MEKKE’DE  İSLAM’A

 

HİZMET  EDEN

 

SAHABİ  HANIMLAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Salih ÖZBEY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KISALTMALAR

 

a.g.e                       Adı geçen eser.

a.g.y.                      Adı geçen yayın

(a.s)                        Aleyhisselâm (Bütün peygamberler ve peyamberimiz için kullanılır).

b.                            bin, ibn (oğlu anlamında).

bint                        kızı.

bkz.                        Bakınız.

çev.                        Çeviren

H.                           Hicri

c.                            Cilt, cüz.

(c.c)                        Celle Celâlühû (Allah'ın ism-i celâli işitildiği zaman ta'zim niyetiyle söylenir).

Hz.                         Hazret (Hürmet için kullanılır).

Nşr:                        Neşreden

Ktb.                        Kütüphanesi

M.                          Milâdî

Mad.                      Maddesi,Madde

M.Ö.                      Milattan Önce

M.S.                       Milattan Sonra

ö.                            Ölüm tarihi

Prof.                       Profesör

(r.a)                        Radıyallahû anh (Sahabe için,"Allah ondan râzı olsun" mânâsında söylenilen duadır).

(r.anha)   Radıyallahû anha (Rasûlullah'ın pâk zevceleıi [annelerimiz) ve bütün Sahabi kadınlar için kullanılır.)

s.                             Sayfa

Trc.                        Tercüme

v.                            Vefatı,Vefat tarihi

vr.                           Varak

vs.                          ve saire

y.y.                         Yüzyıl

vd.                          ve devamı.

vs.                           vesaire (ve diğerleri)

Yay.                       Yayınevi.

yz.                          Yazma.

ty.                           Tarih yok

 

 

 

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

1) Atike Binti Zeyd (r.a.)……………………………

2) Esma Binti Ebu Bekir (r.a)……………………….

3)  Dürre Binti Ebi Leheb (r.a.)……………………..

4) Fatıma-tü’z Zehra (r.a.)………………………….

5)  Fatıma Binti Esed (r.a.)………………………….

6)  Halime Hatun (r.a.)………………………………

7)  Hamne Binti Cahş (r.a.)………………………….

8)  Hatice-tü’l Kübra (r.a.)…………………………..

9)  Rukiyye (r.a.) ……………………………………

10)  Safiye Binti Abdulmuttalib (r.a.)……………….

11)  Sevde Binti Zem’a (r.a.)………………………..

12)  Sümeyye (r.a.) ………………………………….

13)  Ümmü Eymen (r.a.) …………………………….

14)  Ümmü Fadl Lübabe Binti Harris (r.a.)  ………...

15)  Ümmü Habibe (r.a) …………………………….

16)  Ümmü Hani (r.a.) ………………………………

17)  Ümmü Hiram (r.a.) …………………………….

18) Ümmü Gülsüm (r.a.) ……………………………

19) Ümmü Ruman (r.a.) …………………………….

20) Ümmü Seleme (r.a.)……………………………..

21) Zeynep (r.a.)……………………………………..

22) Zeynep Binti Cahş (r.a.)…………………………

23) Zinnire veya Nehdiyye (r.anhüma)………………

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATİKE binti ZEYD

 

(Aşere-i mübeşşereden Hz. Said b. Zeyd’in kızkardeşi)

 

 

Babası haniflerden Zeyd b. Amr el Kureyşiyye, annesi Ümmü Kum binti Abdullah idi. Kardeşi Hz. Said b. Zeyd aşere-i mübeşşeredendir. Kendisi İslâmiyet’i ilk kabul eden kadın sahabelerden biridir. Hz. Âtike binti Zeyd'in doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak belli değildir.

 

Mekke'de İslâmiyet’i kabul etmiş olup hicreti nebeviyye esnasında Medine'ye göç ederek hicret sevabını kazanmıştır. Hicretten sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın oğlu Abdullah b. Ebi Bekir (r.a) ile evlenmiştir. Hz. Âtike binti Zeyd. (r.anha) göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahipti. Kocası Abdullah onunla sürdüğü zevk ve safa dolu bir hayattan etkilenerek dini vecibelerden olan cihad farizasını îfâda bile tekasül gösterdiğinden babası Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından boşanmalarını ısrar etmiştir. Önceleri Hz. Abdullah bu ısrara direndi ise de nihayet buna güçlükle razı olarak hanımını boşadı. Fakat bu ayrılık ona çok zor geldi.

 

Günden güne erimeye başladı. Duyduğu acıyı terennüm ettiği bir gece oğlunun ızdırabını duyan Hz. Ebu Bekir (r.a) onun yeniden Âtike ye dönmesine izin verdi. Tekrar eski karısı ile oğlunu evlendirdi. Mutlu aile yaşantıları­na kaldıkları yerden devam ettiler. Tabii cihadı terk etmeden.

 

Hz. Abdullah (r.a) Taif muhasarasına katıldı. Muhasara sırasında bir ok saplanması sonucu ağır yaralandı. Peygamber Efendimiz'in vefatından kırk gün sonra yarası deşildi ve bunun neticesinde vefat etti. Hanımı Âtike kocasının vefatı üzerin mersiye söyledi. Mersiyesinde "sıcak gözyaşlarını dinmeyecek' dedi.

 

Hz. Abdullah, dul kalması halinde bir daha evlenmemesi için karısına oldukça yüklü bir servet bırakmış ve yemin ettirmişti. Fakat vefatından bir sene sonra, hicretin 12. yılında Hz. Ömer (r.a) Âtike ile evlenmek istemiştir. Bu teklife Hz. Âtike (r.anha)'nın cevabı şu olmuştur.

 

-"Abdullah bana kendisinden sonra evlenmemem için bir bahçe vermişti."

 

Hz. Ömer (r.a):

 

-"Öyleyse meseleyi sor, fetva iste" dedi.

 

O da Ali b. Ebi Tâlib'e sordu.

 

-"Sana verdiği serveti ve bahçeyi ailesine iade et."

 

Böylece dini vecibe ortadan kalkınca Hz. Ömer ile evlenmiştir.

 

Düğün yemeğine Hz. Ömer (r.a) birçok kişiyi bu arada Hz. Ali'yi de davet etmişti. Hz. Ali (r.a) Âtike'ye Abdullah'a aralarında geçen evlenmeme konusunu hatırlatmak isteyince

 

Hz. Ömer:

 

-"Ya Ali, Allah (c.c) iyiliğini versin, hanımımı aleyhime çevirme!" dedi.

 

Hz. Âtike binti Zeyd (r.anha) çok dindardı. İbadetine düşkündü. Bilgili ve becerikli idi. Şair ruhlu bir kadın sahabiye idi. Kendisinden birkaç hadis-i şerif rivayet edilmiştir.

 

Hz. Ömer (r.a) ile evlenmeden önce namazını Mescid-i Nebevi'de cemaatle kılmasın engel olmayacağına dair söz aldı. Netekim Hz. Ömer (r.a) Ebu Lü'lü tarafından mihrapta şehit edilmesi sırasında Âtike mescidde bulunuyordu.

 

Bir defasında Bahreyn'den Hz. Ömer'e bir miktar misk gelmişti.

 

-"Tartmasını becerebilen bir kadın olsa da bunu terazi ile taksim ederek münasip olan herkese hissesini versem" dedi.

 

Âtike (r.anha):

 

"Ben terazi ile ölçmesini güzel beceririm, ver tartıp böleyim" dedi.

 

Hz. Ömer, sükût etti. Sonra da:

 

"Sen tartarken eline bulaşan miskleri vücuduna sürersin de böylece herkesten fazla koku olmuş olursun" diye razı olmadı.

 

Yine bir defasında da Rum kralının karısına bir kavanoz misk gönderen Atike'ye, Rum kralının hanımı içine mücevher doldurup göndermişti. Hz. Ömer karısına misk için verdiği bir dinarı verip mücevherleri Beytül-Mal'e koymuştur.

 

Hz. Ömer şehadetinden sonra Hz. Âtike, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile evlendi. O'nun şehadetinden sonra Hz. Hüseyin (r.a) ile evlenmiş­tir. Bazı rivayetlerde ise Hz.Ömer'den önce kardeşi Zeyd b. Hattab ile evlendiği ve onun Yemame'de şehit olması üzerine Hz. Ömer ile evlendiği söylenmiştir. Fakat kesin değildir.

 

Takdîr-i ilâhiyenin cilvesine bakın ki bu güzelliği ve kocalarını mutlu etmesiyle meşhur olan Hz. Atike'nin evlendikleri hep şehit olmuştur. Hz. Ömer'in şehadetinden sonra, halk arasında:

 

-"Kim kahramanca ölmek istiyorsa Âtike ile evlensin" sözü meşhur olarak yayılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2- Hz. ESMA

(Halife Hz.Ebu Bekrin Kızı)

 

Sıddîk-ı Ekber'in büyük kızı Hz. Esmâ (r.a). Babası gibi ilk Müslümanlardan ve 8. mü'min. Cenâbı Resûlüllah hicret için Sıddîk-ı Ekber'in evinde yola çıkmak üzere iken, acele ile yol azığı hazırlayıp, belindeki kuşağını ikiye bölüp çantaların ağızlarını bağladığından dolayı kendilerine Fahri Risaletçe, "Zatü'n-Nitakayn" ünvanı verilen sahabiye... Hazreti Esmâ, Cenâbı Resûlüllah'la babası Sıddık-ı Ekber'i yolcu ettikten sonra kapısına gelen Ebû Cehil, kendisine babasının nerede olduğunu sordu. Bilmediğini söyleyince küfrün baş mümessili öylesine müthiş bir tokat attı ki, gözünde şimşekler çakan Esmâ'nın boynundaki boğazındaki zinetleri yerlere döküldü. Fakat Esmâ, Ebu Cehil'e ipucu vermedi, Allah'ın Resûlüne ait en küçük bir imâda dahi bulunmadı...

 

Takdiri İlâhi'ye bakın ki. İslâm için gösterdiği bu gibi ferağatından dolayı, Cennetle müjdelenen sahabîlerden Hz. Zübeyir talip oldu Esmâ'ya. Sıddık-i Ekber, damat namzedi Zübeyir'in malî durumunu biliyor, mahrumiyetine vâkıf bulunuyordu. Ama 'Onun Aşere-i Mübeşşere'den sayılacak kadar İslâm'a sadakatini de anlıyordu. İki durum arasında hiç tereddüt göstermedi. Esmâ'yı, mânen zengin, ama maddeten fakir Zübeyir'e seve seve verdi. Nitekim, Resûlüllah'ı takip eden günlerde Medine'ye hicret eden Esmâ, daha şehre girmeden Kuba'da oğlu Abdullah'ı dünyaya getirdi. Bundan sonra da Zübeyir'den beş oğul, üç kız yetiştirdi. Zübeyir'in maddi mahrumiyetini Resûlüllah azaltmak istiyordu. Bu sebeble Ona Medine'de bir hurma bahçesi hediye etmişti. Beyi Zübeyir'in at üstünde gaza meydanlarında dolaşmasına mukabil, Esmâ, bu bahçede doldurduğu hurma sepetini başının üstüne koyup, evine kadar taşır, çocuklarına böyle şahsî emeğiyle bakardı.

 

Bir gün başı üzerine hurma sepetini koymuş, evine doğru gelirken Resûlüllah Hazretleri arkadan erişmiş, acıdığı Esmâ'yı devesine bindirmek istemişti. Bundan çok utanan Esmâ, devenin yanına yaklaşmamıştı. Sonra bu durumu kocası Zübeyir'e söylemiş, izni olmadığından Resûlüllah'ın devesine binmekten utandığını da ifade etmişti. Damad Zübeyir, İslâm'a hizmet için gaza meydanlarında dolaşırken evin ve çocukların bütün hizmeti kızına kalan Hazret-i Ebû Bekir, nihayet bir hizmetçi tutup, kızına göndermişti. Esmâ der ki: "Babamın bu yardımı, kölelikten kurtarmış gibi sevindirdi beni. O câriyenin büyük yardımı dokundu bana..." Bir ara,. Medine'de iken Esmâ'mn annesi "Kuteyle" ziyaretine gelmişti. Birtakım hediyeleri de birlikte getiren annesi, Esmâ'dan hüsnü kabul görmemiş, kapıda bir müddet beklemişti. Bunun sebebi, Esmâ'nın şüphesiydi. Hemen kız kardeşi Hazreti Hişe'ye haber gönderen Esmâ, şöyle sordurdu: "Annem İslâm'ı kabul etmedi. Onu evime kabul edip hediyelerini almam câiz mi? Hişe bir sorsun..." Bunun üzerine nâzil olan âyet, durumu açıkladı: "Dininize zarar vermeyen anne, babaya hürmetli olun, hediyelerin alın" meâlindeydi. Esmâ annesini kabul edip, hürmet ve itaatta kusur etmedi. Anne de kızına kendi inancını telkin edip de imanında şüpheye düşürecek bir tutuma girmedi. Bilindiği üzere Esmâ, Ebû Bekir'in İslâm'dan önceki hanımındandı. Âişe ise, sonraki Ümmü Ruman'dan oldu.

 

Bir gün Esmâ'nın Zübeyir'den olan beş oğlundan biri olan Münzir. Irak'tan ticaret mallan getirmiş, annesine de ipekli bir kumaş almıştı. O sırada gözleri perdelenmeye başlâyan Esmâ el yordamıyla kumaşın ince ipekten olduğunu anlayınca şu karşılığı verdi: "Oğlum, bu kumaş gerçi teni göstermez, ama beden hatlarını, bakınca belli eder. Ben böyle ince kumaştan dikilen elbiseyi giyemem. Bana getireceğin kumaş beden hatlarını belli etmeyecek kalınlıkta olmalı..." Nitekim Münzir'in getirdiği ikinci hediye kalın kumaştan olmuştur. Hazret-i Esmâ, hayatın büyük çile ve cefalarına maruz kalmış, ancak eşine ender rastlanan bir imanla bu hâdiselere karşı dayanmıştır. Oğlu Abdullah, Haccacı Zalim ile çarpışırken, Esmâ, beklenenin aksine oğluna şecaat ve cesaret telkin etmiş. "Önemli olan senin hak'ta olup olmadığındır" diyerek, Onu daima hakkı hesaba katmaya dâvette bulunmuştur.

 

Tarihçiler, Esmâ ile oğlu Abdullah'ın Haccacı Zâlim'e karşı kahramanlıklarını hayranlıkla kâydettikten sonra şöyle derler: "Analar, Esmâ gibi ana ile Abdullah gibi evlâd dünyaya getirmekte cömert olamamışlardır." 73 tarihinde (M. 692) Medine'de, oğlu Abdullah'ın şehadetinden beş gün sonra vefat eden Esmâ, 85 hadis rivayet etmiş, bunun 22'si Buhâri ile Müslim'de zikredilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜRRE binti Ebi LEHEB
 
(Peygamberimizin (a.s) amcası Ebu Leheb'in kızı)

 

 

Fahr-i âlem Efendimizin (a.s) amcası Ebu Leheb'in kızıdır. Annesi ise Ebu Süfyan b. Harb'in kız kardeşi Ümmü Cemil Erva binti Harb b. Ümeyye'dir. Kocası Bedir savaşında kafir olarak öldürülen Haris b. Âmir b. Nevfel idi. Bu evliliğinden üç oğlu oldu. Adlarının Ukbe, Velid ve Ebu Müslim olduğu kaynaklarda bildirilmiştir. Babası Ebu Leheb ve annesi Ümmü Cemil azılı birer İslâm düşmanı idiler. Kur'an-ı Kerim'de bunların aleyhine müstakil bir sûre inmiştir. Tebbet sûresi veya Mesed sûresi denilen bu sûrenin şöyledir:

 

تَبَّتْ يَدَا اَبى لَهَبٍ وَتَبَّ  () مَا اَغْنى عَنْهُ مَالُهُ وَمَاكَسَبَ () سَيَصْلى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ () وَامْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ () فى جيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ ()

 

"Ebu Leheb'in elleri kurusun, zaten o helak oldu. Onu malı ve kazandığı şey kurtaramadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hammalı olarak. Boynunda da bükülmüş bir ip olacaktır."[1]

 

Peygamberimizin (a.s) baba bir amcası olması haysiyetiyle bir şerefi mahsûsaya haiz bulunan Ebu Leheb, böyle iken bu şeref ve nimetin kadrini takdir etmedi. Ve O'na (a.s) yardım edecek yerde bilakis önüne set çekmek isteyenlerin başını çekenlerden oldu. Karısı da ondan geri kalmadı. Peygamberimizin (a.s) evi ile evleri bitişikti. Hem bunlar, hem de diğer komşuları eza ve cefa verici şeyleri evine ve yoluna attıklarında Efendimiz (a.s) bunları bir değnekle alıp kenara atar, sonra da şöyle derdi:

 

-"Ey Abdimenafoğulları!.. Bu nasıl komşuluk böyle?.."

 

Hem baba ocağı hem de koca evi Peygamber düşmanlığının birer üssü mesabesinde olmasına rağmen Dürre binti Ebi Lehep, İslâm'ı kabul etmede tereddüt göstermedi. Sıkıntılara göğüs gerdi, sabretti. Ta ki, Bedir savaşında kocası ölünce ilk rahat nefesini aldı. Bu savaştan yedi gece sonra da babası Ebu Leheb, adese hastalığından öldü. Artık önündeki bir büyük engel daha kalkmış oldu. Bir fırsatını bularak Mekke'den ayrılıp Medine-i Münevvere'ye hicret etti.

 

Ebu Leheb'in oğullarından biri Peygamberimizin (a.s) bedduasına maruz kaldı. Bir aslan tarafından parçalandı. Diğer iki oğlu ve üç kızı İslâm'la şereflendi. Kendisi gibi karısı Ümmü Cemil de imansız olarak öldü.

 

Dürre binti Ebi Leheb (r.anha.) Medine'ye geldiği zaman Medine'nin cömertliği ile meşhur olan sakinlerinden Hz. Rafî b. Mualla ez-Zürakî'nin evinde misafir olarak kaldı. Bu Medineli sahâbinin evi âdeta muhacirler için bir sığınma evi görevini yerine getiriyordu. Bilhassa kadınlar için...

 

Hz. Peygambere (a.s) biat etmiş olduğu halde, her nasılsa, ziyaretine gelen bazı kadınlar ona şöyle söylediler:

 

-"Sen Aziz ve Celîl olan Allah'ın, hakkında, 'Ebu Leheb'in eli kurusun, kurudu da.' dediği Ebu Leheb'in kızısın. Hicretinin sana ne faydası var?"

 

Onun bu sözlerle kınanması ve rahatsız edilmesini Hz. Peygambere haber verdiler. Bunun üzerine Resûlü Ekrem Efendimiz (a.s) bir öğle vakti halkı toplayıp namaz kıldırdıktan sonra şöyle buyurdular:

 

-"Ey insanlar! Sizin nesebiniz varda benim yok mu? Dürre benim amcamın kızıdır. Onun hakkında hiç kimse hayırdan başka bir şey söylemesin. Haberiniz olsun ki, kim benim soyumdan gelenleri ve akrabalarımı incitirse beni incitmiş olur. Kim beni incitirse Allah'ı incitmiş olur."

 

Rasûlüllah (a.s) daha sonra şöyle buyurdu:

 

-"Diriler ölen yakınları yüzünden rahatsız edilmezler."

 

Bu ikazını yapıp bitirdikten sonra birisi kalkıp bir soru sordu:

 

“Yâ Rasûlüllah! İnsanların hangisi daha hayırlıdır?”

 

Rasûlullah'da bu soruya:

 

-"İnsanların en hayırlısı Kur'an'ı çok okuyan, Allah'tan çok korkan, iyiliği çok emreden, kötülükten çok sakındıran ve sılayı rahmi çok yapandır." diye cevap verdi.

 

Dürre b. Ebî Leheb iyi bir şairdi. İnsanlara yemek yedirmeyi çok severdi. Dine bağlılığını ve sadakatini her yerde ve her zaman gösterirdi. Bir defasında münafığın birisinin, "Muhammed sadece çöplükte biten bir hurma ağacına benziyor." dediğini duydu. Hemen gidip bu duyduğunu müminlerin annesi Ümmü Seleme'ye (r.anha.) aktardı.

 

Cebrail (a.s) insan suretinde vahiy getirirken şekline girdiği Dıhye b. Halife el-Kelbi ile Medine'de evlendi. Daha sonra ise Zeyd b. Harise ile evlendi.

 

Kendisinden üç hadisi şerif rivayet edilmiştir. Ahmed b. Hanbel ve Taberani kitaplarına yukarıda geçen:

 

'İnsanların en hayırlısı kimdir?' sorusuna Hz. Peygamberin verdiği cevabı içeren rivayeti almışlardır.

 

Medine'de vefat edip Cennetü'l  bâkî'ye defnedildiği tahmin edilen Hz. Dürre binti Ebî Leheb (r.anha.) hakkında fazla bir malumat bulunamamıştır. Ancak onun örnek hayatı kıyamete kadar yeni nesillere ruh vermeye devam edecektir. Allah (c.c.) ondan razı olsun! Amin.  

 

                                 

 

                                                                                                                             

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hz. FATIMA

 

(Peygamberimizin en sevgili kerimesi)

 

 

Fâtıma, hicretten onüç sene önce, Mekke'de doğmuştu. Küçük yaşına rağmen, Peygamber efendimize yardım ediyor ve Kureyş kâfirlerinin işkencelerine karşı geliyordu.

 

Abdullah ibni Mesûd der ki:

 

Resulullah efendimizin Kureyşe bedduâ ettiğini asla işitmedim. Yalnız birgün, Kâbe-i şerif yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil, kendi adamlarıyla bir yerde oturuyorlardı. O sırada bir kimse gelip, ölmüş bir deve işkembesini oraya bıraktı. Ebu Cehil dedi ki:

 

-“Bu kan ile bulaşmış işkembeyi, kim götürüp, Muhammed secdeye inince, arkasına koyar?”

 

Fâtıma'ya haber verdi

 

Onların içinde en ziyade bedbaht Ukbe bin Ebî Muayt, bu çirkin işe girişip, onu, Peygamberimiz secdede iken üstüne koydu. Resulullah efendimiz secdeden kalkmadı. O bedbahtlar gülüştüler. O kadar ki, gülmekten birbirlerinin üzerine düştüler.

 

İbni Mesûd anlatmasına şöyle devam etti:

 

“Ben uzaktan bakardım. Müşriklerin korkusundan yanına varamadım. Nihayet bir kimse, Hz. Fâtıma'ya haber verdi. Hz. Fâtıma gelip, Resûl-i ekremin üzerinden onu kaldırdı. Bunları yapanlara ağır sözler söyledi, bedduâda bulundu. Hz. Fâtıma bu sıralarda küçük bir kız idi.”

 

Müşriklerin hiçbiri Hz. Fâtıma'ya cevap vermedi. Peygamberimiz, namazdan kalkınca, bunların isimlerini sayarak üç kere buyurdu ki:

 

-“Ya Rabbi! Kureyşten şu topluluğu sana havale ediyorum.”

 

İbni Mesûd der ki:

 

-“Allah hakkı için, onları Bedir günü gördüm. Hepsini katledip, ayaklarından sürüyerek, Bedir kuyusuna bıraktılar. Ümeyye ve Amr'ı ise parça parça ettiler. Ammar ve Velid'i çok fecî şekilde öldürüp, cehenneme gönderdiler.”

 

Resulullah efendimiz, Medine-i münevvereye, Allahü teâlânın emriyle hicret ettikten sonra, hanımı Sevde, kızları Ümm-i Gülsüm ve Hz. Fâtıma'yı getirmeleri için, Ebu Râfiî ile Zeyd bin Hârise'yi Mekke'ye gönderdi. Onlara 500 dirhem gümüş ile iki deve verdi.

 

Emrine bağlıdır

 

Zeyd ile Ebu Râfiî Mekke'ye gittiler. Resulullahın kızları Ümm-i Gülsüm, Hz. Fâtıma, Sevde, Zeyd'in zevcesi Ümm-i Eymen'i ve oğlu Üsâme'yi alıp, beraber Medine'ye geldiler.

 

Hz. Fâtıma küçük yaşta iken, annesi Hadice-tül Kübra vefat ettiği için, Resulullah efendimiz onu, bülûğ yaşına kadar, yanından ayırmadı. Onu en iyi şekilde yetiştirip, terbiye etti.

 

Birgün Hz. Fâtıma, bir hizmet için, Resul-i ekremin huzuruna girmişti. Resulullahın mübarek nazarları kerimelerine ilişti. Evlenme çağına eriştiğini müşahede ettiler.

 

Ümm-i Seleme ve Selman'dan rivayet olunmuştur ki; Hz. Fâtıma bülûğ çağına erdikte, Kureyşten çok kimseler istedi. Resul aleyhisselam, kimsenin sözüne iltifat etmeyip, buyurdu ki:

 

- Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır.

 

Birgün Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Sâd bin Muâz, mescidde oturup:

 

-“Hz. Fâtıma'yı, Hz. Ali'den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat olunmadı” diye konuştular.

 

Hz. Sıddık dedi ki:

 

-“Zannederim ki, Ali'ye nasip olur. Gelin, ziyaretine gidelim ve bu meseleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse, yardımda bulunalım.”

 

Sâd bin Muâz da dedi ki:

 

-“Ya Eba Bekir! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk, biz de sana arkadaş olalım.”

 

Beni memnun ettiniz

 

Üçü birden mescidden çıkıp, Hz. Ali'nin evine gittiler. Hz. Ali, onları görünce, karşılayıp hâl ve hatırlarını sordu. Hz. Ebu Bekir şöyle sordu:

 

-“Ya Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resul-i ekrem katında hiç kimseye nasip olmamış bir mertebedesin. Fâtıma'yı herkes talep etti. Hiç kimseye iltifat olunmadı. Sana nasip olacağını zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin?”

 

Hz. Ali bunu işitince, mübarek gözleri yaşla doldu ve dedi ki:

 

-“Ya Eba Bekir! Beni ziyadesiyle memnun ettiniz. Ona, benden daha fazla rağbet eden yoktur. Lâkin elimin darlığı buna mânidir.”

 

Hz. Ebu Bekir, bunun üzerine şöyle cevap verdi:

 

-“Böyle söyleme! Allahü teâlâ ve Resulünün yanında, dünya birşey değildir. Buna fakirlik mâni olamaz. Var, Fâtıma'yı iste!”

 

Hz. Ali buyuruyor ki:

 

-“Resulullahın huzuruna utanarak ve sıkılarak girdim. Resulullahın bütün heybet ve vakârı üzerinde idi. Huzurunda oturdum ve konuşmaya kâdir olamadım. Resulullah efendimiz buyurdu ki:

 

- Niçin geldin, bir ihtiyacın mı var?

 

Sustum. Resulullah efendimiz:

 

-“Herhâlde Fâtıma'yı istemeye geldin” buyurunca:

 

-"Evet" diyebildim.

 

Peygamber efendimiz, Hz. Fâtıma'ya, Hz. Ali'nin kendisini istediğini duyurdu. O da sustu. Peygamber efendimiz buyurdular ki:

 

-“Fâtıma'ya mehr olarak verecek neyin var?”

 

-“Ya Resulallah! Benim hâlimi sizden iyi kimse bilmez. Bir kılıcım, bir de devem vardır. Başka bir şeyim yoktur.”

 

Mihr olarak kâfidir

 

Resulullah efendimiz tekrar buyurdular ki:

 

-“Kılıcın gazaya lazımdır. Deven bineğindir. Sana verdiğim Hutamî zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu?”

 

-“Yanımdadır.”

 

-“Onu sat ve parasını bana getir! Mihr olarak o kâfidir.”

 

Bunun üzerine Hz. Ali, zırhını satması için birine verdi. Verdiği kimse, pazarda satarken, Hz. Osman efendimiz zırhı tanıyarak 400 dirheme satın aldı. Yanına da 400 dirhem daha koyarak:

 

-“Bu zırh sizden başkasına lâyık değil” diyerek Hz. Ali'ye geri gönderdi. Hz. Ali, bu para ile düğün hazırlıklarına başladı.

 

Peygamber efendimiz, sevgili kızı Hz. Fâtıma'nın düğün vakti yaklaştığında:

 

-"Eğer annesi hayatta olsaydı, şimdi onun çeyizini hazırlardı" diye düşündü.

 

Bu düşüncede iken, Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:

 

-Ya Resulallah! Hak teâlâ sana selam ediyor. "Hiç merak etmesin. Kızı Fâtıma'nın bütün ihtiyaçlarını, çeyizini ben temin edeceğim" buyurdu.

 

Hak teâlânın emri nasıldır?

 

Peygamber efendimiz, bu sözleri duyunca, şükür secdesi yaptı. Daha sonra Cebrail aleyhisselam, elinde, üzeri bir bohça ile örtülü altın bir tepsi ve yanında bin melekle geldi. Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselam da aynı şekilde gelmişlerdi. Bunların ellerinde de birer altın tepsi vardı.

 

Peygamber efendimiz, bunları görünce sordu:

 

-“Ey kardeşim Cebrail! Hak teâlânın emri nasıldır? Bu altın tepsiler de nedir?”

 

Cebrail aleyhisselam şöyle cevap verdi:

 

-Ey Allahın Resulü! Allahü teâlâ sana selam ediyor. "Habibimin kızı Fâtıma'yı, Ali'ye ben verdim. Arş-ı a'zamda nikâh ettim. Habibim de eshab-ı arasında nikâh etsin! Tepsilerin birinde, cennet elbiseleri vardır. Onu Fâtıma'ya giydirsin. Diğer tepsilerde cennet yemekleri vardır. Onlar ile de eshabına ziyafet versin!" buyurdu.

 

Resul-i ekrem efendimiz, bu müjdeyi işitince, yine şükür secdesi yaptı. Sonra, dörtyüz dirhem mehr ile nikâh yapılacaktı. Haberciler Hz. Fâtıma'ya müjdeyi götürdüler. Fakat O, razı olmadı.

 

Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:

 

-Ya Resulallah! Allahü teâlâ, "Fatıma dörtyüz dinara razı olmuyorsa, dörtbin dinar olsun! buyurdu.

 

Hz. Fâtıma'ya bunu haber verdiler. O yine razı olmadı.

 

Şefaat etmek istiyorum

 

Peygamber efendimiz, kızının esas maksadının ne olduğunu öğrenmek için, yanına gitti. Esas maksadının ne olduğunu sordu.

 

Hz. Fâtıma dedi ki:

 

-Babacığım, ben dünyalık bir şey istemiyorum. Benim maksadım dünya değildir. Benim isteklerim ahiret ile ilgilidir. Sen ahirette, ümmetinden günahkârlara şefaat edeceksin. Ben de ümmetinden günahkâr kadınlara şefaat etmek istiyorum. Muradım budur. Bu isteğim kabul edilirse, razı olurum.

 

Peygamber efendimiz, bu isteğini Cebrail aleyhisselama bildirdi. Cebrail aleyhisselam, Hz. Fâtıma'nın arzusunun kabul edildiğini, ahirette, ayrıca onun da şefaat edeceğini bildirdi.

 

Peygamber efendimiz, gelip bu haberi sevgili kızına bildirdi.

 

Hz. Fâtıma dedi ki:

 

-Babacığım, senin şefaat edeceğine dair Kur'an-ı kerimde ayetler vardır. Benim şefaat edeceğime dair delil nedir?

 

Peygamber efendimiz, durumu Cebrail aleyhisselama tekrar bildirdi.

 

Hz. Fâtıma'nın şefaatine izin verildikten sonra, Peygamberimiz Hz. Bilâl'e hitap edip, muhacirin ve ensarı toplamasını emretti. Cümlesi mescid-i şerifte toplandılar. Peygamberimiz minbere çıktı. Hamd ve sena eyledikten sonra, muhacirin ve ensara hitaben buyurdu ki:

 

- Ey müslümanlar, biliniz ki, kardeşim Cebrâil gelip, Hak teâlânın, melekleri toplayıp:

 

-“Fâtıma binti Muhammed'i, kulum Ali bin Ebî Talib'e verdim ve akit ettim” buyurduğunu haber verdi.

 

Bana da emretmiş ki, eshabım arasında bu akdi tecdid edip, şahitler huzurunda akd-i nikâh edeyim.

 

Ben de râzı oldum

 

Sonra Hz. Ali'ye dönüp buyurdu ki:

 

- Ya Ali! Kalk, nikâh hutbeni yerine getir!

 

Hz. Ali kalkıp, Peygamber efendimizin önüne geldi. Hak teâlâya hamd ve sena eyledi. Habib-i Rabbil âlemine salevat getirdi. Sonra Habibullaha işaretle dedi ki:

 

- Resulullah efendimiz, kızı Fâtıma'yı bana tezvic etti. Ben de buna razı oldum. Sizler de bu nikâha şahit olun.

 

Eshab-ı kiram buyurdular ki:

 

- Ya Resulallah! Bu şekilde tezvic buyurduğunuza biz şahit olalım mı?

 

Peygamberimiz buyurdu ki:

 

- Evet şahit olun.

 

Etraftan, “Allahü teâlâ mübarek etsin” dediler. Sonra Resulullah odasına geldi. Hz. Ebu Bekir'e biraz para verip, çeyiz için bir şeyler almak için gönderdi.

 

Selman ile Bilal'i de çağırıp buyurdu ki:

 

- Taşınacak şey olursa siz taşıyın.

 

Hz. Ebu Bekir buyurur ki:

 

“Dışarı çıktım. Parayı saydım. Üçyüzaltmış dirhem geldi. Hz. Fâtıma'nın çeyizini o para ile gördüm. İçi yün dolu bir döşek aldım. İçi hurma lifiyle dolu bir yastık, topraktan birkaç kap kacak aldım. Resul aleyhisselama getirdim. Görünce, mübarek gözlerinden yaşlar aktı ve:

 

“Ya Rabbi! En iyi kapları toprak çanak olan bu kullarına bereket ver” diye duâ eylediler.”

 

Ne iyi hanımdır

 

Hz. Ali buyurdu ki:

 

Bunun üzerinden bir ay geçti. Bu hususta mecliste hiç konuşulmadı. Ben de hicabımdan ağzımı açamadım. Fakat, bazen beni yalnız gördüklerinde buyururlardı ki:

 

- Senin hanımın ne iyi hanımdır. Sana müjdeler olsun ki, O, âlemdeki hanımların efendisidir.

 

Bir aydan sonra, Hz. Ali'nin yakınları dediler ki:

 

- Ya Ali! Bu nikah ile çok sevindik. Lâkin bir de düğün nasip olsa.

 

Hz. Ali de onlara, “Benim de isteğim odur, ancak söylemekten hicâb ederim” diye cevap verdi.

 

Bunun üzerine Ümm-i Eymen'den, aracılık yapmasını istediler. O da durumu Peygamber efendimizin hanımlarına söyledi.

 

Peygamber efendimizin zevcelerinin, durumu Resulullaha arz etmelerinden sonra, Peygamber efendimiz Hz. Ali'yi çağırarak buyurdu ki:

 

- Zevceni ister misin ya Ali?

 

Hz. Ali de şöyle cevap verdi:

 

- Evet ya Resulallah! Anam ve babam sana feda olsun.

 

Resul-i ekrem efendimiz emir buyurdu. Hz. Fâtıma'nın çeyizini hazırladılar. Hz. Ali'ye bir miktar para verip, hurma ve yağ almasını söyledi. Hz. Ali bunları getirince, hurma, yağ ve yoğurdu karıştırıp, bir çeşit yemek yaptı ve eshab-ı kirama düğün yemeği olarak yedirdi.

 

Evimden çıkıp gidiyorsun

 

Yemekten sonra Resulullah efendimiz, bir eliyle Hz. Ali'yi ve diğer eliyle de Hz. Fâtıma'yı tutarak, evlerine götürdü. Fâtıma'yı bağrına bastı.

 

Peygamber efendimiz Hz. Fâtıma'ya düğün günü şöyle nasihat etti:

 

- Kızım, evimizden çıkıp, başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hâllerinde sessizce yanından kayboluver. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme!

 

Ağzını ve kulağını muhafaza et! Kocan sana fena söylerse, söylediklerini duyma ve sakın mukabelede bulunma! Ona karşı gelme! Daima senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.

 

Sonra alnından öptü. Hazret-i Ali'ye teslim etti ve "Zevcen iyi zevcedir" buyurdu. Her ikisini Hak teâlâya ısmarladı. Sonra mübarek eliyle kapının iki kanadını tutup, bereket ile duâ eyledi ve çıkıp gitti.

 

Bir miktar kalsın

 

Hz. Ali buyurdu ki:

 

“Resulullahın hanemize teşrif buyurduğu gün, düğünden dört gün geçmiş idi. Bizimle sohbet eyledi. Sonra bana dedi ki:

 

- Yâ Ali! Su getir!

 

Kalktım su getirdim. Bir ayet-i kerime okudu ve buyurdu ki:

 

- Bu sudan biraz iç! Bir miktar kalsın!

 

Öyle yaptım. Kalan suyu başıma ve göğsüme serpti. Tekrar:

 

"Su getir" buyurdu.

 

Yine su getirdim. Bana yaptığı gibi, Hz. Fâtıma'ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi. Fâtıma'ya nasihat ettikten sonra, beni davet etti. Bana da Fâtıma'yı ısmarlayarak buyurdu ki:

 

- Ya Ali! Fâtıma'nın hatırına riayet eyle! O benden bir parçadır. Onu hoş tut! Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun.

 

Sonra, ikimizi de Allahü teâlâya ısmarladı.

 

”Resulullahın soyu Hz. Fâtıma'dan devam etti. Peygamberimizden 6 ay sonra vefat etti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FATIMA binti ESED

 

(Hz. Ali’nin annesi)

 

 

Fâtima binti Esed, İslâm’ın başlangıcında Müslüman olmuştur. Resulullah efendimiz, İslâmiyet’i, önceleri açıktan açığa bildirmedi. Üç yıl bir gizlilik devresi geçti. Tedrici, yani yavaş yavaş bir yol takip ediliyordu.

 

Ahiret ile korkut!

 

Üç sene sonra, nihayet İslâmiyet’i açıktan bildirme zamanı gelmişti. Nereden ve kimden başlanacağı Resul-i ekreme vahiy ile bildirildi. Allahü teâlâ Şuara suresinin 214. ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

 

فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّهِ اِلهًا اخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبينَ () وَاَنْذِرْ عَشيرَتَكَ الْاَقْرَبينَ

 

“Ey Resulüm, sen, önce en yakın akraba ve hısımlarını Allah’ın dinine davet ederek, ahiret azabı ile korkut!”[2]

 

Resulullah efendimiz, akrabalarını bir araya topladıktan sonra, onlara şu konuşmayı yaptı:

 

-Hamd ancak Allahü teâlâya mahsustur. O’na hamdederim. Ancak O’ndan yardım isterim. Yalnız O’na inanır, O’na güvenirim. Ben gözümle görmüş gibi bilir ve size de şunu bildiririm ki; Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir, eşi ve ortağı yoktur. Sizi O’ndan başka ilah olmayan, Allahü teâlâya iman etmeye davet ediyorum.

 

Ben O’nun bütün insanlara gönderdiği, son Peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.

 

İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında ceza göreceksiniz. Bu da ya devamlı Cennette veya devamlı Cehennemde kalmaktır. İnsanları ahiret azabıyla korkuttuğum ilk kimseler, sizlersiniz.

 

Ey Abdülmuttaliboğulları! Ben size çok üstün ve kıymetli, dünya ve âhiretiniz için faydalı şeyler getirdim. Araplar içerisinde kavmine bundan daha hayırlısını getiren bir kimse bilmiyorum.

 

Ben sizi, dile kolay, hafif ve mizanda ağır gelecek iki kelimeye davet ediyorum.

 

O da:

 

أشْهَدُ أنْ َ إلهَ إَّ اللّهُ وَأشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً عَبْدُهُ ورَسُولُهُ

 

-“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulüh.”

 

Anlamı:

 

(Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim] demenizdir.

 

Kim yardımcım olur?

 

Resulullah efendimiz akrabalarına bu konuşmaları yapınca, birçoğu Müslüman oldu. Hz. Fâtıma binti Esed de bunlar arasında idi. Kendisinden önce veya daha sonra olmak üzere, Zevci Ebû Talib’in dışında, bütün çocukları da İslâm’ı kabul ettiler. Hatta Resûl-i Ekrem efendimiz, yakın akrabalarına konuşmalar yapıp, “O hâlde, hanginiz bu yolda bana tâbi olup, vezirim ve yardımcım olur?” buyurunca, henüz, 12-13 yaşlarında bulunan Hz. Ali hemen ayağa kalkmış, Resul-i Ekrem de ona, "Sen otur" buyurmuştu.

 

Resulullah efendimiz, bu suallerini üç defa tekrar etmişler, üçünde de hemen cevap Hz. Ali’den gelmişti. Hz. Ali bu suallere söyle cevap vermişti:

 

- Ya Resulallah! Her ne kadar yaşça en küçük ben isem de, sana ben yardımcı olurum.

 

Hz. Ali’nin, daha oniki, onüç yaşlarında iken, Resulullah efendimize, hiç kimseden korkmadan, çekinmeden, bu yolun yolcusuyum, gönül vermişlerdenim manasındaki bu sözleri, Resul-i Ekrem efendimizi son derece sevindirdi. İşte Allahü teâlâ, Hz. Fatıma binti Esed’e böyle salih evlatlar vermişti.

 

Gül yağıyla yağlardı

 

Fatıma binti Esed üstün bir ahlaka sahipti. Güzel ahlakı vardı. Yaşayışı mükemmel, Resul-i Ekrem efendimizin yanında itibarlı bir hanımefendi idi. Peygamberimizin sevgisine kavuşma bahtiyarlığına erişmişti.

 

Resulullah efendimiz onu methetmişlerdi. Fatıma binti Esed, çocukluğundan beri Peygamberimize çok yakınlık göstermiş, Ondan hiçbir yardımı esirgememiştir. Resulullah efendimiz, Ebu Talib’den sonra, kendilerine en fazla yakınlık gösterenin Fatıma binti Esed olduğunu buyurmuşlardır. Hz. Fatıma binti Esed, Resul-i Ekremin bakımında çok titizlik göstermişti. Kendi çocukları dururken, önce Resulullahı doyururdu. Kendi çocuklarının temizliğinden önce, Onun mübarek başını tarar, mübarek saçlarını gül yağıyla yağlardı. Bu yüzden Resul-i Ekrem efendimiz, onun için:

 

"O benim annemdi" buyurmuşlardı.

 

Bu bildirilen sözün, iki cihanın Efendisinin mübarek ağzından çıkması, Fatıma binti Esed için büyük bir saadet idi.

 

Zaman akıp gitmiş, Fatıma binti Esed’in ömrü de sona ermişti. Peygamberimiz, gömleğini sırtından çıkararak, Fatıma binti Esed’e kefen yaptırmıştı. Bilahare Peygamber efendimiz, Fatıma binti Esed’e Cennet elbiselerinin giydirilmesi için böyle yaptıklarını söylemişlerdir.

 

Cenaze namazını da kıldırdıktan sonra buyurdular ki:

 

- Allahü teâlânın emriyle, yetmiş bin melek onun cenaze namazını kıldılar.

 

Cenaze namazı kılınmış, artık defnedilecekti. Resulullah efendimiz bizzat kendileri kabre indiler. Kabir hayatının rahat ve hoş olması için, kabrin köşelerini genişletir gibi işaret buyurdular. Kabirden çıkınca gözleri yaşarmış, gözlerinden akan yaşlar kabre damlamıştı.

 

Peygamberlerin hakkı için

 

Orada bulunan Hz. Ömer ve başkaları, Resulullahın, Fatıma binti Esed’den başka hiçbir kimseye böyle yapmadığını söylemişlerdir. Bundan sonra Resul-i Ekrem efendimiz, Fatıma binti Esed için şöyle duâ buyurmuşlardır:

 

-Allahü teâlâ seni mağfiret etsin, bağışlasın, seni mükâfatlandırsın. Ey annem! Allahü teâlâ sana rahmet eylesin. Kendin aç iken beni doyurdun. Kendin giymez, bana giydirir; yemez, bana yedirirdin. Dirilten de, öldüren de Allahü teâlâdır. O daima diridir. O ölmez.

 

Allahım! Annem Fatıma binti Esed’i affeyle, bağışla. Ona hüccetini bildir. Kabrini genişlet. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım! Ben Peygamberin ve geçmiş Peygamberlerin hakkı için bu duâmı kabul buyur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALİME HATUN

 

(Peygamberimizin sütannesi)

 

 

Mekke'nin havası, yeni doğan çocuklara yaramıyordu. Sıhhatli ve gürbüz büyümelerine maniydi. Bu sebeple çocuklarının sıhhatli yetişmesini isteyen bazı aileler, çocuklarını, Mekke dışında bâdiyelerde yaşayan sütanneye veriyorlardı. Çünkü, oraların hem havası güzel, suyu temiz ve tatlıydı, hem de orada yetişen çocuklar Arapçayı daha düzgün bir şekilde konuşuyordu.

 

Geç kalmışlardı

 

Sütanne olacak kadınlar, yılda iki defa Mekke'ye gelirler, küçük çocukları alarak yurtlarına götürürlerdi. Peygamberimizin dünyaya teşrif etmesinden hemen sonra, Benî Sâd kabilesine mensup kadınlar, beyleri ile birlikte Mekke'ye geldiler. Bunlardan biri de Hz. Halime'ydi.

 

Halime hatun şöyle anlatır:

 

“İçinde bulunduğumuz kuraklık ve kıtlık senesinde, hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Ben kır bir merkebe binmiştim. Yanımızda da yaşlı bir devemiz bulunuyordu. Bu devemiz, bize bir damla bile süt vermiyordu. Biz Mekke'ye bir rahmet yağmuruna kavuşmayı, darlıktan kurtulmayı umarak gelmiştik. Bindiğim zayıf merkebin yürüyüşünün ağırlığı, arkadaşların canını sıkacak dereceye varmıştı. Bunun için beni beklemeyip Mekke'ye benden önce vardılar.”

 

Hz. Halime Mekke'ye girdiğinde, kadınların hemen hepsi, emzirecek bir çocuk bulmuş, sevinç içerisinde yurtlarının yolunu tutmuşlardı bile.

 

Abdülmuttalib de, sevgili torunu Peygamberimizi bir sütanneye vermeyi çok istiyordu. Fakat kadınlardan kime teklif ettiyse, “Yetimdir” diyerek almaya yanaşmadılar. Hiç kimse bu çocuk hürmetine, berekete kavuşacaklarını hayal bile edemiyorlardı. Resulullahın dedesi, çaresizlik içerisinde dolaşırken, emzirecek bir çocuk bulamamanın üzüntüsünü kalbinde hisseden Halime ile karşılaştı. Ona sordu:

 

- Sen hangi kabiledensin?

 

Hz. Halime cevap verdi:

 

- Benî Sâd kabilesinden.

 

Abdülmuttalib, ona ismini sordu. “Halime” olduğunu öğrenince, gülümsedi ve dedi ki:

 

- Çok güzel! Sâd ve hilm iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, ahiretin izzet ve şerefi de bunlara bağlıdır. Ey Halime, benim yanımda yetim bir çocuk var. Diğer kadınlar, “Biz götüreceğimiz çocukların babalarından faydalanmayı umuyoruz. Yetimi alıp da ne yapacağız” diyerek onu almak istemediler. Bari sen bunu al. Belki onun yüzünden mutluluğa erersin.

 

Başka çocuk yoktur

 

Halime, biraz ileride bulunan kocasına danışmak için müsaade isteyip, kocasının yanına gitti. Kocasına haber vererek dedi ki:

 

-Mekke'de bu yetim çocuktan başka emzirilecek çocuk yoktur. O çocuğu almamızı uygun görür müsün? Çünkü ben yurdumuza emzirilecek çocuk almadan, eli boş dönmeyi hoş bulmuyorum. Uygun görürsen, O yetimi alacağım.

 

Kocası Hâris, onun teklifini kabul ederek dedi ki:

 

- Almanda bir mahzur yok. Belki Allahü teâlâ bize onun yüzünden bereket ve bolluk ihsan eder.

 

Halime hatun, hiç olmazsa bir çocuk bulabilmiş olmanın sevinciyle Peygamberimizin dedesinin yanına geldi. Çocuğu almak istediğini söyledi. Abdülmuttalib buna çok sevindi. Onu Hz. Amine'nin yanına götürdü. Hz. Amine, Halime'yi, “Hoş geldin, safa geldin” diyerek karşıladı. Birlikte Resulullahın uyuduğu odaya gittiler.

 

Misk kokuları yayıyordu

 

Peygamberimiz sütten daha ak bir yün kundağa sarılmıştı. Altına da yeşil bir kumaş serilmişti. Sırtüstü yatmış, mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk gibi kokular yayıyordu.

 

Hz. Halime, Peygamberimizi görünce, güzelliğine ve sevimliliğine hayran kaldı. Böyle bir çocuğu yanına aldığı için çok sevinçliydi. Peygamberimizi kucağına aldı. Mübarek yavru, sütannesine gülümsedi. Halime de onu öptü. Sevinçliydi. Hz. Amine ise, üzgündü. Yavrusu ancak birkaç gün yanında kalabilmişti. Hasretine nasıl dayanacaktı? Fakat, sevgili oğlunun sıhhatli büyümesi için, buna mecbur olduğunu düşünerek teselli buldu.

 

Hz. Amine, Halime hatuna dedi ki:

 

- Bana üç gece; “Oğlun Benî Sâd kabilesinden, Ebu Züeyb ailesi içinde emzirilecektir" denildi.

 

Bunun üzerine Hz. Halime dedi ki:

 

- İşte, bu kucağımdaki çocuğun sütbabası Ebu Züeyb'dir. O benim kocam olur.

 

Bunun üzerine Amine hatunun içi ferahladı. İşittiği şeyler kendisini sevindirdi.

 

Hz. Halime, Peygamberimiz kucağında olduğu hâlde, kocasının yanına geldi. Sonra sağ memesini Peygamberimize, sol memesini de oğluna verdi. Emdiler ve uyudular. Bundan böyle Resulullah, hep sağ memeden emecek, sol memeyi hiç almayacaktı.

 

Hz. Halime'nin önceleri sütü çok azdı. Daha önce kendi oğluna bile yetmiyor, çocuk açlıktan ağlayıp duruyordu. Şimdi her ikisinin de doyduğunu görünce sevindiler. Hemen sonra, daha önce çok az sütü olan devenin memelerinin de sütle dolduğunu görünce, sevinçleri bir kat daha arttı. Halime'nin kocası dedi ki:

 

- Ey Halime, bilmiş ol ki, sen mübarek ve uğurlu bir çocuk almışsın.

 

Dur, bizi de bekle!

 

Gerçekten de bundan böyle, bu aile ile birlikte Sâdoğulları kabilesi, kuraklıktan, kıtlıktan kurtulup, bolluk ve berekete kavuşacaktı.

 

Bütün hazırlıklarını tamamlayan Hz. Halime ve kocası, biraz sonra yola çıktılar. Bu arada binek hayvanlarında büyük bir değişikliğin olduğunu gördüler. Gelirken çok gerilerde kalan merkep, sonradan çıktığı hâlde, kafilenin bütün hayvanlarını geride bırakıyordu. Diğer kadınlar bunu görünce, şaşırıp kaldılar ve dediler ki:

 

- Ey Halime, başına rahmet yağsın! Yoksa bu merkep, gelirken bindiğin hayvan değil mi? Dur da bizi bekle!

 

Yorucu bir yolculuktan sonra, kafile yurtlarına vardı.

 

O yıl Sâdoğulları yurdunda büyük bir kuraklık hâkimdi. Hayvanların yayılıp karınlarını doyurabilecekleri hiçbir otlak yoktu. Bu yüzden, koyunlar sabahleyin ayrıldıkları gibi, akşamleyin aç olarak eve dönüyorlardı. Hayvanlar iyice cılızlaşmışlardı. Fakat Hz. Halime bolluk ve berekete mazhar olmuştu. Diğerlerinden farklı olarak koyunları da akşamleyin eve karınları doymuş; memeleri sütle dolmuş bir şekilde dönüyordu.

 

Yazıklar olsun size!

 

Bu durum kabile halkının da dikkatini çekmişti. Çobanlarına çıkışıyorlardı:

 

-Yazıklar olsun size! Siz de bizim koyunlarımızı Halime'nin çobanının koyunlarını otlattığı yerde otlatsanıza!

 

Halime ve kocası, bu bolluk ve iyiliğe, yetim diye kimsenin almaya yanaşmadığı çocuk yüzünden kavuştuklarını biliyor, şükrediyorlardı. Günler böylece geçti.

 

Peygamberimiz gün geçtikce gelişiyor, gürbüzleşiyordu. Onun çocukluğu da diğer çocuklara benzemiyordu. Daha sekiz aylıkken konuşuyor, konuşulanı da dinliyordu. Dokuz aylıkken çok düzgün bir şekilde konuşmaya başlamıştı. On aylık olunca ok atmaya başlamış, iki yaşına geldiğinde ise, gösterişli bir çocuk olmuştu.

 

Peygamberimiz iki yaşında sütten de kesilmişti. Onun sütten kesilmesi, Hz. Halime'yi de, kocasını da derinden üzdü. Onun sebebiyle hayır ve berekete nail oldukları için, bir müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı. Fakat artık, onu yanlarında tutamazlardı. Annesine teslim etmeleri gerekiyordu.

 

Birgün yanlarına aldılar ve Mekke'ye gittiler. Hz. Amine birden ciğerparesini karşısında görünce, çok heyecanlandı. Ne kadar da büyümüş, gürbüzleşmişti. Artık bundan sonra, hep beraber olacaklarını düşünerek, seviniyordu. Fakat bu mübarek çocuktan ayrılmak istemeyen Hz. Halime, Peygamberimizin annesine dedi ki:

 

- Oğulcuğumu büyüyünceye kadar yanımda bıraksan iyi olur. Onun Mekke vebasına tutulmasından korkarım.

 

Hz. Amine oğlunun hasta olmasını düşünmek bile istemiyordu. Artık hasretine razıydı. Yeter ki, biricik oğlu hastalanmasındı. Bu düşünce ile Hz. Halime'nin teklifini kabul etti. Böylece Peygamberimiz bir müddet daha Benî Sâd yurdunda kalmak üzere Mekke'den ayrıldı.

 

Kralımıza götüreceğiz

 

Bu arada Halime hatun, Mekke'ye giderken, Sirer Vadisi'nde bazı Habeş hıristiyanlarına rastlamıştı. Hıristiyanlar Halime hatuna, nereye gittiğini sordular. Sonra da Peygamber efendimize dikkatli dikkatli baktılar.

 

Peygamber efendimizin iki küreği arasındaki peygamberlik mührüne ve gözlerindeki kırmızılığa baktılar. Sonra da bu kırmızılığın devamlı olup olmadığını sordular. Halime hatun, bu kırmızılığın devamlı olduğunu söyleyince, hıristiyanlar dediler ki:

 

- Biz bunu kralımıza götüreceğiz. Zira bunun bizimle ilgisi vardır. Biz onun hâlini biliyoruz.

 

Hz. Halime çok korktu ve hemen Peygamberimizi alarak onlardan uzaklaştı.

 

Peygamberimiz sütannesinin yanında, sütkardeşi Abdullah ile birlikte koyun otlatacak kadar büyümüştü. Birgün yine evin arkasında, yeni doğan kuzuların yanında bulundukları bir sırada, iki kişi geldi. Peygamberimizi yere yatırdı. Sonra da göğsünü açarak kalbini yardılar. Kan pıhtısına benzer birşeyi çıkararak dediler ki:

 

- Bu, sende bulunan şeytana ait bir şeydi.

 

Kureyşli kardeşim

 

Resulullahın sütkardeşi Abdullah, bu iki yabancının, sevgili kardeşine yaptıkları şeyi görünce, çok korktu. Koşarak eve geldi ve anne ve babasına seslendi:

 

- Koşun, Kureyşli kardeşim öldürüldü!

 

Onun bu feryadı üzerine, karı-koca, hemen dışarı fırladılar. Resulullahın bulunduğu yere doğru koştular. Peygamberimiz ayakta idi. Yüzü sararmış, fakat gülümsüyordu. Hemen ona sordular:

 

- Yavrum sana ne oldu?

 

- Beyaz elbiseli iki kişi gelip, beni yere yatırdı. Sonra da karnımda bilmediğim bir şeyi aradılar.

 

Hz. Halime ile kocası çok korkmuşlardı. Resulullaha bir zarar gelmesinden endişe ediyorlardı. Kocası Hâris, Halime'ye dedi ki:

 

- Halime, ben bu çocuğun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum. Başına birşey gelmeden önce, onu götür âilesine teslim et!

 

Halime de hiç vakit geçirmeden, Peygamberimizi alıp, Mekke'ye götürdü. Fakat Mekke'de onu bir ara kaybetti. Buna çok üzüldü. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Hemen Abdülmuttalib'e gitti. Üzüntü içerisinde durumu haber verdi. O da birkaç kişi ile birlikte, onu aramaya çıktı. Nihayet Peygamberimiz bulundu.

 

Hz. Amine, oğlunu tekrar gördüğüne sevinmiş, hemen geri getirilmesine ise bir mana verememişti. Halime'ye dedi ki:

 

- Çocuğu niçin getirdin? Onu, yanında tutmak için ısrar edip durmuştun.

 

- Oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben sadece, üzerime düşeni yapmış bulunuyorum. Onun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum. Sana getirip sağ salim teslim etmek istedim.

 

 

Anneciğim, anneciğim!

 

Aradan yıllar geçti. Peygamberimizin annesi de, dedesi de vefat etti. Peygamberimiz de artık büyüyüp evlendi. Zaman zaman Hz. Halime'yi görürdü. Sütannesine karşı derin bir sevgi beslerdi. Onu gördükçe, “Anneciğim, anneciğim!” der, saygı gösterirdi. Hemen üzerindeki fazla elbiseyi çıkarır, onun altına serer, bir ihtiyacı varsa, derhal yerine getirirdi.

 

Birgün Hz. Halime, onu ziyarete gelmişti. Sâdoğulları yurdunda, yine kıtlık olduğunu, hastalıktan hayvanların kırıldığını söyledi. Peygamberimizin ona verebilecek fazla birşeyi yoktu. Fakat Hz. Hadice, Peygamber efendimizin sütannesini boş olarak göndermeye gönlü razı olmadı. Kırk koyunla bir deve verdi.

 

Hz. Halime, bu ikram karşısında memnuniyetini bildirdi. Sevinç içerisinde evine döndü.

 

Sonraki yıllarda müslüman olarak sahabîye olma şerefini kazanan Hz. Halime, Cennet-ül-Bakî kabristanına defnedilmiştir. Allah ondan razı olsun!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAMNE binti CAHŞ (r.a.)

 

(Peygamber efendimizin halasının kızı)

 

 

Hz. Hamne, Peygamberimizin halası Ümeyme binti Abdülmuttalib’in kızıydı. Aynı zamanda Resulullah efendimizin hanımlarından Zeyneb binti Cahş’ın kardeşiydi. Böylece Resulullahın baldızı olma şerefini kazanmıştı.

 

İslâmiyetin ilk yıllarında müslüman olmuştu. Peygamberimize bütün kalbiyle bağlıydı. Büyük sahabîlerden Musab bin Ümeyr ile evliydi. Birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı.

 

Kocası, dayısı ve kardeşi şehit oldu

 

Hz. Musab, Uhud savaşına katılmış, çok büyük kahramanlıklar göstermişti. Neredeyse büyük bir zafer kazanılacaktı. Fakat Resulullahın yerleştirdiği okçuların yerlerini terk etmesi üzerine, savaşın akışı değişti. Müslümanlar dağılır gibi oldular. Hatta Resulullahın şehit edildiği şayiası yayıldı.

 

Medine’de bulunan kadın sahabîler bunu haber alır almaz, cepheye koştular. Bunlar arasında Musab bin Ümeyr’in hanımı Hamne de vardı. Bu hanımlar Resulullahın sıhhat haberini alınca, çok sevindiler.

 

Fakat, Hz. Musab bu savaşta şehit olmuştu. Ayrıca Hz. Hamne’nin kardeşi Abdullah bin Cahş ve dayısı Hz. Hamza da şehadet mertebesini kazanmıştı. Bu haberi Hamne’ye, Peygamber efendimiz vermek istiyordu. Hamne yanına geldiğinde buyurdu ki:

 

- Ey Hamne, sabret ve Allahtan sevabını bekle!

 

- Kimin için sabredeyim ya Resulallah?

 

- Dayın Hamza için.

 

- Bizler Allahın kullarıyız ve ona döneceğiz. Allah ona rahmet ve magfiret etsin. Onu şehitlik sevabıyla sevindirsin ve müjdelesin.

 

Peygamberimiz tekrar buyurdu ki:

 

- Ey Hamne, sabret ve Allahtan sevabını bekle!

 

- Kimin için sabredeyim, ya Resulallah?

 

- Kardeşin Abdullah için.

 

- Bizler Allahın kullarıyız ve ona döneceğiz. Allah ona rahmet ve magfiret etsin. Onu şehitlik sevabıyla müjdelesin ve sevindirsin.

 

Bundan sonra, Peygamberimiz yine buyurdu ki:

 

- Ey Hamne, sabret ve mükâfatını Allahtan bekle!

 

Hz. Hamne bu sefer merakla tekrar sordu:

 

- Kim için sabredeyim, ya Resulallah?

 

- Kocan Musab bin Ümeyr için.

 

Bunun üzerine, o zamana kadar sabır ve metanetini hiç bozmayan Hz. Hamne, birden değişti. Yetim kalan çocuklarını düşündü. “Vay benim başıma gelenlere” diye ağlamaya başladı.

 

Ayrı bir değeri vardır

 

Bunun üzerine Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:

 

- Hiç şüphesiz kadının yanında kocasının ayrı bir değeri vardır. Hamne dayısının, kardeşinin ölümüne dayanabildi. Fakat kocasının vefatını duyunca, metanetini koruyamadı.

 

Hz. Hamne, kocası için aynı sabrı gösterememiş olmakla beraber, kadere itiraz da etmedi. Resulullahın duâ ve tesellisiyle sakinleşti.

 

Hz. Hamne daha sonra cennetle müjdelenen on sahabîden Talha bin Ubeydullah’la evlendi. Onunla da mesut bir hayat yaşadılar. Muhammed ve İmran isminde iki çocukları dünyaya geldi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HATİCE-TܒL KÜBRA

 

(Peygamberimizin ilk hanımı)

 

 

Hz. Hadice; güzelliği, malı, aklı, iffeti, hayâsı ve edebi ile Arabistan'da büyük şöhreti olan bir hanımefendi idi. Bu sebeple, her taraftan kendisine talip olan ve rağbet eden pek çok kimse vardı. Fakat gördüğü bir rüya gereği, o hiç kimseye iltifat etmemişti.

 

Gerçekleşen rüya

 

Rüyasında, gökten ay inip koynuna girmiş, ayın nuru, koltuğundan çıkıp, bütün âlemi aydınlatmıştı. Sabahleyin, bu rüyayı, akrabasından olan Varaka bin Nevfel'e anlattı. Varaka dedi ki:

 

- Ahir zaman Peygamberi, seninle evlenir ve senin zamanında Ona vahiy gelir. Dininin nuru, âlemi doldurur. En önce iman eden sen olursun. O Peygamber, Kureyşten ve Haşimoğullarından olur.

 

Hz. Hadice, bu cevaba çok sevindi ve o Peygamberin gelmesini beklemeye başladı. Hz. Hadice'nin ilmi, malı, şerefi, iffeti ve edebi pek fazla idi. Ticaret ile uğraşan, devrin büyük tüccarlarındandı. Memurları, katipleri ve köleleri vardı. Ticareti, adamları veya ortaklık suretiyle yapardı.

 

Peygamber efendimiz yirmibeş yaşlarında iken, Hz. Hadice, Şam'a ticaret kervanı göndermek istiyordu. Bunun için de güvenilir birini arıyordu. Bunu işiten Ebu Talib, Hz. Hadice'ye giderek, yeğeni olan Peygamber efendimizin bu işi yapabileceğini söyledi.

 

Bunun üzerine Hz. Hadice, Resulullah efendimizi, görüp konuşmak üzere evine davet etti. Efendimiz teşrif edince, pek ziyade tazim ve hürmette bulundu. Peygamber efendimizin nezaketini, nezih ve pâk cemalini görüp hayran kaldı. Resulullah efendimize dedi ki:

 

- Doğru sözlü, güvenilir, emniyetli ve güzel huylu olduğunuzu biliyorum. Bu iş için hiç kimseye vermediğim ücretin, kat kat fazlasını vereceğim.

 

Sonra bu hizmette lazım olacak elbiseler vererek, kalb huzuru içinde uğurladı. Yanına kölesi Meysere'yi de verdi. Hz. Hadice validemiz, bilgili bir hıristiyan olan amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'den, peygamberlik alametlerini öğrenmişti. Resulullah efendimizin bu ziyaretinde de, peygamberlik vasıflarını üzerinde teşhis etmişti. Bu sebeple Meysere ismindeki kölesine dedi ki:

 

-Kervan Mekke'den ayrılacağı zaman, devenin yularını Muhammed aleyhisselamın eline ver ki, Mekkeliler herhangi bir dedikodu yapmasınlar. Şehirden uzaklaşıp gözden kaybolunca, bu kıymetli elbiseleri Ona giydir!

 

Canını esirgeme

 

Sonra develerinden en güzelini, sultanlara lâyık bir şekilde donattı. Meysere'ye şu talimatı verdi:

 

- Onu bu deveye büyük bir hürmet ile bindirip, yularını eline al ve kendini o hazretin hizmetkârı bil! Ondan izinsiz bir iş yapma ve Onu muhafaza etmek, tehlikelerden korumak için canını esirgeme! Gittiğiniz yerlerde çok eğlenmeyiniz ve çabuk geliniz! Böylece Haşimoğulları katında mahcup olmayalım. Eğer bu dediklerimi harfiyen yerine getirirsen, seni azat eder ve istediğin kadar da mal veririm.

 

Peygamber efendimiz ve Hz. Hadice'nin kervanı hazırlandı. Mekkeliler yakınlarıyla vedalaşmak üzere, büyük kalabalıklar hâlinde toplandılar.

 

Peygamberimizin halası, Allahü teâlânın Resulünü hizmetçi elbisesi ile ve devenin yularını eline almış görünce, dizlerinin bağı çözüldü. Ağlayıp feryat etti. Gözlerinden yaşlar dökerek, “Ey Abdülmuttalib! Ey Zemzem kuyusunu kazan büyük zat! Ey Abdullah! Kabirlerinizden kalkıp, başınızı bu tarafa çevirip de, şu mübareğin hâlini görün” diyerek acılarını dile getirdi.

 

Beni sakın unutmayın!

 

Ebu Talip de aynı duygular ve aynı hâller içinde idi. Resulullah efendimizin, mübarek gözlerinden inci gibi yaşlar döküldü ve buyurdu ki:

 

- Beni sakın unutmayın! Gurbet elde gam ve keder çektiğimi yâd eyleyin.

 

Bu sözleri işitenlerin hepsi ağlaştı.

 

Nihayet kervan yürüyüp, Mekke görünmez olunca, Meysere, aldığı emir üzerine, kıymetli elbiseleri sevgili Peygamberimize giydirdi. Çeşitli kumaşla örtülmüş ve pek güzel süslenmiş deveye bindirdi. Yularını da kendi eline aldı.

 

Bu yolculukta, kervandakiler, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin üzerinde, Onu gölgeleyen bir bulutun ve kuş şekline giren iki meleğin, Onunla birlikte, sefer bitinceye kadar hareket ettiğini gördüler.

 

Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup, kervandan geri kalan iki devenin ayaklarını, eliyle sığamasından sonra, develerin birden süratlenmesi gibi ince hâllerini görünce, Onu son derece sevip, şanının çok yüce olacağını anladılar.

 

Meysere, Resulullah efendimizde gördüğü ve hakkında duyduğu her şeyi zihnine nakşediyor ve Ona olan hayranlığı gitgide artıyordu. Meysere'nin kalbinde, Âlemlerin Efendisine karşı büyük bir muhabbet hasıl olmuştu. Artık Ona, zevkle ve hürmetle hizmet ediyor, en küçük bir işaretini büyük bir aşkla yerine getiriyordu.

 

Götürülen mallar satılmış, Peygamber efendimizin bereketiyle her zamankinden kat kat fazla kâr edilmişti. Kervan dönüşe geçti. Merr-uz-zahran mevkiine geldikleri zaman, Meysere, sevgili Peygamberimize, Mekke'ye müjde haberi götürmesini teklif etti. Efendimiz de kabul buyurarak, kervandan ayrılıp, Mekke'ye doğru devesini süratlendirdi.

 

Bulut gölge yaptı

 

Nefise binti Müniyye Hatun anlatır:

 

“Kervanın gelme zamanı yaklaşmıştı. Hadice Hatun, hergün hizmetçileriyle evinin üzerine çıkıp, kervanın yollarını beklerdi. Böyle birgün Hadice'nin yanında idim. Ansızın, uzaktan deveye binmiş bir kimse göründü. Üzerinde bir bulut ve kuş şekline girmiş iki melek Ona gölge yapıyor, Peygamberimizin mübarek alnındaki nur, ay gibi parlıyordu.

 

Hadice Hatun gelenin kim olduğunu anlayıp, ferahladı. Fakat bilmezlikten gelip sordu:

 

- Bu sıcak günde gelen kim olabilir?

 

Hizmetçiler; "Bu gelen Muhammed-ül-Emin'e benzer" dediler ve gördüklerinden dolayı hayrete düştüler.

 

Az sonra Resul-i ekrem efendimiz, Hadice validemizin yanına geldi ve durumu anlattı. Verdiği müjde ile onu çok sevindirdi.

 

Hz. Hadice'nin kervanı Mekke'ye geldikten sonra, Meysere, Hz. Hadice validemize, yolculuk esnasında, iki bulutun Peygamber efendimizi gölgelediğini, rahip Nastura'nın söylediklerini, zayıf develerin nasıl süratlendiğini ve buna benzer gördüğü nice fevkalâde hâlleri tek tek anlattı. Peygamber efendimizi dili döndüğü kadar methetti.

 

Kimseye söyleme!

 

Hz. Hadice, bunları biliyordu, fakat bu sözler onun yakinini artırdı. Meysere'ye; “Bu gördüklerini kimseye söyleme” diyerek tembih etti.

 

Hadice validemiz, bu işittiklerini haber vermek üzere, Varaka bin Nevfel'e gitti. Olanları büyük bir hayranlıkla dinleyen Varaka dedi ki:

 

- Ey Hadice, bu anlattıkların doğru ise, O, bu ümmetin peygamberi olacaktır.

 

Bunun üzerine Hz. Hadice'nin sevgi ve itimadı daha da arttı. Onun hanımı olup, hizmetiyle şereflenmeye meyletti.

 

Nefise binti Müniyye, bu hâli sezip, araya girdi. Bu niyetle Resul-i ekremin yüksek huzuruna geldi ve dedi ki:

 

- Ya Muhammed! Zat-ı âlinizi evlenmeden alıkoyan nedir?

 

Peygamberimiz buyurdu ki:

 

- Evlenmek için yeterli para elimde mevcut değildir.

 

- Ya Muhammed! Eğer iffetli ve şerefli, mal ve cemal sahibi bir hatunla evlenmek istersen, hizmetine hazırım.

 

- O hatun kimdir?

 

- Hadice binti Hüveylid'dir.

 

Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:

 

- Bu işe kim vesile olur?

 

Nefise Hatun, “Bu işi ben yaparım” deyip, huzurlarından ayrıldı. Hz. Hadice'ye varıp müjdeyi verdi.

 

Hz. Hadice, akrabası Amr bin Esed ile Varaka bin Nevfel'i çağırıp durumu anlattı. Ayrıca Resulullah efendimize haber gönderip, belli bir saatte teşrif etmesi için davet etti. Ebu Talip ve kardeşleri de hazırlıklarını yaptılar ve Peygamber efendimizle birlikte gittiler.

 

Çeşitli hediyeler verdi

 

Hz. Hadice validemiz, evini donatıp süsledi. Bugünün şükranesi olarak hizmetçilerine çeşitli hediyeler verdi. Resulullah efendimiz, Hadice validemizin evini, amcaları ile teşrif ettiler. Ebu Talip dedi ki:

 

- Yaradanımıza hamdolsun ki, bizi İbrahim aleyhisselamın evladından ve İsmail aleyhisselamın neslinden eyledi. Bizi, Beytullah'ın muhafızı kıldı. İnsanların kıblesi ve âlemlerin tavaf ettiği o mübarek hâneyi, her kötülükten koruduğu Harem-i şerifi bize müyesser eyledi.

 

Kardeşim Abdullah'ın oğlu Muhammed aleyhisselam öyle bir kimsedir ki, Kureyşten her kim ile kıyaslansa üstün gelir. Gerçi malı azdır, lâkin mala itibar olunmaz. Çünkü mal gölge gibidir. Elden ele geçerek gider. Yeğenimin şerefi, üstünlüğü hepinizin mâlumudur.

 

Şimdi Hadice binti Huveylid'i, yeğenim Muhammed için helallığa talep eder, ne kadar mehr verilmesini istersiniz? Yemin ederim ki, Muhammed'in mertebesi yüksek olsa gerektir.

 

Varaka bin Nevfel, Ebu Talib'in bu konuşmalarını destekler mahiyette konuştu. Hadice validemizin amcası Amr bin Esed de dedi ki:

 

-Şahit olun ki, Hadice binti Huveylid'i, Muhammed aleyhisselama hâtunluğa verdim.

 

Böylece nikâh akdi tamam oldu.

 

Hepsi size aittir

 

Bir rivayete göre mehr; dörtyüz miskal altın, bir rivayete göre beşyüz dirhem gümüş, başka bir rivayete göre de 20 deve idi.

 

Ebu Talib, düğün ziyafeti için bir deve kesip, o güne kadar görülmedik bir yemek verdi. Evlilik vâki oldu. Hz. Hadice validemiz, bütün varlığını Peygamber efendimize hediye etti ve dedi ki:

 

-Bu malların hepsi yüce şahsınıza aittir. Ben de sana muhtacım ve minnetin altındayım.

 

Hz. Hadice validemiz, evlilik hayatı boyunca, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama daima hizmet edip, yardımcısı oldu. Peygamber efendimizin bu evliliği, Hadice validemizin vefatına kadar yirmibeş sene sürdü. Bunun onbeş senesi bisetten önce, on senesi bisetten sonra idi.

 

Hz. Hadice'nin Peygamber efendimizle olan bu evliliğinden dört kız ve iki erkek olmak üzere altı çocuğu oldu. Kızlarının adları Zeynep, Rukayye, Ümm-i Gülsüm, Fâtıma, oğullarının ise, Kâsım ve Abdullah'tı. Kâsım'dan dolayı Resulullaha “Ebül-Kâsım” denildi.

 

Kâsım, nübüvvetten önce Mekke'de dünyaya geldi. Onyedi aylık iken vefat etti. Hadice-tül-Kübra'dan olan son çocuk Abdullah'tır. Nübüvvetten sonra doğup memede iken vefat etti. Tayyib ve Tahir de denilir.

 

Abdullah vefat edince, Âs bin Vâil, "Muhammed ebter oldu, yani soyu kesildi" dedi. Kevser suresi gelerek, Âs kâfirine Allahü teâlâ cevap verdi.

 

Resul-i ekrem efendimiz, Hz. Hadice validemizle evlendikten sonra da ticaretle meşgul oldu. Kazançlarıyla; misafirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım ederlerdi.

 

Beni örtünüz! Beni örtünüz!

 

Cebrail aleyhisselamın, Hira dağında, ilk vahyi getirip, Peygamber olduğunu bildirdikten sonra, oradan ayrılıp hâne-i saadetlerine doğru hareket ettiler. Bu sırada, yanından geçtiği her taşın, her ağacın, “Esselamü aleyke ya Resulallah” dediğini işitti. Evine gelip buyurdu ki:

 

- Beni örtünüz! Beni örtünüz!

 

Ürpermesi geçinceye kadar, istirahat ettiler.

 

Sonra gördüklerini Hz. Hadice validemize anlattılar ve buyurdular ki:

 

- Cebrail (aleyhisselam) gözümden gayb oldu. Lâkin onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimden gitmedi. Bana mecnun diyeceklerinden ve dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum.

 

Peygamber efendimizin, ilk vahyin gelişini anlatmasından sonra, bu hâlleri, bu günleri bekleyen ve buna hazır olan Hz. Hadice dedi ki:

 

- Hak teâlâ sana hayır ihsan eder ve senin için hayırdan başka bir şey dilemez. Allahü teâlânın hakkı için, bu ümmetin Peygamberi olacağına inanıyorum. Zira sen, misafiri seversin.

 

Doğru söylersin ve eminsin. Âcizlere yardım eder, yetimleri korur, gariplere yardımda bulunursun. İyi huylusun. Bu hasletlerin sahibinde, bahsettiğin korku olmaz.

 

Son peygambersin

 

Sonra, bu durumu sormak üzere, Varaka bin Nevfel'e gittiler. Varaka, Resulullah efendimizin anlattıklarını dinledikten sonra dedi ki:

 

- Müjde ey Muhammed aleyhisselam! Allahü teâlâya yemin ederim ki, sen, Hz. İsa'nın haber verdiği son Peygambersin. Sana görünen melek, senden evvel Musa aleyhisselama gelen Cebrail aleyhisselamdır. Âh! Keşke genç olsaydım. Seni Mekke'den çıkardıkları zamana yetişseydim de, yardımına koşsaydım. Çok yakın bir zamanda tebliğle emrolunursun.

 

Hz. Hadice, Peygamber efendimiz davete başladığında, Onun bildirdiklerine hiç tereddüt etmeden, hemen iman ederek inanan ilk hür kadın oldu. Peygamberimiz, Hz. Hadice validemize, Cebrail aleyhisselamın öğrettiği gibi abdest almasını öğretti. Sonra, Peygamber efendimiz imam oldu, birlikte iki rekat namaz kıldılar.

 

Hz. Hadice validemiz, sevgili Peygamberimizin her sözüne, her emrine, en mükemmel şekilde, itaat etti. Böylece Allahü teâlânın katında pek yüksek derecelere kavuştu. Resulullah efendimiz üzülse, inkâr edenlerin alay etmesiyle elem çekse, Onu teselli eder, kederini giderirdi. Derdi ki:

 

-Ya Resulallah! Hiç üzülme, gam çekme! Sonunda dinimiz kuvvet bulup, müşrikler helak olurlar. Kavmin sana itaat eder.

 

ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: أتَى جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السََّمُ النَّبِىُّ فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهُ، هذِهِ خَدِيجَةُ قَدْ أتَتْ وَمَعَهَا إنَاءٌ فِيهِ إدَامٌ أوْ طَعَامٌ أوْ شَرَابٌ. فَاِذَا هِىَ أتَتْكَ فَاقْرَأ عَلَيْهَا السََّمَمِنْ رَبِّهَا وَبَشِّرْهَا بِبَيْتٍ في الْجَنَّةِ مِنْ قَصَبٍ َ صَخَبَ فِيهِ وََ نَصَبَ.

 

-Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:"Ey Allah'ın Resûlü, dedi. İşte Hatice geliyor. Beraberinde bir kap var, içerisinde katık -veya yiyecek, veya içecek- mevcut. O yanınıza ulaştığı vakit, ona Rabbinden [ve benden] selam söyleyin ve onu gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennette, içerisi oyulmuş inciden mamul bir evle müjdeleyin!"[3]

 

Hüzün senesi

 

Resulullah efendimizin dert ortağı, yirmibeş senelik hayat arkadaşı olan mübarek Hz. Hadice validemiz de, dert ve üzüntülerle geçen üç senelik muhasaradan sonra, Hicret'ten üç sene önce, Ramazan ayının başında, 65 yaşında vefat etti. Resulullah efendimiz, onun ayrılığından, çok hüzünlendiler. Çünkü Hz. Hadice validemiz, en önce imana gelen ve Resulullah efendimizi tasdik eden idi. Herkes düşman iken, o, bütün kalbini açmış ve Peygamberimizin muhabbetiyle dolmuş idi. Bütün malını, servetini, nesi varsa İslâmiyet uğruna harcamış, sevgili Peygamberimizin hizmetini görmek için, gecesini gündüzüne katmıştı.

 

Aynı sene içinde Hz. Hadice validemizin ve amcası Ebu Talib'in vefatı, Peygamber efendimizi üzüntüye boğmuştu. Bundan dolayı bu seneye Senet-ül-hüzn, yani hüzün senesi denildi.

 

Birgün Hz. Hadice, Peygamberimiz dışardayken, Onu aramak için çıkmıştı. Cebrâil aleyhisselam insan kıyafetinde Hz. Hadice'ye göründü. Hadice validemiz, ona, Peygamber efendimizi sormak istediyse de, düşmanlardan olma ihtimalini düşünerek geri döndü. Sevgili Peygamberimizi evde görünce, hadiseyi anlattı. Fahr-i kainât efendimiz buyurdu ki:

 

- Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zatın kim olduğunu biliyor musun? O, Cebrâil (aleyhisselam) idi. Selamını sana bildirmemi söyledi. Şunu da sana bildirmemi söyledi ki; cennette senin için, incilerden yapılmış bir bina hazırlanmıştır. Tabiî orada böyle üzüntülü, sıkıntılı, zahmetli ve külfetli şeyler bulunmayacaktır.

 

Ev işlerini tanzim eden hatun

 

Hz. Hadice, Peygamber efendimize, evladına, müslümanlara ve insanlara çok şefkatliydi. Ev işlerini iyi bilip, mükemmel iş görürdü. Peygamberimiz bu hususta, onun için, (Hem çocuk annesi, hem de ev işi tanzim eden hatun) buyurdu.

 

Peygamberimize karşı çok hürmetkâr idi. Ne buyurulursa, itiraz etmeden kabul ederdi. Bu her zaman böyle oldu. Resulullah efendimiz de onu her zaman methederdi. Hatta birgün yine onu methederken, Hz. Aişe dayanamayıp dedi ki:

 

- Cenab-ı Hak size daha iyisini verdi.

 

Resululah efendimiz buyurdu ki:

 

- Herkes bana yalancı dediği günlerde, o bana inandı. Herkes bana eziyet verirken, o bana yâr oldu. Üzüntülerimi giderdi.

 

ـوعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : خَيْرُ نِسَائِهَا مَرْيَمُ بِنْتُ عُمْرَانَ، وَخَيْرُ نِسَائِهَا خَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَأشَارَ الرَّاوى الى السَّمَاءِ وَا‘رْضِ.

وزاد رزين في رواية قَالَ : كَمُلَ مِنَ الرِّجَالِ كَثِيرٌ وَلَمْ يَكْمُلْ مِنَ النِّسَاءِ إَّ مَرْيَمُ ابْنَةُ عِمْرَانَ، وَآسِيَةُ امْرَأةُ فِرْعَوْنَ، وَخَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَفَاطِمَةُ بِنْتُ مُحَمَّدٍ،

 

-Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"(Ahiretin) en hayırlı kadını Meryem Bintu İmrân'dır. (Dünyanın) en  hayırlı kadını Hatice Bintu Huveylid'dir." Ravi bunu söylerken, eliyle semaya ve arza  işaret etti."[4]

 

Rezîn bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Erkeklerden pek çokları kemâle ermiştir. Kadınlardan ise İmrân'ın kızı Meryem, Firavun'un karısı Asiye, Huveylid'in kızı Hatice ve Muhammed'in kızı Fâtıma'dan başka kimse kemâle ermemiştir."[5]

 

ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]مَا غِرْتُ عَلى أحَدٍ مِنْ نِسَاءِ النَّبىِّ  مَا غِرْتُ على خَدِيجَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها، وَمَا رَأيْتُهَا قَطُّ، وَلكِنْ كَانَ يُكْثِرُ ذِكْرَهَا وَرُبَّمَا ذَبحَ الشَّاةَ ثُمَّ يَقطِّعُهَا أعْضَاءً ثُمَّ يَبْعَثُهَا في صَدَائِقِ خَدِيجَةَ؛ وَرُبَّمَا قُلْتُ لَهُ: كَأنَّهُ لَمْ يَكُنْ في الدُّيْنَا اِمْرَأةٌ إَّ خَدِيجَةَ؟ فَيَقُولُ: إنَّهَا كَانَتْ وَكَانَتْ، وَكَانَ لى مِنْهَا وَلَدٌ. قَالَتْ: وَتَزوَّجْنِى بَعْدَهَا بِثََثِ سِنِينَ.

 

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hanımlarından hiçbirine, Hz. Hatice (radıyallahu anhâ)'ya karşı duyduğum kıskançlığı hiç duymadım. Halbuki onu hiç görmüşlüğüm de yok. Ancak, aleyhissalâtu vesselâm) onun yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice'nin dostlarına da gönderirdi. Bazan ona: "Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok!" derdim de bana: "(Onun gibisi var mıydı!) o  şöyleydi, o böyleydi...! [Öbür kadınlar beni çocuktan mahrum ederken] benim çocuklarım ondan oldu" diye karşılık verirdi.

 

[Hz. Aişe der ki: İçimden "Bir daha Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim" dedim.]

 

Hz. Aişe devamla der ki: "Resûlullah (a.s),  Hatice'den üç yıl sonra benimle evledi."[6]

 

Ahde vefa

 

Peygamber efendimiz, ihtiyar bir kadına ikramda bulundu. Sebebini soranlara buyurdu ki:

 

- Bu kadın, Hadice hayatta iken bize gelir giderdi. Ahde vefa, dindendir.

 

Peygamber efendimiz, Hz. Hadice ile ilgili olarak buyurdu ki:

 

- Bana Hadice'yi cennette inciden bir sarayla müjdelemem emredildi. Orada ne gürültü, patırtı vardır, ne de yorgunluk ve meşakkat.

 

Hz. Hadice'nin babasının adı Hüveylid, annesininki Fâtıma'dır. Nesebi Peygamber efendimiz ile baba tarafından Kusay, anne tarafından Lüey sülâlesiyle birleşmektedir. Cahiliye devrinde lâkabı Tâhire idi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak milâdi 555 olabileceği bildirilmektedir.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RUKİYYE

 

(Peygamberimizin ikinci kızı)

 

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s) ilk evliliğini Hz. Hatice ile yapmıştı. İbrahim dışında diğer çocukların annesi Hz. Hatice idi. Kızların ilki Hz. Zeyneb, ikincisi de Hz. Rukiyye'dir.

 

Doğduğu zaman Rasûlüllah (a.s) otuz üç yaşında bulunuyordu. Hz. Rukiyye, Peygamber Efendimizin risâletinden önce Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile nişanlanmıştı. Ancak Hz. Peygamber, İslâm dinini tebliğe başlayınca ve Ebu Leheb hakkında:

 

تَبَّتْ يَدَا اَبى لَهَبٍ وَتَبَّ  () مَا اَغْنى عَنْهُ مَالُهُ وَمَاكَسَبَ () سَيَصْلى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ () وَامْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ () فى جيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ ()

 

"Ebu Leheb'in elleri kurusun, zaten o helak oldu. Onu malı ve kazandığı şey kurtaramadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hammalı olarak. Boynunda da bükülmüş bir ip olacaktır."[7]

 

Tebbet süresi nâzil olunca, Utbe'nin annesi Ümmü Cemil:

 

"Muhammed bizi hicvetti" diyerek, oğlunu Rukiyye'yi boşaması için kışkırtmaya başladı.

 

Babası Ebu Leheb de oğlunu yanına çağırarak:

 

-"Oğlum! Muhammed'in kızından ayrılmayacak olursan, ben senden ayrılırım" dedi.

 

Utbe, annesi ve babasının teşvikiyle Rukiyye'yi zifaf vuku bulmadan önce boşadı. Hz. Peygamber (a.s) bunun akabinde kızını Hz. Osman (r.a) ile evlendirdi. Bu evlilik Hz. Muhammed (a.s)'ın peygamberliğinden sonra gerçekleşmiştir.

 

Hz. Rukiyye, Hz. Osman (r.a) ile evlendikten sonra birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kafile içinde yer almıştı. Hz. Muhammed (a.s), uzun süre kızı Rukiyye'den bir haber alamamış, nihayet bir kadın gelerek, onu kocası ile birlikte gördüğünü söylemişti. Bunun üzerine Rasûlüllah (a.s):

 

"Osman, Hz. İbrahim ile Hz. Lût'tan sonra karısı ile birlikte hicret eden ilk adamdır" buyurmuştu.

 

Hz. Rukiyye, Habeşistan'da bulunduğu sırada Abdullah adında bir çocuk doğurmuştu.

 

Hz. Rukiyye'nin bu ilk ve tek çocuğu, rivâyete göre altı yaşında vefat etmiştir.

 

Hz. Rukiyye, yine eşiyle birlikte Habeşistan'dan Mekke'ye dönmüş ve oradan da Medine'ye hicret etmişti.

 

Bedir savaşından kısa bir süre önce Hz. Rukiyye rahatsızlanmış, bu yüzden Hz. Peygamber (a.s) Hz. Osman (r.a)'a savaşa gitmemesi konusunda izin vererek hanımının yanında kalmasını istemişti.

 

Bedir savaşının zafer haberini Zeyd b. Hârise'nin Medine'ye ulaştırdığı gün, Hz. Rukiyye ruhunu Allah'a teslim etmişti. Rasûlüllah (a.s) da Bedir savaşı yüzünden, çok sevdiği kızının cenazesinde bulunamamıştı.

 

Hz. Osman (r.a)'a iki nur sahibi anlamına gelen "Zünnüreyn" lakabının verilmesi, Hz. Peygamber (a.s)'ın kızları Hz. Rukiyye'nin vefatından sonra Ümmü Gülsüm ile evlenmesi sebebiyledir.

 

H. 2/M. 624 yılında vefat eden Hz. Rukiyye'nin cenazesini Ümmü Eymen yıkadı. Kocası Hz. Osman (r.a) da eşinin cenaze namazını kıldırdı. Sonra da Medine'de Mescid-i Nebî'nin yanındaki el-Baki' mezarlığında toprağa verildi.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAFİYYE binti ABDÜLMUTTALİB

 

(Peygamberimizin halası)

 

 

Resulullah efendimizin halası olan Hz. Safiyye, oğlu Zübeyr ile birlikte müslüman oldu. Oğlu Zübeyr ile birlikte hicret etti. Peygamber efendimize eziyet eden, kardeşi Ebu Leheb’e dedi ki:

 

- Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve Onun dinini yardımsız, hor, hakîr bırakmak, sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan bilginler, Abdülmuttalib’in soyundan bir Peygamberin çıkacağını bildiriyorlar. İşte, o peygamber, budur!

 

Böyle söyleyerek Ebu Leheb’i de islâma davet etmiş, fakat o kabul etmemiştir.

 

Savaşların çoğuna iştirak etti

 

Hz. Safiyye’nin annesi Hâle ile Resul-i ekremin annesi Amine Hatun kardeş idiler. Bu suretle, Peygamberimiz ile, hem ana, hem de baba tarafindan çok yakın akraba olurlardı.

 

Hz. Safiyye gazaların çoğuna iştirak etmişti. Gayet cesur idi. Uhud gazasına kati şöyle olmuştu: Resul-i ekrem efendimiz, Uhud savaşına gittikleri zaman, kadınlar da Hz. Hassan bin Sabit’in köşkünde bulunuyorlardı. Erkek olarak sadece Hassan vardı. O da yaşlı ve zayıf idi. Yahudîler bunu fırsat bilip saldırmak istiyorlardı. İçlerinden birisi köşkün dibine kadar sokulup, olup bitenleri dinlemek istedi. Hz. Safiyye bunu gördü ve bağırdı:

 

- Hassan, şu yahudînin yanına in, onu öldür!

 

Hz. Hassan dedi ki:

 

- Ben onunla savaşacak hâlde olsaydım, şimdi herhalde Resulullahın yanında olurdum.

 

Hz. Hassan, hastalık geçirdiginden kılıç sallayamıyordu. Hz. Safiyye bunun üzerine, bir çadır direğini kaptı ve aşağı indi. Yahudînin kaçmaması için kapıyı yavaş yavaş araladı. Birden çadır direğini yahudînin başına indirdi. Yahudî, yediği darbe sonucu bir daha kalkamadı ve öldü.

 

Bundan sonra Safiyye eline bir kılıç alarak Uhud’un yolunu tuttu. Elindeki kılıcı ile önüne gelene saldırıyor, bir yandan da müslümanları harbe teşvik ederek, “Siz nasıl insanlarsınız, Resulullahı bırakıp da nereye gideceksiniz” diyordu.

 

Cesedini görmesin

 

Peygamber efendimiz onun vaziyetini görünce, oğlu Hz Zübeyr’i çağırdı ve buyurdu ki:

 

- Annen Safiyye, kardeşi Hamza’nın cesedini görmesin. Çünkü cesedin durumu çok kötü idi. Kardeşinin cesedini böyle görse, herhalde aklını kaçırır.

 

Hz. Zübeyr de bu emir üzerine annesinin yanına sokularak dedi ki:

 

- Anneciğim, Resulullah efendimiz senin geri çekilmeni buyuruyor.

 

- Nasıl? Geri mi dönecekmişim? Kardeşimin cesedinin nasıl olduğunu biliyorum. Bunun intikamını alacağım. Allahü teâlâ bilir ki, ben böyle yapılmasından hiç hoşlanmam. Fakat sabredeceğim. Ama bir gün bunların karşılığını da göreceğim.

 

Hz. Zübeyr, durumu Resulullaha arz etti. Resulullah efendimiz de halasının metanetini duyunca, cesedin yanına gelmesine izin verdi. Cesedin parça parça olduğunu gördü. Kendisine hakim oldu. Yalnız “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Ellerini açıp duâ etti ve oradan ayrıldı.

 

Hz. Safiyye Hendek gazvesinde de Hassan bin Sabit’in köşkünde, içeriyi dinlemek isteyen bir yahudîyi öldürmüştür.

 

Böylece Hz. Safiyye, gerek Uhud’da, gerekse Hendek savaşında birer düşman öldürmesiyle, eshabın takdirine mazhar olmuştur.

 

Orduları idare edecektir

 

Hz. Safiyye, Hz. Ömer halife iken, miladi 640 yılında, 73 yaşında iken vefat etti. Bakî kabristanında Mugire bin Sube’nin kabri yanına defnedildi.

 

Hz. Safiyye disiplinli bir anneydi. Bazen oğlu Zübeyr’e sert davrandığı olurdu. “Niçin böyle yapıyorsun” diyenlere şöyle cevap vermişti:

 

- Ben onun iyi yetişmesi için böyle yapıyorum. Çünkü o, ileride orduları idare edecektir.

 

Gerçekten de Hz. Zübeyr büyük bir İslâm fedaisi oldu.

 

Hz. Safiyye cahiliyye devrinde Hâris bin Harb ile evlenmişti. Hâris’ten bir oğlu oldu.

 

Hâris öldükten sonra Hz. Zübeyr’in babası Avvam bin Hüveylid ile evlendi. Bundan da üç çocuğu oldu. Bunlar Hz. Zübeyr, Saib ve Abdülkâbe’dir.

 

Sen bizim ümidimizdin

 

Hz. Safiyye, cesaret ve secaati ile nesillere örnek olacak şekildeydi. Gayet fasih ve beliğ mersiyeler yazardı.

 

Hz. Safiyye, Arap edebiyatında, şiir ve mersiye söylemekte çok ileri idi. Hamasî şiirleri de meşhurdu. Bir tanesinde şöyle demiştir:

 

Benden Kureyş’e haber salın ve deyin ki: “Ne hakla bize tahakküm etmeye kalkarsınız?

 

Bizim büyüklüğümüz sizden eksik mi? Şunu iyi biliyorsunuz ki; bizim eski bir şerefimiz ve önce gelme hakkımız vardır.

 

Bizim için zulüm ateşi yakılmamıştır. Verdiğimiz sözü bozduğumuzun alameti hiç belirtilmemiştir. Bütün hayır ve fazilet bizdedir.” Babası Abdülmuttalib’in vefatında, Hz. Hamza’nın şehit edildiğinde ve Resul-i ekremin vefatlarında yazdıkları mersiyeler meşhurdur.

 

Resullullah efendimizin vefatındaki mersiyesinde demiştir ki:

 

 

Ya Resulallah! Sen bizim ümidimizdin,

Sen bize hep iyilik edenimizdin.

 

 

Sen, değildin hiç, haksızlık edenlerden,

Sen, şefkat sahibi ve yol gösterenlerden.

 

 

Ve dahî anlatılmayan ilim deryası,

Bugün ağlayanların, senin içindir feryadı.

 

 

Senin yoluna hep ecdadım feda olsun!

Malım, canım, bütün varlığım feda olsun!

 

 

Ah! Şimdi aramızda sağ olsaydınız,

Ne kadar mesrur olurduk kalsaydınız.

 

 

Hak teâlânın hükmü bu, ya sabır diyoruz,

Bilmem ki ne yapsak, hep figan ediyoruz.

 

 

Allahın selamı, sana olsun ya Resulallah!

Adın Cennetine girip kalasın ya Resulallah!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVDE binti ZEM’A

 

(Peygamberimizin hanımlarından)

 

 

Hz. Sevde, amcasının oğlu Sekran bin Amir ile ilk evliliğini yapmıştı. İslâmiyetin geldiği ilk yıllarda; kocası Sekran ile iman ederek müslüman oldular. Bu sırada Mekkeli müşriklerin müslümanlara yaptıkları, akıllara durgunluk verecek eza ve cefalar dayanılmaz hâlde idi. Bunun üzerine Peygamberimiz müslümanların Habeşistan'a hicretine izin vermişlerdi.

 

Hz. Sevde; kocası Sekran ile birlikte Habeşistan'a hicret etti. Daha sonra Habeşistan'dan Mekke'ye döndüler. Hz. Sekran Mekke'ye dönüşünden kısa bir müddet sonra vefat etti.

 

Öleceğime işarettir

 

Hz. Sevde, kocası Hz. Sekran'ın vefatından önce şöyle bir rüya görmüştü: Rüyada Peygamberimiz mübarek ellerini Sevde'nin omuzuna koymuşlardı. Hz. Sevde de gördüğü bu rüyasını, kocası Hz. Sekran'a anlatmıştı. Rüyayı dinleyen Sekran dedi ki:

 

- Ey Sevde, sen gerçekten böyle bir rüya gördünse, bu benim mutlaka öleceğime, senin de Peygamber efendimizle evleneceğine bir işarettir.

 

Hz. Sevde birkaç gün sonra başka bir rüya daha gördü. Rüyasında, kendisini bir yastığa yaslanmış, gökyüzünden inen Ay da, başının etrafında dönmüştü.

 

Hz. Sevde; gördüğü bu güzel rüyasını da kocası Hz. Sekran'a anlattı. Sekran bu rüyayı da dinledi ve şöyle dedi:

 

- Ey Sevde! Bil ki, artık benim ölümüm yaklaşmıştır. Ben öyle inanıyorum ki; benim ölümümden sonra mutlaka evleneceksin.

 

Gerçekten de Hz. Sekran bu rüyadan birkaç gün sonra vefat etti.

 

Hz. Sevde, kocası Hz. Sekran'ın vefatında 50 yaşlarında idi. Onun imanındaki sadakatı, bütün zorluklara rağmen İslâm dininden dönmemesi, bu yolda başını ortaya koyması, Peygamberimiz üzerinde çok derin bir tesir bırakmıştı.

 

Hz. Sevde, kocasının vefatı ile çok üzüldü, sanki kolu kanadı kırılmış gibiydi. Hiçbir sahabînin üzülmesine ve kalbinin kırılmasına dayanamayan Peygamberimiz, yaşlı ve dul olan Hz. Sevde'ye evlilik teklif etti. O ise bunu sevinerek kabul etti. Böylece üzüntüsü ve kederi gitmiş, onun yerine yaratılmışların en şereflisine eş olma saadeti gelmişti.

 

Evliliklerim izinle olmuştur

 

Peygamber efendimiz evlenmelerinin hepsini; Allahü teâlânın emri ile yapmıştır. Bunlar dinî, siyasî veya merhamet ve ihsan ederek yapılan evlenmelerdir. Nitekim Hz. Sevde ile olan evlenme de böyledir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

 

(Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrail'in Allahü teâlâdan getirdiği izinle olmuştur.)

 

Hz. Sevde iman edip müslüman olduğu zaman, babası Zem'a ile kardeşi Abdullah henüz İslâm Dinini kabul etmemişlerdi. Onun İslâmiyetten aldığı güzel ahlâkı, edebi ve terbiyesi; çevresi üzerinde çok büyük tesir yapmıştı. Onlara devamlı hareket ve sözleriyle İslâmiyetin üstünlük ve büyüklüğünü anlatırdı.

 

Hz. Sevde'nin, Peygamberimiz ile evlenmesini duyan kardeşi Abdullah bin Zem'a çok üzüldü. Saçını başını yolmaya başladı. Eline yüzüne üzüntüsünden toprak serpmişti. Daha sonra bu yaptıklarından pişman olduğunu şöyle anlatmıştır:

 

“Kardeşim Sevde'nin Resulullaha nikahlandığını duyunca, saçımı yolduğum, başım ve yüzüme topraklar serptiğim zamanki kadar, gülünç ve aşağı duruma düştüğümü hiç hatırlamıyorum.”

 

Hepsi iman etti

 

Hz. Sevde'nin iman bütünlüğü, çevresinde bulunan kardeşlerine ve yeğenlerine çok tesir etmişti. Onların müslüman olmasına sebep olarak, onları, İslâmiyeti ilk kabul edenler safına sokmuştu. Yakınlarının hepsi Peygamberimizin Medine'ye hicretinden önce iman ederek müslüman olmuşlardı.

 

Hz. Sevde, Peygamberimize karşı çok itaatkâr idi. Ona karşı edep ve terbiyesinde hiç kusur etmez, emirlerini titizlikle yerine getirirdi. Her yerde Onunla beraber olmayı ve Ona hizmetle şereflenmeyi canla başla isterdi. Çok şakacı ve latifeyi severdi. Birçok kere Peygamberimizi şakalarıyla sevindirmiş ve duâsını almıştır.

 

Hz. Sevde de, Peygamberimiz ile birlikte, diğer hanımları gibi, sırası geldiğinde savaşlara iştirak ederdi. Uhud savaşına katılarak, oradaki birçok müslümanın yarasını sarmış, onlara su taşıyarak çok büyük hizmetler etmişti.

 

Peygamberimizle son veda haccında bulunmuş, Onun vefatından sonra, bir daha hac ve umreye gitmemiştir.

 

Hz. Sevde, alçakgönüllülüğü, el açıklığı, bol sadaka dağıtmasıyla tanınırdı. Kendisine gelen bütün hediyeleri fakirlere verir, onların sevinmesinden çok zevk duyardı. Birgün Peygamber efendimizin hanımları huzura toplanarak sordular:

 

- Ya Resulallah, bizim içimizden hangimiz size en önce kavuşacak?

 

İlk kavuşacak olan

 

Bunun üzerine Peygamber efendimizin, “Vefatımdan sonra bana ilk kavuşacak olan, kolu uzun olanınızdır” buyurduğunu Hz. Sevde nakletmiştir.

 

Peygamberimizin vefatından sonra, hanımlarının içinde, en çok sadaka dağıtan ve cömert olan Hz. Zeyneb binti Cahş vefat etti. Peygamberimizin diğer hanımları ise, yukardaki hadis-i şerifin manasını ancak o zaman anlayabilmişlerdi.

 

Hz. Sevde'nin, Peygamberimizden naklettiği hadis-i şerifler dört-beş taneyi geçmemektedir.

 

Hz. Sevde'nin babası Zem'a, annesi de, Şemmus binti Kays'dır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Hz. Sevde'nin vefatı ise, Hz. Ömer'in halifeliğinin son yıllarına rastlamaktadır.

 

Resulullah efendimiz Hz. Hadice'nin vefatından sonra, önce Hz. Aişe'yi, sonra Sevde'yi nikâhladı. Hz. Sevde'yi Mekke'de, Hz. Aişe'yi ise Medine'de evine aldı. Hz. Sevde yaşlı olduğundan Medine'de sırasını Hz. Aişe'ye bağışladı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÜMEYYE binti HUBBAT

 

(İlk şehit hanım)

 

 

Hubbat’ın kızı olan Sümeyye (r.a), Mahzumoğullarından Ebu Huzeyfe bin Muğire’nin cariyesi idi. bu Huzeyfe,cariyesi sümeyyeyi ,Yemen’den kalkıp Mekke’ye gelmiş ve kendisine sığınmış bulunan Yasir ile evlendirmişti. Bu izdivaçtan Ammar (r.a) dünyaya geldi.

 

Yasir Sümeyye ve çocukları İslamiyet’i kabul etmişlerdi. Başta Mahzumoğulları olmak üzere, müşrikler kendilerine büyük işkence yapıyorlardı. Yasir, Mekkeli olmadığından ve kendisine arka çıkacak kimsesi bulunmadığından; Sümeyye de cariye olduğundan zalimlerin en feci işkencelerine maruz kalıyorlardı.

 

Fazla taşlık ve kayalık olduğu için, Mekke’nin en sıcak yeri olan Ramda semtinde, Müslüman olan kimsesizlere işkence ediliyordu. Müşrikler günün birinde Yasir’e, karısı Sümeyye’ye, oğulları Ammar ile Abdullah’a akla durgunluk verecek zulümler yapmaya başlamışlardı. O sırada, alemlere rahmet olan Efendimiz Ramda’ya gelmişti.Bu mezalimi görünce:

 

-Sabredin Ey Yasir Ailesi, mükafatınız Cennettir, buyurdu.

 

Yasir:

-"Zaman hep böyle mi devam edip gidecek" dedi.

 

Efendimiz:

-"Ya Allah, Yasir Ailesine rahmetini ve mağfiretini ihsan et, diye dua buyurdu."

 

Müslüman oldukları ve kimsesiz bulundukları için Hz. Sümeyye ve zevcine yapılan bu işkenceler devam edip gitmekteydi. Birgün azgın müşrik güruhu, kızdırılmış bir zırhı onun çıplak vücuduna giydirip sıcak kumlar üzerine yatırdılar vebu şekilde işkenceye devam ettiler. Müşrikler işkence yaparken Sümeyye’nin kalbindeki iman kevseri coşup taşıyor, u acılarakarşı, ebedi ve cavidani bir hayata nail kılınacak bir sabr-u tahammül gösteriyordu.

 

Kocası Yasir, bu işkencelere dayanamayarak can verince, Ebu Cehil’in amcası olan Ebu Huzeyfe; Sümeyye’nin işini de sana bırakıyorum,  dedi.

 

Yaşlı, zayıf ve yapılan işkenceler altında oldukça sarsılmış bulunan Sümeyye (r.a.) hayat arkadaşını ve teselli kaynağı kocasını da kaybedince daha fazla çökmüştü. Birgün Ebu Cehil, Sümeyye (r.a.)’a:

 

-“Sen Muhammed’e ancak cemaline aşık olduğun için iman ettin” diye çatmıştı.

 

Hz. Sümeyye, son gayretiyle ve imanın verdiği bir öfke ile Ebu Cehile hakaret etti. Duyduğu laflarla suratına tükürülmüşe dönen bu azgın dinsiz, elindeki mızrağı Sümeyye (r.a.)’ın ön tarafına yani avret mahalline saplayarak onu şehit etti.

 

İslamiyet uğrunda ilk şehit düşen kadın Sümeyye (r.a.)’dır. Erkekler arasında ise kocası Yasir (r.a.)’dır.

 

Rasul-ü Ekrem Efendimiz, cefalara karşı imanda sebat gösteren ve bu uğurda da hayatlarını fedadan çekinmeyen Yasir hanedanına şöyle dua buyurmuştu:

 

“Ya Allah, Yasir ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan eyle.”

 

Bedir harbi günü, Ebu Cehil’in canı cehennemi boylayınca Resulullah (a.s) Efendimiz, Ammar (r.a.)’a:

 

“Allah, annenin katilini katletti” buyurmuştu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ EYMEN

 

(Peygamberimizin dadısı)

 

 

Peygamber efendimiz, doğmadan önce babasını, altı yaşında da annesini kaybetmişti. Hem yetim, hem de öksüz olarak büyüdü. Fakat birçok kadın, bir anne şefkatiyle o yüce Peygamberi bağrına bastı. Ona annesizlik acısını hissettirmemek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler.

 

Ailenin yardımcısıydı

 

İşte bu kadınlardan birisi de Ümmü Eymen’di. Peygamberimizin ehl-i beytten saydığı ve "Annemden sonra annem" diyerek iltifat ettiği bu büyük İslâm kadınının asıl ismi, Bereke binti Salebe idi.

 

Uzun yıllardan beri Abdülmuttaliboğullarının hizmetlerini görüyordu. Peygamber efendimizin babası Abdullah’ın vefatından sonra da, aynı evde kaldı. Artık, hem Peygamberimizin annesi Amine’nin, hem de Peygamberimizin yardımcısıydı.

 

Resulullah efendimiz altı yaşına geldiğinde, Hz. Amine, yanına Ümmü Eymen’i de alarak Medine’ye gitti. Niyeti hem oradaki akrabalarını, hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Bir ay Medine’de kaldılar.

 

Ümmü Eymen Medine’deki bir hatırasını şöyle anlatır:

 

“Birgün yahudî âlimlerinden ikisi yanıma gelerek dediler ki:

 

- Bize Ahmed’i göster!

 

Ben de Resulullah efendimizi dışarı çıkardım. İyice incelediler ve dediler ki:

 

- Bu çocuk, ahir zaman peygamberi olacaktır. Burası da onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette büyük savaşlar olacaktır.”

 

Ümmü Eymen onların bu konuşmalarından sonra çok korkmuştu. Sevgili Peygamberimize bir zarar vermelerinden endişe duyuyordu.

 

Herhangi bir tehlikeye karşı onu korumak için, Peygamberimizin yanından ayrılmamaya gayret gösteriyordu.

 

Nihayet Mekke’ye hareket günü gelmişti. Ümmü Eymen buna çok sevindi. Artık yahudîlerin Resulullaha bir zarar veremeyeceklerini düşünüp rahatladı.

 

Bu üç kişilik kafile Medine’den ayrıldılar. Mekke’ye doğru yola koyuldular. Neşeli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı. Fakat biraz sonra beklemedikleri birşey oldu. Ebva denilen yerde, Hz. Amine birdenbire rahatsızlandı. Hz. Amine bu hastalıktan kurtulamayıp vefat edeceğini anlamıştı.

 

Cenab-ı Hak seni koruyacaktır!

 

Başucunda duran Peygamberimizin yüzüne baktı. Bir rüyasını hatırlayarak şöyle dedi:

 

- Şayet rüyada gördüklerim doğruysa, sen celal ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere, Peygamberliğin bildirilecektir. Sen, teslimiyeti, ceddin İbrahim’in dinini yerleştireceksin. Cenab-ı Hak seni devam edegelen putlardan, putperestlikten koruyacaktır.

 

Bundan sonra şu şiiri söyledi:

Her yaşayan ölür, eskir her yeni,

Her yaşlanan elbet, oluyor fani.

 

Ben de öleceğim, birgün elbette,

Lâkin kalacaktır, adım dillerde.

 

Çünkü senin gibi, hayırlı evlat,

Bıraktım geriye, ne büyük nimet.

 

Hz. Amine, Ebva denilen yerde hastalığının artması üzerine, ciğerparesini Ümmü Eymen’e emanet etti. Ona iyi bakması ricasında bulundu. Çok geçmeden de ruhunu teslim etti. O sırada otuz yaşında bulunuyordu. Peygamberimiz böylece, altı yaşında iken öksüz kalıyordu.

 

Cenab-ı Hak sevgili Resulüne, küçük yaşından beri her türlü acıyı tattırıyor ve onu kemâle erdiriyordu ki, ümmetine tam örnek olabilsin. Ona iman edenler, Peygamberlerinin çektiği sıkıntıyı hatırlayarak teselli bulsunlar, karşılaştıkları musibetlere sabretsinler.

 

Can da Onun, mal da...

 

Ümmü Eymen’in sırtına, artık ağır bir yük yüklenmişti. Ağlamak, hıçkırmak istiyor, fakat Peygamberimizin üzüleceğini düşünerek vazgeçiyordu. Kendini toparladı. Bundan sonra ona, annesinin yokluğunu hissettirmeyecekti. Bunun için de elinden gelen fedakârlığı göstermeye çalışacaktı. Öz evladıymış gibi mübarek yavruyu bağrına bastı. Sonra da onu şöyle teselli etti:

 

-Üzülme, ağlama! İlâhî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da. Hepsi bize emanet. O, emaneti nasıl vermişse, öyle alır.

 

Sevgili Peygamberimizin gözü yaşlıydı. Artık hem yetim, hem de öksüz kalmıştı. Babasının yüzünü hiç görmemişti. Bundan sonra annesinin de yüzünü göremeyecekti. Gözyaşları arasında dedi ki:

 

-Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum.

 

Fakat kendisini toparlamakta gecikmedi. Annesine karşı son vazifesini yerine getirmek istiyordu. Yaşından beklenmeyen bir olgunluk içerisinde dadısına şöyle dedi:

 

-Haydi! O, emaneti sahibine teslim etti. Biz de onun nâşını toprağa teslim edelim de, rahat etsin.

 

Biraz sonra annelerin en şereflisini, en bahtiyarını birlikte defnettiler. Artık Resulullahı Mekke’ye götürme vazifesi Ümmü Eymen’e kalmıştı. Peygamberimizi deveye bindirdi. Birlikte yola çıktılar. Beş günlük meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaştılar.

 

Dadısını unutmamıştı

 

Ümmü Eymen gözyaşları arasında Peygamberimizi, dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti. Fakat gerek dedesinin yanında bulunduğu sıralarda, gerekse onun vefatından sonra amcası Ebu Talib’in himayesinde iken, Peygamberimizin hizmetinde bulunmaktan geri durmadı. Bunu kendisi için büyük bir şeref saydı.

 

Aradan yıllar geçti. Peygamberimiz, kendisini bir anne şefkatiyle bağrına basan, ancak bir annenin yapabileceği kadar fedakârlık gösteren sevgili dadısını unutmamıştı. Ona her türlü maddî yardımda bulunuyor, bir evladın annesine duyabileceği saygı kadar hürmet gösteriyordu. Bu arada sevgili dadısının bir yuva kurmasını temin etti. Onu Ubeyd bin Zeyd ile evlendirdi. Bu evlilikten Eymen adlı bir oğlu oldu. Ve Ümmü Eymen diye tanındı.

 

Peygamber efendimiz Mekkelileri İslâmiyete davete başlayınca, çocukluğundan beri, Onun mühim bir şahsiyet olacağını tahmin eden Ümmü Eymen, hemen iman etti. Çünkü gerek doğumunda, gerekse doğumundan sonra birçok harika hâllerine şahit olmuştu. Bunun için tereddütsüz iman ederek Resulullahı sevindirdi.

 

O devirde müslüman olmak, akıl almaz işkenceleri peşinen kabul etmek demekti. Ümmü Eymen de bu acı işkencelerden hissesini aldı. Fakat imanından zerre kadar taviz vermedi. Çünkü bu yolda ölmeyi büyük bir şeref sayıyordu.

 

Tevekkül sahibiydi

 

İşkenceler tahammül edilemeyecek bir duruma geldiğinde, önce Habeşistan’a, sonra Medine’ye hicret etti. Böylece iki hicret sevabı birden aldı. Ümmü Eymen Mekke’de olduğu gibi Medine’de de Resulullahı bir an olsun yalnız bırakmadı. Hizmetinden geri durmadı.

 

Ümmü Eymen tevekkül sahibi bir hanımdı. En zor durumlarda bile cenab-ı Haktan ümidini kesmez, Ondan yardım beklerdi. Bu teslim ve tevekkülünün mükâfatını hemen görürdü.

 

Hicret ederken, Revha yakınlarında gecelemişti. Çok susamıştı. Yanında bir damla dahî su yoktu. Hiç telaşlanmadı. Çünkü kullarına karşı son derece merhametli olan Rabbinin, gördüğüne ve yardım edeceğine inancı sonsuzdu. Susuz ve bîtap düşmeyeceğinden emindi. Nitekim Cenab-ı Hakkın yardımı gelmekte gecikmedi.

 

Gökten beyaz bir urgana bağlanarak sarkıtılmış bir kova gördü. Cenab-ı Hakka hamd ve şükür ederek kalktı, kovanın yanına gitti. İçi tamamiyle, berrak ve buz gibi su ile doluydu. Kana kana içti. Tamamen susuzluğu geçti ve rahatladı.

 

Bu vakayı nakleden Ümmü Eymen şöyle der:

 

“Artık bundan sonra bir daha hiç susamadım.”

 

Ümmü Eymen çok cesur idi. Bazı savaşlara katılmıştı. Hatta birkaç kadınla birlikte Uhud’da yaralıları tedavi etti. Mücahidlere su dağıttı.

 

Niçin ağlıyorsun?

 

Ümmü Eymen, Peygamberimizi çok severdi. Hayatını Peygamberimize feda edebilecek bir imana sahipti. Resulullahı devamlı sevinçli görmek ister, onun üzülmesine hiç tahammül edemezdi. Resulullahla birlikte sevinir, onunla birlikte üzülürdü.

 

Birgün Peygamberimiz hasta bir çocuğu kucağına almıştı. Çocuk hastalığın tesiriyle inliyordu. Peygamberimiz şefkatinden ağladı. Resulullahın ağladığını gören Ümmü Eymen de ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz niçin ağladıklarını sordular. Ümmü Eymen de, Ona olan sevgisini şöyle ifade etti:

 

-Resulullah efendimiz ağlarken, ben nasıl olur da ağlamam?

 

Ümmü Eymen, oğlu Eymen’in Huneyn gazvesinde şehit olması üzerine çok sabır gösterdi. Şehit annesi olmaktan büyük bir memnuniyet duydu. Bunun gibi her türlü sıkıntılara büyük bir tevekkülle sabretti.

 

Ümmü Eymen, kocası Ubeyd bin Zeyd ile mesut bir hayat yaşıyordu. Kocası Ubeyd’in vefatından sonra, Peygamber efendimiz, kendisine annelik yapan, imanı uğrunda her türlü yokluk, çile ve ızdıraplara göğüs geren, hatta bunun için işkencelere maruz kalan fedakâr dadısını tek başına bırakmadı. Birgün eshabına hitaben buyurdu ki:

 

-Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen Ümm-i Eymen’le evlensin.

 

Böylece onun Cennetlik bir kadın olduğuna işaret ediyordu.

 

Zeyd ile evlendi

 

Ümmü Eymen Resulullahın kendisi hakkında bu sözünü duyunca, sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Öyle ya! Bir müslüman için, bundan daha büyük bir saadet düşünülebilir miydi?

 

Resulullahın davetine ilk icabet eden, evlatlığı Zeyd bin Hârise oldu. Hz. Zeyd, genç bir sahabîydi. Ümmü Eymen gibi yaşlı bir kadın ile evlenmeye, sırf Allahın Resulünü memnun edebilmek için talip olmuştu. Peygamberimizin rızasını dünyevî lezzete tercih etti. Bundan sonra Resulullah efendimiz bu büyük sahabîsi ile dadısını nikâhladı.

 

Babası gibi büyük bir sahabî olan, İslâm kumandanlarından Üsâme bin Zeyd, bu evlilikten dünyaya geldi.

 

Ümmü Eymen’in, Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Bazan latifede bulunarak onun gönlünü alırdı. Fakat Peygamber efendimiz latife yaparken bile doğru söyler, hakikati ifade buyururdu. Muhatabını incitmeden sevindirir, neşelendirirdi.

 

Ümmü Eymen bir defasında Resulullahın huzuruna girerek:

 

“Bana bir binek temin ediniz” diye ricada bulundu.

 

Resulullah efendimiz buyurdu ki:

 

- Seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim.

 

Ümmü Eymen Resulullahın nüktesini anlamadı. Bu sebeple dedi ki:

 

- Ey Allahın Resulü, yavrunun beni taşımaya gücü yetmez. Hem ben deve yavrusu istemiyorum ki...

 

Peygamberimiz sözünü tekrarlayarak buyurdu ki:

 

- Seni, ancak dişi bir devenin yavrusuna bindireceğim.

 

Böylece yüce Peygamberimiz şaka yaparken dahî hakikati beyan ediyordu. Her deve, dişi bir deveden doğması sebebiyle dişi devenin yavrusu değil miydi?

 

Vahyin kesilmesine ağlıyorum

 

Ümmü Eymen Peygamberimizin vefatında, yanında bulundu. Gözyaşlarını tutamıyordu. Kendisine dediler ki:

 

- Niçin bu kadar ağlıyorsun?

 

- Ben Resulullahtan ayrılacağımızı biliyordum. Bunun için ağlamıyorum. Ben vahyin kesilmesine ağlıyorum.

 

Bu büyük İslâm kadınına Peygamberimizden sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de layık olduğu hürmeti gösterdiler. Çünkü, Resulullahın değer verdiği kimseler, sahabîlerin yanında da kıymetliydi. Bu sebeple zaman zaman ziyaretine giderler, varsa ihtiyaçlarını görürlerdi. O da duâ ederdi.

 

Yaşı bir hayli ilerleyen Ümmü Eymen Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk yıllarında vefat etti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ FADL LÜBABE binti HARİS
 
(Hz. Abbas’ın hanımı)

 

 

Kadın sahabeler arasında Peygamberimiz (a.s)'ın yanında seçkin bir yeri olan Lübabe binti Haris (r.anha) mü'minlerin annesi, Hz. Meymune'nin (r.an­ha) ablası ve Rasülullah'ın amcası Hz. Abbas'ın zevcesidir. Ayrıca Hz. Hüseyin (r.a)'ın süt annesidir.

 

Diğer bir kızkardeşi Esma binti Umeys (r.anha), Rasülullah'ın amcasının oğlu Cafer b. Ebu Talib (r.a)'ın hanımıdır.

 

Öbür kızkardeşi Selma ise Peygamberimiz'in amcası seyyidüşşüheda Hz. Hamza'nın eşidir. Böylece akrabalık bakımından Rasul-i Ekrem ile çok taraflı bir bağlılığının olması dikkate şayan bir husustur. Hemşirelerinin sayısının 15 veya 16 olduğu­na dair bir rivayet vardır. Yukarıda ismi geçen dördünün şüphesiz mü'minlerden olduğu bir hadis-i şerifte tasrih edilmiştir.

 

Künyesi Ümmü Fadl olup lakabı Kübra'dır. Hz. Hatice (r.anha)'den sonra ilk iman eden hatundur. Hz. Abbas'tan altı erkek çocuk sahibidir. Oğlu İbni Abbas ve bazı zevat kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

 

Adının tarihe geçmesine vesile olan olay; Ebu Leheb'in ölmesine sebep olan başını yaralamasıdır. Ebu Rafi (r.a) hadiseyi şöyle anlatıyor: "Ben Hz. Abbas'ın kölesiydim. Hz. Abbas, hanımı Ümmü Fadl müslüman oldular. Ben de müslüman oldum. Hz. Ab­bas (r.a) müslümanlığını gizliyordu. Kendisi büyük servet sahibi idi ve serveti de, kavmine dağılmış vereside idi.

 

Ebu Leheb Bedir'e katılmamış yerine Âsi b. Hişam'ı göndermişti. Bedir hezimeti haberi Mekke'ye gelince:

 

“Ebu Leheb'i Allah (c.c) zelil ve perişan etti. Biz ise kendimizde kuvvet ve şeref bulduk.”

 

Ben zayıf bir adamdım. Zemzem odasında tahtadan su bardak­ları oyar ve yapardım. Ben orada oturup bardakları oyuyor ve yontuyordum.

 

Ümm-ül Fadl da yanımda oturuyordu. Bedir'den bize haber gelince, son derece sevindik. O sırada Ebu Leheb iki ayağını şerle sürüye­rek geldi ve odanın tahtası üzerine oturdu. Onun ar­kası, benim arkama düşüyordu. Halk:

 

"İşte, Ebu Süfyan b. Haris geldi!" deyinde Ebu Leheb:

 

"Onu tez bana getiriniz. Hayatıma yemin ederim ki, haber sendedir." dedi.

 

Ebu Süfyan:

 

“Vallahi biz o cemaatle karşılaşınca onlara arkalarımızı, omuzlarımızı teslim ettik. Onlar da bizi istedikleri gibi öldürdüler, istedikleri gibi esir ettiler. Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra halkı kınamam. Biz yerle gök arasında kıratlar üzerine binmiş ak benizli adamlarla karşılaştık ki, vallahi, onlara ne bir şey dayanabilir, ne de onlara birşey karşı durabilir." dedi.

 

Elimi odanın tahtasına vu­rarak:

 

"İşte, vallahi onlar Mekkelilerdir." dedim. Ebu Leheb, elini kaldırıp yüzüme şiddetli bir tokat indirdi. Ben de onun üzerine atıldım. Zayıf bir adam olduğum için, beni tutup yere vurdu. Üzerime çöküp dövmeye başladı, Ümm-ül Fadl odanın direklerinden birini alarak Ebu Leheb'e şiddetle vurdu. Başı fena halde yarıldı.

 

Ona:

 

"Demek sen, efendisinin yanında bulunmamasından onu zayıf gördün." dedi.

 

Ebu Leheb zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti. Vallahi o, yedi geceden başka yaşamadı. Allah onu Adese denilen Kara Hasba has­talığına uğratıp öldürdü."

 

Lübabe binti Haris (r.anha) kocası Hz. Abbas (r.a) ve çocukları ile birlikte hicri 8. yılda İslam ordu­su Mekke'yi fethetmek için yola çıkıp Cuhfe'ye geldiklerinde, Rasul-i Ekrem ile buluşarak Müslüman olduklarını açıkça ilan ettiler. Onların gelişlerine çok sevinen Rasülullah (a.s):

 

"Ben Peygamberlerin sonuncusu, siz de hicret edenlerin sonuncususunuz." buyurdu.

 

Hz. Abbas Mekke'ye geri döndü, ailesi ve yükleri­ni Medine'ye gönderdi.

 

Ümm-ü Fadl (r.anha) takva ve vera sahibi idi. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Sünnet'i seniyyenin daimi uygulayıcısı olmuştur. Veda Haccı'nda bulunmuş ve hacı olmuştur. Rasülullah (a.s) onu sık sık ziyaret eder, kendisine çok hürmet ve riayet gösterirdi. Evinde öğle uykusuna yatardı.

 

Lübabe (r.anha) rüyasında Rasüllullah'ın ailesinden olan bazı kimseler gördü.

 

Rasülullah'a anlattı. O da:

 

"Kızım Fatıma oğlan doğuracak. Oğlun Kussem ile emzireceksin." dedi.

 

Hz. Hüseyin doğdu ve onu emzirdi.

 

Rasülullah'ın imameti ile mescidde cemaate son kıldırdığı namaz Hz. Aişe (r.anha)'nın rivayetine göre öğle namazı oldu. Hane halkına imam olarak kıldırdı­ğı son namazı ise Hz. Lübabe'nin rivayetine göre ak­şam namazı olmuştur.

 

Hacc'da Rasülullah'ın oruçlu olup olmadığı merak edildi. Lübabe bir kadeh süt verdi, o içti. Oruçlu olmadığı anlaşıldı.

 

Hz. Lübabe, Hz. Osman'ın hilafeti yıllarında zevci Hz. Abbas'tan önce irtihal etti. Baki Kabristanı'na defnedildi, (r.anha)  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ HABİBE

 

(Peygamberimizin hanımlarından)

 

 

Ümmü Habîbe, ilk önce Resulullahın halasının oğlu Ubeydullah bin Cahş ile evlendi. Kocasıyla birlikte İslâmiyeti kabul eden ilk müslümanlardandır. Mekke’deki kâfirlerin, müslümanlara eziyet ve zararları dayanılmayacak bir dereceye geldiğinde, Habeşistan’a hicret ettiler.

 

Kızı Habîbe, Habeşistan’da doğdu. Kocası Ubeydullah bin Cahş, papazların propagandalarına aldanıp, fakirlikten kurtularak, dünya malına kavuşmak için mürted oldu. Dinini bıraktı.

 

Dünyaya değişmeyeceğini bildirdi

 

Ümmü Habîbe kocasının mürted olacağını rüyasında görmüştü. Rüyada, kocasının suratının gayet çirkinleşip, kapkara olduğunu gördü. O sabah rüyasını tabir etmek için düşünürken, kocası Hıristiyan olduğunu söyleyip, ona:

 

“Sen de hıristiyan ol” dedi.

 

Kocası dinini dünyaya değişince, Ümm-i Habîbe’yi de İslâmiyetten çıkıp, zengin olmaya zorladı. O, fakirliğe, ölüme razı olacağını, fakat Muhammed aleyhisselamın dinini ve sevgisini, bütün dünyaya değişmeyeceğini, bildirdi.

 

Ubeydullah bin Cahş, Ümmü Habîbe’yi boşayıp, sürünerek ölmesini bekledi. Fakat kendisi içki âlemlerine dalıp, az zaman sonra sarhoşken öldü.

 

Peygamber efendimiz, Ümmü Habîbe’nin dininin kuvvetini ve başına gelen acı hâli işitti. İman kuvvetine hayran kalıp, hâline çare aradı. Kendisi de, Ümmü Habîbe’nin babası ve Mekke kâfirlerinin başkumandanı olan Ebu Süfyan ile mücadele ediyordu.

 

Peygamber efendimiz, daha önce müslüman olan Habeşistan hükümdarı Necâsî’ye, hicretin yedinci senesinde mektup yazıp, Amr bin Ümeyye ile gönderdi.

 

 ـ وعن أم حبيبة رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّهَا كَانَتْ تَحْتَ عُبَيْدِ اللّهِ بنِ جَحْشٍ، فَمَاتَ بِأرْضِ الحَبَشَةِ فَزَوَّجَهَا النَّجَاشِيُّ رَحِمَهُ اللّهُ تَعَالى النَّبيَّ # وَأمْهَرَهَا عَنْهُ أرْبَعَةَ آَفِ دِرْهَمٍ وَبَعَثَ بِهَا إلَيْهِ مَعَ شُرَحْبِيلَ بنِ حَسَنَةَ وَكَتبَ بذلِكَ إلى رسُولِ اللّهِ  فَقَبِلَ[. أخرجه أبو داود والنسائي .

 

-Ümmü Habîbe (radıyallâhu anhâ)'nın anlattığına göre, Ubeydullah İbnu Cahş'ın nikahı altında idi. Ubeydullah Habeşistan'da vefat etti. Necâşi rahimehullah, onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a nikâhladı. Ve Resûlullah'a bedel, Ümmü Habîbe'ye dörtbin dirhem mehir verdi. Sonra onu, Aleyhissalâtu vesselâm'a Şürahbil İbnu Hasene ile birlikte gönderdi ve (mehir miktarını) Resûlullah'a mektupla bildirdi. Resûlullah  aynen kabul etti." [8]

 

Necâşî, Peygamberimizin mektubuna çok hürmet edip, hemen hazırlıklara başladı. Hizmetçisini gönderip, Resulullahın isteğini bildirdi. Ümmü Habîbe, Resulullahın nikâhına girmeyi kabul edince, Habeşistan hükümdarı iki gümüş gerdanlık, mücevherat, yüzükler ve bilezikler hediye etti.

 

Müslümanlar çok rahat etti

 

Daha sonra Necâşî, mühacir müslümanları sarayına davet etti ve Resulullah efendimiz ile Ümm-i Habîbe’nin nikâhını kıydı. Ümm-i Habîbe, imanının mükâfatına kavuşarak orada zengin ve rahat oldu. Necâşî sayesinde Habeşistan’daki müslümanlar da çok rahat etti, ferah yaşadı.

 

Ümmü Habîbe, cennette, kadınlar kocalarının yanında bulunacakları için, cennetin en yüksek derecesi ile de müjdelenmiş oldu ki, dünyanın bütün zevk ve nimetleri, bu müjde yanında pek küçük kalır.

 

Ümmü Habîbe’nin Resulullah efendimiz ile evlenmesi, babası Ebu Süfyan’ın kalbinin yumuşayıp, ileride müslüman olmasını hazırlayan sebeplerdendir.

 

Ümmü Habîbe, muhacirlerle Necâsî'nin temin ettiği gemiyle, Car limanına geldiler. Oradan da deveye binip, Medine'ye geldi. O sırada Peygamberimiz Hayber'de idi.

 

Ümmü Habîbe Peygamberimizi çok severdi. Mekkeli müşrikler, Hudeybiye antlaşmasını bozduktan sonra, endişeye kapılıp, anlaşmayı yenilemek istediler. Bu iş için o zaman henüz müslüman olmamış olan Ebu Süfyan'i Medine'ye gönderdiler. O da aracı olması için kızının yanına gitti.

 

Başını kucağına koymuştu

 

Ebu Süfyan, kızının odasına girip, Peygamberimizin her zaman oturduğu mindere oturmak üzere iken, Ümmü Habîbe:

 

“Sen bu mübarek yere oturmaya lâyık değilsin” diyerek oturmasına mâni oldu.

 

Ebu Süfyan, kızından bu sözleri işitince, onun dinine bağlılığına hayret etti. Ebu Süfyan daha sonra Mekke'nin fethinde müslüman oldu.

 

Birgün Resulullah efendimiz, Ümmü Habîbe'nin odasına geldi. O esnada Hz. Muaviye başını, kızkardeşi Ümmü Habîbe'nin kucağına koymuş, uyuyordu. Bu hâli görünce, hanımı Ümmü Habîbe'ye buyurdu ki:

 

-Ya Ümmü Habîbe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?

 

- Evet, ya Resulallah, kardeşimi çok seviyorum.

 

- Onu Allah ve Resulü de çok seviyor.

 

Hz. Ümmü Habîbe çok fazıl, kâmil birisiydi. Peygamberimizden pek çok hâdiseye şehadet edip, otuz hadis-i şerif rivayet etti. Hadis-i şeriflere çok dikkat ederdi. Bu hususta kendisine danışılırdı.

 

Abdestli pişirmek

 

Yeğeni Ebu Süfyan bin Said'e, abdestli bulunmayı tavsiye edip, şu hadis-i şerifi rivayet etti.

 

ـ حَدّثَنَا أبُو بَكْرِ بْنُ أبِي شَيْبَةَ. ثَنَا الْمُعَلَّى بْنُ مَنْصُورٍ. ح وَحَدّثَنَا عَبْدُاللّهِ بْنُ أحَمَدَ ابْنِ بَشِيرِ بْنِ ذَكْوَانَ الدِّمَشْقِيُّ. ثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُحَمّدٍ. قَاَ: ثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ حَمِيدٍ. ثَنَا الْعََءُ ابْنُ الْحَارِثِ، عَنْ مَكْحُولٍ، عَنْ عَنَبْسَةَ بْنِ أبِي سُفْيَانَ، عَنْ أُمِّ حَبِيبَةَ؛ قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ  يَقُولُ: »مَنْ مَسَّ فَرْجَهُ فَلْيَتَوَضَّأْ«.في الزوائد: في ا“سناد مقال. ففيه مكحول الدمشقىّ، وهو مدلّس، وقد رواه بالعنعنة فوجب ترك حديثه. سيما وقد قال البخاريّ وأبو زُرعة: إنه لم يسمع من عنبسة بن أبى سفيان. فا“سناد منقطع .

 

-Ümmü Habibe ve Ebu Eyyub (radıyallahu anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Fercine (cinsiyet uzvuna) dokunan abdest alsın" dediğini işitmişlerdir."[9]

 

ـ وعن أم حبيبة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: قالَ رَسُولُ اللّهِ : مَا مِنْ عَبْدٍ مسلم يُصلّى للّهِ كُلَّ يَوْم ثِنْتَىْ عَشْرَةَ رَكْعَةً مِنْ غَيْرِ الْفَرِيضَةِ إَّ بَنَى اللّهُ لَهُ بَيْتاً في الْجَنَّةِ قَالَتْ: فَمَا تَرَكْتُهَا مُنْذُ سَمِعْتُهَا مِنْ رَسُولِ اللّهِ .

 

-Ümmü Habibe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim hergün farzlar dışında on iki rekat (nafile) kılarsa Allah onun için cennette mutlaka bir ev inşa eder."Ümmü Habibe der ki: "Bunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğim günden beri bu namazları terketmedim." [10]

 

ـ عن حميد بن نافع قال: أخبرتني زينب أبي سلمة بهذه احاديث الثثة. قالت: ]دَخَلْتُ عَلى أُمِّ حَبِيبَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ  حِينَ تُوُفِّيَ أبُوهَا أبُو سُفْيَانَ ابْنُ حَرْبٍ فَدَعَتْ أُمُّ حَبِيبَةَ بِطِيبٍ فيهِ صُفْرَةٌ، َخَلُوقٌ أوْ غَيْرَهُ، فَدَهَنَتْ مِنْهُ جَارِيَةً ثُمَّ مَسَّتْ بِعَارِضَيْهَا. ثُمَّ قَالَتْ: وَاللّهِ مَالِي بِالطِّيبِ مَنْ حَاجَةٍ، غَيْرَ أنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ  يَقُولُ: َ يَحِلُّ مْرَأةٍ تُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ خرِ أنْ تَحِدَّ عَلى مَيِّتٍ فَوْقَ ثََثِ لَيَالٍ إَّ عَلى زَوْجٍ أرْبَعَةَ أشْهُرٍ وعَشْراً. قَالَتْ زَيْنَبُ: فَدَخَلْتُ عَلى زَيْنَبَ بنْتِ جَحْشٍ حِينَ تُوُفِّيَ أخُوهَا فَدَعَتْ بِطِيبٍ فَمَسَّتْ مِنْهُ. ثُمَّ قَالَتْ: أمَا وَاللّهِ مَالِي بِالطِّيبِ مِنْ حَاجَةٍ غَيْرِ أنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ  يَقُولُ: َ يَحِلُّ “مْرَأةٍ تُؤْمِنُ باللّهِ وَالْيَوْمِ خِرِ، وَذَكَرَتْ نَحْوَهُ. قَالَتْ رَيْنَبُ: وَسَمِعْتُ أُمِّي أُمِّ سَلَمَةَ تَقُولُ: جَاءَتِ امْرَأةٌ إلى النَّبِيِّ  فَقَالَتْ: إنَّ ابْنَتِي تَوَفِّي عَنْهَا زَوْجُهَا وَقَدِ اشْتَكَتْ عَيْنَهَا أفَنَكْحُلُهَا؟ فقَالَ  َ، مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً. كُلُّ ذلِكَ يَقُولُ َ. ثُمَّ قَالَ: إنَّمَا هِيَ أرْبَعَةُ أشْهُرٍ وَعَشْرٌ. وَقَدْ كَانَتْ إحْدَاكُنَّ فِي الْجَاهِلِيَّةِ تَرْمِي بِالْبَعْرِةِ عَلى رَأسِ الْحَوْلِ. قَالَتْ زَيْنَبُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها كَانَتِ الْمَرْأةُ إذَا تُوُفِّي زَوْجُهَا دَخَلَتْ حِفْشاً وَلَبِسَتْ شَرَّ ثِيَابِهَا وَلَمْ تَمَسَّ طِيباً حَتّى تَمُرَّ بِهَا سَنَةٌ. ثُمَّ تُؤْتى بِدَابَّةٍ، حِمَارٍ أوْ شَاةٍ أوْ طَيْرٍ،فَتَفْتَضُّ بِهِ، فَقَلَّمَا تَفْتَضُّ بشَىْءٍ إَّ مَاتَ. ثُمَّ تَخْرُجُ فَتُعْطى بَعْرَةً فَتَرْمِى بِهَا. ثُمَّ تُرَاجِعُ بَعْدُ مَا شَاءَتْ مِنْ طِيبٍ أوْ غَيْرِهِ.قَالَ مَالك: »تَفْتَضُّ« تَمْسَحْ بِهِ جلدهَا أخرجه الستة.»الحِفْشُ« بيت صَغِير قَصِير سُمِّيَ خفشاً لضيقه .

 

- Humeyd İbnu Nâfi' anlatıyor: "Bana Zeyneb Bintu Ebî Seleme şu üç hadisi haber verdi: Dedi ki: "Babası Ebu Süfyan İbnu Harb vefat edince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri Ümmü Habîbe'nin yanına girdim. (Ben yanında iken) Ümmü Habîbe içerisinde sarı renk bulunan bir sürünme maddesi (tîyb) getirtti, bu  halûk veya bir başkası idi. Ondan bir cariyeye sürdü, sonra da yanaklarına süründü. Sonra dedi ki: "Vallahi benim sürünüp süslenmeyi ihtiyacım yok. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir  kadına, bir ölü üzerine üç geceden fazla mâtem tutması helal olmaz. Fakat kocası müstesna, ona dört ay on gün mâtem tutar."Zeyneb dedi ki: "Kardeşi öldüğü zaman Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ)'nın yanına girdim. O da bir tîyb istedi ve ondan süründü. Sonra dedi ki: "Doğrusu, vallahi sürünmeye bir ihtiyacım yok. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir  kadına..." diye başlayan önceki hadisi aynen zikretti."Zeyneb (üçüncü rivayetinde) dedi ki: "Annem Ümmü Seleme'yi  işittim, diyordu ki: "Bir kadın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Kızımın kocası öldü. Gözünden de hasta, gözüne (ilaç niyetiyle) sürme çekebilir miyiz?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır!"  dedi. Kadın iki veya üç sefer aynı talebte bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm her seferinde "Hayır!" dedi ve sonuncuda ilave etti: "Onun mâtem müddeti dört ay on gündür. Cahiliye devrinde sizden biri, sene başına mayıs atardı."

 

[Ravi Humeyd der ki: "Zeyneb'e "Senenin başına mayıs atma"  nedir?"  diye sordum] Zeyneb (radıyallahu anhâ) dedi ki: "Kocası ölen bir kadın hıfş (denen hücre)'ına çekilir, en kötü  elbisesini giyer, üzerinden bir yıl geçmedikçe tîyb sürünmez (yıkanmaz, tırnak kesmez, hiçbir temizlik ameliyesinde bulunmaz, sonra bir yıl tamam olunca berbat bir manzara ile çıkar)dı. Sonra ona bir hayvan getirilirdi. Bu eşek  veya koyun veya bir kuş olabilirdi. Bu (hayvanı önüne sürmek suretiyle iddet halini) kırardı. İddetini kırmada  kullandığı hayvan hemen hemen ölürdü. Sonra (iddetten) çıkardı, kendisine mayıs verilirdi, o da bunu [önüne]  atardı. (Böylece evlenmeye helal olurdu.) İşte bundan sonra tîyb ve diğer (süslenme ve başka) şeylere müracaat ederdi."[11]

 

Hz. Ümmü Habîbe, kardeşi Hz. Muaviye'nin hilafeti zamanında hastalandı. Hasta yatağında Hz. Aişe'yi çağırtıp dedi ki:

 

- Benimle senin ve diğerlerinin arasında münasebetler vardı. Eğer her ne suretle olursa olsun, aramızda hataen bir şey geçmiş ise, senden affetmeni isterim. Affeyle ve hayır duâ ile yâd edip, benim için mağfiret talep et.

 

Hz. Aişe bu söz üzerine duâ edip buyurdu ki:

 

- Sen beni memnun etmişsin. Hak teâlâ da seni memnun kılsın.

 

Medine-i münevverede miladi 664 senesinde yetmişüç yaşında vefat etti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ HANİ

 

(Hz. Ali’nin kızkardeşi)

 

 

Peygamber efendimiz hicretten bir yıl önce Tâif’e gidip, Tâif halkına bir ay nasîhat edip, onları îman etmeye dâvet etmişti. Tâif halkından hiç kimsenin îman etmemesi ve işkence yapmaları üzerine Mekke’ye dönmüştü.

 

Misâfir geldim

 

Çok üzgündü ve her taraf düşman doluydu. Bir gece Mekke’de Ümmü Hânî’nin Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümmü Hânî, o zaman îman etmemişti. Peygamber efendimiz kapısını çaldı. İçeriden Ümmü Hânî’nin sesi duyuldu:

 

- Kimdir o?

 

- Amcanın oğlu Muhammed’im, kabûl edersen, misâfir geldim.

 

- Senin gibi doğru sözlü, emin, asil, şerefli misâfire can fedâ olsun. Yalnız, teşrif edeceğinizi önceden bildirseydiniz bir şeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek bir şeyim yok.

 

-Yiyecek, içecek istemem. Hiçbiri gözümde yok. Rabbime ibâdet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir.

 

Ümmü Hânî, Resûlullahı içeri alıp, bir hasır, bir leğen, ibrik verdi. Gelen misâfire ikrâm etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misâfire zarar gelmesi, ev sahibi için büyük yüzkarası olurdu.

 

Ümmü Hânî düşündü ki:

 

“Amcasının oğlunun Mekke’de düşmanları çok, hatta öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar onu gözeteyim” dedi.

 

Babasının kılıcını alıp, evin etrafinda dolaşmaya başladı.

 

Resûlullah efendimiz, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, yalvarmaya, af dilemeye, kulların îmana gelmesi, saadete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç ve üzüntülüydü. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.

 

Sonra Cebrâil aleyhisselâm gelip, ayağının altından öperek uyandırdı. Bundan sonra Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem uyanıkken ruh ve bedeniyle Mîrâca çıkarıldı.

 

Ertesi sabah Peygamber efendimiz Ümmü Hânî’ye, gece mîrâca çıktığını anlattı. Ümmü Hânî dedi ki:

 

- Ey amcamın oğlu! Sakın bunu Kureyşlilere söyleme! Onlar seni yalanlarlar ve seni üzerler.

 

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

 

- Vallahi ben bunu onlara söyleyeceğim.

 

Îman etti

 

Ümmü Hânî, kocası Hübeyre bin Ebî Vehb’in müşrik olması sebebiyle, hicret sırasında îman etmemiş olarak Mekke’de kalmıştı. Bu durum Mekke’nin fethine kadar devam etti. Mekke’nin fethedildiği gün, kocası Necrân’a kaçtı.

 

Ümmü Hânî ise Kureyş kadınlarından on kişilik bir grupla Peygamberimizin yanına gelip, Müslüman oldu. Vefât tarihi kesin olarak bilinmemekte olup, Hz. Ali’den sonra vefât ettiği rivâyet edilmiştir.

 

Ebû Tâlib’in kızı ve Hz. Ali’nin kızkardeşi olan Ümmü Hânî’nin asıl adı Fatike idi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ HİRAM

 

(Hala sultan)

 

Ümmü Hiram, Enes bin Malik’in teyzesidir. Resulullahın da teyzeleri tarafından akrabasıdır. Cahiliyye devrinde Amr bin Kays ile evlendi. İman ile şereflenip, müslüman oldu. Kocası iman etmeyince, ayrıldılar. Ondan Kays ve Abdullah adında iki oğlu oldu. Müslüman olduktan sonra, ensarın büyüklerinden Ubade bin Samit ile evlendi. Bundan da Muhammed adında bir oğlu oldu.

 

Gazaya giderler

 

Ümmü Hiram’in Medine-i Münevveredeki evini, Resulullah efendimiz sık sık ziyaret ederdi. Ümmü Hiram da bundan çok memnun olur ve çok ikramda bulunup, hizmet etmekle şereflenirdi.

 

Yine Resulullah efendimiz evine teşrif etmiş ve istirahat için evinde uyumuştu. Bir müddet sonra Peygamber efendimiz gülümseyerek uyandılar. Bunun üzerine Ümmü Hiram sordu:

 

- Ya Resulallah! Niçin güldünüz?

 

- Ey Ümmü Hiram! Ümmetimden bir kısmını gemilere binmiş hâlde, kâfirlerle gazaya giderlerken gördüm.

 

- Ya Resulallah! Duâ et, ben de onlardan olayım!

 

Peygamberimiz de onun bu arzusunu geri çevirmeyip, kabul etti ve şöyle duâ buyurdular:

 

- Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle!

 

Resulullah efendimiz tekrar uyuyup, yine gülümseyerek uyandılar. Tekrar gülme sebebini sorunca, buyurdular ki:

 

- Bu defa da, ümmetimden bir kısmının, padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir kalabalık hâlinde gazaya gittiklerini gördüm.

 

Ümmü Hiram bu sefer de dedi ki:

 

- Ya Resulallah! Duâ et, ben de bir gazi olarak onların arasında bulunayım.

 

Bu sefer Peygamberimiz buyurdu ki:

 

- Hayır, sen öncekilerdensin.

 

Böylece onun deniz seferinde bulunacağını önceden haber vermiş oldu.

 

Ümmü Hiram, Resulullah efendimizin vefatından sonra, kocası Ubade bin Samit Şam’a gönderilen ilmî heyet içinde olduğundan, Humus’a yerleştiler.

 

Seksenaltı yaşında idi

 

Halife Hz. Osman’in izniyle, miladi 647 yılında Hz. Muaviye, Kıbrıs adasındaki insanların da saadete kavuşmaları, cehennemden kurtulmaları için bir deniz seferi düzenledi. Bu sefer, müslümanların ilk denız savaşıydı. Bu sefere gönüllü seçilen kimseler arasında eshab-ı kiramın ileri gelenleri de vardı. Bunlar arasında Hz. Ebu Zer, Hz. Ebüdderda, Hz. Ubade bin Samit ve hanımı Ümmü Hiram da vardı.

 

Hz. Muaviye, bu orduya Hz. Abdullah İbni Kays’ı kumandan tayin etti. Deniz yoluyla yolculuk başladı. Hz. Ümmü Hiram, seksenaltı yaşında olmasına rağmen, bu zahmetli yolculuğa katlanıyor, oradaki insanlara İslâmiyeti bildireceklerini, onların da kurtuluşa, saadete kavuşacaklarını düşünerek, teselli buluyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ GÜLSÜM

 

(Peygamberimizin  kızı)

 

 

Annesi, Hz. Hatice'dir. Hz. Fatıma'nın büyüğü ve küçüğü olduğu tarzında farklı rivâyetler vardır. İkinci görüşe göre Rasûlüllah'ın kulları arasında en küçüğünün Ümmü Gülsüm olması gerekirse de, Hz. Fâtıma'nın, Medine'de Bedir savaşından sonra Hz. Ali ile evlendiği düşünülürse, Ümmü Gülsüm'ün yaşça daha büyük olması gerekir. Zira Hz. Peygamber'e henüz peygamberlik gelmeden önce Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb'in oğlu Uteybe ile nişanlanmıştı.

 

İlk Müslümanlardan olan Ümmü Gülsüm, annesi Hatice ve kız kardeşleriyle birlikte Rasûl-i Ekrem'e biat vermişti.

 

Ebû Leheb, hakkında Tebbet Suresi nâzil olunca, oğluna, Hz. Peygamber'in kızını terketmesini söylemiş, o da bunun üzerine Ümmü Külsüm'ü izdivaç olmaksızın terketmişti.

 

Hicretten sonra Hz. Peygamber ev halkını Medine'ye getirdiğinde Ümmü Gülsüm de bunlar arasında intikal etmişti.

 

Hz. Osman'la evli bulunan ablası Rukiyye, Bedir savaşından dönüldüğü sırada vefat etmişti. Hz. Osman buna çok üzülmüştü.

 

Bir süre geçince Hz. Ömer, Hz. Osman'ı teselli için, şayet isterse kızı Hafsa'yı kendisine nikâhlayabileceğini hatırlatmışsa da, o böyle bir durumda bunun uygun olmayacağım ifade etmişti. Aslında, Ümmü Gülsüm'le evlenmeyi ümit ederek böyle söylediği belirtilir.

 

Aynı günlerde Hz. Peygamber'e giden Ömer, Osman'a Hafsa'yı nikâhlamaktan bahsettiğini, onun ise bundan kaçındığını belirtince Rasûl-i Ekrem:

 

"Sana Osman'dan daha hayırlı bir damat, Osman'a da senden daha hayırlı bir kayınbaba bulayım mı?" diyerek şöyle devam etmiş:

 

"Sen, kızın Hafsa'yı bana nikâhlarsın, ben de kızım Ümmü Külsüm'ü Osman'a nikâhlayayım! "

 

Yaklaşık o günlerde Hz. Peygamber, Hz. Osman'ın kendisiyle kayınbabalık-damatlık münasebetinin kesilmiş olacağı endişesi ile teessüre kapıldığım müşâhede edince, ona bu tür hısımlığın ölümle değil, ancak boşanma ile kesileceğini belirtmiş ve Ümmü Gülsüm'ü kendisine nikahlayacağı müjdesini vermişti.

 

Böylece Ümmü Gülsüm hicri 3 (m. 624) Rebiülevvelinde nişanlanmış, aynı yılın Cemaziyelâhirinde nikâhlanıp evlenmişti.

 

Hz. Osman'dan çocuğu dünyaya gelmeyen Ümmü Gülsüm (r.a) hicri 9 (m. 630) yılı Şaban ayında vefat etmiş, cenazesi Peygamber (a.s)'ın halası Safiyye, Esma bint Umeys ve Ümmü Atiyye tarafından yıkanıp kefenlenmiş ve cenaze namazı Hz. Peygamber tarafından kıldırılmış, sonra mezarlığa götürülerek Hz. Ali Fadl b. Abbas ve Üsame b. Zeyd'in de iştiraki ile Hz. Ebu Talha'nın kazdığı kabre indirilmiş ve toprak örtülerek defn işlemi tamamlanmıştır.

 

Ümmü Atıyye (r.a)'dan rivayete göre Hz. Peygamber vefat etmiş olan kızı Ümmü Gülsüm'ün gaslinden evvel yıkayıcılara su ve sidr ile üç, beş, hatta daha fazla yıkanmasını, en son yıkanışta ise kâfur veya bu çeşitten bir koku kullanılmasını tenbih etmiş, bu iş tamamlanıp kendisine haber verildiğinde Rasûl-i Ekrem (a.s) kendi izarlarından birini vererek kefen için kızına iç gömleği yapılmasını belirtmişti.[12]

 

Bu son anlatılan gasl işleminin Hz. Peygamber'in kızlarından Zeyneb'le ilgili olduğuna dair bir rivâyet de vardır. Bununla beraber Siyer-i Nebî araştırmalarıyla tanınan ilim adamlarından bazıları ile Ebû Davud, bunun, Ümmü Gülsüm ile ilgili olduğunu belirtmişlerdir. [13]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMM-Ü RUMAN

 

(Hz. Ebu Bekir'in hanımı)

 

 

Ümmü Ruman, Yemen'de, Abdullah bin el-Haris-i Ezdî ile nikahlandı. Peygamberimizin davetinden önce, Yemen'in Serat şehrinden Mekke'ye göç ettiler. Tufeyl adında oğlu, bundan oldu. Kocasının vefat etmesi üzerine, Hz. Ebu Bekir ile evlendi.

 

Bu evlilikten Hz. Aişe-i Sıddıka ve Abdurrahman adında iki çocuğu oldu. İslâm dini tebliğ edilmeye başlayınca, kocası Hz. Ebu Bekir ile beraber müslüman oldu.

 

Sana gizli değildir

 

Hicretten sonra Medine-i Münevvereye hicret ettiler. Kızı Hz. Aişe, burada Resulullah efendimiz ile evlendi. Peygamber efendimizin kayınvalidesi olmakla şereflendi.

 

Ümmü Ruman'in faziletleri çoktur. Peygamber efendimiz, onu cennetle müjdelemiş ve buyurmuştur ki:

 

(Her kimi, cennet hurilerinden birine bakmak sevindirirse, Ümm-i Ruman'a baksın!)

 

Yine hakkında mağfiret diledikten sonra buyurmuştur ki:

 

(İlâhî! Ümm-ü Ruman'ın, senin yolunda ve Resulünün uğrunda çektiği sıkıntılar sana gizli değildir.)

 

Ümm-ü Ruman, Resulullah efendimizi çok severdi. Kızı Hz. Aişe'nin, Resulullaha gelin olmasına pek taraftar olup, gerçekleşmesine de çok memnun oldu.

 

Çok iyilik ve ikram severdi. Hadis-i şerif ile övüldü.

 

Hicretin altıncı senesinde, müslümanların eshab-ı Soffaya yemek gönderdikleri bir sırada, Hz. Ebu Bekir, Eshab-ı Soffadan bazılarını eve gönderdi. Kendisi de Resulullah efendimizin yanında kaldı. Geç vakitte evine döndüğünde, Ümm-i Ruman sordu:

 

- Misafirleri gönderdin de, kendin nerede kaldın?

 

Hz. Ebu Bekir buyurdu ki:

 

- Yoksa onlara yemek yedirmedin mi?

 

- Abdurrahman ile yemek gönderdim. Ancak onlar, sen gelmedikçe yemek yemeyeceklerini söylemişler.

 

Sonra hazırlanan yemeği yemeye başladılar. Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman der ki:

 

- Yemin ederim ki, aldığımız her lokmanın altından yeni bir lokma çıkıyordu. Nihayet hepimiz doyduk, ancak yemek önceki gibi, aynen duruyordu.

 

Gönderdiğim gibi duruyor

 

Bu hâli gören Hz. Ebu Bekir sordu:

 

- ‘Bu nedir ey Ümmü Ruman’?

 

Ümmü Ruman dedi ki:

 

- Efendim, yediğiniz yemek gönderdiğim gibi aynen duruyor.

 

Bunun üzerine kalan yemeği Resulullah efendimize gönderdiler.

 

Ümmü Ruman'in ismi Zeynep, künyesi Ümmü Ruman olup, bununla meşhurdur.

 

Nesebi:

 

Ümmü Ruman Zeynep binti Amir Kinaniyye-i Firasiyye'dir. Kinane kabilesinin Benî Firas koluna mensuptur. Yemenlidir.

 

Ümm-ü Ruman miladi 630 senesinde, Medine-i Münevverede vefat etti. Resulullah efendimiz, cenaze namazını kıldırıp, defninde bulundu. Kabre bizzat Resulullah efendimiz indirdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜMMÜ SELEME

 

(Peygamberimizin Hanımlarından)

 

 

Asıl adının Remle olduğunu söyleyenler varsa da, doğrusu Hind'dir. Oğlu Seleme'den dolayı, Ümmü Seleme diye tanınmıştır. Babası, Ebû Ümeyye Süheyl b. Muğîre b. Abdillah b. Ömer b. Mahzum'dur. Cömertliğinden dolayı kendisine Zâdü'r-rekb (yolcu azığı) denirdi.

 

Annesi, Âtike bint Âmir b. Rabîa'dır. [14]

 

Ebû Seleme Abdullah b. Abdi'l Esed ile evliydi. Her ikisi, birlikte Habeşistan'a hicret ettiler. Orada, Zeyneb adında bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Daha sonra Seleme, Ömer ve Dürre adında çocukları doğdu. [15]

 

Habeşistan hicretiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilmiştir.

 

"Habeşistan'a vardığımızda komşuların en hayırlısı Necâşi'ye komşu olduk. Dinimizden yana güven içindeydik, eziyet edilmeksizin ve hoşlanmadığımız şeyler işitmeksizin, Âllah Teâlâ'ya ibadet ediyorduk. Bu durum Kureyş'e ulaşınca, bizleri geri getirmeleri için, iki yiğit adamlarını, çeşitli hediyelerle birlikte Necaşi'ye göndermeye karar verdiler. Bu hediyelerin en kıymetlisi, Mekke'nin meşhur derileri idi. Hediyeleri Abdullah b. Rabîa ve Amr Itinü'l-Âs'la gönderdiler. Bu arada kendilerine, nasıl davranmaları gerektiğini de iyice tembihlediler. Abdullah b. Rabîa ile Amr İbnü'l-Âs Habeşistan'a geldiklerinde, ilk önce patrikleri ziyaret ederek onlara hediyelerini takdim ettiler ve bizi iade etmesi için Necaşi'ye tavsiyede bulunmalarını istediler. Patrikler onların bu isteğini kabul etti. Ancak Abdullah ile Amr, Necaşi'yi bu konuda ikna edemediler. O bizi kendilerine teslim etmediği gibi, ülkesinde güven içinde yaşayıp dilediğimiz gibi ibadet etmemize izin verdi." [16]

 

Habeşistan'a hicret ederek, Necaşi'ye sığınmış olan Müslümanlar, Mekkeli müşriklerin Müslüman olduklarını haber alınca geri döndüler. Ümmü Seleme ve kocası Ebu Seleme'de geri dönenler arasındaydı. Ancak Mekke'ye vardıklarında durumun, eskisinden pek farklı olmadığını gördüler. [17]

 

Medine'ye hicret başladığı zaman ilk yola çıkanlar Ümme Seleme ve kocası Ebû Seleme'dir. Onların hicret olayı, Ümmü Seleme'nin ifadesiyle şöyle cereyan etmiştir:

 

Ebû Seleme, Medine'ye gitmek üzere hazırlıklarını tamamladı ve hanımı için bir deve hazırlayarak Ümmü Seleme'yi üzerine bindirdi. Oğlu Seleme'yi de annesinin kucağına verdi. Ancak Mekke'den çıkarlarken Ümme Seleme'nin akrabalarından, Muğîre b. Abdillahoğulları'ndan bazı adamlar onları gördüler ve Ümmü Seleme'nin kocasıyla gitmesine engel oldular. Bunun üzerine, Ebû Seleme'nin akrabaları da oğlu Seleme'yi zorla annesinden alıp götürdüler. Muğîreoğulları, buna karşılık Ümmü Seleme'yi götürüp kendi evlerinde hapsettiler.

 

Böylece, onu hem kocasından hem de oğlundan ayırmış oldular. Ümmü Seleme, her sabah çıkıp Abtah denilen yerde oturur, akşama kadar gözyaşı dökerdi. Bu hal yaklaşık bir yıl sürdü. Nihayet her iki tarafın akrabaları Ümmü Seleme'ye acıyarak oğlunu kendisine teslim ettiler ve kocasının yanına gitmesine izin verdiler. Ümmü Seleme, oğlunu yanına alarak bir deveye bindi ve tek başına yola çıktı. Yolda Abdu'ddaroğullarının kardeşi Osman b. Talha b. Ebî Talha'ya rastladı. Osman, kendisini Kuba köyüne kadar getirdi geriye döndü. [18]

 

Ümmü Seleme'nin kocası Ebû Seleme, Uhud Savaşında aldığı bir yara sonucu vefat etti.

 

ـ عن أمُّ سَلَمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا مَاتَ أبُو سَلَمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قُلْتُ: غَرِيبٌ، وَفِى أرْضِ غُرْبَةٍ، ‘بْكِيَنَّهُ بُكَاءً يُتَحَدَّثُ عَنْهُ، فَكَنْتُ قَدْ تَهَيَّأتُ لِلْبُكَاءِ إذْ أقْبَلَتِ امْرَأةٌ مِنَ الصَّعِيدِ تُرِيدُ أنْ تُسِْعِدَنِى. فَاسْتَقْبَلَهَا رَسُول اللّهِ  فَقَالَ: أتُرِيدِينَ أنْ تُدْخِلِي الشَّيْطَانَ بَيْتاً أخْرََجَهُ اللّهُ تَعالى مِنْهُ؟ فَكَفَفْتُ عَنِ الْبُكَاءِ فَلَمْ أبْكِ.

 

-Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ebu Seleme öldüğü zaman şöyle dedim: "Garip adam, diyar-ı gurbette öldü. Ben de onun için öyle bir ağlayacağım ki, herkes ondan bahsetsin."Tam ağlamak için hazırlanmıştım ki, saidden, bana yardım etmek isteyen bir kadın geldi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onunla karşılaştı ve kadına: "Sen, Allah Teala'nın tard ettiği şeytanı tekrar eve sokmak mı istiyorsun?" dediler. Bunun üzerine ben de ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım." [19]

 

Ümmü Seleme'ye iddet müddetini bitirdikten sonra Rasûlüllah (a.s) evlenme teklifinde bulundu.

 

ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنها قالت: ]لَمَّا انْقَضَتْ عِدَّتِي بَعَثَ الىَّ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه يَخْطِبُنِي فلََمْ أتَزَوَّجْهُ. فَبَعَثَ رَسُولُ اللّهِ  عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ يَخْطُبَهَا عَلَيْهِ، فَقَالَتْ: أخْبِرْ رَسُولَ اللّهِ  أنِّي امْرَأةٌ غَيْرَي، وَأنِّي مُصْبِيَةٌ، وَلَيْسَ أحَدٌ مِنْ أوْلِيَائِي شَاهِدٌ. فَذَكَرَ ذلِكَ لَهُ. فَقَالَ: اِرْجِعْ إلَيْهَا، فَقُلْ لَهَا: أمَّا غَيْرَتُكِ فسَأدْعُو اللّهَ أنْ يُذْهِبَهَا عَنْكِ، وَأمَّا صِبْيتُكِ فَسَتُكْفَيْنَ أمْرَهُمْ؛ وَأمَّا أوْلِيَاؤُكِ فَلَيْسَ أحَدٌ مِنْهُمْ شَاهِدٌ وََ غَائِبٌ يَكْرَهُ ذلِكَ. فَقَالَتْ ُبْنِهَا: يَا عُمَرُ! قُم فَزَوِّجْ رَسُولَ اللّهِ فَزَوَّجَهُ.

 

- Hz. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "İddetim  sona erince, Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) bana (bir elçi göndererek)  istetti ve evlenme teklif etti. Ben kabul etmedim. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i göndererek kendisi için Ümmü Seleme'yi istetti. Ümmü Seleme, Ömer'e: "Resulullah'a haber ver. Ben çok kızkanç bir kadınım ayrıca benim çok çocuğum var, bir de velilerimden hiçbiri burada hazır değil!" dedi. O da gidip Resulullah'a aktardı. Aleyhissalâtu vesselâm, Ömer'e: "Ona dön ve kendisine söyle ki: "Kızkançlığına gelince, senden onu gidermesi için Allah'a dua edeceğim. Çocuklarına gelince, onların himayesi de görülecektir. Velilerin meselesine gelince, onlardan hazır veya gaib hiç biri bu evliliği yadırgamayacak" buyurdular. Bunun üzerine Ümmü Seleme oğluna: "Ey Ömer! Kalk!  Resulullah'la beni nikahla" dedi. O da nikahladı."[20]

 

Ümmü Seleme'den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (a.s), başına bir musibet geldiği zaman:

 

"Âllah'ım! Başıma gelen bu musibetin sevabını ver bana onun ardında daha hayırlı bir bedel ihsan et" diye dua etmesini öğütlemiştir.

 

Kocası Ebû Seleme vefat edince; bu şekilde dua eder ve kendine:

 

"Rasûlüllah'ın arkadaşı Ebû Seleme gibisi nereden bulunur?" diye düşünürdü.

 

Bu sırada Rasûlüllah kendisine evlenme teklifinde bulunmuştur. [21]

 

Rasûlüllah, Ümmü Seleme ile evlendiği zaman mehir ve çeyiz olarak iki adet el- değirmeni, iki adet su testisi, içi hurma lifi ile doldurulmuş, yüzü deriden bir adet yastık, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir döşek ve bir çanak vermiştir. [22]

 

Ümmü Seleme, Rasûlüllah (a.s)'ın en son vefat eden hanımıdır, Hicretin 59. veya 61. yılında vefat etmiştir. Vefat ettiği zaman 84 yaşındaydı. Cenaze namazını, Ebû Hüreyre (r.a) Bakî Mezarlığında kıldırmış ve orada defnedilmiştir. Ömer ve Seleme adındaki oğulları ile Abdullah b. Abdillah b. Ümeyye ve Abdullah b. Vehb b. Zem'a tarafından kabre indirilmiştir. [23]

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZEYNEB

 

(Peygamberimizin kızlarından)

 

 

Peygamber (a.s)'ın ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğü olup, annesi

 

Hz. Hatice binti Huveylid b. Eslem'dir. Rasûlüllah'a nübüvvet gelmeden yaklaşık on yıl önce dünyaya gelmiştir. Bu sırada Peygamberimiz otuz yaşlarındaydı.

 

İbn Hişam, onun Rukiyye'den sonra dünyaya geldiğini, İbnü'l-Kelbî ise Kasım'dan önce doğduğunu söylemelerine karşı, ekseri kaynaklar; Hz. Zeyneb'in Kasım'dan sonra dünyaya geldiğini ve Rasûlüllah'ın kızlarının en büyüğü olduğunu kaydetmektedirler. [24]

 

Rasûlüllah (a.s)'ın, Hz. Hatice'den olan çocuklarının tümü, vahyin nüzulünden önce dünyaya gelmişlerdir. Erkeklerin hepsi, İslâm gelmeden önce vefat etmişler, kızları ise İslâm devrine yetişmiş, Rasûlüllah'a iman etmiş ve Medine'ye hicret etmişlerdir. [25]

 

Zeyneb büyüyüp evlenme çağına gelince, teyzesi Hâle bint Huveylid kendisini, oğlu Ebu'l-Âs b. er-Rebî'e istedi. Annesi Hz. Hatice, kız kardeşinin bu isteğini memnuniyetle kabul etti. Zira o sırada Ebu'l-Âs, gerek mal, gerek ticaret gerekse güvenilir olma bakımından Mekke'nin sayılı adamlarından biriydi ve Hz. Hatice, yeğenini çocukları kadar sevmekteydi. Rasûlüllah (a.s) de nübüvvetten önce gerçekleşen bu evliliğe muhalefet etmedi. [26]

 

Zeyneb'in, Ebû'l-Âs b. er-Rebî'den Mâme ve Ali adında iki çocuğu oldu. Ali, çocuk denecek yaşta vefat etti. Kızı Ümâme ise bilahere teyzesi Fâtıma'nın vefatından sonra Hz. Ali ile evlenmiştir. [27]

 

Hz. Muhammed (a.s)'e risâlet gelince, hanımı Hz. Hatice; başta Zeyneb olmak üzere dört kızı ile birlikte, derhal O'na iman ettiler. Zeyneb'in kocası Ebu'l-Âs ise iman etmemiş, uzun süre müşrik olarak kalmıştır.

 

İslâm, Zeyneb ile kocasının biri birlerinden ayrılmasını ön görüyordu:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ  اَللّهُ اَعْلَمُ بِايمَانِهِنَّ  فَاِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ اِلَى الْكُفَّارِ لَاهُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ  وَاتُوهُمْ مَا اَنْفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ اِذَا اتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ  وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسَْلُوا مَا اَنْفَقْتُمْ وَلْيَسَْلُوا مَا اَنْفَقُوا ذلِكُمْ حُكْمُ اللّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللّهُ عَليمٌ حَكيمٌ

 

"Ey imân etmi olanlar! Size imân etmi kadnlar, hicret etmi olarak geldikleri vakit onlar imtihan edin. Allah, onlarn imânlarna bihakkn âlimdir. Şimdisiz onlar mü'mineler bildiğiniz takdirde artk onlar kâfirlere geri döndürmeyiniz. Ne bunlar onlar için helâldir ve ne de onlar bunlar için helâl olurlar. Ve onlara infak etmi olduklar eyi verin ve kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadnlar ile evlenmekten dolay sizin için bir günah yoktur. Ve kâfirlerin ismetlerine yapmayn ve ne infak ettiniz ise isteyin, onlar da ne infak etmiler ise istesinler. İşte bu, Allah'n hükmüdür. Aranzda hükmeder ve Allah alîmdir, hakîmdir."[28]

 

Fakat Peygamberimiz Mekke'de iken, helal ve harama dair hükümleri uygulayabilme gücüne sahip değildi. Bu yüzden, İslâmiyeti kabul etmiş olan Zeyneb'i putperest kocasından ayıramamıştır. [29]

 

Rasûlüllah (a.s), insanları İslâm'a davet etmeye başlayınca Kureyş müşrikleri, hanımını boşaması için Ebu'l-Âs'a baskı yaptılar. Fakat o, hanımını çok sevdiği için:

 

"Allah'a yemin olsun ki, eşimden ayrılmam, onun yerine Kureyş'ten, başka bir kadının eşim olmasını da istemem" [30] dedi ve baskılara direndi.

 

Böylece Zeyneb, Müslüman olduğu halde, hicret edinceye kadar müşrik kocasıyla birlikte kaldı.

 

Kureyşliler, Bedir Savaşında müslümanlara yenilip Mekke'ye döndüklerinde, geride birçok esir bırakmışlardı. Ebû'l-Âs b. er-Rebî de esirler arasındaydı Ashab, Medine'ye döndüklerinde onu Rasûlüllah'a teslim ettiler. Mekkeliler esirlerini kurtarmak için fidye gönderdikleri vakit, Zeyneb de kocasını kurtarmak için bazı mallarla birlikte, annesi Hz. Hatice'nin kendisine düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı da göndermişti. (Rasûlüllah (a.s) bu gerdanlığı görünce son derece müteessir olmuş, ashâbına:

 

"Şayet esirini serbest bırakmayı ve malını da geri vermeyi uygun görürseniz bunu yapınız" buyurdu. Ashâbı da:

 

"Olur ya Rasûlüllah!" diyerek Ebû'l-Âs'ı serbest bıraktıkları gibi, Zeyneb'e ait tüm malları geri gönderdiler. [31]

 

Bir rivayete göre, Ebu'l-Âs serbest bırakılırken, Rasûlüllah, Zeyneb'in Medine'ye hicret etmesine izin vermesini şart koşmuştur. Başka rivayetlere göre ise Ebu'l-Âs, bu sözü kendiliğinden vermiştir.

 

Ebu'l-Âs Mekke'ye gidince, Rasûlüllah (a.s) Zeyneb'i getirmeleri için Zeyd b. Hârise ile Ensâr'dan birisini görevlendirdi ve onlara:

 

"Zeyneb yanınıza gelinceye kadar Ye'cec vadisinde bekleyin, sonra onu alıp bana getirin"dedi.

 

Onlar da söylenen yere gidip beklemeye başladılar. Ebu'l-Âs Mekke'ye varınca, Zeyneb'e hicret için izin verdi. O da hazırlığını yaparak kayınbiraderi Kinâne b. Er-Rebî'nin getirdiği deveye bindi ve birlikte yola çıktılar. Kureyşliler bunu haber alınca onları aramaya çıktılar. Nihayet Tuva denen yerde yetiştiler. Zeyneb'e ilk yetişen, Habbar b. el-. Esved b. el-Muttalib'dir. Habbâr, Zeyneb'i mızrağı ile dürterek yere düşürdü.

 

Bunun üzerine, kayınbiraderi Kinâne yere çöküp ok torbasını önüne serdi ve:

 

"Allah'a yemin ederim ki, bana kim yaklaşırsa ona ok atacağım" dedi, adamlar da geri çekildiler.

 

Biraz sonra Ebu Süfyan, Kureyş'in eşrafından bir grupla gelerek Kinâne'ye:

 

"Be adam! Ok atmayı kes de seninle konuşalım" dedi.

 

Kinâne, ok atmayı kesince gelip yanında durdu ve:

 

"Bu yaptığın doğru değildir, kadını alenen çıkardın. Onu götürürsen, insanlar başımıza gelen felaket (Bedir yenilgisi) dolayısıyla zelil olduğumuzu, gücümüzü kaybettiğimizi sanacaklar. Hayatıma yemin olsun ki, onu babasına gitmekten alıkoymaya ihtiyacımız yoktur, onu hapsederek intikam almayı da düşünmüyoruz. Sen onu geri getir, ta ki sesler kesilip, insanlar onu geri getirdiğimizi sansınlar. Bilahare gizlice götürüp onu babasına kavuşturursun" dedi.

 

Kinâne de öyle davrandı. Bir gece, onu çıkarıp Zeyd b. Harise ve arkadaşına teslim etti. Onlar da Zeyneb'i Rasûlüllah (a.s)'e getirdiler. [32]

 

Ebu'l-Âs Mekke'de, Zeyneb de Medine'de Rasûlüllah (a.s)'ın yanında bir kaç yıl bu şekilde kaldı. Mekke fethinden kısa bir süre önce Ebu'l-Âs, ticaret yapmak için Şam'a gidip kervanı ile dönerken, Peygamber'in gönderdiği bir seriyye ile karşılaştı. Malını bırakarak kaçmak zorunda kaldı. Seriyye, mallarla geri döndükten sonra, Ebu'l-Âs, karanlıktan istifade ile Medine'ye gelip Zeyneb'e iltica etti ve emân diledi, Zeyneb de ona emân verdi.

 

Rasûlüllah (a.s), sabah namazına tekbir getirip ashâb da O'na uyunca Zeyneb, kadınların bulunduğu sofadan yüksek sesle:

 

"Ey insanlar! Ebu'l-Âs b. er-Rebî'e emân verdim" diyerek onu himayesine aldığı bildirdi.

 

Hz. Peygamber selâm verdikten sonra ashâbına dönerek:

 

"Benim duyduğumu siz de duydunuz mu?" diye sordu.

 

"Evet" cevabını alınca.

 

“Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah â yemin ederim ki, sizin de duyduğunu işitinceye kadar bu olaydan haberim yoktu. Bilin ki, Müslümanların en zayıfı dahi emân verebilir" dedi. [33]

 

Başka bir rivayete göre Ebu'l-Âs, seriyye tarafından esir edilmiş, malları elinden alınmış ve müslüman olması karşılığında serbest bırakılacağı ve mallarının kendisine iade edileceği söylenmiş fakat kendisi bu teklifi reddetmiştir. [34]

 

Daha sonra Rasûlüllah ashabına:

 

"Bildiğiniz gibi bu adam bizdendir. Siz onun mallarını ele geçirmişsiniz. Eğer iyilik edip mallarını iade ederseniz memnun olurum. Kabul etmezseniz, şüphesiz bu, Allah'ın size helal kıldığı bir ganimettir, siz buna layıksınız"dedi.

 

Ashab da:

 

"Malları geri vereceğiz" deyip ona iade ettiler.

 

Ebu'l-Âs da Mekke'ye dönüp herkesin malını verdikten sonra kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. [35]

 

Ebu'l-Âs, müslüman olduktan sonra Medine'ye geldi. Böylece Rasûlüllah (a.s) uzun zamandan beri kocasından ayrı yaşayan kızı Zeyneb'i yeniden Ebu'l-Âs'a nikahladı.

 

İbn İshak, İbn Abbas'tan rivayetle, Hz. Peygamber'in, Zeyneb'i yeni bir mehir kesmeksizin ilk nikahla Ebu'l-Âs'a iade ettiğini nakleder. Başka rivayetlerde ise, eski mehre benzer bir mehir ve yeni nikahla eski kocasına iade ettiği söylenir. [36]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZEYNEB binti CAHŞ

 

(Peygamberimizin Hanımlarından)

 

 

Zeyneb binti Cahş b. Riâb b. Ya'mur b. Esed b. Hüzeyme. Rasûlüllah'ın aynı adı taşıyan iki hanımından biri. Zeyneb binti Cahş, anne tarafından Hz. Peygamberle akrabadır. Annesi, Hz. Peygamberin halası, Ümeyme binti Abdülmuttalib'tir.

 

Babası, Mekke'ye dışardan gelip yerleşmiştir. Mekke'de miladi 588 yılında doğmuş ve hicretin beşinci yılında Hz. Peygamberle evlenmiştir.[37]

 

Zeyneb binti Cahş, Hz. Peygamberin hanımları arasında hakkında İslâm düşmanları ve bilhassa Hıristiyanlar tarafından en fazla gürültü koparılanıdır. Onun, gerek ilk evliliği, gerekse ikinci evliliği farklı çevrelerce değişik şekillerde yorumlanmış ve daima gündemde kalmıştır.

 

Hz. Zeyneb'in Rasûlüllah ile olan evliliğini anlayabilmek için tarihî ve sosyolojik bazı gerçekleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde yanlış bir değerlendirme yapılmış olur. Gerçi bu anlayış, bütün tarihî olaylar için geçerlidir. Fakat burada daha bir önem kazanmaktadır. Zira eskiden beri yerleşmiş olan ve neredeyse bir din haline gelmiş bulunan âdetlerin kaldırılması söz konusu olmaktadır. Bu âdetleri ortadan kaldırmak toplum anlayışında farklı reaksiyonlara sebep olur.

 

İslâm'dan önceki Câhiliyye döneminde yaşayan güçlü örf ve geleneklerden biri de evlatlığın öz evlad gibi muamele görmesiydi. Hatta bu sebeple başlangıçta Zeyd b. Hârise'ye, "Zeyd b. Muhammed" deniyordu. Yani "Muhammed'in oğlu Zeyd".

 

Bu anlayışa göre hareket edildiği takdirde elbetteki öz evlad ile baba arasındaki hükümler neyi gerektiriyorsa evlatlık ile baba arasındaki hukuk da bunu gerektiriyordu. Bu cümleden olarak evlatlığın hanımı, öz oğlun hanımı gibi kabul ediliyordu. Köklü ve değişmez bir gelenek haline gelen başka bir anlayışa göre de üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir veya kölelerle evlenmemesiydi.

 

Bilindiği gibi Allah elçisinin en önemli tebliğ metotlarından biri de Allah tarafından gelen emir ve yasakları önce kendisinde uygulaması, şayet bunları kendi şahsında uygulama imkânı yoksa veya böyle bir imkân bulamamışsa, o emir ve yasakları en yakın akrabasında uygulaması idi. Zira o, insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kabul ediyordu. Ona göre, Allah korkusu ve takvadan başka hiç bir faktör insanlara ayrıcalık getirmemeliydi. Nitekim Kur'ân bu konuda;

 

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّهِ اَتْقيكُمْ

 

"Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır"[38] diyordu.

 

Buna göre Câhiliyye döneminden beri devam edip gelen imtiyazlı sınıf hakimiyeti ortadan kalkmalıydı. İslâm toplumu, eşitlik ve adalet üzerine kurulmalıydı. Bunun için de en hassas konulardan biri olan evlilikle bu iş gerçekleşmeliydi. Medine'ye hicret eden halasının kızı ve Abdullah b. Cahş'ın kız kardeşi olan Zeyneb, bu iş için bulunmaz bir fırsattı.

 

Zeyneb'in evliliğinden söı edildiği bir günde eski ve kötü âdetin kaldırılma zamanının geldiğine hüküm ederek Zeyneb'i evlatlığı Zeyd için istedi. Fakat ne Zeyneb ne de kardeşi Abdullah, soylu ve hür bir kadının azad da edilmiş olsa bir köle ile evlenme teklifini hoş karşılamadılar. İkisi de dayızadeleri olan Allah'ın elçisine böyle birinin kendileri için uygun olup olmayacağını sordular.

 

Onlara göre eşraftan birinin kızı azad edilmiş bir köle ile evlenemezdi. Zeyneb daha da ileri giderek kendisinin böyle biri ile evlenemeyeceğini söylüyordu.

 

Rasûlüllah, Zeyd'in İslâm'daki ve kendi yanındaki değerini onlara anlatıp onun ana ve baba tarafından da soylu bir kimse olduğunu söyledi. Ancak onlar, Allah elçisine olan derin sevgi ve muhabbetlerine ve ona itaat etme konusunda son derece titiz davranmalarına rağmen bu evliliğin gerçekleşmesini istemiyorlardı. Bunun üzerine:

 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبينًا

 

"Âllah ve Rasûlü bir işe karar verip hükmettiği zaman, mü'min bir erkekle, mü'min bir kadın için işlerinde muhayyerlik (seçme hakları) yoktur. Kim, Allah ve Rasûlüne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklık etmiş olur"[39] âyet-i kerimesi nâzil oldu.

 

Bunun üzerine Zeyneb, Allah ve Rasulünün emrine itaat etmek için Zeyd ile olan evliliğe razı oldu. Fakat bu evlilik pek iyi işleyen bir seyir takip etmedi. Bu sebeple ancak bir sene kadar devam etti. Bununla beraber, İslâm'ın yerleştirmek istediği eşitlik ve adalet anlayışı artık kök salmış ve örnek bulmuş oluyordu. Bununla beraber bu evlilik hayatı, ikisine de mutluluk getirmedi. [40]

 

Çünkü Zeyneb, dindar ve Allah'tan korkan bir kadın olmasına rağmen sülalesi, güzelliği ve asaleti ile iftihar ediyor, azadlı bir köle olan kocasına iğneleyici sözler söyleyip tepeden bakıyordu. O, akrabasının evine bir köle olarak giren bir azadlının nikahı altında bulunmayı bir türlü hazmedemiyordu. Bu sebeple de her fırsatta kocasının kalbini kırıyordu. Zeyd artık buna dayanamadı. Hz. Peygambere müracaatla karısını boşamak istediğini bildirdi.

 

Rasûlüllah, bu durumdan çok müteessir oldu. Çünkü evlenmelerini bizzat kendisi istemişti. Bu sebeple her defasında

 

وَاتَّقِ اللّهَ

 

“Âllah'tan kork, karını boşama"[41] diyordu.

 

Bununla beraber bu evlilik yürümedi ve Zeyd, karısını boşamak zorunda kaldı. Böylece Zeyneb binti Cahş serbest kalmış oldu.

 

Aradan bir süre geçtikten sonra bu defa sıra başka bir kötü âdedin kaldırılmasına gelmişti. Bu ise evlatlıkların hanımlarının öz evladın hanımı kabul edilip öz gelin muamelesine tabi tut

 

ulması idi. Bu sırada İslâm hukukî bakımından evlatlık müessesesini temelden değiştirmiş ve bir kişinin sadece öz babasına nisbet edilebileceğini ilkesini getirmişti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu anlamda şöyle denilmektedir:

 

اُدْعُوهُمْ لِابَائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّهِ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُوا ابَاءَ هُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِى الدّينِ وَمَوَاليكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فيمَااَخْطَاْتُمْ بِه وَلكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحيمًا

 

"Onları (evlatlıklarınızı) babalarının ismiyle çağırın. Bu, Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız o halde (onlar) din kardeşleriniz ve dostlarınızdır."[42]

 

Bunun üzerine Hz. Peygamberin evlatlığı olan Zeyd de, Zeyd b. Hârise diye çağırılmaya ve daha sonraki nesillerce de bu isimle anılmaya başlandı. [43] Zeyd, Hz. Peygamberin evlatlığı idi. Buna göre onun hanımı olan Zeyneb de Rasûlüllah'ın öz gelini değildi. Evlatlık müessesesinin Kur'ân'ın emri ile kaldırılmasından sonra bunun bir kalıntısı olan:

 

"Evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınmayacağı" anlayışının da kaldırılması gerekiyordu.

 

Uygulamadaki prensibe göre bu âdetin kaldırılmasında en uygun durumda olan ise bu defa Hz. Peygamberdi. Hz. Peygamber de bunu biliyordu. Ancak ortaya çıkacak fitne ve dedikodular onu korkutuyordu. Ama İslâm'ın getirdiği bu prensip, kesinlikle kendisi üzerinde uygulanacaktı. Nitekim bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilir:

 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذى اَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّهَ وَتُخْفى فى نَفْسِكَ مَا اللّهُ مُبْديهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللّهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشيهُ فَلَمَّا قَضى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنينَ حَرَجٌ فى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ اَمْرُ اللّهِ مَفْعُولًا

 

"Âllah'ın açığa çıkarıcı olduğu şeyi kalbinde gizliyordun. Ve halktan korkuyordun. Halbuki korkulmaya en ziyade layık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından alakasını kesince biz onu sana zevce (eş) yaptık ki, mü'minlere evlatlıklarının kendilerinden alakalarını kestikleri (boşadıkları) zevcelerini almakta bir müşkülat olmasın. Allah'ın emri yerine gelecektir."[44]

 

Enes (r.a)'ın bildirdiğine göre Zeyneb boşanıp iddeti bitince Rasûlüllah, Zeyd b. Hârise'ye gidip, Zeyneb'i kendisi için istemesini söylemiş. Başlangıçta Zeyd'e zor ve ağır gelen bu vazife, Zeyd tarafından yerine getirilmiştir. Fakat Zeyneb bu konuda Allah'ın emrini beklediğini söyledi. Bunun üzerine yukarıda temas edilen âyet-i kerime nâzil oldu.

 

Bir rivayete göre Zeyneb'in ilk adı "Berre" idi. Hz. Peygamber bundan böyle isminin Zeyneb olduğunu söyleyerek onun ismini değiştirir. Bundan sonra hep Zeyneb olarak anıldı. [45]

 

Kur'ân âyeti ile meydana gelen bu evlilik, Câhiliyye döneminin kötü bir âdetini daha ortadan kaldırmış oluyordu. Böylece Hz. Peygamber, hem Zeyneb'in hem de akrabalarının ilk arzuları doğrultusunda onunla nikahlandı.

 

Hz. Peygamber Zeyneb'le evlenince münafıklar dedikodu yapmaya başladılar. Onlar, işi o kadar ileriye götürdüler ki, "Muhammed oğlun karısının babaya haram olduğunu bildiği halde kendisi oğlunun hanımını nikahladı" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ el-Ahzab süresinin kırkıncı âyetini indirdi. Burada:

 

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلكِنْ رَسُولَ اللّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّنَ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليمًا

 

"Muhammed, erkeklerinizden birinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın rasûl ve peygamberlerin sonuncusudur"[46] denilmektedir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'in yapmak istediği ıslâh, İslâm'ın bu defa evlilik yasakları mevzuunda, evlad edinilmiş (evlatlık) ile öz evladı aynı gören âdet hakkında idi. Bir şahsın evlatlığından boşanan veya dul kalan kadını, ebedî olarak böyle bir baba ile evlenemiyordu. Bu âdet o kadar köklü bir şekilde yerleşmişti ki, müslümanlar arasında bile hiç kimse böyle bir evliliği düşünemezdi.

 

Gerçekten, bu kadar basit ve bazı reformların yapılmasına yönelik olan bu izdivacı, bilhassa islâm düşmanları ve Batının müteassıb yazarları dillerine dolayarak bu konuda çeşitli senaryolar hazırladılar. Buna göre, Hz. Peygamber, Zeyd'in evde bulunmadığı bir sırada onu aramaya gelmiş, evde Zeyneb'i görmüş ve ona hayranı olmuştur. Bunun üzerine Zeyd, hanımını boşamıştır.

 

Bu şekilde düşünenlerin tamamının gözden kaçırdıkları bazı önemli noktalar bulunmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu noktaları bilmeyerek değil, kasıtlı olarak gözden uzak tutmaya çalışmışlardır. Bunlar, Zeyneb'in Hz. Peygamberin yakın akrabası olduğunu, onun Medine'ye hicret eden ilk müslümanlar arasında bulunduğunu, Rasûl-i Ekrem'in Zeyd ile evlenmeden önce Rasûlüllah'a varmak istediğini kabul ediyorlar. Sonra da ilk münafıkların yaptığı gibi iftirada bulunmaktan da çekinmiyorlar.

 

Şayet Hz. Peygamber, Zeyneb'i almaya istekli olsaydı onu bakire iken almasına kim mani olabilirdi? Acaba Hz. Peygamber daha önce halasının kızı olan Zeyneb'i görmemiş miydi? Bunu söylemeye imkân var mıdır? Hz. Peygamberin Zeyneb'le olan evliliğinden önce kadınlar tesettüre (örtünmeye) riayet etmiyorlardı. Çünkü bu dönemde tesettürle ilgili emirler henüz gelmemişti.

 

Zeyneb'in gerek Zeyd, gerekse Hz. Peygamber ile evlenmesi hicâb (örtünme) âyetlerinden önce idi. Buharî ve diğer sahih hadis kaynaklarında hicâb âyetinin inmesi ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Buna göre bunların inmesi, Hz. Peygamberin Zeyneb'le evlenmesinden sonra olmuştur. [47]

 

Tamamen hayal mahsûlü olan ve münafıkların dedikodusu sebebiyle ortalığa yayılan fitneden dolayı bu izdivaçla ilgili olarak müsteşrik ve misyonerler büyük bir faaliyetin içine girmişlerdir. Bu konuda bir piyes yazanlardan biri Woltaire'dir. Woltaire, tarihî gerçeklerle taban tabana zıt olan piyesi yazarken papadan iltifat görmüştü. Daha önce afaroz edilmişken yazdığı bu tiyatro eseri üzerine papa tarafından "Oğlum Voltaire.." diye başlayan bir mektup alarak iltifata nail olmuştur. [48]

 

Dinsizliği kabul ettiği bildirilen bu adam, sadece İslâm'a hücum ettiği için papa tarafından affedilmekle kalmamış, aynı zamanda da papanın "oğlum" hitabına mazhar olmuştur. Gerçekte normal bir evlilik olan bu izdivaç, bilhassa İslâm düşmanları tarafından devamlı olarak gündemde tutulmaya çalışılmıştır. Bunun sebebi de herhalde dinî taassub olsa gerektir.

 

Hz. Peygamberle evlendiği zaman otuz beş yaşında bulunan Zeyneb binti Cahş'ın düğününde Rasûlüllah, büyük bir ziyafet vermişti. Hicretin beşinci yılında meydana gelen bu izdivacın, üçüncü yılda olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu görüş pek doğru kabul edilmemektedir. Çünkü hicâb âyeti bu evlilikten sonra inmişti.

 

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah'ın diğer hanımlarına karşı övünür:

 

 "Sizi Peygamberle aileleriniz evlendirdi. Halbu ki, beni yedi kat göklerin üstünden Yüce Allah evlendirdi" diyordu.

 

İbn Kesir'in naklettiği bir habere göre Zeyneb, Hz. Peygambere:

 

"Diğer hanımlarının sana karşı nazlanamayacağı üç şeyle nazlanabilirim" demiş. Bunlar:

 

1- Senin dedenle benim dedem aynı kişi (Abdülmuttâlib)dir.

 

2- Beni sana nikâhlayan Allah'tır.

 

3- Aradaki elçi Cebrail aleyhisselâmdır. [49] Hz. Zeyneb'in bu şekilde övünmeye de hakkı vardı. Zira o, hem güzel, hem Hz. Peygamberin akrabası hem de nikahı Allah tarafından kıyılmıştı.

 

Hz. Aişe bu sebeple onu kıskanmaktan kendini alamamıştır. Hatta "Allah'ın ona yaptığı ikramdan dolayı bize karşı üstünlük taslar demiştim" diyen Hz. Aişe, bu hareket ve davranışında yanılmamış görünmektedir. [50]

 

Zira bizzat Zeyneb, Hz. Peygamber'in huzurunda:

 

"Ya Rasûlüllah! Allah'a yemin ederim ki ben, senin diğer eşlerinden biri gibi değilim. Onları, babaları, kardeşleri veya aileleri evlendirdi. Benden başka, Allah'ın gökte seninle evlendirdiği var mıdır?" diye soruyordu.  [51]

 

Keza, İbn Sa'd'da bulunan başka bir habere göre Hz. Ümmü Seleme'nin kızı Zeyneb, annesinin Zeyneb binti Cahş'tan bahsederken ona rahmet okuduğunu ve Hz. Aişe ile onun arasında meydana gelen bazı hadislere değindiğini söyleyerek şöyle der:

 

"Zeyneb dedi ki: Vallahi ben, Peygamberin diğer kadınları gibi değilim. Onlar, mehirle evlendiler. Onları akrabaları evlendirdi. Beni ise Allah, kendi elçisi ile evlendirdi. Allah, kitapta (Kur'an) benim hakkımda âyet indirdi. Müslümanlar onu okurlar ki, bu ebediyyen değişmez."

 

Ümmü Seleme dedi ki:

 

"Peygamber onu severdi. O, saliha, çokça namaz kılan, oruç tutan ve sadaka veren bir kadındı." [52]

 

Zeyneb binti Cahş'ın geliri senelik 12 bin dirhemdi. Fakat o, bunu alır almaz derhal fakir ve yetimlere dağıtırdı. Hatta onun bu parayı aldığı zaman:

 

"Ey Allah'ım! Gelecek yıl beni bu paraya ulaştırma. Çünkü o bir fitnedir" dediği rivayet edilmektedir.

 

İslâm âleminin ikinci halifesi olan Hz. Ömer bu durumu öğrenince onun kapısı önünde durmuş içeriye selam göndererek:

 

"Daha önce gönderdiğimi dağıttığını duydum. Bin dirhem daha gönderiyorum ki onu elinde tutasın" demişti.

 

Hz. Ömer bin dirhem daha gönderdi. Fakat, o eskiden beri yaptığını aynen tekrarlamış ve elindekini dağıtmıştı. [53]

 

O, ölmeden önce kendisi için kefenini hazırlamıştı.

 

Hz. Ömer de ona ikinci bir kefen gönderdi. Öldüğü zaman kendisinin hazırladığı kefen kız kardeşi Hamne tarafından sadaka olarak başkasına verildi. [54] Kendisi fakirlere, ihtiyaç içinde olanlara ve dullara çokça sadaka verirdi. Hz. Aişe'nin onun ölümü üzerine:

 

"Övülmeye layık, çokça ibadet eden, yetim ve dulların sığınağı gitti" dediği rivayet edilir. [55]

 

Bütün bu özellikler onda öyle bir halet-i ruhiye meydana getirdi ki sadaka ile o birbirlerinden ayrılmaz iki unsur haline gelmişlerdi. Hz. Zeyneb, el işi yapan bir kadındı. Deriyi tabaklar, ondan deri eşya diker ve bunun gelirini Allah yolunda sarf ederdi. Bu gayretlerinin boşa gitmediği kısa bir müddet sonra anlaşıldı. Zira rivayetlere göre Rasûlüllah vefatına yakın günlerinin birinde:

 

"Bana en çabuk ve erken kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır" buyurmuştur.

 

Umre binti Abdirrahman Hz. Aişe'den şu rivayeti yapmaktadır:

 

"Biz, Peygamberden sonra herhangi birimizin evinde toplandığımız zaman kollarımızın uzunluğunu duvarda ölçerdik. Bu uygulama, Zeyneb binti Cahş'ın ölümüne kadar devam etti. Zeyneb, kısa boylu bir kadındı. Allah kendisine rahmet eylesin, o bizim en uzunumuz değildi. Onun ölümü ile peygamberin "kolu uzun" ifadesi ile "en çok sadaka veren" demek istediğini anlamış olduk. Zeyneb et işi yapan, deri tabaklayan ve bunu da Allah yolunda tasadduk eden bir kadındı." [56]

 

Bu rivayet, bizi başka bir konuyu daha hatırlatmaya sevketmektedir. Buna göre Hz. Zeyneb, ahirette de Rasûlüllah ile birlikte olacaktır. Başka bir ifade ile o, daha için Hz. Peygamber bir gün Ömer (r.a)'e; Zeyneb binti Cahş, evvâhedir" demişti.

 

Bu esnada orada bulunan bir adam:

 

Ya Rasûlüllah! Evvâhe nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Allah elçisi:

 

"Âllah'a karşı korkulu bir saygı duyan ve ona yönelip yalvarandır" dedikten sonra Muhakkak ki, İbrahim, yumuşak huylu (halim) ve Allah'a yönelip yalvarmıştır" buyurdu. [57]

 

Ümmü'l-Mü'minin Zeyneb binti Cahş bütün bu övgülere layık bir insandı. Dindarlığı, çok sadaka vermesi, çok ibadet etmesi, ölümünden sonra Rasûlüllah'a ilk kavuşan olması ve hatta nikahının Allah tarafından kıyılmış olması onu diğer kadınlardan üstün kılmıştı. Onun dindarlığına ve ibadete olan düşkünlüğüne bir örnek olması bakımından Buharî ve Müslim'in Sahih'lerinde rivayet edilen bir hadisin meâli burada zikredilmelidir.

 

Böylece onun namaza ne kadar düşkün olduğunu ve bunun için nasıl insan üstü bir gayret içinde olduğu görülmüş olur.

 

Enes b. Mâlik şöyle dedi: Peygamber mescide girdiğinde iki direk arasında bir ipin çekilmiş olduğunu gördü. Bu ip nedir? diye sorunca ashab;

 

"Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, (namazda ayakta durmaktan) yorulunca bu ipe tutunur" dedi.

 

Bunun üzerine:

 

"Hayır (ibâdette böyle güçlük olmaz), bu ipi çözün, sizden biriniz zinde ve kuvvetli oldukça namazı (ayakta) kılsın. Yorulunca da otursun" buyurdu. [58]

 

Hicretin yirminci yılında (m. 641) vefat eden Zeyneb binti Cahş, Rasûlüllah'ın vefatından sonra ona kavuşan ilk hanımı idi. Vefatında, dönemin halifesi olan Hz. Ömer cenaze namazını kıldırmıştı. Dört tekbirle kılınan namazdan sonra bizzat kendisi kabre inip onu defnetmek istemişse de bu istek Hz. Peygamberin diğer hanımları tarafından reddedilerek kendisinin kabre inmesinin helal ve doğru olmadığı hatırlatılmıştı. Ancak onun yakınlarından olan kimselerin buna hakkı olduğu bildirilmiştir.

 

Bunun üzerine onun yakın akrabalarından olan iki kişi kabre inip onu Baki' mezarlığına defnettiler. Hz. Ömer, bütün müslümanların çıkıp onu, son yolculuğuna uğurlamasını istemiştir. Vefat ettiği zaman 53 yaşında idi. [59]

 

Zeyneb binti Cahş'tan on bir hadis rivayet edilmiştir. Bunların ikisinde Buharî ve Müslim ittifak etmişlerdir. [60]  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZİNNURE (r.a.) veya NEHDİYYE

 

(Kör olup tekrar gören sahabi kadın)

 

Mekkeli müşrikler başta Rasülullah (a.s) olmak üzere ilk müslümanların hepsine işkence ettiler. İşkence yapmaya birbirlerini kışkırttılar. Fikren ve kalben mağlup olanların söyleyecek sözleri, verecek özleri olmadığından el ve ayaklarından meded umarlar. Tokat ve tekmeye başvururlar. İtibarlı ve zengin olanları ise tehdit ederler, öyle değil mi? İşte birkaç örnek:

 

Zinnure Hatun (r. anha) Rum asıllı olup cariye idi. İslamiyet'i başlangıcında müslüman kadınların İlklerindendir. Kızı Ümmü Ubeys de cariye olup, o da ilk müslüman kadınlardandı. Her ikisi de inançlarından dolayı ağır işkenceler gördüler.

 

Hz. Ömer Müslüman olmadan önce kendisinin üzerine yürür, boğazını sıkardı. Elleri yanlarına düşen Zinnure'nin öldüğü sanılırdı.

 

Ebu Cehil'in yaptığı işkenceler yüzünden Zinnure Hatun'un gözleri kör olmuştu.

 

Ebu Cehil:

 

"Gördün mü? Lât ve Uzza senin gözünü de kör etti!" dedi.

 

Zinnure Hatun:

 

"Hayır! Vallahi bu böyle değildir. Benim gözümü böyle eden onlar değillerdir. Lât ve Uzza, ne yarar, ne de zarar vermeğe asla kadir olamazlar. Lât ve Uzza hiçbir şeyi göremezler! Onlar, kendilerine tapanları da, tapmayanları da bilmezler. Fakat bu semavi bir iştir. Benim Rabbim gözümü geri vermeğe, beni gördürmeğe de kadirdir." dedi.

 

Diğer müşrikler de Ebu Cehil gibi söylediler ama Zinnure onların da yalan söylediklerini Allah'a yemin ederek ilan etti. Bu tartışmaların olduğu günün gecesi geçip de sabah olunca Yüce Allah (c.c) Zinnure Hatun'un gözlerini geri çevirdi, gördürdü. Lakin kureyş müşrikleri "Bu da, Muhammed'in sihirlerindendir!" dediler.

 

Ebu Cehil, Zinnure Hatun ve benzeri Müslümanlar hakkında:

 

"Muhammed'in izinde giden şu akılsızlara şaşmaz mısınız? Eğer onun getirdiği şey, hayırlı ve gerçek olsaydı, biz ona uymakta bunlardan daha önce davranır ve kendilerini geçerdik. Zinnure'nin doğruyu bulmakta, bizi geçeceğini mi sanırsınız?" demişti.

 

İşkenceye maruz kalan cariyelerden Nehdiyye Hatun ve kızı Lübeyne (veya Lebi be) Hatun'a sahibeleri olan müşrik kadın:

 

"Vallahi sizi azdıranlardan, Muhammed'in ashabından birisi satın alıp azad etmedikçe elimden kurtulamayacaksınız." derdi.

 

Hz. Ömer müşrik iken, daha Müslüman olmamışken, Müslümanlıktan döndürmek için Lübeyne Hatun'a ağır işkenceler yapardı. Hassan b. Sabit (r.a) der ki:

 

"Ben umre için Mekke'ye varmıştım. Rasülullah (a.s) insanları İslamiyet'e davetle uğraşıyordu. Ashabı da işkencelere uğratılıyordu. Ömer b. Hattab'ın başucuna dikildim. Kendisi beline izar (fota) tutunmuştu. Müemmel oğullarının cariyesinin boğazını, elleri gevşeyip yanlarına düşünceye kadar sıktı,   durdu.

 

Kendi kendime:

 

"Öldü artık kadıncağız!" dedim.

 

Sonra onu bırakıp Zinnire'nin üzerine yürüdü, ona da bunun gibi yaptı.

 

Hz. Ömer bir gün Lübeyne'yi dövmekten bıkınca:

 

"Senden özür dilerim. Ben seni yorulduğum için bıraktım" dedi.

 

Lübeyne ise ona:

 

"Eğer Müslüman olmazsan Allah da sana öyle yapacaktır" dedi.

 

Hz, Nehdiye ile kızı lübeyne birgün un öğütmekle uğraşıyorlardı. Sahibeleri yemin ederek:

 

"İkisinizi de sizin atalarınızın dininden dönmüş birisi satın alıp da azad etmedikçe, ne azad ederim ve ne de işkenceden geri kalırım." dedi.

 

Bu konuşmayı duyan Hz. Ebu Bekir (r.a) yemininden dönüp bu iki cariyeyi azad etmesini teklif etti.

 

O da:

 

"Onların itikadını bozan sensin. Onları satın al ve azad et" dedi.

 

Hz. Ebu Bekir (r.a):

 

"Aldım onları. İkisi de hürdür." dedi.

 

Nehdiye ile kızına "Haydi ona ununu geri veriniz." dedi.

 

Onlar:

 

"İşi bitirdikten sonra versek olmaz mı?" dediler.

 

Hz. Ebu Bekir (r.a):

 

"İsterseniz öyle yapınız." dedi.

 

Müslüman olduğu zaman Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın kırkbin dirhemi vardı. Bu servetini ağır işkence gören kadın ve erkek birçok köleleri satın alıp kurtararak harca­maktan geri durmadı. Medine'ye hicret ettiği zaman ya­nında beş veya altı bin dirhemi kalmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın satın alıp azad ettiği köle ve cariyeler on kadar idi. Hz. Bilal ve annesi Hamame, Hz. Amir bin Füheyre, Hz. Fûkeyhe, Hz. Nehdiyye ve kızı Hz. Lübeyne, Hz. Zinnire, Hz. Ümmü Übeys ve kızı, Hz. Ümmü Abis (r. anhüm)

 

Bilindiği üzere müşrikler, Uhud savaşında müslüman şehitlere işkence ettiler. Karınlarını deştiler, burunlarını ve kulaklarım kestiler. Sadece aralarında Hanzala b. Rahib'e eziyet etmediler. Çünkü babası Amir er-Rahip, Ebu Sufyan ile beraberdi.

 

Mevki sahibi birinin Müslüman olduğunu duyunca Ebu Cehil hemen ona koşar, "Mevkiini kaybedersin" derdi. Bütün bunlara rağmen hulus sahibi mü'minler imanlarında sebat etmişlerdir. Birkaç hadise müstesna, dininden dönen, irtidat eden müslüman bulunmamıştır. Bunca baskılara rağmen Müslümanların sayısı günden güne artmış, İslam'ın nuru bütün ufukları aydınlatmıştır.

 

Nefsine mağlup olanlar hâlâ esir ve köleliklerini devam ettirirlerken onların eli altındaki köle ve cariyeler, İslam nimeti sayesinde, hürriyete (bağımsızlığa) kavuşmuş olarak şan ve şerefle yaşamışlardır. Allah (c.c) onlardan razı olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

YAZARIN DİĞER KİTAPLARI

 

 

1.KUR’AN’IN RUHU-KUR’AN-I KERİM (Sebeb-i Nüzulü Açıklamalı ve Kelime Kelime Meali)

Bütün kitaplar tek bir kitabı anlamak içindir,

Bütün bilgiler tek bir bilgiye ulaşmak içindir,

Bütün hakikatler tek bir hakikat içindir,

Bütün dinler tek bir dine kavuşmak içindir,

Bütün güzellikler tek bir güzeli görmek içindir,

Bütün ilahlar tek bir Allah'a erişmek içindir,

Bütün yollar tek bir yolu yürümek içindir,

Bütün şeyler tek bir şeyi anlamak içindir,

Aslında herşey tek bir şey ve aynı şeydir.

 

2. KIRK AYET –KIRK HADİS (Kırk Hadis)

Resûlullah (a.s): "Kim ümmetime, sünnetimden kırk tanesini koruyup ulaştırırsa ben kıyamet günü onun imânına şâhid ve şefaatçi olurum" (Abdullah İbnu'l-Mubârek el-Hanzalî (181/797). Beyhakî, Şuabu'l-İmân, 2/270)

Sebeb-i Nüzulüne göre kırk ayet ve Sebeb-i Vüruduna göre kırk hadis. 

Sünneti anlamak için Peygamberi tanımak, Peygamberi tanımak için  KUR’AN-I KERİM’e bakmak, bunun için de KUR’AN-I KERİM’in dilini bilmek şarttır.

 

3. EVRENİN RUH HARİTASI (Akaid Kitabı)

Kaybetmişiz Pusulamızı

Ebrehelerin Hüküm Sürdüğü Kaldırımlarda

Ölüler Abid

Taşlar Mabud

Ağaçlar Mabed Olmuş.

 

4. İNSANLIĞIN RUH HARİTASI (Ahlak Kitabı II Cilt)

Ahlak, ruhun derinliklerinde dışa yansıyan iyiliğin, kıvılcımıdır.

Gülün güzelliği rengidir.

Bülbülün ki, sesidir.

Göğün ki, yıldızlardır.

Yerlerin ki, bitkilerdir.

Dilberin ki, cemalidir.

Yiğidin ki, bileğidir.

Arifin ki, bilgidir.

Abidin ki, zikridir.

İnsanlığın ki ise, AHLAKIDIR.

 

5. RUHLARIN ŞİFASI (Esma’ül Husna)

“En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (7:180)

Ebû Hüreyre (r.a) den nakil: Resûlüllah (a.s) buyurdular ki:

"Şüphesiz ki, Allahü Teâlâ'ya mahsus doksan dokuz isim vardır. Her kimbu (güzel) isimleri ihsâ eder (sayar, ezberler vedilinin  tesbihi  haline getirirse) Cennete girer.”(Tirmizi, ibn Hibban ve Hakim)

Esma-ül Husna’nın bilinmesi üç şey için çok önemlidir:

1-İlahi Rububiyyet; yüce Allah’ın Rabbaniyyetine dalalet eden; varlığına ve biriliğine ve nasıl yaratıcı, nasıl yarattığı varlıkların rızıklarını verici ve nasıl terbiye edici olduğunu öğrenmek.

2-İlahi Uluhiyyet; yüce Allah’ın Azametine dalalet eden ne kadar güçlü, ne kadar büyük, nerde ve ne yaptığını öğrenmek.

3-İlahi Ubudiyyet; yüce Allah’ın lutfuna dalalet eden; niye ibadet edilir, nasıl dua edilir, kimi sever,  kime rahmet eder, kimi ne için cehenneme koyar ve kimi niçin cennetine koyar gibi özellikleri öğrenmek.

 

6. YAŞAMIN RUH HARİTASI (Fıkıh Kitabı IICilt)

Anlamak (fıkh etmek), insanın ruh portresidir.

Anlayış sahibi insanlar, halkların gülü ve çiçekleridir.

Anlayış sahipleri, halklar tarafından her zaman koklanmaya çalışılır.

Bazen göklere çıkartılıp yükseltilirler.

Bazen yerlere atılıp ezilirler.

 

7. İNSANLIĞIN RUH MİMARLARI PEYGAMBERLER (Peygamberlerin Hayatı IICilt)

Evrenin en büyük sanatçısı Allah’tır.

Yüce Allah’ın en büyük sanat eseri insandır.

İnsanın en büyük sanatı ruhtur.

Ruhun mimarları aziz Peygamberlerdir.

 

8. PEYGAMBERLERİN ÇİZDİĞİ RUH HARİTASI (Hz. Peygamber(a.s)'in Hayatı II Cilt)

Kaybolmuşuz Peygamberlerin çizdiği haritanın üzerinde.

Yön tayin etmede zorlanıyoruz.

Neresi doğu.

Neresi batı.

Neresi kıble.

 

9. ÇOCUKLARIN RUH DÜNYASI (Doğumundan Ölümüne Kadar Çocuk Terbiyesi)

“Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.”

Hiç bir çocuk, anne ve babasının  meşru veya gayri meşru yaptıklarıyla sorumlu değildir.

Her çocuk kendi kişisel menkıbesinin sorumlusudur.

Çocuklar, ailenin balı ve dalı,

Toplumun gülü ve bülbülü,

Kainatın çiçeği ve eşrefidirler.

 

10. DERSLERİN RUHU (Tefsir Dersine Giriş 1) 

Bütün kitaplar, bir kitabı anlamak içindir, oda KUR’ANI KERİM’dir.

Bütün ilimler, tek bir ilimden onay alır,  oda KUR’ANI KERİM’dir.

Bütün ilimlerin merkezi, tefsir ilmidir, oda KUR’ANI KERİM’dir.

 

11. DERSLERİN RUHU (Tefsir İlmine Giriş 2)

Usûl, Arapça asl'ın çoğuludur. 

Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir.

Tefsir usûlü ya da İlmu Usûli't Tefsir,

Kur'ân-ı Kerim'in insanlar tarafından anlaşmasına yardımcı olmak üzere onu, insanların zihinlerine,  akıllarına yaklaştırma çalışmaları  diyebileceğimiz tefsirin ve müfessirlerin  prensiplerini, şartlarını ve çerçevesini belirleyen,  tarihini tespit eden ilim veya  ilimlerin hepsine birden verilen isimdir.

 

12. ÇAĞIN ALTIN RUHLULARI (Sahabe-i Kiramın Hayatı II Cilt)

Rasulullah (a.s)’ın da üzere yaratılmış olduğu “ALLAH AHLÂKI”?…

“VERMEK”!

Karşılıksız vermek!

Çıkar düşünmeksizin vermek! EBU BEKİR gibi.

Zâhirde ve bâtında her an ve her koşul altında adil olmak! ÖMER gibi.

Ar, haya, sevgi vermek!.. Karşılık beklemeksizin! OSMAN gibi. 

İlim, cesaret  vermek!… Karşılık beklemeksizin! ALİ (r.a) gibi...

 

13. ADEMİN HİKMETİ

Adem dedikleri;

el,

ayak,

baş değil,

manaya  derler.

Kaş,

göz değil,

ruha derler.

 

14. ALEMİN HİKMETİ

Her insan bir ademdir.

Her adem bir alemdir.

Her alem bir sırdır.

Her sır bir yitiktir.

Her yitik bir hikmettir.

Her hikmet bir hazinedir.

Her hazine bir saadeti dareyndir.

 

15. EĞİTİMİN HİKMETİ

Her Müminin dinini öğrenmesi ve bildiklerini öğretmesi dini bir ihtiyaçtır.

Zira inandıklarını uygulayabilmesi öğrenmeye bağlıdır. Öğrenim, eğitimin bir parçasıdır.

Eğitim, hedeflenen davranışların programlı ve planlı faaliyetlerle insana kazandırılmasıdır.

Öğretim ise, öğretme faaliyetlerinin belirlenen hedefler doğrultusunda, planlı ve kontrollü olarak düzenlenmesi ve uygulanmasıdır.

 

16. DÜŞÜNMENİN HİKMETİ

Felsefe;

“seviyorum, peşinden koşuyorum ve arıyorum”;

anlamına gelen ve

“bilgi, bilgelik”

anlamına gelen sözcüklerinden türeyen terimin

işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.

Buna göre felsefe

“bilgelik sevgisi”

yada;

“bilginin peşinden koşma”

anlamına gelir.

 

17. DÜŞLERİN HİKMETİ

Rüya konusunda;

Batı bilginleri genelde rüyanın insanın günlük yaşantısı sonucu gördüğü şey olarak yorumlarken,

Doğu bilginleri bu görüşe katılmakla birlikte Allah'tan gelen ilahi bir mesaj olarak da görmüşlerdir.

 

18. HAYALİN HİKMETİ  

Fertte çağrışım yapan hayaller neticesinde meydana gelen kolektif alt şuuru psişik hayatın esaslı faktörüdür.

 

19. MEDENİYETİN HİKMETİ

Allah'ın indirdiklerini kendisine hayat nizamı olarak kabul eden toplumlarda medeniyet, kavramın içerdiği gerçek anlamıyla ortaya çıkmıştır. İslâm medeniyeti, iman, amel, ahlâk, sosyal ilişkiler, toplum hayatını insanların iyiliği doğrultusunda yöneten idarî prensiplerin bir tezâhürüdür.

 

20.  ACILARIN HİKMETİ (Şiir)

Şair, Şiir yazarken,

çocuk dünyaya getiren

bir annenin sancısını çekmiyorsa

yazdıklarının hepsi yalandır.

 

21. ŞEREFİN HİKMETİ (Müslüman Kadın)

İslâm'a göre şeref, müttakî olandır; Allah'tan korkup haramlardan her zaman sakınan, Allah'ın emirlerini yerine getirendir.

 

22. AKLIN HİKMETİ

Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazarı bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır.

 

23. NAMAZIN HİKMETLERİ

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.

Sabah namazının iki rekat olmasının hikmeti nedir? Öğle namazı niçin dört rekattır? Bazı namazların iki ve üç veya dört rekat olmasının sebebi hikmeti nedir? İşte bütün bunların hikmeti bu kitabın içinde geçer.

 

24. DİN NASİHATTIR (İbretli Sözler) *Çıktı*

Nasihat, İslâm'ın pratik hayata aktarılması, ahlâkî prensiplerin yaşanması, insanî erdemliliklerin, görgü kurallarının öğretilmesi amacıyla bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi ve hatırlatmada bulunması amacıyla yapılan öğütlerdir. Bu öğütler yapılırken asla bir ard niyet güdülmez, dünyevî çıkarlar düşünülmez.

 

25.NAMAZIN DİLİ

Namaza başlarken ve namaz kılarken, söylediklerimizin anlamı nedir? Neden “Allah’u Ekber” diyoruz? Neden Ku’ran ile değil de “Sübhaneke” ile namaza giriş yapıyoruz? Neden “Ruku” ediyoruz? Niçin “Secde”ye kapanıyoruz? Bütün bunlar ne anlama geliyor? Ve biz bunları yaparken ne demek istiyoruz? Bunların anlamı ve dili nedir?


 

[1]  Hud,111/1-5

[2]  Şuara, 26/213\214

[3] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 20, Tevhîd 35; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 71

[4] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 20, Enbiya 45; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 69.

[5] (Enbiya 45). [Müslim, Fezâuilu's-Sahabe 70,  Tirmizî, Et'ime 31,

[6] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 20, Nikâh 108, Edeb 73, Tevhîd 32; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 73, 74, 77, 78; Tirmizî, Menâkıb, (3885, 3886).]

[7]  Tebbet ,111/1-5

[8] Ebû Dâvud, Nikâh 29

[9] Buhari Vudu, 481

[10] Müslim, Müsafirin 103, (728); Ebu Davud, Salat 290, (1250); Tirmizî, Salat 306, (415); Nesâî,  Kıyâmu'l-Leyl 66

[11] Buhârî, Talâk 46, 47, 50, Cenâiz 31; Müslim, Talâk 58; Muvatta, Talâk 101, (2, 596-598); Ebu Dâvud, Talâk 42,

[12] Tecrid, 4, 318

[13] Ayrıntılı bilgi için bk. İbn Sa'd, Tabakat, 8, 37 vd.; İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe Fî Temyîzi's-Sahabe, 4, 489 vd.

[14] İbn Sa'd, et-Tabakatü'l Kübrâ, Beyrut, 1975, 8, 86; el--Askalâni, el-İsâbe fı Temyizi's-Sahabe, 8, 203; İbn Abdi'l-Berr, el-İstiâb fi Ma'rifeti'l-Ashâb, 4, 1939, Kâhire 1970, 7, 340; İbn Hişâm, es-Sîretü'n-Nebeviyye, Mısır, 1955, I, 322-326

[15] İbn Sa'd, a.g.e., 8, 87; el-Askalânî, a.g.e., 8, 203; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., 4, 1939; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 7. 341; İbn Hişam, a.g.e., I, 326

[16] İbn Hişam, a.g.e., I, 334 vd.

[17] İbn Hişam, a.g.e., I, 336

[18] İbn Hişam, a.g.e., I, 336

[19] [Müslilm, Cenaiz 10, (922).

[20] Nesaî, Nikah 28

[21]İbn Sa'd, a.g.e., 8, 90

[22] İbn Sa'd, a.g.e., 8, 90; İbn Hişam, a.g.e.,I, 645

[23] İbn Sa'd, a.g.e., 8, 96; el-Askalânî, a.g.e., 8, 204

[24] İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviyye, Mısır, 1955, I, 190; el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyizi's-Sahâbe Beyrut 8, 91; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe fi Ma'rifeti's-Sahâbe, Kahire 1970, 7, 130; İbn Abdi'l-Berr, el-İstiâb fı Ma'rifeti'l-Ashâb, 4, 1853, 1854; İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1957, I, 153

[25] İbn İshâk, "Siyer" Trc. İstanbul 1988,134). İbn Sa'd'a göre, Rasûlüllah'ın, et-Tayyib (Abdullah) ve et-Tahir adlı çocukları İslâmiyet döneminde dünyaya gelmişlerdir (bk. İbn Sa'd, a.g.e., aynı yer

[26] İbn Hişam, a.g.e., I, 651, 652

[27] İbn İshak, a.g.e., 309; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 7, 130; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., 4, 1854; İbn Hazm, Cemheretü Ensâbi İ Arab, Kahire 1982, 16, 77

[28] Mümtehine, 60/10

[29] İbnu'/Esir, a.g.e., 7, 130

[30] İbn Hişam, a.g.e.,1, 652

[31] İbn Hişam, a.g.e., I, 652, 653; el-Askalânî, a.g.e., 8, 91

[32] İbn Hişam, a.g.e., I, 655

[33] İbn Hişam, a.g.e., I, 657, 658, el-Askalânî, a.g.e., 8, 92

[34] İbn Hişam, a.g.e., I, 659; el-Askalânî, a.g.e., 8, 92

[35] İbn Hişam, a.g.e., I, 658; el-Askalânî, a.g.e., 8, 92

[36] İbn Hişam, a.g.e., I, 659; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 7, 131; el-Askalânî, a.g.e., 8, 92

[37] İbn İshak, Siretu İbn İshak, Tahkik: M. Hamidullah, Konya 1981, 244

[38]  Hucurât, 49/13

[39]  Ahzâb, 33/36

[40]  Bu evlilik esnasındaki olaylar ve Zeyd'in durumu hakkında geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, Hz. Muhammed'in Eşleri ve Aile Hayatı, İstanbul 1991, 233-235

[41]  Ahzab, 33/37

[42]  Ahzab, 33/5

[43]  Ahmed b. Abdullah et-Taberî, es-Simtu's-emin, 106

[44]  Ahzab, 33/37

[45] İbn Abdi'l-Berr, el-İstiâb, 4, 306-307

[46] Ahzab, 33/40

[47]  Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Buharî, Tefsiru'l-Kur'ân (33) 8; Kazıcı, a.g.e., 239-241

[48] Bu piyes hakkında daha geniş bilgi için bk. Zekai Konrapa, Peygamberimiz, İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşere, İstanbul 1963, 485-487

[49] İbn Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, 4, 148

[50] İbn Hacer, el-İsâbe, 4, 307

[51] İbn Sa'd et-Tabakat, 8, 102-103; İbn Hacer, el-İsâbe, 7, 307

[52] İbn Sa'd, et-Tabakat, 8, 103

[53]  İbn Sa'd, et-Tabakat, 8, 110

[54]  İbn Sa'd, et-Tabakat, 8, 110; İbn Hacer, el-İsâbe, 6, 308

[55]  İbn Hacer, el-İsâbe, 4, 308

[56]  İbn Sa'd et-Tabakat, 8, 108; Ahmed b. Abdullah, es-Simtu's-Semin, 110-111

[57] İbn Abdi'l-Berr, el-İstiâb, 4, 309; Ahmed b. Abdullah et-Taberî, es-Simtu's-Semin, 111

[58] Buharî, Teheccüd 18; Müslim, Salâlu'l-Misafirin, 31

[59] İbn Sa'd, et-Tabakat, 8, 110-111; İbn Abdi'l-Berr, el-İstiâb, 6, 309

[60]  Zehebî, Siyeru A'l-amin-Nübelâ, 2, 218