MÜSNED

EBU HANİFE

(Arapça Türkçe Tahric ve İzahı)

 

 

 

 

 

 

 

Salih ÖZBEY

 

 

 

 

 

 

 

KISALTMALAR

a.g.e                 Adı geçen eser.

a.g.y.                 Adı geçen yayın

(s.a.s)                Sallallahu Aleyhi ve Sellem

bsm.                Basılmıştır  

b.                     Bin, İbn

bint                  Binti

bkz.                  Bakınız.

çev.                  Çeviren

Doç.                   Doçent

H.                    Hicri

c.                     Cilt, cüz.

(c.c)                  Celle Celâlühû

Hz.                   Hazret

Nşr:                 Neşreden

Ktb.                 Kütüphanesi

M.                    Milâdî

Mad.                Maddesi, Madde

M.Ö.                Milattan Önce

M.S.                 Milattan Sonra

ö.                     Ölüm tarihi

Prof.                Profesör

(r.a)                  Radıyallahû anh

(r.anha)             Radıyallahû anha

(rha)                 Rahmetullahi aleyh

s.                     Sayfa

Trc.                  Tercüme

v.                     Vefatı,Vefat tarihi

vr.                    Varak

vs.                    ve saire

y.y.                               Yüzyıl

vd.                   ve devamı.

vs.                    vesaire

Yay.                 Yayınevi.

yz.                    Yazma.

ty.                     Tarih yok

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

Takdim…………………………………….                     3

Ebu Hanife Hayatı Ve Eserleri……………….                 3

İman, İslam ve Kader BÖLÜM܅…………                  7

İlim BÖLÜM܅…………………………..                    37

Temizlik BÖLÜM܅……………………..                     43

Namaz BÖLÜM܅………………………                     57

Zekat BÖLÜM܅……………………..                          119

Oruç BÖLÜM܅………………………             123

Hac BÖLÜM܅………………………                          133

Nikah BÖLÜM܅……………………                           153

Rada (Süt Kardeşliği) BÖLÜM܅……                           169

Boşanma BÖLÜM܅………………                              173

Nafaka BÖLÜM܅…………………                             181

Evlatlık ve Köle BÖLÜM܅………                                183

Yemin BÖLÜM܅………………..                                 187

Hudud BÖLÜM܅………………..                                191

Cihad BÖLÜM܅………………..                                  205

Alış Veriş BÖLÜM܅…………..                        211

Rehin BÖLÜM܅……………………                           227

Şufa’ BÖLÜM܅……………………                             229

Ziraat BÖLÜM܅……………………                           233

Fazilet BÖLÜM܅…………………..                            237

Ümmetin Fazileti BÖLÜM܅……………..                   257

Yiyecek ve İçecek BÖLÜM܅…………..                       263

Giyinme BÖLÜM܅………………….                          287

Tıp BÖLÜM܅………………………                           293

Edeb BÖLÜM܅…………………..                              301

Rikak BÖLÜM܅……………………….                      319

Cinayet BÖLÜM܅………………..                               323

Hükümler BÖLÜM܅…………………..                       327

Fitne BÖLÜM܅……………………………….          335

Tefsir BÖLÜM܅………………………                       339

Kıyamet BÖLÜM܅……………………………          351

Vasiyet BÖLÜM܅…………………………                 353

KAYNAKÇA………………………………..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKDİM

 

Herşeyi yoktan var eden sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Yüce Allah’a sonsuz hamd eder, İlahi emir ve hükümleri bize ulaştırmakla Allah tarafından görevlendirilen Hz.Muhammed (s.a.s)’e ve onun aline ve ashabına dün, bugün ve yarın da onun ve ashabının yolunda gidenlere selat selam olsun.

Elinize sunduğumuz bu kitap; İmam-i Azam Ebû Hanife (rah.aleyh)’in, mezhebine kaynak olarak aldığı hadislerin mecmuu (toplamı)dır. Konu başlıklarını mümkün mertebe izah etmeye ve ayetlerle pekiştirmeye çalıştım. Her hadisi Arapça ve Türkçe metinleriyle mümkün mertebe tahricini yapmaya ve şerhlerini yaparken özellikle Hanifi mezhebini ve diğer mezheplerin fıkhından istifade etmeye çalıştım. Bazı hadisleri sebeb-i vurud ile tamamladım. Açıklamaya gerek duyulmayan hadisleri olduğu gibi bıraktım. Hüküm ihtiva eden hadisleri farklı mezheblerin görüşünü de alarak konunun daha iyi anlaşılmasına çaba sarf ettim. Bütün bunlara rağmen hatasız olduğumuzu iddia etmeden hatasız tek kitabın ancak Allah’ın kitabı Kur’an olduğuna inanıyor ve eksikliklerimiz için Allah’tan affımızı değerli okuyucularımızda da haklarını helal etmelerini eksiklikleri öz eleştiri ile bize ulaştırmaya çalışmalarını canı gönülden temenni ediyorum. Bu naçiz çalışmanın hayırlara vesile olmasını diliyor, okuyanların da hayırlı amellerde bulunmalarına vesile olmasını niyaz ediyorum. Emeği geçen Z.KILIÇ, M.KALKAN, Y.SÖĞÜTÇÜ M.K. Yıldırım’a ve herkese teşekkür ederim. Herşeyin en iyisini bilen şüphesiz ALLAH’tır.

 

 

 

 

 

 

EBU HANİFE KİMDİR?

Ebu Hanife  (asıl adı Numan bin Sabit bin Zutadır), 699 yılında Kufe’de doğup, 767'de Bağdat'ta öldürüldü. Müslümanlar tarafından ehl-i sünnet itikadının lideri kabul edilir. Hanefi Mezhebinin kurucusudur. Müslüman inancında olanların %45-50'i Hanefi mezhebindedir.

Babasının adı, Sabit'tir. İran'ın ileri gelenlerinden bir zatın soyundan olup, Faris oğullarındandır. Dedesi Zuta'nın, İslam dinini kabul ettiği, babası Sabit'in, Hz. Ali ile görüştüğü, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını aldığı rivayet edilir.

Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberlemiş ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv, şiir ve edebiyatını öğrenmiştir. Gençliğinin ilk yıllarında Eshab-ı kiramdan Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile bin Eska’yı, Sehl bin Saide’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüştür. Bunlardan hadis dinlemiştir.

İmam-ı Şabi’nin tavsiyesiyle ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başlamıştır. İmam-ı A’zam önce kelam ilmini, iman ve itikadı ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrenmiştir. Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başlamıştır. Hammad’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam etmiştir.

Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi.

Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır, ondan sonra da Silsile-i aliyyeden olan Cafer-i Sadık'dan öğrendi. Eshab-ı kiramdan İbni Abbas’ın ilmini, Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, Hz. Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi. Böylece, Eshab-ı kiramdan İbni Mesud ve Hz.Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiinden öğrendi.

İmam-ı A’zam, İslam dinine yaptığı hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde İslam fıkhının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.

İmam-ı A’zam, fıkhı; leh ve aleyhte olanı bilmek, tanımak diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tespit etmek için, Edille-i şeriyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ı kerim, Sünnet (Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı Ümmet (Eshab-ı kiramın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukaha (hükmü verilmiş meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme bağlamaktır.

İmam-ı A’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi veya fetvasının takrir edilmesi, yahut da cevabı bulunmak üzere mevzu (konu) edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa baş vururdu. Önce Kur’an-ı kerime bakar, hükmü aranan meselenin işaret yoluyla, iktiza yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabı varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için Kur’an-ı kerimde delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa İcma-ı Ümmete bakardı. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü bildirirdi. Şayet sırasıyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman Kıyasa başvurur ve meseleyi çözerdi.

İşte İmam-ı A'zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle yaptığı uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile Müslümanların ibadetlerinde ve diğer işlerinde İslamiyet'e doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi” denildi.

Talebelerine verdiği dersleri ise mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla imam-ı A’zam'ın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri tespit edilmiştir.

İmam-ı A’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen fırkalarla mücadele etmiştir. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi.

İmam-ı A’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamber'den naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi.

İlmi Kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Yakub bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi âlimlerdir.

İmam-ı A’zam’ın derslerinde çözülen fiili ve nazari fıkhi meselelerin sayısı altıyüzbini aştığı rivayet edilir. İmam-ı Matüridi ondan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazmıştır. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır. İmam-ı A’zam ticaretle de uğraşırdı.

Vefatı

İmam-ı A'zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine karışmamıştır. İkinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mensur bu yüzden İmam-ı A'zamı hapsettirip işkence yaptırmış ve zehirleterek öldürtmüştür.

Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında gördüklerini söylemişler ve kabrini ziyaret ederek, onun şânının yüceliğini dile getiren rivayetler anlatmışlardır. “Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifinin, İmam-ı A’zam için olduğunu islam âlimleri bildirmiştir. Çünkü o tarihte İmam-ı A’zam gibi bir büyük vefat etmişti. Mezhebi, İslam âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi İmam-ı A’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirmiştir. Bkz: İmam-ı Azam Ebû Hanife Külliyesi

Eserleri

Ebu Hanife'nin eserleri pek çok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir.

* Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı a’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.

* El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakikat Kitabevi tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve İmam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.

* El-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı a’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır.

* Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açıklanmıştır.

* Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır.

* Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır.

* Kaside-i Numaniyye

* El-Asl

 

 

 

 

 

 

 

 

İMAN, İSLAM VE KADER BÖLÜMÜ

(29 Hadis)

 

İman: Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma; Allah'a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)’ın Allah'ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma.[1]

İslam: Teslim olmak, müslüman olmak, İslâm dinine girmek, sulh yapmak, para peşin mal veresiye selem akdi yapmak. Yedinci Milâdî yüzyılın başlarında, Mekke'de Hz. Muhammed'in kendisine davet ettiği semâvî tevhîd dininin adı. "Sil" kökünden "esleme"nin mastarı. Sonuna şeddeli "yâ" ve yuvarlak "te" harfleri getirilerek elde edilen "İslâmiyyet" şeklindeki yapma mastarı (mastar-ı ca'lî), tek başına kullanılınca son tevhîd dini olan "İslâm Dini"ni ifade eder.

Kader: "Ka-de-re" kökünden gelen kader; lugatta; "ölçü, ölçme, miktar, bir şeyi ölçerek belirli bir ölçüye göre yapmak, onu takdir ederek tayin ve tahsis etmek", anlamlarına gelir. Rağıb el-İsfehanî'ye göre "kader ve takdir" bir şeyin miktarını ve sınırını bildirir.[2]

 

عَنْ اَمِيرِالْمُؤمِنِينَ اَبىِ حَفْصٍ عُمَرَابِنِ الْخَطّاَبِ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  يَقُولُ إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا أَوْ إِلَى امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ .

 

 

1- Emirel Müminin Ebi Hafsa Ömer İbni el-Hattâb'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Allah'ın Resulü (s.a.s) buyurdu ki:

“Ameller niyetlerle ölçülür. Ve herkes niyetine göre kar­şılığını alır. Bu nedenle, Hicreti Allah ve Resulüne olan kişinin- muhacir­liği Allah'a ve Resülüllah’a, ulaşacağı dünya (nimetine) veya nikâhlıyacağı kadın için hicret eden kimsenin de hicreti onlardan birinedir.” [3]

 

İzahı

Niyeti; ibâdet ederken yalnızca Allah'a yaklaşmak kasdi ile kalbin Allah'a yönelmesi diye tanımlayabiliriz. Niyet ayrıca kesin irâde şeklinde de tanımlanabilir.

Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Oysaki onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmekten başkasıyla emrolunmadılar.”[4]

İşte bu ayet, ibadetlerde niyetin şart olduğunun delilidir. Çünkü ihlas, kalbin amelleri arasındadır. Ondan başkasının değil de yalnızca Allah'ın rızası ancak kalb ile istenir.[5]

Ebu Dâvud şöyle demiştir: "Hz. Peygamberden beşyüz bin hadis yazdım. Bunlardan hükümler konusunda dörtbin sekizyüz hadis seçtim. Zühd ve takvâya dair hadislere gelince; onları kitabıma almadım. Bir kimseye bunlardan dini için aşağıdaki dört tanesi yeter: 1) Ameller niyetlere göredir. 2) Helâl ve haram açıklanmıştır. 3) Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri bırakması müslümanlığının güzelliğindendir. 4) Sizden biriniz, kendisi için sevip arzu ettiği şeyi mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz hadisleridir."[6]

Niyet öyle bir özelliğe sahiptir ki, âdetleri, ibadete çeviren bir ilaç ve bir mayadır. Yine niyet ölü olan şeyleri ihya eden, hayatı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve yine, niyette öyle bir özellik vardır ki, günahı sevaba ve sevabı günaha dönüştürür.. Demek ki, niyet bir ruhtur.[7] 

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " جَاءَ جِبْرِيلُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي صُورَةِ شَابٍّ عَلَيْهِ ثِيَابٌ بِيضٌ ، فَقَالَ : السَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَعَلَيْكَ السَّلَامُ ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أَدْنُو ؟ فَقَالَ : ادْنُهْ ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، مَا الْإِيمَانُ ؟ قَالَ : الْإِيمَانُ بِاللَّهِ ، وَمَلَائِكَتِهِ ، وَكُتُبِهِ ، وَرُسُلِهِ ، وَالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ . قَالَ : صَدَقْتَ ، فَعَجِبْنَا لِقَوْلِهِ : صَدَقْتَ ، كَأَنَّهُ يَدْرِي ! ثُمَّ قَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، فَمَا شَرَائِعُ الْإِسْلَامِ ؟ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِقَامُ الصَّلَاةِ ، وَإِيتَاءُ الزَّكَاةِ ، وَصَوْمُ رَمَضَانَ ، وَغُسْلُ الْجَنَابَةِ . قَالَ : صَدَقْتَ ، فَعَجْبِنَا لِقَوْلِهِ : صَدَقْتَ ، كَأَنَّهُ يَدْرِي ! ثُمَّ قَالَ : فَمَا الْإِحْسَانُ ؟ قَالَ : أَنْ تَعْمَلَ لِلَّهِ كَأَنَّكَ تَرَاهُ ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ . قَالَ : صَدَقْتَ . قَالَ : فَمَتَى قِيَامُ السَّاعَةِ ؟ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ . فَقَفَّى ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : عَلَيَّ بِالرَّجُلِ ، فَطَلَبْنَاهُ ، فَلَمْ نَرَ لَهُ أَثَرًا ، فَأَخْبَرْنَا النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : ذَلِكَ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ ، جَاءَكُمْ يُعَلِّمُكُمْ مَعَالِمَ دِينِكُمْ " .

 

2- Abdullah b. Mesud (r.a)’un şöyle dediği rivayet olundu:

“Cibril (a.s), genç bir adam kılığında Hz. Peygamber’e geldi. Ashabdan hiçbiri onu tanımadı. Üzerinde beyaz bir elbise vardı.

“Selam sana ey Allah’ın elçisi” dedi.

Peygamber (s.a.s.) de onun selamını aldı. Genç tekrar konuştu:

“Ey Allah’ın elçisi, dedi. Yaklaşabilir miyim?”

Peygamber (s.a.s.):

“Yaklaş.” buyurdu.

Genç yaklaşarak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ta yanına gelip, diz kapaklarını (O’nun diz kapaklarına dayadı). Ellerini Resulullah’ın dizlerine koydu ve sordu:

“Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?”

Hz. Peygamber cevap verdi:

“İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayır ile şer (her şeyin) Allah’ın takdiri ile olduğuna inanmaktan ibarettir.”

Genç:

“Doğru söylüyorsun”, dedi.

Onun “doğru söylüyorsun” demesine hayret ettik, sanki bunları biliyormuş gibiydi.

Genç yine Peygamber (s.a.s.)’e:

“Ey Allah’ın Resulü, İslam’ın temelleri nelerdir?” diye sordu.

Hz. Peygamber buna şu cevabı verdi:

“Namaz kılmak, zekat vermek, ramazan ayında oruç tutmak ve cünüplükten temizlenmektir.”

Genç:

“Doğru söylüyorsun”, dedi.

Bunları sanki bilmiyormuş gibi Hz. Peygamberi tasdik etmesine hayret ettik. Bundan sonra genç:

“İhsan nedir?” diye sordu.

Peygamber (s.a.s.):

“Allah’ı görür gibi kendisi için amel etmendir. Çünkü sen onu görmesen de O seni görür.” buyurdu.

“Kıyamet saati ne zamandır?” diye sordu.

Peygamber (s.a.s.):

“Bu konuda, kendisine sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir.” cevabını verdi ve genç kalkıp gitti.

Hz. Peygamber, “onu bana getirin” deyince, aradık, fakat hiçbir şey göremedik ve gelip Hz. Peygamber’e durumu bildirdik. O zaman bize:

“O Cebrail’dir, dininizin esaslarını öğretmek üzere size geldi.” buyurdu.[8]

 

İzah

Bu hadis-i şerif İslam dininin temel şartlarını ortaya koymaktadır. İbn-i Dakîku’l-Îd (r.a) şöyle demektedir: “Bu, çok önemli bir hadistir. Yerine getirilmesi gereken zahir ve bâtın bütün amelleri kapsamaktadır. Şeriat'ın bütün ilimleri buna râcidir ve bundan dallanıp budaklanmaktadır. Çünkü bu hadis, bütün Sünnet bilgisini toplamış ve ihtiva etmektedir. O adetâ Sünnet'in anası gibidir. Fatiha sûresinin Kur'ân'ın manalarını topluca ihtiva ettiğinden dolayı “Kur'ân'ın anası” adını alması gibi. [9]

 

عَنْ عَطَاءٍ ، أَنَّ رِجَالًا مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدَّثُوهُ : أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ رَوَاحَةَ كَانَتْ لَهُ رَاعِيَةٌ تَتَعَاهَدُ غَنَمَهُ ، وَأَنَّهُ أَمَرَهَا تَتَعَاهَدُ شَاةً ، فَتَعَاهَدَتْهَا حَتَّى سَمِنَتِ الشَّاةُ ، وَاشْتَغَلَتِ الرَّاعِيَةُ بِبَعْضِ الْغَنَمِ ، فَجَاءَ الذِّئْبُ ، فَاخْتَلَسَ الشَّاةَ وَقَتَلَهَا ، فَجَاءَ عَبْدُ اللَّهِ ، وَفَقَدَ الشَّاةَ ، فَأَخْبَرَتْهُ الرَّاعِيَةُ بِأَمْرِهَا فَلَطَمَهَا ، ثُمَّ نَدِمَ عَلَى ذَلِكَ ، فَذَكَرَتْ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَعَظَّمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَلِكَ ، وَقَالَ : " ضَرَبْتَ وَجْهَ مُؤْمِنَةٍ ! فَقَالَ : إِنَّهَا سَوْدَاءُ لَا عِلْمَ لَهَا ، فَأَرْسَلَ إِلَيْهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَأَلَهَا : أَيْنَ اللَّهُ ؟ فَقَالَتْ : فِي السَّمَاءِ ، قَالَ : فَمَنْ أَنَا ؟ قَالَتْ : رَسُولُ اللَّهِ ، قَالَ : إِنَّهَا مُؤْمِنَةٌ ، فَأَعْتِقْهَا ، فَأَعْتَقَهَا "

 

3-Atâ, Peygamber (s.a.s.)'in ashabından bazı kimselerin kendisine şöyle dediklerini rivayet etti:

Abdullah bin Revâhe'nin davar güden bir kadın çobanı vardı. Abdul­lah, “Bu davarların içerisinde bir koyuna özellikle iyi bakmasını çobana söylemişti. Çobanda gereğince ilgilenmiş, koyun iyice etlenmiş ve yağ­lanmıştı. Bir gün Çoban diğer koyunlarla, meşgul olduğu sırada, kurt ge­lerek, gizliden koyunu kapıp öldürmüştü. Daha sonra Abdullah geldi. Ko­yunun yok olduğunu gördü. Çoban O'na olanları anlattı. Bunun üzerine ço­banı tokatladı. Fakat yaptığına, pişman oldu. Bunu Peygamber (s.a.s.)'e anlat­tı. Hz. Peygamber, bunun bu davranışını çok ağır buldu.”

Ve Ona:

“İnanan bir kadının yüzüne vurdun,” diye çıkıştı. Abdullah:

“O, Allah'ı tanımaz bir zencidir,” diye cevap verdi. Bunun üze­rine Hz. Peygamber, kadını getirtti. Ve ona:

“Allah nerededir?” diye sorunca, kadın:

“Göktedir,” dedi.

“Ben kimim?”

“Allah'ın elçisi,” diye cevap verince,

“İşte kadın mü'minedir, derhal azad et,” emrini verdi. Abdullah da ona hürriyetini verdi.[10]

 

İzah

Sahabeden biri, bir koyunun kaybına sebep olan Habeşli cariyesini fena halde döver. Sonra vicdan azabı duyarak pişman olur. Olayı Resûlullah (s.as) 'a anlatarak -zaten mü'mine bir câriye âzâd etmeyi nezretmiş olduğundan- bu cariyeyi mü'mine sıfatıyla âzâd edip edemiyeceğini öğrenmek ister. Resûlullah (s.a.s), huzuruna getirttiği cariyeye ALLAH'tan başka ilâh olmadığına şehâdet edip etmediğini sorar, câriye; ya Arapçayı iyi konuşamadığından ya da daha önce yemiş oduğu şiddetli dayaktan ve Resûlullah (s.a.s)'ın huzuruna çıkarılmış olmanın verdiği korku ve heyecandan (gerçek sebebi rivayetlerden netleştiremiyoruz) dolayı ancak parmağı ile semâya işaret ederek ALLAH'ın birliğine şahadetini anlatmaya çalışır. Resûlullah (s.a.s)'ın peygamberliğini itiraf için de parmağını önce o'na, sonra semâya yöneltir. Yani "Sen ALLAH'ın elçisisin" demek ister. (İşaretin bu mânâsı Ebu Hureyre (r.a) hadisinde açıkça ifade edilmiştir.) Resûlullah (s.a.s) da cariyenin bu karşılıklarından, onun putperest olmadığı, muvahhid olduğu sonucuna varır ve kanaatini izhar eder.[11]

 

عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : كُنَّا جُلُوسًا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ لِأَصْحَابِهِ : " انْهَضُوا بِنَا نَعُودُ جَارَنَا الْيَهُودِيَّ ، قَالَ : فَدَخَلَ عَلَيْهِ ، فَوَجَدَهُ فِي الْمَوْتِ ، ثُمَّ قَالَ : أَتَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ ؟ فَنَظَرَ إِلَى أَبِيهِ ، فَلَمْ يُكَلِّمْهُ أَبُوهُ ، فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : أَتَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ ، فَنَظَرَ إِلَى أَبِيهِ ، فَقَالَ لَهُ أَبُوهُ : اشْهَدْ لَهُ ، فَقَالَ الْفَتَى : أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : الْحَمْدُ لِلَّهُ الَّذِي أَنْقَذَ بِي نَسَمَةً مِنَ النَّارِ " ، وَفِي رِوَايَةٍ ، أَنَّهُ قَالَ ذَاتَ يَوْمٍ لِأَصْحَابِهِ : انْهَضُوا بِنَا نَعُودُ جَارَنَا الْيَهُودِيَّ ، قَالَ : فَوَجَدَهُ فِي الْمَوْتِ ، فَقَالَ : أَتَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قَالَ : أَتَشْهَدُ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ ؟ قَالَ : فَنَظَرَ الرَّجُلُ إِلَى أَبِيهِ ، قَالَ : فَأَعَادَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَوَصَفَ الْحَدِيثَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ إِلَى آخِرِهِ عَلَى هَذِهِ الْهَيْئَةِ إِلى قَوْلِهِ : فَقَالَ : أَشْهَدُ أَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْقَذَ بِي نَسَمَةً مِنَ النَّارِ .

 

4- İbn-i Büreyde'nin babası şöyle rivayet etti:

(Biz birgün) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında oturuyorduk. Arkadaşlarına

“Kalkınız, beraberce komşumuz hasta yahudiyi sormağa gidelim.” buyurdular.

Peygamber (s.a.s.), hastanın yanına vardığında, onu can çekişmekte buldu ve hatırını sorduktan sonra:

-“Allah'ın birliğine, benim de O'nun elçisi olduğuma şahadet eder misin? dedi.

Bunun üzerine hasta dönüp babasına baktı, babası susuyordu.

Hz. Peygamber tekrar sordu:

“Allah'ın birliğine, benimde O'nun elçisi olduğuma şahadet eder misin?”

Hasta yine babasına baktı, babası oğluna:

“Şehadet et,” diye izin verince.

Genç:

“Allah'dan başka hiçbir ilâh olmadığına Muhammed'in O'nun Resu­lü olduğuna şahadet ederim,” deyince,

Peygamber (s.a.s.) şöyle dua etti:

“Hamd O Allah'a ki, bir canlıyı ateşten kurtulmasına sebep ol­dum.”

 

Diğer bir rivayette şöyle dendi:

Hz. Peygamber birgün arkadaşlarına:

“Kalkınız, beraberce komşumuz yahudiyi sormağa gidelim,” bu­yurdu.

Gittiklerinde, Peygamber (s.a.s.), onu can çekişmede buldu.

Ona: “Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına şahedet eder misin” diye sordu.

Hasta:

“Evet,” dedi,

Hz. Peygamber:

“Benim Allah'ın Resulü, olduğuma şahadet eder misin?” deyince hasta babasına baktı. Hz, Peygamber tekrar aynı soruyu sordu. Râvi, olayı bundan sonra yukarıdaki hadiste geçtiği giıbi anlattı ve sonunda, Hz Pey­gamber şöyle dua etti:

“Hamd O Allah'a ki, bir canlıyı ateşten kurtulmasına sebep oldum.”[12]

 

İzah

Dinimiz hasta ziyareti konusunda Müslim, gayrimüslim ayırımı yapmaz Hasta kim olursa olsun ziyaret etmeyi emreder

Yani hasta ziyareti konusunda Müslüman-Müslüman olmayan, dost-düşman, tanıdık-tanımadık, yakın komşu-uzak komşu herkes eşittir Dolayısıyla kimliğine bakmadan hastayı ziyaret etmek İslâmi ve insanî bir erdemdir.

 

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , قَالَ : " كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ ، أَوْ يُنَصِّرَانِهِ ، قِيلَ : فَمَنْ مَاتَ صَغِيرًا يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ " .

 

5- Ebû Hureyre (r.a)’ın şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.), buyurdu ki:

“(İnsan soyundan) Her doğan, (İslâm) yaratılışı üzerine doğar. Sonra, anası ve babası onu yahudi veya nasrani yaparlar.”

Hz. Peygambere soruldu:

“Ya Resûlâllah, çocukken ölenler ne olacak?”

Peygamber (s.a.s.) buna:

“Hayatta kalsaydılar neler yapmış olacaklardı, onu Allah bilir.”[13]

 

İzah

Fıtrat;  “F-t-r” kökünden bir şeyi yarmak, bir başka şeyden ayırmak anlamına gelir. “İftar” orucu açmak, “infitar” yarılmak ve açılmak, “fütur” yarık ve çatlak anlamına gelmektedir. “Fıtrat” örneksiz ilk yaratılış, yokluktan vücut sahasına Allah’ın iradesi ile kendisine has özellikleri ile birden çıkışı ifade eder. Bunun için fıtrata “tabiat” da denilmiştir. Bu sebeple din dilinde yaratılış, yapı, karakter, mizaç, peygamberin sünneti, kalb-i selim, âdetullah, istidat, kabiliyet, karakter ve ahlak manalarını de içerir. Âdetullah, sünnetullah ve fıtratullah kelimeleri ile ifade edilmiştir.[14]

Dini terim olarak fıtrat, “Allah-u Teâlâ’nın mahlûkatı kendisini tanıtacak, insanı da mahlukata bakarak Allah’ı bilip tanıyacak, iman edip ibadet edecek kabiliyet, hal ve istidat üzere yaratmasıdır.”[15]

 

عَنْ جَابِرٍ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , قَالَ : " أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، فَإِذَا قَالُوهَا عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلَّا بِحَقِّهَا ، وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وجَلَّ " .

 

6- Cabir (r.a) şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“İnsanlar Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet edinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu dedikleri zaman, kan ve mal­larını benden korurlar. Ancak bu sözün hakkı müstesnadır. Ve onların gizledikleri şeye dair olan hesapları Allah'a aittir.”[16]

 

İzah

Hadiste şunu görmekteyiz. Bir kimse sözleriyle "La ilahe illallah" ifadesini kullandıktan sonra, hemen akabinde tapmakla olduğu Allah'tan başka bütün mabutların terki fiili olarak işlenmektedir. Bundan sonra onun canı ve malı müminler üzerine haramdır. Gizli hallerinin durumu ise Allah'a havale edilmiştir.

 

عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ ، قَالَ : قُلْتُ لِجَابِرٍ : مَا كُنْتُمْ تَعُدُّونَ الذُّنُوبَ شِرْكًا ؟ قَالَ : قَالَ أَبُو سَعِيدٍ : قُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، هَلْ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ ذَنْبٌ يَبْلُغُ الْكُفْرَ ، قَالَ : " لَا ، إِلَّا الشِّرْكَ " .

 

7- Ebû Zübeyr (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi. Cabir bin Abdillah:

“Sizin şirk saydığınız günahlar hangileridir?” diye sordum. Cevap verdi:

“Ebû Said dedi ki: Hz.Peygamber (s.a.s.)'e sordum: Ey Allah'ın Resulü de­dim. Bu ümmette küfre varan bir günah varmıdır?”

Cevap verdi:

“Allah'a ortak koşmanın dışında, (küfre varan bir günah) yok­tur.”[17]

 

İzah

Şirk: "Şe-ri-ke" fiilinin masdarı, ortak olma demektir. Dinî anlamda şirk, Allah'a eş ve ortak koşma manasına gelir.

Bu fiilin dört harfli "if'âl" babındaki şekli "eşrake"dir ve ortak tanıma, ortak koşma demektir. Bu babın ismi faili olan "müşrik" de, ortak koşandır.[18]

 

عَنْ طَاوُسٍ ، قَالَ : جَاءَ رَجُلٌ إِلَى ابْنِ عُمَرَ ، فَسَأَلَهُ فَقَالَ : " يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، أَرَأَيْتَ الَّذِينَ يَكْسِرُونَ أَعْلَاقَنَا ، وَيَنْقُبُونَ بُيُوتَنَا ، وَيُغِيرُونَ عَلَى أَمْتِعَتِنَا ، أَكَفَرُوا ؟ قَالَ : لَا ، قَالَ : أَرَأَيْتَ الَّذِينَ يَتَأَوَّلُونَ عَلَيْنَا وَيَسْفِكُونَ دِمَاءَنَا ، أَكَفَرُوا ؟ قَالَ : لَا ، حَتَّى يَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ شَيْئًا " ، وَأَنَا أَنْظُرُ إِلَى أُصْبُعِ ابْنِ عُمَرَ ، وَهُوَ يُحَرِّكُهَا ، وَهُوَ يَقُولُ : سُنَّةُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَهَذَا الْحَدِيثُ رَوَاهُ جَمَاعَةٌ ، فَرَفَعُوهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.

 

8- Tavûs'un şöyle dediği rivayet edildi:

Bir adam İbn Ömer'e gelerek sordu:

“Ey Ebû Abdurrahman ne dersiniz, kistlerimizi kıranlar, duvarları­mızı delenler, mallarımıza tecavüz edenler, yaptıkları bu işlerle kâfir oldu­lar mı?

İbn Ömer, “Hayır” diye cevap verince, adam tekrar sordu:

“Değersiz görüşlerle, fasit tevillerle kanımızın helâl olduğuna ina­nıp, kanımızı dökenler hakkında ne dersiniz, kâfir oldular mı?”

İbn Ömer cevabında şöyle dedi:

“Allah'a herhangi bir şey ortak koşmadıkları müddetçe hayır.”

Tavus dedi ki, bu sırada ben İbn Ömer'in parmağını salladığını gör­düm, şöyle diyordu:

“Muhammed (s.a.s.)'in sünneti budur.”

Bu hadis (dıştan mevkuf görünürse de) diğer bir topluluk tarafından doğrudan Peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilmiştir.[19]

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي حَبِيبَةَ ، قَالَ : سَمِعْتُ أَبَا الدَّرْدَاءِ صَاحِبَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : بَيْنَا أَنَا رَدِيفُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : " يَا أَبَا الدَّرْدَاءِ ، مَنْ شَهِدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ . قُلْتُ : وَإِنْ زَنَى ، وَإِنْ سَرَقَ ؟ قَالَ : فَسَكَتَ عَنِّي سَاعَةً ، ثُمَّ سَارَ سَاعَةً ، فَقَالَ : مَنْ شَهِدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ وَجَبَتْ لَهُ الْجِنَّةُ . قُلْتُ : وَإِنْ زَنَى ، وَإِنْ سَرَقَ ؟ قَالَ : فَكَسَتَ عَنِّي سَاعَةً ، ثُمَّ سَارَ سَاعَةً ، ثُمَّ قَالَ : مَنْ شَهِدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ ، قَالَ : قُلْتُ : وَإِنْ زَنَى ، وَإِنْ سَرَقَ ؟ قَالَ : وَإِنْ زَنَى ، وَإِنْ سَرَقَ ، وَإِنْ رَغِمَ أَنْفُ أَبِي الدَّرْدَاءِ " ، قَالَ : فَكَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَى أُصْبُعِ أَبِي الدَّرْدَاءِ السَّبَّابَةِ يُومِئُ إِلَى أَرْنَبَتِهِ .

 

9-Abdullah bin Habib (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı Ebû Derdâ anlatırken işttiım. Dedi ki: Birgün, Hz. Peygamber beni bineğinin ardına almış gidiyorduk. Bir ara bana:

“Ey Ebû Derdâ, Allah'dan başka Allah olmadığına, benim de Al­lah'ın Resulü olduğuma şahadet eden cennete girmeğe hak kazanır.” diye buyurunca, ben:

“Zina etse, çalsa da mı?” dedim. Buna Peygamber (s.a.s.) bir müddet cevap vermeden yoluma devam etti ve sonra:

“Allah’tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın Resûlü ol­duğuma şahadet eden, cennete girmeğe hak kazanır,” buyurdu.

Ben:

“Zina etse ve çalsa da mı?” diye sordum. Bir müddet benimle konuşmadan yola devam etti, ve bana:

“Allah'tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın Resulü ol­duğuma şehadet eden cennete girmeğe hak kazanır,” buyurdu. Ben tekrar ettim:

“Zina etse çalsa da mı?”

“Zina etse ve çalsa da, buyurdu ve Ebu Derdâ'nın inat ve ısra­rına rağmen,” diye ilâve etti.

Râvî, Abdullah dedi ki:

“Ebû Derdâ bunu söylerken, şahadet parmağıyla burnunun ucunu gösterdiğini hâlâ görür gibiyim.”[20]

 

İzah

Şirkin dışındaki günahların affedileceği, imân sahibi olan bir insanın bu gibi günahları işlediği takdirde, cezasını çektikten sonra mutlaka cennete gideceği, ancak şirke giren insanların, tevbe etmeden öldüğü takdirde, affedilmeyeceği Rasûlüllah (s.a.s) tarafından haber verilmiştir.[21]

 

عَنْ أَبِي مُسْلِمٍ الْخَوْلَانِيِّ ، قَالَ : لَمَّا نَزَلَ مُعَاذٌ حِمْصَ ، أَتَاهُ رَجُلٌ شَابٌّ ، فَقَالَ : " مَا تَرَى فِي رَجُلٍ وَصَلَ الرَّحِمَ ، وَبَرَّ ، وَصَدَقَ الْحَدِيثَ ، وَأَدَّى الْأَمَانَةَ ، وَعَفَّ بَطْنَهُ وَفَرْجَهُ ، وَعَمِلَ مَا اسْتَطَاعَ مِنْ خَيْرٍ ، غَيْرَ أَنَّهُ شَكَّ فِي اللَّهِ وَرَسُولِهِ ، قَالَ : إِنَّهَا تُحْبِطُ مَا كَانَ مَعَهَا مِنَ الْأَعْمَالِ ، قَالَ : فَمَا تَرَى فِي رَجُلٍ رَكِبَ الْمَعَاصِيَ ، وَسَفَكَ الدِّمَاءَ ، وَاسْتَحَلَّ الْفُرُوجَ وَالْأَمْوَالَ ، غَيْرَ أَنَّهُ شَهِدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ مُخْلِصًا ، قَالَ مُعَاذٌ : أَرْجُو ، وَأَخَافُ عَلَيْهِ ، قَالَ الْفَتَي : وَاللَّهِ ، إِنْ كَانَتْ هِيَ الَّتِي أَحْبَطَتْ مَا مَعَهَا مِنْ عَمَلٍ ، مَا تَضُرُّ هَذِهِ مَا عُمِلَ مَعَهَا ، ثُمَّ انْصَرَفَ ، فَقَالَ مُعَاذٌ : مَا أَزْعُمُ أَنَّ رَجُلًا أَفْقَهُ بِالسُّنَةِ مِنْ هَذَا " .

 

10-Ebû Müslüm el-Hevlâni'nin şöyle dediği rivayet olundu.

Muaz (İbn Cebel) Hımıs'ta konakladığı zaman genç bir adam gelerek sordu:

“Yakınlarının hallerini soran, herkese karşı iyi olan, doğru söyleyen, emaneti koruyan, yemesinde, içmesinde, namusunu korumada temiz ve arık olarak yaşayan, gücü oranında iyi işler yapmakta olan, ancak bütün bunların yanısıra Allah'ın birliği ve sıfatları ve onun elçisi hakkında kuşkusu bulunan bir kimsenin durumuna ne dersin?

Muaz:

“Bu kuşku, onun yaptığı bütün bu işleri neticesiz bırakır,” diye ce­vap verdi.

Soru sahibi yine sordu :

“Bir insan ki, her çeşit günahı işler, kan döker, namuslara ve hal­kın mallanma tecavüz eder. Bununla beraber Allah'tan başka ilah olma­dığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, kuşku ve gösterişten uzak olarak inanır. Böylesi hakkında ne dersin?”

Muaz şu cevabı verdi:

“İmanından ötürü (kurtulacağını) umarım ve (bu azgınlıklarından dolayı da ateşte yanacağından) korkarım.” Bunun üzerine “onun sahibi:

“Allah'a yemin ederim ki, yapılan bütün iyi işleri silip süpüren o kuşku ise, gösterişten ve kuşkudan uzak olan bu imana, bütün bu yasak­lara uymamak zarar vermez,” dedi ve oradan ayrıldı.

Muaz arkasından şöyle konuştu:

“Sünneti (Allah ve Resulünün yolunu) bu gençten daha iyi bilenin bulunacağını sanmam.”[22]

 

  عَنْ حُذَيْفَةَ ، قَالَ : " يَدْرُسُ الْإِسْلَامُ كَمَا يَدْرُسُ وَشْيُ الثَّوْبِ ، وَلَا يَبْقَى إِلَّا شَيْخٌ كَبِيرٌ ، أَوْ عَجُوزٌ فَانِيَةٌ ، يَقُولُونَ : قَدْ كَانَ قَوْمٌ يَقُولُونَ : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَهُمْ مَا يَقُولُونَ : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، قَالَ : فَقَالَ صِلَةُ بْنُ زُفَرَ : فَمَا يُغْنِي عَنْهُمْ يَا عَبْدَ اللَّهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَهُمْ لَا يَصُومُونَ ، وَلَا يُصَلُّونَ ، وَلَا يَحُجُّونَ ، وَلَا يَتَصَدَّقُونَ ، قَالَ : يَنْجُونَ بِهَا مِنَ النَّارِ . ثُمَّ قَالَ الثَّانِيَةَ يَمُدُّ بِهَا صَوْتَهُ : يَا صِلَةُ ، يَنْجُونَ بِهَا مِنَ النَّارِ "

 

11-Huzeyfe (r.a)’nin şöyle dediği rivayet edildi:

Elbise eskidiğinde nasıl rengini atar yok olursa, İslâmda silinip gide­cek. Geride ihtiyar adamın- veya ihtiyar bir kadının, “Bundan önce, Allah’tan başka ilah yoktur” diyen bir takım insanlar vardı. Şeklindeki konuş­maları kalacak. Fakat kendileri de “Allah'tan başka ilah yoktur,” demiyecekler.

(Huzeyfe'nin bu sözlerini duyan) Sıla bin Züfer dedi ki:

“Ey Abdullah. Oruç tutmadıkları, namaz kılmadıkları, hac yapma­dıkları, zekât vermedikleri halde, yalnızca, “Allah'tan başka ilah yoktur” demeleri onların işine yarayacak?”

Cevap verdi:

“Bununla onlar, ateşten kurtulacaklar,” dedi ve ikinci bir sefer se­sini yükselterek, “Ey Sıla, bununla onlar ateşten kurtulacaklar,” diye ko­nuştu.[23]

 

عَنْ يَزِيدَ ، قَالَ : كُنْتُ أَرَى رَأْيَ الْخَوَارِجِ ، فَسَأَلْتُ بَعْضَ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَأَخْبَرَنِي : " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بِخِلَافِ مَا كُنْتُ أَقُولُ " ، فَأَنْقَذَنِي اللَّهُ تَعَالَى بِكَ

 

12-Yezîd'in şöyle dediği rivayet olundu:

Bir zamanlar ben de Haricilerin inançlarını benimsiyordum. Birgün, Hz.Peygamber (s.a.s)'in ashabından birine sorduğumda, Nebi (s.a.s)'in dedikleri, benimkinin tam tersi olduğunu açıklayınca; ona, “Allah, beni sayenizde kurtardı” dedim.[24]

 

عَنْ أبو حنيفة  كُنَّا مَعَ عَلْقَمَةَ ، وَعَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ ، فَسَأَلَهُ عَلْقَمَةُ ، فَقَالَ : " يَا أَبَا مُحَمَّدٍ ، إِنَّ بِبِلَادِنَا لَا يُثْبِتُونَ الْإِيمَانَ لِأَنْفُسِهِمْ ، وَيَكْرَهُونَ أَنْ يَقُولُوا : إِنَّا مُؤْمِنُونَ ، بَلْ يَقُولُونَ : إِنَّا مُؤْمِنُونَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ ، فَقَالَ : وَمَا لَهُمْ لَا يَقُولُونَ ؟ قَالَ : يَقُولُونَ : إِنَّا إِذَا شِئْنَا لِأَنْفُسِنَا الْإِيمَانَ ، جَعَلْنَا لِأَنْفُسِنَا الْجَنَّةَ ، قَالَ : سُبْحَانَ اللَّهِ ، هَذَا مِنْ خِدَعِ الشَّيْطَانِ وَحَبَائِلِهِ ، وَحِيَلِهِ أَلْجَأَهُمْ إِلَى أَنْ دَفَعُوا أَعْظَمَ مِنَّةِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ ، وَهُوَ الْإِسْلَامُ ، وَخَالَفُوا سُنَّةَ رَسُولِ اللَّهِ تَعَالَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، رَأَيْتُ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَرَضِيَ عَنْهُمْ ، يُثْبِتُونَ الْإِيمَانَ لِأَنْفُسِهِمْ ، وَيَذْكُرُونَ ذَلِكَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقُلْ لَهُمْ : يَقُولُونَ : إِنَّا مُؤْمِنُونَ ، وَلَا يَقُولُوا : إِنَّا مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ ، فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَوْ عَذَّبَ أَهْلَ سَمَاوَاتِهِ وَأَهْلَ أَرْضِهِ لَعَذَّبَهُمْ ، وَهُوَ غَيْرُ ظَالِمٍ لَهُمْ ، فَقَالَ لَهُ عَلْقَمَةُ : يَا أَبَا مُحَمَّدٍ ، إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَوْ عَذَّبَ الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ لَمْ يَعْصُوهُ طَرْفَةَ عَيْنٍ عَذَّبَهُمْ وَهُوَ غَيْرُ ظَالِمٍ لَهُمْ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قَالَ : هَذَا عِنْدَنَا عَظِيمٌ ، فَكَيْفَ نَعْرِفُ هَذَا ؟ قَالَ : يَابْنَ أَخِي ، مِنْ هُنَا ضَلَّ أَهْلُ الْقَدَرِ ، فَإِيَّاكَ أَنْ تَقُولَ بِقَوْلِهِمْ ، فَإِنَّهُمْ أَعْدَاءُ اللَّهِ الرَّادُّونَ عَلَى اللَّهِ ، أَلَيْسَ يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِنَبِيِّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ سورة الأنعام آية 149 ، فَقَالَ لَهُ عَلْقَمَةُ : اشْرَحْ يَا أبَا مُحَمَّدٍ شَرْحًا يُذِهْبُ عَنْ قُلُوبِنَا هَذِهِ الشُّبْهَةَ ، فَقَالَ : أَلَيْسَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى دَلَّ الْمَلَائِكَةَ عَلَى تِلْكَ الطَّاعَةِ ، وَأَلْهَمَهُمْ إِيَّاهَا ، وَعَزَمَهُمْ عَلَيْهَا ، وَجَبَرَهُمْ عَلَى ذَلِكَ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قَالَ : فَلَوْ طَالَبَهُمْ بِشُكْرِ هَذِهِ النِّعَمِ مَا قَدَرُوا عَلَى ذَلِكَ وَقَصَّرُوا ، وَكَانَ لَهُ أَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِتَقْصِيرِ الشُّكْرِ ، وَهُوَ غَيْرُ ظَالِمٍ لَهُمْ "

 

13-Ebû Hanife şöyle dedi: Biz Alkame ile birlikte Atâ bin Ebî Rebâh'ın yanındaydık. Alkame, Atâ’ya sordu:

“Ey Ebû Muhammed”, dedi, “bizim ülkemizde,” insanlar:

“Biz mü'miniz” derken kesinlik bildiren bir dil kullanmaktan çeki­nerek, “biz ancak Allah dilerse, mü'miniz,” derler.

Atâ:

“Onların, biz gerçekten mü'miniz” dememelerinde ne sakınca var? diye sordu:

Alkame :

“Diyorlar ki, eğer kendimizde imanın varlığını kesinlikle söyleyecek olursak, kendimizi cennetlik yapmış oluruz.”

Atâ:

“Sübhanellah. Bu düşünce, şeytanın hile, düzen ve oyunları, olup inançlarında kuşku içerisine düşmeleri için kurduğu tuzaklardır. Ve Allah’ın en büyük lütuf ve ihsanı olan islâmdan onları uzaklaştırmaya ve Pey­gamber (s.a.s.)'in gittiği yoldan gitmemeğe zorlar. Hz. Peygamberin arka­daşlarını gördüm, imanlarının varlığını katiyetle ifade ediyorlar ve bunu böyle olduğunu da Allah'ın elçisinden naklediyorlardı. Onlara de ki: “Biz gerçekten mü'min kimseleriz,” desinler, fakat; “Biz şüphesiz cennetlikler­deniz,” demesinler. Çünkü Allah Teâlâ, göklerdeki ve yerdeki yaratıkla­rını cezalandırmayı dilerse, cezalandırır. Bundan ötürü yine de onlara zulmedici olmaz.”

Alkame:

“Ebû Muhammed. Melekler ki, Allah'a karşı biran bile karşı gel­medikleri halde, Allah, onları cezalandırmış oluyorsa yine de onlara zul­metmiş olmuyor öyle mi?”

Atâ:

“Evet.”

Alkame:

“Şunu açıklamamız bizim için gerçekten önemli. Bunları daha ayrın­tılı nasıl öğrenelim?”

Atâ:

“Ey kardeşim oğlu. İşte kaderciler, bu yüzden sapıttılar. Aman onların dediklerini demeyesin. Çünkü onlar, Allah'ın düşmanları, Allah'ın ve Resulünün bu konudaki sözlerini kabul etmeyenlerdir. Allah Teâlâ Ne­bisine şöyle demedimi: “De ki öyleyse (mademki böyle bir hüccetiniz yok) tam ve kati burhan Allah Teâlânındır. Deseydi hepinize imam tevfik ve hidayet ederdi.”[25]

Alkame:

“Ya Ebû Muhammed. Burayı bize öyle aç ki, kalplerimizdeki kuşkuyu tamamen gidersin.”

Atâ:

“Allah Tealâ meleklerine, kendisine itaat etmeyi hidayet ederek, bunu yapmağa muvaffak kılıp, onları bu hususta kararlı ve azimli yaptık­tan sonra, emir ve yasaklarına uyacak şekilde zorlamadı mı?

Alkame:

“Evet.”

Atâ:

“İşte bütün bunlar, Allah'ın onlara lütuf ve ihsanı mıdır?”

Alkame:

“Evet.”

Atâ:

“Bu nimetlerin karşılığını Allah onlardan istemiş olsa buna güç­leri yetmez. İşte Allah onları şükürlerindeki bu noksanlıktan dolayı cezalandırsa zulmetmiş olmaz.”[26]

 

  عَنْ جَابِرٍ ، أَنَّ سُرَاقَةَ بْنَ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، حَدِّثْنَا عَنْ دِينِنَا كَأَنَّنَا وُلِدْنَا لَهُ ، أَنَعْمَلُ الشَّيْءَ قَدْ جَرَتْ بِهِ الْمَقَادِيرُ ، وَجَفَّتْ بِهِ الْأَقْلَامُ ، أَمْ فِي شَيْءٍ نَسْتَقْبِلُ فِيهِ الْعَمَلَ ؟ قَالَ : " بَلْ فِي شَيْءٍ قَدْ جَرَتْ بِهِ الْمَقَادِيرُ ، وَجَفَّتْ بِهِ الْأَقْلَامُ " ، قَالَ : فَفِيمَ الْعَمَلُ ؟ قَالَ : " اعْمَلُوا فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ " ، فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى { 5 } وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى { 6 } فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى { 7 } وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى { 8 } وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى { 9 } فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى سورة الليل آية 5-10 .

 

14 –Cabir (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Surâkâ bin Malik (r.a), Peygamber (s.a.s.)'e sordu:

“Ey Allah'ın elçisi,” dedi. “Bize dinimizin esaslarını açıklayın. Sanki biz şimdi yaratılmışız gibi, şu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Bugün yapmakta olduğumuz bir iş kalemlerin yazıp, mürekkeplenin kuruduğu işler arasında mı, yoksa karşılayacağımız (yeniden meydana gelecek) işler için­de midir?”

Peygamber (s.a.s.):

“Hayır, kalemlerin yazıp, mürekkeplerin kuruduğu işler içindedir,” cevabını verdi.

Süraka:

“Şu halde iyi amel işlemeye çaba göstermenin ne anlamı kalıyor?” diye sordu.

Peygamber (s.a.s.):

“İyi ameller yapmaya çalışınız. Çünkü herkese işlemesi takdir edi­len işi yapmak yolları kolaylaştırılmıştır,” diye açıkladıktan sonra şu âyeti okudu:

“Bundan sonra kim verir ve sakınırsa o en güzeli de tasdik eder­se, biz de onu en kolaya hazırlarız. Ama kim cimrilik eder, kendisini müs­tağni görür ve en güzeli yalan sayarsa, biz de onu en güç olan için hazırlacağız.”[27]

 

Genç iki delikanlı Rasûlullah (s.a.s)'a şöyle sordu: 

"Acaba kalemlerin kuruduğu, hakkında takdirlerin cereyan edip bittiği bir şey uğrunda mı amel edi­yoruz, yoksa yeniden (önceden tesbit edilmemiş) bir şey uğrunda mı?" Peygamber şöyle buyurdu:

"Hayır, hakkında kalemlerin kuruduğu ve takdirlerin tesbit edilmiş olduğu şeyler uğrunda (amel söz konusudur,)" Gençler:

"O halde amel ne diye?" diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:

"Siz amel ediniz. Çünkü herkese kendisi için yaratılmış olduğu amel kolaylaştırılır." Bu­nun üzerine gençler:

"O halde artık biz şu andan itibaren gayret gösterip, amel edeceğiz" dediler.[28]

 

  عَنْ مُصْعَبِ بْنِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا مِنْ نَفْسٍ إِلَّا وَقَدْ كَتَبَ اللَّهُ مَدْخَلَهَا وَمَخْرَجَهَا وَمَا هِيَ لَاقِيَةٌ . فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ : فَفِيمَ الْعَمَلُ إِذًا يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : اعْمَلُوا ، فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ ، أَمَّا أَهْلُ الشَّقَاوَةِ ، فَيُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاوَةِ ، وَأَمَّا أَهْلُ السَّعَادَةِ ، فَيُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أَهْلِ السَّعَادَةِ " ، فَقَالَ الْأَنْصَارِيُّ : الْآنَ حَقَّ الْعَمَلُ .

 

15-Musab bin Sâd bin Ebî Vakkas(r.a)'in babasından şöyle dediği rivayet edildi.

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Her insanın dünyaya geldiğinden ölümüne kadar yapacağı herşeyi ve sonra da ne ile karşılaşacağını, Azîz ve Celil olan Allah muhakkak yaz­mıştır.”

Denildi ki:

“Şu halde, iyi iş yapmakta çaba göstermenin anlamı nedir, ey Al­lah'ın Resulü.”

Hz. Peygamber (s.a.s.):

“İyi iş yapmağa çalışınız. Çünkü herkese yapması takdir edilmiş olan iş kolaylaştırılmış oluyor. Cennetlik olanlara, cennete gideceklerin yapması gereken işleri yapmak kolaylaştırıldığı gibi Cehenneme gidecek olanlara da cehennemliklerin yapacağı işler kolaylaştırır,” diye açıkladı.[29]

 

عَنْ مُصْعَبٍ ، عَنْ سَعْدٍ ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " مَا مِنْ نَفْسٍ إِلَّا قَدْ كَتَبَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مَدْخَلَهَا وَمَخْرَجَهَا وَمَا هِيَ لَاقِيَةٌ ، قِيلَ : فَفِيمَ الْعَمَلُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ:" اعْمَلُوا ، فُكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خَلَقَ اللَّهُ ، فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ يُيَسَّرُ لِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ ، وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ يُيَسَّرُ لِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ" ، قَالَ الْأَنْصَارِيُّ : الْآنَ حَقَّ الْعَمَلُ .

 

16-Sâd bin Ebî Vakkas (r.a)'ın şöyle dediği Oğlu Musâb tarafrndan rivayet edildi.

Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Her insan doğumundan ölümüne kadar ne yapacağını, sonra da nelerle karşılaşacağını Allah şüphesiz yazmıştır.”

Ensârdan biri:

“Şu halde, iyi yahut kötü iş yapmanın anlamı nedir, ey A'IIah'rn el-çfsi?” diye sordu.

Peygamber (s.a.s)

“İyi iş yapmayı bırakmayınız. Çünkü herkese yapması takdir edi­len işi yapmak kolay! aştırıl ir. Nitekim şakilerden olan kimseye, onların yaptığı işleri yapmak kolaylaştınlır; Sakilerden olan kimseye de sakilerin yaptığı işleri yapma'k kolaylaştınlır,” buyurdu.

Ensarî şöyle konuştu:

“Şimdi, iyi işfer yapmakla emroiunmanm hikmeti ortaya çıktı.” dedi.[30]

 

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَجِيءُ قَوْمٌ يَقُولُونَ : لَا قَدَرَ ، ثُمَّ يَخْرُجُونَ مِنْهُ إِلَى الزَّنْدَقَةِ ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَلَا تُسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ ، وَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ ، وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تُشَيِّعُوهُمْ ، فَإِنَّهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ وَمَجُوسُ هَذِهِ الْأُمَّةِ ، حَقَّ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ أَنْ يُلْحِقَهُمْ بِهِمْ فِي النَّارِ " .

 

17-İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Kader diye birşey yoktur” diyen bir takım insanlar gelecek. Bir müddet sonra, bu inançtan çıkıp zındıklığa varacaklar. Onlarla karşılaştı­ğınızda, selâm vermeyiniz, hastalandıkları zaman sormaya gitmeyiniz; öl­dükleri zamanda namazlarını kılıp, gömülürken hazır bulunmayınız. Çünkü onlar Deccal'ın yolunda olup, bu ümmetin mecusileridir. Ve onları, ateşte mecusiler arasına katmağa (takdir ve kazası gereğince) Allah'ın hakkıdır.[31]

 

İzah

"Ka-de-re" kökünden gelen kader; lugatta; "ölçü, ölçme, miktar, bir şeyi ölçerek belirli bir ölçüye göre yapmak, onu takdir ederek tayin ve tahsis etmek", anlamlarına gelir. Rağıb el-İsfehanî'ye göre "kader ve takdir" bir şeyin miktarını ve sınırını bildirir.[32] Yani Kader; her hangi bir şeyin mahiyetini gösteren ve sınırlayan bir ölçüdür. Nitekim her şey "ilâhî bir ölçü"ye bağlı olarak ezelde takdir ve tayin edilmiştir. Mesela: buğday tohumu veya hurma çekirdeği kendilerine özgü öyle bir ölçü ve belirli özelliklerle takdir ve tayin edilmiştir ki birincisinden yalnız buğday, diğerinden yalnız hurma ağacı yetişir, başka bir şey yetişmez. Her nebatın her ağacın veya hayvanın tohumu da öyledir. O halde kader; bu âlemin ve ondaki bütün varlıkların ilâhî hikmete göre yaratılmasında ve varlığının devamında esas olan "İlâhî bir ölçü, İlâhî bir kanun" dur.

 

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَجِيءُ قَوْمٌ يَقُولُونَ : لَا قَدَرَ ، ثُمَّ يَخْرُجُونَ مِنْهُ إِلَى الزَّنْدَقَةِ ، فَإِذَا لَقَيتُمُوهُمْ فَلَا تُسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ ، وَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ ، وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تُشَيِّعُوهُمْ ، فَإِنَّهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ وَمَجُوسُ هَذِهِ الْأُمَّةِ ، وَحَقًّا عَلَى اللَّهِ تَعَالَى أَنْ يُلْحِقَهُمْ بِهِمْ فِي النَّارِ " .

 

18-Yine İbn Ömer (r.amhüma)'in öyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Kader diye bir şey yoktur diyen bir takım insanlar türeyecek. Daha sonra onlar bu inançlarından çıkıp zındıklığa varacaklar. Onlara rastladığınızda, selam vermeyiniz; hastalaırdıklan zaman sormaya gitmeyiniz; öldükleri vakit de cenazelerinde hazır bulunmayınız. Çünkü onlar Deccâl'in' taraflarıdır ve bu ümmetin mecusileridir. Onları mecusiler arasına katmak (takdir ve kazası gereğince) Allah'ın hakkıdır.”[33]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " لَعَنَ اللَّهُ الْقَدَرِيَّةَ ، مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللَّهُ تَعَالَى قَبْلِي إِلَّا حَذَّرَ أُمَّتَهُ مِنْهُمْ وَلَعَنَهُمْ " .

 

19-İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Kaderi inkâr edenlere Allah lanet etsin. Allah tarafından benden ön­ce gönderilen her Peygamber, onların bu kötü inançlarından, kendi üm­metlerini sakındırmışlar ve Allah'ın rahmetinden uzak kalmaları için on­lara beddua etmişlerdir.”[34]

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَعَنَ اللَّهُ الْقَدَرِيَّةَ ، وَمَا مِنْ نَبِيٍّ وَلَا رَسُولٍ إِلَّا لَعَنَهُمْ ، وَنَهَى أُمَّتَهُ عَنِ الْكَلَامِ مَعَهُمْ " .

 

20-Büreyde (r.a)'nin şöyle dediği oğlu tarafından rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Kaderi inkâr edenlere Allah lanet etsin. Hiç bir nebi/resul yoktur ki, onlara lanet etmiş ve kendi ümmetini onlarla konuşmaktan sakındırmış olmasın.”[35]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " الْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هَذِهِ الْأُمَّةِ ، وَهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ " .

 

21-İbn Ömer (r.amhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Kaderi inkâr edenler bu ümmetin mecusileridir. Onlar Deccâl'ın yardımcılarıdır.” [36]

 

İzah

Deccâl: Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.

Deccâl, "decl"in mübâlağa siğası olup "çok yalancı, aldatıcı, hilekâr" manasına gelmektedir. O "Bu ümmetin âhir zamanında çıkacak Yahûdîlerden biri olup ilâhlık iddia edecektir." Yalancı olduğundan kendisine bu isim verilmiştir.[37]

 

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، أَنَّهُ قَالَ : " يُخْرِجُ اللَّهُ تَعَالَى مِنَ النَّارِ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ بِشَفَاعَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " ، قَالَ يَزِيدُ : فَقُلْتُ : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ : وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ سورة البقرة آية 167 ، فقَالَ جَابِرٌ : اقْرَأْ مَا قَبْلَهَا : إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سورة البقرة آية 161 إِنَّمَا هِيَ فِي الْكُفَّارِ . وَفِي رِوَايَةٍ : يَخْرُجُ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ بِشَفَاعَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ يَزِيدُ : قُلْتُ : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ : وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا سورة المائدة آية 37 ، فَقَالَ جَابِرٌ : اقْرَأْ مَا قَبْلَهَا : إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سورة المائدة آية 36 ، ذَلِكَ الْكُفَّارُ . وَفِي رِوَايَةٍ عَنْ يَزِيدَ ، قَالَ : سَأَلْتُ جَابِرًا عَنِ الشَّفَاعَةِ ، فَقَالَ : يُعَذِّبُ اللَّهُ تَعَالَى قَوْمًا مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ بِذُنُوبِهِمْ ، ثُمَّ يُخْرِجُهُمْ بِشَفَاعَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : فَأَيْنَ قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ ؟ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ .

 

22-Cabir İbn Abdullah (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayette şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ, Muhammed (s.a.s.) şefaatiyle bir kısım mü'minleri ateşten çıkarır.”

(Râvi) Yezid Cabir'e şöyle sordum dedi:

“Allah Teâlâ buyuruyor ki, onlar, ondan (cehennemden) hiç bir za­man çıkacak değiller.” [38]

Cabir cevap verdi ve:

“Âyeti baş tarafından oku. Zira “Küfredenler... diye başlayan âyet, ancak kâfirler hakkında inmiştir,” karşılığını verdi.

Diğer bir rivayette şöyle dedi:

(Günahları sebebiyle cehennemde bulunan) mü'minlerin bir kısmı Muhammed (s.a.s.)’ın şefaatiyle oradan çıkarlar.

(Râvî) Yezîd, Cabir'e şöyle dedi:

“Allah Teâlâ buyuruyor ki: Onlar ondan hiç bir zaman çrkacak de­ğiller.” [39]

Cabir cevap verdi:

“Âyetin baş tarafını (yani) “Küfredenleri...” Oku; zira onlardan maksat kâfirlerdir.”

Diğer bir rivayette Yezîd şöyle demiştir:

Cabir'e şefaat konusunda sordum dedi ki:

“Allah, bir kısım mü'minleri günahlarından ötürü bir müddet ceza­landırdıktan sonra, Muhammed (s.a.s.)'ın şefaatiyle oradan çıkarır.” O zaman ben dedim.

“Aziz ve Celîl olan Allah'ın sözü nerede kalır...”

Bundan sonra konuşmalar yukarıda olduğu gibi sürdü.[40]

 

İzah

Şefaat: Bir kimsenin bağışlanmasını istemek; bir kimseden, başka bir kimse için iyilik yapmasını ve zarardan vazgeçmesini rica etmek; yardım etmek; başkası hesabına yalvarmak, rica etmek; birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak. Şefâat edene eş-şâfi', eş-şefi (başkası lehine taleb eden) denilir.

Bu ayette şefâat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir: "Kim güzel bir şefâatla (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefâat ederse, bundan kendisine bir sevab (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefâatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefâatde bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir." [41]

Şefâat-ı hasene, iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riayetle beraber, mü'minlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülüklerden ve zararlardan korumaya çalışmaktır. Şefaat-ı seyyie, mü'minlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, bir insan, menfaat sağlayıp zarara uğramasını engelleme yolunda sırf Allah rızası için şefâatta bulunana dünyada ve ahirette bundan nasib ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebeb olanın da bu şefâat-ı seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır.

Ahiretteki şefâate gelince, dünyada işlenen bazı günahların âhirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için talebte bulunmak, aracı olmak ve bunun için dua etmektir. Şu halde şefâat, bir mü'minin günahlarının bağışlanması için Allah'a dua edip yalvarmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), "Her Peygamberin bir duası vardır. Ben ise, inşaallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefâat etmek için saklamak istiyorum" buyurmuştur.[42]

 

  عَنْ حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , قَالَ : " يُخْرِجُ اللَّهُ قَوْمًا مِنَ الْمُوَحِّدِينَ مِنَ النَّارِ بَعْدَ مَا امْتَحَشُوا ، وَصَارُوا فَحْمًا ، فَيُدْخلُهُمُ اللَّهُ تَعَالَى الْجَنَّةَ ، فَيَسْتَغِيثُونَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى مِمَّا يُسَمِّيهِمْ أَهْلُ الْجَنَّةِ جَهَنَّمِيِّينَ ، فَيُذْهِبُ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ ذَلِكَ " .

 

23-Huzeyfe (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber (s.a.s.) buyurdu:

“Allah'ın birliğine iman edenlerden bir kısmı, cehennem ateşinde yanıp kömür gibi olduktan sonra, Allah Teâlâ onları oradan çıkartır, cen­nete yerleştirir. Cennetin yerlileri onları bu yanıklarıyle tanır. “Cehennemden gelenler” diye isim verirler. Onlar bu siyahlıktan temizlenmek için Allah'a yalvarırlar, Allah da bunu onlardan giderir.[43]

 

İzah

Bu Hadis; günahların affedileceği, imân sahibi olan bir insanın bu gibi günahları işlediği takdirde, cezasını çektikten sonra mutlaka cennete gideceği, ancak şirke giren insanların, tevbe etmeden öldüğü takdirde, affedilmeyeceğinin delilidir.[44]

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، " عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا سورة الإسراء آية 79 ، قَالَ : الْمَقَامُ الْمَحْمُودُ : الشَّفَاعَةُ ، يُعَذِّبُ اللَّهُ تَعَالَى قَوْمًا مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ بِذُنُوبِهِمْ ، ثُمَّ يُخْرِجُ بِشَفَاعَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَيُؤْتَى بِهِمْ نَهْرًا ، يُقَالُ لَهُ : الْحَيَوَانُ فَيَغْتَسِلُونَ فِيهِ ، ثُمَّ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ فَيُسَمَّوْنَ فِي الْجَنَّةِ الْجُهَنَّمِيِّينَ ، ثُمَّ يَطْلُبُونَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى فَيُذْهِبُ عَنْهُمْ ذَلِكَ الِاسْمَ " .

 

24 -Ebû Saîd (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi.

“...Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmuda yükseltecek”­[45] âyeti, Peygamber (s.a.s.) şöyle açıkladı:

“Makamı mahmud, Şefaattir,  mü'minlerden bir kısmını günahlarından ötürü Allah (c.c) cezalandırır, sonunda da Muhammed (s.a.s.)'in şefaatiyle kurtulurlar ve doğruca “ebedî hayat” adlı bir nehre getirilerek orada yıkanır­lar. Bundan sonra da Cennette yerleşirler. Cennette, onlara, “Cehennem­den gelenler” adıyla çağrılmaları nedeniyle, Allah'a dua ederler. Böylece, (onların da taşıdıkları) o isim yok olur.”[46]

 

 عَنْ أَبَا سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ ، يَقُولُ: رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَقْرَأُ : " عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا سورة الإسراء آية 79 ، قَالَ : يُخْرِجُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَوْمًا مِنَ النَّارِ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ وَالْقِبْلَةِ بِشَفَاعَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَذَلِكَ الْمَقَامُ الْمَحْمُودُ ، فَيُؤْتِي بِهِمْ نَهْرًا يُقَالُ لَهُ : الْحَيَوَانُ ، فَيُلْقَوْنَ فِيهِ ، فَيَنْبُتُونَ كَمَا يَنْبُتُ الثَّعَارِيرُ ، ثُمَّ يُخْرَجُونَ فَيَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ ، فَيُسَمَّوْنَ الْجَهَنَّمِيِّينَ ، ثُمَّ يَطْلُبُونَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى أَنْ يُذْهِبَ عَنْهُمْ ذَلِكَ الِاسْمَ ، فَيُذْهِبَهُ عَنْهُمْ " .

 

25-Ebû Said el-Hudri (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Peygamber  (s.a.s.)'ın  “...Ümit edebilirsin,  Rabbin seni makam-ı mahmuda gönderecektir,”[47] âyeti okudu ve buyurdu ki:

“Allah Teâlâ iman ve kıble sahibi olanlardan bir kısmını, Muhammed (s.a.s.)'ın şefaatiyle ateşten çıkarır. İşte (âyette geçen) makam-ı mahmud bu şefaattir. Bunlar, doğruca “Ebedi Hayat” adlı bir ırmağa getirilip atılırlar. Orada yepyeni şekiller ve renkler atarak acur gibi (çarçabuk) yeşerirler. O ırmaktan çıkıp, cennete girerler. Orada “Cehennemden gelen­ler” diye çağrılırlar, kendilerinden bu ismin kaldırılması için Allah'a yal­varırlar. İsim de silinip gider.” [48]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " يَدْخُلُ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ النَّارَ بِسَبَبِ ذُنُوبِهِمْ ، فَيَقُولُ لَهُمُ الْمُشْرِكُونَ : مَا أَغْنَى عَنْكُمْ إِيمَانُكُمْ ، وَنَحْنُ وَأَنْتُمْ فِي دَارٍ وَاحِدَةٍ نُعَذَّبُ ، فَيَغْضَبُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لَهُمْ ، فَيَأْمُرُ أَنْ لَا يَبْقَى فِي النَّارِ أَحَدٌ يَقُولُ : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، فَيَخْرُجُونَ وَقَدِ احْتَرَقُوا حَتَّى صَارُوا كَالْحِمَمَةِ السَّوْدَاءِ ، إِلَّا وُجُوهَهُمْ ، فَإِنَّهُ لَا تَزْرَقُّ أَعْيُنُهُمْ ، وَلَا تَسْوَدُّ وُجُوهُهُمْ ، فَيُؤْتَى بِهِمْ نَهْرًا عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ ، فَيَغْتَسِلُونَ فِيهِ ، فَتَذْهَبُ كُلُّ فِتْنَةٍ وَأَذًى ، ثُمَّ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ ، فَيَقُولُ لَهُمُ الْمَلَكُ : طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ سورة الزمر آية 73 ، فَيُسَمَّوْنَ الْجَهَنَّمِيِّينَ فِي الْجَنَّةِ ، قَالَ : ثُمَّ يَدْعُونَ ، فَيَذْهَبُ عَنْهُمْ ذَلِكَ الِاسْمُ ، فَلَا يُدْعَوْنَ أَبَدًا ، فَإِذَا خَرَجُوا ، قَالَ الْكُفَّارُ : يَا لَيْتَنَا كُنَّا مُسْلِمِينَ ، فَذَلِكَ قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ : رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ سورة الحجر آية 2 " .

 

26-İbn Abbâs (r.anhüma)'ın şöyle dediği rivayet edildi: Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Bir kısım mü'minler kıyamet gününde, günahları nedeniyle ateş'e atılırlar. Oradaki müşrikler bunlara:

“Allah'a Peygamber'e inanmanız size ne yarar sağladı; biz ve siz bir evde cezalandırılmaktayız,” derler.

Aziz ve Celîl olan Allah müşriklere kızarak:

“Allah'tan başka ilah yoktur,” diyen bir tek kişi ateşte kalma­sın, emrini verir. Onlar da akarlar. Bu sırada, kömür gibi kabarıncaya ka­dar yanmışlardır. Ancak onların gözleri (müşriklerinki gibi) ne görmek ol­muş ne de yüzleri kararmıştır. Oradan doğruca cennet kapısı önünde akan bir ırmağa getirilip, yıkanırlar. Böylece her türlü fesat, azgınlık ve eziyet onlarda yok olur. Sonra da cennete girerler Melek onlara seslenir:

“Tertemiz geldiniz; artık hepiniz sonsuz kalmak üzere girin bura­ya.”

Cennete onlar, “Cehennemden gelenler” diye çağrılırlar, Allah'a dua ederler. Utanç verici bu ismi Allah onlardan kaldırır. Bundan böyle o isim­le hiç çağırılmazlar.

Cehennemden çıkarlarken, kâfirler:

“Ah. Ne olaydı bizde müslüman olsaydık,” diye feryat ederler. Aziz ve Celil olan Allah'ın şu sözü onların böyle diyeceklerini bildirir.

“Çoğu kâfirler bir zaman olur müslüman olmayı temenni eder­ler.”[49]

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : جَاءَ رَجُلٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، هَلْ يَبْقَى أَحَدٌ مِنَ الْمُوَحِّدِينَ فِي النَّارِ ؟ قَالَ : " نَعَمْ ، رَجُلٌ فِي قَعْرِ جَهَنَّمَ يُنَادِي بِالْحَنَّانِ الْمَنَّانِ ، حَتَّى يَسْمَعَ صَوْتَهُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ ، فَيَعْجَبُ مِنْ ذَلِكَ الصَّوْتِ ، فَقَالَ : الْعَجَبَ الْعَجَبَ ، ثُمَّ لَمْ يَصْبِرْ حَتَّي يَصِيرَ بَيْنَ يَدَيْ عَرْشِ الرَّحْمَنِ سَاجِدًا ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى : ارْفَعْ رَأْسَكَ يَا جِبْرِيلُ ، فَيَرْفَعُ رَأْسَهُ ، فَيَقُولُ : مَا رَأَيْتُ مِنَ الْعَجَايِبِ ؟ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا رَآهُ ، فَيَقُولُ : يَا رَبُّ ، سَمِعْتُ صَوْتًا مِنْ قَعْرِ جَهَنَّمَ يُنَادِي بِالْحَنَّانِ الْمَنَّانِ ، فَتَعَجَّبْتُ مِنْ ذَلِكَ الصَّوْتُ ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى : يَا جِبْرِيلُ ، اذْهَبْ إِلَى مَالِكٍ ، قُلْ لَهُ : أَخْرِجِ الْعَبْدَ الَّذِي يُنَادِي بِالْحَنَّانِ الْمَنَّانِ ، فَيَذْهَبُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ إِلَى بَابٍ مِنْ أَبْوَابِ جَهَنَّمَ ، فَيَضْرِبُهُ ، فَيَخْرُجُ إِلَيْهِ مَالِكٌ ، فَيَقُولُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ : إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى ، يَقُولُ : أَخْرِجِ الْعَبْدَ الَّذِي يُنَادِي بِالْحَنَّانِ الْمَنَّانِ ، فَيَدْخُلُ فَيَطْلُبُهُ ، فَلَا يُوجَدُ ، وَإِنَّ مَالِكًا أَعْرَفُ بِأَهْلِ النَّارِ مِنَ الْأُمِّ بِأَوْلَادِهَا ، فَيَخْرُجُ ، فَيَقُولُ لِجِبْرِيلَ : إِنَّ جَهَنَّمَ زَفَرَتْ زَفْرَةً لَا أَعْرِفُ الْحِجَارَةَ مِنَ الْحَدِيدِ ، وَلَا الْحَدِيدَ مِنَ الرِّجَالِ ، فَيَرْجِعُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ ، فيعجب من ذلك الصوت ، فقال : العجب العجب ، ثم لم يصبر حَتَّى يَصِيرَ بَيْنَ يَدَيْ عَرْشِ الرَّحْمَنِ سَاجِدًا ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى : ارْفَعْ رَأْسَكَ يَا جِبْرِيلُ ، لِمَ لَمْ تَجِيءْ بِعَبْدِي ؟ فَيَقُولُ : يَا رَبُّ ، إِنَّ مَالِكًا يَقُولُ : إِنَّ جَهَنَّمَ قَدْ زَفَرَتْ زَفْرَةً لَا أَعْرِفُ الْحِجَارَةَ مِنَ الْحَدِيدِ ، وَلَا الْحَدِيدَ مِنَ الرِّجَالِ ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ : قُلْ لِمَالِكٍ : إنَّ عَبْدِي فِي قَعْرِ كَذَا وَكَذَا ، فِي سِرِّ كَذَا وَكَذَا . وَفِي رِوَايَةٍ : كَذَا وَكَذَا ، فَيَدْخُلُ جِبْرِيلُ فَيُخْبِرُهُ بِذَلِكَ ، فَيَدْخُلُ مَالِكٌ ، فَيَجِدُهُ مَطْرُوحًا مَنْكُوسًا مَشْدُودًا نَاصِيَتُهُ إِلَى قَدَمَيْهِ ، وَيَداهُ إِلَى عُنُقِهِ ، وَاجْتَمَعَتْ عَلَيْهِ الْحَيَّاتُ وَالْعَقَارِبُ ، فَيَجْذِبُهُ حَتَّى تَسْقُطَ عَنْهُ الْحَيَّاتُ وَالْعَقَارِبُ ، ثُمَّ يَجْذِبُهُ جَذْبَةً أُخْرَى حَتَّى تَنْقَطِعَ مِنْهُ السَّلَاسِلُ وَالْأَغْلَالُ ، ثُمَّ يُخْرِجُهُ مِنَ النَّارِ ، فَيُصَيِّرُهُ فِي مَاءِ الْحَيَاةِ وَيَدْفَعُهُ إِلَى جِبْرِيلَ ، فَيَأْخُذُ بِنَاصِيَتِهِ وَيَمُدَّهُ مَدًّا ، فَمَا يَمُرُّ بِهِ جِبْرِيلُ عَلَى مَلَأٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ إِلَّا وَهُمْ يَقُولُونَ : أُفٍّ لِهَذَا الْعَبْدِ ، حَتَّى يَصِيرَ بَيْنَ يَدَيْ عَرْشِ الرَّحْمَنِ سَاجِدًا ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى : ارْفَعْ رَأْسَكَ يَا جِبْرِيلُ ، وَيَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى : عَبْدِي أَلَمْ أَخْلُقْكَ بِخَلْقٍ حَسَنٍ ؟ أَلَمْ أُرْسِلْ إِلَيْكَ رَسُولًا ؟ أَلَمْ يُقْرَأْ عَلَيْكَ كِتَابِي ؟ أَلَمْ يَأْمُرْكَ وَيَنْهَكَ ؟ حَتَّى يُقِرَّ الْعَبْدُ . فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى : لِمَ فَعَلْتَ كَذَا وَكَذَا ؟ فَيَقُولُ الْعَبْدُ : يَا رَبُّ ، ظَلَمْتُ نَفْسِي حَتَّى بَقِيتُ فِي النَّارِ كَذَا وَكَذَا خَرِيفًا لَمْ أَقْطَعْ رَجَائِي مِنْكَ ، يَا رَبُّ ، دَعَوْتُكَ بِالْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وأَخْرَجْتَنِي بِفَضْلِكَ ، فَارْحَمْنِي بِرَحْمَتِكَ ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى : اشْهَدُوا يَا مَلَائِكَتِي بِأَنِّي رَحِمْتُهُ " .

 

27-Abdullah İbn Mes'ud (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi.

Bir adam, Peygamber (s.a.s.)'e gelerek sordu:

“Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın birliğine inananlardan hiç kimse ce­hennemde kalmayacak mı?”

Peygamber (s.a.s.) cevap verdi:

“Evet, kalacak. O da, Cehennemin tâ dibinde olup:

“Ey rahmeti ve ihsanı sonsuz olan Allah'ım,” diye feryâd eder. O kadar bağırır ki Cibril (a.s) sesini duyar ve bu acayip yardım isteyişe şaşakalır. “Acaba ne oluyor, acaba, ne oluyor...” der. Nihayet da­yanamaz, Rahmanın arşının önüne kadar giderek secdeye varır. Allah Teberake ve Teâlâ:

“Ey Cibril, kaldır başını,” der, kaldırır.

Gördüğü şeyleri en iyi bilen Allah Teâlâ olmasına rağmen Cibril'e sorar:

“Seni bu kadar şaşırtan şey nedir?”

Cibril:

“Ya Rabbi. Cehennemin dibinden gelen bir ses duydum. Sesin sahibi, “Ey rahmeti ve ihsanı sonsuz olan Allahım,” diye feryât ediyordu. İşte beni çok çok şaşırtan bu ses idi,” dedi.

Allah Teâlâ, Cibril'e şöyle der:

“Ey Cibril, (Cehennem bekçisi) Malik'e git, “el-Hannan ve el-Mennân diye feryâd eden kulumu çıkarın.”

Cibril (a.s) cehennemin kapılarından birine giderek çalar. Malik çıkar. Cibril (a.s) ona:

“Allah Tebârake ve Teâlâ emrediyor. ‘el-Hennân ve el-Mennân’ di­ye feryâd edeni çıkaracaksın,” der.

Malik cehenneme girerek çok ararsa da bulamaz. Halbu ki, Malik, cehennemdeki yerini, annenin çocuklarını tanımasından daha iyi tanımaktadır. Çı­kar getir. Cibril derki:

“Doğrusu cehennem öyle bir çatırdıyla patlayıp fışkırıyor ki, ne taşı demirden ne de demiri insandan ayırt edebiliyorum.”

Cibril geri döner, Rahmanın arşı önünde secdeye varır. Allah Tebarake ve Teâlâ ona:                                                    

“Ya Cibril kaldır başını. Niçin o kulumu getirmedin?” diye sorar:

Cibril:

“Ey Allahım, Malik diyor ki, cehennem öyle bir çatırdıyla patlayıp fışkırıyor ki, taşı demirden, demiri de insandan ayırt edemiyorum.”

Allah Tebareke ve Teâlâ şu emri verir:

“Malik'e söyle kulum; cehennemin şu kadar derinliğinde, gizli o bu falan yerin şu köşesinde bulunmaktadır.”

Cibril tekrar Malike gelerek haber verir. Malik yeniden cehenneme girer adamı tarif edilen yerde başaşağı atılmış, başı ayaklarına ön saçlarıyle bağlanmış, elleri boynunda kenetli, üzerine yılanlar, akrepler toplan­mış bir durumda bulur. Onu tutup bütün kuvvetiyle çeker, yılanlar ve ak­replerden kurtarır. Tekrar kuvvetle çeker zincirler ve bukağılar kopar. Son­ra onu ateşten alıp:

“(Hayat suyuna sokar ve Cibril'e teslim eder. Cibril onun perçe­minden tutup. Rahmanın arşı önüne kadar sürükleyerek götürür. Yolda Cibril'in karşılaştığı her melek topluluğu, bu kulu görmekten sıkılırlar. Cib­ril arşı Rahmanın önünde secde eder. Allah Tebarake ve Teâlâ:

“Ey Cibril kaldır başını,” diyerek diğerine döner:

“Kulum. Seni güzel bir yaratılışla yaratmadım mı, sana elçi göndermedim mi; O, sana kitabımı okumadı mı; sana iyiyi yapmanı emretme­di mi?” diye sorar. Kul da hepsinin doğru olduğunu söyler.

Cenab-ı Hak:

“O halde niçin şu günahları işledin?”

Kul:

“Allahım. Günahlarımla kendi kendime zulmettim ve nihayet şu şu nedenlerle senelerce cehennemde bırakıldım. Buna rağmen senden asla ümidimi kesmedim. Rabbim. Sana “rahmeti ve ihsanı sonsuz Allahım,” di­yerek yalvardım. Böylece beni bu ceza evinden kerem ve ihsanınla kur­tardın. Bana merhamet et,” der. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

“Meleklerim. Şahid olunuz, bu kulumu affettim,” buyurur.[50]

 

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ، قَالَ : قُلْنَا : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، لِمَنْ تَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ؟ قَالَ : " لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ ، وَأَهْلِ الْعَظَائِمِ ، وَأَهْلِ الدِّمَاءِ ".

 

28 -Enes İbn Mâlik (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s.)'e sorduk, Allah'ın elçisi,” dedik “Kıyamet gü­nünde kimlere şefaat edersin?”

“Büyük günah sahiplerine; pek çok günah işlemiş olanlara ve adam öldürenlere,” buyurdu.[51]

 

İzah

Âhirette peygamberlerin hepsine mü'minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır.[52] Hz. Peygamber (s.a.s.) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil mü'minlerin şefâatına nail olacaklarını söylemiştir.[53]

 

  عَنْ قَيْسِ بْنِ أَبِي حَازِمٍ ، قَالَ : سَمِعْتُ جَرِيرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ ، يَقُولُ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ لَيْلَةَ الْبَدْرِ لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ ، فَانْظُرُوا أَنْ لَا تُغْلَبُوا فِي صَلَوَاتٍ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا " ، قَالَ حَمَّادٌ : يَعْنِي : الْغَدَاةَ وَالْعَشِيَّ .

 

29 -Kays bin Ebi Hazim’in rivayetine göre Cerir bin Abdullah şöyle demiştir:

Allah'ın Elçisi buyurdu ki:

“Sizler kıyamet gününde Rabbinizi, Bedir gecesinde şu ayı iste­diğiniz yerde apaçık gördüğünüz gibi, göreceksiniz. O halde iyi düşünün. Güneş doğmadan ve batmadan önceki namazlarınızı kaçırıpta (şeytana) yenilmeyiniz.” (ravi) Hammâd'a göre bunlar sabah ile akşam namazla­rıdır.[54]

 

İzah

"Rü'yet" kelimesi, Arapça'da (re-a-ye)kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye ise, sözlüklerde çeşitli anlamlar verilmektedir. İslam akaidinde önemli bir yer tutan "rü'yetullah" meselesi, temelde Yüce Allah'ın teşbih ve tecsimi kaygısından kaynaklanmaktadır. Gerek Ehl-i Sünnet "Yüce Allah görülür" derken ve gerekse Mu'tezile "O görülmez" derken, her ikisinin de taşıdıkları ortak bir kaygı ve korku vardır ki; o da acaba görülür veya görülmez dersek, O'nu teşbih ve tecsime düşürmek gibi, akaid esaslarına göre sakıncalı olan bir konuma düşebilir miyiz korkusu ve kaygısıdır. Bir başka ifadeyle her ikisinin de düşünce yapılarının temelinde, iyi niyet ve Yüce Allah'ın azameti ve yüceliğine her hangi bir leke düşürmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu itibarla bu konuda yapılan tartışma ve ileri sürülen görüşleri, kendi içerisinde ve bütünlüğüne göre değerlendirmeli ve öyle görmelidir.

Bu iki vakitte yalnız nâfile namaz mekruhtur. Farz ve vacip bir namaz kılmak mekruh değildir. Cenaze namazı kılınabilir, tilâvet secdesi de yapılabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İLİM BÖLÜMÜ

(10 Hadis)

 

Kur'an-ı Kerîm'de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça belirtilmiştir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"[55]

İslâm ilmin, âlimin ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de "Allah, içinizden iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir"[56] buyurulur.

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ " .

 

30-Abdullah (İbn Mesud) (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi. Allah’ın Elçisi (s.a.s.) buyurdu ki:

“İlim öğrenmek her müslümana farzdır.”[57]

 

İzah

İlim: İnsanın duyu vasıtaları ile elde ettiği veya Allah Tebarek ve Teâlâ'nın vahiy yolu ile doğrudan doğruya gönderdiği, içinde zan ihtimali bulunmayan yakını bilgi.

İslamî terminolojide ilim terimi; "bilgi" kelimesini karşılamak için kullanıldığı gibi, herhangi bir bilgi şubesini ifade için de kullanılır. Meselâ; kelâm ilmi, tefsir ilmi gibi. Keza, ilim ve bilgi terimlerinin bazen marifet kelimesiyle karşılanıldığı da bilinir.

Cürcânî ilim için şu tarifleri yapar: "İlim; bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. Bilim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır."[58]

İlim, kesin olsun veya olmasın kavram (tasavvur) veya hüküm olarak mutlak manasıyla idrak etmektir. ilim; düşünme, fehmetme ve hayal etme manalarına da gelir."[59]

 

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ "

 

31-Ebû Hureyre (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“İlim öğrenmek her müslümana farzdır.”[60]

 

İzah

İslâm, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "İlim tahsil etmek her müslüman erkek ve kadına farzdır"[61] buyurmuştur.

 

أبو حنيفة وُلِدْتُ سَنَةَ ثَمَانِينَ ، وَحَجَجْتُ مَعَ أَبِي سَنَةَ سِتٍّ وَتِسْعِينَ ، وَأَنَا ابْنُ سِتَّ عَشْرَةَ سَنَةً ، فَلَمَّا دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ ، وَرَأَيْتُ حَلَقَةً ، فَقُلْتُ لِأَبِي : حَلَقَةُ مَنْ هَذِهِ ؟ فَقَالَ : حَلَقَةُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَرْثِ بْنِ جَزْءٍ صَاحِبِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَتَقَدَّمْتُ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَقُولُ : " مَنْ تَفَقَّهَ فِي دِينِ اللَّهِ كَفَاهُ اللَّهُ مَهَمَّهُ وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ.

 

32- Ebû Hanife (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi:

(Hicretin) Sekseninci yılında doğdum. Doksan altı (96) senesinde on altı yaşımdayken babamla hacca gittim. Mescid-i Harama girdiğimde ka­labalık bir ders halkası gördüm. Babama, bu halkanın öğretmeni kim?' diye sordum. Babam, Peygamberimiz (s.a.s)’ın arka­daşı Abdullah bin el-Hâris bin Gez bin el-Zebidi'dir, dedi. İlerledim, iyice yaklaştım, şöyle dediğini işittim:

“Allah'ın elçisinden (s.a.s) duydum. Bu­yurdu ki:

“Allah'ın dinini anlamada üstün başarı gösteren kimsenin dünya ve âhiret ile ilgili neyi varsa Allah Teâlâ karşılar ve ona ummadığı yerlerden rızık verir.”[62]

 

İzahı

Rasülullah (s.a.s.)'ın mübarek dudaklarından dökülen bu cümleler, önder kadrosu için müjde olmalıdır. Ve unutmamalıdırlar ki:

Bir kimse, Allahü Teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü Teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler.

İnsan, rızkını aradığı gibi, rızık da, sahibini arar. Çok fakirler vardır ki, zenginlerden daha iyi, daha mutlu yaşar. Allahü Teâlâ kendisinden korkanlara, dinine sarılanlara, ummadıkları yerden rızık gönderir. Allahü Teâlâ, insanları yaratırken, ömürleri gibi, rızıklarını da takdir etmiştir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyle:

-Allahü Teâlâ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.[63]

-Rızık için üzülme, takdir edilen rızık seni bulur.[64]

 

  عَنْ أُمِّ هَانِئٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَا عَائِشَةُ ، لِيَكُنْ شِعَارُكِ الْعِلْمَ وَالْقُرْآنَ "

 

33-Ümmühani (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi.

Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Ya Aişe. Kendini ilim ve Kur'ân-ı öğrenmekle göster.”[65]

 

İzah

Hz. Peygamber kadınların eğitimine büyük önem vermiştir. Kadınlar mescide geliyor, hadisleri dinliyorlardı. Umumî toplantılara katılır ve bayram namazlarında da hazır bulunurlardı. Hz. Peygamber bayram hutbesini erkeklerin saflarına irad ettikten sonra, kadınların saflarına geçer, onlara da talim ederdi. Ancak hanımlar her zaman mescidde hazır bulunmadıkları için bir sahabî kadın Hz. Peygamber'e gelerek; "Ya Rasûlüllah, erkekler geliyor, senin sözünü dinliyorlar. Bizim için de bir gün tahsis et. O günde gelelim, Allah'ın sana öğrettiklerini bize öğret" dedi. Hz. Peygamber de onlara haftada bir gün ve yer tahsis ederek orada toplanmalarını söyledi, belirlenen günde onların eğitim ve öğretimleri ile meşgul oldu.[66]

Sahabe hanımlarının haya ve utanması dini konuları sorup öğrenmelerine bir engel değildi. Özellikle bir fikıh ve hadis âlimi olan Hz. Aişe'nin (ö. 58/677) bu konuda sayısız hizmetleri olmuştur. O, yalnız kadınların değil, sahâbe büyüklerinin bile bir çok meselede başvurdukları kimse idi.[67] Hz. Aişe, verdiği hüküm ve fetvalar bir cilde ulaşan yedi sahabe müctehidinden (Fukaha-i seb'a) birisidir.[68] "Fıkıh ilmini Hz. Aişe'den daha iyi bilen kimse görmedim" der.[69] Ebû Mûsa el-Eş'ârî'de (ö. 44/664) şöyle demiştir: "Muhammed'in ashabının bize sorduğu herhangi bir hadisin içinden çıkamadığımızda onu Hz. Aişe'ye sorardık ve onun yanında sorulan hadise ait muhakkak bir şeyler bulurduk".

İbn Hazm (ö. 456/1064) sahabe devrinde yetişen hanım fakih ve hukukçular olarak şu isimleri zikretmektedir: Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Hafsa binti Ömer, Hz. Fâtıma, Fâtıma binti Kays, Esma binti Ebî Bekr, Havlâ binti Tüveyt, Ümmü Şerîk, Sehle binti Süheyl, Ümmü Eymen, Âtike binti Zeyd, Ümmü'd-Derdâ, Zeyneb binti Ümmü Seleme ve Ümmü Yûsuf.[70] İslâm tarihinde çeşitli alanlarda büyük hizmet ve yararlılıklar göstermiş müslüman kadınların sayısı az değildir. Tefsîr, Hadîş Fıkıh, Tasavvuf, Şiir, Hüsnühat, güzel sanatlar, çeşitli hayır işleri vb.

 

عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْأَقْمَرِ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، مَرَّ بِقَوْمٍ يَذْكُرُونَ اللَّهَ تَعَالَى ، فَقَالَ : " أَنْتُمْ مِنَ الَّذِينَ أُمِرْتُ أَنْ أَصْبِرَ نَفْسِي مَعَهُمْ ، وَمَا جَلَسَ عَدْلُكُمْ مِنَ النَّاسِ ، فَيَذْكُرُونَ اللَّهَ تَعَالَى ، إِلَّا حَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ بِأَجْنِحَتِهَا ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ ، وَذَكَرَهُمُ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ " .

 

34 -Ali bin el-Akmer, Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivayet etti:

 Allah'ın Elçisi (s.a.s) Allah Teâlâyı anmak­ta olan bir topluluğa rastladı:

“Sizler o kimselerdensiniz ki, onlarla beraber sabır etmekle emr olundum. Sayınız kadar olan her topluluk oturup Allah Teâlâyı anacak ol­sa hiç şüphesiz, melekler onları kanatlarıyla çepeçevre sarar. İlâhi rahmet onları boğar ve Allah’ta yanında bulunanların, (meleklerin) huzurunda on­ları anar.”[71]

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَجْمَعُ اللَّهُ تَعَالَى الْعُلَمَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، فَيَقُولُ : إِنِّي لَمْ أَجْعَلْ حِكْمَتِي فِي قُلُوبِكُمْ إِلَّا وَأَنَا أُرِيدُ بِكُمُ الْخَيْرَ ، اذْهَبُوا إِلَى الْجَنَّةِ ، فَقَدْ غَفَرْتُ لَكُمْ عَلَى مَا كَانَ مِنْكُمْ.

 

35- Abdullah İbn Mes'ûd (r.a)'un şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Allah Teâlâ kıyamet günü bilginleri toplar onlara:  Kalplerinize HİKMETİMİ yerleştirirken, ben yalnız sizlerin yararına olanı istedim. Şimdi cennette yerlerinizi alın. Geri kalan kusurlarınızı da bağışladım,” der.[72]

 

İzah

Hikmet: İlim, fıkıh, adâlet, sebep, felsefe, kâinatın inceliklerini üstün ilimlerle bilmek, lâfzı az manâsı engin... gibi çok çeşitli manâlarda kullanılan geniş mefhumlu bir kelime.

İslâm âlimleri, hikmet için çeşitli tarifler yapmışlardır. Fakat çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği tarif şudur:

"Hikmet; faydalı ilim ve sâlih ameldir."[73]

 

عَنِ الْقَاسِمِ ، عَنْ أَبِيهِ ، عَنْ جَدِّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا ، أَوْ قَالَ مَا لَمْ أَقُلْ ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ "

 

36-El-Kasım'ın dedesinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Allah'ın Elçisi (s.a.s) buyurdu ki: Bana bilerek yalan söz isnad eden yahut bana söylemediğimi isnad eden kimse cehennemden yerini hazırlasın.[74]

 

İzah

Yalan: Yalanı iş edinme, çok yalan söyleme. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.

Allah’a ve Peygamber (s.a.s) yalan isnad etmek, en büyük yalandır. Çünkü bu ikisi insanların dini inancını belirler. Dini belirleme konusundaki yalan direk Allah’a ve Peygamber’e atf olunur.

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ " ، عَنْ أَبِي رُؤْبَةَ : شَدَّادِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ

 

37- -Ebû Said (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Bana bilerek yalan isnad eden kimse cehennemde yerini hazır­lasın.”[75]

 

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ " ، قَالَ عَطِيَّةُ : وَأَشْهَدُ أَنِّي لَمْ أَكْذِبْ عَلَى أَبِي سَعِيدٍ ، وَأَنَّ أَبَا سَعِيدٍ لَمْ يَكْذِبْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ .

 

38 -Ebû Said El-Hudri (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Bana bilerek yalan isnat eden kimse cehennemde yerini hazır­lasın.”

(Râvî) Atiyye dedi ki: “Şahadet ederim ki, ne ben bu sözü Ebü Said adına kendimden uydurdum, ne de O, Hz. Peygamber adına kendinden uydurdu. [76]

 

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ "

 

39-Enes'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Bana bilerek yalan isnat eden kimse cehennemde yerini hazırla­sın.” [77]

 

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ "

 

40-Enes (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Bana bilerek yalan isnat eden kimse cehennemde yerini hazırla­sın.”[78]

 

İzah

Bu uygulama çok isabetli ve yerinde olmuş, ilmi bir karardır... Zira Hz Peygamber adına yalan uydurmak haramdır. Hatta haramların en çirkinidir. Çünki '' kim bana nisbet ederek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın'' hadisi çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yalan zaten haramdır. Hz Peygamber adına uydurulacak yalan ise, haydi haydi haram olacaktır.

Uydurma olduğunu bildiği halde onu rivayet eden ve uydurma olduğunuda açıklamayan kimse de en büyük günahlardan birini işlemiş olur. ''O da yalancılardan biridir''. Uydurma olduğunu bilmeden nakledecek olursa günah işlemiş olmaz. Ancak çok titiz davranması gerekli bir konuda gereken dikkat ve titizliği göstermediği ve ararştırma yapmadığı için ciddi kusur işlemiş olur.

Uydurma hadisleri, müslümanları sakındırmak, dini tahriften korumak maksadıyla ve durumu açıklayarak yani öğretim maksadıyla nakleden kimse muhtemelen sevaba girmiş olur. Çünkü müslümanların bu konuda eğitilmeleri gereklidir. Bunuda misallendirerek yapmakta bir sakınca yoktur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEMİZLİK BÖLÜMÜ

(34 Hadis)

 

Temizlik: Bedenin ve ruhun maddî manevî pisliklerden uzak tutulmasıdır.

a- Beden temizliği:

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin."[79]

b- Yiyecek ve giyecek temizliği:

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, şayet sadece Allah 'a ibadet ediyorsanız ona şükredin." [80]

c- Çevre temizliği:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"İbrahim ve İsmail'e: ”Tavaf edenler, orada ibadet amacıyla oturanlar, rüku ve secde edenler için Evimi (Kabe'yi) temizleyin!" diye emretmiştik."[81]

 

  عَنْ جَابِرٍ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَا يَبُولَنَّ أَحَدُكُمْ فِي الْمَاءِ الدَّائِمِ ، ثُمَّ يَتَوَضَّأُ مِنْهُ "

 

41-Cabir (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Hiçbiriniz durgun suya idrar yapıp sonra da onunla, abdest almasın.”[82]

 

İzah

Akan suyun içine bir pislik düşmesi halinde ise, bu pisliğin renk, koku veya tattan ibaret olan bir niteliği görülmedikçe bu su ile abdest almak caizdir. Çünkü akan su pisliği alıp götürür. Diğer yandan akan suyun kullanımında tekerrür cereyan etmez. Kullanılan su, yer değiştirir. Ancak akan suya düşen pislik lâşe gibi katı olur ve su üzerinden geçerse, bunun kullanılması caiz olmaz.

 

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم أَنْ يُبَالَ فِي الْمَاءِ الدَّائِمِ ، ثُمَّ يُغْتَسَلَ مِنْهُ أَوْ يُتَوَضَّأَ "

 

42 -Ebû Hureyre (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bize durgun suya idrar yapıp sonra da onunla abdest almamızı veya yıkanmamızı yasak kıldı.[83]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " تَوَضَّأَ ذَاتَ يَوْمٍ فَجَاءَتِ الْهِرَّةُ ، فَشَرِبَتْ مِنَ الْإِنَاءِ ، فَتَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَمَّ مِنْهُ.

 

43 -Hz. Âişe (r.anha)'den şöyle rivayet edildi:

“Allah'ın Elçisi (s.a.s) birgün abdest almak istedi. Bu sırada bir kedi gelerek kaptan su içti. Hz. Peygamber aynı su ile abdest aldı.”[84]

 

İzah

Hanifiler: Evcil bir kedi az miktardaki bir sudan içerse o suyu kullanmak mekruh olur. Zîrâ kedi, pisliklerden uzak durmaz. Artığının necis olmayıp mekruh oluşu, etinin yenmemesinden ötürüdür. Bu hususta Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphesiz kedi, necis değildir. O, etrafınızda dolaşan erkek ve dişi hayvanlardan biridir.”[85]

 

عَنْ أَبِي وَائِلٍ ، قَالَ : رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " يَبُولُ عَلَى سُبَاطَةَ قَوْمٍ قَائِمًا "

 

44-Ebû Vâil'in şöyle dediği rivayet edi ki:

Hz.Peygamber (s.a.s) bir kimsenin çöplüğünde idrarını ayakta yaparken gördüm.”[86]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا ، قَالَ : " رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ شَرِبَ لَبَنًا ، فَتَمَضْمَضَ وَصَلَّى ، وَلَمْ يَتَوَضَّأْ "

 

45 -İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

“Allah'ın Elçisini (s.a.s) gördüm: süt içti (sonra su ile) ağzını çalkaladı. Ve (yeniden) abdest almaksızın namaz kıl­dı.”[87]

 

  عَنْ جَعْفَرِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ ، أَنَّ نَاسًا مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَخَلُوا عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : " مَا لِي أَرَاكُمْ قُلْحًا ؟ اسْتَاكُوا ، فَلَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ "

 ، وَفِي رِوَايَةٍ : " مَالِي أَرَاكُمْ تَدْخُلُونَ عَلَيَّ قُلْحًا ؟ اسْتَاكُوا ، فَلَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ أَنْ يَسْتَاكُوا عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ ، أَوْ عِنْدَ كُلِّ وُضُوءٍ .

 

46-Cafer İbn Ebû Talib (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Ashabdan birkaç kişi Hz.Peygamber (s.a.s)'ın hu­zuruna geldiler. Onlara:

“Sizleri böyle dişleri sararmış mı göreyim sürekli misvak kulla­nınız. Ümmetime güçlük, vereceğini bilmeseydim, her namaz (için abdest aldıklarında) misvak kullanmalarını emrederdim.” buyurdu.

Diğer bir rivayette şöyle dendi:

“Görüyorum ki, sararmış dişlerinizle yanıma geliyorsunuz. Her zaman misvak kullanınız. Ümmetime güçlük vereceğini bilmeseydim, her abdest aldıklarında misvak kullanmalarını emrederdim.”[88]

 

İzah

Diş temizliği yalnız abdest ve namaz, ya da Kur'an-ı Kerim okuma sırasında değil, sağlık açısından ve toplum içine çıkarken dikkat edilmesi gereken önemli bir temizlenme şeklidir. Misvak'ın bu genel temizlik yönünü dikkate alan İslâm bilginleri beş yerde, diş temizliğinin müstehap olduğuna dikkat çekmişlerdir. Bu beş yer şunlardır: a) Dişler sararınca, b) Ağzın kokusu değişince, c) Uykudan kalkıldığında, d) Namaza kalkılacağı zaman, e) Abdest alırken. Buna, Kur'an-ı Kerim okumak veya toplum huzuruna çıkmak için yapılacak diş temizliği de ilâve edilmiştir.[89]

 

  عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : " أَنَّهُ تَوَضَّأَ فَغَسَلَ كَفَّيْهِ ثَلَاثًا ، وَمَضْمَضَ ثَلَاثًا ، وَاسْتَنْشَقَ ثَلَاثًا ، وَغَسَلَ وَجْهَهُ ثَلَاثًا ، وَذِرَاعَيْهِ ، وَمَسَحَ رَأْسَهُ ، وَغَسَلَ قَدَمَيْهِ ، وَقَالَ : هَذَا وُضُوءُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ "

 

47 -Ali bin Ebî Tâlib (r.a)'ın şöyle abdest aldığı rivayet edildi:

 Hz. Ali abdest almağa başlayarak (önce) üç defa ellerini yıkadı, ağ­zına ve burnuna üç defa su verdi. Üç defa yüzünü ve kollarını yıkadı; ba­şını üç defa meshetti. Sonra iki ayağını yıkadı ve bütün bunları yaptıktan sonra:

“İşte Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdesti bırdur.” dedi.[90]

 

İzah

İslâm'da abdestin farziyetine "Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)...",[91] âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdest almadan hiç bir iş yapmadığını görüyoruz.[92] Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

 

  عَنْ عَبْدِ خَيْرٍ ، عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ : " أَنَّهُ دَعَا بِمَاءٍ ، فَغَسَلَ كَفَّيْهِ ثَلَاثًا ، وَتَمَضْمَضَ ثَلَاثًا ، وَاسْتَنْشَقَ ثَلَاثًا ، وَغَسَلَ وَجْهَهُ ثَلَاثًا ، وَذِرَاعَيْهِ ثَلَاثًا ، وَمَسَحَ رَأْسَهُ ثَلَاثًا ، وَغَسَلَ قَدَمَيْهِ ثَلَاثًا ، ثُمَّ قَالَ : هَذَا وُضُوءُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ".

 

48 -Abd Hayr'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Ali (r.a) abdest almak için su istedi. Üç defa ellerini yıkadı; üç defa ağzını, üç defa burnunun içini, yıkadı. Üç defa yüzünü, üç defa kollarını yıkadı. Başını üç defa meshedip, üç defa ayaklarını yıkadı. Bütün bunla­rı yaptıktan sonra:  “Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdesti işte budur.” dedi.[93]

 

  عَنْ حُمْرَانَ مَوْلَى عُثْمَانَ : أَنَّ عُثْمَانَ " تَوَضَّأَ ثَلَاثًا ثَلَاثًا ، وَقَالَ : هَكَذَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَوَضَّأُ "

 

49 -Hz. Osman (r.a)'ın azadlısı Humrâ'nın şöyle dediği rivayet edildi

 Hz. Os­man abdest alırken uzuvlarını (suyu her seferinde yenilemek suretiyle) üçer sefer yıkadı ve dedi ki: “Hz.Peygamberi (s.a.s.) bu şekilde abdest alırken gördüm.”[94]

 

İzah

1. Uykudan kalkmış olsun, veya olmasın, abdestten evvel elleri üç kerre yıkamak müstehaptır.

2. Abdest organlarım üç defa yıkamak müstehabtır. Ayaklar da bu hükme dahildir.

3. Uygulamalı olarak öğretim yapmak (netice almak bakımından) daha verimlidir.

4. Namazda ihlas, dînen teşvik edilmiştir.                          

5. Sevapdan mahrum edeceğinden dolayı namaz kılarken dünya ile kalben meşgul olmaktan sakınılmalıdır.

6. Abdestin sonunda iki rekât namaz kılmak sevabı çok bir iştir. Nevevî merhum, Şafiî mezhebine göre iki rekat namazın siinnel-i müekkede olduğunu, mekruh vakitlerde bile kılınabileceğini söylüyorsa da ulemânın büyük çoğunluğu bu namazın sünnet-i gayr-i müekkede olduğunu mekruh vakitlerde kılınamayacağını söylüyor.

7. İyi ameller, kötü amellerin günahına keffâret olur.

8. İbâdet ve tâat Allah'ın af ve merhametine vesile olacağından dînen teşvik edilmiştir.

9. Abdest organlarım yıkarken hadîs-i şerifdeki sırayı gözetmelidir. Şâfîilere göre bunu gözetmek farzdır. Hanefî ve Mâlikî ulemâsına göre sünnettir.[95]

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ ، " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَوَضَّأَ مَرَّةً "

50 -Bureyde'nin oğlu babasından şöyle rivayet etti:

Nebi (s.a.s) abdest alırken her uzvunu bir sefer yıkardı.”[96]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " وَيْلٌ لِلْعَرَاقِيبِ مِنَ النَّارِ " .

 

51-İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: “(kuru kalan) topukların vay ateşteki haline.”[97]

 

İzah

Rasulullah (s.a.s) bu hadis-i şerifi ayaklarını güzelce yıkamamış ve ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanla hakkında buyurmuştur.[98]

 

عَنْ رَجُلٍ مِنْ ثَقِيفٍ يُقَالُ : الْحَكَمُ أَوِ ابْنُ الْحَكَمِ ، عَنْ أَبِيهِ ، " تَوَضَّأَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَأَخَذَ حِفْنَةً مِنْ مَاءٍ ، فَنَضَحَهُ فِي مَوَاضِعِ طَهُورِهِ "

 

52 -Sakîf kabilesinden, el-Hakem adlı biri babasından şöyle rivayet etti.

Hz.Peygamber (s.a.s) abdest aldıktan sonra bir avuç su alarak abdest yerlerine serpti.[99]

 

İzah

Kullanılmış suyun kişinin üstüne bulaşması vesvesesinden kurtulmak için ellerine su alıp kucağa serpmek gerekir. Hadis-i şerifte:

“Cibril, bana ilk vahiy getirildiğinde abdest ve namazı da öğretti. Abdest bittikten sonra avucuna su alıp, kucağına serpti.”[100]

 

  عَنْ شُرَيْحٍ ، قَالَ : سَأَلْتُ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : " أَمْسَحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ ؟ قَالَتِ : ائْتِ عَلِيًّا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَاسْأَلْهُ ، فَإِنَّهُ كَانَ يُسَافِرُ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ شُرَيْحٌ : فَأَتَيْتُ عَلِيًّا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَقَالَ لِي : امْسَحْ "

 

53-Şureyh'in şöyle dediği rivayet edildi.

Hz. Âişe (r.anha)'ye “Mesh üzerine mesti edeyim mi?” diye sordum.

“Git Ali (r.a)'den sor; O, Peygamber (s.a.s) ile yolculuk yapardı” ce­vabını verdi.

Râvi Şureyh devam etti: “Bunun üzerine Ali (r.a)'ye gitim; “Mesh et” dedi.[101]

 

İzah

Mest üzerine meshin cevazı sünnetle sabittir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Mukîm, mestleri üzerine bir gün bir gece; yolcu ise üç gün üç gece mesheder."[102] Bu, meşhur bir hadis olup, içlerinde Hz. Ömer, Afi, Huzeyme b. Sâbit, Ebû Saîd el-Hudrî, Saffân b. Assâl, Avf b. Malik, İbn Abbas ve Hz. Âişe gibi ünlü sahabelerin bulunduğu kalabalık bir sahabe topluluğu tarafından nakledilmiştir. Hatta İmam Ebû Yusuf, mestlerin üzerine mesih haberinin, benzeriyle Kur'ân ayetini neshetmenin mümkün olacağı kuvvette bir hadis olduğunu belirtmiştir. Ashab-ı Kiram söz ve fiil olarak meshin caiz olduğunda ittifak etmiştir.[103]

 

  عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " تَوَضَّأَ ، وَمَسَحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ ، وَصَلَّى خَمْسَ صَلَوَاتٍ "

 

54 -Süleyman İbn Bureyde babasının şöyle dediğini rivayet etti:

Hz.Peygamber (s.a.s) abdest alıp mestleri üze­rice mesh etti ve bununla beş vakit namaz kıldı.[104]

 

 عَنْ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ " صَلَّى خَمْسَ صَلَوَاتٍ بِوُضُوءٍ وَاحِدٍ ، وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ " ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : مَا رَأَيْنَا صَنَعْتَ هَذَا قَبْلَ الْيَوْمَ ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " عَمْدًا صَنَعْتُهُ يَا عُمَرُ "

 

55-İbn Bureyde, babasının şöyle dediğini rivayet etti:

Hz.Peygamber (s.a.s) Mekke'nin fethi sırasında bir abdest ile beş vakit namazı kılmış, mestleri üzerine de mesh etmiş­ti. Bunun üzerine Hz. Ömer:

“Ey Allah'ın Resulü, bugün sizi ilk defa bunu yaparken gördük” deyince,

“Bunu bilerek yaptım ya Ömer” cevabım verdi.[105]

 

  عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، قَالَ : حَدَّثَني مَنْ سَمِعَ ، جَرِيرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ ، يَقُولُ : " رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَمْسَحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ بَعْدَ مَا أُنْزِلَتْ سُورَةُ الْمَائِدَةِ "

 

56-İbrahim'in (en-Nehai) şöyle dediği rivayet edildi:

Cerir bin Abdullah'dan işiten biri bana haber verdi. Cerir diyor ki:

“Hz.Peygamber (s.a.s) mestleri üzerine mesh yaptığını Mâide suresi indikten sonra gördüm.”[106]

 

عَنْ هَمَّامِ بْنِ الْحَرْثِ : أَنَّهُ رَأَى جَرِيرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ الْبَجَلِيَّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ " تَوَضَّأَ ، وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ ، فَسَأَلَهُ عَنْ ذَلِكَ ، فَقَالَ : إِنِّي رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصْنَعُهُ ، وَإِنَّمَا صَحِبْتُهُ بَعْدَ مَا نَزَلَتِ الْمَائِدَةُ

 

 

57-Hammâm İbn el-Hâris'ten şöyle rivayet edildi:

Kendisi, Cerîr bin Abdullah (r.a)'ın abdest alırken mestleri üzerine mesh yaptığını görmüş ve ona bunun gerekçesini sormuştu. Cerîr de cevabın­da:

“Gerçekten ben Hz.Peygamber (s.a.s)’in onu yaptığını görmüştüm. Ancak Mâide (suresinin) inmesinden sonradırki, ben Onun ashabından oldum” diye açıkladı.[107]

 

  عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ : " أَنَّهُ خَرَجَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي سَفَرٍ ، فَانْطَلَقَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى قَضَى حَاجَتَهُ ، ثُمَّ رَجَعَ وَعَلَيْهِ جُبَّةٌ رُومِيَّةٌ ضَيِّقَةُ الْكُمَّيْنِ ، فَرَفَعَهَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ ضِيقِ كُمِّهَا ، قَالَ الْمُغِيرَةُ : فَجَعَلْتُ أَصُبُّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَاءِ مِنْ إِدَاوَةٍ مَعِي ، فَتَوَضَّأَ وُضُوءَهُ لِلصَّلَاةِ ، وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ وَلَمْ يَنْزَعْهُمَا ، ثُمَّ تَقَدَّمَ وَصَلَّى "

 

58-Muğire bin Şube (r.a)'den gelen habere göre:

Hz.Peygamber (s.a.s)'in gittiği (Tebük) seferine kendisi de katılmış birlikte yola çıkmışlardı. Bir ara Allah'ın Elçisi (s.a.s) ayrılıp helaya gitmiş sonra dönmüştü. Üzerinde (Rûm) Bizans malı, kollan dar bir cübbe bulunuyordu. Resûlullah (s.a.s) kolun darlığı nedeniyle (kollarını sıvamayip) cübbeyi kaldırıp öylece kollarını çıkarmıştı.

Muğire burdan sonra şöyle anlattı:

“Beraberimde ibrikten kendilerine su dökmeğe başladım. Na­maz abdesti gibi abdest aldı. Mestlerini çıkarmayıp, üzerini mesh etti. Sonra gidip namaz kıldı.”[108]

 

عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ ، قَالَ : " وَضَّأْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَيْهِ جُبَّةٌ رُومِيَّةٌ ضَيَّقَةُ الْكُمَّيْنِ ، فَأَخْرَجَ يَدَيْهِ مِنْ تَحْتِهَا ، وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " مَسَحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ ، وَعَلَيْهِ جُبَّةٌ شَامِيَّةٌ ضَيَّقَةُ الْكُمَّيْنِ ، فَأَخْرَجَ يَدَيْهِ مِنْ أَسْفَلِ الْجُبَّةِ "

 

59- Muğîre bin Şûbe'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s)'e su döktüm, abdest al­dı. Bu sırada üzerinde Rum (Bizans) malı, kolları dar bir Cübbe vardı. Kol­larını (sıvamayıp) Cübbenin altından çıkardı. Ve mestleri üzerine mesh etti.”

Diğer bir rivayette şöyle dedi:

“Allah'ın Elçisi (s.a.s) mestler üzerine mesh etti. Bu sırada üzerinde Şâm malı, kolları dar bir cübbe bulunuyordu. Ellerini cübbenin altından çrkardı.[109]

 

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَدِمْتُ عَلَى غَزْوَةِ الْعِرَاقِ ، فَإِذَا سَعْدُ بْنُ مَالِكٍ يَمْسَحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ ، فَقُلْتُ: مَا هَذَا ؟ فَقَالَ : يَا بْنَ عُمَرَ ، إذَا قَدِمْتَ عَلَى أَبِيكَ فَسَلْهُ عَنْ ذَلِكَ، وَقَالَ : فَأَتَيْتُهُ فَسَأَلْتُهُ ، فَقَالَ : رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " يَمْسَحُ " .

 

60-İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Irak savaşına katılmıştım. Birgün Sad bin Mâlik'in mestleri üze­rine mesh yaptığını ansızın gördüm, sordum:

“Ne bu yaptığın?” dedim.

“Ey İbn Ömer. Geri döndüğün zaman bu yaptığımı babana sor.” diye tenbih etti.

Dönüşümde bunu babama sordum;  dedi ki:

“Hz.Peygamber (s.a.s)'in mesh ettiğini gör­düm. (O'na uyarak) mesh ettik.”[110]

 

عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ : أَنَّهُ تَنَازَعَ أَبُوهُ وَسَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ فِي الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ ، فَقَالَ سَعْدٌ : " امْسَحْ ، وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ : مَا يُعْجِبُنِي ، قَالَ سَعْدٌ : فَاجْتَمَعْنَا عِنْدَ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : عَمُّكَ أَفْقَهُ مِنْكَ سُنَّةً "

 

61-Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ın oğlu Sâlim'den rivayet edildiğine göre:

Babası Abdullah ile Sâd bin Ebi Vakkâs, mestler üzerine rneshetme konusunu tartışmışlardı. Sâd, “meshederim” derken, Abdullah: “meshetmen doğrusu beni şaşırtıyor” diye cevap veriyordu.

Sâd dedi ki:

“Hz. Ömer (r.a)'ın yanında toplandık. Ömer (r.a) (oğluna) şöyle dedi:

“Amcan SÜNNETİ senden iyi bir.”[111]

 

  عَنْ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، أَنَّهُ قَالَ فِي الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ : " لِلْمُقِيمِ يَوْمًا وَلَيْلَةً ، وَلِلْمُسَافِرِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهَا ، لَا يَنْزِعُ خُفَّيْهِ إِذَا لَبِسَهُمَا وَهُوَ مُتَوَضِّئٌ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : " الْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ لِلْمُسَافِرِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ وَلِلْمُقِيمِ يَوْمًا وَلَيْلَةً ، إِنْ شَاءَ إذَا تَوَضَّأَ قَبْلَ أَنْ يَلْبَسَهُمَا "

 

62- Huzeyme bin Sabit Hz. Peygamber (s.a.s)’den rivayetle şöyle dedi:

Hz.Peygamber (s.a.s) iki mest üzerine meshetmenin süresini şöyle belirtti: Yolcu olmayan için bir gündüz bir gece; yolcu için de üç gün üç gecedir; abdestliyken giymiş bu süre içerisinde onları çıkarmaz. Diğer bir rivayette şöyle buyurdu:

“Mestler üzerine meshetmenin süresi, yolcu için üç gün, yolcu olmayan için bir gündüz ve bir gecedir. Mestleri giymeden önce abdest almak şartıyla bu süreyi kullanır.”[112]

 

عَنْ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنِ الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ ، قَالَ : " لِلْمُسَافِرِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهِنَّ ، وَلِلْمُقِيمِ يَوْمًا وَلَيْلَةً "

 

63-Huzeyme b. Sabit (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s)'den mestler üzerine meshetmenin süresi soruldu.

“Yolcu için üç gün üç gece; yolcu olmayan içinde bir gün bir ge­cedir.” buyurdu.[113]

 

  عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَمْسَحُ الْمُسَافِرُ عَلَى الْخُفَّيْنِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهِنَّ ، وَالْمُقِيمُ يَوْمًا وَلَيْلَةً "

 

64-Hz. Ali (r.a), Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivayet etti:

 “Yolcu mestleri üzerine üç gün üç gece, yolcu olmayan da bir gün bir gece mesh eder” buyurdu.[114]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " يُصِيبُ مِنْ أَهْلِهِ مِنْ أَوَّلِ اللَّيْلِ ، فَيَنَامُ ، وَلَا يُصِيبُ مَاءً ، فَإِذَا اسْتَيْقَظَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ عَادَ وَاغْتَسَلَ "

 

65-Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) hanımlarından biriyle, ge­cenin başında cinsi münasebette bulunur, yıkanmadan uyurdu. Gecenin sonunda uyandığı zaman yine münasebette bulunurdu. Ve yıkanırdı.”[115]

 

  عَنْ عَائِشَةَ ، قَالَتْ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " إِذَا أَرَادَ أَنْ يَنَامَ وَهُوَ جُنُبٌ ، تَوَضَّأَ وُضُوءَهُ لِلصَّلَاةِ "

 

66-Hz. Âişe (r.anha)’nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) cünüpken uyumak istediğinde namaz için olduğu gibi abdest alırdı.”[116]

 

  عَنْ حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَدَّ يَدَهُ إِلَيْهِ ، فَدَفَعَهَا عَنْهُ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَالَكَ ؟ قَالَ : إِنِّي جُنُبٌ ، قَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَرِنَا يَدَيْكَ ، فَإِنَّ الْمُؤْمِنَ لَيْسَ بِنَجِسٍ " .

 

67-Huzeyfe (r.a)'den şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) elini ona uzattı. O da elini vermeyerek çekti. Hz. Peygamber (s.a.s);

“Neden böyle yaptın?” diye sordu. Huzeyfe: Cünübüm” dedi. Peygamber (s.a.s.): “Göster elini bize, mü'min necis (pis) değildir.” buyurdu.[117]

 

İzah

Cünüp iken yemek yeme, su içmek, yatmak ve Allah'a zikretme gibi eylemlerde bulunmak caizdir.

 

عَنْ حُذَيْفَةَ : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَدَّ يَدَهُ إِلَيْهِ فَأَمْسَكَهَا عَنْهُ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّ الْمُسْلِمَ لَا يَنْجُسُ "

 

68-Huzeyfe (r.a)'den şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) elini ona uzattı. O ise eli­ni vermekten çekiniyordu. Bu hareket karşısında Hz. Peygamber (s.a.s):

“Müslüman cünüplükle necis olmaz.” buyurdu.[118]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ لَهَا : " نَاوِلِينِي الْخُمْرَةَ ، فَقَالَتْ : إِنِّي حَائِضٌ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ حَيْضَتَكِ لَيْسَتْ فِي يَدَيْكِ "

 

69-Hz. Âişe (r.anha)'den şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) Âişe'ye seccadeyi bana getir” dedi. Hz. Aişe: “Hayızlıyım diyecek oldu.”

Hz.Peygamber (s.a.s): “Hayzın elinde değil ya” buyurdu.[119]

 

İzah

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed, sana kadınların hayız halinden sorarlar. De ki: O, kadına eziyet veren bir haldir. Hayız halindeyken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra onlara Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın."[120] Hadiste ise şöyle buyurulur: "Bu hayız, Allah'ın Âdem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir."[121] Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Allah elçisi şu cevabı vermiştir: "Cinsel ilişki dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir."[122] Kur'ân da, âdetten "pislik" olarak değil, "eziyet" olarak söz edilmiş, bununla, sıkıntıda bulunan hayızlı kadın korunmak istenmiştir. Diğer yandan Hz. Peygamberin eşleriyle dizkapağı ve göbek arası dışındaki normal ilişkilerini sürdürdüğü bilinmektedir.[123] Âdetli kadının temiz olmayan yönü sadece âdet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı da temizdir. Hz. Âişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmektedir: "Allah elçisinin isteği üzerine, ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'ân okurdu."[124] "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine âdetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi."[125]

 

  عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، قَالَ : أَخْبَرَنِي مَنْ سَمِعَ أُمَّ سُلَيْمٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، أَنَّهَا سَأَلَتِ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " عَنِ الْمَرْأَةِ تَرَى مَا يَرَى الرَّجُلُ ؟ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : تَغْتَسِلُ "

 

70 -İbrahim Nehai dedi ki: “Ümmü Süleym (r.anha)'dan işiten biri bana şöyle anlattı: “Ümmü Süleym, Hz.Peygamber (s.a.s)’e sor­du:

“Kadın da erkek gibi ihtilâm olduğunu görürse (yıkanır mı) Hz. Peygamber: “Yıkanmalıdır” cevabını verdi.[126]

 

İzah

İhtilâm, erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da olur. Enes b. Mâlik'ten: Ümmü Süleym, Resulullah'a gelerek, Hz.Âîşe de onun yanında olduğu halde:

"Ya Resulullah, erkeğin uyku esnasında gördüğünü kadın da görür. Binaenaleyh, erkeğin kendisine gördüğünü kadın da görüyor" demiş, bunun üzerine Hz. Âîşe:

"Ey Ümmü Süleym! Kadınları kepaze ettin. Allah hayrını versin" demiş, Resulullah Hz. Âîşe'ye:

"Bilâkis sen, Allah senin hayrını versin. Evet, ey Ümmü Süleym! Kadın da bunu gördüğü zaman yıkanmalıdır, buyurmuştur.[127]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " بِئْسَ الْبَيْتُ الْحَمَّامُ ، هُوَ بَيْتٌ لَا يَسْتُرُ ، وَمَاءٌ لَا يُطَهِّرُ "

 

71-Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi: Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Hamam ne çirkin bir yerdir ki orada avret yerleri örtülmez ve temiz olmayan bir su vardır.”[128]

 

İzah

Birçok kimsenin bir anda yıkanabildiği toplu hamamlar Araplara İran ve diğer kültürlerden geçmiştir. Bunun için önceleri hamama girmeyi yasaklayan Hz. Peygamber (s.a.s) daha sonra bunun birçok faydası olduğunu öğrenince, tesettüre riayet kaydıyla, girmeye izin vermiştir. Bu konuda şöyle buyurur: "Yakında Acem (İran) toprağını fethedeceksiniz. Orada hamam denilen yapılar göreceksiniz. Erkeleriniz oraya izar (örtü)sız girmesin, kadınları da hastalık ve nifâs gibi özürler dışında oralara girmekten menedin."[129] Bir başka hadislerinde de; "Sizden kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa hamama örtüsüz girmesin, hanımını (özürsüz, lüzumsuz yere) hamama göndermesin, içki bulunan sofraya oturmasın"[130] buyurmuşlardır.

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : " كُنْتُ أَفْرُكُ الْمَنِيَّ مِنْ ثَوْبِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ "

 

72- Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi: “Hz.Peygamber (s.a.s)'in çamaşırında kuru­muş olan meniyi ovarak temizledim.”[131]

 

عَنْ هَمَّامٍ ، أَنَّ رَجُلًا أَضَافَتْهُ عَائِشَةُ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ ، فَأَرْسَلَتْ إِلَيْهِ بِمِلْحَفَةٍ ، فَالْتَحَفَ بِهَا اللَّيْلَ فَأَصَابَتْهُ جَنَابَةٌ ، فَغَسَلَ الْمِلْحَفَةَ كُلَّهَا ، فَقَالَتْ : مَا أَرَادَ بِغَسْلِ الْمِلْحَفَةِ ، إِنَّمَا كَانَ يُجْزِيهِ أَنْ يَفْرُكَهُ " لَقَدْ كُنْتُ أَفْرُكُ مِنْ ثَوْبِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، ثُمَّ يُصَلِّي مَعَهُ.

 

73- Hammad'dan şöyle rivayet edildi: “Müslümanların annesi Hz. Ayşe (r.anha)'nin evinde, bir adam konuk kal­mıştı. Hz. Ayşe ona, bir yorgan göndermiş, gece üzerine örtmüştü. O ge­ce konuk cünüp olmuştu. Adam bütün yorganı yıkayıverdi. Bunu duyan Ay­şe (r.anha) dedi ki:

“Yorganı yıkamasının sebebi neydi? Sadece kirli yerini ovalasaydı, yeterdi. Hz.Peygamber (s.a.s)’in çamaşırının kirli yerini ovardım, sonra bununla namaz kılardı.”[132]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " أيُّمَا إِهَابٍ دُبِغَ فَقَدْ طَهُرَ.

 

74- İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi: Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Her ölü hayvanın derisi tabaklandığında temiz olur.”[133]

 

İzah

Domuz dışında, murdar ölmüş bir hayvanın derisi tabaklanmakla temiz olur. Hz. Peygamber (s.a.s); "Bir deri tabaklanmakla temiz olur" buyurmuştur.[134] Allah elçisi Tebük yolculuğunda bazı evlerin yanından geçerken kadınlardan su istedi. Bir kadının; "ölmüş hayvan derisinden yapılmış bir kırbada su var" deyince, Allah Resulü; "Onu tabaklamamış mıydın?" buyurdu. "Evet tabaklamıştım" deyince de "Tabaklanması temizlenmesidir" buyurdu.[135]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَرَّ بِشَاةٍ مَيِّتَةٍ لِسَوْدَةَ ، فَقَالَ : " مَا عَلَى أَهْلِهَا لَوِ انْتَفَعُوا بِإِهَابِهَا ، فَسَلَخُوا جِلْدَ الشَّاةِ ، فَجَعَلُوهُ سِقَاءً حَتَّى صَارَتْ شَنًّا "

 

75- İbn Abbas (r.anhüma)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber  (s.a.s) geçerken Hz. Sevde (r.anha)'nin öl­müş olan koyununu gördü: “Sahipleri derisinden faydalansalar ya” buyurdu. Bu söz üzerine, koyunun derisini yüzüp evde su tulumu yaptılar ve eskiyinceye kadar kul­landılar.[136]

 

 

 

 

 

NAMAZ BÖLÜMÜ

(100 Hadis)

 

Namaz: Dua, hayırla dua; müslümanların yaptıkları, bazı hareketleri de kapsayan bir ibadet türü. Arapçası "salât" olup, çoğulu "salavât"tır.

İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin"[137]. "Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak fon kılınmıştır".[138]

"Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. İşte doğru din budur".[139] "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a samimiyetle bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır".[140]

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: "İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır."[141]

 

عَنْ أَبِي ذَرٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّهُ صَلَّى صَلَاةً فَخَفَّفَهَا ، وَأَكْثَرَ الرُّكُوعَ وَالسُّجُودَ ، فَلَمَّا انْصَرَفَ ، قَالَ لَهُ رَجُلٌ : أَنْتَ صَاحِبُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتُصَلِّي هَذِهِ الصَّلَاةَ ؟ فَقَالَ أَبُو ذَرٍّ : أَلَمْ أُتِمَّ الرُّكُوعَ وَالسُّجُودَ ؟ قَالَ : بَلَى ، قَالَ : فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَقُولُ : " مَنْ سَجَدَ لِلَّهِ سَجْدَةً رُفِعَ بِهَا دَرَجَةً فِي الْجَنَّةِ " ، فَأَحْبَبْتُ أَنْ تُؤْتَى دَرَجَاتٌ ، أَوْ تُكْتَبُ لِي دَرَجَاتٌ ،

 

76- Ebû Zerr (r.a)'den şöyle rivayet edildi:

Kendisi kıldığı (nafile) bir namazı pek ağır yapmamış ancak rükularda ve secdelerde çok kalmıştı. Bitirdiğinde bir adam ona şöyle dedi:

“Sen Peygamber (s.a.s)’in hem arkadaşı­sın, hem namazı böyle çabuk kılyorsun?”

Ebû Zerr (r.a) ona sordu:

“Rükû ve secdeleri kusursuz yapmadım mı?”

“Evet yaptın.”

“O halde, Peygamber (s.a.s)'den işittim şöyle buyurdu: Kim Allah'a bir secde yaparsa, bu secde nedeniyle o kimsenin cennette derecesi bir kere daha yükseltir. Ben de istedimki, bana çok çok dereceler verilsin. Yahut bana dereceler yazılsın” cevabını verdi. [142]

 

  عَنْ عَبْدُ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا بَيْنَ السُّرَّةِ إِلَى الرُّكْبَةِ عَوْرَةٌ "

 

77- Abdullah (r.a)'ın dediğine göre Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Göbek ile diz kapakları arası açık bırakılmaması gereken yerler­dir. (Avret mahali.)”[143]

 

İzah

Erkeklerin avret yeri göbekle diz kapağı arasıdır. Kadının avret yeri ise elleri ve yüzü hariç bütün vücududur. Namazda avret yerlerinin açılması halinde namaz bozulur.

 

  عَنْ جَابِرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ " أَنَّهُ أَمَّهُمْ فِي قَمِيصٍ وَاحِدٍ ، وَعِنْدَهُ فَضْلُ ثِيَابٍ ، يُعَرِّفُنَا سُنَّةَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ "

 

78- Atâ Cabir (r.a)'den şöyle rivayet etti:

“Cabir, halka namaz kıldırdı; üzerinde bir teık uzun gömlek vardı faz­la elbisesi bulunurken böyle yapmakla o, Peygamber (s.a.s)’in sünnetini bize açıkça bildirmek istemişti.”[144]

 

  عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّ رَجُلًا ، قَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، يُصَلِّي الرَّجُلُ فِي الثَّوْبِ الْوَاحِدِ ؟ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَوَلِكُلِّكُمْ ثَوْبَانِ ؟ ! "

 

79- Abdurrahman (r.a)'dan şöyle  rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s)'e bir adam sordu:

“Bir tek elbise giyerek (şu kimse) namaz kılıyor?”

Hz. Peygamber (s.a.s):

“Hepinizin iki elbisesi var mı ki?” diye karşılığında bulundu.[145]

 

  قَالَ أَبُو قُرَّةَ : فَسَمِعْتُ أَبَا حَنِيفَةَ يَذْكُرُ , عَنِ الزُّهْرِيِّ ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، أَنَّهُ سَأَلَ النَّبِيَّ عَنِ الصّلَاةِ فِي الثَّوْبِ الْوَاحِدِ ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَيْسَ كُلُّكُمْ يَجِدُ ثَوْبَيْنِ " .

 

80-Ebu Kurra dedi ki: Ebu Hanife'den duydum, Zühri'den naklediyordu. Zühri'de Said İbn el-Müseyyeb'den o da Ebû Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet et­ti:

Ebû Hureyre, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, bir tek parçalı elbise ile kılman na­maz konusunu sordu:  Peygamber (s.a.s):

“Aranızda iki elbiseli olmayan çıkabilir” diye cevap verdi.[146]

 

  عَنْ جَابِرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى فِي ثَوْبٍ وَاحِدٍ مُتَوَشِّحًا بِهِ ، فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ لِأَبِي الزُّبَيْرِ : غَيْرُ الْمَكْتُوبَةِ ؟ قَالَ : الْمَكْتُوبَةُ وَغَيْرُ الْمَكْتُوبَةِ " .

 

81- Cabir (r.a)'den şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) namaz kıldı uçları boy­nundan sarkmış olan bir elbise ile örtünmüştü. Ebû Zübeyde (r.a)'e bazıları şöyle sordu:

“Hz. Peygamber (s.a.s) bu haliyle farz olmayan namaz mı kıldı?”

Ebû Zübeyde (r.a): “Hem farzı, hem de farz olmayanı cevabını verdi.”[147]

 

  عَنْ جَابِرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَيُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ ؟ قَالَ : " الصَّلَاةُ فِي مَوَاقِيتِهَا "

 

82- Cabir (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) soruldu:

“En faziletli amel hangisidir?”

Hz.Peygamber (s.a.s) “Vaktinde kılınan namazdır”  buyurdular.[148]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " أَسْفِرُوا بِالصُّبْحِ ، فَإِنَّهُ أَعْظَمُ لِلثَّوَابِ " .

 

83- İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Sabah namazını tanyeri iyice ağarmağa başladığı zamanda kılınız. Çünkü bu vakitte kılmakta en büyük sevap vardır.”[149]

 

 عَنْ بُرَيْدَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " بَكِّرُوا بِصَلَاةِ الْعَصْرِ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : عَنْ بُرَيْدَةَ الْأَسْلَمِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " بَكِّرُوا بِصَلَاةِ الْعَصْرِ فِي يَوْمِ غَيْمٍ ، فَإِنَّ مَنْ فَاتَتْهُ صَلَاةُ الْعَصْرِ حَتَّى تَغْرُبَ الشَّمْسُ ، فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ "

 

84- Büreyde (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“İkindi namazın vakti girer girmez kılınız.”

Bir rivayette, Büreyde (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etti:

“Kapalı hava olduğu gün, ikindi namazın vakti girer girmez kılı­nız. Gerçek olan şudur ki; ikindi namazını, güneş batıncaya kadar kılamayıp kaçıran kimsenin ameli neticesiz kalır.”[150]

 

 عَنْ شَيْبَانَ ، عَنْ يَحْيَى ، عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ فَاتَتْهُ صَلَاةُ الْعَصْرِ فَكَأَنَّمَا وُتِرَ أَهْلَهُ "

 

85- İbn Büreyde (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

 Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “İkindi namazının vaktini geçiren kimse ailesinden (malından) kayba uğramış gibidir.”[151]

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَا صَلَاةَ بَعْدَ الْغَدَاةِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ ، وَلَا صَلَاةَ بَعْدَ الْعَصْرِ حَتَّى تَغِيبَ ، وَلَا يُصَامُ هَذَانِ الْيَوْمَانِ : الْأَضْحَى وَالْفِطْرُ ، وَلَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ : إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ، وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى ، وَإِلَى مَسْجِدِي هَذَا ، وَلَا تُسَافِرُ الْمَرْأَةُ يَوْمَيْنِ إِلَّا مَعَ ذِي مَحْرَمٍ " .

 

86- Ebû Said (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya, ikindi namazından sonra da güneş batıncaya kadar hiç bir namaz kılınmaz. Şu iki günde: Kur­ban bayramı ve Ramazan bayramı günlerinde oruç tutulmaz. Mescidler arasında yalnız üç tanesi için yolculuk yapılır. Mescidi Haram, Mescidi Aksa ve Mescidim (Mescidi Nebevi)dir. Ve kadın, en az iki günlük bir yolculu­ğu, ancak kendisine nikâh düşmeyen bir erkekle yapmamalıdır.”[152]

 

İzah

Bu hadis de birkaç izah yapmak gerek bunlardan:

1-Kerahat Vati: Bu iki vakitte yalnız nâfile namaz mekruhtur. Farz ve vacip bir namaz kılmak mekruh değildir. Cenaze namazı kılınabilir, tilâvet secdesi de yapılabilir.

2-Oruç tutmak haram olan kurban bayramının 4 günü ve ramazan Bayramının 1.günü yılda 5 gün oruç tutmak haramdır.

3- Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescitten birisi Mescidi Nebî'dir. Bir hadis-i şerifinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Üç mescitten başka bir yere (ibadet etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Benim mescidim."[153]

4-Hanefî ile Hanbelî mezhepleri, yanında mahremi bulunmayan genç veya ihtiyar bir kadının, kendisi ile Mekke arasında üç konaklık mesafe bulunduğu zaman, üzerine hac vacip olmaz. Yani hac yolculuğu yapamaz demişlerdir. Malikî ile Şâfiî ise yanında birkaç tane güvenilir hanım bulunduğu takdirde mahremi olmasa da kadın hacca gider görüşünü savunurlar.[154]

İmam Şâfiî ile İmam Malik bu konuda yol emniyeti var ise veya üç beş güvenilir kadın bir arada bulunurlarsa hac edebilirler derken Hz. Ömer'in tertib ettiği son haccı delil getirirler. Bu hacda Peygamberin hanımlarından bazıları, Hz. Ömer'den izin alarak, yanlarında mahremleri olmadığı halde hacca gitmişlerdir (Mekke'den Medine'ye gitmişlerdir.)[155]

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ : أَنَّ رَجُلًا مِنَ الْأَنْصَارِ مَرَّ بِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَرَآهُ حَزِينًا ، وَكَانَ الرَّجُلُ إِذَا طَعِمَ يَجْتَمِعُ إِلَيْهِ ، فَانْطَلَقَ حَزِينًا بِمَا رَأَى مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَتَرَكَ طَعَامَهُ وَمَا كَانَ يَجْتَمِعُ إِلَيْهِ ، وَدَخَلَ مَسْجِدَهُ يُصَلِّي ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ نَعَسَ ، فَأَتَاهُ آتٍ فِي النَّوْمِ ، فَقَالَ : " هَلْ عَلِمْتَ حُزْنَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ؟ قَالَ : لَا ، قَالَ : فَهُوَ لِهَذَا التَّأْذِينِ ، فَأْتِهِ فَمُرْهُ أَنْ يَأْمُرَ بِلَالًا أَنْ يُؤَذِّنَ لِلَّهِ ، فَعَلَّمَهُ الْأَذَانَ : اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ مَرَّتَيْنِ ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مَرَّتَيْنِ ، أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ مَرَّتَيْنِ ، حَيَّ عَلَى الصَّلَاةِ مَرَّتَيْنِ ، حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ مَرَّتَيْنِ ، اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، ثُمَّ عَلَّمَهُ الْإِقَامَةَ مِثْلَ ذَلِكَ ، وَقَالَ فِي أُخْرَى : قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ ، اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ ، لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ كَأَذَانِ النَّاسِ وَإِقَامَتِهِمْ ، فَأَقْبَلَ الْأَنْصَارِيُّ ، فَقَعَدَ عَلَى بَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَمَرَّ أَبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَقَالَ : اسْتَأْذِنْ لِي ، وَقَدْ رَأَى مِثْلَ ذَلِكَ ، فَأَخْبَرَ بِهِ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، ثُمَّ اسْتَأْذَنَ الْأَنْصَارِيُّ ، فَدَخَلَ فَأَخْبَرَ بِالَّذِي رَأَى ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : قَدْ أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مِثْلَ ذَلِكَ ، فَأَمَرَ بِلَالًا يُؤَذِّنُ بِذَلِكَ ".

 

87- Büreyde (r.a) şöyle rivayet etti.

Ensâr'dan biri, Peygamber (s.a.s)'in yanından geçti, O'nu tasalı gördü. Bu kişinin sofrasında her zaman fakirler eş dost bulunmaktaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)'de gördüğü hüzün onu da kederlendirmişti. Bundan ötürü sofrayı ve o günkü konuklarını bırakarak evindeki namazga­hına çekildi, namaz kılmağa başladı. Bir süre böylece kıldı. Sonra uyku bas­tırdı. Düşünde tanımadığı biri yanına geldi.

Hz.Peygamber (s.a.s)'i üzen neydi bilmiyor musun?” diye sordu.

“Hayır!” dedi.

“Namaz için çağırmanın nasıl yapılacağı idi. onu bul ve namaz kı­lanlara namaza gelmelerini şu şekilde bildireceğini Bilâl'e emretmesini söy­le!” dedi. Ve Ezanı öğretti. “İki defa,” Allahü Ekber; “iki defa” Eşhedü en lâ ilahe İllallâh; “iki defa “Hayye alessalâh”; iki defa “Hayye alelfelâh”; “Al­lahü Ekber, Allahü Ekber”;  Lâ ilâhe illallah!”

Bundan sonra “İkameti de ezan gibi, ancak (Hayye alel felâh’ın sonun­da “Kâdkameti'ssalah, Kadkâmetis-salah, Allahu Ekber Allahu Ekber, Lâ İla­he illallah” dedi ve tıpkı müslümanların (bu gün okuduğu) ezan ve ikame­ti öğretti.

Ensâri, bulunduğu yerden hemen çıktı, Hz.Peygamber (s.a.s)'in kapısında durup bekledi. Bu esnada Ebu Bekir (r.a) çıka geldi ve kapıdan içeri girerken, Ensâri ona, kendisi için içe­riye girme izni olmasını söyledi. Aynı düşü Ebü Bekir (r.a)'de görmüştü. Sonra Ensâri'ye izin aldı. O da girip Nebi (s.a.s)'ye gördü­ğünü anlattı. Hz. Peygamber (s.a.s) ona: Aynı şeyi demin bize Ebû Bekir (r.a)'de söyledi, dedi ve Bilâl'e bu şekilde ezan okumasını emretti.[156]

 

İzahı

Namaz vakitlerini bildirmek için okunan ezanın ne şekilde olduğu Kur'an-ı Kerîm'de bildirilmemiş, ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e vahiyle bildirilmiş ve onun kelimeleri bizzat Cebrail (a.s.) tarafından öğretilmiştir. Şu âyet-i kerimeler ezanın Allah'tan geldiğini gösterir:

"Siz namaza çağırdığınız zaman onlar o çağrıyı eğlence ve alay konusu yapıyorlardı." [157]

"Ey müminler, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah'ın zikrine koşun."[158] Bu ayet-i kerimelerde geçen "çağrıldığınız zaman" ifadesindeki "nidâ" kelimesi ezanı kasdetmektedir.

Okunan ezanın Allah'ın istediği gerçek ezan olabilmesi isin dikkat edilmesi gereken hususlar vardır:

1) Ezan mutlaka Arapça okunmalıdır. 2) Ezân; müslümanların sevip saydığı. 3) Ezan okuyan kişinin güzel ve gür sesli olması. 4) Ezan okurken kelimeleri yanlış okumak. 5) Ezan okurken müezzinin konuşması.

 

  عَنْ ابْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، يَقُولُ : كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " إِذَا أَذَّنَ الْمُؤَذِّنُ قَالَ مِثْلَ مَا يَقُولُ الْمُؤَذِّنُ "

 

88- İbn Ömer (r.amhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s), müezzin ezan okurken (işittiğin­de) ne diyorsa onu aynen tekrarlıyarak izlerdi.[159]

 

  قَالَ : سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَبِي أَوْفَى ، يَقُولُ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَقُولُ : " مَنْ بَنَى لِلَّهِ مَسْجِدًا وَلَوْ كَمِفْحَصِ قَطَاةٍ بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ "

 

89- (Ebû Hanife) şöyle dedi:

“Abdullah b. Ebû Evfâ, Hz. Peygaımber (s.a.s)'in şöyle buyurmuş olduğu­nu işittiğini söyledi:”

“Bağırtlak kuşun yuvası kadar da olsa bir mescid yapacak olan için Allah (c.c.) cennette bir ev yapar.”[160]

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَمِعَ رَجُلًا يَنْشُدُ جَمَلًا فِي الْمَسْجِدِ ، فَقَالَ : " لَا وَجَدْتَ " ،

 وَفِي رِوَايَةٍ :" سَمِعَ رَجُلًا يَنْشُدُ بَعِيرًا ، فَقَالَ : لَا وَجَدْتَ ، إِنَّ هَذِهِ الْبُيُوتَ بُنِيَتْ لِمَا بُنِيَتْ لَهُ " .

 

90- İbn Büreyde (r.a)'den babasının şöyle dediği rivayet edildi:

“Peygamber (s.a.s) bir adamın, mescidde kay­bolan erkek devesinin soruşturduğunu işittim.”

“Bulamaz olasın! diye beddua etti.”

 

Diğer bir riveyette şöyle dendi:

“Peygamber (s.a.s) bir adamın dişi devesini soruşturduğunu işitti:

“Bulamaz olasın! Bu evler yapılmalarındaki gaye için yapılmışlar­dır” diye buyurdu. [161]

 

İzahı

Bir mescide sağ ayakla girilir, önce Resulullah (s.a.s)'a salâtü selâmdan sonra, "Allahümme'ftah aleynâ ebvâbe rahmetike (Allahım, bizlere rahmet kapılarını aç)" diye dua edilir. Çıkarken de önce sol ayağı dışarıya atarak,

"Allahûmme'ftah aleynâ ebvâbe fadlike (Allahım, bize lütuf ve kereminin kapılarını aç)" diye duada bulunmalıdır. Diğer yandan mescide ilk girişte selâmlama anlamında Allah rızası için en az iki rekât "Tehıyyatül mescid" namazı kılınması sünnet olup, mescidin manevî havasına intibakı sağlar.

 

  عَنْ وَائِلِ بْنِ حُجْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ يُحَاذِي بِهِمَا شَحْمَةَ أُذُنَيْهِ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : أَنَّهُ " كَانَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ حَتَّى يُحَاذِيَ بِهِمَا شَحْمَةَ أُذُنَيْهِ " .

 وَفِي رِوَايَةٍ : عَنْ وَائِلٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : أَنَّهُ رَأَى النَّبِيَّ " يَرْفَعُ يَدَيْهِ فِي الصَّلَاةِ حَتَّى يُحَاذِيَ شَحْمَةَ أُذُنَيْهِ "

 

91 -Vali b. Hücr (r.a)'den rivayet edildi:

“Hz.Peyganrber (s.a.s) elini kulaklarının yumu­şağına değin kaldırdı.”

 

Başka bir rivayette şöyledir:

“Evet iki elini, kulaklarının yumuşağına kadar kaldırdı.”[162]

 

İzahı

Hanefilere göre sadece iftitah (başlama) tekbiri sırasında eller kaldırılır. Bu hususun delili Berâ (r.a)’dan rivayet edilen aşağıdaki hadistir:

Berâ (r.a)’dan rivayet edildiğine göre demiştir ki : "Resûlullah (s.a.s)'ı iftitah tekbiri alırken gördüm. Ellerini kulaklarına yakın kaldırmıştı. Sonra (namazdan çıkıncaya kadar) başka kaldırmadı."[163]

Hanefilerin delil olarak aldığı bir diğer hadis Müslim rivayetidir:

Nebi (s.a.s) tekbir aldığı zaman ellerini kulak hizasına kadar kaldırırdı.[164]

Hanefilere göre bu iki rivayetin arasını şöyle bulmak mümkündür: Namaza niyetlenen, ellerini omuz başları hizasına kaldırır. Parmaklarının uçlarını da kulaklarının yumuşağı hizasına kaldırır.[165] Nitekim; Vâil hadisinin Ebu Davud’taki rivayetinde

(Resûlullah (s.a.s) ellerini, omuzları hizasına kadar kaldırdı. Baş parmaklarını da kulaklarıyla, hizaladı, sonra tekbir getirdi"[166] ifadesi geçmektedir.

İftitah tekbirinin dışında ellerin kaldırılması sünnet değildir.[167]

Hanefilerin yukarıdaki delillere ilaveten daha başka deliller de ortaya koymuşlardır. Bunlar da şunlardır:

1. Alkame, Abdullah b. Mesud’dan şunu rivayet etmiştir: ‘’Peygamber (s.a.s) ilk tekbirde ellerini kaldırır, sonra da tekrar etmezdi.’’[168]

2. Muğire: Vail, Peygamber (s.a.s)’in iftitah tekbirinde rukuya varırken ve doğrulurken ellerini kaldırdığını naklediyor buna ne dersin sorusu üzerine İbrahim en-Nehai şu cevabı vermiştir: ‘’Vail, Peygamberin öyle yaptığını bir defa görmüş ise, Abdullah İbni Mesud, Peygamberin öyle yapmadığını elli defa görmüştür.’’[169]

Ancak İbn Hacer ‘’Vail Hadisi’’ hakkına mevzudur değerlendirmesinde bulumuştur.[170]

3. Amr b. Murra şu vakayı anlatmıştır:

Hadramevt mescidine girdim. Gördüm ki Alkame babası Vail’den Resulullah’ın rükudan önce ve sonra ellerini kaldırdığını rivayet ediyor. Hemen bunu İbrahim’e hatırlattım. Bunun üzerine İbrahim öfkelendi ve şöyle dedi: Resulullah (s.a.v)’in öyle yaptığını o görmüştür. Ama İbn Mesud ve Arkadaşları öyle yaptığını görmemişlerdir.[171]

Tahavi de şöyle demiştir: ‘’İşte Ömer de ilk tekbirin dışında ellerini kaldırmamıştır.”[172]

Hanefiler burada ‘’Umumul Belva’’ prensibini nazarı itibara almışlardır. Şayet rükuya giderken ve rukudan kalkarken ellerin kaldırılması sabit olsaydı bunu çok sayıda ravi rivayet eder. İnsanlar bunun rivayetine ihtimam gösterirlerdi.[173]

İbadetlerin şekil ve muhtevasıyla alakalı konularda yorum yapmak doğru olmasada Hanefilerin delilleri akla daha uygundur.

 

عَنْ عَاصِمٍ ، عَنْ عَبْدِ الْجَبَّارِ بْنِ وَائِلٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : " رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ عِنْدَ التَّكْبِيرِ ، وَيُسَلِّمُ عَنْ يَمِينِهِ وَيَسَارِهِ "

 

92- Vail'in oğlu Abdül Cebbar, babasının şöyle dediğini rivayet etti:

 “Hz.Peygamber (s.a.s)’i gördüm: tekbir sırasın­da ellerini kaldırdı, (sonunda) sağına ve soluna selam verdi.”[174]

 

قَالَ سفيان: اجْتَمَعَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالْأَوْزَاعِيُّ فِي دَارِ الْحَنَّاطِينَ بِمَكَّةَ ، فَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ لِأَبِي حَنِيفَةَ : مَا بَالُكُمْ لَا تَرْفَعُونَ أَيْدِيَكُمْ فِي الصَّلَاةِ عِنْدَ الرُّكُوعِ وَعِنْدَ الرَّفْعِ مِنْهُ ؟ فَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ : لِأَجْلِ أَنَّهُ لَمْ يَصِحَّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِ شَيْءٌ ، قَالَ : كَيْفَ لَا يَصِحُّ ، وَقَدْ حَدَّثَنِي الزُّهْرِيُّ ، عَنْ سَالِمٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَنَّهُ كَانَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ إِذَا افْتَتَحَ الصَّلَاةَ ، وَعِنْدَ الرُّكُوعِ ، وَعِنْدَ الرَّفْعِ مِنْهُ " فَقَالَ لَهُ أَبُو حَنِيفَةَ : حَدَّثَنَا حَمَّادٌ ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، عَنْ عَلْقَمَةَ وَالْأَسْوَدِ ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ : " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ لَا يَرْفَعُ يَدَيْهِ إِلَّا عِنْدَ افْتِتَاحِ الصَّلَاةِ ، وَلَا يَعُودُ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ " ، فَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ : أُحَدِّثُكَ عَنِ الزُّهْرِيِّ ، عَنْ سَالِمٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، وَتَقُولُ : حَدَّثَنِي حَمَّادٌ ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ ! فَقَالَ لَهُ أَبُو حَنِيفَةَ : كَانَ حَمَّادٌ أَفْقَهَ مِنَ الزُّهْرِيِّ ، وَكَانَ إِبْرَاهِيمُ أَفْقَهُ مِنْ سَالِمٍ ، وَعَلْقَمَةُ لَيْسَ بِدُونِ ابْنِ عُمَرَ فِي الْفِقْهِ ، وَإِنْ كَانَتْ لِابْنِ عُمَرَ صُحْبَةٌ ، أَوْ لَهُ فَضْلُ صُحْبَةٍ ، فَالْأَسْوَدُ لَهُ فَضْلٌ كَثِيرٌ ، وَعَبْدُ اللَّهِ هُوَ عَبْدُ اللَّهِ ، فَسَكَتَ الْأَوْزَاعِيُّ .

 

93-Süfyan b. Uyayne dedi ki:

Ebu Hanife ile Evzâi Mekke'de buğdaycılar çarşısında karşılaşmışlardı. Ebu Hanife'ye Evzâi sordu:

“Niçin namazda ruküa giderken ve rükudan kalkarken ellerini kaldırmamaktasınız?”

Ebû Hanîfe:

“Bu konuda Allah'ın Elçisinden (s.a.s) kesin bir şey bulamadığım için,” diye karşılık verdi.

Evzâi:

“Nasıl kesin bir şey yok!? Evet, bu konuda “Zühri bana. Salim de ona, buna da babası Ömer b. el-Hattâb'ın oğlu Abdullah haber verdi ki, Al­lah'ın Elçisi (s.a.s) namaza başladığında, rukûa giderken ve de rükudan kalkarken ellerini omuzlarına kadar kaldırdı.”

Ebû Hanife:

“Bize de Hammâd, ona da İbrahim en-Nehai buna da Alkame ile Esved, bu ikisine İbn Mesûd haber verirdi, Allah'ın Elçisi (s.a.s), namaza başlarken ellerini kaldırır, bunun dışında böyle bir şey yapmazdı.”

Evzâi:

“Ben sana diyorum ki; Zührî, Sâlim'den o da babasından böyle nakletti, sen ise bana, Hammâd'ın İbrahim'den yaptığı nakli söylüyorsun...”

Ebû Hanife:

“Hammâd hadisleri anlamada Zühri'den daha üstündü İbrahim de bu alanda Sâlim'den üstündü Alkame ise Fıkıhda İbn Ömer'den geri kalmaz. Her ne kadar İbn Ömer sahabe olma şerefini taşiyorsa -ki bunun faziletinde kuşku yoktur- Esved'in de birçok yönden faziletleri vardır. Abdullah ise  Abdullahdır.”

Ebû Hanife'nin bu sözü üzerine Evzâî sustu.[175]

 

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " الْوُضُوءُ مِفْتَاحُ الصَّلَاةِ ، وَالتَّكْبِيرُ تَحْرِيمُهَا ، وَالتَّسْلِيمُ تَحْلِيلُهَا ، وَفِي كُلِّ رَكْعَتَيْنِ ، فَسَلِّمْ وَلَا تُجْزِي صَلَاةٌ إِلَّا بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ ، وَمَعَهَا غَيْرُهَا.

 

94- Ebu Siad el Hudri (r.a) dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: “Namazın anahtarı abdesttir. Onun dünya ile ilişkisini kesen tek­bir, yeniden ilişkisini kuran da selâm vermektir. Her iki relkâtta selâm ver­me (teşehhüdü) vardır. Bir namaz ancak Kitabın Fatihası ile ve ona on­dan başkasını eklemekle olgunlaşır.”[176]

 

 عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : نَادَى مُنَادِي رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمَدِينَةِ : " لَا صَلَاةَ إِلَّا بِقِرَاءَةٍ وَلَوْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ "

 

95 -Ebû Hureyre (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) görevlendirdiği kişi, Medine'de halka duyuruyordu ki, namazın namaz olabilmesi için Kur'an­dan bir miktar, Fatiha da olsa okuyacaktır.”[177]

 

İzahı

Ebû Hanîfe'ye göre kıraat, en az altı harfli bir âyet kadar olmalıdır. "Sümme nazara (sonra baktı)"[178] "Lem yelid (O doğurmamıştır)"[179] âyetleri gibi. Bu ikinci âyetin aslı "lem yelid" olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır. Ebû Yusuf'a, İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye ve Ebû Hanîfe'den başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek'atte en az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur.[180]

Hanbeli fakîhlere göre Fatiha farz değil vaciptir. Gizli veya aşık okunan namazlarla, imam veya cemaatin okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını yanlış kılan (musî') sahabeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken kiraatla ilgili olarak; "Sonra, Kur'ân'dan ezberinde olan, sana kolay geleni oku"[181] buyurmuştur.

 

  عَنْ أَنَسٍ ، قَالَ : كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَأَبُو بَكْرٍ ، وَعُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا " لَا يَجْهَرُونَ بِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ "

 

96-Enes (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Nebi (s.a.s), Ebû Bekir ve Ömer (r.anhüma) Bismillâhir-rahmânir-Rahimi içlerinden okurlardı.”[182]

 

İzahı

Hanefîlere göre, ne Fâtiha'nın ve ne de başka sûrelerin başındaki besmeleler âyet değildir. Sadece, en-Neml Sûresi'nin otuzuncu âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)'ten (ö. 91/717) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlüllâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir (ö.13/634), Ömer (23/643) ve Osman (ö. 35/655) ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken, işitmedim."[183]

 

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : مَنْ كَانَ لَهُ إِمَامٌ فَقِرَاءَةُ الْإِمَامِ لَهُ قِرَاءَةً.

 

97 -Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Bir kimse imama uyduğunda, imamın okuması onun okuması ye­rini tutar.”[184]

 

İzahı

Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları deliller şunlardır:

a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: "Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız."[185] Ahmed b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; "dinleme" ve "susma"yı emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun. Bütün namazları kapsamına alır. Buna göre namaz kılanların sesli namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur. Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.

b. Sünnet hadiste şöyle buyurulur: "Kim imamın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.[186] Bu hadis, gizli ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste şöyle buyurulur: "İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz."[187]

 

  عَنْ سَعْدِ بْنِ مَالِكٍ ، قَالَ : " كُنَّا نُطَبِّقُ ، ثُمَّ أُمِرْنَا بِالرُّكَبِ " .

 

98 -Sa'd bin Mâli'k'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Biz rükûda ellerimizi baldırlarımızın üzerine koyuyorduk. Sonra diz kapaklar üzerine koymamız emr edildi.”[188]

 

İzahı

Hanefiler dediler ki: Rükû, başın eğilmesiyle yapılmış sayılır. Kişi rükûa yakın olacak şekilde eğilirse namazı sahîh olur. Rükûun tam şekli, sırtla baş ve kuyruk sokumunun aynı seviyeye gelmesi durumunda gerçekle­şir. Bu söylediğimiz, ayakta namaz kılan kişinin rükûudur. Oturarak namaz kılan kişinin rükûuna gelince bunun kişi; sırtla birlikte başın eğilmesi halinde gerçekleşir. Bu kişinin rükûu ancak alnının, dizlerinin ön kısmına gelmesi halinde tam olarak gerçekleşir.[189]

 

عَنْ ابْنُ أَبِي السَّبْعِ بْنِ طَلْحَةَ ، قَالَ : رَأَيْتُ أَبَا حَنِيفَةَ يَسْأَلُ عَطَاءً عَنِ الْإِمَامِ ، إِذَا قَالَ : سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ، أَيَقُولُ : رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ؟ قَالَ : مَا عَلَيْهِ أَنْ يَقُولَ ذَلِكَ . ثُمَّ رَوَى عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : " صَلَّى بِنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَلَمَّا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ الرَّكْعَةِ ، قَالَ : سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ، فَقَالَ : رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا فِيهِ ، فَلَمَّا انْصَرَفَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : مَنْ ذَا الْمُتَكَلِّمُ بِهَذِهِ ؟ قَالَهَا ثَلَاثَ مَرَّاتٍ ، قَالَ الرَّجُلُ : أَنَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ ، قَالَ : فَوَالَّذِي بَعَثَنِي بِالْحَقِّ ، لَقَدْ رَأَيْتُ بِضْعَةً وَثَلَاثِينَ مَلَكًا يَبْتَدِرُونَ أَيُّهُمْ يَكْتُبُهَا لَكَ ، أَوْ مَنْ يَرْفَعُهَا لَكَ "

 

99 -İbn üs-Süb'ü İbn Talha'nın şöyle dediğini söyledi:

“Ebû Hanife'yi gördüm Atâ'dan soruyordu:

“İmam, “Semiallâhü limen hamideh” dediği sırada, “Rabbenâlekel hamd” der mi?”

Cevap verdi:

“Dese de olur demese de.”

Sonra Atâ, İbn Ömer'den şu rivayeti yaptı:

Bize, Hz. Peygamber namaz (kıldırmıştı.) Başını rukudan kaldırırken “Semiallâhü lümen hamideh” demiş, namaz kılanlardan biri de şu (anlam­daki) sözleri eklemişti:

“(Rabbenâlekel !hamd) Ra'bbimiz, bütün olmuş ve olacak hamd ve övgü sanadır. Sayısız, temiz ve mübarek olan hamd ve övgü...

Hz. Peygamber (s.a.s) namazdan sonra, “Bu sözlerin sahibi kim?” diye üç kez sordu.

Sözün sahibi olan adam:

“Benim, Allah'ın Elçisi” cevabını verdi.

Hz. Peygamber ona:

“Beni hak Peygamber olarak gönderene yemin ederim ki; sayıla­rı otuzu aşkın melek gördüm, sana onun sevabını yazmak ve onu Allah'ın katına çıkarmak üzere birinci olabilmek için yarışıyorlardı.” diye müjde verdi.[190]

 

İzahı

Hanefiler: Rükûdan kalkmak, i'tidâl ve tum'anînet, namazın farzlarından değil de vâciblerindendir. Ancak Hanefîler, bunda biraz daha detaya inerek demişlerdir ki: “Tum'anînet”, mafsallar itminan buluncaya kadar organların hareket etmemesidir. Bu durumda her organ kendi yerine oturur. Bunun da en azından bir kez “sübhânallah” diyecek kadar sürmesi gerekir ki; tum'anînet rükû ve secde için, kendi başına müstakil diğer rükünler için vâcibtir. Hanefîler buna tadîl-i erkân da derler. Rükûdan kalkmada vâcib miktar, kalkma anlamını taşıyan bir hareketle yerini bulur. Bundan fazlasını yapmaya da itidal denilir. Ki bu da meşhur kavle göre sünnettir. Secdeden kalkmaya gelince bu farzdır. Bu farzlığın miktarı da, kişinin oturmaya yakın olacak kadar kalkmasıdır. Bundan fazlasını yapıp tam olarak oturmaya gelince meşhur görüşe göre bu sünnettir.[191]

 

  عَنْ وَائِلِ بْنِ حُجْرٍ ، قَالَ : " كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا سَجَدَ وَضَعَ رُكْبَتَيْهِ قَبْلَ يَدَيْهِ ، وَإِذَا قَامَ رَفَعَ يَدَيْهِ قَبْلَ رُكْبَتَيْهِ "

 

100 -Vâil b. Hucr'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s), secdeye varmak istediğinde yere diz­lerini ellerinden önce kor, kalkarken ellerini dizlerinden önce kaldırırdı.”[192]

 

İzahı

Hanefiler de: Farz olan secde miktarı, kişinin alnının az bir kısmını yere değdirmesiyle gerçekleşir. Sadece burnu üzerine secde eden kişi şayet özürlü değilse secde etmiş sayılmaz. Kuvvetli görüş budur. Yanağın veya çenenin üzerine secde etmek, özür olsun olmasın yeterli olmaz. Secdeye varırken ellerden, dizlerden, ayak uçlarından birer tanesini yere değdirmek zorunludur. Ayak uçlarını, bir tek parmakla da olsa yere değdirmek şarttır. Alnın çoğunun yere konulması ise vâcibtir. Tam secde; iki elin tümünün, dizlerin ve ayakuçlarıyla alın ve burnun tamamen yere değdirilmesiyle gerçekleşir.[193]

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَوْ عِدَّةٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " أُوحِيَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَسْجُدَ عَلَى سَبْعَةِ أَعْظُمَ "

 

101-İbn Abbâs (r.anhüma)'ın yahut Hz. Peygamber (s.a.s.)’in arkadaşlarından bir başkasından şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s)'e secdeyi yedi kemikli uzuv ile yap­ması vahyolundu.” [194]

 

İzahı

Bu itibarla namaz kılan kişi secdede alnını, iki ayağını ve iki eli ile iki dizini yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. İki ayağın veya en az bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde sahih olmaz.

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أُمِرْتُ أَنْ أَسْجُدَ عَلَى سَبْعَةِ أَعْظُمَ ، وَلَا أَكُفُّ شَعْرًا وَلَا ثَوْبًا "

 

102-İbn Abbâs (r.anhüma)'ın şöyle dediği rivayet edildi: Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Secdeyi yedi kemik uzuvlarla yapmak, saç ve elbiseyi toplayıp düzeltmemek için (Allah'tan) emir aldım.”[195]

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " الْإِنْسَانُ يَسْجُدُ عَلَى سَبْعَةِ أَعْظُمَ : جَبْهَتِهِ ، وَيَدَيْهِ ، وَرُكْبَتَيْهِ ، وَمُقَدِّمِ قَدَمَيْهِ ، وَإِذَا سَجَدَ أَحَدُكُمْ ، فَلْيَضَعْ كُلَّ عُضْوٍ مَوْضِعَهُ ، وَإِذَا رَكَعَ فَلَا يُدَبِّحْ تَدْبِيحَ الْحِمَارِ " .

 

103 -Ebû Said (r.a)in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“İnsan namazda yedi kemik uzuv yardımı ile secde yapar. Alnı, iki eli, iki dizi ve iki ayak uçları. Biriniz secde ederse her uzvu yerli yeri­ne koysun. Rüküa vardığında, başını, eşeğin yaptığı gibi, eğip sırtını kambur yapmasın.”[196]

 

  عَنْ أَبِي نَضْرَة ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِذَا سَجَدَ أَحَدُكُمْ فَلَا يَمُدَّنَّ رِجْلَيْهِ ، فَإِنَّ الْإِنْسَانَ يَسْجُدُ عَلَى سَبْعَةِ أَعْظُمَ : جَبْهَتِهِ ، وَيَدَيْهِ ، وَرُكْبَتَيْهِ ، وَرِجْلَيْهِ ، وَقَدَمَيْهِ ".

 

104- Ebû Nadirâ'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Biriniz secde yaptığında sakın ayaklarını uzatmasın. Kuşkusuz ki insar namazda yedi kemik-uzvu yardımıyla secde yapar: alnı, iki e!i, iki dizi,  iki ayağı.[197]

 

  عَنْ جَبَلَةَ بْنِ سُحَيْمٍ ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ صَلَّى فَلَا يَفْتَرِشْ ذِرَاعَيْهِ افْتِرَاشَ الْكَلْبِ "

 

105 -Abdullah b. Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi; Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Bir kimse namazda, köpeğin yatışı gibi, kolunu yere uzatarak secde yapmasın.”[198]

 

  عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمْ يَقْنُتْ فِي الْفَجْرِ إِلَّا شَهْرًا وَاحِدًا ، لَمْ يُرَ قَبْلَ ذَلِكَ ، وَلَا بَعْدَهُ يَدْعُو عَلَى أُنَاسٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ " .

 

106 -İbn Mesûd (r.a)'dan şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bir ay dışında hiçbir zaman sabah na mazlarında kunut yapmadı. Ne ondan önce ne de ondan sonra yaptığı görülmemiş,  o ayda yapmış olduğu konutlarda müşriklerden birtakım in­sanlara beddua etmişti.”[199]

 

İzahı

Kunut: İbadet, taat, huşû, kıyam, sükût, dua.

Terim olarak; yatsı namazından sonra kılınan vitir namazının son rekâtında rükûdan önce yapılan duanın adıdır.

Vitir namazının üçüncü rekatında Fatiha ve sûre okunduktan sonra ayakta iken tekbir alınır, eller kaldırılır, eller yeniden bağlanır ve kunut duaları okunur. Kunutta meşhur duayı okumak ve Hz. Peygambere salavât getirmek sünnettir. Ancak genel anlamda uygun herhangi bir duayı okumak ve tekbir almak Ebû Hanîfe'ye göre vacib, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise sünnettir.

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَنَّهُ لَمْ يَقْنُتْ إِلَّا أَرْبَعِينَ يَوْمًا ، يَدْعُو عَلَى عُصَيَّةَ وَذَكْوَانَ ، ثُمَّ لَمْ يَقْنُتْ إِلَى أَنْ مَاتَ "

 

107 -Ebû Said (r.a)'ın yapmış olduğu rivayete göre:

Hz.Peygamber (s.a.s) kırk gün dışında hiç kunut yapmadı. Kırk gün süre ile yaptığı kunutlarında Usayye ve Zekvân bundan sonra vefatına değin hiç konut yapmadılar.”[200]

 

  عَنْ وَائِلِ بْنِ حُجْرٍ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا جَلَسَ فِي الصَّلَاةِ أَضْجَعَ رِجْلَهُ الْيُسْرَى ، وَقَعَدَ عَلَيْهَا ، وَيَنْصِبُ رِجْلَهُ الْيُمْنَى " .

 

108 -Vâil b. Hucr'ün şöyle dediği rivayet edildi:

 Hz.Peygamber (s.a.s) namazda otururken sol ayağını yanına yatırıp üzerine oturur, sağ ayağını ise dikerdi.”[201]

 

İzahı

Teşehhüdde, sol ayak yayılarak üzerine oturulur. Sağ ayağın baş parmağı kıbleye yönelik olarak dikilir. Hz. Aişe (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in namazdaki oturuşunu bu şekilde tarif etmiştir.[202]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّهُ سُئِلَ : " كَيْفَ كُنَّ النِّسَاءُ يُصَلِّينَ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ؟ كُنَّ يَتَرَبَّعْنَ ، ثُمَّ أُمِرْنَ أَنْ يَحْتَفِزْنَ "

 

109-İbn Ömer (r.anhüma)'den rivayet edildi:

Kendisine, Hz.Peygamber (s.a.s)’in zamanında kadınlar na­mazda nasıl otururlardı, diye soruldu. Cevap verdi:

“Önceleri oturarak, bir süre sonra sol ayaklarını sağ tarafa yatık bulundurarak oturmaları emr edildi.”[203]

 

İzahı

Kadın; sol tarafa kalçası üzerine oturarak, sol ayağını sağ yandan çıkarır. Bu, onun tesettürüne daha uygundur.[204]

 

  عَنِ الْبَرَاءِ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يُعَلِّمُنَا التَّشَهُّدَ كَمَا يُعَلِّمُ السُّورَةَ مِنَ الْقُرْآنِ " .

 

110 -Berrâ'dan şöyle rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) Teşehhüdü (Ettehiyyâtü...) bize Kur'an-dan bir sure öğrettiği gibi öğretirdi.”[205]

 

İzahı

İmâm, imâma uyan cemâat ve yalnız başına namazı kılan kişi, tahiyyâtı okur. Tahiyyât hiç bir yerde sesli okunmaz, daima sessiz okunur.[206]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " عَلَّمَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خُطْبَةَ الصَّلَاةِ ، يَعْنِي : التَّشَهُّدَ "

 

111–Abdullah (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bizlere namazın otururken, yapılan hibesini yani “Et-tahiyyatu'yü... Öğretti."[207]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كُنَّا إِذَا صَلَّيْنَا خَلْفَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، نَقُولُ : السَّلَامُ عَلَى اللَّهِ " .

وَفِي رِوَايَةٍ زِيَادَةٌ مِنْ عِبَادَةٍ : السَّلَامُ عَلَى جِبرِيلَ وَمِيكَائِيلَ ، فَأَقْبَلَ عَلَيْنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : " إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّلَامُ ، فَإِذَا تَشَهَّدَ أَحَدُكُمْ ، فَلْيَقُلْ : التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ ، السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ ، السَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ ، أَشْهَدُ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ ".

 

112-Abdullah b. Mesûd (r.a)'un şöyle dediği rivayet edildi:

“Biz Hz. Peygamber (s.a.s.)'e namaz kıldığımızda: “Selâm Allah'a olsun” diye söylerdik.”

Bir başka rivayette şu ziyade vardır: “..Kullarından selâm Ceb­rail ve Mikâil'e olsun...”

Bu duamız üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) bize dönerek buyurdu ki: “Hayır,  Allah,  kendisi selâmdır...  Onun için biriniz teşehhüt ya­parsa (oturursa) şöyle desin:

"Et-tahiyyatu lillahi ve's-salâvatu ve't-tayyibâtu es-selâmu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu es-selâmu aleyna ve alâ ıbâdi'llahi's-salihin. Eşhedu en lâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh."

“Bütün dualar, senalar ve bedeni, mâli ibadetler Allah'a mahsustur. -Bunlara başkaları müstahik olamaz- Selâm da ve Allah'ın rahmetiyle be­reketleri de, ey sânı yüce Peygamber sana mahsustur. Ve selâm bizlere ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şehadet ederim ki: Allahdan başka ger­çek mâbud yoktur. Ve şahadet ederim ki: Hz. Muhammed O'nun kuludur ve Peygamberidir.” [208]

 

  عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُسَلِّمُ عَنْ يَمِينِهِ : السَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ حَتَّى يُرَى شِقُّ وَجْهِهِ ، وَعَنْ يَسَارِهِ مِثْلُ ذَلِكَ ".

وَفِي رِوَايَةٍ : " حَتَّى يُرَى بَيَاضُ خَدِّهِ الْأَيْمَنِ ، وَعَنْ شِمَالِهِ مِثْلُ ذَلِكَ "

 

113-İbn Mesûd (s.a.s.)'un şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s.) yüzünü, yarısı görününceye dek çe­virir. “Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah” diye sağına ve sonra aynı şekilde soluna selâm verirdi.”

 

Başka bir rivayet:

“Sağ yanağının beyazlığı görününceye kadar, (çevirir) ve soluna da öyle yapardı.”[209]

 

İzahı

Hanefiler: Selâm lafzıyla namazdan çıkmak farz değil vâcibtir. Zîrâ Rasûlullah (s.a.s.), Abdullah İbn Mes'ud'a teşehhüdü öğretirken kendisine şöyle demişti:

“Bunu söylediğin (okuduğun) zaman namazını tamamlamış olursun. Kalkmak istersen kalkarsın. Oturmak istersen oturursun.”[210]

Abdullah'a bunu söylerken selâm lafzıyla namazdan çıkmasını emretmemişti. Ayrıca namazdan sadece “selâm” kelimesini söyleyip “aleyküm” kelimesini söylemeden de çıkılabilir. Bunun yanısıra kişi, selâm lafzını söylemese, hattâ abdesti bozulsa veya kendisi bozarsa namazdan çıkar ve namazı da sahîh olur. Ancak günahkâr olur. Bu nedenle de namazı iade etmesi vâcib olur. İade etmediği takdirde ayrıca günahkâr olur.[211]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُسَلِّمُ عَنْ يَمِينِهِ ، وَعَنْ يَسَارِهِ تَسْلِيمَتَيْنِ "

 

114–Abdullah (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) sağına ve soluna olmaık üzere iki selâm verirdi.”[212]

 

  عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، قَالَ : كَانَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ ، وَحُذَيْفَةُ ، وَأَبُو مُوسَى رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ ، وَغَيْرُهُمْ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْتَمَعُوا فِي مَنْزِلٍ ، فَجَعَلُوا يَقُولُونَ : تَقَدَّمْ يَا فُلَانُ ، فَأَبَى ، فَقَالَ : تَقَدَّمْ أَنْتَ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، فَتَقَدَّمَ " فَصَلَّى بِهِمْ صَلَاةً خَفِيفَةً وَجِيزَةً ، أَتَمَّ الرُّكُوعَ وَالسُّجُودَ . فَلَمَّا انْصَرَفَ ، قَالَ الْقَوْمُ : لَقَدْ حَفِظَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ صَلَاةَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " .

 

115 -İbrahim'in şöyle dediği rivayet edildi:

Abdullah bin Mesûd, Huzeyfe, Ebû Musa (r.anhüma) ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in ashabından bir kaçı bir evde hep bir arada idi­ler. Birbirlerine namaz kıldırmayı teklif etmeğe başladılar:

Teklif alanlardan biri buna yanaşmayıp:

“Ey Ebû Abdurrahmân sen öne geç deyince, o geçti, onlara ne ağır ne de uzun olan ancak rükû ve secdelerinin hakkını verdiği bir namaz kıldırdı. Bitirdiğinde orada bulunanlar:

“Evet gerçekten Ebû Abdurrahmân, Peygamber (s.a.s)'in namaz kıldırma yöntemin! Aynen kapmış bulunuyor” diye konuş­tular.[213]

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ ، " أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ، فَوَجَدَهُ يُصَلِّي عَلَى حَصِيرٍ يَسْجُدُ عَلَيْهِ " .

 

116-Ebû Said (r.a)'den şöyle rivayet edildi:

Ebû Said, Peygamber (s.a.s)'in katına vardığında. O'nu bir hasır üstünde namaz kılıp üzerine secde eder bulmuştu.”[214]

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى قَاعِدًا وَقَائِمًا وَمُحْتَبِيًا " .

 

117-İbn Abbâs (r.anhüma)'dan şöyle rivayet edildi:

“Evet, Hz.Peygamber (s.a.s) oturduğu yerde, ayakta ve bacaklarını karnına elleriyle çekerek de namaz kılmıştır.”[215]

 

  عَنِ الْحَسَنِ ، " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى مُحْتَبِيًا مِنْ رَمَدٍ " .

 

118-El-Hasan'dan şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) göz ağrısından ötürü na­mazı oturarak kılmıştı.”[216]

 

  عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ فِي الْمَرِيضِ إِذَا ذَهَبَ عَقْلُهُ ، كَيْفَ يَعْمَلُ بِهِ فِي وَقْتِ الصَّلَاةِ ؟ فَكَتَبَ إِلَيَّ يُخْبِرْنِي : عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : مَرِضْتُ ، فَعَادَنِي النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَمَعَهُ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، وَقَدْ أُغْمِيَ عَلَيَّ فِي مَرَضِي ، وَجَاءَتِ الصَّلَاةُ ، فَتَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَصَبَّ عَلَيَّ مِنْ وَضُوئِهِ ، فَقَالَ : " كَيْفَ أَنْتَ يَا جَابِرُ ؟ ثُمَّ قَالَ : صَلِّ مَا اسْتَطَعْتَ ، وَلَوْ أَنْ تُومِيَ "

 

119-Muhammed bin Munkedir şöyle dedi:

“Ebu Hanife hastalanıp bayılan bir insan namaz vaktin de girmişse ona ne yapılması gereklidir? Diye mektup yazdım.

Oda bana cevaben şu mektubu yazdı. Muhammed bin Munkedir. Oda Cabir bin Abdullah (r.a)’dan rivayetle; şöyle dedi: “Ben hastalandığımda Nebi (s.a.s) beni ziyaret etti. Yanında Hz.Ebu Bekir (r.a) vardı. Namaz vakti girdiğinde hastalığımdan dolayı bana da baygınlık gelmişti. Nebi (s.a.s) abdest aldı bana da abdest suyundan serpmiş o esnada uyanmıştım. Bana “Nasılsın Ey Cabir?” diye sordu. Sonrada “Gücün yettiğince ima ile de olsa namazı kıl” buyurdu.[217]

 

İzahı

İma ayakta veya oturarak caiz olduğu gibi, yatarak da caizdir. Ancak bir şeye dayanarak da olsa oturmak mümkün iken yatarak ima etmek caiz olmaz. Oturarak ima'dan âciz olan kimsenin sırtüstü yatması daha uygundur. Bu durumda başının altına yüksekçe bir yastık konur. Böylece hem yüzü gökyüzüne değil, kıbleye gelmiş ve hem de ima yapabilecek bir durumda bulunmuş olur daha önce de belirttiğimiz gibi ima baş ekmekle. Artık bundan da âciz olan kimsenin ne göz, ne kaş ve ne de kalbiyle imâ etmesi gerekmez. Hadis-i şerif de "imâ ile de kılmaya kadir değilse, Allah onun özrünü kabul etmeye daha lâyıktır" buyurulmuştur.[218]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : لَمَّا أُغْمِيَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " مُرُوا أَبَا بَكْرٍ ، فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ ، فَقِيلَ : إِنَّ أَبَا بَكْرٍ رَجُلٌ حَصِيرٌ ، وَهُوَ بِنَفْسِهِ يَكْرَهُ أَنْ يَقُومَ مَقَامَكَ ، قَالَ : افْعَلُوا مَا آمُرُكُمْ بِهِ " .

 

120-Hz. Ayşe (r.anha)'nin (Mü'minlerin annesi) şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) çok halsiz, kendinden geçecek du­ruma düşünce:

“Ebûbekir'e buyruğumu iletiniz, mü'minlere namaz kıldırsın bu­yurdu. Bunun üzerine “Allah'ın Resulü Ebûbekir yufka yürekli bir adamdır, üstelik kendisi de yerinize geçmek istemez” dendi.

Hz. Peygamber (s.a.s):

“Size ne emrediyorsam onu yapınız” buyurdu.[219]

 

  عَنْ حَمَّادٍ ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، عَنْ عَلْقَمَةَ ، عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ ، قَالَتْ : لَمَّا أُغْمِيَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " مُرُوا أَبَا بَكْرٍ ، فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ ، فَقِيلَ لَهُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، إِنَّ أَبَا بَكْرٍ رَجُلٌ حَصِيرٌ ، وَهُوَ يَكْرَهُ أَنْ يَقُومَ مَقَامَكَ ، قَالَ : مُرُوا أَبَا بَكْرٍ ، فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ يَا صُوَيْحِبَاتِ يُوسُفَ ، وَكَرَّرَ " .

 

121-Hammad, İbrahim, Alkame, Hz.Aişe (r.anha)’den rivayetle Hz.Aişe (r.anha) anlatıyor: “Hz.Peygmaber (s.a.s) baygınlık geldiğinde şöyle dedi: “Hz.Ebu Bekir (r.a) emrediniz insanlara namaz kıldırsın. Denildi ki;  “Ya Resulullah!... Ebu Bekir çok yumuşak kalpli bir insandır. Senin makamına geçip namaz kıldırmak ona manen ağır geliyor.” Bu cevabın üzerine Hz.Peygamber (s.a.s): “Ey Yusufun arkadaşcıkları Ebu Bekir emrediniz insanlara namaz kıldırsın” buyurdu. Bu sözü birkaç defa tekrarladı.[220]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا مَرِضَ الْمَرَضَ الَّذِي قُبِضَ فِيهِ خَفَّ مِنَ الْوَجَعِ ، فَلَمَّا حَضَرَتِ الصَّلَاةُ ، قَالَ لِعَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : " مُرِي أَبَا بَكْرٍ ، فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ ، فَأَرْسَلَتْ إِلَى أَبِي بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَأْمُرُكَ أَنْ تُصَلِّيَ بِالنَّاسِ ، فَأَرْسَلَ إِلَيْهَا : يَا بِنْتَاهُ ، إِنِّي شَيْخٌ كَبِيرٌ رَفِيقٌ ، وَإِنِّي مَتَى لَا أَرَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي مَقَامِهِ أَرِقُّ لِذَلِكَ ، فَاجْتَمِعِي أَنْتِ وَحَفْصَةُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَيُرْسِلَ إِلَى عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَيُصَلِّي بِهِمْ ، فَفَعَلَتْ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : أَنْتُنَّ صَوَاحِبُ يُوسُفَ ، مُرِي أَبَا بَكْرٍ ، فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ ، فَلَمَّا نُودِيَ بِالصَّلَاةِ ، يَسْمَعُ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمُؤَذِّنَ ، وَهُوَ يَقُولُ : حَيَّ عَلَى الصّلَاةِ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ارْفَعُونِي ، فَقَالَتْ عَائِشَةُ : قَدْ أَمَرْتُ أَبَا بَكْرٍ أنَ يُصَلِّيَ بِالنَّاسِ ، وَأَنْتَ عَذِرٌ ، قَالَ : ارْفَعُونِي ، فَإِنَّهُ جُعِلَتْ قُرَّةَ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ . قَالَتْ عَائِشَةُ : فَرُفِعَ بَيْنَ اثْنَيْنِ ، وَقَدَمَاهُ تَخُدَّانِ الْأَرْضَ ، فَلَمَّا سَمِعَ أَبُو بَكْرٍ بِحِسِّ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَأَخَّرَ ، فَأَوْمَأَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَجَلَسَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ يَسَارِ أَبِي بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، وَكَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِذَاءَهُ يُكَبِّرُ ، وَيُكَبِّرُ أَبُو بَكْرٍ بِتَكْبِيرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَيُكَبِّرُ النَّاسُ بِتَكْبِيرِ أَبِي بَكْرٍ حَتَّى فَرَغَ ، ثُمَّ لَمْ يُصَلِّ بِالنَّاسِ غَيْرَ تِلْكَ الصَّلَاةِ حَتَّى قُبِضَ ، وَكَانَ أَبُو بَكْرٍ الْإِمَامُ ، وَالنَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَجِعٌ حَتَّى قُبِضَ " .

 

122-Hz. Aişe (r.anha)'den şöyle rivayet olundu:

“Hz.Peygamber (s.a.s) hastalanmışki bu hastalığın­da vefat etti. Bu yüzden gövdesi gücünü kuvvetini yitirmişti. Mü'minler namaza gelince, Ayşe'ye:

“Ebûbekr'e buyruğumu ilet, mü'minlere namazı kendisi kıldırsın, bu­yurdu.

O da, Ebûbekr'e buyruğu gönderdi ve:

“Evet, Peygamber (s.a.s), mü'minlere namaz kıl­dırmanı emretti” dedi.

Hz. Ebübekr Ona şu haberi gönderdi:

“Yavrum ben çok ihtiyarım, yufka yürekliyim. Evet,  ben Peygam­ber (s.a.s)’i yerinde görmedimmi yüreğim dayanmaz. Onun için, sen Hafsa ile birlikte Hz.Peygamber (s.a.s) yanına gidin, Hz. Ömer'e haber salsın, mü'minlere namazı o kıldırsın.” Öyle yaptılar. Hz. Peygamber o ikisine:

“Sizler Yusuf'a tuzak kuranlar gibisiniz” buyruğumu Ebû Bekr'e iletiniz, müminlere namazı kıldırsın.”

“Beni kaldırınız namaza gitmek istiyorum” buyurdu.

Hz. Ayşe:

“Özrünüz nedeniyle Ebûbekr'e namaz kıldırmasını emrettiniz.” deyin­ce:

“Beni kaldırınız. Çünkü ben namazda gerçek mutluluğu buldum.”buyurdular.

Hz. Ayşe; devam etti:

“İki kişinin ortasında kalktı, bu sırada ayakları (yürürken) yerde sürünüyordu.

Ebûbekr, Hz. Peygamber (s.a.s)'ınn gelişini duyunca bekledi, geri çekildi. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber, yerinde kalmasını işaret etti ve kendisi de aynı hizada Ebûbekr'in sağında oturdu ve tekbir alıyordu. Ebûbekir'de Hz. Peygamberin tekbirini tekrar ediyor, namaz kılanlarda Ebûbekir'i aldığı tekbirini yeniliyorlardı. Bu yolda namazı bitirdi. Bu, mü'minlere kıldırdığı son namaz oldu ki, hastalık çektiği süre içersinde ve vefat edinceye dek Ebûbekir İmamlık yaptı.[221]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ، " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى بِرَجُلٍ فَصَلَّى خَلْفَهُ ، وَامْرَأَةٌ خَلْفَ ذَلِكَ ، صَلَّى بِهِمْ جَمَاعَةً " .

 

123-İbn Abbâs (r.anhüma)'dan şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) bir erkek ve bir kadın namaz kıldırdı. Ve erkek Hz. Peygamber (s.a.s)’in kadın da erkeğin arkasında durdu.”[222]

 

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى الَّذِينَ يَصِلُونَ الصُّفُوفَ " .

 

124-Ebû Saîd el-Hudri (s.a.s)'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Melekler namazda saflarda aralık bırakmayıp düzgün tutan­ları överler.”[223]

 

İzahı

Hz. Peygamber (s.a.s): "Safları düzgün tutun, omuzları bir hizaya getirin, boşlukları doldurun, safa girerken kardeşlerinize, ellerinizi hafifçe dokundurun, şeytana açık yerler bırakmayın. Kim safları sık tutarsa Allah onu hayra eriştirir. Kim de saflar arasında boşluk bırakırsa Allah onu hayra eriştirmez."[224] buyurmuştur. İmam bu hususlarda cemaati ikaz etmelidir. Birinci safta boşluk var iken ikinci saf dolmuş ise, sonradan gelen kimse ikinci safı yararak birinci safa durur. Birinci safı doldurmadıkları için onlara saygı göstermez. Ön saflar muntazam bir şekilde dolduktan sonra gelen kimse o saflarda boşluk bulamaz ise, namaza durmaz, bir başkasının gelmesini bekler. Şayet rekatı kaçıracağından endişe ederse namaz konularını bilen ve rahatsız olmayacak biri varsa onu saftan geriye çeker beraber arkaya dururlar.

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ شَهِدَ الْفَجْرَ وَالْعِشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ ، كَانَتْ لَهُ بَرَاءَتَانِ : بَرَاءَةٌ مِنَ النِّفَاقِ ، وَبَرَاءَةٌ مِنَ الشِّرْكِ " .

 

125 -İbni Abbâs (r.anhüma)'ın rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Sabah ve yatsı namazlarını imama uyarak kılan bir kimse iki şey­den arınır: Ara bozukluğundan (bozgunculuktan) ve Allah’a şirk koşmadan.”[225]

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " مَنْ دَاوَمَ أَرْبَعِينَ يَوْمًا ، كُتِبَ لَهُ بَرَاءَةٌ مِنَ النِّفَاقِ ، وَبَرَاءَةٌ مِنَ الشِّرْكِ " .

 

126-İbn Abbâs (r.anhüma)'ın rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Bir kimse, kırk gün sabah ve yatsı namazlarını imama uyarak kıl­mayı sürdürürse onun için arabozukluğundan arındığı ve Allah’a şirk koş­masından arındığı yazılır.”[226]

 

İzahı

"Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın İmama uyma ve cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.

İmama uyma cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz (s.a.s)'e hitaben şöyle buyurur: "Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun." [227] Hz. Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır. "Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir."[228] Başka bir rivayette bu fazilet yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir.[229] Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabil bir derece yükselir ve bir günahı silinir."[230]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَخَّصَ فِي الْخُرُوجِ لِصَلَاةِ الْغُدْوَةِ وَالْعِشَاءِ لِلنِّسَاءِ " . فَقَالَ رَجُلٌ : إِذًا يَتَّخِذُونَهُ دَغَلًا ، فَقَالَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : أُخْبِرُكَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَقُولُ هَذَا !

 

127-İbn Ömer (r.anhüma)'den şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) kadınlara sabah ve yatsı na­mazlarına çıkmaları için izin verdi.”

Dinliyenlerden biri şöyle diyecek oldu:

“O takdirde bu çıkışlarını insanlar kötüye kullanırlar.”

Bunun üzerine İbn Ömer ona:

“Ben Hz.Peygamber (s.a.s) bu konudaki iznini bildiriyorum sen ise böyle şeyler olur diyorsun.”[231]

 

İzahı

Kadınların kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır.[232]

Genç kadınların, erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur.[233]

 

  عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِذَا نُودِيَ بِالْعِشَاءِ ، وَأَذَّنَ الْمُؤَذِّنُ ، فَابْدَءُوا بِالْعَشَاءِ " .

 

128-Enes bin Mâlik (r.a)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Akşam namazına çağrılıp, müezzin de ikinci çağrısını yaparken (akşam yemeği hazırsa) yemeği önce alınız.”[234]

 

İzahı

Abdullah İbn Ömer (r.a)’tan; Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“Eğer birinizin önüne akşam yemeği konulmuş, bu sırada akşam namazına kamet getirilmiş ise siz akşam yemeğine başlayınız. Acele edip akşam yemeğinizi bırakmayınız.”[235]

Nevevî ‘nin beyanına göre: Sofra hazırken namaza durmanın mekruh olması kalp meşgul olarak huşû’un kemâli elde edilemediği içindir. Ancak bu kerahet vakit müsait olduğuna göredir. Yemek yediği takdirde vakit çıkacaksa namazın geciktirilmesi caiz değildir.

Ebu Hanife’nin şöyle dediği nakledilir: “Bütün yemeğimin namaz olması, benim için bütün namazımın yemek olmasından daha makbuldür.”  O, bu sözü ile “namazda yemeği düşüneceğime, yemekte namazı düşünmeyi tercih ederim” demiş olmaktadır.

 

  عَنْ جَابِرٍ بْنِ الْأَسْوَدِ أَوِ الْأَسْوَدِ بْنِ جَابِرٍ ، عَنْ أَبِيهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : أَنَّ رَجُلَيْنِ صَلَّيَا الظُّهْرَ فِي بُيُوتِهِمَا عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُمَا يَرَيَانِ أَنَّ النَّاسَ قَدْ صَلُّوا ، ثُمَّ أَتَيَا الْمَسْجِدَ ، فَإِذَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الصَّلَاةِ ، فَقَعَدَا نَاحِيَةً مِنَ الْمَسْجِدِ ، وَهُمَا يَرَيَانِ أَنَّ الصَّلَاةَ لَا تَحِلُّ لَهُمَا ، فَلَمَّا انْصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَآهُمَا أَرْسَلَ إِلَيْهِمَا ، فَجِيءَ بِهِمَا ، وَفَرَايِصُهُمَا تَرْتَعِدُ مَخَافَةَ أَنْ يَكُونَ فِي أَمْرِهِمَا شَيْءٌ ، فَسَأَلَهُمَا ، فَأَخْبَرَاهُ الْخَبَرَ ، فَقَالَ : " إذَا فَعَلْتُمَا ذَلِكَ ، فَصَلِّيَا مَعَ النَّاسِ ، وَاجْعَلَا الْأُولَى هِيَ الْفَرْضَ " ، قِيلَ : قَدْ رُوِيَ هَذَا الْحَدِيثُ عَنْ جَمَاعَةٍ ، عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَقَالُوا : عَنِ الْهَيْثَمِ يَرْفَعُهُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ .

 

129-El Esved babası Cabir (r.a)’den şöyle rivayet etti:

“Hz.Peygamber (s.a.s)'in devrindeydi. İki kişi mescidde halk namazını kılmış düşüncesiyle, öğle namazını her biri kendi evin­de kılmıştı. Sonra mescide gelince ne görsünler Hz.Peygamber (s.a.s) namazda. Tutup mescidin bir yerinde oturdular. Çünkü ikin­ci bir kez namaz kılamayacaklarını sanıyorlardı. Derken Hz.Peygamber (s.a.s) namazı bitirdi. Ve onları gördü. Haber gönderip onla­rı getirtti. Bu sırada, kendileri hakkında birşey mi Allah'tan geldi korkusu ile omurilikleri tir tir titriyordu. Hz. Peygamber (s.a.s) onlara niçin namaz kıl­madıklarını sordu.  Onlar durumu anlattılar. Bunun üzerine buyurdu ki:

“Öğleyi kıldınız ise, cemaatle de kılabilirdiniz. Bu iki namazdan birincisini farz yapardınız.”

Denildi ki:

“Ebu Hanîfe'nin el-Heysem'den aktardığı bu hadisi, kendisinden bircoklrı rivayet ederken, el (Heysem'den sonra hiçbir râvi ismi söyle­mediler ve şöyle dediler.) Ebû Hanife Heysem'den aktardı, O da doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s)'den nakletti.[236]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : كَانُوا يَرُوحُونَ إِلَى الْجُمُعَةِ ، وَقَدْ عَرَقُوا وَتَلَطَّخُوا بِالطِّينِ ، فَقِيلَ لَهُمْ : " مَنْ رَاحَ إِلَى الْجُمُعَةِ ، فَلْيَغْتَسِلْ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : كَانَ النَّاسُ عُمَّارَ أَرْضِهِمْ ، وَكَانُوا يَرُوحُونَ يُخَالِطُهُمُ الْعَرَقُ وَالتُّرَابُ ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إذَا حَضَرْتُمُ الْجُمُعَةَ ، فَاغْتَسِلُوا "

 

130-Hz. Aişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Ashaptan çiftçi olanlar, kanter içerisinde, toza toprağa bulanmış bir durumda yürüyerek cuma namaza geliyorlardı. Kendilerine denildi ki:

“Cumaya gelen yıkanıp gelsin.”

 

Başka bir rivayette şöyle dedi:

“Halk tarlalarında çalışıyorlar, toz toprak ve terleri bir birine karış­mış durumda geliyorlardı.

Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.s) onlara:

“Cuma namazına geldiğinizde yıkanınız” emrini verdi.[237]

 

İzahı

İslâm'da Cuma gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum'a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre'den Allah Rasûlû'nün şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah'ın kendilerine farz kıldığı bu Cum'a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır."[238]

Yine Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cum'a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: "Babanız Âdem'in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum'a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur."[239]

"Her kim Cum'a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum'a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur'ân-ı dinlerler."[240]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " الْغُسْلُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ عَلَى مَنْ أَتَى الْجُمُعَةَ " .

 

131-İbn Ömer (r.a)'den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Cuma günü cuma namazına gelmek isteyene yıkanmak gerekir.[241]”

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : " كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا صَعِدَ الْمِنْبَرَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ جَلَسَ قَبْلَ الْخُطْبَةِ جِلْسَةً خَفِيفَةً " .

 

132-İbn Ömer (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) Cuma günü minbere çıktı­ğında, konuşmağa başlamadan önce kısa bir süre otururlardı.”[242]

 

  عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، أَنَّ رَجُلًا حَدَّثَهُ ، أَنَّهُ سَأَلَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ " عَنْ خُطْبَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ ، فَقَالَ لَهُ : أَمَا تَقْرَأُ سُورَةَ الْجُمُعَةِ ؟ قَالَ : بَلَى ، وَلَكِنْ لَا أَعْلَمُ ، قَالَ : فَقَرَأَ عَلَيْهِ : وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا سورة الجمعة آية 11 "

 

133-İbrahim'den rivayet olunduğuna göre bir kişi kendisine şöyle ri­vayet etti:

O kişi Abdullah b, Mesûd (r.a)'a, Hz. Peygamber (s.a.s)’den. Cuma namazında minberde (ayakta mı oturarak mı) konuştuğunu sorunca:

“Cuma suresini okumuyormusun?” diye cevap verdi.

“Evet, ama çıkarılacak sonucu bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine Ona şu âyeti okudu:

“Böyle iken bir ticaret veya eğlenti (def sesi) gördüklerinde or­taya fırladılar da seni (hutbede) ayakta bıraktılar.”[243]

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَقْرَأُ فِي الْجُمُعَةِ : سُورَةَ الْجُمُعَةِ وَالْمُنَافِقِينَ " .

 

134-İbni Abbâs (r.anhüma)’tan şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) cuma namazında Cuma süre­siyle Münâfıkûn suresini okurlardı.”[244]

 

عَنْ قَيْسٍ ، عَنْ طَارِقٍ ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا مِنْ لَيْلَةِ جُمُعَةٍ إِلَّا وَيَنْظُرُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ إِلَى خَلْقِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ " .

 

135-İbn Mesüd (s.a.s)'un dediğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Hiç bir cuma gecesi yoktur ki şânı yüce Allah yaratıklarına rahmet gözüyle üç kez bakmasın.”[245]

 

  عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ مَاتَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وُقِيَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ " .

 

136-Ebû Hureyre (r.a)'nin dediğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Cuma günü ölen, (mü'min) kimse, kabrin şiddetli ve çok büyük sıkıntısından korunur.”[246]

 

  أُمَّ عَطِيَّةَ ، تَقُولُ : " رُخِّصَ لِلنِّسَاءِ فِي الْخُرُوجِ إِلَى الْعِيدَيْنِ ، حَتَّى لَقَدْ كَانَتِ الْبِكْرَانِ تَخْرُجَانِ فِي الثَّوْبِ الْوَاحِدِ ، حَتَّى لَقَدْ كَانَتِ الْحَايِضُ تَخْرُجُ ، فَتَجْلِسُ فِي عُرْضِ النَّاسِ يَدْعُونَ وَلَا يُصَلِّينَ " .

 

137-Ümmü Âtiyye'den işittiğini söyleyen birinin İbrahim'e yaptığı rivayette Ümmü Atiyye şöyle dedi:

“Kadınlara, iki bayramda, namazgaha gitmelerine izin verildi. Medine de gidenler arasında, bir tek elbiseye bürünmüş iki genç kız bulunu­yordu. Ve üstelik hayız görenler de vardı ki namaz kılınan yere gider, na­maz kılarken değil, dua ederken halkın yanında oturup duaya katılırlardı.”[247]

 

  عَنْ أُمِّ عَطِيَّةَ ، قَالَتْ : " كَانَ يُرَخِّصُ فِي الْخُرُوجِ إِلَى الْعِيدَيْنِ مِنَ الْفِطْرِ وَالْأَضْحَى " ، وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَتْ : " إنْ كَانَ الطَّامِثُ تَخْرُجُ ، فَتَجْلِسُ فِي عُرْضِ النِّسَاءِ ، فَتَدْعُو فِي الْعِيدَيْنِ " .

 وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَتْ : أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " أَنْ نُخْرِجَ يَوْمَ النَّحْرِ ، وَيَوْمَ الْفِطْرِ ذَوَاتِ الْخُدُورِ وَالْحُيَّضَ ، فَأَمَّا الْحُيَّضُ ، فَيَعْتَزِلْنَ الصَّلَاةَ وَيَشْهَدْنَ الْخَيْرَ وَدَعْوَةَ الْمُسْلِمِينَ " . فَقَالَتِ امْرَأَةٌ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، إِذَا كَانَتْ إِحْدَانَا لَيْسَ لَهَا جِلْبَابٌ ؟ قَالَ : " لِتُلْبِسْهَا أُخْتَهَا مِنْ جِلْبَابِهَا " .

 

138-Ümmü Atiyye'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“(Hz. Peygamber (s.a.s)) kadınların fitre ve kurban bayramına namazları için çıkmalarına izin verdi.”

 

Bir rivayette şöyle dendi:

“Evet, içlerinde hayızlı olanlar da çıkar kadınların yanıbaşına otu­rup dua ederlerdi.”

Başka bir rivayette şöyle dedi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bizlere kurban günü ile fitre gü­nü namaz kılınacak yere, örtülü olarak, hayiz görenler de dahil çıkmamızı emretti. Ancak hayız görenler namaz kılmamak için ayrılır, hayırlı kişile­rin ibadetini seyreder ve müslürnanların dualarına katılırlardı. Bir kadın: “Ey Allah'ın Resulü, birimizin kendisine öz bir örtüsü yoksa..?” diye sorun­ca Hz. Peygamber (s.a.s):

“O zaman kardeşi, ona fazla olan örtüsünü versin” buyurdu.[248]

 

  عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ، قَالَ : " صَلَّيْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الظُّهْرَ أَرْبَعًا ، وَالْعَصْرَ بِذِي الْحُلَيْفَةِ رَكْعَتَيْنِ " .

 

139-Enes bin Mâlik (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) ile birlikte öğleyi dört, Zülhüleyfe'de ise ikinciyi iki rekât olarak kiıldık.”[249]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصلِّي فِي السَّفَرِ رَكْعَتَيْنِ ، وَأَبُو بَكْرٍ ، وَعُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، لَا يَزِيدُونَ عَلَيْهِ " .

 

140 -Abdullah bin Mesûd (s.a.s)'un şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) yolculuk süresince, akşam namazı dışında; (dörtlüleri) iki rekât kılardı. Bunu, Ebubekir ve Ömer Al­lah onlardan razı olsun çoğaltmadılar.”[250]

 

İzahı

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur."[251] Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)'in çoğu yolculukları korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbu ki güven içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı durumu Hz.Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu: "Bu, Allah'ın size verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin.”[252]

Hz. Peygamber (s.a.s)'in umre, hac veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı."[253] Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yolcunun namazı, Nebinizin lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır."[254]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : أَنَّهُ أَتَى فَقِيلَ : صَلَّى عُثْمَانُ بِمِنًى أَرْبَعًا ، فَقَالَ : إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ ، " صَلَّيْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَكْعَتَيْنِ ، وَمَعَ أَبِي بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ رَكْعَتَيْنِ ، وَمَعَ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ رَكْعَتَيْنِ ، ثُمَّ حَضَرَ الصَّلَاةَ مَعَ عُثْمَانَ ، فَصَلَّى مَعَهُ أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ ، فَقِيلَ لَهُ : اسْتَرْجَعْتَ ، قُلْتَ مَا قُلْتَ ، ثُمَّ صَلَّيْتَ أَرْبَعًا قَالَ : الْخِلَافَةُ ، ثُمَّ قَالَ : وَكَانَ أَوَّلَ مَنْ أَتَمَّهَا أَرْبَعًا بِمِنًى " .

 

141 -Abdullah  bin Mesûd (r.a)'dan şöyle rivayet edildi:

“Kendisine: “Osman, Mina da dört rekât kıldı” denilince şaşa kala­rak:

“Biz Allah'ın kullarıyız, ancak ona döneriz, musibetlerine razıyız” âyeti okuyarak, sözlerine şöyle devam etti: Hz. Peygamber (s.a.s) ile iki rekât kıldım; Ebubekir ile iki rekât, Ömer ile iki rekât kıldım.”

Daha sonra, Abdullah, Hz. Osman'ın imam olduğu cemaatte bulundu ve O'na uyarak dört rekât kıldı. Bunun üzerine ona:

“Söylenenlere kızıp dediğini dedin ve sonra da dört rekât kıldın.” denilince:

“Hilâfet öyle gerektirdi” cevabını verdi.

Abdullah b. Mesûd dedi ki:

Mina da namazı dörde tamamlayan ilk kişi Hz. Osman oldu.”[255]

 

İzahı

Mina: Mekke ile Arafat arasında, ikisini birbirine bağlayan yol üzerinde bir yer. Burası birinci ve ikinci Akabe bey'atlarında Hz. Peygamber (s.a.s) ile Medineliler arasındaki görüşmenin gerçekleştiği yerdir. Kuzeyinde Sabir dağı bulunmaktadır. Akabe Cemresi ile Muhassir Vadisi arasında kalan yere Mina denilir.

 

  عَنْ مُجَاهِدٍ : أَنَّهُ صَحِبَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ ، فَصَلَّى عَلَى رَاحِلَتِهِ قَبْلَ الْمَدِينَةِ يُومِي إِيمَاءً إِلَّا الْمَكْتُوبَةَ وَالْوِتْرَ ، فَإِنَّهُ كَانَ يَنْزِلُ لَهُمَا عَنْ دَابَّتِهِ ، قَالَ : فَسَأَلْتُهُ عَنْ صَلَاتِهِ عَلَى رَاحِلَتِهِ ، وَوَجْهُهُ إِلَى الْمَدِينَةِ ؟ فَقَالَ لِي : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصلِّي عَلَى رَاحِلَتِهِ تَطَوُّعًا حَيْثُ كَانَ وَجْهُهُ ، يُومِي إِيمَاءً " .

 

142 -Mücâhid'den şöyle rivayet edildi:

Kendisi Abdullah bin Ömer (r.anhüma) ile Mekke'den Medine'ye dek yolculuk yapmıştı. Abdullah yolda, bineği üzerinde, Medine'ye doğru nafile namazla­rını imâme kılmış, ancak farz ve vitir namazlarını bineğinden inerek kılmıştı.”

Mücâhid dedi ki: İbn Ömer'den binek üzerinde Medine'ye doğru giderken kılmış olduğu namazından söz açtım. Bana şu cevabı verdi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) bineği üzerine,  yüzü Medi­ne'ye doğru olduğu halde, imâ ile nafile namaz kılıyordu.”[256]

 

İzah

Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları, özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.[257]

Cabir b. Abdillah hadisinde: "Resulüllah (s.a.s) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı"[258] denmektedir. Vitir için indiği rivayeti de vardır.[259]

Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz.

Burada, eskilerin binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız, yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması, ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz olması... vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.[260]

Buna göre namaz vakitlerinde durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu, şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. İma ederken ön koltuğa secde etme yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltuğun pis olması zarar vermez. Ama yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir. (Allah u a'lem).

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى زَادَكُمْ صَلَاةً وَهُوَ وِتْرٌ " ،

 وَفِي رِوَايَةٍ : " إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى افْتَرَضَ عَلَيْكُمْ ، وَزَادَكُمُ الْوِتْرَ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : " إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى زَادَكُمْ صَلَاةَ الْوِتْرِ " ،

 وَفِي رِوَايَةٍ : " إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى زَادَكُمْ صَلَاةً ، وَهِيَ الْوِتْرُ ، فَحَافِظُوا عَلَيْهَا " .

 

143 -İbn Ömer (r.anhüma)'in Allah her ikisinden razı olsun rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Evet Allah Teâlâ farz namazlarınıza bir namaz daha ekledi ki, o Vitirdir.

Diğer bir rivayet:

“Allah sizlere (beş vakit namazı) farz kıldı. Vitir namazını da si­ze ayrıca ziyade yaptı.”

Başka bir rivayet:

“Allah size vitir namazını ziyade yaptı.”

Diğer bir rivayet:

“Allah size bir namaz ziyade yaptı. O vitirdir. Bu nedenle onu kılmağa çaba gösteriniz.” [261]

 

İzahı

Ebû Hanife yukarıdaki hadislere dayanarak, vitir namazını bayram namazları gibi vacip olarak kabul etmiştir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmlarına göre ise, vitir namazı müekked sünnettir.

Hanefilere göre vitir namazı üç rekattır ve sonunda selam verilir. Delil olarak da, Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadisi gösterirler. Mâlikîlere göre vitir namazı bir rekattır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rek'at sünnet bulunur. Bunların arası selam ile ayrılır. Hanbelîlere göre de, vitir namazı bir rekattır. Fakat üç veya daha çok rek'at olarak da kılınabilir. Şâfiîlere göre vitir namazının en azı bir rek'at, en çoğu bir rekattır. Bir rek'attan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve sonunda selâm verilir. Sonra vitir namazının bir rekatına niyet edilir ve sonunda selâm verilir.[262]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبْزَى ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقْرَأُ فِي وِتْرِهِ : سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى ، وَ قُلْ يَأَيُّهَا الْكَافِرُونَ فِي الثَّانِيَةِ ، وَ قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ فِي الثَّالِثَةِ " ،

 

144 -İbni Ömer (r.anhüma)’dan şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) Vitir namazında (çoğunlukla) birinci rekâtta “Sebbihısme rabbikel â'lâ”yı, ikinci rekâtta “Kulyâ eyyühel Kâfirûn”u, üçüncü rekâtta “Kulhuvallahu Ahad'ı okurdu.”[263]

 

  عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الْأَنْصَارِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " أَوْتَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوَّلَ اللَّيْلِ ، وَأَوْسَطَهُ ، وَآخِرَهُ ، لِكَيْ يَكُونَ وَاسِعًا عَلَى الْمُسْلِمِينَ ، أَيَّ : ذَلِكَ أَخَذُوا بِهِ كَانَ صَوَابًا ، غَيْرَ أَنَّهُ مَنْ طَمِعَ لِقِيَامِ اللَّيْلِ ، فَلْيَجْعَلْ وِتْرَهُ فِي آخِرِ اللَّيْلِ ، فَإِنَّ ذَلِكَ أَفْضَلُ " ،

وَفِي رِوَايَةٍ : عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ الْجَدَلِيِّ ، عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ ، وَأَبِي مُوسَى رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، أَنَّهُمَا قَالَا : كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " يُوتِرُ أَحْيَانًا أَوَّلَ اللَّيْلِ ، وَأَوْسَطَهُ ، وَآخِرَهُ ، لِيَكُونَ سَعَةً لِلْمُسْلِمِينَ " .

 

145-Ebû Mesûd el-Ensâri (r.a)'nın şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) Vitir namazını, bir kere, gece­nin başında, başka bir sefer yarısında ve pek çok kez sonunda kılmıştır. Bunun nedeni, müslürnanlara kolaylık, bol vakit sağlamaktır. Bunlardan hangi vakitte kılınırsa kılınsın sevaptır. Ancak, geceleyin kalkabileceğine güvenen, vitir namazını gecenin sonunda yapsın. En faziletli olanı da budur.”

 

Diğer bir riayette:

Ukbe bin Âmir ile Ebû Mûsâ şöyle dediler:

“Hz.Peygamber (s.a.s) vitir namazını pek çok kez gecenin başında, yarısında ve sonunda kılıyorlardı. Bunun nedeni, müslümanlara kolaylık sağlamaktı.”[264]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : أَنَّهُ لَمَّا قَدِمَ مِنْ أَرْضِ الْحَبَشَةِ سَلَّمَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَهُوَ يُصَلِّي ، فَلَمْ يَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ ، فَلَمَّا انْصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ : أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ سَخَطِ نِعْمَةِ اللَّهِ ، قَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَمَا ذَاكَ ؟ ! قَالَ : سَلَّمْتُ عَلَيْكَ ، فَلَمْ تَرُدَّ عَلَيَّ ، قَالَ : " إِنَّ فِي الصَّلَاةِ لَشُغْلًا " . فَلَمْ نَرُدَّ السَّلَامَ عَلَى أَحَدٍ مِنْ يَوْمِئِذٍ .

 

146-Abdullah bin Mesud (r.a)'dan şöyle rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) öğle yahut ikindi namazların­dan birini kıldırmış, bir rekât fazla yahut eksik yapmıştı. Namazı bitirip selâm verince kendisine:

“Namazda yeni bir değişiklik mi oldu, yoksa unuttunuz mu?” diye sorulunca:

“Evet, gerçekten namazla uğraşırken selâmla oyalanılmaz.”

İbn-i Mesûd şöyle dedi:

“O günden sonra, namazdayken hiç kimsenin selâmını almaz ol­duk.”[265]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي مِنْ أَوَّلِ اللَّيْلِ ، وَأَنَا نَائِمَةٌ إِلَى جَنْبِهِ ، وَجَانِبُ الثَّوْبِ وَاقِعٌ عَلَيَّ " .

 

147 -Hz. Ayşe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) gecenin bir kesiminde namaz kılıyordu. Ben de yanıbaşında uyuyordum. Bu sırada, elbisenin bir yanı üzerimde bulunuyordu.”[266]

 

İzahı

Kur'an-ı Kerîm'in Müzzemil suresinin baş tarafında: "Ey o örtünen, kalk gece, ancak birazında: Yarısı, yahut eksilt ondan biraz. Ya da artır ve Kur'an oku, tertip ile yavaş yavaş, güzel güzel. Çünkü biz senin üzerine ağır bir söz atacağız. Çünkü gece neşesi hem daha dokunaklı, hem deyişçe daha sağlamdır"[267] buyurularak, risâletin daha başlangıcında, bazı âlimlere göre beş vakit namazdan önce gece namazı emredilmiş ve İslam'ın tebliğini başarabilme açısından bunun gereği de vurgulanmıştır.

Resulullah'la birlikte ashabının da kıldığı bu namaz, aynı surenin sonunda yer almakla birlikte, yukarıdaki emirden belli bir süre sonra, hatta bazılarınca Medine'de inen "Rabbin biliyor ki, sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsun; beraberindekilerden bir grup da. Gece ile gündüzü Allah takdir eder. Bildi ki, siz onu bundan böyle başaramazsınız; bu bakımdan size lûtufta bulundu da, artık Kur'an'dan ne kolayınıza gelirse okuyun..." ayetiyle ümmet için emir olmaktan çıkmış; İsrâ sûresinde "Gecenin bir kısmında sana mahsus bir nâfile olmak üzere teheccüdde bulun. Umulur ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırır."[268] ayetinde de ifade olunduğu üzere, Resulullah (s.a.s.)'in terketmediği bir amel olarak kalmıştır.

O kadar ki, Buhârî ve Müslim'in ittifâken rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte, Efendimiz'in, mübârek ayakları şişinceye kadar geceleyin ibadet ettiği; Hz. Âişe'nin kendisine, "Ya Resulallah, geçmişteki ve gelecekteki günâhların affolunduğu halde, neden böyle yapıyorsun?" demesi üzerine "Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurduğu ifade olunmaktadır. İmam Müslim, Sahih'inde Resulullah'ın teheccüdünün uzunluğuna daha bir açıklık getirmekte ve Hz. Huzeyfe (r.a.)'den; bir rekâtta Fâtiha'dan sonra Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ surelerini hem de ağır ağır, tesbih ayetlerinde tesbih ederek, dua istenen ayetlerde dua ederek okuduğunu, rükû ve secdesinin de aynı şekilde uzadığını rivâyet etmektedir.[269]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَنَّ فِي الصَّلَاةِ إِذَا نَابَهُمْ : التَّسْبِيحَ لِلرَّجُلِ ، وَالتَّصْفِيقَ لِلنِّسَاءِ " .

 

148 -İbn Ömer (r.anhüma)'den şöyle rivayet adildi:

“Namazda bir yanlışlık yapıldığında imamı uyarmak için Hz. Peygamber (s.a.s)'ın koyduğu yöntem, erkeklerin “Süphanellah” demeleri, kadınların ise el vurmaları idi.”[270]

 

İzahı

Hanefilerin sağlam görülen görüşüne göre sehiv secdesi vacib, genel olarak diğer mezheplere göre ise sünnettir.[271]

Hanefilerin bu konuda dayandığı delil, Abdullah b. Mes'ud (r.a)'den nakledilen şu hadistir: "Sizden birisi namazında şüpheye düşerse, doğrusunu araştırsın ve namazını kanaatine göre tamamlasın, sonra selam verip sehiv secdesi yapsın, yani yanıldığı için iki secde daha yapsın."[272]

Hz. Peygamber ile Ashab-ı kiramın gerektiği durumda sehiv secdesi yapmaları bu secdenin vacib olduğunu gösterir. Haccın vaciblerinden birisinin eksik kalması halinde, bunu telâfi için kurban kesilmesi gibi, sehiv secdesi de, namazdaki eksiklerin tamamlanması için vacib kılınmıştır.

 

  عَنِ الْأَسْوَدِ بْنِ يَزِيدَ ، أَنَّهُ سَأَلَ عَائِشَةَ عَمَّا يَقْطَعُ الصَّلَاةَ ، فَقَالَتْ : يَا أَهْلَ الْعِرَاقِ ، تَزْعُمُونَ أَنَّ الْحِمَارَ وَالْمَرْأَةَ وَالْكَلْبَ وَالسِّنَّوْرُ يَقْطَعُونَ الصَّلَاةَ ، قَرَنْتُمُونَا بِهِمْ ، ادْرَأْ مَا اسْتَطَعْتَ ، " كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي وَأَنَا نَائِمَةٌ إِلَى جَنْبِهِ ، عَلَيْهِ ثَوْبٌ جَانِبُهُ عَلَيَّ " .

 

149 -El-Esved bin Yezîd'den rivayete göre:

O, Hz, Ayşe (r.anha)'ye: “Ne gibi şeyler, namaz kılanın önünden geçerse namazı keser” diye sordu. Hz. Ayşe şöyle dedi:

“Ey Iraklılar! Evet, eşek, kadın, köpek ve kedi namazı kesmekte olduğunu ileri sürerken biz kadınları onlarla aynı düzeyde tuttunuz. Sen istediğin kadar onları, önünden geçerken, elinle uzaklaştır; Hz.Peygamber (s.a.s) namaz kılıyordu: ben de yanıbaşında uyuya duru­yordum. Üzerindeki elbisenin bir tarafı üzerimde bulunuyordu.”[273]

 

İzahı

Sütre: Perde, örtü, perdelenecek şey; namaz kılarken kıble yönün de duvar ve benzeri olmadığında, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen engel.

"Namaz kılan bir kimse bazılarına göre bir arşın, bazılarına göre de bir arşının üçte ikisine eşit yükseklikte herhangi bir nesneyi önüne koyarsa, bu kimsenin önünden geçenler namazına herhangi bir zarar vermezler. Kısacası sütre, namaz kılanın önüne koyduğu nesnenin adıdır."[274]

Namaz kılanın önünden geçeni alıkoyması ise, sünnet olmayıp, ruhsattır. Şu halde önden geçecek olanı baş ve göz işaretiyle veya "SübhanALLAH" diyerek geri çevirmek mümkündür. Hanefilerce bundan fazlasını yapmak câiz değildir. Kadının önünden geçecek olanı menetmesi ise ellerini bir veya iki defa birbirine vurması şeklindedir.[275]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : انْكَسَفَتِ الشَّمْسُ يَوْمَ مَاتَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَخَطَبَ فَقَالَ : " إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ ، لَا يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلَا لِحَيَاتِهِ ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ ذَلِكَ فَصَلُّوا ، وَاحْمَدُوا اللَّهِ وَكَبِّرُوهُ ، وَسَبِّحُوهُ حَتَّى يَنْجَلِيَ : أَيُّهُمَا انْكَسَفَ ، ثُمَّ نَزَلَ رَسُولُ اللَّهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ " .

 

150–Abdullah (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s)’den oğlu İbrâhîm öldüğü gün, gü­neş tutuldu. Bu nedenle Hz. Peygamber topluma karşı şöyle konuştu:

“Evet, güneş ve ay, Allah'ın birlik ve gücünü kanıtlayanlardan iki tanesidir ki, bir kimsenin ne ölmüş, ne de yaşamı nedeniyle tutulmazlar” Bu ikisinden hangisinin tutulduğunu görürseniz çıkıncaya dek namaz kılı­nız, Allah'a hamd ediniz, O'nu yüceltiniz, O'nu yaratıklardan tenzîh ediniz.” Sözünü bitirdikten sonra Hz. Peygamber inerek iki rekât namaz kıldı.”[276]

 

İzahı

Küsûf namazı, mukîm veya misafir olsun, beş vakit namazla yükümlü olan erkek ve kadınlar için meşrûdur. Çünkü küsûf ve husûf namazında Rasûlüllah (s.a.s)'in uygulaması böyle olmuştur. Bu namaz ezan ve kametsiz kılınır. Bir münâdî sadece "essalâtü câmia= namaz toplayıcıdır" diye seslenir.[277] Cemaatle veya tek tek, gizli veya açık okunarak, hutbeli veya hutbesiz kılınması mümkün ve caizdir. Ancak bu namazın mescidde ve cemaatle kılınması daha fazîletlidir.

Ebû Hanîfe'ye göre, imam, küsûf namazında okuyuşu gizli yapar. İbn Abbas şöyle demiştir: "Rasûlüllah (s.a.s) ile küsûf namazı kıldım. O'nun kıraatinden bir harf bile işitmedim."[278] Husûf namazı ise, münferid olarak ve gizli okuyuşla kılınır. İmam Muhammed ve Ebû Yusuf'a göre ise İmam Küsûf namazında sesli okur. Çünkü Hz. Âişe, Rasûlüllah (s.a.s)'in böyle bir namazda sesli okuduğunu söylemiştir.[279]

 

  عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَلِّمُنَا الِاسْتِخَارَهْ كَمَا يُعَلِّمُنَا السُّورَةَ مِنَ الْقُرْآنِ " .

 

151-Ebû Hureyre (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bize Kur'an'dan bir surede oldu­ğu gibi, istihare duasını (ve namazını) öğretiyordu.”[280]

 

İzahı

İstihare: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp dua ederek rüyasında manevî bir işaret almak amacıyla uykuya yatma.

Bir iş yapılmak istenildiğinde istihâre yapmak menduptur. Hz. Peygamber, Ashab-ı kirama önemli işlerinde istihâreye başvurmalarını telkin buyurdu. Câbir (r.a)'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.s) bütün işlerinde, Kur'an'dan sure öğretir gibi istihâreyi de öğreterek şöyle derdi: "Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle desin: "Allâhümme estehiruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azim. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l guyûb. Allâhümme inkünte ta'lemu enne hâza'l-emre hayrun li fi dini ve meâşi ve âkıbeti emri tev âcili emri ve âcilihi. Fekdurhu li ve yessirhu li summe bârik li fihi. Ve in künte ta'lemu enne hâza'l-emre şerrun li fi dini ve maâşi ve âkıbeti emri ev âcili emri ve âcilihi f'asrifhu anni va'srifni anhu ve'kdur li el-Hayra haysü kâne. Sümme ardihi bihi."[281]

 

  عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَلِّمُنَا الِاسْتِخَارَةِ فِي الْأَمْرِ كَمَا يُعَلِّمُنَا السُّورَةَ مِنَ الْقُرْآنِ " ،

 وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إذَا أَرَادَ أَحَدُكُمْ أَمْرًا ، فَلْيَتَوَضَّأْ ، وَلْيَرْكَعْ رَكْعَتَيْنِ مِنْ غَيْرِ الْفَرِيضَةِ ، ثُمَّ لِيَقُلِ : اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ ، وَاسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ ، فَإِنَّكَ تَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ ، وَتَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ . اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ الْأَمْرُ خَيْرًا لِي فِي مَعِيشَتِي ، وَخَيْرًا لِي فِي عَاقِبَةِ أَمْرِي ، فَيَسِّرْهُ لِي وَبَارِكْ لِي فِيهِ " .

 وَزَادَ فِي رِوَايَةٍ : " وَإِنْ كَانَ غَيْرُهُ قَدِّرْ لِيَ الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ ، ثُمَّ رَضِّنِي بِهِ " .

 

152-Abdullah (bin Mesûd (r.a)'un) şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) bize, bir konuda istihare için yapılacak duayı, Kur'andan bir surede yaptığı gibi, öğretiyordu.”

 

Bir başka rivayet:

Hz.Peygamber (s.a.s) buyurdu ki: İçinizden her kim yap­mayı tasarladığı bir işin kendisi için iyi yahut kötü olacağını öğrenmek is­terse abdest alsın, iki rekât nafile namaz kılsın ve şöyle desin: “Allahım. Herşeyi Kapsayan ilmin sebebiyle, benim için hayırlı olanı sen­den öğrenmek isterim. Hayırlı olanı yapmamda bana kudretinle güç ve kuvvet vermeni dilerim. Hayrı, yüce fazlından beklerim. Evet benim bil­mediğimi sen bilirsin. Senin gücün herşeye yeter de benim yetmez. Kul­larından gizli olan şeyleri en iyi bilen sensin. Allahım. Yapmak istediğim bu iş, yaşayışım için hayırlı, geleceğim halokinda hayırlı ise, onu bana kolay kıl.”

Diğer rivayetinde, ek olarak şöyle dedi:

“Eğer, hayırlı olan bir başka şeyse, onu bana yaz ki, o hayırlı olsun ve gönlümü ona yatır.”[282]

 

  عَنْ أُمِّ هَانِئٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ فَتَحَ مَكَّةَ وَضَعَ لَأْمَتَهُ ، وَدَعَا بِمَاءٍ فَصَبَّهُ عَلَيْهَا ، ثُمَّ دَعَا بِثَوْبٍ وَاحِدٍ فَصَلَّى فِيهِ " ، زَادَ فِي رِوَايَةٍ : " مُتَوَشِّحًا " .

 

153–Ümmühânî (r.anha)'den şöyle rivayet edildi:

Hz.Peygamber (s.a.s Mekke'nin fethi günü zırhını çı­kardı, su getirterek temizlik yaptı. Sonra da tek parçalı elbise getirtip giy­di, onunla namaz kıldı.

Bir rivayette ek olarak şöyle dedi: Tek parçalı elbiseyi, sağ koltuğu­nun altından geçirip sol omuzunun üzerine atmak yoluyla büründü.”[283]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، " أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إذَا دَخَلَ شَهْرُ رَمَضَانَ قَامَ وَنَامَ ، وَإِذَا دَخَلَ الْعَشْرُ الْأَوَاخِرُ شَدَّ الْمِئْزَرَ وَأَحْيَا اللَّيْلَ " .

 

154 -Hz. Ayşe (r.anha)'den şöyle rivayet edildi:

“Evet. Hz.Peygamber (s.a.s) Ramazan ayı geldiğinde, geceleri uyuduğu gibi, ibadet de yapardı. Ancak son on günü gelince, ken­dini tüm ibadete verirdi.”[284]

 

  عَنْ حُمْرَانَ ، قَالَ : مَا أَلْقَى ابْنَ عُمَرَ قَطُّ إِلَّا وَأَقْرَبُ النَّاسِ مَجْلِسًا حُمْرَانُ ، فَقَالَ ذَاتَ يَوْمٍ : يَا حُمْرَانُ ، أَلَا أَرَاكَ تُوَاظِبُنَا إِلَّا وَأَنْتَ تُرِيدُ لِنَفْسِكَ خَيْرًا ؟ فَقَالَ : أَجَلْ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، قَالَ : أَمَّا اثْنَتَانِ ، فَإِنِّي أَنْهَاكَ عَنْهُمَا ، أَمَّا وَاحِدَةٌ ، فَإِنِّي آمُرُكَ بِهَا ، فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَأْمُرُ بِهَا ، قَالَ : مَا هِيَ تِلْكَ الْخِصَالُ الثَّلَاثَةُ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ ؟ قَالَ : " لَا تَمُوتَنَّ وَعَلَيْكَ دَيْنٌ إِلَّا دَيْنًا تَدَعُ لَهُ وَفَاءً ، وَلَا تَسَّمَّعَنَّ مِنْ تِلَاوَةِ آيَةٍ ، فَإِنَّهُ يَسَّمَّعُ بِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَمَا سَمَّعْتَ بِهِ قِصَاصًا ، وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا . وَأَمَّا الَّذِي آمُرَكَ كَمَا أَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَرَكْعَتَيِ الْفَجْرِ لَا تَدَعْهُمَا ، فَإِنَّ فِيهِمَا الرَّغَائِبَ " .

 

155 -Humrân'ın şöyle dediği rivayet edildi:

İbn Ömer, nerede görülürse, Humrân'da herhalde onun yanında bu­lunurdu. Günlerden birinde İbn Ömer:

“Humrân dedi. Bizimle birlikte olmak için gösterdiğin çaba ile ancak kendi kendine manevi bir kazanç sağlamak istediğini sezmekteyim” deyin­ce Humrân:

“Evet öyledir.  Ey Ebû Abdirrahmân” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine İbn Ömer şöyle konuştu:

“İki huy var ki, evet, sana bunları kendim yasak ediyorum ve bir iyi huy için de öğüt veriyorum, çünkü bunu, Hz.Peygamber (s.a.s)'in de emrettiğini kendisinden duydum.” Humrân: “Ebu Abdirrahmân, Nedir bu üç huy?” diye sordu. O da cevap verdi:

“Ölümün geldiğinde, üzerinde kimsenin borcu kalmasın. Ancak ödenmesi için karşılığını bıraktığın borç olursa başka.

Gereğince amel etmediğin bir âyeti, gösteriş için işittirmeğe çalış­ma. Çünkü sen nasıl böyle yaptınsa, kıyamet günü de aynı şey sana uy­gulanarak cezalandırılırsın. Allah, kişiye, ancak hak ettiği cezayı verir.

Hz.Peygamber (s.a.s)'in bana emrettiği gibi benim de sana emredeceğim şeye gelince, o da sabahın iki rekât namazıdır ki sakın bırakmıyasın.

Bu iki rekât namazda, gönülden istenecek pek çok yararlar var­dır.”[285]

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَتْ : " مَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى شَيْءٍ مِنَ النَّوَافِلِ أَشَدَّ مُعَاهَدَةً مِنْهُ عَلَى رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ " .

 

156 -Hz. Ayşe (a.ahna)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) sabahın iki rekât sünneti­ni kılmakla gösterdiği süreklilik ve direnişi nafile namazlarından hiç birine göstermezdi”[286]

 

İzahı

Hz.Peygamber Efendimiz sabah namazının sünnetine diğer sünnetlerden daha çok önem vermiş ve bunun terkedilmemesini istemiştir: Düşman süvarisi kovalasa bile sabah namazının iki rekât sünnetini terk etmeyin."[287]

Bu önemden dolayıdır ki, diğer namazların sünnetleri kaza olarak kılınamazken, sabah namazının sünneti güneş doğduktan sonra kaza edilebilmektedir. Ancak başka bir hadiste ise cemaat farza durduktan sonra sünnetin terkedilmesi istenerek cemaatin önemi vurgulanıyor:" Farza kametlendikten sonra, farzdan başka namaz kılınmaz."[288]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : " رَمَقْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرْبَعِينَ يَوْمًا ، أَوْ شَهْرًا ، فَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ فِي رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ : بِقُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ ، وَ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ " .

 

157-İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) kırk gün yahut bir ay suresin­ce baktım. Sabah namazının (sünnetinde) “Kul huvallahu ahad” ile “Kul yâ eyyühel kâfirûne’yi okuduğunu işittim.”[289]

 

  عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : " كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا صَلَّى الصُّبْحَ ، لَمْ يَبْرَحْ عَنْ مَكَانِهِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ وَتَبْيَضَّ " .

 

158 -Cabir bin Semüre (r.a)'nin şöyle söylediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğup yükselinceye dek yerinden ayrılmazdı.”[290]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْعِشَاءِ أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ قَبْلَ أَنْ يَخْرُجَ مِنَ الْمَسْجِدِ عَدَلْنَ مِثْلَهُنَّ مِنْ لَيْلَةِ الْقَدْرِ " .

 

159-İbn Ömer (r.anhüma), Hz. Peygamber (s.a.s)’in şöyle söylediğini rivayet etti: . “Her kim yatsının (farzını) kıldıktan sonra mescidden ayrılmadan dört rekât namaz kılarsa, kadir gecesinde kılmış kadar sevap alır.”[291]

 

İzahı

Yatsı namazının farzından sonra dört rekat nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk rekatı müekked sünnet, iki rekatı da müstehap olur.[292]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ صَلَّى أَرْبَعًا بَعْدَ الْعِشَاءِ ، لَا يَفْصِلُ بَيْنَهُنَّ بِتَسْلِيمٍ ، يَقْرَأُ فِي الْأُولَى : بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ ، وَتَنْزِيلٌ السَّجْدَةُ ، وَفِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ : بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَحم الدُّخَانُ ، وَفِي الرَّكْعَةِ الثَّالِثَةِ : بِتَبَارَكَ الْمَلِكُ ، كُتِبَ لَهُ كَمَنْ قَامَ لَيْلَةَ الْقَدْرِ ، وَشُفِّعَ فِي أَهْلِ بَيْتِهِ كُلِّهِمْ مِمَّنْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ ، وَأُجِيرَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ " .

 

160-İbn Ömer (r.anhüma)'den rivayete göre: Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Her kim yatsı namazından sonra, dört rekât, arada selâm vermek­sizin, kılar; birinci rekâtta “fâtih┠ile “Tenzil Secde suresini; ikinci re­kâtta “Fâtîh┠ve “Hamim Duhân” suresini; üçüncü rekâtta “Fatiha ile “Yâsin”i; son rekâtta da “Fatiha” ve “Tebâreke-Mülk” suresini okursa Ka­dir gecesinde ibadet yapmış kimsenin sevabı gibi, ona sevap yazılır. Ayrıca, halkından cehennem ateşinde yanma cezasına çarptırılmış olan­larına şefaat etmek için yetki verilir. Kabir işkencesinden de korunur.”[293]

 

  عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ يُصَلِّي بَعْدَ الظُّهْرِ رَكْعَتَيْنِ " .

 

161-İbn Abbâs (r.anhüma)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

“Hz.Peygamber (s.a.s) öğlenin farzından sonra iki re­kât namaz kıldı.”[294]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " صَلُّوا فِي بُيُوتِكُمْ ، وَلَا تَجْعَلُوهَا قُبُورًا " .

 

162 -İbn Ömer (r.anhüma)'in rivayetine göre; Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“(Nafile) namazlarınızı evlerinizde kılınız. Oraları mezarlık (gibi na­mazsız) yapmayınız.”[295]

 

İzah

Farz namaz, her müslümanın yerine getirmesi zarûrî bir ibâdet olduğu için açıktan kılınması ve insanların bu ibadete daha sağlam bir şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Bu nedenle açıktan ve büyük bir cemaat şuuru içinde edâsı daha uygundur. Nâfile namazlar ise insanların irâdesine bırakılmış ihtiyârî ibâdetler olduğundan, Allâh'a vuslat yolunda yarışan kimselerin riyâ ve süm'a hendikaplarını daha kolay yenebilmeleri, evlerinde gizli olarak ibâdet etmelerine bağlıdır. Bu hususta diğer bir nokta da, evlerin namazla şereflenmesi ve bereketlenmesidir. Cemaatle namaza çok önem veren Müslümanların, evlerini namaz kılınmayan yerler hâline getirmemeleri de istenmektedir. Bu konuda mü'minleri uyaran Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır:

"Namazınızın bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çevirmeyiniz."[296]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : سَأَلْتُ بِلَالًا ، أَيْنَ صَلَّى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْكَعْبَةِ ؟ وَكَمْ صَلَّى ؟ قَالَ : " صَلَّى رَكْعَتَيْنِ مِمَّا يَلِي الْعَمُودَيْنِ اللَّتَيْنِ تَلِيَانِ بَابَ الْكَعْبَةِ ، وَالْبَيْتُ إذَ ذَاكَ عَلَى سِتَّةِ أَعْمِدَةٍ " .

 

163 -İbn Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Bilâlden, Hz.Peygamber (s.a.s)’in Kabe'de namaz kıl­dığı yeri ve kaç rekât olduğunu sordum. Dedi ki:

“İki rekât kıldı. Yeri de o zaman altı sütun üzerinde bulunan Beytullâhın, kapısından itibaren başlayan ilk iki sütuırun yanıbaşıdır.”[297]

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا : أَنَّ رَجُلًا سَأَلَهُ عَنْ صَلَاةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْكَعْبَةِ يَوْمَ دَخَلَهَا . فَقَالَ : " صَلَّى فِي الْكَعْبَةِ أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ ، فَقَالَ لَهُ : أَرِنِي الْمَكَانَ الَّذِي صَلَّى فِيهِ ، قَالَ : فَبَعَثَ مَعَهُ ابْنَهُ ، ثُمَّ ذَهَبَ تَحْتَ الأُسْطُوَانَةِ بِحِيَالِ الْجِذْعَةِ " ، وَفِي رِوَايَةٍ : أَنَّ ابْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : " صَلَّى النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْكَعْبَةِ أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ . قُلْتُ لَهُ : أَرِنِي الْمَكَانَ الَّذِي صَلَّى فِيهِ ، فَبَعَثَ مَعَهُ ابْنَهُ ، فَأَرَانِي الْأُسْطُوَانَةَ الْوُسْطَى تَحْتَ الْجِذْعَةِ " .

 

164 -İbn Ömer (r.anhüma)'den şöyle rivayet edildi:

“Bir adam, O'na, Hz.Peygamber (s.a.s)’in Kâbeye gir­diği gün orada kıldığı namaza ilişkin bir soru sordu. Şöyle cevap verdi:

“Kabe'de dört rekât kıldı.”

“Bildiği yeri bana göster” deyince, bunun için oğlunu görevlendirdi.

Böylece, hurma ağacının kütüğünün yanındaki sütunun altına giderek orası olduğunu gösterdi.

Başka bir rivayet; İbn Ömer şöyle dedi.

Hz.Peygamber (s.a.s) Kabede dört rekât namaz kıldı.

Bunun üzerine (Râvî Said) O'na:

“Namaz kıldığı yeri bana gösterir misin?” dedim. “Oğlunu benimle gönderdi. Bana, hurma ağacının altındaki orta sütunun bulunduğu yer; gösterdi.”[298]

 

  عَنْ أَبِيهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا مِنْ مَيِّتٍ يَمُوتُ لَهُ ثَلَاثٌ مِنَ الْوَلَدِ ، إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ تَعَالَى الْجَنَّةَ ، فَقَالَ عُمَرُ : أَوِ اثْنَانِ ؟ فَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : أَوِ اثْنَانِ " .

 

165 -İbn Bureyde (r.a), babasının şöyle dediğini rivayet etti:

“Ölmeden önce, üç çocuğunun ölümünü görüp sab­reden hiçbir müslüman yoktur ki, öldükten sonra da Allahu Teâlâ onu cennete sokmasın.”

Bunu işiten Ömer (r.a.):

“Yahut iki çocuğunun ölümünü...” diye söze katılınca, Hz.Peygamber (s.a.s):

“Evet, iki çocuğunun ölümünü...” cevabını verdiler.[299]

 

İzah

Hadis, keza Müslüman çocuklarının cennette olduğunu, çocukların ebeveynleri için ateşe karşı perde olacaklarını ifade etmektedir.

Bu rivayette iki çocuğu ölen kimsenin cennete gideceği ifade edilmiştir. Bir başka rivayette "Ya tek çocuğu ölmüşse?" sorusu da sorulmuş, Resûlullah bir müddet sükût buyurduktan sonra: "Tek de olsa!" diye cevap beyan etmiştir. Bir başka hadiste   مَنْ قَدّمَ ثَثَةً مِنَ الْوَلَدِ لَمْ يَبْلُغُوا الْحِنْثَ كَانُوا لَهُ حِصْناً حصِيناً مِنَ النَّارِ   "Kim büluğa ermemiş üç çocuğu önden gönderirse bunlar kendisi için ateşe karşı muhkem bir kal'a olurlar" buyurulmuştur. Bir çocuk gönderene de cennet verileceğini teyid eden muhtelif rivayetler var. İbnu Hacer, bunlardan en sahih olanını, Buhârî'nin Rikâk'ta kaydettiği şu rivayetin teşkil ettiğini söyler:   يقول اللَّهُ عَزّ وَجَلّ مَا لِعَبْدِى الْمُؤْمِنِ عِنْدِى جَزَاءٌ اِذَا قَبَضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ اَهْلِ الدُّنْيَا مِنَ الْوَلَدِ لَمْ يَبْلُغُوا ثُمَّ احْتَسَبَهُ إَّ الْجَنَّةَ   "Allah Teâla hazretleri buyurmuştur: "Ben, dünya ehlinden sevdiğini aldığım bir kulum, onun sevabını umarak sabreder, rıza gösterirse mükâfatı ancak cennettir." İbnu Hacer, "Bu rivayete tek çocuk da dahildir" der.

Bu çeşit rivayetlerin bir kısmı ihtisab yani "sevap niyetiyle sabır" kaydını ihtiva etmez, mutlak gelir. Bunlara göre, çocuğu ölen her mü'min bu sevaba dahildir. Ancak İbnu Hacer der ki: "Şeriatın bilinen kaidelerindendir: "Sevap niyete terettüp eder

 

عَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ ، عَنْ رَجُلٍ مِنْ أَهْلِ الشَّامِ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّكَ لَتَرَى السِّقْطَ مُحْبَنْطَئًا ، يُقَالُ لَهُ : ادْخُلِ الْجَنَّةَ ، فَيَقُولُ : لَا ، حَتَّى يَدْخُلَ أَبَوَايَ " .

 

166-Abdülmelik, Suriye'li bir kişiden aldığı rivayete göre:

Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Evet, sen (kıyamet günü), göreceksin ki, doğmadan düşen çocu­ğa: Haydi cennete gir” denildiğinde:

“Hayır, annem ile babam girmeden girmem” diyecektir.”[300]

 

عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّهُ قَالَ : " مِنَ السُّنَّةِ أَنْ تَحْمِلَ بِجَوَانِبِ السَّرِيرِ ، وَمَا زَادَ عَلَى ذَلِكَ ، فَهُوَ نَافِلَةٌ " .

 

167 -İbn Mesûd (r.a)'un şöyle dediği rivayet edildi:

“Cenazenin taşınması konusunda Hz. Peygamber (s.a.s)’in sünneti: Nâşın dört tarafından tutmandır. Bundan fazlası ise nafiledir.”[301]

 

عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْأَقْمَرِ ، عَنْ أَبِي عَطِيَّةَ الْوَادِعِيِّ : " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَ فِي جَنَازَةٍ ، فَرَأَى امْرَأَةً فَأَمَرَ بِهَا فَطُرِدَتْ ، فَلَمْ يُكَبِّرْ حَتَّى لَمْ يَرَهَا " .

 

168 -Ebû Atiyye el-Vedâî'den şöyle rivayet edildi:

“Hz. Peygamber (s.a.s) bir cenaze kıldrrmaya çıktı. Ara­larında bulunan bir kadını görünce emir buyurdu da kadın oradan çıkarıldı. Kadın iyice uzaklaşıp gözden kayboluncaya dek bekledi. Ve sonunda (namaz için) tekbir almaya başladı.”[302]

 

  عَنْ إِبْرَاهِيمَ ، عَن غَيْرِ وَاحِدٍ ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ جَمَعَ أَصْحَابَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَسَأَلَهُمْ عَنِ التَّكْبِيرِ ، فَقَالَ لَهُمْ : انْظُرُوا آخِرَ جَنَازَةٍ كَبَّرَ عَلَيْهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَوَجَدُوهُ قَدْ كَبَّرَ أَرْبَعًا حَتَّى قُبِضَ ، قَالَ عُمَرُ : " فَكَبَّرُوا أَرْبَعًا ".

 

169 -İbrahim, birden fazla Tabiin'den şöyle rivayet etti:

“Ömer bin el-Hattâb (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in arkadaşlarını toplayarak onlardan cenaze namazında alınan tekbir sayısını sordu ve:

“Bunun için Hz.Peygamber (s.a.s)’in tekbir getir­diği en son cenazeyi araştırıp kaç tekbir olduğunu öğreniniz emrini verdi.”

Araştırma sonunda, vefatına değin, hep dört kez tekbir aldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Hz. Ömer: “O halde, dört defa tekbir alınız.” buyur­du.[303]

 

  عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، كَانَ يَقُولُ إِذَا صَلَّى عَلَى الْمَيِّتِ : " اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا ، وَشَاهِدِنَا وَغَائِبِنَا ، وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا ، وَذَكَرِنَا وَأُنْثَانَا " .

 

170 -Ebû Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet olundu:

“Hz.Peygamber (s.a.s) cenaze namazı kıldırdığında şöyle derdi:

“Allahım yaşayanlarımızı, ölenlerimizi, burada bulunanlarımızı, bulunmayanlarımızı, küçüklerimizi, büyüklerimizi, erkek ve kadınlarımızı yarlığa.”[304]

 

  عَنْ أَبِيهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : " أُلْحِدَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَأُخِذَ مِنْ قِبَلِ الْقِبْلَةِ ، وَنُصِبَ عَلَيْهِ اللَّبِنُ نَصْبًا " .

 

171 –(İbn Bürey (r.a)'de) babasından rivayetle dedi ki:

“Hz.Peygamber (s.a.s) için lahit kazıldı. Kıble yönünden alınıp lâhde kondu ve lahit ile kabir arasına kerpiç dizildi.”[305]

 

  عَنْ سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِذَا وُضِعَ الْمُؤْمِنُ فِي قَبْرِهِ أَتَاهُ الْمَلَكُ ، فَأَجْلَسَهُ ، فَقَالَ : مَنْ رَبُّكَ ؟ فَقَالَ : اللَّهُ ، قَالَ : وَمَنْ نَبِيُّكَ ؟ قَالَ : مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : وَمَا دِينُكَ ؟ قَالَ : الْإِسْلَامُ ، قَالَ : فَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ ، وَيُرَى مَقْعَدَهُ مِنَ الْجَنَّةِ ، فَإِذَا كَانَ كَافِرًا أَجْلَسَهُ الْمَلَكُ ، فَقَالَ : مَنْ رَبُّكَ ؟ قَالَ : هَاهْ لَا أَدْرِي ، كَالْمُضِلِّ هُوَ شَيْئًا ، فَيَقُولُ : مَنْ نَبِيُّكَ ؟ فَيَقُولُ : هَاهْ لَا أَدْرِي ، كَالْمُضِلِّ شَيْئًا ، فَيَقُولُ : مَا دِينُكَ ؟ فَيُقَالُ : هَاهْ ، لَا أَدْرِي ، قَالَ : فَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ ، وَيَرَى مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ ، فَيَضْرِبُهُ ضَرْبَةً يَسْمَعُهُ كُلُّ شَيْءٍ إِلَّا الثَّقَلَيْنِ : الْجِنَّ وَالْإِنْسَ ، ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ سورة إبراهيم آية 27 " .

 

172 -Sad bin Ubâde'nin rivayetine göre Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Mü'min kabrine konulduğunda melek gelerek kendisini oturtur ve aralarında şöyle konuşurlar: Melek:

“Rabbin kim?” 

“Allah”

“Nebin kim?”

“Muhammed (s.a.s)”

“Hangi dindensin?”

“İslam”

“Kabri genişletildiğini görür.”

Kâfir ise, melek onu da oturtur ve aralannda şu konuşma geçer:

Melek:

“Rabbin kim?”

“Ha...  Bilmem.”

Ve bu sırada bir şeyini yitirmiş kimseye benzer. Melek:

“Peygamberin kim?” “Hah... Bilmem.”

Yine bir şeyini yitirmiş kimse gibi cevap verir.

Melek:

“Hangi dindensin?”

“Hah...   Bilmem.”

Bunun üzerine kabri pek çok daraltılır ve oturduğu yerin cehennemden bir yer olduğu görülür. Sonrada, melek ona. Öyle bir vurur ki, sesini cinler insanlar dışında kalan bütün yaratıklar duyarlar.”

Hz.Peygamber (s.a.s) bundan sonra şu âye­ti okudu:

“Allah, imân edenleri hem dünyada, hem ahirette (kabirde) sabit söz olan şehadet kelimesi ile sağlamlaştırır; tevhide bağlı kılar. Allah zalim­leri (kâfirleri) şaşırtır ve Allah dilediğini yapar.” [306]

 

İzahı

Ebû Hanife'ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır.[307]

 

  عَنْ أُمِّ هَانِئٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، " فِي الْقَبْرِ ثَلَاثٌ : سُؤَالٌ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى ، وَدَرَجَاتٌ فِي الْجِنَانِ ، وَقِرَاءَةُ الْقُرْآنِ عِنْدَ رَأْسِكَ " .

 

173–Ümmühâni (r.anha)'nin rivayetine göre:

 Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Kabirde üç şeyle karşılaşılır; Şânı yüce Allah'a olan iman soru­su, (mü'minlere) cennette açılıp gösterilecek yerler ve başucunda Kur'an okunması.”[308]

 

İzah

Başka bir hadis de Peygamber (s.a.s):

“Mezarlığa giren kimse Yasin suresini okuyup sevabını ölülere hediye ederse Allah Azze ve Celle ona kolaylık verir, okuyana da ölüler sayısınca sevab verilir.”[309]

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جَنَازَةٍ ، فَأَتَى قَبْرَ أُمِّهِ ، وَهُوَ يَبْكِي أَشَدَّ الْبُكَاءِ ، حَتَّى كَادَتْ نَفْسُهُ تَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ جَنْبَيْهِ ، قَالَ : قُلْنَا : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، مَا يُبْكِيكَ ؟ قَالَ : " اسْتَأْذَنْتُ رَبِّي فِي زِيَارَةِ قَبْرِ أُمِّ مُحَمَّدٍ ، فَأَذِنَ لِي ، وَاسْتَأْذَنْتُهُ فِي الشَّفَاعَةِ فَأَبَى عَلَيَّ " ، وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَ : " اسْتَأْذَنَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي زِيَارَةِ قَبْرِ أُمِّهِ ، فَأُذِنَ لَهُ ، فَانْطَلَقَ وَانْطَلَقَ مَعَهُ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى انْتَهَوْا إِلَى قَرِيبٍ مِنَ الْقَبْرِ ، فَمَكَثَ الْمُسْلِمُونَ ، وَمَضَى النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَمَكَثَ طَوِيلًا ، ثُمَّ اشْتَدَّ بُكَاؤُهُ حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ لَا يَسْكُنُ ، فَأَقْبَلَ ، وَهُوَ يَبْكِي ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ : مَا أَبْكَاكَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي ؟ قَالَ : اسْتَأْذَنْتُ رَبِّي فِي زِيَارَةِ قَبْرِ أُمِّي ، فَأَذِنَ لِي ، وَاسْتَأْذَنْتُهُ فِي الشَّفَاعَةِ ، فَأَبَى ، فَبَكَيْتُ رَحْمَةً لَهَا ، وَبَكَى الْمُسْلِمُونَ رَحْمَةً لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " .

 

174 -İbn Büreyde, babasmdan aldığı rivayete göre şöyle dedi:

Hz.Peygamber (s.a.s) bir cenaze kaldırmağa çıkmıştık Annesinin kabrine gittik döndüğünde o kadar çok ağlıyordu ki nerdeyse ruhu bedenden çıkacaktı.

“Ey Allah'ın Resulü,  neden ağlıyorsun?” diye sorduk Cevap verdi:

“Rabbimden Murıammedi’n annesinin (Annemin) kabrini ziyaret et­mek üzere izin istedim. İzin aldım. Ancak, şefaat etmek için istediğim iz­ni geri çevirdi.”

Başka bir rivayet:

Hz.Peygamber (s.a.s) annesinin kabrini ziyaret etmek üzere (Rabbimden) izin istedi, verildi. Müslümanlarla birlikte gitti. Kabre yaklaştıklarında müslümanlar durdular, Peygamber (s.a.s) yalnız başına geçip gitti. Kabrin yanında uzun süre kaldı. Ağlaması o kadar şiddetlendi ki, sakinleşmiyecek sanmıştık. Ve ağlayarak dönmüştü. Hz. Ömer O'na:

“Babam, annem yoluna kurban ey Allah'ın Resulü...” diye sorunca, buyurdu ki:

“Rabbimden, annemin kabrini ziyaret etmek üzere izin istedim, ver­di. Ancak, şefaat etmek için istediğim izni geri çevirdi. Bu yüzden merha­mete gelerek ağladım.”

Bunu duyan müslümanlar da Hz. Peygamber için merhamete gelerek ağladılar.[310]

 

 عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنِ الْقُبُورِ أَنْ تَزُورُوهَا ، فَزُورُوهَا وَلَا تَقُولُوا : هَجْرًا " .

 

175 –Abdullah (r.a), babası (Büreyde) dan; aldığı rivayete göre,

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Kabirleri ziyaret etmenizi yasak etmiştik. Bundan böyle, bağırıp çağırmada taşkınlık yapmadan, ziyaret edebilirsiniz.”[311]

 

İzahı

İslâm'ın başlangıcında Hz. Peygamberin kabir ziyaretlerini yasaklamasının sebebi bu idi. Yahudi ve Hristiyanlar, aziz saydıkları kimselerin kabirlerini ibadet yeri edinmişlerdi. Cahiliyye devrinde kabirlere secde ediliyor, putlara tapılıyordu. Putperestlik, büyük tanınan kimselerin heykellerine saygı ve ta'zim ile başlamış, neticede bu saygı putlara ibadete dönüşmüştü. İslâm Dininin gayesi tevhid akidesini (Allah'ı yegane hâlık ve müessir tanıyıp yalnızca ona ibadet etmeyi) kalblere yerleştirmekti. Önceleri Hz. Peygamber (s.a.s) bu sebeple tehlikeli gördüğü kabir ziyaretini yasaklamıştı. Fakat tevhid inancı gönüllere iyice yerleşip müslümanlar tarafından gayet iyi anlaşıldıktan sonra, kabir ziyaretine izin verilmiştir.

Çünkü kabir ziyaretinde, hem hayattakiler, hem de ölüler için faydalar vardır. Resulullah (s.a.s) Mekke seferi sırasında annesi Amine'nin kabrini ziyaret ederek ağlamış, etrafındakileri de ağlatmış ve müslümanların kabirleri ziyaretine de izin verilmişti.[312]

Kabir Ziyaretinin Faydaları

a) İnsana ölümü ve ahireti hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar.[313]

b) İnsanı zühd ve takvaya yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik yapmaya yöneltir.[314]

c) Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber'in ve Allah'ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte; "Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur" buyurulmuştur.[315]

d) Ziyaret; insanın geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.

 

  عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا خَرَجَ إِلَى الْمَقَابِرِ ، قَالَ : " السَّلَامُ عَلَى أَهْلِ الدِّيَارِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللَّهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ ، نَسْأَلُ اللَّهَ لَنَا وَلَكُمُ الْعَافِيَةَ " .

 

176 -İbn Büreyde babasından şöyle rivayet etti.

Hz.Peygamber (s.a.s) mezarlığa gittiğinde şöyle derdi:

“Ey müslümanlar ülkesinin sakinleri. Size selâm olsun. Biz de inşaallah aranıza katılacağız.”  Allah'tan bize ve size afiyet dileriz.”[316]

 

İzahı

Ziyaretin Âdabı

Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin dediği gibi şöyle selâm verir: "Ey müminler ve müslümanlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun. İnşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size âf yet dilerim."[317]

Hz. Âîşe'nin rivayetinde anlam aynı olduğu halde ifade biraz farklıdır. Tirmizi'nin İbn Abbâs'tan rivayetinde Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi:

"Ey kabirler ahâlisi, size selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce gittiniz, biz de sizin ardınızdan (geleceğiz)."[318] Kişi, tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selâm verirse, ölü selâmını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçerken selam verirse, ölü, selâmını alır.[319]

 

 

 

 

 

 

ZEKAT BÖLÜMÜ

(3 Hadis)

 

Zekat: Temizlik, artma, bereket. Bir malın belli bir miktarını, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de saydığı sekiz sınıftan birisine veya bir kaçına Allah rızası için vermek. Terim olarak zekât; İslâm'ın beş şartından birisi olan malî ibadetin adıdır.

Fakirin hakkı çıkarılarak malı, cimrilik kirinden arındırarak da şahsı temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için bu malî ibadete zekât denilmiştir.[320] Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de “Ey Muhammed! Mallarının bir kısmını kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al"[321] ve "...Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar" [322] buyurulur.

Zekâta sadaka da denilir. Bu ismin verilmesinin sebebi zekâtın malı temizleyip sıhhat ve kemaline sebep olması, zekât verenin de imânındaki sadakat ve olgunluğuna delalet etmesidir. Ancak sadaka; hem farz hem de nafile olan malî ibadetler için kullanıldığı halde zekât sadece farz olanına mahsustur.[323]

 

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " الرِّكَازُ مَا رَكَزَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْمَعَادِنِ الَّذِي تَنْبُتُ فِي الْأَرْضِ "

 

177 -İbni Ömer (r.anha)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Resûlutlah (s.a.s) buyurdu ki: “Zekat, Allah'ın arzda izlendirdiği madenler içersinde durdurduğu altın ve gümüş vb. damarlarıdır.”[324]

 

İzahı

Zekât, her şeyden önce kulun Allah'ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel nişanesidir. Çünkü, zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun vazifesi; öncelikle neden ve niçinini araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emri, canının yongası olan malın hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu en güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât kişiyi, günah ve cimrilik kirlerinden temizler. İnsandaki, mal sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana geçmesine sebep olur. "Ey mü'minler! Sizi mallarınız ve çocuklarınız Allah'ı anmaktan alıkoymasın, böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır."[325] âyet-i kerîmesinin işaret ettiği manayı gerçekleştirir.

 

  عَنْ جَابِرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " كُلُّ مَعْرُوفٍ فَعَلْتَهُ إِلَى غَنِيٍّ وَفَقِيرٍ صَدَقَةٌ " .

 

178 –Câbir (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Varlıklıya ve yoksula yaptığın her iyilik sadakadır.”[326]

 

İzahı

Başka hadislerde, insanlara iyiliği emretmenin,[327] Allah'a hamdetmenin ve O'nu tesbih etmenin bir sadaka olduğu belirtilmiştir.[328] Bir kimseye yol veya adres tarif etmek sadaka sayıldığı gibi.[329]  gönül alıcı yumuşak söz,[330] bir ağaç dikenin bu ağacından insan veya hayvanların yemesi ya da yararlanması da sadaka sayılmıştır.[331]

Bazı ibadet ve taatların ölen bir kimse adına yapılması mümkün ve caizdir. Bunların sevabı ölüye ulaşır. Ölü nâmına verilen sadakalar başta gelir. Hz. Peygamber'e bir adam gelerek şöyle demiştir: "Ey Allah'ın elçisi! Annem ansızın öldü, vasiyet de etmedi. Öyle sanıyorum ki, konuşmuş olsa sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Acaba onun adına ben sadaka versem, anneme sevap olur mu?" demiş. Hz. Peygamber; "Evet" cevabını vermiştir."[332]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : تُصُدِّقَ عَلَى بَرِيرَةَ بِلَحْمٍ ، فَرَآهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : " هُوَ لَهَا صَدَقَةٌ ، وَلَنَا هَدِيَّةٌ "

 

179 -Hz. Aişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

“Berîre’ ye (Cariye) sadaka olarak verilen bir parça eti, Hz. Peygamber (s.a.s) görünce: “Et onun için sadaka, bizim için de hediye sayılır” buyurdu.[333]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ORUÇ BÖLÜMÜ

(17 Hadis)

 

Kur'an-ı Kerim'de; "Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Ta ki, korunasınız" [334] buyurulmuştur. Oruç ibadetinin; Hicret'ten sonra farz kılındığı hususunda görüşbirliği vardır. Sahih olan rivayete göre, Bedir savaşından kısa bir süre sonra farz kılınmıştır. Hz. Âişe (r.a) validemizden rivayete göre; Resulullah (s.a.s) daha önce Aşûre orucuna devam etmiş ve Sahabe'ye tutmaları tavsiyesinde bulunmuştur. Muaz b. Cebel (r.a)'den rivayet edilen bir haberde de, Medine'de her ay üç gün oruç tutmuştur. İmam Merginani:

"Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahu Teala (c.c) "Sizin üzerinize oruç farz kılındı" diye buyurur. Ayrıca farziyyeti hususunda kat'i icma teşekkül etmiştir. Bundan dolayı, Ramazan orucunun farziyyetini inkâr eden kimse kâfir olur"[335] diyerek, meselenin hassasiyetine işaret etmiştir.

 

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَقُولُ اللَّهُ : كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ ، إِلَّا الصِّيَامَ ، فَهُوَ لِي ، وَأَنَا أَجْزِي بِهِ " .

 

180 -Ebû Hüreyre (r.a)’ın şöyle dediği rivayet edildi:

 Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “İnsanoğlunun bütün amelleri ken­disi içindir. Yalnız oruç böyle değildir: O benim içindir ve onun mükâfa­tını da ben vereceğim.”[336]

 

İzahı

Allah Teâlâ (c.c)'nın rızasını kazanmak için, nefsinin bütün şehvetlerini terk etmesi oldukça önemli bir hadisedir.

Oruç ibadetine riyanın karışması da mümkün değildir. Nitekim bir Hadis-i Şerif'te; orucun ve oruçlunun mahiyeti şu şekilde ortaya konulmuştur:

"Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz söylemesin. Kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa "Ben oruçluyum"desin ve uymasın. Ruhum yed-i kudretinde olan Allahu Teâlâ (c.c)'ya yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Oruçlu kimse benim rızam için yemesini, içmesini ve cinsi arzularını bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun sayısız sevabını da, doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir."[337]

 

عَنْ أُمِّ هَانِئٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا مِنْ مُؤْمِنٍ جَاعَ يَوْمًا ، فَاجْتَنَبَ الْمَحَارِمَ ، وَلَمْ يَأْكُلْ مَالَ الْمُسْلِمِينَ بَاطِلًا ، إِلَّا أَطْعَمَهُ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ ثِمَارِ الْجَنَّةِ " .

 

181 -Ümmü Hani (r.anha)'in şöyle dediği rivayet edildi:

 Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Bir gün aç kalıp, yasaklardan ve haksız yere müslümanların malını yemekten sakınan bir mümine, Allahü Tealâ, ancak cennet meyvelerinden yedirecektir.”[338]

 

عَنْ حُمَيْدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحِمْيَرِيِّ ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ لِرَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِهِ يَوْمَ عَاشُورَاءَ : " مُرْ قَوْمَكَ ، فَلْيَصُومُوا هَذَا الْيَوْمَ ، قَالَ : إِنَّهُمْ طَعِمُوا ، قَالَ : قَالَ : وَإِنْ كَانَ قَدْ طَعِمُوا " .

 

182 -Hâmid bin Abdirrahmân el-Himyeri'den şöyle rivayet edildi.

Âşûrâ günü Hz. Peygamber (s.a.s), ashabından birine:

“Git kendi ev halkına oruç tutmalarını söyle” diye emretti. Oda: “Bugün onlar yiyip içtiler” deyince, “olsun, günün geri kalanını oruçlu geçirsinler” diye tenbih buyurdu.[339]

 

İzahı

Adak orucu, bütün nâfile oruçlar bu niteliktedir. Bu gibi oruçlara akşam güneşin batışından, ertesi gün, gündüzün yarısından öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat güneşin batmasından önce veya tam istivâ zamanında yahut öğleden sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez. Bu konuda mukîm ile yolcu veya hasta ile sağlam kimse arasında bir fark yoktur.[340]

Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün Hz. Âişe'ye şöyle buyurmuştur: "Yanınızda öğle yemeği var mıdır?" Hz. Âişe; "Hayır" diye cevap verince, Allah Elçisi: "O halde ben oruç tutuyorum" buyurdu[341]

 

عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : " أُتِيَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِأَرْنَبٍ ، فَأَمَرَ أَصْحَابَهُ ، فَأَكَلُوا ، وَقَالَ لِلَّذِي جَاءَ بِهَا : مَالِكَ لَا تَأْكُلْ مِنْهَا ؟ قَالَ : إِنِّي صَائِمٌ ، قَالَ : وَمَا صَوْمُكَ ؟ قَالَ : تَطَوُّعٌ ، قَالَ : فَهَلَّا الْبِيضَ "

 

183 -Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir tavşan getirildi. Emir buyurmaları üzerine ashabı toplanıp yediler. Tavşanı getiren adama:

“Neden sen yemiyorsun?  diye sorunca, adam:

“Ben oruçluyum” dedi.

“Ne orucu,” diye Hz. Peygamber (s.a.s) sordu. O:

“Nafile orucu,” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber (s.a.s):

“Mehtaplı gecelerin günlerinde oruç tutmaya çalışın” buyurdu.[342]

 

İzahı

Her aydan üç gün oruç tutmak, bunu özellikle her ayın 13, 14 ve 15. günlerinde yapmak müstehap kabul edilmiştir. Kamerî takvim (ay takvimi) hesabına göre bugünlere "eyyam-ı bîd" denir. Peygamberimiz (s.a.s)'in özellikle ayın 13, 14 ve 15. günlerinde olmak üzere her ay üç gün oruç tutmayı tavsiye ettiği rivayeti[343] yanında Hz. Âişe'nin, Peygamberimiz'in her ay üç gün oruç tuttuğuna dair rivayeti de bulunmaktadır.

 

  عَنِ ابْنِ عُمَرَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " إِنَّ بِلَالًا يُنَادِي بِلَيْلٍ ، فَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يُنَادِيَ ابْنُ أُمِّ مَكْتُومٍ ، فَإِنَّهُ يُؤَذِّنُ ، وَقَدْ حَلَّتِ الصَّلَاةُ " .

 

184 -İbni Ömer (r.anhüma)'in şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

“Bilâl'ın ezan okumasından itibaren, İbn-i Ümm-i Mektûm'un ezanına kadar gece yiyip içiniz. Zira İbn-i Ümm-i Mektum, sabah namazı (vakti) girince ezan okur.”[344]

 

İzahı

Hz. Bilâl'in ezanı, sahur yemeği yiyenleri uyarmak, İbn Mektûm'un ezanı ise imsakı ve sabah namazının vaktini bildirmek üzere okunan ezanlardır. Bunlardan ilki fecr-i kâzibte (yalancı fecir), diğeri fecr-i sadıkta (gerçek fecir) okunmuştur. Hanefi mezhebinin ağırlıklı görüşüne göre, diğer namazlarda vakit girmeden ezan okumak caiz olmadığı gibi, fecirde sabah namazı vakti girmeden de ezan okumak caiz değildir. Hz. Bilâl'in vaktinden önce ezan okuması, namaza davet için değil, uykuda olan uyansın, oruç tutacak olan sahûrunu hemen yesin, gece namazında olan kısa kesip vitre başlasın içindir.[345]

 

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ احْتَجَمَ بِالْقَاحَةِ ، وَهُوَ صَائِمٌ " ، وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَ : " احْتَجَمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْقَاحَةِ ، وَهُوَ مُحْرِمٌ صَائِمٌ " .

 وَفِي رِوَايَةٍ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " احْتَجَمَ وَأَعْطَى الْحَجَّامَ أَجْرَهُ ، وَلَوْ كَانَ خَبِيثًا مَا أَعْطَاهُ " .

 

185 -İbn-i Abbâs (r.ahüma)'ın şöyle (dediği) rivayet edildi:

Şüphesiz ki,  Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken Kâbe'de kan aldırdı. Hz. Peygamber (s.a.s) Kabe'de ihramlı oruçlu iken kan aldırdı.

 

Diğer bir rivayette (şöyle dedi):

Hz. Peygamber (s.a.s), kan aldırdı. Yaptığı işe karşılık kan alıcıya ücret verdi. Bu ücret haram olmuş olsaydı vermezdi.[346]

 

İzahı

Hz. Peygamber (s.a.s) ihramlı iken hacamat yaptırmıştır.[347] İhramlı iken saç kestirmemek şartıyla hacamatın caiz olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken de hacamat yaptırmıştır. Yani kan aldırmıştır.[348]

 

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : " أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ احْتَجَمَ ، وَهُوَ صَائِمٌ " . وَفِي رِوَايَةٍ ، قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : أَخْبَرَنِي ابْنُ شِهَابٍ : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " احْتَجَمَ ، وَهُوَ صَائِمٌ " . وَلَمْ يَذْكُرْ أَنَسًا .

 

186–Enes (r.a)'in şöyle dediği rivayet edildi:  Şüphesiz ki, Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken kan aldırdı.

Ebû Hanife şöyle dedi:

İbn-i  Şihâb, (râvi) Enes'i (Senette) zikretmeksizin, bana şu haberi verdi:

Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken kan aldırdı.[349]

 

عَنْ أَبِي سُفْيَانَ :"احْتَجَمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، بَعْدَمَا قَالَ:" أَفْطَرَ الْحَاجِمُ وَالْمَحْجُومُ "

 

187 -Ebû Süfyân'ın şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s): “Kan alan ve kan aldıran, oruçlarını bozmuş olurlar” diye hüküm verdikten sonra, kan aldırdı.[350]

 

İzahı

Buhârı, Sahîhinde "Hangi saat hacamat olur" başlığı altında bir bâb açmış ve burada Ebû Mûsa'nın geceleyin hacamat olduğuna dair bir eseri ile Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair İbn Abbâs (r.a)'ın bir hadîsini rivayet etmiştir.

İbn Hacer bununla ilgili olarak şöyle der: Hacamat olmak için uygun vakitler hakkında birkaç hadis vârid olmuş ise de hiçbiri Buhârî'nin sözkonusu ettiği şarta uygun değildi. Bana öyle geliyor ki: Buhârî hacamat işinin ihtiyaç olduğu zaman yapılabileceğine ve bunun belirli bir vakte bağlı olmadığına işaret etmek istemiştir. Çünkü hacamat işinin geceleyin yapıldığını ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair hadîsi rivayet etmiştir.

 

  عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْرُجُ إِلَى صَلَاةِ الْفَجْرِ ، وَرَأْسُهُ يَقْطُرُ مِنْ غُسْلِ جَنَابَةٍ وَجِمَاعٍ " .

 

188 -Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s), cima ile olan cünüplükten dolayı aldığı boy abdestinden sonra. Saçlarından su damlaya damlaya sabah namazına çıkıp giderdi.[351]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْرُجُ إِلَى الْفَجْرِ ، وَرَأْسُهُ يَقْطُرُ مِنْ غُسْلِ جَنَابَةٍ ، ثُمَّ يَظَلُّ صَائِمًا " .

 

189 -Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s), cenabetten temizlenmek için aldığı boy abdestinden sonra başından su damlaya damlaya fecir vakti çıkar gider ve yine o gün orucu tutardı.[352]

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : " يُصْبِحُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جُنُبًا مِنْ غَيْرِ احْتِلَامٍ ، ثُمَّ يُتِمُّ صَوْمَهُ "

 

190 -Hz. Âişe (r.anha)'nin şöyle dediği rivayet edildi:

Hz. Peygamber (s.a.s), ihtilam haricinde, cünüp olduğunda bu haliyle sabahlar ve sonra orucuna gündüz devam ederdi.[353]

 

  عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ : " كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْر