KUR’AN DA GEÇEN

 

HAYVANLARIN

 

ANALİZİ

 

 

 

salihözbey

 

 

 

 

 

 

Salih ÖZBEY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

TAKDİM

Kur’an-ı Kerim’de Adı Geçen Hayvanlar

1-Ağaç Kurdu

1- Arı

2- Aslan

3- At

4- Balık – Balina

5- Bıldırcın

6- Buzağı

7- Çekirge

8- Deve

9- Domuz

10- Eşek – Merkep

11-Ebabil Kuşu

12 – Fil

13- Hüdhüd

14- İnek

15- Karga

16- Karınca

17- Katır

18- Keçi

19 – Kelebek

20- Kımıl

21- Koyun

22- Köpek

23- Kurbağa

24- Kurt

25- Maymun

26- Örümcek

27- Sinek

28- Sivrisinek

29-Vahşî Hayvanlar

30- Yılan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKDİM

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen hayvanlardan bazıları (domuz gibi) haramlıkları anlatılmak için zikredilmiştir, bazıları insanoğlunun bir takım çirkin davranışlarını vasıflandırmak için kullanılmıştır (Eşek, köpek ve karga gibi), bazıları da (Deve, sinek, sivrisinek ve örümcek gibi) Allah’ın ayetlerini tefekkür için anlatılmıştır ve bazısı da (at gibi) hayvanları övmek için zikredilmiştir.

 

Kur’ân’ın bazı sûrelerinin adı hayvan adını taşımaktadır: Bakara (inek) sûresi, Nahl (arı) sûresi, Ankebût (örümcek) sûresi, Neml (karınca) sûresi, Fil sûresi. Bu sureler isimlerini içerdikleri konulardan dolayı almaktadır. Örneğin Bakara sûresi ismini İsrailoğulları’nın kestiği inekten dolayı almaktadır. En’âm sûresindeki En'âm ise; koyun, keçi, deve, sığır ve manda cinslerini bir arada ifade eden bir kelimedir.

 

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de hayvanlar bazı toplu isimler adı altında zikredilmiştir. Örneğin: ed-Dabbe (14 kez), ed-Devvab (4 kez), (Dabbe, insan dahil tüm canlıları içerir veya sadece hayvanları. “Dabbetu’l Arz” ise ağaçları kemiren haşaratı içerdiği gibi kıyametin haberci olan hayvanı da ihtiva eder.), et-Teyr/kuş (34 kez), Tair (5 kez) (Ebabil kuşları, İbrahim (a.s)’in kuşu ve İsa (a.s)’ın kuşunu da içerir) ve el-Cevarih (1 kez) (Bu da Dabbe’den köpek gibi ve kuşlardan Şahin gibileri içeren bir kelimedir). Bu arada, Kur’an’da geçen “es-Seb’û” kelimesi aslan, kurt, kaplan ve sırtlan gibi yırtıcı ve pençeli hayvanları ihtiva eden bir kelimedir. Kur’an’da 32 kez geçen En’âm kelimesinin manasını ise yukarıda belirtmiştik.

 

Bu arada, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde hayvanların bazı özellikleri Fil’in hortumu gibi veya hayvanlardan elde edilen ürünlere de yer verilmektedir. Kur’an’ın çeşitli yerlerinde, çeşitli hayvanlardan da bahsedilmektedir. Örneğin Köpek 17, Maymun 16, Domuz 15, Yılan 14, Koyun 13, Deve 12, Öküz ve İnek 11, At 10, Katır 9, Eşek 8, Kurt 7, Arı (6) Karınca 5, Örümcek 4, Sivrisinek 3 ve Sinek ise 2 defa Kur’an’da isim olarak zikredildiği görülmektedir.

 

Hayvanlar da birer topluluk ve ümmettir

Kur’an’ın hayvanlarla ilgili dikkat çekici bir ifadesi de, hayvanların da “ümmet” olduklarının ifade edilmesidir. İslâmi gelenek ve literatürde özel ve önemli bir kavram olan “ümmet”in hayvanlar için de kullanılması gerçekten dikkat çekicidir:

 

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitabta hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra onlar Rablerinin huzuruna toplanacaktır.”[1]

 

Bazı İslam alimleri, Ehl-î hayvanları koyun ile keçiden, sığır ile mandadan ve at ile deveden ibaret olmak üzere başlıca altı cins olduğu söylemişler ve köpek, kedi, at, eşek gibi hayvanları da etleri yenmeyen ehlî hayvanlar arasında saymışlardır. Dinimizde kurban ve zekât gibi mâlî ibadete konu olan ehlî hayvanlar “En’âm” adı verilen deve, sığır-manda, koyun-keçidir.

 

Kur’an, ayrıca hayvanları yaratıcının sanatındaki mahareti ve üstünlüğü dile getiren bir başka sanat eseri olarak da takdim eder: “Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından(gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz.”[2]

 

Hayvanların insanlara “boyun eğdirildiği” ve faydaları Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber veriliyor: “Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık ta kendileri onlara mâlik olmaktadırlar. Onları kendilerine boyun eğdirdik. İşte binekleri onlardandır ve onlardan yiyorlar. Kendileri için onlarda daha birçok faydalar ve içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?” [3]

 

Diğer yandan, Kur’an-ı Kerim’e göre; Yüce Allah insanlara hayvanları eğitecek bilgi, beceri ve kabiliyet vermiştir. İnsanlar hayvanların nasıl öğrendiklerini tespit etmişler, daha sonra da onları eğitmişlerdir. Kur’an, hayvanların eğitimine av hayvanlarını örnek göstermiştir. Günümüzde öğrenme psikolojisini araştıran birçok bilim adamı da hayvanların öğrenme yeteneklerini incelemiştir. Hayvanların öğrenme kabiliyetini inceleyen araştırmacılar koşullandırma yöntemine ulaşmışlardır. Kur’an’da sözü edilen hayvan eğitimi de koşullandırma yöntemine dayanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Kur’an-ı Kerim’de Adı Geçen Hayvanlar

 

 

 

1-Ağaç Kurdu

 

2

 

 

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

 

“Böylece onun (Süleymanın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkca ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp yaşamazlardı.” [4]

 

 

Ağaçkurdu’nun mahiyeti hakkında da iki görüş vardır.

1- Birinci görüşe göre bu, bilinen ağaç kurdudur. Bu görüş İbn Abbas, Mücahid ve başkalarının görüşüdür. Nitekim bu terkib "ra" harfi üstün olarak: diye de okunmuştur ki bu: "Ağaç kurdu’nun çoğuludur.

 

2- Bu sopalan, asaları yiyen bir kurtçuktur. el-Cevherî der ki: söyleyiş ahşabı yiyen bir kurtçuktur.

 

Mesela: "Ağaç kurtlandı, kurtlanır, kurtlanmak" denilir. Kurtçuk onu yediği takdirde: "Kurt tarafından yenilmiş" di­ye kullanılır.[5]

 

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Süleyman (a.s) öldüğü esnada çevresinde cinler bulunmaktaydı ve muhtemelen bu cinler kendilerine Hz. Süleyman (a.s) tarafından verilen görevleri tamamlamak için çalışıyorlardı. Ancak cinler, onun ölümünü fark etmedikleri için çalışmaya devam ettiler. Bu ayette, cinlerin gaybı bilmediklerine şayet gaybı bilselerdi, hiç şüphesiz Hz. Süleyman (a.s)’ın ölümünü de hemen fark edeceklerine dikkat çekilmektedir. Ayette aşağılanıcı bir azap kelimesiyle vurgulandığına göre cinler son derece ağır ve yorucu bir iş yapıyor olabilirler. (En doğrusunu Allah bilir)

 

Eğer gaybı bilip Hz. Süleyman(a.s)’ın öldüğünü fark etseler, işlerine devam etmeyip bırakabilirlerdi. Ancak ayette bildirildiği üzere cinler asa kırılıp, Hz. Süleyman (a.s) yere düşünceye kadar, onun öldüğünü fark etmemişlerdir.[6]

 

Ağaç Kurdu Özellikleri

Ağaç kurtları haşere gurubundan olup eklem bacaklılar içinde incelenir. Sert kabuklu olup genellikle iki kanada sahiptir. Ağaç kurtları insanı ısırmazlar. Tahtakurtları tamamen otçuldurlar. Baş kısımları sert keratin denen maddeden oluşur. Ağız yapıları çok gelişmiştir. Göğüs kısmında 2 çift karın kısmında 1 çift olmak üzere toplam 6 ayağı vardır. Tahtakurdunun(mobilya kurdu) başucunda 1 çift anteni vardır. Tahta kurdunun genel olarak boyları 1,5 ile 3 cm kadardır. Toplumda farklı isimler ile bilinirler bunlardan bazıları (ağaç kurdu, ahşap kurdu, ağaç böceği, ağaç kemiren)

 

Ağaç kurtları adından da anlaşıldığı gibi bütün işleri tahta ve ahşap iledir. Genellikle ağaç ve ahşapları delerek içine yuva yaparlar. Ağaç kurtlarının ağız yapısı çok sağlam olduğundan tahta ve ahşap nesneleri rahatlıkla kesebilirler.

 

Mobilya kurdu olarak adlandırılan bu kurtlar evimizde ahşaptan oluşan her türlü nesnenin içini oyarak orada yuvalanırlar. Mobilya kurtları mobilya ve ev eşyalarını sürekli delip çürüttüğünden bizim için zararlı haşere durumundadır. Bu haşere türleri gece aktif olup daha hızlı çalışırlar. Ağacı delerken çok farklı sesler çıkarırlar bu sesleri duymak mümkündür.

 

 

 

 

 

 

1- Arı

 

arı 

 

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ

 

“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.” [7]

 

 

Kur’anı Kerim de Arı anlamında “nahl” 1 yerde  (16/Nahl, 68) geçmektedir.

 

Kendisine verilen vahy/ilham sâyesinde bal yaptığı belirtilen arıdan bahseden Nahl, 16/68.âyetlerde arıyla ilgili dikkat çeken bir ifâde vardır. Arapçada iki çeşit fiil kullanımı vardır ve fiillerin bu kullanımından, öznenin erkek mi yoksa dişi mi olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde arı için kullanılan fiiller, fiilin dişi için kullanılan şekliyle ifade edilmiştir. Böylece Kur’an’da bal yapımında çalışan arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir.

 

Müfessirler arasında, vahyin burada “ilham” anlamına geldiği hususunda ihtilaf yoktur. Bazı alimler ise, vahyin burada bal arısını kendisinden istenilen hizmete teshir etmek anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Yani burada vahyin hakikati kastedilmemektedir. Çünkü vahyin hakikati ancak akıl sahiplerine olur. Bal arısı ise akıl sahibi varlıklardan değildir. Ancak bal ansından öyle fiiller sadır olur ki, insan neredeyse onu akıllılardan sanar. Meselâ aralarından biri lider gibidir. O diğerlerinden daha büyüktür ve hükmü diğer anların Üzerinde geçerlidir. Hepsi ona hizmet ederler. Onun yüklerini de diğerleri taşırlar. O'na el Ya'sub veya el-Emir (Başka bir deyişle Ana Kraliçe Arı) denilir. Bildirildiğine göre, o yuvasından kaçtığı zaman, cemaati de onunla beraber gider. Yuvalarına (kovanlarına) dönmeleri istendiğinde, davul çalınır, müzik aletleri kullanılır. Böylelikle kraliçe arıyı ve diğerlerini kovanlarına geri getirirler.

 

Allah Teâlâ, balarısına dağlarda, ağaçlarda veya insanların yapmış oldukları kovanlarda ev edinme ruhsatım vermiştir.

 

“Ya'rişunen” fiili “hazırlarlar” anlamındadır. Bu fiil umumiyetle dallarda, ağaçlarda ve gölgeliklerde düzenli bir şekilde sağlamca yuvaların yapılması anlamında kullanılır.

 

Bal arısı yuvasını (petekleri) altıgen şeklinde yapar.

 

İbn Arabi, Allah Teâlâ'nın bal arısında yaratmış olduğu en ilgi çekici şeyin, ona peteğini altıgen şeklinde yapmasını ilham et­mesi olduğunu söylemektedir. Bu sayede bal anlarının evleri adeta bir tek parçaymış gibi birbirlerine yapışırlar. Oysa üçgenden ongene kadarki şekiller birbirlerine bitiştirilmezler ve aralarında boşluk kalır. Bundan sadece altıgen müstesnadır. O benzerleriyle biraraya getirildiğinde, adeta bir parçaymış gibi birbirine geçirilebilir. Gerçekten de bal arısının yapmakta olduğu yuvayı akıl sahipleri aletlerle bile zor yapabilirler.[8]

 

Balarının Özellikleri

Bir işçi arı, gidip de ön ayaklarıyla, bir diğer işçi arıyı sarsmaya başlarsa; bunun anlamı şudur: "Hey, uyan da işbaşı yap arkadaş!" Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nden T. Seeley ve arkadaşları, yıllardır gözlemledikleri bu davranışın anlamını, yeni kavrayabildiler.

 

Bir kıtlık döneminde, sabah erkenden uçmaya başlamış bir arı, bir besin kaynağı bulursa; hemen kovana döner ve uyumakta olan işçi arıları birer birer uyandırır. Uyanan arı, vücudunu 1-2 saniye, 16 Hertz frekansla titreterek diğer arkadaşını da uyandırır. Uyandırma işini başlatan arı ise havada "kıvrak bir dans" yaparak, besinin yerini arkadaşlarına bildirir.[9]

 

Pusulaya Sahip

Uzun zamandan beri bilim adamları, balarılarının, kovan ve besinlerini bulmalarında, onlara yol gösteren bir manyetik gidiş-gelişin olduğunu tahmin ediyorlardı. Hawaii Üniversitesi'nden Micheal Walker ve M.E. Bitterman, oldukça mantıklı deliller, buldular ve bu bulgularını "Journal of Experimental Biology" de yayınladılar.

 

Araştırmacılara göre; balarıları, karınlarında, çok küçük manyetik kristaller (FeO-Fe2O3) taşıyorlardı. Bu milyonlarca kristal ise devamlı bir manyetik etki için yeterli oluyordu. Bilim adamları bu durumu, yaptıkları deneyle doğrulamışlardı. Manyetik alanı algılamaları engellenen arıların, besin kaynağını bulamadıkları gözlenmişti. Engellenmeyenler ise, kolaylıkla besin kaynağına ulaşabiliyorlardı.[10]

 

Midesi Toplu İğne Kadar

Bir arının bir defada kovana taşıdığı bal damlası, çok fazla değildir. Bal midesi, bir toplu iğne başı büyüklüğünde olduğuna göre, bir yüksük dolusu bal toplamak için arının, midesini 60 defa doldurup boşaltması gerekir. Bir arının, midesini bir defa balla doldurması için yoncanın, 1000 veya 1500 münferit çiçeğine konması lazımdır. Buna rağmen, bazı arı toplulukları, bir günde bir kilodan fazla bal toplayabilirler. Bu da arıların, ne kadar çalışkan olduklarını ve bizim için balı, ne kadar zahmetle-sabırla topladıklarını gösterir.[11]

 

Çiçekleri Nasıl Hatırlar

1981 yılına kadar, arıların her çiçeğin ayırt edici özelliklerini, zihinlerine yerleştirdiklerine inanılıyordu. R. Wehner, 1981 yılında yaptığı araştırmalarla, bunun doğru olmadığını ortaya koydu. ABD'li bir biyolog olan James Gould, arıların çiçek resimlerini çekip, oldukları gibi hafızalarına kaydettiklerini ve herbirinin biçimini, omurgalılar gibi eksiksiz hatırladıklarını doğruladı.[12]

 

Mühendislik Harikası

Balmumunu, çeneleri ile yoğuran arılar, bu hamurdan, birbirine bitişik altıgen gözlerden oluşan; sırt sırta vermiş iki yüzeyli, dikey petekler yaparlar. Sonuçta, olağanüstü sağlamlıkta bir yapı çıkar. Gözlerin duvarlarının kalınlığı, bir milimetrenin onda birinden az olsa da petek, kendi ağırlığının yüzlerce katı ağırlıkta; larva, pupa, çiçektozu ve bal yükünü taşıyabilir.

 

Petekler, kovanın tamamen ışıksız ortamında, birbirine paralel olarak ve aralarında, bir arının genişliğinin iki katı boşluklar kalacak biçimde yapılır. Arılar, optimum biçimde, paralel yapıyı oluştururken; manyetik alanı algılama yeteneklerinden yararlanırlar. Kovanın çevresinde, güçlü bir manyetik alan oluşturulduğunda; peteklerin düzenli yapısının bozulduğu gözlenmiştir.[13]

 

En Gelişmiş Bilgisayardan Hızlı

Arılar arasında mükemmel bir işbölümü bulunduğunu ve bir arının ömrü boyunca topladığı bal miktarının, bir çay kaşığının 12’de 1’i kadar olduğunu ifade eden Prof.Dr. Davut Başaran, şöyle konuştu:

"En gelişmiş bilgisayar, saniyede 16 milyar işlem yaparken, bir arı beyni saniyede 10 trilyon işlem yapabiliyor. 500 gram bal için 900 arı 1 gün çalışırken, 1 arı 25 dakikada 50 çiçek, 450 gram bal için de 17 bin arı 10 milyon çiçek dolaşıyor. Her kovanda 1 kraliçe, yaklaşık 80 bin işçi vardır. Kraliçe arıda, arıların hepsini gözleyebilecek bir radar sistemi var. Hangi arı ne yapıyor, hepsini gözlüyor. Kraliçe arı, salgıladığı hormonla, bütün arıları zaptu rapt altında tutuyor. Balarılarının düşmanı eşek arısı, kovana girmek isteğini zaman kraliçe arı, radar sistemiyle bunu fark eder. Hemen diğer arıları uyarıyor."[14]

 

İstişare Ediyorlar

Balarıları, yerleşmek için yeni kovan seçiminde, kendi aralarında oylama yapıyor. Balarılarının sosyal yaşamlarını, 10 yılı aşkın bir süredir inceleyen Cornell University profesörü Thomas Seeley, balarıları arasındaki kararların, istişare ile çoğunluğa göre şekillendiğini vurguluyor. Seeley, bu süreci:

 

"Kurumlaşmış şirketlerin yönetimlerinden, çok daha karmaşık bir müzakereye dayanıyor" şeklindeki sözleriyle tanımlıyor.

 

Seeley ve University of California-Riverside profesörü Kirk Visscher, 10 bin balarısının, kovan seçimi istişarelerini, videoya çekerek inceledi. Deney kovanının yakınına, yeni ağaçlar koyan bilim adamları, balarılarının yeni kovan aramalarını sağladı. Uzmanlar, balarılarının mevcut kovanlarının kalabalıklaşması sonucunda, yeni bir kovan aramak üzere motive olduklarını gözlemledi.

 

Geçici toplanma yeri-oğul verme Kaşif Arılarının: "Sunum Dansı"

 

Süreç söyle işliyor: Kraliçe arı, kovandan, birkaç yüz arıyı, yeni bir yer bakmaları üzere görevlendiriyor. Keşif arıları, taramalarını yapıp kovana dönünce, özel bir dans yapıyorlar. Söz konusu dans sırasında, kaşif arılar, 8 şeklinde yürürken karınlarını titretiyorlar. Bir anlamda, bir sunum toplantısına benzetilen bu dansın, uzunluğu, kovandaki arılar tarafından, aday kovanın, fiziksel özelliklerinin iyi olduğu şeklinde yorumlanıyor.

 

"Kovan Beğendirme Dansı"

 

Kaşif bal arıları, daha sonra, kovandaki arılara, buldukları aday kovanları beğendirmek ve özendirmek için, kendi aralarında bir dans rekabetine giriyor. Kovandaki dans rekabeti, en fazla 16 saat sürüyor ve en sonunda bir karara varılıyor. Sonuçta balarıları, kaşif arıları takip ederek, aday kovana doğru uçuyor.

 

"Demokratik Bir Karar"

 

"Arıların kararı, kavgadan ziyade, uzlaşma ve karşılıklı taviz ilişkilerinin kollektif bir sonucudur. Arıların kovan seçimi, herkese açık bir forum, hiyerarşi ve merkeziyetçiliğin olmadığı, serbest fikirlerin çarpıştığı bir müzakere ortamı. Bal arılarının, kendi aralarında aşırı fikirleri dengelediği ve bu sayede bir ortayol oluşturduğunu vurguluyor. Bu teze göre, bal arıları arasında 'temsili demokrasi' ve 'fikir özgürlüğü' gibi kavramlardan söz edilebilir" diyor.[15]

 

 

Mü’min, Arı Gibidir

Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

"Mü’min arı gibidir. Temiz olandan başka bir şey yemez ve temiz olandan başka bir şey vermez."[16]

 

 

"Mü’min arı gibidir. Yediği zaman temiz yer, bir şey verdiği zaman temiz verir. Çok ince bir dala konsa bile, zedelemez."[17]

 

Mü’min ile arı arasındaki bağa gelince...

Arı üzerinde birçok araştırmalar yapılmış ve hala da yapılmaktadır. Bu araştırmalar çerçevesinde arı incelenecek olursa birçok özelliğe sahip olduğu görülür. Rasulullah (a.s), arının işte bu özellikleri sebebiyle mü’mini arıya benzetmiştir. Ayrıca Kur’an’da arı hakkında sure bulunmaktadır ve Allah-u Teâlâ arıyı övmektedir.

 

Rasulullah (a.s)'in hadiste arı hakkında söyledikleriyle mü’min arasındaki benzerlikler şunlardır:

 

1 - "Arı, temiz yer."

Mü’min de temiz yer. Çünkü mü’min helal olan şeylerden yer ve ağzına haram lokma koymaz. Mü’min kazancının helal yoldan olması için araştırma yapar. Kendisine ve ailesine kesinlikle haram olan bir lokma dahi yedirmez.

 

 Böylece mü’min, Allah-u Teâlâ'nın kendisine çizmiş olduğu sınırın dışına çıkarak Allah-u Teâlâ'nın emrine itaatsizlik yapmaz. Tıpkı arının yaptığı gibi...

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Rabbin, bal arısına vahyetti: "Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin! Sonra meyvelerin tümünden ye!" [18]

Sadece Allah-u Teâlâ'nın ona müsaade ettiği ürünlerden yer, başka ürünlerden yemez. Mü’min de böyledir. Arı, nasıl Allah-u Teâlâ'nın emrinden dışarı çıkmıyorsa mü’min de çıkmamalıdır.

 

2 - "Arı, temiz şeyler verir."

Arının insanlara vermiş olduğu şey, temiz ve faydalıdır. Çünkü arı, bazı hastalıklara şifa ve insanlara faydalı olan, "bal" adı verilen besini üretir.

 Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Onların karınlarından, türlü renklerde şerbetler çıkar. Onda, insanlar için bir şifa vardır." [19]

 

Mü’min de böyledir. Zira mü’min Allah-u Teâlâ'nın emrini yaşayan ve yaşamak isteyen herkese faydalıdır. Kendisinde bulunan iman ürününü insanlara sunarak onlarda bulunan şüpheleri gidermeye, heva ve heveslerinin önüne geçmeye, onlarda bulunan her türlü şirk, küfür ve günah hastalığını gidermeye çalışır. Böylece insanları şirk ve günahların karanlığından imanın nuruna iletmek için çabalar. Öyle ki, mü’minin yaşantısı vahiydir. Mü’min, gerek yaşantısıyla ve gerekse diliyle insanlara vahyi anlatır. Böylece onları hastalıklarından arındıracak bir şifa olur.

 

3 - "Çok ince bir dala konsa bile zedelemez."

Arı, öyle bir özelliğe sahiptir ki, konduğu dala bile zarar vermez. Sanki o dala hiç konmamış gibidir. Üzerine konduğu dalı muhafaza eder ve zedelemez. Mü’min de böyledir. Her zaman insanların faydası olan işleri yapar ve insanlara zarar verecek işlerden kaçınır. Bir kimseye veya bir şeye kızacaksa bile, sadece Allah-u Teâlâ için kızar.

Rasulullah (a.s) şöyle dedi:

 "En iyinizi ve en şerlinizi size haber vereyim mi? En iyiniz; insanların kendisinden iyilik beklediği ve şer beklemediği kimsedir. En şerliniz ise; insanların kendisinden hayır beklemediği ve şerrinden emin olmadığı kimsedir."[20]

 

Arının hayatı dikkatle incelendiğinde bunlardan daha başka özelliklere de sahip olduğu görülür.

 

Mesela, arının çalışması mükemmeldir

Evini bile sağlam ve çok mükemmel bir şekilde yapar. Onun evi, öyle güzel bir mimari özelliğe sahiptir ki, mühendisler bile ondan örnek alırlar. İşte, mü’min de böyledir. Yaptığı işi en mükemmel ve sağlam bir şekilde yapar ve herkes onu kendisine örnek edinir.

Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "Bir mü’min bir iş yapacağı zaman, Allah-u Teâlâ ondan işin en iyisini yapmasını ister."[21]

 

Bir başka hadiste şöyle demiştir:

"Allah-u Teâlâ, insanların bir iş yapmasını istediği zaman onlardan işin en mükemmelini yapmalarını ister."

Mü’min, kendisinden yapılması istenen bir işi en mükemmel bir şekilde yapar. Bu konuda elinden gelen bütün gayreti gösterir.

 

 

 Arı, Allah-u Teâlâ'nın emri gereği şu üç yerde yaşar:

 Dağlarda, ağaçlarda ve insanların kurdukları çardaklarda...

 

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Rabbin bal arısına vahyetti: "Dağlarda, ağaçlarda ve onların (insanların) kurdukları çardaklarda kendine evler edin!"[22]

 Mü’min de yaşantısını sürdüreceği mekanlar konusunda her zaman Allah-u Teâlâ'nın emirlerine itaat eder ve bu konuda aksi bir tavır sergilemez.

 

Arı, önce ev yapar sonra yemek aramaya başlar

Çünkü Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Kendine evler edin! Sonra meyvelerin tümünden ye!" [23]

 Arı, işte bu amelini Allah-u Teâlâ'nın kendisine öğrettiği şekilde bilerek yapar. Mü’min de böyle olmalıdır. Allah-u Teâlâ'nın emirlerine teslim olmalı ve bu emirleri bilerek yerine getirmelidir. Atacağı her adımda Allah-u Teâlâ ve Rasulünün emri olup olmadığını iyice araştırmalıdır. Hiç bir adımını Allah-u Teâlâ ve Rasulünün emri dışında atmamalıdır.

 

 Arının; karanlık, bulut, rüzgar, duman, su ve ateş gibi bazı olumsuz şartlarda çalışması durur.

 

Mü’mini de engelleyen durumlar vardır. Gaflet karanlığı, şek ve şüphe bulutu, fitne rüzgarları, haramın dumanı, heva ve hevesin ateşi de mü’mini etkiler, nefesini etkiler ve Allah-u Teâlâ’a itaatini engelleyebilir.

 

O halde arı bunlardan nasıl uzaklaşıyorsa mü’min de bunlardan uzaklaşmalıdır.

 

Arı, çok temiz bir yaratıktır. Her arının bir görevi vardır

İşçi arıların görevi, çalışmaktır. Devamlı evi temizler, salgıladığı çok temiz bir maddeyle evinin duvarlarında bulunan çatlakları kapatır ve bu maddeyle duvarları kaplayarak sağlamlaştırır.

 

Şayet bir fare, ürettikleri balı çalmak için evlerine gelse, hemen işçi arılar saldırarak ölünceye kadar zehirli iğnelerini ona sokarlar. Onu öldürdükten sonra da evlerine pis leş kokusu yayılmasın diye farenin leşini, salgıladıkları bir maddeyle, hava almayacak şekilde kaplarlar. İşte, mü’min de böyledir. Mü’min de evini her türlü pislikten temizler ve evi, sürekli temiz kalır. Nihayet evine, temizlik kokusu hakim olur.

 

Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "Evlerinizi ve avlunuzu temiz tutun! Çünkü yahudiler, avlularını temizlemezler."[24]

 

Arı çok bilinçli hareket eder

Yavrularının gelişmesi için gerekli besini depolar. Yavrularını beslemek için balı sulandırır. Bunun için gerekli olan suyu da depolar. Yine bu suyu, sıcak havalarda evini serinletmek için de kullanır. Yine salgılamış olduğu yapışkan sıvıyı da depolar. Böylece onunla evinin çatlaklarını kapatır ve petek yapar.

 

İşte bütün bunlar, ileride gelebilecek olumsuz şartlara karşı arının tedbir aldığını göstermektedir. Mü’min de böyledir. Mü’min de sürekli uyanık olmalı ve ileride başına gelebilecek olaylara karşı tedbir almalıdır.

 

 Arının çiçek suyunu (özünü) toplamak için sarfettiği çabayı gören kimse, onun çalışkanlığından dolayı hayrete düşer. Mü’min de böyledir. Allah’ın rızasını ve ahiret gününü kazanmak için asla gevşemez ve sürekli çalışır.

 

 Arının çok az külfeti, fakat büyük menfaati vardır. Mü’min de böyledir

Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır."[25]

 

Arıların topluluğu çok güzeldir

Zira onlar birbiri için çalışan, hiç kavga etmeyen bir topluluktur. Onlardan hiçbiri yaşantılarından asla şikayet etmezler ve gece gündüz çalışırlar. Kraliçelerine itaatten bir an olsun geri durmazlar. Herkes üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirir. Onlardan kimi bal getirir, kimi de içerde temizlik yapar.

Kovanda sadece bir emir olur. Şayet ikinci bir kimse emirlik iddia eder veya emir olarak gelirse, hemen o ikincisi öldürülür ve böylece ilk emirlerine itaate devam ederler. Herkes görevini yapar ve ancak kendi ihtiyacı kadar alır. Hiç biri sadece kendi nefsi için çalışmaz. Onlardan her biri toplum için çalışır.

Onların bekçileri de vardır ve bunlarla barınaklarını korurlar. Barınaklarına kesinlikle yabancı arıları sokmazlar. Şayet ballarında eksilme olursa bekçi arılar hemen onu kontrol ederler. Bir arı balsız olarak gelirse hemen onu kovarlar veya öldürürler.

Mü’minler de işte böyle bir tek vücud, bir tek cesed gibi olmalıdırlar. O cesedden bir uzuv hastalığında bütün ceset hasta olur ve etkilenir.

 

 Rasulullah (a.s) şöyle dedi:

 "Bütün mü’minleri biribirlerine merhamette, sevgide, lütuf ve güzel muamelede sanki bir vücud gibi görürsün. O vücudun bir organı hastalanınca, vücudun diğer organları biribirlerini hasta organın sancısına uykusuzlukla, sıcaklıkla ortak olmaya çağırırlar."[26]

 

 Mü’minler, iyilik konusunda birbirlerine yardım ederler. Kötülüğü defetmek için de birbirlerine yardım ederler. Sapıklık üzerinde asla birleşmezler. Düşmanlarına karşı bir tek el gibidirler. İslam toplumunda her mü’minin görevi vardır. Herkes görevini en mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışır.

 

 Arının kovanı adeta güzel kurulmuş bir kale gibidir

Onu koruyan bekçi arılar vardır. Bu bekçiler, kovanın kapısında beklerler. Bal çalmak isteyen yabancı arıları asla içeri sokmazlar. Çiçek özleri azaldığı zaman ballarını korumaya daha çok özen gösterirler. Öyle ki bekçi olan arı, baldan bir şey çalınmasın diye peteğe giren çıkan arıları kontrol eder. İşte mümin de böyledir. Allah-u Teâlâ yolunda müslüman devletin sınırlarını korur ve her zaman Rasulullah (a.s)'in aşağıdaki sözünü göz-önünde bulundurur.

 

 Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "Allah-u Teâlâ yolunda bir gün bekçilik yapmak, dünya ve onun içindekilerden daha hayırlıdır."[27]

 

Arıların Ya’sub isminde emirleri vardır.

Bu emirlerine itaatten bir an olsun ayrılmazlar. Onun emri olmaksızın hiçbir iş yapmazlar. Emir, düzeni sağlar. Toplumun düzeni, emirin kontrolü altındadır ve toplumdaki fertlerin birbirlerine eziyet etmelerini önler.

 

 Mü’min de böyledir. Emiri kendisine haram bir şey emretmediği müddetçe onun emrinden bir an olsun ayrılmaz.

 

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin!"[28]

 

 Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "Önce size takvayı tavsiye ederim. Köle bile olsa, emirinizi dinleyip itaat ediniz!"[29]

 

Mü’min, emirine ve toplumuna bağlıdır. Emirin itaatinden çıkmaz. İslam cemaatinden ayrılmaz.

 Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "Kim emire itaatten vazgeçer, cemaatten ayrılır ve o şekilde ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur."[30]

 

 Bir arı kovanında aynı anda iki emir olmaz. İkinci bir emir çıkarsa, diğer arılar hemen onu öldürüp parçalarlar ve birbirlerine düşmanlık yapmaksızın bir emir üzerinde birleşirler. Arı toplumundaki fertler, birbirlerine asla eziyet etmezler. Fertleri birbirine düşman olmayan, emirlerine bağlı tek bir ordu olurlar. Mü’minler de öyledir. Şayet bir emire beyat edilmişken ikinci bir kimse, emire karşı gelerek, emir olmak için ortaya çıkarsa, toplumda fitne çıkmaması için ikinci çıkan emir öldürülür. Çünkü Rasulullah (a.s) şöyle demiştir:

 "İki halifeye beyat edilirse, ikincisini öldürün!"[31]

 

Arı, gece gündüz çalışır

 Mü’min de böyledir, devamlı Allah-u Teâlâ'nın rahmetini kazanmak için çalışır. Gündüz oruç tutar, gece kıyamul leyl yapar. Ahiret azabından korkar. Allah-u Teâlâ'nın rahmetini umar. Hep Allah-u Teâlâ rızası için çalışır.

 

Arının sesi vardır

 Mü’minin de evinden devamlı Kur’an sesi gelmelidir.

Selefi Salih (r.anhum), insanlar uyudukları zaman gece kalkıp Kur’an okurlardı ve Kur’an okurken çıkardıkları ses, arının sesi gibi duyulurdu.

 İbn Hibban, Basra zahidlerinden olan Rabi b. Sabih’in evini vasfederken;

"O, çok Kur’an okuyup teheccüd yaptığı için arı kovanından çıkan sesler gibi onun da evinden ses çıkardı." demiştir."[32]

 Şüphesiz, mü’minin arıya benzetilmesinde bunlardan başka daha birçok hikmetler vardır.

 

 

 

 

 

 

2- Aslan

 

 aslan

 

فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ

 

“Aslandan kaçmaktalar.” [33]

 

“Kasvere” kelimesi aslan demektir. Kahr mânâsına gelen “kasr” kökünden gelir. Bunu, İbn Cerir ve Abdullah bin Humeyd, Ebu Hureyre'den rivayet etmişlerdir. İbn'ul-Munzir, İbn Abbas (r.a)’tan da böyle rivayet etmiştir. Ancak Arapça'da aslana esed, Habeşçe'de kasvere denilir. Bu, Habeşçe'den nakledilmiş ve Arapçalaştırılmıştır.

 

Bu kelime hangi mânâya gelirse gelsin, Cenab-ı Hak, kâfirleri Kur'an'ı kabul etmeyişlerinde, Kur'an'daki vazu nasihatlara kulak veremeyişlerinde vahşi merkeplere benzetmiştir. Çoğu merkepler kendilerini korkutan bir şey hissettiler mi dağ, taş, tepe demeden kendilerini atıp kaçarlar. Bu onlar için zahiri bilgiyi yermek ve hallerinin çirkinliğini açık bir şekilde belirtmektir.[34]

 

Mevlana Mesnevide "Kur'andan kaçanlar insanlıklarını yitirip eşekleşirler, Akıl bağından kurtulan akıl, hayvanlaşır" der.[35]

 

Afrika aslanı, dünyanın en büyük dört kedisinden (aslan, kaplan, panter, leopar) biridir.

 

Erkek afrika aslanı ortalama 250 kilogramdır. Kaydedilmiş en ağır aslan 1970 yılında İngiltere'deki Colchester Zoo adlı hayvanat bahcesindeki Simba adlı aslandır. Agırlığı 375 kg (826 lb)olarak kaydedilmiştir. Dişiler ise bunun neredeyse yarısı kadardır. Postu kahverengimsi sarıdır. Erkeğin yelesi kahverengimsi sarıdan siyaha kadar değişir. Geniş alınlı, güçlü çeneli, uzayıp çekilebilen tırnaklı, sarımtırak kısa ve yatık tüylüdür. Kuyruğunun ucu püsküllüdür. Erkek aslanın başının etrafı uzun ve güzel bir yele ile süslüdür. Omuzlarının üzerine kadar dağılan bu perçem, kızdığı zaman kabarır. Aslanlar birbirleriyle bölgeleri için kavga eder. Genellikle bu ölümle sonuçlanabilir. Aslanların pençeleri ve dişleri çok keskindir. Bir insanı bir vuruşta öldürebilir veya yaralayabilir. Genellikle Afrika kıtasında yaşamlarını sürdürürler. Aslanlar dünya üzerinde yaşayan kedi türleri içinde en sosyal cinstir. Diğer tüm kedi cinsleri antisosyal olup yalnız yaşamayı tercih ederken aslanlar büyük gruplar oluşturulan tek kedi cinsidir. Grup oluşturmalarının en büyük sebebi kendilerinden çok hızlı olan avlarını grupsal pusu kurarak yakalamak olduğu bazı bilim dünyasınca öne sürülmektedir.

 

 

 

 

 

3- At

 at

 

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

 

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.” [36]

 

 

At Anlamındaki “hayl” kelimesi 5 yerde, “âdiyât” kelimesi 1 yerde, “ciyâd” kelimesi 1 yerde (değişik kelimelerle at toplam 7 yerde) (3/Âl-i İmrân, 14; 8/Enfâl, 60; 16/Nahl, 8)

 

Yüce Allah'ın: "Atlara" buyruğu müfessir İbn Kesir der ki: Bana Ebu Ubeyde'den şöyle dediği nakledildi: “el-Hayl Atlar" kelimesinin tekili "hâil" şeklindedir. " (Kuş anlamına gelen) tâir ve tayr" ile "(koyun anlamına gelen) dâin ve dayn" kelimeleri gibi.

 

Bir diğer adı "el-feres" olan "el-hayl"e bu adın veriliş sebebi, yürüyüşünde böbürlenmesidir (böbürlenmek demek olan ihtiyâl ile aynı kökten). Başkaları ise şöyle demektedir: Bu aynı kökten tekili olmayan çoğul isimdir. Tekili ise "feres"tir. Nitekim kavm, raht, nisa, ibil ve benzeri kelimeler de böyledir.

 

Vehb b. Münebbih der ki: Allah, atı güney rüzgarından yarattı. Yine Vehb der ki: Sahibinin getirdiği ne kadar teşbih, tekbir ve tehlil varsa mutlaka o at onu işitir ve onun gibisini söyleyerek ona cevap verir.

 

Haberde nakledildiğine göre Allah, Âdem'e bütün hayvanları arzetti. Ona bunlardan tek bir tanesini seç denildi, o da atı seçti. Ona; kendin için güç kaynağı olan bir şeyi seçtin, denildi.

 

Bu bakımdan ata "el-hayr: hayır" adı verilmiş oldu.

 

Diğer taraftan ata "hayl" adının veriliş sebebi ise, onda aziz olma alametinin bulunuşudur. Ata binen bir kimse, Allah Teala'nın bunu kendisine bağışlaması sebebi ile azizlik duygusunu duyar, yüce Allah'ın düşmanlarına karşı da böbürlenir. Ata "feras" adının veriliş sebebi, aslanın avının üzerine atılması gibi, ileri atılarak mesafeleri katetmesidir. O bu uzaklıkları adeta bir şeyi elleriyle yakalayıp tüketircesine katetmektedir. Ata "arabî" adının veriliş sebebi, Hz. Âdem'den sonra Hz. İsmail'e Beytullah'ın temellerini yükseltmesine mükâfat olarak verilmiş olmasıdır. Hz. İsmail de araptır. Böylelikle bu Hz. İsmail'e yüce Allah tarafından verilmiş bir nimet ve bağış oldu. Ondan dolayı da ata "arabî" adı verildi.

 

Hadis-i şerifte de Peygamber (a.s)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İçinde atîk bir atın bulunduğu eve şeytan girmez."[37]  Ona "atîk" deniliş sebebi ise, dişi aygırdan ve Arap attan doğmamış olması (yani erkeği de dişisi de Arap at olmasıdır).

 

Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Atların hayırlısı siyah, alnında beyazlık, burnu ve üst dudağı beyaz olandır. Bundan sonra ise yine alnında be­yazlık olup da dört ayağı da bileklerine kadar beyaz olandır. Sonra üç ayağı beyaz olup ön sağ ayağı vücudunun renginden olandır. Şayet siyah olmaz­sa siyah ile kırmızı arası rengi olup da bu şekilde benekleri olan at gelir." [38]

 

Dârimî'nin Müsned'inde yine Ebu Katâde'den rivayete göre adamın birisi: Ey Allah'ın Resûlü demiş, ben bir at almak istiyorum, hangisini alayım. Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurdu: Sen siyah renkli, alnında beyazlık bulunan, üç ayağı bileklerine kadar beyaz olup sağ (ön) ayağı beyaz olmayan veya bu şekilde rengi siyah ile kırmızı arası olan bir at al ki, hem ganimet elde edersin, hem de esenliğe kavuşursun."[39]

 

Nesâî de Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resûlullah (a.s) kadınlardan sonra atlardan fazla birşeyi sevmezdi.[40]

 

Hadis imamları Ebu Hureyre (r.a)'den Resûlullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "At üç türlüdür. Bir adam için ecre sebeptir, bir adam için örtüdür, bir adam için de vebaldir."[41]

 

Yüce Allah'ın: "Nişanlı atlar" buyruğundan kasıt, Said b. Cübeyr'e göre otlak ve meralarda yayılan atlar demektir. Çünkü bu şekilde yayılan hayvan ve koyunlara "sâime" denilir.

 

(Nişanlı atlar diye meali verilen: el-müsevveme ile aynı kökten).

 

Yine bu maksatla salınan hayvan hakkında denilir. Salıverilen hayvanı anlatmak için kullanılır.

 

İbn Mace'nin Sünen'inde Hz. Ali (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resûlullah (a.s) güneşin doğuşundan önce hayvanların (develerin) otlaklara salınmasını (sevm) ve süt veren hayvanların kesilmesini yasaklamıştır.[42]

 

Otlayan her bir davara da: "es-sevâm" denilir.

 

Bir görüşe göre burada "nişanlı atlar"dan kasıt, cihâd için hazırlanmış olan atlardır. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Mücahid der ki: Salma atlar demek, semiz ve güzel atlar demektir. İkrime der ki: Salma atlar'dan kasıt, güzelliğin gözkamaştırıcı hale getirdiği atlar demektir. en-Nehhâs da bu açıklamayı tercih etmiştir ki; bu da Gözalıcı adam, ifadesinden alınmadır.[43]

 

 

 

 

 

 

4- Balık – Balina

 

12

 

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ

 

“Yunus kendini kınayıp dururken onu dev bir balık yuttu.” [44]

Ayet-i Kerime’de geçen “el-HûT” yani “Balık”,  Kur’an’ı Kerim’de 68:48, 18:63, 37:142 “tekil”, 18:61’de “HûTe-himê”, “ikil” ve “HîTêNe-hum” şeklinde “çoğul” olarak geçmektedir. Hût için; “ve huve es-Semeku’l-Azîm” denmiştir “HâVeTenî fulênun”, filan kişi tıpkı “balık gibi” bana oyun etti veya beriye kıvrılıp tilkilik ederek beni atlattı anlamındadır. [45]

Balığın karnında ne kadar kaldığı hususunda farklı görüşler vardır. es-Süd-dî, el-Kelbî ve Mukatil b. Süleyman, kırk gün kalmıştır derken, ed-Dahhak yirmi, Atâ yedi gün, Mukatil b. Hayyan üç gün kalmıştır, demişlerdir. Tek bir saat (kısacık bir an) kaldığı da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[46]

 

Ayette Rabbimiz Hz. Yunus’un balinanın karnından kurtarılmış olmasa çıplak ve yerilmiş (yani parçalanmış-Allah en doğrusunu bilir) bir biçimde karaya vuracağını bildiriyor. Bildiğimiz gibi deniz hayvanları ve deniz altıyla ilgili bilgiler geçtiğimiz yüzyılda elde edilmeye başlandı. Balinaları incelediğimizde Hz. Yunus kıssasındaki balinayla ilgili, özellikle bir tür dikkat çekiyor. İspermeçet balinası. Çünkü diğer balinaları incelediğimizde ya küçük canlılarla beslendiklerini veyahut da yemek borusunun bir insanın geçebileceği büyüklükte olmadığını görüyoruz. İspermeçet balinası ise 2 mt büyüklüğündeki mürekkep balıklarıyla beslenen ve yemek borusunun büyüklüğü sayesinde bir insan değil bir kayığı bile yutabilecek bir balina cinsidir. İspermeçet balinalarının beslenme şekilleriyle ilgili ise bilimsel bir kaynakta şu bilgiler verilir.

 

“Genellikle sadece büyük mürekkep balıklarını (boyu 2 metreyi bulanları tercih eder) yerler. Başka balıkları ve fok gibi diğer deniz memelilerini de yerler. Denizin altında hareketsiz yatarken geçen mürekkep balığı sürüsünü ağzını aniden açıp emerek avlar. Mürekkep balıklarının sindirilemeyen kesimleri, sindirim borusunda toplanır ve sonra da ağız ya da anüs yoluyla atılır.”[47]

 

Görüldüğü gibi bilimsel kaynakta da ispermeçet balinalarının yedikleri canlılardan sindiremedikleri kısımları ağız yoluyla dışarı attıkları belirtilmiştir.. Bu ise her hayvanda görülen normal bir durum değildir. Hatta bundan 1400 sene önce ispermeçet balinası ve onun bu özelliğinin bilinmesi söz konusu bile değildi. Ama ayette Yüce Rabbimiz eğer Hz. Yunus’u kurtarmasaydı onun yerilmiş ve çıplak bir şekilde karaya vuracağını bildirerek ispermeçet balinalarının bu özelliğine dikkat çekmiştir. (En doğrusunu Allah bilir)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5- Bıldırcın

 bıldırcın

 

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

“Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve "Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz" (dedik). Hakikatte onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.” [48]

 

 

Bıldırcın anlamında “selv┠ Kur’anı Kerim de 3 yerde, (Bakara,2 / 57; Araf,7\160; Taha,20 / 80)

 

Cenâb-ı Hak Yahudileri Tih çölünde bu güzel kuş etiyle, onları nimetlendiriyordu. Muhtelif birçok yiyecekler içinde sofrada kudret helvası ve bıldırcın eti bulunuyordu.

 

İbni Baytar bunun fazla yenilmemesini söylerken, faydaları hususunda da şunları anlatır: Böbrek taşlarını erittiğini, idrarı söktürdüğü, kanının kulağa damlatılmasıyla kulak ağrısını dindirdiği, ödünün uçuğa faydalı olduğu, yüreği devamlı yenildiğinde iç sıkıntısına iyi geldiği belirtilirken; Tabiatnâmede de bıldırcın etinin meniyi ve şehveti arttırdığı da ifade edilir.[49]

 

Bir av hayvanı olarak bilinen bıldırcın bugün insan beslenmesinde etinden ve yumurtasından faydalanılan bir evcil hayvan durumuna gelmiştir. Uzun süren genetik ıslah çalışmaları sonunda verim özelliklerinde önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Ayrıca çeşitli bilim dallarında bir deney hayvanı olarak da geniş ölçüde kullanılmaktadır. Bıldırcınlarla yapılan çeşitli genetik-ıslah, bakım-yönetim, barındırma-beslenme denemelerinin sonuçlarından kanatlı hayvan yetiştiriciliğinde yararlanılmaktadır.

 

Estonya bıldırcınlarının çeşitli verim özellikleri

Kümese alınan bıldırcın başına yumurta verimi (adet) Yıllık 15 6 Aylık 65 Kümese alınan bıldırcın başına yumurtlama randımanı Yıllık 6 6 Aylık 1 Yıllık yumurta üretimi (kg) - İlk yumurta yaşı (gün) 7 Yem tüketimi (0-47 gün arası, g) 60 Olgun bıldırcınlarda günlük yem tüketimi (g) 8.6 Yumurta için yemden yararlanma .0 Ortalama ölüm oranı (0-47 gün, %) 0 Ortalama ölüm oranı (0-42 gün, %) .4 Ortalama canlı ağırlık (g) 5 Gün Erkekler 40 Dişiler 50 7 Gün Erkekler 70 Dişiler 90 Ortalama karkas ağırlığı (g) 5 Gün Erkekler 0 Dişiler 00 7 Gün Erkekler 20 Dişiler 30 Lezzetli eti ve yumurtası sevilerek yenen bıldırcınların başlıca özellikleri tavuk ile karşılaştırmalı olarak aşağıda sunulmuştur.

 

•Barındırmada yer gereksinimi çok düşüktür. Bir m2 alanda yaklaşık 100 bıldırcın barındırılabilir. Oysa yumurta yönlü tavuklarda apartman tipi kafes kullanıldığında 1 m2’ de en çok 24 tavuk barındırabilir.

 •Bıldırcınlarda yem tüketimi de çok azdır. Olgun bir bıldırcın için günde 15-20 g yem yeterlidir. Oysa yumurta yönlü bir tavuk günde 110-120 g yem tüketmektedir.

 •Bıldırcınlar çok kısa bir sürede eşeysel olgunluğa erişirler. Dişiler yaklaşık 42 günde yumurtlamaya başlar. Yumurta tipi tavuklarda ise ilk yumurtlama yaşı ortalama 150 gündür. Erkek bıldırcınlarda ise sperma üretimi 36 gün gibi daha erken bir yaşta başlamaktadır.

 •Erkek eşeysel olgunluğa ve kısa kuluçka süresine bağlı olarak bıldırcınlarda generasyon aralığı da kısadır. Bu özelliği nedeni ile bıldırcın özellikle genetik araştırmaları için elverişlidir.

 •Bıldırcınlar hastalıklara ve ekstrem koşullara karşı tavuklara ve diğer kanatlı türlerine göre daha dayanıklıdır.

 •Bıldırcınlarda metabolizma hızı ve vücut sıcaklığı da diğer kanatlı türlerinden daha yüksektir. Tavukta 40.4, 41.7 0 C arasında değişen vücut sıcaklığı bıldırcınlarda ortalama 42.2 0 C’ dir.

 •Yumurta yönünde geliştirilen bıldırcınlarda yılda dişi başına ortalama 300 yumurta üretilebilmektedir. Oysa tavuklarda, beyaz yumurta hibritlerinde bile bu düzeye erişilememiştir.

 •Yumurta verimi bakımından yemden yararlanma da tavuğa göre daha iyidir. Ancak etlik bıldırcınlarda yemden yararlanma oranı etlik piliçlerden daha kötüdür. Bu nedenle etlik bıldırcın üretiminde karlılık, bıldırcın etinin piliç etinden 2-3 kat daha yüksek fiyatla satılmasına bağlıdır.

 •Besiye alınan bıldırcınlar 5-6 hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 150-160 gramlık bir canlı ağırlık gösterirler ki bu da 110-120 gramlık karkas (gövde) demektir. Buna karşılık bu süre içinde bıldırcınlar 400-500 g dolayında yem tüketirler. Bıldırcın eti ve yumurtası bugün ülkemizin çeşitli kentlerindeki yüksek fiyatla satılmaktadır. Üretimden pazarlamaya iyi bir entegrasyon sağlandığı taktirde tavukçuluğa yakın oranlarda karlılık söz konusu olabilmektedir. Genel bir ekonomik değerlendirme için yem giderleri, üretim giderleri içinde % 60-70, civciv % 20 (yumurtacılar için daha düşük) ve diğer giderler (işçilik, ilaç, elektrik v.s.) % 10 olarak kabul edilmelidir. işletmelerin amortisman ve faiz giderlerinin de dikkate alınması ile tam bir ekonomik analiz yapılabilir.

 

Bıldırcın Yumurtası

Bıldırcının yumurtası yaklaşık 10 g ağırlığında 30 mm uzunluğunda ve 24 mm genişliğindedir. Tavuk yumurtalarına göre daha küresel bir görünümü vardır. Tavuk yumurtalarında biçim indeksi 0.72 olmasına karşılık bıldırcın yumurtalarında bu değer 0.78 dolayındadır. Yumurta kabuk rengi kahverengi benekli ve açık mavi görünümlüdür. Ara sıra beyaz kabuklu yumurtalar çıkmaktadır. Bıldırcın yumurtalarının fiziksel özellikleri çizelge 2' de verilmiştir. Bıldırcın yumurtaları besin madde içeriği yönünden tavuk yumurtalarından oransal olarak daha zengindir. Bir tavuk yumurtasına eşit sayabileceğimiz 5-6 bıldırcın yumurtasında fosfor 5, demir 7-8, B1 vitamini 6 ve B2 vitamini ise 15 kat daha yüksektir. Bıldırcın yumurtalarının besin madde içerikleri tavuk yumurtası ile karşılaştırmalı olarak çizelge 3 de verilmiştir.

 

Bıldırcın yumurtası Tavuk yumurtası Ağırlık (gr) 10.30 56.70 Biçim indeksi 78.50 73.30 Ak (%) 56.50 57.10 Sarı (%) 32.60 31.10 Kabuk (%) 9.90 10.70 Kabuk Kalınlığı(mm) 0.19 0.31

 

Bıldırcın Eti

Bıldırcın eti aranan bir üründür. Genel olarak % 74.1 su, %22.1 protein ve %3 yağ içeren bıldırcın eti, başta N6 ve niacin olmak üzere B1, B2 ve pantotenik asit bakımından çok zengindir. Çizelge 4’de bıldırcın etinin protein ve yağ düzeyinin yaş ve eşeye bağlı değişimi verilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6- Buzağı

 

buza

 

وَإِذْ وَاعَدْنَا مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِن بَعْدِهِ وَأَنتُمْ ظَالِمُونَ

 

 

“Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.” [50]

 

 

 

Ayette geçen “Icl”in Buzağı demektir.

 

Sâmiri’nin buzağı putunu icat felsefesi ve putçuluğun oluşumu

 

Sâmiri hakkında kişisel bilgiler vermeyen Kur’an; Musa’nın Allah ile Tur dağı buluşması dönüşü yakalayıp sorguladığı Sâmirî’nin ağzından onun olumsuz şirk fiilini nasıl gerçekleştiğinin anlatımını vermektedir.

 

“Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? Dedi.””O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.”[51]

 

İşte bu aşamada Kur’an’ın muhteşem icazını görmekteyiz. Kur’an, diğer semavi kitaplardaki kıssa anlatımlarından farklı olarak, kıssaları fragmanlar, bölümler halinde vermektedir. Yani cüzler halinde. İşte bu kısımlar halinde verdiği; Musa ile Sâmirî’ arasındaki bölümde geçen diyaloglar, muhataplara öyle muhteşem ders ve ibretler vermektedir ki; bu ders ve ibretler Musa ve Harun kıssasının tümünün -Tarihi, kronolojik, coğrafi, biyografik, zamansal- anlatımını yapan Tevrat metinleri içersinde yapılan tahrifatlarla detaylara boğularak gözlerden kaçırılmış veya görülemeyecek hal almıştır.

 

Kur’an’da bölümler, fragmanlar halinde sunulan Musa ve Harun kıssasındaki, Musa ve Sâmirî’ arasındaki kısa diyalog bize; geçmişte ve kıyamete kadar, şirk inançlarının oluşumu ve bu inançların insanları iğva edişindeki sırları açıklamış, ders ve ibret alınmasını temin etmiş olmaktadır.

 

Musa’(a.s)nın sorgusundaki Sâmirî, icat ettiği “altın buzağı heykeli” putunu, şirk unsuru olarak oluştururken; İsrail oğullarını kandırmak onların ilgisini puta yöneltmek için yaptığı en önemli fiili açıklamaktadır. “…Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç alıp onu attım.”

 

Müfessirlerin bir kısmı bu ayetteki (fenebeztuha) kelimesini, “içinden, dışarı alıp atmak” olarak kabul etmişlerdir. “…Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç alıp onu (dışarı) attım.” Buna göre; Musa peygamberin getirdiği dinin unsurlarından bazılarını içinden alıp eksilttim (attım) manası vermişlerdir.

 

Müfessirler, Yunus peygamberden bahseden “Halsiz bir vaziyette kendisini (denizden) dışarı attık.”[52] Ayetindeki (fenebeznahu) “attık” ifadesine istinaden bu yoruma gitmişlerse de hâkim anlam, resulün Tevhidi öğretisi içersine şirk unsurları katarak, Tevhidi öğretiyi, buzağı putu şirkine çevirmeyi başardım şeklinde verilmektedir.

 

Sâmirî, İsrail oğullarından topladığı mücevherat’tan imal ettiği buzağı putuna, halk tarafından ilgi çekmek ve onları kandırmak için, ona kutsallık izafe edecek, putu Allah’tanmış gibi gösterecek, illüzyonlar kattığını“…Ben, onların görmediklerini gördüm.” sözleri ile ifade etmektedir.

 

Ragıp el isfehanî’nin Müfredat’ında B,S,R maddesindeki, Basura fiilinin tarifine göre; bu fiil fiziksel görme nezdinde zihinsel kavrama, bilinçli algılamayı da içine aldığı şeklindedir.

 

Bu kattığı şeyleri halkın göremediği, fark edemediği “Tevhidi” unsurlar olduğunu şu sözlerle açıklamaktadır. “..Zira, o elçinin izinden bir avuç alıp onu attım.” Yaptığı putu Hz. Musa’dan aldığı dini motiflerle bezeyerek İsrail oğullarını kandırdığını ifşa etmektedir. “Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.” [53]

 

Dikkat edildiğinde buradaki “elçinin izi” ifadesindeki saklı vurgu, yapılan buzağı putunun “Musa’nın tanrı”sı olduğu vurgusudur. Eğer Sâmirî yaptığı işe “elçinin izinden” bu şekilde “gözbağcılık” yapmasa yapılan put alaka çekmeyecek belki kale alınmayacaktı.

 

Nitekim İsrail oğullarının Musa(a.s)’ya karşı savunmaları içersinde, iradelerinin Sâmirî tarafından saptırıldığını belirtmektedirler. Yani İsrail oğulları Musa’ya tabi olduklarını sanarak Sâmirî’nin illüzyonlarına kandıklarını itiraf etmektedirler.

 

Çünkü Sâmirî, yaptığı buzağı putuna; bu “Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.” diyerek Musa’nın Allah’tan getirdiği Tevhidi unsurlarının bazılarını, buzağı putuna atfettiği anlamlar ile meczederek, buzağı putu merkezli bir şirk felsefesi oluşturmuştu.

 

“Dediler ki: Biz sana olan vadimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) ziynet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.”[54]

 

İsrail oğullarının bu nedamet ifadeleri içersinde aslında; yeryüzü üzerindeki müşrik ileri gelenlerin, geçmişte de gerçekleştirdiği ve kıyamete kadarki süreçte de gerçekleştirecekleri tüm putlarda; putların felsefesi içersine “elçinin izinden” yani “Tevhid”i unsurlardan bir şeyler katacaklarını bildirmektedir. Bu katkılar sayesinde icat ettikleri putlar, Allah ile ilişkilendirilerek, insanların küfre, şirke rağbet etmesinin daha rahat temin edilebileceği ve şirkin sürekliliğinin bu yolla sağlandığı / sağlanacağı Kur’an muhataplarına beyan edilmektedir.

 

Yine Sâmirî’nin ifadesinde müthiş bir ifşaat daha vardır. “Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.” Sâmirî’nin uyduğu nefsin tarifini Allah şöyle yapmaktadır. “…nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder”[55] Nefse hâkim olan ise Şeytandır. Şeytan daima kötülüğü emreder. Allah Şeytanın, insana kötü fiiller emretmesini ise şöyle beyan eder.

 

“Allah onu (şeytanı) lânetlemiş; o da: "Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim" demiştir.”  

 

"Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler" (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”[56]

 

Sâmirî’nin nefsine egemen olan ve onu şirke bulaştırıp, İsrail oğullarını da kandırmasını sağlayan; insanların tümü için cari düşman, Şeytan aleyhillânedir.

 

“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”

 "Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.”[57]

 

“De ki: Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: "Bize gel! " diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (inkârcılığa) mı döndürüleceğiz? De ki: Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.”[58]

 

Allah, Sâmirî aracılığı ile İsrail oğullarını denemek istemiştir. “Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrail oğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.”[59]

 

Kıssanın bu bölümündeki anlatım ile Sâmirî’nin ağzından, kıyamete kadar ki süreçte şirk oluşumu ve insanlığa takdiminin; kıyamete kadarki toplumlar içersindeki, Şeytanın nefislerine egemen olduğu Sâmirî, tiplerinin elinden nasıl gerçekleştiği / gerçekleşeceği mesajı verilerek bunlardan öğüt ve ibret alınması istenmektedir.

 

Tefsir kitaplarında. “..Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç alıp onu attım.” İfadesindeki “elçinin izi” ifadesini somut değer olarak algılayan müfessirlerin anlattıkları efsanevî Sâmirî hikâyeleri yer almaktadır. Bu anlatımlar mesajın üstünü örtmekten veya mesajı başka açılara yönlendirmekten başka bir işe yaramayan malûmat olduğu kanaatinde olduğumuz için üzerinde durmuyoruz.

 

Altın buzağı heykeli

Sâmirî’nin icat ettiği “Altın buzağı heykeli” hakkında bazı tefsirlerde yapılan yorumlarda; kadim Mısır toplumlarında bulunan boğa ve inek tanrıları,  Hathor ve Aphis, adı verilen putlar ve bunlara ibadet biçimlerinin; Mısır’da uzun süre ikamet eden İsrail oğulları tarafından özümsendiğini bu yüzden İsrail oğullarında puta tapıcılığa yatkınlık oluştuğunu belirtirler. “İsrailliler Mısır'da dört yüz otuz yıl yaşadı.”[60]

 

Nitekim daha Mısır baskısından ve bu rejime ait kültürlerden sıyrılmadan, başlarında iki peygamber bulunduğu halde putçuluğu talep ettiklerini görmekteyiz.

 

”İsrail oğulları'nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi. Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler de geçersizdir.”[61]

 

Putperest kadim Mısır kültürünün putperestlik etkisinin, İsrail oğullarında başka şekillerde de tezahür ettiğini gözlemlemekteyiz. Allah’ı mücessem hale indirgeme, antropomorfizm.

 

“Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.”[62]

 

“Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi.”[63]

 

Heykelin buzağı şeklinde yapılmasının temel sebeplerinden bir tanesinin de; Kur’an’da, İbrahim kıssasında da anlatıldığı gibi, İbrahim (a.s)’in eve gelen misafirlerine buzağı ikram etmesi geleneğinden kaynaklandığı kanaatindeyiz.  İsrail oğullarının atası olan İbrahim döneminden beri buzağı kültürünün İsrail oğulları içersinde yerleştiği ve toplumun benliklerine işlediği anlaşılmaktadır. Bu yüzden Musa ve Harun ümmetini teşkil eden İsrail oğulları kavmi tarafından buzağı üzerinde bir değer veya kutsallık oluşturdukları aşikârdır.

 

           Türk kültüründe bunun benzeri bir yansıması bulunmaktadır. Gelen misafirlere, kuzu veya koyun ikram edilmesi Türk örf ve adetlerindendir. Ayrıca Türk kültür hayatının her safhasında kuyun ve kuzu motif ve düşüncelerinin yansımalarını görmek mümkündür.

 

“And olsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam (sana)" dediler. O da: "(Size de) selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.”[64]

 

“Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir buzağı getirdi.”

 

“Onların önüne koyup "Yemez misiniz?" demişti.”[65]

 

Binaenaleyh İsrail oğullarının, ataları İbrahim peygamber zamanından beri devam ede gelen bu buzağı kültürü ve Mısır Pagan dininin boğa, inek tanrıları etkisi ile mezcedilmesi sonucu, Sâmirî’nin yaptığı heykelin, buzağı şeklinde ortaya çıkarıldığı kanaatindeyiz.

 

           Nitekim Sâmirî’nin, Kadim Mezopotamya kökenli olabileceği tezinin bir yansıması, yaptığı puta buzağı şeklini vermesi onun bu kökenlerinden gelen kültürde yatıyor olsa gerektir.

 

Musa (a.s) ve Harun (a.s)’un Tevhid’e çağrılarına rağmen, Musa’nın yokluğunda Sâmiri’nin yaptığı, buzağı heykeli putuna tapmaya başlarlar.

 

“Musa'nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini edindiler.”[66]

 

Altın buzağı heykelinin önemli bir özelliği de böğürebilmesiydi. Müfessirlerin bu hususta yaptıkları çeşitli yorumlara rağmen bu mevzunun aslını kavramamız mümkün değildir. Ancak böğürme işlevini, buzağı heykelinin canlı (hayat sahibi) olmasına bağlamak da mümkün değil ve yanlıştır.

 

“Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli (CESED) icat etti.”[67]

 

Taha suresinde heykel olarak çevrilen “Ceseden” kelimesinin Kur’an’daki diğer ayetlerde kullanımlarına bakalım.

 

“Musa'nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (ceset) edindiler.”[68]

 

“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık.”[69]

 

“And olsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.”[70]

 

Dolayısı ile canlılık olmayan bir nesnenin böğürebilmesini bir takım teknik veya başka şeylere bağlamak mümkündür. Bu yüzden Sâmiri’nin ustalığı sayesinde, esen rüzgârlarda, buzağı heykeline verilen akustik veya aerodinamik yapı nedeniyle böğürme sesi çıkardığı şekilde yorumlar olmuş ise de bunlar fantezi düşünce ürünleri olmaktan ileriye gidemeyecektir.

 

Aslolan buzağı putu cansızdır. Bu puta imalatçısı tarafından yapılan bir takım illüzyonlar o puta canlılık emareleri verse bile bunların kandırmacadan öte şeyler olmadığını Allah; kıssanın diğer ayetlerindeki akli delillerle İsrail oğulları ve dolayısı ile Kur’an muhataplarını uyarmaktadır.

 

“O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?”[71]

 

 “Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor?”[72]  Diyerek onun cansızlığı ve hidayet yetisinin olmadığına vurgu yapmaktadır.                             

 

Kur’an’ın, put ve putçuluğun yer aldığı diğer ayetlerinde de müşriklerin inançları ne olursa olsun; Allah putların fayda ve zarar vermeğe ve kendilerinden bir şey savmaya güçleri yetmeyen aciz ve cansız varlıklar olduğunu belirtmektedir.

 

“Allah'ı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır.”[73]

 

“Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiçbir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere (putlara) tapıyorlar.”[74]

 

“O'nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.”[75]

 

“Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler.”

 

“Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.”[76]

 

“(Kâfirler) O'nu (Allah'ı) bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.”[77]

 

 “Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler.”[78]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7- Çekirge

 çekirge

 

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ

 

“Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” [79]

 

 

Çekirgeler; Cenâb-ı Hakkın cezalandıracağı kavme karşı hazır bir ordusu gibidir. Allah onları çekirge sürüleri ile cezalandırırdı.

 

Özellikleri

Boy: 2.5 – 3.5 cm.

Renk: Siyah veya kahverengi

Kalın, köşeli gövdesi ve zıplamasını sağlayan uzun arka bacaklarıyla çekirgeleri çoğu insan kolaylıkta tanır. Deve çekirgeleri bronz ile kahverengi renklerde olup, gövdesinde büyük bir kambur bulunur. Çok uzun arka ayakları, uzun ince antenleri bulunur.

 

Davranışları

Çekirgeler genellikle dış alanlarda yaşar ve ürerler. İç alanlara yiyecek, nem ve sığınma amaçlı girerler. Yetişkinleri kuvvetli ışık tarafından çekilir ve uçabilme özellikleriyle, özellikle yaz aylarında camlardan girebilirler. Çatlak ve deliklerden de bina içlerine girerler. Giysilere, özellikle kirli olanlarına beslenme amaçlı zarar verdikleri bilinmektedir. Deve çekirgeleri iç alanlarda genellikle kiler, bodrum gibi yerlerde yaşarlar.

 

 Yaşam Alanları

Daha cok Ekili arazilerde yiyecek bulmak amacı ile bulunurlar.Koliniler halinde uçarak dolaşırlar.Çekirgelerin doğal yaşam alanları çayır ve ağaçlık alanlardır. Bina yakınlarında, uzun otlar ve sarmaşık türü yoğun bitkilerin arasında, kereste yığınları, taş ve döküntülerin altlarında yaşarlar.

 

 Mücadele İpuçları

Çekirgelerle mücadelenin en iyi yolu bina çevresindeki muhtemel yaşam alanlarının yok edilmesi ve haşereleri cezbeden ampullerin dış alan aydınlatmasında mümkün olduğunca kullanılmamasıdır.

 

Bir çekirge 800-1000 metre uzaklıktan duyulan sesler çıkarır. Bunu havayı hareket ettirerek başarır. Küçük bir hesap yapılacak olunursa çekirgenin yaptığı işin önemi daha iyi kavranacaktır. Havanın yoğunluğunu 1293 kg/cm3 olarak alalım. Yarıçapı 800-1000 metre olan bir yarı kürenin kütlesi yaklaşık bir milyon tondur. Çekirge gibi küçük bir hayvan yalnız bir organıyla bu kadar büyük bir kütleyi nasıl harekete geçirebilmektedir? Çekirge, çevresindeki hava kütlesinin hepsini bir anda hareket ettirmez. Her titreşimde çevresine en yakın hava tabakasını sıkıştırır. Bu titreşim donup kalmaz. Her yöne yayılır çünkü hava esnektir. Sıkıştırmadan önce havayı dışa doğru iter, sonra itilen tabaka içe doğru geriler ve çevresini sıkıştırır. Böylece bir seri sıkıştırmayla ses dışa doğru yayılır.[80]

 

Çekirge yemek caiz midir? Bir kitapta okuduğuma göre ashab-ı kiram çekirge yerlermiş, doğru mudur?

 

Cevap:

Bütün mezhepler çekirgenin helal olduğu konusunda müttefiktir. Fakat tezkiye edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Mâlikî mezhebine göre çekirgeyi tezkiye etmeden yemek caiz değildir. Bu tezkiye ise ya başını kopararak ya canlı olarak ateşte kızartarak ya da haşlayarak olur. Yani ölü olarak bulunan çekirgeyi yemek caiz değildir.[81]

 

Diğer mezheplerde böyle bir şart yoktur.[82]

 

Çekirgenin yenmesi ile ilgili olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle bir rivâyet nakledilmiştir: İbn Ebî Evfâ (ö. 86) şöyle demiştir:

 “Resûlullah (a.s) ile beraber (altı veya yedi sefer) gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Aleyhissalatu vesselam’la birlikte çekirge yedik.”[83]

 

Başka bir hadiste çekirge hakkında Peygamber (a.s): “Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurduğu rivâyet edilmiştir.[84]

 

Bu hadisi rivâyet eden Ebû Davud (ö. 275), bunun mürsel (sahâbî râvîsi senetten düşmüş) bir hadis olduğunu belirtmiştir.

 

Çekirge hakkında varid olan bütün hadisler içinde en sahih olanı, Abdullah İbn Ebî Evfâ’dan rivâyet edilenidir. Bu yüzden çekirgenin yenilmesinin helal olduğu konusunda icmâ olduğu belirtilmektedir.[85]

 

 

 

 

 

 

8- Deve

 

DEVE

 

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ

 

“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” [86]

 

 

Deve

İbil: Deve demektir. “Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: ‘İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin Rahimlerinde bulunan(yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyyet ettiğine şâhidler mi oldunuz?’ (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah o zâlim topluluğu doğru yola iletmez.”[87] “Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?"[88] Bu âyetlerde Allah'ın yarattığı ibil'e dikkat çekilmektedir. Deve anlamına gelen ibil, çoğul bildiren bir cins ismidir. Dişil kabul edilir. Çünkü Arapçada insan dışındaki canlı isimlerinden, tekili olmayan çoğul isimler dişil kabul edilir. İbil'in tasgirine tâ getirilerek (übeyle: devecik) denilir. Çoğulu âbâl, nisbesi İbelî’dir. İbn Mâce'nin aktardığı bir hadîste Hz. Peygamber (a.s)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "İbl sahibi için izzet (onur), ğanem (koyun, keçi) de berekettir. Atın alnına da Kıyâmet gününe dek hayr bağlanmıştır."[89]

 

Benâtu'l-leyl (gece kızları) sıfatıyla da anılan ibil’in (devenin) körpesine ba'îr denilir. Erkek ve dişisi de aynı adla anılır. Çoğulu (eb'ire) ve (bi'rân)dır. (şârık) ise yaşlı devedir. "Dediler ki: ‘Kralın su tasını kaybettik (onu arıyoruz). Onu getirene bir deve yükü (mükâfat) var. Ben buna kefilim"[90] âyetinin tefsirinde Mücâhid, ba'îri himâr (eşek) diye açıklamıştır. Bazı Araplar himâra ba'îr derlerse de bu, şâz bir söylemdir.

 

Arapçada deveye verilen isimler çoktur, fakat en fazla kullanılanlar ibil, cemel, ba'îr, nâka, hecin, fâlic ve buht'tur. İbil, çöl şartlarına uygun, hârika hayvanlardandır. İri gövdeli, uysal, üstüne yüklenen ağır yüklerle yerinden kalkabîlen, yükleriyle birlikte çökebilen, yularını farenin dahi tutup götürebileceği kadar uysal bir hayvandır. Sırtına hevdec denilen, insanın bütün eşyasıyla birlikte içinde rahatça oturabileceği bir oda yapılır. İşte bunun için "Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?"[91] âyetinde bu hârika hayvanın yaratılışına dikkat çekilmektedir.

 

Deve, ağır bir yükle çok uzak mesafeyi, birkaç hafta bir şey yiyip içmeden ve günde 200 km.ye kadar yürüyerek katedebilen tek hayvandır. Deve, gerektiğinde besin olarak kullanılmak ve birtakım karmaşık kimyasal işlemler sonucu suya çevrilmek üzere yağ depolayan horgücü, tum fırtınalarına karşı özel perdelerle donatılmış burnu, çift sıra kirpikli gözleri, içi tüylü kulakları, dikenli bitkileri yemeğe uygun sindirim sistemi, aşırı sıcak ve soğuğa dayanma kabiliyeti ve bir defada 60 litre su içebilmesi gibi özellikleriyle Allah'ın kudretinin açık bir göstergesidir. Güçlü bir hâfızası olan deve, fırtınalarda kum tepelerinin yer değiştirmesine rağmen çöllerde yolunu şaşırmaz. Çölde haftalarca süren uzun yolculuklarda zor duruma düşen Araplar, devenin vücudundaki sudan yararlanırlar. Bizansa karşı Ebu Ubeyde'ye yardım için ordusunu çölden geçirerek Irak cephe¬sinden Suriye cephesine intikal ettiren Hâlid ibn Velîd, bu sayede askerlerini büyük bir felâketten kurtarmıştır.[92]

 

“Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp-döşendi? Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca öğüt verici bir hatırlatıcısın.”[93] Bu âyette üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir hayvandan, “deve”den bahsedilmektedir. Deveyi “özel bir canlı” yapan, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapısıdır. Bu öyle bir vücuttur ki, açlık ve susuzluğa günlerce dayanır, günler boyu, sırtında yüzlerce kilogram ağırlıkla yol katedebilir. Devenin kurak ortamlar için özel bir yaratılışla var edildiğini ve insanın hizmetine verildiğini göstermektedir. Devenin bu özel yaratılışını yakından görelim:

 

Besin deposu hörgüç: Bir yağ yığıntısı şeklindeki hörgüç, Hecin devesinin kıtlık ânında periyodik olarak beslenmesini sağlar. Hayvan bu sâyede üç hafta su içmeden yaşayabilir. Bu sırada vücut ağırlığının % 33’ünü kaybeder. Aynı şartlar altında insan, vücut ağırlığının % 8’ini kaybeder ve 36 saat içinde vücut suyunu tamamen yitirerek (normal şartlarda) ölür.

 

Isıya karşı yalıtkan kürk: Bu kürk, vücudunu sıcağa ve soğuğa karşı koruyan, su kaybını azaltan kalın ve keçeleşmiş tüylerden oluşmuştur. Hecin devesi gündüzleri iç sıcaklığını 41 dereceye kadar çıkararak terlemeyi geciktirir. Böylece su kaybını engellemiş olur. Kalın kürkü sâyesinde Asya’nın yazın artı 50 dereceye varan sıcağına, kışın ise eksi 50 dereceye kadar ulaşan soğuğuna dayanabilir.

 

Kumdan korunan baş: Kirpikleri birbiri içine geçebilen bir sisteme sahiptir. Herhangi bir tehlike ânında otomatik olarak kapanırlar. İç içe geçen kirpikler, hayvanın gözüne en ufak bir toz tanesinin bile girmesine izin vermezler. Burun ve kulaklak, kum ve tozdan korunması için uzun kıllarla kaplıdır. Uzun boynu yerden üç metre yükseklikteki yaprakları bile yemesine imkân tanır.

 

Her türlü araziye uygun ayaklar: Ayaklar, esnek bir yastıkla birleşmiş iki parmakla donanmıştır. Hayvanın toprağı daha iyi kavramasını sağlayan bu yapı, yağımsı dört toptan oluşmuştur. Her türlü arazi şartlarına uygundur. Tırnaklar ayağı herhangi bir çarpışmadan dolayı oluşacak zararlardan korur. Dizler bir boynuz kadar sert ve kalın bir zardan oluşan nasırla kaplıdır. Bu nasırlar hayvan kumlara yattığında onu aşırı sıcak olan zeminden ve yaralanmalardan korur.

 

Açlık ve susuzluğa olağanüstü dayanma yeteneği: Deve, 50 derece sıcaklıkta 8 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının % 22’sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun % 12’sini kaybettiğinde ölürken; deve, vücudundaki suyun % 40’ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut ısısını 41 dereceye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sâyede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30 dereceye kadar düşürebilmektedir.

 

Mükemmel su kullanım ünitesi: Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir. Bunun yanı sıra deve, insana oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun mukozasına sahiptir. Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sâyesinde, havadaki nemin % 66’sını yutabilmektedir.

 

Besinlerden ve sudan maksimum istifâde: Hayvanların çoğu, böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda zehirlenerek ölürler. Oysa deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca karaciğerinden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifâde edebilmektedir. Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek şekildedir.

 

Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek bir yapıdadır. Kan yapısı ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşmaya imkân vermeyecek biçimdedir. Ayrıca kanında, susuzluğa dayanıklılığı artıran albümin enzimi, diğer canlılardan daha fazla miktarda bulunmaktadır.

 

Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut ağırlığının beşte biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek bir noktada toplanması, vücudun -yağa bağlı olarak- her yerinde yoğun oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu minimum oranda kullanmasına sebep olur. Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilogram besinalabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kg. kuru otla bir ay boyunca yaşayabilmektedir. Devenin ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri dikenleri bile rahatlıkla yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve sindirim sistemi ise önüne çıkan her şeyi öğütebilecek kadar güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden bile istifâde etmesini bilir. Kurak ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli olduğu açıktır.

 

Hortumlara ve fırtınalara karşı önlem: Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi iç içe geçerek, gözü şiddetli kum fırtınalarına karşı tam bir korumaya alır. Develer ayrıca burun deliklerini de kum girmesini engellemek için kapatabilirler.

 

Kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa karşı önlem: Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler, çölün yakıcı goüneşinin hayvanın derisine ulaşmasına engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri 70 derecelik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer, sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile hayatlarını sürdürebilmektedirler.

 

Kızgın kumlar için önlem: Bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak “dizayn” edilmiş, hayvan kuma batmadan yürüyebilsin diye genişletilip yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.

 

Tüm bu bilgilerin ışığında düşünelim: Deve, kendi vücudunu çöl ortamına göre kendisi mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir? Ya da hortum ve fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır? Kan ve hücre yapısını, devenin kendisi mi “su harcamama esası” üzerine düzenlemiştir? Vücudundaki tüylerin dokusunu o mu seçmiştir? O mu kendisini “çöl gemisi”ne dönüştürmüştür?

 

Deve -canlıların tümünde olduğu gibi- elbette ki bunları yapamaz. “Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?”[94] âyeti, gerçekten de bu olağanüstü hayvanın varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de, diğer bütün varlıklar gibi yaratılmış, özelliklerle bezenmiş ve Allah’ın yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak yeryüzüne yerleştirilmiştir.

 

Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle görevlendirilmiştir. İnsan ise, tüm varlık âleminin içindeki buna benzer yaratılış mûcizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah’ı bilip tanımakla, O’na ibâdet ve kulluk yapmakla…[95]

 

Ağırlıkları kaldırabilmesi için uzun boyunlu yaratılmış olan deveye, sabrından ve susuzluğa dayanıklığından dolayı sefînetu'1-berr (kara gemisi) denilmiştir. Hz. peygamber'in hayatının önemli bir kısmı deve sırtında geçmiştir. Küçük yaşlarında amcalarının yanında, gençliğinde ve Hz. Hatice'nin ortağı olarak ticaret kervanlarını yönettiği dönemde develerle yakından ilgilenmiş, peygamberlikten sonra da hicret, gazalar ve hac münâsebetiyle develerden yararlanmış, Medine'deki evini de devesinin çöktüğü yere yaptırmıştır.

 

Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Deveye sövmeyiniz Çünkü deve, (diyet verilmek sûretiyle) kan akıtılmasını önler, kızlara da mehir olarak verilir.”[96] Bu hadîsin başka kaynağını bulamadım). Bu hadis rivâyeti, devenin değerine işaret etmektedir. Ayrıca peygamber (s.a.s.), tekrar edilmeyince, ezberlenen Kur'ân'ın bellekten gideceğini, bağlanmayan devenin kaçmasına benzetmiştir: "Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah hakkı için Kur'ân, bağlı devenin çözülüp kaçmasından daha çabuk kaçar." (Müslim, Müsâfirîn b. 33, h. 231; Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 4; İbn Hanbel, Müsned 4/146, 150, 153, 397). İbn Ömer'in rivâyetinde ise: "Kur'ân bağlı deveye benzer. Deve, sahibi bağına dikkat ederse yerinde durur; dikkat etmezse seyplenip gider. Kur'ân sahibi (hâfız) da gece gündüz okursa onu belleğinde tutar; okumazsa unutur." (Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 22; Müslim, Müsâfirîn 226; İbn Hanbel, Müsned 2/17, 23, 30, 64, 112)

 

Çeşitli yer ve toplumlara nisbetle farklı isimleri bulunan deve, son derece kindar bir hayvandır. Dişisiyle ancak senede bir kez ilişkide bulunur. Ancak anasına atlamaz. Rivâyete göre bir adam üstünü bir kumaşla örttüğü dişi devenin üstüne onun yavrusunu salmış. Erkek deve sonradan işin farkına varınca cinsel organını yaralamış ve kin beslediği adamı da sonunda öldürmüş. Benzeri bir olayda da işin farkına varan devenin intihar ettiği rivâyet edilir.

 

Cemel erkek deve demektir. Dişi deveye nâka denilir. Cemel'in çoğulu cimâl, ecmâl, cemâil, ve cimâlât gelir. Abdullah ibn Abbâs'a göre cimâlât, gemi halatı demektir.Sanki onun attığı kıvılcım, sarı gemi halatıdır."[97] âyetinde cehennem ateşinin, halat gibi kalın kıvılcımlar attığı anlatılmaktadır.

 

A'râf Sûresinde ise devenin iriliği ile iğne deliğinin küçüklüğü ara¬sında ilginç bir ilgi kurularak, inkârcı kâfirin cennete girmesinin imkân¬sızlığı anlatılır: “Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmağa tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir! İşte suçluları böyle cezalandırırız.” [98]

 

Ebû Eyyûb, Ebû Safvân gibi künyeleri bulunan cemel, özellikle Cemel Olayı denilen bir va'aya adını vermiştir. Talha ile Zübeyr'in başını çektiği, Alî'ye karşı başkaldırı hareketinde, Hz. peygamber'in zevcesi Hz. Âişe, deve üzerindeki hevdeci içinde yönettiği bu başkaldırı hareketi Cemel Olayı (Deve Olayı) adını almıştır.

 

Nâka: Dişi deveye verilen addır. Çoğulu nevak tenvuk gelir. Fakat vâv üzerine damme ağır olduğundan vâvla nûn'a yer değiştirilerek evnuk demişlerdir. Eynuk, Eyânik ve niyâk şeklinde de çoğulları vardır. Ümmü Bevv, Ümmü Hâil, Ümmü Mes'ûd gibi künyeler taşıyan nâkaya Bintu'l-fahl ve bintu niyâk da denilir. Yüce Allah, Salih Aleyhisselâm'a mûcize olarak bir nâka vermiştir: “Biz onlara, kendilerini sınamak için dişi deveyi göndereceğiz. Hele sen onları gözetle, sabret. Onlara, suyun aralarında paylaştırılacağını, (bir gün devenin ve bir gün de kendilerinin su içme nöbeti olacağını) haber ver; içme sırası kiminse o gelip suyunu alsın. Bir arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çekip (deveyi) kesti. Ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu?”[99]

 

Şems,91\11-15. âyetlerde de azgınlığın, Semûd kavmini, yalanlamağa ve sonunda helake sevk ettiği bildirilmektedir. İçlerinde türeyen en azgın biri (Kaddâr ibn Sâlif) veya onların en azgın grupu, bütün kavmi bozarak azdırmış, peygamber'i yalanlamağa sevk etmiş; kendilerine gelen, Allah’ın elçisi Hz. Salih, bir mûcize olarak ortaya çıkarılan deveye ve onun su içme hakkına dokunmamalarını söylemiş; fakat onlar onu yalanlamışlar, peygamberliğini kabul etmemişler; deveyi ayaklarından biçerek öldürmüş¬ler. Bu günâhları yüzünden Allah onların başlarına azap kırbacını indirip onları yerle bir etmiştir.

 

Şems sûresi, 14. âyette Semûd kavminin kestiği bildirilen nâka, kavmin mûcize istemeleri üzerine Hz. Salih 'e mûcize olarak verilmiş olan devedir. Müfessirler bu devenin kayanın içinden çıktığını söylerler ve devenin vasıfları, öldürülmesi hakkında hayli ayrıntılara girerler ki bu ayrıntıların sağlam bir temeli yoktur.[100]

 

Hadîslerde de nâka çok geçer. Bunlardan ikisi şöyledir: "Bir adam, yıllarıyla bir deveyi getirip: Bu, Allah yolunda sadakadır, dedi. Peygamber (a.s.): “Buna karşılık sana Kıyâmet gününde yediyüz yularlı deve verilecektir” buyurdu."[101]

 

"Bir adam da Peygamber (a.s.)e gelip: Yâ Rasûlallah, devemi salıverip Allah'a tevekkül edeyim (mi?) dedi. Peygamber (a.s.): “Hayır, önce onu bağla, sonra Allah'a tevekkül et!” dedi.[102] Tirmizî, Enes'ten garîb bir rivâyet olarak nitelediği bu hadîsi biraz farkla şöyle vermektedir: "Bir adam geldi, 'Yâ Rasûlallah, dedi, onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa salıverip mi tevekkül edeyim?' Peygamber (a.s.): 'Bağla da tevekkül et' dedi."[103]

 

Bedene: Çoğulu budun yahut (budn)dür. İri, bedenli hayvanlar olduğu için büyük baş hayvanlardan deve ve sığıra beden denilir. Fakat Nevevî'ye göre bedene, kurbanlık yaşına gelmiş deveye denilir. Dilcilere göre bu isim, hem deve, hem sığır için kullanılır. Ancak Müslim'de bulunan bir hadîs, bu adın, sırf develere özgü olduğunu gösterir: "Cuma günün olunca melekler mescidin kapısında durur, ilk gelenleri yazarlar. En erken gelenbir bedene kurban etmiş sevabı alır. İkinci gelen bir sığır kurban etmiş sevabı alır. Üçüncü gelen, boynuzlu bir koç kurbanı sevabını alır. Dördüncü gelen bir tavuk sadaka vermiş sevabı alır. Beşinci gelden bir yumurta sadaka vermiş sevabı alır. İmam Minbere çıkınca melekler defterlerini kapatıp hutbeyi dinlerler."[104]

 

Hac Sûresinde, Kâbe'ye takdîm edilen bedene'nin çoğulu budn geçmektedir: "Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın (dîninin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar ön ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın adını anın (da boğazlayın) yanları yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan yeyin, kanâat eden (fakîr)e de; isteyen(fakîr)e de yedir in. O(kocaman hayva)nları, size böyle boyun eğdirdik ki şükredesiniz. Onların etleri ve kanlan Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O'na ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O'nun büyüklüğünü anasınız. (Ey Muhammed), güzel davrananları müjdele."[105]

 

Kâbeye ilk bedene kurbanı takdim eden, İlyâs ibn Mudar'dır. Bu zâtın, Kâbe yıkıldıktan sonra İbrâhîm Makamını ilk kuran kişi olduğu söylenir.

 

Râhile: Yola gitmeğe, yük taşımaya uygun, güçlü dişi deveye râhile denilir. Deve üzerinde bu bilgiyi verdikten sonra Demîrî, deve üzerine yapılan meselleri (deyimleri, atasözlerini) verir. Bu deyimlerden biri de Hz. peygamber'in şu sözüdür: "İnsanlar deve gibidir. Yüz tane deve olur da içinde bir tane râhile (yük taşıyan, işe yarayan) biri olmaz." (Râhile, yük taşıyan, güçlü, güzel devedir. Hadîs, insanlar içinde güçlüklere dayanabilen, halinden memnun insan az olduğunu anlatmaktadır.) [106] Hadisteki bu ifâde, insanlar içinde halinden memnun olanın çok az olduğunu anlatır.

 

 

 

9- Domuz

 

domuz

 

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

 

“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” [107]

 

 

Kur’anı Kerim de Domuz anlamında hınzîr kelimesi 4 yerde (2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115); Bu kelimenin çoğulu “hanâzîr” 1 yerde (5/Mâide, 60) (domuz toplam 5 yerde) geçmektedir.

 

Hınzır: Domuz demektir. Demîrî'ye göre Arapçada Ebü Cehm, Ebû Zür'a, Ebû Dulef, Ebû Utbe, Ebû Kadim vb. künyeler taşır. Kendisinde bir yandan ehlîlilk, bir yandan da yırtıcılık özelliği vardır. Çok şehvetli bir hayvandır. Onsekiz aylık olan erkek domuz, ergen olur. Dişisi de altı ay gebelikten sonra yavrusunu doğurur. Domuz, en üretken hayvanlardandır.

 

Domuz Eti: İslâm dini birtakım hayvanların etlerini yemeyi serbest bırakmışken, bazılarını yasaklamıştır. Meşrû kılınan veya yasaklanan hayvan çeşitleri incelendiğinde insan sağlığı için yararlı hayvanların etinin meşnî, zararlı olanların ise yasaklanmış olduğu anlaşılır. İşte domuz da beslenme tarz, görünüşü, insanı tiksindiren tabiatı ve bünyesinde, etini yiyenlere geçebilen trişin vb. zararlı unsurlar taşıması nedeniyle yasaklanmıştır.

 

Kur'ân'ı Kerîm'de Allah domuz etini kesin şekilde haram kıldığını beyan etmiştir: "Allah sizlere yalnız leşi, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı."[108] Şu âyette de domuzun çirkin hâline işaret edilmiştir: "...Allah kime lânet eder ve gazabına uğratırsa ve kimlerden de maymunlar, domuzlar ve tağûta kullar yaparsa, işte bunlar, makamları en kötü, yolları da en sapık olanlardır" (5/Mâide, 60).

 

Câbir b. Abdillah'tan, Allah Rasûlünün Mekke'nin fethi yılında Mekke'de iken şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarabın, ölü hayvan etinin, domuzun ve putların alım-satımını haram kılmıştır" (Buhârî, Büyü' 112; Tecrîd-i Sarih Tercümesi VI, 537, 538)

 

Domuz eti diğer birçok dinlerde de yasaktır. Meselâ yahudilerin kitabı Tevrat'ın tesniye bölümünde yenilmesi yasak olan hayvanlar sıralanırken "... ve domuz... çünkü tırnaklıdır fakat geviş getirmez. O size murdardır bunların etinden yemeyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız" (Tevrat, Tesniye, bab, 14/8) denilmektedir.

 

Allah insanlara rızıkların güzel ve temiz olanlarından yemeyi ve buna karşılık da şükretmeyi emretmiştir. Helâl yemek duânın ve ibadetin kabulüne sebeptir. Haram yemek ise bunların geri çevrilmesine sebep olur. Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, şüphesiz Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Şüphesiz Allah, müminlere, peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir. Allah şöyle buyurmuştur: Ey peygamberler, güzel rızıklardan yiyin, sâlih amel işleyin, ben sizin yaptıklarınızı bilirim."[109] Yine buyurdu: “Ey iman edenler, size rızık olarak verilenlerin temiz olanlarından yiyiniz.”[110] Sonra Allah Rasûlü, uzun yolculuğa çıkan, saçı başı karışmış, toza batmış, ellerini göğe kaldırmış, ey Rabbim, ey Rabbim, diye dua eden bir adamı zıkretti: "Bu kimsenin yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş, duası nasıl kabul olunsun?" (Müslim, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)

 

Âyette şöyle buyrulur: "O, pis olan bütün şeyleri insanlara haram kılar."[111]

 

Domuz etinin insana zararlı olduğu tıp tarafından da ortaya konulmuştur. Doktor Glen Shepherd, Washington Post gazetesinin 31 Mayıs 1952 tarihli nüshasında yazdığı bir makalede bu konuda özetle şunları yazmıştır: "ABD ve Kanada'da yaşayan insanların 1/6'nin adalelerinde, trişinli domuz eti yedikleri için, trişin kurtları vardır. Bunların çoğunda hastalık arazı görülmez. Yavaş yavaş iyileşir, bazıları da ölür. Bir kısmının sol tarafı felç olur. Hepsi de dikkatsizce domuz eti yemişlerdir. Bu hastalığın bağışıklık ve tedavisi yoktur. Ne antibiyotikler, ne de diğer ilaç ve aşılar bu küçük ve öldürücü kurda tesir etmez. Tek çare bu mikrobun bulaşmasını önlemektir... Trişinlerin sebep olduğu hastalığın belirtileri elliden fazla hastalığın belirtilerine benzer. Etleri tuzlama ve tütsüleme gibi metotlar trişinleri öldürmez. Mezbaha kontrolleri de trişinli etleri teşhis için yeterli değildir."

 

Bu konuda birçok araştırıcılar domuz eti yemeğe devam etmenin insandaki kıskançlık duygusunu zayıflattığını söylerler. Çünkü hayvanlar içinde dişisini kıskanmayan tek hayvan domuzdur. Diğer yandan beslendiği yerde her türlü pisliği yediği için, çevreye hoş olmayan bir koku yayar ve eti, proteindeki kimyevî maddeler bakımından düşük değerdedir. Domuz etinin trişin kurdundan temizlenmesi fennî bakımdan imkarısız görülmüştür. Yeryüzünün hıfzısıhha otoritelerinden Prof. Hirş bunu açıkça belirtmiştir.

 

İşte tıbbın bir kısım zararlarını ortaya koyduğu domuz etini yemek önceki bazı dinlerde yasaklandığı gibi İslâm'da da yasaklanmıştır.[112]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

10- Eşek - Merkep

 

eşek

 

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

 

“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.”[113]

 

 

Kur’anı Kerim de Eşek anlamında “hımâr” 2 yerde, “hamîr” 2 yerde, “humur” 1 yerde, (değişik kelimelerle eşek toplam 5 yerde) geçmektedir.

 

Eşek deyip geçmemek lazım. Onunda bir insan gibi karaktere sahip olduğunu biliyor muydunuz? Eşekler genellikle çift olarak yaşamlarını sürdürür. Arkadaşına güçlü bir duygusal bağlılık gösterir. Aynı zamanda özgürlüklerine düşkün olan eşekler, eğitimde atlar gibi eğitilemezler. Şayet ona hükmetmek için sert davrandığınız an sizden kaçıp uzaklaşır. Onu korkutmadan, sevecen bir üslup ile kendimizi yeterince anlatırsak, zamanla bizi anlayacak ve kendisinin de ne yapması gerektiğini anlayacaktır. Sahibi yanında ölse dahi asla onu bırakmayacak kadar, hatta attan bile vefalı harika insan dostudurlar… Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde yabani eşekler yaşamaktadır. Bu bölgeler arasında Afrika, Asya kıtasında Nepal, Moğolistan, Türkmenistan ve Suriye yer almaktadır.

 

Yaban eşekleri atlar gibi sürüler halinde değil, yiyeceğin pek kıt olduğu çöllerde tek başlarına yaşarlar. Bu yüzden oldukça güçlü bir sese sahiptirler. Yaban eşeklerinin sesleri üç kilometre öteden duyulabilir. Güçlü sesleri yardıma ihtiyaç duyduklarında başka eşeklere haber vermelerini kolaylaştırır.

 

Eşek, at ve zebrayla akrabadır

Eşeğin ana vatanı Kuzey Afrika’dır. Buradan Yunanistan, İtalya, İspanya ve Kuzey Avrupa’ya yayılmıştır. İspanyollar tarafından Amerika’ya götürülmüştür.

Eşek günümüzden 12.000 yıl önce evcilleştirilmiştir. Mısır piramitlerinin yapımında yük taşımada kullanılmışlardır. Günümüzde lüks otomobillerde olduğu gibi eski zamanlarda da eşek, sahibinin zenginliğini gösteren bir semboldü.

 

Eşekler çok duygusal hayvanlardır

Oysaki onlar hakkında çok fıkra, çok atasözü/deyim söylenildiği gibi fıkralara da eşek konu olmuştur.

 

“Eşeğe altın semerde vursanız eşektir işte.” Derler ya hani. İşte bu söze uygun bir fıkra da üretmiş insanoğlu… Fıkra bu ya;

 

Bir gün eşekler beğenmedikleri ve kötü semerci ölünce; köylerine yeni semerci gelmesi için dua etmişler. Eski semerci çok kötüymüş ve sırtları adi semerler yüzünden hep yara olurmuş. Ve köye gelen yeni semercide eskisinden bir farkı yokmuş. Daha fazla yaralar oluşmuş sırtlarında. Eski yaralar iyileşeceğine daha da berbat olmuş. Yine eşekler toplanmış ve dua etmeye başlamışlar. Duaları kabul olunca başka semerci gelmiş köylerine ama bu semerci bir öncekilerden de berbatmış. Ne yapacaklarını şaşıran eşeklerin sırtlarındaki yaralar daha da kanamaya başlamış. Ve eşekler bir süre sonra yeniden toplanmış dua etmişler. Ama bu kez ettikleri dua bir öncekinden çok farklıymış. Köylerine yeni bir semerci gelmesi için değil de “eşeklikten kurtulmak için” dua etmeye başlamışlar.

 

Dünyadaki eşeklerin karakterleri bile farklı.

İtalyan eşekleri çok inatçıymış. Nuh dermiş ama peygamber demezmiş. Sahibi bir çözüm bulmaz ise yol ortasında kala kaldınız demektir. Başı üzerine bir tahta uzantısı ve ucunda bir havuç sallandırılırsa o eşek koşarmış adeta.

 

1950”li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye”ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok. Nafı”a mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şerit metre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:

 - Ne yapıyorlar böyle?

 - Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.

 - Nasıl yani, anlayamadım?

 - Eşek % 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz demişler. Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:

 - Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?

 Yetkili bozgun… Cevap vermiş:

 - Amerika’dan mühendis getirtiyoruz.

 

Efendim, bir gün Hoca ile Padişah tartışmışlar. Hoca, Padişah’a, “izzatlü ve haşmetli efendimiz, gerektür padişahımız her duyduğu ve gördüğü şeyi doğru yorumlaya”.

 Padişah: “mesela” demiş. Hoca da şu günde şu vakitte sarayın camından meydanda beni seyret demiş.

 Şu gün ve vakit gelince Hoca saray meydanında eşeğin üzerine ters oturmuş biçimde belirmiş. Hocanın bu halini görenler başlamışlar gülmeye. Zira padişah da kendini tutamayıp gülmeye koyulmuş. Akabinde Hoca saraya gelmiş. Padişah kendisine sormuş: “Hoca, eşeğe neden ters bindin”.

 Hoca: “ya efendim, ben doğru binmiştim, ama eşek ters duruyordu” demiş.

 

Eşeklerin bir başka özellikleri vardır; hani Midas’ın uzun kulakları gibi… Bu uzun kulaklar sayesinde güçlü bir işitme duyularına sahiptirler.

 

Ayrıca çok oburlar, bir türlü doymak bilmezler neredeyse bir tugayın çöplüğünü yeseler bile onu sindirecek güçlü sindirim sistemleri vardır. Bunun yanı sıra develerden daha dirençlidir çölde. Su gereksinimlerini, bitkilerden en fazla su alma ve vücutlarında saklama kapasitelerine sahiptirler. Öyle ki çok uzun mesafeleri susuz kat edebilirler. Küçük bedenleri çölün yakıcı sıcağına ve ayazından daha az etkilenmelerini sağlar.

 

Eşeklerin inatçı olduklarını çoğumuz bilir. Buna neden ise onların çevrelerini çok dikkatle gözlem yapmaları, tehlikenin gelebileceğini sanarak temkinli duruşları inatçılık olarak algılanır. Oysaki o hayatta kalabilmesi için bu içgüdüsel bir tepkiden başka bir şey değildir.

 

Eşeğin yavrusuna sıpa diyoruz. Bu sıpalar annesinin karnından tam bir yıl sonra dünyaya gelir. Çocuklarımızı severken veya azarlarken “eşek sıpası seni” deriz. Çünkü sıpa çok şirin ve sevimli görünümü ile hayvanlar âleminin en güzel yavrusudur.

 

Eşeğin yük taşımasından başka faydalarını saymakla bitiremeyiz. Onun sütü, inek sütüne oranla daha az yağ, şeker ve daha fazla protein içerdiğinden ilaç sanayisinde de kullanılmaktadır. Hatta prematüre bebeklere, veremli ve hasta insanlara eşek sütü verilmiştir.

 

Ya işte eşek deyip geçmeyince neler neler akla geliveriyor. Eşekten düşen sakat kalıyor da attan düşen hafif sıyrıklarla idare ediyor. Adamın birine “aslanım” derseniz yüzünde mutlu gülümsemeler, neredeyse ağzı kulaklarına ulaşıyor; ama bir “eşek” deyin hele, aynı tepkiyi verecek mi size. HÂŞÂ! Kan davası güdeler maazallah!

 

Atalarımız eşekler hakkında birkaç söz etmişler; bu sözlerde dilden dile günümüze kadar gelmiş. Günlük yaşamımızda kulağımıza çok aşina sözleri, zaman zaman bizler de kullanıyoruz.

 

“Adam adamdır olmasa da pulu, Eşek eşektir olmasa da çulu.”

 

“Atlar tepişir, eşekler arada kalır.”

 

“Attan düşene yorgan döşek, eşekten düşene kazma kürek.”

 

“Ben eşek olduktan sonra semer vuran çok olur.”

 

“Canı acıyan eşek, atı geçer.”

 

“El elin eşeğini türkü çağırarak arar.”

 

“Emanet eşeğin yuları gevşek olur.”

 

“Eşeğe altın semer vursalar, eşek yine eşektir.”

 

“Eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış.”

 

“Eşeğe gücü yetmeyen semerini döver.”

 

“Eşeği dama çıkaran yine kendisi indirir.”

 

“Eşeği düğüne çağırmışlar ‘Ya odun eksik ya da su’ demiş.”

 

“Eşeği sahibinin dediği yere bağla da, varsın kurt yesin.”

 

“Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme, kimi uzun der, kimi kısa.”

 

“Eşek at olmaz, ciğer et olmaz.”

 

“Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez.”

 

“Eşek küçüktür ama dokuz deveye yeter.”

 

“Eşek dokuz türlü yüzme bilir ama ırmak kıyısına gelince hepsini unutur.”

 

“Ölmüş eşek kurttan korkmaz.”

 

“Sahipsiz eşeği kim olsa döver…”

 

 

 

 

 

 

 

 

11-Ebabil Kuşu

1

 

وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ

"Üstlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. " [114]

 

 

Ebabil (Apus apus) sağangiller (Apodidae) familyasından 16-17 cm boyunda kentler ve açık alanlarda yaşayan genellikle kırlangıçla karıştırılan bir kuş türüdür.

 

Kırlangıçlara göre kanatları daha uzun ve kavislidir. Gece-gündüz havada kalır ve uçarken uyurlar. Yalnızca üreme dönemlerinde kayalıklardaki ve binalardaki yuvalarında uyurlar. Sürüler halinde tiz çığlıklar atarak uçarlar. Ayaklarının üstünde diğer kuşlar gibi dik bir şekilde duramazlar.

 

Türkiye'de ilkbaharda görülmeye başlar sonbaharda güneye göç eder.

 

Ebâbil Kuşları

Kâbe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla gelen Yemen valisi Ebrehe'nin ordusuna saldıran kuşlara ebâbil kuşları denir. Ebâbil, Arapça'da "bölükler, sürü, sürüler" demektir. Kelime, Kur'ân-ı Kerim'de Fil sûresinin üçüncü âyetinde geçmektedir. Fil sûresinde olay şöyle anlatılmaktadır: "Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üstlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı. Nihâyet onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı."[115]

 

Bu olay Hz. Peygamber'in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fil/fillerden dolayı Araplar arasında "Fil Vak'ası", geçtiği yıl ise "Fil Yılı" olarak meşhur olmuştur. Olay kaynaklarda şöyle zikredilmektedir:

 

Habeşistan Kralı Necâşi Ashame'nin, Yemen'e hükümdar tâyin ettiği Ebrehe b. Sabbah el-Eşrem, Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San'a şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapınak (kilise) yaptırdı. Ancak tapınağa gelen olmadığı gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu öğrenen Ebrehe çok kızdı ve Kâbe'yi yıkacağına yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli "Mamud" adlı fili önde olduğu halde Mekke'ye yöneldi. M.S. 570 veya 571 yılında altmış bin asker ve on yahut dokuz fille yola çıktı.[116]

 

Ebrehe yolda Yemen kralı Zû Neferi bozguna uğrattı, ardından Has'amlıları yendi ve bunların Nufeyl b. Nubeyb adındaki liderinin hayatını bağışlayarak kendisine Mekke'ye gidişte rehber yaptı. Taif'teyken Sakif'liler tanrıları Lât'ı korumak uğruna Ebrehe ile işbirliğine yanaşıp Ebû Regal'i ona rehber olarak verdiler. Ebrehe'nin fillerin desteğindeki muazzam ordusunun karşısında hiçbir ordu dayanamadı ve Kureyş'liler bu gelişe bakarak Kâbe'nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.

 

Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu ve çevredeki Mekke'lilere âit develeri yağmaladılar. Burada, Ebû Regal öldü. Develerin içinde Abdülmuttalib'in de iki yüz devesi vardı. Ebrehe'nin elçisi Hınata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureyş'lilerin ileri gelenleriyle görüştü ve "Kâbe'yi tavaf etmeyi bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını" söyledi. Onlara sadece Kâbe'yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi.[117]

 

Abdülmuttalib, "Biz onunla savaşmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orası Beytullah'tır, eğer korursa O (Allah) Harem'i korur" dedi; develerini görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına vardı. Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karşılayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince şöyle dedi: "Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe'nin korunmasını isteyeceğin yerde develerinin peşine düşünce gözümden düştün." Abdülmuttalib, "Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur" dedi.

 

Abdülmuttalib develerini alıp Kureyş'lilerin yanına döndü, onlara olup biteni anlattı ve hepsi, muhtemel bir katliâma karşı Mekke'den ayrılıp dağlara çekildiler. Sabaha karşı Ebrehe, Mekke'ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, şehre yaklâşınca yere çöküverdi; kalkması için çok uğraştıkları halde kalkmadı. Öteki fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, başka bir yöne yöneltildiklerinde koşarak kaçmaya çalıştıkları görüldü. Bu mûcizeyi olayın sıhhati Hz. Peygamber (a.s.)'in Kusva adlı devesinin Mekke yakınlarında çökmesi olayında, Nebi (a.s)'in söylediği sözlerle sâbit olmuştur: Devesi çökünce Rasûlullah'ın ashâbı, "Deve çöktü" dediğinde, Rasûlullah; "Hayır, Kusva çökmedi, yalnız onu 'Fili engelleyen' engelledi" buyurmuştur. Buhâri ve Müslim'de, Rasûlullah (a.s)'in Mekke'nin fethi günü şöyle dediği nakledilmektedir: "Yüce Allah filleri Mekke'ye girmekten alıkoydu. Ama Rasûlünü ve mü'minleri oraya gönderdi. Dün olduğu gibi bugün de oranın hürmeti iâde olmuştur. Dikkat edin, hazır olan olmayana bildirsin. "

 

Ebrehe ordusu Mekke'ye girerken deniz tarafından, dahâ önce o bölgede hiç görülmemiş, kırlangıca benzer kuş sürüleri bir anda ortaya çıkarak Ebrehe ordusuna saldırdılar. Gaga ve pençelerinde taşıdıkları taşları ve çamurdan balçıkları askerlerin üzerine bıraktıklarında onlar, kurumuş, paramparça olmuş ağaç yaprakları gibi dağıldılar. Rehberleri Nufeyl kaçtı, askerler kuş saldırısında telef olup feci şekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke'liler bu mûcizeyi dağlardan seyrederken Allah'ın irâdesi karşısında hayret ve dehşet içindeydiler. Ebrehe, bu saldırıda etleri parçalanmış, çürümüş halde San'aya dönerken, Hasm kabilesinin yaşadığı bölgede göğsü ikiye yarılarak acıklı şekilde öldü.[118]

 

Kuşlar ve attıkları taşlar hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu olay Rasûlullah'ın dünyaya geldiği yılda vukû bulduğundan, Peygamberimizin ilk mûcizelerinden sayılmıştır. Muhammed b. İshak ve İkrime o yıl çiçek hastalığının Mekke'de yaygınlaştığını söylemişlerdir. Muhammed Abduh (v. 1905) bu rivâyetlerden hareketle Kur'ân'da geçen "Tayran Ebâbile" ifâdesiyle kastedilenin "sinekler" olduğunu ayaklarında salgın hastalık mikrobu taşıyan sinek sürülerini Allah'ın, Ebrehe ordusuna Mûsâllat kıldığını belirtmektedir. Yeryüzünün en ihtişamlı ordusu ve hayvanları (filleri) ile gelen Ebrehe ve ordusunu Allah, bir ibret olsun diye gözle görülemeyen küçük canlılarla mikroplarla helâk etmiştir. Bu görüşü yukarıda zikrettiğimiz gibi daha önce ilk siyercilerden Muhammed b. İshak da kaydetmiştir.

 

Bu tefsirde önemli olan husus; Muhammed Abduh, Reşid Rıza, ve diğer bazı müfessirlerin, Allah'ın, olağanüstü, fevkalâde, harikulâde mûcizesi ile bu Allah düşmanı orduyu helâk edişini dile getirmeleridir. Tefsirlerde kuşların mâhiyeti hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. İbn Abbas ile Dahhak, Ebâbil'i "birbiri arkasından gelenler" diye yorumlamışlardır. Hasan-ı Basri ile Katâde, "çok" mânâsına; İbn Zeyd "çeşitli, sağdan soldan gelenler" mânâsına; Mücâhid, "toplu halde arka arkaya gelen" mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Kuşların, bölük bölük, karışık türde oldukları anlaşılmaktadır. Rivâyetlerde kuşlar; kırlangıca, kekliğe, sığırcığa, yarasaya, hatta "zümrüdü anka"ya benzetilmektedir .

 

"Siccil" kelimesi, taş ve çamur demektir. Yahut, çamurla sıvanmış taş anlamına gelir. "Asf" kelimesi, ağaç yaprağı anlamına gelir. Haşerelerin ağaç yaprağını yiyip ufalttıklarında yaprak yenik yenik hale gelir ki, sûrede anlatılmak istenen budur.

 

Sûrenin anlamı; Allah'ın, Kâbe'nin müdafaasını müşriklere bırakmadığını, saldırganları alışılmadık şekilde helâk ettiğini bize anlatmaktadır. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi arasında bulunan Muassıb'da meydana gelmiştir. Müslim ile Ebû Dâvûd, Câbir'den rivâyetle onun şöyle dediğini yazarlar: "Rasûlullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisin de hızlanmıştı." İmam Nevevî bunu şöyle izah etmiştir: "Ashâb-ı Fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için, sünnet olan, hacıların buradan hızla geçmesidir."[119]

 

İmam Mâlik de Hz. Peygamber'den, "Müzdelife durma yeridir, ama Muassıb vadisinde durulmamalıdır" hadisini nakleder. Müşrik Kureyşlileri bu olay o kadar etkilemiştir ki, üç yüz altmıştan fazla Kâbe putunu unutup yedi yahut on sene Allah'a tapmışlardır. Fil sûresin de Allah, Ashâb-ı Fil'in acı âkıbetinin fecâatine sadece ana hatlarıyla değinmiş ve müşriklere, Hz. Muhammed (a.s)'in dâvetine karşı çıktıklarında, onların başlarına gelebilecek acıklı azabı hatırlatmıştır.[120]

 

 

 

 

12 – Fil

 

 

 fil

 

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ

 

“Görmedin mi Rabb'in fil sahiplerine ne yaptı?” [121]

 

 

Kuran'da Fil Ordusunun Helakı

Yüce Allah'ın ayetlerinde kutsal olduğunu bildirdiği Kabe, günümüzde de Müslümanlar için en kutlu mekandır. Rabbimiz, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından inşa edildiği tarihten itibaren bu kutsal mekanı korumuş ve İslamiyet'in indirilişinden önce aldığı Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) ismiyle Mekke, dışarıdan yapılan hiçbir saldırı veya işgalle alınamamıştır.

 

Tüm Müslümanlar için en kutlu mekan olan Kabe, Allah'ın emriyle, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından inşa edilmiştir. Beyt-i Haram olarak da nitelendirilen Kabe-i Muazzama, Kuran'da Allah'ın, "kutlu ve hidayet bulunan yer" olaraf tarif ettiği mübarek bir mekandır. Yüce Rabbimiz, Kuran'da Mekke'nin kutlu bir mekan olduğunu şöyle bildirmiştir: "Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke'de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olandır."[122]

 

İnşa edildiği ilk günden beri Müslümanlar tarafından tavaf ve hac edilen Kabe, Hz. İbrahim döneminden itibaren kutsal bir yer olmuştur. Yüce Allah ayrıca başka bir ayetinde Kabe'de Hz. İbrahim'in makamı olduğunu da bildirmiştir:

 

Şehirlerin Anası Mekke

Tarihi birçok olayın yaşandığı Kabe, ilk yapıldığı günden beri insanlar tarafından ziyaret ediliyor ve burada ticaret yapılıyordu. Mekke coğrafi koşulları nedeniyle tarım yapılmaya pek elverişli değildi. Ancak Yemen'e ve Şam'a giden ticaret kervanlarının uğrak yeri olması sayesinde, Arabistan Yarımadasında ticari açıdan önemli bir merkez olmuştu.

 

Çöllerle kaplı olmasına rağmen, bulunduğu bölge itibarı ile önemi büyük olan kutsal şehir Mekke'yi, sırasıyla Roma ve Bizans İmparatorları, Acem ve Habeş Kralları topraklarına katma girişiminde bulunmuşlardır. Fakat İslamiyet'in indirilişinden önce aldığı Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) ismiyle Mekke, hiçbir zaman dışarıdan yapılan bir saldırı veya işgalle alınamamıştır.

 

Yemen Valisi Ebrehe'nin Sinsi Oyunu

Kabe'nin önemli bir ziyaret ve ticaret merkezi olması, çevredeki birçok krallığın dikkatini çekmiş ve Mekke şehri ile sosyal ve ekonomik rekabete giren diğer şehirler halkı için de haset sebebi olmuştu.

 

Tarihi kaynaklara göre; Mekke'ye sahip olmak isteyen kişilerden biri de Habeşistan Kralı'nın Yemen Valisi Ebrehe idi. Ebrehe, Yemen'in şimdiki başkenti olan San'a'da büyük bir bina yaptırmış ve bölge halkının Kabe yerine, kendi yaptırdığı binayı ziyaret etmelerini istemişti. Gelenleri en iyi şekilde ağırlayacağını da duyurmasına rağmen, Ebrehe'nin çağrısı bölge halkı tarafından ilgi görmemiştir.

 

Planın Dini ve Siyasi Yönü

Tarihi kayıtları göre, Ebrehe'nin bu davetinde hem dini hem de siyasi sebepler vardı. Bu sinsi oyunun siyasi ve ekonomik sebebi öncelikle o dönemde yani Milattan sonra beşinci-altıncı asırda Bizans'ın Habeşistan ile işbirliği yaparak Araplar'ın deniz ve karayolu ticaretini ele geçirmekti. Böylece Afrika, Hindistan ve benzeri uzak ülkelerle doğrudan ticari ilişkiye geçilip Araplar devre dışı bırakılacak ve aynı zamanda Arap Yarımadası üzerinde sömürgeci bir ortam oluşturulacaktı.

 

Dini sebebi ise, Arap Yarımadası'nda yaşamakta olan Arapları Kutsal Kabe'den koparıp San'a'da yaptırılan büyük kiliseyle tanıştırmaktı. Hacılar böylece bu yeni mabede alıştırılıp ısındırılacaktı.

 

Bu durum tarihi kaynaklara "Fil Olayı" olarak geçmiş ve şu şekilde ele alınmıştı:

Genel kabule göre, Hz. Muhammed (a.s)'in doğduğu yıl, Ebrehe büyük bir ordu hazırladı ve kuzeye yani Mekke'ye doğru yola çıktı. Amacı Mekke'deki Kabe'yi yıkmaktı. Ordusunda, Habeşistan'dan getirilmiş yaklaşık on tane fil vardı. Ebrehe'nin ordusu bu haliyle o döneme göre çok güçlüydü. Mekkelilerin ise böyle bir orduya karşı koyacak teçhizatları ve donanımları yoktu. Ebrehe, fillerin yanı sıra donanımlı savaşçılardan oluşan güçlü bir de ordu oluşturdu.

 

Bu saldırı ile Araplar'ın, hem ticaret yollarının ellerinden alınması, hem de güven duydukları Kutsal Kabe'nin yıkılması amaçlanıyordu. Ebrehe'nin planı gerçekleştirilirse, bölgedeki bütün kabilelerin yüzleri San'a'daki mabede döndürülecekti.

 

Yemen valilerinden Zunefer, Ebrehe'nin bu harekatını durdurmak için hem kendi kuvvetlerini, hem de diğer Arapları savaşa çağırdı. Ancak toplanan güç, Ebrehe'yi Mekke'den önce durdurmak istese de bunu başaramayıp yenik düştü.

 

Ebrehe'yi Yanıltan Zafer

Mekke'ye doğru yoluna devam eden Ebrehe, Mekke yakınlarında karargah kurup Mekkelilere ait deve sürülerini yağma etti. Yolculuğun devamında hiçbir güçle karşılaşmayan Ebrehe, Kureyş Kabilesi'ne elçisini göndererek Mekke Emiri Abdulmuttalib ile görüşmek istediğini belirtti.

 

Abdulmuttalib, elçinin teklifini dinledikten sonra ona: "Allah'a andolsun ki, sizinle savaşmayı düşünmüyoruz. Zira böyle güçlü bir orduyla savaşacak güç ve imkanımız yoktur. İşte şu gördüğün Allah'a ibadet edilen Beytülharam'dır, aynı zamanda İbrahim Peygamber'in (a.s) Cenab-ı Allah'a ibadet ettiği kutsal bir yerdir. Bizim size karşı engel olacak bir ordumuz yoktur, ama Beyt'in (Kabe'nin) Sahibi gelenlere engel olur ve evini korur" dedi.[123]

 

Fil Ordusunun Yenilgisi Tarihi kaynaklara göre; bu görüşmenin ardından Ebrehe Kabe'yi yıkmak üzere harekete geçti. Ancak ordunun en önemli saldırı gücü olan filler, Kabe yönüne doğru hareket etmeyip yere çöktü. Filler başka yöne çevrilince kalkıp hareket ediyor, Mekke'ye doğru çevrilince çöküp kalıyordu. Bu sırada gökyüzünde beliren kuş sürüsünün fillerin bulunduğu yere geldiği görüldü. Her kuş, bir taş taşıyor ve bunu ordunun üzerine geldiğinde bırakıyordu.

 

Ünlü tefsir alimi İbn Kesir'in naklettiğine göre, Kuran'da "Ebabil" diye adlandırılan bu kuşlar, güvercinden biraz küçüktüler. Sürüler halinde Ebrehe ve ordusunu gökyüzünden kuşatıp, taş yağmuruna tuttular. Bu saldırı sonucunda fillerle desteklenmiş ordu dağılarak geri döndü.

 

Fil Suresi Hakkında Alimlerin Açıklamaları

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? Onların 'tasarladıkları planlarını' boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi. Onlara 'pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları' atıyorlardı."[124]

 

Ayetlerde fil sahibinin ordusunu yenilgiye uğratan kuşlardan bahsederken "Tayran Ebabil" (Ebabil Kuşları) kelimesi kullanılmıştır. Tayran kelimesi uçan herhangi bir canlı ya da cisim için de kullanılabilir.

 

Rivayetlerin bir kısmına göre ise, atılan taşlar, ateşli silahlarla atılan kurşun misali kime isabet etmişse, onun ölümüne sebep olmuştur. "Pişirilmiş ve sertleştirilmiş balçık taş" olarak tabir edilen bu taşlar özel bir taştır. Ayette, atılan taşın türü hakkında "siccil" kelimesi kullanılmıştır.

 

Dil bilimcileri bu isimle ilgili olarak farklı tespit ve yorumlar yapmışlardır.

Ebu Ubeyd'e göre: Sert, katı, şedit madde demektir. Bu ifadeden ve tariften, anlaşıldığına göre, böyle sert bir taşın yüksekten atılması küçük de olsa büyük tahribat yapmasına sebep olmuş olabilir.

 

İbn Abbas'a göre: Bu kelimenin aslı Farsça'dır. Taş manasında olan "seng" ile, çamur manasında olan "gil"in birleşmesi ve Arapların bunu "siggil" değil de "siccil" şeklinde telaffuz etmesiyle oluşmuştur.

 

Kuran ayetlerinde bildirildiği ve İslam alimlerinin de açıklamalarından anlaşıldığı üzere, Kutsal Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin ordusu, kuşlar (veya uçan herhangi başka bir şey) vasıtasıyla atılan taşlarla (veya taş benzeri çok sert, işlenmiş cisimlerle) bertaraf edilmiştir.

 

Yenik Ekin Gibi

"Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı." [125]

 

Yüce Rabbimiz, ayetinde kuşların attığı taşlarla ezici bir yenilgiye uğratılıp yok edilen ordunun sonunu "yenik ekin çöpü"ne benzetmektedir. Bu sonuç, rivayet edilen hangi şekilde olmuş olursa olsun, vaka olarak çok düşündürücü ve anlamlıdır. Ordudakilerin aldıkları ölümcül yaralar neticesinde, bertaraf olduğu anlaşılmaktadır. Ki bu ayette de belirtildiği gibi, fil ordusu böcek tarafından yenmiş ekin veya dolu vs isabet etmiş bahçeye benzer bir şekilde yok olmuştur.

 

Yüce Allah'ın Kuran'da bildirdiği önemli bir ibret olan Fil Vakası, hem Kuran ayetlerinde hem de tarihi kaynaklarda bulunan bir kıssadır. Yazı boyunca konu edilen Ebrehe ve fil ordusu bu nedenle İslam Tarihi açısından oldukça önemli bir olaydır.

 

İslam düşünürleri tarafından birkaç detay dışında ittifakla yorumlanan Fil Vakası, Yüce Allah'ın kutsal mekanı olan Kabe'ye saldırılması sonucunda karşılaşılan engeli açıkça ortaya koymaktadır. Unutulmamalıdır ki "Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır."[126]

 

Olayın Gerçekleştiği Yer

Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab Vadisi arasında bulunan Muassib'da meydana geldiği rivayet edilir. Filler ve Ebrehe'nin adamları daha Kabe'ye yaklaşamadan bu bölgede yenilgiye uğramışlardır. İslami kaynaklarda bu bölge ile ilgili yapılan yorumlarda ittifak vardır. Bütün Kuran yorumcuları aynı yer üzerinde birleşmişlerdir.[127]

 

Fillerin diğer hayvanlardan en büyük farkı hortumlarının olmasıdır. Bahçe hortumuna benzeyen bu uzun hortumun içinde 50 bin kas vardır. Evet yanlış duymadınız "50 bin" kas...

 

Burun delikleri ise bu hortumun ucundadır. Filler, hortumlarını besinleri ve suyu ağızlarına götürmek, eşyaları kaldırmak ve tabi bir de koku almak için kullanırlar. Bu hortum, filin su içebilmesi veya vücudunun üstüne su püskürtebilmesi için 4 litre suyu tutma kabiliyetine de sahiptir.

 

Öte yandan, filler kocaman eşyaları taşıyabilen hortumlarıyla minicik bir bezelye tohumunu bile koparıp, ağızlarında patlatarak içini yiyebilirler.

 

Onların, kocaman cüsseleriyle böylesine incelik isteyen bir işi başarabilmeleri gerçekten de hayranlık vericidir.

 

Birçok konuda işe yarayan bu hortum aynı zamanda hem uzun bir parmak, hem bir borazan hem de hoparlör olarak kullanılır.

 

Ayrıca, filler hortumlarını yıkanmak için su, toprak banyosu yapmak için de toz püskürtmek amacıyla kullanırlar. Ancak, yavrular yeni doğduklarında hortumlarını kullanmayı beceremezler.

 

Hatta bazen hortumlarına basıp düşerler. İnsanlar, onların bu hallerini çok komik ve sevimli bulurlar

 

Fakat minik yavruların hortumlarına basıp düşmekten hoşlandıkları söylenemez.

Anne fil, 12 yıl boyunca yavrusunu hiç yanından ayırmaz. Altı ay boyunca hiç bıkmadan, sıkılmadan yavrusuna hortumunu kullanmayı öğretir.

 

Filin ağzının iki kenarında iki sivri uzun dişi vardır. Bu dişler, onların kendilerini savunmalarını kolaylaştırır. Ayrıca, filler bu dişlerin birini yerde delik açıp su bulmak için kullanırlar.

 

Öte yandan, lifli bitkileri çiğneyen bu hayvanların dişleri çok fazla aşınır. Ancak her aşınan dişin yerine arka sıradaki dişlerden bir yenisi gelir.

 

Yetişkin bir fil yiyecek olarak günde yaklaşık 330 kg. bitkiye ihtiyaç duyar.

 

Bu miktar altı küçük balya samana denk gelmektedir. Filler 24 saatlerinin yaklaşık 16 saatini yemek yemeye harcamak zorundadırlar.

 

Şimdi size filler hakkında ilginç bir bilgi daha verelim. Siz, bugüne kadar bu kalın derili, koca hayvanın nasıl serinlediğini hiç düşündünüz mü? Aslında, sizin de tahmin edeceğiniz gibi kalın derileri yüzünden terleyemeyen filler, doğal olarak etrafta buldukları su ya da çamur birikintileriyle serinlemeye çalışırlar.

 

Tabii, fillerin serinlemek için kullandıkları başka yöntemler de vardır. Örneğin, kulaklarını vücutlarını soğutmak için yelpaze gibi kullanırlar. Ayrıca, kulaklarında bulunan ince kan damarları da bu hareket sırasında soğuyarak vücudun serinlemesine yardımcı olur.

 

Fillerin diğer bir özelliği ise büyük hayvan avcılarını ve hayvan bilimcilerini uzun süre şaşırtmıştır. Bu özellik, fillerin karınlarının guruldamasıdır.

 

Fillerin karınları guruldarken çok yüksek sesler çıkarır. Ancak insanları şaşırtan, fillerin karınlarından gelen seslerin yüksekliği değil, fillerin bu gürültüleri kontrol edebilmesidir.

 

Aslında fillerin çıkardığı bu gürültülerin sindirimle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sesler, fillerin arkadaşlarının yerini anlamak için karınlarından çıkardıkları seslerdir.

 

Ancak, daha da ilginci, filler bir tehlikeyle karşılaştıkları zaman hemen sessizleşirler. Tehlike geçtikten sonra ise sesler yeniden başlar. Böylece, filler 4 km uzaklıktan bile birbirleriyle haberleşebilirler.

 Öte yandan, fillerin göç ediş hikayeleri bilim adamlarını şaşırtan bir başka konudur. Bu koca kulaklı, dev cüsseli hayvanlar kurak mevsimlerde göç ederler ve bu sırada hep aynı yolu izlerler. Daha da ilginci, bu göç sırasında yolda gördükleri dal parçaları gibi çöpleri de temizlerler.

 

Filler geniş alanlara yayılarak yaşayan hayvanlar oldukları için aralarında sağlam bir "iletişim" olması çok önemlidir. Bu iletişim yalnızca fillerin keskin koku alma duyuları sayesinde olmaz.

 

 

 

 

 

 

 

13- Hüdhüd

 

 

hdhüd

 

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

 

“(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” [128]

 

 

 

Kur'an'da geçen kuşlardan "İbibik" / "Hüdhüd"

 

"İbibik/ Hüdhüd" kuşu, Türkçe'de "İbibik", Arapça'da "Hüdhüd", Farsça da "Hz. Süleyman'ın Kuşu" / "Mürg-i Süleyman" olarak anılmaktadır.

 

Kur'ân'da Kerim de: Arapça "Hüdhüd" olarak geçen Türkçe dilimizde "İbibik" (Upupa epops),  "Çavuş kuşu" veya "Baltalı" adları ile tanınan Gökkuzgunumsular (Coraciiformes) takımının, ibibikgiller (Upupidae) familyasında yer alan tek kuş türüdür.

 

Ülkemizde daha çok "İbibik" olarak bilinir. İbibik uzunluğu 28 cm'e kadar ulaşır. Gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengidir. Başı sorguçludur. Kısa kanatlı bir kuştur.

 

Yaşlı ağaç bulunan açık yerlerde, çam ormanı veya yaprağını döken ormanlarda, meyve bahçelerinde ve bağlarda yaşarlar.

 

Her çeşit oyukta ve kovukta yuvalarını yaparlar ve insana rahatlıkla alışırlar. Haşere, böcek, böcek larvaları, salyangoz ve solucanlarla beslenirler.

 

Yuvasını ağaç kovuklarında veya yüksek toprak deliklerinde yapar. Dişileri 4-12 adet açık mavi veya zeytuni kahverengi yumurtalar üzerinde 16 gün kuluçkaya yatarlar. Kuluçka sırasında erkek dişiyi besler.

 

Afrika'da bulunurlar. Göçebe kuş türüdür. Bahar mevsimini esas alarak Asya ve Avrupa'ya göçerler. Çiftleşme ve yavru zamanlarının dışında yalnız yaşamayı seven kuşlardır.

 

"İbibik" / "Hüdhüd" kuşunun insanlara ibret özellikleri vardır:

Eşine bağlıdır. Eşi ölünce yeni bir eş aramaz. Yaşlandıklarında anne ve babasının yiyeceklerini sağlar. Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya kadar onu başında taşır.

 

Çok uzaklardaki suyu havadan görebilme ve keşfedebilme/sezebilme yeteneğine sahiptir. Bu yeteneğiyle Süleyman Peygambere ve ordusuna yol göstermiştir.

 

Arapça ‘da bu kuşun ‘hüd hüd' "orada orada" şeyleri gösterdiği söylenir.

 

Rüya yorumcuları, bu kuşun rüyada görülmesini, suya kavuşma, sıkıntıdan kurtulma, uzaktan haber alma, misafir gelmesi, esenlik ve güvenlik içinde olmak şeklinde yorumlamışlardır.

 

"İbibik/ Hüdhüd" kuşu, Hz. Süleyman'a kuş dili öğreten (Kur'ân: Neml 27/16), Hz. Süleyman'a Saba Melikesi Belkıs'tan haber getiren (Kur'ân: Neml 27/22-27) ve Hz.Süleyman'ın  mektubunu Belkıs'a ulaştıran (Kur'ân: Neml 27/28-29) kuş olarak anlatılmaktadır.

 

Yüce Rabbim bütün canlıların birbirleriyle anlaştıkları dilleri yaratmış. Bununla anlaşıyorlar. Hatta Hz. Süleyman'a onların dillerini öğretmiştir.

 

Ey yüce Rabbim bize önce birbirimizi anlamayı nasip eyle. Bizi dilimizle anlaştıracak yalnız O'dur O( Hu Allah Hu).

 

 

 

 

14- İnek

 inek

 

قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لّنَا مَا هِيَ قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ فَارِضٌ وَلاَ بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَلِكَ فَافْعَلُواْ مَا تُؤْمَرونَ

 

 

“"Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın" dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size emredileni hemen yapın, dedi.”[129]

 

Bakar:  Kur’anı Kerim de Bakara,2\ 67-71; En'âm,6\ 144, 146; Yûsuf,12\43, 46 geçmektedir.

 

Bakar: Öküze verilen cins ismidir. Dişi ve erkek için kullanılır. Tekili “bakara”dır. Tekilinin sonuna gelen tâ, te'nîs (dişil) tâsı değil, birlik bildiren tâdır. Bakar'ın çoğulu bakarâttır. Ancak Kâmil 'in açıklamasına göre sığırın erkekle dişisini ayırdetmek için erkeğe bakar, dişiye bakara denmiştir. Bâkır ise çobanıyla birlikte sığır sürüsüdür. Alî Zeyne'l-âbidîn'in oğlu Muhammed, ilmin derinlikleri içine girebildiğinden dolayı “Bâkır” sıfatıyla anılmıştır.

 

Bakar (öküz), güçlü, çok yararlı, çift tırnaklı ve geviş getiren memeli bir hayvandır. Burulmamış erkeğine boğa, dişisine inek, burulmuş erkeğine öküz, yeni doğmuş yavrusuna buzağı, bir yaşına kadar olan yavrulara dana, iki yaşına kadar olanların erkeğine tosun, dişisine düve denilir. Öküz, eskiden koşum hayvanı olarak çok kullanılırdı. Ancak traktörün çıkmasıyla öküze olan ihtiyaç yok denecek kadar azaldı. Şimdi sığır daha çok kesim için yetiştirilmektedir.

 

Allah onu insanın hizmetine verdiği için, çok güçlü olmasına karşın, yırtıcı hayvanlar gibi güçlü bir silahla donatılmamıştır. Sığırın evcilleş¬tirilmesi, 4500 yıl kadar gerilere gider. Önceleri açlık günleri için yedek et rezervi sayılan sığırlar, daha sonra özellikle sütü için yetiştirilir oldu. Öküzün çeşitleri vardır. Camus, öküzün daha irisi ve daha güçlüsüdür. Dişi camusun sütü de daha boldur. Kur'ân-ı Kerîm'de önce 12/Yûsuf Sûresinin 43 ve 46. âyetlerinde Yûsuf (a.s.) dönemindeki Firavun'un gördüğü rüyâ'nın anlatımında geçer. En'âm Sûresi, 144-146. âyetlerde de zikredilir.

 

Bakara Sûresinde, vukubulmuş bir cinayet olayında katilin ortaya çıkarılması için İsrâîloğullarına bir sığır kesmelerinin emredildiği anlatılır:

 

Bakara Olayı

Bakara sûresine de bu adın verilmesine sebep olan “bakara olayı” Bakara sûresi, 67-73. âyetlerde açıklandığı üzere, Hz. Mûsâ döneminde meydana gelmiştir. Tefsirlerde geçtiği şekilde olay şöyle gelişmiştir: İsrâiloğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun da bir kızı ve fakir bir yeğeni vardı. Yeğeni amcasından kızını istedi. Adam kabul etmedi. Genç de buna kızarak “yemin ederim, amcamı öldürüp malını da kızını da alacağım” dedi. Delikanlı amcasına gelerek; “amca, şuraya tâcirler/satıcılar gelmiş, onlara gidelim de bir şeyler satın alayım. Seni yanımda görürlerse bana mal verirler” dedi. Amcası da geceleyin yeğeni ile birlikte çıktı. Yeğeni yolda onu öldürüp evine döndü. Sabah olunca da, hiçbir şey bilmiyormuş gibi amcasını aramaya başladı. Bulamayınca akşamki yere doğru gitti. Birkaç kişi amcasının başında toplanmıştı. Onlara: “amcamı siz öldürdünüz” diyerek diyetini istedi. Ağlayıp üstünü başını yırtmağa başladı.

 

Durumu Hz. Mûsâ’ya arz etti. Hz. Mûsâ da onlara diyet vermelerini emretti. Onlar da; “Yâ Mûsâ, biz katil değiliz; Rabbine duâ et, katili meydana çıkarsın” dediler. Mûsâ (a.s.) da onlara bir inek kesmelerini, etinden bir parçayı maktûle dokundurmalarını söyledi. Onlar da “böyle şey olur mu?” diye garipsediler. Hz. Mûsâ’nın bu talebinden kurtulmak ve başlarından savmak için ineğin nasıl bir inek olduğunu sordular. Her seferinde Hz. Mûsâ’ya karşılık vererek bu emri hemen yerine getirmekten kaçındılar. Çok uzun tereddütlerden sonra vasıfları yukarıdaki ilgili âyetlerde belirtilen ineği bulup kestiler. Etinin bir kısmını maktûle dokundurunca maktûl dirilip kendisini yeğeninin öldürdüğünü söyledi ve tekrar düşüp öldü. Bunun üzerine katile miras vermediler; bu olaydan sonra da bu hüküm devam etti.

 

Tefsirlerde anlatılan bu olay, Kitab-ı Mukaddes’te de geçmektedir (Sayılar, 7/63-68; Tesniye, 21/1-9). Bu olayda, öldükten sonra dirilmeye açık işaret olduğu gibi; yahudileşen İsrâiloğullarının Mısırlılardan görerek benimsedikleri sığıra tapma olayının kaldırılması, tanrılaştırılan sığırın kesilip âcizliğinin vurgulanması vardır.

 

 

 

 

15- Karga

 

 karga

 

فَبَعَثَ اللّهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْءةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتَا أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِيَ سَوْءةَ أَخِي فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ

 

“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” [130]

 

 

 

Karga Yaşadığı yerler: Yeni Zelenda ve Büyük Okyanus adaları hariç, dünyanın her tarafında bulunur. Özellikleri: İri ve güçlü gagalı, ötücü kuşlar. Tohum, böcek ve avladıkları kuşların etiyle beslenirler. Ömrü: 100 yıl kadar. Çeşitleri: 200 kadar türü mevcuttur. Ekin kargası, ala karga (kestane kargası), kara karga, leş kargası, köknar kargası, dağ kargası, kızılca karga, hırsız karga, gökçe karga Ünlüleridir.

 

Kargagiller ailesinden, geniş kanatlı, alın ve sivri gagalı, kuvvetli ayaklı, yarı yırtıcı, gezici ve ötücü kuşların genel adı. Kuzgun (kara karga) en irilerindendir. Boyu 70 cm kadardır, kanat açıklığı 90 santimetreyi bulur. Çoğunun tüyleri siyahımtrak ve mavi metal parlaklığındadır. Tohum, böcek, leş ve avladıkları küçük kuşlarla beslenirler. Kuşların yuvalarından yumurta ve yavrularını çalar, fare ve yavru tavşanları da avlayıp yerler. Ekin saplarını kanatları ile yere yatırıp kırar, tohumları yer, filizleri söküp yağma ettiğinden çiftçiler tarafından sevilmezler. Kargalar hırsızlığı ile Ünlü, çirkin sesli hayvanlardır. Toplu halde yaşarlar. Eşler birbirine tutkundur. Yuvalarını eski kuleler, sarp kayalar ve yüksek ağaçlar üzerine kurarlar. Gübreleri keskin olduğundan ağaç dibini kuruturlar. Soğuk ve sıcağa dayanıklı ve uzun ömürlüdürler. 100 yıl kadar yaşarlar. Çoğu göçmendir. Yazın, dişiler yeşilimsi kabuklu ve gri benekli 4-5 yumurta yumurtlarlar.

 

Ufak kuşların yuvalarını bozmaktan, parlak madeni ve cam eşyaları çalıp saklamaktan hoşlanırlar. Karga, yavruyken evcilleştirilebilir. Papağan gibi birkaç kelime öğretilip söyletilebilir. İnsan sesini taklit edebilirler. Köpek gibi havlar, insan gibi güler, kumru gibi sesler çıkarırlar. Buna rağmen hain huyludurlar. Tavşan, tavuk ve kaz gibi evcil hayvanları öldürür, çıplak ayakla gezenlerin ayaklarını ısırırlar. Hatta küçük çocuklar için büyük tehlikelidirler. “Besle kargayı oysun gözünü” sözü Ünlüdur.[131]

 

 

 

 

16- Karınca

 

 

karınca 

 

حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

“Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.” [132]

 

 

Kur’an Kerim de Karınca anlamında “neml” 3 yerde karınca (27/Neml, 18) geçmektedir.

 

Kur’an Kerim Hz. Süleyman (a.s)’ın ordularından bahsederken karıncalar arasında çok gelişmiş bir haberleşme sistemi olduğuna işaret eder. Bu ufacık canlıların insanı hayrette bırakan özel dünyaları üzerinde yapılan araştırmalar, karıncaların çok kompleks ve organize bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak aralarında inanılması zor bir iletişim kurduklarını göstermektedir.

 

Herhangi bir karıncaya, küçücük başındaki karmaşık duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla sayıdaki kimyasal ve görsel sinyali yakalama kabiliyeti verilmiştir. Beyinlerinde 500.000 sinir hücresi bulunur, gözleri birleşiktir; antenlerini insanın burnunu ve parmak uçlarını hareket ettirdiği gibi hareket ettirir. Ağzının altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kılları dokunmaya karşılık verir.

 

Kur’an’da özellikle karıncaların alarm verdiğine ve bunun dişi karınca tarafından yapıldığına dikkat çekilir. Karıncalar üzerinde yapılan araştırmalarda karınca kolonilerinin büyük bir kısmının dişilerden oluştuğu anlaşılmıştır. Erkek karıncalar olgunlaştıklarında sadece genç bir kraliçeyle çiftleşmek üzere görevlendirilmişlerdir. Erkek karıncalar bu çiftleşmeden kısa bir süre sonra ölürler. Koloninin bütün işini yapan işçi karıncalar kısır dişilerdir. Koloni, anne ve kızlarının hâkim olduğu bir dünyadır.

 

Bu durumda Hz. Süleyman’ın ordusunun yaklaştığını, nöbetçi ya da yiyecek toplayan karıncalar haber verdiyse, bunlar işçi olan dişi karıncalardır. Eğer bu haberi kolonideki en seçkin üye getirdiyse o da kraliçe karıncadır ve dişidir. Kur’an karıncaların genel olarak dişi olmalarına ve toplum halinde yaşamalarına, insanların bu gerçeği keşfetmesinden yüzlerce yıl önce dikkat çekmiştir.[133]

 

Özellikleri

Böcekler içinde "toplumsal açıdan" en gelişmişlerden biri olan karıncalar, son derece "iyi örgütlenmiş" bir düzen içinde, "koloniler" denen topluluklar halinde yaşarlar. Topluluk halinde yaşadıkları için, koloninin belirli bir düzen dahilinde hareket etmesi, karışıklık çıkmaması açısından çok önemlidir.

 

Kollektif çalışma, askeri strateji, gelişmiş bir iletişim ağı, örnek ve rasyonel bir hiyerarşi, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması...

 

Biraz önce okuduğunuz cümle toprağın üzerinde sadece giriş kısmını gördüğümüz karınca yuvalarındaki yaşamın kısa bir özetidir. İnsanların bile her zaman yeteri kadar başarılı olamadığı bu alanlarda, karıncalar son derece başarılıdırlar. Toprağın altındaki yuvalarında karıncalar bir yandan besin üretip depolarken, bir yandan yavrularını gözetir, bir yandan kolonilerini korur ve bir yandan da savaşırlar. "Terzilik" yapıp, "tarım"la uğraşan, "hayvan yetiştiren" karınca kolonileri bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu canlıların yaşamı, toplumsal örgütlenme ve konularında uzmanlaşma açısından incelendiğinde, hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak bir üstünlüğe sahip oldukları görülecektir.

 

 Karınca topluluklarında her birey kendi üzerine düşeni eksiksiz olarak yapmaktadır. Her birey için önemli olan kendi istekleri değil koloninin devamlılığıdır.

 

Kur’an da Allah canlılardaki ibretlere dikkat çekerek üzerlerinde düşünmemizi istemektedir. Karıncalar da Allah'ın aşağıdaki ayetinde dikkat çektiği, üzerinde düşünülmesi gereken canlılardan biridir:

 

Yapı olarak bir karargahtan hiç farkı olmayan yuvalarını yaparken karıncalar hiçbir eğitim almazlar. Yumurtadan ilk çıktığı andan itibaren her karınca görevini bilir ve hiç vakit kaybetmeden uygulamaya geçirir.

 

Yuvayı nasıl yapacağını da bilir, yiyeceği nasıl bulacağını, larvalara nasıl bakacağını kısacası ne yapması gerektiğini çok iyi bilir ve harfiyen uygular. Bu durum, karıncaların bu bilgilere henüz dünyaya gelmeden sahip olduklarını gösterir. Daha doğrusu tüm bu bilgiler, ilk ortaya çıkmalarıyla beraber, kendilerini yaratan Yüce Allah tarafından karıncalara ilham edilmektedir.

 

Karıncalar dış görünüş olarak her ne kadar birbirlerine benzer görünseler de, yaşayışları ve fiziksel özellikleri açısından yaklaşık 8000 türe ayrılırlar. Her türün de kendine özgü özellikleri vardır.

 

Karınca türlerinin içinde en ilginç olanlardan biri, yaprak kesici karıncalar olarak da bilinen "Atta"lardır. Attaların belirgin özellikleri koparttıkları yaprak parçalarını başlarının üstünde yuvalarına taşıma alışkanlıklarıdır. Karıncalar, sağlamca kenetlenmiş çenelerinde taşıdıkları, kendilerine oranla oldukça büyük yaprak parçalarının altına gizlenirler. Bu nedenle işçi karıncaların gün boyunca çalıştıktan sonra yuvaya dönüşleri çok ilginç bir görünüm ortaya çıkarır. Böyle bir görüntüyle karşılaşan kişi, ormanın zemini sanki canlanmış, yürüyormuş hissine kapılacaktır. Attaların bu yaprakları niye taşıdıklarını araştıran bilim adamları karıncaların bunları mantar üretiminde kullandıklarını hayretle keşfetmişlerdir.

 

Karıncalar yaprakların kendisini yiyemezler, çünkü vücutlarında bitkilerde bulunan selülozu sindirebilecek enzimler yoktur. İşçi karıncalar bu yaprak parçalarını çiğneyerek bir yığın haline getirirler ve yuvanın yeraltındaki odalarında saklarlar ve yaprakların üzerinde mantar yetiştirirler. Bu yolla, büyüyen mantarların tomurcuklarından kendileri için gerekli proteini elde ederler.

 

Attalarla mantarlar arasındaki ortak yaşam sayesinde, karıncalar beslenmede ihtiyaç duydukları proteini yaprakların üzerinde yetiştirdikleri mantar tomurcuklarından alırlar. Yandaki resimde karıncaların yetiştirmiş olduğu mantar bahçesi görülmektedir.

 

Burada Attaları bekleyen bir tehlike vardır. İşlerine yarayacak mantarı yetiştirirken, bahçelerinde zararlı mantarların üremesi ihtimali de vardır. Peki bahçelerini yalnızca "ekim" öncesinde temizleyen Attalar, zararlı mantarlardan nasıl korunabilmektedirler? Bunun sırrı, yaprakları çiğnedikleri sırada kullandıkları tükürükte gizlidir. Tükürük, istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir antibiyotik ve doğru mantarın gelişimini hızlandırıcı bir madde de içermektedir.

 

Böylesine mucizevi bir olayı karıncaların nasıl gerçekleştirdiklerini düşündüğünde, insanın karşısına "neden ve nasıl"larla dolu yüzlerce soru çıkacaktır. "Neden karıncalar diğerleri gibi normal yollarla beslenmeyi değil de, bahçıvanlık yaparak mantar yetiştirmeyi tercih etmişlerdir? Bahçe bakımını, mantar yetiştirmeyi nereden öğrenmişlerdir? Yaprakları çiğneyince mantar üretebileceklerini nasıl keşfetmişlerdir ve bunu daha sonraki nesillere nasıl öğretmişlerdir?"

 

Bu gibi soruların tek bir cevabı vardır

Karıncalar, yaptıkları bütün işleri başarabilecek şekilde tasarlanmış ve programlanmışlardır. Böylesine karmaşık davranışlar, zaman içinde aşamalarla gelişebilecek basit olaylar değildir. Kapsamlı bir bilginin ve çok üstün bir aklın eseridirler. Tüm bu bilgileri var oldukları ilk günden itibaren karıncalara veren, onları tüm hayret verici özellikleriyle yaratan, şüphesiz Alemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası değildir.

 

Attaların çok ilginç bir de savunma yöntemleri vardır. Yaprak kesici karınca kolonisinin orta boylu işçileri hemen hemen tüm günlerini yaprak taşımakla geçirirler. Bu taşıma esnasında kendilerini korumaları zorlaşmaktadır; çünkü kendilerini korumaya yarayan çeneleri ile yaprak taşımaktadırlar. Peki kendi kendilerini koruyamadıklarına göre kim onları korumaktadır?

 

Yaprak taşıyan işçi karıncaların yanlarında sürekli daha küçük boy olan işçiler ile dolaştıkları görülmüştür. Önceleri bu durumun tesadüf olduğu zannedilmiştir. Ancak daha sonra bu hareketin sebebi araştırılmaya başlanmıştır. Uzun bir inceleme sonucunda ortaya çıkan durum, gerçekten şaşırtıcı bir işbirliğidir.

 

Yaprak taşımakla görevli olan orta boy karıncalar, kendilerine düşman olan bir sinek türüne karşı ilginç bir savunma yöntemi kullanmaktadırlar. Düşman sinek, yumurtalarını bırakmak için son derece farklı bir yer seçmiştir; her karıncanın baş kısmına bir tane yumurta bırakır. Karıncanın vücudunda zamanla gelişip yumurtadan çıkan yavru sinek, hayvanın beynine kadar ilerleyerek ölümüne sebep olur. İşte işçi karıncalar, yanlarında küçük boy yardımcıları olmadan, her an saldırmaya hazır bu sinek türüne karşı savunmasız kalırlar. Normal zamanlarda üzerlerine konmak isteyen sinekleri makasa benzeyen keskin çeneleri ile derhal uzaklaştırmayı başaran işçi karıncalar, yaprak taşırken bunu yapamazlar. Bu yüzden de kendileri adına savunma yapacak bir başka karıncayı taşıdıkları yaprağın üzerine yerleştirirler (sağda). Sineğin saldırısı sırasında da bu küçük koruyucular yaprağın üzerinden düşmana karşı mücadele verirler.

 

Birkaç özelliğini anlattığımız Atta karıncaları yeryüzündeki binlerce karınca türünden sadece bir tanesidir. Her türün kendine özgü özellikleri olduğu düşünüldüğünde Allah'ın yaratma sanatındaki benzersizlik bir kere daha görülmektedir.

 

Alemlerin Rabbi olan Allah, yarattığı herşeyi O'nu bilip tanımamız için yaratmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

17- Katır

 

 

katr

 

وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 

“Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.” [134]

 

 

Kur’anı Kerim de Katırlar anlamına gelen “biğâl” kelimesi 1 yerde (16/Nahl, 8) geçmektedir.

 

Katır at ile eşekten doğma melez bir hayvandır. Ancak ne attır, ne eşektir, o başka bir hayvan olan katırdır. Bu husus gözle görülen bir gerçektir. Burada ilahî sanat ciheti yanında, insanların hizmetine sunulmuş hayvanların çeşitliliğine de işaret edilmiştir.

 

Kaldı ki, katırın yaptığı işi, ne at ne de eşek yapamaz. Böyle bir hayvanın adını vermeden at-eşek cinsinden bir hayvan olarak değerlendirilip onu göz ardı etmek ilahî hikmete de terstir, mevcut realiteye de terstir. Nimetlerin sayımı esnasında iğneden ipliğe her şeye dikkat çekmek daha münasip olduğu halde koca katırı -melezdir diye- listeye almamak elbette nimetin kadrine uygun olmaz.

 

 Allah’ın iki çeşit yaratması vardır, biri ihtira/doğrudan yoktan var etmek, diğeri inşa -daha önce yarattığı- bir maddeden yapmak. Burada at ile eşek neslinin ilk babaları doğrudan topraktan yaratılmış; oysa katırın öyle bir geçmişi yok diye başka gözle bakamayız.

 

Çünkü tür bakımından, huy bakımından, fizyoloji bakımından birbirinden çok farklı olan  at ile eşek arasında bir ilişkinin olmasına zemin hazırlamak, kendi türleri dururken, aralarında bir cazibe, bir temayül var etmek, sonra da bu ilişkiyi akim bırakmayıp yavru yapmalarını sağlamak ne kadar harika bir kudret ve hikmet mucizesi ise, bu ikisinden doğan yavruyu ne at ne de eşek yapmayıp, başka bir tür olan katır olarak inşa etmek o kudretin ve hikmetin ayrı bir maharet belgesidir.

 

 Bu ayeti önceki ayetlerle beraber okuduğumuzda, Allah’ın insana verdiği nimetlerden örnekler sayılmakta ve onların hepsinin yaratıcısının Allah olduğu hatırlatılarak, doğru hedefe götürecek olan doğru yolun da Allah'a ait olduğu bildirilmektedir:

 

 Allah, insanı bir meniden yarattı. İnsan düşünmeli ki bir nutfe, bir sperma damlası ne kadar değersiz bir sıvı, ne güçsüz ve zayıf bir şeydir. Ve ondan bir insan yaratmak ne büyük bir kudrettir. Maddesine bakınca böyle bir damla sümükten oluşan insan, yalnız yüce Allah'ı n kudretiyle, Allah'ın ona üfürdüğü ruh ile duyu ve irade, konuşma ve fikirlerini açıklamaya sahip kuvvetli bir insan kılığına girer de bir de ne bakarsın o, bir damla spermadan yaratılan mahluk apaçık bir mücadeleci kesilir. Kendini savunma yolunda çok konuşan bir tartışmacı ve mücadeleci haline gelir. Veya aslını unutur da yaratıcısına karşı bile açık bir düşman olur. Ona karşı ortak koşmaya, mantık ve felsefeden bahsetmeye kalkışır.

 

Diğer taraftan, erkeği ve dişisi ile koyun, keçi, sığır, deve sekiz çifte ulaşan ve kendisine “en’âm” denilen davarı da Allah yarattı. Dili olmayan ve derdini anlatmaktan âciz bulunan o yarattıkları da yarattı, fakat boşuna değil bizim onlarda korunma vasıtalarımız ve pek çok faydalarımız vardır. Onlardan yeriz de. Yani hepsini değil, helal ve temiz olan parçalar ve kısımlarını ve onların vücutlarından veya hizmetlerinden meydana gelen ürünleri yer ve yaşarız.

 

Ve akşam-sabah getirdiğimiz ve saldığımız sırada bizim onlarda bir güzelliğimiz de vardır. Karınları tok, memeleri dolu olarak otlaktan dönüşleri ve yavruları ile karşılaşıp meleşmeleri ve yayılmaya giderken koşuşup oynaşmaları ne hoş, ne zevklidir. Malın gelişinde sahiplerinin zevki, gidişinden daha fazla olduğu için ayette buna dikkat çekilmiştir.

 

 Ve bizim yüklerimizi de taşırlar. O, davarlardan develer, öküzler, mandalar kendimizin ve eşyamızın ağırlıklarına hamallık da ederler, götürürler. Öyle uzak bir memlekete götürürler ki, yalnız kendinize kalsa biz ona varamadığımız ancak can zahmeti ile varabilirdik. Yani varanlarımız olsa bile zorluktan güç ve kuvveti kesilmiş, yarı ölü halinde varırdık. Şüphesiz Rabbimiz çok şefkatli ve çok merhametlidir ki, bize bu nimetleri ihsan etmiştir. Şu halde bizim de onları şefkat ve merhametle kullanmanız gerekir.

 

 Bunlardan başka, atları, katırları ve eşekleri de binmemiz ve süs olsun diye yarattı, dolayısıyla bunları yememeliyiz ve şimdi bilemeyeceğimiz daha ne acaib şeyleri yaratacaktır.

 

Gerçekten bizden önceki insanların görmediği, bilemediği şeylerden biz, trenler, otomobiller, uçaklar gibi türlü binitler gördük. Kim bilir bundan sonra da Allah Teâlâ bizim bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz daha neler yaratmış ve yaratacaktır. Şüphe yok ki, bütün bu binitlerden faydalanmak için yol da gerekir.[135]

 

 Soruda geçen ayette at, katır ve eşek cinsinin diğerlerinden ayrı zikredilmiş; bunların taşıma aracı ve ziynet olarak yaratıldığı bildirilirken etlerinden ve sütlerinden söz edilmemiştir. Bu nedenle İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'in de içinde bulunduğu bazı fakihler bu ifadeleri dikkate alarak, bu üç hayvanın etlerinin ve sütlerinin haram olduğunu belirtmişlerdir.

 

Ancak âlimlerin çoğunluğu bu âyetlerin Allah'ın yaratıcılığı ve nimetleriyle ilgili olduğu, buradan hareketle etleri yenen ve yenmeyen hayvanlar hakkında hüküm çıkarmanın isabetli olmayacağı kanaatindedirler.[136]

 

İnsanın hizmetine verilen bu hayvanlar, gerek binek, gerekse yük ve koşum hayvanı olarak yetiştirilir ve kullanılırlar. Özellikle ata binip bir süre dolaşmak insanı ferahlatıp rahatlatır.

 

Katır Yaşadığı yerler: Evcil olarak insanla beraber her yerde. Özellikleri: Eşek ile kısrağın (dişi at) çiftleşmesinden doğan bir melezdir. Uzun kulaklı, iri başlı, ince uzun ayaklıdır. Kanaatkar ve yük taşımada dayanıklıdır. Ömrü: 40-45 yıl. Çeşitleri: “Katır” ve “bardo” olmak üzere iki çeşidi vardır.

 

Erkek eşekle kısrağın (dişi at) çiftleşmesinden meydana gelen melez. At büyüklüğünde olup, uzun kulaklı, iri kafalı, ince uzun ayaklıdır. Bitkisel besinlerle beslenir, geviş getirmez. Attan daha kanaatkar ve dayanıklıdır. Dağlık bölgelerde dar patikalardan rahatça tırmanır. Eskiden askeri alanlarda yük hayvanı olarak kullanılırdı.

 

Güney Amerika’nın dağlık bölgelerinde katır sürülerinin başında tecrübeli yaşlı bir kısrak bulunur. Madrina adı verilen bu kısrağın boynunda zil vardır. Katırlar zil sesini duyarak emniyetle kısrağı takip ederler.

 

Erkek eşekle kısrak (dişi at) eşleştirilirse katır (Equus mulus) elde edilir. Aygır (erkek at) ile dişi eşeğin eşleşmesinden Bardo (Equus hunus) denen katır çeşidi elde edilir. Katır, bardodan daha iri ve dayanıklıdır. Kişnemeleri at ile eşekten farklıdır. İnatçılığı Ünlüdur. Bu melez nesiller kısırdır.[137]

 

 

 

 

 

18- Keçi

 

 

 keçi

 

ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ مِّنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ نَبِّؤُونِي بِعِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

 

“(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.” [138]

 

 

Ma'z: Keçi dediğimiz, yay boynuzlu, geviş getiren, kıllı, kısa kuyruklu, otçul hayvandır. Çoğul bildiren ma'z'in tekili mâiz’dir. Dişisine mâize denilir. Erkek keçiye teyyis (teke) denilir. Diğer hayvanların yiyemediği besinlere ulaşabilir ve bitkice çok fakir ortamlarda yaşayabilir. Maltız keçisi gibi bol süt veren ırkları vardır. Ankara keçisinin de tiftiği çok makbuldür.

 

En'âm Sûresinin 143'ncü âyetinde koyunu ve keçiyi Allah'ın yarattığı; bunlar üzerinde bir yasak koymadığı belirtilmek sûretiyle insanların, kendi düşünceleriyle bu havyanlar hakkında koydukları bazı yasaklamalar kınanmaktadır.

 

Keçi Yaşadığı yerler

Dağlık ve kayalık yerlerde yabani veya evcil olarak.

 

Sarp yamaçlara rahatça tırmanan çevik, zarif bir hayvan. Boyuzları geriye doğru kıvrıktır. Çenesi sakallıdır. Bitki filizlerini kemirdiğinden zararlara sebep olur.

 

Ömrü: 12-15 yıl.

 

Çeşitleri: Evcil keçi, Alpdağı keçisi, yılan yiyen keçi, dağ keçisi ünlüleridir.

 

Boynuzlugiller familyasının, Keçiler (Caprinae) alt familyası türlerine verilen genel ad.

 

Avrasya, Avrupa kıtası ile Asya kıtasını kapsayan coğrafi bölgeye verilen isimdir.

 

 Afrika ve Afrika, Avrupa'nın güneyinde, Atlantik Okyanusu'nun doğusunda, Hint Okyanusu'nun batısında ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunan kıta. Eski dünya karalarından birisi olan Afrika, 30 218 000 km² yüz ölçümü ile kıtalar arasında Asya ve Amerika'nın ardından üçüncü sırada gelir. Afrika adı, Kartaca'ya ilk defa ayak basan Romalılarca "Afri" veya "Africani" denilen oymakların adından esinlenerek verilmiştir. Afrika adı bu ülkeye Pön savaşları sırasında verilmiştir.

 

Amerika’nın dağlık bölgelerinde bol rastlanan gevişgetiren çiftparmaklı memelilerdir. Çoğu boynuzludur. Çenelerinde tipik sakalları vardır.

 

Sarp yamaçlara rahat tırmanır, patika ve uçurumlar kenarında dolaşmaktan çekinmezler. Bundan dolayı zor geçitlere “keçiyolu” denir. Evcil olanları sütü, derisi ve tiftiği için beslenir. Taze filiz ve yaprakları severler. Otları kökleriyle sökerek yediklerinden toprağın verimini azaltırlar. Yaşlı bir erkeğin önderliğinde sürü halinde gezerler. Yabanileri ormanlarda çalı ve genç ağaçların filiz ve kabuklarını yediğinden büyük ziyanlara sebep olurlar. Yavrusuna “oğlak”, erkeğine “teke” denir.

 

Malta keçisinin boynuzları yoktur. Gerdanında memeye benzer iki uzantı mevcuttur. Beyaz ve uzun tüylü Keşmir ve Ankara keçilerinin tiftiği gayet makbuldür. En bol süt vereni Malta keçisidir. Derilerinden eldiven, çanta ve ayakkabı yapılır. Tüyleri dokumacılıkta kullanılır. Sütü az yağlı ve besleyicidir. Eski çağlardan beri evcil olarak insanoğlunun hizmetindedir. Eti bazı kimselere dokunur. Türkiye’de Ankara keçisi, tiftik keçisi ile kıl keçisi yetiştirilir.

 

Gebelik süreleri 23 hafta kadardır. Genellikle 1-2 yavru doğururlar. Yavruları kıllı ve gözleri açık doğar. Birkaç saat içinde annelerini takip etmeye başlarlar. 6 ay içinde erginleşip üreyebilirler. 12-15 yıl kadar yaşarlar.

 

Evcil keçi, dağ keçisi, Alpdağı keçisi, yılan yiyen keçi, akdağ keçisi Ünlü türleridir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 – Kelebek

 

 

kelebek

 

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ

 

“O gün insanlar yayılmış kelebekler gibi olurlar.” [139]

 

Kelebek, böceklerin, pulkanatlılar veya kelebekler (Lepidoptera) takımının kanatlı fertlerine verilen genel ad. 150.000 kadar türü bilinmektedir.

 

   Vücutları kiremit dizilişi şeklinde renkli pullarla örtülüdür. Pullar, uçları yassılaşarak genişlemiş kıllardır. Ufak sarsıntılarda koparlar. İki çift olan kanatlarının büyüklüğü türlere göre değişir. Pek az türde ve bazı türlerin dişilerinde kanat bulunmaz. Emici tipteki ağız parçaları hortum şeklindedir. Kullanılmadığı zamanlar bu hortum başın alt tarafında helezon biçiminde kıvrılır. Balözü emerler. Çiçeklerin balözünün tadını ayaklarıyla alırlar. Tat alma cisimcikleri ayaklarına yerleşmiştir. Ayaklarıyla çiçeğin suyunu kontrol ederler. Beğendikleri takdirde kıvrılı duran hortumlarını uzatarak emerler.

 

   Ağız organları, yalnız çiçek tozu ( polen ) ile geçinen "Micropterygidae" kelebek familyasında çiğneyicidir. Tüylü başlarında büyükçe iki petek göz ve çoğunda iki nokta (osel) göz bulunur.

 

   Kelebekler faaliyet durumlarına göre gece ve gündüz kelebekleri olarak iki gruba ayrılırlar. Gece kelebekleri kalın ve ağır vücutlarıyla alaca karanlıkta veya gece uçarlar. İnce kıl gibi olan antenlerinin ucu sivridir. Bazı türlerde antenlerde birer dizi tüy bulunduğundan tarak görünümündedirler. Genellikle renkleri mattır. Hızlı uçucudurlar.

 

   Gündüz kelebekleri gece istirahat edip, gündüz uçarlar. İnce ve hafif vücutludurlar. Anten uçları topuzludur. Kanatları gâyet güzel renk ve desenlerle süslüdür. Uçuşları yavaştır. Bir yere konduklarında kanatlarını yukarıya dik tutarlar. Gece kelebekleri ise dinlenme hâlinde kanatlarını çatı gibi gövdelerinin üzerine kapatırlar veya tamâmen açık bırakırlar. Bu kâideler bütün kelebekler için geçerli değildir. Meselâ; Skiperler pervâne olmadığı halde antenleri incedir. Vücutları kalın ve renkleri mattır. Gündüz uçarlar. Çoğunlukla pervanelerle karıştırılırlar.

 

   Gece kelebeklerinin işitme ve koku alma duyuları da çok hassastır. Bazı türlerin erkekleri, 5 km uzaktaki dişinin kokusunu alabilirler. Gündüz kelebeklerinin duyargaları (anten) çıplak olduğundan bu hassaslıktan mahrumdurlar.

 

   Kelebeklerde çoğalma yumurta ile olur. Kelebek yumurtaları yarım küre, küre, silindir ve iğ şeklindedir. Dişileri yumurtalarını tek tek veya gruplar halinde ağaç kabukları veya yapraklar üzerine yapıştırarak bırakırlar. Bazıları da üst üste yapıştırarak kuleler meydana getirir. Bazıları yumurtaların üzerini vücutlarından kopardıkları kıllarla bir kürk gibi kapatırlar. Kışı geçirmek zorunda kalan yumurtalar “Korion” denen sert bir kabukla örtülüdür. Yumurtadan çıkan larvalara “tırtıl” adı verilir. Kışı genellikle tamamen gelişmiş olarak yumurta kabuğu içinde geçirir. İlkbaharda her yer yeşermeye başlayınca kabuğunu yırtarak besin aramaya çıkar. Dişi kelebekler yumurtlarken özellikle tırtılların beslendiği bitki türlerinin üzerine veya yakınına yumurtalarını bırakırlar.

 

   Tırtıllarda üç çift göz ve 2-5 çift karın bacağı bulunur. Ağız parçaları ısırıcı çiğneyicidir. Alt dudağa dökülen ipek salgı bezleri vardır. Oburca beslenen tırtıllar, 4-5 defa deri değiştirirler. Normal iriliğe ulaşınca ipek salgısı ile kendilerine koza örerler.

 

   Koza içinde erginin şekillendiği pupa durumuna geçer. Bir müddet sonra pupa kabuğunu yırtar ve kozadan genç ergin yeni kelebek ortaya çıkar. Fakat hemen uçamaz. Kanatlarındaki damarların kanla dolması ve kuruyarak güçlenmesi için birkaç saat beklemesi gerekir. Bazı erginlerin ömrü 24 saat, bir kısmının 1-2 aydır. Hayatları birkaç mevsim sürenler kış uykusuna yatar veya daha sıcak bölgelere göç ederler. Bunlar yüzlerce kilometrelik yolu uçabilecek güçtedir. İngiltere 'de yaygın bir tür, havalar soğumaya başlayınca Kuzey Afrika 'ya göç eder. Kuşların aksine kelebeklerin göçü tek yönlüdür. Amerika 'da yaşayan bir çeşidin dışında hiçbiri geri dönmez.

 

   Bazı kelebekler zehirlidir. Bunlar çok yavaş uçar ve göz kamaştırıcı parlak renklere sahiptir. Bu renkler düşmalarına karşı bir ikaz işaretidir. Böcekçil hayvanlar bunları yemekten çekinirler. Bazı kelebekler de, sahte kafa işaretleri, kanatlarındaki göz işaretleriyle ve antene benzeyen kuyruk uzantılarıyla düşmanlarını şaşırtarak kendilerini korurlar. Bu işaretlere aldanan avcı hayvanlar, kelebeğin öldürücü olmayan kısmına saldırır. Yırtık kanatlı bir kelebek hayatını sürdürebilir. Birçokları da kondukları yerlerde tamamen kamufle olabilirler. Kuru yaprak görünümündeki bazı kelebekleri kondukları yerden ayırdedebilmek çok zordur.

 

Kelebeklerin Genel Özellikleri

Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak dokuya bağlı olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer. Bu sert tabaka "kitin" denen bir maddeden oluşmaktadır. Bu tabakanın oluşumu son derece ilginç bir süreç sonucunda gerçekleşir. Bilindiği gibi kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir. Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa bir kelebeğe dönüşür. Bu değişim süreçleri boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları, kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücreler de değişimin her aşamasında kendilerini tekrar düzenler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte vücuttaki hemen hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım sistemi ve solunum sistemi gibi- değişim geçirir.

 

Kelebek Gözündeki Tasarım

Kelebeklerin bileşik gözleri, nesneleri tek tek parçalardan oluşan bir mozaik şeklinde görebilmelerini sağlayan pek çok gözden oluşmaktadır. Bu gözlerin her biri, resmin bütününün tek bir parçasını görür. (Bunu bir bilgisayar ya da televizyon ekranındaki resmi oluşturan noktalara benzetebiliriz.) Bu küçük gözlerin sayısı bazı kelebek türlerinde 17.000 adete kadar çıkabilmektedir. Ne kadar çok parça göz varsa canlının gördüğü detaylar da o kadar netleşir. Kelebeklerdeki bu tasarım çeşitliliği üstün güç sahibi Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri verendir.

 

Kelebekler, sadece desenli ve çok renkli kanatlarıyla değil, binlerce küçük gözden oluşan özel tasarıma sahip gözleriyle de Allah'ın gücünü ve sanatını yansıtmaktadır.

 

 

20- Kımıl

 

1 

 

 

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ

 

“Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler/keneler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” [140]

 

 

Onlara kımıl felâketi geldi. Kurtlar ekinleri yediler, yeşil olan her şeyi yok ettiler.[141]

 

Kadı Beyzavi, Kimil'm kene'nin büyüğü olduğu hususunda bir rivayet nakletmiştir. Başka bir rivayette ise Kımıl'ın, kanatları bitmeden önceki kene'nin kü­çükleri olduğu söylenmektedir. Kamusta ise kımıl, karıncanın kü­çüğü yani kanatsız karıncalar veya kırmızı kanatlı küçük kurt­çuklar şeklinde tarif ediliyor. Çekirge gibi yenilemediği ve çok pis kokulu olduğu belirtilmektedir.

 

Hortumluböcekler takımının yarımkanatlılar alttakımından, zararlı bir ekin böceği (Aelia rostrata). Yetişkinleri körpe tanelerinin sütünü emer. Pis kokar ve ekin hastalığına yol açar. Yumurtalarını ekin yapraklarının alt yüzüne bırakır. Yavrular çiçek, yaprak, sap ve başakları, yetişkinleri de taneleri emerek beslenirler.

 

Özellikleri

Familyası: Pentatomidae. Yaşadığı Yerler: Yurdumuzun hemen hemen her tarafında. Kışın dağlarda bitki artıkları altında, yazın ekin tarlalarında rastlanır. Özellikleri: Sokucu-emici ağız tipli bir ekin böceği. Bitkileri sokup emdiğinden ziraat yönünden önemli ziyanlara yol açarlar. Çeşitleri: Yurdumuzda tek türü bilinir.

 

Hortumlu böcekler (Rynchota) takımının, yarımkanatlılar (Hemiptera) alt takımından pis kokulu bir böcek. Vücudu kalkan biçiminde, genel rengi kahverengimsi sarıdır. Erginleri 10-12 mm uzunluğunda, 5-6 mm genişliğindedir. Yurdumuzun her tarafında yayılmış olan kımıl, özellikle Orta Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Batı Anadolu’da hububata önemli ziyanlar yapar. Kışı ergin halde dağlarda bitki artıkları altında veya kökler etrafında geçirir. Nisandan itibaren ovalara göç edip, ekinlerin saplarını veya yapraklarını sokup emerek beslenirler. Sokulan saplar başak bağlamaz. Yumurtalarını, yaprakların alt yüzeyine yapıştırır. Kımılın gençleri, ekinlerin yaprak ve saplarını, yetişkinleri ise sütlü taneleri emer.

 

Bazı yıllar Anadolu’da büyük zirai zararlara yol açarlar. Tabiatta çoğalmalarını engelleyen parazit ve böcek avcılarının yaygın olmadığı hallerde ilaçla mücadele yapılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

21- Koyun

koyun

 

ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ مِّنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ نَبِّؤُونِي بِعِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

 

“(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.” [142]

 

 

Kur’anı Kerim de Koyun (6/En'âm, 146, 21/Enbiyâ, 78; 20/Tâhâ, 18)

Koyun anlamında “da’n” kelimesi 1 yerde, koyun anlamında “ğanem” kelimesi 3 yerde, koyun anlamında “na’ce” 4 yerde (değişik kelimelerle koyun toplam 8 yerde)

 

Koyun, Caprinae alt familyası içinde bir grup oluştururlar, ve keçilerle yakınlıklarından dolayı bazı sınıflandırmalarda hatta aynı familyada olarak tarif edilirler. Ev hayvanı olarak tanıdığımız koyunun yanında birçok yabani türleri vardır.

 

Boynuzlugiller ailesinden, tıknaz vücutlu, çift tırnaklı, geviş getiren bir memeli. Erkeğine koç, dişisine marye, yavrusuna kuzu, bir yaşındakine toklu, iki yaşındakine şişek, üç yaşındakine ise ögeç denir. Yabani veya evcil olarak dünyanın hemen hemen her tarafında yaşar. Sürü hayatına düşkündürler. Eti, sütü, postu ve tüyleri için evcil olarak yetiştirilirler. Evcil olanlarının postları yünlü ve kuyrukları uzundur. Yabanileri ise sert kıllı, kısa kuyruklu, çeviktir. Tarihte göçebe kavimlerin geçim kaynağı olmuştur. Günümüzde de besin ve dokuma sanayinde önemli bir yer tutar. Yabani çeşitleri bugün yüksek dağlık kısımlara çekilmiştir. Boynuzları spiral olarak büyür. Türüne göre yalnız erkekte veya her ikisinde de boynuz bulunur. Üst çenelerinin ön tarafında diş bulunmaz. Diş yerini sert bir kıkırdak almıştır. Otu alt çenenin ön dişleriyle üst çene kemiği arasında sıkıştırarak koparırlar. İki senede gelişirlerse de en güçlü üretgenlikleri 4-5 yaşındadır. Koçların ise 5-7 yaşları arasıdır. Normal olarak sonbahar sonunda kış aylarının başında yavrular. Doğan yavru bir iki saat içinde annesini takip etmeye başlar.

 

Ev hayvanı olan koyunlar, tahminen ev köpeğinin yanında en eski ev hayvanlarıdırlar, ve 6000 ila 8000 yıl evvel evcilleştirilmişlerdir.

 

Keçi Yaşadığı yerler: Dağlık ve kayalık yerlerde yabani veya evcil olarak.

 

Özellikleri:

Sarp yamaçlara rahatça tırmanan çevik, zarif bir hayvan. Boyuzları geriye doğru kıvrıktır. Çenesi sakallıdır. Bitki filizlerini kemirdiğinden zararlara sebep olur. Ömrü: 12-15 yıl. Çeşitleri: Evcil keçi, Alpdağı keçisi, yılan yiyen keçi, dağ keçisi Ünlülarıdır.

 

Gevişgetirenler ailesinin tür olarak en zengin familyasıdır. Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve özellikle Afrika'da yayılmışlardır. Güney Amerika'ya ve Avustralya'ya insan eliyle ulaşmışlardır. Farklı biyotoplarda, özellikle steplerde, dağlık kesimlerde, az da olsa ormanlarda bulunurlar. Bitkisel besinlerle beslenirler, sürü oluşturma eğilimleri çok yüksektir.

 

Sütünden, yününden yararlanılan uysal hayvanlardır. Burun kısımları çıplak ve nemli, vücutları kalın tüylerle kaplıdır. Erkeklerde herzaman bir çift boynuz bulunurken, dişilerde bazen bulunur. Boynuzlar üzerindeki boğumlar yaş hesaplamasında kullanılır. Vücutlarında ekstra kıl oluşumları (sakal,yele vs.) bulunur. Yılda 2 kez ve her defasında 1-3 yavru doğururlar. Gebelik süreleri 5-11 aydır. Koyunların ömürleri 10 ila 12 yıl arasıdır.

 

Taksokutu

Kuzular, genellikle üç-beş ay emerler, fakat birkaç hafta içinde otlamaya başlarlar. Erkekler iki yaşını aşınca sürüden ayrılarak güçlü bir koçun liderliğinde gruplaşırlar. Kızgınlık dönemlerinde birbirleriyle şiddetli tos vurma şeklinde çarpışmalar olur. Dişi koyunlar en yaşlı ve tecrübeli bir koyunun önderliğinde dolaşırlar.

 

Evcil koyunun (Ovis aries) yabani olan muflon, step veya kızıl koyundan türediği sanılmaktadır. Dünyada eti, sütü, yapağı ve postu için beslenen birçok ırkı vardır. “Merinos” yumuşak, ince ve parlak tüyü için yetiştirilir. Anayurduİspanya’dır. Buradan bütün dünyaya yayılmıştır. Ülkemizde Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde beslenmektedir. Bir kırpışta 6 kg’dan fazla yapağı çıkar.

 

“Kıvırcık” Trakya ve Marmara bölgelerinde bol yetiştirilen ince, uzun kuyruklu, beyaz tüylü bir ırktır. Eti çok makbuldür. Bol süt de verir. Kıvırcığın “Karayaba” çeşidi Sinop, Ordu ve Tokat yörelerinde boldur. “Dağlıç” ve “Karaman” eti için beslenen iri kuyruklu soylarıdır. Daha çok Orta Anadolu’da yetiştirilmektedir. Dağlıç, kıvırcık koçu ile Karaman koyununun eşleştirilmesiyle üretilir. Bursa yörelerinde boldur. İzmir çevresinde de Sakız Adasından getirilen “Sakız koyunu” beslenmektedir. Çoğunlukla ikiz veya üçüz doğuran, bakımı güç, iri bir koyundur. Karakul (asragon) ırkının postu kıymetlidir. Soğuk memleketlerde çok değerli olup kürk sanayinde kullanılır.

 

Evcil koyunun atası zannedilen yaban koyunu (kızıl koyun) yüksek dağlık bölgelerde sürüyle yaşar. Erkeklerinde 80 cm uzunluğunda daire şeklinde kıvrılmış boynuzlar bulunur. Gece otlamak için dolaşırlar. Türkiye’nin de ıssız dağlarında az sayıda vardır. Yazın tüyleri sarı, kışın kahvemsi renkte olur. Muflon, Sardunya ve Korsika adalarında yaşar. Küçük koyunlarda renk çeşidi fazladır. Avrupa’nın tek yaban koyunu olup en yüksek dağlarda yaşar. Dişilerde de boynuz bulunabilir. Eti makbul fakat avlanması güçtür. Argali, Orta Asya yaylalarında yaşayan iri yaban koyunlarıdır. Erkeği ve dişisi de boynuzludur. 230 kg gelenleri vardır. Dağların uçurum kenarlarında rahatça dolaşırlar. Step koyunu, Afganistan, Türkistan dağlarında yaşayan bir yaban türüdür. Afrika’nın dağlarında yaşayan yeleli bir koyun (Ammotragus lervia) vardır. Eti lezzetli olduğundan çok avlanır. “Sakallı” veya “Berberistan koyunu” da denir.

 

Amerika’nın en kıymetli av hayvanı sayılan Kanada koyunu, yüksek dağların en tehlikeli noktalarında çekinmeden sıçrayarak dolaşır, ayak tabanlarında elastiki yastıklar bulunur. Yazın postu kahverengimsi, kışın daha açıktır. 20 yıl kadar yaşarlar, eşleşme dönemlerinde erkekler arasında şiddetli döğüşler olur. Ancak dürbünlü tüfeklerle avlanabilir.

 

Koyunlar bereketli hayvanlardır. Senede genellikle bir defa doğurduğu ve çok yenildikleri halde, yeryüzü koyunla doludur. Vahşi hayvanların çoğu yenilmediği ve çok yavru yaptıkları halde, yine de koyun gibi bol değildirler.

 

Müslüman ülkelerinde kurban hayvanı olarak da kesilirler.[143]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

22- Köpek

 

 

köpek

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 

“Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” [144]

 

 

Kur’anı Kerim de Köpek anlamında “kelb” kelimesi 5 yerde, köpek (7/A'râf, 176; 18/Kehf, 22) geçmektedir.

 

Köpek, et yiyiciler grubunun köpekgiller familyasından evcil bir hayvandır. Hayvanlar içerisinde insana en yakın olan köpek, aynı zamanda hayvanların en zeki olanlarından biridir. Köpeğin gebelik süresi dokuz hafta olup bir batında altı ile on arasında yavru doğurur. İki yüzelli kadar çeşidi vardır. Köpekler kullanılışları bakımından koruyucu köpekler, av köpekleri, iş köpekleri ve süs köpekleri olarak bir tasnife tabi tutulabilir. İnsanlara bağlılıkları ile bilinirler. Köpekler, evleri korumak için kullanıldığı gibi, savaşlarda da onlardan istifade edildiği olmuştur. Ama en çok avcılıkta kullanılmaktadırlar.

 

Eski Mısır'da köpek kutsal sayılırdı. Onlar için mezarlıklar yapmışlar ve buraları birer kutsal mekan edinmişlerdi. Putperest Türklerde köpek kutsal sayılan hayvanlar arasında idi. On iki hayvanlı Türk takviminde yıllardan biri köpek yılıdır. Deyim olarak köpek, çok ağır ve onur kırıcı bir hakaret olarak kullanılır.

 

Köpek Beslemek

Av, ziraat, sürü, ev bekletme vb. sebeblere dayalı olarak köpek beslemenin câiz olduğu konusunda ulema ittifak etmiştir. Ancak hırsız korkusu gibi zaruri bir sebep olmaksızın evde bulundurulmasını hoş karşılamamışlardır.[145]

 

Hz. Peygamber (a.s.) ziraat, koyun, ev bekletme, av gibi bir sebep olmaksızın köpek besleyenin sevabından her gün bir kırat (bir başka rivâyette iki kırat) eksileceğini,[146] ayrıca içinde köpek bulunan eve meleklerin girmeyeceğini haber vermiştir.[147] Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) Cebrail ile, belli bir saatte buluşmak üzere sözleşmişler, ancak içeride bulunan köpek sebebiyle Cebrail gelmemiş ve köpeği farkeden Rasûlüllah derhal çıkarılmasını emretmiş ve köpek çıkarıldıktan sonra Cebrail'le görüşebilmiştir.[148]

 

Şâfiiler ihtiyaç yokken köpek edinmenin haram olduğu görüşündedirler.[149]

 

İçinde köpek bulunan eve meleklerin girmemelerinin sebebi onların pis kokmaları, pislik yemeleridir. Bundan dolayı gereksiz yere köpek edinen kimse evine melek girmekten mahrum bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştır.[150] Ayrıca aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla meleklerin arkadaşlık etmeyeceği de Hz. Peygamber tarafından ifade edilmiştir.[151]

 

Köpeklerdeki Güçlü Sezgi

Depremden sonra âfet bölgesindeki enkazların altından birçok canlı çıkaran köpeklerin, depremi önceden sezinleyip olağanüstü biçimde havlayarak bunu anlatmaya çalıştıkları çok kimse tarafından bildirilen bir hakikattir. Çinli bilim adamları, bazı hayvanların, depremden önce garip davranışlar sergilediğini ortaya çıkardı. Araştırmalarda bazı gelişmeler kaydeden bilim adamları, fareler üzerinde yaptıkları deneylerde, bu hayvanların depremden hemen önce binaların dışına çıktıklarını ve insanlardan korkmalarına rağmen, ortalıkta koşuşmak gibi garip davranışlar sergilediklerini belirledi. Bilim adamları özellikle altıncı hisleri çok güçlü olan köpeklerin, depremden önce insanların duyamayacağı küçüklükteki sesleri duyarak havladıklarını ifade ediyorlar.

 

Mançurya'yı da Kurtarmışlardı

1970’lerin sonunda büyük bir deprem felâketinin yaşandığı Mançurya'da, kent yöneticileri altıncı hissi kuvvetli olan hayvanların içgüdülerinde bir anormallik olduğunu tespit etmişlerdi. Tüm köpeklerin havlamaları üzerine harekete geçen kent yöneticileri, depreremden üç saat önce binaları boşaltmışlardı. Yerle bir olan kentte, binlerce insan köpeklerin havlamasını dikkate alan kent yöneticileri sayesinde ölümden kurtulmuştu. Hayvanların, sadece depremi değil, özellikle orman yangını ve fırtınalar gibi doğal âfetleri de önceden hissederek yer değiştirdikleri de ifade ediliyor.

 

İnançsız insanların psikolojik durumları, Kur’ân-ı Kerim’de sıcaktan bunalan kö¬peğin durumuna benzetilmiştir: “Dileseydik elbette onu o âyetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür öğüt alırlar”[152] âyetinde, Allah'ın âyetlerinden tamamen sıyrılıp şeytânın tuzağına düşerek aşağı¬lanan kimsenin durumu, bitkinlikten dilini çıkarıp soluyan köpeğin duru¬muna benzetilmektedir. Allah dileseydi, âyetleriyle o insanı yükseltirdi. Fakat o, ebediyyen yerde kalmayı yeğledi, yükselmek istemedi, keyfine uydu. Bu yüzden Allah onu âyetleriyle yükseltmedi. Çünkü yasası gereği Allah, irâdesini hayra kullanan kimseyi yükseltir. Kötülüğü yeğleyip, Allah'ın hükümlerini kabul etmeyeni yükseltmez. Bu adam, durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler de üstüne varılsa da, varılmasa da (kovalansa da, kendi haline bırakılsa da) sıcaktan bunalım içinde dilini sarkıtıp soluyon köpek gibi, bunalım içindedirler. Meşakkatleri olmasa da mutlu değillerdir. Çünkü imansızlık, vicdanlarını rahatsız eder, bunalıma sokar.[153]

 

Ashâb-ı Kehfin Köpeği

“Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın. Onları (uykuda) sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmış vaziyettedir. Onların durumunu görseydin, mutlaka onlardan dönüp kaçardın. Ve onlardan içine korku dolardı...” “Görülmeyene taş atar gibi: ‘Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler; (Beştir, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. ‘(Hayır,) Yedidir, sekizincileri köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, yüzeysel tartışma dışında, derin tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma.”[154]

 

Kehf 18'nci âyette, Mağarada uyuyakalan Ashâb-ı Kehfin köpeklerinin de, Mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatarak uyumuş olduğu; 22'nci âyette de Ashâb-ı Kehfin öyküsünü anlatanlardan kiminin, bunların üç kişi olup köpekleriyle dört olduklarını; kiminin beş kişi olup köpekleriyle altı; kiminin de yedi kişi olup köpekleriyle sekiz olduklarını söylediği; gerçekte bunların sayısını ancak Allah'ın bildiği belirtilmekte; Hz. Muhammed (s.a.s.)e, bunlar hakkında kimseye bir şey sormaması emredilmektedir. Çünkü bu konuda söylenenler kesin bilgiye değil, tahmine dayanan rivâyetlerdir.

 

Birçok hayvan hakkında âyet, hadis ve atasözü vardır. Bunlardan köpek hakkında söylenenlerden bazıları:

 

İslam âlimlerinden:

* Şeytan, köpek gibidir; köpek kovalayınca kaçar, ama başka taraftan yine gelir. Nefs, kaplan gibidir; saldırması, ancak öldürmekle biter.

 

* Hocasını incitene darılmayan köpekten aşağıdır.

 

* Kendini, uyuz köpekten üstün bilen, büyüklerin feyzinden mahrum kalır, hatta kendini Frenk kâfirlerinden üstün bilenin Allahü teâlâyı tanıması haramdır.

 

* Nefs kâfirdir, köpekten aşağıdır, çünkü köpek Cehenneme girmeyecek. Hatta Kıtmir isimli köpek Cennete girecek. [Burada nefsin kötülüğü anlatılıyor.]

 

* Dağda yalnız yaşayan birisine, “Burada ne yapıyorsun” diye sorulunca, (Köpek çobanlığı yapıyorum) diye cevap verir. “Peki köpekler nerede” dedikleri zaman, (Benim nefsim köpek gibi ısırıcıdır. Kimseye zararı dokunmasın diye onu insanların arasından çıkardım) der.

 

Köpeğin övüldüğü yerler de vardır:

Köpek ekmek veren eli tanır.

Köpek sahibini ısırmaz.

Köpek bile yal yediği çanağa pislemez

Komşu iti komşuya ürümez.

Kadın düşmanlığını güler bildirmez

Köpek dostluğunu ulur bildirmez.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23- Kurbağa

 

 

 kurbağa

 

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ

 

“Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” [155]

 

 

Kur’anı Kerim de Kurbağalar anlamındaki “dafâdi’ ” kelimesi 1 yerde, (A’raf,7/133) geçmektedir.

 

Borneo adasında yaşayan bir kurbağa türünün erkek üyeleri seslerini uzaklardaki dişilere duyurabilmek için ağaç kovuklarındaki rezonanstan yararlanıyorlar. Fizik kanunlarını bilircesine hassas ayarlamalar yapan kurbağalar akıllı davranışlar ortaya koyuyorlar.

 

Boyu 2 santimi geçmeyen ağaçkovuğu kurbağası sesini 50 metre uzaklığa duyulabiliyor.[156] Bu minik canlının nasıl olup da böyle güçlü bir ses çıkarabildiğini merak eden bilim adamları kurbağaları 6 ay boyunca araştırdılar. Metaphrynella sundana türüne ait bu canlıların fizik kanunlarından etkin şekilde yararlandığı ortaya çıktı.

 

İsviçre’deki Lund Üniversitesi’nde bir hayvan ekolojisti olan Lardner, bu araştırmayı Malezya’nın Sabah kentindeki Sabah Parkları Araştırma ve Eğitim Bölümü’nden Maklarin bin Lakim ile birlikte gerçekleştirdi. İki bilim adamının kurbağaları araştırmada kullandıkları yer ise Borneo’daki Kinabalo Ulusal Parkı. Bilim adamlarının bu araştırması Nature dergisinde yayımlandı.[157]

 

Çiftleşme dönemi geldiğinde erkek kurbağalar kendilerine uygun birer ağaç kovuğu aramaya koyuluyorlar. Bir kovuk edinen kurbağa, hemen içinde bulunduğu ortamın ses iletme özelliğini test etmeye başlıyor.

 

Kurbağa yemek caiz midir?

Bir doktor Peygamberimize kurbağadan elde edilen bir ilacın hükmünü sorduğunda Peygamberimiz kurbağanın öldürülmesini yasaklamıştır.[158]

 

Başka bir hadiste Peygamberimiz pis (habîs) sayılan şeylerin ilaç olarak kullanılmasını yasaklamıştır.[159]

 

Bu iki hadisi birlikte değerlendirdiğimiz zaman Peygamberimizin kurbağayı habîs gördüğü anlaşılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de ise Allah-u Teala sadece temiz (tayyib) olanları yeme emri vermiştir. “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz / tayyib olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.”[160]

 

Bu deliller ışığında kurbağanın habîs (pis) olduğu dolayısıyla yenilmesinin caiz olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Maliki mezhebi hariç diğer mezhepler de kurbağanın öldürülmesini yasaklayan hadisi delil alarak kurbağa yemeyi caiz görmezler. Maliki mezhebi ise –yarasa hariç- Kur’an’da belirtilen haram yiyeceklerin dışında hiçbir yiyeceği haram kabul etmez. Tâbiûn ulemasından Şa’bi (ö. 103 h.) de “ailem eğer kurbağa yeselerdi ben de onlara yedirirdim” diyerek kurbağayı haram görmediğini belirtmiştir.[161]

 

Bizim tercihimiz kurbağa yemenin helal olmadığı yönündedir.

 

Kendi çıkardığı sesleri ortamda yankılandıktan sonra dinliyor. Farklı farklı sesler çıkararak yaptığı ince ayarlardan sonra, belli bir ses frekansı belirliyor. Bu frekanstaki ses dalgaları ağacın titreşim frekansına eşit olduğundan rezonans ortaya çıkıyor. Rezonans sayesinde kurbağanın sesi kat kat daha yüksek oluyor.

 

Kurbağanın bu davranışı bilim adamları için bir ilki oluşturuyor. Araştırmacılardan Björn Lardner, “Bildiğimiz kadarıyla bu araştırma, bir hayvanın rezonans elde etmek için sesindeki perdeleri ayarlayabildiğinin ilk kanıtını oluşturuyor. Bu davranış oldukça kompleks” yorumunu yapıyor.[162]

 

Bir kurbağanın farklı kovuklar içinde performansını karşılaştıran araştırmacılar şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Sağladığı rezonansı en verimli şekilde kullanmak isteyen kurbağa normalin çok üstünde bir enerji ortaya koyuyor.

 

Araştırmacılar çınlayan bir ses yakalayan kurbağanın kendi orjinal sesinde 10 ila 15 desibellik bir artış yakaladığını hesapladılar. Sesin yayılmasıyla ilgili fizik kanunlarına göre, bir sesin kaynağına olan uzaklık iki misline çıkarıldığı zaman 6 desibellik bir düşüş görülüyor. Bu yüzden rezonans sayesinde elde edilen sesin önemli miktarda olduğunu belirtiyor Lardner.

 

Bilim adamları kurbağanın farklı kovuklarda sesini nasıl değiştirdiğini anlamak için kovukları taklit eden plastik borular kullandılar. Su doldurdukları bu borulara, onları istedikleri zaman boşaltabilecek bir drenaj sistemi ilave ettiler. Bu boruların içine yerleştirdikleri bir kurbağanın sesini kaydedip değişiklikleri izlediler. Bir borudaki suyu 28 dakika boyunca kontrollü olarak boşalttılar. Borudaki kurbağanın, hacimle birlikte değişen rezonans frekansını yakalayabilmek için kendi sesinde 250 hertze varan ayarlamalar yaptığını ortaya çıkardılar.

 

Kendileri birer bilim adamı olan araştırmacılar bu kurbağanın fizik kurallarını etkili şekilde kullandığını belirtiyorlar. Kurbağanın doğru frekansı tutturabilmesi için dalga boyundaki en ufak değişiklikleri algılayacak bir işitme sistemi olması gerekiyor. Böyle hassas bir işitme sistemi, geniş bir frekans yelpazesinde ses çıkarabilen ayrı bir sistemle birleşiyor. Tüm bunlar özel bir sinir sistemi sayesinde mümkün oluyor. Peki ama bu minik canlı sesini uzaklara duyurmak için, böyle bir davranışı kendi akıl etmiş olabilir mi? Sonra buna uygun sinir sistemini, organları kendi bedeninde yaratmış olabilir mi? Elbette hayır.

 

Kurbağa’daki bu akıllı davranış kendisine Allah’ın ilham ettiği bir davranıştır. Allah yeryüzündeki tüm canlıların Yaratıcısıdır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

24- Kurt

 kurt

 

قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَن تَذْهَبُواْ بِهِ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ

 

“(Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.  Dediler ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten âciz kimseler sayılırız.” [163]

 

 

 

Kur’anı Kerim de Kurt anlamında “zi’b” kelimesi 3 yerde (12/Yûsuf, 13, 14, 17) geçmektedir.

 

Zi'b: Zi'b, erkek kurt anlamına gelir, dişisine zi'be denilir.

Çoğulu ziâb, zü'bân, kıllet cem'i ez'üb gelir. Seyyid, Serhan, Amles isimlerini de taşıyan kurt, aslan gibi açlığa dayanıklıdır. Saldırganlığına rağmen bulamadığı zaman sabreder. Çok uluyan bir hayvandır.

 

Özellikleri

Daha yakından incelendiğinde vücudunun köpekten daha uzun, göğsünün daha yüksek ve daha ince olduğu görülür. Kurtların kafası büyük, kulakları kısa, püsküllü kuyrukları vücutlarının üçte biri uzunluktadır. Renkleri alt türlerine göre yöresel olarak değişir, beyaz, krem rengi, sarımsı, kızıl, gri ve siyah olabilir.

 

Avrupa'nın ve Asya'nın fazla sıcak olmayan bölgelerinde bozkurtlar çoğunluktadır. Daha kuzeye gidildiğinde siyah ve beyaz renkli kurtlara rastlanır.

 

Kurtların boyutları da yöresel olarak değişir:

En büyük kurtlar Letonya, Beyaz Rusya, Alaska ve Kanada'da görülür, 160 cm vücut uzunluğuna (+ 52 cm kuyruk) ve ayakta dururken 80 cm boya erişirler. Bu kurtlar 80 kg ağırlığa kadar ulaşabilir.

 

En küçük kurtlar Ortadoğuda ve Arap Yarımadasında bulunur, ancak 80 cm vücut uzunluğuna (+ 29 cm kuyruk) ve 20 kg ağırlığa ulaşırlar.ömürlei 24 yıldır.

 

Köpek ile Kurt Arasındaki Farklar

Genelde kurtları köpeklerden ayırt etmek mümkündür, ama bazen bir türün kurt olduğunu tespit etmek çok zor olabilir.

 

Kurtlar kuyruklarını çoğu zaman yatay ya da hafif dik tutarlar ama köpeklerin kuyrukları çoğu zaman dik ya da kıvrık durur.

 

Özellikle kafatasları çok farklıdır: Göz yüksekliği, kulak içi, Praesphenoid, Basis vomerus, Fissura petrobasialis, çene ve kesicı dişler kurtlarda ve köpeklerde birbirinden farklıdır.

 

Kurtlar senede bir kez yavru yapar, köpekler ise çoğunlukla iki kez yavrular.

 

Bir ayak izinin kurda mı yoksa köpeğe mi ait olduğu, izlerin sayısı ile tespit edilebilir. Kurtlar arka ayakları ile ön ayaklarının bastığı noktaya basarlar. Hatta birden fazla kurt birlikte yürüdüğünde arka arkaya gidip öndekinin izlerine basarlar. Böylece izlerin tek bir kurda ait olduğu zannedilebilir. Köpekler ise arka ayaklarıyla ön ayaklarının bastığı noktanın arasına basarlar.

 

Kurtlar daha zekilerdir köpekler ise dah mazlumdurlar kurtlar çoğunlukla ve genelde evcilleştirilemezler köpekler ise evcilleşirler ve bu kurtlar genelde dağlık alanlarda yaşar

 

Dağılımı

İnsanlar tarım ve sürü hayvancılığını geliştirmeden evvel, kurt, dünyanın en yaygın yırtıcı hayvanıydı. Tüm Avrasya'da, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika'da yaygındı. Ancak özellikle Batı Avrupa gibi yoğun yerleşim olan gelişmiş ülkelerde insanlarca soyu tüketildi. Günümüzde Doğu Avrupa, Balkan yarımadası, Kanada, Sibirya, Moğolistan ve İran'da kurtların bulunduğu büyük bölgelere rastlanır. Bunların dışında sadece, yalıtılmış (bazen 100'den az hayvan bulunan) ufak bölgeler bulunur.

 

Çok iyi uyum sağlayabilen bir hayvan olan kurt, kuzey kutbunun buz çöllerinden, Orta Asya'nın ve Kuzey Amerika'nın kum çöllerine kadar farklı habitatlarda yaşayabilir. Çoğu kurt, bozkırlarda ve ormanlarda yaşar. Erken çağlardan beri insanların sahip çıktığı açık alanlardan ormanlara kaçması yüzünden bir orman hayvanı olarak tanınmıştır.

 

 

 

 

 

 

25- Maymun

 maymun 

 

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ

 

“İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik.” [164]

 

 

Kur’anı Kerim de Maymun anlamında “kırade” 3 yerde (2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60), köpek (7/A'râf, 176; 18/Kehf, 22)

 

Kırd: Maymun demektir. Çoğulu kurüd , dişili kirde (âiy), künyesi Ebû Hâlid, Ebû Habîb, Ebû Halef, Ebû Reyyân'dır. Abdullah İbn Abbâs ve talebesi İkrime şöyle demişler: "Allah, her şeyi güzel, sağlam yaratmıştır. Maymunun poposu güzel değil ama sağlamdır. Güzellik dereceleri farklı da olsa bütün hayvanlar güzeldir."

 

Maymun bir defada on-oniki yavru doğurur. Erkeği, dişisini çok kıskanır. Demîrî, bu hayvanın çoğu hallerinin insana benzediğini belirtiyor: İnsan gibi güler, oynar, oturur, eliyle bir şey tutar. Eli, parmakları, tırnakları vardır. Eğitim kabul eder, insanlarla arkadaş olur. Dört ayak üzerinde yürüdüğü gibi iki ayak üzerinde de yürür. Gözlerinin alt kapağının kirpikleri vardır. Diğer hayvanların hiçbiri böyle değildir. Bu hayvan, tıpkı insan gibi iyi yüzme bilmediği için suya düşünce boğulur. Şehvetlidir, eşini kıskanır. Bunlar (yani kadına düşkünlük ve eşini kıskanmak) insana özgü iki değerli özelliktir.[165]

 

“Kibirlerinden dolayı kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”[166] Bu âyette sınırı aşıp Allah'ın yasağını çiğneyen bazı Yahudilerin, maymun kılığına sokuldukları anlatılmaktadır. Aynı husus, Bakara 65-66. ve Mâide 60. âyette de anılmaktadır:

 

“İçinizden, Cumartesi günü(avlanma yasağı)nı çiğneyenleri elbette bilmişsinizdir; işte onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik. Ve bunu, önündekilere ve ardından geleceklere ibret bir ceza, (Allah'ın azabından) korunanlara da bir öğüt yaptık.”[167] Bu âyetlerde de Cumartesi yasağına uymadıkları için Allah'ın gazabına uğrayıp maymun kılığına sokulmuş olan Yahûdî cemâatinden söz edilmektedir.

 

Tefsirlerde anlatıldığına göre İsrâiloğullarına, Cumartesi denizde avlanma yasaktı. Deniz kıyısında bulunan bir köy halkı, Cumartesi çok miktarda gelen balıkları avlamak için şöyle bir çareye başvurdular: Cumartesinden önce denize attıkları ağlarını, Cumartesinden sonra topla¬dılar. Yahut Cumartesi, çokça gelen balıkları yakalamak için bir kanal açtılar. Kanala gelen balıklar, su azalınca tekrar denize dönemiyorlardı. Köylüler de ertesi gün, kanalda kalan balıkları yakalıyorlardı.[168] Böyle bir hîle ile Allah'ın yasağını çiğniyorlardı. Allah da yasayı çiğneyen bu insanları, cezalandırıp maymunlar kılığına soktu.

 

Bir insanın şeklinin değiştirilip bir hayvan biçimine sokulmasına mesh denilir. Müfessirlere göre eski uluslarda mesh olurdu. Bu, bozulan insanlara, Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun gerçekten insanın maymun kılığına sokulması mı, yoksa ahlaken bozulup maymun gibi taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer âyet, ahlâkî bir dejenerasyona (bozulmaya) işaret ise bu, her zaman ve hur ulusta olur. İnsanlar nefislerinin zebunu oldukları zaman şeklen değil, fakat sîreten yani huy ve karakter itibariyle herhangi bir hayvanın karakterine girmiş olurlar. Bunlar şeklen insan görünseler de mânâda hayvan mertebesindedirler.

 

Eğer âyet, şeklen bir değişim bildiriyorsa o takdirde bazı insanların, bozula bozula maymun kılığına dönmüş olmaları düşünülebilir. Ancak eski milletlerde vukubulduğu söylenen bu şeklî dönüşüm {mesh ) olayı bu ümmetten kaldırılmıştır. Yalnız insan, ahlâkını korumalıdır ki insan ahlâk ve sıfatından çıkıp herhangi bir hayvanın huy ve sıfatına bürünmesin, nefsinin tutsağı olmasın.

 

Müfessirlerin çoğu, bu insanların görünürde meshedilip maymun kılığına sokulduklarını söylemişlerse de Mücâhid ve yandaşları, meshin ma'nevî olduğunu, onların şekillerinin değil, gönüllerinin (ruhlarının) maymun kılığına sokulduğunu söylemişlerdi.[169]

 

"Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayan(hükümlerini uygulamayanların durumu, Kitâblar taşıyan eşeğin durumu gibidir"[170] âyetinde de Tevrat'ın hükümleri uyarınca hareket etmeyenler, Kitâb taşıyan eşeğe benzetilmektedir. Bu âyetten de onların eşeğe ve maymuna benzetilmelerinin, bir kınama ve ma'nevî durumlarını anlatma amacını taşıdığı anlaşılır.

 

Maymun taklitçidir, düşünce ile hareket etmez, ancak gördüklerini taklid eder. İşte düşünmeden, gördükleri her hareketi taklidedenler de görünüşte olmasa bile gerçekte maymun huyuna, karakterine girmiş, maymun sîretine bürünmüş olurlar. Bazı İsrâiloğlu kabileleri, Allah'tan gelen bunca âyetleri düşünmeden, sıradan insanlardan gördükleri kötü hareketleri taklit ettikleri için maymun karakterini almış, maymun sîretine büründürülüp süründürülmüşlerdir. Böylece hak yoldan çıkanların ne kötü bir sonuca düşeceklerine dair dünyâ uluslarına ibret olmuşlardır.

 

“De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kim(ler)e la'net ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytâna tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.”[171] Bu âyette de İslâmın gelişmesini istemeyen, müslümanlar aleyhine kötü propagandalar yapan Yahûdîlere, Allah katında asıl yeri kötü olanların, Allah'ın la'net ve gazabına uğramış, putlara tapmış; bazıları Allah tarafın¬dan maymun, domuz ve tâğûta tapar yapılmış kimseler olduğu belirtilmiştir.

 

Müfessirlere göre bu âyette de kıredeh (maymunlar) haline getirildiklerinden söz edilenler, Cumartesi avlanma yasağını çiğneyen Yahûdî cemâatidir. Hanâzîr (domuzlar) ile kasdolunanlar da İsâ'ya inen sofrayı inkâr edenlerdir. Başka rivâyete göre de her iki mesih de Cumartesi yasağını çiğneyenlere yapılmıştır. Bunların gençleri maymun kılığına, yaşlıları do-muz kılığına sokulmuşlardır.[172]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

26- Örümcek

 

 

örümcek

 

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاء كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

 

 

“Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” [173]

 

 

Kur’anı Kerim de Örümcek anlamında ankebût kelimesi 2 yerde (29/Ankebût, 41)

 

Ankebût: Dişi örümcek demektir. Çoğulu anâkib'dir. Erkek örümceğe ankeb denilir Geceleri avlanan, ağının ipliklerine asılarak avını sabırla bekleyen, ağına düşen sinek ve benzeri haşerâtı sımsıkı sararak kanını emen örümcek, Câhiz'e göre olağanüstü bir yaratıktır. Çünkü yavruları, kendilerine herhangi bir şey öğretilmeden, doğar doğmaz ağ örmeyi bilir. Çok ayaklı ve çok gözlü bir hayvan olan örümceğin, akrep gibi zehirli olan türleri de vardır.

29/Ankebût sûresi, 41. âyette örümcek ağının, sığınanlar için çok gevşek olduğu, yani koruyucu olmadığı anlatılmaktadır. Aslında kapasitesine göre örümceğin yaptığı ağ, hayli sağlamdır. O kadar ki örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden güçlüdür. Bir örümceğin salgıladığı 0.007 mm. kalınlığındaki aminoasit zincirinden oluşan bir telin %22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gram ağırlık taşıyabilir. Bunun iki katı kalınlığa sahip 0.011 mm. çapındaki ipek tel sadece %13 uzayabilir ve 3.8 gram taşıyabilir.

 

"Örümceğin, oldukça ince olmasına rağmen aynı kalınlıktaki çelik halatlardan çok daha sağlam olan ipliğinin taklidedilebilmesi için bilim adamları çalışmaktadırlar." (Düşünen İnsanlar İçin, s. 163)

 

Dişi Örümcek ve Evlerin En Çürüğü

29/Ankebût Sûresi, 41. âyetinde, sûreye ad veren ve âyette de geçen “ankebût” dişi örümcek anlamına gelir. Arapçada erkek örümceğin karşılığı “ankeb”dir. Âyette bahsedilen örümceğin özellikle dişi olmasının hikmeti ne olabilir? Örümcekler üzerinde yapılan detaylı incelemeler sonucunda dişi örümceklerle ilgili çok ilginç tespitler yapılmıştır.

 

Örümcek ağı, örümceğin cirmine oranla sağlam ise de insana göre zayıftır, dokunma ile yırtılabilir. Ayrıca âyette önemli bir incelik vardır: Birçok örümcek türünde dişi örümcek, çiftleşmeden sonra ağındaki eşini ve ağa düşen sinek ve böcekleri öldürür. Canlıların genelinde erkekler dişilere göre daha iri yapılı ve kuvvetlidir. Ama örümceklerin dişileri erkeklerine nazaran daha büyüktür ve bu yönleriyle istisnâ oluştururlar.

 

Canlılar evlerini sığınmak ve sıcaktan, soğuktan, düşmanlardan ve her türlü zarardan korunmak için inşâ ederken örümcekler, yok etmek, zarar vermek, evine yanlışlıkla uğrayanları yemek için inşâ ederler. Dişi örümcek, cinsel ilişkiye girdikten sonra kendi erkeğini de yemektedir. Genellikle erkek örümcek çiftleşmeden önce aç dişiyi savuşturmaya çalışır, ama dişiyi dölleme isteği baskın çıkar ve çiftleşme sırasında ölür. Dişi örümcek, türün devamı için gereken spermin yanı sıra, besinini de almış olur. Bu nedenle evlerin en güvenilmezi dişi örümceğin evidir; kendi erkeği için bile güvenilmezdir. Eğer erkek örümcek çiftleşmeden sonra kaçmayı başarabilirse ender şanslı erkeklerden biri olur, aksi takdirde dişisinin evi kendi mezarı haline gelir.

 

Demek ki dişi örümceğin yaptığı ev, en yakın dostuna bile güven sağlamamakta, tersine felâket getirmektedir. Can güvenliği bakımından dişi örümceğin evi nasıl felâket dolu bir sığınak ve aldanarak içine giren erkek örümcekler, yahut öteki böcekler için nasıl bir ölüm tuzağı ise, korunmak için Allah'tan başka evliyâ/dost edinmek ve sahte tanrılara sığınmak da öyle bir felâket tuzağıdır. İşte âyette tapanlarına bir felâket ve helâk tuzağı olan uydurma tanrılar ve sahte velîler/dostlar, içine giren erkek örümcekler ve öteki böcekler için bir felâket tuzağı olan dişi örümcek ağına benzetilmiştir. Bu ağa sığınanlar nasıl sonunda mahvoluyorsa, Allah'tan başkasına sığınanlar da sonunda öyle mahvolacaklardır. Bunun için âyette özellikle dişi örümcek (ankebût) zikredilmiştir. Gördüğümüz gibi Kur’an çok ince bir ayrıntı kullanarak yine çok ince bir ayrıntıya işaret ediyor. Hiç kimsenin bu küçük varlıkların dünyasından haberi olmadığı bir dönemde.

 

Özellikleri

Ağ kurup bekleyen birçok örümcek türünün aksine, sıçrayan örümcek avına kendisi saldırmayı tercih eder. Bu örümcek türünün avlanmasındaki dikkat çekici özellik ise sıçrayarak avına ulaşmasıdır. Örümcek öylesine ustaca bir sıçrayış yapar ki yarım metre ötesinden uçan bir böceği, sıçrayarak havada yakalayabilir.15

 

Örümcek, şaşırtıcı sıçrayışını, hidrolik basınç ilkelerine göre çalışan sekiz bacağı sayesinde yapar. Saldırı sonunda avının üzerine bir anda çökerek güçlü kıskaçlarını avına geçirir. Bu atlayış çoğu zaman bitkiler arasındaki karmaşık ortamlarda gerçekleşir. Örümcek, başarılı bir atlayış için en uygun açıyı hesaplamak, avının hızını ve uçuş yönünü de göz önünde bulundurmak zorundadır.

 

Daha da ilginç olan, avını yakaladıktan sonra örümceğin ölmekten nasıl kurtulduğudur. Örümcek ölebilir, çünkü avını yakalamak için atlarken doğal olarak kendini de boşluğa bırakmaktadır. Bu durumda bulunduğu yüksek mesafeden (çoğunlukla bir ağacın tepesindedir) yere çakılabilir. Ama örümcek böyle bir problemle karşılaşmaz. Çünkü sıçramadan hemen önce salgıladığı ve bulunduğu dala yapıştırdığı iplik onu yere düşmekten kurtarır, havada asılı kalmasını sağlar. Bu iplik, hem kendini, hem de yakaladığı avı taşıyabilecek kadar sağlamdır.

 

Sıçrayan örümceğin gözlerinin birbirlerinden bağımsız görebilme yeteneği, cisimleri daha çabuk algılayabilmesini sağlar. Allah'ın üstün ilminin bir tecellisi olan bu özellik sıçrayan örümcekleri usta birer avcı yapar. Alttaki resimlerde siyah göz kameraya, açık renkli göz ise başka bir noktaya bakmaktadır.

 

Çok üstün bir sıçrama yeteneğine sahip olan bu örümcek türünün diğer fiziksel özellikleri de kusursuzdur. Sıçrayan örümceğin gözlerinden ikisi kafanın ortasından dürbün biçiminde ileri uzanmıştır. Bu iki büyük göz, yuvalarının içinde sağa-sola ve yukarı-aşağı doğru hareket edebilir. Yeşile ve ultraviyole dalgalarına duyarlı dört katlı retinası sayesinde örümceğin gözü yüksek netlikte görüntü sağlama özelliğine sahiptir. Kafanın yanındaki diğer dört göz ise görüntüyü aynı netlikte göremez, ancak çevresindeki türlü hareketi algılar. Bu sayede hayvan, arkasındaki bir avı veya düşmanı da rahatlıkla fark edebilir.

 

Buraya kadar sıçrayan örümcekle ilgili olarak verilen bilgileri düşünelim. Sıçrayan örümcek avını bir sıçrama ile yakalayabileceği kadar seri hareket edebilecek bir vücut yapısına sahiptir. Aynı şekilde gözleri de avını her yönden görmesini sağlar.

 

Elbette ki örümcek, böyle olmasının kendisi için daha faydalı olacağını düşünmüş de, kendine ilave gözler edinmemiştir. Ya da bu gözler tesadüfen ortaya çıkmamıştır. Hayvan tüm bu özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmıştır. Tek bir gözün nasıl oluştuğunu açıklayamayan evrim teorisi sıçrayan örümceğin sekiz gözüne ve bu gözler arasındaki mükemmel koordinasyona hiçbir açıklama getirememektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

27- Sinek

 sinek

 

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

 

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” [174]

 

Kur’anı Kerim de Kara sinek anlamında “zübâb” kelimesi 2 yerde (22/Hacc, 73)

 

Zübâb: Sinekler anlamında çoğul bildiren bir cins ismidir. Tekili zübâbe ve zibbân Demîrî'ye göre zübâb, en aptal hayvanlardandır. Çünkü kendini helake (ölüme) atar. Bataklık yerlerde ürer. Zübâb, Hac Sûresinde putların zayıflığını belirten bir meselde geçer.

 

Taberânî ve İbn Ebî'd-Dunyâ'nın, Ebû Umâme'den nakline göre peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mü'mine, kendisini korumak için yüzaltmış melek görevlendirilmiştir. Onu, mukadder olmayan olaylardan korurlar. Meselâ gözü koruyan yedi melek vardır: Sıcak yaz gününde sinekler bal çanağındaki balı nasıl savunursa onlar da gözü öyle savunurlar. Eğer size görünseler, onları her düzlükte ve dağda görürsünüz: Hepsi elini sermiş, ağzını açmış vaziyette (sizi beklemektedir). Eğer kul, bir göz açıp yumma kadar bir zaman kendi kendine bırakılsa şeytânlar onu kapar."[175]

 

Risale-i Nur Külliyatına genel bir göz attığımızda “sinek” örneğini çokça vermiş olduğu görülmektedir. Bir örneğin sıklıkla verilmesi maksada uygun anlatımlara çok elverişli olmasındandır.

 

Örnekleme; herhangi bir konuyu veya düşünceyi herkesin bildiği özlü söz ya da varlık ve nesnelerle açıklama tekniğidir.

 

Örnekleme yoluyla bellekte konunun canlandırılması, düşüncenin daha da güçlendirilmesi ve anlatılanların kolayca kavranması sağlanır. Özellikle açıklama yazılarında çok başvurulan bir yoldur.

 

Sanat itibariyle

Sineğin cisminin küçük oluşu, onun üzerindeki ince sanatların da küçük ve basit olacağını göstermez.  Özellikle sineğin üzerindeki sanat eserlerinin, en büyük hayvanlardakinden daha aşağı olmadığı, daha da sanatlı olduğu vurgulanır, hatta çok basit gibi görülen sinek kanadındaki sanatın harikalığı nazarlara verilir.

 

Büyüklük küçüklük itibariyle

Küçücük bir cisme sahip olan bir sinekten ta gezegenlere kadar bir derecelendirme yapılır.

 

Kıymet ve önem itibariyle

Sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan şeyler için güzel bir örnek teşkil eder. Sinek sanat ve hikmet itibariyle çok harika ve kıymetlidir. İbret ve tefekkür için iyi bir kaynaktır. Ancak bizim için pek fazla bir kıymet ifade etmez. İnsanın çok kıymetli ömrünü ebedi saadeti için sarf edeceği yerde burada bırakıp gideceği şeyler için sarf ederse, fânî malların ve paraların bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmadığı anlatılır.

 

Azlık çokluk itibariyle

Bir baharda sinek neslinin çok çabuk ve çoklukla yaratılması haşir ve Cenab-ı Hakkın kudretine delil olarak gösterilir. Küreler, yıldızlar gibi en büyük şeyler, Allah’ın kudretine sinek kadar kolay gelir. Aralarında hiç fark yoktur. Allah “Ol!” dedi mi oluverir. Bir baharın da sinek nesli kadar kolayca yaratılışını her sene açık bir şekilde görüyoruz.

 

Temizlik ve nezafet itibariyle

Sinek ellerini yüzlerine sürerek bizlere abdesti hatırlatıyor. Ayrıca Bediüzzaman’ın sayesinde onların mikropları temizleyen birer sıhhıye memurları olduklarını öğreniyoruz.

 

Nemrud’u geberterek cehenneme gönderme gibi bir vazife görmüş olası ibretlik bir vakadır. Rablik iddiasında bulunan ve kendisini yere göğe sığdıramayan mağrur Nemrud’u Cenab-ı Allah sinek gibi küçücük bir varlığa geberttirmesi çok şey anlatmaktadır. Sinek şimdi de sanatlı oluşuyla, ehemmiyetli vazifelerle vazifedar oluşuyla inkârcıları şaşkına çevirmeye devam etmektedir. Ayrıca sanatkârlar ve bilim adamları sinekleri ve kuşları taklid ederek veya örnek alarak uçak sanayini kurmuşlardır.

 

Zikir ve tesbih

Sineğin vız vız eden sadası kendine has birer zikir terennümleridir.

Görüldüğü üzere sineklerin daima göz önünde bulunmaları onların daha sıklıkla örnek verilmelerine vesile olabilmektedir. Önemli olan onlara tefekkür nazarıyla bakabilmektir. Çoğu insanın tiksinme ve nefretle baktığı sineğin tefekkür edildiğinde ne kadar da çok faydalı yönlerinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bediüzzaman bu bakış açısını bizlere kazandırıyor.[176]

 

Sineklerin Pek Çok Faydası Vardır

Birçok insanın zararlı zannedip ördürdüğü sineklerin yukarıda sayılan faydalarına ilâveten, Bediüzzaman’a göre daha başka faydaları da vardır. Evet, ona göre, sineklerin bazı cinsleri, muhtelif ve kokuşmuş maddeleri yerler, devamlı pislik yerine arılar gibi katre katre şurup damlatırlar. Böylece sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçerler. Diğer bir başka cinsi de nebâtâtın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların aşılanmasında istihdam olunurlar:

 

“Sinek pisliği, tıp cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazen tatlı bir şuruptur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif zararlı maddelerin ve mikropların ve zehirlerin kaynağı olmakla, sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı cinsleri var ki, muhtelif ve kokuşmuş maddeleri yerler, devamlı pislik yerine katre katre şurup damlatırlar. O zehirli, kokuşmuş maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifalı bir şuruba tebdil ederek, bir istihale makinesi olduklarını ispat ederler. Bu küçücük fertlerin ne kadar büyük bir milleti, bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. “Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak, ‘Sübhânallah” de diye lisân-ı hal ile söylerler.”[177]

 

Ebu  Hureyre (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Resulullah (a.s.):

"Sizden birinizin içeceği (ve yiyeceği) içine sinek düştüğü zaman, o kişi o (nun her tarafını) batırsın, sonra çıkarsın, (atsın). Çünkü sineğin iki kanadının birisinde hastalık, öbüründe şifa vardır" buyurmuştur.[178]

 

Sineğin Özellikleri

Sineğin gözlerini oluşturan merceklerin altıgen yapısı sıradan bir mercekten çok daha geniş bir görüş alanı sağlar. Bu merceklerin sayısı bazı sineklerde 5000'e kadar çıkmaktadır. Ayrıca gözlerin küresel yapısı sineğe arkasını görme imkanı da vermekte, tabi bu düşmanlarından kaçışta büyük avantajlar sağlamaktadır.

 

Sineğin emici pompası: Hortum

Sineklerin bir diğer ilginç özelliği besinlerini diğer birçok canlı gibi ağızlarında değil dışarıda öğütmeleridir. Sinekler besin maddesi üzerine hortumları vasıtasıyla özel bir sıvı boşaltırlar.

 

Bu sıvı besinleri sineğin emebileceği kıvama getirir. Sinek daha sonra boğazındaki emici pompalarla besini içine doğru çeker.

 

 

 

 

 

28- Sivrisinek

 sivrisinek

 

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ

 

“Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).”[179]

 

 

Kur’anı Kerim de Sivrisinek anlamına gelen “beûd(a): 1 yerde,  (2/Bakara, 22)

 

Ayet içinde ismi geçen sivrisineğin, Arapça adı ‘BEÛD’ dur. Âyette BEÛDAT’ şeklinde yer alır. Kelimenin sonundaki ‘t’ harfi kelimeye dişil bir anlam yükler. Yani âyette sivrisineğin dişisinden bahsedilmektedir.

 

Ayete göre değersiz ve sıradan bir canlı gibi görülen sivrisinek bile aslında Allah'ın ayetlerini taşıması bakımından dikkat edilmesi, incelenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir hayvandır.

 

İşte bu nedenle de Allah "sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez.

 

Sivrisineklerle ilgili olarak genelde bilinen, onların kan emici yaratıklar oldukları ve kanla beslendikleridir.

 

Oysa bu pek de doğru bir bilgi değildir. Çünkü sivrisineklerin tamamı değil sadece dişileri kan emer.

 

Ayrıca dişilerin kan emme sebepleri beslenme ihtiyaçları değildir.

 

Hem dişiler hem de erkeklerin besinleri çiçek özleridir.

 

Dişilerin, erkeklerden farklı olarak kan emmelerinin tek nedeni, taşıdıkları yumurtaların olgunlaşmak için kanda bulunan proteinlere ihtiyaç duymalarıdır.

 

Başka bir deyişle dişi sivrisinek sadece türünün devamını sağlamak için kan emer.

 

Sivrisinek kan emmeye başlamadan önce, vücudunda salgıladığı özel bir sıvıyı soktuğu canlının damarında açtığı deliğin içine bırakmaktadır.

 

Bu sıvı, kandaki pıhtılaşmayı sağlayan enzimi etkisiz hale getirir.

 

Böylece, pıhtılaşma sorunu olmadan, sivrisinek besinine ulaşabilir.

 

Sivrisineğin soktuğu yerde oluşan kaşıntı ve şişmeye neden olan da işte bu pıhtılaşmayı engelleyici sıvıdır.

 

Küçücük bir sivrisineğin sahip olduğu beslenme, üreme, solunum, kan dolaşımı gibi sistemler düşünüldüğünde Allah'ın ayetlerinin sınırsızlığı daha iyi anlaşılmaktadır.

 

Allah’ın ayette dikkat çektiği bu canlıdaki kusursuz tasarım, şuurlu ve bilinçli davranışlar bize sivrisineklerin tesadüfen oluşamayacakları gerçeğini açıkça göstermektedir.

 

Onu böyle üstün ve hayranlık verici bir sisteme sahip kılan ise, bütün canlıları yaratan, göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi olan Yüce Allah’tır.

 

Bediüzzaman dikkatlerimizi sivrisineğin üzerine çekiyor ve şöyle diyor:

“Dünyaya geldiği dakikada evinden çıkıp durmayarak insana hücum edip uzun asâsıyla vurup hayat suyumuzdan (kanımız) içer ve biz onu farkedip yakalayana kadar da ani bir manevrayla kaçıverir.

 

Acaba bu küçük, tecrübesiz, okula gitmemiş olan mahluka savaş tekniğini, su bulup çıkarma sanatını kim öğretmiş?

 

Ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu sanatı çok uzun derslerden sonra öğrenebilirdim.

 

Bu hayvancık bile “Beni yaratan, içime bilgileri koyan Biri var” diyor.

 

Çiçeklerden topladığı maddelerle bal yapan arıyı, incecik iple yuvasını ören örümceği de buna kıyas edin.”

 

Her canlı Allah’ı tespih etmektedir" sözünden yola çıkan Prof. Dr. Galin Biserof Asenof ilginç bir buluşa imza attı.[180]

 

Prof. Dr. Galin Biserof Asenof ilginç bir buluşa imza attı... Bir müslüman meslekdaşının "Her canlı Allah’ı tespih etmektedir" sözünü laborotovar ortamında test etmeye karar vererek Kur'an-ı Kerim'i araştıran Asenof yukarıdaki ayet[181] sebebi ile sivrisineği bu işe en uygun hayvan olabileceğini varsaymış.

 

Prof. Dr. Galin Biserof Asenof'un yaptığı araştırmalara göre sivrisinekler saniyede 1000-2000 kez kanat çırpmaktalar ancak sinirler en fazla saniyede 100 sinyal yollayabiliyor. Her bir sinyalde kanat otomatik olarak 10-15 kez kanat çırpıyor.

 

Asenof test sırasında sivri sineğin kanat sesini önce lazerli bir mikrofon yardımı ile kaydedip; ardındanda sesi yavaşlatarak insan kulağının algılama ve konuşma ritmine indirgemiş. Sesi dinlediğinde kulaklarına inanamamış.

 

Asenof'a göre insan kulağının duyacağı seviyeye indirgenen ses kaydında sivrisinek kanatlarıyla adeta Allah'ın ismini zikrediyor.

 

 

29-Vahşî Hayvanlar

 

1

 

 

(Vuhûş): Vahşî Hayvanlar demektir. Tüm yabanî hayvanların ortak adıdır. Çoğulu vühûş. Yaban eşeği, yaban öküzü, yabanî insan denilir. "Vahşî hayvanlar haşrolunduğu zaman"[182] âyetinden, vahşî hayvanların da Kıyâmet olayında salıverileceği, yahut İlâhî Mahkemeye getirileceği anlaşılmaktadır. Hayvanların haşredilmesi konusunda üç görüş vardır:

 

Birine göre Kıyâmet günü hayvanlar da diriltilir, birbirlerinden haklarını alırlar, sonra toprak olurlar. İkincisine göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşeti sırasında hepsinin ölmesidir. İnsanlardan ve cinlerden başkası diriltilip mahşere getirilmez. Bu görüş İbn Abbâs'a atfedilir. Üçüncüsüne göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşetinde bir araya toplanması ve birbirine karışmasıdır.[183]

 

Taberî de son anlamı tercih etmiştir. Gerçekten bu anlam daha uygundur. Çünkü âyetlerin amacı, Kıyâmetin korkunçluğunu belirtmektir. O günün korku ve telâşı içinde en kıymetli develerin dahi başıboş bırakılacağını, artık kimsenin malına sâhip olamayacağını, çevrelerine toplanan vahşî hayvanları kovalamayacağını anlatmaktır. İnsanlar, mallarını, hayvanlarını korumak, develerinin, koyunlarının parçalanmasını önlemek için vahşî hayvanları kovalarlardı. Ama o gün mal mülk düşünmediklerinden, ortalığa yayılan vahşî hayvanları kovalamazlar.

 

Bu arada "Vahşî hayvanlar haşredildiği zaman" âyetinde insanlar gibi bütün canlıların da diriltilip, İlâhî Mahkemede birbirlerinden ve insanlardan haklarını alacaklarına da işaret vardır. Ancak diriltilen hayvanların tekrar öldürülmesinin hikmetini anlamak güçtür. Müslim'in rivâyet ettiği hadîste boynuzsuz koyunun, boynuzludan hakkını alacağı belirtilmiştir:

 

Ebûzer (r.a.) diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi(s.a.s.)in huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi: Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz? diye sordu. Hayır, dedik. Fakat Allah biliyor ve aralarında hüküm verecektir, buyurdu."[184] Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîste Allah'ın Elçisi (a.s.): "Kıyâmet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hayvandan hakkını alacaktır"[185] buyurmuştur. Hz. peygamber'in şöyle buyurduğu da rivâyet edilmiştir: "Yüce Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onlardan sadece birini yaratıklara ayırmıştır. İşte yaratıklar o bir rahmet fle birbirlerine acır, şefkat ederler. Onunla vahşî hayvanlar yavrularına acırlar. Kendi yanında bulunan doksandokuz rahmeti ile de Kıyâmet gününde kullarına acır (onlara merhamet eder)."[186]

 

Ağaçları, meyveleri, suları, ırmakları olan cennetin, cıvıl cıvıl kuşlar¬dan, renk renk, her biri ayrı bir güzellikte hayvanlardan boş olması, pek zevke uygun düşmez. Nitekim Enes ibn Mâlik'in rivâyet ettiği bir hadîste peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennette buht(uzun boyunlu, makbul deve)ler gibi kuşlar vardır, cennetin ağaçlarında beslenirler Ebubekır (r.a.): 'Yâ Rasûlâllah, onlar ne güzel kuşlar!' dedi. Buyurdu ki: 'Onların yeyimi, kendilerinden daha güzel, daha hoştur! Bu sözünü üç kez yineledi ve: 'Ey Ebûbekir senin de onları yiyenlerden olmanı umarım' dedi."[187]

 

Bureyde el-Eslemî'nin rivâyetine göre de: "Peyğamber(a.s)e bir adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, ben atları severim, cennette at var mıdır?' dedi. 'Alllah seni cennete soktuktan sonra kırmızı yakuttan ata binmek iste sen, binersin ve biner binmez seni dilediğin cennete götürür' buyurdu. Kendisine bir başka adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, cennette deve var mıdır?' dedi. 'Ey Allah'ın kulu, Allah seni cennete sokarsa, orada canının çektiği, gözünün hoşlandığı her şey senin için var olur' buyurdu."[188]

 

Bezzâr ve İbn Kani'in çıkarımlarına göre Hz. peygamber'in: "Keçiye iyi bakın, eziyet veren şeylerini giderin. Çünkü o, cennet hayvanlarındandır" demiş olduğunu yukarıda anmıştık. Bu hadîsler, cennette çeşit çeşit kuşların, atların, develerin, koyunların, keçilerin ve insanın görmek istediği her çeşit hayvanın bulunacağını ifâde etmektedir. Bunlardan daha kesin olarak yüce Allah Vakıa Sûresinde cennetliklerin ni'metlerini sayarken, 21'nci âyette: "Canlarının çektiği kuş etleri" yiyeceklerini buyurmaktadır. Demek ki cennette kuşlar var ki kuş etleri de vardır. O halde hayvanların toprak olacağındaki haberler, Kur'ân'ın ruhuna ve hadîslere terstir.

 

Bizce bazı müfessirlerin sandıkları gibi hayvanların haşri, sadece öc veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyâda bulunan hayvanlar, âhirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir rûhânî âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur. Âhiret hayatı, dünyâ hayatının uzantısı, daha mükemmeli; hayâtın gölgesi değil, ger-çeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivâyet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanların birbirinden haklarını alması için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yararı var? Bu, İlâhî hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyutlanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyâdaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah: "Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar"[189] buyurmuştur. Orada ölüm yok ise dirilmiş olan hayvanlar da bir daha ölmeyecektir. Gerçeği Allah bilir.

 

 

 

 

 

 

30- Yılan

yılan

 

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ

 

“Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir yılan oluverdi!” [190]

 

Kur’anı Kerim de Yılan anlamında “sü’bân” 2 yerde, yılan anlamında “hayye” 1 yerde, (yılan toplam 3 yerde), (20/Tâhâ, 20; 7/A'râf, 107 vs.)

 

Abd bin Humeyd ve Ebu Şeyh, Katade'den şöyle rivayet etmislerdir: “Hz. Musa (a.s)'nın asası Hz. Adem (a.s)'in âsasıydı. Hz. Musa Medyen'e giderken meleklerden birisi ona bu asayı vermiştir. Âsa ona geceleyin ışık verip yol gösteriyordu. Gündüzleri de onu yere vurur ve böylece rızkını yerden çıkarırdı, koyunlarını yemlendirirdi.” Meşhur rivayetlere göre âsa cennetin seçkin ağaçlarındandır. Önce Hz. Adem'e, sonra Hz. Şuayb'a verilmiştir. Daha sonra da o bu asayı damadı olan Hz. Musa'ya vermiştir.

 

İbn Abbas (r.a)'tan gelen bir rivayete göre Âsa'nın adı “me'şa” imiş.

“Su'ban;” ejderha, uzun ve iri yılan demektir. Ferra'ya göre bu isim yılanların büyüklerine ve erkeklerine atfen kullanılır.[191]

 

Yılanların özellikleri

Yılanlara has birçok yapı özelliklerine bazı kertenkelelerde de rastlanmaktadır. Bu da, yeraltında yaşayan birçok kertenkelelerin yılanınkine benzer bir evrim geçirmiş olmalarından ileri gelir. Bugünün ayaksız kertenkeleleri, evrimlerinin ilk safhalarındaki yılanlarla kıyaslanabilir. Fakat birçok ayaksız kertenkele aileleri olduğu halde bu grupların üyeleri gerçek yılanların üstün yapışma ve âdetlerine erişememişlerdir.

 

Yılanların vücudu daima uzun ve silindir biçimlidir. Pulları daima pürüzsüzdür ve hafifçe kiremit tarzında dizilmiştir. Kertenkelelerde sık sık rastlanan diken, siğil, boynuz, tarak, et, yaka ve paraşüt gibi özellikler yılanlarda hiç bir zaman görülmez. Alt ve üst göz kapakları birleşerek, gözün üstünü saat camı şeklinde örtmüştür. Göz yuvarlakları da az oynak olduğundan, yılanların bakışlarında, birçok avlarını ipnotize ettiği söylenen bir sabitlik vardır. Yılanları başka sürüngenlerden ayıran bir özellik de, alt çenelerinin iki yansının sadece elâstikî bir bağla birleşmiş olmasıdır. Yılanların kulaklarının dışta bir deliği olmadığı gibi, göğüs kemikleri de yoktur.

 

Yılanların en göze çarpıcı özelliği bacaklarının olmayışıdır. Bununla beraber bazılarında, meselâ piton'larla boa'larda, arka ayak kalıntıları ile kalça kemiği vardır. Yılanlar, yer değiştirirken, ayak kadar oynak olan üç yüze yakın kaburgalarından yardım görürler. Kaburgalar, derinin içinden, yerdeki pürüzlere tutunurlar. Yılanların sağa sola kıvrılarak sürünüşü bu tutunma noktalarını çoğaltmak içindir.

 

 Merak edilen bir konu da bir yılanın kuyruğunun nerede başladığıdır. Halbuki bunu kestirmek gayet basittir. Vücudun sonu, üst üste binmiş birkaç pulla örtülü bulunan enine dölyolu ağzından bellidir. Yılanların erkeklerinde buradan bazen, bilmeyenlerin ayak sandıklan çiftleşme organı çıkar.

 

Yılanların dişleri çeşit çeşit olup bu sürüngenlerin başlıca dört grup halinde toplanmasına temel teşkil eder.

 

1. Düz - dişliler (Aglyphodonta). Bunlar zehirli değillerdir. Hepsi birbirbirlerine eş çok sayıdaki dişileri avı yutulana kadar tutmaya yarar. Boalar, pitonlar ve suyılanıgiller böyledir.

 

2. Geride oyuklular (Opisthoglypha). Bunlarda ise ağzın dip tarafındaki üst dişler zehir dişi şeklini almıştır. Bunların zehiri, ancak yutulma eylemi sırasında avı felce uğratmaya yarar. Susatangiller ve kumyı-lamgiller böyledir.

 

3. Önde - oyuklular (Proteroglypha). Bu yılanlarda üst çenenin ön dişleri zehir dişi halini almıştır. Bu dişlerin diş üzerinde, özel bezlerin salgıladığı zehrin akmasına yarayan birer oluk vardır. Bu gibi dişleri olan yılanlar, avlarını ısırır ve onları, yutmadan önce zehirlerinin etkisiyle felce uğratır, ya da öldürürler. Kobragillerle deniz - yılangille rin saldırı metodları böyledir.

 

4. Oluklu zehirdişliler (Soienglypha). Bunlarda her iki çenede ancak ilkel yapıda birkaç dişleri ve üst çenenin önünde bir çift eğri ve uzun zehir dişleri vardır,

 

Engerekgiller ve çıngıraklıyılangiller'in meydana getirdiği bu grup üyelerinin iki özelliği vardır. Bir kere yüzlerinde, önceki iki gruptaki gibi sadece bir girinti olacağına, içlerinden bir kanal geçer. İkinci özellik, zehir dişlerinin, saldırı esnasında bir çeşit manivela sisteminin etkisiyle dikilmesidir. Öyle ki, bu zehir dişieri, ısırarak değil, vurarak etki gösterirler. Bir engerek yılanı ısırmaz, sokar. Bu itibarla sonuç aynı olsa da, saldırı metodu hiç bir suretle kobra'nınkiyle kıyaslanamaz.

 

Hayat tarzları kertenkelelerinin kadar değişik olmamakla beraber, yılanlar karada, ağaçların üzerinde, yeraltında veya tatlı ve tuzlu sularda yaşayabilirler. Yiyecek listeleri de belirlidir. Bazısı kemiricilerle beslenir. Esasen yılanların, grup olarak, bilhassa kemiricilerin dünya sahnesine çıkışlarından sonra gelişmeleri ilginçtir. Başka yılanlar, kuşları yerler, daha başkaları kurbağalar ve balıklarla, daha başkaları ise böceklerle beslenir. Bazı yılan türleri ise yumurta yemede ihtisas sahibidir.

 

Yılanlardaki duygular arasında en ziyade gelişmiş olanı dokunma duygusu olsa gerektir. Yılanın, üst dudağındaki bir yarıktan habîre meydana çıkardığı uzun ve çatallı dilinin, kurbağalarına zehir aşılamakta hiç bir ilgisi yoktur, tad almasına da yaramayıp ön plânda bir dokunma organı olarak vazife görür. Yılanlarda dokunma duygusundan sonra en önemlisi koku almadır. Görme duygusu ancak bazı gündüz yılanlarında keskin, çoğunlukta orta, hayatlarının büyük kısmını yeraltında geçirenlerde ise oldukça zayıftır.

 

Bir yılanın pullu derisinin deseni ve rengi hemen daima çevreye uygundur. Çölde yaşayanlarında kum rengi hâkimdir, ağaçların üzerinde yaşayıp, gündüzleri ava çıkanlarında çok kere yeşil renk göze çarpar, tatlı su yılanlarında koyu yeşil, deniz yılanlarında sarı ve siyahımsı mavi gibi daha canlı renkler dikkati çeker.

 

Yılanlarda deri değiştirmek, kuşların tüy dökümünden de daha önemlidir. Henüz yumurtadan çıkmış yılan yavrusunun ilk giriştiği ve büyüdükten sonra da yılda birkaç kere tekrarladığı bir olaydır bu. Soyulma, sürüngenin dudaklarındaki ince derinin ayrılmasıyla başlar, arta kalan deri bundan sonra iki parça halinde çıkar. Serbest hayattaki yılanlar eskimiş gömleklerinden sıyrılmak için çalılara dikenlere ve taşlara sürtünürler.

 

Hemen bütün yılanlar yumurta yumurtlarlarsa da, içerisinde dünya yüzüne çıkmaya hazır yavru bulunan yumurta yumurtlayanları da vardır. Engerekgiller böyledir. Yumurtalar çoğunlukla elips biçiminde, kabukları da derimsidir. Anne yılan, bunları, ısısı ve nem derecesi uygun bir yerde topraktaki bir deliğin içine bırakır. Yılanlarda yuva yapımına rastlanmamıştır.

 

Yılanlar Nerede Yaşar

 Beslenme metotlarının da gösterdiği gibi, yılanlar dikkate değer çevreye uyuş örnekleri verirler. Dünyanın hemen her tarafında birbirinden çok farklı bölgelerde yaşarlar. “Bayağı engerek” (Vipera berus) İskandinav yarımadasında Kuzey Kutbunun kuzeyinde kalan bölgelere dahi girmiştir. Buralarda, bölgenin, ılık okyanus akıntılarına yakın olması sayesinde yaşayabilmektedir. Yılanlar genel olarak soğuk bölgelere veya yaz mevsimi kısa olan bölgelere pek rağbet etmezler. Yerin, yüzeyin altındaki kısımlarının devamlı donmuş bulunduğu Amerika' nın Alaska bölgesi ile Asya'nın ve Avrupa'nın en kuzeysel kuşaklarında yılan yoktur.

 

Yılan familyasının en tehlikeli tiplerinden biri olan ” kral kobra”, 5,5 metreye kadar uzunlukta olabilir. Birleşik Amerika’da yaşayan yılanların en büyüğü, elmas sırtlı çıngıraklı yılandır. Boyu 2. 5 metreyi aşmaz. Kara tavuk yılanı, boğa yılanı da Amerika’daki diğer büyük yılanlar arasında sayılabilir. Bunların en büyüğü 2. 5 metre uzunluğundadır.

 

Uzunluğu 9 ile 11 metreyi bulan regal pitonu, ağırlığı en fazla olan yılan değildir. Anakonda daha kısa olmasına rağmen, 120 kiloya varan ağırlığıyla regal pitonu’ndan 25 -30 kilo daha ağırdır.

 

En uzun zehirli yılan ise, “kral kobra”dır.

 

Buna karşılık, zehirli yılanların en ağırı elmas sırtlı çıngıraklı yılandır.

 

 

Araştırmacı\Yazar

Salih ÖZBEY

26 Haziran 2011\ Gaziantep

ozbeysalih@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Abdulgaffar Süleyman el-Bundârî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 12 c., Beyrut, 1988, C: VI, s: 120

Ahmet Naim, Kamil Miras, Tecrîd-i Sarîh Terc., C:XII, s: 18.

Ahmet Önkal, Nebî Bozkurt, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 9/224

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları

Alusi, Ruh'ul-Meanî, cilt: 14, sh: 182

Arılar Birbirini Uyandırır", Selçuk Aslan, Bilim ve Teknik, Temmuz 1998

American Scientist, Mayıs-Haziran 2006.(yaklasansaat.com, Çev: Gökben Coşkun, 25/04/07)

Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139

Acartürk, 1996.

A. Rıza Karabulut, Tıbb-ı Nebevi Ansiklopedisi, Kayseri 1993.

AA, (haber7), 09/10/2008

A. Bağdadi, s. 141.

Beyhaki-Şuabil İman

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s: 311, 320, 353, 354, 390, 520, 548

Bediüzzaman Said Nursi R.N.K., Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, I,154-155

Bediüzzaman Said Nursi R.N.K., Yirmi Sekizinci Lem’a, I, 727-728.

Câmi'u'l-Beyân, 30/67;

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları

C. Sağir, 2/54, K. Ummal, 10/28295.

Dr. Ahmet Toptaş

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları

Kraliçeyle, işçiler arasındaki muhteşem iletişim. yaklasansaat.com, 18/05/07

İbn Hibban

Ahmed b. Hanbel

Beyhaki-Şuabil İman

Taberani-Evsat

Müsnedi Şiab-El Kadai,

Elmecruhin-İbni Hibban c: 1 s: 292

Mesnevi: Beyit 3307-3314

İbn Mâce, Cihâd 14; Müsned, V, 300.

Dârimî, Cihâd 35.

Nesâî, Hayl 2, İşretu'n-Nisâ 1; Müsned, V, 27

Buhârî, Cihâd 48, Musnkaat 12, Menâkıb 28, Tefsir 99. sûre 1, İ'tisâm 24; Müslim, Ze­kât 24; İbn Mâce, Cihâd 14; Muvatta, Cihâd 3; Müsned, II, 262, 383. Müsned, I, 395

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/130-131

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sperme%C3%A7et_balinas%C4%B1

Tevrat; Çıkış, Bab 12/40

Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 1985, s. 33

Sahnûn, el-Müdevvene, C:II, s: 57;

Haraşî, el-Haraşî alâ Muhtasari Seyyidi Halil, C:III, s: 25.

İbn Kudâme, el-Muğnî, C:XI, s: 42;

Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Said İbn Hazm, el-Muhallâ bi’l-Âsâr, Thk.:

Düşünen İnsanlar İçin, s. 37-42

Hayâtu'l-Hayavân, 1/23.

Câmiu’l-Beyan, 30/214;

Fethu’l-Kadîr, 5/449

Müslim, İmâret 131; Nesâ'î, Cihâd 46; Dârimî, Cihâd 12; İbn Hanbel, Müsned 4/121, 5/274

İbn Adî, el-Kâmil, Beyhakî, es-Sünen

Müslim, Cum'a 24; Nesâ'î, İmame 59, Cum'a 13-14; İbn Mâce, İkamet 82; Dârimî, Salât 193; İbn Hanbel, Müsned 2/239, 259, 272, 280, 457, 460, 505

Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 414

İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't Târih, Nşr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442

Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri

Mevdûdî, Tefhimul Kur'an Trc: Muhammed Han Kayanı ve diğerleri, İstanbul 1988, VII, 238

M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 1-2

İslam Ansiklopedisi. "Fil Suresi" "Fil Vakası" "Ebrehe" başıkları,

İbn Hişam, es Sire

İ. Kayyım s. 446-47.

İbn Kesîr, Tefsîr, 1/106

Müsnedül – Firdevs

Mercek Dergisi 35. sayı (Mayıs 2004)

Kavzînî, Acâibu'l-Mahlûkat, 47;

el-îmânu bi'l-Melâikeh, s. 161; Hayâtu'l-Hayavân, 1/502

et-Teshîl, 4/180

Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri

Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, Râzî, İbn Âşûr, ilgili ayetin tefsiri

İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1319, VI, 246;

İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1386-89/1966-69, V, 226-227

Buhârî, "Hars", 3, "Bed'ül-halk" 7, 17; "Zebâih" 6; Müslim, "Müsâkât" 51-60; Nesâî, "Sayd" 10- 14, 24

Buhârî, "Bed'ü'l-halk" 7, 17, "Meğâzî" 12, "Libâs" 88,94; Müslim, "Libâs" 81-84;

Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, XXXI, 210

Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, X, 236

Nature.com/nsu: Tom Clarke, Frogs tune call to hole, 5 Kasım 2002:

http://www.nature.com/nsu/021202/021202-5.html

Lardner, B. & bin Lakim, M. Tree-hole frogs exploit resonance effects. Nature, 420, 475, (2002).

La Recherche, Çev. Yusuf Budak, Bilim ve Teknik, Mayıs 1989.

James L.Gould-Carol Grant Gould, Hayvan Zihni, Çev.Deniz Yurtören, TUBİTAK, Ankara 2005.

National Geographic.com: Sean Markey, Frogs Use Hollow Trees as Megaphones, 4 Aralık 2002

http://news.nationalgeographic.com/news/2002/12/1204_021204_TreeFrogs.html

http://www.msxlabs.org/forum/tarim/314525-ilgin-ilgin-nedir-ilgin-yetistiriciligi.html#ixzz1X3S7n66l

http://www.msxlabs.org/forum/tarim/314525-ilgin-ilgin-nedir-ilgin-yetistiriciligi.html#ixzz1X3SoHX5k

el-Edviyye s. 118

K. Ummal 10/28268

www.kadincazayiflama.com

Tezkireti'l Kurtubi, s. 315/522

Prof. K. V. Frisch, Arıların Hayatı, Çev. Dr. Bedia Bozkurt

Pusulaya Sahip Olan Balarıları", Gülgun Akbaba, Bilim ve Teknik, Ekim 1989.

Rehber Ansiklopedisi

Ragıb, Mufredat

Ramuz el-Ehadis-2, s. 451/4

Suyuti-Camius’Sagir 

Süyûtî vr. 22

Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 8/100-102

Şâfiî, el-Ümm, C:II, s: 366; Kâsânî, a.g.e., C:V, s: 36;

S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 89

Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 537 

Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâmet 60

Taberi, Cami-ül Beyan,

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 5/50-53

Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, 50-53;

Zaman gaz.11-5-1993.

 

 

 

 



[1]  En’âm,6/38

[2]  Nahl, / 66

[3]  Yâsîn, / 71 -73

[4] Sebe,34\14

[5]  İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 14/238-244

[6]  Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4934.

[7]  Nahl,16 / 68

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/422-426;  Alusi, Ruh'ul-Meanî, cilt: 14, sh: 182

[9]  "Arılar Birbirini Uyandırır", Selçuk Aslan, Bilim ve Teknik, Temmuz 1998

[10]  "Pusulaya Sahip Olan Balarıları", Gülgun Akbaba, Bilim ve Teknik, Ekim 1989.

[11]  Prof. K. V. Frisch, Arıların Hayatı, Çev. Dr. Bedia Bozkurt

[12] La Recherche, Çev. Yusuf Budak, Bilim ve Teknik, Mayıs 1989.

[13] James L.Gould-Carol Grant Gould, Hayvan Zihni, Çev.Deniz Yurtören, TUBİTAK, Ankara 2005.

[14] Kraliçeyle, işçiler arasındaki muhteşem iletişim. yaklasansaat.com, 18/05/07

[15] American Scientist, Mayıs-Haziran 2006.(yaklasansaat.com, Çev: Gökben Coşkun, 25/04/07)

[16] İbn Hibban-Taberani sahih senedle rivayet etmişlerdir

[17] Beyhaki-Şuabil İman, Suyuti-Camius’Sagir sahih senedle rivayet etmişlerdir. İbni Hacer el-Heytemi bu hadis için ravileri Sahihi Müslim’in ravileredir, Ebu Sebrata hariç… Ebu Sebrata hakkında hadis alimleri güvenilir dediler, dedi.

[18] Nahl,16\ 68-69

[19] Nahl,16\ 69

[20] Ahmed b. Hanbel sahih senedle rivayet etti

[21] Beyhaki-Şuabil İman, Hasen hadis

[22]  Nahl,16\68

[23] Nahl,16\68-69

[24] Taberani-Evsat’ta, Hasen senedle

[25]  Müsnedi Şiab-El Kadai, No: 1234, hasen senedle.

 

[26] Buhari

[27] Buhari

[28] Nisa,4\59

[29] Ebu Davud, Tirmizi. Tirmizi bu hadis için hasen-sahih dedi

[30]  Müslim

[31]  Müslim

[32]  Elmecruhin-İbni Hibban c: 1 s: 292

[33] Müddessir,74 / 51

[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/363-364.

[35] Mesnevi: Beyit 3307-3314

[36] Al-i İmran,3 / 14

[37] Tirmizî, Cihâd 20; İbn Mâce, Cihâd 14; Müsned, V, 300.

[38] Tirmizî, Cihâd 20; İbn Mâce, Cihâd 14; Dârimî, Cihâd 35; Müsned, V, 300.

[39] Dârimî, Cihâd 35.

[40] Nesâî, Hayl 2, İşretu'n-Nisâ 1; Müsned, V, 27

[41] Buhârî, Cihâd 48, Musnkaat 12, Menâkıb 28, Tefsir 99. sûre 1, İ'tisâm 24; Müslim, Ze­kât 24; İbn Mâce, Cihâd 14; Muvatta, Cihâd 3; Müsned, II, 262, 383. Müsned, I, 395

[42] İbn Mâce, Ticârât 29

[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/130-131

[44] Saffat,37 / 142; el-Kalem,68 / 48

[45] Ragıb, Mufredat

[46]  İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 14/552-553

[47] http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sperme%C3%A7et_balinas%C4%B1

[48]  Bakara,2 / 57; Taha,20 / 80

[49] Zaman gaz.11-5-1993.

[50] Bakara,2 /51; Hud,11/69

[51] Taha,20/88

[52] Saffat,37\145

[53] Taha,20/88

[54] Taha,20/87

[55] Yusuf,12/53

[56]  Nisa,4/118,119

[57] Araf, /16,17

[58] Enam,6/71

[59] Taha,20/85

[60] Tevrat; Çıkış, Bab 12/40

[61] Araf,7/138–139

[62] Bakara,2/55

[63] Nisa,4/153

[64] Hud,11/69

[65] Zariyat,51/26–27

[66] Araf,7/148

[67]  Taha,20/88

[68]  Araf,7/148

[69]  Enbiya21/8

[70] Sad,38/34

[71]  Sad,38/34

[72] Taha,20/89

[73] Araf, 7/148

[74] Nahl,16/20

[75]  Nahl,16/73

[76] Fatır,35/13

[77] Furkan,25/3

[78] Ankebut,29/17

[79] A’raf,7/133; Kamer,54/7

[80] Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 1985, s. 33

[81] Sahnûn, el-Müdevvene, C:II, s: 57; Haraşî, el-Haraşî alâ Muhtasari Seyyidi Halil, C:III, s: 25.

[82] Şâfiî, el-Ümm, C:II, s: 366; Kâsânî, a.g.e., C:V, s: 36; İbn Kudâme, el-Muğnî, C:XI, s: 42; Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Said İbn Hazm, el-Muhallâ bi’l-Âsâr, Thk.: Abdulgaffar Süleyman el-Bundârî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 12 c., Beyrut, 1988, C: VI, s: 120

[83] Buhârî, Sayd, 13; Müslim, Sayd, 52; Ebû Dâvûd, Et’ime, 22; Tirmizî, Et’ime, 22; Nesâî, Sayd, 37

[84] İbn Mâce, Sayd, 9; Ebû Dâvûd, Et’ime, 35

[85] Ahmet Naim, Kamil Miras, Tecrîd-i Sarîh Terc., C:XII, s: 18.

[86]  A’raf,7 / 40

[87]  En'âm,6\144

[88]  Ğâşiye, 88\17

[89]  İbn Mâce, Ticârât 69

[90]  Yûsuf, 12\72

[91]  Ğâşiye, 88\17

[92]  Ahmet Önkal, Nebî Bozkurt, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 9/224

[93]  Ğâşiye,88\ 17-21

[94]  Ğâşiye, 88\17

[95]  Düşünen İnsanlar İçin, s. 37-42

[96]  Hayâtu'l-Hayavân, 1/23.

[97] Mürselât: 33/33

[98] A'râf,7\ 40

[99]  Kamer,54\27-30

[100]  Câmiu’l-Beyan, 30/214; Fethu’l-Kadîr, 5/449

[101]  Müslim, İmâret 131; Nesâ'î, Cihâd 46; Dârimî, Cihâd 12; İbn Hanbel, Müsned 4/121, 5/274

[102]  İbn Adî, el-Kâmil, Beyhakî, es-Sünen

[103]  Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâmet 60

[104]  Buhârî, Cum'a 31; Müslim, Cum'a 24; Nesâ'î, İmame 59, Cum'a 13-14; İbn Mâce, İkamet 82; Dârimî, Salât 193; İbn Hanbel, Müsned 2/239, 259, 272, 280, 457, 460, 505

[105]  Hac,22\36-37

[106] Buhârî, Rikak 35; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 232; Tirmizî, Edeb 82; İbn Mâce, Fiten 16; İbn Hanbel, Müsned 2/7, 44, 70, 88, 90, 121-123, 139

[107] Bakara,2 /173; En’am,6/145

[108]  Bakara,2\ 173; Nahl,16\ 115

[109]  Mü'minûn,23\ 51

[110]  Tâhâ,20\81

[111]  A’'râf,7\ 157

[112] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 537 vd.; Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâlve Haram, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, 50-53; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 414

[113] Lokman,31 / 19; Cum’a,62 /5; Nahl /8

[114]  Fîl,105\3

[115]  Fîl,105\1-5

[116]  İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't Târih, Nşr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442

[117]  İbnü'l-Esir, a.g.e., s.443

[118]  Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri

[119]  Mevdûdî, Tefhimul Kur'an Trc: Muhammed Han Kayanı ve diğerleri, İstanbul 1988, VII, 238

[120]  M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 1-2

[121]  Fil,105/1

[122] Al-i İmran,3\ 96

[123] İslam Ansiklopedisi. "Fil Suresi" "Fil Vakası" "Ebrehe" başıkları, Taberi, Cami-ül Beyan, İbn Hişam, es Sire

[124]  Fil,105\1-4

[125] Fil,105\5

[126]  Al-i İmran,3\54

[127] Mercek Dergisi 35. sayı (Mayıs 2004)

[128] Neml,27/20

[129] Bakara,2 /68

[130] Maide,5/31

[131] Rehber Ansiklopedisi

[132] Neml,27/18

[133] S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 89

[134] Nahl,16/8

[135]  Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri

[136]  Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, Râzî, İbn Âşûr, ilgili ayetin tefsiri

[137]  Rehber Ansiklopedisi

[138] En’am,6/143

[139] Karia,101/4

[140] A’raf,7/133

[141] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 5/50-53

[142] En’am,6/143

[143] Rehber Ansiklopedisi

[144] A’raf,7/176

[145]  İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1319, VI, 246; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1386-89/1966-69, V, 226-227

[146]  Buhârî, "Hars", 3, "Bed'ül-halk" 7, 17; "Zebâih" 6; Müslim, "Müsâkât" 51-60; Nesâî, "Sayd" 10- 14, 24

[147]  Buhârî, "Bed'ül-halk" 7, 17

[148]  Buhârî, "Bed'ü'l-halk" 7, 17, "Meğâzî" 12, "Libâs" 88,94; Müslim, "Libâs" 81-84; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, XXXI, 210

[149]  Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, X, 236

[150]  Nevevî, a.g.e., XIV, 84; Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139

[151]  Müslim, Libâs, 103

[152]  A'râf,7\176

[153]  Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 8/100-102

[154]  Kehf, 18\ 22

[155] A’raf,7/133

[156] Nature.com/nsu: Tom Clarke, Frogs tune call to hole, 5 Kasım 2002:

http://www.nature.com/nsu/021202/021202-5.html

[157] Lardner, B. & bin Lakim, M. Tree-hole frogs exploit resonance effects. Nature, 420, 475, (2002).

[158]  Ahmed b. Hanbel, 3/453; Ebu Davud, Tıp, 11; Nesai, Sayd, 36; İbn Mace, Sayd, 10.

[159]  Ebu Davud, Tıb, 11, Edeb, 165

[160]  Bakara, 2/172 ) (Diğer ayetler için bkz: Bakara, 2/168; Mâide, 5/88; Enfâl, 8/69; Nahl, 16/114; Tâhâ, 20/81; Mu’minûn, 23/51

[161]  Buhari, Zebaih, 12

[162] National Geographic.com: Sean Markey, Frogs Use Hollow Trees as Megaphones, 4 Aralık 2002 : http://news.nationalgeographic.com/news/ 2002/12/1204_021204_TreeFrogs.html

[163] Yusuf,12/13-14-17

[164]  Bakara,2/65; Maide,5/60

[165] Hayâtu'l-Hayavân, 2/20

[166]  A'râf,7\ 166

[167]  Bakara,2\65-66

[168]  İbn Kesîr, Tefsîr, 1/106

[169]  Mefâtîhu'1-Ğayb, 15/40; İbn Kesîr, Tefsir, 1/105-106

[170]  Cum'a,62\ 5

[171]  Mâide,5\ 60

[172]  Mefâtûhu'l-Ğayb, 12/36

[173] Ankebut,29/41

[174] Hacc,22 /73

[175]  Kavzînî, Acâibu'l-Mahlûkat, 47; el-îmânu bi'l-Melâikeh, s. 161; Hayâtu'l-Hayavân, 1/502

[176]  Bediüzzaman Said, Sözler, s: 311, 320, 353, 354, 390, 520, 548

[177]  R.N.K., Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, I,154-155

[178] Buhari, C.9, Hno: 1365, S.70-71

[179] Bakara,2/26

[180] R.N.K., Yirmi Sekizinci Lem’a, I, 727-728.

[181] Bakara,2\ 26

[182]  Tekvîr,18\5

[183]  Câmi'u'l-Beyân, 30/67; et-Teshîl, 4/180

[184]  İbn Hanbel, Müsned 5/162, 173

[185]  İbn Hanbel, Müsned 2/235, 301

[186]  Hayâtul-Hayavân, 2/411

[187]  Fethu'r-Rabbânî, 24/188

[188]  Fethu'r-Rabbânî, 24/203

[189]  Duhân,44\ 56

[190] A’raf,7/107;Şuara,26 / 32

[191] Alusî, Ruh'ul-Meanî, cilt: 9, sh: 20-21