­miş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderilen­lere de.

7  — Andoslun ki; onlara bilerek anlatacağız. Zaten ğâib de değildik.

 

Helak Ettiğimiz Kasabalar

 

Allah Teâlâ:  «Nice kasabalar vardır ki; biz onları, (elçilerimize muhalefet edip onları yalanlamalarından ötürü) helak etmişizdir.» buyürüyor. Bu yaptıklarının neticesinde hem dünyada rüsvâylık hemde bununla beraber onların başına âhiret zilleti gelmiştir. Nitekim .Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Andolsun ki; senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.» (En'âm, 10), «Nice kasabaların halkını zâlim oldukları halde helak ettik. Artık çatılan çökmüş, kuyuları körelmiş, sarayları yıkılmıştır.» (Hacc, 45), «Biz, nimet ve refahıyla şımarmış nice kasabaları yok etmişizdir. İşte kendilerinden sonra çok az kimse­lerin oturabileceği (harâb) yerleri. Ve oralara vâris olanlar Bizdik, Biz.»  (Kasas, 58).,

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(Kendilerine Allah'ın emri, baskını ve musibeti gelenler) geceleyin uyurken, öğleyin dinlenirken baskınımız gelip çattı.» Her iki vakit de gaflet vaktidir. Nitekim Allah Teâlâ başka ayetlerde şöyle buyurur : «Kasabaların halkı; kendileri geceleyin uyur­larken azabımızın onlara gelip çatmamasından emin mi oldular? Yok­sa kasabaların halkı; kendileri güpegündüz oynarlarken azabımızın on­lara gelip çatmasından emin mi oldular?» (A'râf, 97-98), «Kötü işler düzenleyenler; Allah'ın kendilerini yere batırmasından, yahut haber­leri yokken üzerlerine ansızın azâb gelmesinden emîn mi bulunuyor­lar? Yahut onlar dönüp dolaşırken kendilerini yakalamasından mı? Ki Allah'ı âciz bırakacak değillerdir. Yahut yok olmak endîşesindeyken yakalanmasından mı? Muhakkak ki Rabbm; Raûfdur, Rahim'dir.» (Nahl, 45-47).

Allah Teâlâ: «Baskınımız geldiği zaman; çağırışları: Biz gerçek­ten zâlimlerdik, demekten başka bir şey olmadı.» buyuruyor. Azâb on­lara geldiği zaman; sözleri, sadece günâhlarını itiraftan ve kendilerinin buna lâyık olduğunu ifâdeden başka bir şey olmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Nice kasabaları kırıp geçirdik ki; halkı zâlim idi... Ocaklarını sönmüş (kül yığını) haline getirdik.» (Enbiyâ, 11-15). İbn Cerîr der ki: Bu âyet-i kerîme, Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edilen şu hadîsin sahîh olduğuna açıkça delâlet et­mektedir : Bir kavim; kendilerini ma'zûr göremeyecek hale gelme­dikçe, helak olmaz. Bu hadîsi bize îbn Humeyd, Cerîr kanalıyla... Ab­dullah tbn Mes'ûd'dan rivayet etmiştir. Buna göre Allah Rasûlü (s.a.) : Bir kavim; kendini ma'zûr görmeyecek duruma gelinceye kadar (gü­nâhları ve ayıplan iyice çoğalmaksızm) helak olmaz, buyurmuştur. Râvî der ki: Abdülmelik'e : Bu, nasıl olacak? diye sordum da bana: «Bas­kınımız geldiği zaman; çağınşlan : Biz gerçekten zâlimlerdik, demek­ten başka bir şey olmadı.» âyetini okudu.

Allah Teâlâ'nın: «Andolsun ki; kendilerine peygamber gönderil­miş olanlara soracağız.» kavli şu âyetler gibidir: «O gün Allah onlara seslenip : Peygamberlere ne cevab verdiniz? der.» (Kasas, 65), «Allah, peygamberleri topladığı gün buyurur : Size ne cevab verildi? Onlar da : Bizim bir bildiğimiz yoktur. Doğrusu, gayblan bilen Sen'sin Sen, der­ler.» (Mâide, 109). Allah Teâlâ, kıyamet günü ümmetlere; Allah'ın pey­gamberleri vasıtasıyla gönderdiği şeylere ne ile icabet ettiklerini"; pey­gamberlere de risâletlerini nasıl tebliğ ettiklerini soracaktır. Bunun içindir ki, «Andolsun ki, peygamber olarak gönderilenlere de.» âyetinin tefsirinde Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbas'm şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ insanlara, peygamberlere ne ile icabette bulunduklarını; peygamberlere ise neleri tebliğ ettiklerini soracaktır.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed îbn Ahmed İbn îbrâr hîm'in... İbn Ömer'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz. İmâm (devlet başkam) tebeasından, kişi ailesinden, kadın kocasının evinden, köle efendisinin malından sorulacak (sorumlu tutulacak) tır. Leys'in İbn Tâvûs'tan rivayet ettiği bu hadîsin benzerinde şu fazlalık vardır: Sonra Allah Rasûlü : «Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderilenlere de.» âyetini okumuştur. Bu hadîs, yukarda verdiğimiz fazlalığı olmaksızın Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde tahrîc edilmiştir.

İbn Abbâs der ki: ((Andolsun ki, onlara bilerek anlatacağız. Zâten (onlara) ğâib de değildik.» âyetinin mânâsı; kıyamet günü kitab ko­nulacak ve onların yapagelmekte olduklarını söyleyecektir, demektir. «Zaten onlara ğâib de değildik.» Yani Allah Teâlâ kıyamet günü kul­larına az veya çok, küçük veya büyük söylediklerini ve işlediklerini ha­ber verecektir. Zîrâ Allah Teâlâ her şeye şâhid olup, hiçbir şey O'na gizli ve ğâib değildir. O, hiçbir şeyden gafil değildir. Aksine O, gözlerin hainliğini ve göğüslerin gizlediklerini iyi bilendir. «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabdadır.» (En'âm, 59).[2]

 

8 — Tartı, o gün haktır. Kimin terazisi ağır basarsa; işte onlar, felaha erenlerin kendileridir.

9 — Kimin de tartısı hafîf gelirse; işte onlar da, âyet­lerimize zulmeder oldukları için kendilerini ziyana uğrat­mış olanlardır.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Kıyamet günü ameller için konula­cak) «Tartı, o gün haktır.» Allah Teâlâ hiç kimseye asla zulmedecek değildir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Biz, kıya­met günü adalet terazileri kurarız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyle haksız­lığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa; yapılanı ortaya koyarız. Hesâb görenler olarak da Biz yeteriz.» (Enbiyâ, 47), «Allah; şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa; onu kat kat arttırır ve kendi katında büyük bir mükâfat verir.» (Nisa, 40), «Ama kimin tartıları ağır gelirse; o, hoş bir hayat içindedir. Ama kimin de tartılan hafîf gelirse; artık onun da durağı Hâviyedir. Onun ne oldu­ğunu bilir misin sen? Kızgın bir ateştir.» (Kâria, 6-11), «Tartıları ağır gelenler; işte onlar, kurtuluşa ermiş olanlardır. Tartılan hafîf ge­lenler ise; işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde ebedî kalırlar.»   (Mü'minûn, 102-103).[3]

 

Kıyamet Günü Kurulacak Terazi

 

Kıyamet günü konacak olan tartı hakkında şöyle denilmiştir: A'razlar bile olsa bunlar, amellerdir. Şu kadar var ki Allah Teâlâ kıya­met günü onları cisimlere çevirecektir.

Beğavı der ki: Bu, İbn Abbâs'tan rivayet edilir. Nitekim sahîh bir hadîste belirtildiğine göre; Bakara ve Âl-i İmran sûreleri kıyamet günü iki bulut veya saf tutmuş, bir sırada durmuş iki kuş sürüsü gibi gelir­ler. Yine bu kabilden olmak üzere sahîh bir hadîste Kur'an'm (kıya­met günü) sahibine rengi soluk bir genç suretinde geleceği belirtil­mektedir. O kişi soracak: Sen kimsin? O, şöyle cevab verecek: Seni geceleri uykusuz bırakan, gündüzü de susuz geçirten Kur'an'ım ben. Kabir suâline dâir Berâ hadîsinde de şöyle denilmektedir: (Kıyamet günü) mü'min kişiye hoş kokulu, güzel renkli bir genç gelecek. Mü'mi-nin; sen kimsin sorusuna o; ben senin sâlih amelinim, diye cevab ve­recek. Hadîste, kâfir ve münâfıkın durumu için bunun ateşi de zikre­dilmektedir.

Amellerin yazılı olduğu kitabın tartılacağı da söylenmiştir. Nite­kim «Bitâka» hadîsinde şöyle anlatılmaktadır: Kişi (kıyamet günü) getirilir. (Terazinin) bir kefesine onun amellerinin yazıldığı doksan-dofcuz defter konulur. Her biri göz alabildiğine uzundur. Sonra üzerin­de «Lâ îlâhe îllâllah» yazılı etiket getirilir. Kişi sorar: Ey Rabbım, bu defterlerle. birlikte bu etiket nedir? Allah Teâlâ buyurur: Muhakkak ki sen haksızlığa uğratılmayacaksın. Ve bu etiket, terazinin bir kefesi­ne konulur. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Defterler hafîf geldi de etiket ağırlaştı (ağır geldi). Hadîsi buna benzer bir şekilde rivayet eden Tirmizî, sahîh olduğunu söylemiştir.

Bir başka görüşe göre ise; amel sahibi tartılacaktır. Nitekim bir hadîste şöyle buyurulur: Kıyamet günü şişman bir adam getirilir de Allah 'katında 'bir sivrisinek kanadı ağırlığı çekmez. Sonra Allah Rasû­lü : «Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.» (Kehf, 105) âyeti­ni okumuştur.

Abdullah İbn Mes'ûd'un menkıbelerinde anlatıldığına göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Onun bacaklarının inceliğine mi şaşıyorsunuz? Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki; on­lar mizanda Uhud'dan daha ağırdırlar. Bütün bunların sahîh olması ile birlikte, bu hadîslerin arasım birleştirmek mümkündür. Bir kere­sinde ameller, bir keresinde onların yazıldığı yerler ve bir keresinde de onları işleyenler'tartılacaktır. En doğrusunu Allah bilir.[4]

 

10 — Andolsun ki; sizi, yeryüzüne yerleştirdik. Ve size orada geçimlikler yarattık. Ne de az şükrediyorsunuz.

 

Allah Teâlâ burada, kullarına vermiş olduğu imkânlar hususundaki nimetlerinden bahsediyor. Yeryüzünü onlar için bir karar yeri kılmış, yeryüzüne sabit, sarsılmaz dağlar, nehirler koymuştur. Orada kullan için duraklar, evler yaratmıştır. Yeryüzünün menfaatlerini onlara mu­bah kılmış, yeryüzünden azıklarını çıkarmaları için, bulutlan onların emrine vermiştir. Yeryüzünde ticârette bulunmak üzere sebebler, ka­zançlar ve sanlacaklan çeşitli vesilelerle geçimlikler yaratmıştır. Bu­nunla birlikte onların ekseriyeti çok az şükretmektedirler. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Allah'ın nimetini sayacak olursanız bitiremezsiniz. Doğrusu, insan pek zâlim ve nan­kördür.» (İbrahim, 34).[5]

 

İzahı

 

 

11 — Andolsun ki; sizi yarattık, sonra size şekil ver­dik, sonra da meleklere dedik ki: Âdem'e secde edin. He­men secde ettiler. Ancak İblîs müstesna. O, secde edenler­den olmadı.

 

Âdem ve iblis

 

Allah Teâlâ burada ataları Âdem'in şerefine işaret buyurmakta ve düşmanları tblîs'ten sakınsınlar, yollarına uymasınlar diye onlara karşı düşmanlığını, hem-onlara hem de atalarına karşı beslediği çekeme-mezüği beyân buyurmaktadır. Allah Tealâ burada: «Andolsun ki; sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere dedik ki: Âdem'e secde edin.» buyurmaktadır. Başka bir âyette ise şöyle buyurur : «Hani, Rabbın meleklere demişti ki: Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir bal­çıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde, siz derhal onun için secdeye kapanın.» (Hicr, 28-29). Allah Tealâ Hz. Âdem (a.s.) i yapışkan bir çamurdan yaratmış, ona beşer sureti vermiş, ruhundan üfürüp Rablarının şanını yüceltmek için meleklerin kendi­sine secde etmesini emretmiş, hepsi bu emri işitip itaat etmişler, ancak İblîs secde edenlerden olmamıştı. İblîs hakkındaki bilgi, daha önce Ba­kara sûresinin tefsirinin başında geçmişti.

Bu hususta anlattıklarımız, İbn Cerîr'in de tercih ettiği görüşler olup bütün bunlarda, kasdedilen, Âdem (a.s.) dir. Süfyân es-Sevrî der ki: A'meş kanalıyla... İbn Abbâstan rivayete göre; o, «Andolsun ki; sizi yarattık, sonra size şekil verdik.» âyeti halçkmda şöyle demiştir: Erkeklerin sulblerinde yaratıldılar ve kadınların rafiimlerinde onlara şekil verildi. İbn Abbâs'm bu sözünü rivayet eden Hâkim, Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre; sahîh olduğunu fakat onların tahrîc etme­diklerini söyler. İbn Cerîr'in seleften bazılarından rivayetine göre ise; «Sizi yarattık, sonra size şekil verdik.» âyetinden maksad, zürriyyettir. Rebî' İbn Enes, Süddî, Katâde ve Daiıhâk ise bu âyet hakkında şöyle de­mişlerdir : «Andolsun ki; sizi yarattık, size şekil verdik.» Yani Âdem'i yarattık, sonra zürriyyetine şekil verdik. Ancak bu söz şüphelidir. Zîrâ bundan sonra «Sonra da meleklere dedik ki: Âdem'e secde edin.» bu-yurulmaktadır. Bu ise; burada kasdedilenin Âdem olduğuna delâlet eder. Burada çoğul olarak getirilmesinin sebebi ise Âdem'in, 'beşeriyetin ba­bası olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, Allah Rasûlü (s.a.) nün zamanın­daki İsrâiloğullan için: «Ve üstünüze bulutlan gölge yaptık. Kudret helvası ve bıldırcın indirdik.» (Bakara, 57) buyurmuştur ki; burada da kasdedilen; Hz. Mûsâ zamanındaki babalandır. Fakat bu, onların asıl babalanna verilmiş bir nimet olduğundan, sanki onların çocukları üze­rinde de vâki' olmuş gibidir. Bu, Allah Teâlâ'nın: «Andolsun ki; Biz, insanı çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. Sonra da onu, nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.» (Mü'minûn, 12 -13) âyetinin hilâfınadır. Burada kasdedilen, Âdem'in süzülmüş bir özden, zürriyye-tinin de nutfeden yaratılmış olmasıdır. Bu görüş, sahihtir. Zîrâ «İnsanı yarattık» kısmından maksad; muayyen bir zât olmayıp cinstir. En doğ­rusunu Allah bilir.[6]

 

12 — Buyurdu ki: Sana emretmişken secdeden seni alıkoyan nedir? Dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.

 

«Ben ondan daha hayırlıyım,» diyen îblîs'in özrü kabahatinden büyüktür. Sanki o; üstün olan kendisinden daha aşağı olana secde ile emredümezmiş gibi Allah'a (Allah'ın bu emrine)" uymamıştır. İblis —Allah ona la'net etsin— şunu kasdetmiştir : Ben ondan daha hayır­lıyım, nasıl bana ona secde etmeyi emredersin? Sonra kendisinin on­dan daha hayırlı olduğunu beyân etmek üzere kendisinin ateşten yara­tıldığım, ateşin ise Âdem'in yaratıldığı çamurdan daha şerefli olduğu­nu ileri sürmüştür. La'netli İblis; yaratıldığı asıl unsura bakmış, Al­lah'ın şerefli kılmasına hiç bakmamıştır. Allah'ın şerefli kılması; Âdem'i eli ile yaratmış, ona ruhundan üfürmüş olmasıdır. La'netli îblîs Allah Teâlâ'nın : «Siz derhal onun için secdeye kapanın.» (Hicr, 29) (emri) sözü mukabilinde olmak üzere bozuk bir kıyâsa gitmiş, secdeyi terket-mek suretiyle melekler arasından ayrılmıştır. Bu sebeple rahmetten mahrum edilmiştir. îblîs —Allah onu kahretsin— kıyasında ve ateşin çamurdan daha şerefli olması iddiacında hatâ etmiştir. Çamurun özel­liği; vakar, ağırbaşlılık, hilim ve sebattır. Çamur; bitkilerin, gelişme­nin, artmanın ve ıslâhın yeridir. Ateşin özelliği ise; yakma, hafiflik ve sür'attir. Böylece İblîs, asıl unsuruna ihanet etmiş, Âdem ise; Allah'a bağlanma, tevâzû, Allah'ın emrine boyun eğerek teslim olma, itiraf, Allah'tan bağışlanma ve tevbesinin kabulü ile esâs unsuruna dayan­mıştır. Müslim'in Sahîh'inde, Hz. Âişe (r.a.) den rivayet edilen bir ha­dîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Melekler nurdan, îblîs saf ateşten, Âdem de size vasfedilenden yaratılmıştı. Hadîsi, Müslim bu şekliyle rivayet etmiştir. İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn Ca'fer'in... Hz. Âişe'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Allah, melekleri Arş'm nurundan, cinleri ateşten, Âdem'i de size vasfedilenden yaratmıştır. Râvî der ki: Nuaym İbn Hammâd'a: Bunu Abdürrezzâk'tan nerede işittin? diye. sordum, Yemen'de diye cevab verdi. Sahîh'in dışındaki rivayetlerden birinde, hadîsin lafzı için­de şu killin da geçmektedir: Hûr el-Iyn, za'ferân'dan yaratılmıştır.

İbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'm... Hasan'dan rivayetine göre; o, «Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.» âyeti hakıknda şöy­le demiştir: İblîs kıyâs yapmıştır. O, kıyâs yapanların ilkidir. Hadîsin isnadı sahihtir. Yine İbn Cerîr der ki: Bana Amr İbn Mâlik'in... îbn Sîrîn'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kıyâs yapanların ilki İblîs'tir. Güneş ve aya sadece kıyâslarla tapmılmıştır. Bu hadîsin de is­nadı sahihtir.[7]

 

13  — Buyurdu ki: Öyle ise; in oradan, artık büyük-lenmek sana düşmez. Hemen çık, sen alçaklardansın.

14  — Dedi ki: Bana onların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver.

15  — Buyurdu ki: Sen mühlet verilmişlerdensin.

 

Allah Teâlâ İblîs'e hitaben takdirî ve kevnî bir emirle : «Öyle ise in oradan.» buyuruyor. Emrime isyan etmen, itâatımdan çıkman se­bebiyle oradan in. Artık orada, senin için büyüklenmek yoktur. Müfes-sirlerden bir çoğu, buradaki zamirin cennete râci' olduğunu söylemiş­lerdir. Bu zamirin, İblîs'in daha önce bulunmakta olduğu Melekû* el-A'lâ'daki makam ve dereceye râci' olması da muhtemeldir.

«Hemen çık, sen alçaklardan^ n.» Zelil ve hakîr olanlardansın. Bu, onun maksadının aksi ile muamele etmek, muradının tersi ile onu ce­zalandırmaktır. İşte o sırada la'netli İblîs, telâfi için Allah Teâlâ'dan dîn gününe kadar mühlet istemiş ve: «Bana onların tekrar dirilecek­leri güne kadar mühlet ver.» demiştir. Allah Teâlâ da hikmeti, irâdesi, muhalefet edilemeyen, karşı gelinemeyen meşiyyeti ile onun isteğini kabul etmiş ve O : ((Sen mühlet verilmişlerdensin.» buyurmuştu. O'nun hükmünü geciktirip geri çevirecek yoktur. O, hesabı çabuk olandır.[8]

 

16 — De ki: Öyleyse beni azgınlığa mahkûm ettiğin için ben de andolsun ki; Senin dosdoğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım.

17 — Sonra andolsun ki; onların önlerinden, arkala­rından, sağlarından ve sollarından geleceğim. Ve Sen on­ların çoğunu şükreder bulmayacaksın.

 

Allah Teâlâ îblîs'e «Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar» mühlet verip İblîs bunu sağlama aldığında; inâdlaşmaya başlamış ve: «Beni azgınlığa mahkûm ettiğin gibi ben de andolsun ki; Senin dos­doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım.» demiştir. İbn Abbâs kısmını (Beni sapıklığa düşürdüğün gibi.» şeklinde tefsir ederken; bir başkası: Benim kendisi sebebiyle uzaklaş­tırıldığım şu (Âdem) in zürriyyetinden yaratacağın kulların için Sen beni nasıl helak etmişsen; ben de hak ve kurtuluş yolu üzerinde onlar için oturacağım. Onları hak yoldan saptıracağım ki; beni dalâlete dü­şürmen yüzünden onlar da Sana ibâdet etmesin ve Seni birlemesinler. Gramer bilginlerinden birisi, buradaki harfi cerri yemîn için olduğunu söyler. Buna göre mânâ : Senin beni azgınlığa mahkûm etmen hakkı için; ben de Senin dosdoğru yolun üzerinde onlara karşı otura­cağım, şeklinde olur. Mücâhid,  âyetteki  «Senin dosdoğru yolundan» ifâdesi ile hakkın kasdedildiğini söylemiştir. Avn îbn Abdullah'tan nak­len Muhammed İtin Sûka ise, burada Mekke yolunun kasdedildiğini söylemiştir. İbn Cerîr der ki: Sahih olan;   «Dosdoğru yol»un genel olduğudur. Ben de derim ki: İmâm Ahmed'in Hâşim İbn eUKâsım ka­nalıyla... Sebra İbn Bbu Fâkih'den rivayetine gâre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Şeytân, Âdemoğlunun yollarında oturur : Şeytan; insana karşı İslâm yolunda oturur ve : Müslüman mı oluyorsun, dinini, babalarının dinini mi bırakıyorsun? der. Âdemoğlu onu dinlemeyerek müslüman olur. Ona karşı hicret yolunda oturur ve : Hicret edip yerini, yurdunu mu terkediyorsun? Hicret edenin misâli, an­cak ipte bağlı bir kısrak misâlidir, der. Âdemoğlu onu dinlemeyip hicret eder. Sonra ona karşı, cihâd yoîunda oturur. Cihâd, nefis ve mal ile olan cihâddır. Şöyle der : Savaşıp öldürülecek misin? Kadının nikâhlanacak ve malın bölüşülecek! Âdemoğlu ona karşı gelip cihâd eder. Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle devam buyurdular : Onlardan kim bunu yapar ve ölür­se onu cennete koyması Allah üzerinde bir hak olur. Veya öldürülürse yine onu cennete koyması Allah üzerinde bir haktır. Eğer boğulursa, onu cennete koymak Allah için bir haktır. Veya hayvanı onu üzerinden atar ve boynu kınlırsa; onu cennete girdirmek Allah üzerinde bir haktır.

Allah Teâlâ : ((Sonra andolsun ki; onların önlerinden, arkalarından, saclarından ve sollarından geleceğim...» buyuruyor, ibn Abbâs'tan rivâyetle Ali İbn Ebu Talha der ki: «Sonra andolsun ki, onların önle­rinden geleceğim.» kavli; onları, âhiretleri hakkında şüpheye düşüre­ceğim. «Onların arkalarından geleceğim.» kavli; onların dünyalarına olan arzularını körükleyeceğim. «Ve onların sağlarından geleceğim.» kavli; dinlerine dâir işlerini, onlara karıştıracağım. «Ve onların solla­rından geleceğim.» kavli; ma'siyetlere karşı onların arzularını körük­leyeceğim, demektir.

Bir rivayetinde Ali îbn Ebu Talha ve Avfî, İbn Abbâs'tan şöyle naklederler : «önlerinden» gelmesi; dünyaları yönünden, «arkaların­dan» gelmesi; o âhiretleri yönünden, «sağlarından» gelmesi; iyilikleri yönünden, «sollarından» gelmesi; ise kötülükleri yönünden gelme­sidir.

Katâde'den rivayetle Saîd îbn Ebu Arûbe der İd : «Onlara önlerin­den» gelecek ve onlara tekrar dirilmenin, cennetin ve cehennemin olma­dığını haber verecektir. «Arkalarından» dünya işleri yönünden gelecek, onları kendileri için süsleyip onlara çağıracaktır. «Sağlarından» iyilik­leri yönünden onlara gelecek ve onları bu hususlarda oyalayıp gecikti­recektir. «Sollarından» gelecek ve kötülükleri, ma'siyyetleri onlara süs­leyip, bunlara çağıracak ve emredecek. Ey Âdemoğlu; o, sana her yön­den gelir, yalnızca üstünden gelmez. Zîrâ o, seninle Allah'ın rahmeti arasına girmeye güç yetiremez. Bu açıklama îbrâhîm en-Nehaî, Ha­kem İbn Uteybe, Süddî ve İbn Cerir'den de rivayet edilmiştir. Şu kadar var ki; onlar : «Onların önlerinden» gelmesi dünya; «arkalarından» gel­mesi ise âhirettir, demişlerdir. Mücâhid ise şöyle der: «Önlerinden ve sağlarından» onların görecekleri yerlerdendir. «Arkalarından ve solla­rından» ise onların görmeyecekleri yerlerdendir. İbn Cerîr'in terci­hine göre maksad; bütün hayır ve şer yollandır. Hayırdan onları men'e-decek, kötülüğü ise sevdirecektir.

Hakem îbn Ebân'ın İkrime'den, onun da îbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Sonra andolsun ki; onların önlerinden, arkalarından, sağların­dan ve sollarından geleceğim.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Üstle­rinden dememiştir. Çünkü rahmet onların üstlerinden iner. Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Ve sen onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.» âyetine; onlan seni birler bulmayacaksın, diye mânâ vermiştir. İblîs'in bu sözü; ancak bir zan ve vehimden iba­rettir. Ancak bu, vakıa ile mutabık olmuştur. Nitekim Allah Teâlâ baş­ka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Andolsun ki; İblis, onlar hakkın­daki zannım doğru çıkartmış ve mü'minlerden bir topluluk hâriç ona tâbi olmuşlardır. Halbuki İblîs'in, onlar üzerinde bir hâkimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete inananlarla ondan şüphede olanları belirtmek "için yaptık. Ve Rabbııı her şeyi gözleyendir.» (Sebe\ 20-21).

Bu sebepledir ki; hadîste, şeytânın insana bütün yönlerinden mu­sallat olmasından Allah'a sığınmak gerektiği vârid olmuştur. Nitekim Hafız Ebu Bekr el-Bezzar Müsned'inde der ki: Bize Nasr İbn Ali'nin... İbn Abbas'tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Ey Allah'ım; senden af, dünyamda, dinimde, ailemde ve malımda afiyet di­lerim. Ey Allah'ım, ayıblanmı Ört, korkumdan beni emîn kıl. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden beni koru. Ey Allah'ım, alt tarafımdan helak olunmamdan sana sığınırım. Hadîsi sadece el-Bezzâr rivayet etmiş ve hasen olduğunu söylemiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî'nin... Abdullah İbn Ömer'den ri­vayetine göre; o, şöyle dermiş : Sabah ve akşam Allah Rasûlü şöyle duâ ederdi: Ey Allah'ım, dünyada ve âhirette senden afiyet dilerim. Ey Allah'ım, senden af ve dinimde, dünyamda, ailemde ve malımda afiyet dilerim. Ey Allah'ım, ayıplarımı ört, beni korkularımdan emni­yette kıl. Ey Allah'ım, beni Önümden, ardımdan, sağımdan, solumdan ve üstümden koru. Altımdan helak edilmekten Senin azametine sığını­rım. Vekî; bu sonuncu ifâde ile, yere batmanın kastedildiğini söylemiş­tir. Hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Hibbân ve Hâkim; Ubâde İbn Müs­lim'den rivayet etmişler ve Hâkim hadîsin isnadının sahîh olduğunu, söylemiştir.[9]

 

İzahı

 

Yani dört yandan ona gelirim. Düşmanın dört yandan gelmesi gibi mümkün olan her taraftan aldatıp yoldan çıkarma fcasdı temsil edil­mek istenmiştir. Bunun için üstlerinden ve altlarından değil de; önle­rinden, arkalarından, sağlarından, sollarından, denmiştir. Denildi ki: Üstlerinden denmemiştir, çünkü üstten rahmet iner. Altlarından da denmemiştir, çünkü alttan gelen şeylerden insan ürker. İbn Abbâs der ki: Önlerinden maksad âhiret, arkalarından maksad dünya tarafı, sağlarından maksad iyilikler, sollarından maksad kötülükler tarafıdır. Önlerinden denilmekle; bilip sakınma İmkâjıl&rı olan tarafları, arka­larından denilmekle; bilmeyip sakmamayacakları tarafları, sağlarından ve sollarından denilmekle; bilip sakınabilecekleri ancak uyanık ve ihti­yatlı olmadıkları için bilip sakınamadıklan tarafları kasdedilmiş ola­bilir. [10]

 

18 — Buyurdu ki: Çık oradan, alçak ve kovulmuş ola­rak. Andolsun ki; onlardan kim sana tâbi olursa, cehen­nemi bütün sizden dolduracağım.

 

Mel’un Şeytân

 

Allah Teâlâ la'neti, kovmayı, Mele-i A'lâ'daki yerinden uzaklaştır­ma ve sürgünü te'kîd makamında olmak üzere : «Çık oradan, alçak ve kovulmuş olarak.» buyurmuştur.

Süfyân es-Sevrî'nin Ebu İshâk'tan, onun Temîmî'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Çık oradan, alçak ve kovulmuş ola­rak.» âyetine : gazaba uğramış olarak çık, diye mânâ vermiştir. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan rivayetle : Küçük ve gazaba uğramış olarak, demiştir. Süddî: .Gazaba uğramış, kovulmuş olarak; Mücâhid : Sürülmüş, kovulmuş olarak; Rebî* İbn Enes ise : Sürgün edilmiş ve kü­çültülmüş olarak, diye tefsir etmişlerdir.

Allah Teâlâ'nın : «Andolsun ki; onlardan kim. sana tâbi olursa, ce­hennemi bütün sizlerden dolduracağım.» kavli, şu âyeti gibidir: Bu­yurmuştu ki-: «Haydi git, onlardan her kim sana uyarsa; muhakkak ce­hennem sizin cezânıadir. Hem de tâm bir ceza. Sesinle onlardan gücünün yettiğini, yerinden oynat. Atlarınla ve ayaklarınla onlara karşı haykı-rarak yürü. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol. Ve va'dde bulun kendilerine. Şeytân, ancak aldatmak için va'deder onlara. Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde bir hâkimiyyetin yoktur senin. Vekil olarak Rabbın yeter.»  (İsrâ, 63-65).[11]

 

19 — Ey Âdem; sen ve eşin cennette oturun. İkiniz de dilediğiniz yerden yeyin. Şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz.

20  — Derken şeytân ayıp yerlerini kendilerine gös­termek için ikinize de vesvese verdi ve dedi ki: Rabbınız sizi başka bir şey için değil, ancak iki melek veya ebedî kalanlardan olmanızı önlemek için yasaklamıştır.

21  — Ve; doğrusu ben size öğüt verenlerdenim, diye ikisine yemîn -etti.

 

Hz. Âdem ve Eşi Cennette

 

Allah Tealâ Âdem (a.s.) ve eşine cennette bir ağaç dışında bütün meyvelerden yemeyi mubah kıldığını zikrediyor. Bu hususta Bakara sûresinde bilgi verilmişti. İşte bu esnada şeytân ikisine de hased etmiş, onları çekememiş ve onların içinde bulunduklara nimetin, üzerlerinde olan güzel elbiselerin soyulup alınması için hile, hud'a ve vesvese ver­meye çalışmıştır. Bir yalan ve iftira olarak şöyle demişti; «Rabbınız, sizi başka bir şey için değil, ancak iki melek veya burada ebedî kalanlardan olmanızı önlemek için yasaklamıştır.» Eğer siz ondan yemiş olsaydınız, bunlar sizin için mutlaka meydana gelirdi. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Şeytân: Ey Âdem; sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi mümkün olmayan bir saltanatı göstereyim mi? de­di.» (Tâhâ, 120), Size verilen emir, sizin iki melek olmamanız içindir. Cümle yapısı itibariyle bu, «şaşırırsınız diye Allah size açıklıyor.» (Ni­sa, 176) ifâdesi gibidir ki, burada bir nefy harfi takdir edilecektir...

«Ve; doğrusu, ben size öğüt verenlerdenim. (Burada muhakkak ben sizden daha önceyim ve bu yeri iyi bilirim.) diye ikisine de Allah'a yemîn etti.» Onlara Allah adına yemîn etti de nihayet ikisini de al­dattı. Bazan mü'mini de Allah'a yemîn ederek aldatabilir. Şöyle de­mişti : ((Muhajkkak ben, ikinizden önce yaratıldım. Ve sizden daha çok bilenim. Ö halde bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim.» İlim ehlin­den birisi şöyle dermiş : Kim, bizi Allah'a yemîn ederek aldatırsa; biz de ona aldanmış oluruz.[12]

 

22  — Böylece onların ikisini de baştan çıkarıp al­dattı. Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine göründü. İkisi de kendilerini cennetin yaprağıyla örtmeye başladı­lar. Rabları da onlara: Ben sizi o ağaçtan men'etmedim mi? Ve şeytân size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.

23  — İkisi dediler ki: Rabbımız, kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen; mu­hakkak ki biz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.

 

Saîd İbn Ebu Arûbe'nin Katâde'den, onun Hasan'dan, onun da Übeyy îbn Kâ'b (r.a.) dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Âdem, hurma ağacı gibi uzun boylu bir adamdı. Başında saç yoktu. İşlemiş olduğu hatâ vuku bulunca; o sırada ayıp yeri kendisine göründü. (Da­ha önce) onu hiç görmüyordu. Cennette kaçarak gitmeye 'başladı da cennetin ağaçlarından birisi başına takıldı. Ona: Beni bırak, dedi. Ağaç: Muhakkak ben seni bırakacak değilim, diye cevab verdi. Rabb] ona seslenip; ey Âdem, Benden mi kaçıyorsun? buyurdu. Hz. Âdem : Rabbım, muhakkak ki ben Senden utandım, dedi. Bu hadîsi, îbn Cerîî ve İbn Merdûyeh muhtelif kanallardan olmak üzere Übeyy İbn Kâ'b'-dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Ancak mevkuf ola­rak rivayetinin isnadı daha.sahihtir.

Abdürrezzâk der ki; Bize Süfyân ibn Uyeyne ve İbn el-Mübârek' in... îbn Abbâs'tan rivayetlerine göre o, şöyle demiştir: Allah Teâlâ' nın Âdem ve eşine yasaklamış olduğu ağaç, buğday başağıdır. On­dan yediklerinde ayıp yerleri kendilerine göründü. İkisi de kendi­lerine görünen ayıp yerlerini, cennet ağaçlarının yapraklarından incir yaprağı ile Örtmeye başladılar. Birbirlerine yapışmışlardı. Adem (a.s.). cennetten kaçmaya başladı. Cennet ağaçlarından birisi başına takıldı. Rabbı ona: Ey Âdem, Benden mi kaçıyorsun? diye nida buyurdu. Hz. Âdem : Hayır, fakat ben Senden utandım, ey Rabbım, de­di. Allah Teâlâ : Cennette sana verip mübâh kıldıklarım, sana haram kıldığınım yerine yetmedi mi? buyurdu. Âdem : Evet, ey Rabbım, fakat Senin izzetine yemîn ederim ki, kimsenin Senin adına yalan yere ye-mîn edeceğini saymamıştım, dedi. İşte bu, Allah Teâlâ'nın: «Ve doğ­rusu; ben size öğüt verenlerdenim, diye ikisine yemîn etti.» âyetinin anlamıdır. Allah Teâlâ : «İzzetim adına, muhakkak seni yeryüzüne indi­receğim, sonra sen geçimini ancak zorlukla elde edebileceksin.» buyur­du. Ve o cennetten indirildi. İkisi cennette iken bolca (bolluk içinde) yiyorlardı. Halbuki yiyeceği ve içeceği bol olmayan yeryüzüne indirildi. Kendisine demircilik san'atı öğretildi ve (toprağı) sürmekle emrolun-du. Toprağı sürdü, ekti, suladı. Nihayet ekini olgunlaşınca biçti, sonra ezdi (harman etti), sonra savurdu, sonra öğüttü, sonra hamur ve ek­mek yapıp yedi. Ondan ancak Allah'ın dilediğine (dilediği kadarına) ulaşmıştır. Sevrî'nin İbn Ebu Leylâ kanalıyla... îbn Abbâs'tan rivaye­tine göre; o, «İkisi de kendilerini cennetin yaprağıyla örtmeye başla­dılar.» âyetine : încir yaprağı diye mânâ vermiştir. Bu sözün İbn Ab-bâş'a varan isnadı sahihtir. Mücâhid de şöyle der: İkisi de kendilerini cennetin yaprağıyla elbise şeklinde örtmeye başladılar. Vehb İbn Mü-nebbih, «Elbiselerini onlardan (ikisinden) soyarak...» âyeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: Âdem ve Havva'nın elbiseleri, ayıp yerleri üze­rindeki bir nûr idi. Âdem, Havva'nın ayıp yerini, Havva da onun ayıp yerini görmezdi. Ağaçtan yediklerinde ayıp yerleri kendilerine görün­dü. Vehb İbn Münebbih'in bu sözünü İbn Cerîr, ona varan sahîh bir isnâdla rivayet etmiştir.

Abdürrezzâk'm Ma'mer'den, onun Katâde'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Âdem : Ey Rabbım; tevbe edip bağışlanma dilesem ne buyurursun? demiş, O da: «O halde seni cennete koyarım.» buyur­muştu. İblîs ise tevbe etmemiş mehil istemişti. İkisinden her birerine istedikleri verilmiştir.

îbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'm... İbn Abbas'tan rivayetine göre; o, şeyle demiştir : Âdem ağaçtan yediğinde kendisine : Sana yasakladı­ğım ağaçtan niçin yedin? diye sorulmuş, o da: Havva bana emretti, demişti. Bunun neticesinde ancak zorlukla hâmile kalmasını, zorlukla doğurmasını ceza olarak verdim, buyurmuş ve bu sırada Havva inle-mişti. Ona şöyle buyruldu : İnleme; sana ve çocuğunadır. Dahhâk İbn Müzâhim, «Rabbınuz, kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen; muhakkak ki biz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar, Âdem'in Rabbından aldığı (ilham yoluyla telakki ettiği) kelimelerdir.[13]

 

24 — Buyurdu ki: Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşip kalmak ve geçinmek vardır,

25 — Buyurdu ki: Orada yaşar, orada ölür ve oradan çıkarılırsınız.      

 

Cennetten İnin

 

«İnin.» hitabında kaydedilenlerin; Âdem, Havva, İblîs ve yılan olduğu söylenmiştir. Yılanı zikretmeyenler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Düşmanlık konusu esâsta Hz. Âdem ve İblîs ile alâkalıdır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ Tâhâ sûresinde : «Hepiniz oradan inin.» (Tâhâ, 123) buyurmuştur. Havva, Âdem'e tâbidir. Eğer zikredilmesi sahîh ise yılan da İblîs'e tâbidir.

Müfessirler, onlardan her birinin inmiş oldukları yerleri zikretmiş­lerdir. Ancak bu haberler netice olarak İsrâiliyyât'a dayanmaktadır. Doğruluğunu ancak Allah bilir. Şayet bunların belirtilmesinde, kişile­rin din veya dünya işleriyle ilgili bir fayda söz konusu olsaydı, mutlaka Allah Teâlâ bunları kitabında veya Rasûlü (s.a.) sünnet'inde zikre­derlerdi.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Sizin için yeryüzünde bir müddet yer­leşip kalmak ve geçinmek vardır.» Belli bir ecele (zamana) kadar sizin için orada kalma ve i'mâr vardır. Kalem bunu yazmış, kader bunları saymış ve ilk kitabda bunlar yazılmışlardır.

İbn Afobâs der ki: «Âyetteki kelimesi, kabirlerdir. Yine ondan rivayete göre; yeryüzü ve yerin altıdır. Her iki gö­rüşü de, İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Buyurdu ki: Orada yaşar, orada ölür ve oradan çı­karılırsınız.» buyruyor ki başka bir âyette de : «sizi ondan (topraktan) yarattık ve oraya döndüreceğiz. Ve tekrar oradan da çıkaracağız.» (Tâ­hâ, 55) buyurmuştur. Allah Teâlâ, dünya hayatı süresince yeryüzünü Âdemoğullanna yurt kıldığım haber vermektedir. Yaşamaları, ölüm­leri, kabirleri oradadır. Allah Teâlâ'nın sonlan toplayacağı ve herkesi ameli mukabili cezalandıracağı kıyamet günü için diriltilmeleri ve çıkarılmaları da oradandır.[14]

 

İzahı

 

Daha öncede beyân ettiğimiz gibi, Allah Teâlâ bize ilk doğuşu­muzun haberini anlatıyor. Bu arada Allah'ın bizim fıtratımıza yerleş­tirdiği kanunlarını açıklıyor ve bunun gereği olarak yapmamız icâbeden şükür ve itaat ile tabiatımızı arıtıp temizlememizi bildiriyor. Diğer sûrelerdeki âyetlerin de açıklayıp tefsir ettiği gibi, bu konudaki âyetle­rin özü şundan ibarettir : Allah Teâlâ insanoğlunu, yeryüzünde ken­disinin halîfesi olması için yaratmıştır. Onu yeryüzündeki her konuyu bilme yeteneği ile donatmıştır. Allah'ın yüce sıfatlarının ve güzel isim­lerinin mazharı olsun diye yeryüzündeki bütün madde ve enerjiyi in­sanoğlunun yararına vermiştir. Bu sıfatların, Allah'ın bu dünyada ve anketteki yaratıklarına ilişme tarzını göstermiştir. Doğrusu insan, ilk doğduğunda nimet cennetinde rahat ve huzur içinde imiş. Allah'ın ed-Darr ve en-Nâfi, el-Muntakâm ve el-Ğ&fir gibi birbirinin karşıtı olan sıfatlarını ortaya koymak için Allah ona çelişik konularda kabiliy-yetler ihsan etmiş. İnsanoğluna; hakka ve hayra çeken melekiyyet vas­fına hâiz ruhlar ile, bâtıla ve şerre çeken şeytanî vasıflara hâiz ruh­lardan etkilenme kabiliyyeti vermiştir. Birinci etkilenmenin neticesi; melek ve insan tabiatının icâbı olan iki dünyadaki huzurdur, mut­luluktur. İkincisinin sonucu ise; insan ve şeytân tabiatında mevcûd olan her iki âlemdeki mutsuzluk ve şekavettir. Ancak insan, bu ikisi­nin seçiminde birinciye koşmak, ikinciden kaçınmak için kendisini doğru yola sevk eden ilâhî vahyin hidâyetine muhtaçtır. İşte, Tâhâ sûresinde bahis mevzuu edilen husus budur: «Dedi ki: İkiniz birlikte oradan inin. Birbirinizin düşmanı olarak. Sizden kime Benden bir hi­dâyet gelir de Benim hidâyetime tâbi olursa, o bir daha sapıtıp mutsuz olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun için çok sıkıntılı bir hayat vardır. Ve Biz onu kıyamet günü kör olarak hasrederiz. O der ki: Rabbım, beni niçin kör olarak hasrettin, halbuki ben görür idim. Allah buyurur ki: İşte böyle. Sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bu gün de aynı şekilde sen unutulursun.» (Tâhâ, 123-126). Buna benzer ifâdeler, Bakara sûresinde de geçmişti. İşte dünyanın kötülüklerinden ve âhiretin mahvolmasından korumak için dinin sağladığı etki budur. Allah'ın kitabı da bu konuda onu tasdîk etmeyenlerin aleyhinde delildir. Ayrıca Allah'ın buyruklarının aksine tefsir edenlerin de aleyhinde delildir.

Daha önce Bakara sûresinde kıssanın tefsirinde nakledildiği gibi, bazıları bu kıssanın beşer ve şeytânın fıtratında ilâhî kanun ve sün­netleri açıklamak üzere temsil edildiğini söylerler. Buna göre Âdem'­den maksad; insan türünün ilkidir. Nitekim araplar kabilelerini en meşhur ataları ve ilk köklerinin adıyla adlandırırlar ve Kureyş şöyle yapmıştı, Temim böyle yapmıştı, derler. Bu takdirde cennet; hayat ni­metinden ibaret olup cennetteki ağaç ta günâh ve isyan meyvesini veren tabiattan ibaret olur. Nitekim küfür ve îmân kelimeleri ile de, güzel ve kötü ağaç temsil edilmiştir. Bu durumda cennetten çıkarıl­mak; kader ve oluş meselesi haline gelir, teşri' ve teklif meselesi olmaktan çıkar. Üstâd Muhammed Abduh 'bu konuyu beliğ olarak açıklamış­tır. Bakara sûresine müracaat edilebilir. Bu kıssadan maksad; üzerine hüküm bina etmeik değil, nasslann zahiriyle ikna' olması güç olan kafalara meseleyi yaklaştırmaktan ibaret olur. Bu gibiler ancak Öylesi­ne beyânlarla mutmain olabilirler.

Kıssanın muhtevası veya özeti bundan ibarettir. Kıssadaki ibret unsurunun özüne gelince; oda şudur: Bizim, nefislerimizi kemâl ye­tenekleri ve tabîatlanyla bilmemiz gerekir. Önüne çıkan engellerin neler olduğunu ve 'bu engellerin onu nasıl eksikliklere götürdüğünü öğ­renmemiz îcâbeder. Nefsimizi terbiye konusunda bize en iyi yardımcı Allah'ın kendisine ibâdet etmek üzere bizden almış olduğu ahittir. Bu âyette, Allah'tan başka şeytânlara ve benzerlerine ibâdet etmemek esâsı vardır. (...)

Bu kıssa üzerinde söz eden tefsîrciler, birçok problemler ve açmaz­lar çıkarmaya ve bu çıkmazlara, problemlere birtakım uydurma ce-vablar vermeye çalışmışlardır. Bu husus, onların üzerinde yürüdükleri kaidelerden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; Hz. Âdem, bir peygamber ve Rasûl idi. Peygamberler ise, Allah'a isyan etmekten uzak, ma'sûm kimselerdir. Öyleyse şeytân Hz. Âdem'i nasıl aldatmıştır? Allah'ın buy­ruğunun tersine olarak şeytânın yaptığı yeminlere Hz. Âdem nasıl inanmıştı? Şeytan Âdem'i melek veya ölümsüz kılmak için nasıl tahrîk etmiş ve o bu işe nasıl aldanmıştı? Halbuki bu davranış, zorunlu olarak öldükten sonra dirilmeyi inkâra sevkeder. Şayet Hz. Âdem şeytânı doğ-rulamamışsa, ona nasıl itaat etmitşi? Hz. Âdem'e cennet meyvelerinden yeme emri vücûb mu, yoksa mübâhlık mı ifâde ediyordu? O ağaçtan yemeyi yasaklama da harâmlık mı ifâde ediyordu, yoksa kerahet mi? Daha bunav benzer birçok sorular. Bazı müfessirler bu konuda, Hz. Âdem'in isyanının şeklî bir isyan olduğunu söylemişlerdir. Bazı sûfî-ler de meselenin hakikatinin ancak âhirette bilinebileceğini veya keşif ehline ma'lûm olabileceğini öne sürmüşlerdir. Halbuki bizim ortaya koyduğumuz şekilde anlaşılacak olursa; bunlardan hiçbirisi söz konusu olmaz. Meselenin temsil noktasından yorumlanması, emir ve nehyin teklif anlamına gelmeyip oluş anlamına geldiğinin kabul edilmesi ha­linde konu rahatlıkla anlaşılır. Hz. Âdem yaratıldığı zaman, ilkin ne peygamberdi, ne de rasûldü. Bu konuda ittifak vardır. O dönemde ri-sâletin yeri yoktu. 'Peygamberlerle ilgili vârid olan âyetlerin ve bazı sahîh hadîslerin zahirinden anlaşılıyor ki; Hz. Âdem, mutlak anlamda rasûl değildi. Rasûllerin ilki Nûh Aleyhisselâm'dır. Peygamberlerin, peygamberlikten önce ve sonra her türlü günâhtan ma'sûm olmaları kanâati ise, bazı râfızîlerin dışında kimseden nakledilmemiştir. Ortada kötü örnek olmasından korkulan biri bulunmadığı sırada ma'sûmiyyet delili ve onun hikmeti zahir olmaz. Allah'ın mahlûkâtla ilgili kanunla­rını ve kıssadaki diğer âyetlerin gösterdiği hususları göz önünde bulun­durarak arapçanın üslûbundan anlaşılan şekliyle bu âyetlerin mânâ­sının açıklanması hususunda vârid olan bilgi bundan ibarettir. Ancak biz konuya anlatüagelen rivayetlerden hiçbirini girdirmemiş oluyoruz. Çünkü meşhur olan ve anlatılagelen o rivayetlere ne Allah'ın sözünden, ne Rasûlullah'ın sünnetinden ve ne de Allah Teâlâ'nın yaratıklarıyla ilgili kanunlarından delil bulmak mümkündür. Çünkü bu konuda vârid olanların büyük çoğunluğu, güvenilmesi mümkün olmayan isrâiliyyât bilgilerinden ibarettir. Nitekim müfessirlerden birçoğu, bu güvenilmez bilgileri aktararak yanılmışlardır. Yılan hikâyesi, iblisin cennete gizli olarak girmesi ve Hz. Âdem ile şeytan arasında cereyan eden diyalog­lar bunlardandır.

Bunların isrâiliyyâttan olup olmadığını araştıranlar; ehl-i kitab arasında ittifakla kabul edilen kaynaklara başvursunlar ve bizimle onlar arasında mevcûd olan farkı görsünler.[15]

 

26 — Ey âdemoğullari; size çirkin yerlerinizi örtecek bir giyimlikle, bir de sizi süsleyecek elbise gönderdik. Tak­va örtüsü ise daha hayırlıdır. Bunlar, Allah'ın âyetlerin-dendir. Belki onlar öğüt alırlar.

 

Allah Teâlâ kullarına, elbiseler ve değerli giyecekler verme lutfun-da bulunduğunu haber veriyor. Âyette zikredilen ayıp yer­lerini örtmek içindir. ise, dış görünüşü güzelleştiren giyeceklerdir.Birincisi; zarurî ihtiyâçlardan, ise, kemâl ve fazlalıktandır. İbn Cerîr kelimesinin, Arap dilinde ev eşyası ve dış elbiseler mânâsına olduğunu söylemiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha —ki bu görüşü Buhârî rivayet eder in mal anlamına geldiğini söyler. Mücâhid, Urve îbn Zübeyr, Süddî ve Dahhâk da böyle söylemişlerdir. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî;in, geçimlik ve nimetler olduğunu söyler. Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem ise; bu, kelimenin güzellik anlamında olduğunu söylemiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Harun'un... Ebu'1-A'lâ eş-Şâmî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ebu Ümâme yeni bir elbise giydi. Elbise onun eğe kemiğine ulaştığında şöyle dedi: Ayıp yerimi örteceğim ve hayatımda kendisiyle güzelleşeceğim şeyle beni giydiren Allah'a hamdolsun. Sonra şöyle dedi: Ömer İbn Hattâb'ın şöyle dedi­ğini işittim : Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Kim, yeni bir elbise edinir ve onu giyerse; elbise eğe kemiğine ulaştığında : Ayıp yerimi ör­teceğim ve hayatımda kendisiyle güzelleşeceğim giyeceği bana giydiren Allah'a hamdolsun, der, sonra eski elbisesini atar veya tasadduk eder­se; Allah'ın zimmetinde olur, Allah'ın komşusu olur, ölüyken ve diriy­ken Allah'ın tarafında olur. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, Yezîd İbn Hâ-rûn kanalıyla Asba' İbn Zeyd el-Cühenî'den rivayet etmişlerdir. Yahya îbn Maîn ve başkaları onun güvenilir olduğunu, şeyhi Ebu A'lâ eş-Şâ-mî'nin ise sâdece bu hadîs ile bilindiğini, bu hadîsi ise kimsenin tahrîc etmediğini söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ubeydln... Ebu Ma-tar'dan rivayetine göre; o, Hz. Ali'nin genç bir köleye gelip ondan üç dirheme bir gömlek satın aldığını, iki bileği ve iki topuğu arasına ka­dar onu giydiğini görmüş. Hz. Ali onu giyerken şöyle demiş: İnsanlar arasında güzelleşeceğim ve ayıp yerlerimi örteceğim giyecekleri bana bahşeden Allah'a hamdolsun. Ona; sen bunu kendiliğinden mi, yoksa Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetle mi söylüyorsun? denildi. Bu, giyme sırasında Allah Rasûlü (s.a.) den işittiğim bir şeydir.,O, şöyle duâ bu­yurmuştu : İnsanlar arasında, güzelleşeceğim ve ayıp yerlerimi örte­ceğim giyecekleri 'bana bahşeden Allah'a hamdolsun.

Allah Teâlâ: «Takva örtüsü ise daha hayırlıdır.» buyuruyor. Mü-fessirler, bunun anlamında ihtilâf etmişlerdir. İkrime der ki: Bu, müt-takîlerin kıyamet günü giyecekleridir. îkrime'nin bu sözünü, İbn Ebu Hatim rivayet eder. Zeyd İbn Ali, Süddî, Katâde, İbn Cüreyc : Takva örtüsünün, îmân olduğunu söylerler. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî bu­nun, sâlih amel olduğunu; yine îbn Abbâs'tan naklen Ziyâd îbn Amr; yüzdeki güzel vakar ve ağır başlılık olduğunu söylemiştir. Urve İbn Zü-beyr'den rivayet edildiğine göre, takva örtüsü; Allah korkusudur. Ab­durrahmân İbn Zeyd fbn Eşlem şöyle der: Takva örtüsü^ Allah'tan korkup ayıp yerini örtmektir. İşte bu, takva örtüşüdür. Bütün bu an­lamlar birbirine yakındır. Bunu, îbn Cerîr'in rivayet .ettiği şu hadîs de te'yîd etmektedir. O, şöyle der :• Bana Müsennâ'nın... Hasan'dan ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir : Osman îbn Affân (r.a.) ı Allah Rasûlü  (s.a.) nün minberi üzerinde gördüm; Üzerinde düğmeleri çözülü bir Kûhistan gömleği vardı. Köpekleri Öldürmeyi emrettiğini, güvercinle oy­namayı yasakladığını işittim. Sonra şöyle dedi: Ey insanlar, şu gizli­liklerde (gönüllerde olan şeylerde) Allah'tan korkunuz. Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittim: Muhammed'in nefsi kudret elinde olan (Allah'a) yemîn ederim ki; gizlice amel işleyip te Allah'ın kendi­sine aleniyyet elbisesi giydirmediği hiç kimse yoktur. Eğer ameli hayır ise hayır, kötü ise kötü. Sonra, «Bir de sizi süsleyecek elbise gönderdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır.» âyetini okudu. İşte bu, Allah'ın âyet-lerindendir ki; takva örtüsü, güzel vakar ve ağırbaşlılıktır. Hadîsi bu şekliyle İbn Cerîr, Süleyman İbn Erkam'dan rivayet etmiştir. Ancak o, zayıftır. Hadîsi Şafiî, Ahmed İbn Hanbel ve Buhârî gibi imamlar «Ki-tâb'ül-Edeb» de sıhhatli kanallardan olmak üzere Hasan el-Basrî'den rivayet etmişlerdir. Buna göre; o, mü'minlerin emîri Osman İbn Affân'ı minberde, cum'a günü köpeklerin öldürülmesini ve güvercin kesmeyi emrederken işitmiştir. Hadîsi Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî el-Mu'cem el-Kebîr'inde buna şâhid olmak üzere başka bir kanaldan merfû' olarak rivayet etmiştir.[16]

 

27 — Ey âdemoğullari; şeytân, ana ve babanızı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa; sakın size de bir fitne yapma­sın. O da, taraftarları da sizin onları görmediğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytânı, îmân etmeyenlerin velîleri yap­tık.

 

Şeytân Sizi Aldatmasın

 

Allah Teâlâ Âdemoğullannı, İblîs ve benzerlerinden sakındırıyor. Onun, beşeriyyetin atası Hz. Âdem (a.s.) i nimetler yurdu olan cen­netten yorgunluk ve meşakkatler yurduna çıkarmaktaki düşmanlığını, örtülü olduktan sonra ayıp yerinin açılmasına sebeb oluşunu beyân et­mektedir. Bu ise, ancak kuvvetli bir düşmanlık sebebiyledir. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Şimdi siz Beni bırakıp ta size düşman olan, onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Zâlimler için ne kötü bedeldir bu.»  (Kehf, 50).[17]

 

28  — Onlar bir hayâsızlık yaptıkları zaman: Biz ata­larımızı da onun üzerinde bulduk. Allah da bize onu em­retti, dediler. De ki: Allah; hiçbir zaman hayâsızlığı emret­mez. Siz, bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?

29  — De ki: Rabbım, adaleti emretti. Her secde ye­rinde yüzlerinizi ona doğrultun. Ve dinde ancak kendisine muhlisler olarak yalvarırı. İlk önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.

30  — Bir kısmını hidâyete erdirdi, bir kısmına da sa­pıklık hak oldu. Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp şeytânları kendilerine dostlar edindiler. Ve onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

 

Mücâhid der ki: Müşrikler Beytullah'ı çıplak olarak tavaf eder ve : Annelerimizin bizi doğurduğu gibi tavaf ediyoruz, derlerdi. Kadın, ayıp yerine deriden örülmüş küçük bir parça veya bir şey koyar ve: Bu gün bazısı veya. hepsi görünür. Ondan görüneni ben helâl kılacak değilim, derdi. Allah Teâlâ da : «Onlar bir hayâsızlık yaptıkları za­man : Biz atalarımızı da onun üzerinde bulduk. Allah da bize onu em­retti, dediler...»  âyetini indirdi.

Ben derim ki: Araplar Kureyş dışında Beytullah'ı elbiseleri ile tavaf etmezlerdi. Bunu, Allah'a isyan edilen elbiseler içinde Beytullah'ı tavaf etmek istemedikleri şeklinde te'vîl ederlerdi. Muhafazakâr olan Kureyş ise, elbiseleriyle tavaf ederdi. Bir muhafazakârın kendisine ödünç elbise verdiği kişi ile, yanında yeni bir elbise olan kişiler de elbiseleriyle tavaf ederler, sonra o elbiseyi atarlar ve hiç kimse o elbiseyi almazdı. Yeni elbise bulamayan, muhafazakâr birinin kendisine ödünç elbise vermediği kimseler de, çıplak olarak tavaf ederler, bazan kadın çıplak olarak tavaf eder ve ayıp yerini bir miktar örtecek bir şeyi ayıp yerine koyardı. Kadınlar çok kere geceleyin tavaf ederlerdi. Bu, ken­diliklerinden uydurdukları ve atalarına uydukları bir âdetti. Onlar, ba­balarının bu âdetinin Allah'ın emrine veya şeriatına dayandığına ina­nırlardı. İşte Allah Teâlâ onların bu görüşlerini kötüleme sadedinde : «Onlar bir hayâsızlık yaptıkları zaman: Biz, atalarımızı da onun üze­rinde bulduk. Allah da bize onu emretti, dediler.» buyurdu. Allah Teâlâ onlara bir cevab olmak üzere şöyle buyurur: «(Ey Muhammed, bunu iddia edenlere) de ki: Allah hiçbir zaman hayâsızlığı emretmez.» Sizin bu yaptığınız bir hayâsızlıktır. Böyle bir şeyi Allah asla emretmez. «Siz bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı söylüyor ve sıhhatini bilmediği­niz sözleri Allah'a mı isnâd ediyorsunuz?»

Allah Teâlâ : «De ki: Rabbım adaleti emretti. Her secde yerinde, yüzlerinizi ona doğrultun. Ve dinde ancak muhlisler olarak yalvarın.» buyuruyor ki; ibâdet yerlerinde Allah'a ibâdet ederken muhlis olma­larını emretmektedir. İhlâs ise; Allah'tan aldıkları haberler ile, getir­dikleri şeriatlarda mucizelerle desteklenen resullere uymaktan ibaret­tir. Allah Teâlâ onlara, ibâdetlerinde ihlâslı olmalarını emretmiştir. Mu­hakkak ki Allah Tâlâ, şu iki temele dayanmayan ameli kabul buyur-mayacaktır: Doğru ve şeriata muvafık olması, şirkten hâlî ve temiz­lenmiş olması.

Allah Teâlâ: «İlk önce sizi yarattığı gibi, ona döneceksiniz. Bir kısmını hidâyete erdirdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu.» 'buyuruyor ki; «îlk önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.» âyetinin anla­mında ihtilâf edilmiştir. Mücâhid'den naklen İbn Ebu Necîh bunun anlamının : Ölümünüzden sonra sizi diriltecektir, şeklinde olduğunu söylemiştir. Hasan el-Basrî ise şöyle der: Dünyada sizi nasıl ilk önce yaratmışsa, kıyamet günü aynı şekilde diriler olarak döneceksiniz. Ka-tâde şöyle der : Onlar hiçbir şey değillerken yaratmış, sonra onları yoketmiş, sonra da döndürecektir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Nasıl sizi ilk önce yaratmışsa, aynı şekilde son olarak döndü­recektir. Ebu Ca'fer İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiş ve Süfyân es-Sevrî ile Şu'be İbn el-Haccâc kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet ettiği şu hadîsle bu görüşü kuvvetlendirmiştir. Buna göre; İbn Abbâs der ki: Allah Rasûlü (s.a.) aramızda kalkıp bir va'zında şöyle buyurdular: Ey insanlar; yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allah'ın huzuruna çıkarılıp toplanacaksınız. «Yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu Biz yapanz.»

 (Enbiyâ, 104). Bu hadîs, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Şu'be'den rivayetle; Buhârî'nin Sahîh'inde ise Sevrî'den rivayetle zikredilmiştir. Mücâhid'den naklen Ebu Yezîd «İlk Önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Müslüman; müslüman olarak, kâfir de; kâfir olarak diriltilecektir. Ebu'l-Âliye ise bu âyet hak­kında : Onlar hakkındaki Allah'ın ilmine döndürüleceklerdir, demiştir. Saîd îbn Cübeyr ise bu âyet hakkında : Sizin üzerinize yazıldığı şekilde olacaksınız. —'Bir rivayette ise : Nasıl idiyseniz o hal üzere olacaksı­nız,— demiştir. «İlk önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.» âyeti hakkında Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî şöyle der: Allah'ın ilk yaratışında mutsuzluk üzere yarattığı kişi, ilk yaratılışına gidecek; is­tediği kadar mutlu kişilerin amellerini işlesin. Nitekim îblîs de mutlu kişilerin amellerini işlemiş, sonra ilk yaratılışına dönmüştür. Mutsuz kişilerin amellerini işlese dahi ilk yaratılışında mutluluk üzere yara­tılan ise ilk. yaratılışına dönecektir. Nitekim (Hz. Mûsâ zamanındaki) sihirbazlar; mutsuz kişilerin amellerini işlemişler, sonra ilk yaratılışla­rına dönmüşlerdir. Süddî der ki: «ilk önce sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz. Bir kısmını hidâyete erdirdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu.» Allah Teâlâ buyuruyor: «İlk önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.» Sizi, nasıl bir kısmınız hidâyete ermiş ve bir kıs­mınız sapıtmış olarak yaratmışsa, aynı şekilde annelerinizin karınların­dan (rahimlerinden) çıkarılıp döneceksiniz.

Ali îbn Ebu Talha, İbn Abbâs'ın «İlk önce sizi yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz. Bir kısmını hidâyete erdirdi. Bir kısmına da sapık­lık hak oldu.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ Âdemoğlunu ük önce mü'min ve kâfir olarak yaratmıştır. Nitekim o: «Sizi yaratan O'dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz de mü'mindir.» (Teğâbün, 2) buyurmuştur. Sonra onları nasıl ilk önce mü'min ve kâfir olarak yaratmışsa, kıyamet günü öylece döndürecektir.

Ben derim ki: Buhârî'nin Sahîh'inde İbn Mes'ûd'dan rivayet edi­len şu hadîs bunu kuvvetlendirmektedir: Kendisinden başka ilâh ol­mayan (Allah'a) yemîn ederim ki; sizden birisi, cennet ile arasında bir kulaç —veya bir arşın— kalıncaya kadar cennet halkının amelini işle­yerek oraya girer. Yine sizden birisi; cehennem ile arasında bir kulaç —veya bir arşın— kalıncaya kadar cehennem halkının amelini işler de kitab onu geçer ve cennet halkının amelini işler ve cennete girer. Ebu'l-Kâsım el-Beğavî der ki: Bize Ali İbn el-Ca'd'in... Seni İbn Sa'd'-dan rivayetine göre; kul, cennet halkının amelini işler. Halbuki o, ce-.hennem halkındandır. Kul, insanların görüşüne göre cehennem halkı­nın amelini işler. Halbuki o, cennet halkındandır. Ameller, ancak son­larına göredir. Bu, Buhârî'nin Ebu Gassân Muhammed İbn Mutarrif el-Medenî kanalıyla rivayet ettiği Uhud günündeki Kuzmân hâdisesine dâir hadîsin bir parçasıdır.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Beşşâr'ın... Câbir'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o : Her nefis, üzerinde bulunduğu halde diriltilecektir, buyurmuştur. Bu hadîsi başka bir şekli ile Müslim ve İbn Mâce, A'meş/den rivayet ederler. Bu rivayetin lafzı şöyledir : Her kul; öldüğü hal üzere diriltilecektir.

Ben de derim ki: Eğer gerçekten âyetten maksad bu ise; bu sözle, «Öyle ise sen yüzünü Hanîf (muvahhid) olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki, Allah insanları bunun üzerine yaratmıştır.» (Rûm, 30) âyeti­nin arasım te'lîf etmek gerekecektir. Ayrıca Buharî ve Müslim'in Sa-hîh'lerinde, Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Her doğan, fıtrat üzere doğar. Ana babası onu yahûdî-leştirir, hıristiyanlaştırır ve mecûsîleştirir, buyurmuştur. Müslim'in Sa~ hîh'inde, İyâz İbn Himâr'dan rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ : Ben muhakkak kullarımı hanîfler olarak yarattım. Şeytân onlara geldi de dinlerinden çevirdi, buyurmuştur... Bunların arası şöyle te'lîf edilebilir: Allah Teâlâ onları mü'min ve kâfir olmak için yaratmıştır. Bununla birlikte bütün yaratıklarmı Al­lah'ı bilme, birleme ve O'ndan başka ilâh olmadığına dâir ilim üzere yaratmıştır. Onlardan bu hususta söz de almış ve bunu onların tabiat ve fıtratlarına yerleştirmiştir. Bunlarla birlikte onlardan, mutlu ve mutsuzların olmasını da takdir buyurmuştur. «Sizi yaratan O'dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz de mü'mındir.» (Teğâbün, 2). Bir hadîste şöyle buyurulur: Bütün insanlar koşar (sabahleyin çıkar). Kendinin satıcısıdır. Ya ona (cehennemden) azâd edecek ya da helak edecektir. Allah'ın takdiri, yaratıkları hakkında geçerlidir. Muhakkak ki O, «Yaratıp hidâyet bahşedendir.» (A'lâ, 3), «Her şeye varlık veren, sonra doğru yola eriştirendir.» (Tâhâ, 50). Buharî ve Müslim Sahîh'-lerindeki bir hadîste: Sizden kim saadet ehlinden ise saadet ehlinin ameli ona kolaylaştınlır. Kim de şakâvet ehlinden ise, mutsuzların ameli ona kolaylaştınlır, buyrulmuştur. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Bir kısmım hidâyete erdirdi, bir kısmına.da sapıklık hak oldu.» buyurmuş ve sonra bunun sebebini şöyle 'belirtmiştir: «Çünkü onlar, Allah'ı bı­rakıp şeytanları kendilerine dostlar edindiler...»

İbn Cerîr der ki: Bir kimsenin, yapmış olduğu bir günâhın veya inanmış olduğu bir sapıklığın; doğruluğuna dâir bilgisi olduktan sonra­da işlemesi dışında Allah'ın kimseye azâb etmeyeceğini iddia edenlerdin hatalı olduklarına delâlet eden açık bir delildir. Şayet böyle olsaydı, hidâyette olduğunu sanarak sapıtan sapıklar güruhu ile, hidâyette olanlar arasında bir fark olmazdı. Halbuki Allah Teâlâ, her iki grubun da isimlerini ve hükümlerini bu âyette ayırmıştır.[18]

 

31 — Ey âdemoğullari; her mescidin yanında zînetle-rinizi alın. Ve yeyin, için, ama israf etmeyin. Çünkü O, is­raf edenleri sevmez.

 

Îsrâf Etmeyin

 

Bu âyet-i kerîme, müşriklerin Beytullah'ı çıplak olarak tavaf etmekteki dayanaklarına bir reddiyedir. Nitekim Müslim, Neseî ve İbn Cerîr —lâfız İbn Cerîr'indir— in Şu'be kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetlerine göre; o, şeyle demiştir: Hem kadınlar ve hem de erkek­ler Beytullah'ı çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkekler gündüz, kadın­lar da gece. Kadın: Bu gün bir kısmı veya tamâmı görünür. Ondan görüneni ben asla helâl kılacak değilim, derdi. Allah Teâlâ da: «Her mescidin yanında zînetlerinizi alın.» buyurdu. «Her mescidin yanında zînetlerinizi alın.» âyeti hakkında Avfî'nin rivayetine göre; İbn Abbâs şöyle demiştir : Erkekler Beytullah'ı çıplak olarak tavaf ederlerdi. Allah Teâlâ onlara zînetlerini almalarım emretmiştir. Zınet, ayıp yerlerini ör­ten ve bunun dışındaki güzel elbise ve eşyadır. Her mescidin yanında zî­netlerini almakla emrolundular. Mücâhid, Atâ, İbrâhîm en-Nehaî, Saîd İbn Cübeyr, Katâde, Süddî, Dahhâk, Zührî'den rivayetle Mâlik ve selef âlimlerinden bir çoğunun, bu âyetin tefsirinde söylediklerine göre; bu âyet, müşriklerin Beytullah'ı çıplak tavaf etmeleri hakkında nazil ol­muştur. Hafız İbn Merdûyeh'in Saîd İbn Beşîr ve Evzaî kanalıyla...' Enes'den merfû' olarak rivayetlerine göre; bu âyet, nâlinlerle namaz kılma hakkında nazil olmuştur. Fakat bu hadîsin sıhhati şüphelidir. En doğrusunu Allaih bilir.

Bu âyet ve onu destekler mâhiyette vârid olan sünnet gereği; Özel­likle cum'a ve bayram günü olmak üzere, namaz sırasında güzelleşmek ve koku sürünmek —zîrâ koku sürünmek zînettendir— ve misvak kul­lanmak —zîrâ bu güzelliği tamamlamaktadır— müstehabtır. Elbise­nin en güzel ve en iyisi, ;beyaz olanıdır. Nitekim İmâm Ahmed şöyle der: Bize Ali İbn Âsım'ın... İbn Abbas'tan rivayetine göre; Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Elbiselerinizden beyazı giyiniz. Muhak­kak ki o, en hayırlı elbisanizdir. Ölülerinizi onunla kefenleyiniz. Sür­melerinizin en hayırlısı, İsmîd'dir. O, gözü kuvvetlendirir ve kıl bitirir,

Bu hadîsin isnadı ceyyid olup,.râvîleri Müslim'in şartlarına uygundur. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tiımizî ve İbn Mâçe, Abdullah İbn Osman İbn Hü-şeym'den rivayet etmişler ve Tirmizî hasen, sahîh olduğunu söylemiş­tir. Yine Ahmed ve Sünen sahihlerinin ceyyid bir isnâd ile Semure İbn Cündeb'den rivayetlerine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Beyaz elbiseler giyiniz. Zîrâ o, temiz ve hoştur. Ölülerinizi de onunla kefenleyiniz, bu­yurmuştur. Taberânî'nin sahîh bir sened ile Katâde'den, onun da Mu-hanuned İbn Sirîn'den rivayetine göre; Temîm ed-Dârî bin dirhem (ve­ya dînâr) e bir cübbe satın almış ve onunla namaz kılmıştır.

«Yeyin, için, ama israf etmeyin.» âyeti hakkında seleften birisi şöyle demiştir : Allah Teâlâ; bütün tıbbı yarım âyette toplamıştır : «Yeyin, için, ama israf etmeyin.» Buhârî'nin rivayetine göre İbn Ab-bâs şöyle demiştir: Dilediğini ye, dilediğini giy, israf ve kibir, kendini beğenme hasletleri seni hatâya düşürmesin. İbn Cerîr der ki: Bize Mu-hammed İbn Abd'ül-A'lâ'nın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah israf ve kibir, kendini beğenme olmadıkça yemeyi ve içmeyi helâl kılmıştır. Hadîsin isnadı sahihtir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Behz'in... Amr îbn Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre; Allah Rasûlü * (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kibirlenme ve israf olmaksızın yeyiniz, içiniz,' gi­yiniz ve sadaka veriniz. Muhakkak ki Allah, nimetini kulunun üzerinde görmeyi sever. Neseî ve İbn Mâce'nin Katâde kanalıyla Amr İbn Şuayb'­dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre; Hz. Pey­gamber (s.a.) : İsraf ve kibirlenme olmaksızın yeyiniz, sadaka veriniz ve giyiniz, buyurmuşlardır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muğîre'nin... Mikdâm îbn Ma'dî-kerib el-Kindî'den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle bu­yururken işitmiş: Âdemoğlu, karnından daha kötü bir kab doldurma­mıştır. Âdemoğluna, soyunu devam ettirecek kadar yemek yeter. Eğer bunu yapacaksa; mutlaka üçte biri yiyecek, üçte biri içecek ve üçte biri de kendisi için olmalıdır. Hadîsi, Neseî ve Tirmizî muhtelif kanallardan olmak üzere Yahya îbn Câbir'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen —bir nüshada ise hasen, sahîh— olduğunu söylemiştir. Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî Müsned'inde der ki: Bize Süveyd İbn Abdülazîz'in... Enes İbn Mâlik'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Gönlünün çektiği ve arzuladığın her şeyi yemen israftandır. Hadîsi Dârekutnî, müfred hadîsler içinde rivayet etmiş, garîb olduğunu ve sâdece Bakiyye'nin rivayet ettiğini kaydetmiştir. Süddî der ki: Bey-tullah'ı çıplak olarak tavaf edenler, iç yağım kendilerine haram kılar ve hacc mevsiminde bunu yemezlerdi. Allah Teâlâ: «Yeyiniz, içiniz...» Yani haram kılmada ileri gitmeyiniz, buyurmuştur. Mücâhid şöyle der: Allah Teâlâ onlara, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerin­den yemelerini ve içmelerini emretmiştir.. Abdttrrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem ise «İsraf etmeyin.» âyeti hakkında : Haramı yemeyin. Zîrâ bu israftır, demiştir.

İbn Abbâs'tan rivayetle Atâ el-Horasânî şöyle der : «Yeyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz. Çünkü O, (yemede ve içmede) israf edenleri sev­mez.» îbn Cerîr der ki: «Çünkü O, israf edenleri sevmez.» âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Helâl ve haramda haddi aşanları; haramı helâl kılma ve helâli haram kılmada ileri gidenleri Allah sev­mez. Fakat O, helâli helâl kabul eden, haramı haram olarak kabulle­nenleri sever. İşte bu onların emredildikleri adalettir.[19]

 

32 — De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zîneti ve temiz rızıkları kim haram kılmış? De ki: Bunlar, dünya hayatında îmân edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlara tahsis edilmiştir. İşte Biz, âyetlerimizi bilen bir ka­vim için böylece uzun uzun açıklarız.

 

Allah'ın Nimetini Kim Haram Kılmıştır?

 

Allah Teâlâ; kendiliklerinden ve Allah tarafından bir hüküm ol­maksızın yiyecek, içecek ve elbiselerden bazılarını haram kılanları redd sadedinde şöyle buyuruyor: «(Ey Muhammed, kendi uydurmaları ve bozuk görüşleriyle bazı şeyleri haram kılan şu müşriklere) De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zîneti ve temiz nzıklan kim haram kıl­mış?» Her ne kadar dünyada kâfirler, inananlara ortak olsalar da bun­lar; dünya hayatında Allah'a îmân eden O'na ibâdet edenler için ya­ratılmışlardır. Kıyamet günü ise sâdece onlara tahsis edilmiş olup kâ­firlerden hiç kimse onlara ortak olmayacaktır. Zîrâ cennet, kâfirlere haram kılınmıştır.

Ebu'l-Kâfiim et-Taberânî der ki: Bize Ebu Huseyn Muhammed îbn el-Huseyn'in... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o şöyle demiştir: Kureyş Beytullah'ı çıplak olarak tavaf eder, ıslık çalar ve alkış tutarlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «De ki: Allah'ın kullan için çıkardığı zîneti ve temiz nzıkları kim haram kılmış?» âyetini indirip onlara (ta­vaf sırasında) elbise giymelerini emretmiştir.[20]

 

İzahı

 

 

33 — De ki: Rabbun, açığıyla, gizlisiyle tüm hayâsız­lıkları, günâhı, Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haranı kılmıştır.

 

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye'nin... Abdullah'tan riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah'tan daha kıskanç hiç kimse yoktur. Bu sebepledir ki, hayâsızlıkların açığını da gizlisini de haram kılmıştır. Senayı Allah'tan daha çok seven başka hiç kimse yoktur. Hadîsi Buhâri ve Müslim Sahîh'lerinde, Süleyman îbn Mihrân el-A'meş kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetle tahrîc etmişlerdir. Hayâsızlığın açık ve gizli olanıyla ilgili bilgi, En'âm sûresinde geçmişti.

Allah Teâlâ: «Günâhı ve haksız yere zulmü haram kılmıştır.» bu­yurmuştur. Süddî der ki: ma'siyyettir. ise, haksız yere insanları sıkıştırman ve onlara zulmetmendir. Mücâhid ise in bütün günâhlar olduğunu söylemiş ve zulmedenin zulmü­nün kendisine ait olacağını haber vermiştir. kelimesinin tef­siri hakkında söylenenlerin özeti; bunların, onu işleyenle ilgili hatâlar qlduğudur. ise, insanlara tecâvüzdür ki, Allah bunu ve onu h&râm kılmıştır.

Allah Teâlâ : «Allah'a girk koşmanızı ve size bir hüccet indirilme-mişken Allah'a, karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmış­tır.» buyuruyor ki; size ibâdetinizde Allah'a şirk koşmanızı, O'nun ço­cuğu olduğunu iddia etmeniz ve benzeri konularda hiçbir ilminiz ol­maksızın Allah'a karşı iftira ve yalanda bulunmanızı haram kılmıştır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «O halde murdardan, putlardan kaçının...» (Hacc, 30).[21]

 

34  — Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince; ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gidebilirler.

35  — Ey âdemoğullari; içinizden size âyetlerimizi an­latan peygamberler gelince; her kim ki sakınıp düzelir­se; artık onlar için bir korku  yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir

36  — Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar; işte onlar ateşliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Her ümmetin (her asır ve neslin) bir eceli vardır. (Kendileri için takdir edilmiş) ecelleri gelince; (bundan) ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gidebilirler.»

Sonra Allah Teâlâ Âdemoğullanna, kendilerine O'nun âyetlerini anlatacak, müjdeleyip sakındıracak rasûller göndereceğini haber vere­rek şöyle buyuruyor: «Her kim ki (haramları terketmek ve Allah'a itaat olan şeyleri işlemek suretiyle) sakınıp düzelirse; artık onlar için bir korku yoktur. Ve onlar üzülecek de değillerdir. Âyetlerimizi (kalb-leri) yalanlayıp (onları işlemekten) onlara karşı büyüklük taslayan­lar; işte onlar ateşliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.»[22]

 

37 — Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun âyet­lerini yalan sayanlardan daha zâlim kim vardır? İşte on­lara, kitabdaki payları erişecektir. Nihayet elçilerimiz can­larını almak üzere onlara geldiklerinde; diyeceklerdir ki: Allah'tan başka tapar olduklarınız nerede? Onlar da der­ler ki: Onlar, bizi bırakıp kaçtılar. Ve onlar kendi aleyh­lerine gerçekten kâfir olduklarına şehâdet ederler.

 

Allah Teâlâ: «Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalan sayanlardan daha zâlim kim vardır?» buyuruyor ki; Allah'a kar­şı yalan uyduran veya Allah'ın âyetlerini yalanlayandan daha zalim hiç kimse yoktur.

«İşte onlara kitabdaki paylan erişecektir.» âyetinin mânâsında müfessirler ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbas'tan rivayetle Avfî şöyle der: Onlar hakkında yazılanlar ve Allah'ın; yüzü kara olmuştur, diye İf­tira edenler için yazdığı şeyler onlara erişecektir. Ali İbn Ebu Talha; îbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Onların amellerden paylan ken­dilerine erişecektir. Kim, hayır işlemişse; onun karşılığını bulacak, kim kötülük işlemişse; onunla cezalandırılacaktır. Mücâhid: Onlara va'dolunan hayır ve şer onlara erişecektir, demiştir. Katâde, Dahhak ve bir çoklan da böyle söylerler ki, îbn Cerîr bu görüşü tercih etmiş­tir. Muhammed îbn Kâ'b el-Kurazî «işte onlara, kitabdaki paylan eri­şecektir.» . âyeti hakkında; onlara erişeceklerin; kendi amelleri, rızık-ları ve ömürleri olduğunu söylemiştir. Rebî' İbn Enes ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemişlerdir. Bu söz; anlamca daha kuvvetlidir. Âyetin devamı da buna delâlet etmektedir: «Nihayet, el­çilerimiz canlarını almak üzere onlara geldiklerinde...». Böylece an­lam, şu âyetlerdeki gibi olmaktadır: «De ki: Allah'a karşı yalan uy­duranlar, hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır. Onlara, dünyada bir müddet faydalanma vardır. Sonunda dönüşleri Bizedir. Biz de küfür­lerinden dolayı kendilerine en şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 69 -70), «Kim de küfrederse; onun küfrü, seni üzmesin. Onlann dönüşü Bi­zedir. O zaman, yaptıklannı onlara bildiririz. Şüphesiz ki Allah; sineler­de gizleneni gerçekten bilir. Onları az bir süre geçindiririz...» (Luk-mân, 23 - 24).                                                                          

Allah Teâlâ : «Nihayet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldiklerinde...» buyuruyor ki; melekler müşriklerin canlarını aldıkla-nnda, yani ölüm sırasında onlan korkutup rûhlannın cehenneme gi­deceğini haber verirler. Ve onlara derler ki: Dünya hayatında Allah'a koştuğunuz ortaklannız, Allah'tan başka duâ edip tapındıklarınız ne­rede? Onları çağmn da, sizi içinde bulunduğunuz şu durumdan kur­tarsınlar bakalım. Onlar da : «Bizi bırakıp kaçtılar (onlann ne fayda­sını ve ne de haynnı ummuyoruz) derler. Ve onlar kendi aleyhlerine (i'tirâfta bulunup ikrar ederek) gerçekten kâfirler olduklanna şehâdet ederler.»[23]

 

38  — Buyuruyor ki: Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla girin ateşe. Her ümmet girdikçe; yoldaşı­na la'net eder. Nihayet hepsi birbiri ardından orada top­lanınca, sonrakiler öncekiler için derler ki: Rabbımız, işte bizi bunlar saptırdı. Onun için bunlara ateşten katmerli azâb ver. Buyurur ki: Hepiniz için katmerlidir. Ne var ki bilmezsiniz.

39  — Öncekiler de sonrakilere: Sizin bizden bir üs­tünlüğünüz yoktur.   Öyleyse ne kazandıysanız  karşılığı olan azabı tadın, dediler.

 

Allah Teâlâ âyetlerini yalanlayan, kendisine iftira eden ve şirk koşan bu kişilere neler söyleyeceğini haber vererek şöyle buyuruyor: «Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla (sizin durumunuzda ve sizin niteliklerinize sâhib' olan geçmiş kâfir ümmetlerle) girin ate­şe.»

Allah Teâlâ : «Her ümmet girdikçe; yoldaşına la'net eder.» buyu­ruyor ki, İbrahim Halîl (a.s.) de şöyle demişti: «Sonra da kıyamet gü­nünde birbirinize küfreder ve karşılıklı la'net okursunuz...» (Anke-bût, 25). Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur: «O zaman; uyulanlar, uyanlardan uzaklaşmış ve azabı görmüş oldular. Araların­daki bütün bağlar kopmuştur. Uyanlar dediler ki: Bizim için bir dö­nüş olsaydı da, bizden uzaklaştıkları gibiK biz de onlardan uzaklaşsay-dık. Böylece onların bütün yaptıklarını Allah hasretler halinde kendi­lerine gösterecektir. Ve onlar, ateşten çıkacak değillerdir.» (Bakara, 166-167).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Nihayet hepsi birbiri ardından orada toplanınca; sonrakiler öncekilere derler ki...» Yani sonradan girenler —ki bunlar tâbi olanlardır— ilklere—ki bunlar da kendilerine tâbi olunanlardır— söyleyeceklerdir. Zîrâ onlar, kendilerine tâbi olanlar­dan suç yönüyle daha şiddetli olup, onlardan önce ateşe girmişlerdir.

Tâbi olanlar; onları, Allah'a şikâyet edecekler. Zîrâ kendilerini doğru yoldan saptıranlar, onlardır. Şöyle diyecekler : «Rabbımız, işte bizi bun­lar saptırdı. Onun için bunlara ateşten katmerli azâb ver.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «O gün gözleri ateşte çevrilir­ken : Ne olurdu keski Allah'a itaat etseydik, peygambere de itaat et­seydik, derler. Ve dediler ki: Rabbımız; biz, büyüklerimize ve yönetici­lerimize itaat etmiştik. Onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbımız, on­lara azâbdan iki kat ver. Ve onları büyük bir la'netle la'netle.» (Ah-zâb, 66-68).

Allah Teâlâ da : «Hepiniz için katmerlidir. (Biz zâten böyle yaptık ve herkesi belirli ölçüye göre cezalandırdık.) Ne var ki bilmezsiniz.» buyuracak. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Küf­redip Allah yolundan alıkoyanlara; bozgunculuk yaptıklarından dola­yı azâb üstüne azâb arttırırız.» (Nahl, 88), «Gerçekten onlar, hem ken­di yüklerini ve hem de kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri yüklenecekler...» (Ankebût, 13), «Bilgisizlikle baştan çıkardıklarının yüklerini de sırtlarlar.» (Nahl, 25).

«(Kendilerine tâbi olunan) öncekiler de (tâbi olan) sonrakilere: Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur, derler.» Süddı bu âyetin tefsi­rinde der ki: Bizim saptığımız gibi siz de saptınız, dalâlete düştünüz, derler.

«Öyleyse ne kazandıysanız karşılığı olan azabı tadın.» Bu hal, Al­lah Teâlâ'nın haber verdiği üzere onların toplanmaları durumunda­dır. Allah Teâlâ onların bu durumunu, bir âyette şöyle haber vermek­tedir : «Bir görseydin; hani zâlimler Rablarının huzurunda dikilmişler bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar; büyüklük tam­layanlara diyorlardı ki: Siz olmasaydınız, biz. muhakkak inananlar olurduk. Büyüklük taslayanlar da güçsüz sayılanlara dediler ki: Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan çevirdik? Güçsüz sayılan­lar da büyüklük taslayarüara dediler ki: Hayır, gece ve gündüzün (işi­niz) hilekârlıktı. Hani siz, bizim Allah'a küfretmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz. Azabı gördüklerinde ettiklerine içleri yan­dı. Ve küfretmiş olanların boyunlarına demir halkalar vurduk. Yap­makta olduklarından başkasıyla cezalandırılmazlar.»[24]

 

40  — Muhakkak ki âyetlerimizi  yalan  sayıp onlara karşı büyüklük  taslayanlara; işte onlara göğün kapıları açılmaz ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler.  Biz, suçluları işte böyle cezalan­dırırız.

41  — Onlar için cehennemde bir döşek ve üstlerine de örtüler vardır. Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

 

Âyetlerimize Karşı Büyüklenenler

 

«Onlara göğün kapıları açılmaz.» âyetinden maksadın; göğün ka­pılarından onlar için, ne sâlih bir amel ve ne de

bir duanın göğe çık­mayacağı, olduğu söylenmiştir. Bu açıklama Mücâhid ve Saîd îbn Cü-beyr'indir. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî bu görüşü İbn Abbas'tan riva­yet ederler. Sevrî de Leys kanalıyla... İbn Abbas'tan bu görüşü riva­yet etmiştir. Burada maksadın; gök kapılarının, onların rûhlaîrfna açılmayacağı, olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü Dahhak, İbn Abbas'­tan rivayet etmiş, Süddî ve birçokları da böyle söylemişlerdir. İbn Ce-rîr'in rivayet ettiği şu hadîs de bunu desteklemektedir : Bize Ebu Kü-reyb'in... Berâ'dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), günahkâr ki­şinin canının alınmasını şöyle zikretmiştir: Günahkâr kişinin ruhu göğe yükseltilir. Melekler onu yükseltirler. Onların uğradığı hiçbir me­lek topluluğu yoktur ki; bu pis rûh nedir? diye sormasın. Melekler; dünyada iken çağırıldığı isimlerinin en çirkini ile isimlendirip falan­cadır, derler. Nihayet, dünya semasına ulaşırlar ve kapısının açılma­sını isterler. Ama kapı açılmaz. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.) : «On­lara göğün kapıları açılmaz...» âyetini okumuştur. İmâm Ahmed, ha­dîsi bu şekliyle rivayet etmiştir. Bu hadîs Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce'nin muhtelif kanallardan olmak üzere Minhâl İbn Amr"dan ri­vayet ettikleri uzunca hadîsin bir bölümdür.

Hadîsi uzun şekliyle İmâm Ahmed şöyle rivayet eder : Bize Ebu Muâviye'niri... Berâ İbn Âzib'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ansârdan birinin cenazesinden Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte çıkmış­tık. Kabre vardık. Defnedildiğinde Allah Rasûlü (s.a.) oturdular. Biz de etrafına oturduk. Sanki başımız üzerinde kuşlar var' gibiydi. Allah Rasûlü (s.a.) nün elinde bir sopa vardı ve onunla yere vuruyordu. Baş­larını kaldırıp iki veya üç kere : Kabir azabından Allah'a sığının, bu­yurup şöyle devam ettiler: Mü'min kul; dünyadan vazgeçip âhirete yöneldiğinde, gökten ona beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri güneş gibidtr. Yanlarında cennet kefenlerinden bir kefen ve cennet kokuların­dan bir koku vardır. Onun gözünün ulaşabileceği bir yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve başı ucuna oturur. Ey temiz rûh; Allah'tan bir mağfiret ve hoşnûdlukla çık, der. Rûh, su kabından damlanın ak­tığı gibi akarak çıkar. Ölüm meleği onu alır. Melekler; göz açıp kapa­yıncaya kadar o ruhu ölüm meleğinin elinde bırakmayıp hemen alır­lar ve onu kefene, o kokuya koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan misk kokusunun en güzeli çıkar. Onu yükseltirler. Onların uğradığı hiçbir melek topluluğu yoktur ki; bu temiz rûh kimdir? diye sormasın. Me­lekler, dünyada iken onun isimlendirilmiş olduğu isimlerin en güzeli ile falan oğlu falandır, derler. Nihayet dünya semâsına ulaşır ve onun açılmasını isterler. Ve dünya göğü onun için açılır. Her semânın Mu-karrebûn melekleri, onu bir sonraki semâya kadar geçirirler. Nihayet yedinci semâya ulaştırdıklarında; Allah Teâlâ : Kulumun kitabını îl-liyyîn'de yazınız ve onu yere iade ediniz. Muhakkak Ben onları oradan yarattım, oraya iade edeceğim ve başka bir sefer arılan oradan çıkara­cağım, buyurur. Ruhu (yeryüzüne) iade edilir. İki melek gelip onu oturturlar ve ona : Rabbm kim? diye sorarlar. O : Rabbım Allah'tır, der. Ona : Dinin nedir? derler. O : Dinim İslâm'dır, der. Ona : Size gön­derilen şu adam kimdir? derler. O : O, Allah'ın Rasûlü (s.a.)dür, der. Ona : İlmin nedir? derler. O : Allah'ın kitabım okudum, ona îmân et­tim ve onu doğruladım, diye cevab verir. Gökten bir nida şöyle sesle­nir : Kulum, doğru söyledi. (Kabrini) cennette döşeyin, onu cennetten giydirin ve ona cennetten bir kapı açın. Ona cennetin rahatlığı ve hoşluğu gelir ve kabri, gözünün uzanacağı yere kadar onun için geniş­letilir. Ona güzel yüzlü, güzel elbiseli ve hoş kokulu bir adam gelir. Seni sevindiren şeyle ferah bul, bu, sana va'dolunan gündür, der. Mü'-min kul ona : Sen kimsin? Yüzün hayır getiriyor, der. O da : Ben senin sâlih amelinim, diye cevab verir. Kul: Ey Rabbım, kıyameti kopar, kı­yameti kopar ki aileme ve malıma döneyim, der.

Kâfir kul ise, dünyadan ayrılıp âhirete yöneldiğinde; gökten ona, siyah yüzlü melekler iner. Yanlannda palaslar vardır. Onun gözünün ulaşabileceği bir yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelip baş ucuna oturur ve : Ey pis rûh, Allah'tan kızgınlık ve öfkeyle çık, der. Rûh cese­dinde dağılır da, ölüm meleği onu; şişin, ıslanmış yünden çıkarılışı gibi çıkarıp alır. Ruhu çıkardığında, melekler onu Ölüm meleğinin elinde göz açıp kapayıncaya kadar bırakmayıp alır ve o palaslara koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan leş kokusunun en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükseltirler. Uğradıkları hiçbir melek topluluğu yoktur ki; bu pis rûh kinidir? diye sormasın. Onlar dünyada isimlendirilmekte ol­duğu isimlerin en çirkini ile falan oğlu, falandır; derler. Nihayet, onu dünya semâsına ulaştırırlar ve dünya göğünün açılmasını isterler de o, açılmaz. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) : «Onlara göğün kapıları açılmaz ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler.» âye­tini okudu. Allah Teâlâ : Onun kitabını en alt yerdeki Siccîn'de yazınız, buyurur da onun ruhu atılır. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) : «Kim, Allah'a ortak koşarsa, gökten düşüp te kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçu­ruma attığı şeye benzer.» (Hacc, 31) âyetini okudular. Sonra o kişinin ruhu, cesedine iade edilir. İki melek gelip oturtur ve ona : Rabbın kim­dir? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Onlar : Dinin nedir? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Onlar : Size gönderilen şu adam kimdir? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Gökten seslenen birisi şöyle nida eder : Ya­lan söyledi, (kabrini) ateşten döşeyin. Ve ona cehennemden bir kapı açın Ona cehennemin sıcaklığı ve sıcak .rüzgârı gelir. Kabri kendisinin üs­tüne o kadar daraltılır ki; kaburgaları darmadağın olur. Ona çirkin yüzlü, çirkin elbiseli, pis kokulu bir adam gelir ve : Seni, üzüleceğin bir şeyle müjdelerim. İşte bu, sana va'dolunan gündür, der. Kâfir kul: Sen kimsin? Yüzün kötülük getiriyor, der de o kişi: Ben senin çirkin amelinim, der. O zaman kul: Ey Rabbım, kıyameti koparma, der. İmâm Ahmed, bu hadîsin bir benzerini Abdürrezzâk kanalıyla... Berâ İbn Âzib'den rivayet etmiştir. Onda şöyle geçer: Nihayet ruhu çıkınca yerle gök arasındaki ve gökteki her melek ona duâ eder. Gök kapılan açılır. O kapı halkından hiç kimse yoktur ki; ruhunun kendilerinden önce yükseltilmesi için Allah'a duâ etmesin. Hadîsin sonunda ise, şöyle denilmektedir: Onun için kör, sağır ve dilsiz birisi çıkarılır. Elinde bir tokmak vardır. Eğer onu bir dağa vursa dağ tuz buz olurdu. O kişiye öyle bir vurur ki toprak olur. Sonra Allah Teâlâ onu eski haline getirir de zebânî tekrar vurur. Öyle bir bağırır ki, insan ve cin dışında her şey onu işitir. Berâ der ki: Sonra onun için cehennemden bir kapı açılır ve ona ateşten bir döşek hazırlanır.

İmâm Ahmed, Neseî, İbn Mâce ve îbn Cerîr —lafız İbn Cerîr'in-dir—in Muhammed İbn Amr İbn Atâ kanalıyla... Ebu Hüreyre'den ri­vayet ettikleri bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Me­lekler; ölünün yanına gelirler. O, sâlih bir kişi ise; teiniz ceseddeki hu­zurlu rûh çık, övülmüş olarak çık. Rahat ve hoş kokulu, öfkeli olmayan bir Rabb ile seni müjdeleriz, derler. O, göğe yükseltilinceye kadar böyle söylemekte devam ederler. Göğün kapılarının ona açılması istenir. Bu kimdir? diye sorulduğunda; falandır, derler. Temiz bir cesedde olan ey temiz rûh, merhaba. Övülmüş olarak gir. Rahat ve hoş koku ile, öfkeli olmayan bir Rabb ile seni müjdeleriz, denilir. Nihayet o rûh Allah Teâ-lâ'nın olduğu semâya ulaştırılıncaya kadar ona böyle söylenilir. Ölen kötü bir kişi ise; ey pis cesedde olan pis rûh, çık. Kötülenmiş olarak çık. Kaynar su, irin ve ona benzer diğer kötülükleri sana müjdeleriz, derler. Rûh çıkıncaya kadar böyle söylerler. Sonra göğe yükseltilir ve ona göğün kapısının açılması istenilir. Bu kimdir? diye sorulur. Onlar falancadır, derler. Pis cesedde bulunan pis rûh, sana merhaba yok. Kö-tülenmiş olarak dön. Muhakkak ki, gök kapılan sana açılmaz, derler. Ve gökle yer arasında salıverilir de kabre gider.

İbn Cüreyc, «Onlara göğün kapılan açılmaz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Onların ne amellerine ve ne de ruhlarına göğün kapılan açıl­maz. Bu ifâde, her iki kavli de kendinde toplamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

«Ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de gire­mezler.» âyetindeki kelimesini, Cumhur deve ile tefsir et­mişlerdir. İbn Mes'ûd : O, dişi devenin yavrusu olan devedir. —Bir riva­yette ise dişi devenin eşidir— demiştir. Hasan el-Basrî: Deve, iğne de­liğine girinceye kadar, diye yorumlamıştır. Ebu'l-Âliye ve Dahhâk da" böyle söyler. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî de, İbn Abbâs'tan böyle rivayet ederler. Mücâhid ve İkrime ise; İbn Abbâs'ın bu kelimeyi, şeklinde okuduğunu ve anlamının : Kaim ip, iğne deliğin­den geçinceye kadar, demek olduğunu söyler. Bu; Saîd İbn Cübeyr'in tercih ettiği görüştür. Bir rivayete göre ise o, bu kelimeyi gemi halatı anlamında olmak üzere şeklinde okumuştur. Bu, çok kalın iptir. Allah Teâlâ : «Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerine de örtüler vardır.» buyuruyor ki; Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, bu âyet­teki İm döşekler; in ise örtüler, olduğunu söyler.

Dahhâk İbn Müzâhim ve Süddî de böyle söylemişlerdir. «Biz, zâlimleri işte böyle cezâlandırmz.»[25]

 

42 — îmân edip te sâ]ih ameller işleyenlere gelince; —ki Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yük-lemeyiz.— işte onlar, cennetliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.

43 — Göğüslerinde kinden ne varsa söküp   atmışızdır.

Altlarından ırmaklar akar ve derler ki: Hamdolsun Allah'a ki; bizi buna hidayet etti. Eğer Allah bizi hidayete erdirme-miş olsaydı, biz hidayete erecek değildik. Andolsun kî; Rab-bımızın peygamberleri hakkı getirmişlerdir. Onlara: Yap­makta olduklarınızdan dolayı mirasçısı kılındığınız cennet işte budur, diye seslenilir.

 

İmân ve Salih Amel

 

Allah Teâlâ; mutsuzların durumunu zikrettikten sonra mutlu olan­ların durumunu zikredip : «(Allah'ın âyetlerini inkâr eden ve ona karşı büyüklenenlerin tersine) îmân edip te sâlih ameller işleyenlere gelin­ce...» buyuruyor. Allah Teâlâ burada, îmânın ve amelin kolay olduğu­na işaretle şöyle buyuruyor : «Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemeyiz. îşte onlar, cennetliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar. Göğüslerinde kin (ve çekememezlik)den ne varsa söküp atmışızdır.» Nitekim Buhârî'nin Sahîh'inde, Katâde kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Mü'minler ateşten kurtulduklarında, cennetle cehennem arasında bir köprüde durdurulurlar da dünyada iken aralarında olan haksızlık­lardan dolayı onlara kısas yapılır. Nihayet bunlardan temizlendikle­rinde cennete girmelerine izin verilir. Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a yemîn ederim ki; onlardan birisi, cennetteki evinde dünyadaki evinden çok daha rahat ve orayı çok daha beğenir durumdadır.

«Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır. Altlarından ır­maklar akar...» âyeti hakkında Süddî şöyle der: Cennet ehli, cennete sevkedildiklerinde ona ulaşırlar ve kapısı yanında bir ağaç bulurlar. Ağacın gövdesinde iki kaynak vardır. Birisinden içerler ve kalblerindeki hased ve kin sökülüp atılır. İşte bu, «Şarâb-ı Tahûr»dur. Diğerinden de yıkanırlar ve üzerlerine güzel nimetler akar da ondan sonra ebediyyen dağınık olmazlar ve asla yorulmazlar. Bunun bir benzerini, Ebu İshak... Mü'minlerin emîri AH İbn Ebu Tâlİb'den rivayet etmiş olup, inşaallah «Rablarından sakınanlar ise fevc fevc cennete götürüldüler...» (Zümer, 73) âyetinin tefsirinde gelecektir. Allah'a güvenir ve O'na tevekkül ederiz.

Katâde'nin rivayetine göre; Hz. Ali (r.a.), şöyle demiştir : Ben, Os­man, Talha ve Zübeyr'in Allah Teâlâ'nın haklarında: «Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır.» buyurduklarından olacağımıza uma­rım. Bunu İbn Cerir rivayet etmiştir. Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Uyeyne'nin... Hasan'dan rivayetine göre; Hz. Ali şöyle demiştir : Allah'a yemin olsun ki «Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmısızdır.» âyeti, biz Bedir halkı hakkında nazil olmuştur.

Neseî ve İbn Merdûyeh —lafız İbn Merdûyeh' indir— in Ebu Bekr îbn Ayyaş kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Cennet halkından herkes ateşte oturacağı yeri görür ve: «Şayet Allah bana hidâyet etmeseydi...» der. İşte bu, onun için bir şükür olur. Cehennem halkından herkes de, cennette otu­racağı yeri görür ve: Keski Allah bana hidâyet bahşetseydi, der. İşte bu da, onun için bir hasret olur.

Cennet halkı; cehennemliklerin cennetteki yerlerinin mirasçısı olup (cennete girdiklerinde) kendilerine şöyle seslenilir: «Yapmakta olduk­larınızdan dolayı mirasçısı kılındığınız cennet, işte budur.» Sizin amel­leriniz sebebiyle rahmet size ulaşmış ve cennete girmiş, amellerinize gö­re duraklarınıza yerleşmiş oldunuz. Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü: İyi bilin ki; sizden birinin ameli, onu asla cennete koymayacaktır, buyurmuş; sen de mi ey Allah'ın Rasûlü? de­mişler de şöyle cevab vermiş; Ben dahi. Şu kadar var ki Allah Teâlâ kendi rahmeti ve lutfu ile beni korumuştur.[26]

 

44 — Cennet ashabı, cehennem ashabına: Rabbımı-zın bize va'dettiğini hak bulduk. Siz de Rabbınızm size va'dettiğini hak buldunuz mu? diye seslenirler. Evet, dediler. Bunun üzerine aralarında bir münâdî: Allah'ın la' -neti; zâlimlerin üzerinedir, diye seslendi.

45 — Onlar ki; Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler. Ve onlar, âhireti de inkâr edenlerdir.

 

Cennet ve Cehennem Halkı

 

Allah Teâlâ; duraklarına yerleştiklerinde cennet halkanın, cehen­nem halkına nasıl hitâbda bulunacağını haber vermektedir. Bu, bir ayıplama ve azarlama şeklindedir. uRabbımızın bize va'dettiğini hak bulduk. Siz de Rabbınızın size va'dettiğini hak buldunuz mu?» Onlar da bu soruya; evet, diye cevab verirler. Nitekim Allah Teâlâ Sâffât sûresinde, kâfirlerden dostu olandan bahisle şöyle buyurur : «Bir bakar ve onu cehenemin ortasında görmüştür. Der ki: Allah'a andolsun ki; az kaldı beni de mahvedecektin. Rabbımın lutfu olmasaydı, ben de oraya götürülenlerden olacaktım. Biz bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Ancak ilk ölümümüz müstesna ve azâblandmlmayacağız da.» (Sâffât, 55 - 59). Başına gelen azâb ve ceza sebebiyle, dünyada iken söylemiş olduğu söz­leri inkârla onu (dünyadaki kâfirlerden olan dostunu) ayıplar ve suç­lar. Nitekim meleklerin onları ayıplaması da böyledir. Onlara şöyle diyeceklerdir: «Yalanlayıp durduğunuz ateş işte budur. Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz? Girin oraya. Sabretseniz de, sab-retmeseniz de artık birdir. Çünkü siz, ancak işlediklerinizin karşılığına çarptırılıyorsunuz, denir.» (Tur, 14-16). Aynı şekilde Allah Rasûlü (s.a.) de, Bedr günü Kalîb kuyusuna atılan (müşriklerin) ölülerini ayıp­lamış ve şöyle nida etmiştir : Ey Ebu Cehl İbn Hişâm, ey Utbe İbn Rabîa ve ey Şeybe ibn Rabîa —Allah Rasûlü, onların başkanlarının isim­lerini birer birer saydı— Rabbınızın size va'dettiğini hak buldunuz mu? Muhakkak ki ben, Rabbımın bana va'dettiğini hak buldum. Ömer : Ey Allah'ın elçisi, sen ölmüş ve kokuşmuş bir kavme mi hitâb ediyorsun? demiş. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a yemîn ederim ki; siz, benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitir değilsiniz. Fakat onlar cevab veremezler, buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Bunun üzerine aralarında bir münâdî: Allah'ın la'-neti zâlimlerin üzerinedir, diye seslendi.» buyurduktan sonra; onları şöyle niteler : «Onlar ki; Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler.» Onlar, insanları peygamberin getirmiş olduğu Allah'ın yoluna ve şeriatına uymaktan akkorlar. Ve kimsenin uymaması için bu yolun eğri büğrü olmasını arzularlar. «Ve onlar, âhireti de inkâr edenlerdir.» Onlar âhiret yurdunda Allah'a kavuşacaklarını inkâr ederler, bunu ya­lanlar, doğrulamaz ve inanmazlar. Bu sebepledir ki; yapmış oldukları kavlî ve fiilî kötülüklere hiç aldırmazlar. Zîra onlar, bu yüzden hesaba çekileceklerinden ve azâbdan korkmazlar. İşte insanların iş ve sözde en kötüleri bunlardır.[27]

 

46  — İki taraf arasında bir perde vardır. A'râf üze­rinde de her birini sîmâlarıyla tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere: Size selâm olsun, diye seslenirler. Bunlar henüz girmeyen, ama uman kimselerdir.

47  — Gözleri cehennem ashabından tarafa çevrilince de; Rabbımız, bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundur­ma, derler.

 

A'râftakiler

 

Allah Teâlâ; cennet halkının, cehennem halkı ile karşılıklı konuş­malarını zikrettikten sonra, cennet ile cehennem arasında bir perde olduğuna işaret buyurmaktadır. Bu; cehennem halkının, cennete ulaş­masını engelleyen bir maniadır. İbn Cerîr der ki: Bu, Allah Teâlâ'nın : «Nihayet onların arasına içinde rahmet, dışında azâb olan bir sûr çekilir.» (Hadîd, 13) buyurduğu sûr'dur. Bu, Allah Teâlâ'nın : «A'râf üzerinde de... adamlar vardır.» buyurduğu A'râf'tır. Sonra İbn Cerîr kendi isnadı ile Süddî'nin «İki taraf arasında bir perde vardır.» âyeti hakkına şöyle dediğini rivayet eder : O, sûr'dur, o A'râf'tır. Mü'câhid ise; A'râf m, cennet ile cehennem arasında bir perde, üzerinde kapı olan bir sûr olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr; A'râfm, kelimesinin çoğulu olduğunu söyler Araplarda, yeryüzünden yüksek olan (yükse­len) her şeye adı verilir. Horozun ibiğine de (baştan) yüksek olduğu için adı verilmiştir. İbn Cerîr'in Süfyân İbn Vekî' ka­nalıyla... Sevrî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: A'râf, horoz ibiği gibi bir sûr'dur.

İbn Abbâs'tan gelen rivayetlerden birinde ise; A'râf'in cennetle ce­hennem arasında bir tepe olduğu belirtilmiştir. Cennet ile cehennem arasında günahkârlardan bazı insanlar burada hapsedilmişlerdir. Yine ondan gelen rivayetlerden birine göre; A'râf, cennet ile cehennem arasın­da bir sûr'dur, demiştir. Dahhâk ve tefsir âlimlerinden bir çoğu da, böy­le söylemişlerdir, Süddî ise şöyle der : A'râf'a bu ismin verilmesinin sebe­bi; buranın ashabını insanların tanımalanndandır. A'râf ashabının kim­ler olduğu hususunda müfessirlerin ifâdeleri muhteliftir. Ancak hepsi de birbirine yakın olup aynı mânâya döndürülebilir: Buna göre A'râf ta-kiler; kötülükleri ile iyilikleri müsâvî olan bir topluluktur. Huzeyfe, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve selef ile haleften bir çoğu böyle demişlerdir. Bu, merfû' bir hadîste de kaydedilmiştir. Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn îsmâîlfin... Câbir İbn Abdullah'tan rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne iyilikleri ve kötülükleri müsâvî olan kişi sorulduğunda, şöyle buyurdular: Bunlar, A'râf ashabıdır. Cennete girmemişlerdir, ama girmeyi ummaktadırlar. Hadîs bu yönden rivaye­tinde garîbdir. İbn Merdûyeh hadîsi başka bir şekli ile Saîd İbn Seleme İbn Ebu Hüsanı'dan, o da Muhammed İbn Münkedîr'den, o ise Müzeyne kabilesinden bir adamdan rivayet ederler ki; o adam şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne A'râf ashabı sorulduğunda, şöyle buyurdular: Onlar, babalarının izni olmaksızın, onlara karşı gelerek (cihâda) çıkan ve Allah yolunda öldürülen kimselerdir. Saîd İbn Mansûr da şöyle der : Bize Ebu Ma'şer'in... Yahya İbn Abdurrahmân el-Müzenî'den, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne A'râf ashabı sorulduğunda, şöyle buyurdular : Onlar, babalarına karşı gelerek Allah yolunda öldürülen kimselerdir. Babalarına karşı gelme­leri; onların cennete girmelerine; Allah yolunda öldürülmüş olmaları da cehenneme girmelerine engel olmuştur. Hadîsi bu şekliyle İbn Mer­dûyeh, İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim muhtelif kanallarla Ebu Ma'şer'den rivayet etmişlerdir. Hadîsi bu şekilde İbn Mâce de merfû' olarak îbn Abbâs ve Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet etmektedir. Ancak bu merfû' haberlerin sıhhatini Allah bilir. Bunlardan kısa olan ikisi, mevkuf du­rumdadır. Bu da yukarda zikredilene (merfû' olanların sıhhatinin şüp­heli olduğuna)  delâlet eder.

İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb'un... Huzeyfe'den rivayetine göre; ona A'râf ashabı sorulduğunda şöyle demişti: Onlar iyilikleri ve kötü­lükleri müsâvî olan bir topluluktur. Kötülükleri; onları cennetten alı­koymuş; iyilikleri de cehennemden geri bırakmıştır. Allah Teâlâ onlar hakkında hüküm verinceye kadar; orada sûr üzerinde tutulmuşlardır, îbn Cerîr bu hadîsi, başka bir kanaldan daha geniş olarak rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bize İbn Humeyd'in... Şa'bî'den rivayetine göre;, o, şöyle demiştir : Abdülhamîd İbn Abdurrahmân yanında Kureyş'in kölesi Ebu Zinâd Abdullah İbn Zekvân olduğu halde, bana gönderilmiş­lerdi. Onlar, birden daha önce söylemedikleri şekilde A'râf ashabından bahsetmeye başladılar. Onlara dedim ki: Dilerseniz size Huzeyfe'nin zikrettiklerini haber vereyim. Onlar, söyle, dediler. Dedim ki: Huzeyfe, A'râf ashabını zikredip şöyle dedi: Onlar; iyiliklerinin kendilerini ce­hennemden kurtardığı, kötülüklerinin de kendilerini cennetten alıkoy­duğu kimselerdir. Gözleri cehennem halkına çevrildiğinde: Rabbımız, bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, derler. Onlar bu halde iken Rabbm onlara gelir (tecellî eder) ve şöyle buyurur: Gidin, girin cennete. Muhakkak Ben sizi bağışladım.

Abdullah İbn el-Mübârek der ki: Ebu Bekr el-Hüzelî kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan rivayete göre; o, şöyle demiştir : İnsanlar kıyamet günü hesaba çekilecek. İyilikleri kötülüklerden bir fazla olan, cennete gire­cek. Kötülükleri iyiliklerinden bir fazla olan da, cehenneme girecek. Sonra AUah Teâlâ'nm : «Ama kimin tartıları ağır gelirse; o, hoş bir hayat içindedir.» (Kâria, 6 - 7) âyetlerini okuyan İbn Mes'ûd şöyle de­vam etti: Muhakkak ki mizan, bir tane ağırlığı ile hafîf gelir veya ağır çeker. İyilikleri ve kötülükleri eşit olan ise, A'râf ashâbmdandır. Bun­lar, sırat üzerinde durdurulurlar. Sonra cennet ve cehennem halkını tanırlar. Cennet halkını gördüklerinde onlara: Selâm size, diye sesle­nirler. Gözleri sollarına çevrilip te cehennem halkını gördüklerinde ise : Rabbımız, bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, diyerek onların duraklarından Allah'a sığınırlar. İyilik sahihlerine gelince; onlara, ışı­ğında yürüyecekleri önlerinde ve sağlarında bir nûr verilir. O gün, her kula ve her ümmete bir nûr verilecektir. Sırat üzerine geldiklerinde; Allah Tâlâ her münafık erkek ve kadının nurunu geri alacaktır. Cennet halkı, münafıkların başına geleni gördüklerinde : «Rabbımiz, ışığımızı tamâmla...» (Tahrîm, 8) derler. A'râf ashabına gelince; onların nuru ellerinde olup geri alınmaz. İşte orada Allah Teâlâ : «Bunlar, henüz cennete girmeyen ama girmeyi uman kimselerdir.» buyurur. Cennete girme umutları, onlar için cennete girmedir. İbn Mes'ûd şöyle demiş­tir : Muhakkak ki kul bir iyilik yaptığında, bunun karşılığında ona on iyilik yazılır. Bir kötülük işlediğinde ise, bu sâdece bir kötülük ola­rak yazılır. Biri, onuna gâlib gelen kişi, muhakkak helak olmuştur. Ha­dîsi îbn Cerîr rivayet etmiştir.

Yine İbn Cerîr der ki: Bana İbn Vekî'nin... İbn Abbâs'tan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: A'râf; cennet ile cehennem arasında bir sûr'dur. A'râf ashabı bu yerdedirler. Nihayet Allah Teâlâ onları bağış­lamayı murâd edince onlar «Hayât» adı verilen bir nehre götürülürler. İki kıyısında altın kamışlar vardır. İnci ile süslüdür. Toprağı misktir. Ona atılırlar da renkleri düzelir. Boğazlarında beyaz bir .ben görülür de, onunla tanınırlar. Nihayet renkleri düzeldiğinde, Rahman onlara gelir ve: Dilediğinizi temenni edin, buyurur. Onlar temennide bulu­nurlar. Ümitleri kesildiğinde; Allah Teâlâ onlara: Temenni etmekte olduğunuz ve daha onun yetmiş katı sizin içindir, buyurur da cennete girerler. Boğazlarında beyaz bir ben vardır. Ve bununla tanınırlar. On­lara cennet halkının yoksulları adı verilir. Hadîsi, İbn Ebu Hatim de babası kanalıyla Cerîr'den rivayet etmiştir. Süfyân es-Sevrî ise Habîb İbn Ebu Sabit kanalıyla... Abdullah İbn Hâris'ten rivayet etmiştir ki; bu, daha sıhhatlidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Mücâhid, Dahhâk ve birçoklarından da rivayet edilmiştir.

Süneyd İbn Dâvûd der ki: Bana Cerîr'in... Ebu Zür'a İbn Amr İbn Cerîr'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne A'râf ashabı sorulmuş ve o şöyle buyurmuştur: Bunlar, kullardan aralarında hüküm verilen­lerin sonuncusudur. Âlemlerin Rabbı; kullar arasındaki hükmünü bi­tirdiğinde : Sizler öyle bir kavimsiniz ki; iyilikleriniz sizi cehennemden çıkarmıştır. Cennete de girmediniz. Sizler, Benim âzadlılanmsınız. Cen­netten dilediğiniz yere gidin, buyuracak. Bu hadîs, hasen ve mürseldir.

A'râf ashabının zinadan olma çocuklar olduğu da söylenmiş olup bu görüşü Kurtubî nakletmiştir.

Hafız İbn Asâkir, Velîd İbn Musa'nın hal tercümesinde Şeybe İbn Osman kanalıyla... Enes İbn Mâlİk'den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den şöyle rivayet etmiştir: Muhakkak ki cinlerin mü'minlerinin sevâblan lehine, azâbları aleyhinedir. Biz, onların sevabını sorduk da şöyle buyur­dular : A'râf üzerindedirler. Muhammed (s.a.) ümmeti ile beraber cen­nette değillerdir. Biz: A'râf nedir? diye sorduk, cenentin duvarıdır. Orda nehirler akar ve orada ağaçlar, meyveler biter, buyurdular. Hadîsi Beyhakî, İbn Büşrân kanalıyla... Velîd İbn Musa'dan rivâeyet etmiştir. Süfyân es-Sevrî ise Husayf'dan, Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder: A'râf ashabı; sâlih, fakîh, âlim kişilerdir. İbn Cerîr der ki: Bize Ya'kûb İbn İbrahim'in... «İki taraf arasında bir perde vardır.» âyeti hakkında Ebu Miclez'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Onlar, meleklerden bir takım kişilerdir ki; cennet ve cehennem halkmı tanırlar. Cennetlik­lere; size selâm olsun, diye seslenirler. Bunlar, henüz cennete girmeyen ama girmeyi uman kimselerdir. Gözleri cehennem ashabından tarafa çevrilince de: Rabbımız, bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, derler. A'râf ashabı, sîmâlarıyla tanıdıkları (cehennemdeki) adamlara seslenirler: Topluluğunuz da büyüklenmeniz de size fayda vermedi, derler. Bunlar mıydı ki; kendilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin etmiştiniz? Râvî'nin söylediğine göre; bu, cennet halkı cennete girdiğindedir. Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve sizler üzülecek de değilsiniz. Bu hadîsin isnadı tâbiîn'den birisi olan Ebu Miclez Lâhik îbn Humeyd'e kadar sahihtir. Ancak bu ifâde, garîbdir ve hadîsin akışının zahirinin hilâfmadır. Cumhurun kavli ise; görüşlerine âyet delâlet ettiği için onun sözünden daha önce tutulmaktadır. Aynı şekilde Mücâhid'in Onlar; sâlih, âlim ve fakîh kişilerdir, sözü de garîbdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kurtubî ve başkaları, A'râf ashabı hakkında oniki görüş nakleder­ler ki, onlardan birisi şudur: Bunlar, sâlih kişiler olup âhiret işlerini bitirir ve gidip insanların haberlerine muttali' olurlar. Bunların; pey­gamberler, melekler oldukları da söylenmiştir.

«Sîmâlarıyla tanıdıkları adamlara seslenirler...» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Cennet hal­kını, yüzlerinin beyazlığı ile; cehennem halkım ise yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Dahhâk da bu görüşü İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. İbn Abbâs'tan naklen Avfî şöyle der: Onların; kimin cennette, kimin ce-henenmde olduğunu bilmeleri; cehennem halkını yüzlerinin siyahlığı ile tanıyıp Allah'ın onları zâlimler güruhu ile beraber bulundurmasın­dan Allah'a sığınmaları için Allah, onları bu mertebeye indirmiştir. On­lar burada cennet halkını selâmlarlar. Oraya girmemişlerdir ama gir­meyi ümîd ederler. Onlar, Allah dilerse oraya gireceklerdir. Mücâhid, Dahhâk, Süddî, Hasan ve Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem de böyle söylemişlerdir. Ma'mer'in Hasan'dan rivayetine göre; o: «Bunlar, henüz cennete girmeyen ama girmeyi uman kimselerdir.» âyetini okumuş ve şöyle demiştir : Allah Teâlâ onların kalblerine bu ümidi sâdece kendileri için dilediği bir değerden dolayı koymuştur. Katâde şöyle der: Allah Teâlâ, bize onların umudianmalarım haber vermiştir.

«Gözleri cehennem ashabından tarafa çevrilince de: Rabbımız; bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, derler.)) âyeti hakkında îbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk şöyle der : A'râf ashabı, cehennem halkına bakıp onları tanıdıklarında : «Rabbımız; bizi zâlimler güruhu ile bera­ber bulundurma, derler.»

Süddî der ki: Cehennemlikler, A'râf ashabına kendilerini cehen­neme götüren bir zümre ile uğradıklarında: «Rabbımız; bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, derler.»

îkrime der ki: Onların yüzleri ateşte dağlanır. Cennet halkını gör­düklerinde ise bu onlardan gider.

«Gözleri cehennem ashabından tarafa çevrilince...» âyeti hakkın­da Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem şöyle der: Onların yüzlerinin siyah, gözlerinin dışarı fırlamış olduğunu gördüklerinde : «Rabbımız, bizi zâlimler güruhu ile beraber bulundurma, derler.»[28]

 

İzâhı

 

 

48  — A'râf ashabı; sîmâlarıyla tanıdıkları adamlara seslenirler: Topluluğunuz da büyüklenmekte olmanız da size fayda vermedi, derler.

49  — Bunlar mıydı ki; kendilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemîn etmiştiniz. Girin cennete; size hiç­bir korku yoktur ve sizler üzülecek de değilsiniz.

 

Allah Teâlâ A'râf ehlinin, cehennemde sîmâlanyla tanıdıkları müş­riklerin ileri gelenlerini ve kumandanlarını ayıplamalarını haber ver­mektedir. Onlar şöyle diyeceklerdir: ((Topluluğunuz, (çokluğunuz) da büyüklenmekte olmanız da size fayda vermedi. (Ne topluluğunuz ve ne de çokluğunuz sizi Allah'ın azabından kurtaramadı. Bilakis azaba ve cezaya dûçâr oldunuz.)»

îbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha; «Bunlar mıydı ki, ken­dilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemîn etmiştiniz.» âyetiyle A'râf ashabı kasdedilmektedir, der. «Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve sizler üzülecek de değilsiniz.» İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed îbn Sa'd'm... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Topluluğunuz da, büyüklenmekte olmanız da size fayda vermedi, derler.» âyeti hak­kında şöyle demiştir: A'râf ashabı, cennet ve cehennem ehline; Allah Teâlâ'nm söylemelerini emrettiği sözleri söylediklerinde; Allah Teâlâ büyüklenenlere ve mal sahiplerine şöyle buyurur: «Bunlar mıydı ki; kendilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemîn etmiştiniz. Gi­rin cennete; size hiçbir korku yoktur. Ve sizler üzülecek de değilsiniz.» Huzeyfe der ki: A'râf ashabı; amelleri eşit olan, iyilikleri kendi­lerini cennete ulaştırmayan, kötülükleri de cehenneme girdirecek kadar olmayan kimselerdir. Onlar, A'râf da tutulurlar. İnsanları, simaları ile tanırlar. Allah Tealâ kullar arasında hükmettiğinde; onlara şefaat iste­meleri için müsâade verir. Âdem'e gelip; ey Adem, sen babamızsın. Rabbın katında bizim için sefâatta bulun, derler. Âdem (a.s.) : Allah'ın benim dışımda kendi eliyle yarattığı, ruhundan ona üfürdüğü, kendisi hakkında; rahmetim gazabımı geçti dediği, meleklerin kendisine secde ettiği birini biliyor musunuz? diye sorar. Onlar; hayır, derler. Âdem: Size sefâatta bulunabilecek kadar amel işlemedim. Size sefâatta bulun­maya gücüm yetmez. Fakat oğlum İbrahim'e gidin, der. İbrahim (a.s.) e varıp rablan katında kendileri için sefâatta bulunmasını isterler. Al­lah'ın kendisine dost edindiği bir kimseyi bilir misiniz? Allah için kav­minin kendisini ateşte yaktığı benden başka birini tanıyor musunuz? diye sorar da, onlar; hayır, derler. İbrahim (a.s.) : Size sefâatta bulu­nabilecek kadar amel işlemedim. Sizin için sefâatta bulunmaya gücüm yetmez. Fakat oğlum Musa'ya gidin, der. Onlar da Mûsâ (a.s.) ya va­rırlar. O, şöyle der: Allah'ın kendisiyle konuştuğu ve sırdaş olarak kendine yaklaştırdığı benden başka birini biliyor musunuz? Onlar; ha­yır, derler. Hz. Mûsâ: Size sefâatta bulunabilecek kadar amel işleme­dim, sizin için sefâatta bulunmaya gücüm yetmez. Fakat îsâ'ya gidin, der. îsâ (a.s.) a varıp ona: Rabbın katında bizim için sefâatta bulun, derler. O : Benden başka Allah'ın babasız olarak yarattığı birini biliyor musunuz? diye sorar. Onlar; hayır, derler. Anadan doğma körü, abraşı iyileştiren, Allah'ın izniyle ölüyü dirilten, benden başka birini tanıyor musunuz? diye sorar. Onlar; yine hayır, derler. îsâ (a.s.) : Ben, ancak kendime hüccet ve delilim. Size sefâatta bulunabilecek kadar amel iş­lemedim, size şefaat etmeye güç yetiremem. Fakat Muhammed (s.a.) e gidiniz, der. Bana gelirler ve ben elimi göğsüme vurup : İşte bunun ehli benim, derim. Sonra yürüyüp Arş'ın önünde dururum. Rabtnma varırım. İşitenlerin, bir mislini işitmedikleri bir övgü bana açılır. Sonra secdeye kapanırım da bana: Ey Muhammed (s.a.), kaldır başını; iste, sana verilecek. Sefâatta bulun, şefaatin makbul-olacak, denilir. Ben, başımı kaldırır ve: Ey Rabbım; ümmetim, derim. Onlar; senindir, buyurur.

Gönderilmiş hiçbir peygamber, Mukarrabûn meleklerinden hiçbirisi kalmaz ki; bu maksaddan dolayı bana gıbta etmemiş olsun. O, Makâm-ı Mahniûd'dur. Onları cennete götürür ve açılmasını isterim. Bana ve onlara açılır ctet, hayat nehri denilen bir nehre götürülürler, tki kıyısın­da inciyle süslenmiş kamışlar vardır. Toprağı misktir, çakılları yakut­tur. Onda yıkanırlar ve cennet ehlinin rengi ve kokusu onlara döner. Böylece parlak yıldızlar gibi olurlar. Ancak göğüslerinde beyaz benler kalır ki; bunlarla tanınırlar ve onlara; cennet ehlinin yoksulları, denilir.[29]

 

50  — Cehennem ashabı; cennet ashabına: Sudan ve­ya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize akıtın, diye seslenirler. Onlar da derler ki: Doğrusu Allah, onları kâ­firlere haram kıldı.

51  — Onlar ki; dinlerini alayla eğlenceye aldılar. Dün­ya hayatı da kendilerini aldattı, işte onlar; bu günlerine kavuşmayı nasıl unutmuşlar idiyse, âyetlerimizi nasıl bi­lerek inkâr etmişler idiyse-, Biz de bugün onları öylece unuturuz.

 

Allah Teâlâ; burada cehennem ehlinin zilletini, onların cennet eh­linin içecek ve yiyeceklerinden istemelerini ve onların bu isteklerine ica­bet edilmeyeceğini haber vermektedir. Süddî der ki: Cehennem ashabı, cennet ashabına «Sudan veya Allah'ın size verdiği nzıktan biraz da bize akıtın.» diye seslenirler. Burada Allah'ın nzık olarak verdiklerinden, yi­yecek kasdedilmektedir. Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem : Onlar cen­net ehlinden yiyecek ve içecek isterler, demiştir. Sevrî, bu âyetin tefsi­rinde... Saîd İbn CÜbeyr'in şöyle dediğini nakleder : Kişi babasına veya kardeşine seslenir ve: Yandım, bana biraz su akıt, der. Kendilerine : Onlara icabet ediniz, buyurulur da : «Doğrusu Allah, onları kâfirlere haram kıldı.» derler. Başka bir şekliyle hadîs Saîd'den ve îbn Abbâs'tan benzer şekilde rivayet edilmiştir. Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem,«doğrusu Allah, onları kâfirlere haram kıldı.» âyetiyle, cennetteki yi­yecek ve içeceklerin kaydedildiğini söylemiştir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbas'tan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Sadakanın en faziletlisi sudur. Cehennem halkının cennet ehlinden yardım istediklerinde : «Su­dan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize akıtm.» diye seslen­diklerini duymadın mı? Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan'ın... Ebu Salih'ten rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ebu Tâüb hastalandığında ona: Şu kardeşinin oğıuna birini göndersen de, sana cennetten bir salkım gönderse. Belki sana bu şifâ verir, dediler. Aracı, Hz. Peygamber (s.a.) in yanına geldiğinde; Ebubekir de yanlarında idi. Ebubekir şöyle konuştu: «Doğrusu Allah, onları kâfirlere haram kıl­mıştır.»

Sonra Allah Teâlâ, kâfirlerin dünyada dinlerini alay ve eğlence edindiklerini, dünyaya, dünyanın zînet ve süsüne aldanıp emredilmiş oldukları âhiret yurdu için amelde bulunmayı terkettiklerini haber ve­rerek onları bu sıfatlarla nitelemektedir.

Allah Teâlâ : «İşte onlar; bugünlerine kavuşmayı nasıl unutmuş­lar idiyse; Biz de bugün onları Öylece unuturuz.» buyurmaktadır ki; onlara, unutulan kişinin muamelesi ile muamelede bulunuruz, demek­tir. Zîrâ hiçbir şey Allah'ın ilminden kaçmaz ve onun dışında kalmaz. Allah hiçbir şeyi unutmaz. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Onların bilgisi, Rabbımm katında bir kitabtadır. Be­nim Rabbım şaşırmaz, unutmaz.» (Tâhâ, 52). Allah Teâlâ bunu ancak onlara bir mukabele kabilinden olmak üzere buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır; «Onlar Allah'ı unuttular. O da onları unuttu.» (Tevbe, 67), «Sana âyetlerimiz gelmişti de; sen, on­ları unutmuştun. Bu gün de sen öylece unutulursun.» (Tâhâ, 126), «Siz, nasıl bugüne kavuşacağınızı unuttuysanız; biz de sizi unutup terkettik.» (Câsiye, 34).

Avfî'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre; o, «Bugünlerine kavuşmayı nasıl unutmuşlar idiyse : Biz de bugün onları öylece unuturuz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Allah Teâlâ, onları hayırdan unutmuş, serden ise unutmamıştır. Ali İbn Ebu Talha, îbn Abbâs'ın şöyle dediğini nak­leder : Onlar, nasıl bugünlerine kavuşmayı terketmişlerse; Biz de on­ları terkederiz, demektir. Mücâhid; onlan ateşte terkederiz, derken, Süddî de: Onlar, nasıl bugünlerine kavuşmaları için ameli terket-mişlerse; Biz de onları, rahmetten terkederiz, demiştir. Sahîh bir ha­dîste belirtildiğine göre; Allah Teâlâ, kıyamet günü kula: Seni evlen­dirmedim mi? (Seni çift kılmadım mı?) Sana ikramda bulunmadım mı? Atları ve develeri senin emrine vermedim mi ve seni reîs olarak tebeanm ganimetlerinin dörtte birini alman için bırakmadım mı? diye soracak da; kul: Evet, diyecek. Allah Teâlâ: Bana kavuşacağını sandın mı? ddye soracak, kul yine hayır, deyince Allah Teâlâ : Sen nasıl Beni unut-muşsan; bugün de Ben seni unuturum, buyuracaktır.[30]

 

52  — Andolsun ki; Biz, onlara bir kitab indirdik. Onu bilgiye dayanarak uzun uzun açıkladık. înanan bir ka­vim için hidâyet ve rahmet olarak.

53  — Onlar onun te'vîlinden başkasını mı bekliyor­lar? Onun te'vîlinin geldiği gün; daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: Gerçekten Rabbımızın elçileri bize hakkı getirmişti. Şimdi bize şefaat edecek var mı ki; şefaat et­sin? Yahut geriye çevrilir miyiz ki, yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım? Onlar gerçekten kendilerini hüsrana uğratmışlardır. Ve uydurageldikleri şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır.

 

Hidâyet ve Rahmet Olan Kitab

 

Allah Teâlâ; kendilerine rasûlünü, kitabıyla birlikte göndermek su­retiyle; müşriklerin ma'zeretini kabul etmediğini, onlardan özrü kaldır­dığını haber vermektedir. Elçisinin getirdiği kitab; uzun uzun açıklan­mış, beyân edici ve beyân edilmiş bir kitabdır. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Bu kitab; âyetleri kesinleştirilmiş, sonra da Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından uzun uzadıya açıklanmıştır.» (Hûd, 1).

Allah Teâlâ : «Onu bilgiye dayanarak (katımızda onun açıklanma­sıyla ilgili ilimle) uzun uzun açıkladık.» buyuruyor ki; başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Onu ilmi ile indirmiştir.» (Nisa, 166). İbn Cerîr bu âyetin Allah Teâlâ'nm : «Bir kitab indirilmiştir sana... Ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.» (A'râf, 2) ve «Andolsun ki, Biz onlara bir kitab getirdik.» âyetiyle te'vîl edilmiş (onlarla açıklanmış) olduğunu söylemiştir. Ancak onun bu sözü, şüphelidir. Zîrâ ara uza­mıştır ve buna dâir bir delil de yoktur. Burada maksad; ancak şu olabilir: Allah Teâlâ onların, âhiret yurdunda uğrayacakları hüsran ve kaybı haber verdiğinde; onlara, elçiler göndermek ve kitablar indir­mek suretiyle, dünya yurdunda da onların ma'zeretlerini ortadan kal­dırdığım zikretmiştir. Nitekim başka bir âyette de : «Biz peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (îsrâ, 15) buyururken; burada da : «Onlar onun te'vîlinden başkasını mı bekliyorlar?» buyurmuştur ki; bu, onlara va'dolunan azâb, ceza, cennet ve cehennemdir. Bunu, Mü-câhid ve bir çokları söylemişlerdir. Rebî' der ki: Hesâb günü tamamla­nıncaya, cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girinceye kadar; onun te'vîlinden bîr şey gelmekte devam eder. Ancak o gün te'vîli tamamlanmış olur.

«Onun te'vîlinin geldiği gün —İbn Abbâs bugünün kıyamet günü olduğunu söyler— daha önce onu unutmuş olanlar (onunla dünya yur-dundayken ameli terkeden ve onu unutmuş görünenler) derler ki: «Ger­çekten Rabbınızm elçileri; bize hakkı getirmişti. Şimdi (bizi içinde bu-, lunduğumuz durumdan kurtarmak için) bize şefaat edecek var mı ki; şefaat etsin? Yahut geriye (dünya yurduna) çevrilir miyiz ki; yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım?» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet­te şöyle buyurur: «Bir görsen; ateşin başında durdukları: Keski geri döndürüiseydik ve Rabbırnızın âyetlerini yalan saymasaydık da mü'min-lerden olsaydık, dedikleri zaman. Hayır, Öteden beri gizleyegeldikleri şeylerle karşılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar, yalancıdırlar.» (En'âm, 27-28). Burada ise şöyle buyurmaktadır: «(Ateşe girmeleri ve orada ebedî kalmaları ile) onlar gerçekten kendilerini hüsrana uğratmışlardır. Ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. (Allah'ın dışında ibâdet edegelmekte oldukları şeyler onlardan uzak­laşıp gitmiş, onlara yardım etmemiş, onlara şefâatta bulunmamış ve içinde bulunduktan durumdan onları kurtarmamıştır.)»[31]

 

İzahı

 

Gök ve yer ta'bîrleri, —bazı insanların ifâde ettikleri gibi— ulvî âlem ile süflî aleme ıtlak olunur. Ancak yücelik anlamına gelen ulviy-yet ve aşağılık anlamına gelen süfliyyet izafî hususlardır. Bütün milletler; tüm varlıkları yaratanın âlemlerin Rabbı Allah olduğu konu­sunda birleşmişlerdir. Allah'tan başka taunlar edinen insanlar; bu tan­rıların ulûhiyyetlerini, muayyen işleri yönetmekle görevlendirilmiş ol­maları esâsına dayandırmaktaydılar. En'âm sûresinde îbrâhîm Aley-hisselâm'ın kıssasının tefsirinde geçtiği gibi, bu varlıklara muhtelif isimler vermekteydiler. Sonra da herşeyin yaratanı olan Allah'a özel bir isim tahsîs etmekteydiler. Arapçadaki Allah ism-i celâl'i gibi bir isim. Yalnızca duâlistler iyiliği yapan, aydınlığı yaratan, karanlığın ya­ratıcısı ve kötülüğün kaynağı olan iki ayrı tanrı olduğunu öne sürü­yorlardı. Allah Teâlâ bu âyette tüm insanlığa seslenerek buyuruyor ki: Sizin Rabbınız bir tek yaratıcı olan ve gökleri, yeryüzünü altı günde halk etmiş olan Allah'tır. Tek başına göMeri ve yeri idare eden O'dur. Öyleyse O'na ibâdet etmeniz ve O'ndan başkasını ilâh edinmemeniz ge­rekir. Gökler ta'bîri; bazan ulvî âlem denilen arş'ın altındaki âlem için kullanılır. Özellikle yedi kelimesiyle birlikte kullanıldığı zaman bu anlamdadır.

Ayetteki «altı gün» ise, Allah Teâlâ'nin günlerinden birer gündür. Allah, o günlerde meydana gelecek amelleri ta'yın etmiştir. Çünkü lügat bakımından gün ta'bîri; o anda meydana gelen şey ile başkalarından ayırdedüen zaman dilimidir. Tıpkı bizim karanlık ve aydınlık arasında belirlediğimiz günlerimizin arzettiği özellik gibi. Arapların günleri, der­ken de arapların savaş ve düşmanlık ile karşı karşıya geldikleri zaman­lar kasdedilir. Musa'nın, kavmine hatırlatması emredilen Allah'ın gün­leri ise, Allah'ın İsrâiloğullanna çeşitli nimetlerini vermiş olduğu zaman dilimleridir. Nitekim Allah Teâlâ âyet-i kerîme'de : «Doğrusu, Rabbmın katında sizin saydıklarınızdan bin yıl gibi olan bir günde.» buyurmak­tadır. Kıyamet gününü tavsif ederken de «Mikdân elli bin sene olan bu­günde» buyurmaktadır. Buradaki günlerin, bir gece ve gündüzle sınır­lanmış olan ve yine bizim bildiğimiz saatlarla yirmidört saati içine alan yeryüzü günlerinden bir gün olması düşünülemez. Çünkü bizim gün­lerimiz, yeryüzünün yaratılmasından sonra meydana gelmiştir. Binâ­enaleyh böyle bir günün yeryüzünün yaratılmasından Önceki zaman dilimlerinde geçerli olması, hangi delile istinâd edebilir? Nitekim Fus-silet sûresinde Allah Teâlâ, göklerin ve yeryüzünün yaratılışını ifâde ederken; bizim belirttiğimiz niteliklere sahip gün anlayışına temas ederek şöyle buyurur : «Siz yeri iki günde yaratanı mı inkâr ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbıdır, de. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onu kutlu kıldı, nzıklannı arayanlar için yeryüzü­nün bitkilerini düzgün olarak dört devre içinde yetiştirmesi kanununu koydu. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne; isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin, dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler. Allah, bunun üzerine iki gün içinde yedi gök varetti. Ve her göğün işini kendisine bildirdi. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koruduk. İşte bu, bilen, güçlü olan Allah'ın kanunudur.» (Fussüet, 9 -12). Keza gökyüzüyle yeryüzünün varedilişlerinin aslının ve maddelerinin durumunu Enbiyâ sûresinde şöyle ifâde buyuruyor: «O küfredenler görmezler mi ki göklerle yeryüzü bitişik idiler. Onları Biz ayırdık. Ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?» (En­biyâ, 30).

Bu âyetten bazı meseleler çıkarılmaktadır. Şöyle ki:

1- Göklerle  yeryüzünün yaratıldığı  ana  madde;   duman  idi. «Müfredat» isimli eserinde Râğıb'ın ifadesiyle, duman gibiydi. Celâl ise; buradaki duman anlamına gelen «Duhân» ta'bîrini, yükselen bu­har olarak tefsir etmiştir. Beydâvî der ki: Bu, karanlık bir cevherdir. Belki de Allah Teâlâ onunla, gökyüzünün bileşimi sağlanmış bulunan küçük parçaları kasdetmiştir.

2- Bu duman maddesi, Önce tek bir kütle halindeyken, sonra Al­lah Teâlâ bunları birbirinden ayırmış ve bu ayrılan maddelerden bu yeryüzüyle yedi gökyüzünü yaratmıştır.

3- Yeryüzünün yaratılışı, iki gün içerisinde olmuştur. Bu sırada kara parçalarıyla sarp dağlar oluşmuştur. Bitki, yiyecek ve hayvan tür­leri ise daha sonraki bunu tamamlayan iki günde gerçekleşmiştir ki, bu süre toplam dört gündür.

4- Bitki ve hayvan türünden bütün canlılar sudan yaratılmıştır.

Buradan anlaşılıyor ki; yeryüzünün yaratılış günlerinin ilki; yer­yüzünün içinde bulunduğu zamanların birinci gününde olmuştur. Bu ilk gün, duman halinde bulunan ana kütleden maddeler kopmuş, doğ­rudan doğruya veya dolaylı olarak varlıklar bu maddelerden meydana gelmiştir. İkinci gün; suyun hâkim olduğu zamandır. Üçüncü gün; ka­raların oluştuğu zamandır ki, burada .«sarp parçalar koparak biraraya gelmiş ve dağlar teşekkül etmiştir. Dördüncü gün; bitki ve hayvan gibi bütün türlerin sudan canlı olarak ortaya çıktığı zamandır. Bu yaratılış merhalelerini ifâde eden zaman dilimleri, içice de bulunabilir. Genel olarak gök ise; yeryüzü halkına nisbetle yüksekte olan âlemdir. Gök­yüzünün dilimleri, duman olan ana maddeden iki günde tesviye edil­miştir. Tıpkı yeryüzünün cirminin iki günde yaratılmış olduğu gibi. Göklerle ilgili husustan yeri gelince söz edilecektir.

Âyetlerin toplamından elde edilen bu açıklamalar; çağımızdaki kâi­natla ilgili ilim dallarında araştırma yapan bilginlerin kanâatlanyla uyuşmaktadır. Buna göre; bu gök ve yeryüzünün yaratılmış olduğu madde, Nebula adı verilen duman biçiminde bir maddeydi. Nebulanm maddesi, bir bütün halinde ve birbirine bitişik İdi. Sonra Nebuladan bazı parçalar ayrıldı. Çağdaş bilginler bu konuyu, âyet-i kerîme'de özet­lendiği tarzda kâinattaki yaratılış kanunlarından elde ettikleri bilgilerle -^şâyet bu bilgiler doğru ise— aynen âyet-i kerîmeler gibi tasvîr et­mektedirler. Âyetlerin ifadesiyle bu bilgiler uyuşursa; mesele yoktur. Tamâmı veya bir kısmı doğru olmasa da bu âyetlerin ifâdesinden bir şeyi eksiltmez. Bilginler diyorlar ki: Nebulanın meydana geldiği ana madde, çok küçük ve hareketli parçacıklardan oluşuyordu. Genel cazibe (Gravitation) kanunu uyarınca, birbirine çekim gücü t&tbîk ettikleri için biraraya gelmiş ve toplanmışlardı. Bir büyük küre haline gelen bu maddeler, kendi mihveri etrafında dönüyordu. Hareketin fazlalığı sebebiyle bu büyük kürede parlama oldu ve ışık ile ısı teşekkül etti. İşte bizim kâinatımızın ilk kürresi olan güneş dediğimiz muazzam ateş yumağı böylece meydana geldi.

Yine bilginler diyorlar ki: Güneşe bağlı olan ve onun etrafında dönen gezegenler de bu ateş küresinin parçalanıp bölünmesi sonucu meydana gelmiş ve bu bölünen parçalar da tıpkı güneş gibi kendi ekseni etrafında dönmeye başlamıştır. Bu kopan parçalardan birisi de, bizim üzerinde yaşadığımız ve bir zaman güneş gibi alevli olan yer küresidir. Bilâhare yerküresi önceden belirlenmiş uzun bir zaman periyodu içe­risinde, yanan gaz merhalesinden su merhalesine geçmiş. Çünkü su buharının' oluştuğu ana elementler yeryüzünde pek çokmuş. Yanan gazlar, atmosfere doğru yükseliyor ve burada soğuyarak buhar haline dönüşüyordu. Böylece, su teşekkül ediyordu. Teşekkül eden su, tekrar yeryüzüne İniyor ve yeniden buharlaşarak atmosfere doğru yükseliyor­du. Nihayet bu gelişmeler sonunda yeryüzünde suyun hâkim olduğu su dönemi başladı. Bunun arkasından sukürenin içindeki elementlerin birleşmesi sonucu kara parçalan oluştu. Bu kara parçalan içerisinde madenler ve gerek hayvan türünden, gerekse bitki türünden canlılar doğdu. Kara parçalan içerisindeki madde akımlarının hareketi, be­lirli oranlar ve ölçüler içerisinde birleşmesi sonucunda canlı dediğimiz varlıklar meydana geldi. Arkeolojik ve Paleontolojik çalışmalar sonunda-yapılan araştırma ve kazılarda; yeryüzünün bazı tabakalannın, bitki ve hayvan fosillerinden yoksun olduğu görülmektedir ki; buna göre o mıntıkalar, yeryüzünde bitki ve hayvan türünün doğmasından önce teşekkül etmiştir.

Bu ve diğer açıklamalar; yeryüzünün oluşması, kâinattaki kanun-lan ve basit elementlerin nitelikleri, hareketleri, madenlerin meydana gelişi, canlı varlıklann ana maddesini teşkil eden protoplazma mad­desi, protoplazmanın besin alıp parçalanarak doğup yeni hücreler teş­kil etmesi, organik cisimlerin oluşmasını sağlayan hücre ve dokularla alâkalı bilgiler, bütün bunlar âlemin merhale merhale yaratıldığının ve sabit bir kanuna, muntazam bir düzene göre tanzim edildiğinin ifade­sidir. Kâinatta başıboş hiçbirşey bulunmadığının göstergesidir. Hikmet dolu kitabımız; varolduğu bilinen, ancak teferruatı konusunda henüz yeterince kesin bilgi edinemediğimiz genel nitelikte gerçekleri gözü­müzün önüne sermektedir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: «Doğrusu Biz, herşeyi bir ölçüye göre yaratmışladır.» Ve yine buyurur ki: «Ve O, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre takdir etmiştir.» Allah, elçisi Nûh Peygamberin kavmine seslenişini anlatarak şöyle buyurur: «Siz niçin Allah'tan haya etmezsiniz. Halbuki O, sizi merhale merhale yaratmıştır. Görmez misiniz Allah Teâlâ nasıl yedi kat göğü halk etmiştir? Onlarda ayı nûr, güneşi de çıra yapmıştır. Ve Allah sizi yerden bitki bitirirce-sine bitirmiştir.» Kur'an'ın i'câzınm örneklerinden biri de Allah Teâla'-nın bu kitabın indiği zamanda onunla muhâtab olan insanların bilme­dikleri gerçekleri, onların kafasını hayrete düşürmeyecek ve zihinlerini bozmayacak şekilde açıklaması ve kısaca bu konulara temas etmesidir. Allah'ın bilip te insanların bilmedikleri tafsilâta gelince; bunların Öğ­renilmesi, insanlığın o alanla ilgili bilim ve tekniklerde gelişip ilerle­mesine bağlıdır.

Kâinatın yaratılışı ve nizâmıyla ilgili konularda, Avrupa'hlann kendilerine malettikleri ve kendi buluşları olduğunu söyledikleri birçok bahiste îslâm bilginleri zamanlarından çok daha önce doğru bilgiler vermişlerdir. Bunun en güzel örneği Fahreddîn Râzî'nin söylediği şu ifâdelerdir: Öyle görünüyor ki; bu ma'mûre-i dünya geçmiş zamanlar­da denizlerle kaplı idi. Denizlerde yapışkan bir çamur meydana geldi ve bu çamurun açılması sonucu taşlaşma oldu. Yelin ve selin aşındır­ması sonucu sarp dağlar meydana geldi. Bu kanâati doğrulayan husus­lardan birisi de; kırdığımız zaman bazı taşların içerisinde sedef ve balık gibi su canlılarının parçalarını görmüş olmamızdır.

Bazı dar görüşlü ve zayıf fikirli kimseler; kâinatın anîden nizâm ve düzen olmaksızın yaratılmış olması fikrinin yaratıcının varlığına ve kudretinin azametine en büyük delil olduğunu iddia etmektedirler. Ve bu kanâatlannı destekleme sadedinde, Allah Azze ve Celle'nin kâinat­taki kanunlarını ve yaratılış nizâmını inceleyen araştırmacılardan bir kısmının küfre gitmelerini delil göstermektedirler. Halbuki onların küfrü, yaratıcının san'atının inceliğini göremeyip yanılmalarından kay­naklanmaktadır. Kâinattaki nizâmın kendiliğinden ve tesadüfen mey­dana geldiğini kabul etmelerindendir. Ma'kûl ve doğru olan görüş şu­dur : Âlemdeki nizâm; Allah'ın kudretini, eserlerindeki hikmetini, vah-dâniyyetini gösteren bilgi, tecrübe, irâde ve ihtiyar konusunda en önemli bir delildir. Çünkü âlemde görülen nizâmın birliği, Allah Teâlâ'-mn birliğini ifâde etmektedir. Mevcûd bir şeyi gören kişinin zihnine; ilk anda o şeyin kör bir tesadüfün boşluğa attığı bir taş misali kendi­liğinden meydana geldiği kanâati hâsıl olur ve bunu birden fazla kişi­lerin gerçekleştirdiği fikri doğar. Hangi akıllı kişi, çölde gördüğü bdr kum yığınıyla muhteşem bir köşkün yapısı karşısında farklılık gözet­mez. Zenginlerin ihtiyâçlarım gidermek için odalar, mutfaklar bina ettiklerini düşünmez. Öyleyse bu büyük âlemdeki umûmî nizâmın ve bu nizâmın dayandığı kanunların birliğinin, tesadüfün eseri veya. bir­den çok irâdenin mahsûlü olduğunu kim düşünebilir? Kesinlikle kimse düşünemez.

Denilirse ki; haberlerde ve eserlerde vârid olduğuna göre; âyetlerde söz konusu edilen bu altı gün, bizim dünyamızın günlerinden birer gündür. Bazı müfessirlerimiz bunu, dünya günü ile açıklamışlardır. Nitekim îmâm Ahnıed'in Müsned'inde ve Müslim'in Sahihinde Efou Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîste, o şöyle der: Rasûlullah (s.a.) elimden tuttu ve dedi ki: Allah Teâlâ toprağı cumartesi günü yarattı. Dağlan pazar günü yarattı. Ağaçlan pazartesi günü yarattı. İstenme­yen şeyleri salı günü yarattı. Işığı çarşamba günü yarattı. Yeryüzüne canlıları perşembe günü yaydı. Hz. Âdem'i de cum'a günü ikindiden sonra yarattı. O, yaratıklann sonuncusu olarak cum'a günündeki saat-lann en son anında ikindi ile akşam arasında yaratılmıştır. Bu ifâdeden anlaşılıyor ki; yaratılış, bir anda ve kendiliğinden olmuştur. Her türün yaratılışı, bizim kısa günlerimizden bir günde tekerrür etmiştir.

Buna cevab olarak denilir ki: Bu konuda nakledilen rivayetlerin, haberlerin ve eserlerin hepsi isrâüiyyât'tan alınmıştır ve bu hususta merfû' bir hadîs de yoktur. Ebu Hüreyre'nin hadîsi bu konuda zikre­dilen hadîslerin en sağlamıdır. Ancak o da, ifâde olarak Allah'ın kita­bındaki ifâdeye aykındır. Senedi sizi aldatmasın. Müslim'in bunu, diğer rivayetleri gibi Haccâc İbn Muhammed el-A'ver kanalıyla îbn Cüreyc'-den nakletmiş olması muhtemeldir. Tehzîb et-Tehzîb isimli eserde ve diğerlerinde belirtildiği gibi Müslim Ömrünün sonunda zilini bulanıkken de hadîs rivayet etmiştir. Zahir olan odur ki; bu hadîs de, Müslim'in zihninin karışmasından sonra rivayet 'ettiği hadîslerden birisidir. Hafız İbn Kesîr tefsirinde bu âyeti tefsir ettikten sonra der ki: Bu hadis, ya­ratılışı yedi güne çıkarmıştır. Halbuki Allah Teâlâ, bunun altı gün ol­duğunu belirtmektedir. Bu sebeple Buhârî ve daha başka hafızlar, bu hadîsin rivayeti konusunda söz söylemişlerdir. Ebu Hüreyre'nin bu ha­dîsi Kâ'b el-Ahbâr'dan rivayet ettiğini ve peygambere kadar çıkarıl­madığım belirtmişlerdir. Allah en iyisini bilendir. Yani bu hadîsin Ebu Hüreyre'ye kadar çıkarılması, Haccâc İbn A'ver'in karıştırması sonu­cudur. Allah Teâlâ daha önce bize Ebu Hüreyre'nin mu'an'an (An fulân şeklinde devam eden hadîs rivayeti)  hadîsleri hakkındaki zorlukları çözme imkânını lütfetmişti. Onun uydurma ve bâtıl isrâiliyyât hurafe­lerinden çoğunu müslümanlarm arasına sokan Kâ'b el-Ahbâr'dan ri­vayeti hakkında bazı müşkülleri çözmek bize nasîb oldu. (...) Bazı bü­yük hadîs hafızlarının bu hadîsin sima' yoluyla duyarak işitildiğkıe dâir aleyhte söz söylemeleri de bizi takviye sadedinde bir belgedir. Kaldı ki rivayet tefsiri nakledenlerden birçoğu; Kâ'b el-Ahbâr'dan bunun aksi rivayetler de nakletmelerdir. Nitekim İbn Ebu Şeybe'nin ondan nak­line göre; o, şöyle demiştir : Allah gökleri ve yeri pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cum'a günleri yaratmıştır. Her gün için bin yıl koymuştur. Keza eski bilginler arasında gün ta'bîriyle, bin yılın kasde-dildiğini söyleyenler de vardır. Nitekim Dahhâk'm İbn Abbâs'tan ri­vayeti ve Mücâhid ile Ahmed İbn Hanbel'den naklettiği rivayetler bu­nun örneğidir. Bu da gösteriyor ki; her ne kadar onlar, bu günlerle bizim dünyamızın günlerine benzer bir maksadı kasdetmişlerse de, bu ilk beş gün bizim sayılarımızdan alınmış olan beş gün ifadesiyle de-yimlediğimiz hususlardan farklıdır.

İmâm Ahmed ve Müslim'le diğerlerinin Ebu Hüreyre'den naklet­tikleri hadîste, Hz. Âdem'in yaratılışının cum'a günü olduğu konusuna gelince; eğer bu rivayet Kâ'b el-Ahbâr'ın naklettiği isrâiliyyâttan de­ğilse, şüphesiz ki Hz. Âdem'in yaratılışı, yeryüzünün yaratılışından sonra olmuştur ve yeryüzünün bildiğimiz günlerinin teşekkülünü ta'-kîben gerçekleşmiştir. Biz deriz ki: Allah ve Rasûlü en iyisini bilir ya, işte burada sözü edilen cum'a günü yeryüzünün oluşumundan son­raki cum'a günüdür. Pussilet sûresinde belirtildiği gibi, yeryüzünün ya­ratıldığı dört günden bir gün değildir.

Göklerin ve yerin yaratılışıyla ilgili olarak Tevrat'ın tekvîn kita­bında anlatılanlar, çağdaş bilginlerin belirttikleri bilgilere aykırı düş­mektedir. Bu çok açık olan aykırılığı gidermek için bilginler, yoruma başvurmuşlardır. İşte kitab ehli olan din bilginlerinin bazılarının itiraf ettiği bu gerçek, Tevrat'ın diğer bölümleri gibi tekvîn bölümünün de Allah tarafından vahyedilerek indirilmiş olduğu 'konusuna yöneltilen tenkîdlerin en önemlilerinden biri sayılır. Onlar günü, uzun zaman olarak tefsîr etmişlerdir. Ancak Tevrat'ta; akşam oldu, sabah oldu di­yerek bu konudaki yoruma imkân vermeyen ifâdeler önlerine problem çıkarmıştır. Nitekim Tevrat'ın tekvîn babında bu konuda şöyle denilir : Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu. Ve en­ginin yüzü üzerinde karanlık vardı. Ve tanrının ruhu suların yüzü. üzerinde hareket ediyordu. Ve tanrı dedi: Işık olsun ve ışık oldu. Ve tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve tanrı ışığı karanlıktan ayırdı. Ve tanrı ışığa gündüz, karanlığa gece dedi ve akşam oldu ve sabah oldu bir gün. Ve tanrı dedi: Suların ortasında kubbe olsun ve sulan sulardan ayırsın. Ve tanrı kubbeyi yaptı ve kubbe altında olan sulan kubbe üzerinde olan sulardan ayırdı. Ve böyle oldu. Ve tann kubbeye gök dedi ve akşam oldu ve sabah oldu ikinci gün. Ve tanrı dedi: Gök altındaki sular bir yere biriksin ve kuru toprak görünsün ve böyle oldu. Ve tanrı kuru toprağa; yer, dedi ve suların birikintisine; denizler, dedi. Ve tanrı iyi olduğunu gördü. Ve tann dedi: Yer; ot, tohum veren seb­ze ve yer üzerinde tohumu kendisinde olup cinslerine göre meyve ve­ren ağaçlar meydana gelsin ve böyle oldu ve yer ot cinslerine göre tohum veren sebze ve tohumunun kendisinden olup cinslerine göre meyve veren ağaçlar çıkardı. Ve tann iyi olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu üçüncü gün. Ve tann dedi: Gündüzü geceden ayır­mak için gökkubbesmde ışıklar olsun ve alâmetler için ve vakitler için ve günler ve seneler için olsunlar. Ve yer üzerine ışık. vermek için gök-kubesinde ışıklar olarak bulunsunlar. Ve böyle oldu. Ve tann daha büyük olan ışığı gündüze hükmetmek için ve küçüğünü geceye hük­metmek için iki büyük ışık yaptı, yıldızlan da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek ve gündüze ve geceye hükmetmek ve ışığı karanlıktan ayır­mak için tanrı onlan göklerin kubbesine koydu. Ve tanrı iyi olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu dördüncü gün.

Ve tann dedi: Sular, canlı mahlûkların sürüleriyle kaynaşsın ve yerin üstünde gökler kubbesinin yüzünde kuşlar uçsunlar. Ve tann büyük deniz canavarlarını ve sulann kendilerine kaynaştığı, cinslerine göre hareket eden her canlı mahlûku ve cinsine göre her kanatlı kuşu yarattı. Ve tann iyi olduğunu gördü. Ve tann; semereli olun, çoğalın ve denizlerde suları doldurun, karada kuşlar çoğalsın, diyerek onlan mü­barek kıldı. Ve akşam oldu ve sabah oldu beşinci gün.

Ve tann dedi: Yer, cinslerine göre canlı mahlûklan, sığırlan ve sürünen şeyleri ve cinslerine göre yerin hayvanlarını çıkarsın. Ve 'böyle oldu. Ve tann yerin hayvanlarını cinslerine göre ve sığırlan cinslerine göre ve toprakta sürünen herşeyi cinslerine göre yaptı. Ve tann İyi olduğunu gördü. Ve tanrı dedi: Suretimizde benzeyişimize göre insan yapalım ve denizin balıklarına ve göklerin kuşlarına ve sığırlara ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen herşeye hâkim olsun. Ve tann in­sanı kendi suretinde yarattı. Onu tannnın suretinde yarattı. Onlan erkek ve dişi olarak yarattı. Ve tann onlan mübarek kıldı. Ve tann onlara dedi ki: Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve de­nizin balıklarına ve göklerin kuşlarına ve yer üzerinde hareket eden her canlı şeye hâkim olun. Ve tann dedi: İşte bütün yeryüzü üzerinde olup tohum veren her sebzeyi ve kendisinde ağaç meyvesi olup tohum veren her ağacı size verdim, size yiyecek olacaktır ve yerin her hayva­nına ve göklerin her kuşuna ve kendisinde hayat nefesi olup yeryüzünde sürünen her şeye bütün yeşil otu yiyecek olarak verdim. Ve böyle oldu. Ve tanrı yaptığı herşeyi gördü ve işte çok iyi idi. Ve akşam oldu ve sabah oldu altıncı gün.

Ve gökler ve yer ve onların bütün orduları tamamlandı. Ve tanrı yaptığı işi yedinci günde bitirdi. Ve yaptığı bütün işten yedinci günde istirahat etti. Ve tanrı yedinci günü mübarek kıldı ve takdis etti. Çün­kü tanrı yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti. (Ahd-i Atik, Tekvin, 1-2).

Kutsal kitabın sözlüğü isimli eserinde doktor Poust tekvin bölü­münün birinci ve ikinci babını özetledikten sonra şöyle der: Herhangi bir kişi bu iki bölümde sözü edilen yaratılış kıssasının astronomi, jeo­loji, zooloji ve botanik bilimlerine uymadığımı söylerse biz ona şöyle karşılık veririz:

Bu ifâdelerdeki yaratılışla ilgili sözler, bütünüyle ilmî sözler de­ğildir.

Bu ifadeler, ilmin belli başlı kaidelerine tamamen uymamaktadır. Çünkü bizim bu konulan derinliğine araştırma imkanımız yoktur. An­cak bilginler şu konuda birleşmişlerdir: Madde ışıktan öncedir ve ışı­ğın meydana gelmesi için şarttır. Yayılan ışık, güneşlerle gezegenler şeklinde bütün maddenin birleşmesinden önce olmuştur. Gök cisimleri, yeryüzünün üzerinde duran kişiler İçin ancak yeryüzünün yüzeyindeki buharlar kalktıktan sonra görülebilir. Bütün bunlar ise bitkisel ve hay-vânî hayattan önce olmuştur. İnsan, hayvani yaratılışın son basama­ğıdır.

Biz deriz ki (Reşîd Rızâ) doktor Poust'un iddia ettiği bu birlik bu­rada araştırılması gereken konu değildir. Ancak eğer Kur'an, yaratı­lışla ilgili Tevrat'taki bilgileri tekrarlamış olsaydı Tevrat'ı reddeden­lere karşı Doktor Poust'un vermiş olduğu cevaba benzer bir şekilde cevafo vererek meseleyi te'vîle yeltenmeye hiçbirimiz razı olmazdık. Çok açıktır ki; tekvin kitabı, yaratılışın detaylarını açıklamak üzere hazır­lanmış bir kitabdır. Binâenaleyh realiteye aykırı olması doğru olmaz. Eğer Allah tarafından vahiy eseri ise, gerçeklerle çelişmemesi lazımdır. Kur'an'a gelince; Kur'an bu konuyu, yalnızca Allah'ın birliği ve ibâ­dete lâyık olduğuna delil getirmek için zikretmiştir bunun ötesinde de­tayları açıklama gibi bir maksad gütmemiştir.

Dikkat: Eski keîâmcılardan bir kısmı,' âyet-i kerîme'lerde vârid olan yedi kat gök, Arş ve Kürsî ifâdelerini eski yunan astronomisinde yer alan dokuz felek anlayışıyla uyuşturmaya çalışmışlardır ve demiş­lerdir ki: Yedi kat gök: Zuhal, Müşteri, Merîh, Güneş, Zühre, Utârid ve Yerden müteşekkil olan feleklerdir. Bakara sûresinde söz konusu edilen Kürsî, bütün sabit yıldızların toplandığı sekizinci felektir. Arş ise Atlas diye nitelendirdikleri dokuzuncu felektir. Atlas'ta hiçbir yıldız yoktur. Çağımızdaki astronomi bilginleri, Batlamyus (Ptoleme) astro­nomisinin geçersizliğini testoît etmişlerdir. Dolayısıyla bu konudaki zor­lamaların hepsi, temelsiz kalmıştır. Binâenaleyh bunlara dalmaya ve reddetmeye gerek yoktur. Tıpkı bunun gibi Kur'an âyetlerinden hiç­birini modern ilmin, teknolojinin dayandığı esaslara hamletmeye ken­dimizi zorlamak ta gerekmez. Çünkü Kur'an; insanları âyetleriyle ilme teşvik etmiş ve bu konuda araştırma yapıp çalışmalarını emretmiştir. Dinin bu konudaki hidâyeti, kâinat ilimlerinin ve kanunlarının îmânı takviye etmesinden ve insan fıtratını kemâle erdirmesinden ibarettir Eğer batılı devletler Kur'an'ın gösterdiği bu yolda yürümüş olsalardı, ilmi; öldürme ve felâket için, güçlünün güçsüzü ezmesi için bir vâsıta olarak kullanmazlardı.[32]

 

54 — Muhakkak ki sizin Rabbınız; gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Allah'tır. Gün­düzü; durmadan kovalayan gece ile burur. Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emri ile müsahhar kılınmışlardır. Bilin İçi; yaratma da, emir de O'nundur. Âlemlerin Rabbı olan Al­lah'ın sânı ne yücedir.

 

Göklerin ve Yerin Altı Günde Yaratılması

 

Allah Teâlâ gökleri, yeri ve bunlar arasındakiler ile âlemi altı günde yarattığını haber veriyor. Nitekim Kur*an'da başka bir âyette de bunu haber vermiştir. Altı gün: Pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cum'adır. Bu günde bütün yaratıklar toplanmış, Âdem (a.s.) bu günde yaratılmıştır. Bu günlerin her birerinin, bu günler (dünya, günleri)  gibi olup olmadığında ihtilâf edilmiştir, —Nitekim zihinlere ilk gelen ihtimâl de budur—. Yoksa her bir gün bin sene gibi midir? Nitekim bunu Mücâhid, İmâm Ahmed İbn Hanbel belirt­mişlerdir. Dahhâk'ın rivayetine göre, İbn Abbâs'tan da böyle nakledil­miştir. Çünkü p, yedinci gündür. Ve bu sebeple sebt olarak adlandırıl­mış olup anlamı kesmedir. İmâm Ahmed'in Müsned'inde rivayet et­tiği hadîse gelince; Haccâc'm... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) elimi tuttu ve şöyle buyurdu: Allah Teâlâ toprağı (yeryüzünü) cumartesi günü yarattı. Ondaki dağ­ları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, hoşlanılmayan şeyleri salı günü, nuru çarşamba günü yarattı. Hayvanları perşembe g^mü. yer­yüzüne dağıttı. Âdem'i cum'a günü yaratıkların sonuncusu olarak, ikindiden sonra cum'a saatlarının son saatmda ikindi ile gece arası yarattı. Hadîsi başka bir şekli ile Müslim İbn el-Haccâc Sahîh'inde ve Neseî, Haccâc İbn Muhammed el-A'ver kanalıyla İbn Cüreyc'den riva­yet etmişlerdir. Bunda yedi günün hepsi de doludur. Halbuki Allah Teâlâ «altı günde» buyurmuştur. Bu sebepledir ki, Buhârî ve hafızlar­dan bir çoğu, bu hadîs hakkında konuşmuşlar ve onu Ebu Hüreyre ile Kâ'b el-Ahbâr'dan rivayet etmişlerdir ki bu; merfû' değildir. En doğ­rusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ'nm : «Sonra Arş'a hükmeden Allah'tır.» sözü hakkın­da, insanlar bir çok sözler söylemişlerdir ki; burası bunların genişçe an­latılacağı yer değildir. Ancak bu konuda Mâlik, Evzaî, Sevrî, Leys İbn Sa'd, Şafiî, Ahmed İbn Hanbel, İshâk İbn Rahûyeh ve eski, ysni diğer müslüman imamlardan SeleM Sâlihînin yoluna girilmelidir. Bu yol, bu âyetin keyfiyyeti araştırılmadan teşbihe ve ibtâle gidilmeden gel­diği (inzal olunduğu) gibi kabul edilmesidir. Müşebbihe'nin zihinleri­ne hemen geliveren zahir mânâ; Allah için mümkün değildir. Zîrâ ya­ratıklarından hiçbir şey Allah'a benzemez. «O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, Semî'dir, Basîr'dir.» (Şûra, 11). Bilakis durum; imamla­rın —ki Buhârî'nin şeyhi Nuaym İbn Hammâd eM£uzâî bunlardandır— söylediği gibidir: Kim Allah'ı O'nun yaratığı şeylere benzetirse; kâfir olur. Kim Allah'ın kendi nefsini nitelediği şeyi inkâr ederse; kâfir olur. Ne Allah'ın ve ne de Rasûlünün Allah'ı nitelemelerinde bir teşbîh (ben­zetme) yoktur. Kim Allah Teâlâ için açık.âyetlerde ve sıhhatli haber­lerde vârid olan şeyleri Allah'ın Celâl'ine uygun bir şekilde sabit kabul eder ve Allah Teâlâ'dan eksiklikleri nefyederse; işte o, hidâyet yoluna girmiştir.

Allah Teâlâ : «Gündüzü; durmadan kovalayan gece ile bürür.» bu­yurmuştur. Gecenin karanlığını gündüzün ışığıyla; gündüzün ışığını diğerinin karanlığıyla giderir. Bunlardan her biri diğerini durmadan sür'atlice ve gecikmeden kovalar. Biri gider gitmez diğeri; o gittiğinde ise öbürü hemen gelir. Nitekim Allatı Teâlâ başka bir âyette şöyle bu­yurmaktadır : «Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gider. Bu Azîz, Alîm'in ölçüsüdür. Ay için konaklar ta'yîn etmişizdir. Sonun­da kuru bir hurma dalma döner. Güneş'e aya ulaşmaik düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değildir.' Herbİri bir yörüngede yüzerler.» (Yâ-sîn, 37-40). Allah Teâlâ: «Gece; gündüzü geçecek değildir.» buyur­maktadır ki; hiçbir Vakit onu asla geçecek, değildir. Bilakis arala­rında bir vâsıta (fasıla) olmaksızın biri diğerinin hemen izindedir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Gündüzü; durmadan kovalayan ge­ce ile bürür. Güneş, ay ve yıldızlar, O'nun emri ile müsahhar kılın­mışlardır.» buyurur. Hepsi O'nun kudreti, emri ve dilemesi altındadır. Bu sebeple \- «Bilin ki yaratma da emir de (hükümranlık ve tasarruf da) O'nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah'ın sânı ne yücedir.» buyur­muştur. Başka bir âyette ise şöyle buyurur: «Gökte burçlar vareden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan ayı vareden Allah yücelerin yü­cesidir.»  (Furkân, €1).

İbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ'nm... Abdülazîz eş-Şâmî'den, onun da babasından —ki Sajıâ'bî'dir — rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim, işlemiş olduğu sâlih bir amelden do­layı Allah'a hamdetmez ve kendine' hamdeder (kendini överse), mu-hakak küfretmiş ve ameli boşa gitmiş olur. Kini.de, Allah'ın kulları için emirden bir şey yarattığını (kıldığını) sanırsa, muhakkak Allah'ın peygamberlerine indirdiğini inkâr etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ: «Bi­lin ki yaratma da, emir de O'nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah'ın şanı ne yücedir.» buyurmuştur.

Ebu Derdâ'dan —ki merfû'' olarak da rivayeti vardır— nakledilen me'sûr bir duada şöyle denilmektedir: Ey Allah'ım, hükümranlığın hepsi Senindir. Hamdin tamâmı Senindir. İşlerin hepsi Sana döner.. Senden hayrın tamâmını dilerim. Şerrin de hepsinden Sana sığınırım.[33]

 

İzahı

 

Altı günden mafcsad, altı vakit demektir veya altı gün mikdânn-ca demektir. Çünkü bilinen gün; güneşin .doğuşundan batışına kadar geçen zamandır. Ancak o zamanda henüz bu gün mevcûd değildi. Allah Teâlâ'nın eşyayı bir defada varetmeye gücü yettiği halde, tedricî olarak yaratması O'nun ihtiyarına delildir. Gözlere ibret alınması için bir ör­nektir. İşlerde teennî ile hareket edilmesini teşvik içindir. «Sonra Arş'a hükmetti» kavlinden maksad; O'nun emri Arş'ı hâkimiyyeti al­tına aldı, demektir. Bizim arkadaşlarımıza göre; Arş'a hükmetmek, Allah'ın keyfiyyeti olmayan sıfatlarından birisidir. Mânâ şöyle olur: Allah Teâlâ istikrar, yerleşme gibi bütün hallerden münezzeh olarak kendine yaraşır biçimde Arş'a hükmetmiştir. Arş, diğer cisimleri kuşa-

Altıncı sorunun cevâbı: «Bizim buyruğumuz, ancak bir göz açıp kapama kadar bir andır» âyeti, eşyanın her birinin îcâd ve i'dânuna (yok edilmesine) hamledümiştir. Çünkü bir şeyin îcâdı ve mevcûd olan bir varlığın yok edilmesi tekrarı kabul etmez, ancak bir defada yapı­labilir. Süreç ve mühlet ise ancak bir zaman içinde olur.

Yedinci sorunun cevâbı: Bu suâli sorulmamış kabul etmeliyiz. Çünkü Allah yer ve gökleri altı gün yerine başka bir zaman mikdârın-da ihdas etseydi, aynı suâl yine sorulacaktı. Bazıları bu soruya şöyle cevab vermeye çalışmışlardır: Yedi rakamı, büyük bir şerefi hâizdir. (Bu rakamın şerefi bahsi, kadir gecesinin yirmi yedinci gece olduğu­nun açıklanmasında da geçmektedir). Bu kimseler diyorlar ki: Buna göre altı gün kâinatın yaratılmasında, yedinci günde mülk ve melekû-tun üstün olmasında geçmiştir. Böylece tamamlanma yedi günde ol­muştur.

Dördüncü Mesele: Bu âyette insanlara büyük bir müjde vardır. Çünkü «Sizin Rabbınız yer ve gökleri yaratan Allah'dır» buyurulmak-tadır. Yani, sizi terbiye eden, besleyen, sizin durumunuzu düzelten, size hayırlar gönderip sizden kötülükleri uzaklaştıran öyle biridir ki, O'nun ilim, kudret, hikmet ve rahmetinin mükemmelliği bu muazzam eşyayı yaratma, onlara (sizin için) çeşit çeşit hayır ve faydaları koyma nok­tasına kadar yükselmiştir. Bu hikmet, kudret ve rahmetle mevsûf bir idare edici, besleyicisi olan kimsenin, iyilik ve mutluluk istemek için bundan başka birine müracaat etmesi nasıl yakışık alır? Bu âyette bir incelik daha vardır: «Siz O'nun kullarısınız» denmemiş de, «O, sizin Rabbmızdır» denmiştir. Bir başka incelik de Cenâb-ı Allah'ın kendini bizlere nisbet edince, zâtına «Rabb» demesidir. Bu ise terbiye, lütuf ve ihsanın çokluğunu bildirir. Sanki şöyle buyurmaktadır : Böyle rahmeti bol bir mürebbîsi olan kimsenin O'ndan başka birine ibâdetle meşgul olması nasıl yakışık alır? (Fahreddîn Hâzî, Mefâtîh el-Ğayb, XIV, 96 -101).

Altı günden maksad, altı vakit demektir veya altı gün mikdânn-ca demektir. Çünkü bilmen gün; güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zamandır. Ancak o zamanda henüz bu gün mevcûd değildi. Allah Teâlâ'mn eşyayı bir defada varetmeye gücü yettiği halde, tedricî olarak yaratması O'nun ihtiyarına delildir. Gözlere ibret alınması için bîr ör­nektir. İşlerde teenni ile hareket edilmesini teşvik içindir. «Sonra Arş'a hükmetti» kavlinden maksad; O'nun emri Arş'ı hâkimiyyeti al­tına aldı, demektir. Bizim arkadaşlarımıza göre; Arş'a hükmetmek, Allah'ın keyfiyyeti olmayan sıfatlarından birisidir. Mânâ şöyle olur: Allah Teâlâ istikrar, yerleşme gibi bütün hallerden münezzeh olarak kendine yaraşır biçimde Arş'a hükmetmiştir. Arş, diğer cisimleri kuşatan bir cisimdir. Yüce olduğu için bu ad verilmiştir. Ya da iktidar ve saltanat tahtına benzediği için bu isim verilmiştir. Çünkü işler ve yö­netim Arş'tan iner. Onun mülk anlamına geldiği de söylenmiştir.[34]

 

 

55  — Rabbınıza yalvara yakara gizlice duâ edin. Mu­hakkak ki O, haddi aşanları sevmez.

56  — Islâh olmuşken yeryüzünde fesâd çıkarmayın ve O'na korka korka ve ümitle yalvarm. Muhakkak ki Al­lah'ın Rahmeti; ihsan edenlere çok yakındır.

 

Allah Teâlâ kullarını dünyalarında ve âhiretlerinde kendi yarar­larına olan duaya irşâd buyurup : «Rabınıza yalvara yakara gizlice duâ edin.» buyuruyor. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Rabbını içinden yalvararak ve korkarak... zikret.» (A'râf, 205). Buhârî ve Müs­lim'in Sahihlerinde Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den rivayete göre; o, şöyle de­miştir : İnsanlar, duada seslerini yükseltmişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) : Ey insanlar; kendinize acıyın. Muhakkak ki siz, sağıra ve gâib olan bi­rine dua etmiyorsunuz. Sizin duâ ettiğiniz işiten ve yakın olandır, bu­yurmuştur.

İbn Cüreyc'in Atâ el-Horasânî'den, onun İbn Abbâs'tan «Yalvara yakara ve gizlice duâ edin.» âyeti hakkında; gizlice, sırren, dediğini rivayet etmiştir. îbn Cerîr, âyetteki kelimesini; ona itaat için alçalarak şeklinde; kelimesini ise; kalelerinizin huşu ile, si­zinle onun arasındaki hususlarda onun rablığını ve birliğini sıhhatli bir şekilde bilerek, açıkça ve gösterişle değil, şeklinde tefsir etmiştir.

Abdullah îbn el-Mübârek'in, Mübarek îbn Fudâle'den, onun da Hasan'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: (Eskiden) kişi, bütün Kur'an'ı cem'eder, toplardı da kimse bunu hissetmezdi. Yanında ziya­retçiler olduğu halde kişi, evinde uzun namaz kılardı da ziyaretçileri bunu hissetmezlerdi. Biz, öyle kimselere eriştik ki; yeryüzünde gizlice yapabilecekleri hiçbir amel yoktu ki onu alenî olarak yapsınlar. Müs­lümanlar, çok fazla duâ ederlerdi. Ama onlardan hiçbir ses işitilmezdi. Sâdece Rabları ile kendi aralarında bir fısıltıdan ibaret olurdu. Zîrâ Allah Teâlâ : «Rabbınıza yalvara yakara gizlice duâ edin.» buyurmuştur. Allah Teâlâ başka bir âyette de kendisinden ve fiilinden hoşnûd olduğu sâlih bir kulu zikredip şöyle buyurur: «Hani o, Rabbına içinden yal­varmıştı.»  (Meryem, 3).

İbn Cüreyc der ki: Duada sesi yükseltmek, bağırıp çağırmak mek­ruhtur. Tazarru' ile yalvarıp yakarma ve alçalma emredilmiştir. İbn Cüreyc, Atâ el-Horasâm'den; İbn Abbas'ın «Muhakkak ki O, haddi aşan­ları sevmez.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder : Bu; duada haddi aşmadır. Duadan başka bir şeyde değildir. Ebu Miclez ise, «Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.» âyetinde; Peygamberlerin derecelerini istemeyerek haddi aşanları sevmez, denilmek istendiğini bildirmiştir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî'nin... Sa'd'm kölesinden rivayetine gö­re; Sa'd, çocuklarından birisinin şöyle duâ ettiğini işitmişti: Senden cenneti, nimetlerini, atlaslarım ve bunların benzerini isterim, ateşten, cehennemin zincir ve bağlarından sana sığınırım. Bunun üzerine Sa'd şöyle dedi: Allah'tan çok hayır istedin ve çok serden ona sığındın. Ben, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken İşittim: Öyle bir kavim ge­lecek ki, duada haddi aşacaklar. Semra Allah Rasûlü «Rabbınıza yal-vara yakara gizlice duâ edin.» âyetini tilâvet buyurdular. Ve: Şöyle demen sana yeter: Ey Allah'ım; Senden cenneti, ona yaklaştıracak söz ve ameli isterim. Ateşten, ateşe yaklaştıran söz ve amelden sana sığı­nırım, buyurdu. Hadîsi Ebu Dâvûd da Şu'be kanalıyla Sa'd'dan rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Abdullah îbh el-Muğaffel' den rivayetine göre; o, oğlunun : Ey Allah'ım, cennete girdiğimde cen­netin sağından beyaz bir köşk isterim, dediğini işitmiş ve şöyle demiş­tir : Oğulcuğum, Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın. Ben, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittim: Öyle bir kavim ge­lecek ki; duada ve temizlikte haddi aşacaklar. Hadîsi bu şekliyle İbn Mâce de Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe'den, o ise Affân'dan rivayet etmiştir. Hadîsi Ebu Dâvûd, Mûsâ İbn İsmâîl kanalıyla... Ebu Nuâme Kays İbn Abâye'den rivayetle tahrîc etmiş olup isnadı hasendir. En doğrusunu Allah bilir.

«Islâh. olmuşken yeryüzünde fesâd çıkarmayın.» âyetlyle Allah Teâlâ yeryüzünde fesâd çıkarmayı yasaklamaktadır. Islâh olmuşken fesâd çıkarma ne kadar zararlıdır. İşler doğru giderken; bundan son­ra fesâd çıkarılırsa, kullara bundan daha zararlı bir şey elbette düşü­nülemez. İşte Allah Teâlâ bunu yasaklamış, kendisine ibâdeti, duayı, tazarru'u emrederek : «O'na (katındaki şiddetli azâbdan ve cezadan) korka korka ve (katındaki bol sevabı umarak) ümitle yalvann.» buyur­muştur. Daha sonra Allah Teâlâ : «Muhakkak ki Allah'ın rahmeti ih­san edenlere çok yakındır.» buyuruyor. O'nun rahmeti; emirlerine uyan, yasakladıklarını bırakan ve ihsan edenler için hazırlanmıştır. Nitekim başka bir âyette : «Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara yazacağım.» (A'râf, 156) buyurmuştur. Âyetteki kelimesi, müzekker olarak getirilmiştir. Çünkü sevâb mânâ­sını içermektedir. Ya da Allah'a izafeti ve isnadı sebebiyle müzetoker olmuştur. Bu sebepledir ki, «İhsan edenlere çok yakındır.» buyurmuş­tur, îbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre, Matar el-Varrâk şöyle demiş­tir : Allah'a itaat ederek O'nun, va'dini yerine getirmesini isteyiniz. O, rahmetinin ihsan edenler üzerinde çok yakın olmasına hükmetmiştir.[35]

 

İzahı

 

 

57  — C/dur ki rahmetinin önünde rüzgârı müjdeci olarak gönderir. Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutlan yük­lendiğinde Biz onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her tür mahsûlleri yetiştiririz. îşte ölüleri de böy­lece çıkarırız. Tâ ki, iyice düşünüp ibret alasınız.

58  — iyi ve temiz memleketin bitkisi; Rabbımn izniy­le çıkar. Kötü olandan ise; faydası çok az olandan baş­kası çıkmaz. Şükreden bir kavim için âyetleri işte böyle yerli yerince açıklarız.

 

Rahmet Müjdecisi Rüzgârlar

 

Allah Teâlâ; göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu, yegâne tasarruf sahibi, hâkim, idare edici, emri altında tutan olduğunu zikredip; dil&-diğine güç yetirici olduğu için kendisine duaya kullarını irsâd ettiğin­de Zâtının nzık verici olduğuna, kıyamet günü Ölüleri ancak kendisi­nin geri döndüreceğine işaretle şöyle buyuruyor : «O'dur ki rahmetinin önünden rüzgârı müjdeci olarak gönderir.» Rüzgârı yağmur yüklü bu­lutların önünden yaymış olarak gönderir. Âyetteki kelime­sini olarak da okuyanlar vardır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Rüzgârı müjdeciler olarak göndermesi onun âyetlerindendir.»  (Rûm, 46).

Allah Teâlâ: «Rahmetinin (yağmurun) Önünden...» buyuruyor ki; başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «İnsanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indirmekte ve rahmeti yaymakta olan O'dur. Övülme­ye lâyık olan dost O'dur.» (Şûra, 28), «Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir baksana. Toprağı öldükten sonra nasıl diriltiyor? İşte O, bütün ölü­leri de muhakkak diriltecek. O, her şeye Kâdir'dir.» (Rûm, 50).

«Nihayet bunlar, (rüzgâr) ağır yüklü (içinde bulunan suyun çok­luğundan ağır, yere yaklaşmış ve siyah) bulutlan yüklendiğinde, Biz onu ölü (kurak, bitki bulunmayan) bir memlekete gönderir, su indiri­riz.» Allah Teâlâ başka bir âyette : «ölü toprak, onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik...» (Yâsîn, 33) buyururken, burada da: «Ve onunla her tür mahsûller yetiştiririz. îşte ölüleri de böylece çıkarırız.» buyu­ruyor. Nasıl ölümünden sonra şu yeryüzünü diriltmişsek; aynı şekilde çürümüş cesedleri de çürüdükten sonra kıyamet günü tekrar diriltiriz, buyurmaktadır. Allah Teâlâ gökten su indirecek ve yeryüzüne kırk gün yağmur yağacak. Tanenin yeryüzünde bittiği gibi cesedler kabirlerinde bitecekler. Bu anlam, Kur'an'da çok olup Allah Teâlâ ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesini, kıyamete misâl olarak vermiştir. Bu sebepledir ki: «Tâ ki, iyice düşünüp ibret alasınız.» buyurmuştur. Allah Teâlâ: «İyi ve temiz memleketin bitkisi; Rabbmın izniyle çıkar.» buyuruyor ki iyi ve temiz yer; bitkisini sür'atlice ve güzel olarak çıkarır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Bunun üzerine Rabbı onu, güzel bir kabul ile karşıladı. Önu, güzel bir bifcki gibi büyüttü.» (Âl-i İmrân, 37). «Kötü olandan ise; faydası çok az olandan başkası çıkmaz.» âyeti hakkında Mücâhid ve başkaları;, yosun ve benzeri şeyler, demiş­lerdir. Ali îbn Ebu Talha'nın, bu âyet hakkında İbn Abbâs'tan rivaye­tine göre; bu, Allah'ın mü'min ve kâfir için vermiş olduğu bir misâldir. Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn el-A'lâ'nın... Ebu Mûsâ (r.a.) dan rivayetine- göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah'ın be­nimle gönderdiği hidâyet ve ilmin misâli; çok yağmurun misâlidir. (Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyet bol yağmur gibidir.) O yeryüzüne indiğinde isabet ettiği yerlerden bazısı temizdir. Suyu kabul eder ve bol otlar, bitkiler çıkarır. Bir kısmı da vardır ki; kurak olup suyu tutar. Allah onunla insanları menfaatlandırır. İçerler, sularlar ve zirâat yaparlar. Yeryüzünde bir başka yer daha vardır ki; çukur olup su tutmaz. Bitki de bitirmez. İşte bu; Allah'ın dininde bilgin olan ve Allah'ın gönderdiği ile öğrenen ve öğreten kişinin misâlidir. Başını kal­dırıp bakmayan ve benimle gönderilen Allah'ın hidâyetini kabul etme­yenin misâlidir. Hadîsi, Müslim ve Neseî muhtelif kanallardan olmak üzere, Ebu Üsame Hammâd îbn Üsâme'den, rivayet etmişlerdir.[36]

 

İzahı

 

Rüzgârlar

 

Biliyoruz ki, bugün ilim erbabı rüzgârları çok derin tedkîkler so­nunda çeşitli şekillerde taksîm etmektedirler. Bazı rüzgârlar, kuşlar ve bilumum denizciler için sayısız faydalar te'mîn etmektedir. Biz bugün-kü rüzgârlarla ilgili taksimatı, batı dillerinden olduğu gibi aktarıyor ve Kur'an'ın rüzgârları tavsîf ederken kullandığı ifâdelere dikkatleri çekmek istiyoruz. Zikrettiğimiz âyetleri sâdece bunlardan detaylı ola­rak inceleyeceğiz. Kur'an-ı Kerîm, bize rüzgârlar hakkında şu bilgiyi vermektedir:

«Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun ilâhî âyetle-rindendir.»  (Şûra, 32).

«Sizi, karada ve denizde gezdiren O'dur. Hattâ gemiye binip güzel bir hava ile gittikleri zaman ferahlanırlar, şiddetli rüzgâr gelip her taraftan dalgalar üstlerine hücum ettiğinde boğulacaklarını zanneder­ler. Ve kemal-i ihlâs ile : Eğer bizi bundan kurtarırsan Sana şükür edenlerden oluruz, diye duâ ederler.»  (Yûnus, 22).

«Süleyman'ın emrine de şiddetli rüzgârı bağlı kıldık. Bu rüzgâr onun emri ile mübarek kıldığımız yere doğru eserek onu götürürdü. Biz, her şeyi bilenleriz.» (Enbiyâ, 81).

«O'nun sizi karanın bir tarafı ile yerin dibine batırmasından, yahut üzerinize şiddetli rüzgârla belâ yağdırmasından, nasıl emîn oldunuz? O zaman, kendiniz için hiç bir vekîl ve muhafız bulamazsınız.» (İsrâ, 68).

«Sizi tekrar gemiye bindirip üstünüze şiddetli bir fırtına gönde­rerek ettiğiniz nankörlük yüzünden sizi boğmasından emîn mi idiniz? Sonra sizi Benim azabımdan kurtaracak ve saklayacak birini bulamaz­sınız.»  (İsrâ, 69).

«Âd ise, gayet şiddetli rüzgâr ile helak edildi.-» (Hakka, 6).

«Onlara dünyada zillet ve hakaret azabını tattırmak için uğursuz günlerde üzerlerine şiddetli bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı, elbette daha fazla zelîl ve hakîr edicidir. Onlara yardım da olunmaz.» (Fus-silet, 16).

«Bu cezayı girenlere ve sonradan gelip işitenlere ibret verici, ceza ve takvaya erenlere de bir öğüt yaptık.» (Bakara, 66).

Bazan kasırgalar büyük sarsıntılara sebep olur. Arapların da tanı­dığı ve Akdenizin doğusunda zaman zaman şâhid olunan kasırgaların balık yağdırdığı söylenir ise de; bunun mâhiyeti şundan ibarettir. Ka­sırga, büyük fırtınalarla denizleri coşturarak yükselttiği balıkları, baş­ka noktalara götürmektedir. 50 m. çapında ve 300 m. yüksekliğine ulaş­tığı vâriddir. Hava kütlelerinin belli başlı adlar altında zikredildiği bi­linmektedir. Kur'an-ı Kerîm, değişik âyetlerde bu hava kütlelerinin du­rumu hakkında da bazı bilgiler aktarmaktadır:

«Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. O rüzgârlar, yüklü ve ağır bulutlan kaldırdıklarında ölü olan yere sevk ederiz. Ve onlardan su indiririz. O su ile yerden her türlü meyveler çı­karırız. Bunun gibi Ölüleri de mezarlardan böyle çıkaracağız. Olur ki, düşünüp ibret alırsınız.» (A'râf, 57).                       

«Eğer Biz, bir rüzgâr gönderir de onunla sararmış görürlerse, mu­hakkak ardından Allah'ı ve nimetlerini inkâra koyulurlar.» (Rûm, 51).

«O, Allah'tır ki, rüzgârları gönderir de onunla bulutlan sevk eder... Gökte onlan dilediği gibi yayar, onu parça parça da kılar. Nihayet on­ların arasından yağmurun çıktığını görürsün. O yağmuru, kullarından dilediğine nasîb eder de onlar da sevinirler. Ve birbirlerine müjdeler­ler.»  (Rûm, 48).

«Yahut onda kat kat karanlık, gök gürültüleri, şimşekler bulunan şiddetli yağmur gibidir ki, yıldırımla ölmekten korkarak parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır.» (Bakara, 19).

«Sizden biriniz ister mi ki, kendisinin hurma ve üzüm bahçesi ol­sun, altından ırmaklar aksın. Onda her çeşit meyveler 'bulunsun. O da ihtiyar olup küçük ve zayıf çocukları ölsün. O bahçeye de sam rüzgârı (içinde ateş bulunan bir bora) isabet edip yaksın. îyice düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle beyân eder.» (Bakara, 266).

Bazı rüzgârlar bol yağmur getirdiği gibi bazısı da kuru ve soğuk olur. Bazı rüzgârlarla birlikte bulut, fırtına, şimşek ve yıldırım da iner. Bazan deniz le öylesine dalgalar meydana gelir ki, yüksek duvarları bile aşar. Kasırga, çoğu kerre kül rengi bulutların yeryüzünün üzerine yığılması şeklinde ortaya çıkar. Kasırgayla birlikte bir elektrik boşal­ması olur. Araplar büyük kasırgalara şâhid olmuş değildiler. Sâdece kum fırtınalarını bilmekteydiler. Ama Mısır'da ve deniz sahili olan memleketlerde büyük fırtınaların yangınlara ve yıkımlara sebep ol­duğu bilinmektedir. Kur'an-ı Kerîm bizi, gördüğümüz olayların öte­sine ve derinliğine götürmekte ve ilmî gelişmelere göre değişik bilgiler sunmaktadır.

Rüzgâr, hareket halinde bulunan hava demektir. Havayı harekete sevkeden sebep ise atmosferdeki basıncın azalması veya yükselmesi­dir. Atmosferdeki hava tabakaları; yüksek basınç alanından alçak ba-smç alanına doğru harekete geçer. Ancak dünyamızın ekseni etrafın­da dönmesi, dolayısıyla çevresini saran atmosferin de aynı şekilde ha­reket etmesi rüzgârların da dünyamızın hareketi esnasında dönüp do­laşmasına sebep olmaktadır. Meselâ kuzey yarım küresinde saatin yel­kovanı yönünde dönen rüzgârların,1 bazan yüksek basınç alanının dı­şına atıldığı da görülmektedir. Rüzgârlar tekrar yön değiştirerek de­ğişik alanların oluşmasına sebep olmaktadırlar. Şu halde rüzgârın es­mesi değişik basınç alanlarının etkisi altındaki harekettir. Basınç alan­ları; güneş ışınlarının, yeryuvarlağmın yüzeyine inen eğimin değişme­siyle değişir. Dünyamızın ısı derecesinin değişmesi de buradandır. Gü­neş ışınlan dünyamızın yüzeyine dikey olarak geldiği zaman ısı artar, eğimi azaldıkça ısı azalır. Nitekim kutuplarda, güneş ışınları yüzeye paralel olarak indiği için ısı azalmıştır. Ancak ekvatora yaklaştıkça güneş ışınlarının ısısı da artar. Isının artması neticesinde hava basıncı da azalacaktır.

Tabiî olarak en yüksek ısı dereceleri (alçak basınç) genelikle ek­vator bölgesindedir. Alçak ısı derecesi (yüksek basınç), soğuk ve özel­likle kışı sert geçen kara parçalarında ve kutupların çevresindedir. Rüz­gârlar, İzobar adı verilen eşit basit çizgilerin etrafında hareket ederek yüksek basınç mıntıkalarından alçak basınç mıntıkalarına doğru hızla ilerlerler. Burda genel kurallara tâbi olurlar. Kuzey yarım kürede rüz­gârlar, eşitbasınç alanları hattı boyunca ilerleyerek alçak basınç alan­larına doğru saparlar. Böylece yüksek basınç alanları sağda, alçak ba­sınç alanları da solda kalır., Aym durum güney yarım kürede farklı ce­reyan eder. Bu yüzden rüzgârların genel bir dolanım hattı çizdikleri bi­linmektedir. Buna göre ekvator çizgisi çevresinde alçak basınç alanı yer alır. Bu mıntıka normal olarak ekvator çizgisinin biraz kuzey çiz­gisinin dışında kalır. Güneşin durumuna bağlı olarak kuzey ve güneye doğru hareket ettiği görülür. Bu mıntıkanın ötesinde kuzeyde ve gü­neyde iki yüksek basınç alam bulunmaktadır. Bu alanlar 15 ile 30 ku­zey ve güney enlemleri arasında kalır. Okyanusların üzerinde bu iki enlem daha belirgindir. Güney yarım kürede kara parçaları ku-sey ya­rım küredeki kara parçalarına nisbetle daha azdır. Bu iki yüksekbasınç alanındaki rüzgârlar, çevresindeki alçak basınç alanlarına doğru hare­ket ederler. Ancak alçak basınç alanlarına doğru hareket ederken ek­vator çizgisi yakınında batıya doğru yönelirler ve kuzey yarım küre­deki kuzeydoğu rüzgârlarını meydana getirirler. Güney yarım kürede ise güneydoğu rüzgârlarını meydana getirirler. Biz buna ticâret rüz­gârları adını veririz.

Kutuplara doğru hareket eden rüzgârlar, doğu yönüne doğru sa­parak kuzey yarım kürede güneybatı rüzgârlarını oluştururlar. Güney yarım kürede ise kuzeybatı rüzgarlarını oluştururlar ki, bu rüzgârların hızı şiddetlidir. Bu rüzgârların estiği sıralarda hava basıncı, çok düşer ve zaman zaman mahallî fırtınalar halinde atmosferde sarsıntılar meydana getirir. Bu sıra halinde olan inişler garbı rüzgârlarının estiği alanlarda umûmî bir şekilde dağıtılır.

Kutup mıntıkaları ise şark rüzgârlarının garp rüzgârlarının bu­lunduğu alana doğru bir yüksek basınç bataryası durumundadır. Gö­rülüyor ki, ticirî olan rüzgârlar umumiyetle doğudan esen rüzgâr­lardır. Okyanusların üzerinde bir hayli şiddetle eserler ve bu rüzgârlar Okyanuslara ulaşan güneş ışınlarının ve enerjisinin dağılımında önemli bir rol oynarlar. Okyanuslarda doğu rüzgârları zaman zaman mil­yonlarca inşam korkutan ve gemileri tehdîd eden bir rüzgâr türüdür. Kara parçaların iç kısımlarında ise doğu rüzgârları dağlarla engellenip iç kısımlara kadar inemediği için, Büyük Sahra ve Arap çölünde çok kurudurlar. Batı rüzgârları da sâ'bit değildir. Gerek yönleri, ge­rekse hızlan mahallî havaya göre değişir. Bazan güney bazan güney batı, bazan da batı rüzgârları haline gelir. Atlas Okyanusunda bu batı rüzgârları, denizin ısınan sularını batı avrupa kıyılarına götürür ve 80 derece kuzey enlemine kadar ulaştırır. Bu rüzgârlar yağmur yüklü­dürler. Çünkü havanın soğuması ve ısı derecesinin düşmesi bu rüzgâr­ların taşıdığı su buharlarının yoğunlaşıp bulut haline gelmesine sebep olmaktadır.

Batı rüzgârları, güneşin durumuna bağlı olarak kuzey ve güneye doğru yön değiştirirler. Kışın orta akdeniz bölgesinde ve Mısır'da bir hayli yağış meydana getirir. Hint Okyanusunda ve Umman denizinde ise yaz aylarında ve mevsimlik rüzgârlar meydana gelir. 30 derece gü­ney ve kuzey hatlarının ısı derecesi yükselir, 60 derece kuzey ve güney enlemleri çevresinde ise, batı rüzgârları güneyden esen doğu rüzgâr-lanyla birleşerek bol yağmurların ve musonların oluşmasına sebep olur. Kutup bölgesinde ise hava soğuduğu için bulutlar meydana gelmez, ancak buz dağlan veya çöller meydana gelir. Görülüyor ki rüzgârlann dağılımı veya hareketi, yeryüzünde yağmurun yağmasına ve bitki ör­tüsünün oluşmasına büyük etki etmektedir. Avrupa ve orta akdeniz havzaları gibi ılıman iklim bölgelerinde enlem düşüklükleri adıyla tanımladığımız rüzgârlardan dolayı hava değişik olur. Enlem düşük­lüğü, bir hava parçasından ibarettir ki o bölümde atmosfer basıncı büyük çapta azalır ve merkezde basıncın miktarı 50 milibara ulaşır. Bu düşme meydana geldikten sonra nâdir hallerde olduğu yerde kalır, çoğu zaman batıdan doğuya doğru (kuzey yanm küresinde) hareket eder, atmosfer tabakasında büyük değişiklikler meydana gelir. Düşme­nin genişliği ise değişiklik arzeder. Bazan 3000 km.lik bir çapa ulaştığı gibi bazan 300 km.llk bir çapa ulaşır. Basınç bazan 930 milibara, bazan da 1000 milibara ulaşır. Normal olarak düşüş derecesi 1 km. için 5 mi­libardır. Bazan 1 km. için 15 milibara kadar düşüşün fazlalaştığı görü­lür. Bu düşüşün etkileri, zaman zaman Baltık denizinden orta Akde-nizin kuzeyine kadar uzanır ve bu alanlarda rüzgârlar saat yelkovanı­nın tersi yönünden hareket ederler.

Kış aylarında hava basıncının düşmesi: Bilindiği gibi orta doğuda kış aylarında esen sıcak rüzgarlar, güneye veya güney-batıya doğru yön değiştirirler. Çöllerin iç kısmından gelen sıcak hava, orta doğuda yeterli miktarda su buhannı taşımaz. Nitekim Âd kavminin helak olu­şunu anlatan âyet-i kerîme'de sözü edilen «sarsar» yeli böyle bir yel olsa gerektir: «Âd ise gayet şiddetli bir rüzgâr ile helak edildi. Allah o rüzgârı yedi gece sekiz gün mütemadiyen onların üzerine musallat etti.

Görseydin o kavmi kökünden sökülüp hurma ağaçları gibi düşmüş ve helak olmuşlardı.»  (Hakka, 6-7).

Akdeniz üzerinde daha pek çok basınç alanları vardır ki, bunlardan birisi Kıbrıs üzerindeki alçak basınç alanıdır. Bu alçak basınç alanının oluşmasına belli başlı sebep Küçük Asya ve Balkanlardan esen soğuk rüzgârlardır. Rüzgârların muhtelif yönlere göre hareket ettirilişine göz atıldığı zaman, Yüce Yaratıcının kudret ve hâkimiyet sahasını müşa­hede etmiş oluruz. Gerçek odur ki, rüzgârların hareketi muhkem bir nizâma -bağlıdır. Meteorolojik incelemeler bu nizâmı bize göstermekte­dir. Sözünü ettiğimiz alçak basınç alanlarının yanı sıra bir de yüksek basınç alanları vardır. Yüksek basınç alanları umumiyetle üç ana böl­geye ayrılır. Bunlardan birincisi mevsimlik yükselmedir ki, Sibirya'da kış aylarında meydana gelir. Burada basınç 1050 milibara kadar yük­selir ve bahar ortalarına kadar devam eder. Çok kerre bu yüksek ba­sınç alanından kalkan rüzgârlar kış aylarında Avrupa'ya etki ederler ve ısı derecesini sıfırın altında —25 dereceye kadar düşürebilirler. Kü­çük Asya ile Balkanlar da bu yüksek basınç alanının te'sîri altında ka­lırlar. Bazan da yükselmeler nisbî olur, düzensiz olarak inip çıkar. Yük­sek basınç alanlarında enine görülen yükselmeler, kısa bir süre için meydana gelir. Sonra kaybolup gider. Kış mevsiminde Mısır'ın üzerin­deki yüksek basınç alanları bunun örneğidir. Ekvator rüzgârlarına veya fırtınalarına gelince; bunlar, ekvator çizgisi yakınlarında ısınan Okya­nuslarda meydana gelirler. Batı rüzgârlarının meydana gediği alçak basınç alanlarının tersine genellikle doğudan batıya doğru hareket ederler. Bu rüzgârların estiği en ünlü sahalar Batı Hint adaları, Mek­sika Körfezi, Umman ve Çin denizi, Filipinler, Japon adaları, Hint Ok­yanusu, Madagaskar adalarının doğusu, Büyük Okyanus ve Avustral­ya'nın doğu kesimleridir. Bu rüzgârlara Çin ve Japonya'da Tayfun adı verilir. Kur'an-ı Kerîm'de tayfunların nitelikleri şöylece anlatılmak­tadır : «Yahut derin bir denizde karanlıklar gibidir ki, onu dalga üzer­lerine dalga ve daha üstüne de bulut kaplar. Bunlar birbiri üzerine yı­ğılmış karanlıklardır. O kadar ki elini uzatsa onu bile göremez. Allanın kendisine nûr vermediği kimseye bir ışık yoktur.» (Nûr, 40).

Dikkat edilirse ekvator- bölgelerindeki fırtınaların estiği alanlar, Okyanusların batı tarafında bulunmaktadır, doğu tarafında değil. De­nizlerin üzerinde geçen bu tayfunlar kara kesimlerinin içine doğru gittikçe azalır ve kaybolur. Tayfunların genişliği bazan 80 km. lik 'ba­zan da 500 km. liık alana ulaşır. Bu fırtınalar çok yağmur yüklüdürler. Bazan bir kaç saat içerisinde yüzlerce milimetrelik yağış 'bırakırlar. Yoğunlaşma, sonucu ortaya çıkan ısı, fırtınaların gücü üzerinde büyük te'sîr icra eder. Yan çapı normal olarak yarım kilometreyi bulmayan hacmi küçük fakat yıkıcılıkta son derece güçlü olan -bir diğer fırtına türü de atmosfer basıncının şiddeti düşüp çevrede rüzgâr hızının art­ması neticesinde oluşmaktadır. Bazan rüzgârın hızı saatte 500 km.ye kadar ulaşır. Bu fırtınaların estiği alanlar, Amerika'da Mississipi neh­rinin vâdîsidir. Bu fırtınalar, önüne gelen her şeyi devirir, yakar, yıkar. Bazı deniz fırtınaları da kıyıya yaklaşınca mahallî tûfân halinde çev­reyi suya boğar. Özellikle alçak alanlarda su yükselmelerine sebep olur. Meselâ yaz aylannda Bengal körfezinde böyle fırtınalara rastlanır.

Hava küre yerin çekimine bağlıdır. Bu yüzden bütün ağırlığı ile yeryüzüne yüklenir. Atmosferin herhangi bir yerdeki ağırlığına, atmos­fer basıncı denir. 0° (derece) sıcaklıkta ve deniz kenarında 760 mm. yüksekliğindeki civa sütununun ağırlığına eşit olan atmosfer basıncı normal sayılır. Bundan daha az basınca alçak, daha çok olana yüksek basınç denir. Bazan atmosfer basıncı C.G.S. sistemine uyularak milibar denilen bir birim ile ifâde edilir. Milimetre ile gösterilen basıncı, mili­bara çevirmek için onu 4/3 le, buna karşılık milibarı milimetreye çe­virmek için 3/4 ile çarpmak lâzımdır. Normal sayılan 760 milimetrelik basınç bu hesaba göre 1013,4 milibarlık basınca eşittir. Atmosfer ba­sıncı, yeryüzünden yükseldikçe düşer. Çünkü yukarıya çıkıldıkça, ha-vakürenin kalınlığı ve yoğunluğu azalır. Bu azalma, atmosferin alt kı­sımlarında daha çabuk (2000 metreye kadar her 11 metrede 1 mili­metre), yükseklerde daha yavaş olur. (2000-5000 metre arasında or­talama her 16 metrede 1 milimetre). Yükselti ile basınç arasındaki ba­ğıntıdan faydalanarak barometrelerde yükselti de ölçülebilir. Atmosfe­rin basıncı, havanın sıcaklığına da bağlıdır. Çünkü ısınan hava genişler ve yoğunluğu azalır. Soğuyan hav ise sıkışır ve ağırlaşır. Bu yüzden dünya üzerinde basıncın dağılışı, sıcaklığın dağılışına geniş ölçüde bağlıdır.

Atmosfer basıncının normal basınçtan az olduğu yerlere alçak ba­sınç alanı veya siklon denir. Basıncın normalden fazla olduğu yerler de yüksele basınç alanlarım veya antisiklonları meydana getirirler. Dünya üzerinde, böyle muhtelif değerdeki basınçların nasıl dağıldık­larını göstermek için isobar haritaları yapılmıştır, tsobarlar, atmosfer basıncı eşit olan noktaların birleşmesiyle meydana gelirler. Yeryüzün­de basınç dağılışında sıcaklık büyük rol oynar. Çok ısınan yerler alçak basınç (siklon), az ısınan yerler yüksek basınç (antisiklon) alanı ha­line geçerler. Basınç dağılışını aynca karalar ve okyanuslar, karaların içerisine denizlerin sokulup sokulmayışı, sıcak ve soğuk deniz akıntıları da etkiler.

Hava akıcıdır ve bütün gazlar gibi bir genişleme kabiliyeti vardır. Yeryüzünde yan yana bulunan iki bölgeden daha fazla ısınanı üzerindeki hava sıcaklığı arttığı için genişler, hafifleyerek yükselir. Bu yüz­den aradaki basınç azalır. Yani burada bir siklon alanı meydana gelir. Buna karşı, daha serin olan bölgenin üzerindeki hava soğur ve sıkışır; böylece yoğunluğu artar ve basınç yükselir. Yani burası da bir anti­siklon haline geçer. Tıpkı kurulan bir zemberek gibi, genişleme kuv­veti artan bu hava, komşu alçak basınç bölgesine doğru akmaya baş­lar. Buna biz rüzgar deriz. Rüzgârın hızı, iki bölge arasındaki basmç ayrılığı ne kadar çoksa o kadar şiddetlenir. İki bölge arasındaki basınç ayrılığı kalmayınca rüzgâr da durur.

Rüzgârın hızı, hava kütlesinin bir saniyede kaç metre ilerlediğini söylemekle ifâde edilir. Hızı saniyede 3 metreden az olan rüzgârlar ha­fiftir, 5-7 metre arasında olanlara orta, 9-11 metre arasında olanlara kuvvetli rüzgâr denir.

Rüzgârın yüksek basınç alanlarından (antisiklonlardan), alçak ba­smç alanlarına (siklonlara) doğru estiğini öğrenmiştik. Eğer dünyamız ekseni etrafında dönmeseydi; rüzgârlar, antisiklonlarla siklonlar ara­sındaki en kısa yolu izleyeceklerdi. Fakat dünyanın ekseni etrafındaki bu hareketi, rüzgârların doğrultusunda dâima bir sapma meydana ge­tirir.

Bu sapma, siklon ve antisiklon alanlarında ve her iki yarımkürede birbirine uymaz: Kuzey yarımkürede, antisiklon alanlarında saat ib­resinin hareketine uygun bir şekildedir. Halbuki güney yarımkürede bu hareketin aksinedir. Siklon alanlarına gelince, kuzeyde saat ibresi ha­reketinin aksi yönünde, güney yarımkürede ise bu harekete uygun bir şekildedir. Halbuki güney yarımkürede bu hareketin aksinedir. Siklon alanlarına gelince, kuzeyde saat ibresi hareketinin aiksi yönünde, güney yarımkürede ise bu harekete uygun bir şekildedir. Ekvatoral bölgedeki rüzgârlarda sapma görülmez. FaKat enlem arttıkça sapma da artar. Böylece yüksek enlemlerde rüzgârlar, isobarlara âdeta paralel olarak eserler. Gene bu sapmadan dolayı siklon ve antisiklon alanlarındaki ha­va hareketleri de sarmal şekildedir.[37]

 

59  — Andolsun ki;   Nuh'u kavmine gönderdik de: Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin Ondan başka bir tanrınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım, dedi.

60  — Kavminden ileri gelenler de dedi ki: Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.

61  — Dedi ki: Ey kavmim; bende bir sapıklık yoktur. Ben, ancak âlemlerin Rabbından bir peygamberim.

62  — Rabbımın vahyettiklerini size bildiriyorum. Ve size öğüt veriyorum. Ben, sizin bilmediğinizi de Allah katından biliyorum.

 

Hz. Nuh'un Mücâdelesi

 

Allah Teâlâ sûrenin başında Âdem (a.s.) in kıssasını ve bununla ilgili hususları zikredip bitirdikten sonra, sırasıyla peygamberlerin kıs­salarım zikretmeye başlıyor. Önce Nûh (a.s.) u zikrediyor. Çünkü Âdem (a.s.) den sonra yeryüzü halkına gönderilen ilk rasûl odur. Hz. Nuh'un nesebi şöyledir : Nûh İbn Lâmek îbn Metuşlâh İbn Hanûh —ki bu sanıldığına göre İdrîs (a.s.) olup kalemle yazanların ilkidir— îbn Mürd İbn Mehlîl İbn Kanîn îbn Yaneş îbn Şîd İbn Âdem (a.s.), îbn İshâk ve birçok neseb imâmı Nuh'un nesebini böylece belirtmişlerdir. Muhammed îbn İshâk şöyle der: öldürülen peygamber dışında hiçbir peygamber kavminden Nuh'un gördüğü eziyyeti görmemiştir. Yezîd er-Rakkâşı ise; çok ağladığı için ona Nûh ismi verilmiştir, der. Âdem ile Nûh (a.s.) un zamanları arasında on asır (batın) olup hepsi de İslâm üzere idiler.

Abdullah îbn Abbâs ve tefsir âlimlerinden birçoğu şöyle derler: Putlara ilk tapınma şöyle olmuştur: Bir takım sâlih kişiler ölmüşler, kavimleri bunların kabirlerinin üzerine ma'bedler inşâ ederek onları hatırlamak için ma'bedlere resimlerini yapmışlardı. Hareketlerinde ve ibâdetlerinde onlara benzemek istiyorlardı. Uzun bir zaman geçtiğin­de bu resimleri heykeller biçiminde yonttular. Zaman geçtikçe putlara tapınmaya başladılar. Onlara bu sâlih kişilerin isimlerini vermişlerdi. Onların isimleri Vüdd, Süva1, Yağûs, Yaûk, Nesr idi. Islâhları güçleştiğinde Allah Teâl⠗hamd ve minnet O'nadır— elçisi Nuh'u gönde­rip onlara tek ve ortağı olmaksızın Allah'a ibâdet etmeyi emretti. Hz. Nuh; şöyle demişti: «Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Doğrusu (eğer müşrikler olarak Allah'a ka­vuşursanız) ben sizin için büyük 'bir günün (kıyamet gününün) aza­bından korkarım.)) Kavminden ileri gelenler (efendileri, idarecileri ve büyükleri) de dedi ki: «Biz seni (babalarımızı üzerinde bulduğumuz putlara ibâdeti terketmeye çağırmanda) apaçık bir sapıklık içinde gö­rüyoruz.» Günahkârların durumu işte böyledir. Onlar iyileri hep sa­pıklıkta görürler. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyur­maktadır : «Onları gördükleri vakit: Muhakkak bunlar sapıklardır, derlerdi.» (Muttaffifîn, 32), «O küfredenler inananlar için : Bu iş hayır olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi, dediler. Bununla doğru yola gir­mek arzusunda olmadıkları için, bu eski bir uydurmadır, diyeceklerdir.» (Ahkâf, 11). Buna benzer âyetler pek çoktur.

«Dedi ki : Ey kavmim, bende bir sapıklık yoktur. Ben; ancak âlem­lerin Rabbından gelmiş bir peygamberim.» Ben sapıtmış değilim. Fakat beri, her şeyin Rabbı ve mâliki olan Allah tarafından gelmiş bir elçi­yim. «Rabbımın vahyettiklerini size bildiriyorum. Ve size öğüt veri­yorum. Ben, sizin bilmediğinizi de Allah katından biliyorum.» Peygam­ber; ancak beliğ, fasîh olarak Allah için nasihat eder. Allah'ın yaratık­larından hiçbirisi, bu sıfatlarında onlara erişemez. Müslim'in Sahîh'in-deki bir hadîse göre Allah Rasûlü (s.a.) Arefe günü ashabına —ki onlar, o gün olabildiklerince kalabalık idiler— şöyle buyurmuştu : Ey insan­lar; muhakkak size benden sorulacaktır, ne diyeceksiniz? Onlar: Mu­hakkak ki sen tebliğ ettin, vazifeni yerine getirdin ve nasîhatta bu­lundun diye şehâdet edeceğiz, dediler. Allah Rasûlü parmağını önce göğe kaldırıp, sonra onlara doğru çevirdi ve : Allah'ım, şâhid ol, Al­lah'ım şâhid ol, buyurdu.[38]

 

63 — Sizi uyarması; sizin sakınmanız ve böylece rah­mete kavuşturulmanız için; aranızdan bir adama, Rabbı-nız tarafından bir haber geldi diye mi hayret ediyorsunuz?

64 — Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık. Âyetlerimizi ya­lan sayanları da suda boğduk. Çünkü onlar, gerçekten kör bir kavim idiler.

 

Allah Teâlâ Nuh'un kavmine şöyle dediğini haber veriyor : «Hayret mi ediyorsunuz?...» Buna şaşmayınız. Allah'ın lutfu, ihsanı ve size olan merhametinden dolayı; sizi sakındırması, sizin Allah'ın azabından korkmanız ve O'na şirk koşmamanız için sizden bir adama vahy etmesi şaşılacak bir şey değildir. «Böylece, belki rahmete kavuşturulursunuz.» Allah Teâlâ : «Bunun üzerine onu yalanladılar.» buyuruyor ki; onu ya­lanlamaya ve ona karşı gelmeye devam ettiler. Onunla birlikte ancak çok azı îmân etti. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir yerde bunu belirt­miştir. «Biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık.» âyetindeki kelimesi, gemi anlamındadır. Başka bir âyette bu keli­menin yerine, arapçadaki gemi anlamında olan kelimesi kullanılmıştır ki; o âyet şöyledir: «Biz onu da, gemi arkadaşlarını da kurtardık.» (Anfcebût, 15) «Âyetlerimizi yalan sayanları da suda boğ­duk.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Günahla­rından dolayı bunlar suda boğuldular, ateşe sokuldular ve Allah'dan başka yardımcı da bulamadılar.» (Nûh, 25), «Çünkü onlar (hakka karşı) kör bir kavim idiler. (Görmüyorlar ve doğru yolu bulmuyorlardı.)»

Allah Teâlâ bu kıssada düşmanlarından kendi dostlarının, intika­mını aldığını, elçisini ve inananları kurtardığını, kâfirlerden olan düş­manlarını helak ettiğini açıklamaktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Biz; peygamberlerimize ve îmân etmiş olanla­ra... mutlaka yardım ederiz. O gün zâlimlere ma'zeretleri fayda vermez. La'net onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51 - 52). Bu, Allah Teâlâ'nın dünya ve âhirette kullarıyla alâkalı kanunudur : Güzel âkibet (sonuç), zafer ve gâlibiyyet Allah'tan korkanlarındır. Nitekim Nûh kavmini suda boğarak helak etmiş, Nûh ile inanan ashabını kurtar­mıştır. Zeyd İbn Eslem'den rivayetle Mâlik şöyle der : Ovalar ve dağlar Nûh kavmine dar gelmeye başlamıştı. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eş­lem de şöyle der: Allah Teâlâ Yeryüzü onlarla dolduktan sonra Nûh kavmine azâb etmiştir. Yeryüzünde sahibi ve mâli'ki olmadıkları hiçbir yer kalmamıştı. İbn Vehb, kendisine İbn Abbâs'tan şöyle nakledildiğini söyler: Nûh ile birlikte gemide seksen kişi kurtuldu. Onlardan birisi de Cürhüm olup onun dili arapça idi. Bu hadîsleri ibn Ebu Hatim ri­vayet etmiştir. Son hadîs başka bir şekliyle îbn Abbâs'tan muttasıl ola­rak da rivayet edilmiştir. Allah ondan razı olsun.[39]

 

65  — Âd'a da kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim; Allah'a ibâdet edin. Sizin için O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?

66  — Kavminin ileri gelenlerinden küfretmiş olan­lar : Gerçekten biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz ve doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz, dediler.

67  — Dedi ki: Ey kavmim; bende hiç bir beyinsizlik yoktur. Yalnız ben, âlemlerin Rabbından gelmiş bir pey­gamberim.

68  — Size Rabbımm vahyettiklerini bildiriyorum. Ve ben, sizin için emin bir öğütçüyüm.

69  — Sizi uyarması için aranızdan bir adama Rabbı-nız tarafından bir haber geldi diye mi hayret ediyorsu­nuz? Düşünün ki; »O sizi Nûh kavminden sonra halîfeler yaptı. Yaratılış itibariyle onlardan fazla boy bos verdi. Hem Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki; felaha erdirilesi-niz.

 

Âd Kavmi ve Hûd (a.s.)

 

Allah Teâlâ; nasıl Nûh kavmine Nuh'u göndermişsek, aynı şekilde Âd'a da kardeşleri Hûd'u gönderdik, buyuruyor. Muhammed İbn İshâk der ki: Onlar, Ad İbn İrem İbn Avs İbn Sâm İbn Nûh oğullandır. Ben de derim ki: Bunlar, Allah'ın zikretmiş olduğu ilk Âd'dır. (Ad el-Ûlâ). Onlar, Âd İbn îrem olup yeryüzünde yüksek dağlarda yer tutmuş­lardı. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Görmez misin Rabbın nasıl yaptı Âd'a? O sütunlara sahip İrem'e. Ki o; şehirlerde bir benzeri yaratıl-mayandı.» (Fecr, 6 - 8) buyuruyor ki bu; onların güç ve kuvvetlerinin fazlalığını gösterir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: «Ad kavmine gelince; yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış, biz­den daha kuvvetli kim var? demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Al­lah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı? On­lar, âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.» (Fussilet, 15). Onların ev­leri Yemen'de kum dağlarında idi. Muhammed İbn İshâk'ın Muham-med İbn Abdullah İbn Ebu Saîd kanalıyla Ebu Tufeyl Amir İbn Vâsi-le'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ali İbn Ebu Tâlib'in Hadra-mût'tan bir adama şöyle dediğini işittim. Hadramût ülkesindeki falan falan yerde üzerinde misvak ağaçları, yaban kirazları olan kırmızı çamurla kanşık kırmızı bir kum tepesi gördün mü? Adam: Evet, ey mü'minlerin emîri. Allah'a yemin olsun ki; sen onu görmüş birisi gibi niteliyorsun, deyince Hz. Ali: Hayır, fakat o bana nakledildi, dedi, Hadramût'lu adam: O tepenin durumu nedir ey mü'minlerin emîri? diye sordu. Hz. Alı; Hûd (a.s.) un kabri oradadır, dedi. Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir. Bundan anlaşıldığına göre; onların yurtları Yemen'de idi. Hûd (a.s.) orada defnedilmiştir. Neseb yönünden kav­minin eşrâfındandı. Zîrâ Allah Teâlâ peygamberleri, kabilelerinin en üstün ve şereflilerinden göndermiştir. Fakat onun kavminin yaratılışı nasıl sert ise, kalbleri de aynı şekilde katı idi. Hakkı yalanlamada üm­metlerin en şiddetlisi idiler. Bu sebepledir ki Hûd (a.s.) onları tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdete, O'na itaate ve O'ndan korkmaya ça­ğırmıştır.

«Kavminin ileri gelenlerinden (efendiler ve idarecilerden) küfret­miş olanlar: Gerçekten biz, seni (putlara tapınmayı terketmeye, tek olan Allah'a ibâdete yönelmeye çağırmanda bir sapıklık ve) beyinsizlik içinde görüyoruz. Ve doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz, dediler.» Nitekim Kureyş'in ileri gelenleri de, tek bir ilâha davete şaşmışlar ve şöyle demişlerdi: «Tanrıları bir tek tanrı mı kıldı? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir.» (Sâd, 5).

«Dedi ki: Ey kavmim; bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Yalnız ben, âlemlerin Rabbından gelmiş bir peygamberim.» Ben, sizin sandığınız gibi değilim. Bilakis ben, size her şeyi yaratan Allah'tan hakkı getir­dim. O, her şeyin Rabbı ve mâlikidir.» Size Rabbımm vahyettiklerini bildiriyorum. Ve ben, sizin için emin bir öğütçüyüm. Bu sıfatlar —ki belagat, öğütçü ve emîn olma sıfatlarıdır— bütün peygamberlerin şahit» oldukları niteliklerdir.

«Sizi uyarması için; aranızdan bir adama Rabbmız tarafından bir hatoer geldi diye mi hayret ediyorsunuz?» Sizi Allah'ın azâb dolu gün-leriyle uyarması için içinizden size Allah'ın bir peygamber göndermiş olmasına şaşmayın. Bilakis bundan dolayı Allah'a hamdedin. «Düşü­nünüz ki; o, sizi Nûh kavminden sonra halîfeler yaptı.» Allah'ın size olan nimetini hatırlayın : Nuh'a zıt gitmeleri ve onu yalanlamaları se­bebiyle onun duası üzerine Allah'ın yeryüzü halkını helak buyurduğu Nûh zürriyyetinden sonra sizi yaratmıştır. «Yaratılış itibariyle onlar­dan daha fazla boy bos verdi.» Sizleri cinslerinize göre daha uzun boylu kıldı. Allah Teâlâ Tâlût kıssasında da şöyle buyurmaktadır : «O'na bil­gice de vücûdça da bir üstünlük vermiştir.» (Bakara, 247). «Hem A*İ-lah'm  (size olan)  nimetlerini hatırlayın ki felaha erdirilesiniz.»[40]

 

70  — Dediler ki: Sen bize yalnız Allah'a kulluk et­memiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Şayet sâdıklardan isen; tehdîd ettiklerini getir bize.              

71  — Dedi ki: Gerçekten üzerinize Rabbınızdan bir azâb, bir gazab hak oldu. Allah onlara, kendinizin ve ata­larınızın taktığı bir takım adlar hakkında hiçbir hüccet indirmemişken benimle mücâdele mi ediyorsunuz? Bek­leyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyen­lerdenim.

72  — Biz bunun üzerine, rahmetimizle onu ve bera­berinde bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalan sayıp îmân etmemiş olanların kökünü kestik. Onlar zâten mü'-minler değillerdi.

 

Allah Teftlâ; onlann Hûd (a.s.) a karşı azgınlıklannı, sapıklıkla­rını, inâdlannı ve inkârlannı haber vererek şöyle buyuruyor: «Dediler ki: Sen, bize yalnız Allah'a kulluk etmemiz için mi geldin?» Nitekim Kureyş kâfirleri de şöyle demişlerdi: «Hani demişlerdi ki: Ey Allah'ı­mız; eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.»  (Enfâl, 32).

Muhammed İbn İshâk ve başkalarının zikrettiklerine göre; onlar, putlara taparlardı. Putlarından birinin adı Suda, diğerinin Samûd, bir diğerininki de elnHebâ idi. Bu sebeple Hûd (a.s.) : «Gerçekten üzerinize Rabbınızdan bir azâb, bir gazab hak oldu.» demiştir. Sizin bu sözünüz üzerine, Allah'tan bir öfke ve bir gazab vâcib olmuştur. «Allah onlara kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım adlar hakkında hiçbir hüccet indirmemişken, benimls mücâdele mi ediyorsunuz? (Sizlerin ve baba­larınızın ilâhlar olarak isimlendirdikleri, zaran ve faydası olmayan, onlara ibâdetiniz hususunda Allah'ın size bir delil ve hüccet vermediği şu putlar hakkında benimle mücâdele mi ediyorsunuz?) Bekleyin öyley­se, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.» Bu, peygamber­den kavmine bir tehdîd ve bir vaîddir. Bu sebeple hemen arkasından : «Biz bunun üzerine, rahmetimizle onu ve beraberinde bulunanları kur­tardık. Âyetlerimizi yalan sayıp îmân etmemiş olanların kökünü kestik. Onlar zâten mü'minler değillerdi.» buyurulmuştur.

Allah Teâlâ onları nasıl helak ettiğini, Kur'an'da başka yerlerde de zikretmiştir. Onlara faydasız (hiç. bir işlerine yaramayan) bir rüzgâr göndermiş, neye rastladı ise onu çürütmüştür. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Âd'a gelince; onlar da uğultulu, az­gın bir fırtına ile heJâk edildiler. O, onlann kökünü kesmek üzere, üzerlerine yedi gün sekiz gece, rüzgârı estirdi. Halkın,- kökünden sökül­müş hurma kütükleri gibi yere yıkıldığını görürsün. Şimdi onlardan artakalan bir şey görüyor musun?» (Hakka, 6-8). Onlar, karşı gelip büyüklendiklerinde Allah Teâlâ onları şiddetli bir rüzgârla helak et­miştir. Rüzgâr onlardan birini yakalayıp havaya kaldırıyor, sonra te­pesi üstü yere çarpıyordu da kafası kınlıyor ve vücûdundan ayrılıyor­du. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Onlar sanki kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibidirler.» buyurmuştur.

Muhammed îbn îshâk der ki: Onlar Yemen'de, Umnıân'dan Had-ramût'a kadar olan yerlerde oturuyorlardı. Bununla birlikte yeryüzüne yayılmışlar ve çevrelerindeki halkı mağlûb etmişlerdi. Bu, Allah'ın onlara vermiş olduğu kuvvet sayesinde olmuştur. Onlar, Allah'tan baş­ka tapındıkları putlara sahihtiler. Allah Teâlâ onlara Hûd (a.s.) u gönderdi. O, neseb yönünden onlar içinde orta halli ve mevki bakımın­dan onların en üstünü idi. Onlara Allah'ı birlemelerini, O'nun dışında başka ilâh edinmemelerini, insanlara zulümden vazgeçmelerini emret­miş, bunu kabul etmeyerek onu yalanlamışlar ve : «Bizden daha güçlü kim varmış?» demişlerdi. Onlardan az bir grup, Hûd'a tâbi olmuş ve îmânlarım gizlemişlerdi. Âd kavmi Allah'a karşı büyüklenip peygam­berini yalanladıklarında; yeryüzünde fesadı çoğalttıklarında, zulmedip eğlenmek için her bir tepeye bir alâmet diktiklerinde; Hûd onlarla ko­nuşmuş ve «Siz, her yüksek yere koca bir bina kurup 'boş şeylerle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinir­siniz? Ve yakaladığınız zaman da zorbaca mı yakalarsınız? O halde Allah'tan 'korkun da bana itaat edin.» (Şuarâ, 128 -131) demişti. Onlar da buna karşı şöyle demişlerdi: «Ey Hûd; sen bize apaçık bir burhanla gelmedin. Senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz ve sana inan­mayız. İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış (delirtmiş), demekten başka bir şey de -söylemeyiz. Dedi ki: Doğrusu ben Allah'ı şâhid tutu­yorum. Siz de şâhid olun ki; sizin Allah'tan başka şirk koştuğunuz şey­lerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana. Sonra da hiç müsâade etmeyin. Ben sadece benim de sizin de Rabbınız olan Allah'a dayanıp güvendim. Yürüyen hiçbir canlı yoktur ki; O, alnından tut­masın. Elbette doğru yoldadır benim Rabbım.» (Hûd, 53-56).

Muhammed İbn İshâk der ki: Onlar, küfürde inâd ve ısrar ettik­lerinde Allah Teâlâ, üç sene onlardan yağmuru kesti. Nihayet —riva­yete göre— bu, onlara büyük bir sıkıntı verdi. O zaman insanlar, sı­kıntıya düştüklerinde Allah'tan bu sıkıntıyı kaldırmasını isterlerdi. Bunu, Allah'ın evinin yeri hürmetine dilerlerdi. Beytullah (o zaman­daki) milletlerce biliniyordu. Orada Amâlika otururdu —ki onlar Amlîfc tbn Lâvez İbn Sâm İbn Nuh'un soyundandılar— O sırada baş­kanları, Muâviye İbn Bekr adında birisiydi. Onun annesi Âd kavmin­den Kelhede Bint el-Hayberî idi. Âd kavmi, Harem yanında kendileri için yağmur duası yapmak üzere, Harem'e yaklaşık yetmiş kişilik bir hey*et gönderdiler. Bunlar, Mekke dışında Muâviye İbn Bekr'e uğra­yıp onun yanına müsâfir oldular ve orada bir ay ikâmet edip içki içti­ler. Muâviye'nin cariyeleri Cerâdetân onlara şarkı söylerdi. Onun ya­nma bir ayda ulaşmışlardı. Muâviye'nin yanında uzun süre kalınca, Muâviye'yi kavmine karşı bir şefkat kapladı da gitmelerini söylemekten utandığında, onlara gitmelerini hatırlatan bir şiir yazdı ve cariyelerine bu şiiri okumalarını emretti. İşte bu sırada hey'et, niçin geldiklerini hatırlayıp Harem'e doğru yola çıktılar. Ve kavimleri için duâ ettiler. İçlerinde Kayl İbn Anz isminde birisi duâ etti de Allah Teâlâ biri beyaz, biri siyah ve birisi de kırmızı olmak üzere üç bulut yarattı. Sonra ona gökten bir ses: Kendine —veya kavmine— bu bulutlardan birini seç, diye seslendi. Kayl: Şu siyah bulutu seçtim. Çünkü bulutların en fazla su ihtiva edeni odur, dedi. Bir münâdî: Yanmayı, kül olmayı ve helaki seçtin. Levziyye el-Mühennedâ oğullan dışında Âd'dan hiç kimse kal­mayacak. Ne bir baba ne de bir çocuk kalmamacasına hepsi söndürü­lecek, diye seslendi. Levziyye oğulları, Âd'dan Mekke'de oturan bir aile­dir. Kavimlerine gelen musibet onlara gelmedi. Bunlar, onların nesil ve zürriyetlerinden geriye kalan Âd el-âhira'dır. Anlatıldığına göre; Kayl İbn Anz'ın seçmiş olduğu kara bulut, içindeki azâb ile Âd'a Allah ta­rafından sevkedüdi. Nihayet Muğîs adı verilen bir vadiden bu bulut çıkıverdi. Onu gördüklerinde sevindiler ve : İşte yağmur bulutu. Bize yağmur yağdıracak, dediler. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «(Onlar) Bu ufukta beliren; bize yağmur yağdıracak büyük bir buluttur, dediler. Hayır, o acelece beklediğiniz şey; bir rüzgârdır ki içinde elem verici bir azâb vardır. Rabbının emri ile herşeyi yıkar...» (Ahkâf, 24-25). Anla­tıldığına göre; onu ilk gören ve onun bir rüzgâr olduğunu anlayan, Mehded isminde Âd'dan bir kadın olup durumu kavrayınca haykırmış ve yere yıkılmıştı. Ayıldığında : Ne gördün ey Mehded? demişler ve o da : İçinde ateş yalazları (alevleri) olan bir rüzgâr gördüm. Önlerinde onlan süren adamlar vardı, demişti. Allah Teâlâ bunu, onların üzerine devamlı olarak yedi gece sekiz gün musallat kılmış ve Âd'dan helak olmadık kimseyi -bırakmamıştı. Bana anlatıldığına göre; Hûd (a.s.) ve yanındaki inananlar, bir ağılda onlardan ayrı durmuşlar, onlara sa­dece derilere yumuşak gelen gönüllerin hoşlanacağı bir şey isabet et­mişti. Bu rüzgâr, gökle yer arasında Âd üzerine uğrayarak çarpmış ve onları taşla helak etmiştir. İbn İshâk, kıssanın tamâmını uzunca zik­retmiştir. Bu, garîb bir anlatış olup, içinde birçok faydalar mevcûddur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur : ((Emrimiz gelince; Hûd'u ve beraberin­deki mü'minleri, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onlan, çok ağır işkencelerden kurtardık.»  (Hûd, 58).

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr'ın zikretiklerine yakın olarak İmâm Ahmed'in Müsned'inde rivayet edilen bir hadîste şöyle anlatıl­maktadır ; İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn Hattâb'ın... Haris el-Bekrî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ala el-Hadramî'yi şikâyet etmek üzere Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru yola çıkmıştım. Rabeze'ye uğ­radığımda, Temîm oğullanndan yola çıkmış ihtiyar bir kadın gördüm. Bana : Ey Allah'ın kulu, benim Allah Rasûlü <s.a.) ne iletilecek bir hacetim var. Beni ona ulaştınr mısın? dedi. Onu da yüklendim ve Medine'ye geldim. Bir de baktım ki; mescid dolu. Siyah bir !bayrak dalgala­nıyor. Bilâl kılıcını kuşanmış olarak Allah Rasûlü (s.a.) nün önünde duruyor. Bu insanların durumu nedir? (Bunlara ne oluyor?) dedim. Amr İbn el-Âs'ı bir yere göndermek istiyor, dediler. Oturdum. Hz. Pey­gamber (s.a.) evine —veya binitine— girdi. Yanına girmek için izin istedim, bana izin verildi de girip selâm verdim. Sizinle Temîm arasın­da bir şey mi var? diye sordu. Ben ; Evet —biz onlara karşı' gâlib gel­miştik.— Temîmoğullarından yola çıkmış ihtiyar bir kadına uğradım. Kendisini sana getirmemi istedi. Kapıda duruyor, dedim. Girmesine izin verdi ve kadın içeri girdi. Ben: Ey Allah'ın elçisi, bizimle Temîm arasında bir engel koymak istersen çölü engel kıl, dedim. İhtiyar kadın kızdı, doğruldu ve : Ey Allah'ın elçisi; senin Mudar kavmin nereye sığınacak? dedi. Ben: Ölümünü yüklenen keçi, diyenin benzeriyim. Bu kadını yüklenip getirdim ve onun bana düşman olduğunu hisset­medim. Âd kavminin hey'eti gibi olmaktan Alalh'a ve Rasûlüne sığını­rım, dedim. Hz. Peygamber daha iyi bildiği halde konuşturmak için: Âd'ın hey'eti de nedir ki? diye sordu. Ben şöyle dedim: Âd'm başına bir kuraklık gelmiş ve Kayl ismindeki birini elçi olarak göndermişlerdi. Muâviye İbn Bekr*e uğrayıp onun yanında bir ay kalmış, ona içki ik­ram etmiş ve el-Cerâdetân ismindeki iki cariyesi ona şarkılar söylemiş­lerdi. Bir ay geçtiğinde Mehre dağına çıkmış ve : Ey Allah'ım, iyi bi­lirsin ki ben; bir hastaya gelmedim ki; onu iyileştireyim. Bir esîre gel­medim ki; onun fidyesini vereyim. Ey Allah'ım; daha önceden vermek­te olduğun yağmuru Âd'a ver, diye duâ etmişti. Ona doğru siyah bulut­lar belirmiş ve bulutlardan «Seç» diye seslenilmişti. Onlardan siyah bir buluta işaret etmiş ve o buluttan : Onu kül ve helak olarak al. Âd'dan hiç kimse kalmayacak, diye seslenilmişti. Bana ulaştığına göre; bu rüzgârdan onlara şu yüzüğümden geçecek kadarı gönderilmiş ve helak olmuşlardı. Ebu Vâil —ki doğru söylemiştir— şöyle demiştir: Gerek kadın ve gerekse erkekler, bir yere elçiler hey'eti gönderdiklerinde; Âd'm hey'eti (elçisi) gibi olma, derlerdi.

Hadîsi İmâm Ahmed, Müsned'inde bu şekliyle rivayet etmiştir.. Hadîsin bir benzerini Tirmizî, Abd İbn Humeyd kanalıyla Zeyd İbn el-Habbâb'dan rivayet etmiştir. Neseî ise hadîsi Sellâm Ebu'l-Münzir kanalıyla Âsim îbn Behdele'den rivayet eder. Aynı kanaldan olmak üzere; bu hadîsi îbn Mâce de Haris îbn Hassan el-Bekrî'den rivayet etmiştir. Hadîsi Ebu Küreyb kanalıyla Zeyd İbn Hubâb'dan rivayet eden îbn Cerîr'in isnadında Haris İbn Yezîd el-Bekrî de vardır. Yine İbn Cerîr bu hadîsi, Ebu Küreyb kanalıyla... Haris İbn Hassan eî-Bekrî'den rivayetle zikretmiştir. Ancak ben nüshasında Ebu Vâü'i gör­medim. En doğrusunu Allah bilir.[41]

 

73  — Semûd'a da kardeşleri Salih'i (gönderdik.) De­di ki: Ey kavmim; Allah'a ibâdet edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbmızdan apaçık bir bur­han gelmiştir. İşte size bir âyet olarak Allah'ın dişi devesi. Onu bırakın da Allah'ın toprağında otlasın. Ona bir kötü­lükle dokunmayın. Yoksa sizi elim bir azâb yakalar.

74  — Düşünürsünüz ki; O, sizi Âd kavminden sonra halîfeler yaptı, yeryüzünde sizi yerleştirdi. Ovalarından köşkler yapıyor, dağlarından evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde fesâdçılar olarak taşkınlık yapmayın.

75  — Onun kavminden büyüklük taslayan ileri ge­lenleri kendilerine hor görünenlere; içlerinden îmân eden­lere : Siz; Salih'in gerçekten Rabbı tarafından gönderil­miş olduğuna inanıyor musunuz? dediler. Onlar da dediler ki: Doğrusu biz, onunla gönderilene inanıyoruz.

76  — Büyüklük taslayanlar dediler ki: Biz, doğrusu sizin imân ettiğinizi inkâr edenleriz.

77  — Ve dişi deveyi kesip devirdiler de Rablarınm emrine baş kaldırdılar ve dediler ki: Ey Salih; eğer sen peygamberlerden isen tehdîd edip durduğun azabı getir bize.

78  — Bu yüzden onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi de yurtlarında dizüstü çöken kimseler oldular.

 

Semûd Kavmi ve Salih Peygamber

 

Tefsir ve neseb âlimleri elerler ki: Semûd İbn Âsir İbn İrem İbn Sam İbn Nûh, Cedîs İbn Âsir'in kardeşidir. Tasm kabilesi de Öyle. Bun­ların hepsi, İbrâhîm (a.s.) den önceki Arab-ı Âribe'nin kabilesinden idiler. Semûd, Âd'dan sonra idi. Onların yurtlan, Hicaz ile Şam ara­sındaki Vâdî el-Kurâ ve çevresinde meşhur olup Allah Rasûlü (s.a.) hicretin 9. senesi Tebûk'e giderken onların yurtlarına uğramıştı.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamed'in... İbn Ömer'den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) insanları Tebûk'e indirdiğinde; onları, Semûd'un evleri yanındaki Hicr'e götürmüştü. İnsanlar Semûd'un su içmiş olduğu kuyulardan içtiler, onlardan ha­mur yaptılar ve kazanlarına onlardan su doldurdular. Allah Rasûlü on­lara emretti de kazanları döktüler ve hamurlan develere yem yaptılar. Sonra Allah Rasûlü onlan oradan kaldmp devenin su içmiş olduğu kuyunun yanında konaklattı. Ve azab olunmuş kavmin yanına girme­lerini yasaklayarak: Oralara girmeyiniz, buyurdular. Yine İmâm Ah-med'in Affân kanalıyla... Abdullah İbn Ömer'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) Hicr'de: Şu azâb edilenlerin yanına ancak ağlayarak gi­riniz. Onların başına gelenlerin bir benzerinin sizin başınıza gelmemesi için eğer ağlayarak girmemişseniz oralara girmeyiniz, buyurmuştur. Hadîsin aslı, Buhârî ile Müslim'in Sahîh'lerinde başka bir şekli ile tahrîc edilmiştir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd îbn Harun'un... Muhammed İbn Ebu Kebşe el-Emmârî'den, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Tebûk gazvesinde insanlar, Hicr halkına doğru sür'atle gidip oralara girdiklerinde; bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaştı ve insan­lar arasında : Toplayıcı namaza, diye nida edildi. Allah Rasûlü (s.a.) ne vardım. Devesini tutuyor ve şöyle diyordu : Allah'ın kendilerine gazab ettiği bir kavme girmezsiniz. Onlardan birisi: Ey Allah'ın elçisi, biz onlara hayret ediyoruz, dedi de şöyle buyurdu : Ben, size bundan daha şaşırtıcı olanını haber vermeyeyim mi? İçinizden birisi, sizden önce olanı ve sizden sonra olacağı size haber veriyor. İstikâmet üzere ve doğru olunuz. Allah sizin azabınıza hiç aldırmaz. Öyle bir kavim gele­cek ki; kendilerinden hiçbir şeyi geri çeviremeyecekler. Bu hadîsi sü­nen sahiplerinden hiçbirisi tahrîc etmemiştir. Hadîsin isnadında geçen Ebu Kebşe'nin ismi Ömer İbn Sa'd'dır. Âmir İbn Sa'd olduğu da söy­lenir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'ın... Câbir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Hicr'e uğradığında : Mucize­ler istemeyiniz. Salih'in kavmi mucize istemiş ve deve şu dağ yolundan gelmiş, şu dağ yolundan çıkmıştır. Rablarmm emrine isyan etmiş ve onu boğazlanuşlardı. Bir gün deve onların suyunu içiyor, bir gün de onlar devenin sütünü içiyorlardı. Onu boğazladılar da, Allah'ın Ha-rem'inde olan bir kişi dışında, göğün altında olan herkesi helak eden bir sayha onları yakalayıverdi, buyurdu. Onlar: O kimdir ey Allah'ın Rasûlü? dediler. Ebu Rigal'dir. Harem'den çıktığında kavminin başına gelen onun da başına geldi, buyurdu. Bu hadîs, Kütüb-i Sitte'de ol­mamakla birlikte Müslim'in şartlarına uygundur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Semûd (kavmine) da kardeşleri Sa­lih'i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim; Allah'a ibâdet edin, sizin için O'ndan başjka bir ilâh yoktur.» Bütün peygamberler, yalnız tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdete davet ederler. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmuştur: «Senden önce gönderdiğimiz her peygambere : Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk edin, diye vah-yetmişizdir.» (Enbiyâ, 25), «Andolsun ki; her ümmete : Allah'a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir...» (Nahl, 36).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Size Rabbınızdan apaçık bir burhan gelmiştir. İşte size bir âyet olarak Allah'ın dişi devesi.» Size getirdikle­rimin doğruluğuna işte Allah'tan size bir hüccet gelmiştir. Hz. Salih (a.s.) den bir mucize getirmesini isteyenler; bizzat kendileri idi. Gös­terdikleri katı bir kayadan kendilerine bir devenin çıkarılmasını teklif etmişlerdi. Bu kaya Hicr taraflarında tek başına duran ve el-Kâtibe denilen bir kaya idi. Bu kayadan, kendileri için on aylık gebe ve karnı aç bir deve çıkarılmasını istemişlerdi. Eğer Allah Teâlâ onların bu is­teklerine icabet ederse; kendisine îmân edip uyacaklarına dâir Hz. Salih (a.s.) kendilerinden söz ve yeminler aldı. Bu hususta yemîn edip Hz. Salih (a.s.) e söz verdiklerinde; Salih (a.s.) namaza kalkıp Allah'a duâ etti. Kaya hareket edip yarıldı ve içinden onların istediği gibi iki yanında cenini hareket eden, tüylü, karnı boş bir deve çıktı. İşte o sı­rada kavmin başkanı Cunda' İbn Amr ve onun emri ile yanındakiler îmân etti. Semûd kavminin eşrafından olanlar îmân etmek istedikle­rinde; Züâb İbn Amr îbn Lebîd, putlarının sahibi Hubâb ve Sam'ar İbn Celhes (?) onları engellemişti. Cunda' İbn Amr'ın, Şihâb İbn Halîfe İbn Mihlât İbn Lebîd îbn Cevvâs (?) adındaki bir amcaoğlu vardı. Semûd kavminin eşrafından ve seçkinlerinden biriydi. O da îmân etmek iste­miş ve bu grup kendisini men'edince o da kendilerine itaat etmişti.

Deve ile, doğurmuş olduğu yavrusu; onların arasında bir müddet kaldı. Bir gün kuyularının suyunu içiyor, bir gün de onlara bırakıyordu. Devenin sularını içtiği gün, onlar onun sütünü içiyorlardı. Onu sağı­yorlar ve kablarından dilediklerini onunla dolduruyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Onlara, suyun ara­larında taksim olunduğunu haber ver. Her biri su nöbetinde hazır bu­lunsun.» (Ramer, 28), «Dedi ki: İşte şu devedir. Su içme hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir.» (Şuarâ, 155). Deve o vadilerde dolaşıyor, bir dağ yolundan giriyor ve rahatlamak için bir diğerinden çıkıyordu. Çünkü o, suya doymuş oluyordu. Anlatıldığına, göre; korkunç bir yaratılışı ve göz alıcı bir görünüşü varmış. Onların hayvanlarına uğradığı zaman, hayvanlan ondan kaçarmış. Böylece onların üzerine zaman uzayıp peygamber Hz. Salih (a.s.) i yalanlamaları şiddetlenin­ce; su her gün kendilerine kalsın diye, onu öldürmeye karâr verdiler. Öldürmek üzere hepsinin ittifak ettikleri de söylenir.

Katâde der ki: Bana ulaştığına göre; deveyi öldüren razı olup ol­madıklarını öğrenmek üzere; hepsini dolaşmıştı. Hattâ evlerinde bulu­nan kadınlara ve çocuklara dahi uğramıştı. Ben de derim ki: Âyetler­den açıkça anlaşılan budur. Zîrâ Allah Teâlâ : «Fakat onu yalanladılar ve derken deveyi kestiler. Bunun üzerine Rabları, günâhları yüzünden onları kırıp geçirerek yerle bir etti.» (Şems, 14), «Semûd'a da bir dişi deve vermiştik.. Ona zulmetmişlerdi...» (İsrâ, 59) ve «Deveyi boğazla­dılar.» buyurmuş ve deveyi boğazlama işi, kabilenin tamâmına isnâd edilmiştir. Bu da hepsinin razı olduğuna delâlet eder. En doğrusunu Allah bilir.

Ebu Ca'fer İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— ve tefsir âlim­lerinden başkaları; devenin öldürülme sebebini şöyle anlatırlar: Onlar­dan Uneyze Bint Ganm îbn Miclez adında ve künyesi Ümm Ganm olan yaşlı bir kadın vardı. Hz. Salih (a.s.) e düşmanlıkta en şiddetli olan­larından idi. Son derece güzel kızları ve bol malı vardı. Kocası Züâb İbn Amr, Semûd'un reislerinden birisiydi. İsmi Sadûf Bint el-Mahyâ İbn Dehr İbn el-Mahyâ olan; mal ve güzellik sahibi başka bir kadm daha vardı. Semûd'dan müslüman bir adamın nikâhı altındaydı ve ondan ayrılmıştı. Kendilerine yaklaşmak isteyenlere deveyi Öldürmeyi şart koşuyorlardı. Sadûf, Hubâb adındaki birini çağırmış ve deveyi boğazlarsa; kendini ona teslim edeceğini söylemişti. Ancak Hubâb bunu kabul etmemişti. O da Masda' îbn Mehrac İbn el-Mahyâ adındaki bir amcaoğlunu davet etmiş bu isteğine müsbet cevab vermişti. Uneyze Bint Ganm ise Kudâr İbn Sâlif İbn Cündab' isminde birini çağırmıştı. Kırmızı, gökgözlü kısa boylu birisiydi. Onun, zinadan olma olduğu söylenir. Nisbet edildiği babası Sâlif'den olmayıp Sahyâd adındaki bi-risindendi. Fakat Sâlif in yatağında doğmuştu. Uneyze kendisine : Deveyi boğazlaman karşılığında kızlarımdan hangisini istersen sana vereceğim, dedi. Kudâr İbn Sâlif. ve Masda' İbn Mehrac gidip Semûd'un azgınlarını da bu işe teşvik ettiler ve yedi kişi onlara katılarak sayılan dokuz oldu. İşte Allah Teâlâ'nın haklarında: «O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan ve ısiâh için uğraşmayan dokuz kişi vardı.» (Nemi, 48) buyurdukları bunlardır. Kavimleri içinde reîs durumunda olan kâfirler, kabileyi tâm anlamıyla saptırmışlar ve onlar da kendilerine uymuştu. Gidip devenin sudan dönmesi zamanında onu gözetlemeye başladılar. Kudâr, onun yolu üzerindeki bir kayanın altına gizlendi. Deve Önce Masda'a uğradı. Masda' ona ok atıp bacağının etli yerine isabet ettirdi. Umm Ganm Uneyze çıkıp yüzü insanların en güzeli olan kızına emretti de yüzünü Kudâr için açıp onu tahrik etti. Kudâr, de­venin üzerine kılıçla atılıp dizini kırdı ve deve yere yıkıldı. Deve, yav­rusunu sakındırmak üzere bir kere böğürdü. Sonra Kudâr, onun göğ­süne vurup onu boğazladı. Yavrusu kaçıp yüksek bir dağa vardı. Or-daki en yüksek kayaya tırmanıp böğürdü. Abdürrezzâk'ın Ma'mer ka­nalıyla Hasan el-Basri'den rivayetine göre; o; ey Rabbım, nerede an­nem? demiş. Onun üç kere böğürdüğü ve sonra bir kayaya girip için­de kaybolduğu söylenir. Onun peşine düşüp annesiyle birlikte onu da boğazladılar, denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Maksadlarmı gerçekleştirip deveyi boğazlayınca, Hz. Salih (a.s.) durumdan haberdâr olmuş, toplu halde bulunurken yanlarına gelmişti. Deveyi görünce ağlamış ve : «Yurdunuzda üç gün daha kalın...» (Hûd, 65) demişti. Deveyi öldürmeleri, çarşamba günü olmuştu. O günün ak­şamında bu dokuz kişi, Hz. Salih'i öldürmeyi kararlaştırmışlar ve şöyle demişlerdi: Şayet doğru ise; biz ondan önce davranalım. Eğer yalan-cıysa, onu da devesinin yanına gönderelim. «Aralarında Allah'a yemîn ederek : Gece biz ona ve ailesine baskın verelim. Sonra da onun dostu­na; ailesinin yok edilişinde bulunmadığımızı, şüphesiz doğru söyledi­ğimizi bildirelim, dediler. Onlar bir düzen kurdular. Biz de farkettir-meden düzenlerini bozduk. Düzenlerinin sonunun nice olduğuna bir bak..»  (Nemi, 49-51).

Onlar kararlaştırıp sözleşerek Allah'ın peygamberi Salih'i öldür­mek üzere geceleyin geldiklerinde; Allah Teâl⠗İzzet O'nun ve Rasû-lünündür— onların üzerine bir taş gönderdi. Kendilerinden önce bu taş onların başını ezdi. Bekleme günlerinden ilki olan perşembe günü; Semûd'un yüzleri, Salih (a.s.) in kendilerine va'dettiği gibi sapsarı oldu. İkinci gün olan cum'a günü; yüzleri kıpkırmızı oldu. Faydalan­ma günleri olan üçüncü gün cumartesi idi, yüzleri karardı. Pazar gü­nüne çıktıklarında, hareketsiz kaldılar ve —Allah bizi bundan koru­sun— Allah'ın intikamım ve azabını bekleyerek oturdular. Kendilerine ne yapılacağını, azabın nasıl geleceğini bilmiyorlardı. Güneş doğdu ve gökten üzerlerine bir sayha, altlarından da şiddetli bir sarsıntı geldi. Canları çıktı ve bir saat içinde hepsi helak oldu. «Yurtlarında dizüstü çöken kimseler oldular.» (A'râf, 78). Söylediklerine göre; ismi Kelbe Bint es-Selk —Zerîka da denirdi— olan bir câriye müstesna onlardan ne küçük, ne büyük, ne erkek, ne de dişi hiç kimse kurtulamadı. O, Hz. Salih (a.s.) e şiddetle düşman olan bir kâfir idi. Azabın vuku bulduğunu görür görmez, ayakkabılarım çıkararak sür'atle koşmaya başlamış, bir kabileye varıp gördüklerini ve kavminin basma gelenleri onlara haber vermiş sonra onlardan su istemiş. İçtiğinde de ölmüş.

Tefsir âlimleri derler ki: Sâllh (a.s.) ve ona tâbi olanlar dışında Semûd zürriyyetinden Ebu Rigal denilen adam dışında hiç kimse kal­mamış. Azâb geldiğinde o, Harem'de ikâmet etmekteymiş ve ona bu musibetten hiçbir şey isabet etmemiş. Günlerden birinde Harem'den çıktığında, gökten bir taş düşüp onu öldürmüş. Bu husustaki Câbir İbn Abdullah hadîsi, kıssanın başında geçmişti. Tâif'de oturan Sakîf'in babasının, işte bu Ebu Rigal olduğunu söylerler.

Abdürrezzâk der ki: Ma'mer'in İsmâîl İbn Ümeyye'den naklet­tiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.) Ebu Rigal'in kabrine uğramış ve; bu kimdir, biliyor musunuz? diye sormuş. Allah ve Rasûlü en iyi bilen­dir, demişler. Bu, Ebu Rigal'in kabridir. Semûd'dan birisidir. Allah'ın Harem'inde idi. Allah'ın Harem'i onu Allah'ın azabından korumuştu. Oradan çıkınca kavminin başına gelen, onun da başına geldi ve burada defnolundu. Onunla birlikte altın1 bir dal da gömülmüştü, buyurdu. Halk onun kabrini kılıçlarıyla çabucak kazmaya ve altını aramaya ko­yuldular ve dalı çıkardılar. Abdürrezzâk'm Ma'mer'den rivayetine gö­re; Zührî: Ebu Rigal, Sakîf'in babasıdır, demiştir. Bu rivayet, mür-seldir. Başka bir yönden muttasıl olarak rivayet edilmiştir. Nitekim Muhammed îbn İshâk'm İsmâîl İbn Ümeyye kanalıyla... Abdullah İbn Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber Taife çıkıp bir kabre uğradığımızda, onun şöyle buyurduğunu işittim: Bu, Ebu Rigal'in, kabridir. O, Sakîf in babasıdır. Semûd'dan idi. Harem-i Şerifte idi de azâbdan kurtulmuştu. Harem'den çıktığından kavmine isabet eden azâb ona da isabet etti ve buraya gömüldü. Onun alâmeti onunla birlikte altın bir dalın gömülmüş olmasıdır. Eğer kazar­sanız onu bulacaksınız. İnsanlar, acele ile orayı kazdılar ve dalı çı­kardılar. Hadîsi Ebu Dâvûd da Yahya îbn Maîn kanalıyla... İbn îs-h&k'dan rivayet etmiştir. Şeyhimiz Ebu'l-Haccâc el-Mizzî bu hadîsin hasen, azîz olduğunu söylemiştir. Ben de derim ki: Hadîsin mevsûl olarak rivayetinde, Büceyr İbn Ebu Büceyr tek kalmıştır. O ise sâdece bu hadîsle tanınan bir kişidir. Yahya İbn Maîn: İsmâîl İbn Ümeyye'-den başka kimsenin ondan rivayet ettiğini işitmedim, der. Ben derim ki: Buna göre bu hadîsin merfû' olarak rivayetinin bir vehimden iba­ret olmasından korkulur. Bu, ancak iki arkadaşından olan Abdullah İbn Amr'ın sözü olajbilir. Bu hadîsi kendisine arzettikten sonra şeyhi­miz Ebu'l-Haccâc : Bu muhtemeldir, demişti. En doğrusunu Allah bilir.[42]

 

79 — O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kav­mim; andolsun ki, ben size Rabbımın vahyettiğini bildir­dim ve size öğüt verdim. Ne var ki siz, öğüt verenleri sev­miyorsunuz.

Bu ifâde; muhalefetleri, Allah'a isyan etmeleri, hakkı kabulden imtina' etmeleri ve hidâyetten yüzçevirip körlüğe yönelmeleri sebebiyle Allah Teâlâ'nm helak ettiği Salih (a.s.) in kavmini suçlamasından ve ayıplamasından ibarettir. Sâîih (a.s.) onların helakinden sonra onun kendilerini ayıplama sadedinde bunları söylemiştir. Onlar bu sözleri duyuyorlardı. Nitekim Buhârî ve. Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet olu­nan bir hadîse göre; Allah Rasûlü (s.a.) Bedir ehline geldiğinde orada üç gün ikâmet etmişti. Sonra binitinin eğerlenmesini emretmiş ve üç gün sonra ona binmiş, yürümüş ve Bedr kuyusu üzerinde (Bedr'deki müşriklerin cesedlerinin defnedilmiş olduğu kör kuyunun üzerinde) durup şöyle buyurmuştu : Ey Ebu Cehl İbn Hişâm, ey Utbe İbn Rabîa, ey. Şeybe İbn Rabîa ve ey falan oğlu falan : Rabbımzın size va'dettiğini hak olarak buldunuz mu? Muhakka ben Rabbımın bana va'dettiğini hak olarak buldum. Hz. Ömer kendisine: Ey Allah'ın elçisi; kokuşmuş cesedler haline gelmiş olan kavimlerle ne konuşulur? diye sordu da,

Allah Rasûlü: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; sizler, benim söylediklerimi onlar kadar iyi işitemezsiniz. Fakat on­lar cevab veremezler, buyurdu. es-Sîre'de zikredildiğine göre; Hz. Pey­gamber (s.a.) onlara şöyle demişti: Siz peygamberiniz için ne kötü aşiretsiniz. Siz beni yalanladınız da insanlar beni doğruladı. Siz beni çıkardınız da insanlar beni sığındırdı. Siz benimle savaştınız da insan­lar bana yardımcı oldu. Peygamberiniz için siz ne kötü aşiretsiniz.

Salih (a.s.) de kavmine şöyle demişti: «Ey kavmim, andolsun ki; ben size Rabbımın vahyettiğini bildirdim ve size öğüt verdim. (Fakat siz bundan yararlanmadınız. Zîrâ sizler, hakkı sevmiyorsunuz ve öğüt verene tâbi olmuyorsunuz.)» Müfessirlerden 'bazısının zikrettiğine göre; ümmeti helak olan her peygamber, Mekke'nin haremine gider ve orada ikâmet edermiş. En doğrusunu Allah bilir.

tmâm Ahmed der ki: Bize Vekî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) haccettiği esnada Usfân vadisine uğramış ve : Ey Ebubekir, bu hangi vadidir? diye sormuş, Ebu-bekir: Usfân vâdîsidir, demişti. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Buraya Hûd ve Salih (a.s.) gemleri liften olan kırmızı, genç develer üzerinde uğramıştılar. İzârları abâ, ridâları kaftan idi. Telbiyede bu­lunur ve Beyt-i Atîk'i haccederlerdi. Bu yönden hadîs garîb olup Kü-tüb-t Sitte sahihlerinden kimse bu hadîsi tahrîc etmemiştir.[43]

 

80  — Lût'u da. Hani o, kavmine demişti ki: Sizden önce dünyalarda hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?

81  — Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yakla­şıyorsunuz. Doğrusu, siz çok aşırı giden bir kavimsiniz.

 

Lût Peygamber ve Kavmi

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Lût'u da gönderdik.» Veya cümlenin takdiri şöyle olacaktır: Lût'u da an. O kavmine : «Sizden önce dün­yalarda hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.»

Lût İbn Hârân tbn Âzer, İbrahim Halîl (a.s.) in kardeşinin oğludur. İbrahim   (a.s.)   ile beraber îmân etmiş ve yine onunla birlikte Şam topraklarına hicret etmişti. Allah Teâlâ onu Sedûm ve çevresindeki köylere peygamber olarak göndermişti. Onları Allah'a çağırdı, iyilikleri emretti ve Âdem oğullarından hiç kimsenin yapmamış olduğu ve ken­diliklerinden îcâd ederek irtikâb etmekte oldukları günâhlardan, ha­ramlardan ve fuhşiyyâttan onlan nehyetmişti. Onların yaptıkları ha­yasızlık, erkeklerle münâsebette bulunmaktır. Bu, öyle bir şeydi ki; Âdemoğulları buna alışmamış, bunu yapmamışlar ve hatırlarına bile gelmemişti. Nihayet —Allah'ın la'netleri onların üzerine olsun— Sedûm halkı bu suçu işlemişti. Amr İbn Dînâr «Sizden önce dünyalarda hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı...» âyeti hakkında şöyle der : Lût kav­mi gelinceye kadar hiçbir erkek bir erkekle münâsebette bulunmamış­tır. Şam'daki câmi'inin bânîsi Emevî halîfesi Velîd İbn Abdülmelik der ki: Eğer Allah Teâlâ Lût kavminin haberini bize nakletmemiş ol­saydı; bir erkeğin bir erkekle cinsî temasta bulunacağını sanmazdım. Bu sebepledir ki Lût (a.s.), onlara şöyle demişti: «Sizden önce dünya­larda hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadın­ları, (erkekler için Rabbınızın yarattıklarını) bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Bu, sizin aşın gitmeniz ve bilgisizliğinizdir. Zîrâ bu, eşyayı lâyık olduğu yerden başkasına koymaktır. O, başka bir âyette işaret edildiği üzere; onlara : «Alacaksanız işte bunlar benim kızlarım.» (Hicr, 71) demiş ve onlara kadınları göstermişti. Ancak onlar; kadın­ların kendilerini tahrik etmediği ma'zeretini ileri sürerek : «Senin kız­larınla bizim bir ilgimiz olmadığını biliyorsun. Sen, ne istediğimizi de bilirsin.» (Hûd, 79) demişlerdi. Yani sen de biliyorsun ki, bizim kadın­lara ihtiyâcımız ve onlara karşı duyduğumuz bir istek yoktur. Bizim senin müsâfirlerinden ne istediğimizi de iyi biliyorsun.

Müfessirlerin zikrettiğine göre; onların erkekleri birbirleriyle mü­nâsebet kurduğu gibi, kadınları da aynı şekilde birbirleriyle ihtiyaçla­rını gidermekte imişler.[44]

 

82 — Kavminin cevâbı sâdece: Çıkarın onları mem­leketinizden. Çünkü onlar, fazla temizlik yapan insanlar-mış, demek oldu.

 

Onlar, Lût'u ve onunla birlikte olanları aralarından çıkarmak ve sürmek dışında başka bir cevab vermediler. Allah Teâlâ da onu salimen çıkardı. Diğerlerini ise topraklarında alçaltılmış ve küçültülmüş olarak helak etti. «Çünkü onlar, fazla temizlik yapan insanlarmış!» âyeti hakkında Katâde : Onları ayıp olmayan bir şeyle ayıpladılar, demiştir. Bu âyet hakkında Mücâhid de şöyle der: Onlar, erkeklerin ve kadın­ların arkalarından münâsebette bulunmamak suretiyle fazla temizlik yapar insanlarmış. Bu açıklamanın bir benzeri, İbn Abbas'tan da ri­vayet edilmiştir.[45]

 

83  — Bunun üzerine Biz de hem onu, hem de ehlini kurtardık. Ancak karısı geride kalanlardan oldu.

84  — Onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ,ki bir bak, işte suçluların sonu nasıl olmuştur.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Lût'u ve ailesini kurtardık. Ehl-i Beyt'i (ailesi) dışında onlardan hiç kimse ona îmân etmemişti. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Bunun üzerine orada bulunan mü'-minleri çıkardık. Zâten orada bir ev halkından başka müslüman bula­madık.» (Zâriyât, 35-36). Ancak karısı müstesna. Çünkü o îmân et­memiş, bilalkis dini üzere kalmış, Lût'a karşı onlara yardım etmiş ve kendisiyle onlar arasındaki muayyen işaretlerle Lût'a gelen müsâfirleri onlara bildirmiştir. Bu sebepledir ki Hz. Lût (a.s.); ailesi ile geceleyin yola çıkmakla emredildiğinde; bunun karısına bildirilmemesi ve onun ülkeden çıkarılmaması emredilmişti. Bazıları: Bilakis o da onların pe­şinden gelmiştir. Azâb geldiğinde o arkasına dönmüş ve kavmin başına gelenler onun da başına gelmiştir, demişierse de; kuvvetli olan görüş, onun ülkeden çıkmadığı, Lût'un ona çıkmayı bidlirmediğidir. Bilakis o, kavmi ile birlikte kalmıştır. Bu sebeple Allah Teâlâ burada : «Ancak karısı geride kalanlardan oldu.» buyurmuştur. Âyetteki ke­limesini «geride kalanlardan oldu.» şeklinde tefsir edenlerin yanında «Helak olanlardan oldu.» şeklinde tefsir edenler de vardır ki bu; âyeti lazımı ile tefsirden ibarettir.

«Onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki...» âyeti: «Emri­miz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerine yığın yığın sert taşlar yağdırdık. Ki bu taşlar Rabbınm katında damgalanmıştır. Bun­lar, zâlimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.» (Hûd, 82 - 83). âyeti İle tefsir edilmiştir. Bu sebeple burada : «Bir bak, işte suçluların sonu nasıl olmuştur.» buyurulmuştur. Yani ey Muhamemd, bak; Allah'a açıkça isyan eden ve O'nun elçilerini yalanlayanların akıbeti nasıl ol­muştur?

İmâm Ebu Hanîfe —Allah ona rahmet eylesin— livâta yapanın Lût kavmine yapıldığı gibi yüksek bir yerden atılıp peşinden taşlan­ması gerektiği görüşündedir. Âlimlerden diğerleri ise; evli olsun veya olmasın recmedileceği görüşündedirler. Bu, İmâm Şafiî —Allah ona rahmet eylesin— nin iki kavlinden birisidir. Bu görüşün delili İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Derâverdî kanalıyla... İbn Afobâs'tan rivayet ettikleri şu hadîstir : Allah Rasûlü (s.a.) : Lût kavminin yaptığını yapanı bulduğunuzda; hem yapanı ve hem de ya­pılanı öldürünüz, buyurmuştur.

Diğerleri ise şöyle diyorlar : O, zina eden gibidir. Eğer evli ise recme-dilir, evli değilse yüz sopa vurulur. Bu, Şafiî'nin son kavlidir.

Kadınlarla arkalarından münâsebette bulunmaya gelince; buna livâta es-Suğrâ denilir. Bu da, seleften bazılarının şaz bazı görüşleri dışında âlimlerin icrnâ'ı ile haramdır. Bunun yasaklandığına dâir Allah Rasûlü (s.a.) nden bir çok hadîsler vârid olmuştur. Bu konuda Bakara sûresinde (223. âyetin tefsirinde) bilgi verilmişti.[46]

 

85 — Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı. Dedi ki: Ey kavmim; Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir ilâ­hınız yoktur. Rabbmızdan size apaçık bir burhan gelmiş­tir. O halde ölçüyü ve tartıyı doğru tutun. İnsanların eş­yasını eksik vermeyin. Ve o ıslâh olduktan sonra yeryü­zünde fesâd çıkarmayın. Bunlar sizin için hayırlıdır, eğer mü'minlerden iseniz.

 

Medyen'e de Şuayb Peygamber

 

Muhammed İbn İshâk der ki: Onlar Medyen İbn Medyan İbn İb­rahim'in sülâlesindendir. Şuayb ise Mîkîl İbn Yeşcür'ün (?) oğludur. İsmi Süryânca'da Yesrûn'dur.

Ben derim ki: Medyen kelimesi, hem kabileye ve hem de Hicaz yolundaki Maân yakınlarındaki şehre verilen isimdir. Allah Teâlâ: «Medyen suyuna varınca davarlarım sulayan bir insan topluluğunu gördü.» (Kasas, 23) buyurmuştur ki, bunlar Ashâb-ı Eyke'dirler. İn-şâallah ilerde bunları zikredeceğiz. Güvenimiz Allah'adır.

«Ey kavmim; Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.» Bu ifâde; bütün peygamberlerin çağnsıdır. «Rabbınızdan size apaçık bir burhan gelmiştir.» Benim size getirdiklerimin doğruluğuna dâir Allah Teâlâ hüccetler ve burhanlar göndermiştir. Sonra Şuayb (a.s.); onlara, insanlarla muamelelerinde ölçüyü ve tartıyı doğru tut­malarım, insanların eşyalarını, paylarını, eksik tutarak hainlik etme­melerini öğütlemiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Ölçüde ve tartıda hîle yapanların vay haline. Onlar ki; insanlardan bir şey aldıkları zaman, kendileri ölçerek tâm alırlar. Ama onlara bir şey ölçüp tartarak verdikleri zaman, eksik tutarlar. Onlar kendilerinin diriltile-ceklerini sanmıyorlar mı? Büyük bir gün için? Ki, insanlar o gün; âlemlerin Rabbının huzurunda duracaklardır.» (Muttaffifîn 1 - 6) bu­yurur. Bu ifâde, şiddetli bir tehdîd, kuvvetli bir vaîddir. Allah'ın bizi bundan uzak tutmasını dileriz. Sonra Allah Teâlâ öğütlerinin bolluğu, ifâdelerinin fasîh olması ile «Peygamberlerin hatibi» denilen Şuayb (a.s.)  dan haber vererek şöyle buyuruyor :[47]

 

86  — Ve siz, Allah'a imân edenleri tehdîd ederek, Allah'ın yolundan alıkoyarak ve onun eğriliğini isteyerek, her yolun başını tutup oturmayın. Hem hatırlayın ki; siz vaktiyle pek az idiniz de sizi O, çoğalttı. Ve bakın fesâd çıkaranların sonu nice olmuştur.

87  — Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamışsa; Allah, aranızdaki hükmü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

 

Hz. Şuayb (a.s.) onlara hissî ve ma'nevî olarak yol kesmeyi ya­saklıyor. «Tehdîd ederek... her yolun bağını tutup oturmayın.» Mal­larını size vermedikleri takdirde, insanları ölümle tehdîd etmeyiniz, diyor. Süddî ve başkaları; bunların, öşürcüler olduğunu söylemektedir. İbn Abbâs, Mücâhid ve bir çoklarından rivayete göre İse; onlar, «Teh­dîd ederek... her yolun başım tutup oturmayın.» âyetini söyle anla­mışlardır : Şuayb'a tâbi olmak üzere ona gelen mü'minleri tehdîd ede­rek her yolun başını tutup oturmayın. Ancak bunlardan birinci görüş daha kuvvetlidir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Her yolun» buyurmuştur. Bunlar, yollar olup Allah'ın yolu ile tahsîs buyurulmamıştır. İkinci açıklama herhalde «Ve siz Allah'a îmân edenleri" Allah'ın yolundan alıkoyarak ve onun eğriliğini isteyerek...» kısmına âit olmalıdır. Yani sizler, Al­lah'ın yolunun eğri büğrü olmasını ister, arzularsınız. «Hem hatırlayın ki; siz vaktiyle pek az idiniz de sizi O, çoğalttı.» Sizler, azlığınız se­bebiyle zayıftınız. Sayınızın fazlalığı ile izzete, güç ve kuvvete sahip oldunuz. O halde bundaki Allah'ın nimetini hatırlayınız. «Ve bakın fe-sâd çıkaranların sonu nice olmuştur?» Allah'ın yasakladıklarını işle­meleri ve elçilerini yalanlamaları sebebiyle, geçmiş ümmetlerin ve ne­sillerin başlarına gelen azabı ve cezayı görün.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Eğer içinizden bir kısmı benimle gön­derilene inanmış, bir kısmı da inanmamişsa; (benim üzerimde ihtilâfa düşmüşseniz) Allah, (benimle) aranızdaki hükmünü verinceye kadar sabredip bekleyin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.» müttakîlere, güzel akıbet kâfirlere de felâket verecektir.[48]

 

88 — Kavminden büyüklük taslayan    ileri gelenler dediler ki: Ey Şuayb; seni ve beraberindeki inanmış olanlan, ya memleketimizden çıkarırız veya mutlaka bizim dinimize dönersiniz. Dedi ki: İstemezsek de mi?

89-— Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize dönecek olursak; doğrusu Allah'a karşı yalan uy­durmuş oluruz. Rabbımız olan Allah'ın dilemesi bir yana, O'na dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbımızın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Ancak Allah'a dayanıp güven­dik biz. Rabbımız, kavmimizle bizim aramızda Sen, hak ile hüKüm ver. Sen, hüküm verenlerin en hayırlısısın.

 

Allah Teâlâ; burada kâfirlerin, Allah'ın peygamberi Şuayb ve onunla beraber olan mü'minleri nasıl karşıladıklarını, onu ve berabe­rindekileri ya kasabadan sürmek veya kendi dinlerine dönmeye ve içinde bulundukları duruma girmeye zorlamakla tehdîd ettiklerini ha­ber vermektedir. Bu, peygamber ile bir konuşma ise de, maksad; onun­la birlikte onun dininden olan kendisine uyanlardır. «Dedi ki: İste­mesek de mi?» âyetinde Şuayb (a.s.) şöyle diyor : Biz, sizin çağırmakta olduğunuzu istemezsek de mi siz bunu yapacaksınız? Eğer biz, sizin di­ninize döner ve sizinle birlikte içinde bulunduğunuz duruma düşersek; Allah ile birlikte ortakları O'na eş kılmakla, Allah'a karşı büyük, bir yalan söylemiş oluruz. Bu, kendisine tâbi olanların yerine Hz. Şuayb'ın ifâdeleridir. «Rabbımız olan Allah'ın dilemesi bir yana, O'na dönmemiz bizim için olacak şey değildir.» Bu ifâde, durumu Allah'ın meşiyyetine havale etmektir. O, her şeyi bilir. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, «(tş-lerimizde, yaptığımız ve bıraktığımız şeylerde) ancak Allah'a dayanıp güvendik biz. Rabbımız, kavmimizle bizim aramızda Sen, hak ile hü­küm ver. (Onlara karşı bize yardım et). Sen, hüküm verenlerin en ha-yırlısısuı.  (Sen, asla zulmetmeyen âdilsin.)»[49]

 

90 — Kavminden küfretmiş olan ileri gelenler dediler ki: Şuayb'a uyarsanız andolsun ki; siz, o zaman hüsrana uğrayanlardansınız.

91  — Bunun üzerine onları sarsıntı yakalayıverdi. Ve yurtlarında dizüstü çökenler oldular.

92  — Şuayb'ı yalanlayanlar,  zâten yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlamış olanlar; hüs­rana uğrayanlar, işte onlar oldular.

 

Allah Teâlâ, Şuayb (a.s.) in kavminin küfürlerindeki şiddetlerini, isyanlarını, haddi tecavüzlerini, içinde bulundukları sapıklığı ve hakka karşı kalblerinde yereden muhalefeti haber vermektedir. Bu sebeple onlar yemîn etmiş ve : «Şuayb'a uyarsanız andolsun ki; siz, o zaman hüsrana uğrayanlardansınız.» demişlerdi. Bunun için Allah Teâlâ bu­nun peşinden : «Bunun üzerine onları sarsıntı yakalayıverdi. Ve yurt­larında dizüstü çökenler oldular.» buyurmuştur. Allah Teâlâ burada, onların Hz. Şuayb'ı ve arkadaşlarım üzdükleri ve onları memleketle­rinden çıkarmakla tehdîd ettikleri gibi, kendilerini sarsıntının (zelze­lenin) yakalayıverdiğini haber vermektedir. Nitekim Hûd sûresinde de onlardan haber vererek şöyle buyurmaktadır: «Emrimiz gelince; Şu­ayb'ı ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak kur­tardık. Zulmedenleri de korkunç bir ses yakaladı. Ve oldukları yerde dizüstü çöküverdiler.». (Hûd, 94). Bu husustaki münâsebet —en doğ­rusunu Allah bilir ya— şudur : Onlar ; «Senin namazın mı bize; baba­larımızın taptıkları ve mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmamızı men'e-diyor? Sen, doğrusu aklı başında yumuşak huylu birisin.» (Hûd, 87) demek suretiyle, Allah'ın peygamberi Şuayb ile alay ettiklerinde; bir sayha (korkunç bir ses) gelmiş ve onları susturmuştur.

Allah Teâlâ; Şuarâ sûresinde de onlardan haber vererek : «Onu da yalanladılar. Ve onları, bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı İdi.» (Şuarâ, 189) buyurur. Bunun sebebi, kıs­sanın baş tarafında zikrediJdiğine göre; onların : «Eğer sâdıklardan isen bize gökten bir' parça indir.» (Şuarâ, 187) demiş olmalarıdır. Allah Teâlâ; burada onlara, gölgelikli günün azabının isabet ettiğini haber vermektedir. Bütün bunlar, onların aleyhine birleşmiştir: Önce onlara gölgelikli günün azabı isabet etmiştir. Bu, onları gölgeleyen bir bulut olup içinde ateşten şerareler, yalazlar ve yakıcı alevler vardı. Sonra onlara gökten bir sayha, altlarından da yerden şiddetli bir sarsıntı gelmiştir. Canlan- çıkmış, nefesleri uçmuş ve cesedleri sönmüş de : «Yurtlarında dizüstü çökenler» olmuşlardır. Sonra Allah Teâlâ: «Zâ­ten yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular.» buyuruyor ki; sanki on­lar, azâb kendilerine isabet ettiğinde peygamberleri (Hz. Şuayb'ı) ve arkadaşlarını çıkarmak istedikleri ülkelerinde hiç oturmamış gibi oldular. Sonra Allah Teâlâ, onlann sözlerine mukabil; «Şuayb'ı yalan­lamış olanlar; hüsrana uğrayanlar, işte onlar oldular.» buyurmuştur.[50]

 

93 — Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim; andolsun ki, ben Rabbımın bana vahyettikle­rini size bildirdim. Ve nice öğüt verdim. Öyleyse ben, küf­redenler kavmine nasıl tasalanırım?

 

Onlara isabet eden azâb, musibet ve ceza; isabet ettikten sonra Şuayb (a.s.) onlardan yüz çevirmiş ve onları ayıplayıp azarlayarak: «Ey kavmim; andolsun ki, ben Rabbımın bana vahyettiklerini size bil­dirdim. Ve nice öğüt verdim.» Benimle gönderileni size ilettim. O halde siz benim getirdiklerimi yalanlamış, inkâr etmişken size üzülecek, ta­salanacak değilim, demiştir. Bu sebepledir ki: «Öyleyse ben, küfre­denler kavmine nasıl tasalanırım?» demiştir.[51]

 

İzahı

 

 

94  — Biz, hangi kasabaya bir peygamber gönderdiy-sek; yalvarıp yakarsmlar diye, ora halkını mutlaka darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.

95  — Sonra kötülüğün yerine iyiliği koyduk. Niha­yet çoğaldılar ve: Atalarımıza da fakirlik, şiddet, hasta­lık, iyilik ve genişlik dokunmuştu, dediler. Bunun üzerine Biz de onları kendileri farkına varmadan ansızın yakala-yıverdik.

 

Kasabalar Halkı

 

Allah Teâlâ, kendilerine peygamber gönderilen geçmiş ümmetleri, nelerle imtihan buyurduğunu haber vermektedir. Onları darlık ve sı­kıntı ile imtihan etmiştir. Âyetteki ( .L'Ul ) kelimesi ile, onların be­denlerine isabet eden hastalıklar kaydedilmektedir. ( .1^1 ) kelimesi ile de, onların başına gelen fakirlik, ihtiyâç ve benzeri şeyler kasdedil-miştir. «Umulur ki yalvarıp yakanrlar.« Başlarına gelenin giderilmesi için Allah'a dua eder, yalvarır ve yakarırlar.

Burada sözün anlamı şöyle olmaktadır: Allah Teâlâ onları, yal­varıp yakarsmlar diye şiddete, zorluğa dûçâr kılmıştır. Allah'ın ken­dilerinden dileyip murâd ettiğini yapmamışlar ve bir de bollukta de­nenmeleri için durumları bolluğa çevrilmiştir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Sonra kötülüğün yerine iyiliği koyduk.» buyuruyor. Onların halini darlıktan bolluğa, hastalıktan sıhhat ve afiyete, fakirlikten zen­ginliğe çevirdik ki; bunun üzerine Allah'a şükretsinler. Ancâik bunu yapmadılar.

«Nihayet (kendileri, çocukları) çoğaldılar. (Mallan da çoğaldı.) Ve : Atalarımıza da fakirlik, şiddet, hastalık, iyilik ve genişlik dokun­muştur, dediler. Bunun üzerine Biz de onlan, farkına varmadan ansı­zın yakalayıverdik.» Allah'a yalvarıp yakarsmlar ve O'na dönsünler diye; bunlarla ve onlarla kendilerini imtihan ettik. Ancak ne bunlar, ne de onlar kendilerine te'.sîr etmedi, ne bununla ve ne de diğerleri ile yaptıklarından vazgeçmediler. Aksine: Eskiden atalarımıza isabet ede­nin benzeri olarak bize önce darlık ve sıkıntı, sonra da iyilik ve genişlik dokunmuştur. Zaman bu; bazan öyle, bazan böyledir, demişler ve bun­lardaki Allah'ın emrini anlamamışlar; her iki durumda da Allah'ın kendilerini imtihan ettiğini hissetmemişlerdir. Bu, mü'minlerin halinin hilâfmadır. Onlar, genişlikte Allah'a şükreder; darlık ve sıkıntıda iSe sabrederler. Nitekim Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet edil­diğine göre, şöyle buyurulmuştur:

Mü'minin durumuna şaşılır. Doğrusu onun her işi hayırdır. Bu hu­sus mü'minden başkası için böyle değildir. Ona iyilik ve genişlik isabet ederse; şükreder ve bu kendisi için hayır olur. Bir sıkıntı ve darlığa dûçâr kalırsa; sabreder, bu da kendisi için hayır olur. Mü'min kişi; Allah'ın, kendisini iyilik ve genişlikle, darlık ve sıkıntı ile imtihan et­tiğini anlayan kimsedir. Bu sebebledir ki; bir hadîste şöyle buyurulmuş-tur -r Günâhlarından tertemiz olup arınmcaya kadar imtihan mü'minle dâima beraberdir. Münafığın benzeri ise, sahibinin kendisini niçin bağ­ladığım ve niçin salıverdiğini bilmeyen merkebdir.

Bu sebebledir ki Allah Teâlâ hemen arkasından : «Bunun üzerine Biz de onları, kendileri farkına varmadan (ve hissetmeden) ansızın (azâb ile) yakalayı verdik.» buyurmuştur. Bir hadîste şöyle buyurulur : Ansızın ölüm; mü'min için rahmet, kâfir için ise esefle (üzüntü ile) ya­kalanmadır.[52]

 

96  — Şayet kasabaların halkı inanmış ve sakınmış ol­salardı; elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat onlar yalanladılar. Biz de bunun üzerine onları, yaptıklarından dolayı yakalayıverdik.

97  — Kasabaların halkı; kendileri geceleyin uyurlar­ken, azabımızın onlara gelip çatmasından emîn mi ol­dular?

98  — Yoksa kasabaların halkı; kendileri, güpegün­düz oynarlarken azabımızın onlara gelip çatmasından emîn mi oldular?

99 — Artık onlar; Allah'ın düzeninden emîn mi oldu­lar? Hüsrana uğrayanlar topluluğundan başkası Allah'ın düzeninden emîn olmaz.

 

Allah Teâlâ; kendilerine elçiler gönderilen kasabalar halkının îmâ­nının azlığını bildiriyor. Nitekim başka bir âyette: «îmân edip, îmânı kendisine fayda veren bir kasaba halkı varsa; o da Yûnus'un kavmidir ki; îmân ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvâylık azabını kaldırdık. Bir zamana kadar onları refah İçinde yaşattık.» (Yû­nus, 98) buyurulur ki Yûnus (a.s.) un kavmi dışında hiçbir kasaba bü­tünüyle îmân etmemiş, sâdece onlar îmân etmişlerdir. Bu ise, azabı gözleriyle gördükten sonradır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Ve onu yüzbin veya daha fazlasına peygamber olarak gönderdik. Nihayet ona inandılar, Biz de onları bir süreye kadar geçin­dirdik.» (Sâffât, 147-148), «Uyarıcı gönderdiğimiz her kasabanın var­lıklıları dediler ki: Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.» (Sebe; 34).

«Şayet kasabaların halkı (rasûllerin getirdiklerine) îmân etmiş (doğrulamış, ona tâbi olmuş ve Allah'a itaat olan işleri yapmak, ha­ramları terketmek suretiyle) sakınmış olsalardı; elbette üzerlerine gök­ten (yağmur iner) ve yerden (yeryüzünün nebatları ile) bereketler açardık. Fakat onlar (rasûlleri) yalanladılar. Biz de bunun üzerine on­ları, yaptıklarından dolayı (kazanmış oldukları günâhlar ve haramlar yüzünden helak ve azâb ile) yakalayıverdik.»

Sonra Allah Teâlâ, emirlerine karşı gelme ve yasakladıklarını yap­maya cür'et etmekten korkutup sakındırarak şöyle buyuruyor: «Kasa­baların (kâfirler olan) halkı; kendileri geceleyin uyurlarken, azabımı­zın onlara gelip çatmasından emîn mi oldular? Yoksa kasabaların hal­kı; kendileri, güpegündüz oynarlarken (meşgûliyyet ve gaflet halle­rinde iken); azabımızın onlara gelip çatmasından emîn mi oldular? Artık onlar; Allah'ın düzeninden (onları sıkıntıya, azaba uğratmasın­dan onlara güç yetirici olmasından, gaflet ve dalgınlık hallerinde onları yakalayı vermesinden) emîn mi oldular? Hüsrana .uğrayanlar toplulu­ğundan başkası Allah'ın düzeninden emîn olmaz.» Hasan el-Basrî —Al­lah ona rahmet eylesin— şöyle der : Mü'min; korkarak, titreyerek tâat-leri işler, günahkâr ise kendisini emîn hissederek günâhları işler.[53]

 

100 — Sahiblerinden sonra, yeryüzüne vâris olanlara besbelli değil midir ki, eğer Biz dileseydik onları da gü­nâhlarından dolayı cezalandırırdık. Ve onların kalbleri üzerine mühür basarız da bir şey duymazlar.

 

İbn Abbâs  «Sahiblerinden sonra yeryüzüne  vâris olanlara bes­belli değil midir ki...» âyeti hakkında şöyle demiştir: İstersek günâh­ları sebebiyle onlan cezalandıracağımızı onlara açıklamadık mı? Ebu Ca'fer İbn Cerîr de bu âyetin tefsirinde şöyle der: Allah Teâlâ buyu­ruyor ki: Kendilerinden önce yeryüzü sahiplerinin helak olmasından sonra halîfe kılınanlara  (vârisler kılınanlara) beyân etmedik mi ki; onların yollarmca yürüdüler, onların amelleri gibi amel işlediler ve Rablanna isyan ettiler. ((Eğer Biz dileseydik, onları da günâhlarından dolayı cezalandırırdık.» Dileseydik kendilerinden öncekilere yaptıkla­rımızı, onlara da elbette yapardık. «Kalbleri üzerine mühür basarız da (ne bir nasihat ve ne de bir hatırlatma) duymazlar.» Ben derim ki: Allah Teâlâ bu hususta başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Mes­kenlerinde gezdikleri, kendilerinden önce gelip geçmiş nice nesilleri yok edişimiz, hâlâ onlan yola getirmedi mi? Doğrusu bunda akıl sahib-leri için âyetler vardır.»  (Tâhâ, 128), «Şimdi yurtlarında gezip dolaş­tıkları, kendilerinden önceki nesillerden nicesini yok etmiş olmamız, onlan doğru yola sevketmedi mi? Şüphesiz bunlarda âyetler vardır. Hâlâ dinlemezler mi?» (Secde," 29), «Siz, daha önce de sonunuzun gel­meyeceğine yemîn etmemiş miydiniz? Üstelik kendilerine zulmedenle­rin yerlerinde oturdunuz.»   (İbrahim, 44-45),  «Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi onlardan hiçbirisini duyuyor veya bir ses işitiyor musun?» (Meryem, 98), ((Görmediler mi ki; Biz, onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Biz onları sizi yerleştirmediğimiz şekilde yeryü­züne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış ve altlarından ırmak­lar akıtmıştık. Sonra onları günâhlarından dolayı yok ettik ve arkala­rından başka bir nesil yetiştirdik.» (En'âm, 6). Allah Teâlâ Âd kavmini helak ettiğini zikrettikten sonra şöyle buyuruyor: «Bunun üzerine on­ların meskenlerinden başka bir şey görülmez oldu. îşte biz suçlular kav­mini böylece cezalandırırız. Andolsun ki; onlan, sizi yerleştirmediğimiz yerlere yerleştirmiştik. Ve kendilerine kulaklar, gözler ve kalbler bir fayda sağlamadı. Çünkü onlar; Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr edi­yorlardı. Sonunda onları alay ettikleri şey kuşatıverdi. Andolsun ki; biz çevrenizdeki kasabaları da yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.» (Ahkâf, 25-27), «Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Halbuki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. (Böyleyken onlar) peygamberi yalanladılar. îhfcâr (m sonu) nasıl olurmuş» (Sebe', 45), «Andolsun ki; onlardan ön­cekiler de yalanlamışlardı. Ama benim inkârım nice oldu?» (Mülk, 18), «Nice kasabaların halkım, zâlim oldukları halde helak ettik. Artık ça­tıları çökmüş, kuyuları körelmiş, sarayları yıkılmıştır. Yeryüzünde do­laşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki yalnız gözler kör olmaz; göğüslerde olan kalbler de kör-leşir.» (Hacc, 45-46), «Andolsun ki; senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri alaya aldıkları şey çepeçevre kuşa-tıverdi.» (En'âm, 10). Bu ve benzeri âyetler, Allah'ın azabının düşman­ları üzerine indiğine, nimetlerinin ise dostları için meydana geldiğine delâlet etmektedir. Bunun içindir ki Allah Tâl⠗söyleyenlerin en doğ­rusu ve âlemlerin Rabbı O'dur—. bunların akabinde : «İşte o kasabala­rın haberlerinin bir kısmını sana anlatıyoruz...» buyurmuştur.[54]

 

101 - İşte o kasabaların haberlerinin bir kısmını sa­na anlatıyoruz. Andolsun ki; peygamberleri onlara apaçık burhanlar getirdi de, önceleri yalanladıklarından inanma­dılar, îşte böyle mühür basar Allah kâfirlerin kalblerine.

102  — Onların çoğunda Biz, ahde vefa görmedik. On­ların çoğunu fâsıklar olarak bulduk.

 

Allah Teâlâ, peygamberi (s.a.) ne Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb (a.s.) in kavimlerinin haberlerini, kâfirleri helak buyurmasını, inanan­ları kurtarmasını, rasûllerin dilinden hüccetlerle onlara hakkı açıkla­dığından dolayı özür dileme (özür beyân etme) hakkı bırakmadığını anlattıktan sonra, şöyle buyuruyor: «(Ey Muhammed), işte o kasaba­ların haberlerinin bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki; peygam­berleri onlara (kendilerine haber verdiklerinde doğruluklarına delâlet eden) apaçık burhanlar getirdi.» Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Biz, peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (îsrâ, 15), «Bunlar, o kasabaların haberleridir ki; sana anlatıyoruz. Onların bir kısmı hâlâ duruyor, bir kısmı ise silinip gitmiştir. Onlara biz zul­metmedik. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmettiler.» (Hûd, 100-101).

«Önceleri yalanladıklarından inanmadılar.» âyetinde harf-i cer olan edatı sebep bildirmektedir. Yani onlar, kendilerine ilk gel­diğinde hakkı yalanlamış olmaları sebebiyle peygamberlerin getirdik­lerine inanmamışlardır. Bu açıklamayı İbn Atiyye nakletmekte olup güzel bir açıklamadır. Başka bir âyette şöyle buyurulur : «O geldiği za­man da, onların yine İnanmayacaklarının farkında değil misiniz? Biz, onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de —ona ilk defa îmân etme­dikleri gibi— azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.» (En'âm, 110-111). Bu sebepledir ki burada da Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «İşte böyle mühür basar Allah kâfirlerin kalblerine. Onların (geçmiş üm­metlerin) çoğunda Biz ahde vefa görmedik. Onların çoğunu fâsıklar olarak bulduk.» Biz, onların çoğunu Allah'a itaatin dışına çıkmış fâ­sıklar güruhu olarak bulmuşuzdur. Allah Teâlâ'nın onlardan almış ol­duğu ahid; onZan, üzerinde yaratmış olduğu fıtrattır. Onların Rabbı, mâliki olduğuna, kendisinden başka ilâh olmadığına dâir sulblerde on­lardan ahd almıştır. Bunu ikrar etmişler ve kendi nefisleri aleyhine şehâdette bulunmuşlardır. (Daha sonra) bu ahidlerine muhalefetle onu arkalarına atmışlar, ne aklî ve ne de şer'î bir delil ve hüccet olmak­sızın Allah ile birlikte başkalarına ibâdet etmişlerdir. Fıtrat-ı selime sahihlerinde durum bunun tersinedir. Başından sonuna kadar, rasûller bunu nehyeden esâslar getirmişlerdir. Nitekim Müslim'in Sahîh'inde rivayet edilen bir hadîste Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğu belirtilir : Muhakkak Ben kullanım muvahhidler olarak yarattım. Şeytânlar, on­lara gelip dinlerinden döndürdü, saptırdı ve onlara helâl kıldığım şeyleri kendilerine haram kıldı. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde bulunan bir hadîste şöyle Duyurulmuştur : Her doğan fıtrat üzere doğar. Ana babası onu yahûdîleştirir, hıristiyanlaştırır ve mecûsîleştirir. Allah Teâlâ da Kitâb-ı Azîz'inde şöyle buyurmuştur : «Senden önce gönderdiğimiz her peygambere : Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vah-yetmişizdir.» (Enbiyâ, 25), «Senden önce gönderdiğimiz tanrıları meş­ru' kılmış mıyız?» (Zuhruf, 45), «Andolsun ki; her ümmete : Allah'a ibâ­det edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir.» (Nahl, 36). Bu hususta başka âyetler de vardır.

«Önceleri yalanladıklarından inanmadılar.»  âyeti hakkında, Ebu Ca'fer er-Râzı'nin Rebî' İbn Enes kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivâ[55]

 

104  — Mûsâ dedi ki: Ey Firavun; ben, âlemlerin Rab-bından gönderilmiş bir peygamberim.

105  — Bana yaraşan; Allah hakkında haktan başka­sını söylememektir. Size, Rabbmızdan apaçık bir burhan getirdim. Artık îsrâiloğullarını benimle beraber gönder.

106  — Dedi ki: Şayet sen bir âyet getirdinse göster onu, eğer sâdıklardan isen.

 

Allah Teâlâ; Musa'nın Firavun ile münazaralarını, Musa'nın onu susturmasını, Firavun ve Mısır kıbtîlerinden kavmi huzurunda apaçık âyetler gösterdiğini haber vermektedir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Mûsâ dedi ki: Ey Firavun; ben, âlemlerin Rabbından gönderilmiş bir peygamberim.» Benî; her şeyin yaratıcısı, Rabbı ve mâliki göndermiştir. «Bana yaraşan; Allah hakkında haktan başkasını söylememektir.» Ba­zıları derler ki: Buranın anlamı şöyledir: Bana yaraşan, Allah hak­kında ancak hakkı söylememdir. Bana yaraşan budur.

Müfesirlerden bazısı ise; buranın anlamının : «Allah hakkında hak­tan başkasını söylememem hususunda elbette ben hırslıyımdır.» şek­linde olduğunu söylemişlerdir. Medine ehlinden diğerleri ise âyetteki kelimesini; Allah'ın izzetini, celâlini ve hükümranlığının büyüklüğünü bilmemden dolayı Allah'tan ancak hak ve doğru olanı  söylemem benim üzerime vâcibtir, anlamında olmak üzere şeklinde okumuşlardır.

«Size, Rabbınız olan Allah'tan (size getirdiklerimde doğruluğumun delili olarak Allah'ın bana vermiş olduğu) apaçık bir burhan getirdim. Artık İsrâiloğullarını benimle beraber gönder.» Onları esaret ve zul­münden serbest bırak. Bırak onları da senin ve onların Rabbma ibâdet etsinler. Muhakkak onlar, şerefli bir peygamber olan İsrail'in soyun-dandırlar. İsrail; Ya'kûb İbn İshâk İbn îbrâhîm Halîl'ür-Rahmân'dır.

«Dedi ki: Şayet sen bir âyet getirdinse göster onu, eğer sâdıklar­dan isen.» Firavun dedi ki: Senin söylediklerinde seni doğrulayacak değilim. İstediğinde sana itaat edecek de değilim. Eğer iddia ettiğinde doğru isen ve eğer senin yanında bir hüccet varsa, görmemiz için onu göster.[56]

 

107  — Bunun üzerine asasını bıraktı. Bir de ne gör­sünler; o, apaçık bir ejderhâdır.

108  — Elini çıkardı, ne görsünler;    o da bakanlara bembeyaz (parlıyor).

 

((O, apaçık bir ejderhâdır.)) âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha: O, erkek yılandır, demiştir. Süddî ve Dahhâk da böyle derler. Fitneler hadîsinde, Yezîd İbn Hârûn kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Bunun üzerine asasını bıraktı. Asâ, ağzını açmış, hızla Firavun'a doğru yürüyen büyük bir yılana dönüştü. Firavun, onun kendisine doğru geldiğini görünce; kendini tahtından yere attı ve onu engellemesi için Musa'dan yardım istedi. Hz Mûsâ da öyle yaptı. Katâde ise; asanın, şehir gibi büyük bir yılana dönüştüğünü söylemiştir. «Bir de ne görsünler; o, apaçık bir ejderhâdır.» âyetinde Süddî şöyle der: yılanların erkeğidir. Ağzım açmış, alt çenesini yere, diğerini ise sarayın suru üzerine koy­muş, sonra yakalamak üzere Firavun'a doğru yönelmişti. Firavun onu görünce, korkmuş, yerinden sıçramış ve üstüne pislemiştl. Ondan önce hiç üstüne pislemiş değildi. Şöyle bağırmıştı: Ey Mûsâ, onu tut, ben sana îmân ediyorum. İsrâiloğullannı seninle beraber göndereceğim. Mûsâ onu almış ve o da yeniden asâ haline dönüşmüştü. Bunun bir ben­zeri İkrime tarafından ibn Abbâs'tan rivayet edilmiştir.

Vehb İbn Münetobih der ki: Mûsâ, Firavun'un yanına girdiğinde; Firavun kendisine: Ben seni tanıyor muyum? diye sormuş o da; evet, demişti. Firavun: «Çocukken biz seni yanımıza alıp büyütmedik mi?» (Şuarâ, 18) demişti. Mûsâ kendisine (gerekli) cevabı vermiş ve Fira­vun : «Onu yakalayın.» demiş. Bunun üzerine Mûsâ : «Asasını bırak­mış, bir de ne görsünler; o, apaçık bir ejderhâdır.» Ejderhâ insanların üzerine hüçûnı etmiş ve onlar dağılmışlardı'. Onlardan yirmibeşbin kişi ölmüş, birbirlerini (ezerek) öldürmüşlerdi. Firavun kalkmış, kaçmış ve evine girmişti. Bu ifâdeyi İbn Cerîr, ayrıca İmâm Ahmed ez-Zühd kita­bında ve İbn Ebu Hatim rivayet etmişlerdir. İfâdenin sevkedilişinde ga-rîblik vardır. En doğrusunu Allah bilir.

«Elini çıkardı, ne görsünler; o da bakanlara bembeyaz (parlıyor.)» Elini zırhına soktuktan sonra hastalık, abraşhk olmaksızın parlak ve bembeyaz olarak çıkarmıştı. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Ve elini koynuna sok. Firavun ve kavmine gönderilen dokuz mucize­den biri olarak kusursuz, bembeyaz çıksın.» (Nemi, 12). Fitneler hadî­sinde İbn Abbâs, «Kusursuz, bir hastalık olmaksızın» âyeti hakkında şöyle demektedir : Bir abraşlik olmaksızın, sonra onu tekrar yerine koy­muş ve o da önceki rengine avdet etmiştir. Mücâhid ve birçokları da böyle derler.[57]

 

109  — Firavun'un kavminden ileri gelenler: Doğru­su bu, bilgin bir sihirbazdır, dediler.

110  — Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Firavun: O halde ne buyurursunuz.

 

Firavun'un kavminden ileri gelenler; Firavun'un korkusu geçip bundan sonra tahtına oturduğunda, onun söylediklerine muvafık ola­rak böyle söylemişlerdir. Firavun, çevresindeki kavminin ileri gelenle­rine : «Doğrusu bu, bilgin bir sihirbazdır.» demiş, onlar da ona muvâ-fakatla onun söylediği gibi söylemişlerdi. Hz. Mûsâ ile ilgili olarak na­sıl davranmaları gerektiği, Musa'nın çırasını söndürmek, sözünü kes­mek ve kendi yalan ve iftiralarını haklı göstermek için neler yapma­ları icâbettiği hususunda istişare etmişlerdi. Onlar; insanların Hz. Mû-sâ'nın sihrine meyletmesinden korkuyorlardı. Onların inançlarına gö­re; Musa'nın onlara üstün gelmesi, sihri sebebiyle idi. Onlar, Musa'nın kendilerini yurtlarından çıkarmasından korkuyorlardı ki korktuklarına uğradılar. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Fira-vun'a, Hâmân'a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.» (Kasas, 6). Onlar Musa'nın durumu hususunda müşavere ettiklerinde; Allah Teâlâ'nın hikâye buyurduğu üzere, görüşleri şu hu­susta birleşmişti:[58]

 

111  — Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere toplayıcılar yolla.

112  — Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler.

 

İbn Abbâs, âyetteki kelimesini; geri bırak, alıkoy, şeklinde

tefsir ederken, Katâde; onu hapset, şeklinde tefsir etmiştir. «Şehirlere (hükümranlığın altındaki iklimlere diğer ülkelerdeki bilginleri toplayıp getirecek) toplayıcılar yolla.»

Onların zamanında sihir, çok yaygındı. Onlardan bir kısmı buna inanırdı. Bazıları Hz. Musa'nın yaptıklarının, sihirbazların yaptıkları kabilinden şeyler olduğunu sanmıştı. Bu sebeple onun kendilerine gös­termiş olduğu açık âyetlerin benzeriyle ona karşı durmak için sihirbazları toplamışlardır. Nitekim Allah Teâlâ Firavun'dan haber ve­rerek şöyle buyurmaktadır : «Ve dedi ki: Sihirbazlığından bizi yurdu­muzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa?» Şimdi biz de seninkine benze­yen bir sihir göstereceğiz sana. Bizimle senin aranda bir vakit ta'yîn et ki, sen de biz de düz bir yerde bulunalım, caymayalım. «Buluşma zamanımız; sizin bayram gününüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir, dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti ve sonra bütün hi­lesini toplayıp geldi.»  (Tâhâ, 57-60).[59]

 

113  — Sihirbazlar Firavun'a geldi ve dediler ki: Eğer gâlibler biz olursak, şüphesiz bize bir mükafat var, değil mi?

114  — Evet, hem siz muhakkak gözdeler olacaksınız, dedi.

 

Allah Teâlâ burada, Firavun'un Mûşâ (a.s.) ile karşılamak üzere getirttiği sihirbazlara karşı koştuğu şartları haber veriyor : Eğer Mû-sâ'ya gâlib gelirlerse; onları mükâfatlandıracak ve kendilerine bol he­diyeler verecektir. Firavun onlara vaadlerde bulunmuş, kendilerine di­lediklerini vereceğine dâir onlan ümitlendirmişti. Kendilerini bera­ber oturduğu kimselerden ve katındaki gözdelerden kılacağına dâir vaadde bulunmuştur. Onlar, Firavun —Allah ona la'net etsin— dan bu sözü sağlamca aldıklarında :[60]

 

115  — Dediler ki: Ey Mûsâ, sen mi atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?

116  — Siz atın, dedi. Atınca; halkın gözlerini büyüle-diler, onlara korku saldılar ve büyük bir sihir getirmiş oldular.

 

«Ey Mûsâ, sen mi atacaksın, yoksa (senden önce) atanlar 'biz mi olalım?)> sözü; sihirbazların Mûsâ (a.s.) ya meydan okumalarıdır. Al­lah Teâlâ başka bir âyette şöyle haber verir : «Dediler ki: Ey Mûsâ; ya sen at, ya da ilk atanlar biz olalım.» (Tâhâ, 65). Mûsâ (a.s.) onlara : «(Benden önce, ilk olarak) siz atın.» dedi. En doğrusunu Allah bilir ama, bundaki hikmet şudur: İnsanlar, onların işlediklerini görsünler ve düşünsünler. Onların bâtıl ve kötü davranışları son bulunca, bekle­yip gözetledikten sonra onlara apaçık olarak hak gelsin ki gönüllerde daha te'sîrli olsun. Nitekim böyle de olmuştur. Bu sebeple Allah Teâlâ : «Atınca halkın gözlerini büyülediler, onlara korku saldılar.» buyur­muştur. Onların yaktıklarının, haricen bir hakikati olduğu hissi uyan-dırılmıştır. Halbuki onların yaptıkları, mücerred bir hayâlden ibaretti. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Bir de ne görsün; ipleri ve değnekleri, büyüleri yüzünden kendilerine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi. Bunun için Mûsâ, içinden bir korku hissetti. Korkma. Mu­hakkak sen daha üstünsün, dedik. Sağ elindekini at da onların yaptık­larını yutsun. Yaptıkları, sâdece sihirbaz düzenidir. Nerede olursa ol­sun sihirbaz asla basan kazanamaz.»  (Tâhâ, 66-69).

Süfyân İbn Uyeyne der ki: Bize Ebu Sa'd'm... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre; onlar, kalın ipler ve uzun tahtalar attılar. İbn Abbâs der ki: Sihirle attıkları bu şeyler, yürür gibi görünmeye başlamıştı.

Muhammed İbn İshâk der ki: Onbeşbin sihirbaz sâf tutmuştu. Ve her birinin beraberinde ipleri ve değnekleri vardı. Mûsâ (a.s.) ya­nında kardeşi ile beraber asasına dayanarak geldi Herkes ve berabe­rinde halkının eşrafı ile birlikte Firavun geldi. Sonra sihirbazlar : «Ey Mûsâ, ya sen at, ya da ilk atante.r biz olalım, dediler.» (Tâhâ, 65). «O da : Hayır, siz atın, dedi. Bir de ne görsün; ipleri ve değnekleri bü­yüleri yüzünden kendilerine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.»  (Tâhâ, 66). Sihirleri ile, ilk önce Musa'nın ve Firavun'un gözünü almışlar, sonra da insanların gözlerini çelmişlerdi. Onlardan her biri, elindeki ipleri ve değnekleri ..atmışlar, birden onlar dağlar misâli yılanlar olu­vermişti. Vâdîyi doldurmuş ve üstüste yığılmışlardı.

Süddî der ki : (Sihirbazlar) otuzbin küsur kişiydiler. Yanında ip ve değnek olmayan hiç biri yoktu. «Atınca halkın gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar.»

İbn Cerîr der ki: Bize Ya'kûb İbn İbrahim'in... Kasım İbn Ebu Bezze'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Firavun, yetmişbin sihir­baz topladı. Onlar yetmişbin ip, yetmişbin değnek attılar. Nihayet on­ların sihirlerinden bunların yürüdüğü hayâli görünmeye başladı. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Büyük bir sihir getirmiş oldular.» buyur­muştur.[61]

 

117  — Biz de Musa'ya: Asanı bırak, diye vahyettik. Bir de ne görsünler; onların uydurduklarını yalayıp yu­tuyor.

118  — Böylece hak yerini buldu ve onların yapmak­ta oldukları şeyler de boşa gitti.

119  - İşte orada yenildiler, hor ve hakir geri dön­düler.

120  — Sihirbazlar da hep birden secdeye kapandılar.

121  — Dediler ki: Âlemlerin Rabbma îmân ettik.

122  — Atfûsâ ve Harun'un Rabbma.

 

Allah Teâlâ; bu âyetlerde, hak ile bâtılı ayırmış olduğu o büyük toplantıda, kulu ve elçisi Mûsâ (a.s.) ya sağ elinde olan asasını atma­sını emrettiğini haber veriyor. «Bir de ne görsünler; onların uydurduk­ları (attıkları ve bâtıl olduğu halde hak olduğunu sandırdıkları şeyleri) yalayıp yutuyor.» İbn Abbâs der ki: Asâ, onların iplerinden ve tahta­larından (değneklerinden) yakaladığı her şeyi alıp yutmaya başladı. Sihirbazlar bunun bir sihir olmadığını, semâdan (inmiş) bir şey olduğunu anladılar, secdeye kapandılar ve : «Âlemlerin Hatana îmân ettik. Mûsâ ve Harun'un Ratobına.» dediler.

Muhammed İbn İshâk der ki: Vadide, onların attıklarından az ve çok hiçbir şey görünmeyinceye kadar, asâ bu ipleri ve değnekleri birer birer yutmaya başladı. Sonra Mûsâ onu aldı da bir de ne görsünler; eskiden olduğu gibi onun elinde bir asadır. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapanıp; «Âlemlerin Rabbına îmân ettik. Mûsâ ve Harun'un Rabbına.   (eğer bu sihirbaz olsaydı elbette yenilmezdik.)» dediler.

Kasım İbn Ebu Bezze der ki: Allah Teâlâ Musa'ya «A^ânı bırak.» diye vahyetti ve o asasını bıraktı. Bir de ne görsünler; o, ağzım açmış bir ejderhâdır, onların iplerini ve değneklerini yutuyor. İşte o esnada, sihirbazlar secdeye kapandılar. Cenneti, cehennemi ve her İkisinin se­vabını görmeden de başlarını kaldırmadılar.[62]

 

İzahı

 

 

123  — Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden mi ona inandınız? Doğrusu bu; halkı şehirden çıkarmanız için düzdüğünüz bir hiledir. Fakat yakında bilirsiniz siz.

124  — Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çap­razlama keseceğim. Sonra da hepinizi asacağım.

125  — Dediler ki: Biz, şüphesiz Rabbımıza dönenle­riz.

126  — Sen; bizden, sırf Rabbımızın âyetleri gelince ona inandık diye intikam alıyorsun. Rabbunız; üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak öldür.

 

Allah Teâlâ, Firavun —Allah ona la'net etsin— un Mûsâ (a.s.) ya îmân ettikleri için sihirbazları tehdîd ettiğini haber veriyor. Firavun onların bu davranışlarını, insanlara karşı izhâr etmiş oldukları bir hile ve desise olarak nitelemiş ve : «Doğrusu bu; halkı şehirden çıkarmanız için düzdüğünüz bir hiledir.» demiştir. Musa'nın size karşı bu günde üstün gelmesi; ancak aranızda bir müşavere ve sizin bunu kabullen­menizden meydana gelmiştir, demişti. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulur : «Doğrusu, size büyü öğreten büyüğünüzdür.» (Tâhâ, 71). Gerek o ve gerekse aklı olan herkes bilir ki; onun söylemiş olduğu bu söz, bâtılların en bâtılıdır. Muhakkak ki Mûsâ (a.s.) Medyen'den gel­miş, Firavun'u Allah'a davet etmiş, getirdiklerinin doğruluğuna delâlet eden açık mucizeler, kesin hüccetler izhâr etmiştir. İşte o zaman Fira­vun, hükümranlık ve saltanatının hâkim bulunduğu şehirlere adam­lar göndermiş, diğer şehirlerden onun ve kavminden ileri gelenlerin seçtiklerinden buralarda dağınık durumda olan sihirbazları Mısır "ül­kesine toplamıştı. Onları huzuruna almış, bol hediyyeler vereceği va'din-de bulunmuştu. Onlar; Firavun'un hediyyelerine kavuşmak, makamla­rına oturmak ve Firavun'un katında gözdeler olmak istiyorlardı. Mûsâ (a.s.) onlardan hiç birisini görmemişti, onlarla biraraya gelmemişti ve hiçbirisini tanımıyordu. Bunu Firavun da bilmekteydi. Ancak onun böyle konuşması tebeasına karşı işi karıştırarak, onların câhillerine karşı durumunu gizlemek gayesine ma'tûf idi. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Firavun kavmini küçümsedi, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler.» (Zuhruf, 54). Allah'ın yaratıklarının en bilgisizle­rinden ve sapıklarından bir grup onu : «Sizin en yüce Rabbınız benim.» (Nâziât, 24) sözünde doğrulamış, tasdik etmişti.

Süddî tefsirinde meşhur isnadı ile îbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve sa­habeden başkalarından rivayetle «Doğrusu bu; halkı şehirden çıkar­manız için düzdüğünüz bir hiledir.» âyeti hakıknda, onların şöyle de­diklerini nakleder: Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların reîsi karşılaşmışlardı. Musa ona : Ne dersin, eğer ben sana üstün gelirsem bana îmân eder ve benim getirdiğimin hak olduğuna şehâdet eder misin? diye sormuş­tu. Sihirbaz da: Yarın öyle bir sihir yapacağım ki; hiçbir sihir ona üstün gelemeyecek. Allah'a yemin ederim ki şayet sen bana üstün ge­lirsen; sana îmân edeceğim ve senin hak olduğuna şehâdette buluna­cağım, demişti. Firavun da bu esnada onlara bakıyordu. Râvîler der ki: İşte Firavun sözü bu sebeple söylemiştir.

«Halkı şehirden çıkarmanız için...» Siz, onunla biraraya geldiniz, devlet ve kuvvet sizde olsun, büyükleri ve reisleri oradan çıkarasınız, ta­sarruf sizin olsun diye böyle yaptınız. «Fakat yakında (ne yapacağımı) bilirsiniz siz.» Sonra Allah Teâlâ, Firavun'un tehdidini şu sözü ile açıklamıştır: «Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.» Sağ ellerinizi ve sol ayaklarınızı veya bunun aksini kese­ceğim. «Sonra da hepinizi asacağım.» Başka bir âyette de onun şöyle dediği haber verilir: «Sizi hurma kütüklerine asacağım.» (Tâhâ, 71). İbn Abbâs der ki: Firavun; insanları asanların ve elleri, ayaklan çap­razlama kesenlerin ilki olmuştur.

Sihirbazlar: «Biz, şüphesiz Rabbımıza dönenleriz.» demişlerdir. Biz, açıkça anladık ve bildik ki; biz mutlaka O'na döneceğiz. O'nun azabı senin azabından, O'nun cezalandırması ve azabı senin bizi çağırıp zorlamış olduğun sihirden ve senin cezalandırmandan elbette daha şiddetlidir. Allah'ın azabından kurtulmamız için biz bu gün elbette senin azabına dayanacağız. Bu sebepledir ki onlar : «Rabbımız, üzeri­mize sabır yağdır. (Senin dinin üzere sabretmeyi ve sebatı bize bah-şeyle) Ve bizi (Peygamberin Mûsâ (a.s.) ya tâbi olan) müslümanlar olarak öldür.» demişlerdir. Onlar Firavun'a da: «Ne hüküm verecek­ken ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, hatâlarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbı­mıza îmân ettik. Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve <İaha de­vamlıdır. Kim, Rabbina suçlu olarak gelirse; doğrusu cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne de yaşar. Kim de O'na îmân etmiş ve sâlih amel işlemiş olarak gelirse; işte onlara, en üstün dereceler vardır.» (Tâhâ, 72 - 75) demişlerdi. Günün başlangıcında sihirbaz iken, sonunda sâlihler, şehîdler oldular. İbn Abbâs, Ubeyd İbn Umeyr, Katâde ve İbn Cüreyc der ki: Günün başında sihirbaz idiler, sonunda şehîdler oldular.[63]

 

İzahı

 

127  — Firavun'un kavminin ileri gelenleri: Musa'yı ve kavmini yeryüzünde fesâdçılık etsinler, seni de, tanrı­larını da terketsinler diye mi bırakıyorsun? dediler. Dedi ki: Oğullarını öldürtürüz, kadınlarını sağ bırakırız. El­bette biz onları ezicileriz.

128  — Mûsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım iste­yin ve sabredin. Yeryüzü muhakkak ki, Allah'ındır. Kul­larından dilediğini ona mirasçı kılar ve akıbet müttakîle-rindir.

129  — Dediler ki: Sen; bize gelmezden önce de, gel­dikten sonra da eziyyet edildik. Dedi ki: Rabbmızm, düş­manınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine ge­tirmesi umulur. Ve o zaman nasıl davranacağınıza baka­caktır.

 

Allah Teâlâ, Firavun ve kavminden ileri gelenlerin birleşip yar­dımlaşmalarını, Mûsâ (a.s.) ve kavmine izhâr etmiş oldukları eziyyet ve düşmanlığı haber veriyor: «Firavun'un kavminden ileri gelenleri (Firavun'a) : Musa'yı ve kavmini yeryüzünde fesâdçılık etsinler... diye mi bırakıyorsun?» Onlar, yeryüzünde fesâdçılık etsinler diye mi onları bırakıyorsun? Onlar, teb'am fesada sürüklesinler ve onları senin dı­şında kendi rablarına ibâdete çağırsınlar diye mi bırakıyorsun? dediler. Ne kadar garîb. Bunlar, Mûsâ ve kavminin fesâd çıkarmasından korku­yorlar. Halbuki Firavun ve kavmi fesâd çıkaranların ta kendileridir, ne var ki hissetmiyorlar. «Seni de tanrılarını da'terketsinler diye mi...» âyetinin başındaki ( s ) harfinin hal bildiren edat olduğunu bazı­ları söylemektedirler ki buna göre; mâna : Onu ve kavmini senin ibâ­detini terkeder oldukları halde fesâd çıkarmaları için mi bırakıyorsun? şeklinde olacaktır. Âyeti Übeyy îbn Kâ'b : ( «Onlar sana ve senin ilâhlarına ibâdeti terketsinler diye mi...» şeklinde okumuştur. Bu kırâeti İbn Cerîr rivayet etmiştir. Başkaları ise burada­ki ( s ) harfinin, atıf için olduğunu söylemişlerdir ki buna göre an­lam şöyle olur: Mûsâ ve kavmini senin zımnen yapmalarını kabullen­diğin fesâd çıkarmaya ve senin ilâhlarını terketmeye sakın bırakma. Bazıları da âyetteki kelimesini «Sana ibâdeti terketsinler di­ye mi...» anlamında olmak üzere tekil olarak okumuşlardır. Bu, İbn Abbâs ve Mücâhid'den rivayet edilmiştir. Birinci kırâete göre bazıları derler ki: Firavun'un kendisine ibâdet ettiği bir ilâhı vardı. Hasan el-Basrî : Firavun'un kendisine gizlice ibâdet ettiği bir ilâhı vardı, de­miştir. Ondan gelen diğer bir rivayette ise şöyle der: Onun boynunda asılı bir incisi vardı ve ona secde ederdi.

«Seni de tanrılarını da terketsinler diye mi...» âyeti hakkında âüddî şöyle der: îbn Abbâs'ın iddiasına göre, onun ilâhları inekler idi. Fira­vun, güzel bir inek gördüğünde; onlara, bu ineğe ibâdet etmelerini em­rederdi. Bu sebepledir ki onlar için bir buzağı heykeli çıkarılmıştır.

Kavminin ileri gelenlerinin isteklerine Firavun : «Oğullarım Öl­dürürüz, kadınlarını sağ 'bırakırız.» diye cevab vermiştir. Bu, Firavun'un bu konuda ikinci emridir. Mûsâ (a.s.) nın doğumundan önce de onun varlığından korkarak Firavun onları bu şekilde cezalandırmış, ancak Firavun'un arzulayıp kaydettiğinin tersi vuku bulmuştu. Firavun 'bu işinde de aynı şekilde muamele görmüştür. O, İsrâiloğullarmı ezmek ve onları zelîl kılmak istiyordu. Durum, onun isteğinin tersine vuku bulmuş, Allah Teâlâ Firavun'a karşı onlara yardım edip Firavun'u ze­lil kılmış, burnunu yere sürtmüş, onu ve ordusunu suda boğmuştur.

Firavun, zikretmiş olduğu kötülükleri İsrâiloğullan için kararlaş­tırdığında : «Mûsâ kavmine : Allah'tan yardım isteyin ve sabredin, dedi.» Güzel akıbetin ve yurdun.onların olacağını şu sözleriyle müjde­ledi : «Yeryüzü muhakkak ki, Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Ve akıbet müttaküerindir. Dediler ki: Sen; bize gelmez­den önce de, geldikten sonra da eziyyet edildik.» Ey Mûsâ, görmüş ol­duğun alçaltüma ve zelîl kılınmanın bir benzeri sen gelmezden önce de başımıza gelmişti, senden sonra da. Mûsâ (a,s.) onların mevcûd durum­larını ve ikinci halde alacakları durumu onlara hatırlatarak : «Rabbı-nızın, düşmanınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçir­mesi umulur.» demiştir ki bu; nimetlerin gelmesi ve musîbetlerin bit­mesi anında şükre sarılmaları için onları teşvikten ibarettir.[64]

 

130  — Andolsun ki; Biz, Firavun hanedanını düşünüp ibret alırlar diye yıllarca kuraklık ve mahsûllerinin kıtlı-ğıyla tutup sıktık.

131  — Onlara bir iyilik geldiğinde : Bu, bizim içindir, dediler. Şayet kendilerine bir kötülük gelirse; Mûsâ ile be-raberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi. Dikkat edin, on­ların uğursuzluğu ancak Allah katmdandır, fakat çoğu bilmezler.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki; Biz, Firavun hanedanını düşünüp ibret alırlar diye yıllarca (ekinlerinin azlığı sebebiyle açlık seneleriyle) kuraklık ve mahsûllerinin kıtlığıyla tutup sıktık (imtihan edip onlan denedik).» Mücâhid : Mahsûllerinin kıtlığının, ekinlerin az­lığının dışında olan şeyler olduğunu söylemiştir. Recâ İbn Hayve'den naklen Ebu îshâk: Bir hurma ağacı sâdece tek bir meyve taşırdı (verirdi), demiştir.

«Umulur ki düşünüp ibret alırlar. Onlara bir iyilik (bolluk ve n-zık) geldiğinde : Bu, bizim içindir (bu, hak ettiğimiz şeydir) dediler. Şayet kendilerine bir kötülük (kıtlık ve kuraklık) gelirse; Mûsâ ile beraberindekilere uğursuzluk yüklerler, (bu onların ve getirdiklerinin yüzündendir) derlerdi. Dikkat edin. Onların uğursuzluğu, ancak Allah katmdandır.» Ali İbn Ebu Talha «Dikkat edin, onların uğursuzluğu an­cak Allah katmdandır.» âyeti hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder : Onların musibetleri Allah katmdandır. Allah Teâlâ : «Fakat çoğu bilmezler.» buyurmuştur. İbn Cüreyc ise tbn Abbâs'm «Dikkat edin, onların uğursuzluğu ancak Allah katmdandır.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: O, ancak Allah tarafındandır.[65]

 

132  — Dediler ki: Bizi büyülemek için ne kadar mu­cize gösterirsen göster, biz sana inananlardan olmaya­cağız.

133  — Bunun üzerine, biz de birbirinden ayrı muci­zeler olarak başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağa­lar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük taslayıp suçlular güruhu oldular.

134  — Üzerlerine azâb çökünce, dediler ki: Ey Mûsâ, sana olan ahdine göre Rabbma dua et. Eğer bu azabı biz­den kaldırırsan, andolsun ki; sana inanacağız ve tsrâiloğul-larını seninle birlikte göndereceğiz.

135  — Onların erişecekleri bir süreye kadar azabı üzerlerinden kaldırınca; bir de bakarsın, onlar sözlerin­den cayıyorlardı.

 

Hz. Musa'nın Kavmi

 

Allah Teâlâ; Firavun kavminin : «Bizi büyülemek için ne kadar mucize gösterirsen göster, biz sana inananlardan olmayacağız.» demek suretiyle, isyanlarını, büyüklenmelerini, hakka karşı inâdlaşmalarını ve bâtıl üzere ısrarlarını haber vermektedir. Onlar: Bize hangi âyeti, mucizeyi, delil ve hücceti getirirsen getir, biz reddedip senden bunları kabul etmediğimiz gibi, ne sana ve ne de getirdiklerine inanacak de­ğiliz, diyorlardı. Allah Teâlâ da buyuruyor ki: «Bunun üzerine Biz de birebirinden ayrı mucizeler olarak başlarına tûfân... gönderdik.» Mü-fessirler buradaki tufanın anlamında ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbâs'tan gelen rivayetlerden birinde; bunun boğucu, ekin ve meyveleri telef edici yağmurların çokluğu olduğu belirtilmiştir. Dahhâk İbn Müzâhîm de böyle demiştir. Yine îbn Abbâs'tan gelen diğer bir rivayete göre ise tûfân; ölülerin çokluğudur. Atâ da böyle demiştir. Mücâhid ise; tûfânm, su ve tâûn'olduğunu söylemektedir.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Hişâm er-Rifâî'nin... Hz. Âişe (R. An-hâ) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Tûfân ölümdür, buyur­muştur. İbn Merdûyeh de bunu Yahya îbn Yemân hadîsinden rivayet etmiştir. Bu, garıb bir hadîstir.

Başka bir rivayette ise İbn Abbâs : Tûfân, onlan kuşatan ilâhî bir emirdir, demiş ve sonra da : «Onlar daha uykudayken Rabbmın katın­dan gönderilen bir salgın onu sardı.» (Kalem, 19) âyetini okumuştur. Çekirge ise, ma'rûf olup meşhur hayvandır. Buhârî ile Müslim'in Sa-hîh'lerinde, Ebu Ya'fûr'dan rivayet edilen bir hadîse müsteniden çe­kirge yenilir. Ebu Ya'fûr Abdullah İbn Ebu Evfâ'dan çekirgeyi sormuş ve o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber yedi savaşta bulun­duk, çekirgeyi yerdik.

Şafiî, Ahmed1 îbn Hanbel ve İbn Mâce'nin Abdurahmân İbn Zeyd İbn Eşlem kanalıyla İbn Ömer'den rivayetlerine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge, ciğer ve dalak. Bu hadîsin benzerini Ebu'l-Kâsım el-Beğavî de Dâvûd İbn Reşîd kanalıyla... İbn Ömer'den merfû' olarak rivayet etmiştir.

Ebu Davud'un Muhammed İbn Ferec kanalıyla... Selmân'dan riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne çekirgeyi sordular da şöyle buyurdu: Onlar, Allah'ın ordularının çoğunluğudur; onu yemiyorum ve haram da kılmıyorum. Allah Rasûlü çekirge yemeyi, ondan hoşlanmadığı için terketmiştir. Nitekim keler yemeden de hoşlanmamış fakat yenilme­sine izin vermiştir.

. Hafız İbn Asâkir; çekirge hakkında toplamış olduğu bir cuz'de Ebu Saîd Hasan îbn Ali el-Adevî kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet eder ki, o şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) haram kılmaksızm çekirgeyi, böb­reği ve keleri yemezdi. Çekirgeyi yememesi onun azâib olmasındandır. Kelere gelince, onun hakkında : Onun bir mesh (yüzlerin çirkinleşmesi ve şeklinin bozulması) olmasından korkarım, buyurmuştur. Râvî daha sonra şöyle der : Garîbdir, bu hadîsi sâdece bu yönden (bu kanaldan rivayeti ile) yazdım. Mü'minlerin emîri Ömer İbn el-Hattâb (r.a.) çe­kirgeyi arzular ve severdi. Abdullah İbn Dinar'ın ibn Ömer'den rivaye­tine göre; Hz. Ömer'e çekirge sorulduğunda, şöyle dedi: Keski yanı­mızda ondan bir veya iki zenbil olsaydı da yeseydik.

İbn Mâce'nin Ahmed İbn Menî' kanalıyla... Enes îbn Mâlik'den ri­vayetine göre; o, şöyle dermiş : Hz. Peygamber (s.a.) in zevceleri bir­birlerine tabaklar içinde çekirgeyi, hediye olarak verirlerdi.

Ebu'l-Kâsım el-Beğavî der ki: Bize Dâvûd îbn Reşîd'in... Ebu Ümame'den rivayetine göre; Alalh Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : İm-rân kızı Meryem Rabbmdan kendisine kanı olmayan et yedirmesini is­tedi de; Allah Teâlâ ona çekirge yedirdi. O zaman şöyle demişti: Ey Allah'ım, onu emzirme olmaksızın yaşat, çağırılmadan (ses olmaksı­zın) onları birbirlerine sevdir.

Ebu Bekr İbn Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Takıyy Hişâm îbn Abdülmelik'in... Ebu Züheyr en-Nümeyrî'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Çekirgeyi öldürmeyin, muhakkak o, Allah'ın büyük bir ordusudur, buyurmuştur. Ancak bu, gerçekten garîb bir hadîstir.

İbn Ebu Necin, «Bunun üzerine Biz de... başlarına tûfân, çekirge gönderdik.» âyeti hakkında Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder : Çekir­ge onların kapılarının çivilerini yer ve ahşap kısımlarım bırakırdı.

İbn Asâkir'in Ali îbn Zeyd el-Harâitî kanalıyla... Evzaî'den riva­yetine göre; o, şöyle dermiş : (Bir gün) çöle çıkmıştım. Birden gökten bir çekirge sürüsü belirdi. Bir de baktım ki adamın biri bir çekirgeye binmiş demirlere bürünmüş, eliyle her işaret edişinde çekirgeler onun eliyle beraber işaret edilen tarafa yöneliyordu. Adam şöyle diyordu : Dünya boştur, onda olanlar da boştur, dünya bâtıldır, onda olanlar da bâtıldır.

Hafız Ebu'l-Ferec'in... Âmirden rivayetine göre; Kâdî Şûreyh'e çekirge sorulmuş, o, şöyle demiş: Allah çekirgeyi çirkin kılsın. Onda, yedi güçlünün yaratılışı vardır: Başı, kısrak başıdır. Boynu öküz boy­nudur. Göğsü aslan göğsüdür. İki kanadı, akbaba (veya kerkenez kuşu) nuı kanadıdır. İki ayağı, deve ayağıdır. Kuyruğu, yılan kuyruğudur. Karnı, akreb karnıdır.

Daha önce, «Deniz avı ve onu yemek,- size de, yolculara da geçimlik olmak üzere helâl kılınmıştır.» (Mâide, 96) âyetinde geçtiği üzere; Hammâd İbn Seleme kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîste, o şöyle demiştir : Biz, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bir hax:c veya umreye çıkmıştık. Karşımıza bir çekirge sürüsü çıktı. Biz, ihrâmlı olduğumuz halde onlara değnekle vurmaya başladık. Allah Rasûlü (s.a.) ne sorduk da : Deniz avında bir beis yoktur, buyurdu.

İbn Mâce'nin Harun el-Hammâl kanajıyla... Enes ve Câbir'den, onların da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre; Rasûlullah çe­kirgeye beddua ettiklerinde şöyle derdi: Ey Allah'ım, büyüklerini helak eyle. Küçüklerini öldür. Yumurtalarını boz. Köklerini kes. Ağızlarını faizim yiyeceklerimizden ve nzıklanmızdan alıkoy. Muhakkak Sen dua­yı işitensin. Câbîr ona : Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın ordularından bir or­dunun kökünün kesilmesi için mi duâ ediyorsun? diye sormuş, Allah Rasûlü (s.a.) : O, ancak denizde balığın hapşırmağıdır, buyurmuştur.

Râvî Hâşim der ki: Bana Ziyâd'm haber verdiğine göre; balığın denizde hapşırmasını gören birisi ona haber vermiş. O demiş ki : Bunun tahak­kuku şöyle olmuş: Deniz kıyısında yumurtladığında; yumurtalar, su­yun kenarına atılıp güneş onlara vurunca herbiri kırıldığında onlardan uçan çekirgeler çıkmış. «Onlar da sizin gibi bir ümmet olmasınlar...» (En'âm, 38) âyetinde geçtiği üzere; Ömer (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste şöyle buyurulur: Muhakkak ki Allah Teâlâ bin ümmet yarat­mıştır. Bunların altıyüzü denizde, dörtyüzü karadadır. Onların ilk helak olacak olanı çekirgedir.

Ebu Bekr İbn Ebu Dâvûd der ki: Bize Yezîd îbn Mübârekln... Berâ îbn Âzib'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Kılıçla beraber veba, çekirgeyle beraber kurtuluş yoktur. Bu, garîb bir hadîstir.

«Haşerât» a gelince; îbn Abbâs'tan rivayete göre; o, buğdaydan çıkan kurttur. Yine ondan gelen bir rivayete göre; o, kanatları olma­yan küçük çekirgedir. Mücâhid, İkrime ve Katâde de böyle söylemiş­lerdir. Hasan ve Saîd İbn Cübeyr'den rivayet edildiğine göre; küçük ve siyah hayvancıklardır. Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem ise; bunun, pireler olduğunu söyler. İbn Cerîr der ki: kelimesi çoğul olup tekili dir. O, bana ulaştığına göre develerin yediği bite benzer bir hayvancıktır. Yine İbh Cerîr der ki: Arap diline vâkıf 'bilginlere göre kenedir.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd er-Razî'nin... Saîd îbn Cübeyr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) Fi-ravun'a geldiğinde ona: «İsrâiloğullarını benimle beraber gönder.» dedi. Allah Teâlâ onların üzerine bir tûfân —ki bu, yağmurdur— gön­derdi ve ondan bir kısmı üzerlerine dökülünce bunun bir azâb olma­sından korktular ve Musa'ya : «Rabbına bizim için duâ et, yağmuru biz­den açsın ki sana îmân edelim ve İsrâiloğullarını seninle beraber gön­derelim.» Mûsâ Rabbma duâ etti. Onlar îmân etmediler ve İsrâüoğul-larım onunla beraber göndermediler. O sene o kadar ekin, meyve ve otlar bitirildi ki; daha önce hiç bu kadar bitirilmemişti. Onlar: İşte bu, bizim temenni etmekte olduğumuzdur, dediler. Allah Teâlâ onların üzerine çekirgeleri gönderip bitkilerine musallat kıldı. Onun bitkiler üzerindeki te'sîrini görünce; hiç ekin bırakmayacağını anladılar ve : Ey Mûsâ, Rabbına bizim için duâ et de çekirgeyi bizden kaldırsın ki sana îmân edelim ve îsrâiloğullannı seninle birlikte gönderelim, de­diler. Mûsâ Rabbına duâ etti ve çekirge yok oldu. Faikat yine îmân et­mediler ve İsrâiloğullarını onunla beraber göndermediler. Ekinleri harman edip evlerine koydular ve: (Bunları) muhakkak ki bizler kazan­dık, dediler. Allah Teâlâ onların üzerine haşerâtı —M bunlar taneler­den çıkan kurtçuklardır— gönderdi. Onlardan birisi, değirmene on da­ğarcık götürüyor ve ondan üç ölçek bile (un) çıkmıyordu. Musa'ya: Rabbına bizim için duâ et de haşerâtı üzerimizden kaldırsın ki sana îmân edelim ve İsrâiloğullanm seninle beraber gönderelim, dediler. Musa Rabbına duâ etti ve bu da yokoldu. İsrâiloğullanm onunla beraber göndermemekte direttiler. Hz. Mûsâ Firavun'un yanında, otururken; birden bir kurbağa sesi işitti. Hz. Mûsâ Firavun'a: Sen ve kavmin he­nüz buna kavuşmadınız (bunun azabını henüz görmediniz), dedi. Fi­ravun : Bunun hilesi ne olabilir ki? dedi. Akşamladıklarında, kişi çenesi yanında kurbağalarla otururdu. Konuşmaya yeltendiğinde, kurbağa ağzına kaçıyordu. Hz. Musa'ya: Rabbına bizim için duâ et de bizden şu kurbağaları kaldırsın ki sana îmân edelim ve İsrailoğullarını seninle birlikte gönderelim, dediler. Hz. Mûsâ Rabbına duâ etti de onlardan da bunu kaldırdı. Ama yine îmân etmediler. Allah Teâlâ onların üzerine kam gönderdi. Nehirlerden ve kuyulardan çektikleri sulan, kablannda olanlan taze kan olarak buldular ve Firavun'a şikâyette bulunup : Mu­hakkak biz, kan musibetine dûçâr kaldık. Bizim içeceğimiz yok, dediler. Firavun: Muhakkak (ki o, sizi büyülemiştir, dedi. Onlar: Nereden bü­yülenmişiz? Biz kaklarımıza ne kadar su koymuşsak onlan taze kan olarak bulduk, dediler ve Musa'ya gelip : Ey Mûsâ, Rabbına bizim için duâ et de bu kanı bizden kaldırsın ki, sana îmân edelim ve îsrâiloğul-lannı seninle beraber gönderelim, dediler. Hz. Mûsâ Rabbına duâ etti, bu da kaldınldı ama yine îmân etmediler ve îsrâiloğullannı onunla be­raber göndermediler. Bu hadîsin benzeri îbn Abbâs, Süddî, Katâde ve selef âlimlerinin bir çoğu tarafından rivayet edilmiştir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Allah düşmanı Firavun, sihirbazlar îmân ettiğinde mağlûb ve kin dolu bir halde döndü, sonra küfür üzere kalmada, kötülüğe devam et­mede diretti. Allah Teâlâ, onun üzerine peşpeşe mucizeler gönderdi. Önu (kıtlık) seneleriyle tutup sıktı. Üzerine tûfânı, sonra çekirgeyi, sonra haşerâtı, sonra kurbağalan, sonra da kanı gönderdi. Yeryüzü bo­şandı, sonra duruldu. Ne zirâata, ne de başka bir şey yapmaya güç yetlremediler. Açlıktan iyice sıkışıp bu son haddine ulaştığında: «Ey Mûsâ; sana olan ahdine göre Rabbına duâ et. Eğer bu azabı bizden kal-dırırsan andolsun ki; sana inanacağız ve İsrâiloğullanm seninle birlikte göndereceğiz.» dediler. Hz. Mûsâ Rabbnıa duâ etti ve bu durum orta­dan kalktı. Ancak söylediklerinin hiç birisini tutmadılar. Allah Teâlâ onlann üzerine çekirgeyi gönderdi. Çekirge onların ağaçlanm yedi. Bana ulaştığına göre; onlann kapılanm demirden çivilerine vanncaya kadar yedi de evleri ve meskenleri çöktü. Daha önce söyledikleri gibi söylediler ve Hz. Mûsâ Rabbma duâ etti de bu durum ortadan kalktı. Ancak söylediklerinden hiç birisini tutmadılar. Allah Teâlâ onların üze­rine haşerâtı gönderdi. Bana anlatıldığına göre; Mûsâ (a.s.) ya bir kum tepesine gitmesi (yürümesi) emredildi. Oraya gidecek ve asasıyla ona vuracaktı. Yürüyüp kumlan dökülmekte plan büyük toir kum te­pesine vardı ve asâsıyla ona vurdu da üzerlerine haşerât üşüştü. Niha­yet haşerât evlerini, yiyeceklerini doldurdu ve onların uykularını,- bir yerde karâr kılmalarını engelledi. Bu onları iyice sıkıştırdığında, 'Hz. Musa'ya daha önce söyledikleri gibi söylediler. Hz. Mûsâ Ratobına duâ etti ve bu durum da ortadan kalktı. Fakat söylediklerinden hiçbirisini yine tutmadılar, Allah Teâlâ; onların üzerine kurbağalan gönderdi. Evlerini, yiyeceklerini ve kablannı kurbağalar doldurdu. Onlardan bi­risi bir elbise, bir yiyecek açıyordu, orada kurbağalan buluyordu. Bu durum onlan ezip sıkıştırdığında; Hz. Musa'ya; daha önce söyledikleri gibi söylediler ve o da Rabbma duâ etti. Bu da kaldırıldı. Fakat söyle­diklerinden hiçbirisini yine tutmadılar. Allah Teâlâ; onların üzerine kan gönderdi. Firavun ailesinin sulan kan oldu. Bir kuyudan ve nehir­den, bir kabdan su alıyorlardı da o su taze kana dönüşüyordu.»

İtan Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr el-Mervezî'nin... Abdullah İbn Amr'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kurbağalan öldürmeyiniz. Firavun'un kavmi üzerine kurbağalar gönderildiğinde; onlardan bir tanesi gidip içinde ateş olan bir fınna Allah'ın hoşnûdlu-ğunu dileyerek düşmüştü. Allah Teâlâ bundan dolayı onlan sudan bili­nen en soğuk şeye tebdil buyurdu. Onların viyaklamalarını da tesbîh-leri kıldı. Bu hadîsin benzeri, İkrime kanalıyla îbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. İbn Ebu Hâtim'in rivayet ettiğine göre; Zeyd İbn Eşlem şöyle der : Kandan maksad, burundan akan kandır.[66]

 

136 — Bu yüzden; Biz de onlardan intikam aldık. Ve âyetlerimizi yalanlayıp umursamadıkları için hepsini de­nizde boğduk.

137 — Hor görülmüş olan o kavmi de, bereketlendir­diğimiz yerin doğularına ve batılarına mîrâsçı kıldık. Rab-bmın İsrâiloğullarına vuku bulan güzel sözü de onların sabretmelerinden dolayı yerini buldu. Firavun'un da, kav­minin de yapmakta ve yükseltmekte oldukları şeyleri harâb ettik.

 

Allah Teâlâ, îsrâiloğullarım peşpeşe geîen mucizelerle imtihan et­tiğini, isyan ve küfürde ısrar edip büyüklendiklerinde onları denizde boğmak suretiyle kendilerinden intikam aldığını bildiriyor. O deniz ki Allah Teâlâ Mûsâ için onu yarıp açmış Hz. Mûsâ ve onunla birlikte İsrâiloğulları onu geçmişlerdi. Onların peşinden Firavun ve orduları gelmiş, hepsi oraya girince; üzerlerine kapanıvermiş ve sonuncularına varıncaya kadar boğulmuşlardı. Bu, ancak onların Allah'ın âyetlerini yalanlamış olmaları ve onlardan gaflette olmalarından dolayıdır.

Allah Teâlâ onlann hor görmekte oldukları kavmi —ki İsrâiloğul-lamdır— «Yerin doğularına ve batılarına mîrâsçı» kıldığını haber ver­mektedir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım, onları önderler kılalım ve onları vârisler yapalım. Ve onları memleketlerine yerleştirelim, Fira-vun'a, Hâmân'a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.» (Kasas, 5-6), «Onlar nice nice bağlan, pınarları bırak­mışlardı. Nice nice ekinleri, muhteşem konaklan da. Zevk ve safa sür­dükleri nice nimetleri de. Böyle yaptık. Onlara başka kavimleri mîrâsçı kıldık.»  (Duhân, 25-28).

Hasan el-Basrî ve Katâde'den rivayete göre «Bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılanna...» âyeti ile Şam kasdedilmektedir.

«Rabbımn İsrâiloğullarına vuku bulan güzel sözü de onlann sab­retmelerinden dolayı yerini buldu.» âyetiyle ilgili olarak Mücâhid ve İbn Cerîr derler ki: Bu, (Rabbımn) İsrâiloğullarına vuku bulan güzel sözü : «Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım, onları önderler kılalım ve onlan vârisler kılalım. Ve onlan memleket­lerine yerleştirelim. Firavun'a, Hâmân'a ve ikisinin askerlerine çekin­mekte oldukları şeyleri gösterelim.» (Kasas, 5-6) âyetidir. «Firavun'un da, kavminin de yapmakta ve yükseltmekte oldukları (ma'müreleri ve zirâat yerlerini) harâb ettik.»[67]

 

138  — Isrâiloğullarını denizden geçirdik. Onlar, gö­nülden putlara tapagelen bir topluluğa rastladılar ve de­diler ki: Ey Musa, onların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı yap. O da dedi ki: Siz gerçekten câhil bir topluluk­sunuz.

139  — Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları; yok olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları şey de bâ­tıldır.

 

Allah Teâlâ burada, İsrâiloğullarının bilgisizlerinin, Allah'ın âyet­lerini (mucizelerini) hükümranlığının büyüklüğünü görerek denizi geç­tiklerinde Mûsâ (a.s.) ya söyledikleri sözleri haber veriyor. «Onlar : Gö­nülden putlarına tapagelen bir topluluğa rastladılar.» Müfessirlerden bazıları bunların, Ken'anlılar olduğunu söylerler. Lahm kabilesinden oldukları da söylenmiştir. İbn Cüreyc der ki: Onlar, inek şeklindeki putlara tapıyorlardı. Bu sebepledir ki bundan sonra buzağıya tapın­maları da o kimselere benzeme arzusunu depreştirmişti. «Ve demişler­dir ki: Ey Mûsâ; onların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı yap. O da demişti ki: Siz, gerçekten câhil (Allah'ın azametini ve celâlini, O'nun ortak ve benzerden münezzeh olması gerektiğini bilmeyen) bir topluluksunuz. Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları; yok olmaya (helak olmaya) mahkûmdur ve yapmakta oldukları şey de bâtıldır.»

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr bu âyetin tefsirinde Muhammed İbn İshâk, Akü ve Ma'mer kanalıyla... Ebu Vâkid el-Leysî'den rivayet edi­yor ki; onlar, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber Mekke'den Huneyn'e çık­mışlar. Râvî der ki: Kâfirlerin yanında ibâdet ettikleri ve üzerine silâh­larını astıkları adına Zât el-Envât denilen bir köknar ağacı vardı. Ye­şil, büyük bir köknar ağacına rastladık da : Ey Allah'ın elçisi; onların Zât el-Envât'lan olduğu gibi bize de bir Zât el-Envât yap, dedik. Şöyle buyurdu : Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemin olsun ki; kavmi­nin Hz. Musa'ya: «Ey Mûsâ, onların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı yap.» dediği gibi söylediniz. O, şöyle demişti: «Siz gerçekten câhil bir topluluksunuz. Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları yol harâb olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları şev de bâtıldır.»

İmâm Ahnıed der ki: Bize Abdürrezzâk'm... Ebu Vâkid el-Leysî'-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Huneyn'den önce Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte çıkmış ve bir köknar ağacına uğramıştık. Ben : Ey Allah'ın Nebisi, kâfirlerin Zât el-Envât'ı olduğu gibi, bize şunu Zât el-Envât yap, dedim. Kâfirlerin silâhlarını astıkları ve çevresinde ibâdet ettikleri bir köknar ağacı vardı. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu : Allahü Ekber, bu, İsraîloğull arının, Hz. Musa'ya : «Onların tanrıları ol­duğu gibi bize de bir tanrı yap.» demiş olmaları gibidir. Muhakkak siz; sizden öncekilerin yolundan gidiyorsunuz. Hadîsi İbn Ebu Hatim, Kesîr İbn Abdullah İbn Anır İbn Avf el-Müzenî'den, o babasından,, o da de­desinden merfû' olarak rivayet etmiştir.[68]

 

140  — Dedi ki: Ben, sizin için tanrı olarak Allah'tan başkasını mı arayacak mışım? Halbuki O, sizi âlemlere üstün kılmıştır.

141  — Hani sizi, işkencenin en kötüsüne uğratan, ka­dınlarınızı sağ bırakıp, oğullarınızı öldüren Firavun ha­nedanından kurtarmıştık. Bunda size Rabbınızdan büyük bir imtihan vardır.

 

Hz. Mûsâ (a.s.) onlara Allah'ın nimetlerini hatırlatıyor. Allah Teâlâ onları; Firavundun esaretinden, baskısından, içinde bulunduk­ları alçaklık ve zilletten kurtarmış; onları izzete kavuşturmuş, düş­manlarından uzaklaştırnııştı. O, hakîr bir halde helak olurken, boğu­lurken ona bakmışlardır. Bunun tefsiri daha önce Bakara sûresinde geçmişti.[69]

 

142 — Musa'ya otuz gece vâde verdik. Sonra bunu on ile tamamladık. Böylece Rabbınm ta'yîn ettiği vakit, kırk gece olarak tamamlandı. Mûsâ kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmim içinde, benim yerime geç. Islâh et ve fesâd-çıların yoluna uyma.

 

Allah Teâlâ, İsrâiloğuUarına minnette bulunuyor: Nitekim Hz. Musa (a.s.) ile konuşmuş, hükümlerinin ve şeriatlarının açıklanmaları yeralan Tevrat'ı vermiş ve böylece onları hidâyete erdirmişti. Allah Teâlâ burada, Hz. Musa'ya otuz gece vâde verdiğini zikrediyor. Müfes-sirler derler ki: Mûsâ bu günlerde oruç tuttu. Vâde tamamlandığında bir ağaç kabuğu ile misvâklandı. Allah Teâlâ, vâdeyi on ekleyerek kırka tamamlamasını emretti. Müfessirler, bu «On» un ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoklarına göre otuz gün Zülka'de ayıdır. On gün ise, Zülhicce ayının on günüdür. Bu görüş Mücâhid, Mesrûk ve İbn Cüreyc'indîr. îbn Abbâs'tan da böyle rivayet edilmiştir. Buna göre; vâde, kurbân günü tamamlanmıştır. Ve o günde, Mûsâ (a,s.) ile ko­nuşma vuku bulmuştur. Yine bugünde Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.) in dinini tamamlamıştır. Nitekim bir âyette şöyle buyurur : «Bu­gün, dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak tslâmiyeti beğendim.» (Mâide, 3).

Vâde tamamlandığında; Mûsâ, Tûr'a gitmeye azmetti. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Ey İsrâiloğullan; sizleri, düşmanınız­dan kurtardık ve Tûr'un sağ yanım size vâdettik...» (Tâhâ, 80). İşte o zaman Hz. Mûsâ, kendi yerine İsrâiloğullarmın üzerine, kardeşi Hâ-rûn'u bıraktı. Ona ıslâhı ve fesâd çıkarmamayı tavsiye etti. Bu, sâdece bir tenbîh ve hatırlatmadan ibarettir. Değilse Hârûn (a.s.) şerefli bir peygamber ve Allah katında değerli bir insan olup üstün bir mertebe ve celâl .sahibi idi. Allah'ın salâtı, selâmı ona ve diğer peygamberlerin üzerine olsun.[70]

 

143 — Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelince ve Rabbı onunla konuşunca dedi ki: Rabbım; bana kendini göster,

Sana bakayım. Buyurdu ki: Beni kat'iyyen göremezsin. Ama dağa bak; eğer o yerinde kalırsa, sen de Beni görür­sün. Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti ve Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Tenzih ederim Se ni, Sana tevbe ettim ve ben, mü'minlerin ilkiyim.

 

Hz. Mûsâ Mîkâta Gittiğinde

 

Allah Teâlâ burada, Mûsâ (a.s.) dan haber veriyor. Hz. Mûsâ Al­lah'ın ta'yîn ettiği vakitte gelip te Allah Teâlâ ile konuşma vuku bu­lunca; Allah Teâlâ'dan, zâtını görme isteğinde bulundu ve : «Rabbım, bana kendini göster, Sana bakayım.» dedi. Allah Teâlâ da : «Beni kat'iy­yen göremezsin.» buyurdu. Âlimlerden bir çoğu buradaki ke­limesini müşkil görmüşlerdir. Zîrâ bu' edat; ebedî olumsuzluk için ko­nulmuş bir edattır. Bunu Mu'tezile, Allah'ın dünyada ve âhirette gö­rülemeyeceğine delil getirirler. Bu, kavillerin en zayıfıdır. Zîrâ müte-vâtir olarak Allah Raşûlü (s.a.).nden rivayet edilen hadîslere göre; mü'minler, Allah'ı âhiret yurdunda göreceklerdir. Bu hadisleri, «Bir takım yüzler o gün parlayacak. Rablanna bakacaklardır.». (Kıyâme, 22 - 23) âyetinde ve Allah Teâlâ'mn kâfirlerden haber verdiği: «Hayır, doğrusu onlar, Rablarından kesinlikle mahrumdurlar.» (Mutaffifîn, 15) âyetlerinin tefsirinde zikredeceğiz.

Bu âyetin Allah'ı âhiret yurdunda görmenin sıhhatine delâlet eden kesin delil olduğu görüşünü cem'eylemek üzere bu edatın dünya­da ebedî olumsuzluk anlamına olduğu da söylenmiştir. Yine bir görüşe göre; bu makamdaki bu söz; Allah Teâlâ'mn : «Gözler; O'na erişemez. O ise, bütün gözlere erişir. Ve O, Latîf, Habîr'dir.» (En'âm, 103) âye-tindeki kelâm gibidir. Bu husus; daha önce En'âm sûresinde geçmişti.

Eski kitaplarda zlkredildiğine göre; Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ya şöyle buyurmuştu: «Ey Mûsâ; şüphesiz Beni gören canlı ölür, Beni gören kuru mutlaka yıkılır.» Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti ve Mûsâ da baygın düştü» buyurmuştur.

Ebu Ca'fer İbri Cerîr Taberî bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Ah-med İbn Süheyl el-Vâsıtî'nin... Enes'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuş: Rabbı dağa tecellî ettiğinde; parmağı ile işaret buyurmuş ve onu paramparça etmişti. Ebu İsmail bize şehâdet parmağım gösterdi. Bu hadîsin isnadında, ismi belirtil­meyen mübhem bir kişi vardır. Yine İbn Cerîr der ki: Bana Müsen-nâ'nın... Enes'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) «Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti» âyetini okumuş ve parmağı ile şöyle işaret etmiştir : Hz. Peygamber (s.a.) baş parmağını, küçük par­mağının en üst boğumu üzerine koymuş ve dağ battı, yerle bir oldu, demişti. Hadîsin isnadı: Hammâd İbn Seleme, Leys ve Enes tarikiyle şeklinde ise de; meşhur olan, Hammâd İbn Seleme, Sabit, Enes şek­lindedir. Nitekim İbn Cerîr der 'ki: Bana Müsennâ'nın... Enes'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.), «Rabbı dağa te­cellî edince; onu paramparça etti.» âyetini okuyup —Râvî'nin zikret­tiğine göre başparmağını küçük parmağı ucunun yakınma koydular— şöyle buyurdular : Dağ yere battı, yerle bir oldu. Humeyd, Sâbit'e : Bunu sen mi söylüyorsun? diye sordu. Sabit elini kaldırıp Humeyd'in göğsüne vurdu ve şöyle dedi: Bunu Allah Rasûlü (s.a.) söylüyor, bunu Enes söylüyor da ben mi gizleyeceğim.

Aynı şekilde İmâm Ahmed de Müsned'inde şöyle rivayet eder : Bize Ebu Müsennâ'nın... Enes İbn Mâlik'den, onun da Hz, Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, «Rabbı dağa tecellî edince...» âyeti hakkında şöyle buyurmuş ; Şöyle, yani küçük parmağının ucunu çıkardı, «te­cellî ettirdi.» Ahmed der ki: Muâz bize böyle gösterdi. Humeyd et-Tavîl ona: Ey Ebu Muhammed; sen bununla ne kasdediyorsun? diye sordu da şöyle dedi: Göğsüne şiddetli bir şekilde vurdu ve: Ey Humeyd, sen kimsin, ey Humeyd, sen kimsin? Bunu bana Enes İbn Mâlik Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet etti ve sen : Bundan ne istiyorsun, bununla ne kasdediyorsun? diyorsun, dedi.

Hadîsi bu şekliyle Tirmizî de bu âyetin tefsirinde Abdülvahhâb İbn Hakem el-Varrâk'dan, o ise Muâz'dan; Abdullah İbn Abdurrahmân ed-Dârimî kanalıyla... Hammâd'dan rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu, hasen, sahîh, garîb bir hadîstir. Sâdece Hammâd'ın rivâyetiyle biliyo­ruz. Hadîsi Hâkim de Müstedrek'inde muhtelif kanallardan olmak üze­re Hammâd İbn Seleme'den rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadîs, Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak Buhâri ve Müslim tahrîc et­memişlerdir. Hadîsi Ebu Muhammed Hasan İbn Muhammed el-Hallâl, Muhammed İbn Ali İbn Küreyb kanalıyla... Hammâd îbn Seleme'den rivayetle zikretmiş ve isnadının sahîh olduğunu, isnadında illet olma­dığını belirtmiştir. Bu hadîsin bir benzerini, Dâvûd İbn el-Muhayyer de Şu'be kanalıyla... Enes'den merfû' olarak rivayet eder. İbn Merdû-yeh hadîsi iki kanaldan Saîd îbn Ebu Arûbe kanalıyla... Enes'den mer­fû' ve müsned olarak rivayet etmiştir. Yine İbn Merdûyeh bu hadîsi, İbn el-Beylemânî kanalıyla... İbn Ömer'den merfû' ve müsned olarak rivayet eder ki bu da sahîh değildir.

Süddî der ki: îkrime'nin, îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Rabbı dağa tecellî edince...» âyeti hakkında şöyle demiştir: Ondan sâdece küçük parmak miktarı tecellî etmişti de «Dağı paramparça etmiştir.» Onu toprak haline getirmiştir. «Mûsâ da baygın düşmüştür.» İbn Ab-bâs'ın bu açıklamasını, İbn Cerîr rivayet eder. Katâde ise âyeti şöyle anlar: Ve Mûsâ da ölü olarak düştü.

Süfyân es-Sevrî der ki: Dağ yere battı, hattâ denize düştü, onunla beraber gitmektedir. Süneyd'in Haccâc İbn Muhamemd el-A'ver'den, onun da Ebu Bekr el-Hüzelî'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : «Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti.» Dağ kökünden sökülüp yeral­tına girdi. Kıyamet gününe kadar ortaya çıkmayacaktır. Bazı haberler­de zikredildiğine göre; dağ, yere batmış olup kıyamet gününe kadar inmekte ('batmakta) devam etmektedir. Bu haberi İbn Merdûyeh ri­vayet eder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ömer İbn Şebbe'nin... Enes İbn Mâ-lik'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ dağa tecellî ettiğinde azametinden altı dağ düşmüştür : Bunların üçü Medine'ye, üçü de Mekke'ye düşmüştür. Medine'de olanlar Uhud, Verikân, Radvâ'dır. Mekke'ye ise Harrâ, Sebîr ve Sevr düşmüştür. Bu, garîıb ve hattâ münker bir hadîstir.

İbn Ebu Hatim der ki: Muhammed İbn Abdullah İbh Ebu Selc'den zikredildiğine göre... Urve İbn Ruveym şöyle demiştir: Allah Teâlâ Mûsâ için Tûr'a tecellî etmezden önce dağlar sert, düz idiler. Allah Teâlâ ,Mûsâ için Tûr'a tecellî ettiğinde, paramparça oldu, dağlar yarıldı ve yarıklar, mağaralar oluştu.

Rebî' İbn Enes, «Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti ve Mûsâ da baygın düştü.» âyeti konusunda şöyle der : Örtü açılıp nuru gördüğünde dağ yere çöken kum gibi oldu. Bazıları da «Dağı param­parça etti.» âyetinin açıklamasında: Onu unufak etti, demişlerdir.

Mücâhid, «Ama dağa bak. Eğer o yerinde kalırsa; sen de Beni gö­rürsün.» âyeti hakkında şöyle der : Muhakkak ki o, senden daha büyük ve yaratılış itibariyle senden daha güçlüdür. «Rabbı dağa tecellî edin­ce.» Kendine hâkim olamayıp dağa baktı. Dağ öne doğru ilerleyip dibi üzerine yıkıldı. Mûsâ dağa yapılanı gördü ve baygın düştü. İkrime der ki: «Onu paramparça etti.» Allah Teâlâ dağa baktı da dağ çöl, toprak oldu.

Âyetteki kelimesini Kurrâ'dan bazısı şeklinde okumuş olup İbn Cerîr bu kırâeti tercih etmiştir. BU hususta İbn Mer-dûyeh'in rivayet ettiği merfû' bir hadîs de vardır.

Âyette geçen kelimesi, burada bayılma anlamındadır. Nitekim İbn Abbas ve başkalan böyle tefsir etmişlerdir. Katâde'nin tefsir ettiği gibi ölüm anlamında değildir. Her ne kadar bu kelimenin :

«Ve Sûr'a üflenmiştir. Artık Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar ve yerde olanlar baygın (ölü) düşmüştür. Sonra Sûr'a bir daha üflen­miş ve hemen bakacaksın ki ayakta bakmış duruyorlar.» (Zümer, 68) âyetinde olduğu gibi, ölüm anlamında kullanılırı sahîh ise de; o âyette bu kelimenin ölüm anlamına geldiğine delâlet eden bir karine vardır. Burada ise, bayılma anlamına geldiğine delâlet eden bir karine «Ayı-lınca...» kelimesidir. Ayılma ise ancak bayılmadan sonra olabilir.

«Dedi ki: Tenzih ederim Seni.» Dünyada O'nu gören hiç kimse yoktur ki ölmemiş olsun. Tenzih ederim, ta'zîm ederim Seni. «Sana tevbe ettim.)) âyeti hakkında Mücâhid : Senden görmeyi istediğim için Sana tevbe ettim, açıklamasını getirmiştir.

«Ve ben mü'minlerin ilkiyim.» İbn Abbâs ve Mücâhid burada : «İs-râiloğullarmdan.» açıklamasını getirirler ki İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih etmiştir. İbn Aıbbâs'tan gelen başka bir rivayette ise; bu âyet, şöyle açıklanmaktadır: «Seni hiç kimsenin göremeyeceğine inananla­rın ilkiyim.» Ebu'l-Âliye ise şöyle der : Ondan önce de mü'minler vardı. Fakat o, şöyle diyor: Yaratıklarından kıyamet gününe kadar Seni hiç kimsenin göremeyeceği hususunda Sana inananların ilkiyim. Bu, güzel bir açıklama olup özel bir tevcih şekli vardır. Muhammed İbn Cerîr, bu âyetin tefsirinde uzun bir hadîs zikreder ki içinde bir çok garîblikler vardır. O, bu hadîsi Muhammed İbn İsh&k İbn Yesâr'dan rivayet et­miştir. Sanki o bunu İsrâiliyyâttan almış gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

«Mûsâ da baygın düştü.» âyeti hakkında Ebu Saîd ve Ebu Hü-reyre'nin Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet ettikleri bir hadîs vardır. Ebu Saîd'in hadîsini Buhârî Sahîh'inde müsned olarak rivayet edip şöyle der : Bize Muhammed İbn Yûsuf'un... Ebu Saîd el-Hudrî —Allah ondan razı olsun— den rivayetine göre, o, şöyle demiştir : Yahudilerden yüzüne tokat atılmış bir adam Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : Ey Mu­hammed, senin ashabından (Ansârdan) bir adam yüzüme tokat attı, dedi. Hz. Peygamber: Onu çağırınız, buyurdu. Çağırdılar, ona şöyle buyurdu : Onun yüzüne niçin tokat attın? Adam şöyle dedi: Ey Al­lah'ın elçisi; ben, yahûdîlere uğramıştım. Şöyle dendiğini işittim : Mû-sâ'yı insanlara tercih eden (Allah'a) yemîn olsun. Ben: Muham-med'in üzerine de mi? dedim sonra öfkelendim ve onu tokatladım. Hz. Peygamber şöyle buyurdular: Beni, peygamberler arasından ayırıp çı­karmayınız. Muhakkak ki insanlar, kıyamet günü bayılacaklar. Ayılan-lann ilki ben olacağım. Bir de ne göreyim, Mûsâ Arş'm ayaklanndan birine yapışmış. Bilmiyorum benden önce mi ayılmış, yoksa Tûr'daki bayılması ile mi yetinilmiş. Buhârî bu hadîsi, Sahîh'inin bir çok yerin­de rivayet etmiştir. Müslim ise, Sahîh'inin «Ahâdîs el-Enbiyâ» kısmında rivayet eder. Bu hadîsi Ebu Dâvûd da, Sünen'inin «es-Sünne» bölü­münde muhtelif tarîklerden olmak üzere Amr İbn Yahya kanalıyla... Ebu Saîd İbn Mâlik İbn Sinan el-Hudrî'den rivayet etmiştir.

Ebu Hüreyre hadîsine gelince; İmâm Ahmed Müsned'inde şöyle der: Bize Ebu Kâmil'in... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Müslümanlardan biri ile yahûdîlerden birisi karşılıklı olarak birbirlerine sövdüler. Müslüman : Muhammed'i âlemler üzerine seçene yemin olsun, dedi. Yahûdî ise : Musa'yı âlemler üzerine seçene yemin olsun, dedi. Müslüman, yahûdîye kızıp onu tokatladı. Yahûdî, Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi. Hz. Peygamber (durumu) sordu. Adam olayı anlalftı. Allah Rasûlü (s.a.) müslümanı çağırdı. Müslüman bunu itiraf etti; Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Beni, Mûsâ üzerine daha 'hayırlı kılmayın. Kıyamet günü muhakkak ki in­sanlar bayılacaklar. Ayılanların ilki ben olacağım ve Musa'yı Arş'ın bir tarafından tutmuş olarak bulacağım. Bilmiyorum bayılanlardan mı idi de benden önce ayüdı; yoksa Allah Teâlâ'nın istisna ettiklerinden miy­di? Buhârî ve Müslim, bu hadîsi Sahîh'lerinde Zührî rivâyetiyle taiırîc etmişlerdir.

Hafız Ebu Bekr İbn Ebu Düny⠗Allah ona rahmet eylesin— bu meselede yahûdîyi tokatlayanın Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) olduğunu ri­vayet eder. Fakat Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde geçtiği üzere bu kişi ansârdandır. Bu rivayet, daha sıhhatli ve daha açıktır. En doğru­sunu Allah bilir.

Hz. Peygamber (s.a.) in : Beni, Mûsâ üzerine hayırlı kılmayın, sözü hakkında; onun: Beni peygamberler üzerine ve Yûnus îbn Mettâ üze­rine üstün kılmayın, sözü hakkında söylenenler denebilir. Bunun, teva­zu* kabilinden olduğu da söylenmiştir. Bunu bilmeden önce de denil­miştir. Yine söylenildiğine göre; bu, peygamberler arasında öfke ve taassub ile üstünlük iddiasını yasaklamadan ibarettir. Başka bir anla­yışa göre ise; mücerred, kendi görüş ve arzusu ile bu sözün söylenmesi yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

«Kıyamet günü muhakkak ki insanlar bayılacaklar.» sözüne ge­lince; bu bayılmanın kıyamette Arasat'ta olacağı açıktır. Bir hal ola­cak ve bayılacaklar. En iyisini Allah bilir. Bunun; hüküm vermek üze­re Rab Teâlâ'nın gelip yaratıklara tecellî ettiğinde olması da mümkün­dür. Nitekim Mûsâ da Rab Teâlâ'nın tecellîsinden bayılmıştır. Bu se­bepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) : Bilmiyorum benden önce mi ayıldı, yoksa Tûr*daki bayılması ile mi yetinildi? buyurmuştur.

Kâdî İyâz «eş-Şifâ» kitabının başlarında, kendi senedi ile Muham-med İbn Merzûk kanalıyla... Ebu Hüreyre'den, o da Hz. Peygamber (s.a.)  den rivayet eder ki; o, şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ, Mûsâ (a.s.) ya tecellî ettiğinde Safa üzerinde karanlık gecede on fersahlık-yoldan karınca görünürdü. Sonra şöyle der : Buna göre; bu foâbdan isrâ ve Rabbının en büyük âyetlerini görmesi ile bizim peygamberimize has olarak zikrettiklerimiz elbette uzak değildir. Kâdî İyâz'm söyledikleri burada bitiyor. Sanki o, 'bu hadîsi sahih göstermektedir. Ancak sıh­hati şüphelidir. İsnadında bulunan râvîler içinde bilinmeyen kimseler vardır. Bu hadîs ise ancak onun benzeri adaletli ve zabt sahibi kim­selerin rivayetinden kabul edilebilir ki varacağı yere varsın, ulaşsın. En doğrusunu Allah bilir.[71]

 

144  — Buyurdu ki: Ey Mûsâ; risâletim ve kelâmımla seni insanlar arasından seçtim. Sana verdiğimi al ve şük-redenlerden ol.

145  — Biz, ona levhalarda her şeyden bir öğüt yaz­dık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık. Öyleyse sen, bun­ları kuvvet ve metanetle al, kavmine de emret. Onları en güzel şekilde tutsunlar. İlerde size fasıklar yurdunu gös­tereceğim.

 

Allah Teâlâ burada, Hz. Musa'ya hitabını zikrediyor. Onu risâleti ve kelâmı ile zamanının âlemleri üzerine seçmiştir. Şüphe yok ki Mu-hammed (s.a.), ilklerden ve sonlardan Âdemoğlunun efendisidir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onu nebî ve rasûllerin sonuncusu kılmıştır. Onun, şeriatı, kıyamete kadar devam edecektir. Ona tâbi olanlar, diğer bütün nebî ve rasûllerin tâlilerinden daha çoktur. Şeref ve üstünlükçe ondan sonra îbrâhîm Halîl (a.s.), ondan sonra da Rahmân'ın kelimi Mûsâ (a.s.) gelir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ, ona şöyle buyurmuş­tur : «Sana verdiğim (kelâm ve münâcâtı) al ve buna şükredenlerden ol. (Gücünün yetmeyeceği şeyleri de isteme.)» Sonra Allah Teâlâ, onun için levhalarda her şeyden bir öğüt yazdığını ve her şeyi uzun uzadıya açıkladığını, haber veriyor. Levhaların cevherden olduğu ve Allah Teâ-lâ'nın Mûsâ için onlarda öğütler; helâli haramdan ayıran uzun uzadıya açıklamalar yazdığı söylenir. Bu levhalar Allah Teâl&'nın, hak­kında: «Andolsun.ki Biz; önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya, insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik.» (Kasas, 43) buyurduğu Tevrat'ı da içine almaktaydı. Hz. Musa'ya bu levhaların Tevrat'tan önce verildiği de söylenmiştir ki, en doğrusunu Allah bilir. Herhalde bu levhalar Hz. Musa'nın istemiş olduğu görme yerine kendisine bir bedel olarak verilmiş ve bu isteğinden men'edil-miştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Öyleyse sen bunları (itaat azmi ile) kuvvet ve metanetle al. Kavmine de emret; onları en güzel şekilde tut­sunlar.» Süfyân İbn Uyeyne der ki: Bize Ebu Sa'd'm... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Mûsâ (a.s.) ya, kavmine emre­dilenleri daha kuvvetli olarak tutması emredildi.

Allah Teâlâ: «İlerde size fâsıklar yurdunu göstereceğim.» buyu­ruyor. Siz, ilerde emrime zıd giden, itâatımdan çıkanların akıbetini gö­receksiniz. Nasıl helake, yok olmaya gitmişler. İbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ; kişinin muhatabına: Yann sana emrime muhalefet edenin du­rumunun nereye vardığını göstereceğim, demesi gibi kendisine isyan eden, emrine muhalefet edenler için bir tehdîd ve vaîd şeklinde : «İler­de size fâstklar yurdunu göstereceğim.» buyurmuştur. Sonra îbn Cerîr Mücâhid ve Hasan el-Basrî'den rivayetle bunun anlamını zikreder. «İlerde size fasıklar yurdunu göstereceğim.» kısmının anlamının, şöyle olduğu da söylenmiştir: Şam halkından fâsıkların yurdunu size gös­tereceğim ve orayı size vereceğim. Burada kasdedilenin, Firavun kav­minin yurtlan olduğu da söylenmiştir. Ancak birincisi daha evlâdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Mûsâ ve kavminin Mısır yurdundan ayrı­lışından sonradır. Bu ise Tîh çölüne girmelerinden önce İsrâiloğullarına bir hitâbdır. En doğrusunu Allah bilir.[72]

 

146 — Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayan-ları âyetlerimden çevireceğim. Onlar, her âyeti görseler yine de inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edin­mezler. Azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinir­ler. Bu, âyetlerimizi yalanlamış olmalarından ve ondan gafil bulunmalarındandır.

147 — Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanla­yanların işledikleri boşa gitmiştir. Onlar, işlediklerinden başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı?

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Yeryüzünde haksız yere büyüklük tas-layanları âyetlerimden çevireceğim.» Bana itâattan kaçman ve insan­lara karşı haksız yere büyüklenenlerin kalblerini Benim azametime, şeriatıma ve hükümlerine delâlet eden delil ve hüccetleri anlamaktan alıkoyacağım. Onlar nasıl haksız yere büyüklenmişlerse, Allah Teâîâ da kendilerini bilgisizlikle zelil kılacaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Biz, onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de —ona ilk defa îmân etmedikleri gibi— azgınlıkları içinde kör ve şaş­kın bırakırız.» (En'âm, 110), «Fakat onlar yoldan sapınca Allah da onların kalblerini saptırmıştı.» (Saff, 5). Seleften birisi: Utanan ve büyüklenen ilme ulaşamaz, demiştir. Bir diğeri de : Kim, bir saat öğ­renmenin zilletine sabretmenıişse, ebedî olarak bilgisizlik zilletine kat­lanır, demiştir. «Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlan âyetle­rimden çevireceğim.» âyeti hakkında Süfyân İbn Uyeyne şöyle der: Onlardan Kur'an'ı anlama gücünü çekip alacağım ve âyetlerimden çe­vireceğim. İbn Cerir der ki: Bu; bu hitabın, bu ümmete olduğuna de­lâlet eder.

Ben derim ki: Bu, bağlayıcı değildir. Çünkü İbn Uyeyne bunun bü­tün ümmetler hakkında geçerliliğini ifâde etmek istemiştir. Bu husus­ta kimsenin kimseden farkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ'nın : «Onlar, her âyeti görseler yine de inanmazlar.» âyeti, «Doğrusu üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. On­lara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar.» (Yû­nus, 96 - 97)  âyeti gibidir.

«Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler.» Onlar, doğru yolu, kur­tuluş yolunu görseler de o yola girmezler. Helak ve sapıklık yolunu gö­rürlerse hemen onu yol edinirler. Sonra Allah Teâlâ; bu duruma düş­melerinin sebebini şöyle açıklıyor : «Bu, (kalelerinin) âyetlerimizi ya­lanlamış olmalarından ve ondan gafil bulunmalarından (onda olanlar­dan hiçbir şey bilmediklerinden) dir. Âyetlerimizi ve âhirete kavuş­mayı yalanlayanların (ölünceye kadar bu hal üzere devam edenlerin) işledikleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinden başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı?» Biz, onları ancak geride bırakmış oldukları (işlemiş oldukları) amellerine göre cezalandırırız : Amelleri hayır ise karşılığı hayır, kötülük ise karşılığı da kötülük olacaktır. Nasıl muamelede bu­lunuyorsanız, size de öylece muamele edilir.[73]

 

148  — Musa'nın kavmi; onun ardından, zînet takım­larından canhymış gibi böğüren bir buzağı heykeli edin­diler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve bir yol da gös­termediğini görmediler mi ki, tanrı edindiler de zâlimler­den oldular?

149  — Elleri böğründe, çaresiz kalıp kendilerinin de sapıtmış olduklarını görünce; dediler ki: Rabbımız bize merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa; muhakkak ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.

 

Buzağıya Tapanlar

 

Allah Teâlâ, İsrâiloğu Harından bazısının, kıbtîlerden ödünç almış oldukları zînet eşyalarından Sâmirî'nin kendileri için yaptığı buzağıya tapmak suretiyle sapıttıklarını haber veriyor. Sâmiri buzağıyı yaptık­tan sonra içine Cibril (a.s.) in atının izinden almış olduğu topraktan bir avuç attı da o, böğüren bir buzağı heykeli oldu. Bunlar Musa'nın, Rabbınm ta'yîn ettiği vakitte gitmesinden sonra olmuştur. Allah Teâlâ bunu Musa'ya, Tûr'da iken bildirmiştir. Allah Teâlâ ondan haber ve­rerek şöyle buyuruyor : «Buyurdu : Doğrusu Biz, senden sonra kavmini sınadık ve Sâmirî de onları saptırdı.» (Tâhâ, 85). Müfessirler bu buza­ğının; kanlı, canlı böğüren bir buzağı mı, yoksa altın halinde kalmakta devanı eden, fakat içine havanın girip çıkması sonucu inek gibi ses çı­karan bir heykel mi olduğu hususunda iki görüş beyânederek ihtilâf etmişlerdir.  En doğrusunu Allah bilir  Anlatıldığına göre; buzağı onlara ses çıkardığında, çevresinde dansetmişler ve ona aldannıışlardır. Onlar : «İşte bu, sizin de Musa'nın da tanrısıdır. .Fakat o, unuttu.» (Tâhâ, 88) demişlerdir. Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştu : «Görmüyor­lar mıydı ki, o kendilerine ne söz söyleyebilirdi, ne bir zarar, ne de bir fayda verebilirdi.»   (Tâhâ, 89).

Bu âyet-i kerîme'de ise Allah Teâlâ : «Onun kendileriyle konuşma­dığını ve bir yol da göstermediğini görmediler mi ki...» buyurmak su­retiyle, buzağı ile sapıklığa düşmelerini, göklerin ve yerin yaratıcısını, her şeyin Rabbını ve sahibini unutmalarını, onları hayra ulaştırma­yan ve kendileriyle konuşmayan sâdece böğüren buzağı heykeline ibâdet etmiş olmalarını kınıyor. Onların basiret gözlerini bilgisizlik ve sapıklık körlüğü örtmüş, kör etmişti. Nitekim İmâm Ahmed ve Ebu Davud'un Ebu Derdâ'dan rivayet etmiş oldukları bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) :

Senin bir şeyi sevmen; seni kör ve sağır kılar, buyurmuştur.

«Elleri böğründe, çaresiz kalıp (yaptıklarına pişman oldukların­da) kendilerinin de sapıtmış olduklarını görünce dediler ki: Rabbımız, bize merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa; muhakak ki hüsrana uğ­rayan (ve helak olanlardan) olacağız.» Bu, onların günâhlarını itiraf etmeleri ve Allah Teâlâ'ya iltica etmeleridir.[74]

 

150 — Mûsâ kavmine kızgın ve üzgün dönünce : Ben­den sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız? Rabbmı-zın emrinin çabucak gelmesini mi istediniz? dedi ve lev­haları attı. Kardeşinin başından tutup kendisine doğru çe­kiyordu : Ey anamın oğlu, bu kavim beni gerçekten zayıf gördüler. Az kalsın öldürüyorlardı. Sen de bana düşmanlan sevindirecek harekette bulunma ve beni zâlimler gü­ruhu ile bir tutma, dedi.

151 — Dedi ki: Rabbım; beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinin içine al. Sen merhametlilerin en merha-metlisisin.

 

Allah Teâlâ burada, Mûsâ (a.s.)mn rabbma münâcâttan kavmi­ne, kızgın ve üzgün olarak döndüğünü haber veriyor.

«Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız?» Ben gidip sizi terketikten sonra, buzağıya tapmakla ne kötü bir iş yaptınız. «Rab-bınızın emrinin çabucak gelmesini mi istediniz?» Allah Teâlâ tarafın­dan takdir edilmişken benim size gelmemin çabuklaştırılmasını mı is­tediniz? ,

«Ve levhaları attı. Kardeşinin başından tutup kendine doğru çe­kiyordu.» Levhaların zümrütten, yâkûtdan, doludan (dolu tanelerin­den) oldukları söylenmiştir. Bunda hadîste geçen : Haber; bizzat gözle görme gibi değildir, sözüne bir delâlet vardır. Sonra âyetin akışmm za­hirinden anlaşıldığına göre; Hz. Mûsâ, levhaları kavmine olan kızgınlı­ğından atmıştır. Bu, selef ve halef âlimlerinin cumhurunun kavlidir. Bu konuda İbn Cerîr, Katâde'den garîb bir söz rivayet eder ki; isnadı Ka-tâde'nin rivayeti kadar sıhhatli değildir. İbn Atiyye ve âlimlerin bir çoğu bunu reddetmişlerdir ki, reddedilmeye lâyıktır. Herhalde Katâde, bunu kitab ehlinden birisinden almış olmalıdır. Onların içinde ise ya­lancılar, uydurucular ve zındıklar vardır.

Allah Teâlâ : «Kardeşinin başından tutup kendisine doğru çeki­yordu.» buyuruyor ki; Musa'nın bu hareketi Hz. Harun'un onları bun­dan men'etmekte kusuru olmasından korktuğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurur : «Dedi ki: Ey Hârûn, bunların saptıklarını görünce ne alıkoydu seni, benim ardımdan gelmekten, yok­sa benim emrime karşı mı geldin? O da : Ey anamın oğlu, saçımdan sakalımdan tutma. Doğrusu, İsrâiloğulları arasına ayrılık soktun, sö­züme bakmadın; demenden korktum, dedi.» (Tâhâ, 92-94). Burada da şöyle diyor : «Ey anamın oğlu, bu kavmin beni gerçekten zayıf gördü­ler, az kalsın öldürüyorlardı. Sen de bana düşmanları sevindirecek ha­rekette bulunma ve beni zâlimler güruhu ile bir tutma, dedi.» Beni on­larla beraber sevketme, sürme. Beni, onlarla beraber onların içine kat­ma. Hz. Hârûn,,Hz. Mûsâ'nm ana baba bir kardeşi olduğu halde daha te'sîrli ve Hz. Musa'ya daha çok şefkat etmesi için «Ey anamın oğlu...» demiştir. Hz. Mûsâ (a.s.), Harun'un berâetini anladığında —ki Allah Teâlâ ba§ka bir âyette de böyle   buyurmaktadır : «Andolsun ki  dahaö önce Hârûn onlara : Ey kavmim; siz bununla sınanıyorsunuz, sizin ger­çek Rabbınız Rahmân'dır. Bana uyun ve emrime itaat edin, demişti.» (Tâhâ, 90)— şöyle demişti: «Rabbım; beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinin içine al. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin.»

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hasan İbn Muhamed İbn es-Sabâh'ın ... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu : Allah Musa'ya rahmet eylesin. Gözle görülen; elbette haber verilen gibi değildir. Rabbı, kavminin kendisinden sonra fitneye düştüğünü ona ha­ber vermiş ve o levhaları atmamıştı. Onları görüp bizzat gözüyle mü­şahede ettiğinde levhaları atmıştı.[75]

 

152  — Muhakkak ki buzağıyı tanrı edinenlere; Rab-larmdan bir gazab ve dünya hayatında da bir horluk eri­şecektir. Biz, işte böyle cezalandırırız iftira edenleri.

153  — Kötülükleri işleyip sonra   ardından  tevbe ve îmân edenlere gelince; şüphesiz ki Rabbın; bundan sonra elbette Gafûr'dur, Rahîm'dir.

 

Buzağıya tapmalarından ötürü İsrâiloğullarına erişen gazaba ge­lince; Allah Teâlâ onların tevbesini kabul buyurmamış ve nihayet bir­birlerini öldürmüşlerdir. Nitekim Bakara süresindeki «Hemen yarada-nınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün. Bu, yaradanınızın katında sizin için daha hayırlıdır, demişti. Allah da tevbelerini kabul etmişti. Mu-hakak ki Tevvâb, Rahîm O'dur, O.» (Bakara, 54) âyetinde geçmişti. Âyette onlara erişeceği belirtilen zillete gelince; dünya hayatında bu davranışları onlara bir zillet ve horluk getirmiştir. Allah Teâlâ'nın : «Biz, işte böyle cezalandırırız iftira edenleri.» kavli ise; bid'at uydu­ran herkesi kapsamakta ve onları içermektedir. Zîrâ bid'at zilleti ve risale*j zıt gitme; onun böğründeki kalbine İlişiktir. Nitekim Hasan el-Basrî der ki: Katırlar onları güzelce taşısa ve arık atlar onları üzer­lerinde hoplatsa bile bid'at zilleti onların omuzlanndadır. Eyyûb es-Sah-tiyânî'nin Ebu Kılâbe el-Cermî'den rivayetine göre; o, «Biz, işte böyle cezalandırırız iftira edenleri.» âyetini okumuş ve : Allah'a yemîn ede­rim ki; bu, kıyamet gününe kadar her iftira eden içindir, demiştir. Süfyân İbn Uyeyne de: Her bid'afc sahibi; zelildir, hordur, demiştir.

Sonra Allah Teâlâ; küfür, şirk, nifak veya isyan dahi olsa hangi günâhtan olursa olsun kullarının tevbesini kabul buyuracağını kulla­rına haber vererek onları tevbeye irşâd buyurmuştur. Bu sebepledir ki bu kıssanın hemen akabinde : «Kötülükleri işleyip, sonra ardından tevbe ve îmân edenlere gelince; (ey Muhammed, ey rahmet elçisi ve ey nur peygamberi) Rabbm bundan sonra (bu işi işlemelerinden son­ra) elbette Gafurdur, Rahîm'dir.» buyurmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; ona, bir kadınla zina edip sonra onunla evlenen bir adamı sormuşlardı. «Kötülükleri işleyip, sonra ardından tevbe ve îmân edenlere gelince; şüphesiz ki, Rabbın bundan sonra elbette Gafûr'dur, Rahîm'dir.» âyetini okudu. Abdullah, bu âyeti on kere okumuş, onla­ra bunu enıretmemiş, bundan men' de etmemiştir.[76]

 

154 — Öfkesi dinip, sükûn hâsıl olunca; Mûsâ levha­ları aldı. Onlardaki nüshasında Rablarından korkanlara hidâyet ve rahmet vardı.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Hz. Musa'nın, kavmine olan öfkesi di­nip sükûn hâsıl olunca (Allah için olan gayret^ ve öfkesinden ve on­ların buzağıya tapmaları üzerine şiddetli kızgınlığından daha önce at­mış olduğu) levhaları aldı. Onlardaki nüshasında Raflarından kor­kanlara hidâyet ve rahmet vardı.»

Müfessirlerin çoğu şöyle diyor : Hz. Mûsâ levhaları attığında; on­lar kırılmıştı. Bundan sonra Hz. Mûsâ onları toplamıştır. Bu sebeple seleften birisi şöyle demiştir: Onlarda hidâyet ve rahmet bulmuştur. Uzun uzadıya olan açıklamalara gelince; onlar gitmiştir. Sanıklığına göre; bu levhaların parçalan, İslâm devletine kadar İsrâiloğullan kral­larının hazînelerinde mevcûd imiş. Bunun sıhhatini ancak Allah bilir. Levhalar, cennet cevherinden olmakla birlikte, Hz. Mûsâ onları attı­ğında kırılmış olmalarına dâir kesin delile gelince; Allah Teâlâ haber veriyor ki; Hz. Mûsâ attıktan sonra onları aldığında, onlarda hidâyet ve rahmet bulmuştur.

«Mûsâ levhaları aldı.» âyetinde Katâde der ki: Hz. Mûsâ : Ey Rab-bım, ben levhalarda insanlar için çıkarılmış en hayırlı, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan bir ümmet görüyorum. Onları benim ümmetim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Hz. Mûsâ: Babbım, ben levhalarda yaratılış bakımından sonuncular, cennete girme bakı­mından ilkler olan bir ümmet görüyorum. Rabbım, onları benim üm­metim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Hz. Mûsâ : Rabbım, ben levhalarda İncil'leri göğüslerinde olup onları okuyan bir ümmet buluyorum. —Onlardan öncekiler kita'blarına bakarak okurlar­dı. Onu kaldırdıklarında ise ondan hiçbir şeyi ezberlerinde tutmazlar ve onu bilmezlerdi. Katâde der ki: Ey ümmet; muhakkak ki Allah Teâlâ ümmetlerden hiç kimseye vermediği ezberlemeyi size vermiştir— Ey Rabbım; onları benim ümmetim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Mûsâ: Rabbım, ben levhalarda ilk kitaba ve son kita­ba îmân eden, sapıklığın her çeşidi ile savaşan, nihayet şaşı, yalancı ile de savaşan bir ümmet görüyorum. Onları benim ümmetim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Mûsâ: Rabbım, ben lev­halarda sadakalarım kendileri yiyen ve bunun üzerine de ecir kaza­nan —onlardan önceki ümmetlerden birisi bir sadaka verdiğinde; eğer bu, kendisinden kabul edildiyse Allah Teâlâ o sadakanın üzerine bir ateş gönderir ve ateş onu yakardı. Eğer kabul edilmemişse bırakılır ve onu yırtıcı hayvanlar, kuşlar yerdi. Muhakkak ki Allah Teâlâ sadaka­larınızı zenginlerinizden fakirleriniz için almıştır.— bir ümmet bulu­yorum. Rabbım; onları benim ümmetim kıl, dedi de onlar, Ahmed'in ümmetidir buyuruldu. Hz. Mûsâ : Ey Rabbım; ben levhalarda öyle bir ümmet görüyorum ki; onlardan birisi bir iyilik yapmaya niyyet eder, sonra onu işlemezse, kendisine bir iyilik yazılırmış, eğer onu işlemişse onun emsali ondan yediyüze kadar yazılırmış. Ey Rabbım, onları benim ümmetim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Mûsâ : Ey Rabbım, ben levhalarda öyle bir ümmet buluyorum ki; onlardan birisi bir kötülüğe niyyet etmişse; onu işleyinceye kadar, onun aleyhi­ne yazılmazmış; işlediğinde ise aleyhine bir tek kötülük yazılırmış. Onları benim ümmetim kıl, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyu­ruldu. Hz. Mûsâ : Rabbım, ben levhalarda davete icabet eden ve dua­ları kabul buyurulan bir ümmet buluyorum. Onları benim ümmetim kü, dedi. Onlar, Ahmed'in ümmetidir, buyuruldu. Katâde der ki: Bana zikredildiğine göre, Allah'ın peygamberi Mûsâ levhaları atmış ve: Ey Allah'ım, beni Ahmed'in ümmetinden kıl, demiştir.[77]

 

155  — Mûsâ, ta'yîn ettiğimiz vakit için  kavminden yetmiş kişi seçti. Onları titreme tutunca dedi ki: Rabbım; dileseydin önce onları da helak ederdin, benî de. İçimiz­deki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder mi­sin? Bu, Senin imtihanından başka bir şey değildir. Onun­la dilediğini dalâlete düşürür, dilediğini de hidâyete götü­rürsün.   Sen, bizim dostumuzsun. O halde  bizi bağışla, merhamet et bize. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.

156  — Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz sana döndük.

 

Bu âyetin tefsirinde fon Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der: Allah Teâlâ, Musa'ya kavminden yetmiş kişi seçmesini emretmişti. Mûsâ, yetmiş kişi seçip onları Rablanna duâ etmeleri için çıkardı. Allah'a duâ. ettiklerinde şöyle demiştiler: Ey Allah'ımız; bizden önce kimseye vermediğini, bizden sonra kimseye vermeyeceği­ni bize ver. Allah Teâlâ onların bu dualarını hoş görmedi ve onları bir sarsıntı yakaladı. «Mûsâ : Rabbım, dileseydin önce onları da helak ederdin, beni de, dedi.»

Süddî'den nakledilir ki; Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya, buzağıya tap­maları yüzünden kendisinden özür dilemek üzere îsrâiloğullanndan bir grup içinde gelmesini emretmiş ve onlara bir vakit ta'yîn etmişti. Hz. Mûsâ, gözüyle kavminden yetmiş kişi seçmiş ve özür dilemeleri için onları götürmüştü. O yere geldiklerinde: Ey Mûsâ, Allah'ı açıkça gör­medikçe sana asla îmân etmeyeceğiz. Sen, onunla konuştun, onu bize göster, dediler de onları yıldırım çarptı (çarpıldılar ve) öldüler. Hz. Mûsâ ağlayarak, Allah'a duâ edip kalktı. Şöyle diyordu: «Rabbım; kendilerine kavuştuğumda  İsrâiloğullanna ne söyleyeceğim? Sen, onların hayırlılarını helak buyurdun. Hatibim; dileseydin önce onları da helak ederdin, beni de.»

Muhammed İbn İshâk der ki: Hz. Mûsâ, İsrâiloğullannın en ha­yırlılarından yetmiş kişi seçti. Ve : Gidin ve yaptığınızdan dolayı Al­lah'a tevbe edin. Kavminizden geride bıraktıklarınız için de'tevbeleri-nin kabulünü isteyin. Oruç tutun, temizlenin ve elbiselerinizi temizle­yin, dedi. Onları, Rafının kendisi için ta'yîn etmiş olduğu vakitte Tûr-ı Sina'ya çıkardı. Rabbma, ancak onun izni ve ilmi ile varırdı. Bana anlatıldığına göre; bu yetmiş kişi, onun kendilerine emrettiğini yapıp Rabbı ile karşılaşmak üzere onunla beraber çıktıklarında Hz. Musa'ya şöyle dediler : Bizim için iste, Rabbımızın kelâmını işitelim. Hz. Mûsâ pekiyi, dedi. Dağa yaklaştığında, üzerine buluttan bir direk indi ve bütün dağı kapladı. Hz. Mûsâ yaklaşıp onun içine girdi ve kav­mine; yaklaşın, dedi. Hz. Mûsâ Allah Teâlâ kendisiyle konuştuğu za­man alnına parlak bir nûr iner ve âdemoğullanndan hiç kimse ona bakamazdı. Önüne bir perde konulmuştu. Kavmi yaklaştılar, buluta girdiklerinde secdeye kapandılar. Allah Teâlâ'nın Hz. Mûsâ ile konuş­tuğunu, ona emredip yasaklayarak; şöyle yap, böyle yapma, buyurdu­ğunu işittiler. Allah Teâlâ'nın Musa'ya emirleri bittiğinde, bulut açıl­dı ve onlara doğru geldi. Onlar Musa'ya: «Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla îmân etmeyeceğiz.» dediler de onları -bir sarsılma —ki bu yıldırımdır— yafcalayıverdi ve ruhları gitti de toptan öldüler. Hz. Mûsâ, kalkıp Rabbma duâ etti ve şöyle dedi: «Rabbım; dileseydin onları da helak ederdin, beni de. Onlar, beyinsizlik ettiler. İsrâiloğullanndan ar-kamda olanları helak eder misin?»

Süfyân es-Sevrî der ki: Bana Ebu İshak'ın... Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mûsâ, Hârûn, Şibr ve Şe-bîr gittiler ve dağın eteğine vardılar. Hârûn bir yatak üzerinde uyudu ve Allah Teâlâ onun canını aldı. Hz. Mûsâ îsrâiloğullarına döndüğün­de kavmi: Hârûn nerede? diye sordular. O : Onu Allah Öldürdü, diye cevab verdi. Onlar: Onu sen öldürdün, onun huyunu ve yumuşaklığı­nı çekemedin, şeklinde veya benzeri şekilde sözler söylediler. O: Dile­diğinizi seçin, dedi. Yetmiş kişi seçtiler. İşte Allah Teâlâ'nın: «Mûsâ kavminden yetmiş kişi seçti.» kavli budur. Harun'un yanına vardıkla­rında : Ey Hârûn, seni kim öldürdü? diye sordu da o, şöyle dedi : Beni kimse öldürmedi, fakat beni Allah öldürdü, dedi. Onlar: Ey Mûsâ; bu günden sonra sen asla isyan olunmayacaksın, dediler. Onları bir sar­sıntı yakaladı.* Hz. Mûsâ (a.s.) sağma ve soluna dönüyor, şöyle diyor­du : .«Ey Rabbım, dileseydin önce onları da helak ederdin, beni de. İçi­mizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin? Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini dalâlete düşürür, dilediğini de hidâyete götürürsün.» Allah Teâlâ, onları diriltti ve hepsini peygamber kıldı. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir. Hadîsin isnadında yer alan İmâre İbn Abd'ı tanımıyorum. Hadîsi Şu'be de Ebu îshâk'dan, o da Selûl oğullarından birsinden, o da Hz. Ali'den rivayet­le zikretmiştir. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve İbn Cüreyc şöyle der­ler : Bu sarsıntı; buzağıya tapma hususunda kavimlerinden ayrılma­mış olmaları ve onları bundan men'etmemiş olmaları sebebiyle onları yakalamıştır. Bu söz, Hz. Musa'nın : «İçimizdeki beyinsizlerin işledik­leri yüzünden bizi helak eder misin?» sözüne dönmektedir. «Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir.» âyetindeki ( âzü\ ) imtihan ve deneme anlamındadır. İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, Kbu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes, selef ve halef âlimlerinden bir çoğu böyle söylemişlerdir. Bu­nun başka bir anlamı da yoktur. O, şöyle demiştir : Emir; ancak Senin emrindir. Hüküm; ancak Senindir. Senin dilediğin olur. Dilediğini da­lâlete düşürür, dilediğini hidâyete erdirirsin. Senin dalâlete düşürdü­ğüne hidâyet verecek, Senin hidâyet bahşettiğini saptıracak yoktur. Senin vermediğine verecek, Senin verdiğini de engelleyecek yoktur. Hükümranlığın tamâmı, mülkün bütünü, hükmün hepsi Senindir. Ya­ratma ve emir de Senindir.

«Sen; bizim dostumuzsun, o halde bizi bağışla, merhamet et bize. Sen, bağışlıyanların en hayırlısısm.» Rahmet ve mağfiret birlikte ol­duğu zaman gelecekte bir misline düşürülmeme de kastedilir. «Sen, bağışlayanların en hayırlısısın.» Günâhları ancak Sen (bağışlarsın. «Ve bize hem bu dünyada iyilk yaz, hem de âhirette.» Her ikisinde de bi­zim için iyiliği gerekli kıl ve yaz. Buranın tefsiri daha önce Bakara sû­resinde geçmişti.

«Biz Sana döndük.» Biz, tevbe ettik ve Sana döndük. Bu açıkla­mayı îbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Ebu'l-ÂIiye, Dahhâk, İbra­him" et-Teymî, Süddî, Katâde ve birçokları yapmıştır. Bu fiil, gramer bakımından bu anlamda da kullanılmaktadır, tbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'nin... Ali'den rivayetine göre; Yahudilere bu ismin verilme­si, onlann : «Biz Sana döndük.» demiş olmalarındandır. Hadîsin isna­dında geçen Câbir, Câbir İbn Yezîd el-Cu'fî olup zayıftır.[78]

 

156 — Buyurdu ki: Ben, kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben, onu sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara; işte onlara yazacağım.

 

Allah Teâlâ, Hz, Musa'nın «Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir.» sözüne cevab olarak: «Ben, kimi dilersem; onu azabıma uğ­ratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Bütün bunlarda hikmet ve adalet benimdir.» buyuruyor. O'nu tesbîh ederiz, O'ndan başka hiç­bir ilah yoktur.

«Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.» âyeti, şümullü ve umûmî olmasıyla ne kadar büyüktür. Nitekim Allah Teâlâ, Arş'ı taşıyan me­leklerin ve Arş'ın etrafında bulunanların şöyle dediklerini haber ve­riyor : «Rabbımız; ilmin ve rahmetin herşeyi kuşatmıştır.» (Ğâfir, 7).

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamed'in... Cündeb —Abdullah el-Becelî (r.a.)nin oğludur— den rivayetine göre; o, şöyle demiştir:

Bir bedevi geldi, binitini yatırdı, sonra onu bağlayıp Allah Rasûlü (s.a.)nün arkasında namaz kıldı. Hz. Peygamber (s.a.) namazım bitir­diğinde gidip binitinin bağım çözdü, ona bindi, sonra: Ey Allah'ım, bana ve Muhammed'e marhemet eyle. Bizim rahmetimize (bize olan merhametine) kimseyi ortak etme, diye nida etti. Allah Rasûlü (s.a.) : Ne dersiniz, bu mu yoksa devesi mi daha sapıtmış? Söylediğini işit­mediniz mi? buyurdu. Onlar da; evet, dediler. Şöyle buyurdu : Geniş rahmeti daralttın, hapsettin (başkalarından men'ettin). Muhakkak ki Allah Teâlâ yüz rahmet yaratmış, bir tek rahmeti indirmiş ki cinni ile, insanı ile, hayvanları ile yarattıklar onunla birbirlerine acıyıp şef-, kat göstersinler. Doksandokuz rahmeti ise katırda bırakmıştır. Ne der­siniz; bu mu yoksa devesi mi daha çok sapıtmış? Ebu Dâvûd da ha­dîsi Ali îbn Nasr*dan, o ise Abdüssamed îbn Abdülvâris'den rivayet et­miştir.

Yine imâm Ahmed der ki: Bize Yahya îbn Saîd'in... Selmân'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuş : Muhakkak ki Allah Teâlâ için yüz rahmet vardır. Ondan bir rahmet ile yaratıklar birbirine merhamet eder ve yırtıcı hayvanlar onunla ço­cuklarına şefkat gösterirler. Allah Teâlâ; rahmetinin doksandokuzunu kıyamet gününe bırakmıştır. Hadîsi sâdece Müslim tahrîc etmiş ve Sü­leyman tbn Tarhân, Dâvûd İbn Ebu Hind kanalıyla... Selmân el-Fâri-sî'den, o da Hz: Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'm... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Allah için yüz rahmet vardır. Doksandokuzu O'nun katmdadır. Bir tanesini sizin yanınızda kılmıştır ki onunla cinler, insanlar ve ya­ratıklar arasında karşılıklı merhamette bulunasınız. Kıyamet günü olunca onu da diğerlerine katacaktır. Hadîsin bu şekilde rivayetinde İmâm Ahmed tek kalmıştır. Yine tmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Ebu Saîd'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah için yüz rahmet vardır. Onlardan birtek bölümünü, yaratıklar arasında paylaştırnııştır ki; insanlar, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar onun­la birbirlerine merhamet ederler. Hadîsi İbn Mâce de, E*bu Muâviye kanalıyla A'meş'den rivayet etmiştir.

Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî der ki : Bize Muhammed İbn Os­man İbn Ebu Şeybe'nin... Huzeyfe İbn el-Yemân (r.a.)dan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki; dininde günahkâr olan da geçiminde bece­riksiz olan da cennete girecektir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn olsun ki; günâhı sebebiyle ateşin dışını yakmış (ütülemiş) ol­duğu kimse, mutlaka cennete girecektir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki; Allah Teâlâ, kıyamet günü öyle bir bağışla­ma ile bağışlayacaktır ki; belki kendisine de erişir umudu ile İblîs dahi ona uzanacaktır. Bu, gerçekten garîb bir hadîs olup isnadında geçen Sa'd'ı tanımıyorum.

Allah Teâlâ: «Ben onu sakınanlara... yazacağım.» Benden onlara bir nimet ve bir ihsan olarak Rahmetimi vâcib kılacağım, buyuruyor. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: «Rabbımız rahmeti ken­di üzerine yazdı.» (En'âm, 54).

«Ben onu sakınanlara... yazacağım.» Rahmetimi, bu sıfatlarla nitelenmiş kimselere tahsis edeceğim ki; onlar şirkten, büyük günâh­lardan sakınan Muhammed (s.a.) ümmetidir.

«Zekâtı verenlere.» âyetinde, nefislerin ve malların zekâtının kas-dedildiği söylenmiştir. Her ikisi hakkında genel olması da muhtemel­dir. Âyet, Mekkı'dir. «Âyetlerimize inanan (onları doğrulayan) lara; işte onlara yazacağım.»[79]

 

157 — Onlar ki; yanlarındaki Tevrat'ta ve İncirde ya­zılı bulacakları; okuma, yazma bilmeyen ve nebi olan Ra-sûle tâbi olurlar. O, kendilerine ma'rûfu emreder, mün-kerden nehyeder. Temiz şeyleri helâl kılar, murdar şey­leri de haram eder. Onların ağır yüklerini ve üzerlerinde­ki bağları, zincirleri indirir. İşte ona îmân edenler, onu ta'zîm edenler, ona yardım edenler ve onunla birlikte in­dirilen nura tâbi olanlar; işte onlar, felaha erenlerin ken­dileridir.

 

Bu Ümmî Peygambere Uyanlar

 

«Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı bulacakları; okuma yazma bilmeyen ve nebi olan Rasûle tâbi olurlar.» Bunlar, pey­gamberlerin kitablanndaki Hz. Muhammed (s.a.)in sıfatlarıdır. Pey­gamberler, onun peygamber olarak gönderileceğini ümmetlerine müj­delemiş ve ona tâbi olmalarını ümmetlerine emretmişlerdir. Onun sı­fatları halen âlimlerin ve hahamlarının bildikleri kitablannda da mev-cûd bulunmaktadır. Nitekim İmâm Ahnıed der ki: Bize İsmail'in... bir bedeviden rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır : Allah Rasûlü (s.a.) nün hayatında satmak üzere Medine'ye mal götürmüştüm. Satışımı bi­tirdiğimde : Şu adama varacağım ve onu dinleyeceğim, dedim. Ebube-kir ve Ömer'in arasında birlikte yürürlerken rastladım ve peşlerine düştüm. Nihayet, ölmekte olan oğluna sabretmek üzere Tevrat'ı okur yan bir yahûdînin yanma vardılar. Allah Rasûlü (s.a.) : Tevrat'ı indi­ren aşkına söyle; şu kitabında benim sıfatımı ve çıkışımı (çıkış yeri­mi) buluyor musun? diye sordu. Adam başı ile; hayır, işareti yaptı. Oğlu: Evet, Tevrat'ı indirene yernîn olsun ki; biz kitabımızda, senin sıfatını ve çıkışını buluyoruz. Muhakkak ki ben Allah'tan başka ilâh olmadığına, senin Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ediyorum, dedi. Hz. Peygamber : Yahûdîyi kardeşinizden uzaklaştırınız, buyurdular. Ve kefenleme işi ile namazını kıldırmayı üzerlerine aldılar. Bu, ceyyîd ve kavî bir hadîs olup Enes'den rivayet edilen sahîh bir hadîs buna şâ-hiddir. Müstedrek sahibi Hâkim der ki: Bize Ebu Muhammed Abdul­lah İbn İshak el-Beğavî'nin... Hişâm îbn Âs el-Emevî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ben diğer bir kişi ile, Rûm İmparatoru Hirakl'i (Bizans İmparatoru Heraklius) İslâm'a davet etmek üzere gönderil­dim. Çıktık ve nihayet el-Ğavt'a —Dimaşk Gavta'sım kasdediyor— geldik ve Cebele İbn el^Eyhem el-Gassânî'ye müsâfir olup yanma gir­dik. Bir de gördük ki, tahtı üzerinde oturuyor. Kendisiyle konuşma­mız için bize bir elçi gönderdi. Biz : Allah'a yemîn olsun ki elçiyle ko­nuşmayız. Biz, krala gönderildik. Eğer bize ilin verirse onunla konu­şuruz; değilse elçi ile konuşmayız, dedik. Elçisi dönüp ona bunu ha­ber verdi ve o, bize (yanma girmemiz için) izin verdi. Konuşun, dedi. Hişâm İbn Âs onunla konuşup İslâm'a davet etti. Bir de baktık ki; üzerinde siyah bir elbise var. Hişâm kendisine : Şu üzerindeki nedir? diye sordu. Onu giydim ve sizi Şam'dan çıkanncaya kadar onu çıkar­mamaya yemîn ettim, dedi. Biz: Senin şu meclisin (oturduğun taht) nedir? Allah'a yemîn olsun ki; biz, onu senden mutlaka alacağız ve büyük kralın mülkünü de —Allah dilerse— mutlaka alıp ele geçire­ceğiz. Peygamberimiz (a.s.) bize böyle haber verdi, dedik. Bu işi ya­pacak olanlar, sizler değilsiniz. Siz öyle bir kavimsiniz M, gündüzleri oruç tutar ve geceleri kıyamla geçirirsiniz. Sizin orucunuz nasıldır? dedi. Biz bunları kendisine haber verdik, yüzü simsiyah oldu ve : Kal­kın, dedi. Bizimle birlikte krala bir elçi gönderdi. Ve çıktık. Nihayet şehrin yakınına geldiğimizde beraberimizdeki kişi bize : Sizin şu hay­vanlarınız kralın şehrine sokulmaz. Dilerseniz sizi arık atlara ve katır­lara bindirelim, dedi. Biz : Allah'a yemîn olsun ki; ancak bunların üze­rinde gireriz, dedik. Krala: Onlar bunu kabul etmiyorlar, diye haber gönderdiler. Kılıçlarımız kuşalı ve binitlerimiz üzerinde kralın yanına girdik, nihayet bir odaya vardık. Dibinde (binitlerimizi) yatırdık. O, bize bakıyordu. Biz : Allah'tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür, dedik. Allah biliyor ki oda çatırdadı, silkindi ve rüzgârın salladığı hur­ma dalı gibi oldu. Bize haber gönderildi ve : Dininizi bize açıklama hakkınız yoktur, denildi ve bize : Girin, diye haber gönderdi. Yanına girdik. O yatağında idi. Yanında Rûm patrikleri vardı. Meclisinde olan her şey kırmızı, çevresindekiler kırmızı idi. Üzerinde kırmızı elbiseler vardı. Ona yaklaştık, güldü ve : Aranızdaki selâmınızla beni selâmla­mış olsaydınız size ne olurdu? dedi. Biz : Aramızdaki bizim selâmımız, sana helâl değildir. Senin selâmladığın selâmına gelince; seni, onunla selâmlamamız da bize helâl değildir, dedik. O : Aranızdaki selâmınız nasıldır? diye sordu. Biz: Selâm senin üzerine olsun, şeklinde dedik. Krallarınızı nasıl selâmlarsınız? diye sordu. Biz; onunla dedik. Size nasıl cevap verir (sizin selâmınızı nasıl alır) ? diye sordu. Biz; bununla dedik. En büyük sözünüz nedir? diye sordu. Biz : Allah'tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür, dedik. Bunu konuştuğumuzda Allah biliyor oda sarsıldı ve başını kaldırarak : Sizin söylediğinizde odanın sarsıldı­ğı bu kelime var ya, bunu evlerinizde her söyleyişinizde odalarınız sar­sılır mı? diye sordu. Biz; hayır, senin yanında olan hâriç hiç böyle ol­duğunu görmedik, dedik. Bunu her söyleyişinizde her şeyin sarsılma­sını ve mülkümün yarısının kaybolmasını isterdim, dedi. Biz; niçin? diye sorduk. Zîrâ onun için bu çok basît bir şeydir ve peygamberlikle ilgili olmaması, aksine insanların hilelerinden olması daha uygundur, dedi. Sonra bizim ne istediğimizi sordu. Biz de ona durumu açık­ladık. Daha sonra: Namazınız ve orucunuz nasıldır? dedi, biz bunla­rı kendisine haber verdik. Kalkınız dedi, kalktık. Bize bir ev (tahsis edilmesini) ve bol ikramlarda bulunulmasını emretti. Üç gün orada ikâmet ettik.        

Bir gece bize haber gönderdi gidip yanına girdik. Bizden sözümüzü tekrar etmemizi istedi, biz de tekrarladık. Sonra altın işlemeli, büyük dört köşeli bir kab şeklinde bir şey istedi, içinde üzerlerinde kapılar olan küçük evler vardı. Bir ev ve kilit açtı, siyah bir ipek çıkarıp açtı. Bir de baktık M, içinde kırmızı bir resim, resimde gözleri iri, kalçaları büyük bir adam var. Onun boynu gibi uzun boyun hiç görmedim. Bir sakal onu Örtmüş,. Allah'ın yarattıklarının en güzeli iki saç örgüsü var. Bunu biliyor musunuz? (tanıyor musunuz?) diye sordu. Biz; hayır, de-.dik. Bu, Âdem (a.s.) dir. Zîrâ insanların saçı en çok olanı olur, dedi. Sonra başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki; içinde beyaz bir resim var. Kedi kılları gibi saçı vardı. Gözleri kırmızı, başı iri, güzel sakallıydı. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; ha­yır, dedik. Bu, Nuh (a.s.) dur, dedi ve başka bir kapı açıp siyah bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki; içinde bembeyaz gözleri güzel, geniş alınlı, ya­nakları uzun, beyaz sakallı, gülümsüyor gibi duran bir adam var. Bu­nu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu îbrâhîm (a.s.) dir, dedi ve başka bir kapı açtı. İçinde; beyaz bir resim vardı. Bir de ne görelim? Allah'a yemîn olsun ki o, Allah Resulü (a.s.) idi. Bunu ta­nıyor musunuz? diye*sordu. Biz; evet, Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.) dedik ve ağladık. Allah biliyor, o ayaktaydı. Oturdu ve Allah'a yemîn olsun (Allah'a yemîn eder misiniz?) Bu O mudur? dedi. Biz; evet, bu muhakkak odur. Sanki sen ona bakar gibisin, dedik. Bir süre ona bakarak tuttu. Sonra: Bu, evlerin sonuncusu idi. Fakat ben, sizin yanınızda olana bakabilmem için onu size göstermede acele ettim, dedi ve başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. Gördük ki; içinde esmer, buğday benizli bir resim var. Bir de ne görelim, kıvırcık saçlı, gözleri içeri çökük, keskin bakışlı, asık suratlı, dişleri üstüste bin­miş, sanki öfkeliymiş gibi dudakları toplu, kapalı bir-adam. Bunu ta­nıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, Mûsâ (a.s.) dır, de­di. Yanında ona benzeyen bir resim daha vardı. Ancak onun başı yağ­lanmıştı, alnı genişti, gözlerinde burnuna doğru uzamış bir siyahlık vardı. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, İm-rân Oğlu Harun (a.s.) dur, dedi ve başka bir kapı açıp ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki; onda buğday benizli, orta boylu, düz­gün yaratılışlı bir adam resmi var. Sanki kızgın gibiydi. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, Lût (a.s.) tur, dedi ve baş­ka bir kapı açıp ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de ne görelim; îçin-de kırmızıya çalar beyaz renkli, ince burunlu, avurtları zayıf, güzel yüzlü (çehreli) bir adam resmi. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, İshâk (a.s.) tır, dedi ve başka bir kapı açıp be­yaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki; içinde İshâ&'a benzer bir resim var. Ancak onun dudağında bir ben vardı. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, Yâkûb (a.s.) dur, dedi. Ve başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. İçinde beyaz, güzel çehreli, ince burunlu, güzel boylu, yüzünü nur kaplamış, yüzünde huşu görünen, kır­mızıya çalar bir adam resmi. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, peygamberinizin dedesi îsmâîl (a.s.) duy dedi ve baş­ka bir kapı açıp beyaz bir ipek çıkardı. İçinde Âdem (a.s.) gibi olan bir resim vardı. Yüzü güneş gibiydi. Bunu tanıyor musunuz? dedi. Biz; hayır, deyince : Bu, Yûsuf (a.s.) tur, deyip başka bir kapı açtı ve be-yâa bir ipek çıkardı. Bir de ne görelim; içinde kırmızı, ince bacaklı, kü­çük dar gözlü, karnı büyük, orta boylu, kılıç kuşanmış bir adam res­mi. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, deyince: Bu, Dâ-vûd (a.s.) dur, deyip başka bir kapı açtı ve beyaz bir ipek çıkardı. İçin­de kalçaları büyük, ayaklan uzun, ata binmiş bir adam resmi vardı. Bu­nu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, dedik. Bu, Davud'un Oğlu Süleyman (a.s.) dır, dedi. Sonra başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. İçinde beyaz bir resim vardı. Bir de -baktık ki; sakalı sim­siyah, saçı çok, gözleri ve yüzü güzel bir genç. Bunu tanıyor musunuz? diye sordu. Biz; hayır, deyince de : Bu, Meryem Oğlu îsâ (a.s.) dır, de­di. Biz : Bu resimler, sana nereden geldi? Zîrâ anladığımız kadarıyla Peygamberler (a.s.) in şekilleri onun üzerine resmedilmiş. Çünkü biz peygamberimiz (s.a.) in resmini tıpkı onun giib gördük, dedik. Şöyle konuştu : Muhakkak ki Âdem (a.s.) soyundan gelecek peygamberleri kendisine göstermesini Rabbından istemişti. Allah Teâlâ ona, onların resimlerini indirdi. Zülkameyn onu, güneşin battığı yerden çıkarıp Danyal'a verdi. Sonra şöyle devam etti: Allah'a yemîn olsun ki, mül­kümden^ (hükümdarlığımdan) çıkıp hükümranlık bakımından sizin en zayıfınıza köle olarak ölmeyi gönlüm daha çok isterdi. Daha. sonra bi­ze güzel hediyeler verdi ve bizi serbest bıraktı. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) a geldiğimizde, gördüklerimizi, onun bize söylediklerini ve bize verdiği hediyeleri kendisine anlattık. Ebubekir ağlayıp zavallı, eğer Al­lah kendisi için bir hayır dilemiş olsaydı, mutlaka yapardı. Allah Rasû-lü (s.a.) bize haber verdi ki; onlar ve yahûdîler, Muhammed (s.a.) in sıfatını yanlarında bulmaktadırlar, dedi. Hadîsi, Delâil en-Nübüvve isimli kitabında Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî icazet yoluyla Hâkim'den rivayetle ve bu şekliyle zikretmiştir. İsnadı zararsızdır.

İbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ'nın... Atâ İbn Yesâr'dan rivayeti­ne göre; o, şöyle demiştir : Abdullah İbn Amr'a kavuştum ve : Bana Al­lah Rasûlü (s.a.)nün Tevrat'taki sıfatını haber ver, dedim. Evet, Al­lah'a' yemîn olsun ki; o, Kur'an'daki sıfatı gibi Tevrat'ta da nitelendi­rilmiştir : Ey Peygamber; muhakkak biz seni, şâhid, müjdeleyici, kor­kutucu ve ümmîlerin sığınağı (koruyucusu) olarak göndermişizdir. Sen; kulum, Rasûlümsün. Seni, mütevekkil olarak isimlendirdim. Sert ve kötü huylu değil, çarşılarda bağırıp çağıran değil. Kötülüğe kötü­lükle karşılık vermez. Fakat affeder, bağışlarsın. Allah Teâlâ; a Allah'­tan başka hiçbir ilâh yoktur.» diyerek eğri büğrü yolları onunla doğ-rultmadıkça, kilitli kalbleri, sağır kulakları ve kör gözleri onunla aç­madıkça onun ruhunu kabzetmeyecektir. Atâ der ki: Sonra Kâ'b'a ka­vuştum ve bunu ona sordum. Bir harf bile aralarında fark olmadı. An­cak Abdullah İbn Amr'ın son söylediklerini; o, kendi dili ve lehçesi ile telaffuz etti.

Hadîsi Buhârî de Sahîh'inde Muhammed İbn Sinan kanalıyla Hi­lâl İbn Ali'den rivayetle ve benzer isnâdla zikretmiştir. Ancak sert ve kötü huylu değildir, kısmından sonra onda şu fazlalık vardır: Çarşı­larda bağırıp, çağırmaz. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, fakat af­fedip bağışlarsın.

Seleften bir çoğunun sözüne göre Tevrat; kitab ehlinin kitablanna isim olarak verilmektedir. Bazı hadîslerde buna benzer ifâdeler vârid ol­muştur. En doğrusunu Allah bilir.

Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Mûsâ İbn Harun'un... Cübeyr İbn Mut'unken rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Tüccar ola­rak Şam'a doğru yola çıkmıştım. Şam yakınlanndayken kitab ehlinden bir adam bana rastladı ve : Sizde peygamber olan bir adam var mı? diye sordu. Ben; evet, dedim. Görsen resmini tanır mısın? diye sordu. Ben;yine evet, dedim. Beni, içinde resimler olan bir eve soktu. Hz. Peygamber (s.a.)in resmini göremedim. Biz, bu durumdayken onlardan başka bir adam yanımıza girdi ve : Ne yapıyorsunuz? (ne anyonsunuz?) diye sordu. Biz kendisine durumu haber verdik. Bizi evine götürdü. Gir­diğimiz an, Hz. Peygamber (s.a.)in resmini bakıp gördüm. Hz. Peygam-ber'in- eteğinden tutmuş birisi daha vardı. Eteğinden tutmuş şu adam kim? diye sordum. Kendisinden sonra bir peygamberin gelmeyeceği hiç­bir peygamber yoktur. Ama bu peygamber var ya; ondan sonra pey­gamber gelmeyecektir. (Onun eteğinden tutmuş olan) kişi, ondan son­raki halîfedir, dedi. Bir de gördüm ki Ebubekir (r.a.)in sıfatlarını an­latıyor.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ömer tbn Hafs Ebu Ömer ed-Darîr'in... Ömer İbn el-Hatt&b'ın müezzini el-Akra'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ömer beni bir papaza gönderdi ve onu çağırdım. Ömer ona : Beni kitabda buluyor musunuz? diye sordu. Papaz; evet, dedi. Beni na­sıl bulunuyorsunuz? diye sordu. O : Seni, boynuz olarak buluyorum, diye cevab verdi. Ömer; (elindeki) kamçıyı kaldırıp boynuz ha? Dur dedi. Papaz; demirden bir maymun, sert bir emîr, dedi. Ömer : Benden sonrakini nasıl bulursun? diye sordu. Papaz : Salih bir halîfe olarak bu­luyorum. Ancak akrabalarını tercih ediyor, dedi. Ömer üç kere : Allah Osman'a merhamet etsin, deyip : Ondan sonrakini nasıl bulursun? di­ye sordu. Papaz : Demir kuşanmış buluyorum, diye cevab verdi. Ömer elini başına kaldırıp dedi. Papaz : Ey mü'minlerin emîri, o sâlih bir halîfedir. Fakat o halîfe olduğunda, kılıç çekilip, kan akı­tılır olacaktır, dedi.

«O, kendilerine nıa'rûfu emreder, münkerden nehyeder.» Bunlar. Allah Rasûlü (s.a.)nün geçmiş kitablardaki sıfatlandır. Gerçekten onun durumu böyle olmuştur. Ancak hayır olanı emreder ve an­cak kötü olandan nehyederdi. Nitekim Abdullah İbn Mes'ûd şöyle de­miştir : Allah Teâlâ'mn : «Ey îmân edenler...» buyurduğunu işittiğin zaman; ona kulak ver. O muhakkak bir hayırdır ki emrediyor veya bir kötülüktür ki yasaklıyor. Onun sıfatlarının en önemlilerinden ve bü­yüklerinden birisi de onu, tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdetle em­retmek ve O'ndan başkasına ibâdetten nehyetmek üzere göndermiş ol­masıdır. Nitekim ondan önceki bütün peygamberler de bununla gön­derilmişlerdir. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: «Andolsun ki her ümmete : Allah'a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir.» (Nahl36).

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Amir el-Akadî Abdülmelik İbn Amr'ın... Ebu Humeyd ve Ebu Esîd (R. Anhümâ)dan rivayetlerine gö­re, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Benden kalblerinizin tanıyacağı, derilerinizin ve tüylerinizin yumuşaklık bulacağı ve kendinize yakın hissedeceğiniz bir söz işittiğiniz zaman muhakkak ben, o söze en lâyık olanınmm. Kalblerinizin hoşlanmayacağı, deri ve tüylerinizin ür-pereceği (diken diken olacağı) ve sizden uzak bulacağınız bir söz işit­tiğinizde bilin ki; o, söze en uzağınız benim. Bu hadîsin isnadı ceyyid olup kitab sahiblerinden hiç birisi bunu tahrîc etmemişlerdir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye'nin... Âli (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Size Allah Rasûlü. (s.a.)nden bir hadîs rivayet edildiği zaman; onunla Allah Rasûiü'nün en çok hidâyete ulaştırıcı (ve hidâyet üzere) olduğunu (insanların) en kolay ve yumuşağı olduğunu ve en çok sakınanı olduğunu anlarsınız. İmâm Ahmed hadîsi Yahya tbn Saîd kanalıyla da... Hz. Ali'den rivayet etmiştir.

«Temiz şeyleri helâl kılar, murdar şeyleri de haram eder.» Ken­dilerine haram kılmış oldukları; beşincisi dişi olmak üzere beş batın doğuran develeri, dişi adak develerini, on batın doğurmuş develeri, on batın dölleyen erkek develeri ve benzerlerini onlara helâl kılar. Onlar, bu işleriyle dinlerini kendilerine daraltmalardı. Murdar şeyleri de on­lara haram kılar. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Domuz eti ve faiz gibi şeyleri, Allah'ın haram kılmış olduğu yiyecekler­den helâl saydıkları haramları. Âlimlerden birisi şöyle diyor; Allah'ın helâl kılmış olduğu her şey; temizdir, bedene ve dine faydalıdır. Haram kılmış olduğu her şey ise murdardır, bedene ve dine zararlıdır. Hüsün ve kubuh'un akılla bilineceğini söyleyenler bu âyete dayanmaktadırlar. Bu görüşte olanlara, gerekli olan cevablar verilmiştir. Yine bu âyeti de­lil getirerek âlimlerden bazıları, haram ya da helâl olduğuna dâir hak­kında nass bulunmayan şeylerin helâl kılınması için bolluk ve genişlik halinde araplann temiz bulmalarını; haram kılma hususunda ise yine onların çirkin ve murdar bulmalarını, esâs kabul etmişlerdir. Bu hu­susta çok şeyler söylenmiştir.

«Onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağlan, zincirleri indirir.» Muhakkak ki o; müsamaha ve kolaylık getirmiştir. Muhtelif kanallar­dan Allah Rasûlü'ndan rivayet edilen bir hadîste o : Müsamahakâr Ha-nîf dini ile gönderildim, buyurmuş ve Yemen'e gönderdiği emirleri Mu-âz ve Ebu Mûsâ el-Eş'arî'ye : Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz, kolay-laştınnız, zorlaştırmayınız. Birbirinize itaat ediniz, ihtilâfa düşmeyi­niz, buyurmuştur. Onun sahabelerinden Ebu Berze el-Eslemî şöyle der: Allah Rasûlü (s.a.) ile arkadaşlık yaptım (beraber bulundum, sohbet ettim). Ve onun kolaylaştırmasına şâhid oldum. Bizden önceki ümmet­lerin şeriatları; kendilerine daraltılmıştı; zorlaştırılmıştı. Allah Teâlâ bu ümmetin işlerini genişletmiş ve kolaylaştırmıştır. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) : Söylemediği veya yapmadığı sürece; Allah Teâlâ, ümmetimin gönüllerinden geçirdiklerini bağışlamıştır. Ümmetimden hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeylerin günâhları kaldırılmış­tır, buyurmuştur. Yine bu sebepledir ki Allah Teâlâ; bu ümmete şöyle. demelerini öğütlemiştir: <ft]y Rabbımız; unuttuk veya yanıldıysak so­rumlu tutma bizi. Ey Rajbbımız; bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbımız; bize gücümüzün yetmeyeceğini yük­leme. Affet bizi, bağışla bizi. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna kar­şı yardım et bize.» (Bakara, 286). Müslim'in Sahîh'inde rivayet edilen bir hadîste, Allah Teâlâ'nın buradaki her isteğin akabinde : öylece yap­tım; öylece yaptım, buyurduğu kaydedilmiştir.

«İşte ona îmân edenler, onu ta'zîm edenler, ona yardım edenler ve onunla birlikte (insanlara tebliğ etmek üzere) indirilen nura (Kur'an ve vahye) tâbi olanlar; işte onlar, (dünyada ve âhirette) felaha eren­lerin ta kendileridir.))[80]

 

158 — De ki: Ey insanlar; ben gerçekten göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, O'ndan başka hiçbir tanrı bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren-Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Şu halde Allah'a ve O'nun ümmî peygamberi olan elçisine inanın : —Ki o da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır— ve ona uyun ki hidâ­yete eresiniz.

 

Bütün İnsanlığın Peygamberi

 

Allah Teâlâ peygamberi ve elçisi Muhammed (s.a.)e hitaben bu­yuruyor ki: Ey Muhammed; de ki: Ey insanlar; —bu; kızılderiliye, zenciye, araba, aceme hitâbdır— Allah'ın hepiniz için gönderdiği pey­gamberiyim. Onun, peygamberlerin sonuncusu olması ve bütün insan­lara gönderilmiş olması şeref ve büyüklüğündendir. Nitekim Allah Te­âlâ, emsali çok olan diğer âyetlerde şöyle buyurur: «De ki: Benimle sizin aranızda Allah şâhiddir. Bu Kur'an bana; sizi de ulaştığı kimseleri de uyarmanı için vahyolundu.» (En'âm 19), «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir.» (Hûd 17), «Kendilerine kitab verilenlere ve kitabsiz ümmîlere : Siz de İslâm oldunuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa, doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse sa­na yalmz tebliğ etmek düşer. (Al-i İmrân, 20). Bu husustaki hadîsler de sayılamayacak kadar çoktur. İslâm dininden zarurî olarak anlaşıl­maktadır ki Hz. Peygamber, bütün insanlara Allah'ın elçisidir.

Bu âyetin tefsirinde Buhârî —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Abdullah'ın... Ebu Derdâ'dan rivayetine göre; o, şöyle dermiş: Ebubekir ve Ömer (R. Anhümâ) arasında bir konuşma olmuştu. Ebu-bekir, Ömer'e kızmış ve Ömer de kızarak ondan ayrılmıştı. Kendisini bağışlamasını dilemek üzere Ebubekir peşinden koşmuş ancak bunu yapamadan Ömer kapıyı onun yüzüne kapatmıştı. Ebubekir Allah Ra-sûlü (s.a:)ne geldi. —Ebu Derdâ der ki: Biz de Allah Rasûlü (s.a,)nün yamndaydık.— Allah Rasûlü (s.a.) : Arkadaşınız öfkelenmiş ve kızmış­tır, buyurdular. Ömer; yaptığına pişman olup geldi, selâm verdi, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına oturup olayı Allah Rasûlü (s.a.) ne anlattı. Ebu Derdâ der ki: Allah Rasûlü (s.a.) kızınca Ebubekir şöyle demeye başladı: Ey Allah'ın elçisi, Allah'a yemîn olsun ki, ben haksızdım. Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Arkadaşımı bana bırakır mısınız? Ben : Ey insanlar; ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberi­yim, dedim. Siz: Yalan söyledin, dediniz. Ebubekir ise : Doğru söyle­din, dedi. Hadîsi, sâdece Buhârî rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamed'in... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Öğünerek söyle­miyorum, hiçbir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi: Kırmı­zı ve siyah bütün insanlara gönderildim. Bir aylık yoldan korku ile yar­dım olundum. Benden önce hiç kimseye helâl kılınmamışken ganimet­ler bana helâl kılındı. Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı. Ba­na şeıfâat verildi de onu ümmetime sakladım. Şefaat Allah'a şirk koş­mayanlar için olacaktır. Bu hadîsin isnadı ceyyiddir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Kutey-be îbn Saîd'in... Amr İbn Şuayb'dan; onun 'babasından, onun da dede­sinden rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) Tebûk gazvesi yılı, gece kal­kıp namaz kılmış ve ashabından bazıları onu korumak üzere arkasın­da toplanmışlar. Namazı kıldıktan sonra onlara dönmüş ve şöyle bu­yurmuş : Benden önce hiç kimseye verilmemiş olan beş şey bu gece bana verildi: Benden önce peygamber sâdece kavmine gönderilirken; ben, bütün insanlara gönderildim. Düşman üzerine korku ile yardım olundum. Benimle onların arasında bir aylık yol dahi olsa benden kor­kuyla dolarlar. Bana ganimetler helâl kılındı da onları yiyorum. Benden öncekiler onu yemezler veya yakarlardı. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı. Namaz bana nerede 'kavuşursa (orayı) düzeltir ve namaz kılarım. Benden öncekiler, bunu büyük görürler ve sâdece m&bedlejde iljâdet ederlerdi. Beşincisine gelince; bana: İste, denildi. Muhakkak ki her peygamber istemiştir. Ben ise isteğimi kıyamet gününe bıraktım. O, sizin için ve Allah'tan başka ^lâh olmadığına şehâdet edenler için­dir. Bu hadîsin de isnadı ceyyid ve kuvvetlidir, Buhârî ve Müslim tah-rîc etmemişlerdir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Ca'fer'in... Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den, oriun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimden veya yâ-hûdîlerden veya hıristiyanlardan kim, beni işitir de bana îmân etmez­se; cennete giremez. Bu hadîs başka bir kanaldan olmak üzere Müs­lim'in Sahîh'inde Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir. Bunda.Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur: Nefsim kudret elinde olan (Allah)a yemîn ederim ki; bu ümmetten yahûdî ve hıristiyan beni işitir de ba­na îmân etmezse mutlaka cehenneme girer. İmâm Ahnied def ki: Bi­ze Hasan'ın... Ebu Hüreyre'den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden riva­yetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; bu ümmetten ister yahûdî ister hıristiyan olsun her kim beni işitir, sonra bana gönderilene îmân etmeyerek ölür­se; muhakkak cehennem ashabından olur. Hadîsi sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed'in... Ebu Mû­sâ (r.a.)dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bana beş şey verildi: Kırmızı ve siyah (deriliye) gönderildim. Yeryü­zü bana mescid ve temiz kılındı. Ganimetler, benden öncekilere helâl kılınmamışken bana helâl kılındı. Bir aylık yoldan korku ile yardım olundum. Bana şefaat verildi. Şefaat istememiş hiçbir peygamber yok­tur. Ben, şefaatimi ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaksızm ölenler için sakladım. (Bu hadîsin de isnadı sahihtir. Ancak tahrîc edil­diğini görmedim. Allah en iyisini bilir. Bu hadîs, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde de Cabir İbn Abdullah'dan rivayetle mevcûddur. Bu ha­dîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Benden önce, peygamber­lerden hiç birisine verilmemiş olan beş şey bana verildi: Bir aylık yol­dan korku ile yardım olundum. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı. Bana şefaat verildi. Her peygamber, kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim.

«Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, O'ndan başka hiçbir tanrı bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren» kısmı «Allah'ın pey­gamberiyim.» kısmındaki lafza-i celâl'in sıfatlandır. Yani beni gönderen; her şeyin yaratıcısı, Rabbi, Mâliki olandır. Hükümranlık, diriltme ve öldürme O'nun elindedir. Hüküm O'nundur.

((Şu halde Allah'a ve O'nun ümmî peygamberi olan elçisine ina­nın.» Hz. Peygamber; önce kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu haber vermiş, sonra da kendisine tâbi olmalarını ve îmân etmelerini emret­miştir. «Ümmî peygamber» ki eski kitablarda (geçmiş semavî kitablar-da) size o müjdelenmiş ve onların kitablannda bu şekilde nitelenmiş­tir. Bunun içindir ki «O'nun ümmî olan elçisine inanın ki; o da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır.» buyürulmuştur. O'nun ameli, sözü­nü doğrular ve Rabbından kendisine indirilenlere önce bizzat kendisi îmân eder. «Ona uyun (yoluna girin ve izini ta'kîb edin) ki hidâyete (doğru yola) eresiniz.»[81]

 

159 — Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki; irşâd ederler ve onunla hükmederler.

 

Allah Teâlâ burada, İsrâiloğullanndan hakka tâbi olan ve onunla hükmeden bir grup olduğunu haber veriyor. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Kitab ehlinden secdeye vararak geceleri Al­lah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.» (Âl-i îmrân, 113), «Ehl-i kitab'dan öyleleri vardır ki; Allah'a, size indirilen ve kendileri­ne indirilmiş olana, Allah'a huşu' duyarak inanırlar. Allah'ın âyetleri­ni az bir pahaya değişmezler. İşte onların ecirleri Allah katandadır. Al­lah, şüphesiz hesabı çabuk görendir.» (Âl-i İmrân, 199), «Kendilerine daha önceden kitab verdiklerimiz de buna inanırlar. Onlara Kur'an okunduğu zaman; derler ki: Ona inandık, doğrusu o, Rabbımızdan ge­len gerçektir. Şüphesiz biz, daha önceden de müslüman olmuş kimse­leriz, îşte onlara, sabrettiklerinden Ötürü ecirleri iki defa verilir.» (Ka-sas, 52 - 54), «Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla ti­lâvet ederler. İşte buna onlar inanırlar.» (Bakara, 121), «Muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenlere; o, okunduğu zaman yüzle­ri üstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki.: Tenzih ederiz Rabbımızı, Rab-bımızın va'di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır. Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar. Ve bu, onların huşû'unu arttırır.» (İsrâ, 107 -109).

Bu âyetin tefsirinde garîb bir haber zikreden İtan Cerîr der İd : Bi­ze Kâsım'ın... îbn Cüreyc'den rivayetine göre; o Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki; halkı irşâd ederler ve onunla hükmederler.»

âyeti hakkında şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre İsrâiloğullar, pey­gamberlerini öldürüp küfrettiklerinde; —onlar oniki oymak idiler— bir oymak, onların yaptıklarından uzaklaşarak ayrıldı, özür diledi ve Allah Teâlâ'dan kendileriyle onların arasını ayırmasını istedi. Allah da on­lara yeryüzünde bir yol açtı. O yolda yürüdüler ve nihayet Çin'in ar­kasından çıktılar. Onlar orada muvahhidler, müslünıanlar olarak si­zin kıblenize dönüyorlar. İbn Cüreyc'in naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiş : İşte bu, Allah Teâlâ'nın: «Onun ardından İsrâiloğuIIan-na dedik ki: Haydin o memlekette siz oturun. Âhiret va'di geldiği za­man onları da, sizi de bir araya getiririz.» (İsrâ, 104) âyetidir. Meryem Oğlu îsâ âhireti va'detmiştir. Yine İbn Cüreyc'in naklettiğine göre; îbn Abbâs, onların bu yolda birbuçuk sene yürüdüklerini kaydetmiştir. îbn Uyeyne'nin Sadaka Ebu'l-Hüzeyl'den, onun da Süddî'den rivayeti­ne göre; o, «Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki; halkı irşâd ederler ve onunla hükmederler.» âyeti hakkında şöyle demiştir: On^ lar, öyle bir kavimdir ki; sizinle onların arasında baldan bir nehir var­dır.[82]

 

160 — Biz onları on iki oymağa, ümmetlere ayırdık. Kavmi ondan su istediği zaman Musa'ya vahyettik ki: Asanı taşa vur. Ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes içeceği yeri belledi. Ve onların üzerine bulutla gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık ola­rak verdiklerimizin temiz ve güzel olanlarından yeyin. Onlar bize zulmetmediler, ancak kendilerine zulmediyor­lardı.

161  — Hani onlara denilmişti ki: Şu şehirde oturun, dilediğiniz gibi yeyin, için. «Hıtta». deyin ve kapısından secde ederek girin ki; yanılmalarınızı bağışlayalım, ihsan edenlere daha da arttıracağız.

162  — İçlerinden zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Biz de onlara, zulmeder ol­duklarından dolayı gökten azâb indirdik.

 

İsrail Oymakları

 

Bu âyetlerin tefsiri Bakara sûresinde (Bakara, 60) geçmişti. O sû­re Medine'de, bu sûre ise Mekke'de .nazil olmuştur. Bu âyetin akışı ile, oradakinin arasındaki farka işaret etmiştik. Burada tekrar edilmesi­ne gerek görmüyoruz. Hamd ve minnet, Allah'a mahsûstur.[83]

 

163 — Onlara; denizin kıyısındaki o kasabanın duru­munu sor. Hani onlar, cumartesi gününü ihlâl ederek had­di aşmışlardı. Zîrâ cumartesi günleri balıkları sürüyle ge­liyor, cumartesi ta'tîli yapmayacakları gün ise gelmiyor­du. İşte biz, fâsıklık eder oldukları için onları böylece im­tihan ediyorduk.

 

Deniz Kıyısındaki Kasabada Olanlar

 

Burası: «Andolsun ki, içinizden cumartesi günü haddi aşanları el­bette bilirsiniz. İşte biz onlara : Aşağılık maymunlar olun, dedik.» (Bakara, 65) âyetinin açıklamasıdır. Allah Teâlâ, peygamberi (s.a.)ne hi­taben şöyle buyuruyor: «Onlara denizin kıyısındaki o kasabanın du­rumunu sor...» Senin huzurunda bulunan şu yahûdîlere Allah'ın em­rine muhalefet eden ve haddi aşmaları, muhalefetleri, hîle yoluna sap­maları yüzünden Allah'ın gazabının başlarına anîden iniverdiği arka­daşlarının kıssasını sor. Kardeşlerinin ve seleflerinin başına gelenin, onların da başına gelmemesi için kitablannda bulmakta oldukları se­nin sıfatını gizlemekten onları sakındır. Âyette adı geçen kasaba Eyle'-dir. O, Kulzûm denizi kıyısmdadır. Muhammed İbn İshâk'm Dâvûd îbn Husayn kanalıyla... İbn Abbas'tan rivayetine göre, o, «Onlara, de­nizin kıyısındaki o kasabanın durumunu sor.» âyeti hakkında şöyle de­miştir; O, Eyle denilen Medyen ile Tûr arasındaki bir kasabadır. İkri-me, Mücâhid, Katâde ve Süddî de böyle söyler. Kâri' Abdullah İbn Ke­sir : Onun Eyle olduğunu işittik, demiştir. îbn Abbas'tan gelen bir ri­vayette ise; bu kasabanın, Medyen olduğu söylenmiştir. İbn Zeyd; bu kasaJbanın, Medyen ile Aynûnî arasında Maknâ adındaki bir kasaba ol­duğunu söyler.

«Onlar, cumartesi gününü ihlâl ederek haddî aşmışlardı.» O gün için kendilerine emredilmiş olan Allah'ın emrine muhalefet ederek haddi aşmışlardı. «Zîrâ cumartesi günleri balıkları sürüyle geliyordu.» İbn Abbas'tan naklen Dahhâk, âyetteki kelimesini «Suyun üzerinde görünerek» şeklinde açıklarken, yine İbn Abbas'tan rivâyet-,1e Avfî; her yerden, şeklinde açıklar. İbn Cerîr «Cumartesi ta'tâli yap­mayacakları gün ise gelmiyordu. İşte Biz, fâsıkhk eder oldukları için onları böylece imtihan ediyorduk.» âyeti hakkında şöyle der: Avlan­manın yasak olduğu günde balıkları suyun yüzünde onlara göstermek, avlanmanın helâl kılınmış olduğu günde ise balıklan onlara gizlemek suretiyle onları imtihan ediyorduk, deniyorduk. Bu, onların Allah'a itaatta fâsıklık eder olduklarından ve Allah'a itâattan çıkmış olmala­rından dolayıdır. Bunlar, öyle bir kavim idiler ki, bâtını anlamıyla ha­ram işlemek olan zahiri sebeplere sarılmak suretiyle, Allah'ın yasak­larını ihlâl için hîle yollarına sapmışlardı. Fakîh, İmâm Ebu Abdul­lah İbn Batta —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Müslim'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yahudilerin işlediklerini siz işleme­yin. Onlar; Allah'ın haramlarını, hilelerin en basîdi ve aşağılığı ile he­lâl kılmak istediler. Bu hadîsin isnadı ceyyid olup Hatîb, hadîsin is-nâdındaki Ahmed İbn Muhammed îbn Müslim'i tarihinde (Târih el-Bağdad) zikrederek, güvenilir olduğunu söylemiştir. İsnadında bulu­nan diğer râvîler de, meşhur ve sika râvîlerdir. Benzer bir isnâd ile Tirmizî, birçok hadîsin sahîh olduğunu söylemiştir.[84]

 

164  — Hanı, içlerinden bir topluluk demişti ki: Al­lah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile ce­zalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz? On­lar da: Rabbınıza karşı ma'zeret olsun ve belki sakınır­lar diye, demişlerdi.

165  — Onlar,  kendilerine verilen  öğüdü  unutunca; Biz kötülükden men'edenleri kurtardık, zulmedenleri ise fâsıklık eder oldukları için şiddetli bir azâb ile yakaladık.

166  — Böylece onlar, serkeşlik ederek yasak edileni yapmakta ısrar edince: Aşağılık maymunlar olun, dedik.

 

Allah Teâlâ; bu kasaba halkının üç gruba ayrıldığını haber veri­yor : Bir grup —-Bakara sûresinde açıklandığı gibi— yasağı işlemiş, cumartesi günü balık avlamak üzere hîle yoluna sapmıştı. Bir grup; onları bundan men'edip kendilerinden ayrılmıştı. Üçüncü bir grup ise; susmuş, haramı işlememiş ama onları bundan men'etmemişti. Fakat onlar men'edenlere: «Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bâr kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» demişlerdi. Onlan bundan niçin men'ediyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki onlar helak olacak ve Allah'ın azabına hak kazanmış olacaklar. Si­zin onları men'etmenizin hiç bir faydası yoktur. Men'edenler de onla­ra : «Rafcbınıza karşı ma'zeret olsun» demişlerdi. Âyetteki kelimesini bazıları, Bu; Rabbınıza karşı bir ma'zerettir, anla­mında olmak üzere merfû' okurken, diğerleri mensûb olarak okumuş­lardır. Bu durumda anlam şöyle oluyor: Bunu, Rabbınıza karşı bir ma'zeret olsun diye yapıyoruz. Rafobınız, ma'rûfu emretmek ve mün-kerden nehyetmek üzere bizden söz almıştı. «Ve belki sakınırlar.» Belki "bizim bu sakındırmamızla içinde bulundukları durumdan sakınır, onu terkeder tevbe ediciler olarak Allah'a dönerler. Tevbe ettikleri za­man ise, Allah tevbelerini kabul eder ve onlara merhamet buyurur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: ((Onlar, kendilerine verilen öğüdü unu­tup (münkeri işleyenler nasihati kabul etmemekte diretince) Biz kötü­lükten men'edenleri kurtardık. Zulmedip (günâh işleyenleri) ise fâsık-lık eder oldukları için şiddetli bir azâb ile yakaladık.» Men'edenlerin kurtulduğu ve zulmedenlerin helaki belirtildiği halde, susanların du­rumu burada bahsedilmemektedir. Çünkü ceza; yapılan işin cinsinden-dir. Onlar övülmeyi hak etmediler ki; övülsünler, bir günah işlemedi­ler ki zemmedilsinler. Bununla beraber imamlar, onların helak olan­lardan mı, yoksa kurtulanlardan mı oldukları hususunda ihtilâf et­mişlerdir. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Hani, içlerin­den bir topluluk demişti ki : Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsu­nuz?» âyeti hakkında şöyle der : Burası Mısır ve Medine arasında de­niz kıyısında bir kasabadır. Oraya Eyle denirdi. Cumartesi günlerinde Allah Teâlâ balıkları onlara haram kılmıştı. Cumartesi günleri ge­çince balıklara güç yetiremezlerdi. Allah'ın dilediği kadar bu halde de­vam ettiler. Sonra onlardan bir topluluk, cumartesi günleri balıklan avladılar. Bir topluluk onları men'ederek: Allah Teâlâ cumartesi gü­nünde size avlanmayı haram kılmışken mi avlanıyorsunuz? demişler. Ancak onlar, azgınlık ve isyanlarında daha da ileri gitmişledir. Diğer bir topluluk onları men'etmeye başlamıştı. Bu durum uzayıp gidince, men'edenlerden bir topluluk : «Biliyorsunuz ki bunlar, üzerlerine azâ-bın hak olduğu bir kavimdir. Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» dediler. Bunlar, Allah için kızma­da diğer topluluktan daha şiddetli idiler. Kendilerine bu söz söyle­nenler : «Rabbmıza karşı bir ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye.» demişlerdi. Bu topluluktan herbiri menetmekteydiler. Haramı işle­yenlere Allah'ın gazabı vuku bulduğunda hem «Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» diyenler ve hem de («Rabbmıza karşı ma'zeret olsun diye» diyenler kurtulmuş ve Al­lah Teâlâ balıklan avlayan günahkârları helak edip maymunlar hali­ne .getirmiştir. Buna yakın ifâdelerle Avfî de hadîsi İbn Abbâs'tan ri vâyet etmiştir. Hammâd İbn Zeyd de Dâvûd İbn el-Husayn'dan... İbn Abbâs'ın ((Hani içlerinden bir topluluk demişti ki: Allah'ın kendileri­ni helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Al­lah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz? diyenlerin kurtulup kurtulmadığım bilmiyorum. îkrime der ki: Bunu soruşturmaya devam ettim ve nihayet öğrendim ki; onlar da kurtul­muşlardır. Bunun üzerine İbn Abbâs, bana bir hülle giydirdi.

Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Cüreyc'in bir adamdan, onun da İkrime'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Bir gün İbn Abbâs'a vardım. Ağlıyordu. Bir de baktım mushaf kucağında. Yaklaşmaktan sakındım. Bir müddet tereddütten sonra ilerledim, oturdum ve : Al­lah beni sana feda etsin; Ey Ebu Abbâs, seni ağlatan nedir? dedim. Şu yapraklar dedi. Bir de baktım ki, o A'râf sûresini okuyor. Eyle'yi biliyor musun? diye sordu. Evet, dedim. Şöyle anlattı: Orada yahûdî-lerden bir mahalle (kabile) vardı. Cumartesi günü onlara balıklar gönderilir, sonra kaybolurdu. Ancak suya dalmak suretiyle, zorluk ve şiddetli zahmetten sonra balık bulabiliyorlardı. Cumartesi günü balık­lar onlara beyaz, etli ve hâmileymiş gibi şişman olarak sürüyle gelir, yanlarında birbirlerinin sırtları karınlarına dokunurdu. Onlar bir süre böyle devam ettiler. Sonra şeytân gelip onlara şöyle fısıldadı: Siz sâdece cumartesi günü onlan yemekten men'olundunuz. Cumartesi günleri onları alın ve başka günlerde yeyin. Onlardan bir topluluk bunu yaptı. Bir topluluk ise : Siz cumartesi günü hem onu yemekten, hem almak­tan ve hem de avlamaktan men'olundunuz, dediler. Onlar bu halde iken bir sonraki cum'a geldi. Bir topluluk, çocukları ve kadınlarıyla birlikte gitti. Bir topluluk sağ tarafa ayrılıp uzaklaştı. Diğer bir top­luluk da sol tarafa ayrılıp sustu. Sağdakiler: Yazıklar olsun size. Al­lah'tan korkun. Allah Teâlâ, sizin Allah'ın cezasına ma'rûz kalmanız­dan sizi men'etmiştir, dediler. Soldakiler ise : «Allah'ın kendilerini he­lak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» dediler. Sağdakiler : «Rabbmıza karşı ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye» dediler. Onların bu işi bırakmaları mu-sîbete dûçâr. kalmalarından ve helak olmalarından bize daha sevimli­dir. Eğer vazgeçmezlerse, bu Rabbınıza karşı bir ma'zeret olur, dedi­ler. Onlar, günâh işlemeye devam ettiler. Sağdakiler şöyle dediler: «Ey Allah düşmanları; bu gece biz şehrinizde sizinle birlikte gecele­meyeceğiz. Allah'a yemîn olsun ki; sabaha çıktığınızda Allah Teâlâ; ya sizi yere batıracak, ya sizi atacak veya katından bir azâbla ceza­landıracak. Sabah olunca, kapılarım çalıp seslendiler. Kendilerine ce-vab verilmedi. Bir merdiven koyup şehrin duvarlarına bir adam çi-kardılar. Bu adam onlara dönüp : Ey Allah'ın kullan; bunlar may­munlar. Allah'a yemîn olsun ki kıvrım kıvnm kuyrukları var dedi. Açıp girdiler. Maymunlar; insanlardan olan yakınlarım ve akrabalar tını tanıdılar, insanlar ise maymun olan yakınlarını tanımadılar. May­munlar, insanlardan olan yakınlarına gelip elbiselerini koklamaya ve ağlamaya başladılar.   Onlar; sizi bundan men'etmedik mi diyorladı, maymunlar da başlarıyla; evet, işareti yapıyorlardı. Sonra İbn Abbâs : «Onlar, kendilerine verilen öğüdü unutunca; Biz, kötülükten men'e-denleri kurtardık, zulmedenleri ise şiddetli bir azâb ile yakaladık.» âyetini okuyup şöyle devam etti: Görüyorum' ki; men'edenler kurtul­dular. Diğerleri ise zikredilmemiş. Biz, hoşlanmadığımız şeyleri görü­yoruz da onlar hakkında bir şey söylemiyoruz. İkrime der ki: Allah beni sana feda etsin. Görmüyor musun? Onlar, diğerlerinin içinde bu­lunduğu durumu hoşgörmemiş, onlara muhalefet etmiş ve: «Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» de­mişler, dedim. Emretti de bana iki kaim elbise giydirildi. Mücâhid de îbn Abbâs'tan bu hadîsi rivayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize   Yûnus'un...   Tbn  Rûmân'dan  rivayetine göre; o, «Cumartesi günleri balıklan sürüyle geliyor, cumartesi tatili yapmayacakları gün ise gelmiyordu.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Cumartesi günü balıklar onlara geliyor; akşam olunca da gidiyor ve diğer cumartesi  gününe kadar hiç görünmüyorlardı.   Bu sebeble bir adam, bir ip ve bir kazık getirdi. Cumartesi günü suyun içinde bir balık bağlıyor ve pazar akşamı  olduğunda onu alıp kızartıyordu. İn­sanlar kokusunu alıp ona geldiler ve bunu' kendisine sordular da in­kâr etti. Onlar sormakta devam edince; doğrusu bu, bizim bulmuş ol­duğumuz bir balık derişidir, dedi. Diğer cumartesi olunca yine aynı­sını yaptı. —Bilmiyorum belki de iki balık bağladı demişti— Pazar akşamı olunca; onu aldı ve kızarttı. Kokuyu aldılar^ geldiler ve sordu­lar. Onlara: İsteseydiniz siz de benim yaptığım gibi yapardınız, dedi. Onlar; kendisine ne yaptın? diye sordular, o da yaptığım onlara ha­ber verdi. Onlar da onun gibi yaptılar. Nihayet bu şekildeki davranış çoğaldı. Şehirlerinin kenarında bir dış mahalle vardı. Kapılarını onla­ra karşı kapatırlardı. Yüzlerinin değiştirilmesi azabı onlara geldiğin­de; çevrelerindeki komşuları, bazı ihtiyâçlarını istemek üzere sabah­leyin onlara gittiklerinde şehrin üzerlerine kapalı olduğunu gördüler. Seslendiler.  Kendilerine cevab verilmedi.   Duvarlara tırmandılar, bir de ne görsünler, onlar maymun olmuşlar. Maymunlar, daha önceden tanıdıklarına yaklaşıp sürtünmeye başladılar.

Bu kasabanın haberleri hakkında varid olan hadîsleri, Bakara sû­resinde (Bakara, 60) vermiştik. Onları yeterli görüyoruz. Hamd've minnet, Allah'a mahsûstur.

İkinci bir görüş ise, susanların helak olduğu şeklindedir. Muham-med İbn îshâk der ki: Dâvûd İbn Husayn'm İkrime'den, onun İbn Ab­bâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Cumartesi günü bid'at iş­lediler de bu sebeple azaba dûçâr oldular. O gün balıklar, onlara ha­ram kılınmıştı. Cumartesi günü olunca, balıklar onlara sürüyle gelir

ve denizde Dakışırlardı. Cumartesi sona erince, balıklar gider ve gele­cek cumartesiye kadar görülmezdi. Bu hal Allah'ın dilediği kadar de­vam etti. Sonra onlardan birisi bir balığı aldı, burnundan yakaladı, sonra onun için sahilde bir kazık çakıp onu bağladı ve suyun içinde bıraktı. Ertesi gün olunca aldı, kızarttı ve yedi. O böyle yaparken, on­lar bakışıyorlar onu sakındırmıyorlar ve içlerinden hiç birisi onu bun­dan men'etmiyordu. Sâdece onlardan bir grup bu adamı men'etmişti. Sonra bu durum çarşılarda açıklandı da açıkça yapılmaya başlandı. Bir grup onları men'edenlere: «Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsu­nuz?» demiş, onlar da: «Rabbınıza karşı (onların amellerine kızdığı­mıza dâir) ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye, demişlerdi.», «On­lar kendilerine verilen öğüdü unutunca; aşağılık maymunlar olun, dedik.» âyetleri hakkında îbn Abbas şöyle demiştir: Onlar, üç gruba ayrılmıştı: Üçte biri men'etmis., üçte biri «Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye Öğüt veriyorsunuz?» demiş, üçte biri ise; bu suçu işleyenlerden olmuştu. Sâdece men'edenler kurtulmuş diğer­leri ise helak olmuştur. Bu hadîsin İbn Abbâs'tan rivayetinde isnadı ceyyidir. Fakat susanların da kurtulduğuna dâir tkrime'nin sözüne dönmek daha. evlâdır. Zîrâ onların durumu, bundan sonra açıklığa kavuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir. ((Zulmedenleri ise şiddetli bir azâb ile yakaladık.» âyetinin mefhûm-u muhalifi bunlar dışında ka­lanların kurtulduğuna delâlet eder kelimesinde pek çok kırâet vardır. Mücâhid'e göre bu kelime bir rivayete göre şiddetli, bir rivayet göre; elîm manasınadır. Katâde ise; acı verici, diye mânâ ver­miştir. Hepsi de birbirine yakın anlamlardır. kelimesi ise; horlanmış, hakîr kılınmış ve küçültülmüş anlamlarına gelir.[85]

 

167 — Hani Habbın; onları kıyamet gününe kadar azabın en kötüsüne uğratacak olanları, muhakkak gön­dereceğini ilân etmişti. Şüphesiz ki Rabbın; cezayı çabuk verendir. Ve muhakak ki O, Gafûr'dur, Rahîm'dir.

 

Âyetteki  kelimesi; Mücâhid'in söylediğine göre, bildir­me anlamındadır.  Diğerleri ise bunun emretme anlamında olduğunu söylemiştir. Sözdeki ifâde gücünde, bu lâfızdan dolayı bir yemîn anla­mı vardır. Dolayısıyla hemen arkasından gelen «Muhakkak göndere­ceğini ilân etmişti.» kısmının başına te'kîd lamı gelmiştir. «Hani Rab-bın; onları (Yahudileri) kıyamet gününe kadar (isyanları, Allah'ın emirlerine ve şeriatına muhalefetleri, haramları işlemeleri ve hile yol­larına sapmaları .sebebiyle) azabın en kötüsüne uğratacak olanları muhakkak göndereceğini ilân etmişti.»

Hz. Musa'nın onlara; yedi sene —bir rivayete göre onüç sene— harâc koyduğu söylenir. Haracı ilk koyan o, olmuştur. Daha sonra Yu­nan, Küştânî ve Keldânî krallarının, sonra hıristiyanların baskül» ga­libiyeti ve hükümranlığı altında ezilmişler, zelîl kılınmışlar, kendile­rinden cizye ve harâc alınmıştır. Sonra İslâm ve Muhanımed (s.a.) gelmiş, bu sefer onun hükümranlığı ve zimmetine girerek harâc, ve ciz­ye vermişlerdir. Bu âyetin tefsirinde Avfî, İbn Abbas'm : Bu; miskin­lik, yoksulluk ve kendilerinden cizye alınmadır, dediğini nakleder. Yine İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der: Bu, cizye­dir. Onları azabın en kötüsüne uğratacak olanlar da, Muhammed (s.a.) ve kıyamet gününe kadar onun ümmetidir. Saıd İbn Cübeyr, İbn Cüreyc, Süddî ve Katâde de böyle söylemişlerdir. Abdürrezzâk, Ma'mer kanalıyla... Saîd İbn el-Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet eder: Ciz­ye almak üzere Nabâtîlerin gönderilmesi daha uygundur. Ben de de­rim ki: Son olarak onlar; Decc&l'in yardımcıları olarak çıkacaklar ve müslümanlar Meryem Oğlu îsâ (a.s.) ile beraber onları öldürecekler­dir. Bu, âhir zamandadır.

«Şüphesiz ki Rabbın (kendisine isyan eden ve şeriatına muhale­fet edenlere) cezayı çabuk verendir. Ve muhakkak ki O; (kendisine tevbe edip dönenlere) Gafûr'dur, Rahîm'dir.» Burada ümitsizlik doğ­masın diye Allah Teâlâ rahmetle cezayı birlikte zikretmiştir. Allah Teâlâ, gönüller ümitle korku arasında olsunlar diye teşvik ile korkut­mayı beraber zikretmektedir.[86]

 

168  — Biz onları yeryüzünde cemaatlara ayırdık. İç­lerinden kimisi sâlihlerdi, kimisi  de  onlardan  aşağıdır­lar. Belki dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle denedik.

169  — Onlardan sonra kötü kimseler gelip onların yerine geçmiş* kitaba vâris olmuşlardı.  Dünyanın geçici metâ'ını alıyorlar ve: İlerde affedileceğiz, diyorlardı. On­lara buna benzer bir meta' gelse onu da alıyorlar. Onlar­dan, Allah'a karşı ancak hakkı söyleyeceklerine dâir ki-tab üzerine ahd alınmamış mıydı? Âhiret yurdu, Allah'­tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?

170  — Onlar ki; kitaba sımsıkı  sarılırlar ve namazı dosdoğru kılarlar; elbette Biz, ıslâh edenlerin mükâfatını zayi' etmeyiz.

 

Allah Teâlâ; onları yeryüzünde topluluklara, fırkalara ayırdığını zikrediyor. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: ((Onun ar­dından îsr&iloftuUaruıa dedik ki: Haydin, o memlekette siz oturun. Âhiret va'di geldiği zaman onlan da, sizi de bir araya getiririz.» (İsrâ, 104).

«İçlerinden kimisi sâlihlerdir. (Kimisi de sâlih olmayan ve) on­dan aşağı olanlardır,» Nitekim cinler de: «Gerçekten, aramızda sâlih-ler vardır, bundan aşağı olanlar da. Biz, türlü türlü yollara (çeşitli kollara) ayrılmışız.» (Cin, 11) demişlerdir. «Belki dönerler diye onla­rı güzellikler (bolluk) ve kötülüklerle (şiddet, darlık ve korkuyla, mu-sîbetle) denedik. Onlardan sonra kötü kimseler gelip onların yerine geçmiş, kitaba vâris olmuşlardı. Dünyanın geçici metâ'ını alıyorlar ve : İlerde affedileceğiz, diyorlardı. Onlara buna benzer bir meta' gelse onu da alıyorlar.» Allah Teâlâ burada şöyle buyuruyor: İçlerinde sâlih ve bozuk kişilerin bulunduğu bu nesilden sonra, kendilerinde hayır olmayan diğer bir takım kimseler geldi ve Tevrat'ı okuyup in­celemeye vâris oldular. Mücâhid bunların Hıristiyanlar olduğunu söy­lerse de bundan daha genel olabilir. «Dünyanın geçici meta'ını alı­yorlar.» Hakkı yayma yerine dünya hayatının geçici meta'ını alıyor­lar, ilerde tevbe ederiz diye 'kendilerini aldatıyorlar tevbeyi devamlı olarak ileri bir zamana bırakıyorlar. Ne zaman birincisi gibi bir dün­ya metâ'ı kendilerine görünse, hemen aynı hatâya düşüyorlar. Bu se­beple : «Onlara buna benzer bir meta' gelse onu da alıyorlar.» touyu-rulmuştur. Nitekim Saîd İbn Cübeyr şöyle der: Günâh işliyorlar, son­ra bundan Allah'a istiğfarda bulunuyorlar. Eğer bu günâh karşıları­na çıkarsa yine işliyorlar. «Dünyanın geçici meta'ını alıyorlar.» âyeti hakkında Mücâhid şöyle demiştir: Bu dünyada onlara görünen her şeyi, helâl veya haram olsun. alıyorlar ve mağfireti temenni ederek: (filerde bağışlanacağız.» diyorladı. Buna benzer bir meta' buldukların­da onu da alıyorlar.. «Onlardan sonra kötü kimseler gelip onların ye­rine geçmiş.» âyeti hakkında Katâde şöyle diyor: Evet, Allah'a yemîn olsun ki; kötü kimseler peygamberlerinden, rasûllerinden sonra kita­ba vâris olmuşlar; Allah onları vâris kılmış ve onlardan ahid almıştı. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Ama onların ardından namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi.» (Meryem, 59) buyururken, burada şöyle buyuruyor: «Dünyanın geçici meta'ını alıyorlar ve: İlerde affe­dileceğiz, diyorladı.» Allah'a karşı ümitler besliyorlar ve gaflet için­de bununla aldanıyorladı. «Onlara, buna benzer bir meta' gelse onu da alıyorlar.» Hiçbir şey onları diğerinden meşgul edip alıkoymuyor, hiçbir şey onları başka bir şeyden men'etmiyordu. Dünyadan kolayla­rına gelen her şeyi yiyorlar ve helâl ya da haram olduğuna hiç aldır-mıyorladı.

«Onlardan sonra kötü kimseler gelip onların yerine geçmiş, kita­ba vâris olmuşlardı.» âyeti hakkında Süddî der ki: îsrâiloğullarımn hüküm istemek üzere gittikleri hiçbir kâdî yoktur ki, vereceği hüküm­de onlardan rüşvet almasın. Onların hayırlıları (ileri gelenleri) top­landılar ve bir kısmı diğer bir kısmından bunu yapmayacaklarına, rüşvet almayacaklarına dâir söz aldı. Onlardan bir kişi, hüküm iste­meye gittiğinde; rüşvet vermeye başladı. Ona: Sana ne oluyor ki hü­kümde rüşvet veriyorsun? denildiğinde, «İlerde bağışlanacağım.» di­yordu. Diğer îsrâiloğullanndan kalanlar, yaptığı işten dolayı ona ta'nediyorlar, fakat o öldüğünde veya ayrıldığında rüşvetçiye ta'ne-denlerden birisini onun yerine geçiriyorlar ve o da rüşvet alıp veriyordu. Sonra şöyle diyordu : Diğerlerine dünya metâ'ı gelse onlar da alıyor.

Allah Teâlâ: «Onlardan Allah'a karşı ancak hakkı söyleyecekle­rine ve içindekileri okuyacaklarına dâir kitab üzerine and alınmamış mıydı?» buyurarak; onların kendilerinden kitabdakileri insanlara açıklayıp gizlemeyeceklerine dâir söz alınmasına rağmen yaptıklarını kötülemektedir. Başka bir âyette şöyle buyurur: «Hani Allah, kendi­lerine kitab verilenlerden : Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz, diye söz almıştı. Onlar ise; bunu arkalarına attılar ve az bir değere değiştiler. Satın aldıkları şey ne kötüdür,» (Âl-i tm-rân, 187).

İbn Cüreyc «Onlardan Allah'a karşı ancak hakkı söyleyecekleri­ne dâir kitab üzerine ahd alınmamış mıydı?» âyeti hakkında, İbn Ab-bâs'ın şöyle dediğini nakleder: Devamlı olarak döndükleri ve tevbe etmedikleri günâhlarını bağışlamayı Allah üzerine bir vâcib gibi ka­bul etmelerinde.

Allah Teâlâ: «Âhiret yurdu, Allah'tan korkanlar için daha ha­yırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?» buyurarak, onları bol sevabına nail olmaya teşvik edip azabının başlarına düşmesinden sakındırıyor. Yani nefsinin araulannı terkeden ve Rabbının itâatma yönelen ve haramlardan sakınanlar için; Benim sevabım ve Benim ka­tımda bulunanlar elbette en hayırlıdır. «Hâlâ aklınızı başınıza alma­yacak mısınız?» Benim katımdakilerin yerine dünyanın geçici metâ'ını alan bu kimselerin kendilerini israftan ve beyinsizlikten alıkoyacak akılları yok mu? Sonra Allah Teâlâ kitabında yazılı olduğu üzere el­çisi Muhammed (s.a.)e tâbi olmaya götürecek kitaba bağlananları överek şöyle buyuruyor: «Onlar ki kitaba sımsıkı sarılır (emirlerine uyar, men'ettiklerini terkeder) ve namazı dosdoğru kılarlar; elbette Biz, ıslâh edenlerin mükâfatını zayi' etmeyiz.»[87]

 

171 — Hani, Biz dağı üzerlerine gölgelik gibi kaldır­mıştık da, onlar tepelerine düşecek sanmışlardı. Size ver­diğimizi kuvvet ve metanetle tutun. Ve onda olanı düşü­nün ki-, sakınasınız.

 

Ali İbn Ebu Taîha «Hani, Biz dağı üzerlerine kaldırmıştık.» âye­tinde geçen kelimesini; İbn Abbâs'ın, kaldırmıştık, şeklinde tefsir ettiğini söyler. Bu, Allah Teâlâ'nm : «Söz vermelerine karşılık Tûr dağını üzerlerine kaldırdık.» (Nisa, 154) âyetinin aynıdır. Süfyân es-Sevrî ise A'meş kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetle; dağı onların başlan üzerine meleklerin kaldırdığını, söyler.

Kasım İbn Ebu Eyyûb der ki: Saîd îbn Cübeyr'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Sonra Mûsâ (a.s.) mu­kaddes yerlere doğru onları yürütmüş, öfkesi dindikten sonra levha­ları almış ve Allah Teâlâ'nm onlara tebliğ etmesini emrettiği şeyleri kendilerine emretmişti. Bu, onlara ağır geldi. Allah Teâlâ, dağı onla­rın üzerine gölgelik gibi kaldırmcaya kadar oralara yaklaşmaktan im­tina' etmişlerdi. Dağı, onların 'başları üzerine melekler kaldırmıştı. Neseî İbn Abbâs'ın bu sözlerini uzun bir şekilde rivayet etmiştir.

Süneyd îbn Davud'un tefsirinde Haccâc İbn Muhammed'den, onun da Ebu Bekr İbn Abdullah'dan rivayet ettiğine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Mûsâ : İşte bu kitabdır, içindekileri kabul ediyor musu­nuz? Muhakkak ki bunlarda, size helâl kılman ve haram kılman, Al­lah'ın size emrettiği ve yasakladığı şeylerin açıklaması vardır, demiş­ti. Onlar : İçindekileri bize açıkla. Eğer farzları kolay, hadleri hafîfse kabul ederiz, demişlerdi. Hz. Mûsâ : İçindekilerle onu kabul edin, de­miş, onlar : Hayır, hadlerinin ve farzlarının nasıl ve içindekilerin ne­ler olduğunu bilmeden kabul etmeyiz, demişlerdi. Defalarca Hz. Mûsâ'-ya müracaat etmişler ve Allah Teâlâ da dağa yerinden sökülmesini, başlan ile gök arasına gelinceye kadar göğe yükselmesini vahyetmiş-ti. Hz. Mûsâ onlara : Rabbımın söylediğini görmez misiniz? İçinde olanlarla Tevrat'ı kabul etmezlerse şu dağı üzerlerine atacağım, bu­yuruyor, Hasan el-Basrî bana rivayet edip şöyle dedi: Dağa baktıkla­rında her birisi sol kaşı üzerine secdeye yıkıldı. Sağ gözü ile üzerine düşecek korkusuyla dağa 'bakıyordu. Bugün hiçbir yahûdî yoktur ki; sol kaşı üzerine secde etmesin. Onlar: Bu secde; azâbm kendisiyle kaldırıldığı secdedir, diyorlar. Ebu Bekr der ki: Hz. Mûsâ, Allah'ın bizzat yazdığı kitabının bulunduğu levhaları açtığında; yeryüzünde bir dağ, bir ağaç, bir taş kalmadı, hepsi titredi, diye okudu. Bugün yeryüzünde büyük ve küçük hiç bir yahûdî yoktur ki üzerine Tevrat okunsun da titreyip başını sallamasın.[88]

 

172  — Hani Rabbm; âdemoğullarının sulbünden so­yunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şâhid tutmuş: Ben, sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da demiş­lerdi ki: Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.

173  — Veya daha önce sadece atalarımız şirk koş­muştu, biz ise, onların ardından gelen bir nesiliz, bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin? deme­yesiniz.

174  — îşte Biz âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız. Belki dönerler diye.

 

«Elest» Bezmi

 

Allah Teâlâ; âdemoğullannm zürriyyetini, Allah'ın kendilerinin Rabbı ve mâliki olduğuna, O'ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâ­hid olarak sülâlelerinden kendilerini, çıkardığını haber veriyor. Nitekim Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Başka bir âyette şöyle buyurur : «Öyle ise sen yüzünü Hanîf (muvahhid) olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki, Allah insanları bunun üzerine yaratmıştır.» (Rûm, 30).

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Hüreyre (r.a.), den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü şöyle buyurur : Her doğan fıtrat üzere doğar. —^Başka bir rivayette ise : Bu din üzere doğar— Ana babası onu yahûdîleştirir, hıristiyanlaştırır ve mecûsüeştirir. Nitekim hayvan da tâm, bütün hayvan doğurur. Siz onda hiç bir organın eksikliğini his­seder misiniz? Müslim'in Sahîh'inde İyâz İbn Himâr'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur : Allah Teâlâ buyurur ki: Ben, kullarımı muvahhidler olarak yarattım. Şeytânlar gelip onları din­lerinden saptırarak uzaklaştırdı, onlara helâl kılınanları, kendilerine haram kıldılar.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Yûnus îbn Abd'ül-A'lâ'nm... Sa'd oğullarından Esved İbn Serî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber dört gazvede bulundum. Kavim, savaşanları öldürdükten sonra, zürriyyet-lerini alıp (öldürmeye) başladılar. Bu durum. Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşınca, ona çok ağır geldi (öfkelendi) ve şöyle buyurdu : Bu kavim­lere ne oluyor da zürriyyeti alıyorlar? Birisi : Ey Allah'ın elçisi, onlar müşriklerin çocukları değiller mi? diye sordu. Hz. Peygamber : Sizin en hayırlılarınız, müşriklerin çocuklarıdır. Dikkat edin, doğan her insan; fıtrat üzere doğar. Dilleninceye kadar fıtrat üzere devam eder. Ana-babası onları yahûdîleştirir veya hıristivanlaştırır. Hasan der ki: Allah Teâlâ kitabında : «Hani, Rabbm âdemoğullarının sulbünden soyunu çı­karmış...» buyurmuştur.

Hadîsi İmâm Ahmed ayrıca îsmâîl İbn Uleyye kanalıyla... Hasan el-Basrî'den rivayet etmiştir. Neseî ise Sünen'inde Hüşeym kanalıyla... Esved İbn Serî'den rivayetle hadîsi tahrîc etmiş, fakat Hasan el-Basrî'-nin sözleri ile o sırada bu âyeti okuduğunu zikretmemiştir.

Zürriyyetin Âdem (a.s.) in su'bünden alındığına, onların sağcılar ve solcular olarak ayrıldıklarına dâir birçok hadîs vârid olmuştur. Bu hadîslerden bazılarında, Allah'ın onlann rabları olduğuna dâir kendi aleyhlerine şehâdetlerinin alındığı da zikredilmektedir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc'ın... Enes îbn Mâlik'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü, cehennemliklerden birine : Ne dersin, yeryüzünde senin bir şeyin olsaydı onu fidye olarak verir miydin? diye sorulur. O; evet, deyince, şöyle buyuru! ur : Ben bundan daha kolayım senden istedim. Âdem'in sulbünde iken; bana hiç bir şeyi ortak koşmayacağına dâir senden söz aldım. Sen ise, bana şirk koşmakta direttin. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahihlerinde Şu'be'den rivayetle tahrîc etmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed'in... İbn Abbâs'tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Âdem'in sulbünden Nu'mân yani Arefe'de söz almıştır. Onun sulbünden yarattığı her zürriyyeti çıkarmış, önünde yaymış, saç­mış, sonra onlarla yüzyüze konuşup : Ben sizin Rabbımz değil miyim? demişti. Onlar şöyle demiştiler : «Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz» ... «Bizi, bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin? demeyesiniz.»

Bu hadîsi Neseî Sünen'inin Kitâb'üt-Tefsîr bölümünde Muhammed İbn Abdurrahîm kanalıyla, Hüseyn İbn Muhammed el-Mervezî'den ri­vayet etmiştir. Aynı hadîsi İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de Hüseyn İbn Muhammed kanalıyla rivayet ederler. Ancak İbn Ebu Hâtjn, hadîsi mevkuf olarak rivayet etmiştir. Hadîsi Müstedrek'inde Hüseyn İbn Muhammed ve başkaları kanalıyla... Gülrûm İbn Cebr'den rivayetle tahrîc eden Hâkim; isnadı sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir. Müslim, Gülsüm İbn Cebr'i hüccet kabul etmiştir, der.

Hadîsi Abdülvâris de, Gülsüm İbn Cebr kanalıyla... İbn Abbâs'-tan mevkuf olarak rivayet eder. Yine aynı hadîsi İsmâîl İbn Uleyye ve Vekî', Rabîa İbn Gülsıim'dan, o Cübeyr'den, o da babasından rivayet etmişlerdir. Atâ İbn Sâib Habîb İbn Ebu Sabit ve Ali İbn Bezime de bunu Saîd İbn Cübeyr'den İbn Abbâs'm sözü olarak rivayet ederler. Avfî ve Ali îbn Ebu Talha da bunu, İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir. Bu, daha çok sabittir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize îbn Vekî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Âdem'in zürriyyetini onun sırtın­dan zerreler şeklinde sudan bir dalga içindeyken çıkarmıştır. Yine îbn Cerîr der ki: Bize Ali İbn Sehl'in... Cüveybir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Dahhâk İbn Müzâhim'in altı günlük bir çocuğu ölmüş­tü : Ey Câbir; oğlumu lahdine koyduğunda yüzünü aç ve bağını çöz. Muhakkak ki oğlum oturtulup sorulacak, dedi. Bana emrettiğini yap­tım. Bitirince : Allah sana merhamet etsin. Oğluna ne sorulacak? Ona bunu kim soracak? dedim. Âdem'in sulbünde iken ikrar etmiş olduğu mîsâktan sorulacak, dedi. Ben : Ey Ebu'l-Kâsım, Âdem'in sulbündeyken ikrar etmiş olduğu mîsâk nedir? diye sordum. Şöyle cevab verdi: Bana îbn Abbâs'ın rivayetine göre; Allah Teâlâ, Âdem'in sulbünü meshetmiş ve kıyamet gününe kadar yaratacağı bütün insanları ondan çıkarıp; yalnız O'na ibâdet edeceklerine ve O'na hiç bir şeyle şirk koşmayacak­larına dâir kendilerinden söz almış, onlann rızıklarım tekeffül etmiş ve sonra onları Âdem'in sulbüne iade etmişti. O gün söz verenlerin hepsi doğmadıkça kıyamet asla kopmayacaktır. Onlardan son mîsâka erişip ona vefâ gösterenlere bu ilk mîsâk fayda verecek; son mîsâka erişip de vefa göstermeyenlere ise ilk mîsâk fayda vermeyecektir. Son mîsâka kavuşmadan önce küçük olarak ölenler ise; ilk mîsâk üzere, fıtrat üzere ölmüştür. Bütün bu kanallar hadîsin İbn Abbâs'ta mevkuf olduğunu kuvvetlendirmektedir ki en doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize Abdurrahmân İbn el-Velîd'in... Abdullah İbn Amr'dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Hani, Rabbın âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış...» Onun sırtından, tarakla baştan (saç veya kıl) alındığı' gibi alınmışlardır. Allah Teâlâ onlara : «Ben sizin Rabbınız değil miyim?» diye sormuş, onlar da evet, demişlerdi. Melekler ise şöyle demiştiler : «Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü; bizim, bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.» Hadîsin isnadında bulunan Ahmed İbn Ebu Taybe, Ebu Muhammed el-Cürcânî olup Kûnıs kadısıdır ve zâhidlerdendir. Neseî Sünen'inde onun hadîsini tahrîc etmiş, Ebu Hatim er-Râzî, onun hadîsini yazdığım söylemiştir. İbn Adiyy ise onun, çoğunluğu garîb olan hadîsler rivayet ettiğini söyler. Bu hadîsi Abdurrahmân İbn Mehdî, Süfyân es-Sevrî kanalıyla... Abdullah İbn Amr'dan onun sözü olarak rivayet etmiştir. Bunu, Cerîr de Mansûr'dan rivayet etmiştir ki bu; daha sıhhatlidir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Revh'in... Ömer İbn Hattâb'dan riva­yetine göre; ona «Hani Rabbın, âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti...)) âyeti sorulmuş. Ömer îbn Hattâb şöyle de­miş : Allah Rasûlü (s.a.) ne bu âyetin sorulduğunu işittim. Şöyle bu­yurdu : Allah Teâlâ Âdem (a.s.) i yarattı. Sonra sırtını sıvazlayıp on­dan zürriyyetini çıkardı ve şöyle buyurdu : Şunları cennet için yarat­tım Cennet ehlinin amelini işleyecekler. Sonra Âdem'in sırtını sıvazla­mış ve ondan zürriyyetini çıkarıp şöyle buyurmuştur : Bunları cehen­nem için yarattım. Cehennem ehlinin işlerini yapacaklar. Bir adam : Ey Allah'ın elçisi; o halde amel niye? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Allah Teâlâ kulu cennet için yarattığında, ona cennet ehlinin işlerini (amellerini) yaptırır. Ve nihayet cennet ehlinin amel­lerinden bir amel üzere ölür de onu bununla cennete koyar. Kulu, ce­hennem için yaratmışsa; ona da cehennem ehlinin amelini yaptırır. Nihayet cehennem ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür de bununla onu cehenneme koyar. Hadîsi, bu şekliyle Ebu Dâvûd, Ka'nebî'den; Ne­seî, Kuteybe'den; Tirmizî, İshâk İbn Musa'dan; İbn Ebu Hatim, Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'dan; İbn Cerîr de Ravh İbn Ubâde ve Saîd İbn Abdül-hamîd İbn Ca'fer'den rivayet etmişlerdir. Hadîsi, İbn Hibbân Sahîh'in-de Mus'ab ez-Zübeyrî'den rivayetle tahrîc etmiş ve bunların hepsi hadîsi îmâm Mâlik İbn Eneâ'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu, Müslim İbn Yessâr'm Ömer'den hadîs işitmediğini söy­lemiştir. Ebu Hatim ve Ebu Zür'a da böyle söylerler. İbn Ebu Hatim ikisinin arasında Nuaym İbn Rabîa olduğunu ilâve eder. İbn Ebu Hâ-tim'in bu söylediğini Ebu Dâvûd Sünen'inde, Muhammed İbn Musaffa kanalıyla Nuaym İbn Rabîa'dan rivayet eder. O, şöyle demiştir : Ömer İbn Hattâb'ın yanındaydım. Ona «Hani Rabbın; âdemoğullarmın sul­bünden soyunu çıkarmıştı...» âyeti soruldu... sonra râvî; hadîsin de­vamını zikreder. Hafız Darekutnî der ki: Ebu Ferve er-Ruhâvî, Ömer îbn Ca'sem Yezîd İbn Sinan'a tâbi olmuştur. Onların sözü, Mâlik'in sö­zünden doğruya daha yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

Ben de derim ki: İmâm Mâlik'in; Nuaym İbn Rabia'yı, durumunu bilmediği için kasden zikretmediği açıktır. O, sâdece bu hadîsi ile bilin­mektedir. İmâm Mâlik, aynı şekilde hoşlanmadığı kimselerden bir top­luluğun da ismini düşürmüştür (İsnâdda zikretmemiştir). Bu sebeple birçok merfû' hadîsi mürsel, birçok mevsûl hadîsi de maktu' olarak rivayet eder. En doğrusunu Allah bilir.

Bu âyetin tefsirinde Tirmizî der ki: Bize Abd İbn Humeyd'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Allah Teâlâ Âdem'i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıya­met gününe kadar Allah Teâlâ'nm onun zürriyyetinden yaratacağı her insan onun sırtından düşmüştür. Allah Teâlâ her insanın alnına nur­dan bir parlaklık koymuş, sonra onları Âdem'e göstermişti. Hz. Âdem : Ey Rabbım, kim bunlar? diye sormuş, bunlar, senin zürriyyetindir, bu­yurmuştu. Hz. Âdem onlardan birisini görmüş ve gözleri arasındaki nûr (parlaklık) onun hoşuna gitmişti. Ey Rabbım, bu kimdir? diye sormuş; bu, senin zürriyyetinden ümmetlerin sonuncusundan Dâvûd denilen bir adamdır, buyurmuştu. Hz. Âdem : Rabbım, ömrünü ne ka­dar kıldın? diye sormuş, altmış sene cevabını almıştı. Ey Rabbım, onun ömrünü benimkinden kırk sene alarak artır, demişti. Âdem'in ömrü sona erdiğinde ölüm meleği kendisine gelmiş ve Hz. Âdem : Benim öm­rümden kırk sene kalmadı mı? diye sormuştu. Kendisine; sen, onu oğlun Davud'a vermedin mi? diye sorulmuş ve Âdem bunu inkâr etmişti. İşte zürriyyeti de inkâr etmiş; Âdem unutmuş, zürriyyeti de unutmuştu. Âdem hatâ etmiş, zürriyyeti de hatâ işlemiştir. Sonra Tirmizî; hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîsi, başka bir kanalla Ebu Hü-reyre, Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Hadîsi Hâkim de Müstedrek'inde Ebu Nuaym el-Fadl İbn Dekîn kanalıyla rivayet etmiş, Müslim'in şartlarına göre bu hadîsin sahîh olduğunu, ancak Buhârî ile Müslim'in onu tahrîc etmediklerini söylemiştir.

Hadîsi, yukardakine benzer şekilde İbn Ebu Hatim de Tefsır'inde Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Ancak hadîsin, sonra onları Âdem'e göstermiş... kısmından sonrası bu rivayette şöyledir: Sonra onlan Âdem'e göstermiş ve : Ey Âdem, bunlar senin zürriyyetin-dir, buyurmuştu. Âdem bir de bakmış ki, onların içinde cüzzâmlılar, abraşlar, körler ve çeşitli hastalar var. Ey Rabbım, zürriyyetime bunu niçin yaptın? diye sormuş, Allah Teâlâ da : Nimetime şükredilsin diye, buyurmuştu. Âdem : Ey Rabbım, insanların nurları en açık ve parlak olarak gördüğüm şu kimseler de kim? diye sormuş ve : Ey Âdem, bun­lar senin zürriyyetinden peygamberlerdir, buyurulmuştur. Sonra râvî hadîsin kalan kısmında Dâvûd kıssasını yukarda geçtiği şekilde zik­retmiştir.

Abdurrahmân İbn Katâde en-Nasri'nin babasından, onun Hişâm İbn Hâkim (r.a.) den rivayetine göre; bir adam, Hz. Peygamber (s.a.) e: Ey Allah'ın elçisi, ameller yeni mi başlıyor, yoksa.hüküm verilmiş midir? diye sormuş. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Mu­hakkak ki Allah Teâlâ Âdem'in zürriyyetini onların sırtlarından (sulble-rinden) çıkarmış ve sonra onlan kendilerine şâhid tutmuş, sonra da on­ları yayarak : Şunlar cennette, şunlar da cehennemde, buyurmuştur. Cennet ehline cennetliklerin ameli; cehennem ehline de cehennemlik­lerin ameli kolaylaştırılmıştır. Hadîsi îbn Cerîr ve İbn Merdûyeh muh­telif kanallardan rivayet etmişlerdir.

Ca'fer İbn Zübeyr —ki bu râvî zayıftır— in Kâsım'dan, onun da Ebu Ümâme'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Allah Teâlâ, yaratıkları yaratıp hüküm verdiğinde; ashâb-ı ye-mîn'i (sağcıları) sağma, ashâb-ı şimali (solcuları) de soluna almış ve : Ey ashâb-ı yemin (sağcılar), buyurmuştu. Onlar : Buyur, Lebbeyk ve Saideyk, demişler. Allah Teâlâ : Ey ashâb-ı şimal, diye seslenmiş, onlar : Buyur, Lebbeyk ve Sa'deyk, demişler. Ben sizin Rabbınız değil miyim? diye sormuş onlar; evet, demişlerdi. Sonra Allah Teâlâ onları birbirine karıştırmış, içlerinden birisi: Ey Rabbım, niçin onları birbirine karış­tırdın? diye sormuş. Allah Teâlâ da : Onların bundan başka amelleri vardır ve onlar, bunları yapacaklardır. Kıyamet günü : Muhakkak ki biz bundan habersizdik, dememeleri için, buyurmuş ve sonra onlan Âdem'in sulbüne geri döndürmüştür. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet et­miştir.

Ebu Ca'fer er-Râzî'nin Rebî' İbn Enes'den, onun Ebu'l-Âliye'den, onun da Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, «(Hani Rabbın âdemo-ğullannın sulbünden soyunu çıkarmış...» âyeti ile bundan sonraki âyet hakkında şöyle demiştir : Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar ondan olacaklann bütününü o gün huzurunda toplamış, önce onlan rûh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş, sonra da onları kendilerine şâhid  tutarak : Ben sizin Rabbmız değil miyim? diye sormuş, onlar da; evet, diye cevab vermişlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştu : Kıyamet günü : «Biz bunu bilmedik.» dememeniz için yedi göğü ve yedi arzı size şâhid tutuyorum ve babanız Âdem'i size şâhid kılıyorum. Hiç bir şeyi Bana ortak koşmayın. Muhakkak Ben, size ahdimi ve mîsâkımı hatırlatacak elçiler göndereceğim, kitablanmı size indireceğim. Onlar da : Senin, bizim Rabbımız ve ilâhımız olduğuna şehâdet ederiz. Bizim için Sen­den başka Rab, Senden başka ilâh yoktur, deyip o gün Allah'a itaat ettiklerini ikrar etmişlerdi71Bu durum ataları Âdem'e yükseltildi ve Âdem onlara baktı. İçlerinde zengin ve fakîr, güzel yüzlü ve böyle ol­mayanları gördü de : Ey Rabbım, kullarını eşit kılsaydın, dedi. Allah Teâlâ: Muhakkak ben, şükredilmem! istedim, sevdim, buyurdu. Âdem, onların içinde peygamberleri lambalar misâli parlak gördü. Üzerlerinde nur vardı. Onlardan özel olarak risâlet ve nübüvvet mîsâkı da alınmıştı. İşte bu; Allah Teâlâ'nm : «Hani Biz, peygamberlerden söz almıştık.» (Ahzâb, 7),[j<Oyle ise sen yüzünü Hanîf (muvahhid) olarak dine, Allah'm fıtratına çevir.» (Rûm, 30) kavlinin ifadesidir. Bu sebeple Allah Teâlâ : «İşte bu, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.» (Necm,56), «Onların  çoğunda Biz, ahde vefa görmedik.» (A'râf, 102) buyurmuştur^ Hadîsi Babasının Müsned'inde Abdullah İbn Ahmed, İbn Ebu Hatim, Ibn Cerîr ve İbn Merdûyeh, Ebu Ca'fer er-Râzî'den rivayet etmişlerdir. Bu hadîse uygun ifâdelerle Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde, Süddî ve selef âlimlerinden bir çoğundan rivayetler vardır. Bütün bu hadîsleri vererek uzatmamak için sâdece bu hadîsi zikretmekle yetini­yoruz. Ancak Allah'tan yardım dileriz.

Bütün bu hadîslerin delâletine göre; Allah Teâlâ, Âdem'in zürriy-yetini onun sulbünden çıkarmış, cennet ve cehennemlikleri ayırmıştır. Allah Teâlâ'nın onların rabbı olduğuna dâir kendilerini şâhid tutma­sına gelince; bu, sâdece Gülsüm îbn Cebr'in Saîd îbn Cübeyr kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadîs ile Abdullah İbn Amr hadisinde geç­mektedir. Daha, önce açıkladığımız gibi bu iki hadîs de, merfû' olmayıp  mevkûfturlarLBuradan hareketle selef ve haleften bazıları şöyle demiş- < lerdir : Bu şâhid tutmadan maksad; Allah'ın onları tevhîd üzere yarat-mış olmasıdır. Nitekim Ebu Hüreyre, İyâz İbn Himâr el-Mücâşiî hadîs­lerinde ve Hasan el-Basrî'nin Esved îbn Serî'den rivayetinde bu husus geçmişti. Hasan el-Basrî âyeti bununla tefsir etmiştir. Onlar diyorlar ki: Bu sebeple bil ki Allah Teâlâ: «Hani, âdemoğullannın sulbünden soyunu çıkarmış...» buyurmuş da«Âdem'in sulbünden buyurmamıştır.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Sizi verdikle-riyle denemek için, yeryüzünde halîfeler yapan O'dur.» (En'âm, 165),

«Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan...» (Nemi, 62), «Nitekim sizi de, başka bir kavmin soyundan getirmiştir.»  (En'âm, 133).

«Kendilerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da; evet, demişlerdi.» Onları buna şâhidler ola­rak, halleri ve sözleri ile Allah'ın rubûbiyyetini ikrar eder oldukları halde yaratmıştır. Şâhidlik bazan sözle olur. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Derler ki: Ey Rabbımız, kendi hakkımızda şahidiz.» (En'âm, 130) buyurmuştur. Bazan da hâl ile olur. ki, Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur : «Müşriklerin kendi küfürlerine kendileri şâhid iken Allah'ın mescidlerini ta'mîr etme haklan yoktur.» (Tevbe, 17). Yani onlann halleri buna şâhiddir. Değilse onlar, bunu söylememektedirler. Nitekim başka bir âyette : ((Doğrusu, kendisi de buna hakkıyla şâhiddir.» (Âdi-yât, 7) buyurmaktadır. Nitekim istemek bazan sözle, bazan da hal ile olur. Bu kabilden olarak Allah Teâlâ bir âyette : «O, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.» (İbrahim, 34) buyurmaktadır. Onlar derler ki: Bu ifâdeden bunun kasdedilmiş olduğuna delâlet eden şeylerden biri de; bu şâhid tutmanın, şirk koşma hususunda onların aleyhinde hüccet kılınmasıdır. Eğer söyleyenlerin iddia ettiği gibi, şâhid tutulma vuku bulmuş olsaydı; onlardan her birinin, aleyhine hüccet olması için onu hatırlaması gerekirdi. Rasûlün bunu haber vermiş olması, onun, varlığı için yeterlidir, denilirse, buna cevabımız şöyledir: Müşriklerden yalanlayanlar, resullerin bütün getirdiklerini yalanlamaktadırlar. Bu bile onlann aleyhine başlıbaşma bir hüccet kılınmıştır. Bu da delâlet ediyor ki; onlar, tevhidi ikrardan ibaret olan fıtrat üzere yaratılmış­lardır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gü­nü : Bizim bundan (tevhîdden) haberimiz yoktu, demeyesiniz. Veya : Daha önce sâdece atalanmız şirk koşmuştu, demeyesiniz.»[89]

 

İzahı

 

îbn el-Kayyim el-Cevzî, er-Rûh isimli kitabında, ruhların bedenler­den önce yaratıldığı konusunu açıklarken bu mevzuu enine boyuna açıklığa kavuşturmuştur. Bu konuda merfû' ve mevkuf hadîsler bun­ların râvî zincirinde ileri sürülen cerh ve ta'dîlleri de zikreden müellif şöyle demektedir:

Burada dört nükte vardır:

1) Cenâb-ı Allah insanların suret (biçim) ve emsallerini (örnek, benzer) çıkarmış, mutluluğu elde etmiş ve mutsuz olmuş bulunanları, sıhhatli ve sıhhatsiz olanları belirlemiştir.

2) Allah Teâlâ o zaman onlara, delil göstermiş, onları rubûbiyye-tine şâhid yapmış, melekleri de bunların yaptığı şâhidliğe şâhid göster­miştir.

3) Bu, Allah'ın «Hani Rabbın âdemoğııllanndan, onların bellerin­den zürriyetlerini almıştı...» âyetinin tefsiridir.

4) Cenâb-ı Allah ruhları yarattıktan sonra onların tümünü belir­lemiştir. Onlar bedenlerine gönderildiği zaman yenilenirler.

Birinci nükte : Bu konuda rivayetler merfû' ve mevkuf olarak bir­birini desteklemektedir. İkinci nükte: Bunu ileri süren tefsîrciler âyetin tefsiri zannetmişlerdir. Bu rivayet tefsîrcilerinden cum-hûr'un görüşüdür. Ebu İshâk şöyle demektedir: Cenâb-ı Allah çıkardığı o zerrelerin örneklerine kendisiyfe akıl erdirebilecekleri bir anlayış vermiş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Allah «bir karınca; ey karın­calar, evlerinize girin, dedi» buyurmaktadır. Yüce Allah Davud'a dağ­lan musahhar kılmıştır. Dağlar ve kuşlar, onunla birlikte Allah'ı tes-bîh etmiştir. İbn el-Enbarî de şöyle der : Bu âyetin tefsirinde hadîs eh­linin ve ileri gelen ulemânın görüşü şudur: Allah Teâlâ Adem'in nes­lini, onun ve neslinin sulbünden zerreler şeklinde çıkarmış, kendisinin onların yaratıcısı ve onların da yaratılmış olduklarına dâir onlardan söz almış, onlar da bunu kabul etmişlerdir. Bu olay kendisine hitâb ettiği zaman dağa, secde ettiği zaman deveye, çağrıldığında duyup ge­len hurmp, ağacına akıl verdiği gibi, bu zerrelere kendilerine sunulanı anlayacak akıl verilmesinden sonra olmuştur.

Cürcânî ise şöyle demektedir : Bu âyetle Hz. Peygamber'in «Allah, Âdem'in belini sıvazlayıp ondan neslini çıkardı.» mealindeki hadîsi ara­sında bir tezâd yoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın onlan Âdem'in belin­den alması; onun neslinin, belinden olması demektir. Çünkü Âdem'in zürriyeti neslinin zürriyetidir. «Kıyamet günü biz bundan habersizdik, demesinler diye» âyeti kendilerinden alınan söze işarettir. İnsanlar, böyle bir şey dediklerinde; melekler, onlardan alman söze şâhidlik ede­ceklerdir. Burada Allah'ın meleklere şâhid olun, dediği ve onların da şâhid olduk diye cevab verdikleri şeklindeki rivayete dayanan tefsir tarzı için de bir delil vardır. Bazı ilim erbabı şöyle iddia etmektedirler : Söz bedenlerden değil, sâdece ruhlardan alınmıştır. Ruhlar idrâk eden, anlayan, sevâb ve ikâba muhâtab olan şeydir. Bedenler ölüdür, idrâk etmez, anlamazlar. İshâk İbn Râhûyeh böyle der. İshâk, Ebu Hürey-re'nin; ilim erbabı, ruhların bedenlerden Önce olduğu, ve Allah'ın on­ları konuşturup şâhid kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir, diye rivayet ettiğini söylerdi. Cürcânî şöyle diyor : Onlar bu görüşlerine; «Allah yo­lunda öldürülmüş olanları ölü sanmayın. Onlar diridirler.» âyetini delil getirmektedirler. Bedenler çürümüş ve dünyaya yayılmış olduğu halde ruhlar rızıklanır, sevinir, tat ve acı duyar, üzülür, tamr ve inkâr eder­ler. Bunun bir benzerini uykuda görülen rü'yâda da müşâhade ederiz. İnsan sabahleyin uyandığında bedeninin hissetmeyip ruhunun duyduğu üzüntünün, acının sevincin izini kendinde bulabilir.

Bu bölümün faydası kısaca şudur : Her nefisten almış olduğu sözle onlara delil göstermiştir. Nefis, rüşde ermiş olsun veya olmasın. Rüşde erenlere ayrıca insanın kendinde, kâinatta bulunan işaret ve delillerle, peygamberler ve mev'izalarla da hüccet koymuştur. Fakat Cenâb-ı Al­lah insanları ancak onlara verdiği hüccet, güç ve delil oranında ken­disine itâatla mükellef kılar. Yüce Allah emir ve nehye ulaşan, rüşde ermiş nefislere nasıl muamele edeceğini açıklamış olmasına rağmen, rüşde ermemiş olanlar için ne takdir ettiğinin bilgisini bizden saklamıştır. Sâdece biz bilmekteyiz ki, Allah adaletlidir, hükümde haksızlık etmez; hikmet sahibidir, muamelesinde farklılık olmaz. O( güçlüdür, yaptığından sorumlu olmaz. Yaratma ve emir O'nundur,

Âyetin bu şekilde tefsir edilmesine karşı çıkanlar «Hani Rabbın Âdem'in neslinden, onların zürriyetlerini almıştı.» âyetini şu şekilde açıklamışlardır: Yani yoktan varettikten sonra, babalarının sulbün­den sperma yaptı ve dünyaya çıkardı. Yaratıcılarının Allah olduğunu bilmelerini sağlayan delillerle âyetleriyle onların Rabbının kendisi ol­duğuna kendilerini şâhid kıldı, demektir. Zîrâ her insanda Allah'ın Yaratıcı ve hükmünün geçerli olduğuna delâlet eden ilâhî san'at reh­beri vardır. İnsanlar bunu bildiğine; gördükleri, müşahede ettikleri herşey onları bunu tasdike çağırdığına göre, kendileri bunun doğru olduğuna dâir şâhid olmuşlardır. Nitekim bir başka yerde «Kendi aleyh­lerine küfürle şâhid olurlar.» buyurmuştur. Yani onlar biz kâfiriz de-meseler de şâhid durumundadırlar, demektir. Meselâ organlarım buna şâhiddir, denir. Bununla; ben onu biliyorum. Eğer mümkün olsaydı, organlarım buna şâhidlik ederdi, demek istenir. Allah'ın bildirmesi ve açıklaması da böyledir. «Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şâ­hidlik etti.» Yâni bildirdi ve açıkladı, demektir. Bu durum hâkimin ve başkalarının yanında şâhidlik eden kimsenin şâhidliğine benzemekte­dir. Bunlar İbn el-Enbarî'nin sözleridir. Bu görüşü biraz daha açıkla­yan Cürcânî şöyle bir izaha yönelmektedir: Allah Teâlâ, mahlûkâtı yaratıp ta olmuş ve olacak olan her şeye bilgisi nüfuz ettiği zaman, demektir. Bu, Arap gramerinde bulunan ve; bir kimsenin henüz mey­dana gelmeyen, olması beklenen bir şeyi, onun olacağını bildiği için meydana gelmiş, olmuş, gibi ifâde ettiği mecaz tekniğine dayanmakta­dır. Yüce Allah Kur'an'da birçok yerde «Cehennemlikler seslendi..., Cennetlikler seslendi..., A'râftakiler seslendi...» buyurmuştur. İşte «Rabbın aldığı zaman» kavli de (çalacağı zaman» manasınadır. «Onları kendileri hakkında şâhid kıldı.» ifâdesi de kılar manasınadır. Yani Al­lah onları kendilerine vermiş olduğu akıl sayesinde şâhid yapar, bu­nunla mükâfat ve ceza gerekli olur, demektir. Doğup, rüşde eren, zarar ve yararı bilen, mükâfat ve cezayı anlayan herkes bilir ki; Allah Teâlâ, Zâtının birliği konusunda Allah'ın ona lütfetmiş olduğu akıl ile ken­disinin sonradan meydana geldiğine, kendi kendini yaratmasının müm­kün olmadığına, binâenaleyh kendisi gibi beşer olmayan, başka bir yaratıcının bulunması gerektiğine delâlet eden delilleri göstermesi ne­deniyle insandan söz almış gibidir. Bu dereceye ulaşan ve anlayışında bir eksiklik bulunmayan insan; başmı semâya kaldırıp da yaratıcısının kendinden yücelerde olduğunu bildiği için yukarıya parmağıyla işaret ettiği, anlama ve anlatma yetisine sahip olan akıl da zikrettiğimiz şekilde bizi bilgiye götürdüğü zaman... İşte bu dereceye ulaşmış olan her insan; kendisinden söz alınmış demektir. Çünkü kendisinde söz alınmaya dayanak olan sebep ve deliller onda bulunmaktadır. Bu kim­se için; ikrar etmiştir, müslüman olmuştur, denebilir. Nitekim Yüce Allah «Göklerde ve yerde olanlar isteyerek ve istemeyerek Allah'a secde eder.» buyurmuştur. Bu görüşü ileri sürenler şu hadîsle istidlal etmek­tedirler : Sorumluluk üç kişiden kalkmıştır: Rüşde erinceye kadar ço­cuktan, iyileşinceye kadar deliden, uyanmcaya kadar uyuyan kimse­den.

Cenâb-ı Allah «Biz emâneti yere ve göklere arzettik. Onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular.» buyurduktan sonra «onu insan yüklendi» buyurmuştur. Burada «emânet» and ve söz verme de­mektir. Yer ve göklerin emâneti yüklenmekten çekinmesi, kendisiyle anlama ve anlatma yetisine sahip olunan akıldan uzak olmasıdır. İn­sanın onu yüklenmesi de, onda aklî imkânın bulunmasıdır... Bu gö­rüşü ileri sürenler «Kıyamet gününde; biz, bundan habersizdik, deme-yesiniz diye...», yahut «Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen' bir nesildik demeyesiniz diye» âyetini bu tarz açıklamaya delil göstermektedirler. Çünkü Yüce Allah kıyamet günün­de «Biz bundan habersizdik» dememeleri için onlardan söz almak iste­diğini bildirmiştir. Burada habersiz olma iki şeyden biri olmalıdır : Ya kıyamet gününden habersiz olmak veya söz almadan habersiz ol­mak. Yüce Allah Kur'an'da kıyamet günündeki diriliş ve hesabı bil­diklerine dâir onlardan söz aldığını zikretmemiş, sâdece onu bildiklerini beyân etmiştir. Söz alma meselesine gelince, şayet bazılarının söylediği gibi çocuklar ve düşük olarak ölenlerden söz alınmış ise kendilerinden söz alındıktan sonra habersiz olduklarını söyleyip inkâr edecek duru­ma henüz gelmemişlerdir. Öyleyse bunlar bu durumdan habersiz ola­caklardır. Cenâb-ı Allah onları kendilerinden sudur etmeyen bir şey­den dolayı muaheze etmez. Caiz ve vâki' olmayan bir şeyi zikretmek ise caiz değildir. «Bizden önce babalarımız ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik.» âyetinde geçen şirk; ya kendilerinden veya babalarından sudur etmiştir. Eğer onlardan sudur etmiş ise bu şirk an­cak bulûğdan ve aleyhlerinde hüccet sabit olduktan sonradır. Çünkü çocuktan ne şirk, ne de bir başka günâh sudur eder. Eğer başkasından sudur etmiş ise, Kur'an'da vârid olduğuna ve icmâ'da yeraldığına göre bir kimse başkasının günâhı ile suçlanamaz. Bu durum, Rasûlul-lah'm : Allah Âdem'in sırtım sıvazladı. Ondan neslini çıkanp kendileri hakkında söz aldı, mealindeki hadîsine de muhalif değildir. Çünkü Ra-sûlullah Allah'ın yaptığını yapmış, aynı sîgayı kullanmıştır. Müstak­bel yerine mâzî sığasını koymuştur. Bu, şu âyetteki ifâdeye benzer :

«Hani Allah peygamberlerinden size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz diye söz almıştı.» Burada peygamberlere in­dirilen kitap ve hikmet, ümmetlerden alman söz gibi kabul edilmiştir. Sonra nezdindekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz, diye söz almış ve «kabul ettiniz mi? dedi­ğinde kabul ettik cevâbını vermişler. Bunun üzerine Allah o halde şâhid olun; ben de sizinle birlikte şâhidlik edenlerdenim, buyurmuştu.»

Yüce Allah burada peygamberlerine indirilen kitabın ümmetlere ulaşmasını onlar üzerine bir hüccet, sanki onlardan alınmış bir söz gibi saymış, onu bilmelerini bir ikrar kabul etmiştir.

Yine «Allah'ın size olan nimetini ve; duyduk, kabul ettik, dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı sözü hatırlayın» âyeti de bunun gibidir. Onlardan alman bu söz, kendilerine peygamber gönderilip te inanma­ları ve tasdik etmelerinden sonra olmuştur. «Onlar ki Allah'a verdik­leri sözü tutar, andlaşmalarmı bozmazlar.», «Ey âdemoğulları şeytâna tapmayın. Çünkü-o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. Sâdece Bana ibâ­det ediniz. Çünkü dosdoğru yol budur demedim mi?», «Bana verdiği­niz sözü yerine getirin ki, Ben de size va'dettiklerimi vereyim.», «Allah, kendilerine kitab verilenlerden; onu mutlaka insanlara açıklayacak­sınız; gizlemeyeceksiniz, diyerek söz almıştı» âyetleri de böyledir. Bu, peygamber gönderildikten sonra onlardan alınan bir sözdür. Nitekim onlar, ümmetlerini sakındırdıktan sonra da ümmetlerinden söz almıştır. Şu da Allah'ın bozana la'net edip cezalandırdığı sözdür. «Sözlerini boz-duklarından dolayı onlan la'netledik ve kalblerini katılaştırdık.» Yüce Allah aldığı sözü bozdukları için onlan peygamberleri lisanıyla ceza­landırmıştır. Allah Teâlâ bunu şu âyette açıkça belirtmektedir : «Ey îsrâiloğullan, bir zamanlar (Tevrat ile amel edeceğinize dâir) sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u üzerinize kaldırmış, size verdiğimizi kuvvetle tutun onda bulunanları hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiş­tik).» Bu âyet ve Medine'de inen başka bir sûredeki benzeri bir âyet ehl-i kitab'dan söz alındığım hatırlatıyor ki bu, onlardan peygamberle­rine îmân etmeleri konusunda alınmış olan bir sözdür. A'râf âyeti Mek­ke'de inmiş olan sûrede yeraldığma göre, burada şirkin bâtıl olduğuna, Allah'ın varlığı ve birilğine îmân eden bütün mükelleflerden alman umûmî şâhidlik ve söz zikredilmiştir. Bu, aleyhlerinde delil ileri sürüle­bilecek, Özür kalkacak, ceza söz konusu olacak bir sözdür. Hal böyle olunca onu hatırlamaları, bilmeleri şarttır. Cenâb-ı Allah;. Allah'ın var­lığına, onların rabbı olduğuna, kendilerinin de O'nun mahlûku olduğu­na dâir onlara îmân kabiliyeti vermiştir. Sonra Allah yaratılışlarında % mevcûd olan gerçeği onlara hatırlatmaları, Allah'ın hakkını, emir ve yasaklarını mükâfat ve cezalarını onlara bildirmeleri için peygamberler gönderir. Âyet buna bir kaç noktadan delâlet etmektedir :

1) Yüce Allah «Rabbın Âdem'in sulbünden aldı» demiş, Âdem veya Âdem'in neslinden dememiştir.

2) «Onların bellerinden» demiş, «belinden» dememiştir.

3) «Nesillerini»  demiş,  «neslini»  dememiştir.

4) Onları kendileri hakkında şâhid kıldı, demiştir. Şahidin tanık olduğu şeyi hatırlaması gerekir. İnsan, o şâhidliğini ancak bu dünyaya geldikten sonra hatırlar, daha önce hatırlayamaz.

5) Allah Teâlâ bu şâhidliğin hüccet ve kıyamet günü «biz bundan habersizdik» dememeleri için olduğunu açıklamıştır. Onlara karşı hüc­cet, peygamberler ve fıtratlarıdır.

6) Hatırlatma, kıyamet günü biz bundan habersizdik dememeleri için olmaktadır. Onlar, Âdem'in sulbünden çıkarıldıklarından, o zaman­ki şâhidliklerinden habersizdirler. Bunu hiç biri hatırlamaz.

7) Yüce Allah «Veya (ne yapalım) babalarımız Allah'a ortak koş­tu. Biz ise onlardan sonra gelen nesil idik demeyesiniz diye.» buyurmuş; burada iki hikmet zikretmiştir: a) Habersiz olduklarını iddia etmeme­leri, b) Taklidi iddia etmemeleri. Çünkü habersiz olanın şuuru olmaz. Mukallid ise başkasına uyar.

8) «İnkâr edenlerin yaptığı işle bizi helak mi edeceksin?»  Yani şirk ve inkârlarından dolayı onlan cezalandıracak olsa onlar bunu söy­lerler demektir. Yüce Allah onları, peygamberlerine muhalefet ettikle­rinden, onları yalanladıklarından dolayı helak etmiştir. Eğer Allah on­ları şirk konusunda babalarını taklîd etmelerinden dolayı, peygamber göndermeksizin ye bir hüccet göstermeksizin helak etseydi, inkâr eden­lerin yaptığı ile onları helak etmiş, yahut yaptıkları işin bâtıl olduğun­dan haberleri bulunmadığı halde cezalandırmış olurdu. Oysa yüce Allah, bir memleketi zulmünden dolayı halkı habersiz iken yok etmeyeceğini, onları ancak sakındırdıktan sonra helak edeceğini beyân etmiştir.

9) Yüce Allah, onların her birini kendisinin onların rabbı ve yara­tıcısı olduğuna dâir nefislerine karşı şâhid yapmış bunu kitabında bir çok yerde onlara hatırlatmıştır.  «Onlara yer ve gökleri kim yarattı? diye sorsan, Allah, diyeceklerdir. Nasıl  (Allah'ın birliğinden)  sapıyor­lar?»  Yani, Allah'ın kendilerinin rabbı ve yaratıcısı olduğunu itiraf ettikten sonra Allah'ın birliğinden nasıl sapıyorlar? demektir. Bu nevi ifâdeler Kur'&nda çoktur. Allah'ın onlan, kendileri hakkında şâhid kıl­dığı ve peygamberleriyle hatırlattığı hüccet işte budur. «Yer ve göklerin Yaratıcısı Allah hakkında şüphe mi vardır?» Allah onlara bu itiraf ve bilgiyi peygamberlerinin lisanıyla hatırlatmakta, onlan kendisinin îcâd ettiğine dâir ikrarları bulunduğunu onlara hüccet getirdiğini zikretme-mektedir.

10) Allah Teâlâ bunu bir âyet (ibret) kılmıştır. Âyet: Gösterdiği şey kendisinden ayrı düşünülmeyecek şekilde gösterdiği şeyi açıklayan ve açık olan işarettir. Bu, Allah'ın âyetlerinin sânıdır. Onlar; belli bir şeyi gösteren belli deliller ve işaretlerdir ki onu bilmeyi gerektirir. Yüce Allah «Böylece biz âyetleri açıklarız.» Yani bu tafsil ve açıklama gibi biz âyetleri açıklarız. «Ola ki onlar (şirkten tevhide, küfürden îmâna) dönerler.» buyurmuştur. Bunlar, Allah'ın kitabında mahlûkâtmın ne­vileri için açıkladığı deliller, âyetlerdir. Bunlar dış ve iç deliller, nefis­lerinde, yaratılışlarında bulunan deliller, çevrede bulunan, Allah'ın ya­rattığı ve varlığına, birliğine, peygamberlerinin doğruluğuna, âhiret ve kıyamete delâlet eden delillerdir. Bu delillerin en açığı; kişinin ken­dinde müşahede ettiği, Allah'ın onun rabbı, yaratıcısı, kendisinin de O'nun kulu, mahlûku, sonradan var ettiği eseri olduğu, var eden biri olmadan meydana gelmesinin, ya da kendi kendini var etmesinin mu­hal olduğu, kendini var eden bir varedicinin bulunması gerektiği deli­lidir. Bu ikrar ve müşahede, insanın yaratılışında vardır, sonradan ka­zanılma değildir. Bu âyet, Rasûlullah'ın «Her doğan fıtrat üzere do­ğar,» hadîsine ve «(Resulüm!) sen yüzünü «hanîf» olarak dine, Allah insanları hangi «fıtrat» üzere yaratmış ise o fıtrata çevir, Allah'ın ya­ratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.)) âyetine uygundur. Müfessirlerden bir kısmı —Zâmah-şerî gibi— sâdece bu görüşü zikretmektedirler. Bir kısmı da yalnız bi­rinci ıgörüşü zikretmektedirler. İbn el-Cevzî, Vahidî, Mâverdî ve başka­ları da her iki görüşü zikretmektedirler. Hüseyn İbn Yahya eî-Cürcânî şöyle demektedir : Bu bölüm; Hz. Peygamber'den rivayet edilen «Al­lah Âdem'in belini sıvazladı, ondan neslini çıkarıp söz aldıktan sonra tekrar oraya iade etti.» mealindeki hadîse itiraz ederek ileri sürülen te'vîle şöylece karşı çıkanlar hakkındadır : Şayet söz alma; bulûğ ve ol­gunluktan sonra ise tekrar bele iade edilme mümkün olmayacağından muhaldir. Bu kimseye şöyle cevab verUir: Buradaki «iade etti» demek, «eder» demektir. Nitekim «Rabbın aldı» sözünün mânâsı da «alır» tar­zındadır. Buna göre hadîsin buradaki mânâsı: Sonra onların ölmesiy­le onları onun beline iade eder, tarzında olur. Çünkü, insan öldüğü za­man defin için toprağa iade edilir. Âdem de topraktan yaratılmış ve oraya iade edilmiştir. Toprağa iade edilen insan, Âdem'e ve onun be­line iade edilmiş demektir. Bu hadîsi zahirine göre anladığımız zaman âyetle hadîsin arasında farklılık olacaktır. Meğer ki bizim te'vîl ettiği­miz gibi anlaşılmış olsun. Çünkü Allah Teâlâ «Rabbm Âdem'in neslin­den, onların bellerinden soylarını çıkardı,» buyururken Âdem'in kendişini zikretmemiştir. Burada Âdem, sâdece neslinin onun çocukları olduğunu bildirmek için zikredilmiştir. Hadîsde ise onun belinin sıvaz­landığından bahsedilmektedir. Âyette ve hadîste geçen olayı ancak bi­zim yaptığımız te'vîl ile uzlaştırabiliriz. Cürcânî: Ben diyorum ki; biz âyette geçen olayda, selef-i sâlihînden olan ehl-i ilmin görüşlerine mey­lederiz, kabul ederiz. Doğruya götüren ise Allah'tır, diyor. Ehl-i sün-net'ten bazı ilim erbabı yukarıdaki itiraza cevab sadedinde muhtemel ve arap grameri ile âyetin nazmını-birleştiren bir mânâ zikretmiştir. Şöyle ki: «Rabbın âdemoğullarmdan aldı.» cümlesinin cevabı «evet dediler» dir. Burada cümle biter. Sonra bir başka cümle başlamaktadır. Yüce Allah müşriklerin kıyamet günü ne diyeceklerinden söz etmekte, «şâhid olduk» diyeceklerini belirtmektedir. Yani Allah Teâlâ diyor ki, «biz sizin kıyamet günü onların hesâb, münâkaşa, küfürle muaheze olu­nacaklarından habersizdik» diyeceğinize şâhid oluruz, demektir. Yüce Allah bu birinci habere bir başka haber ekleyerek şöyle demektedir : Ve şuna da şâhidlik ederiz : Siz kıyamet günü (ne yapalım) babala­rımız Allah'a daha Önce şirk koştu. Biz ise onlardan sonra gelen nesil idik. Yani, onlar şirk koştular. Biz henüz çocuk iken bizi de şirke sü­rüklediler. Biz de onlara uyduk, yollarından gittik. Bizim bir günâhımız yoktur. Bu konuda günâh onlarındır. «Biz babalarımızı bir yol üzere bulduk. Ve onların izinden gittik, dediler», «Bâtıl yolda gidenle­rin yaptığından dolayı bizi helak mi edeceksin?» yani onların bizi şirke itmesinden dolayı, demektir. O halde birinci olay bütün mahlûkâttan söz alındığını bildirmekte, ikinci ifâde ise müşriklerin kıyamet günü ma'zûr sayılmaları için söyleyecekleri sözü bildirmektedir. Kur'an ve hadîsdeki ifâdelerin lâfız bakımından farklı olduğunu, aralarında çe­lişki bulunduğunu ileri süren itirazcıya şöyle cevab verilebilir: Rasû-lullah'tan rivayet edilen «-Allah Âdem'in belini sıvazladı.» mealindeki haber, Kur'an'da sâdece bir bölümü anlatılan habere bir ilâve anlamına gelir. Eğer peygamber bu ilâveyi söylememiş olsaydı —Allah'ın söz aldığı o zamanda olan bir şeyi kitabına almaması ihtimâli yoktur.— o zaman bir farklılık olmazdı, fâideyi artırmış olurdu. Lâfızlar böyledir; kendileri farklı olup da aynı şeye yöneldikleri zaman, bu bir çelişki ifâde etmez. Nitekim Yüce Allah Kur'an'da Âdem'in yaratılışından bahsederken, bir defasında onu topraktan, bir defasında balçıktan, bir defasında da ya­pışkan çamurdan, bir başka yerde ise çömlek gibi kuru çamurdan ya­rattığını söylemiştir. Bu lâfızlar değişik olduğu gibi mânâlar da deği­şiktir. Çünkü ne çömlek yapışkan çamurdur, ne de yapışkan çamur topraktır. Ancak bunların aslı bir şeydir; toprak. Buradaki âyet ile Hz. Muhammed'in «Allah Âdem'in belini sıvazladı ve ondan neslini çıkar­dı.» hadîsi aynı mânâya gelmektedir. Sâdece Rasûlullah «Âdem'in belini sıvazladı. cümlesini ilâve etmiştir. Allah'ın Âdem'in belini sıvaz­laması, ondan onun neslini çıkarması, onun neslinin belini sıvazlaması ve onlann bellerinden nesillerini çıkarması demektir. Nitekim Allah Teâlâ da bunu zikretmiştir. Biz biliyoruz ki, Âdem'in bütün nesli onun belinden değildi. Fakat ilk kuşak onun belinden, ikinciler bundan, üçün­cüler de ikincilerden olduğu için bütün nesil Âdem'e nisbet edilebilir. Çünkü onlar onun fer'i, o. da onlann aslıdır.[90]

 

 

175  — Onlara âyetlerimizi verdiğimiz halde, onlar­dan sıyrılan ve şeytânın arkasına taktığı ve sonunda az­gınlardan olan o kimsenin haberini anlat.

176  — Dileseydik onu, bununla yükseltirdik. Fakat o; yere saplandı ve hevesine uydu. Artık onun hali; o köpeğin hali gibidir ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali böyledir. Sen kıssayı anlat, belki düşünürler.

177  — Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulme­den kavmin misâli ne kötüdür.

 

Soluyan Köpek Örneği

 

Abdürrezzak'ın Süfyân es-Sevrî kanalıyla... Abdullah îbn Mes'ûd' (r.a.) dan rivayetine göre; «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde on­lardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında o, şöyle de­miştir : Bu, îsrâiloğullarından Bel'âm îbn Bâûr denilen birisidir. Şu'be ve birçokları da Mansûr'dan bunu rivayet etmişlerdir. Saîd İbn Ebu Arûbe'nin Katâde'den, onun îbn Abbâs'tan rivayetine göre; bu kişi, Sayfî îbn er-Râhib'dir. Katâde, Kâ'b'ın şöyle dediğini nakleder: Belkâ ahâlisinden birisiydi. Allah'ın en yüce ismini bilirdi ve zorbalarla bir­likte Beyt-i Makctfs'de otururdu. Avfî ise îbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: O, Yemen halkından birisidir. Ona Bel'âm denilirdi. Allah Teâlâ ona âyetlerini vermişti de o bunları terketmişti.

Mâlik îbn Dînâr der ki: O, İsrâiloğullarının bilginlerinden olup duası makbul olanlardan (duasına icabet olunanlardan) idi. Sıkıntılı durumlarda onu öne geçirirlerdi. Allah'ın peygamberi Mûsâ, Allah'a davet etmek üzere onu Medyen kralına göndermişti. Kral ona arazî vermiş ve o da kralın dinine uyarak Mûsâ (a.s.) nın dinini terketmişti. Süfyân îbn Uyeyne'nin Husayn kanalıyla... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; bu kişi Bel'âmdır. Sakîf, onun Ümeyye İbn Ebu Salt olduğunu söyler. Şu'be'nin Ya'lâ îbn Atâ kanalıyla... Abdullah İbn Amr'dan «Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz halde, onlardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında şöyle demiştir : O, arkadaşınız Ümeyye îbn Sait'tir.

Bu hadîs, başka bir kanaldan Abdullah îbn Amr'a varan sahîh bir senedle rivayet edilmiştir. Sanki o, bununla Ümeyye İbn Ebu Sait'in ona benzediğini kasdetmektedir. Çünkü Ümeyye, geçmiş şerîatlere dâir birçok bilgilere sâhibti, fakat bu ilminden istifâde edememişti. O, Al­lah Rasûlü (s.a.) nün zamanına yetişmiş işaretleri, âyetleri ve mucize­leri ona ulaşmış ve her basiret sahibine açıkça görünmüşken Hz. Pey­gambere tâbi olmamış; müşriklerin sevgisine, onlara yardıma ve onları övmeye yönelmiş, beliğ bir mersiye ile müşriklerin Bedr*e katılanlarına mersiyeler düzmüştür. Bir hadîste belirtildiğine göre o; dili îmân ettiği halde kalbi îmân etmeyenlerdendir. Onun rabbânî şiirleri, hikmetleri ve fesahati vardır. Fakat Allah Teâlâ onun kalbini İslâm'a açmamıştır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında şöyle demiştir: O, öyle bir adamdır ki kendisine, kabul edilecek üç duâ verilmişti. Onun bir karısı ve bir çocuğu vardı. Kadın : Üç duadan birini benim için yap.» demiş ve o : Biri senindir, dilediğin nedir? diye sormuştu. Kadın : Allah'ın İs-râiloğulları içinde beni en güzel kadın kılması için duâ et, demiş ve o da Allah'a duâ etmişti. Allah Teâlâ onu, İsrâiloğulları içinde en güzel kadın kılmıştı. Kadın, güzellikte kendisinin benzerinin olmadığım gö­rünce; ondan yüz çevirmiş ve başka bir şey istemişti. Bunun üzerine adam,' onun bir köpek olmasına duâ etmiş ve kadın köpek olmuştu. Böylece iki duası boşa gitmiş oldu. Oğullan gelerek : Bu durumda bize karâr ve rahat yok. Annemiz köpek oldu. İnsanlar bizi bununla ayıplı­yorlar. Allah'a duâ et ki onu eski haline çevirsin, dediler ve o Allah'a duâ etti de kadın eski haline döndü. Böylece üç duası da boşa gitmiş oldu ve ona «Besûs» adı verildi. Bu hadîs garîbdir.

Bu âyet-i kerîme'nin meşhur olan nüzul sebebine gelince; o, İsrâ­iloğulları zamanında eskilerden bir adamdı. Nitekim İbn Mes'ûd ve seleften başkaları böyle söylemişlerdir. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha onun zorbaların şehrinden Bel'âm adında Allah'ın ism-i A'zâm'ını bilen birisi olduğunu söyler. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Es-Iem ve selef âlimlerinden başkaları şöyle derler: Duası kabul olunurdu. Alah'tan ne istemişse; Allah kendisine onu vermiştir. Ona, peygam­berlik verilmişti de bundan sıyrılıp çıkmıştı, diyenlerin sözü ise; gö­rüşlerin en garibi, hattâ en uzak ve en hatalı olanıdır. îbn Cerîr, bunu bazı kimselerden rivayet etmişse de sahih değildir.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha der ki: Hz. 'Mûsâ ve yanındakiler; zorbaların bulunduğu yere indiklerinde, Bel'am'ın amca-oğullan ve kavmi kendisine gelerek : Muhakkak ki Mûsâ sert bir adam­dır. Yanında kalabalık bir ordu vardı. Eğer o bize gâlib gelirse; mahvo­luruz. Allah'a duâ et de Mûsâ ve yanındakileri bizden geri çevirsin, de­diler. O: Eğer ben Mûsâ ve yanındakileri geri çevirmesi için Allah'a duâ edersem; dünyam ve âhiretim gider, dedi. Onlar; bu isteklerinde devam edince; o da Hz. Musa ve yanındakilere beddua etti ve Allah Teâlâ da ona verdiklerini çekip aldı. İşte Allah Teâlâ'nın : «Onlardan sıyrılan ve şeytânın arkasına taktığı...» kavlinin anlamı budur.

Süddî der ki: Allah Teâlâ'nın «Orası onlara kırk yıl haram edildi.» (Mâide, 26) buyurduğu, kırk sene sona erdiğinde; Allah Teâlâ Yûşa' İbn Nûn'u peygamber olarak gönderdi. O, İsrâiloğullarıru çağırıp on­lara peygamber olduğunu, zorbalarla savaşı kendisine emrettiğini ha­ber verdi. Ona bîat edip kendisini doğruladılar. İsrâiloğullanndan Bel'am denilen bir adam —âlim birisiydi, Allah'ın gizli olan ism-i A'zam'ını biliyordu ve küfretmişti— ayrılıp zorbaların yanına vardı ve onlara : İsrâiloğullanndan korkmayınız. Onlarla savaşmak üzere çık­tığınız zaman; ben, onlara Öyle bir beddua edeceğim ki helak olacaklar, dedi. Onların yanında, dünyalıktan ne dilerse kendisine verildi. Ancak kadınlara yaklaşamıyordu. Zîrâ onları büyük görüyordu. Bu sebeple kendisinin olan bir dişi merkeble münâsebette bulunurdu. İşte Al­lah'ın :  ((Onlardan sıyrılan...» buyurduğu kimse budur.

«Şeytânın arkasına taktığı...» Şeytân; ona galebe çalmıştı. Şeytân; ona ne emrederse hemen uyuyor ve itaat ediyordu. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Ve sonunda azgınlardan (şaşkınlardan ve helak olan­lardan) oldu.» buyurmaktadır. Bu âyeti tefsir sadedinde, Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî'nin Müsned'inde şöyle bir hadîs zikredilir : Bize Mu-hammed İbn Merzûk'un... Huzeyfe İbn el-Yemmân (r.a.) dan rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Sizin için en çok endîşe ettiğim kişi; Kur'an'ı okuyan, Kur'an'ın güzelliği üzerinde görülen ve İslâm'ın yardımcısı olan, fakat Allah'ın dilediği zaman bundan uzak­laşan ve onu arkasına atan, komşusunun üzerine kılıçla yürüyüp onu şirk ile itham eden kişidir. Ben : Ey Allah'ın peygamberi, bu ikiden han­gisi şirke daha lâyıktır; atılan rm yoksa atan mı? diye sordum. Bilakis, atan, buyurdu. Bu hadîsin isnadı ceyyid olup râvîler içindeki Salt îbn Behrâm (veya Mihrân) Kûfe'lilerin güvenilir râvîlerindendir. Mürcie'-den olmak dışında başka bir şeyle itham edilmemiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel, Yahya İbn Maîn ve başkaları; onu, güvenilir kabul et­mişlerdir.

«Dileseydik, bununla onu yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesine uydu.» âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Dileseydik onu (vermiş olduğumuz âyetlerle dünya pisliklerinden kurtarırdık.) yücel­tirdik. Fakat o, yere saplandı. (Dünyanın zînetine ve güzelliğine mey­letti. Onun lezzet ve nimetlerine yöneldi. Dünya, akıl ve basiret sahip­leri dışında başkalarını nasıl aldatmışsa, onu da aldattı.)»

Ebu Zâhiriyye Hudeyr îbn Küreyb el-Hadramî «Fakat o, yere sap­landı.» âyeti hakkında şöyle der : Şeytân, ona Enyas (Dimaşk nehirlerinden birisidir) köprüsüne bir ok atımı mesafede görünmüş ve bir dişi -merkebe Allah için duâ etmişti. Bel'am da şeytâna secde etmişti. Abdurrahmân İbn Cübeyr İbn Nefir ve birçokları da böyle söylemiş­lerdir.

Bu adamla ilgili olarak İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'mn Mu'te-mir'den, onun babasından rivayetine göre ona; «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz... kimsenin haberini anlat.» âyeti sorulmuş ve o Seyyâr'dan şöyle rivayet etmiştir : Bu kişi, Bel'am denilen birisiydi. Kendisine pey­gamberlik verilmişti ve duası makbul idi. Mûsâ (a.s.) İsrâiloğulları içinde Bel'am'ın bulunduğu yere —veya Şam'a— yöneldi. İnsanlar on­dan müdhiş bir şekilde korktular ve Bel'am'a gelerek : Şu adam ve or­dusuna karşı Allah'a duâ et, dediler. O : Rabbım ile istişareden sonra, dedi. Onlara beddua etmek hususunda istişarede bulundu da kendi­sine : Onlara beddua etme, onlar benim kullannıdır, içlerinde peygam­berim var, buyuruldu. Kavmjne : Onlara beddua hususunda Rabbımla istişare ettim ve bundan men-'olundum, dedi. Ona hediyyeler verdiler, o da kabul etti. Sonra tekrar kendisine gelerek : Onlara beddua et, de­diler. İstişare ebeyim de öyle, dedi. İstişarede bulundu ve kendisine bir şey gösterilmedi. İstişarede bulundum ve bana bir şey gösterilmedi, dedi. Eğer Rabbın, onlara beddua etmeni istemeseydi birinci seferde olduğu gibi seni bundan men'ederdi, dediler. Bunun üzerine Hz. Mûsâ ve yanındakilere beddua etmeye başladı. Onlara beddua ettiği zaman; dilinden kavmine beddua, döküldü. Kavmine fetih nasîb olması için duâ etmek istediğinde; Mûs⠕ ve ordusuna fethin nasîb olması için —veya buna benzer bir şekilde— duâ etti. Sana ne oluyor, görüyoruz ki; sâdece bize beddua ediyorsun? dediler. Dilimden sadece bunlar dö­külüyor. Ona beddua etseydim bana icabet olunmayacaktı. Fakat size bir iş göstereyim. Belki onların helaki bunda olur: Allah Teâlâ zinaya kızar, öfkelenir. Eğer onlar, zina işlerlerse helak olurlar. Böylece Al­lah'ın onlan helak edeceğini umanm. Kadınları çıkarın, onları karşı­lasınlar. Onlar yolcu bir kavimdir. Belki zina ederler de helak olunur­lar, dedi ve böyle yaptılar. Kadınlarını çıkardılar da onlan karşıladılar. Kralın bir kızı vardı. Onun güzelliği hakkında —Allah bilir ya— çok şeyler zikredilmiştir. Babası —veya Bel'am— : Kendini sadece Musa'ya teslim edeceksin, dedi. Onlar, zinaya düştüler. İsrâiloğullan oymakla­rından birinin başkanı geldi ve o kızı kendisi için istedi. Kız : Ben ken­dimi ancak Musa'ya teslim ederim, dedi. Oymak başkanı: Benim dere­cem şöyledir, durumum şöyledir, dedi. Kız, babasına danışmak üzere gitl Babası ona : Kendini ona ver, dedi. O, ikisinin üzerine Harun oğullarından bir adam geldi. Yanında mızrağı vardı. İkisine mızrağıyla vurdu ve Allah da ona öyle bir kuvvet verdi ki; ikisini birden mızrağına geçirdi ve mızrağı üzerinde kaldırdı da insanlar onları gördüler. Allah Teâlâ onlara tâûnu musallat etti ve onlardan yetniişbin kişi öldü. Ebu Mu'temir der ki: Bana Seyyâr'm naklettiğine göre; Bel'am bir dişi merkebe binmiş ve nihayet el-Alûlî —veya el-Alûlî'den bir yola— gel­miş, hayvana vurmaya başlamış ve o ilerlememiş. Ona karşı dikilmiş ve: Bana niçin vuruyorsun? Önündekini görmüyor musun? demiş. Bir de bakmış ki şeytân önündedir. İnmiş ve ona secde etmiş. Allah Teâlâ : «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılan... o kimsenin haberini anlat... Sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» buyurmuştur. Ebu Mu'temir der ki: Bunu bana Seyyar nakletti. Bilmiyorum, belki de başkanının sözünden bir şeyler onun arasına katışmıştır. Ben de derim ki: O, Bel'im —Bel'am da denilir— İbn Bâûrâ'dır. İbn Eber olduğu da söylenir. Onun İbn Bâûr İbn Şehûm İbn Kuşem İbn Mâb İbn Lût İbn Hârân —îbn Haran— olduğu da söylenir. İbn Âzer olduğu da söylen­miştir. Belkâ köylerinden birinde otururmuş. İbn Asâkir der ki: O, Allah'ın ism-i A'zam'ını bilirmiş. Dininden çıkmıştı. Onun Kur'an'da zikri geçmektedir. Sonra İbn Asâkir bizim burada zikretmiş olduğu­muza benzer ibr şekilde Vehb İbn Münebbih ve başkalarından rivayetle onun kıssasını zikreder ki en doğrusunu Allah bilir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr, Salim Ebu Nadr"dan rivayetle şöyle dei*: Musa (a.s.) Şam arazîsinden Ken'ân oğulları arazîsine in­diğinde; Bel'am'ın kavmi, Bel'am'ın yanına geldi ve : îsrâiloğullanndan İmrân oğlu Mûsâ, bizi, memleketimizden çıkarmak, öldürmek ve bura­ya İsrâitoğullarını yerleştirmek üzere geldi. Biz, senin kavminiz. Bizim başka bir yerimiz yok. Sen duası makbul olan birisin. Çık, onlara karşı Allah'a duâ et, dediler. Yazıklar olsun size. O Allah'ın peygamberidir. Yanında melekler ve inananlar var. Nasıl gidip onlara beddua ederim. Allah benim bildiklerimi bilip dururken, dedi. Kendisine: Bizim (baş­ka) bir yerimiz yok, dediler. Ve bu sözlerinde devam ederek ona yal­vardılar, yumuşattılar, nihayet kandırdılar. O da kanıp İsrâiloğullan askerini görebileceği bir da£a doğru gitmek üzere merkebine bindi. Bu Husbân dağıdır. Dağ üzerinde çok gitmeden merkebi çöktü. Merkeb'den inip ona vurdu ve hızlandırıp tekrar bindi. Çok yürümeden hayvan tek­rar çöktü. Orîa vurup tekrar hızlandırdığında Allah Teâlâ merkebe izin verdi de ona karşı bir hüccet olmak üzere; onunla konuştu ve : Yazık­lar olsun sana, ey-Bel'am, nereye gidiyorsun? Benim yüzümü çeviren önümdeki melekleri görmüyor musun? Allah'ın peygamberi ve inanan­lara beddua etmek üzere onlara karşı mı gidiyorsun? dedi. Fakat o, merkebe vurmaya devam etti de Allah Teâlâ onun yolunu serbest bı­raktı ve yürüdü. Husbân dağının tepesine çıktığında Mûsâ ve İsrâiloğullan askerinin tepesine beddua etmeye başladı. Onlara hangi kötülükle beddua etmişse; dili kavmine çevrildi. Kavmi için ne hayır duâ etmişse, dili İsrâiloğullanna çevrildi. Kavmi ona : Ey Bel'am, ne yaptığını bi­liyor musun? Sen, ancak onlara duâ, bize beddua ediyorsun, dediler. Bu, benim sahip olmadığım bir şeydir. Bu, Allah'ın üzerine galebe çaldığı bir şeydir, dedi ve dili dışarı sarkıp göğsüne düştü. Bunun üzerine on­lara : İşte şimdi dünya ve âhiret benden gitmiştir. Ancak hîle ve hud'a kalmıştır. Şimdi size bir düzen ve hîle göstereceğim : Kadınları güzel-leştirin. Onlara eşyalar verin. Sonra askere gönderin. Bunları asker içinde satsınlar. Onlara emredin. Hiç bir karim, kendisini isteyen biri­sinden kendini geri çekmesin. Eğer onlardan bir tek adam zina ederse; onların işi, sizin lehinize bitirilmiştir, dedi. Böylece yaptılar. Kadınlar asker içine girdiğinde Ken'ân'lüardan İsmi Kesbâ Bint Sûr —bu, sûr ümmetinin reîsi idi— adında bir kadın İsrâiloğullannın büyüklerinden ve Semân oymağının başkam Zimrî İbn Şelûm İbn Ya'kûb İbn İshâk İbn İbrahim'e uğradı. Zimrî ona kalkıp güzelliği hoşuna gittiğinde elin­den yakaladı ve onu götürüp Mûsâ (a.s.) nın huzurunda durdu. Öyle sanıyorum ki; şimdi sen, bu, sana haramdır, diyeceksin, dedi. Hz. Mû­sâ : Evet, o, sana haramdır. Ona yaklaşma, dedi. Sonra onu bir çadıra sokup onunla münâsebette bulundu. Allah Teâlâ İsrâiloğullanmn ara­sına tâûn gönderdi. Hz. Musa'nın işlerinin sahibi (idarecisi) Finhâs İbn el-İzâr İbn Hârûn olup, Zimrî İbn Şelûm bu işi yaptığında orada değildi. Tâûn İsrâiloğullan arasında dolanırken geldi ve durumu öğ­renip harbesini aldı. Harbesi bütünüyle demirdendi. İkisi yatarlarken çadıra girdi ve ikisini de harbesine geçirip onları harbesiyle göğe kal­dırıp çıktı. Harbeyi koluyla tutmuş dirseğini böğrüne dayamıştı. Harbe yanağına dayanmıştı. Sakalı henüz yeni çıkıyordu. Ey Allah'ım, sana isyan edene işte biz, böyle yaparız, dedi de tâûn kaldırıldı. Zimrî'nin kadınla zina etmesi ile Finhâs'ın onu öldürmesi arasında İsrâiloğulla-nndan tâûn nedeniyle ölenler sayıldı. Günün bir kısmında ölenlerin yetmişbin —azaltanlar yirmibin derler— kişi olduğu görüldü. Bu se­beple İsrâiloğullan, kestikleri her hayvanın karnını, kolunu ve yanağını Finhâs oğullarına verirler. Çünkü o, Harbeyi böğrüne dayandırmış, onu kolu ile yakalamış ve yanağına dayamıştır. Bütün mallannın ilk ve en güzellerini de onlara verirler. Zîrâ Finhâs, babası İzâr'ın ilk çocuğuydu. Bel'am İbn Bâûrâ hakkında Allah Teâlâ : «Onlara; âyetlerimizi verdi­ğimiz halde onlardan sıyrılan... o kimsenin haberini anlat... sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» âyetlerini indirmiştir.

«Artık onun hali; o köpeğin hali gibidir ki; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur.» âyetinin anlamında müfessirler ihtilâf etmişlerdir. îbn îshâk'm Salim İbn Ebu Nadr'dan rivayetine göre; Bel'am'ın dili göğsüne sarkmıştır. Bu ifâde ile; onun üstüne varıldığında veya kendi haline bırakıldığında dilini sarkıtıp soluyuşuyla köpeğe benzetilmektedir. Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir : Onun dalâlette devam edip îmâna davetten istifâde etmemiş olmasıyla köpeğin dilini sarkıtıp soluması durumu ay­nıdır. Üstüne yürüsen de, kendi haline bıraksan da her iki halde o dilini sarkıtıp solur. Bel'am da böyledir. Öğüt ve îmâna çağırmaktan veya duadan istifâde etmez. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle bu­yurmaktadır : «Şüphesiz ki, kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.» (Bakara, 6), «Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfi­ret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de Allah onları ba-ğışlamayacaktır.» (Tevbe, 80). Şöyle de denilmiştir : Kâfirin ve münâ-fıkın kalbi; şapıtmıştır, zayıftır, içinde hidâyet yoktur. Çalkantılar için­dedir. Âyette münâfıkm durumu, bu şekilde anlatılmıştır. Bu görüşün benzeri, Hasan el-Basrî ve başkalarından nakledilmiştir.

«Sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» âyetinde Allah Teâlâ pey­gamberi İyEuhammed (s.a.) e şöyle buyuruyor : Sen onlara kıssayı anlat. Belki onlar. Bel'am'ın halini bilen, Allah'ın kendisine öğrettiği ism-i A'zam ile bir şey istediğinde kendisine verilen ve onunla duâ ettiğinde duasına icabet edilirken bunu Rabbına itaatin dışında kullanmış ol­ması; Rahmân'ın taraftarları aleyhine, îmânlı halka, o zamanda Al­lah'ın kulu, elçisi, Kelimi İmrân Oğlu Musa'ya tâbi olanlara beddua etmiş olması sebebiyle, Allah'ın onu saptırması ve rahmetinden uzak­laştırması hususunda cereyan edenleri bilen îsrâüoğullan gibi düşünür­ler. Böylece onlar gibi olmaktan sakınırlar. Allah Teâlâ muhakkak ki onlara ilim vermiş, diğer araplardan onlan ayırmış, üstün kılmış, Mu-hammed (s.a.) in sıfatını onlara vermiştir. Çocuklarını bilip tanıdık­ları gibi onun sıfatlarını bilirler. Ona tâbi ve yardımcı olmaya insan­ların en lâyıkı onlardır. Nitekim peygamberleri bunları kendilerine ha­ber vermiş ve emretmiştir. Bu sebepledir ki onlardan kim kitabında ona muhalefet eder ve gizleyerek Allah'ın kullarına onu bildirmezse; Allah Teâlâ âhiretteki horluğa ilâveten dünyada da onun başına zillet ve horluk getirir.

«Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmeden kavmin misâli kötüdür.» âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : Âyetlerimizi yalan­layan kavmin misâli ne kötüdür. Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başkş, bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş ol­maları, onlar için ne kadar kötüdür. İşte kim, ilim ve hidâyet sahasın­dan çıkar, nefsinin arzusuna yönelir ve şehvetlerine tâbi olursa; o, köpeğe benzer. Onun hali ne kadar kötüdür. Bu sebepledir ki Buhârî'nin Sahîh'inde zikredilen bir, hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bizim için kötü örnek yoktur. Hibesinden dönen, kusmuğundan dönen köpek gibidir. Onlara Allah zulmetmemiştir. Bilakis hidâyete tâbi olmakla, Mevlâ'ya itâattan yüz çevirip imtihan yurduna meylet­meleri, lezzetleri elde etmeye ve arzularına boyun eğmeye yönelmeleri ile bizzat kendileri kendilerine zulmetmişlerdir.[91]

 

178 — Allah; kimi hidâyete erdirirse; odur hidâyete eren. Kimi de saptırırsa; işte onlardır hüsrana uğrayanla­rın kendileri.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah kimi hidâyete erdirmişse; onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırmışsa; muhakkak ki o, hüsrandadır, dalâlettedir ve kaybetmiştir. Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu mânâ İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen şu hadîste geçmektedir : Hamd, Allah'a mahsustur. O'na hamdederiz, O'ndan yardım dileriz, O'ndan hidâyet isteriz, O'ndan bağışlanma dileriz, nefislerimizin kö­tülüklerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah; kimi hi­dâyete eriştirse, onu dalâlete götürecek kimse yoktur. Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun yegâne ilâh olduğuna, ortağı olmadığına şehâ-det ederim. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve el-çisidir. Hadîsin tamâmını İmâm Ahmed, Sünen sahipleri ve başkaları rivayet etmişlerdir.[92]

 

179 — Andolsun ki; Biz, cinn ve insanlardan birçoğu­nu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır; anla­mazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duy­mazlar. Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sapık-tırlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Andolsun ki Biz, cinn ve insanlardan bir çoğunu; cehennem için  (hazırladık) yarattık.  (Cehennem ehlinin amelini işleyeceklerdir.). Allah Teâlâ yara tıklan yaratmak istediğin­de; onlar, olmadan önce ne yapacaklarını bildi ve bunu gökleri ve yeri yaratmazdan ellibin sene önce katındaki kitabda yazdı. Müslim'in Sahîh'inde Abdullah İbn Amr'dan rivayetle zikredilen bir hadîste Allah Hasûlü (s.a.) şöyle- buyurmuştur : Allah Teâlâ, Arş'ı su üzerindeyken, gökleri ve yeri yaratmazdan ellibin sene önce yarattıklarının kaderle­rini takdir etmiştir. Yine Müslim'in Sahîh'inde Âişe Bint Talha'nın tey­zesi, mü'minlerin annesi Hz. Âişe (R. Anha) den rivayet edilen bir ha­dîste Hz. Âişe şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ansârdan bir çocuğun cenazesine çağırılmıştı. Ben : Ey Allah'ın elçisi, ne mutlu ona. Cennet serçelerinden bir serçe. Kötülük işlememiş ve kötülüğe erişmemiş, de­dim. Bundan başka mı olacak ey Âişe? Allah Teâlâ cenneti yarattı ve babalarının sulblerinde iken ona ehil olanları yarattı. Cehennemi yarattı. Ve babalarının sulblerinde iken ona ehil olanları da yarattı, buyurdu. Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen bir hadîste şöyle buyurulur : Sonra ona bir melek gönderilir de şu dört kelimeyi yazması emrolunur: Rızkı, eceli, ameli, mutlu ya da mutsuz (şakî) olduğu. Daha önce de geçtiği üzere Allah Teâlâ Âdem'in soyunu onun sulbünden çıkarıp onları sağcılar ve solcular (ashâb-ı yemin ve ashâb-ı şimal) olarak iki gruba ayırdığında : Şunlar cennet içindir, aldırmam. Şunlar da cehennem içindir, aldırmam, buyurmuştur. Bu hususta ha­dîsler çoktur. Kader meselesi önemli bir konu olduğu için burası onun genişçe anlatılacağı bir yer .değildir.

Allah Teâlâ : «Onların kalbleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar.» buyurur ki, onlar Allah Teâlâ'-nın yaratmış olduğu bu organlarından hiçbir şekilde yararlanmazlar. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Ve kendilerine kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Ne var ki kulakları, gözleri ve kalbleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı.» (Ahkâf, 26), «Sağırdırlar, dilsizdirler, kör­dürler. Onlar artık dönmezler.» (Bakara, 18). Bu, münafıklar hakkın­dadır. Kafirler hakkında ise şöyle buyurur: «Onlar; sağırdırlar, dilsiz­dirler, kördürler, akledemezler.» (Bakara, 171). Onlar, aslında hidâyete karşı kör, sağır ve dilsizdirler. «Şayet Allah, onlarda bir hayır görseydi; onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarım dönerlerdi.» (Enfâl, 23), «Ne var ki, yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de körleşir.» (Hacc, 46), «Rahmân'ı anmaya göz yumana; yanından ayrılmayacak bir şeytânı arkadaş veririz. Şüp­hesiz ki onlar, bunları yoldan çıkarırlar. Bunlar da doğru yolda olduk­larını sanırlar.»  (Zuhruf, 36-37).

«Onlar, hayvanlar gibidirler.» Hakkı işitmeyen, görmeyen, hidâyeti görmeyen bu kimseler; bu duyulanyia sâdece-dünya hayatının dış gö­rünüşünden maişetini te'mîn etmede yararlanan salıverilmiş hayvan­lar gibidirler. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Küfredenleri çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duy­mayan (hayvanlar) a haykıranınki gibidir.» (Bakara, 171). Onların îmâna çağnlmalanndaki halleri; çobanı çağırdığında sâdece sesini işi­ten ve fakat ne dediğini anlamayan hayvanların hali gibidir. Bu se­bepledir ki bunlar hakkında, «Hattâ onlardan daha sapıktırlar.» Duyu­rulmuştur. Zîrâ hayvan, sözünü anlamasa bile —böylelerinin hilâfına— çobanın sürdüğü yere giderler. Zîrâ hayvanlar —kâfirin hilâfına— ya tabiatları veya Allah'ın onları insanların emrine vermiş olmasıyla ne İçin yaratıldıklarım bilirler. Kâfir ise; Allah'a ibâdet ve tevhîd için ya­ratılmış olduğu halde, küfre düşüp Allah'a şirk koşmuştur. Bu sebeple kim Allah'a itaat ederse; âhirette benzeri meleklerden daha şerefli olur. Küfredenlerden de hayvanlar daha iyidir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, «Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sapıktırlar. İşte onlar, gafil­lerin ta kendileridir.» buyurmuştur.[93]

 

180 — En güzel isimler Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sa­panları bırakın. Onlar, yaptıklarının cezalarını görecek­lerdir.

 

Esmâ-i Hüsnâ

 

Ebu Hüreyre  (r.a.)  den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur:

Muhakkak Allah Teâlâ'nm doksandokuz ismi vardır. Kim, onları ezberlerse; cennete girer. O, tekdir, teki sever. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Süfyan İbn Uyeyne kanalıyla... A'rac'dan rivayetle tahrîc etmişlerdir. Hadîsi Buhârî, Ebu Yemmân kanalıyla... Ebu Zinâd'dan rivayet eder. Tirmizî de Cûzcânî kanalıyla ve kendi isnadı ile... Şuayb'-dan rivayetle hadîsin benzerini tahrîc etmiştir. Onda «Teki sever.» kıs­mından sonra şu fazlalık vardır : O, Allah'tır, O'ndan başka ilâh olmayandır. Rahman, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbar, Mütekebbir, Hâlık, Bârî, Musavvir, Ğaffâr, Kahhâr, Vah-hâb, Rezzâk, Fettan, Alîm, Kâbız, Basit, Hafid, Raf i*, Muizz, Müzill, Semi', Basîr, Hakem, Adi, Latîf, Habîr, Halîl, Azîm, Ğafûr, Şekûr, Alîyy, Kebîr, Hafız, Mukît, Hasîb, Celîl, Kerîm, Rakîb, Mücîb, Vâsi', Hakim, Vedûd, Mecîd, Bâıs, Şehîd, Hakk, Vekil, Kaviyy, Metîn, Velî, Hamîd, Muhsî, Mübdî, Muîd, Muhyî, Mümît, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Ahad, Ferd, Samed, Kadir, Muktedir, Mukaddem, Muah­har, Evvel, Âhir, Zahir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Birr, Tevvâb, Müntakim, Afüvv, Rauf, Mâlik, Melîk, Celâl ve İkram sahibi, Muksit, Cami', Ganî, Muğnî, Mâni, Dârr, Nâfi', Nûr, Hâdî, Bedî, Bakî, Vâris, Reşîd, Sabûr. Sonra Tirmizî, hadîsin garîb olduğunu söylemiştir. Hadîs, başka bir kanaldan olmak üzere Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir. Bu hadîs dışında diğer rivayetlerin çoğunda isimlerin zikredildiğini bilmiyoruz. Hadîsi, îbn Hibbân Sahîh'inde Safvân kanalıyla rivayet etmiştir, tbn Mâce ise Sünen'inde başka tarîkten Mûsâ İbn Ukbe kanalıyla... Ebu Hüreyre'den merfû' olarak hadîsi- rivayet etmiş, eksik ve fazlasıyla isimleri yukarda geçtiği şekilde zikretmiştir. Hafızlardan bir cemâatin belirttiğine göre; isimlerin bu hadîste zikredilmesi, idrâc kabîlindendir. (Bu hadîs müdrecdir.) Velîd İbn Müslim ve Abdülmelik İbn Muham-med es-San'ânî'nin Züheyr İbn Muhammed'den rivayetlerine göre; onak ilim ehlinden birçoklarının şöyle dediği ulaşmış : Onlar, bu isimleri Kur'an'dan toplamışlardır. Nitekim Ca'fer İbn Muhammed, Süfyan İbn Uyeyne ve Ebu Zeyd el-Lüğavî'den rivayetle böyle bir hadîs vârid ol­muştur. En doğrusunu Allah bilir..

Sonra bil ki: Esmâ-i Hüsnâ İmâm Ahmed'in Müsned'inde rivayet ettiği şu hadîsin de delaletiyle sâdece doksandokuza hasredilmiş değil­dir : Yezîd İbn Harun'un... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) kanalıyla Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Birisine bir üzüntü isabet ettiğinde; ey Allah'ım, ben senin kulunum. Kulunun oğ­luyum. Cariyenin oğluyum. Alnım (kaderim) elindedir. Senin hükmü­ne göre cereyan etmektedir. Benim hakkımda Senin hükmün adaletli­dir. Kendini isimlendirdiğin veya yaratıklarından birine bildirdiğin ve­ya kitabında indirdiğin veya katında gayb ilmnde kalmasını tercîh et­tiğin ismin hürmetine Kur'an'ı kalbimin bahân, neşesi, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, üzüntümün yokedicisi kılmanı diliyorum, derse; Allah Teâlâ onun hüznünü, üzüntüsünü giderir ve onun yerine ferahlık verir. Ey Allah'ın elçisi, onu öğrenmeyelim mi? denildi de : Evet, onu işiten herkesin öğrenmesi gerekir, buyurdu. Hadîsin bir benzerini İbn Ebu Hatim, İbn Hibbân el-Arabî —Mâliki âlimlerindendir-- «el-Ah-vezîfı Şerh'it-Tirmizî» isimli kitabında, bazılarının kitab ve sünnetten Allah'ın isimlerinden bin ismi topladıklarını zikreder ki en doğrusunu Allah bilir.

Avfî «O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın.» âyeti hakkında İbn Abbâs'm şöyle dediğini rivayet eder : Allah'ın isimleri içinde eğriliğe sapanlar; Lât'a dua etmek suretiyle inkâr edenlerdir. İbn Cüreyc, «O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın.» âyeti hakkında Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder : Onlar, Lât kelimesinin Allah'tan; Uzzâ kelimesinin de Azîz'den türetildiğini ileri sürmüşlerdi. Katâde «Eğriliğe sapanların» şirk koşanların yalanlaması olduğunu söy­lemiştir. Arap dilinde ilhâd kelimesi; adaletten (orta yoldan) ayrılmak, meyletmek, zulmetmek ve sapmak anlamlarına gelir. Kabirdeki lahd'e de kazılma yönünden kıbleye doğru saptığı için bu isim verilmiştir.[94]

 

181 — Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki; onlar hakkı gösterirler ve onunla adaleti uygularlar.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Yarattığımız (ümmetlerden) öyle bi~ ümmet vardır ki; onlar (söz ve amel ile hak üzere kâim olup) hakkı gösterirler (hakkı söylerler, ona çağırırlar) ve onunla hükmederler.» Hadîslerde belirtildiği üzere, âyette zikredilen ümmet; Muhammed ümmetidir. Bu âyetin tefsirinde Katâde'den rivayetle Saîd derki: Bize ulaştığına göre; Allah'ın peygamberi (s.a.) bu âyeti okuduğu zaman: Bu, sizin içindir. Bir benzeri, sizden önceki kavme verilmiştir : «Mûsâ kavminden de bir topluluk vardır ki halkı irşâd ederler ve onunla hük­mederler.» (A'râf, 159) buyurmuştur. Ebu Ca'fer er-Razî, «Yarattıkla­rımızdan öyle bir ümmet vardır ki; onlar, hakkı gösterirler ve onunla adaleti uygularlar.» âyeti hakkında Rebî' İbn-Enes'in şöyle dediğini rivayet eder : Allah Rasûlü (s.a.) : Meryem Oğlu îsâ ininceye kadar muhakkak benim ümmetimden hak üzere kâim olan bir kavim bulu­nacaktır, buyurmuştur.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Muâviye İbn Ebu Süiyân'dan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü  (s.a.)  şöyle buyurmuştur :

Allah'ın emri gelinceye kadar, ümmetimden hakka yardım eden bir grup mutlaka bulunacaktır. Onlardan ayrılanlar ve onlara muhâlefet edenler, onlara zarar vermez. Başka bir rivayette bunların Şam'da olacakları kaydedilmiştir.[95]

 

182  — Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; Biz, on­ları bilmeyecekleri noktadan derece derece helake yak­laştırırız.

183  — Ben, onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Be­nim düzenim çetindir.

 

Allah Teâlâ : «Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; Biz, onları bil­meyecekleri noktadan derece derece helake yaklaştırırız.» buyuruyor. Onlara dünyada nzık ve geçim yollarını açar. İçinde bulundukları du­ruma aldanır ve kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanırlar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de, kendilerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet, ken­dilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince, onları yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar. Ve böylece zulmedenler güruhunun kökü kesilmişti. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur.» (En'âm, 44 - 45) buyururken burada da : «Ben, onlara mühlet veririm. (İçinde bulundukları durumu onlara uzatırım.) Muhakkak ki Benim düzenim (sağlamdır) çetindir.» buyurmuştur.[96]

 

184 — Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşlarında hiç bir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(Şu âyetlerimizi yalanlayanlar) dü­şünmüyorlar mı ki, arkadaşlarında (Muhammed (s.a.) de) hiç bir de­lilik yoktur. (Bilakis o, Allah'ın gerçek elçisidir, hakka çağırır.) O, an­cak apaçık bir uyarıcıdır.» Kalbi ve aklı olup ta akledip anlayacak herkes için bu, son derece açıktır. Nitekim Allah Teâlâ, başKa âyetlerde şöyle buyurur : «Sizin arkadaşınız asla deli değildir.» (Tekvîr, 22), «De ki: Ben, size ancak Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkmanızı, sonra da arkadaşınızda bir delilik olmadığını iyice düşün (üp bilmenizi) öğütlerim. O, ancak şiddetli bir azâb öncesinde sizin için bir uya­rıcıdır.» (Sebe, 46). Allah Teâlâ şöyle diyor : Sizden taassub ve inâddan uzak, Allah'ın huzurunda halisane durmanızı istiyorum. ((İkişer ve bi­rer» toplu halde ve dağınık, teker teker olarak «Sonra düşünün» Al­lah'tan size risâleti getiren şu kişide delilik var mıdır, yok mudur? Şa­yet siz, bunu yaparsanız onun gerçek ve doğru bir elçi olduğunu açıkça anlarsınız.

Katâde İbn Diâme der ki: Bana zikredildiğine göre, Allah'ın pey­gamberi (s.a.) Safa tepesinin üzerinde idi. Kabile kabile seslenerek : Ey falan oğulları, ey falan oğulları, diye Kureyş'lileri çağırmaya başladı ve onları Allah'ın azâb ve musibetlerinden sakındırdı. Onlardan birisi: Sizin bu arkadaşınız delidir. Bırakın sabaha kadar bağırıp dursun; dedi ve bunun üzerine : «Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşlarında hiç bir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.» âyeti nazil oldu.[97]

 

185 — Onlar; göklerin melekûtuna, Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimâ­line hiç bakmazlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?

 

Göklerin ve Yerin Mülkü

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Âyetlerimizi yalanlayan şu kimseler; Allah'ın gökler ve yerdeki hükümranlık ve saltanatına, onlardaki ya­rattıklarına bakıp bunlan düşünüp ibret almazlar mı? Bakıp ibret al­salardı; bunların, eşi benzeri olmayan Allah'a âit olduğunu, ibâdetin ve hâlis dinin ancak kendisine yaraşacağı bir Zâtın fiili sonucu oldu­ğunu bilirler, O'na îmân ederler ve O'nun elçisini doğrularlardı, O'na itâata dönerler, koştukları eşlerden ve putlardan ayrılırlar, ecellerinin yaklaşmış olmasından, küfür üzere helak olmalarından, Allah'ın aza­bına ve elîm cezasına çarpılmaktan korkarlardı.

«Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?» Muhammed (s.a.) in Allah katından getirmiş olduğu bu sözü doğrulamadılarsa; artık Hz. Muhammed'in Allah katından kitabının âyetleriyle getirmiş olduğu korkutma ve sakındırmadan sonra bunlar hangi korkutmadan, hangi sakındırmadan çekinip tasdik edeceklerdir?

İmâm Ahmed'in Hasan İbn Mûsâ, Affân İbn Müslim ve Abdüssa-med İbn Abdülvâris kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mi'râc gecesi yedinci göğe ulaştığım­da; üstüme baktım ve bir de gördüm ki şimşekler ve yıldırımlar var. Bir kavme vardım. Karınları evler gibiydi, ey Cibril, bunlar kim? diye sordum. Bunlar, faiz yiyenlerdir, dedi. Dünya semâsına indiğimde alt taralıma baktım ve toz duman, sesler gördüm. Bu nedir, ey Cibril? diye sordum. Bunlar, şeyâtnlardır. Allah'ın göklerinin ve yerinin melekû-tunu düşünmesinler diye âdemoğullarının gözlerini saptırıyorlar. Şayet bunlar olmasaydı, şaşılacak şeyler görürlerdi, diye cevab verdi. Hadîsin râvîleri içindeki Zeyd İbn Cüd'ân, bazı münker hadîsler rivayet et­miştir.[98]

 

İzahı

 

 

186 — Kimi Allah saptırırsa; onu doğru yola götüre­cek yoktur. O, bunları taşkınlıkları içinde serseri bir halde bırakır.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kimin hakkında dalâlet yazılmışsa onu hiç kimse hidâyete eriştiremez. O kimse kendi nefsine baksa bile, bu ona hiçbir fayda vermez. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Kimin de Allah fitneye düşmesini isterse; onun için senin Allah'a karşı hiçbir şeye gücün yetmez.» (Mâide, 41), «Göklerde ve yerde neler var bir bakın, der. Fakat bunca âyetler ve ihtarlar, inanmayanlar gü­ruhuna fayda vermez.» (Yûnus, 101).[99]

 

187 — Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını so­ruyorlar. De ki: Onun bilgisi, ancak Rabbımın katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayanıaz. Onun ağırlığını gökler de, yer de kaldıramaz. O size ansızın gelir. Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

 

Kıyametin Saati

 

Allah Teâlâ: «Sana kıyameti soruyorlar» buyuruyor ki başka bir âyette de: «İnsanlar sana kıyametten sorarlar...» (Ahzâb, 63) buyur­muştur. Bu âyetin Kureyş hakkında, başka bir rivayette ise yahûdîler-den bir grup hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Birincisi doğı-yya da­ha yakın görünmektedir. Zİrâ âyet, Mekke'de nazil olmuştur. Onlar vuku bulmasını uzak görerek ve varlığını yalanlayarak kıyametin vak­tini soruyorlardı. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «ve : Doğru sözlüyseniz bu tehdîd ne zaman? derler.» (Enbiyâ, 30), «O'na inanmayanlar, çabucak gelmesini isterler. îmân edenler ise, ondan korku ile titrerler. Ve O'nun hak olduğunu bilirler. îyi bilin ki; kıya­met günü hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler.» (Şûra, 18).

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar.» âyetindeki kelimesini şöyle açıklar : Kıyamet ne zaman kopacak? Kıyamet vaktinin başlangıcı olan dünya süresinin sonu ne zamandır?

«De ki: Onun bilgisi ancak Rabbımın katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz.» âyetinde Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne kıyamet vakti kendisine sorulduğu zaman; onun ilmini Al­lah'a havale etmesini emrediyor. Muhakkak ki onun vaktini belirtecek olan ancak O'dur. Onun durumunu açıkça ancak O bilir. Bunu sâdece O bilirken, onun vaktini tâyîn nasıl mümkün olur? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Onun ağırlığım gökler de, yer de kaldıramaz.» buyur­muştur. Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun da Katâde'den rivayetine göre; o. «Onun ağırlığını gökler de, yer de kaldıramaz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Onun ilmi, gökler ve yer halkına ağır gelmiştir. Onlar bilemezler. Ma'mer, Hasan'ın şöyle dediğini nakleder: Kıyamet (veya kıyametin ilmi), gökler ve yer halkına ağır gelir. Dahhak'm İbn Ab-bâs'tan rivayetine göre; o, «Onun ağırlığını gökler de yer de kaldıra­maz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Hiçbir yaratık yoktur ki, kıyamet gününün zararı kendisine erişmesin. İbn Cüreyc, «Onun ağırlığını gök­ler de, yer de kaldıramaz.» âyeti hakkında şöyle der: O geldiği zaman; gök yarılır, yıldızlar saçılır, güneş katlanıp dürülür, dağlar yürütülür ve Allah Teâlâ'nın buyurdukları meydana gelir. İşte onun ağırlığı, bu­dur. İbn Cerîr —'Allah ona rahmet eylesin— e göre burada maksad; kıyamet vaktini bilmenin, gökler ve yer halkına ağır geleceğidir. Ka-tâde de böyle söylemiştir. Bu, onların söylediği gibidir. Nitekim Allah Teâlâ : «O size ansızın gelir.» buyurmuştur. Ağır olması; göklerle yer halkının üzerine gelmesine mâni değildir. En doğrusunu Allah bilir. Süddî der ki: «Onun ağırlığım gökler de, yer de taşıyamaz.» âyetinde şöyle buyuruluyor : O, gökler ve yer arasında gizlenmiştir. Koptuğu zaman dahi onun kopmasını ne bir mukarreb melek ve ne de gönde­rilmiş bir peygamber bilmez.

«O, size ansızın gelir.» Kıyamet onların başına ansızın, onlar ha­bersizken ve gaflet içindeyken kopar. «O, size ansızın gelir.» âyeti hak­kında Katâde der ki: Allah Teâlâ, onun size ansızın gelmesine hük­metmiştir. Bize anlatıldığına göre; Allah'ın peygamberi (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kişi havuzunu tâmîr ederken, kişi hayvanlarını sular­ken, kişi çarşıda malını satar terazisini indirip kaldırırken kıyamet in­sanları sarsar ve yakalayıverir.

Buhârî der ki: Bize Ebu Yemmân'ın... Ebu Hüreyre'den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu gördüklerinde, toptan îmân ederler. İşte o zaman; şayet kişi, önceden îmân etmemiş veya imânından bir hayır kazanma-mışsa, kişiye îmânının fayda vermeyeceği zamandır. İki kişi elbiselerini aralarında açmışlar henüz satamamışlar ve dürememişlerken kıyamet kopacaktır. Kişi, devesinin sütünü sağıp ayrılmışken onu yiyemeden (içemeden) kıyamet kopacaktır. Kişi, yiyeceğini ağzına almış fakat henüz yiyememişken kıyamet kopacaktır. Müslim Sahîh'inde der ki: Bize Züheyr İbn Harb'm... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre —Ebu Hü-reyre hadîsi Allah Rasûlü'ne ulaştırmıştır.— Allah Rasûlü (s.a.) söyle buyurmuştur: Kişi, yeni doğurmuş devesini sağmış ve fakat kabı ağ­zına (içmek üzere) ulaştırmamışken kıyamet kopacaktır. Kişi, havu­zunu sıvamış daha oradan ayrılmamışken kıyamet kopacaktır.

«Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.» âyetinin anlamın­da müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bu âyetin mânâsının —Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiği gibi— şöyle olduğu söylenmiştir: Sen, onu bi­liyormuşsun gibi, sana soruyorlar. Sanki seninle onlar arasında bir dostluk varmış gibi, sanki sen, onların bir arkadaşı imişsin gibi bunu sana soruyorlar. İbn Abbâs der ki: İnsanlar, Hz. Muhammed (s.a.) e kıyameti sorduklarında; öyle bir şekilde sormuşlardı ki; sanki Hz. Mu-hammed'in kendileriyle alay ettiğini sanıyorlardı. Allah Teâlâ da ona; kıyametin ilminin ancak kendi katında olduğunu, kendi ilminde kal­masını tercih ettiğini, ne bir mukarreb meleği ve ne de bir rasûlü ona muttali kılmadığını o vahyetti, bildirdi.

Katâde der ki: Kureyş, Hz. Muhammed (s.a.) e : Seninle aramızda akrabalık var. Kıyametin ne zaman olacağını bize gizlice söyler misin? dediler de bunun üzerine Allah Teâlâ : «Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.» buyurdu. Mücâhid, İkrime, Ebu Mâlik ve Süddî'den de böyle rivayet edilmiştir. Görüşlerden birisi budur. İbn Ebu Necîh ve başkaları kanalıyla Mücâhid'den gelen rivayetlerin sahîh olanında ise o: Sen onu o kadar çok sordun ki; sonunda onun vaktini öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, diye açıklamıştır. Aynı şekilde Dahhâk da «Sanki sen onu biliyormuşsun gibi, sana soruyorlar.» âyeti hakkında İbn Ab­bâs'tan rivayet eder ki şöyle buyurulmuştur : Sanki sen onu biliyor­muşsun gibi. Halbuki sen onu bilmiyorsun. De ki: «Onu ti bilgisi, an­cak Allah katandadır.» Ma'mer bazılarından rivayetle; âyetin bu kıs­mının, «Sanki sen onu biliyormuşsun gibi.» anlamında olduğunu söy­lemiştir. Abdurrahinân İbn Zeyd İbn Eşlem : Sanki sen onu biliyormuşsun gibi. Halbuki Allah Teâlâ onun ilmini yaratıklarından gizle­miştir, demiş ve : «Onun bilgisi, ancak Allah katındadır.» (Lukmân, 34) âyetini okumuştur. Bu görüş; anlam itibariyle birinciden daha çok tercihe şayandır. En doğrusunu Allah bilir. Bu sebepledir ki Allah Teâ­lâ : «De ki: Onun bilgisi, ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.» buyurmuştur.

Yine bu sebepledir ki Cibril (a.s.), bir bedevi şeklinde insanlara dinini öğretmek üzere geldiğinde; Allah Rasûlü (s.a.) nün huzurunda sorup öğrenmek üzere oturmuş. Ona önce İslâm'ı, sonra îmânı, sonra ihsanı sormuş ve nihayet: Kıyamet ne zamandır? demişti. Allah Ra­sûlü (s.a.) ona : Bu hususta sorulan; sorandan daha bilgili değildir, demişti. Onu ben senden daha iyi bilen değilim. Hiç kimse bu konuda kimseden daha bilgili değildir. Hz. Peygamber sonra : «Kıyametin bil­gisi, ancak Allah'ın katındadır.» (Lukmân, 34) âyetini tilâvet buyur­muştur.

Bir rivayete göre ise; Cibril, kıyametin şartlarım sormuş ve Hz. Peygamber ona kıyametin şartlarını açıkladıktan sonra, sâdece —Al­lah'ın bildiği— beş şeyden bahsetmiş ve bu âyeti okumuştur. Bütün bunlarda Cibril her cevabtan sonra; doğru söyledin, demiş ve hem so­ran ve hem de doğrulayan bu kişi sahabenin garibine gitmişti.. Sonra o kalkıp gittiğinde Allah Rasûlü (s.a.) :.Bu Cibril'dir, size dininizi öğ­retmek üzere gelmiştir, buyurmuştur. Bu hadîsin muhtelif tarîklerini, sahîh, hasen ve müsned hadîslerden lafızlarını Sahîh-i Buhârî Şerhi'nin başında zikrettik. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.

Bedevinin birisi, gür bir sesle : Ey Muhammed, diye bağırdığında Allah Rasûlü (s.a.) ona onun sesine benzer bir şekilde; ha? diye ses­lenmişti. Bedevi: Ey Muhammed, kıyamet ne zamandır? diye sormuş, Allah Rasûlü (s.a.) ona : Yazıklar olsun sana, kıyamet mutlaka gele­cektir. Sen ona ne hazırladın? buyurmuş, o : Ben ona çokça namaz ve oruç hazırladım. Fakat Allah'ı ve Rasûîünü seviyorum, demişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) ona Kişi, sevdiği ile beraberdir, buyur­muştu. Müslümanlar bu hadîse sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinme-mişlerdi. Buhârî, Müslim ve başka eserlerde sahabeden bir cemaattan rivayetle bu hadîsin müteaddid tarîkleri vardır. Bu hadîslerde Allah Rasûlü :

Kişi; sevdiği ile beraberdir, buyurmuştur.

îtkân sahibi hafızlardan bir çoğuna göre, bu hadîs mütevâtirdir. Bu hadîs delâlet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) insanların bilmeleri gerekli olmayan bir şey kendisine sorulduğunda, onların hakkında daha önemli olana irşâd buyurmuştur. Nitekim burada, her ne kadar vak­tini kesin olarak biliniyorlarsa da kıyametin gelmesinden önce ona ha­zırlanmayı irşâd buyurmuştur. Bu sebepledir ki Sahîh'inde Müslim -şöyle der: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe ve Ebu Küreyb'in... Âişe (R. Anhâ) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir :

Bedeviler Allan Rasûlü (s.a.) ne geldiklerinde ona kıyameti so-r'arak: Kıyamet ne zamandır? demişlerdi. Hz. Peygamber onlardan en genç olanına bakmış ve : Eğer şu yaşarsa, ona ihtiyarlık ulaşmazdan evvel kıyametiniz kopacaktır, buyurmuştu ki; bununla, onları âhiret yurdunun berzahına kavuşmaya götürecek    ölümlerini kasdetmiştir.

Sonra Müslim der ki: Bize Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe'nin... Enes'den rivayetine göre :

Bir adam, Allah Rasûlü (s.a.) ne kıyameti sordu. Yanında ansâr-dan Muhammed denilen bir çocuk vardı. Allah Rasûlü (s.a.) : Eğer bu çocuk yaşarsa, umulur ki ihtiyarlık buna ulaşmadan kıyamet ko­par, buyurdular. Hadîsi, sâdece Müslim tahrîc etmiştir.

Yine Müslim'in Haccâc îbn Şâir kanalıyla... Enes İbn Mâlik (r.a.) den rivayetine göre :

Bir adam, Hz. Peygamber (s.a.) e : Kıyamet ne zamandır? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) kısa bir süre sustu, sonra önündeki Ezd Şe-nûe kabilesinden bir çocuğa bakarak : Eğer şu yaşarsa ihtiyarlık eriş­meden kıyamet kopar, buyurdu. Enes, o çocuğun kendi akranlarından olduğunu söyler. Yine Müslim'in, Hârûn îbn Abdullah kanalıyla... Enes'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Muğîre İbn Şu'be'nin ço­cuğu (veya kölesi) Rasûlullah ile karşılaştı. Rasûlullah buyurdu ki: İşte şu geciktirilirse ona ihtiyarlık ulaşmadan kıyamet kopar. Buhârî'nin Sahîh'inin Edeb kitabında Amr İbn Âsim kanalıyla... Enes'den riva­yete göre; çöl halkından birisi: Ey Allah'ın elçisi, kıyamet ne zaman? diye sordu. Râvî hadîsi zikretti. Sonunda şöyle dedi: Muğîre îbn Şu'be'­nin bir kölesi uğradı... Ve hadisin tamâmını zikretti. Bu rivayetlerde mutlak olarak zikredilen «Kıyametin kopması», Hz. Âişe (R. Anhâ) hadîsinde zikredilen «Kıyametiniz» kaydına hamledilmelidir.

îbn Cüreyc'in Ebu Zübeyr'den rivayetine göre; o, Câbir İbn Abdul­lah'ı şöyle derken işitmiş : Allah Rasûlü (s.a.) nün vefatından bir ay önce onun şöyle buyurduğunu işittim: Bana kıyameti soruyorsunuz. Onun bilgisi, ancak Allah katındadır. Allah'a yemîn ederim ki; bu gün, yeryüzünde nefes alan hiç bir canlının üzerine yüz sene gelmeyecek­tir. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde İbn Ömer'den bu hadîsin bir benzeri rivayet edilir. İbn Ömer: Allah Rasûlü (s.a.) bununla sâdece bu neslin kesileceğini, sona ereceğini kasdetmiştir, der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyin'in... îbn Mes'ûd (r.a.) dan onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Mi'râca çıkarıldığım gece, İbrahim, Mûsâ ve îsâ'ya rastladım. Kıyametin durumunu müzâkere ediyorlardı. Onun duru­munu, İbrahim fa.s.) e havale ettiler. O; bu hususta benim bir bilgim yok, dedi. Durumu Musa'ya havale ettiler. O; bu hususta benim bir bilgim yok, dedi. Durumu îsâ'ya havale ettiler. O, şöyle dedi: Onun zamanını Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Rabbımın bana ahdine gö­re; muhakkak Deccâl çıkacaktır. Benim yanımda iki değnek (dal) ola­cak. Beni gördüğü zaman, kurşunun eridiği gibi eriyecek. Beni gör­düğü zaman, Allah Teâlâ onu helak edecek. O kadar ki taş ve ağaç : Ey müslüman; arkamda bir kâfir var, gel, onu öldür, diyecek. Allah Teâlâ onları helak edecek. Sonra insanlar, ülkelerine ve vatanlarına dönecekler. İşte o sırada Ye'cûc ve Me'cûc çıkacak. Onlar yüksek yer­lerden sür'atle inecekler ve onların ülkelerini çiğneyecekler. Neye uğ­rarlarsa helak edecek, uğradıkları her suyu içecekler. Sonra insanlar ba­na müracaatla onları şikâyet edecekler. Ben; Allah Teâlâ'ya onlar hak­kında beddua edeceğim. Allah onları helak edip öldürecek. Nihayet yer­yüzü, onların pis kokularından kokuşacak da, Allah Teâlâ bir yağmur indirecek ve yağmur onlann cesedlerini sürükleyip götürecek, nihayet denize atacak.

İmâm Ahmed'in rivayetine göre; Yezîd İbn Hârûn şöyle der : Son­ra dağlar kökünden sökülecek, yeryüzü derinin gerilip uzatıldığı gibi uzatılacak. Sonra İmâm Ahmed, tekrar Hüseyin'in hadîsine döner ve der ki: Rabbımın bana ahdine göre; bunlar olduğunda kıyamet günü, tamamlanmış ve ailesi gece mi yoksa gündüz mü birden bire doğuru-verecek diye bekledikleri hâmile bir kadın gibi olacak. Hadîsin bir ben­zerini İbn Mâce de Bündâr kanalıyla ve kendi senediyle... Avvâm İbn Havşeb'den rivayet etmiştir.

İşte Ülü'1-Azm peygamberlerin büyükleri; onlann katında bile kı­yametin vaktine dâir bilgi kesin olarak mevcûd değil. Onlar dahi du­rumu îsâ (a.s.) nın ahkâmının uygulayıcısı olarak inecek, Mesîh Dec-câl'i öldürecek, Allah Teâlâ onun duası bereketiyle Ye'cûc'u helak ede­cektir. O da Allah Teâlâ'nm kendisine bildirdiklerini haber vermiştir.

İmâm Ahmed der ki; Bize Yahya İbn Ebu Bükeyr'in... Huzeyfe'-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne kıyamet soruldu da şöyle buyurdu : Onun bilgisi Rabbımın kalandadır. Onun vaktini yine ancak O belirtir. Fakat size onun alâmetlerini ve hemen önce olacak şeyleri haber vereceğim : Onun hemen öncesinde fitne ve lıarâc olacaktır. Ey Allah'ın elçisi, fitneyi bildik. Fakat harâc nedir? diye sordular. Habeş dilinde kati (öldürme) dir. İnsanlar arasına bir­birlerini bilmemezlik konulacak da neredeyse kimse kimseyi tanıma­yacak. Hadîsi, bu kanaldan Kütüb-i Sitte sahiplerinden hiçbirisi rivayet etmemiştir.

Vekî' der ki: Bize İbn Ebu Hâlid'in Târik İbn Şihâb'dan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) kıyametin durumunu zikretmeye devam ediyordu ki «Sana kıyametin ne zaman gelip çata­cağını soruyorlar...» âyeti nazil oldu. Hadîsi Neseî, îsâ İbn Yûnus'dan, o ise İsmâîl İbn Ebu Hâlid'den rivayet etmiştir. İsnadı ceyyid ve kuv­vetlidir. Ümmî peygamber, rasûllerin efendisi ve sonuncusu (Allah'ın salâtı ve selâmı onun üzerine olsun) rahmet peygamberi, tevbe pey­gamberi, savaş ve mücâdele peygamberi, Âkıb, Mukaffa (diğer bütün peygamberlerin sonuncusu olarak gelmiş ve seçilmiş), bütün insanların ayaklan altında toplanacağı peygamber olan ve Buhârî'nin Sahîh'inde zikredildiği Enes ile Sehl îbn Sa'd (R. Anhümâ) dan rivayete göre : Kıyamet, şu ikisi gibi iken ben gönderildim, buyurup işaret parmağı ile yanındaki parmağını yanyana getiren Allah Rasûlü'ne dahi Allah Teâl'â kıyametin vakti kendisine sorulduğu zaman onun bilgisini Al­lah'a havale etmesin: emretmiş ve : «De ki: Onun bilgisi, ancak Allah katındadir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler..) buyurmuştur.[100]

 

188 — De ki: Ben kendime Allah'ın dilediğinden baş­ka ne fayda verebilirim, ne de zarar. Eğer ben, gaybı biley^ dim, daha çok hayır yapmak isterdim. Ve bana hiç bir fenalık da dokunmazdı. Ben, sâdece îmân eden bir kavme uyarıcı ve müjdeciyim.

 

Allah Teâlâ : «Eğer ben, gaybı bileydim daha çok hayır yapmak isterdim.» buyuruyor ki Abdürrezzâk, Sevr! kanalıyla bu âyet hakkın­da Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder : Şayet ne zaman öleceğimi bil­seydim, muhakkak sâlih ameller işlerdim. Bunu Mücâhid'den İbn Ebu Necin de rivayet etmiştir. Aynı açıklamayı İbn Cüreyc de getirir. An­cak bu, şüphelidir. Zîrâ Allah Rasûlü (s.a.) nün ameli, cievâmlı idi. Bir rivayette ise : Bir amel işlediğinde ona devam ede'rdi, denir. Onun amel­lerinin hepsi, aynı minval üzereydi. Sanki o, bütün hallerinde Allah'ı görür gibiydi. Elbette başkalarını ölüme hazırlanmaya irşâd buyurma maksadına ma'tûf olanlar müstesnadır ki burada da durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bu hususta sözlerin en güzeli; Dahhâk'm, İbn Abbâs'tan rivayet ettiği şu sözdür. Bir şey satın aldığımda ne ka­zanacağımı bilir, sadece kazancını olan şeyi satardım. Bana hiç bir kötülük dokunmazdı ve bana fakirlik de gelmezdi.

İbn Cerîrj diğerlerinin, bu âyetin anlamı hakkında şöyle dedikle­rini nakleder : Şayet gaybı bilseydim, kıtlık senesi için bolluk senesinde hazırlık yapar, pahalıyı, ucuzu bilir ve ucuzdan onun için hazırlık ya­pardım. Sonra Allah Teâlâ onun, ancak Allah'ın azabından uyarıcı ve mü'minlere cenneti müjdeleyici olduğunu haber vermiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulur :  «İşte Biz bunu (Kur'an'ı) muttakilere müjdeleyesin ve inâdçı kavmi uyarasm diye senin dilinle indire­rek kolaylaştırdık.»  (Meryem, 97).[101]

 

189  — O'dur, sizi bir nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. Eşini örtüp bürüyünce; o, hafif bir yük yüklendi ve onunla bir müddet gider ge­lirdi. Nihayet ağırlaşınca karı koca Rabları olan Allah'a: Eğer bize sâlih bir çocuk verirsen; andolsun ki şükreden-lerden oluruz, diye dua ettiler.

190  — Allah onlara sâlih bir çocuk verince; kendile­rine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Al­lah, onların ortak koştukları şeyden münezzehtir.

 

Tek Bir Nefis

 

Allah Teâlâ burada, bütün insanları ve eşi Havva'yı Âdem (a.s.) den yarattığını sonra insanların o ikisinden çoğalıp yayıldığını haber veriyor. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanı-şasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık. Gerçekten, Allah katında en değerliniz; O'ndan en çok korkanınızdır.» (Hucurât, 13), «Ey insan­lar; sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınızdan korkun...» (Nisa, 1).

Bu âyet-i kerîme'de «Ondan da gönlünün ısınacağı (ve kendisinde huzur bulacağı) eşini vareden.» buyururken, başka bir âyette şöyle bu­yurmuştur : «Kendileri ile huzura kavuşacağınız kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun âyet-lerindendir.» (Rûm, 21). Kan-koca arasındaki sevgiden daha büyük bir sevgi ve ülfet, başka hiç bir çift arasında yoktur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ sihirbazın, hilesi ile kan-koca arasını ayırmaya tevessül edebileceğini zikretmiştir.

«Eşini Örtüp bürüyünce (onunla münâsebette bulununca) o, hafîf bir yük yüklendi.» Bu, hamileliğin başlangıcıdır. Kadın bunda bir acı hissetmez. O ancak bir nutfe, sonra bir kan pıhtısı, sonra da biir çiğnem etdir.

«Onunla bir müddet gider gelirdi.» âyeti hakkında Mücâhid : Onu taşımaya devam etti, demiştir. Bu görüşün benzeri Hasan, İbrahim en-Nehaî ve Süddî'den de rivayet edilmiştir. Meymûn İbn Mihrân ise ba­basından rivayetle : Onu hafif bulurdu, demiştir. Eyyûb der ki: Böyle su olarak devam etti. Onunla kalktı ve oturdu. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: Böylece devam etti de, hâmile olup olmadığım anlayama­maktan şikâyet etti.

«Nihayet ağırlaşınca» yani hamileliği sebebiyle ağırlaşmca. Süddî der ki: Karnında çocuk büyüyünce. Karı-koca Rabları olan Allah'a: Eğer bize sâlih bir çocuk verirsen, diye dua ettiler. Âyetin tefsirinde, İbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk : Bunun bir hayvan olmasından kork* tular, demiştir. Ebu Buhterî ve Ebu Mâlik de : Onun bir insan olmaya­cağından korktular, demiştir. Hasan el-Basrî ise : Eğer bize bir çocuk verirsen, şeklinde açıklamıştır.

«Andolsun ki, şükredenlerden oluruz.» «Allah onlara sâlih bir çocuk verince; kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koş­tular. Allah onların ortak koştukları şeyden münezzehtir.» âyetinde, müfessirler bir çok eser ve hadîs zikretmişlerdir. Biz de bunları zikre­dip içindekileri açıklayacak ve bu husustaki sahîh görüşü peşinden ge­tireceğiz Allah dilerse; ki güvenimiz O'nadır.

İmâm Ahmed Müsned'inde der ki: Bize Abdüssamed'in... Semü-re'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur : Havva doğurduğunda İblîs yaklaştı. Onun çocuğu yaşamıyordu. Çocuğuna Abdülhâris adını koy. Göreceksin yaşayacak, dedi. Havva, çocuğuna Abdülhâris adını koydu ve çocuk yaşadı. Bu, şeytânın telkini ve emri ile oldu. Hadisi bu şekliyle İbn Cerîr de, Mu-hammed İbn Beşşâr ve Bündâr kanalıyla Abdüssamed İbn Abdülvâris'-den rivayet etmiştir. Hadîsi bu âyetin tefsirinde Tirmizî, Muhammed İbn Müsennâ'dan, o da Abdüssamed'den rivayet etmiştir. Tirmizî der ki: Bu; hasen, garîb bir hadîstir. Sâdece Ömer îbn İbrahim'den riva­yetle biliyoruz. Bazıları hadîsi Abdüssamed'den rivayet etmişler ve Hz. Peygamber'e ulaştırmamışlardır. (Rivayetleri merfû' değildir.) Hadîsi Müstedrek'inde Abdüssamed'den merfû' olarak rivayet eden Hâkim; isnadı sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir, der. İmâm Ebu Muhammed İbn Ebu Hâkim de hadîsi tefsirinde Ebu Zür'a er-Râzî kanalıyla... Ömer İbn İbrahim'den merfû' olarak rivayet etmiş­tir. Aynı şekilde Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, tefsirinde bu hadîsi Şaz İbn Feyyaz kanalıyla Ömer İbn İbrahim'den merfû' olarak rivayet etmiştir.

Ben de derim ki: Hadîsin isnadında yeralan Şâz, HilâTdir. Şaz, lâkabıdır. Netice olarak bu hadîs üç yönden illetlidir :

1- Hadîsin râvîsi Ömer İbn İbrahim Basra'lıdır. İbn Maîn, onun güvenilir olduğunu söyler. Ebu Hâkim er-Râzî ise hüccet değildir, de­miştir. Fakat hadîsi İbn Merdûyeh, Mu'temer kanalıyla... Semüre'den merfû' olarak rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

2- Hadîs, Semüre'nin sözü olarak rivayet edilmiştir. Merfû' ola­rak değil. Nitekim İbn Cerîr der ki: Bize İbn Abd'ül-A'lâ'nm... Semüre İbn Cündeb'den rivayetine göre o : Âdemoğluna Abdülhâris adını koy­du, demiştir.

3- Bizzat Hasan bu âyeti başka bir şekilde tefsir etmiştir. Şayet bu hadîs onun yanında Semüre'den merfû' olarak mevcûd olsaydı, baş­ka bir tefsire yönelmezdi.

îbn Cerîr der ki: Bize îbn Vekî'nin... Hasan'dan rivayetine göre; o, «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bu, bazı din sahipleri hakkında olup Âdem hakkında değildir.

Yine İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'nın... Ha­san'dan rivayetine göre; o, «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» âyetini kasdederek : Bununla Âdem'in soyu ve on­dan sonra onlardan şirk koşanlar kasdedilmiştir, demiştir. Yine İbn Ce-rîr'in Bişr kanalıyla... Katâde'den rivayetine göre; Hasan şöyle der­miş : Onlar, yahûdî ve hıristiyanlardır. Allah onlara çocuklar vermiş, onlar da yahûdîleştirmiş ve hıristiyanlaştırmışlardır. Bütün bunlar, Hasan'ın âyeti bu şekilde tefsir ettiğine dâir sıhhatli isnâdlardır. Bu, tefsirlerin (açıklamaların) en güzeli ve âyetin hamledildiği mânâZann en uygunudur. Bütün bunlar, sana gösteriyor ki; yukardaki hadîs sa­habe üzerinde mevkuftur, ve onu kitab ehlinin, Kâ'b, Vehb İbn Mü-nebbih ve başkaları gibi îmân etmiş olanlarından almış olması muhte­meldir. Nitekim ilerde açıklaması gelecektir. Şu kadar var ki biz, ha­dîsin merfû' olması ukdesinden kurtulmuş oluyoruz. En doğrusunu Al­lah bilir.

Bu.hususta vârid olan eserlere gelince : Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr'ın Dâvûd İBh Husayn kanalıyla... İbn Abbas'tân rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Havva, Âdem (a.s.) için çocuklar doğurmuş ve onları Allah'ın kulu sayarak Abdullah, Ubeydullah ve benzeri isimler koy­muştu. Fakat onlara ölüm isabet etmiş ve ölmüşlerdi. İblîs, Havva ile Âdem'e gelmiş ve : Şayet siz, vermiş olduğunuz isimlerden başka bir isim koyarsanız, muhakkak yaşar, demişti. Havva, bir erkek çocuk doğurmuş adını da Abdülhâris koymuşlardı. İşte bu hususta Allah Teâlâ: «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan... Kendilerine verdiği şey hakkın­da Allah'a ortaklar koştular...» âyetlerini indirdi.

İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: Allah Teâlâ'nın : «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. Eşini örtüp bürüyünce; o, hafif bir yük yüklendi ve onunla, bir müddet gider gelirdi.» âyeti Âdem hakkındadır. Havva, hamile kalıp kalmadı­ğından şüphe etmişti. «Nihayet ağırlaşınca karı-koca Rabları olan Al­lah'a : Eğer bize düzgün bir çocuk verirsen; andolsun ki şükredenler--den oluruz.» diye dua ettiler. Şeytân ikisine gelip : Sizin için ne doğa­cak bilir misiniz? Ya da; sizin yavrunuzun hayvan olup olmayacağım biliyor musunuz? diye sordu, bâtılı onlara süsledi. Muhakkak o apaçık bir saptırıcı, dalâlete düşürücüdür. Bundan önce Havva, iki çocuk do­ğurmuş ve ikisi de ölmüştü. Şeytân onlara : Eğer siz, ona benim adımı koymazsanız eksiksiz ve düzgün olarak doğmaz, önceki ikisinin öldüğü gibi o da ölür, dedi. Bunun üzerine çocuklarına Abdülhârîs adını koydu­lar. İşte Allah Teâlâ'nın : «Allah onlara düzgün bir çocuk verince; ken­dilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» kavli ile kasde-dilmiş olan husus budur.

Abdullah İbn el-Mübârek'in Şerik kanalıyla... «Allah onlara düz­gün bir çocuk verince; kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortak­lar koştular.» âyeti hakkında, İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle der : Allah Teâlâ buyurur ki: «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. (Âdem) eşini örtüp bü­rüyünce; o, hafîf bir yük yüklendi.» İblîs —Allah ona la'net etsin — ikisine gelip : Muhakak ben, sizi cennetten çıkaran arkadaşınızım. Ya bana itaat edersiniz, ya da boynuzumu şöyle şöyle yaparım. Senin kar­nını yarar ve (içindekini, hâmile kaldığın şeyi) çıkarırım. Şöyle yapa­rım, böyle yaparım, deyip onlan korkuttu ve şöyle devam etti: Ona Abdülhâris adını koyun. Âdem ve Havva, ona itaat etmemekte diretti­ler de çocuk ölü olarak doğdu. Sonra Havva, ikinci kere hamile kaldı. Şeytân yine ikisine gelip : Ben şöyle şöyle yapan arkadaşınızım. Ya şöyle yaparsınız ya da ben şöyle şöyle yaparım, deyip onları korkuttu. Yine ona itaat etmemekte direndiler ve çocuk ölü olarak doğdu. Sonra Havva üçüncü defa hâmile kaldı ve yine şeytân ikisine gelip onlara daha ön­ce söylediklerini söyledi. Bu sefer onlan çocuk sevgisi kaplayıp (çocuk sevgisi gâlib gelip) ona Abdülhâris adını koydular. İşte Allah Teâlâ'nın : «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular» sözünün maksadı budur. Bu eseri İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Bu hadîsi İbn Abbâs'tan; onun arkadaşlanndan Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve İkrime gibi bir grup ile ikinci tabakadan Katâde, Süddî, Selef ten birçoğu ve haleften bir grup ve müteahhir müfessirlerden çok­luk itibariyle sayılamayacak bir cemâat rivayet etmiştir. En doğrusu­nu Allah bilir ya bu rivayet ehlinden alınmış gibidir. Übeyy İbn Kâ'b'ın rivayetine göre; îbn Abbâs şöyle demiştir: Havva böyle yapmadı da ço­cuğu doğurdu ve çocuk öldü. Sonra yine hâmile kaldı ve şeytân bir ön­ceki söylediğinin aynını söyledi. Havva bunu yapmadı. Sonra üçüncü kere hâmile kaldı ve şeytân kendisine gelip: Ya bana itaat edersin, çocuğun kurtulur; ya da o hayvan olur, dedi. Böylece ikisini korkuttu da ona itaat ettiler.

Bu ifâdelerin, ehl-i kitab'm haberlerinden olduğu —en doğrusunu Allah bilir— açıkça görülmektedir. Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edilen sahîh bir hadiste o: Kitab ehli bize bir şey rivayet ettiklerinde onları ne doğrulayınız, ne de yalanlayınız, buyurmuştur. Onların ha­berleri, üç kısımdır : Bir kısmı var ki Allah'ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden olan bir delilin delaletiyle onun sahîh olduğunu biliriz. Bir kısım da var ki kitab ve sünnetten onun hilâfına delil olmakla ya­lan olduğunu biliriz. Üçüncü bir kısım vardır ki; onlardan bahsedil­memiştir. İşte Allah Rasûlü (s.a.) nün ; İsrâiloğuUarından rivayet edi­niz. Bir beis yok, buyurmak suretiyle rivayetine izin verdiği kısım budur. Onları ne doğrulayınız, ne de yalanlayınız, hadîsiyle doğrulan­mayacak ve yalanlanmayacak olan kısım da budur. İşte bu eser, ikinci veya üçüncü kısımdan olup bunda şüphe vardır. Bunları eğer bir sahâbî veya tabiî rivayet ediyorsa; onun, üçüncü kısımdan olduğuna inanıyor demektir. Bize gelince; biz bu konuda Hasan el-Basrî —Allah ona rah­met eylesin— nin mezhebi üzereyiz. O da şudur : Âyetteki bu ifâdeler­den maksad, Âdem ve Havva değildir. Bunlardan maksad; ancak onun soyundan olan müşriklerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Onların ortak koştukları şeyden Allah münezzehtir.» buyurmuştur.[102]

 

191  — Kendileri —yaratılmışken.— bir şey yaratama­yan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

192  — Halbuki bunlar ne onlara yardım edebilir, ne de kendilerine bir yardımları olabilir.

193  — Onları doğru yola çağırsanız da, size uymaz­lar. Çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.

194  — Allah'tan başka taptıklarınız da sizin gibi kul­lardır. Eğer sâdıklardan iseniz; haydi onları çağırın da si­ze karşılık versinler.

195  — Onların ayakları var mıdır ki onunla yürü­sünler? Elleri var mıdır ki onunla tutsunlar? Gözleri var mıdır ki onunla görsünler? Kulakları var mıdır ki onunla işitsinler? De ki: Çağırın ortaklarınızı da, elinizden gelir­se, bana tuzak kurun ve göz açtırmayın.

196  — Muhakkak ki benim dostum,   kitabı indirmiş olan Allah'tır. Ve O, sâlihleri dost edinir.

197  — O'nu bırakıp taptıklarınız ise, size yardım ede­medikleri gibi kendilerine de yardım edemezler.

198  — Onları hidâyete çağırsanız,    duymazlar bile. Onları sana bakar görürsün, ama görmezler ki.

 

Allah'a Şirk Koşulan Şeylerin Durumu

 

Allah Teâlâ; burada müşrikleri ayıplamakta ve yermektedir. Onlar, Allah ile beraber O'nun dışında eşlere, putlara tapınışlardır. Halbuki bunlar; Allah'ın yaratıklarıdır, yetiştirilmişlerdir, yapılmışlardır. Hiç bir şeye sahip değillerdir, ne zarar ne de fayda verebilirler, kendilerine tapanlara yardım edemezler. Bilakis onlar, cansızdırlar hareket ede­mezler, işitemezler ve göremezler; Onlara tapanlar; kulakları, gözleri, güçleri ve kuvvetleri ile onlardan daha mükemmeldirler. Bu sebepledir ki: «Kendileri —yaratılmışken— bir şey yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?» Tapınılan şeylerden bir şey yaratmayan ve buna güç ye-tiremeyen şey ile mi O'na şirk koşuyorsunuz? buyurmuştur. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Ey insanlar; size bir misâl verilmekte­dir. Şimdi onu dinleyin : Şüphesiz ki sizin; Allah'ı bırakıp ta taptık­larınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Ama sinek onlar­dan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. On­lar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Muhakkak ki Allah; Kuvvet­lidir, Güçlüdür.» (Hacc, 73-74) buyurmak suretiyle, onların ilâhları­nın hepsi toplanmış olsalar da, bir sineği bile yaratmaya güçlerinin yet­meyeceğini haber vermiştir. Bilakis şayet sinek onların yiyeceklerinden küçük bir şey alıp uçsa, bunu ondan kurtarmaya da güçleri yetmez. Sıfatı ve hali böyle olana nasıl olur da rızık versin ve yardım istensin diye ibâdet edilebilir? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Kendileri —yara­tılmışken— bir şey yaratamayan şeyler...» buyurmuştur. Bilakis onlar yaratılmışlar, yapılmışlardır. Nitekim İbrahim Halîl de: «Yonttuğu­nuz şeylere mi tapıyorsunuz?»  (Saffât, 95) demişti.

«Halbuki bunlar ne onlara (kendilerine ibâdet edenlere) yardım edebilir, ne de (kendilerine bir kötülük yapmak isteyenlere karşı) ken­dilerine bir yardımları olabilir.» Nitekim İbrahim Halîl (a.s.) kavminin putlannı kırmış, onlara ağır hakaretler etmişti. Allah Teâlâ : «Nihayet üzerlerine yürüyüp sağıyla vurdu.» (Saffât, 93) âyetinde bunu haber vermektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurur : «Hepsini paramparça edip içlerinden büyüğünü ona baş vursunlar diye sağlam bıraktı.» (En­biyâ, 58). Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye geldiğinde, genç bir müslüman olan Muâz İbn Amd İbn Cemûh ve Mûâz İbn Cebel (r.a.) geceleyin müşriklerin putlarını gizlice alır, onlan kırar, telef eder, kavimleri bu­nunla ibret alsın ve kendi kendilerine dönerek düşünsünler diye onları dul kadınlara yakacak olarak verirlerdi. Kavminin seçkinlerinden olan Amr İbn Cemûh'un bir putu vardı. Ona tapınır ve onu temizlerdi. On­lar, geceleyin o putu tepesi üstüne çevirir, pisliğe bularlardı. Amr İbn Cemûh gelir ona yapılanı görür, yıkayıp temizler ve yanına bir kılıç koyarak : Şundan yardım al, sununla yardımlaş, derdi. Onlar tekrar yaptıklarına dönerler. O da aynı şekilde yapardı. Nihayet bir gün onu aldılar. Ölü bir köpek eniği ile birlikte bir ipin ucuna bağlayıp bir ku­yuya sallandırdılar. Amr İbn Cemûh gelip bunu görünce baktı, anladı ki üzerinde olduğu din bâtıldır, şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki sen, ta'zîm edilen bir ilâh olsaydın; elbette bir köpekle birlikte bir ipte beraber asılı olmazdın. Sonra müslüman oldu, hem de ne güzel müs­lüman. Uhud günü de şehîd edildi. Allah ondan razı olsun ve onu hoş-nûd eylesin. Firdevs cennetini onun durağı kılsın.

«Onları doğru yola çağırsanız da; size uymazlar...» Bu putlar, ken­dilerine duâ edenin duasını işitmezler. Onların yanında onlara duâ eden ile onu atan birdir, eşittir. Nitekim İbrahim (a.s.) : «Babacığım; işit­meyen görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyor­sun?» (Meryem, 42) demişti. Sonra Allah Teâlâ onların (putların) ken­dilerine ibâdet edenler gibi kullar olduklarım, onlar gibi yaratılmış ol­duklarını zikreder. Bilakis insanlar, onlardan daha kâmildirler. Çünkü onlar işitir, görür, elleriyle tutar yakalarlar. Halbuki onlar, bunlardan hiç birini yapmazlar.

«Çağırın ortaklarınızı...» Bana karşı onlardan yardım isteyin, beni bir göz açıp kapayacak kadar bile geri bırakmayın, bütün gücünüzü kullanın. «Elinizden gelirse; bana tuzak kurun ve göz açtırmayın. Mu­hakkak ki benim dostum kitabı indirmiş olan Allah'tır ve O, sâlihleri dost edinir.» Allah bana yeter. O benim yardımcımdır. Ben, O'na da­yanırım ve O'na iltica ederim. Dünyada ve âhirette O'dur benim dos­tum. O, benden sonraki her sâlih kişinin dostudur. Bu, Hûd (a.s.) un kavmi kendisine : «İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış.» dediklerin­de onlara söyledikleri gibidir ki; o şöyle demiştir : «Doğrusu ben, Allah'ı şâhid tutuyorum, siz de şâhid olun ki, sizin Allah'tan başka şirk koş-tuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana, son­ra da hiç müsâade etmeyin. Ben sâdece benim de, sizin de Rabbınız olan Allah'a dayanıp güvendim. Yürüyen hiç bir canlı yoktur ki; O, alnın­dan tutmasın. Elbette doğru yoldadır senin Rabbm.» (Hûd, 54-56). İbrâhîm Halîl de şöyle demişti: «(Neye tapmış olduğunuzu görüyor mu­sunuz? Siz ve geçmiş atalarınız. Doğrusu onlar düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbı müstesna ki O, yaratmıştır beni. Ve beni doğru yola O eriştirir...» (Şuarâ, 75-78). «Hz. İbrâhîm (a.s.) babasına ve kav­mine de şöyle demişti: Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yaratan müstesna şüphesiz ki O, beni hidâyete iletecektir. Ve onu, ardından îmân edeceklere devamlı kalacak bir mîrâs olarak bırakın. Belki artık doğru yola dönerler.»  (Zuhruf, 26-28).

Allah Teâlâ'nın : «Onu bırakıp ta taptıklarınız ise...» âyeti, daha önce geçen kısmı te'kîd içindir. Ancak bu, hitâb sîgası iledir. Orada ise gayb (üçüncü şahıs) sîgası ile idi. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Size yardım edemedikleri gibi, kendilerine de yardım edemezler.» bu­yurmuştur.

Allah Teâlâ'nın : «Onları hidâyete çağırsanız; duymazlar bile. On­ları sana bakar görürsün, ama görmezler ki.» âyeti : «Onları çağırsanız, çağırmanızı işitmezler.» (Fâtır, 14) âyeti gibidir. Allah Teâlâ : «Onları sana bakar görürsün, ama görmezler ki.» âyetinde, «Onlar sana bakar.» buyurmuştur ki; onlar cansız oldukları halde, bakıyormuş gibi tasvir edilmiş, resmedilmiş gözlerle seni karşılar, sana bakarlar. Bu sebep­ledir ki onlara, akıllılara davranıldığı gibi davranmıştır. Zîrâ onlar, in­san gibi tasvir edilmiş resimlerdir. Böylece «Onları sana bakar görür­sün.» âyetinde, onlar hakkında aklı olanlar (akıl sahipleri) hakkında kullanılan zamîr kullanılmıştır. Süddî, burada müşriklerin kasdedildi-ğini söyler ki; Mücâhid'den de bu görüşün benzeri rivayet edilmiştir. Ancak birinci görüş daha evlâ olup İbn Cerîr bunu tercih etmiştir. Ka-tâde'nin kavlî de böyledir.[103]

 

199  — Sen; affı tut,    ma'rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.

200  — Şeytân seni dürtecek olursa; hemen Allah'a sığın. Çünkü O, gerçekten Semî'dir, Alîm'dir.

 

Câhillerden Sakın

 

«Sen; affı tut.» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki : Burada şu anlam kasdediliyor : Onların mallarından sa­na getirdiklerini ve istemeden sana geleni al. Bu hüküm Berâe sûre­sinde sadakaların (zekâtın) farzlan ve açıklamaları inzal olunmazdan önce idi. Bu açıklama SüddTnindir, İbn Abbas'tan rivayetle Dahhâk «Sen; affı tut.» âyetini; fazlasını infâk et, şeklinde tefsir etmiştir. Saîd İbn Cübeyr ise İbn Abbas'tan onun «Sen, af yolunu tut.» âyetinde kelimesinin fazlalık anlamına olduğunu söyle­miştir.

«Sen; affı tut.» âyeti hakkında Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslenı şöyle der : Allah Teâlâ, peygamberine müşrikleri on sene af ve müsa­maha ile karşılamasını emretti. Bilâhare onlara sert davranmayı em­retmiştir. İbn Cerîr bu görüşü tercih eder. Birçoklarının «Sen; affı tut.» âyeti hakkında Mücâhid'den rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir : İnsanların huy ve amellerini fazla araştırmaksızın sen, af yolunu tut. Hişâm İbn Arûbe'nin babasından rivayetine göre; Allah Teâlâ, elçisi (s.a.) ne insanların huylarında af yolunu tutmasını emretmiştir. Başka bir rivayette ise o, şöyle demiştir : Onların huylarından sana yumuşak geleni al.

Buhârî'nin Sahîh'inde Hisara kanalıyla... Abdullah İbn Zübeyr'-den rivayete göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ «sen» insanların huy­larında, «affı tut.» âyetini indirmiştir. Başka bir rivayette hadîsin is­nadı Hişâm kanalıyla... İbn Ömer'den; diğer bir rivayette ise Hişâm kanalıyla... Âişe'den şeklindedir. Bu rivayetlere göre; İbn Ömer ve Âişe de bunun bir benzerini söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Saîd İbn Mansûr'un Ebu Muâviye kanalıyla... İbn Zübeyr'den rivaye­tine göre; o : «Sen, affı tut.» âyeti hakkında : Allah'a yemîn olsun ki, insanların huylarında onlarla birlikte olduğum sürece onların huyla­rında af yolunu tutacağım, demiştir. Bu, görüşlerin en meşhuru olup İbn Cerîr ve İbn Ebu Hâtim'in birlikte rivayet ettikleri şu hadîs de buna şehâdet etmektedir: Bize Yûnus'un... Ümeyy (İbn Rabîa el-Mu-râdî es-Sayrafî) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne : «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.» âyetini indirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Cibril, bu ne­dir? diye sordu. O şöyle dedi: Allah Teâlâ, sana haksızlık edeni bağış­lamam, seni mahrum edene vermeni ve sana gelip gitmeyi kesenlere gitmeni emretmektedir. Hadîsi İbn Ebu Hatim kitabet yoluyla, Ebu Yezîd el~Karâtîsî vasıtasıyla... Şa'bî'den rivayet etmiştir. Ancak her halükârda bu hadîs mürseldir. Muhtelif kanallardan bu hadîse şâhid olacak bir hadîs rivayet edilmiştir. Hadîs Câbir ve Kays İbn Sa'd İbn Ubâde'den merfû' olarak rivayet edilmiş olup her iki hadîsi de İbn Merdûyeh müsned olarak zikreder

İmam Ahmed der ki: Bize Ebu Muğîre'nin... ükbe İbn Âmir (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne kavuş­tum, söze ilk ben başlayıp elini tuttum ve : Ey Allah'ın elçisi, bana amellerin en faziletlisini haber ver, dedim. Şöyle buyurdu : Ey Ukbe, sana gelip gitmeyi kesene git, seni mahrum edene ver, sana haksızlık edenden yüz çevir. Hadîsin bir benzerini Tirmizî de, Ubeydullah İbn Zahr kanalıyla Ali İbn Yezîd'den rivayet etmiş ve hasen olduğunu söy­lemiştir. Ben derim ki: Ali İbn Yezîd ve Şeyhi Kasım Ebu Abdurrah-mân zayıftırlar.

Buhârî der ki: «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüzçe­vir.» âyetindeki kelimesi, ma'rûf anlamındadır. Bize Ebu Yemmân'ın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır : Uyeyne İbn Hasan İbn Huzeyfe geldi ve kardeşi oğlu Hürr İbn Kays —Hz. Ömer'in kendine yakın arkadaş edindiklerinden idi— in yanına müsâfir oldu. Genç olsun, orta yaşlı olsun Kurrâ, Ömer'in meclis ar­kadaşları idiler. Uyeyne, kardeşi oğluna : Ey kardeşim oğlu, senin emir yanında bir merteben var. Bana onun yanına girmek üzere izin iste, dedi. İbn Abbâs şöyle devam ediyor: Hürr, Uyeyne için izin istedi, Ömer ona izin verdi. Ömer'in yanına girdiğinde : Ey, Hattâb'ın oğlu, Allah'a yemîn olsun ki, sen bize çok vermiyor ve aramızda adaletle hük­metmiyorsun, dedi. Ömer, o kadar öfkelendi ki; az kalsın ona bir kö­tülük yapacaktı. Hürr kendisine : Ey mü'minlerin emîri, Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne : «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüz-çevir.» buyurmuştur. Bu ise, câhillerdendir, dedi. Allah'a yemîn olsun ki; Hürr kendisine bu âyeti okuduğunda Ömer niyyetinden vazgeçti. Zîrâ o, Allah'ın kitabına karşı teenni sahibi idi. Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'nın kırâet yo­luyla... Abdullah İbn Nâfi'den rivayetine göre; Salim İbn Abdullah İbn Ömer Şam ahâlîsinin içinde çan bulunan bir kervanına uğramış ve : Muhakkak bu, yasaklanmıştır, demişti. Onlar : Biz bunu senden daha iyi biliriz. Mekruh olan, ancak büyük çıngırak çanıdır. Ama bunun gi­bisinde bir beis yoktur, dediler de Salim sustu ve : «Câhillerden yüz-çevir.» dedi.

Buhârî'nin; örf kelimesi, ma'rûf anlamınadır sözünü, Urve İbn 2ü-beyr, Süddî, Katâde, İbn Cerîr ve bir çokları açıkça belirtmişlerdir. İbn Cerîr'in naklettiğine göre; şöyle denilirmiş : &jU-_» . \ij\t-_?* Ü^t^üJy) Örf, arif ve arife kelimeleri hep ma'rûf anlamındadır. İbn Cerir söyle devam eder : Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne, kullarına ma'rüfu em­retmesini buyurmuştur ki; bunun içine bütün taâtlar girer. Ona câhil­lerden yüzçevirmesini de emretmiştir. Bu, her ne kadar peygamberi (s.a.) ne bir emir ise de zulmedip haddi aşmaları ihtimâline binâen ya­ratıklarını terbiyeden ibarettir. Değilse bu, Allah'ın haklarından vâcib olan bir hakkı bilmeyenden yüzçevirme; Allah'a küfreden ve O'nun bir­liğini bilmeyeni bağışlama değildir. Zîrâ onlar, müslümanlara düşman­dırlar.

Saîd İbn Ebu Arûbe, «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüz çevir.»? âyeti hakkında Katâde'nin şöyle dediğini nakleder : Bu, Al­lah'ın peygamberi (s.a.) ne emrettiği ve irşâd buyurduğu huylardır.

Âlimlerden birisi şöyle der : İnsanlar iki kısımdır: Bir kısım, iyilik edenlerdir. Onların ihsanından sana geleni al. Ona gücünün yeteceğin­den fazlasını ve onu sıkıştıracak olanı yükleme. İkinci kısım, kötülük sahipleridir. Onlara ma'rûfu emret. Eğer sapıklık üzere devam eder, sana karşı gelir ve bilgisizlikte ısrar ederlerse, ondan yüzçevir. Belki bu, onun hilesini geri çevirir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöy­le buyurur : «Sen, kötülüğü en güzelle defet. Onların nitelendirmekte olduklarım Biz çok daha iyi biliriz. Ve de ki: Rabbım; şeytânların kış­kırtmalarından sana sığınırım. Rabbım, onların huzurunda bulunmalanndan sana sığınırım.» (Mü'minûn, 96-98), «İmlikle kötülük bir ol­maz. Sen, fenalığı en iyi şekilde sav. O zaman göreceksin ki; seninle ara­sında düşmanlık bulunan kişi, yakın bir dost gibi oluvermiştir. Bu, an­cak sabredenlere vergidir. Ve bu, ancak o büyük hazzı tadanlara ver­gidir. Şeytân seni bir vesvese ile dürtecek olursa; Allah'a sığın. Doğ­rusu O, Semî', Alîm olanın kendisidir.» (Fussilet, 34 - 36). Bu sûrede ise: «Şeytân seni dürtecek olursa; hemen Allah'a sığın. Çünkü O, gerçekten Semî'dir, Alimdir.» buyuruyor. Bu üç âyet; A'râf, Mü'minûn ve Secde sûrelerinde bulunmaktadır, dördüncüsü yoktur. Allah Teâlâ bunlarda insanlardan âsî olanlara ma'rûf ile, en güzel olanıyla muamelede bu­lunma yolunu gösteriyor. Allah'ın izni ile bunlar kişiyi içinde bulundu­ğu temerrüd ve isyandan alıkoyacaktır. Bu sebepledir ki: «O zaman gö­receksin ki; seninle arasında düşmanlık bulunan kişi yakın bir dost gibi oluvermiştir.» (Fussilet, 34)- buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ, cin şey­tânlarından kendisine sığınılma yolunu gösteriyor. Zîrâ onun kötülüğü­nü senden bir insan engelleyemez. Muhakkak ki o, senin helakini ve bütünüyle yok olmanı istemektedir. Zîrâ o, senin için ve senden önceki atalann için apaçık bir düşmandır.

İbn Cerîr : «Şeytân seni dürtecek olursa...» âyetinin tefsirinde der ki: Şeytândan, senin câhillerden yüz çevirmeni engelleyecek ve seni onlara karşılık vermeye sevkedecek bir öfke gelirse «Hemen Allah'a sı­ğın.» Onun dürtmesinden hemen Allah'a sığınıp O'na iltica et. «Çünkü O, gerçekten Semî'dir.» Çünkü Allah; şeytânın dürtmesinden dolayı senin kendisine sığındığını, câhilin sana karşı bilgisizliğini, onun dürt­mesinden dolayı kendisine olan ilticayı, yaratıkların diğer sözlerini en iyi işitendir. O'na hiç bir şey gizli kalmaz. Şeytânın dürtmesinin sen­den neleri alıp götürdüğünü ve yaratıklarının diğer işlerini en iyi bi­lendir.

Abdurrahnıân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve cahillerden yüzçevir.» âyeti nazil olduğunda; Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Rabbım; öfke halinde nasıl davranalım? dedi de Allah Teâlâ: «Şeytân seni dürtecek olursa; hemen Allah'a sığın. Çünkü O, gerçek­ten Semî'dir, Alîm'dir.» âyetini indirdi.

Ben de derim ki: İstiâze'nin başında da geçen bir hadîste şöyle anlatılır : İki kişi Hz. Peygamber (s.a.) in huzurunda birbirlerine söv­müşler ve biri diğerine o kadar kızmış ki burun delikleri öfkeyle açılıp kapanmaya başlamış. Allah Rasûlü (s.a.) : Ben öyle bir kelime biliyo­rum ki; şayet onu söyleseydi kızgınlığı mutlaka giderdi: «Mel'ûn şey­tândan Allah'a sığınırım.» buyurdu. Bu kelime o kişiye söylendi de : Ben,  deli  değilim.   (Bende  bir delilik yoktur),  dedi.     Âyette  geçen

 ) kelimesi fesâd anlamınadır. Bu fesâd; ister bir öfke ile, ister başka bir sebeple meydana gelmiş olsun farketmez. Allah Teâlâ bir âyette : «Kullarıma de; en güzel olanı söylesinler. Doğrusu, şeytân ara­larını açmak ister...» (İsrâ, 53) buyuruyor. Âyetteki keli­mesi kötülükten sığınmadır. kelimesi ise, hayır istemede (Allah'a) sığınma anlamında kullanılır.

Biz, bu tefsirin başında istiâze ile ilgili hadîsleri vermiştik. Burada tekrânna gerek görmüyoruz.[104]

 

201  — Muhakkak ki takvaya erenler;   onlar şeytân tarafından bir vesveseye uğrayınca, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki (gerçeği) görürler.

202  — Kardeşleri    ise onları azgınlığa    sürüklerler. Sonra da (yakalarını) bırakmazlar.

 

Allah Teâlâ burada emrettiklerine itaat eden, yasakladıklarını ter-keden muttaki kullarım zikrediyor. Onlar : «Şeytân tarafından bir ves­veseye uğrayınca, iyice düşünürler.» Âyette geçen kelime­sini diğerleri şeklinde okumuşlardır ki bu hususta bir de hadîs vârid olmuştur. Her ikisinin de meşhur kırâet olup aynı anlamda olduğu da, aralarında fark bulunduğu da söylenmiştir. Bazıları bu ke­limeyi Öfke, ile, bazıları da günâha niyyet ile, diğer bazıları da günâh işlemekle tefsir etmişlerdir. İşte bu müttakî kişiler, şeytân tarafından bir vesveseye uğratıldıklarında : «(Allah'ın, azabını, bol sevabını, va'-dini, tehdidini) düşünürler.» Tevbe eder, Allah'a iltica eder ve kısa,yol-dan O'na dönerler de «Bir de bakarsın ki (gerçeği) görürler.» Doğru yola girerler ve içinde bulundukları durumdan uzaklaşırlar.

Burada Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh'in zikrettiği bir hadîsi ve­relim : O der ki: Muhammed İbn Amr'ın... Ebu Hüreyre (r.a.) den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: Kendisinde delilik (cinnet) olan bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : Ey Allah'ın elçisi; Allah'a duâ et de bana şifâ versin, dedi. Hz. Peygamber : Dilersen Allah'a duâ ede­yim sana şifâ versin, dilersen sabret ve senin hakkında hesâb görme­sin, buyurdu. Bunun üzerine kadın : Bilakis sabrederim de üzerime hesâb olmasın, dedi. Bu hadîsi, Sünen sahiplerinden bir' çoğu rivayet et­mişlerdir. Onlarda yeralan hadîsin ifâdeleri şöyledir : Kadın : Ey Al­lah'ın elçisi; ben sar'aya tutuluyorum, rüsvây oluyorum. Allah'a duâ et de bana şifâ versin, dedi. Hz. Peygamber : Dilersen Allah'a duâ ede­yim sana şifâ versin. Dilersen sabret, cennet senin olsun, buyurdu. Bu­nun üzerine kadın: Bilâkis sabredeyim de cennet benim olsun. Fakat Allah'a duâ et de ben rüsvây olmayayım, (üstüm başım açılmasın.) dedi. Hz. Peygamber ona duâ etti de artık üstü başı açılmaz oldu. Ha­dîsi Hâkim de Müstedrek'inde tahrîc etmiş, Buharı ve Müslim'in şart­larına göre sahîh olduğunu, ancak Buhârî ile Müslim'in tahrîc etme­diklerini söylemiştir.

Hafız İbn Asâkir; tarihinde Amr İbn Câmi'nin hal tercümesinde anlatır ki; bir genç, mescidde çokça ibâdet ederdi. Bir kadın ona âşık olup kendine davet etti. Kadın ısrar edince sonunda genç, onunla bir­likte eve gireyazdı. Ve : «Muhakkak ki, takvaya erenler; onlar şeytân tarafından bir vesveseye uğrayınca, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki (gerçeği) görürler.» âyetini hatırladı ve bayılıp düştü. Sonra ayıldı ve tekrar bayılarak öldü. Ömer gelip babasına ta'ziyede bulundu. Gecele­yin dcfnedilmişti. Ömer gidip yamndakilerle birlikte kabri üzerinde namaz kıldı sonra ona : Ey genç; «Rabbının huzurunda durmaktan kor­kan kimseye iki cennet vardır.» (Rahman, 46) diye nida etti. Genç, kabrin içinden ona şöyle cevab verdi: Ey Ömer; Rabbım cennette o ikisini bana iki kere verdi. «Muhakkak ki saçıp savuranlar, şeytânlarla kardeş olmuşlardır.» (İsrâ, 27) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere «Onların (insanlardan olan şeytân) kardeşleri (onlara tâbi olanlar, on­lara kulak verip dinleyenler, onların emirlerini kabul edenler) ise on­ları azgınlığa sürüklerler. (Şeytânlar onlara günâhlar için yardım edip günâhları onlara kolaylaştırıp süslerler.)» İbn Kesîr âyette geçen (   r+>j£j   )  kelimesinin kökünün;    fazlalık, fazlalaştırma, arttırma

anlamında olduğunu söyler. Buna göre anlam şöyle oluyor : Onların az­gınlıklarını, yani bilgisizlik ve beyinsizliklerini artırırlar.

«Sonra da (yakalarım) bırakmazlar.» Şeytânlar yardım eder. İn­sanlar, bunları yapmalarında asla kusur etmezler. Nitekim Ali İbn Ebu Talha, «Kardeşleri ise onları azgınlığa sürüklerler, sonra da (yakala­rını) bırakmazlar.» âyeti hakkında İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakle­der : Ne insanlar işlemekte oldukları kötülüklerde kusur eder, geri du­rur ve ne de şeytânlar onları bundan alıkoyar. Avffnin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre; o, «Kardeşleri ise onları azgınlığa sürüklerler, sonra da (yakalarını) bırakmazlar.» âyetinde kasdedilenlerin, cinler olduğunu söylemiştir. Onlar, insanlardan  olan  dostlarına  fısıldarlar

«Sonra da (yakalarını) bırakmazlar.» Böyle yapmaktan bıkıp usanmaz­lar. Süddî ve diğerleri de böyle demişlerdir. Şeytânlar, insanlardan olan dostlarına yardımcı olur, kötülükte onlara destek olmaktan asla usan­mazlar. Zîrâ bu; onların seciyesi, tabiatıdır. Bunda asla zaaf göstermez ve ara vermezler. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Bilmiyor musun ki, kâfirlerin üzerine onları kışkırtan şeytânlar gönderdik.» (Meryem, 84) buyurmuştur. İbn Abbâs ve başkaları ise burayı şöyle anlamaktadırlar : Onları ma'siyetlere sürüklerler.[105]

 

203 — Onlara bir âyet getirmediğin zaman, derler ki: Sen, bir tane yapsaydın ya? De ki: Ben, ancak Rab-bımdan bana vahyolunana uyarım. Bu, Rabbımızdan göz­leri açacak delillerdir. îmân eden bir kavim için hidâyet ve rahmettir.

 

Bu Kur'an

 

((Sen, bir tane yapsaydın ya?» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan ri­vayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Bir tane olsaydın ya? Başka bir se­ferinde ise : Bir tane yapsaydın ya? demiştir.

İbn Cerîr der ki: Abdullah İbn Kesîr'den, onun da Mücâhid'den rivayetine göre; o, «Onlara bir âyet getirmediğin zaman, derler ki: Sen, bir tane yapsaydın ya?» âyeti hakkında şöyle demiştir : İrticalen, dü­şünmeden ve hazırlanmadan bir tane yapsaydın ya? Onlar dediler ki: Sen, onu kendinden çıkarsan ya. Katâde, Süddî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiş olup İbn Cerîr bu görüşü tercih et­miştir. Avfî ise İbn Abbâs'tan buranın anlamını: Allah Teâlâ'dan bir tane alsaydın ya? şeklinde rivayet etmiştir. Dahhâk da burayı şöyle anlamaktadır: Sen, bir tane alıp gökten getirseydin ya?

«Onlara bir âyet getirmediğin zaman...» âyetindeki ( öVI ) ke­limesi, mucize ve harikulade şey anlamındadır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Dilersek, onlara gökten bir âyet indiririz de ona bo­yunları eğik kalır.»' (Şuarâ, 4) buyurmuştur. Onlar, Rasûlullah (s.a.) a : Bizim görmemiz ve inanmamız için âyetler (mucizeler) istemede kendini zorlaşan, yorsan ya? diyorlardı. Allah Teâlâ da ona şöyle buyur­muştur : «De ki: Ben, ancak Rabbımdan bana vahyolunana uyarım.» Ben, Allah Teâlâ'dan istemem. Ben, ancak O'nun bana emrettiğine tâbi olur, O'nun bana vahyettiğine itaat ederim. Eğer bir âyet (mucize) gönderirse, onu kabul ederim. Eğer vermez ise ben, kendiliğimden baş­layıp istemem. Ancak Allah'ın bu hususta bana izin vermesi müstes­nadır. Muhakkak O, Hakîm'dir, Alîm'dir.

Sonra onlara bildiriyor ki; muhakkak bu Kur'an; mucizelerin en. büyüğü, delâletlerin en açığı, hüccet ve beyyinelerin en doğrusudur. Şöyle buyurur: «Bu, R'abbınızdan gözleri açacak delillerdir. îmân eden bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.»[106]

 

İzahı

 

 

204 — Kur'an okunduğu  zaman ona derhâl kulak verin ve susun ki, merhamet olunasıniz.

 

Kur'an Okunurken

 

Allah Teâlâ Kur'an'ın insanlar için onlann gözlerini açacak delil­ler, hidâyet ve rahmet olduğunu zikrettikten sonra Kureyş müşrikle­rinin : «Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapm.» (Fussilet, 26) derken yaptıkları gibi değil de, bir ta'zîm ve ihtiram olmak üzere okunması esnasında susmayı emretmiştir. Bu emir, imâmın açıktan okuduğu farz namazlarda daha kuvvetlidir. Nitekim Müslim'in Sahîh'in-de Ebu Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den rivayet ettiği bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : İmâm, ancak kendisine uyulması içindir. Tekbîr aldığında susu­nuz, okuduğu zaman susunuz, buyurmuştur. Sünen sahipleri bu ha­dîsi.Ebu Hüreyre'den rivayet ederler. Müslim îbn el-Haccâc hadîsi (Ebu Hüreyre hadîsini) sahîh kabul etmiş fakat kitabında tahrîc etmemiştir. İbrâhîm İbn Müslim el-Hicrî'nin Ebu İyâz'dan, onun da Ebu Hüreyre'­den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Namazda konuşurlardı. «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin...» ve diğer âyet nazil oldu da susmakla emrolundular.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Birbirimize namazda iken; falancaya selâm, fa­lancaya selâm, diye selâm verirdik. Bunun üzerine : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun ki merhamet olunasınız.» âyeti geldi. Yine İbn Cerîr'in Ebu Küreyb kanalıyla... Beşîr îbn Câbir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : İbn Mes'ûd namaz kıldı ve bazıla­rının imâmla- beraber okuduklarını işitti. (Namazını bitirip) ayrıldı­ğında şöyle dedi: Anlamanızın zamanı gelmedi mi? Akletmenizin za­manı gelmedi mi? Emredildiğiniz üzere «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» Yine İbn Cerîr'in Ebu Sâib kanalıyla... Zührî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bu âyet, ansârdan bir genç hakkında nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) ne zaman bir şey okursa o da okurdu. Bunun üzerine : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti nazil oldu. İmâm Ahmed ve Sünen sahiple­rinin Zührî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetlerinde, Allah Rasûlü (s.a.) cehren okuduğu bir namazı bitirmiş ve : Biraz önce benimle be­raber sizden birisi okudu mu? buyurmuştu. Bir adam : Evet ey Allah'ın elçisi, dedi. Allah Rasûlü : Ben diyorum, bana ne oluyor ki ben Kur'an okurken bir başkası bana okuma ile gâlib geliyor? (Bana ne oluyor ki Kur'an okumama müdâhele ediliyor?) buyurdu da insanlar Allah Ra­sûlü (s.a.) nün cehren okuduğu namazlarda onunla birlikte okumak­tan vazgeçtiler. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu söylerken Ebu Hatim er-Râzî sahîh olduğunu söylemiştir. Abdullah İbn el-Mübârek'in Yû-nus'dan, onun da Zührî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : İmâmın cehren okuduğu (namazlarda) imâmın arkasındaki okumaz. Sesini onlara işittirmese dahi imâmın okuması onlara yeter. Fakat onlar imâ­mın cehren okumadıklarında kendi kendilerine gizlice okurlar. İmâmın arkasında olan hiç kimsenin imâmın cehren okuduğu namazda onunla birlikte —ne açıkça ve ne de içinden— okuması doğru değildir. Allah Teâlâ : «Kur'an okunduğu zaman, ona derhâl kulak verin ve susun ki, merhamet olunasmız.» buyurmuştur. Ben de derim ki: Bu, âlimlerden bir grubun mezhebidir ki kırâetin cehri olduğu namazda imâmın ceh­ren okuduklarında imâma uyan kişinin ne Fâtiha'yı ve ne de başka âyeti okuması vâcib değildir. Bu İmâm Şafiî'nin iki görüşünden biri­sidir. İmâm Mâlik'in mezhebi de böyledir. Ahmed İbn Hanbel'den de daha önce serdettiğimiz delillerden dolayı böyle bir rivayet nakledil­miştir. İmâm Şafiî yeni kavlinde der ki: İmâmın sustuğu sıralarda sâ­dece Fâtiha'yı okur. Bu, sahabe, tâbün ve onlardan sonrakilerden bir grubun kavlidir. Ebu Hanîfe ve Ahmed îbn Hanbel der ki: Ne açık ve ne de gizli okunan namazda imâma uyan kimseye kırâet vâcib değildir. Bunda delilleri: Kimin imâmı varsa imâmın kırâeti onun için kıraettir, hadîsidir. İmâm Ahmed bu hadîsi Müsned'inde Câbir'den merfû' olarak rivayet etmiştir. -Bu hadîs İmâm Mâlik'in Muvatta'ında, Vehb İbn Key-sân'dan rivayetle Câbir üzerinde mevkuftur. Bu, daha sıhhatlidir. Bu konu başka yerde daha genişçe anlatılmıştır. İmâm Ebu Abdullah el-Buhârî bu konuya başlı başına bir eser tahsis etmiş ve bu eserinde imâma tâbi olan kimseye gizli, açık okunan namazlarda kırâetin vâcib oldu­ğu görüşünü tercih etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'tan rivayetine göre; «Kur'an okun­duğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» emri, farz namazlarda­dır. Bu açıklama, Abdullah İbn Muğaffel'den de rivayet edilmiştir. İbn Cerîr der ki: Bize Humeyd İbn Mes'ade'nin... Talha İbn Ubeydullah İbn Küreyz (veya Keriz) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bir yâiz va'zederken; Ubeyd İbn Umeyr ve Atâ İbn Ebu Rebâh'ın konuş­tuklarını gördüm ve : Zikri dinlemez misiniz, va'dedilenin size vâcib olmasını istemez misiniz? dedim. Bana baktılar, sonra konuşmalarına döndüler. Ben, sözümü tekrarladım. Bana baktılar ve sözlerine döndü­ler. Ben, üçüncü kere sözümü tekrarladım. Bana baktılar ve : O ancak namazdadır. «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve su­sun.» dediler.

Süfyân es-Sevrî'nin Ebu Hâşim İsmail İbn Kesîr'den, onun da Mü­câhid'den rivayetine göre; o, «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti hakkında : Bu, namazdadır, demiştir. Aynı şekilde birçokları bunu Mücâhid'den rivayet etmişlerdir. Abdürrezzâk'm Sevrî'den, onun Leys'den, onun. da Mücâhid'den rivayetine göre; o : Kişi namaz dışında okurken konuşulmasında bir beis yoktur, demiştir. Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, İbrâhîm en-Nehaî, Katâde, Şa'bî, Süddî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'in de söylediklerine göre; burada kasdedilen susma, namazdadır. Şu'be'nin Mansûr'dan, onun da İbrâ­hîm İbn Ebu Hurre'den rivayetine göre; o, Mücâhid'i bu âyet hakkın­da şöyle derken- işitmiş : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» Bu, cum'a günü namaz ve hutbededir. İbn Güreye de Atâ'dan bunun bir benzerini rivayet etmiştir. Hüşeym'in Rebî İbn Su-beyh'den, onun da Hasan'dan rivayetine göre; o : Bu, namazda ve zikir (hutbe) sırasındadır, demiştir. İbn Mübârek'in Bakiyye kanalıyla... Saîd İbn Cübeyr'den rivayetine göre; o, «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Susmak kurbân, ramazân ve cum'a günleri ve imâmın cehren okuduğu namaz­lardadır, İbn Cerîr de burada maksadın, imâmın arkasında ve hutbe halinde olduğu görüşünü tercih etmiştir. Abdürrezzâk'm Sevrî kana­lıyla... Mücâhid'den rivayetine göre; o, imâm bir korku âyetine veya bir rahmet âyetine rastladığında arkasında olanlardan birinin herhan­gi bir şey söylemesini hoş karşılamaz ve : «Susunuz.» dermiş. Mübarek İbn Fudâle de Hasan'dan rivayetle : Kur'an'a (Kur'an okunan bir yere) oturduğun zaman Kur'an için sus, demiştir. İmâm Ahmed der ki : Bize Hâşim oğullarının kölesi Ebu Saîd'in... Ebu Hüreyre (r.a.) den riva­yetine göre Allah Rasûlü   (s.a.) :  Kim, Allah'ın kitabından bir âyete kulak verir (dinler) se onun için kat kat sevâb yazılır. Kim onu (Al­lah'ın kitabından bir âyeti) okursa, kıyamet günü kendisi için bir nûr olur, buyurmuştur. Hadîsi sadece İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— rivayet etmiştir.[107]

 

İzahı

 

 

205  — Rabbmi; içinden yalvararak ve korkarak, yük­sek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Ve gafillerden olma.

206  — Muhakkak   ki   Rabbının   katmdakiler,   O'na kulluk etmekten asla büyüklenmezler. O'nu teşbih eder­ler ve yalnız O'na secde ederler.

 

Rabbını Zikret

 

Allah Teâlâ günün başında ve sonunda : «Güneşin doğuşundan ev­vel ve batışından önce Rabbını hamd ile tesbîh et.» (Kâf, 39) âyeti ile ibâdeti emrettiği gibi, burada da bu vakitlerde kendisini zikretmeyi emretmektedir. Bu, İsrâ (Mi'râc) gecesi beş vakit namaz farz kılınma­dan önceydi. Bu âyet, Mekke'de nazil olmuştur.

Allah Teâlâ: «İçinden yalvararak ve korkarak...» buyuruyor ki Rabbım içinden korkarak ve ümid ederek açık olmayan bir sesle zikret. Bu sebepledir ki: «Yüksek olmayan bir sesle.» buyurmuştur. Yüksek sesle ve cehren olmayan zikir, müstehabtır. Bu sebepledir ki Allah Ra-sûlü (s.a.) ne : Rabbımız yakın mıdır ki fısıldayalım; yoksa uzak mıdır ki ona bağıralım? diye sorduklarında; Allah Teâlâ : «Kullarım sana Beni sorarsa, şüphesiz ki, Ben çok yakınım. Bana duâ edince Ben, o duâ ede­nin duasına karşılık veririm.» (Bakara, 186) âyetini indirmiştir. Bu-hârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den rivayetine gö­re; o, şöyle demiştir : İnsanlar, seferlerden birinde yüksek sesle duâ et-tüer de Hz. Peygamber (s.a.) onlara :

Ey insanlar; kendinize acıyın Siz sağıra veya ğâib'e duâ etmiyor­sunuz. Sizin kendisine duâ ettiğiniz; en iyi işiten, en iyi görendir, bu­yurdu. Bu âyetten maksadın, «Namazında sesini yükseltme de, gizleme de. İkisi arasında bir yol bul.» (İsrâ, 110) âyetindeki gibi olması da mümkündür. Müşrikler Kur'an'ı işittiklerinde ona, onu indirene ve onu getirene söverlerdi. Allah Teâlâ da müşrikler bunu yapamasmlar diye cehren okunmamasını emretti. Ancak kişi, arkadaşlarına işittirmeye­cek kadar da gizlice okumasın. Açıkla gizli arasında bir yol tutsun. Ni­tekim bu âyet-i kerîme'de de : «Yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret ve gafillerden olma.» buyurmuştur. İbn Cerîr ve ondan önce Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bu âyetten maksadın şöyle olduğunu iddia etmişlerdir : Kur'an dinleyen kişi; Kur'an'ı dinlerken bu şekilde (alçak sesle, içinden) zikirle emredilmiştir. Ancak bu yorum, âyette em­redilen susmaya münâfîdir. Sonra burada maksad; susmanın —daha önce geçtiği üzere— namaada veya namaz ve hutbede olmasıdır. Yine ma'lûmdur ki o esnada susmak, gerek cehren ve gerekse sırren olsun dil ile zikirden daha faziletlidir. İbn Cerîr ve Abdurrahmân İbn Zeyd tbn Eslem'in söylediklerine tâbi olunmamıştır. Bilakis burada maksad gafillerden olmamaları için kullan sabah akşam çokça zikre teşviktir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, gece ve gündüz hiç fütur getirmeden Al­lah'ı tesbîh eden melekleri övmüş, ve : «Muhakkak kf Rabbmm katın-dakiler; O'na küllük etmekten asla büyüklenmezler...» buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın melekleri bu sıfatla zikretmiş olması, ancak tâat ve ibâdetlerinin çokluğunda onlara benzemeye çalışılması içindir. Yine bu sebepledir ki meleklerin Allah'a secdeleri zikredildiğinde burada secde konulmuş, meşru' olmuştur. Nitekim bir hadîste şöyle buyurulur: Me­leklerin Rablan katında saf tuttukları gibi saf tutmaz- mısınız? Onlar, ilk safları tamâmlar" ve safları sıklaştınrlar. İcmâ' ile bu âyet, hem okuyana ve hem de dinleyene secdenin vâcib olduğu Kur'an'daki secde­lerin ilkidir. İbn Mâce'nin Ebu Derdâ'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre o, bu âyeti Kur'an'ın secdeleri içinde say­mıştır.

Hamd ve minnet, Allah'a mahsûstur.[108]

 

 



[1] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2901-2902

[2] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2902-2904

[3] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2905

[4] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2905-2906

[5] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2906

[6] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2914-2915

[7] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2916-2917

[8] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2917

[9] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2918-2920

[10] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2920

[11] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2921

[12] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2922

[13] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2923-2924

[14] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2925

[15] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2925-2928

[16] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2928-2930

[17] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2930-2931

[18] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2931-2935

[19] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2935-2937

[20] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2937-2938

[21] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2943

[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2944

[23] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2945

[24] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2946-2947

[25] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2948-2951

[26] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2952-2953

[27] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2954-2955

[28] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2955-2959

[29] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2963-2965

[30] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2965-2967

[31] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2967-2968

[32] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2968-2977

[33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2977-2979

[34] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2984-2985

[35] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2988-2989

[36] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2994-2995

[37] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2995-3002

[38] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3003-3004

[39] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3005

[40] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3006-3008

[41] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3009-3012

[42] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3014-3019

[43] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3019-3020

[44] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3020-3021

[45] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3021-3022

[46] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3022-3023

[47] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3023-3024

[48] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3025

[49] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3026

[50] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3027-3028

[51] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3028

[52] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3036-3037

[53] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3038

[54] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3039-3040

[55] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3040-3042

[56] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3043-3044

[57] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3044-3045

[58] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3045

[59] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3046

[60] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3046

[61] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3047-3048

[62] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3048-3049

[63] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3054-3056

[64] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3064-3065

[65] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3066

[66] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3067-3072

[67] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3073

[68] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3074-3075

[69] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3075

[70] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3076

[71] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3077-3082

[72] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3082-3083

[73] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3084-3085

[74] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3085-3086

[75] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3087-3088

[76] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3088-3089

[77] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3089-3090

[78] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3091-3093

[79] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3094-3095

[80] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3096-3103

[81] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3103-3106

[82] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3106-3107

[83] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3108

[84] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3108-3109

[85] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3110-3114

[86] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3114-3115

[87] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3116-3118

[88] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/3119

[89] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3131-3138

[90] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3144-3152

[91] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3161-3168

[92] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3161

[93] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3168-3170

[94] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3170-3172

[95] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3172-3173

[96] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3173

[97] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3173-3174

[98] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3174-3175

[99] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3179-3180

[100] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3180-3187

[101] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3187-3188

[102] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3188-3192

[103] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3193-3196

[104] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3196-3200

[105] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3200-3202

[106] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3202-3203

[107] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3209-3212

[108] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3215-3216