Hadislerle Nasihatlar Cilt 1

Mehmed Zahid Kotku

SEHA NEŞRİYAT

 

 

İÇİNDEKİLER

Müellifin Kısa Terceme-i Hâli  ........................       VII

Mukaddime         ... ....................................       XV

İlmin ve Dînin Afetleri............... ..................   '    3

Cennetin Vasıfları     ....................................       10

Münafıklığın   Alâmetleri   ..............................       13

1  — Yalan Söylemek, Va'dinde Durmamak ve Emanete Hıyanet  Etmek      ....................................       14

2  — Yatsı ve Sabah Namazlarında Cemaate Gelmemek       16

3  — Zemzemi Doyasıya  İçememek  .....................       38

Namaza  Gitmenin  Âdabı   ..............................       19

Biatin Gerektirdiği Şartlar     ...........................       23

Kadınların Camiye Gidip Gidemeyecekleri...............       27

Cuma Günü Duaların Kabul Saati .....................       28

Cahillere Karşı Mü'minin Davranışı............... ...       29

Bereket Büyüklerle Beraberdir    .........................       30

Mü'minlerin Sevincine Vesile Olan Haller ...............       31

Allah'ın Rahmetinden Uzak Olan Kişiler...............       37

Allah'ın En Sevmediği Helâl ...........................       38

Nefse ve Dünyaya  Hâkimiyet     ...... ..................       39

Allah'ın En Ziyâde Buğz Ettiği Kimseler, Dîne, Dindara

Düşman Olanlar ve Yalancılardır .....................       44

Allah'ın Rızası Zayıfların Hoşnutluğu İledir...... ......       46

Ramazan Ayının Bereketi ..............................       47

Allah'a Şirk Koşmadan Ölen Cennete Girer ............       5C

Hastalara  Dua Etmek  .................................       53

Allah İçkiyi İçene, Hazırlayana Lanet Eder...............       55

Ulemaya Tâbi Olmak    ...............................„       57

Yetime Merhamet Etmek........................ ...        64

Çok Dua  Etmek       ....................................       65

Fakirlere İkram Etmek      ..............................       87

Şirk ve Gizli Şehvetten Korunmak .....................       68

in

Gıybet           .............................................       71

Takva Cennete, Diline ve Beline Sahip Olmamak da Cehenneme   Götürür............ .................: ...       72

Kötülüğün Arkasından İyilik Yapmak ..................       74

Allah Korkusu ve Emirlerine İtaat  .....................       75

Haramlardan Sakınmak, Taksime Rıza ve İhsan.........       87

İnsanların  Aralarım  Islah  Etmek......................       93

Namaz. Hakkında Allah'tan Korkmak  ..................       94

Zulümden Sakınmak.................................       99

İbâdetleri Yerine Getirmek     ...........................      103

Sultanların Kapısından Uzak Durmak ..................     105

Mü'minin Ferasetinden Sakınmak   .....................     107

En Hayırlı Yardımcı Allah'ı Tesbîhdir ..................     1)9

Kalbde Nûr Olmadan Kabirde Nûr  Olmaz  ............      111

Namazda Saf, Rükû ve Secde Âdabı  ...... ............     112

Faiz.............................................     116

Güzel Ahlâk    .................. ...... ... ...............     119

Sıla-i Rahim ve Komşu Hakkı  ........................     120

Dilini ve İffetini Muhafaza Ktmek .....................     126

Yemekleri Toplu Halde Yemek  ..................... ...     128

Cemaattan Ayrılan Ateştedir ...........................     130

Yedi Tehlike ..........................................     133

İçki Kötülüklerin Anasıdır     ...........................     140

Kibirden Sakınmak       ..........., ...... ...............      144

İmamları Hayırlı Kimselerden Seçmek ..................     151

Namazların Bazılarını Evde Kılmak .....................     156

Davete İcabet, Hediyeyi Geri Çevirmemek ve Müslüma-

nı Dövmemek    .......................................     158

Allah'a En Sevgili Olan Ameller..................... ...     161

İ — Namazları Vaktinde Kılmak.................. ...     161

2  — Ebeveyne Hürmet     ........................... ...     165

3  — Üstaz ve Mürşide Hürmet...................... ...     170

4  — Ehl-i Medine'ye Hürmet...........................     173

5  — Allah Yolunda Cihad     ............................     176

6  — Zikrullah          ....................................     194

7  — Allah'a   İman       .................................     195

8  — Sıla-i Rahim         ........................ .........     197

9  — Miskinleri Doyurmak ve Gözetmek ...............     198

10  — Sohbet ve Bu Sohbeti Yapanları Sevmek ... ......     200

11  — Muttaki ve Ahlaken Güzel Olmak...... .........     201

Allah'a En Sevimsiz Olan Sıfatlar ... ..................     205

IV

Nemmamhk ve Gurur............... ..................     205

Nefse ve Şehvete Uymak   ...............................     210

Zekâtı Vermemek ve Arzulara Uymak...................     216

Köle Efendisinin Kardeşidir  ...........................     218

Farzlara İttibâ, Haramlardan İctinab ve Taksime Rıza     219

Zekâtı Verilmeyen Mal Necistir ........................     222

Kabir Azabının Sebebleri    ..............................     225

Hac ve Umreye Devam Etmek...... .....................     228

Selâmlaşmak              ....................................     231

Def'-i Hacetin Âdabı....................................     239

Mü'minlerin Birbirlerini Allah İçin Ziyaret Etmeleri ...     240

Allah Sevgisi ve O'nun Ni'metlerine Şükür...............     245

'İlim ve Âlim...........................................     251

1  — Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek ve Öğretmek .........     256

2  — Allah'tan Hakkıyle Korkanlar Âlimlerdir    .........     258

Yolculuk Âdabı     .......................................     261

Allah Bir Kulu İçin Hayır Murâd Ederse ...............     263

1  — Kanaat Sahibi Kılar       ...........................     263

2  — Duygularını Uyanık Kılar    ........................     265

3  — Dinde Fakih Kılar     ..............................     272

. Dile Hâkimiyet Saadete, Yalancılık Felâkete Götürür ...     275

Besmele'nin Fezâili        .................................     282

1  — Yemek yerken....................................     282

2  — Eve Giriş ve Çıkışta .............................      287

3  — Bir İşe Başlarken .................................     293

ölüme Hazır  Olmak     .................................     296

Zina ile İman Bir Arada Bulunmaz.....................     304

Mü'mini İyilikler Sevindirir, Fenalıklar Üzer ............     313

Sabah Namazından Sonra Dua Etmek Rızkı Genişletir     317

Farz Namazlarından Sonra Dua ve Tesbihat ............     323

İkindi Namazını Kaçıranın Hali ........................     326

Kadınların Kurtulmasına Vesile Olan Dört Şey .........     32?

Ailede Karşılıklı Mes'uliyet........................ ...     331

Yalan ve Gıybetten Uzak, Güzel Ahlâk İle İbadet Etmek     337

Mü'minler Bir Binanın Parçalan Gibidirler ............     348

Olgun Mü'minlerin Vasıfları  ..................... ... ...     350

MÜELLİFİN KISA TERGEME-İ HALİ

Müellif rahmetullahi aleyh'in adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: «Oğlum Mehemmed» diye hitap edermiş. Soyadının «mütevazi» mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.

Tevellüdü 1315 hicri kameri (Rumi: 1313, Milâdî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâ-de. çıkmazındaki baba evinde vâki olmuştur.

AİLESİ: Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azeri Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlannda iken gelmiş. Hamza Bey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber (S.A. S.) sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1 !29'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasmdaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.

Annesi Sabire hanım, Mehmed Zahid Efendi 3 yaşlannda iken vefat etmiş, Pınarbaşı kabristanına gömülmüştür.

vn

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şa-kir (1308 -1335) subaylık yapmış, Kudüs'te, Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış, birkaç aylık iken vefat etmiştir.

Babasının ikinci evliliği yine Dağistan muhacirlerinden Fatma hanımla olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş hâlen hayattadırlar. Bunlardan Pakize ha-nım'ın efendisi de, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmed Efendi (K.S.)'dir.

Tahsili, Askerliği

Mehmed Zahid Efendi (Rh. A.) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okudu. Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra Bursa San'at Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, bin-bir güçlükle İstanbul'a döndü.

10 Temmuz 1335 Cuma gününden itibaren de 25. K. 30. şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hâtıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülür.

Tasavvufî yetişme ve dinî hizmetleri

İstanbul'da bulunduğ ı esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bil-

VIII

hassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya camiinde edadan sonra Vilâyet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gü-rıüşhaneli Tekkesine giderek şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi'ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.

Bu zât-ı şerifin 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsîl-i kemalâta devam, etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilafetnameyi aldıktan sonra ondan Râmûzü'1-ehâ-dis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-Hayrât icazetnamelerini de almış, Bâyezid, Fâtih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti, üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifa etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki Izvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade cami-i şerifinin imam - hatibli-ğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945 - 46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli dergâhı postnişîni ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülâziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'de Bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidinde vazife gördü.

1.10.1958 tarihinde Fatih îskenderpaşa cami-i şerifine nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

IX

Vefatı

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen, şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hattâ 1980 ramazanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra 6 Kasım 1980'-de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, teşbih ve tehliller ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhi-rete irtihâl eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camiinde muhteşem, mahzun, vakur ve edebli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanunî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadları-nın yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kamilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesinin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı.

Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.

Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kabe'de, Küveyt'de ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardır.

Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevafukan çok manidar ibareler yer yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı teaccübdür:

Arkamdan ağlama

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce Bende bu dünya derdi var sanma. Bana ağlama, «yazık yazık!», «vah vah» deme. Şeytanın tuzağına düşersen vah vahin sırası o zamandır.

Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman «elfirak, elfirak» deme. Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca elveda demeğe kalkışma. Mezar Cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma, Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için Bitmiyecek, yetişmiyecek zannına düşüyorsun?

XI

Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi? Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Çünkü artık hay - huy'un, Mekânsızlık âleminin boşluğundadır.

Ahlâk ve şemaili

Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli; alımlı bir kimse idi. Genç iken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manalı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcut idi.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve sa-fiyane idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanırdı. Kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, manâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celalli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticalen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâti-feci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabr ederdi. XII

 

Fevkalâde mütevazi idi, kerametleri zahir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lalettayin bir ferd gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir meharetle gizlerdi.

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeble oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir âyetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı, tik zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yan yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rü'yalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar, bolluk onunla beraber gezer, en

XIII

hücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.

Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecatını ul-yâ eyleyip biz âciz ü nâçizleri de füyûzât ve şefaatinden feyz-yâb u nasibdâr buyursun, âmin bi-hürmeti seyyidilmürselîn (S.A.S.) ve âlihî ve sahbihi ve men tebiahüm bi-ihsânin ilâ yevrni'd-dîn ve'1-hamdü lillâ-hi rabbi'l-âlemîn.

Halü Necatioğlu

XIV

MUKADDİME

Malûmdur ki bütün mevcudat Allah Teâlâ'nm yarattığı birer mahlûktur. Bunların kimisi -melekler gibi- günahlardan müberra, ancak emrolunduklarını yaparlar, başkasını bilmezler. Bir kısmı da hayvanlardır ki, onlar da akıl ve zekâdan mahrum oldukları için şehvetlerinin iktizası ne ise onu işlerler. Günah falan bilmezler, ancak şehvetlerinin esiridirler. Hak, adalet bilmezler, gücü yeten gücü yetmeyene hükmeder. Bir kısım mahlûku da vardır ki, onlar da insanlardır. Onlara akıl, zekâ ile ikram ve ihsan ederek bugünkü tekemmüle eriştirmiştir. Bunların bir kısmı kâ-inâtm sahibi olan Allah Teâlâ'ya ve O'nun peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanır ve âhiret mes'uliyetinden korkar. Cenneti ister, cehennemden korkup kaçar. Diğer bir kısmı da vardır ki Allah tanımaz, tabiata bağlıdır. Âhiret mes'ûliyeti tanımaz. Bunlar da kâfirlerdir.

Mülkün sahibi Allah'tır. Kula düşen ilk vazife mülkün sahibi olan Allah'ı tanımak ve O'na kulluk hizmetini yapmaktır. Dünyaya gelmemizden murad da budur. Diğer şeyler bu tanımağa ve ibâdete vesiledir.

Bir insan ne kadar zengin olsa ve diğer dünya bilgilerine de sahip olsa dahi yine ona da Allah'ı tanıtacak, ma'rifet-i İlâhiyyeye eriştirecek, onu hâk yol-

XV

¦da, îslâm yolunda tutacak bir âlime, bir mürebbiye, bir mürşide ihtiyacı muhakkaktır.

îlmi bilen ve bildiren çok kimseler vardır ki kuru gürültüden başka bir şeye yaramazlar. Çünkü ilimden murad Hakk'ı tanımak ve bilmektir. Hakikî bilmeği >de öyle kolayca bir şey sanma. Hidâyet-i İlâ-hiyyeye erişmemiş olanların bilgilerini görüyoruz ki, kulu Hakk'tan zaklaşünyor ve Hakk'ı münkir oluyor ve cehennemin yolunu, şeytanın yolunu seçiyor. Böyle ilim olacağına olmaması dahi iyi değil mi?

İnsanın bu hayat âlemi hepimizin bildiği gibi fâni bir hayattır, şimdiye kadar kimseye baki kalmayan, bu hayat bundan sonra da kimseye baki kalmayacaktır.

Fakat o içimizde saklı duran yedi başlı ejderhadan daha beter nefis, hepimizi nasıl perişan etmektedir? Cahilleri bir türlü kandırır, fenalıklara sevke-der. Âlimleri başka türlü kandırıp kibire, gurura, ucu-ba ve hasede boğar. Tâcirjeri hırsa boğar. Memurları da ibadetten alıkoyan İnsanlık ve olgunluk o kadar kolay bir şey değildir. Bu kötü ve fena huylara alışan insanları bu çirkinlikten kurtarmak ne kadar zordur. Hayvanı terbiye mümkün oluyor, lâkin insanin terbiyesi hiçbir zaman hayvan terbiyesi ile kıyas edilemez. Çünkü ne nefis ölür, ne de şeytan bırakıp gider. Bunlar insanın ölünceye kadar hasmıdır. Yalnız Allah Teâlâ'nın lûtfuna mazhar olanlar müstesnadır.

Cenâb-ı Hak cümlemize lütuf ve ihsan buyursun da sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin. Sevmediği ve razı olmadığı kullarından etmesin. Âmin! Her yerde ve her zaman müslümanlarm birleşmesine ve sevişmelerine sa*y ü gayret eden kullarından eylesin. Amin!

XVI

» v

HADİSLERLE

N ASİ HATLAR

1. CÎLD

İLMİN VE DİNİN ÂFETLERİ

 (JUJI i jJI Jup o-

«timin âfeti unutmak, israf ve ziyan edilmesi ise lâyık ve ehil olmayan kimseye anlatılmasıdır.»

İlmi, unutmak âfetinden korumanın ilk yolu yazmak, kaydetmektir. Eski din âlimlerimiz o güzel malûmatı kitablara yazmasalardı şimdi bizler ne yapar, dînimizin inceliklerini nereden öğrenebilirdik. Şimdi biz de okumayı, yazmayı muhakkak öğrenmeliyiz. Bir müslümanın Kur'ân-ı Kerîmi bile okuyamaması kadar büyük ayıp olmaz. Kütübhanelerimiz ise binlerce hayırlı, feyizli eserlerle doludur. Onların dillerini, yazılarını öğrenmek başta gelen vazifemizdir.

Hadîs-i Şerifin son kısmı da çok şâyân-ı dikkattir. Peygamber Efendimiz lâyık olmayana ilmi vermeyi yazık sayıyor. İlme kim lâyık değildir? O'nu öğre-

4                          HADİSLERLE NASİHATLAR

nip menfaatine âlet edecek, din ilmi ile dünyalık devşirmeye kalkışacak veya müslümanlara zarar verecek veya aklı eksik kimselerdir. Demek ki âlimler talebelerine dikkat etmeli, onları süzmeli, kötü niyetli veya gabî olanlara boş emek sarfetmemelidir.

Allah Teâlâ bizi ilme lâyık kimseler kılsın, ilmimizi hayırlı yollarda harcamak nasîb eylesin. Âmin.

 f

«Dîn'in âfeti şu üç şeyden dolayıdır: Fisk u fücur sahibi din ulemâsı, zulümkâr idareci ve devlet adamı, ilmi kifayetsiz olan cahil müctehid.»

îbn-i Abbas'dan (r.a.) rivayet edilen bu hadîs-i şerif dîn'in bir beldede zayıflamasının, insanların dine bağlılıklarının gevşemesinin Allah rızasından uzaklaşmalarının sebeblerini çok güzel izah ediyor. Bozulmanın başı, takvadan âri, fâcir, günahlara dalmış gevşek ulemadır. Bilindiği gibi ilim bir vesikadır, âlettir, kemâle götüren yoldur ama sadece ilim yetmez, bunun yanında ihlâs lâzım, amel lâzım, takva lâzım. Aksi takdirde insan ilimle mağrur olur, ucuba düşer, ilmini şer yollara harcar da maddi manevî pek çok felâketlere sebeb olur.

İdareci de zâlim ise, âbid, zâhid, sâlih mü'min kimseleri ezer, halka fısk ve fücurda kötü örnek olur, zevk u safa, lehviyyat ve seyyiat yollarına yöneltir.

Cahil müctehid' ise kaş yapayım derken göz çıkaran kimseye benzer. Kur'an ve Hadisin nassların-dan yanlış ve ters ahkâm çıkarır, kendini de, kendi-

İLMİN VE DİNİN ÂFETLERİ

ne uyanları da helak eder. Allah Teâlâ dînimizi bu gibi âfetlerin cümlesinden hıfz eylesin. Âmin.

 ö' Wı, £j;

¦ofc

¦A                          ,f     \*'

 

 it

^- ey) o*- v* o

Hadîs-i şerifte Cenâb-ı Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sel]em buyuruyor ki:

— «Ben size dört şey'i emrederim ve sizi dört şeyden nehy ederim. Evvelâ Allahu Teâlâ'ya îman ile emrederim. Bilir misiniz ki Allah'a îman nedir? Kelime-i Şehâdeti yâni «Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eş-hedü enne muhammeden resûlüllah» sözünü söylemek ve kabul etmektir. Diğer emirlerim namazı ikame etmek, zekâtı vermek, ramazan orucunu tutmak, ganimetten beşte birini Beytü'l-Mâl'e vermektir.

Ve sizleri dübba'dan, nakîr'den, hantem'den ve müzeffetten de nehy ederim. Bunları sizden sonra gelenlere haber vermeniz için, güzelce hıfzediniz.»

Bu hadîs i şerifte emrolunanlar islâmın esaslarıdır, bu esaslar olmadan İslâm tahakkuk etmez. Allahu Teâlâ'ya îman ise başta kelime-i şehâdeti kabul olmak üzere itikad mes'elelerine güzel bir şekilde vâkıf olmakla tahakkuk eder. Namaz ve sair amellerin

6                          HADİSLERLE NASİHATLAR

kabulü, Allahu Teâlâ'ya itikad kitablarında gösterildiği vech ile îmandan sonradır. Bu îman olmadıkça diğer amellerin kıymeti yoktur. Onun için mü'min ü muvahhid evvelâ itikadını Ehl-i Sünnet itikadı üzere bellemelidir. Şiilerin, Kızübaşların, Râfızilerin ve bunlara benzer sapıkların îtikadlarmdan son derece sakınmak gerektir.

Namaz için gusül ve abdest lâzımdır. Abdestsiz namaz sahih olmayacağı malûmdur. Gusül de böyledir. Sakın tenbellik edip de guslü te'hir etme.

Kelime-i  şehâdetten sonra emredilenlerin  birincisi namaz, ikincisi zekât, üçüncüsü oruçtur. Oruç ruh'un gıdasıdır,  gönüllerin açılmasının en büyük âmili oruçtur. Hem vücuda faydalı, hem de ruha insanların nefislerine hâkimiyeti ancak oruçla sağlanabilir; diğer ibadetler ise oruca yardımcı ve nefsi kahr etmeğe başlıca yardımcılardır. Yâni yalnız oruçla nefis ıslah olmrz, bununla beraber namaz ve zekât ve hattâ hac etmek lâzımdır. Mümkün ise her sene hacca gitmeğe çalış. Çünkü her seferinde bir .   şeyler kazanırsın ve nihayet nefsin yola gelir de artık seni kötü yollara sevkedemez. Böylece fena ve çirkin hareketleri yapmaktan ve günahlardan tamamı ile kurtulmana sebeb olur. Oruç ruhu besler, seni mele kût âlemine ulaştırır ve böylece Hakk'm gizli lütuf larına mazhar kılar. Bu da o kimse için yetip artar.

Cenâb-ı Hak cümlemizi ibadetlerinde dâim olan kullarından etsin. Âmin.

Talha (r.a.), beş bayram gününden mâada bütün sene oruç tutarmış. Bir ikindi namazı vaktinde bahçesinde meşgul iken -cemaatla namazı- kaçırdığı için derhal o bahçeyi vakfetmiştir. Uhud muharebesinde, Cenâb-ı Peygamberin önüne kendi vücudunu siper et-

İLMİN  VE DİNİN ÂFETLERİ                         7

mistir; aldığı yaraların seksenden fazla olduğunu rivayet ederler. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nail etsin. Amin.

Burada hac'dan bahs olunmamıştır. İhtimal ki hadis-i şerifin söylendiği zaman henüz hac farz olmamış ola.

Dördüncüsü: Düşmandan alman ganimetten beşte birini de Resûlüllah'a vermektir; gerek muhariplerin ve gerekse müslümanlann bâzı ihtiyaçlarını karşılamak için bu da şart koşulmuştur ki her zaman ve her yerde böyle yardım paralarına ihtiyaç vardır. Bunu halktan her zaman toplamak kolay bir şey değildir; milletin refahı ve cemiyetin zenginliğine bağlıdır. O halde ganimetten beşte bir gibi bir hisse ayırıp müslümanların ihtiyaçlarını bu hazır paradan karşılamak en kolay bir çaredir.

Nehy olunan dört şey ise, içki kablandır. O halde bundan murad, içkiyi men'etmektir. «Dübbâ», su kabağından yapılmış içki kabı; «nakîr» ise hurma ağacının köklerinden, içleri ¦ oyulup yapılan içki kabı; «hantem» yeşil küp ki bunlarda saklanan içkiler sert olurmuş. Birisi de: «müzeffet» ki gerek ağaçtan ve sair şeyden yapılıp zift ile sıvanan kaptır. Bunlar içkide meşhur olduğundan, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bunlardan men buyurmuşlardır ki insanlar bu içki âfetinden kurtulsunlar. Bunlar içkinin yasak olmasından evvel nehy olunanlardır. Bilâhare içki, emr-i İlâhî ile tamamen haram kılınmıştır. Haramları yazan ki-tablarda içki aleyhine çok mühim yazılar vardır.

Cenâb-ı Hak te'sîrini halk edip, bütün beşeriyye-ti bu içki afatından kurtarsın. Âmin.

 HADİSLERLE NASİHATLAR

 >

 Jlil

 Jljt-JI

— «Size üç şey i emr eder ve üç şeyden nehy ederim. Size Allah'a itâ&t ctmeni/i ve ona hiçbir şey'i şirk koşmaman zı, Allah'ın habline toplu olarak yapışmanızı ve f ka fırla bölünmemenizi ve Allah'ın başınıza geçirdiği Umseyi de dinleyip ıtâat etmenizi emrederim. Sizleri dedikodudan, tok soru sormaktan ve mallarınızı zayi   »tmekten nehy ederim.»

Bu hadis-i şerifte emroîundujumuz üç'ten birisi Allahu Teâlâ ve Tekaddec Hazretlerine hiçbir şey'i ' şirk koşmadan ibadet etmekliğinv.zdîr. Ma'lûmdur ki Allahü Teâlâ, birdiı, müık O'nundur, mülkün içindekilerin de hepsi O'n'indur. Yer de, gök de O'na aittir. Yerde ve gökte ranlı cansız ne varsa hepsi O'nundur, O yaratmıştır. Kendisinin babası olmadığı gibi çocukları, evjâdları da yoktur. İsa'sı da, Musa'sı da O'-nun yarattığı kuludur ve bütün mevcudat O'nun icadıdır. Karısı var demek, oğlu var demek, İsâ O'nun oğludur deme!, Meryem valide O'nun hanımıdır demek kadar delilik olmaz. Çünkü babası olsa onun da babası olacağından ucu bulunmayan bir uçuruma gidilir. Evlâdı olsa evlâdın da evlâdı olacağından o da çıkmaz bir yoldur.

Bizim îhlâs sûremiz ne güzeldir. Pek kısa fakat pek veciz bir şekilde bize Allahımızı anlatmaktadır:

İLMİN VE DİNİN  ÂFETLERİ

«Birdir, herşey O'na muhtaçtır, O isş hiçbir şey'e muhtaç değildir. Doğmamış ve doğurmamıştır. Hiçbir suretle eşi, örneği, dengi yoktur.»

Ey kardeş! Şirk kadar büyük günah yoktur. Ce-nâb-ı Hak her günâhı afveder; yalnız şirki afvetmez. Onun için ibâdet eden âbidlerin buna son derece dikkat etmeleri gerektir. Çünkü riya ile yapılan ibadetler de şirkten sayılmıştır. İbadet her türlü riya şaibelerinden âzâde olarak yapılmalıdır. Cenâb-ı Peygamberin istediği budur. Meselâ, mezardaki ölülerden bir şey istemek, velev ki peygamber de olsa caiz değildir. Onlar ancak vesile olup onlarla tevessül olunur. Yoksa: «Şu işimin olmasını isterim, sana bir de kurban keseceğim» gibi sözler çok hatalıdır. İbadet yalnız Allah için yapılır ve o ibadetten başka gaye beklenmez. Meselâ: İşim rast gitsin veya servetim elimden gitmesin., gibi gayeler ibadete kat'iyyen karıştırılmamalıdır.

İkincisi: «Habl»'den murad Kur'ân-ı Kerîm'dir. Yâni hep birden el birliği ile Kur'an'a yapışınız, O'nun gösterdiği yoldan zerre kadar ayrılmayınız, daima birlik hâlinde yaşayınız, dağılmayın, başka başka yollara, cemiyetlere, partilere girmeyiniz. İplikler, çöpler ne kadar ince ve zaif olsalar dahi birleşince kopmazlar, kırılmazlar. Bunu hepimiz biliriz, lâkin, yine nefislere uyup icabında dinsizleri desteklemeden de geri kalmayız. Vay müslümanlık vay!..

Üçüncü emir, de idarecilerimizin sözlerini dinleyip onlara itaat etmektir. Fakat «minküm» denildiğine göre, bunlar müslüman olmalı.

10

HADİSLERLE NASİHATLAR

Men'olunan üç şeyden birincisi: Dedikodudur. Bu kötü alışkanlık ömrü ve zamanı çalan bir hırsızdır ki, pek çok günahlara sebeb olur.

İkincisi: Sık ve lüzumsuz soru sormak. Bu da abestir. İnsanların ekseri zamanlarının zayi olmasına sebeb olur.

Üçüncüsü: Malını zayi' etmektir. Müslüman malını olur olmaz yere harcayıp savurmaktan sakınmalıdır. Mal Allah Teâlâ'nm kuluna verdiği güzel, kıymetli bir nimettir ki dikkat edilirse onunla hem dünya, hem de âhiret kazanılır.

«Malın hayırlısı Allah yolunda infak olunandır.»

Malın hayırlı kimseler elinde bulunması ve hassaten olgun müslümanlann elinde bulunması devlet üstüne devlettir, ni'met üstüne ni'mettir. Şerliler elinde bulunması ise elbette felâket üstüne felâket olacaktır. Vesselam.

CENNETİN VASIFLARI

 tâ y

 ^ i,i o>i a« tâ

— «Ben, kıyamet günü cennet kapısına gelir ve onun açılmasını ister (ve kapıyı çalarım) da Hâzin, yâni cennet bekçisi: Sen kimsin? der. Ben de Muham-

CENNETİN  VASIFLARI

11

med'im (s.av.) derim. O zaman o da: Ben senden evvel bu kapıyı hiçbir kimseye açmamak üzere emrolun-dum, der.»

Bu hadis-i şerif, gerek Râmûz'un ve gerekse Câ-mi'us-Sağîr'in baş hadîsi olarak Ahmed b. Hanbel'in ve Müslim'in Enes b. Mâlik r.a.'den rivayet ettikleri bir hadîstir.

Enes r.a.', on sene gibi bir zaman Resûl-i Ekrem'in bilfiil hizmetinde bulunmuştur. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz ona, bir gün dahi: «Enes! Bu işi niçin yap-* tın» veya «niçin yapmadın» bile dememiştir. Enes Hazretleri Medîne-i Münevvere'de, Efendimizin âhiret'e göçüşünden sonra teeddüben ata binmemişler ve ayakkabı da giymemişlerdir. Yâni Peygamberin ayağının bastığı yere ayakkabı ile basmaya teeddüb etmişlerdir. Sonra Harem-i şerifin o günkü kandillerini bizzat mübarek elleri ile kendileri yakarlarmış.

Bu hadîs-i şerif çok geniş ma'nâlan câmi'dir. Bir kere, âhiretin mevcudiyyetine, ve cennet ile cehennemin de mevcudiyyetine işaret edilmektedir. Sonra cennet temsil olunurken o güzelliklere hayran olmamak kimsenin elinden gelmez ve oraya girebilmeyi her mü'min ü muvahhidin son derece arzu edeceğinde de şübhe yoktur. Bunun yegâne çâresi varlıkların ve mülkün asıl sahibi olan Allahu Teâlâ ve Tekâddes Hazretlerinin emirlerine itaat ve yasaklarından icti-nâb edip uzak kalmaktır. En evvel Allah'a ve Resulüne ve Kitabına ve getirdiği her şey'e îman ile beraber; amelinde, itikadında, münâkehât ve muamelâtında da aynı şartlara riayetle, müttakî bir müslüman olarak yaşamalıdır ki, o güzel cennete girebilsin.

Onun içindir ki Ashâb-ı Kiramın halleri mazbut idi. Bugün, onların birbirlerine olan samimiyyetleri-

12

HADİSLERLE  NASİHATLAR

ne biz değil, dünyâ hayran olmaktadır. Buhârî'de zikr olunan o kardeşlikleri altın kalemler ile yazıp evlerimizin en mutena yerine asmamız lâzım gelir. Bu ihmalimiz de ayrı bir dert! Bugün biz müslümanlann onlarla kıyas olunabilecek utançtan başka neyimiz var?

Cenâb-ı Hak cümlemizi afv edip, Peygamberimizin de şefaatına nail olabilecek, o güzel cennete girebilecek sevgili k' . ¦ rının arasına kabul buyursun. Âmin.

Şimdi sana, cenneti vasf eden hadîslerden bir tanesini daha yazacağım. Cennet deyince, hatıra hayâle gelmez, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği güzellikleri hâvi, Aîidhü Teâlâ'nm mü'min ve muttaki kulları için yapıp hazırladığı bir mükâfat evi anlaşılmalıdır. Fâtıru t.e'en her şey o anda önünde hâzır, bahçeleri ve meyveleri için bozulmak diye bir şey yoktur. Orada hiçbir suretle insanı rahatsız etmezler. İstediğin kadar ye, hiç korkma. Hastalık, rahatsızlık, uykusuzluk, yorgunluk gibi bir şey yok. Herkes daima sıhhat ve afiyette, ihtiyarlık da yok, hep genç, otuzüç yaşlarında. Otomobile, trene, tayyareye de ihtiyaç yoktur. İstediğin an istediğin yerdesin.

fmdi bu cennetlerden bir tanesi hakkında Râ-muzu'l-Ehâdîs'in 125 nci sahifesinde kayıtlı bir hadîste deniyor ki:

>'..

(\>İJ*

MÜNAFIKLIĞIN  ALÂMETLERİ

13

«Cennet'te altından bir amud vardır ki üzerinde zebercedden kurulmuş şehirler vardır. Gökteki parlak yıldızların yeryüzünü aydınlattığı gibi, o şehirler de ehli cenneti aydınlatırlar. Cennetteki bu yer sırf Allah rızası için birbirlerini sevenlere va'd olunmuştur»

Yine Cennet'te yüz derece vardır ki bunları Allah, kendi rızası için mücahede eden kimselere hazırlamıştır.

Bu yolda en mühim şey, nefsi yenerek kemâle ulaşmağa çalışmak için yapılan mücahededir. Zira nefisler ıslâh olmadıkça ne kalb temiz olur, ne de cesed. İnsan kadar mükemmel ve güzel bir mahlûk olmadığı halde, nefsine mağlûp, şehvetine mağlûp, şeytana da mağlûp olunca; o güzel insan emin olunuz mahlû-katın en şerlisi olur. Şimdi radyo söylüyordu: Haydutlar bir bankadan üç veya dört milyonu alıp' kaçmışlar; diğer eşkıyalar da devlet parasını taşıyan arabadan yedi milyonu alıp kaçmışlar. İşte bu da insan! Allah celle ve alâ cümlemizi ehl-i cennet olan kullarından eylesin. Âmin.

MÜNAFIKLIĞIN ALÂMETLERİ

,CLaJvl [

 juıjı i

— «İmanın alâmeti Ensar'ı sevmek, nifakın alâmeti de Ensar'a buğz'dur.»

Ensâr diye Ehl-i Medine'ye der1 er. Onlar Resû-lüllah'a ve Ö'nunla beraber Mekke'den gelen Muhacirleri bağırlarına basmış, yardımcı olmuş, baş tacı

14

HADİSLERLE NASİHATLAR

etmiş olduklarından bu adı kazanmışlardır.  İmanın gereği onları sevmektir.

1 — Yalan Söylemek, Va'dinde Durmamak ve Emanete Hıyanet Etmek

 ^1   Jt-

— «Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu vakit yalan söyler, va'd ettiğinde hulf eder, emanet edilen şey'e hıyanet eder».

İşte gayet basit gibi görünen şu çok çirkin üç huy her kimde bulunursa ona hemen münafık adını takmakta hiç de tereddüt etmeyiz.

Münafıklık iki kısımdır: Biri ameli nifak, biri de îtikadî nifaktır ki bu en ağırıdır. Her ikisinin de alâmeti şu zikr olunan üç şeydir.

Evvelâ yalan söylemek, her kavmin, her milletin, her şahsın indinde son derece mezmumdur. Türkçe-mizde: «Yalancının mumu yatsıya kadar yanar» derler ki, ışık insana asıl geceleyin lâzımdır. Yalan söylersen gece sana lâzım olacak ışıktan mahrum kalırsın ve bütün gece karanlıkta kalırsın, ışığa ihtiyacın olduğu bir sırada ışık bulamazsın demektir. Sonra yalan insanın yüzünü karartır, her yerde ismine yalancı derler, sözüne, sohbetine kimse kulak asmaz. Daha sonra senin çoluk ve çocukların da senden yalanı öğrenirler, onlar da yalancı olurlar. Daha sonra sana kimse îtimad etmez, insanlar arasında itimadı

MÜNAFIKLIĞIN ALÂMETLERİ                         15

kaybetmek kadar tehlikeli bir durum tasavvur olunamaz. Daha sonra söz, insanın özüdür. Özü ne ise sözü de öyledir. Özü, aslı bozuk olanın sözleri de yalan dolan olur. Aslı, özü temiz olanın sözü altın gibi kıymetlidir; dâima doğru söyler, yalandan son derece korkar ve kat'iyyen söylemez. Zira «insana yakışan doğruluktur» der. Doğrunun yardımcısı da Allah'tır. Bunda zerre kadar şübhe etme. Kur'an bize hep doğruluğu tavsiye eder.

«Bizi doğru yola ilet.» (Fatiha: 5)

Sakın unutma! Bütün selâmet, saadet, devlet, ni'-met hep doğruluktadır. Cennet ise doğruların mekânıdır. Hakk'ın rızası doğruluktadır.

Yalan, yılan gibi yamuk-yumuk gider, doğru gidemez. Onun için ondan herkes korkar, kimse de sevmez. Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimize müslüman olmak üzere bir kişi gelmiş ve demiş ki: «Ben her fenalığı işleyen bir adamım, şimdi ise müslüman olmağa geldim, fakat bu işlediğim fenalıkların hepsini de birden bırakamam. Bana bir tanesini tavsiye ediniz» diye temennide bulunmuş. Sallâllahü aleyhi ve sel-lem de ona: «Yalanı bırak» demişler. O da kabul etmiş. Sonra zina edecek olmuş, sorulunca yalan söyleyemeyeceğinden onu terk etmiş. Sonra bir başka günah işleyecek olmuş, yine sorulunca yalan söyleyemeyeceğinden onu da bırakmış. Derken bütün fenalıklardan kurtulup sağlam ve olgun kâmil bir müslüman olmuş.

Cenâb-ı Hak bizlere de nasib etsin. Âmin.

16

HADİSLERLE NASİHATLrat

Sonra bugün dünya insanları içerisinde, dinsizler de var, başka din sahipleri de var. Bunların hiçbirisi yalanı sevmez. Dinsiz oldukları halde, âhirete inançları olmadığı halde yalan söylemeyen kâfirlerin de olduğunu unutma!

Münafıklık için ikinci alâmet, sözünde, va'dinde durmamaktır. Müslüman ise gerek dostuna ve gerekse düşmanına karşı sadakat gösterip va'dinden dönmez; dediğini, verdiği sözü yerine getirmeğe çalışır. Meselâ çocuğuna: «Bayramda sana şunu alacağım» dedi ise mutlaka yapacaktır. Söz de va'ddir, sözünden dönen dîninden dönmüş gibidir.

Münafıklık alâmetlerinden üçüncüsü de: Emanete hıyanet etmektir. Bu çok geniş bir mevzudur. Şimdi onu burada kısa olarak arzedeceğiz. Asıl mevzuu ileriki hadislerde daha açık olarak izah etmeğe çalışırız. Söz de emanettir. Hem paralardan ve mallardan daha kıymetli bir emanettir, sözün kıymetini bilmeyen, malın kıymetini hiç bilmez. Din de emanettir. Evdeki hanımın, yetiştirdiğin çocuklann da, hattâ sen kendin de emanetsin, bunlann hepsinin hukukuna riayet şarttır, bunlar da Kur'an'ın emirleridir. Senin abdest've namazın da, orucun da, Kur'an'ın da, camiin de, memleketin de, vatan ve milletin de hep emanetlerdir.

2 — Yatsı ve Sabah Namazlarında Cemaate Gelmemek

MÜNAFIKLIĞIN   ALÂMETLERİ

17

«Münafıklarla bizim aramızdaki alâmet (fark), yatsı ve sabah namazlarında hazır bulunmaktır. Çünkü (münafıklar) bu iki vakte gelmeğe güç yetiremezler, takat getiremezler».

Çünkü mü'minin gayreti vardır, sevab kazanmağa heveslidir, gece istirahatını terk edip camie gelmeği ve sabahın erken vaktinde sıcacık yatağından kalkıp mescide gitmeği şeref sayar. Her ne kadar fakir ve zayıf olsa da ibadete gelince aşk ile her zorluğu yener. Hakk'ın emrine imtisale ve Resûlüllah Efendimizin sünnetine uymakta icabında başım veren muhterem müslümanlar yatsı namazına ve sabah namazına hazır olmağa cân ü gönülden çalışırlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu bahtiyar zümreye ilhak buyursun. Âmin.

Sonra bu müslümanlar namaza böyle âşık oldukları gibi bütün müslümanlığa, emrolunan her emre de böylece can ve başla inkıyâd etmekten, cihadlara iştirak edip canlarını da, mallarını da feda etmekten zerre kadar çekinmez oldukları da apâşikârdır.

Yatsı ve sabah namazlarına devam edemeyen bedbaht kimselere, münafıklık sıfatının takılması da çok yerindedir. Çünkü bunlar gerek para bakımından ve gerekse bedeni kuvvet bakımından üstün oldukları halde takat getirememeleri, sırf akidelerinin za'-fiyyeti, imanlarının za'fiyyeti neticesindedir. Esef verici olan ibadeti istirahatlarına tercih edemeyip keyiflerine uymaları ve o mübarek vakitleri zevk veya uyku ile geçirmeleridir. Bununla beraber bu tip kimselerin diğer hayırlara ve cihadlara karşı da aynı şekilde hareket edecekleri aşikârdır. Cenâb-ı Hak bu gibi yanlış hareketlerden ve münafıklık sıfatlarından hepimizi koruyup, hıfzeyleşin. Âmin.

Hadislerle Nasihatlar — F.: 2

18                        HADİSLERLE NASİHATLAR

3 — Zemzemi Doyasıya İçememek

Bu hadîs-i şerifte-. «Münafıklarla bizim aramızdaki alâmetlerden biri de o münafıkların Zemzem'i doyuncaya kadar bol bol içememeleridir» buyurulmak-tadır. Zira onların îmanlarında ihlâsları yoktur. Çünkü Sâri' (Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem)'in, onu doyuncaya kadar bol bol içmenin hem şifa olduğunu, hem de doyurucu ve besleyici olduğunu söylediğini bildikleri halde bunu yapamayışları, münafıklıklarından olduğu tebeyyün ve tahakkuk etmiş olmaktadır.

Zemzem lisan-ı Kıpti'de «akma dur akma» demek olduğu «Ahterî Lügati» nde gösterilmiştir. Zemzem ile ekmeksiz olarak birçok günler hattâ bir çok seneler yaşayanlar ve beslenenler olduğu rivâyet-i sahîhalar arasında zikredilmektedir. Bunlardan en yakını bugün Medîne-i Münevvere'de mühürcü Fehmi Efendi ismiyle ma'ruf bir zât-ı şerifin hâlidir. O zat hicreti esnasında parasız ve pulsuz kaldığı devirlerde hâlini kimseye arz edemeyip acıktıkça zemzem kuyusunun basma gider, doyuncaya kadar içermiş. Bu suretle açlığı gider ve rahatlanır olduğunu bizzat kendisinden dinlemiştik.

Zemzem hakkında lehde ve aleyhde yazılan birçok yazılar varsa da aleyhde yazılan sözlerin hiç birisine iltifat etmemek lâzımdır. Çünkü zemzem aleyhinde hiçbir mü'minin kalemi yazı yazamaz. Yazanlar muhakkak ve muhakkak ihlâssız münafıklardır

NAMAZA  GİTMENİN  ÂDABI

19

ki, bunların sözlerine ve yazılarına itibar edilmez. Bu yazılar onların aleyhine birer hüccet olarak yarın rûz-ı kıyamette boyunlarına asılsa gerektir. Zemzem'in lehinde yazan mü'minlerin ise yazdıkları medhiyyeler zemzem hakkında kâfi değildir. Nasıl ki Resûl-i Ekremi medh etmeğe kimsenin gücü yetmemiştir, zemzemi medhe de kimsenin gücü yetmi-yecektir. Zira zemzem âhiretteki kevser havzmdan daha efdaldir. Çünkü Cibril aleyhisselâm Cenâb-ı Peygamber Efendimizin kalb-i saadetlerini zemzem suyu ile yıkamışlardır. Zira bütün yer ve gökteki, yâni âhiretteki suların en efdali zemzem suyudur. Zemzem suyu dört kaynaktan gelen suların toplandığı bir kuyudur, en efdali Hacer-i Esved tarafındaki köşeden gelen gayet tatlı bir sudur. O kadar müslüman-lar yıkanır, memleketlerine varil varil taşırlar, buna rağmen zemzem ne azalır, ne de tükenir. Sallâllahü aleyhi ve sellem Hazretleri de Ehl-i Medine'ye hediye olarak zemzem götürürlermiş.

NAMAZA GİTMENİN ÂDABI

 Lo

«Namaza geliniz, sekînetinizi muhafaza ettiğiniz halde. Yetiştiğiniz kadarını kılınız, kaçan rek'atleri kaza ediniz.»

Bu hadîs-i şerif, namaza, camie ve cemaate nasıl gelineceğinin âdabını beyan sadedinde zikrolunmuş-tur. Binâenaleyh bir müsiüman namaza giderken, cemaata erişeceğim, diye acele etmemelidir, her zaman-

20

HADİSLERLE NASİHATLAR

ki sekînetini muhafaza ile beraber camie girer; eğer namaz kılmıyorsa eriştiği yerde imama uyar ve kaçırmış olduğu rek'atlan, namazları da imamın selâmından sonra kaza eder ve namazını tamamlar ve cemaat sevabını da alır. Cemaate yetişeceğim diye acele etmek veya koşarcasına yürümek doğru değildir. Zira Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sel-lem hazretleri sekineti tavsiye etmektedir. Koşmak veya koşar gibi hızlı > üramek insanı elbette yorar ve nefes nefese «Allâhü ekber» deyip namaza durmak bir huzursuzluk hâsıl eder. Onun için namaza huzurla başlamak efdal-i a'maldir, bunun için de sekînet lâzımdır. Hakkın huzuruna giden kimseye yakışacak hal ve tavrı takınarak sükûnetle ve tefekkürle yürümek gerektir ki namaza da öyle huzurla durabilsin. Çünkü yetişilemeyenin kazası mümkündür.

NAMAZA GİTMENİN ÂDABI

21

Bu hadîs-i şerifte: «Camie gelirken havf, hüzün ve inkisâr-ı ka!b ile geliniz» buyurulmaktadır. Bu yukarıdaki hadîs-i şerifi hem izahtır, hem de sükûnetin lüzumunu beyandır. Havf ve inkisar-ı kalb öyle kolay bir şey değildir. Hz. Ali kerremallâhü vecheh ve emsalleri, namaz vakti gelince kendilerinden geçer, sararıp, solarlarmış. «Ya Ali! Niye böyle saranp, soluyorsun?» dedikleri vakit «Rabbimin huzuruna ne yüzle çıkacağım korkusu, beni istilâ ediyor da kendimden geçiyorum» buyururlarmış. Biz ise ne gafletteyiz.

Âlimler, «husseren» kelimesi üzerinde çokça dur-

muşlar. Namaza sarıksız olsanız dahi geliniz; sarığım yok diye veya takkem yok diye namazdan ve cemaatten kat'iyyen geri kalmayınız. Başlarınızın örtülü olması âdâbdandır, fakat cemaat vâcibdir. Sünnet diyenlerin de muradı, vacip mesabesindedir demektir.

«Mükniîn» kelimesi de «ikna» dan başı örtmek ki murad, «amame» denilen sarığı sararak cemaata geliniz, demektir. Hadîsteki umumi manâ: Cemaata nasıl mümkün olursa öylece geliniz, ister sarıklı, ister sarıksız. Fakat sarıkla gelmek mümkün olursa, efdal olur. Çünkü sarık müslüman kisvesidir, sîmâü'l-müsli-mîn'dir denilmiş.

Havf, haşyet hakkında herhalde «Tasavvuf! Ahlâk» kitabında yeteri kadar tafsilât vardır. Herhalde tekrar olsa mütâleasmda fazilet vardır. Zaten okunan bir şey'i bir kere okumakla bırakmayınız, tekrarladıkça anlayışınız artar ve zihninizde yer eder, kolayca unutmazsınız. Bakınız hafızlarımıza, Kur'ân-ı Kerimi ne kadar çok tekrar tekrar okumak sureti ile hıfz ediyorlar ve sonra da bir daha unutmuyorlar. Bu ancak tekrar okumanın semeresidir. Onun için siz de mühim din eserlerini hem çok okuyunuz, hem de okuduklarınızı tekrar, yine okuyunuz. Bununla büyük büyük muvaffakiyetlere nail olursunuz. Bir de elinizden gelirse, vaktiniz müsait ise okuduğunuz âyet ve hadîsleri yerleriyle, numaralarıyla ve senedleriyle birlikte ezberlemeğe de çok gayret gösteriniz. Sonra o hadis-i şerifi rivayet eden zâtın ahvâlini de okuyunuz. Hadîsi rivayet ederken râvisini de güzelce bildi-rebilirseniz çok takdirlere nail olursunuz, şerefiniz artar, kıymetiniz yükselir. Sonra ind-i İlâhîde de kıymetinizin artacağından şübheniz omasın. Bir de ru-haniyyet-i peygamberi ile o sahabinin de ruhaniyyeti size erişir. Bahtiyarlık üstüne bahtiyarlık vesselam.

22

HADİSLERLE  NASİHATLAR

Ve sallâllahü ve sellem alâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn.

«Yapacağınız her ameli Allah Celle ve Alâ'dan korku üzerinde olduğunuz halde yapınız ki bu suretle geçmiş olan günahlarınız mağfiret olunur.»

«İttika» sakınmak demektir. Evvelâ küfürden, sonra büyük ve küçük günahlardan ve daha sonra âdâb-ı İslâmiyyeye aykırı her hareketten sakınmaktır. Müslümanlık kadar güzel bir ni'met tasavvur olunamaz, çünkü hiçbir müslüman, fenalık, kötülük, günah bir iş işlemez, aynı zamanda herkesin hayrına, faidesine çalışır, kimseyi incitmez, darıltmaz, kimseye bağırıp çağırmaz, herkese karşı hürmetkardır, herkese hüsn-i zannı vardır, kendisini herkesten aşağı görür. Şimdi böyle insanı nerede bulursunuz? İşte müslüman demek böyle kimse demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle müslumanlardan etsin. Âmin. Böyle korku sahibinin amelleri ind-i ilâhîde makbul olmakla beraber geçmiş günahlarının da afvına vesile olacağından Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle muttaki kullanndan eylesin. Âmin.

Bu ittika yâni takva hususunda «Tasavvufî Ahlâk» ta lüzumu kadar malûmat mevcuttur.

BÎATIN  GEREKTİRDİĞİ  ŞARTLAR

 

«Allah'a hiçbir şey'i şerik koşmayacağınıza, hırsızlık, zina yapmayacağınıza, evlâdlarınızı öldürmeyeceğinize ve ellerinizle ayaklarınız arasında bir iftira düzüp getirmeyeceğinize, hayırlı işlerde, mârufta isyan etmeyeceğinize söz verirseniz, sizinle mubayaa eder, biatinizi kabul ederim. Her kim sözlerinde durursa ecri Allah'a aittir. Ve yine her kim bunlardan birinj irtikâb eder de yakalanıp dünyada cezası verilirse onun için bu ceza keffarettir ve temizliktir ve her kimin yaptığı günahlarını Allah örterse bu da Allah'a aittir, dilerse âhirette azab eder, dilerse mağfiret eder.»

Bu hadis-i şerif hepimiz için bir mi'yar ve bir ölçüdür ve bu zikr olunan şartlar hepimiz için câridir. Evvelâ: Müslümanlık tevhîd dinidir, şirki kat'iyyen kabul etmez. Allah Teâlâ birdir, şerik ve naziri yoktur, eşi ve benzeri yoktur. İhlâs sûresini iyi oku ve iyi bil, her söze kulak asma. Esmâ-i Hüsnâyı çok oku, her gün oku. Allah Teâlâ ancak esması ile bilinir, zâ-

24

HADİSLERLE NASİHATIJVR

tını bilmek kimseye müyesser olmamıştır. Sıfat-ıNşâ-tiyyesi ve sıfat-ı sübütiyyesini de yine iyi belle. Her hadîste bunları tekrar tekrar yazmak uzun oîacağın-dan ilmihal kitablanndan bunları güzelce öğrenmek lâzımdır. Çünkü Allahü Teâlâ şirkten tevellüd eden günahları afvetmez.

İkincisi: Sirkat yâni hırsızlık, yankesicilik, dolandırıcılık, yol kesip halkı soymak ve emsali hırsızlığa taallûk eden şeylerin hiçbirisini yapmayacağınıza söz verirseniz ne a'lâ. Zira hem müslümanlık hem hırsızlık, eşkıyalık bir arada olamaz. Onun için müs-lümanım diyen kimsenin bu gibi huyları, mutlaka terk etmesi gerektir ki, müslüman olabilsin. Müslüman kişi, kendi malı olmayan hiçbir şey'e tabiatıyla tenezzül edemez.

Üçüncüsü: Zinadır. Bu hususta Günah kitabında ve Ahlâk kitabîarında geniş geniş malûmatlar vardır. İnsan hiç bir şey bilmese bile bunun ne kadar çirkin ve yanlış bir şey olduğunu idrâk etmemesi mümkin değildir. Hakkı olmayan bir kadına tasallut, hiçbir akl-ı selim sahibinin aklına bile gelmez. Öyle ise bugün gözlerimizin önünde cereyan eden bu kötülüğe ne demek lâzımdır. O halde insanlardan insanlık denilen meziyet gitmiş, yerini hayvani sıfatları cami' insan kılığında vahşi mahlûklar işgal etmişler demektir. Keza karısına veya kendi kızma veya akrabasına tasallut edenlere insan ne kadar kızar, artık onları öldürmeğe bile kasd eder de sonra kendisi bu çirkinliği başkalarının karılarına ve kızlarına yaparsa ona ne dersin? Halbuki insanda bir nefis vardır, çok terbiyesizdir, ıslah olunmadıkça her kötülük beklenebilir.Ondan dolayıdır ki Hz. Allah Celîe ve Alâ

BİATİN GEREKTİRDİĞİ ŞARTLAR

25

«Zinaya yakın olmayınız» (El-İsrâ: 32) buyurmuştur. Zina yapmayın değil de zinaya yakın olmayın tabiri çok incedir. Zira ateşe yakın olmayın ki ateş sizi yakmasın. Öyle ise zinaya da yakın olmayın, yabancı kadınların yanlarına sokulmayın, onlarla görüşmeyin ve onlann yüzlerine ve gözlerine bakmayın. Her ikiniz de gözlerinizi yumunuz. Çünkü bu bakmalar insanın şehvetini tahrik eder ve nihayet zinaya sebeb olur. Allah esirgesin, insan kendine hâkim olup da zina yapmasa bile zina günahına girer, bu da kişiye kâfidir. İnsan bu suretle -maazallah- insanlık sıfatından çıkar ve hayvanlık sıfatına girer. Artık ondan ne beklersiniz bilmem?.

Dördüncüsü: Evlâdlarınızı kati etmemek üzere söz veriniz, yâni evlâdlarınızı öldürmeyiniz. O zamanlar insanlar çeşitli inançlara sahip olduklarından dâmad edinmek de kendilerine ağır gelirmiş de, bahusus kız çocuklarını diri diri gömerlermiş. Ba'zan, onları boşuna besliyoruz diye gömenler de olurmuş. Cenâb-ı Peygamber bunun önüne geçmek üzere evvelâ müslüman olmak isteyen kimselere bu şartlan koşmuşlar ve böylece bunun önüne geçmişler. Evlâdını öldüren insan tabiatı ile başkalarını da öldürmekten çekinmez ve bu suretle hem kendi evlâtlarını hem de başkalarını ölümden kurtarmış olurlar

«Her kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası ebedi cehennemde kalmaktır». (En-Nisâ 93).

Yine bir diğer âyette:

HADİSLERLE NASÎHATLAR

«Evlâdlarınızı rızık kaygusundan nâşi öldürmeyiniz, zira kulların rızkı Allah'a aittir» (El-İsrâ: 31).

Bundan sonra bir de ahlâk dersi olarak yalnız iftira'dan bahsedilmiş ve bunu önlemek için biat da şart koşulmuştur. İftira bir uydurma, aslı olmayan bir yalandır. Zaten yalan da haram ve günahdır. Bir başkasına iftira ise en büyük bir vebaldir. Cemiyetlerin yıkımına yegâne sebebtir. O günün insanı cahil idiler diyoruz da ya bu günün münevverlerine ne demek lâzım bilmem? Onun için iftira göklerden ve, göklerdeki bütün ecramdan daha ağırdır demişlerdir. İnsanlık sıfatını hâmil hiçbir kimseye yakışamayaca-ğı gibi müslümana nasıl yakışabilir? Yani müslüman bunu nasıl yapabilir? Bu günde müslümahın baş derdi bu dedi-kodu ile beraber yapılan hem de kasden bile bile yapılan bir belâ-i azim'dir. Cenâb-ı Hak müs-lümanları bu dertten kurtarsın. Âmin.

Emirlerden birisi de Cenâb-ı Peygamberin verdiği emr-i mârufların, hayırlı işlerin, emirlerin hiçbirisine âsî olmamak ve i'tiraz da etmeyip verilen emirleri aynen yapmağa çalışmaktır.

Bir de, dördüncü emirde «evlâtlarınızı kati etmeyiniz» tâbiri var ki bunun bu günlerde daha çok acısı görülmektedir. O devirde bir evlât öldürülmüş olsa, o masum yavrunun hiç kabahati olmadığı için cehennemde yanmayacaktır; çünkü mes'uliyeti yoktur. Fakat bugün yanlış tahsillere gönderilip bile bile dinden, îmandan ayrılarak, hattâ bir de müslüman düşmanı olarak ölen bedbaht kişinin yeri ebedî cehen-

BÎATIN  GEREKTİRDİĞİ  ŞARTLAR

27

nem çukuru değil.de, ya neresidir? Buna sebeb olanlar da bir çeşit evlât katili değil midirler?

KADINLARIN CAMİYE GİDİP GİDEMEYECEKLERİ

 J^JUL. fLJU Ijjjî

«Kadınların geceleri mescide gitmelerine izin ve-niz.»

İbn-i Ömer'in rivayet ettiği bu hadis-i şerif o zaman için idi. Bugün ise dünya değişmiş, fitne-fesad ortalığı alt-üst etmiş olduğundan bugün yakın komşu camilerine dahi olsa velev ki ihtiyar dahi olsalar namazlarını evlerinin en mahrem yerlerinde edâ etmeleri fezâil babında daha evlâdır. Zira Resûl-i Ekrem sallâllahü aleyhi ve sellem'in zaman-ı saadetlerinde, Resûlullah Efendimizin arkalarında namaz kılmak isteyen bazı hanım efendilere, sallâllahü aleyhi ve sel-lem hazretleri namazlarını evlerinde kılmalarının daha efdal olduğunu söylediği et-Tergîb ve't-Terhîb'in fasl-ı   mahsusunda   zikrolunmaktadır.

Kadınların gündüz namazlarından men'olunup da gece namazlarına izin verilişinde tabiî bir çok hikmetler vardır. Meselâ aklınıza gelen birisi: Kadın erkek arasında bir ilgi bir alâka bir münasebet vardır, insanların bahusus gençlerin alâkası daha ziyade olacağından bunların göz önünde kendilerini hele süsleyerek görünmeleri tabiatıyla câlib-i dikkat olup nefislerin de arzusuna muvafık olarak görüşme ve konuşmaya ve bilâhare münasebet te'sisine sebeb ola-

28

HADİSLERLE NASİHATLAR

cağı gibi belki de bu münasebetler neticesinde çirkin ithamlara ma'ruz kalmaları ihtimali de ağleb-dir. Bu sebepten onların evlerinde kılacakları namazın daha efdal olacağı beyanıyla bu kötü ve çirkin ihtimaller oitadan kalkmış olur. Halbuki bu günün kadını bizim Bâyezid, Fatih ve Yeni Cami gibi erkeklerin daima bulunduğu camileri âdeta karargâh ederek sabahtan akşamın geç vakitlerine kadar camiin fahri müşterileridir ki Peygamber sallâllahü aleyhi ve sel-îem'in emirlerine tamamıyla muhaliftir. Bir de gerek ramazan-ı şerifteki mukabeleler ve gerekse mevlid-lerde erkeklerin aralarına sokulmaları kat'iyyen caiz olmadığından bu gibi yerlerde bulunmaktansa bulunmamak daha evlâdır. Çünkü biraz sevap alırken, alacağı günah da, cami'de olmak münasebetiyle daha ağır basacaktır. Camiler ibadet ve huzur yerleridir, oralarda huzura mâni her şey memnu'dur. Onun için delilerle çocukların camie sokulmaları yasak edilmiştir. Dikkat eder misiniz, evvelki hadîs-i şerifte Peygamberin emirlerine muhalefet etmemek şart koşulmuştu. Bu da peygamberin emrine muhalefet değil mi?

CUMA GÜNÜ DUALARIN KABUL SAATİ

 

İkinci hadis ki: «Cuma günü icabet saatini ikindi namazı ile güneşin batması arasında arayınız o da pek kısa bir zaman olup bu kadardır diyerek avuç-

CUMA GÜNÜ DUALARIN KABUL SAATİ

29

larını yumdular». Yâni bir avuç açıp kapayacak kadar kısa olan duaların kabul zamanı cuma günü ikindi namazı ile akşam namazı arasmdadır yani bu müddette gaflet etmeyin, elinizden gelirse o gün ikindi namazından sonra camiden çıkmayın, Kur'an okuyun, teşbih çekin, duâ edin, va'z u nasihat dinleyin, dinî kitabları mütalâa edin, vaktinizi boş geçirmeyin ve Hak Teâlâ'nm rızasını kazanmağa çalışın.

Bu düânın kabul saati hakkında daha başka muhtelif rivayetler vardır. Meselâ: İmam efendi hutbeye çıkarken, hutbe esnasında, daha sonra cuma ezanları okunduğu vakit daha sonra cuma'dan sonra gibi. Bu muhtelif rivayetlere göre cuma günü saat-i icabettir. Sabahtan akşama kadar uyanık olup bu saati kaçırmamağa bakın. Onun için cuma günü erken sa-•atta camie girmek, camiden evvel gusül etmek, yeni ve temiz elbise, çamaşır giymek, misvak kullanmak, koku sürünmek, saçları ve sakalları taramak, fukaraya sadaka vermek, sadakasını bol etmek, camide kimse ile konuşmamak ve kimseyi de incitmemek o gün dostları ve hastaları ziyaret etmek, çokça va'z u nasihat dinlemek ve çokça Kur'an okumak, ilmihal ki-tablarını okumak suretiyle geçirmek cumanın âdâbm-dandır ve en efdal ameldir

CAHİLLERE KARŞI MÜ'MİNİN DAVRANIŞI

 ti '

«Allah Teâlâ'nm indindeki yüksekliği taleb edi-

1İZ.

30

HADİSLERLE NASİ»ATLAR

—  O yükseklik nedir yâ Resûlâllah? dediler. Buyurdular ki:

—  Sana karşı cahillikte bulunana hilm ile mukabele edersin ve sana vermeyene karşı da sen (in) ikram ve ihsanda bulunmaklığmdır.»

İbn-i Ömer'den rivayet olunan bu hadîs-i şerifte iki güzel huydan bahs edilmektedir. Cenâb-ı Peygamber, âdet-i seniyyeleri icabı herkesin hâline göre ida-re-i kelâm buyururlardı. İnd-i ilâhîde yüksek makamlar pek çoktur. Onların hepsini herkesin yapabilmesi pek kolay bir şey değildir, onun için icabı hâle göre tavsiyeler en münasibidir.

«Tasavvufi Ahlâk» ta zikr olunan 70 kadar güzel htıy vardır ki hepsi ind-i ilâhî'de yüksek makamlara nail olmasına vesiledir. Cahillere karşı takınılacak va-ziyyetin en güzeli de hilimdir. Sabır sükûtu ile beraber o cahil kimsenin gerek sözlerine gerekse diğer hareketlerine tahammüldür. Mukabele etmemek, sabırlı ve sakin olarak onun cehlini yenmek ve onu kendi kendine utandırarak susturmaktır. Cenâb-ı Hak cümlemize böyle güzel ahlâklar nasib eylesin. Âmin.

Eğer insanlar sırf şu iki ahlâka riayette bulunsalar yine rahatlıkları için kâfidir.

BEREKET BÜYÜKLERLE BERABERDİR

Hz. İbn-i. Abbas'm  (Hâkim ve TirmizD'den naklettiği bu hadîs-i şerif de bizlere bir derstir. Şöyle:

BEREKET  BÜYÜKLERLE  BERABERDİR

Cenâb-ı Peygamberimiz    bize tavsiyelerinde der ki: «Herhangi bir işe başlarken büyüklerinizle başlayın.»

İnsan ister yemek yerken, ister her hangi bir işe başlarken büyüklerini bırakmamalıdır, Meselâ: Yemeğe evvelâ büyük olan zat besmele-i şerife ile başlar, arkasından da çocukları yine besmele-i şerife ile yemeğe devam ederler. Bir dükkân açarken büyüklerinizi çağırır, onların duasını ve tavsiyelerini dinlersiniz, bir yere giderken meselâ; hacc-ı şerife niyyet ettiğinizde yine büyüklerinizin himayesinde gidiniz, evlenirken, ev yaparken, bütün işlerinizde büyüklerinizi ihmal etmeyiniz. Zira bereket büyüklerinizle birlikte olan işlerdedir. Gerek yaş itibarı ile büyük olsun ve gerekse bilgi ve mevki sahibi olan büyükler' olsun hepsi de lâzımdır. Onun içindir ki, âdetlerimizden birisi de yapılacak binalara temel merasiminde hep büyükler davet olunur, evvelâ onlar temele birer parça harç atarlar, sonra da halk devam eder ve yine bir iş yeri açılırken yine büyüklerimiz vasıtasıyla bu işler yapılmaktadır ki pek güzeldir. Büyükleri ihmal etmek hem bir saygısızlık, hem de bereketsizliğe sebeptir. İnsan hem gururunu yenmiş olur ve hem de büyükler uzun zamanlar çok tecrübe sahibi olmuşlardır. Onların bilgilerini de yabana atmayıp istifade etmek en doğru yoldur.

MÜ'MİNLERİN SEVİNCİNE VESİLE OLAN HALLER

?CU

 JLS

 jZj) JUL*-"

 LU

32

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Beşaret sizlerin üzerlerine olsun ey müslüman cemaatı, sevininiz. İşte Rabbiniz sizlere gök kapılarından bir kapı açtı da sizinle meleklerine mübâhat etmektedir. Hak Teâlâ der ki: Ey meleklerim, benim kullarım farz namazlarından birisini edâ ettikleri halde; ikinci bir namazı, hazır vaziyette beklemektedirler.»

Ahmed bin Hanbel'in ve diğer râvilerin İbn-i Ömer veya İbn-i Âmir'den yaptıkları şu rivayet de müslü-manlanrî namazlarına karşı ne kadar haris olduklarını gösteriyor. Bu hırsın da ind-i ilâhideki makbuliy-yetine binaendir ki, Cenâb-ı Hak Zül-Celâl Hazretleri mekândan münezzeh olduğu halde ve övünmek, iftihar gibi sıfatlardan da âri olduğu halde, sırf bizlere, müslümanlarm ibadete olan hırslarının nezd-i ilâhîdeki kıymetini anlatmak ve göstermek üzere, meleklerine sema kapılarından bir kapıyı açıp müslümanla-rın, namazlarını edâ ettikten sonra ikinci gelecek namazı da edâ etmek için bekleyişlerini onlara gösterir. «Hani siz onlara şöyle şöyle diyordunuz, şimdi bir bakın bakalım, görünüz nasıl Allah'a mutî ve mün-kaddırlar» diye övünür. Bu iftiharı bizlere, sizler de onlar gibi olunuz, demektir. Çünkü namaz, hem mi'-rac, hem tâç, hem de vücuttaki baş gibidir. İzahı in-şâallah ilerideki hadîs-i şeriflerle açıklanır.

'i'      .     ¦

 '.    -'.*

 '     i   ı'    ı    '

 1 k

 _

 Jut

 <*' 0s- i

MÜ'MİNLERÎN SEVİNCİ

3S

«Ey Ashâb-ı Suffe! Sevininiz, ümmetimden her kim sizin sahip olduğunuz sıfatlara razı oldukları halde yaşarlarsa - kî siz bugün onlara razısınız - muhakkak o, kıyamet günü benim refikimdir».

İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği bu hadîs-i şerif «fukara» sıfatını taltif bakımından çok büyük bir kıymeti haizdir. O gün Ashab-ı kiramdan ve fukara-yı sâ-birinden bulunan bu zat-ı muhteremlerdir ki, bâzan 78, bâzan daha fazla da olurlar idi. Bunlar Resûlül-lah'ın hazır askerleri ve ilim tâlibleri idiler; maişetleri ekseriya Resûîüllah'a gelen hediyyeler idi ve çoğu kez de süt ile geçinirlerdi. Sabırlarına diyecek yoktu; hem mücahid, hem tâlib-i ilim idiler. Allah Teâiâ cümlemizi şefaatlarına nail eylesin, âmin.

«Beşaret sizlere olsun ey fukarâ-i muhacirin! Kıyamet gününde tam bir nura nâü olduğunuz halde, cennete zenginlerden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün ise tam beş yüz senedir».

«Sâlik» fakîr demektir. Bunlar Muhacirinin fakirleri olup - yâni Mekke'den mal ve rr ülklerini terk edip-gelen fukaralardır. Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin bunları taltif sadedinde buyurdukları bu hadîs-i şerif de yine hepimize şâmildir. Bunlara «Ashab-ı Suffe» denirdi. Sayılan üç yüz kadardı. Her asırda bunlardan beş veya onu bulunabilir. Fakat üç yüzü hiç bir zaman bir asırda buluna-Hadîslerle Nasihatlar — F.: i

34

HADİSLERLE NASÎHATLAR

mazlar; o yalnız Resûlüllah'm zamanına mahsus idi. Bir gün Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri bunların bulunduğu bir topluluğa uğradılar. İçlerinden bir hafız, Kur'an okuyordu. Cemaat da ayağa kalktı. Resûlüllah ortalarına oturdu, onlara da işaret etti, Resûlüllah'm etrafında toplandılar. Resûlüllah Efendimiz onların hepsinin yüzlerini görüyordu. Fakat üzerlerindeki entarilerin, esvapların kısalığından birbirlerinin arkalarına sığınıyorlardı. İşte o zaman Cenâb-ı Peygamber Efendimiz onları sevindirmek üzere bu hadis-i şerifi buyurdular. Yâni bugün dünyada bu sıkıntıları çekiyorsunuz ama, yârın âhi-rette, kıyamet günü o zenginlerden tam beş yüz sene evvel ve tam bir nur ile cennete gireceksiniz: Onun için hiç me'yus ve mahrum olmayınız.

Cenâb-ı Hak cümlemizi Resûl-i Ekrem Efendimizin ve onun pek güzel cesur ve sabırlı cemaatının şefaatlerine nail buyursun, âmin.

 j -âl s* '<4> U- 0$' '->»

21 — «Sizler sevininiz! Sizler Allah Teâlâ'nm vah-dâniyyetine, benim de O'nun resulü olduğuma şehadet eder olmadınız mı? Muhakkak bu Kur'ân-ı azîm-üş-şân bir sebebtir, bunun bir ucu Cenâb-ı Hakk'm yed-i kudretinde, diğer ucu da sizin elinizdedir. Tmdi bu Kur'an'a iyi yapışınız, muhakkak siz buna sarıl-

MÜ'MİNLERİN  SEVİNCİ

35

diktan sonra bir daha ebediyyen dalâlet ve tehlikeye düşmezsiniz.»

Bu hadis-i şerifte «Leyse» kelimesi burada hükmü câri olmayan bir nefiydir. Yâni ben sizlere tebşir ederim ki sizler Allah Teâlâ'nm vahdâniyyetine ve benim de resûlüllah olduğuma şehadet edersiniz. Çünkü Ashab-ı kiramın şehadetinde şübhe yoktur. «Siz şehadet eder değil misiniz?» tâbiri pek doğru olmasa gerektir demişler. Kur'ân-ı azîm-üş-şân 23 senede Cibrîl-i emin vasıtasıyla nazil olan bir kitab-ı mukaddestir. Peygamberimizin değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nm kelâmıdır. İnsanların maddi ve manevi hukuklarını ve yapacakları ibadetleri ve ibadetlerin lüzumunu, vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi, şirkin zararını, Allah'tan başka bir ilâh olmadığını ve ibadetin yalnız Allah Teâlâ'ya yapılacağım bildirir. Geçmiş tarihî vak'alardan da, ibret olmak üzere zikreder, altı bin küsur âyetten ibarettir; bir harfi bile inkâr edilemez. Ona inananlara «müslüman», inanmayanlara da «kâfir» denir. İşte bu Kur'an, insanların saadet ve selâmeti için gönderilmiştir. Bu günkü beşeri ihtiyaçlara cevap veremedi demek küfürdür, Yahudi uydurmasıdır. Zira hükmü kıyamete kadar bakidir. Bak Suudî Arabistan'da nasıl câri, herkes rahatlık ve huzur içinde. Çünkü adam öldüren derhal öldürülür, kısas yapılır. Onun için adam öldürmeğe kimse cesaret edemez. İkincisi, hırsızlık yapan bulunmaz; çünkü eli kesilecektir. Bugün orada tek-tük görülen hırsızlıklar yabancı memleketlerden gelen hırsızlardır, kendi halkı hırsızlık yapamaz. Zina da öyle. Sakın bunu yanlış görme; zira bir kaç kişinin kafası kesilmekle ve bir kaç kişinin de eli kesilmekle bütün insanlar rahata kavuşmaktadır. Şimdi, bizde ise can emniyeti de yok, mal emniyeti de. Çünkü cânîler ko-

36                         HADİSLERLE NASİHATLAR

lay kurtulma yolu buluyorlar, onun için sükûn ve hu-,zuru bulmak mümkün olamaz, vesselam.

Binaenaleyh Kur'an'a yapışmak, bununla amel etmek, «yap» dediklerini yapmak ve «yapmayın» dediğini de yapmamak üzere amel edenler kat'iyyen bir daha dalâlete düşüp sapıtmaz ve ebediyyen helake düşmezler. Binâenaleyh saadet isteyen, selâmet isteyen, dünyayı ve âhireti isteyen, Hakk'm rızasını isteyen herkese en evvel lâzım olan şey bu, Allah Te-âlâ'nm bize gönderdiği kitabı olan Kur'ân-ı azim-üş-şânı güzelce okumasını öğrenmek, sonra da ma'nâ-larmı öğrenip ona göre amel etmeğe çalışmaktır. Ce-nâb-ı Zülcelâl vel-kemâl, cümlemizin muini olsun da bizi sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun, âmin.

«Sevininiz, sizden sonra gelecek olanlara da müjdeleyiniz, ki muhakkak her kim Allah Teâlâ'nın birliğine sadıkane olarak şehadet ederse cennete dâhil olur».

Ahmed b. Hanbel ve Taberânî'nin bu rivayetlerinde «Muhammedün resûlüllah» zikredilmemiş ve yalnız Kelime-i Tevhid olan «Lâ ilahe illallah» ile iktifa edilmiştir. Sadâkat ve ihlâs her yerde şart olduğu gibi kelime-i şehadette de şarttır. Bir insan yalnız lâ ilahe illallah demekle müslüman olamaz. Zira Allah Teâlâ'nın vahdâniyyetini kabul eden çok milletler vardır amma müslüman değildirler, müslümanhk, yalnız

MÜ'MİNLERİN SEVİNCİ

37

bu iki şehadetin birleşmesiyle hasıl olur: Lâ ilahe illallah kelime-i tevhiddir, onun zikri, zikr edenin kalbini nurlandırır, günahlarını arıtfr, mağfiret-i ilâhiyyeye mazhariyyetine sebeb olur. Bir müslümanm hergün en az hiç olmazsa 100 kere lâ ilahe illallah demesi peygamberimizin tavsıyelerindendir. Ve bu suretle cennete gireceğinde şübhe yoktur. Fakat iman için «Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah» demek mutlaka şarttır. Hem de İsmail Hakkı Bursevî: «Bir insan Peygamberimizin ismini ve babasının, annesinin de isimlerini bilmezse bu müslüman sayılmaz» der ki çok da doğrudur. Bugün insanların bir çoğu çalgıcıların, oyuncuların, pehlivanların, boksörlerin isimlerini bilirler de, peygamberinin ismini, ana ve babasının isimlerini bilmezse nasıl olur? Müslüman müslüman-lığı iyi bilmeli ve iyi de öğretmelidir.

Allah Teâlâ cümlemizi dinini iyi bilenlerden eylesin. Amin.    ,

ALLAHIN RAHMETİNDEN UZAK OLAN KİŞİLER

 Lş£ '%

«Mahlûkatm Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine en uzak olanı, emirlerin meclislerinde oturup da onların zulümlerini tasdik eden kişidir. Biri de çocukları okutan öğretmenlerdir ki aralarında adalete riâyet etmez ve yetim hakları hususunda Allah'ı (n emrini)  gözetmez.»

38

 HADİSLERLE NASİHATLAR

 

 -al

 ^ Ü!

«Kıyamet gününde Allah'ın rahmetinden en uzak olan kişi, emrettiğinin aksini yapan kişidir.»

Yâni söyledikleriye amel etmeyen vaizler, nasihat edenler ve bunlara benzeyenler demektir. Onun için kişi evvelâ söylediğini kendisi yapmalı, sonra halka söylemelidir. Doğru söyleyin diyen bir adam kendisi doğru söylemezse bu nasıl olur?

ALLAH'IN EN SEVMEDİĞİ HELÂL

«Allah Teâlâ'ya helâlin en mebğuzu talâktır.»

Talâk kadını boşamağa derler. Kadın nikâhla Allah Teâlâ'nm emri üzerine alınır, geçinmek mümkin olmazsa, birbirleriyle anlaşamazlarsa zorla güzellik olmaz, o zaman boşamak caiz ise de, bu, ancak üç seferde yapılmalıdır. Çünkü ortada çocukları da varsa sonra pişmanlık ihtimaliyle birinci ve ikinci seferler-deki talâk'da barışmak ve aile ocağını devam ettirmek imkânını vermişken birdenbire üç talâkla seni boşadım demek pek büyük bir cehalettir, çünkü artık tamir kabul etmez. Onun için ağır davranmalı, sonra pişman olmamalı.

39

NEFSE VE DÜNYAYA HAKİMİYET

J J&Vj diLJU. Vp^A iS UyJ \)xşLâ :

«Siz cesedlerinizi açlık ve susuzlukla (yâni oruçla) eskitiniz, etlerinizi ifna ediniz, tüketiniz, yağlarınızı eritiniz ki cennette misk ve kâfur ile karışık tay-yib etlere nail olasınız».

Bu hadîs-i şerifin rivayetinin senedinde za'f kokusu vardır demişlerse de diğer bir çok hadîsler bu hadisi takviye etmektedir. Bahusus Râmuz'un 177. sa-hifesindeki: «Siz karınlarınızı doyurmaktan sakınınız, çünkü kul helak olmaz, tâ ki şehvetini âhireti üzerine tercih etmedikçe» hadîs-i şerifi buna delâlet eder. İnsanın her istediğini yemeğe çalışması da böyledir. Binaenaleyh, insan nefsine hâkim olabilmek için herhalde evvelâ boğazının hakkından gelmesi lâzımdır. Açlık ve susuzluğa alışmayan insanların vücutlarında biriken yağ ve etler bilâhare onun tehlikeli hastalıklara tutulmasına ve nihayet ölümüne müncer olduğu görülegelmektedir. Çünkü aç kalındığı vakit vücuttaki mikroplarımız yine vücudumuzda biriken ve kısmen de zehirlenmiş olan yağlan yerler ve böylelikle hem beslenirler hem de vücudumuzda zararlı yağları gidermiş olurlar ve hem de icabında zehirli mikroplarla da mücadele edip vücuda onîann sokulmasına mâni olurlar ve o zehirli mikroplan da yemekten korkmazlar, kaçmazlar, çünkü alışmışlardır ve böylelikle sıhhatları yerinde ve vücutları daima dinç ve muntazam olur.

Büyükler de öyle demiş: «Batnü'l-mer'i adüvvüh» kişinin karnı sahibinin başlıca düşmanıdır.

40                        HADÎSLERLE NASİHATLAR

Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem de:

«Kişinin asıl düşmanı onun nefsidir» buyurmuşlardır. Onun için açlık, sıddıklarm bedenini ihya eden Hak taamıdır, zira yemeğe meyi ve hırs hayvan sıfatıdır. Allah bu kişinin kalbini karartır ve onu mü-şâhede-i Hak'tan alıkor, bu da belâ olarak insana hem yeter, hem de artar.

«Âdemoğlu, yanında sana yetecek kadar (bir şeyler) varken hâlâ sen seni azdıracak şeyleri istiyorsun. Âdemoğlu, ne aza kanaat eder ve ne de çoktan doyarsın. Âdemoğlu, cesedin sıhhat ve afiyette olduğu halde sabaha çıktın. Mesleğinde, yolunda, nefsinde, evinde bulunduğun ve yanında da o günün azığı ve yiyeceğinden bir şeyler varsa sana yeter. Artık dünyaya boş ver aldırma. Dünyaya aldananlar helake dûçâr olurlar».

Âdemoğlu diye Cenâb-ı Peygamber bilâfark bütün insâniyyete hitap etmektedir. Bugün hakikî insanlığı kemiren dertlerin de başında gelen felâketler ne kanserdir ve ne de veba, kolera gibi âfetler veya depremler gibi felâketlerdir. Bunlar her ne kadar acı

NEFSE  VE  DÜNYAYA HÂKİMİYET

41

şeylerse de çaresi bulunan hâdiselerdendir. Asıl dert kişinin baş düşmanı olan midesine, boğazına kanâati öğretip alıştırmamasıdır. Zira kanaat kadar saadet, kanâat kadar selâmet, kanâat kadar huzur ve rahatlığı, başka yerde aramak ve bulmak muhaldir. Bakınız peygamberlere ve büyük velilere; bütün saadeti kanâatte bulmuşlardır. Sakın yanlış anlama, kanâat demek miskinlik demek değildir. Kanâat, Hak Teâlâ'-nın taksimine, verdiğine razı olup başkasının malında ve servetinde gözü olmayıp Allah Teâlâ'nın verdiğine şükr eden bahtiyarın hâlidir. îşte sana bir tane misal: Veysel Karani yetmez mi    dersin.    Binlercesi mevcut. Çokluğu insan önemli bir şey zanneder. Halbuki kendini kendi eliyle dünya ve âhiret azaplarına hazırlamaktır. Çünkü hilkat-i insaniyye ve cibilliyet ve tabiat iktizası, zenginlik ve servet dâima beşeriy-yeti tuğyana sevk etmekte en birinci âmildir. Çünkü Kur'ân-ı azîmüşşajıda ilk önce nazil olan «tkra1» sûresinde :

«Çünkü insan muhakkak azar kendisini İhtiyaçtan vareste gördü diye» buyurulmaktadır. Bâzı istis nalar kaide-i külliyyeyi değiştirmezler tabiî. îmam-ı A'-zam ve Abdü'l-Kadir Geylânî gibi meşhur zevatta zenginlik devlet üzerine devlettir. Fakat mevzu bu değildir. Allah Teâlâ bazı kullarını istemeseler de yine zengin eder. Bu zenginlik ona, bir lütuf ve bir ihsan ve bir ni'mettir. Süleyman aleyhisselâm gibi.... Anlaşılıyor ki zenginlik Hakk'ın lütfü olunca zararı yoktur. O zaman sahibi onu iyi yerlere harcar, sevabla-nnı artırır, birçok kimselerden hayır dualar alır, büyük işler de yapar, birçok kimseler de o suretle ek-

42

HADÎSLERLE NASİHATLAR

mek paralarını te'min ederler, fâide üstüne fâide olur. Yine bu zat bu kadar servet içinde kat'iyyen israf etmez, tuğyan da etmez. Belki gece gündüz Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna, ihsanına şükürler edip ibadet ve tâatmdan da zerre kadar ayrılmaz. Böyle olunca zenginlik elbette büyük bir ni'mettir.

Fakat hadîs-i şerifte zengin olmayın diye bir kelime yoktur. Zengin olmak için zorlanır, birçok kimselerden yardım diye faizli paralar alır sonra da bunları ödeyemez, borç üstüne borç, nihayet borçlu olarak da gözlerini yumar ve acı bir şekilde gider. Sana bugün bunun iki canlı misalini arz edeyim: Çok zengin bir aile, işlerini daha genişletmek şeklinde geliştirmek için faiz' ile para almışlar, bâzısı resmi, bâzısı da gayr-ı resmi. Fakat bunların her ikisi de pek iyi müslüman zannettiğimiz kimseler. Sonra bir gün geliyor ki bu faizleri ödemek imkânını bulamıyorlar, hem. servetleri, hem fabrikaları, hem de bütün emlâki ve evleri satılıp tamtakır kalmış durumdalar. Bu bizim gözümüzün gördüğü. Halbuki bilmediklerimiz kimbilir ne kadar? Onun için Allah'ın yasak ettiği faizden ve sair haram şeylerden zengin olacağım diye uğraşmak bir cinnet olsa gerektir. Lâkin bu günün insanı ki - batağa batmıştır - çabaladıkça derinlere gider ve nihayet çıkamaz. Sakın sen benim bu sözlerimi yabana atma. Haramların hiçbirisinde fâide ol-maz: İçki, kumar, hırsızlık, katillik, faiz, eşkıyalık hepsi birdir. İnsan, zaten haramlardan ve günahlardan tam manasıyla kurtulmadıkça, olgun, iyi ve kâmil bir-müslüman olamaz. İyi bir müslüman olamayınca be-şeriyyete her bakımdan zararlı olur. Dışı insan, içi canavar, yırtıcı arslan ve kurttan daha fenadır. Çünkü onları öldürmek pek kolay. Fakat insanın dinsizi ve ahlâksızının bütün memleketi rahatsız ettiği hepimi-

NEFSB  VE  DÜNYAYA HAKİMİYET

43

zin gözleri önündedir. İnkâra ve te'vile hacet yoktur. Efendimiz (S.A.V.): «Her ümmettin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır» buyurmuştur. Mal dalâlete ve günahlara sebeb olur. Allah Teâlâ'nın emirlerine, ibadet ve tâatına mâni olarak âhire-ti unutmasına sebeb olur. Hak Teâlâ Hazretleri de:

121

«Mallarınız da, evlâdlarmız da sizin için ancak bir fitnedir, imtihan (mevzuu) dur» (Teğâbün: 15) dediği hepimizin malûmudur. Halbuki diğer bir âyet-i kerîmesinde:

 %

«Mal ve evlâdlarmız sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden alıkoymasın»   (El-Münâfikûn: 9)    buyurması da son derece şâyân-ı dikkattir. Onun içindir ki Allah Teâlâ'nın zikri ile meşgul olacak gönlü alıştırmak ve yetiştirmek lâzımdır ki, seni, dünya işlerin Hakk'm zikrinden ve ibâdetlerinden alıkoymasın, yoksa dünyanın helak ettikleri arasında sen de erir gidersin. Binaenaleyh çok uyanık olmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak, cümlemizin muini olsun da nefsin, şehevatın ve şeytanın elinden bizleri korusun ve kurtarsın. Amin.

Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır :

1*

44

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Allah Teâlâ'nın öyle olgun ve kâmil kulları vardır ki hiçbir alış-veriş onları Allah Teâlâ'nın zikrinden alıkoymaz» (En-Nûr: 37).

Cüneyd-i Bağdadî ve emsali, İmam-ı A'zam ve emsali gibi bahtiyarlar ki, dünya bunların içlerine-hiç bir zaman nüfuz edemez, bunlar da dünyaya kat'-jyyen aldanmazlar.

ALLAH'IN EN ZİYADE BUĞZ ETTİĞİ KİMSELER,

DÎNE,  DİNDARA DÜŞMAN  OLANLAR  VE

YALANCILARDIR

 <iı ü) Ji>;

«Kişjler arasında Allah Teâlâ'nın en ziyâde buğz ettiği kimse (dîne ve dindarlara) azılı, şiddetli düşman olandır..»

Buhari ve Müslim'in de rivayet ettiği bu hadîs-i şerifte insanlar arasında Allah Teâlâ'nın en çok buğz ettiği gibi «eledd'ül-hısâm» diye tâbir olunan bâtılı müdafaa hususunda ehl-i Hak ile şiddetli bir husumet besleyen bedbaht kimsedir ki Hakk'ı bırakmış, bâtıla meyletmiş. Bu bâtılı müdafaa hususunda delice hareketler yapıp, Hakk'ı inkâra kadar gidip dinden îmandan çıkar, nikâhı da gider. Yeniden teybe -istiğfar ile îmanını yeniler ve nikâhını da tazelerse ne âlâ. Yoksa küfr üzere mahv olup gider.

ALLAH'IN  BUĞZ  ETTİĞΠ KİMSELER

45

ı ugiı # jfr ü! i» *i*£ '

 'JÜ i» 'J! »j« 'M û'Jü r* ^

«Allah Teâlâ'nın yevmi kıyamette en mebğuz mahlûku yalancı ve kibirlilerdir ve bir de din kardeşlerine karşı-içlerinde buğz saklayanlardır, siz bunlara mülâki olursanız siz de onlar gibi davranın. Bunlar Allah ve Resulüne itâata çağınlsalar gayet ağır davranırlar, şeytanın yoluna ve emrine çağınlsalar sür'atle icabet ederler».

Bu hadîs-i şerif yukarda geçen münafık alâmetinden birisi olan yalanın ind-i ilâhîde ne kadar fena ve mebğuz olduğunu gösteriyor. Bu bir çirkinlik. ise de buna bir de kibir ilâve edilince artık buğz'un derecesini tahmin, gücümüzün dışına çıkar. Bunlar yalnız böyle yalan ve kibirleri ile kalsalar ne âlâ. Fakat, asıl, bir de bunların din kardeşlerine karşı içlerinde buğz saklamaları yok mu ya, hiç afvedilemez. Bunlarla aradaki münasebetler dolayısıyla karşılaştığınız zaman siz de bunlara boyun büküp durmayınız, belki sizlere de onlara karşı kibir, azamet göstermeniz yakışır. Çünkü onlar Allah ve Resulünün da'vetine sanki ölüme gidermiş gibi zorlanırlar, gitmek istemez ve yapamazlar. Zira içleri, bu iki huy sebebi ile tamamen kararmıştır, Hakk'ı tanıyamaz ve emirlerine in-kıyad da edemezler, maksad ve gayeleri dünyadır, o <*a ellerine  geçmez.  Bununla  beraber şeytana yâni

46

HADÎSLERLE NASİHATLAR

günah işlere ve şeytanın arzularına davet olunsalar hemen tereddütsüz sür'atle koşa koşa giderler, bunları zannedersem artık izaha lüzum yoktur. Çünkü hâdiseler herkesin gözü önünde, her gün bir yenisi cereyan etmektedir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle mebğuz kullardan olmaktan muhafaza buyurup bü'akis sevgili ve bahtiyar hakiki müslüman kullarından eylesin. Amin.

ALLAH'IN RIZASI ZAYIFLARIN HOŞNUTLUĞU İLEDİR

«Beni talebte zayıflarınızı vasıta kılınız, çünkft sizin rızıklarınız, düşmana karşı nusretiniz ancak zayıflarınız iledir (yâni zayıflarınız sayesindedir)».

«Beni taleb» demek, benim sizden memnun ve hoşnut olmam, muhakkak sizlerin, zayıflan arayıp Bulmanız, onların meclislerinde oturmanızla mümkündür. Yâni benim sizlerden razı olmamı istiyorsanız zayıflarınıza, fakirlere, miskinlere ikram edin, ihsan edin, onların herhalde gönüllerini hoşnut edin ki. ben de sizden, razı ve memnun olayım. O zaman beni taleb ediniz, beni arayınız. İşte o zaman beni bulursunuz, yâni ben de sizden razı ve memnun olurum.

Bu kudsî hadîş.-L.ş.erif, neJkadar kışa, beş veya altı kelimeden ibaret. Fakat ma/nâşı çok geniştir. Hele kaviler için pek güzel bir derstir. İnsanjdaima gü-

ALLAH'IN RIZASI

47

cüne, kuvvetine, sermayesine, etrafındaki dalkavuklara her zaman pek aldanan bir mahlûktur. îşte bilgim ve gayretim sayesinde şöyle yaptım, böyle yaptım diye yanlış bir zanla kendine pek güvenir. Halbuki hiç de öyle değildir. Bunlar hep Hak Teâlâ'nm birer ihsanı ve lûtuflarıdır; bazı kullarına bol verir, bazısına da vermez. İşte bu zuafâ ve miskinler gurubu dünyâ lütufla-rmdan mahrum zavallılardır, ya akılları ermez veya güçleri yetmez, bir çok sıkıntı ve müşkilâta mâruz kalırlar, boyunları bükük, kimseyi de rahatsız etmezler, hallerine de razıdırlar. İşte bunların sıkıntılarını hiç olmazsa kısmen giderenlere de Allah Teâlâ lütf edip ihsanını artırır. Sen ki benim zayıf ve bîçâre kullarımı himaye ediyor ve onları gözetiyorsun, benim de sana lütfum bol olsun, her zaman her yerde nusretim, yardımım seninledir der ve böylece hem dünyasını, hem de âhıretini kazanmış olur.

Cenâb-ı Mevlâ, bizleri de böyle zayıflara yardım eden bahtiyarlardan eylesin. Âmin.

RAMAZAN AYININ BEREKETİ

«İl

 IZ'J

 J,

 J^İ

K1 j

«Size şehr-i Ramazan geldi, o ay bereket ayıdır, o ayda hayır vardır. Allah sizleri rahmetine gark eder ve rahmetini de inzal eder. O ayda hatâlar yok edilir, dualar da kabul olunur. Cenâb-ı Hak sizlerin

48                        HADİSLERLE NASİHATLAR

o aya olan rağbet ve gayretinize bakar da sizinle meleklerine iftihar eder. Siz de Allah Teâlâ'nın hakkı olan Ramazan-i şerif orucunu tutunuz ve hayırlar işleyiniz, her kim bu mübarek ayın rahmetinden mahrum olursa muhakkak şaki odur».

Mübarek Ramazan ayı on bir ayın sultanıdır, o ay gelmeden evvel evler temizlenir, kablar kalaylanır, yufkalar hazırlanır, her şey tam-tekmil, ramazanı bildiren toplar atılır, minareler kandillerle, mahyalarla süslenir, camilerin içleri de temizlenmiş, hazırlanmıştır, mukabeleler, va'zlar başlar. Herkes, -hele akşam üstleri- teşbihleri ellerinde camilere koşarlar.  Kimi va'z dinler, kimi mukabele, kimi de Kur'an okuyan hafız efendileri. İçlerinde pek güzel sesli, yanık sesliler cemaatı mest ederler. Vaizlerin güzel güzel vaazları cemaatı ağlatır, Hakk'a döndürür, tevbe ettirir, herkes âdeta bir melek. İşte bu ay, aynı zamanda bir de bereket ayıdır, bakarsınız başka aylarda olmayan bereketler evin içerisini doldurmuştur, çocuklar, büyükler hep sevinç içinde. Akşam iftar vakti bir âlem. Fırınların önleri mahşeri bir kalabalık, yumurtalı pideleri almak için herkes fırsat beklemekte.. Yemekten sonra herkes gideceği camii evvelce kararlaştırmış olduklarından komşu ve arkadaşları ile teravih namazı kılmak için camileri doldururlar. Allah!.. Bir ömür!. İnsan hayran olur.

Bir de gece sahura kalkmak yok mu ya; doğrusu tadına doyum olmayan bir zevk. Gece yemekleri yenir, ağızlar çalkalanır, oruca niyyet edilir. Arkasından gayet hoş bir sesle sabah ezanları okunur, camilere gidip namazlar kılınır, Biraz da istirahat ettikten sonra herkes işine, vazifesine dağılır, artık akşama kadar yemek, içmek ve münasebet-i cinsiyyede bulunmak yasak ve haramdır. Her kim bilerek kas-den orucunu hozarsa ona ceza olarak 61 gün keffâ-

RAMAZAN AYININ BEREKETİ

49

ret orucu tutması borç olur. Şayet ihtiyar veya hasta jSe o zaman 61 fakiri sabahlı ve akşamlı doyurmak veya parasını vermek mecburiyyetinde kalır. Sonra bir de, kimse ile kavga etmek ve çirkin söz söylemek de kat'iyyen yasaktır. Hattâ böyle birisi size çatsa ve ağır sözler söylese, o oruçluya lâyıktır ki ona: «Ben oruçluyum, sana mukabele edemem» der ve o belâyı güzellikle atlatır.

Hele o ramazan keyfi ile gönüllerde bir uyanıklık hâsıl olur, nice sarhoşlar ve nice kumarbazlar tevbe edip namaza başlarlar, namaz kılanlar ise namazlarına namaz katarlar, teşbihler çekilir, Kur'anlar okunur. Aman ya Rabbi! O Ramazan ne kadar tatlı bir aydır. Sen bizleri onun rahmetinden ve onun şefaatinden mahrum etme. Çünkü rahmet-i ilâhiyye müs-lümanları gaşy etmiş, bir taraftan günahları, hatâları afv olunur, bir taraftan duaları kabul olunur, bir taraftan da Cenâb-ı Hak o oruçlu kullarına, meleklerine karşı mübâhat eder: Hani siz onların yaratıldığına itiraz ediyordunuz bakın görün. Tabiî melekler şehvetten ve nefisten âri oldukları için bizim gibi yaramaz halleri yoktur. Hepsi muti, emrolundukların-dan başka bir şey yapmazlar, zira hepsi nurdandır. Onun için bizim hilkatimize itiraz etmişlerdi. Fakat Cenâb-ı  Hakk'm  hikmeti;  nefis,   şehvet  ve  şeytana karşı koyup Hakk'a itaat elbette büyük bir meziy-yettir. Öyle ise, ey Allah'ın kulları! Bu size verilen mübarek ramazan ayının kıymetini bilip oruçlarınızı güzelce tutunuz. Beş vakit namazınızı ve teravih namazını, işrak, duhâ ve gece namazlarım da bırakmayın ve bahusus 13 veya 15 yaşınızdan sonra kılamadığınız namazlarınızı kaza edip ödeyin, borçlu olarak Hz. Allah'ın huzuruna gitmeyin, kimseyi incitmeyin, kendinizi beğenmeyin, yâni kendinizi beğenip başka-Hadislerle Nasihatlar — F.: 4

50

HADİSLERLE  NASİHATLAR

ŞlRK KOŞMADAN ÖLENLER

51

1 arını beğenmemeziik sakın yapmayın. Ancak kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye bak. Bir şeyler biliyorum diye sakın zuafayı incitmeyin ve darıltmayın. Sakın onları -hele kalblerini- kıracak bir tavır takınmayın. Ramazana hürmetle fakir-fukarayı ifâm eyleyin. Zekât ve sadakayı bolca verin.

Hak Teâlâ hepimizden razı olsun.

ALLAH'A ŞİRK KOŞMADAN ÖLEN CENNETE GİRER

 ÎÛ-I

 'j\j JU j j

«Cibril bana geldi ve beni beşaretlendirdi ve dedi ki: Senin ümmetinden her kim Allah'a hiç şirk koşmadan ölürse cennete girecektir. Ben de sordum:

—  Eğer zina ve hırsızlık yaparsa da mı girecek? Cibril:

—  Evet zina ve sirkat yaparsa da dedi».

Bu hadis~i şerif Buharı ve Müslim'de Ebu Zer el-i Gıfari hazretleri tarafından rivayet ediliyor. Mes'ele pek mühimdir. Bir kere şirk Allah Teâlâ'nm hiç de sevmediği ve afvetmediği bir günahtır, bundan son derece sakınmak gerektir. Meselâ; riya da, şirkten sayılır. Hakk'm işlerine karışmak, yağmur yağıyor veya yağmıyor, çok sıcak veya çok soğuk gibi şeylere karışmak bile âdâb-ı islâmiyyeden değildir. Hele bu son zamanlarda, hıristiyan âdet ve an'anelerinden de yine son derece sakınmak lâzımdır. Artık en basiti,; danslar,  balolar,  salonda nişanlar,  bal-ayları,  sine-

ma, hattâ radyo ve televizyon gibi şeyler de müslü-manlara hiç yakışır bir şey değildir. Fakat hanım kızlara ve hanım annelere anlatmak ne kadar müşkil. Beyefendileri de yabana atmamak lâzım. Bir gelin hanımın,   evine  ısınmadan  yabancı  memleketlerde  ve otellerde kalmaları doğrusu şâyân-ı taaccübdür. Hele «Allah baba» demek ne büyük hatâ! Müslümanın ağzına hiç yakışmaz. Sonra ikinci mes'ele zina ve hırsızlık iki büyük günahtır,  günah-ı  kebairdirler.  Bu ikisinin zikri diğer günahları da içine alır ve bundan anlıyoruz ki günahlar, günah olarak kaldıkça kişiyi îmandan çıkarmaz. Günahlar haramdır.    Maazallah bunlara her ne zaman helâldir derse, işte o zaman îmandan çıkmış olur ki, ona artık cennet haram olur, kokusunu bile koklayamaz. Zira helâla haram, harama da helâl demek küfürdür, buna dikkat lâzımdır. Günahlar günah olarak irtikâb olunduğu müddetçe tevbesi me'muldür ye afvı me'muldür. İşte Cibril aley-hisselâmm bildirdiği bu hadis-i şerifteki zina ve sirkat mes'elesi herkesin gözünü korkutan bu hâl îman olunduğu müddetçe cehennem'de azabını çekse de nihayet yine rahmet-i ilâhiyye iktizası ve imanı sebebi ile cennete girecektir ve belki de îmanı ve diğer hayırlı işleri dolayısı ile büsbütün afv olunup doğruca cennete girmesi de muhtemeldir. Yani günahlar bir mü'minin ebediyyen cehennemde kalmasını iktiza etmez. Her ne kadar günahkâr ise de -inşâallah- bir tev-be edip salâh-ı hâl nasîb olur ve cehennemde ebedî kalmaz.

Fakat her hangi bir inkâr, gerek Kur'an'dan, gerek meşhur ve mütevatir sünnet-i seniyy el erden, gerek ahkâm-ı ilâhiyye'den, velevki birini inkâr hepsini inkâr sayılır ve maazallah dinden çıkar gider.

Hele nikâha; son derece dikkat lâzım. Hacca da

52

HADÎSLERLE NASİHATLAR

53

çok dikkat lâzım. Bize düşen de Allah Teâlâ'nın emir-1 lerine imtisaldir. Binaenaleyh sen kimseyi hor gör-j me, tahkir de etme, yarını iyi düşün, belki bu günün iyisi yarının en kötüsü ve bu günün en kötüsü de belki j yarının en iyisi olması ihtimalini de hatırdan çıkarma. Bütün günahlar îmanın yanında    bir zerre bile olamazlar. Fakat, bunu fırsat bilip günahlara da ce-.j saret etme, onlann birer zehir olduğunu da iyi bil. j Maazallah insanın îmanının elden gitmesine de se-j beb olabilirler. İşte o zaman felâket üstüne felâket. [

Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'i ve hâs- { saten bizleri de böyle felâketlere düşmekten, korusun. Âmin.

Bakınız  (Emali) denilen akâid kitabımız vardır, ki her ilim sahibinin onu okumuş olması gerekir. OnunJ şerhinin 162. nci sahifesinde şu beyt mevcuttur:

HASTALARA DUA ETMEK

 

Bu hadîs-i şerif sekiz râviden üç vasıta ile gelmektedir. Şöyle ki:

«Cibril (aleyhisselâm) geldi, yâ Muhammed sal-lâllahü aleyhi ve sellem hasta mısm veya hasta mı oldun?

— Evet dedim. Bunun üzerine:

Bu beyitte «ahr» kelimesi zina; katil malûm, ^iu-tizal» de gasb-ı emval'dir. Yâni zina ile, katillikle ve nâsm malını gasbeden eşkıya ve hırsızların küfür ve irtidadına hüküm caiz değildir. Yezid gibi, Haccâc-ı Zâlim gibi insanlara laneti tecviz etmemişler, hattâ şeytana bile lanetle meşgul olmaktansa zikir ve ibâdetle meşgul olmak daha evlâdır derler. Gazâlî'nin bu husustaki sözü de câlib-i dikkattir.

Şöyle: «Onlar o gün kılıçlarını kana boyadı iseler bu günkü insanın dillerini günahlara boyamağa ne hacet, sükût evlâdır» demiş. Vesselam.

 

buyurdular.»

Resûlüllah Efendimizi ziyaret edenlerden birisi ki Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) 'dır. Bu zat der ki: Sabahleyin ben Resûlüllah efendimizi ziyarete gitmiştim, baktım ki Resûlüllah efendimizde şiddetli bir sancı var. Üzülerek ayrıldım, akşam üstü tekrar ziyaretlerine gittiğimde kendilerini gayet afiyet üzere buldum. Buyurdular ki: «Cibril geldi bana (yukarıda yazılan) düâyı okudu. Ben de ifâkat buldum* şifa buldum».

İçlerinde Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Tirmizf-nin, İbn-i Mâce'nin, Ebû Said ve Abd b. Humeyd'den

54

HADİSLERLE NASİHATLAR

HASTALARA DUA ETMEK

55

İbn-i Hibban ile Hâkim'in ve Taberâni'nin Ubâde b. Sâmit'ten rivayet ettikleri bu hadîs-i şerifte bizlere işaret olarak bu Cibril duasını takdim buyurmaktadırlar. Şifalar hep sebeblerle hasıl- olmaktadır, asıl şâfi Allah Teâlâ'dır. Duada buna işaret olunarak Allah Teâlâ'nın ism-i şerifi hem başta, hem de düâmn sonunda tekrar edilmiştir ki bunda şuna işaret edilmektedir: Faide ancak Allah Teâlâ'dandır. Bu gün de yuttuğumuz bütün haplarda şifayı halk eden Allah Teâlâ'dır. Yoksa şifayı ilâçtan bilmek büyük bir hatâdır. Eğer ilâçlarda sıhhata şifâ olsa, o ilâcı yutan her hastanın iyi olması lâzım gelmez mi? Halbuki kimisi iyi olur, kimisi ölür gider. Bu hepimizin gözü önündeki hâdiselerdir. Onun için ilâcı kullanırken de şifâyı Allah'tan beklemelidir. Ve bu dualar çoktur, yeri geldikçe inşâallah yazarız.

Ü] UJ! o-

 jf

«Cibril geldi ve dedi ki: Muhakkak Allah Azze ve Celle sana bu kelimelerle düâ etmeni emreder (ki bu sayede) muhakkak sana üçten birini i'tâ eder:

¦   t   '

^j Jj Çilî ^ l^>j

duâsıdır.

Hz. Âişe Validemiz tarafından rivayet edilen bu

hadîs-i şerifte Cibril aleyhisselâm'ın Peygamber efendimize okumasını emir buyurdukları düâ aynı zamanda hepimize de okumamızı emirdir. Bu üç şey pek makbul dualardır: Afiyet herkes için matlub bir ni'-mettir, zira afiyet olmayınca hiç bir ni'metin kıymeti olmaz, her yaşta ve her işte afiyet lâzımdır, âfiyet-siz dünyanın da tadı olmaz, âhiretin de. Onun için acele afiyet isteyiniz, sonra bu dünyada ibtilâlar eksik olmaz. Bütün hastalıklardan afiyet verip muhafaza eylemesi için duâ şarttır. Hastalıklara doktorların ilâçları var ise de şifa Allah'tan olduğu için: Yâ Rab! Beni hastalıklardan muhafaza eyle ve bütün hayırlara da yardımcı eyle ki onlan da kolayca yapayım ve âhirette de hesapsız afv ü mağfiretine mazhar eyle. Belâlara da sabır ver ki ecrini, mükâfatını zayi etmeyeyim ve daha kıymetlisi ise dünyadan âhirete selâmetle göç etmek, iman-ı kâmil ile gitmek, rahat bir ölüm ve vasiyyetini de yaparak ve lâ ilahe illallah diyerek şehidler mertebesinde abdestli ve namazlı olarak gitmek nasib ü müyesser eyle, zor ölüm, acı ölümlerden muhafaza buyur. Âmin. Ne kadar kısa ve ne kadar güzel kıymetli bir dua, bunu ezberle, her gün oku, selâmete nail ol. Vesselam.

ALLAH İÇKİYİ İÇENE, HAZIRLAYANA LANET EDER

«Bana Çibrîl geldi ve dedi ki: Yâ Muhammed! Allah Teâlâ şaraba, şarabı sıkana ve şarabı sıktırana,

56

HADİSLERLE NASİHATLAR

içene, taşıyana ve taşıyana yardım edene, satana, satın alana, içene verene ve içki satılan ve dağıtılan yerlere (meyhane ve benzeri yerler gibi ma'nâsını taşımaktadır) lanet eyledi».

Bu hadîs-i şerif ve emsalleri içkinin haram olduğunu açıkça izah ederler, Helâla hiç bir zaman lanet olunmamıştır, lanetler hep küfür üzerine ve haramlara mütealliktir. Şu kadar var ki içkinin kendisi haram olmakla beraber o içkinin yapılışına her ne suretle olursa olsun yardımda bulunan -baksanıza içki taşıyan hammallar ve o içki şişelerini hammalm arkasına kaldınveren- da aynı lanete müstahik olmaktadır. Artık alıp-satan kendileri içmeseler bile yine aynı günah ve aynı lanete müstahıktır. Şarabın haramlığım bildiren âyet-i kerîme 7. nci cüzde Mâide sûresi 124. n-cü sahifede birinci âyettir. Âyet numarası 98'dir.

Dünya insanları içinde bulunan kimselerden belki bir kısmı içki lehinde bazı şeyler yazmışlardır. Bugün de gözümüzle görüyoruz ki insanların bir kısmı sigara mübtelâsı gibi mübtelâdır. Bunlara ayyaş denilmektedir ki artık bunlara ne söylense fayda etmez. Çünkü vücud bu gibi günah ve çirkin huylarla artık ülfet etmiş bulunmaktadır, ona peynir - ekmek gibi gelir, onsuz yapamaz, ya bir ibtilâya uğrayacak da, canına tak diyecek ve böylece bırakacak. Fakat, vücut ve kafa muvazenesini temin mümkin olamaz, içmese de sarhoş gibidir.

Cenâb-ı Hak meleklerini şehvetsiz yaratmıştır, onlar onun için hiç kabahat ve günah işlemezler. Hayvanlar ise sırf şehvetli olarak yaratılmıştır. însana gelince insan'da hem akıl, hem de şehvet vardır. în-san o insandır ki aklı şehvetine galib olursa ne mutlu ve eğer şehveti aklma galib gelirse ne yazık de-

î ç k î

57

mekten başka çaremiz yoktur. Bir insan hem müslü-manım desin, sonra müslümanlığın haram kıldığı, yasak ettiği bu günahlan daimî surette işlesin dursun. Bütün dünya bir araya gelse de içkiyi medh etseler ve işte falan ve falan da şöyle içerlerdi de şöyle şan-lan vardı ve çok da yaşamışlardı ve bütün doktorlar, kimyacılar ve bilginler içkiyi medh etseler bir müslü-man bunlann hiç birisine zerre kadar kulak asmaz.

Ben şu kadar biliyorum ki mademki Allah Teâlâ kitabında yasaktır, haramdır demiş ben artık başka bir söz dinlemem der. Fakat maal'esef îman zâfiyye-tine kapılıp iradesini ellerinden kaçıranlara tabiî sözümüz yoktur. Onun şehveti aklına galib gelmiş, akıl ma*'"K ve şehvetin esiri, artık ondan ne hayır beklenir?

Allah Teâlâ bütün beşeriyyeti ve bahusus müslü-man milleti bu içki âfetinden ve sair günahlardan korusun. Âmin. Bugünkü Hürriyet gazetesi Finlandiya'nın içkiyi ve sigarayı yasak ettiğini yazmış. Ne mutlu ibret alanlara.

ULEMAYA TABİ OLMAK

«Ulemaya tâbi olunuz. Çünkü onlar muhakkak dünyanın ışığı, kandilleri ve âhiretin de ışığı, kandilleridirler».

İlim, haddizatında kendisi bir ışıktır, bir nurdur, bir ziyadır. İlmin azlığı ve çokluğu nisbetinde ilim sahibinde bu ışıklar ve bu nurlar apaçık görülmektedir. Şu kadar var ki ilim iki kısımdır: Biri faideli ilim-

58

HADİSLERLE NASİHATLAR

ler; dînine, ma'rifet-i ilâhiyye'nin husulüne, gönlünün nurlânmasma ve bu nurun başka kimselere de faideli, onların da cehalet zulmetinden, dünya zulmetinden, âhiret felâketlerinden kurtulmasına vesile olur ve bu suretle de dünyada da, âhirette de mes'ud ve bahtiyardırlar. Onun için insanlara düşen vazifelerden birisi de bu gibi muhterem din âlimlerine uymak ve onların göstereceği ışıklı ve nurlu, doğru yoldan İslâm yolundan gitmektir. Bir insan ne kadar zengin olsa ve diğer dünya bilgilerine de sahip olsa dahi yine ona da Allah'ı tanıtacak, ma'rifet-i İlâhiyyeye eriştirecek, onu hak yolda, İslâm yolunda tutacak bir âlim, bir mürebbi, bir mürşid'e ihtiyacı muhakkaktır. Çünkü dünya ilimleri insanları hiçbir zaman ne dünya saadetine ve ne de âhiret saadet ve selâmetine eriştire^ memiş ve bil'akis kullan Allah'tan uzaklaştırdığı gibi, mahlûkatından ve en şerefli, kıymetli kâmil müslü-man ve âlimlerden de uzaklaştırmağa sebep olmuştur. Bu insanların bir de hemen hep kendilerinin müsbet ilim diye adlandırdığı ilimlere güvenip kibir ve azametlerinden, asıl müsbet ilim olan Kur'ân-ı Kerim ve ehâ-dîs-i Nebeviyye'ye ve fıkha ehemmiyet vermedikleri gibi, bu nurlu müslüman halkı ve âlimlerini hiçe sayarak onlarla istihza da ettikleri görülen hâdiselerdendir ki, bu terbiyesizlikleri onlara ceza olarak dünyada da yeter, âhirette h»

Buradaki «siraç» ve «misbah» kelimeleri ayn ayn kelimelerdir fakat ikisinin de ma'nâsı birdir. Kandil: ziy , -eren, ışık veren, nûr veren bir vasıtadır. Lâkin çok na'nâlıdır. Meselâ: Güneş ve ay daha ziyalı oldukları halde onlardan bahs olunmamış, kandil ma'-nâsını taşıyan siraç ve misbah denilmiş. Zira güneş geceleri bulunmaz. Halbuki ilim geceleri de aydınlatan bir nurdur. Ay da gündüzleri görünmez. İlim

ULEMAYA TÂBİ OLMAK

59

ise hem gece hem gündüz insanlara ışık tutar, ışığı lüaimîdir, güneş ve ayın cahili irşadda hiç faydalan yoktur, halbuki ilmin nuru kâfirin küfrünü, cahilin cehlini giderir.

Dersen ki: «Bak, bu kadar kâfir ve bu kadar da cahil var, ne dersin?» Cevaben denir ki: İlme yanaşmayan bedbahtlara elbette ilmin faydası olmaz. Güneşsiz yerlerde yaşayan, yer altında yaşayanlara güneşin faidesi olmadığı gibi ilme yanaşmayanlara. da ilmin faydası olmaz. Kandiller yağ koymak için bir kaba, bir fitile, bir şişeye, bir de- kibrite nasıl muhtaç ise, ilmin de muhafazası için evvelâ Cenâb-ı Hakk'ın tevfîkımn erişmesi, ilim sahibinin hidâyete nail olması ve bir de ihlâs sahibi; ilmiyle dünyayı değil, belki âhireti de Allah'a bırakıp yalnız ve yalnız Allah Teâlâ'nın nzasmı kasdetmesi, bir de tükenmez bir sabra sahip olup nefsini şehevatından men'eder olabilmesi ve bir de Allah Teâlâ'nın bu lûtfuna şükr edebilmesi gerektir ki ilminden, fazlından her zaman ve herkes istifade edebilsin. İşte bugün ilim sahiplerinden istifade edemediğimizin yegâne sebebi yukarıdaki zik-rolunan lütuflardan uzak olmalarıdır. Ekseriyetle şehvetlerine mağlûb, sabırlan az, şükürleri az bir de asıl olan ihlâstan mahrumiyetleridir. Ay ve güneş her zaman olmaz. Kış günlerinde bahusus hava ekseriy-yetle bulutludur. Halbuki ilme ise hiç mâni olunamaz, o yedi kat gökleri de aşar geçer, ay, güneş göktedir, yeryüzüne zînettir ve fâidelidirler. Fakat ilim yerdedir. Göklerdeki sema ehlinin ve yerdeki mahlûkatın zinetidir yâni yerin de göğün de zîneti ilimdir. İlimle Hâlik'm mevcudiyyeti anlaşılır. İlimle O'na ibâdet edilir. Yıldızlar, bu felek âlemindendir; ilim ise Hak hazinesindendir. Yıldızlar gökyüzünün alâmetleri, ilim ise Hakk'ın kerametidir. Yıldız mahlûka bakar,

60

HADİSLERLE  NASİHATLAK

halbuki ilim Allah Teâlâ'nm yeryüzündeki nazargâ-hıdır. Yıldızların fâidesi dünyadadır, ilmin fâidesi ise hem dünyada, hem âhirettedir. Ay ve güneşi bulutlar kapar. Halbuki ilmi hiçbir şey kapayamaz. İnsanlar dünyada ilme ve ulemaya muhtaç oldukları gibi âhi-rette de muhtaçtırlar. Şefaatları da muhakkaktır... Ulemaya âhirette hususî nurdan elbiseler giydirilecek ve bütün vücutları nur kesilecektir. Bunda ilme son derece rağbete teşvik ile beraber, cühela ile oturmaktan kaçınmaya terhib (çok korkutulma) vardır ve bu da ilim ehlinin şerefine delâlet etmekle beraber, ni'metlerin en büyüğü ilm-i âhirettir (ameliyle beraber). Her kime ki ilim verilmiştir, ona bütün hayırlar verilmiş demektir. Yalnız ameli olmazsa bütün emekler hebâen mensuradır. «Bu hadise mevzudur» diyenler olmuşsa da hakikat meydandadır. Vesselam.

 * 12} -

«Allah Celle ve Alâ'dan hakkıyla korkan ancak ulemadır» âyet-i kerîmesi ulemanın şerefine yetmez, mi dersiniz.

İmam Şafiî'nin şu beyti ne güzeldir:

 »SÇj

 *İüJI iüli

«îlim öğren. Çünkü ilim, sahibi için süstür, fazilettir ve bütün iyiliklere adrestir. Her gün ilmî çalışmalarını artır ve faydalar denizlerinde yüz. Fıkıh öğ-

ULEMAYA TAŞİ OLMAK

61

ren. Zira fıkıh birr ü takvaya ileten en büyük yedici-dir».

Şamlı Ahmed Muhammed Kahveci er-Rifaî isminde bir zât-ı muhterem: «Risaletü'1-Hak Min Hedyi Sey-yidi'1-Halk» sallâllahü aleyhi ve sellem adlı eserinde 1000 kadar hadîs-i şerif zikreder ki ekserisi Buhârî ve Müslim'den alınmış hadîslerdir. Bu risalenin 98. n-ci sahifesinden 126. ncı sahifesine kadar ilme tahsis olunmuş. Bu fakir de onlardan bazı hadîslerin meallerini .numaralarıyla birlikte siz kardeşlerime arz etmeğe çalışacağım. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun. Âmin.

Sûre-i Fâtır: 28, Tâhâ: 115, Zümer: 9, Mücâdile-. 11 âyetleri de ilmin ve âlimlerin faziletini belirtmektedir.

«Allah Teâlâ hayır murad ettiği kimseyi dinde fakîh kılar».

Fıkh kelimesi lügat ma'nâsında «el-fehm»dir, anlamak ve idrâk etmek. Örf en:    «Ahkâm-ı    şer'iyye-i ameliyyeyi, edille ve tafsilatıyla bilmektir» demişler.

Cenâb-ı Peygamber, Abdullah'ın oğlu İkrime'yi kucaklamışlar ve: «Yâ Allah! Buna kitabı öğret», diğer rivayette: «Hükmünü öğret ve dinde fakih kıl» diye duâ buyurmuşlar.

Buhârî ile Müslim'de ise: «Yâ Allah! Onu dinde fakîh kıl ve te'vîli öğret» buyurmuşlar.

«Hased yâni gibta iki kişi için caizdir: Birisi bir zengindir ki malını Hak yolunda harcar. Biri de bir kişidir ki Allah ona hikmet vermiştir, o da o hikmet mudbiyle amel eder ve onu bilmeyenlere öğretir».

62

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Kıyamet alâmetlerindendir. İlmin kaldırılması, cehlin de zuhuru yâni yayılması...» ilâ âhir.

«İlim kabzolunur. Yâni ulemanın mevti ile yeri boş kalır, cehl ve fitne zuhur eder, kati çoğalır».

«Allah Teâlâ ilmi kullarından çekmekle almaz, lâkin ulemanın kabzı ile ilim alınır, hattâ âlim kalmayınca insanlar cahilleri reis seçerler, onlardan sorarlar, onlar da bilmeyerek fetva verirler, hem kendilerini, hem de halkı dalâlete düşürürler».

Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) 'dan: «Her kim bir mü'minin dünya gam ve gussasını giderirse Allah Teâlâ da onun kıyamet günündeki gam ve gussasını giderir. Her kim bir darlıkta olan kimseye kolaylık gösterirse Allah Teâlâ da ona dünya ve âhirette kolaylıklar halk eder, her kim bir müslümamn aybmı örterse Allah da onun dünya ve âhiret ayıplarını örter, Allah kulunun yardımcısıdır, kul kardeşinin yardımcısı olduğu müddetçe. Her kim ilim taleb olunan yola sülük ederse, Allah ona cennet yolunu kolay eder. Herhangi bir kavim Allah evlerinden birinde toplanır da, Allah'ın kitabını aralarından tedris ederlerse mutlaka onların üzerine sekînet nazil olur ve rahmet-i ilâhî onları gaşyeder ve melekler de onları tavaf edip zînetlendirir ve Allah da onları indinde olan (melekler)'e anar. Her kimin ki ameli bâtıl olursa onun nesebi ona fâide vermez (yâni kötü amellerinde ifrat ederse onun nesebinin şerefi ona fâide vermez)».

(Ebü'd-Derdâ (r.a.)'dan) : «Her kim ilim taleb olunan bir yola sâlik olursa Allah onu cennet yoluna sevkeder ve muhakkak melekler, o tâlib-i ilmin, ilmi tercihinden nâşi kanatlarını yayarlar ve muhakkak âlim için yerlerde ve göklerde olan mah-

ULEMAYA TÂBİ OLMAK                           

lûklar, su içinde olan balıklar istiğfar ederler ve muhakkak âlimin âbid üzerine fazileti ayın diğer yıldızlara olan fazileti gibidir ve yine muhakkak âlimler nebilerin varisleridirler ve muhakkak nebiler, dinar ve dirhem miras bırakmamışlardır ve ancak onların bıraktıkları ilimdir. Her kim o ilmi alırsa büyük ve tam nasibini almış olur».

(Hazret-i Osman (r.a.)'den) : «Kıyamet gününde üç kişi şefaat eder: Enbiya, sonra ulemâ, sonra da şehidi er».

(İbn-i Mâce bisenedin hasenin) : Resûlullah sal-lâllahü aleyhi ve sellem, fâidesiz ilimden, kabul olmayan duadan, haşyetsiz (korkusuz) kalbden ve doymayan nefisten (Allah'a) sığınırlardı ve yine bu dörtten de sana sığınıyorum» buyurmuşlar.

Yâni fâidesi olmayan, yâni bilgisi ile amel etmeyen veya fâidesiz ilimlerden sana sığınırım diye ilmin fâideli, kitabullah'a ve sünen-i seniyyeye uygun olanı matlubdur. Lüzumsuz ve fâidesiz ilimden siz de Allah'a sığının demektir.

«İlimde muhkem, halim, fakîh ve ulemâ olunuz».

(Ebû Hüreyre (r.a.)'den), (Buhârî Abdullah b. Abbâs'tan) : «Âdemoğlu ölünce bütün ameli kesilir, ancak üç şey müstesna Sadaka-i cariyesi, kendi sinden fâidelenilen ilim veya kendinden sonra (yâni ölümünden sonra) kendisine duâ eden bir evlâd».

Osman bin Affân (r.a.)'den: (Müslim, Buhârî, Ebu Dâvud, Tirmizî, Neseî) : «Muhakkak sizin en efdaliniz Kur'ân-ı kerîm'i öğrenip sonra da öğre-teninizdir.»

(Enes (r.a.)'den) (Buhârî): «İlmi taleb her müs-lüman üzerine farzdır».

€4

HADİSLERLE NASİHATLAR

Daha çok hadis-i şerifler zikredilmişse de bu kadarı herhalde insan olana fazlasıyla kâfidir. Hemen Cenâb-ı Hak ilmi tahsile tevfik versin ve ilmi ile de amel nasîb eylesin. Âmin.

YETİME MERHAMET ETMEK

«Kalbinin yumuşaklığını ve hacetlerine erişmeyi seviyorsan yetime merhamet eyle, başını sıvazla ve yediğin yemekten yedir ki kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin».

Bu hadîsi nakleden Ebü'd-Derdâ Hazretleri der ki: Bir gün Resûlüllah'ın huzuruna bir adam geldi ve kalbinin katlığından ve kasvetinden bahsetti de Re-sûlullah efendimiz o zâta, yetime merhameti ve başını sıvazlamağı ve yediği yemekten yedirmeyi tavsiye etmişlerdi.

Rahmetli hocamız da, kız çocuklarının başlarını sıvazlarken arkaya doğru sıvazlayın ki anası bu kadar başını tarayamaz buyurmuşlardı.

İnsanlar umumiyetle başlan sıkılınca birer çare aramak mecburiyetinde kalırlar. Bunların bir kısmının maddî ilâçlarla tedavisi mümkünse de, bir kısmının maddî ilâçlarla tedavisi mümkün olamamaktadır ve yegâne çare olarak sırf ma'neviyata sarılmakla kurtulması mümkin olabilmektedir. Bu kasvet-i kalb ise ilâçlarla tedavisi mümkün olamayan bir dert-

YETÎME MERHAMET ETMEK

65

tir ki Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'-in bu hastaya maddî ilâç yerine, yetime merhameti ve başını meshetmeyi ve bir de yediği yemekten yedirmeyi tavsiyeleri ne kadar güzel ve yerindedir. Çünkü bu garip yetimlerin sevinmesi, ind-i ilâhî'deki mak-buliyyeti neticesinde o hastanın kalbine yumuşaklık vereceği gibi diğer hacetlerinin de görülmesine başlıca sebebtir. Onun için yukarda geçen fukara ve miskinlere yardımların faidesi zikr olunmuştu. İşte bunlar da hem maddi, hem de manevi ilâçlardır ki şaşmaz. Sen de başm sıkılınca, işin bozulunca hemen fakirleri, miskinleri ve yetimleri bul ve onları hemen sevindirmenin çaresine bak, selâmete eriş vesselam.

ÇOK DUA ETMEK

 

«Ey insanlar! Duada mübalâğa ile çok dua etmeyi seviyorsanız:

deyiniz.»

İnsanlara duada mübalâğa ve çok yalvarmalarını tavsiye etmeleri ne kadar hoş.

İnsanların düâya ihtiyacı Allah'a olan ihtiyacı gibidir. Çünkü düâ zaten doğrudan doğruya Allah'adır. Düâ eden bilir ki, «ben bu hacetlerimi Allah'a arz edi-

Hadislerle Nasihatlar — F.: 5

66

HADİSLERLE NASİHATLAR

67

yorum ve şifasını ve kabulünü de Allah'tan istiyorum». Cenâb-ı Hakk'm kullarına verdiği ni'metlerin hesabı ve sayısı yoktur, bunların şükrünü îfa edebilmek pek de kolay bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk'ın lûtfu, ihsanı, ikramı olmazsa, insan âcizdir, bir şeyler yapamaz. Onun için Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sel-lem hazretleri, evvelâ Allah Teâlâ'dan yardım istememizi öğretmişlerdir. Gerek şükür, gerek zikir ve gerekse güzel ibadetlere muvaffakiyet hep Allah Teâlâ'nın tevfikına vabestedir, tevfik-ı ilâhî olmadan hiç bir şey olamaz.

«Ucub denilen, kişinin kendini beğenmesi de tev-fika mâni bir hicaptır.

Değirmene su gelmeyince değirmen nasıl dönmezse tevfikat-ı ilâhiyyeye mazhâr olamayan da hiç bir iş beceremez. Onun için Günah kitabında yazılı büyük ve küçük günahlardan kaçınmak ve korunmak hepimize başlıca borçtur. Bununla beraber düâ kitaplarında yazılı duaları okumaktan geri kalmamalıdır.

Aliyyü'1-Kâri hazretlerinin yazdığı «Hizb-i a'zam» pek güzeldir.Delâil-i Hayrat da güzeldir. Duaların mutlaka büyüklere dayanması şarttır. Herkesin kendiliğinden söylediği dualar o kadar makbul değildir. En güzeli Kur'ân-ı Kerim'deki dualar, sonra, peygamberimizin hadislerindeki dualardan şaşma vesselam.

FAKİRLERE İKRAM ETMEK

 üt

«Fakirler indinde ni'metler elde ediniz. Çünkü kıyamet gününde onlara devletler vardır».

Fakirler, dünyada zayıf ve hor görülen zavallılardır. Siz bunların fakirliğine ve horluğuna bakmayın da bunlara ikramda ve ihsanda bulunun. Çünkü yarın âhiret gününde, büyük bir inkılâb gününde bunlar fakirlikten ve horluktan kurtulup umulmadık bir rahatlığa, bir genişliğe erişeceklerdir. İşte o gün onlara verilen salâhiyyet ile kendilerine ikram ve ihsanda bulunanlara da şefaat edebilme imkânı bahşolu-nacağmdan sizler de o gün bunlardan istifade edersiniz.

Yirmi dokuzuncu hadîs-i şerifte bunlar hakkında oldukça malûmat vardır ve daha buna benzer hadîs-i şeriflerde de zikrolunacaktır.

Buradaki «Eyâdi» kelimesi «yed»'in cem'i olup ni'-nıet ma'nâsınadır. Râmuz tercemesi olarak yazılan kitapta bir sehv olsa gerektir ki «evlerinizi fakirler yanında onlara ikram olunan evler yapınız» diye ter-ceme edilmiş. Halbuki onlara ikram her yerde yapılabilir ve onlar da her yerde bulunur. Fakirler mahallesinde ikamet ise tevazu bakımından efdaldir ve onlara ikram cihetinden kolaylıktır. Hele bu devirde fakir bulmak bir mes 'eledir. Onun için zengin mahallelerinde kurban etlerini verecek kimse bulamadıklarını söylerler, «eğer et toplayan cemiyetler ol-

68

HADİSLERLE NASİHATLAR

ŞİRK VE  GÎZLİ  ŞEHVET

69

masa işimiz haraptır» derler. Cenâb-ı Hak cümlemizin muini olsun. Verdiği sayısız ni'metlerden zenginlik de ayrıca bir ni'mettir. Bundan evvelki hadis-i şerifte ni'metlere şükrü tavsiye ederken o şükrün fakirleri gözetmek olduğunu unutmamalı. İşte bugün kopan kıyametler hep bu şükürsüzlüğün cezasıdır. Bütün dinlerde Hakk'm ni'metlerine şükür tavsiye edilmekle beraber İslâm'ın anladığı şükür hiç bir yerde yoktur. Cenâb-ı Hak cümlemizi şâkirin zümresinden eylesin. Âmin.

ŞİRK VE GİZLİ ŞEHVETTEN KORUNMAK

 5 V.

 J

«Ümmetim üzerine şirk ve gizli şehvetten korkarım. Dediler ki: Ya Resûlâllah, ümmetin senden sonra şirk eder mi? Buyurdular ki: Evet. Ama onlar güneşe, aya, taşa ve puta tapmazlar, lâkin amelleriyle nâsa mürailik yaparlar. Gizli şehvet ise, onlardan birisi oruçlu olarak sabanlar da, sonra, ona arzularından bir arzu arz olunur da orucunu terk eder.»

Bu iki hadîste zikr olunan şirk ve şehvet insanların elinden âdeta insanlığı soyup alır da, insandan

başka her şey'e benzer. Bir gün Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem ağlıyordu. Şeddad yâni râvi diyor ki, ben sordum: Niçin ağlıyorsunuz yâ Resûlâllah? O zaman o da bu hadis-i şerifi buyurdu.

Muaz b. Cebel'in de riyanın şirk olduğuna dair Şam'daki rivayeti meşhurdur ki bu hadîsi naklederken o da çok ağlamış ve hadîsi pek güçlükle söyleyebilmiştir.

Riya: Ma'lûmdur ki âhiret amellerinden birini veya bir kaçını gösteriş olarak yapmaktır. Gayesi Hakkın emrine uymak değil, insanları aldatmaktır. Kendisini iyi insan olarak tanıtmağa çalışmaktadır. Hakikatte ise ihlâstan âri çıplak ve kabul olunmayan bir ameldir. İnsanlar ne kadar beğenir, medh ederse etsin, Allah Celle ve Alâ'nm makbulü değildir. Yani güneşe, aya, taşa, puta tapmazlar ama, bu riyakârlıkları yetip artar vesselam. Allah Teâlâ muhafaza buyursun. Âmin.

Gizli şehvete gelince: O da akşamdan oruca niy-yet edip sabaha çıkar, lâkin canın istediği şehvetlerden birisi kendisine arz olununca dayanamaz, hemen orucu bozar,' bu ise zaruretsiz haramdır. Çünkü Allah Teâlâ amellerinizi ibtal etmeyin buyurmaktadır. Yalnız (nafile oruç tutan) bir oruçlu insan öğleden evvel bir dosta uğrar ve o da yemeğe gelmesini teklif ederse ve yemediği takdirde darılacağmı anlarsa; bu da bir müslüman kardeşinin hatırını kırmama bakımından ma'zeret sayılmıştır, ertesi gün tutmak şartıyla. Hattâ «Nûrul-îzah» denilen fıkıh kitabında buna cevaz vardır fazlasıyla.

I

\

70

HADÎSLERLE NASİHATLAR

(

«Ümmetim üzerine iki şeyden korkarım: Ni'met-lerle dolu ma'mûr köylere giderler de şehvetlerine uyup namazları terk ederler. Kur'ân'ı ise münafıklar ehl-i ilimle mücadele için öğrenirler».

Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri ümmetinin başına gelecek bir çok felâketleri ara ara haber vermekten geri kalmamışlardır ve bu hadîs-i şerifte iki şeyden korktuklarını ümmetine duyurmuşlardır: Onlardan birisi insanların zevk ve sa-fâlarına uygun olan gayet güzel soğuk su başları, ağaçlık, meyvelik yerler, yeşillik manzaralar. Hep insanların tabiatına uygun manzaralar. Şehvetlerine düşkün kimseleri cezbeder, çeker. Nefislere hoş gelen bu güzel manzaralı yerlere giden ve bizce de yazlık tâbir olunan ekseriyyetle deniz kıyılarına biriken insanlar bahusus şimdi kadın-erkek karmakarışık bir çorba hâlinde. Artık namaz, niyaz, ibadet-tâat kimin aklına gelir. İçlerinde bazı namaz kılanlar olsa dahi tuzsuz yemek gibi tadı da olmaz ve bilâhare oradaki zulmetler ve günahlar onları istilâ eder ve bir müddet sonra bakarsınız ki o sofiler namazı bırakmış, üstelik müslümanlara karşı bir cebhe almış duruma düşerler. Artık okumaya heves de kalmaz. İşte bu fırsattan istifade ile münafıklar kendi gayelerine erişebilmek ve ulema ile mücadele edip haklı çıkabilmek için hemen Kur'an okumaya ve öğrenmeye başlarlar. Şimdi de istikbali temin gayesi ile okur, fakat imamlığı da hor görür, maaş nerede yüksek, gözü hemen

GIYBET

71

orada. Sonra beş vakit imamlık yapmak da işine gelmez. Allah Celle ve Alâ muinimiz olsun. Âmin.

GIYBET

 «cJ j\S \\ JÜ

 J 'j\£

«Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz? Kardeşinin hoşlanmadığı, kerih gördüğü şey'i söylemenciir. Dediler ki: «Söylediğimiz hâl onda varsa? Buyurdu ki: O söyledikleriniz doğru ise, onun hâli ise işte o zaman gıybet etmiş olursunuz. Ve eğer o söyledikleriniz onda yoksa o zaman da iftira etmiş olursunuz».

Gıybet, ahlâk-ı mezmumelerdendir, cem'iyyetleri birbirine düşüren en kötü bir silâhtır. Silâh ve bıçak yaraları iyi olur, onlar yine dost olur ve geçmişi unuturlar. Fakat söz yaraları kat'iyyen iyi olmaz ve unutulmaz. Onun için ey muhterem kardeş bu iki fena huydan son derece sakın, kimsenin aleyhinde konuşma, daima yapıcı ol, sakın yıkıcı olma. Gıybet bütün ibadetlerin sevabını götüren korkunç bir ateştir. Bir taraftan yapar, diğer taraftan yıkarsan o adama deli demekten başka çaremiz kalmaz. Gıybet ekseriya kendini beğenmek ve bir de bazı gizli maksatlar için kardeşi olan müslümanı yıkmağa çalışmaktır. Halbuki bize düşen en güzel huy, gördüğümüz ve hattâ iyi bildiğimiz çirkin huylan, işleri, ayıpları hep örtmek ve o kardeşimizi müdafaa etmek ve onun iyiliklerini de sayarak onu kurtarmaktır. Bakınız bir kardeşimiz

72

HADÎSLERLE NASİHATLAR

bir yatağa düşse veya denizde boğulacak olsa veya yangında kalsa veya yıkılan ev altında kalsa velev ki o sarhoş da olsa ne yaparsınız, elinizi vicdanınıza koyunuz da doğru söyleyiniz, ölsün diye mi bırakırsınız, yoksa bîçâreyi kurtaralım mı dersiniz? Allah cümlemize selâmetler versin. Bu hususta «Tasavvufî Ahlâk» kitabında oldukça geniş malûmat vardır. Tavsiye ederim, mutlaka okuyunuz ve dostlarınıza anlatınız.

TAKVA CENNETE, DİLİNE VE BELİNE SAHİP OLMAMAK DA CEHENNEME GÖTÜRÜR

«İli

 ^.uı j>jü

 û

«İnsanları cennete en çok idhal eden şey'in ne olduğunu biliyor musunuz? Takva ve güzel ahlâktır. Ve yine insanları en çok ateşe yâni cehenneme idhal eden şey de iki boşluktur: Ağızla ferçtir».

Cenâb-ı Peygamber ümmetine merhameten lûtf ettikleri bu hadîs-i şerifde ne kadar kısa ve ne kadar veciz bir şekilde selâmet yolunu, cennet yolunu göstermiş ve bunun yanında, yine zıddı olan felâket yolunu, cehennem yolunu da göstermiş. Bizim için bulunmaz bir ni'mettir.

Saadet ve selâmet yollarından birisi takva olarak gösterilmektedir. Her hayrın başı da. takvadır.

TAKVA CENNETE GÖTÜRÜR

73

Takvâsız yapılan hiçbir işten hayır gelmez. Takva bütün hayırlara sebeb olduğu gibi âyet-i kerîme mucibince, ittika sahiplerini, yâni müttakîleri Cenâb-ı Hak her sıkıntıdan kurtarır ve bir de ummadığı yerlerden kendilerine hayırlı ve bol rızıklar ihsan eder olduğunda kimsenin de zerre kadar şübhesi yoktur.

Takvanın birinci mertebesi, kendini küfürden, ikincisi büyük günahlardan -zina, katil, sirkat gibi-üçüncüsü de küçük günahlardan ve Hakk'ın hoşlanmadığı her şeyden kendisini korumağa çalışmaktır. «Tasavvufî Ahlâk»'ta bu hususta çok geniş malûmat vardır.

İkincisi: Cennete girmemize sebep ikinci şey de ahlâk-ı hasenedir. Bu da Peygamber efendimize kav-len, filen ve amelen uymağa derler. Bu da Resûlül-lah'm ahvâlini öğrenmeye vabestedir.

Cehenneme atılmağa sebep olan iki şeyden birisi ağızdır ki, oradan haram lokma ağıza koymamak ve lüzumsuz boş söz veya çirkin günaha müteallik bir söz sarf etmemektir.

İkincisi ise iffettir. Namusunu muhafaza etmek, günah ve haram olan şeylerden sakınmakla mümkündür. Yoksa hem dünya felâketi, hem de âhiret felâketi, cennet yerine cehennem.

Cenâb-ı Hak cümlemizi takva ve hüsn-i ahlâk ile zînetlendirip, cehenneme girmeğe müstahik olacak her günahtan muhafaza buyursun. Âmin.

İYİLÎK YAPMAK

75

KÖTÜLÜĞÜN ARKASINDAN İYİLİK  YAPMAK

i   > <  i.   _   ;-    t ıj    -   ;      »I'-

i

.¦>¦*-

«Nerede olursan ol Allah'tan kork, bir seyyie işleyince derhal onu mahvedecek bir hasene işle ve ahlâk-ı hasene ile nâsa karış (ve onlara bilmediklerini öğret)».

Ebû Zer radıyallahü anh Mekke-i Mükerreme'de müslüman olduktan sonra Cenâb-ı Peygamber onu memleketine ve kavminin yanma göndermek istedi ki oradaki insanlara da fâideli olsun ve onlara da, îmanı aşılasın. Fakat Ebu Zer'in Mekke'de Resûlül-lah'ın huzurunda kalmayı arzu etmesini görünce ona bu hadîs-i şerifi buyurdular. Yâni ey Ebâ Zer! Sen burada kalmak istiyorsan o zaman nerede olursan ol Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinden dâima korku üzerine ol. Çünkü Cenâb-ı Hak kulunun her harekâtını hem görür, hem de bilir, hem de ne söylerse işitir; görür, bilir ve işitir, ondan kaçmak mümkin değildir. Onun için daima müteyakkız bulunup Allah Teâlâ'nın hoşnut ve razı olamayacağı hiçbir yerde ve hiçbir işte bulunmamak gerektir. Onun için dâima Hakk'a yalvarıp yardım istemek mecburiyetindeyiz. Şayet beşeriyyet iktizası bir hatâ ve bir günah, bir seyyie bizden sâdır oldu ise derhal bir iyilik yapıp o işlenen hatâyı, günahı, seyyieyi sildirmek, mahvetmek gerekir. Çünkü Kur'ân-ı kerim'de:

«Muhakkak güzellikler kötülükleri (günahları) giderir» (Hûd: 14) buyurulmaktadır. Haseneler, iyilikler, istiğfarlar, zikirler, teşbihler, namaz, oruç, hac, sadaka, yumuşaklık, hilm; şefkat, hüsn-i zan, herkes ile güzel geçinebilmek ve onlara kendisini sevdirebil-mek, bunların hepsi hasenedir. Ve buna benzer bütün hayırlar da seyyiatlan mahveden ¦ birer sebeptir ve daha sonra Sûre-i Fürkan'm 70. nci âyetinde: (Günahlarına tevbe edenlerin ve amel-i ; sâlih işleyenlerin seyyiatları, günahları, hasenata tebdil olunacağı) bildirilmektedir. Hak Sübhânehu ve Teâlâ, cümlemizin muini olsun da, Allah Teâlâ'dan daima korku üzerinde bulunan, iyi ahlâklı kullarından eylesin. Âmin.

ALLAH KORKUSU VE EMİRLERİNE İTAAT

«Her nerede olursan ol, Allah'tan korku üzere ol, namazı ikame eyle, zekâtı ver, Beyti ziyaret eyle, hac ile umre yap, valideynine ikram, ihsanda bulun, akrabanı sıla eyle, misafirine yemek yedir, emri ma'ruf, nehy-i anilmüııker eyle. her yerde, her zaman ve mekânda Hak ile ol».

76

HADİSLERLE NASİHATLAR

Allah Teâlâ'dan korkmak her müslümanm hemen ilk vazifesidir. Bu korku olmazsa insan oğlunun önüne geçmek mümkin olamaz. Çünkü bu korku sayesinde insan, günahlardan uzak kalır ve bu korkudan da kulda sevgi doğar. Bir taraftan sevgi bir taraftan korku insanı olgunlaştırır. Sevgi sayesinde ibadetlere heves artar, Hak rızâsı aranır ve Hakk'ın sevgili bahtiyar kullarının arasına girmek nasib olur ve bu sayede mümtaz bir kul olur, dünyası da mes'ud âhi-reti de.

Allah korkusu da dünyadaki fitnelerden, günahlardan insanı korur. Böylelikle Hakk'm ve insanların sevdiği bir kul olur ve insanlar da bu kişilerden müs-tefîd olurlar. Sevgi ve korkunun bir muvazene içerisinde bulunması da şarttır. Zira sevginin ifratı aşkı doğurur. Korkunun ifratı da felâketler doğurur. Ce-nâb-ı Hak, kitabını bize inzal ederken evvelâ «Bismil-lâhirrahmânirrahıym» ile başlamıştır ve arkasından Fatiha sûresine Allah'a hamdden sonra «Errahmâ-nirrahıym» buyurmuştur. îşte bu iki Rahman ve Ra-hıym ism-i şerifleri Cenâb-ı Hakk'm kullarına karşı ne kadar merhametli, şefkatli olduğunu pek açık bir surette göstermektedir ki güya Çenâb-ı Hak: Benden o kadar korkmayın. Çünkü ben hem Rahmân'ım hem de Rahıym'im ve beni çok, hem de pek çok seviniz. Çünkü şu gördüğünüz varlıkları ve bu varlıklar içinde sizin için, muhtaç olduğunuz her şey'i: Suyu, havayı, güneşi, ayı, yıldızları hep size hizmet etsinler diye yarattım. Sonra hilkatiniz o kadar büyüktür ki bu gördüğünüz uçsuz - bucaksız âlem sizin hilkatiniz yanında hiç kalır. Siz ufacık bir âlemsiniz, fakat o büyük âlemin sizin içinize durulmuş, bükülmüş olarak konduğunu da unutmayınız. Ay sizde, güneş de. Hem en iyisi sizde. Sizde olan esrarın, bu gördüğünüz ko-

ALLAH KORKUSU

77

caman âlemde zerresi bile yoktur. Onlar cemâdat nevinden sizlerin fâidesi ve sizlere hizmet için yaratılmıştır. Siz bu kadar büyüklüğünüzle size bu ni'metleri bedava veren mülk sahibi Hazret-i Allah'ı tanımaz ve Onun emirlerini ve yasaklarını dinlemezseniz o zaman sizlerdeki esrarlar da kapalı kalır ve o zaman size tevdi olunan emanet-i ilâhiyyeye, ihanet suçu ile cezalanırsınız. Göklerde uçmak, denizlerde ve deniz diplerinde kocaman gemilerle yüzmek hüner değildir, onları en âdi mahlûklar da yapmaktadırlar. Asıl hüner, bu mülkün sahibini tanıyıp O'na teslim olmak ve o içimizdeki gizli esrarı çözüp Hakk'm rızasını kazanmak ve onun sevdiği' ve razı olduğu bir kul olabilmektir. Bütün dünya, içindekilerle beraber hepsi bizim olsa nihayet elde kalmayan bir servetten ne fâide!. Onun için aziz ve muhterem kardeşim Haktan kork ve hem onu sev. Çünkü hayatın onun elindedir. Bak sana neler vermiş, o gözün, o kulağın, o ağız ve burnun, hele o yüzün, bir de içindeki aklın, hele o kalb ile ciğerlerin, yanda böbreklerin, sinir sistemleri, et, kemikler o tenasüb-i âzâ ve tenasüb-i endam insanı hayretten hayrete sevk etmeKte. En mütekâmil doktorlar bile bu hilkatin esrarlarını çözememişlerdir. Ufacık bir arıza insana koca bir dünyayı zindan etmiyor mu? Öyle ise Hakk'a yapış, emrinden dışarı çıkma. Şeytanların yoluna değil, peygamberlerin yoluna dön vesselam.

İkincisi: «Ekımissalât» dır. Yani namazı ikame eyle, doğru ve dürüst kü ve devamlı kıl. Namaz dînin direğidir. Direksiz ev olmadığı gibi namazsız da müs-lümanlık olmaz. Sonra namaz, İslâmm nurudur, nursuz müslümanlık olmaz. Sonra namaz vücuttaki baş gibidir. Başsız vücut olmadığı gibi namazsız da müslümanlık olmaz,  namaz   İslâmın   ruhudur.   Ruhsuz

78

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH KORKUSU

79

müslümanlık ve hayat olmadığı gibi namazsız da müs-< lümanlık olmaz. Namaz müslümamn canı gibidir can-1 sız insan da ölüdür. Namazsız müslüman da ölü gi-; bidir. Namaz gözlerin nuru, vücudun sıhhatidir, Na-j mazsız müslüman kör gibidir. Namazsız insanın sıhhati da dürüst değildir. Namaz vücuda sıhhat bahş: eder. Namaz gözlere nur verir, kulaklar da sağır olmaz. Namaz îmanı kuvvetlendirir, ahlâkı tasfiye eder. Namaz baş ağrılarını da giderir. Namaz bel ağrılarını giderir, vücuttaki bozuk kemikleri de düzeltir. Namaz, aklı, zekâyı da besler. Namaz erkekliği de muhafaza eder, çabuk göçmez (çökmez), yüzünün de nuru artar ve yüzü de buruşmaz. Namaz dünyada necat ve selâmettir. Namaz, kişinin îman ile göçmesine sebebtir. Namaz kabirde nurdur. Namaz kabir azabından da necattır. Namaz sorgu meleklerine de cevaptır. Namaz kıyamette, hesapta, mizanda en ağırdır, sahibini kurtarır. Namaz aynı zamanda şefaatçidir. Namazı sakın bırakma ve namazı dürüst ve doğru kılabilmek için iyi hazırlan. Namaza namaz ekle derecen artar. Namazı geceleri de kıl. Borç namazın varsa hemen ödemeye bak. Namazın sünnetlerini zinhar terk etme. Namazın tamamı ve doğruluğu ancak sünnetlerledir. Namazdan evvelki sünnetleri de ihmal etme. Namazın içindeki sünnetleri de unutma.

Namazın rükûunu güzel yap, teşbihleri güzel söyle ve hemen secdeye inme. Rükû'dan kalkınca üç teşbih kadar dinlen. Namazın secdelerini dikkatli yap, duaların kabul olunacağı bir andır. Secdeden sonra hemen ikinci secdeye gitme, biraz dinlen. Namazdan çıkarken, selâm verirken meleklere ve bütün müslü-manlara ve bahusus sağında ve solundaki müslünıan-lara duâ eyle. Namaz mû'minin mi'racı değil mi? Bü-

tün meleklerin ibadeti namazdadır, sen de namaza iyi sarıl, kardeşim sakın unutma. Vesselam.

Namaz müslümanlıkla küfür arasında bir çizgidir. Çizgi kalkınca müslümanlık da kalmaz. Namaz düşman hudutlarındaki nöbetçi asker gibidir. Huduttan asker çekilince düşman memleketi istilâ eder. Namaz da kalkınca vücudu şeytanlar istilâ eder. Namaz müslümanlığm âhengidir, namaz kalkınca ahenk de bozulur, düzen bozulur. Namaz ruhun gıdasıdır. Canların gıdası da yemeklerdir, yemeklerden mahrum olan cesedler nasıl ölürlerse, namazsız ruhlar da öyle ölür.

Ey kardeş! Seni assalar da, kesseler de, parçala-salar da sakin namazını bırakma ve zinhar günahların ufağı büyüğü olmaz. Hattâ mekruhlardan bile arslandan, yırtıcı kurttan kaçar gibi kaç. Assalar da, kesseler de, ateşte yaksalar da günahları iritikâb etme. «Anaya babaya itaat borçtur» dersin de Allah'a itâat borç değil midir?

Üçüncü emir, zekâtı vermektir: Zekâtı emreden Allah Teâlâ'dır, sakın kıskançlık yapıp da zekâtını vermemezlik yapma. O malı ve serveti sana veren Allah'tır. Sen yiyeceğin kadar ye ve ihtiyaçtan fazlasını saklama, onları ver. Allah'ın bire on vereceğini unutma, sonra Allah Teâlâ sana onları saklayasın diye vermemiştir. Bak, iyi bak, o senin eline bakan fakirin senden ne farkı var, belki bazı noktalarda senden üstün vasıfları da vardır. Fakat takdir, onu fakir yaratmış seni de zengin. Zenginin fakiri gözetmesi ile hem malı muhafaza olur ve hem de sevap ve derecesi artar, bu suretle fakir de geçinmiş olur ve hırsızlık ve hıyanetten kurtulmuş olur. Zengin fakiri gözetmezse bir kere malı elinden gider, sen de farkına

80                        HADİSLERLE NASİHATLAR

bile varamazsın, sonra o fakir de zengine hem düşman olur, hem hırsızlık gibi kötü, çirkin cinayetlere baş vurur, hem de düzen bozulur. Bunun da yegâne sebebi zenginin Hakk'm emrini tanımamasıdır. Zekât, müslüman fakirin hakkıdır. Müslümanlık ile ilgisi olmayanlara zekât verilmez, ana-babaya ve evlâtlara da verilmez, zira bunlara bakmak mecburiyetindeyiz. Erkek ve kız kardeşlerden muhtaçlara ve bunların muhtaç olan evlâtlarına da verilebilir. Dinsizlere ve kâfirlere nafile sadaka caizdir. Zekât ise namaz gibi farzdır. Dinî ilimleri tahsil eden talebeye ve onlann hocalarına vermek efdaldir. Eğer sen o fakirin yerinde bir fakir olsa idin ne gelirdi elinden? îyi düşün, fakiri daima gözetleyici ol. Yalnız, «zekâtımı verdim» deyip kenara çekilme, müslüman cem'iyyetlerine katıl ve onlara daima yardımcı ve destekçi ol, hem malın artar, hem de âhirette derecelerin. Maazallah bir gün elinden malın giderse o zamanki ağlaman para etmez. Bugünkü bütün kıyametlerin başlıca sebeble-rinden birisi aç gözlülüktür. Fakirlikten de fenadır.

Dördüncü emir-. Haccü'l-Beyt'tir. Yâni hac yapmaktır, hacılık Allah Teâlâ'nm emridir. Mekke-i Mü-kerreme'deki Beytullah tavaf edilir, sa'y de yapılır, arefe günü Arafat dağında toplanılır, namazlar kılınır, dualar edilir. Akşamdan sonra akşam namazını da kılmadan Arafattan inilir, Müzdelife'de akşam ve yatsı namazı beraber kılınır, dualar edilir, sabah namazından ve duadan sonra Mina'ya gelinir, büyük şeytan taşlanır. Mümkünse Kâ'be'ye inip ziyaret tavafını yapar, traş olup ihramdan çıkar, iki veya üç gün daha Mina'da kalıp, şeytanı taşlamakla haccı tamam olur. Bir de umre yaparsan aliyyü'1-a'lâ olur. Niyyetle ihrama girmeyi, mîkat yerinde lebbeyk demeyi unutma, ihram duasını okur, artık hac bitince-

ALLAH KORKUSU

81

ye kadar ihramdan çıkmazsın. Bu haccın sayısız fai-deleri vardır: Bir kere Allah Teâlâ'nın emridir, ikincisi ma'neviyyatın kuvvetlenir, ruhun yükselir. Oradaki milyonlarca hacıların hallerinden sana da hâl geçer, dünyayı da öğrenmiş olursun. Allah'a karşı sevgin ve aşkın artar, ibadete hevesin artar. Hele Me-dine-i Münevvere'ye gelip de o Resûlüllah'ın huzurunda bulunmak yok mu ya, ne tadına doyum olur ne lezzetine. Tabiî bir heyecan alırsın, artık oralardan ayrılmak bile istemezsin. İşte bu haccı elinden gelirse, servetin varsa, sıhhatin da müsâid ise, kim ne derse desin kulak asma, her sene yapmağa çalış. Sonra bizleri de duadan unutma.

Beşinci emir de: «Birr-ü valideyn»dir. Valideyn: Ana, baba, büyük anne büyük babalardır ki bunlara karşı ikram, ihsan ve iltifat her müslümanm başlıca vazifelerinden ma'duttur, bu da yine Allahü Teâlâ'nm emridir. Anne baba deyip geçme, onların bizlerin üzerindeki haklarını düşünecek olursak onlann yanında el-pençe durmaktan kendimizi alamayız. Ana ve babaya itaat hususunda birçok eserler vardır. Fakat, Alasonyalı meşhur vaiz merhum Hacı Cemal Efendi'-nin kitabını okumuştum, çok hoşuma gitmişti. Lâkin Osmanlıca yazılmış olduğundan bilmem şimdi piyasada var mıdır? Âyet-i kerîmeleri sıralamak, Hadîs-i Şerifleri zikretmek başlı basma bir esere muhtaçtır. Burada biz akl-ı selim sahibine bu kadarcık bir hitap kâfi gelir inşâallah.

Şimdi Suudi müftilerinden Muhammed b. İbrahim b. Abdü'l-Lâtîf'in sigara aleyhindeki ufak bir eseri elime geçti, okudum, tekrar tekrar okudum. O yazılanları hemen bilmeyen pek azdır zannederim. Vakti ile de bundan insanlan men'etmek için çok şiddet Hadislerle Nasihatlar — F.: 6

82

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH KORKUSU

83

gösterilmişse de ne hikmet muvaffak olunamamış. Şimdi bütün gençlik, kadm-erkek hep içmekte, âdeta biribirleriyle yarış ediyorlar. Bunların çoğu da sözde bilgin insanlar şehvetlerine mağlûb olunca artık ne yaptığını veya ne yapacağını bilemez hale gelmektedir. İşte ana ve babaya itaat, kardeşlere şefkat ve saire hep aklın işidir. O bir kere şehvete ve nefse mağlûb oldu mu artık ne dersen boş. İçkilerin ve sigaraların vücuda olan zararını kimse inkâr edemez. Fakat gel de anlat. Bu vücut bize emanet değil midir? Bunun harab oluşundan mes'ul değil miyiz? Muvakkat bir keyf için bu cinayetler işlenir mi? Anaya babaya isyan da, ma'nevi bir cinayettir. Ana Baba Haklan kitabını oku.

Altıncı emir: «Ve sil rahimek» sıla-i rahimdir. Yâni akrabâ-i teallûkatı ziyaret edip muhtaç olanların yardımına koşmak ve onların hatırlarını sormak. Akrabalık bağlarını dâima tazelemek ve birbirlerini unutmamak İslâmî ve insanî bir hizmettir, bunu da yine Allah Teâlâ emretmiştir.

İnsanın, amca ve dayıları, hala ve teyzeleri, kardeşleri ve bunların çocukları hep akraba-i teallû-kattan sayılır. Bunlann kökleri bir, ötekiler de dal-budakdırlar. İnsanların bunları bilmesi ve birbirlerine karşı mütekabil hürmet, samimiyyet, şefkat, merhamet göstermeleri bazan da hediyyelerle birbirlerini sevindirmeleri şeâir-i İslâmiyyedendir.

Bu sıla-i rahmin fezâili pek çoktur. Bir kere ömrün uzamasına ve bir de rızkının bollanmasında, işlerinin kolaylaşmasında ve buna benzer bir çok dünyevî ve uhrevî faideleri vardır. Ömür uzar mı dersiniz? Allahu a'lem. Uzar diyen de var veya bereketli olur diyen de var. Ömrünün lezzetini bulur. Sonra

zekât ve sadakaları akrabanın fukarasına vermek daha efdaldir derler. Sonra bu sıla-i rahm sebebi ile birçok hastalıklardan, felâketlerden de emîn olursun. Bu bir esrâr-ı ilâhîdir, aklımız ermez. Bize düşen, emirlere itaattir.

Ve sallâllahü alâ seyyidinâ mühammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ilâ yevmiddîn.

Yedinci emir: «Ve a'kri'd-dayfe» misafire yemek yedirmek, mümkünse evde konuklamak, yatırmak. Üç güne kadar misafire ev sahibinin bakması, müstehap-tır \e bu misafire olan ikramın mükâfatı pek büyüktür. Evvelki devirdeki müslümanlar buna çok ehemmiyet verirler ve misafirlerine son derecede izzet ikram ederlerdi. Misafir gelir-gelmez evvelâ ona meyveler ikram olunur. Misafir onunla meşgul iken yemek hazırlanır, yemek vakti gelince yemek de yedirilmeden misafir salıverilmezmiş, hattâ icab ederse bir de yol harçlığı verilir, misafirin gönlünü yapmağa son derece gayret ederlermiş. Tabiî bu hal karşılıklı olur ve bu suretle birbirlerine karşı muhabbet ve samimiyetleri artar ve öz kardeş gibi birbirlerinden ayrılamazlar. Gelemedikleri zamanlarda yine birbirlerini çeşitli hediyyelerle taltif etmeği de unutmazlar. İşte misafire ikram, insanlar arasında ne sağlam bağlar kurulmasına sebeb olduğunu izaha da lüzum yoktur.

Talha radıyallahü anh'm misafirine olan ikramı da ayrıca yazılmalıdır, şöyle ki:

Resûlullah'a gelen misafiri evine almış, evde de yiyecek bir şey yokmuş, kendileri mumu söndürüp...

Lehülhamd,   bizim  memleketimizde  hemen  herkesin evinde bir misafirhane bulunur, yerîi-yabancı

84

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH KORKUSU

85

o misafirhanelere konar, hem kendisi hem de hayvanı varsa o da ahıra çekilir, yemi verilir, misafir de yaz-kış daima yedirilir, yatırılır, her türlü istirahatı te'-min olunurdu. Hattâ merhum bir kardeşimizden dinlemiştim: Buradan Mekke-i Mükerreme'ye kadar misafirhanelere uğraya uğraya Hacca gittiğini rivayet etmişti. Fakat o devirlerde her yerde dergâhlar vardı ve bu suretle fukaralar yolculuklarını hiç yorulmadan yaparlardı. Yakın zamana kadar bu âdet köylerimizde câri idi. İnşâallah yine câridir. Misafire ikram Allah'a ikram gibidir. Tanrı misafiri denir. Misafirin girdiği yere melekler iner, rahmetler nazil olur, bereketler artar. Sen de aziz kardeşim misafirden korkma, elinden gelen ikramı da yapmaktan geri kalma vesselam.

İbrahim aleyhisselâmın misafirsiz yemek yemediği meşhurdur. Bir gün bir kâfir uğramıştı, ona îman teklif etti, o da geri dönüp gitti. Cenâb-ı Hak'dan kendisine hitab geldi ki: «Yâ İbrahim ona ben doksan senedir rızık veriyorum da sana bir gün uğradı, îman etmedi diye ekmek vermedin.» Bunun üzerine İbrahim aleyhisselâm adamm arkasından koşup çağırdı: Ve bana Rabbim itâb etti, «gel yemeğini ye» deyince, kâfirin de insafa gelip îman ettiği meşhurdur.

Sekizinci emir: Emr-i bi'1-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerdir. Bu ders İslâmın ruhudur, yâni din ancak nasihatla kaimdir demek emr-i ma'ruf nehy-i ani'l-münker yapmak demektir. Bunda bütün müslümanlar kadın-erkek müşterek ve muvazzaftır. Herkes elinden geldiği ve dilinin döndüğü kadar etrafında bulunan akraba-i teallûkatına, eşine ve dostuna, komşularına, ahbablarına iyiliklerle emreder, tavsiye eder ki iba-dât, tâat, hayr u hasenat hep bunun içindedir. Bu hemen hocaların veya vaizlerin işi olmayıp bütün müs-

lümanlar bu emr-i rna'ruftan mes'uldürler, bu da bir cihaddır. Eundan kaçmak, harbden kaçmak gibidir, büyük günahtır. İbadât, tâata, hayr ü hasenata emir nasıl lazımsa, nehy-i ani'l-münker de öylece lâzımdır. Günahlardan, fenalıklardan, kötülüklerden, insanları, bahusus yakınlarını kurtarmağa çalışmak farzdır. Nasıl yanan bir evdeki insanı, denize düşüp boğulacak bir kişiyi kurtarmak vazifemiz ise, günahlara düşen zavallıyı da kurtarmağa çalışmak öylece borcumuzdur. Buna emr-i ma'ruf, nehy-i ani'l-münker derler. Bu vazife yapılmadığı takdirde emr-i ma'-ruflar da kalır, münkerat da alabildiğine yayılır. Günahların hepsinin vücudumuza zararları vardır, bahusus içkiler ve ne olduğu bilinmeyen meşrubat, kökü Avrupa'dan ve ecnebi diyarından gelen meşrubattan son derece sakınmak lâzımdır. Hele şu bizim sigara ve içki dostlarına Cenâb-ı Hak akıl ve iz'an versin de hem vücutlarını koruma ve hem de o fuzulî israftan kendilerini kurtarsınlar. Bugün muhtaç olduğumuz fabrikaları yapmağa bu paralarımızı verirsek fena mı olur? İçki, kumar ve sigaraya hattâ gazinolara ve çalgı mahallerine verilen paralar kim bilir ne kadardır? Herhalde her sene bir fabrika yaptırılabilir. Hak Teâlâ bütün beşeriyyete akl-ı selîm ihsan buyursun da bu felâketten beşeriyyet kurtulsun. Âmin. Onun için her müslüman iyiliklere, hayırlara, ibadetlere teşvik ile beraber kötülük, fenalık, zina, hırsızlık, katil, içki gibi şeylerden de kardeşlerimizi uzaklaştırmağa ve kurtarmağa çalışmamız ne kadar yerinde olur. Ve bununla muvazzaf, mükellef ve mes'ulüz. Çenâb-ı Hak muinimiz olsun. Vesselam.

Dokuzuncu emir: «Ve zil maal-hakkı haysü mâ-zâle» dâima her yerde, her işte her zaman «kün maa-1-

86

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH KORKUSU

87

Hak» Hak ile ol. Hak üzerinde ol, haklı ile ol, haktan ayrılma. Zaif de olsa, kavi de olsa, cahil de olsa, bilgin de olsa, hasta da olsa, sağlam da olsa hattâ ve hattâ kâfir de olsa, müslüman da, mecusî de, ne olursa olsun amma haktan ayrılma. Haksızı müdafaa etme. Haklıya yardımcı ol, haklı taraftan ol. Zâlim olma, zâlime ve zâlimlere yardımcı ve destekçi olma. Hak hiç bir zaman değişmez, haklı dâima haklıdır. Meselâ haksız yere ve rüşvetle kazanılmış bir dâvada hâkimin sana verdiği mal, emlâk hiç bir zaman senin malın olamaz. Onun için iyi düşün, hakkı ara bul, haklıyı ara bul, lâflara kulak asma, hak bellidir, hak sahibi de bellidir. Ne olursa olsun sen de haktan ayrılma ve haklıyı da yalnız bırakma.

Hak, esmâ-i hüsnâdandır, Cenâb-ı Hakk'm ismidir. Maal-esef bu günün müslümanı ben de müslü-manım der fakat müslümanlığı ne müdafaa eder ve ne de muhafaza. Pazardan bir şey alırken iyisini arar da seçim vakti sandığa gelmez, gelse de hakkı aramaz, nefsinin ve menfaatinin da esiridir, dinsizleri, münafıkları, hattâ komünistleri de desteklediğini görünce artık şaşırıp kalmaman mümkün değil. Bu nasıl insanlık ve nasıl müslümanlık? Bundan daha büyük cahillik bulunmaz, bir vakit camileri satanlar, yıkıp yerine apartman yapanlar, dinî ilmin menba'larini kapatanları ne çabuk unuttun da bugün onları desteklemekten hiç de çekinmediğini görünce ne dersiniz bilmem? Dün evlâtlarına Kur'ân-ı kerîm okutmak isteyenleri ve okutanların neler çektiklerini nasıl unuttunuz? Hele Allah diyenin ve bir nur risalesini okuyanların muhakemelerini ve cezalarını hiç mi duymadın, yoksa sen de onlardan mısın? Şimdi onların sesi kesildi ama, hınçları içlerinde saklı, fırsat gözleyen kurt gibi pusudadırlar, bunu asla ve

zinhar unutma, hele hele daha neler var artık sen bul.

Hakkı seviniz, hakkı müdafaa ediniz, selâmet ve saadet de hakkmdır. Mülk Hakkın, mülkün içindekilerin hepsi de Hakkmdır, sana verilen vücud ve vü-cud içindeki namütenahi ni'metler hep Hakkındır. Hakkı sevmeyeceksin de, ya kimi seveceksin? Dinsizleri vey a münafıkları mı?

Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kaim Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.

Haksızın ve haksızın yanında olanın hâli netice itibari ile haraptır. İşte Fir'avnlar, işte Haccâc-ı Zâlimler.

Peygamberin ve peygamberin yanında olanların ise ebedi saadet ve selâmette oldukları ve olacakları müstağnî-i beyandır vesselam.

HARAMLARDAN SAKINMAK, TAKSİME RIZA VE İHSAN

 

(»y -*

88

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Haramlardan sakın ki nâsın en âbidi olasın, Allah Teâlâ'nm taksimine razı ol ki, nâsın en zengini olasın, komşuna ihsan et ki, mü'min olasın, nefsin için sevdiklerini insanlar için de sev ki, müslüman olasın. Çok gülme, muhakkak çok gülmek kalbi öldürür».

(Ahmed b. Hanbel, Beyhakî Fi Şuabil İman, Tir-mizi garib (kaydıyla) Ebu Hüreyre'den).

Haramlardan sakınmak müslümanlann en mühim vazifelerinden biridir, çünkü haram aşikâr bir zehirdir. Zehir insanı nasıl öldürüyorsa haramlar da müslümanlığı öyle öldürür. 43. ncü hadis-i şerifte bildirilen «Hak üzere ol» tâbiri ancak kitaplarda kalır, gönüllere işlemez. Doktorlar insanın bir azasını kesmek iktiza ettiğinde evvelâ ona bir iki morfin yaparlar, hayâtiyyeti iptal ederler, sonra güzelce keserler, sararlar, zavallının haberi bile olmaz. İşte o morfin de bir nevi zehirdir. Sen günahlardan korkmaz ve sakınmazsan iyi bil ki morfini yemişsin haberin bile yok. Bak ondan sonra, yalandan kaçınmaz, hıyanetlikten sakınmaz, içki de içer, kumar da oynar, faizden korkmaz, hırsızlık bile yaparsın. O fazladan aldığın para hırsızlık değil mi? On liralık bir şeyi 20 veya daha fazlaya satarsa buna da kazanç adını verir, gizlice bal gibi bir hırsızlık. Bu Allah korkusu, hesap, mizan korkusu, cehennem korkusu, mes'uliyet korkusu, Allah rızasından mahrumiyet korkusu olmazsa, onun canavardan ne farkı olur? Onun için Cenâb-ı Peygamber: «İlk önce Allah'tan kork ki insanların en âbidi olasın» buyurmuşlar. Demek ki âbid olmak için çok ibâdet değil, belki ibadet ile beraber Allah korkusu gerektir. İnsanların en çok ibâdet edicilerinden olasın.

HARAMLARDAN SAKINMAK

89

İbâdetlerin envai çoktur. Namaz, oruç, zekât, hac, umre, Kur'an okumak, okutmak, zikir, teşbihler ve en âlâsı ise cihaddır. Emr-i bi'1-ma'ruf, nehy-i ani'1-mün-ker de ibâdetten sayılır. Tefekkürü unutma, o da yerine göre tefekküre göre bazan bir senelik, bazan altmış senelik nafile ibadetlere tekabül eder. İslâmî yar-chm cem'iyyetlerine yardım ve hizmet etmek de nafile ibâdetlerden sayılır. Hele Hakkın müdafilerinin emekleri hiç de boşa gitmez.

İkincisi: Çalış çabala fakat Hakkın sana olan ihsan ve ikramına, verdiği rızka razı ol. Başkasının servetinde, malında gözün olmasın, tok gözlü olursan o iaman nâsın en zengini sayılırsın. Çünkü nzık boğazdan geçendir, yoksa biriktirilen servet senin değildir.

Üçüncüsü: Komşuna ikram, ihsan eyle ki mü'-min-i kâmil olasın, olgun mü'min olasın. Burada komşunun zikri mühimdir, çünkü akrabalar, dostlar uzaklarda, ayrı mahallelerde ve memleketlerde otururlar, her zaman temas ve yardım mümkün olamaz. Lâkin komşu, bir hacet ânında imdada yetişecek odur. Onun için onunla fazlaca alâkadar ol ve ona ikram ve ihsanda bulun ki, o da senin maddi ve manevî yardımcın olsun. Maal-esef bugün bahusus zenginler muhitinde komşu hakkı hiç yok gibidir. Hattâ birbirlerinin cenazesinden bile haberleri olmaz, çünkü alâkalan yoktur. Zira cami ve cemaat da bilmediklerinden, va'z u nasihat da dinlemediklerinden kendi kafalarına göre hareket ederler. Dost hakkı, fakir hakkı, akraba hakkı, komşu hakkı falan bilmezler vesselam.

İnsan kendi nefsi için bir takım hayırlı işler ve hayırlı şeyler ister. İşte bu istediğin ve arzu ettiğin her hayrı bütün insanlar için iste. İşte o zaman    (sağlam

90

HADİSLERLE NASÎHATLAR

bir müslüman) olursun. Komşusuna ihsan ve ikram, mü'min-i kâmil alâmetidir, bu işi ancak kâmil mü'-minler yapar. Bütün beşeriyyete, istediği hayırları istemek bu da kâmil bir müslümanm işidir. Demek ki kemâl ve olgunluk dikkat eder misiniz iki şey'e bağlanmıştır: Birisi, etrafında bulunan insanlara hayırlı ve yardımcı olmak, diğeri de daha geniş şekilde teşmil olunup bütün beşeriyyetin hayrını, saadetini, selâmetini istemek ve bu hususta elinden gelen gayreti de sarf etmektir ki bu büyük bir iştir, bunu ancak büyük kimseler yapabilir. Bize gelince: Hiç olmazsa memleketinde bulunan insanların saadet ve selâmetine çalışmak elbette üzerimize borçtur. Burada memleket büyüklerine ve idarecilerine büyük vazifeler düşmektedir. Bugün onlar ki bizden başka bir insan değildir, onlar da memleketin evlâtlarıdır. Kendi men-faatlarına uygun maaşları alabilmek, için nasıl yol buluyorlarsa memleket hizmetinde bulunan diğer zua-fanm da hakkını yememeleri ve onları zaruret içerisinde kıvrandırmamaları gerekir. İnsanların, hepsi Allah Teâlâ'nın kullarıdır. Allah Teâlâ'nın hiç günah bilmeyen ve işlemeyen kulları, melekleri; doludur, bizi de böyle yaratmış, işine karışmak vazifemiz değil. Kimi imanlı, kimisi de imansız, fakat; hepsi o Allah'ın kullarıdır. Demek ki onlar da lâzım. Bize düşen: Yâ ¦ Rab! Onları da iman ve İslâmınla müşerref eyle. Onları da beşeriyyete fâideli kullarından eyle. Bak, şeytanı da o yaratmadı mı? Demek o da lâzım, o olmasaydı biz de bu dünyaya gelemezdik. Demek ki bu dünyayı görmek ve burada imtihanı verebilmek gerek. Ondan nâşi gerek etrafımızdaki komşular ve gerekse bütün beşeriyyete hayırlı olabilmesi için ilmi ile, kalemi ile, akıl ve zekâsı ile, kuvvet ve kudreti ile çalışmak, hiç şübhesiz vazifelerimizdendir.

HARAMLARDAN  SAKINMAK

91

Dördüncüsü: Kişinin nefsi için sevdiği ve istediği şeyleri, başkası için de sevip istemesidir.

Beşinci kaide: Çok gülme; çünkü iyi bil ki çok gülmek kalbi öldürür. İnsanın insanlığı etten kemikten olan fâni vücutla değil, bu et-kemiğin canı olan gönlü iledir. O gönül olmasa bizim de ne hayvandan, ne cemadâttan bir farkımız olmaz. Gönül bir sırça saray olduğu darb-ı meseli de hepimizce malûmdur. İşte o sırça sarayın kırılması gönlün ölümüne sebeb olur. Çünkü sırça malûm pek ince camdır. Rüzgârlara tahammülü de yoktur. Sert bir rüzgârın, onlan alt-üst ettiği de malûmdur. Gülmeden zuhur eden ihtizazlardan, günah tariki ile o şiddetli rüzgârlara teşbih edilerek gönül kırılır ve yok olur, bir daha ta'-nıiri de mümkün olmaz. Artık mutlaka yenisini takmak lâzım, o da mümkin değil. Zira gönlün vazifesi Allah Teâlâ'nın zikri ile meşgul olup sahibini de uyarmaktır. Onun için tefekkür gönülle olur. O zaman biraz tefekkür, bir senelik nafile ibadete tekabül edince çok tefekkürün insanlara ne bitmez- tükenmez ni'-metler bahş edeceği apaşikârdır. Binaenaleyh vücudun muhafazasından daha ziyade gönlün muhafazasına dikkati celb için Cenâb-ı Peygamber Sallâliahü aleyhi ve sellem hazretleri çok gülmeyiniz, belki çok düşününüz ki gönlünüz uyansın, nur ile dolsun. Zira nur olmayınca insan karanlıkta kalır, hiç bir şey beceremez. Öyle ise o gönlün nuru olan tefekkürü çok yap. Bak hep gelen gitmektedir. Her gün sürü ile insan gelir, sürü ile de gider. Bu gidiş nereyedir, bunu insan hiç düşünmez mi? Hakk'ın en mükemmel kulu olan insan topraklar içinde çürüyüp kurtlara, böceklere yem olsun diye mi yaratılmıştır? Bir hacca git, Medine-i Münevvere'yi ziyaret et, bak o Peygamber efendimizin etrafında pervane gibi uçuşan coşkun in-

92                        HADİSLERLE NASİHATLAR

sanlara şöyle bir hayretle bak ve yine iyi bak onun emrine imtisalen Kâ'be'de tavaflara ve o Hacer-i Es-ved'in etrafında onu öpebilmek için çırpınan insanlara. Bunlardan kalbi diri ve temiz olanlara sonsuz hidayetler, tevfikJer ve o gönülde nurlar vardır ki o nurlarla ancak Allah bilinir ve O'na kulluk edilir vesselam. Şimdi sen de bu gönlü öldürmemeğe çalış.

Ebu Hüreyre der ki: Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: «Bu söyleyeceğim şeyleri kim alır ve bunlarla amel eder veya amel edecek kimselere öğretir? Ben dedim ki:

— Ben ya Resûlellah. O zaman elimden tuttu bu beş şey'i bana saydı». Ve başta ma'lûm olduğu vech ile «İttekılmehârim» haramlardan sakın, nasın en büyük âbidi olursun. 2 — Hakk'ın taksimine razı ol nâ-sın en zengini olursun. 3 — Komşuna ihsan et ki mü'-min-i kâmil olursun. 4 — Kendin için istediğin şeyleri^ bütün insanlar için iste. 5 — Bir de çok gülme. Çünkü çok gülmek gönlü öldürür. Onun için Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri hiç gülmemiştir, bazan tebessüm buyururlardı ve bizleri de gülmekten men' buyurmuşlardır ki gönüller daima diri ola. Diğer bir rivayette: Bir kişi gelip sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinden vasıyyet ricasında bulunmuşlar. Sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri de o kişiye şu beş şey'i tavsiye etmişlerdir. Tabiatı ile bu öğütler hepimiz için bir derstir. Cenâb-ı Hak cümlemize bu derslerden ders alıp amel etmek nasib eylesin. Âmin»

93

İNSANLARIN ARALARINI ISLAH ETMEK

«Allah'tan korkun ve aralarınızı ıslah ediniz, muhakkak Allah Teâlâ da müslümanlann arasını ıslah eder».

Allahını iyi bilen muhakkak ondan korkar ve bu korku sayesinde kardeşler ve müslümanlar arasındaki açıklık ve münaferet de kalkmış olur ve böylelikle kuvvetleri, şecaatları artar. Birlikte kuvvet vardır, kuvvette ise selâmet vardır. Ma'lûmdur ki ipler tek tek olunca çabuk kopar, fakat onlar bir araya gelince halat olur gemileri bile durdururlar, bunu herkes de bilir, bilir ama, şu nefis yok mu ya bütün felâketler onun başı ucundan kopmaktadır. Çünkü nefsin gayesi benliktir, ıslah edilmedikçe yola gelmez, kim ne derse desin numunesi meydanda. Memleketimizde mümtaz diye ad verdiğimiz müslümanların bir hâline bakın, ağlamaktan başka çaremiz yok. Bunları bir araya getirmek deveye hendek atlatmaktan daha zordur, hepsi kendini beğenir, illâ ve illâ benim dediğim olacak der başka bir şey bilmez. İyi amma bak düşman bizi teker teker yutmakta, sen hâlâ benim dediğim olsun diye çabalıyorsun, yarın merak etme sen de yutulacaksın hiç de şübhen olmasın. Bu hususta kitaplarda ve tecrübelerde çok geniş malûmat vardır, bunu sen de bilirsin, ama o nefsin elinden yakayı kurtarmak mes'ele. Bu ne sofuluk, nasıl dervişlik ve fasıl  müslümanlık?  Allah  Teâlâ  kitabında  birleşin

04                        HADİSLERLE NASİHATLAR

demiyor mu? Bu birleşme kimlerle olacak, masonlar la mı birleşelim yoksa komünistlerle mi birleşelim' Herhalde müslümanlann birbirleri ile birleşmesi. Öyle ise niçin birleşemiyoruz? Sebebi benlik ve çekeme-mezlik. Cenâb-ı Hak bizi şu iki belânın elinden kurtarsın da Hak ve hakikatta birleşmek ve böylece düşmanlara, dinsizlere lokma olmaktan kurtarsın. Âmin. Bi hürmeti seyyidil mürselîn.

NAMAZ HAKKINDA   ALLAHTAN KORKMAK

 «âl \yü\

NAMAZ HAKKINDA ALLAH'TAN KORKMAK

95

«Namaz hakkında Allah'tan korkunuz, namaz hakkında Allah'tan korkunuz, namaz hakkında Allah'tan korkunuz, elleriniz altında bulunan hizmetkârlar hakkında da Allah'tan korkunuz ve iki zayıf hakkında da Allah'tan korkunuz: Dul kadınlarla yetim çocuklar».

Allah'ın emirlerine muhalefetten korkmak tabiîdir. Dünyada bile büyüklerin emirlerine muhalefet insanın başına ne felâketler doğurduğu herkesin gözü önündedir. Bu emirler gerek resmî ve gerekse gayr-i resmî olsun fark etmez, resmî olanı kanunlarladır. Kanunlara muhalefet sırasına göre envai çeşit. Hapis, para cezaları ile idam sehpalarına gitmektedir. Hapishaneleri hiç görmüyor musun? Asılanları ne çabuk unuttun.İşte sen de Allah'tan kork da, onun hiç bir emrine muhalefet etmediğin gibi namaz hususun-

da yine Allah'tan kork da namazını vaktinde, usûl ve erkânına uygun bir şekilde huzû ve huşu içinde edâ etmeğe çalış ki cezaya çarpılmayasın. Namazlar vakti ile kılmmazsa birike birike sular gibi göl olur, sonra bunları temizlemek, ödemek de o kadar kolay bir şey değildir. Bir vakit namazın terki için çok ağır cezalar vardır. Bir ayda 150 vakit, on ayda 1500 vakit, 100 ayda ise 15000 namaz borcumuz var demektir. Dokuz seneden biraz fazla. Ya on sekiz veya yirmi sene kılmadı isen bunun altından nasıl çıkılır. Onun için Resûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem «üç defa tekrar ederek.- Namaz hakkında Allah'tan korkun da onu sakın ihmâl etmeyin ve kaçırmayın» buyurmaktadır. Zira bir vakit namazın kaçması veya kılınma-ması ölüm demektir. Bak sana bir tarihi vak'a anlatayım:

Ashab-ı kiramdan Hendek muharebesinde, Resû-lullahın muhafazası için canını siper edip seksen küsur yerinden yara aldığı halde Resûlullah'm  önünden ayrılmamış olan Talha radıyallahü anh    senede beş günden mâada her gün oruç tutan bir zât-ı muhteremdir. Bir gün hurma bahçesine gitmiş, ağaçların birbirleri ile sarılıp gayet güzel bir manzara teşkil ettiğini ve o arada kuşların da ötüşmeleri ve oynaşmalarını hayran hayran seyr ederken bir ikindi vaktinin cemaatını kaçırmış, namazı değil, cemaata yeti-şememiş. Bunun üzerine o bahçesini Resûl-i Ekrem efendimize gelip: Ya Resûlellah bu bahçedeki güzel manzara beni bugün ikindi namazının cemaatına erişmeme mâni olduğundan ben bu bahçeyi fîsebîlillâh size vakf eyledim, nasıl isterseniz öyle yapınız diye tir daha o bahçeye uğramamıştır. Bir vakit namazın cemaatla edâ olunmasına hiçbir iyilik muadil olamaz. Ehlinin indinde namaz  her şeyden  kıymetli.  Altın,

96

HADİSLERLE NASİHATLAR

gümüş, mücevherat hepsi fani şeyler. O Hakk'ın hu-huzurunda beş dakika dahi olsa huzur ile durabilmek ne büyük saadettir, bunun zevkine doyum olmaz. Bu da ancak namaz ile kaim olacağından peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri bizleri uyandırmak için üç defa te'kid buyurmuşlardır. Namaz aynı zamanda kul ile Hâlık arasında en sağlam, en kuvvetli bir rabıtadır. İşte bu rabıta sayesinde kulda her an bir uyanıklık, bir gelişme, bir feyiz hâsıl olur ki, bunu tabir ve izah mümkün değildir. Yalnız şu kadar diyebiliriz ki: Bir değirmenimiz var, bunun suyu gelmezse veya cereyanı gelmezse bu değirmen neye yarar. Bu namazlar o musalünin gönlüne inen manevi rahmet suları ile veya manevi cereyanlarla -değirmenin döndüğü gibi- o musalli de namazdaki huzuru nisbetinde tekâmül eder. Aldığı veya alabildiği feyiz nisbetinde başkalarına faideli olur.

Bizim pil veya akümülâtör dediğimiz cereyarla-rı saklayabilen her âlet, cereyanı boşaldıkça, elektrik fişlerine takılınca oradan aldığı yeni cereyanlarla yine işlerimizi görebildiğimiz hepimizin bildiği şeydir. Bu boşalan akümülâtör yeniden doldurulmadıkça işe yaramadığı yine hepimizce ma'lûmdur. İşte tıpkı bunun gibi namazlar ve diğer ibadetlerin hepsi ruhun gıdası olmakla boşalan gönüllere yeni yeni ruh, kuvvet, feyiz ihsan olunur ve bu sayede o gönlün sahibi tedricî bir surette kemalât-ı insaniyyenin en üstün noktalarına erişmeğe muvaffak olur. Lâkin bu namaz kılmmadığı veya ara sıra kılınıp da devam edilmediği veya namazın usûl, ve erkânına riayetsizlikle, kılınan namazlar, insanı, kemalâta ulaştıramadığı meşhudümüzdür. Onun için namaza son derecede dikkat eyle ve o huzuru elde edebilmek için sa'y ü gay-

NAMAZ HAKKINDA ALLAH'TAN KORKMAK

97

ret eyle, Mevlâyı gönlünden çıkarmamağa çalış ve Hakk'ın sevmediği ve yasak ettiği her şeyden ve her yerden son derece uzak kalmağa gayret et ki namaza durduğun vakit huzur bulasın, ruhun, kalbin, gönlün nûr ile dolsun. Zira bu nurlar olmazsa insan karanlıkta kalır ve karanlıkta kalanların hâli ne kadar korkulu olur. Bahusus o karanlık mezar âlemi ne kadar korkunçtur. İşte burada kazanılan ve o ibadetlerden hâsıl olan nurlardır ki mezarı cennet bahçesi yapar. Kıyamet gününde yine bu nur sayesinde cennete giderler. Ve o zaman bu nurlardan mahrum olan- lar, onlara seslenir. Aman durun bizi bekleyin, biz de sizin nurunuzdan istifade edelim diye yalvarmağa başlarlar. İşte o zaman muti müslümanlarm onlara cevabı da şu olur: Biz o nuru dünyada iken Hakk'ın emirlerine imtisal ederek kazandık, siz de dünyaya gidin bu nurları alıp gelin derler, fakat heyhat bir daha dönüş mümkin değil. Nursuz bu hayatın tadı olmayacağından Cenâb-ı Peygamber efendimiz bir çok dualarında bizlere de ders olsun diye Cenâb-ı Hak'tan nur istemiştir ve bizim de sabahları okuduğumuz duâ kitabında bunlardan iki tanesi yazılmış bulunmaktadır:

Hadîslerle Nasihatlar — F ; 7

98         '                HADİSLERLE NASİHATLAR

Bir diğeri de:

 ı'   * *ı' •

 

 i*        t'

 b>o

 bj-'J

 öf

 ö*

 •'

Kalbe nur, kabre nur, sağından nur, solundan nur, altından nur, üstünden nur, aklımı nur, kemiklerimi nur, etlerimi, kanlarımı, her şey'imi nur kıl, nurumu artır, çoğalt, ziyade eyle ve beni nur eyle. Ve buna benzer dualarla Cenâb-ı Hak'tan nurlu kişi olmağı istemiş ve bizim de istememizi zımnen tavsiye etmiş bulunmaktadırlar. Aydınlık olmayınca bahusus geceleri şaşırıp kalmaktayız. İşte bu nurlardan mahrum kişilerin hâli tabiî karanlıkta kalıp bastıkları yeri göremeyen gözlü körlerdir. Hak bunlan «Summün» diye Kur'an'da zemmetmiş «Ve hüm lâ ya'kılûn» diye de akılsız olduklarını beyan buyurmuştur. Hak Teâlâ cümlemizi böyle akılsızlardan etmesin. Âmin.

Bunun için namaz her müslümana farz-ı ayn kılınmış. Binaenaleyh herkesin 32 farzı güzelce bilmesi de farzdır. Bunları öğrenip namazını da güzelce kılıp içini dışını nur ile doldurup nurun alâ nûr olmasını Mevlâ ihsan buyursun.

Abdestsiz, gusülsüz, tahâretsiz namaz olamayacağı gibi namazsız da ne müslümanlık ve ne de o nurun bulunması mümkin değildir.    Bu sebepten    Cenâb-ı

NAMAZ HAKKINDA ALLAH'TAN KORKMAK

 99

Peygamber efendimiz namaz hususunda Allah'tan Icorkunuz, onu asla bırakmayınız, abdestinize, guslü-nüze, taharetinize dikkat edip usûl ve erkânına da ta'dil-i erkânına riayetle havf ve haşyet içerisinde namazlarınızı kılmağa devam edin ve nurlarınızı daima artırıp beşeriyyete hayırlı bir kul olmağa da gayret ediniz buyurmuştur, vesselam.

Ve sallâllahü alâ seyyidina mühammedin ve âlihî ve sahbihi ecmaîn.

ZULÜMDEN SAKINMAK

 u

 sij jean }y_ bgİ jûkn

«Zulümden korkunuz, çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıktır. Sıkılıktan da korkunuz, çünkü sıkılık sizden evvel geçenleri helak etmiş ve onların birbirleri ile kanlarım akıtmağa ve haramları helâl kılmağa sevketmiştir».

.Zulüm adaletin zıddıdır, her yerde her zaman ve her işte tatbiki emrolunan adalete mugayir her iş zulümdür. Vücudun kıvamı adaletle kaimdir. Vücuttaki adalet nizamı bozulunca çeşitli hastalıkların zuhuru Şübhesizdir. îşte bu hastalıklar vücuttaki adaletsizliğin alâmeti olduğu gibi memleketlerdeki bütün asayişsizlik de, memleketlerde adaletsizliğin, bozukluğun Çokluğunun alâmetidir. Adaletsizlik gerek ferdler ve

100

HADİSLERLE NASİHATLAR

ZULÜMDEN SAKINMAK

101

aileler arasında olsun ve gerekse cem'iyyetler, milletler arasında olsun en büyük felâketlerin doğmasına yegâne sebebtir. Onun için sizler bu zulümden korkunuz, adaletle yaşamağa bakın ki, dünyanız dünya, âhiretiniz de saadet, selâmet olsun. Zulm etmeyiniz ve zulüm etmekten korkunuz ve dolayısıyla zâlime hiç bir vech ile yardımcı olmayınız. İnsan çok âciz bir mahlûk olmakla beraber zâlimlerin şerrinden korkarak veya menfaat-i dünya için her devirde ve her asırda en korkunç zâlimlerin bile bir çok avanesi, yardımcısı, destekçisi olagelmiştir. Herhalde bu zâlimler ve yardımcılan Allah'a ve âhirete îmanı olan kimseler değildir ki insanlara envai çeşit zulümleri reva görmüşlerdir. Fir'avnlar ve onlann emsali gibi. Onun içindir ki hükümetleri ve idareleri çabuk muz-mahil olup yalnız o kirli adları tarihte kalmıştır. Zulüm haksızlıktır ve bu haksızlık hiç bir zaman cezasız kalmaz. Bir hadîs-i kudsî'de: «Ey kullarım, ben zulmü nefsime haram kıldım ve bu zulmü sizin aranızda da haram kıldım, binaenaleyh birbirlerinize zulüm etmeyiniz» buyurmuşlardır.

Resulüllah da: «Müslüman müslümanm kardeşidir, ona zulmetmez, onu yalnız da bırakmaz, onu tahkir de etmez, hakir de görmez. Takvanın yeri gönüldür» diye üç defa tekrarlamışlardır.

Bir diğer hadîste de: «Müslim kardeşi tahkir, o kişiye şer olarak kâfidir. Her müslümanm her müslü-mana kanı, malı, ırzı haramdır» buyuruluyor.

Bu hadîs7i şerifi iyi, çok iyi oku. Şerhe hiç lüzum yok, çok açık. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemize hidayetler nasib etsin de öğrendiklerimizle ameller nasib eylesin ve dilimizi tutup müslümanlann aleyhinde konuşmaktan ve onlan hakir görüp zulüm etmek-

ten kendimizi de beğenmekten muhafaza buyursun. Âmin.

Bakınız saDâllahü aleyhi ve sellem hazretleri iflâs eden müflisin kim olduğunu sormuş. Cevaben demişler ki: «Bizim bildiğimiz müflis, paralan ve mallan elinden giden kimsedir.» Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki: «Ümmetimden müflis şu kimselerdir ki, kıyamet gününde namaz, oruç, zekât gibi hayır hasenatları ile gelirler de lâkin falana sövmüş, falana iftiralar atmış, falanın malını yemiş, falanın kanını akıtmış, falanı da dövmüş. Onlara hasenatından verilir. Nihayet hasenatı tükenir, borçları daha kalır. O zaman döğüp, sövüp, öldürüp mallarını yedikleri kimselerin seyyiatlan bu adamın üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır.» Müslim ve Tir-mizl, Ebu Hüreyre'den).

îşte asıl müflis bu adamdır ki o kadar hasenatı, iyilikleri, ibadetleri kendisine hiç faide vermeden öteki zulm ettiği adamlann günahlannı yüklenip cehennemi boylar. Ne kadar çirkin ve korkunç bir manzara. Allah Teâlâ hepimize hidâyetler nasib edip zulümden ve zalimlere âlet olmaktan muhafaza buyursun. Âmin.

Abdullah bin Abbas'dan, (Hadis-i Kudsîdir) :

Sjî

Bu canlı insan resimlerini veya heykellerini yapanlar da zâlimlerin arasına sokulmuş ve: «Bunlar-

102

HADİSLERLE NASİHATLAR

dan daha zalim kim vardır ki benim yaptığım canlı mahlûk gibi mahlûk yapmağa kalkarlar, şayet öyle hünerleri varsa bir zerre, bir habbe, bir arpa halk etsinler de görelim».

An Ebi Hüreyre (Ebu Hüreyre (r.a.)'dan): Resulullah buyurmuşlar ki: «Rabbim bana dokuz şeyle emretti:

1  — Gizli ve aşikâr ihlâs.

2  — Kızdığın veya razı olduğun halde adalet.

3  — Fakirlik ve zenginlik hâlinde iktisat.

4  — Zulüm edeni afvetmek.

5  — Gelmeyene gitmek  (sıla-i rahim).

6  — Vermeyene vermek.

7  — Sözün, zikir.

8  — Sükûtun, tefekkür.

9  — Nazarında, bakışlarında ibret olsun.»

Buyurmuşlar ki ne kadar güzeldir. Cenâb-ı Hak hepimize bu güzel derslerden nasib ihsan buyursun. Âmin.

«Her kim ümmetimden bir cemaatın başına vali olur da ister çok ister az olsa da adalet etmezse Allah onu cehenneme düşürür».

«Her kim bir zâlime zâlim olduğunu bildiği halde yardım ederse muhakkak İslâmdan çıkar.»

ZULÜMDEN SAKINMAK                            103

 

yı>iı       j

«Beş şey, beş şey'e kefildir: Namaz kefildir rızka. Zekât kefildir berekete. Sadaka kefildir afiyete. Zina kefildir fukaralığa. Zulüm kefildir haraplığa».

Yâni namaz kılanın rızkı ayağına gelir, zekât verenin malı artar, sadaka verenin afiyeti yerinde olur, zina eden de fakir olur, zulüm eden de harap olur, yok olur, mahv olur gider, giden zalimler gibi. Zulümden korktuğunuz gibi bahillikten de korkunuz, zulmün sonu nasıl haraplık ise buhlün sonu da hem haraplık, hem kanların dökülmesi ve haramların helâl addedilmesi gibi büyük tehlikelerle karşılanır. . Bir taraftan israftan sakınınız, her istediğinizi yemek, giymek ve gezmqkten kaçınınız. Çünkü o sizlere verilen servetler, paralarin ihtiyacınızdan fazlası fukaranın ve milletin hakkıdır, onu keyfe mâ yeşa harcamağa hakkınız yoktur, hele vakıf paralardan harcamak ölümdür vesselam.

İBADETLERİ YERİNE GETİRMEK

 i   '  '   '  t*  '   i    f    i    *      \    i'    '

 

 Jlü fijJlji J ^fAÜlU

 1 ,y-

104

HADİSLERLE NASİHATLAR

İBADETLERİ  YERİNE  GETİRMEK

105

«Allah'tan korkunuz, beş vakit namazınızı kılınız, ramazan orucunuzu tutunuz, malınızın zekatını veriniz, emirlerinize itaat ediniz, Rabbinizin cennetine giriniz».

Halaî «Fevâid»'inde rivayet eder ve der ki: Rabbinizin Beytini haccediniz ve zekâtınızı nefsiniz hoşnut ve memnun olarak edâ ediniz.

Allah korkusu, her işin başı olduğu, ilk evvel zikr olunmakta. Sonra beş vakit namazı vakti vaktinde hem de cemaatla kılmağa gayret ediniz. Çünkü özürsüz cemaatten kalanlar aleyhinde çok acı hükümler verilmiştir. Evvelâ münafıklık alâmeti. Zaten bu yeter. Yukarıda da arz olunduğu gibi namaz Hâlık ile kul arasında bir ahd ü peymandır, onunla gönüllere nur verilir. Hak huzurunda durmayanlar bu nurdan mahrum kalırlar ve nihayet münafıklık üzerlerine çöker ve onlar da münafıklardan olurlar. Bu ise en büyük bir cezadır.

Namazın beş vakit oluşunda ayrı ayrı ve sonsuz hikmetler vardır. Bunların hepsine akıl erdirmek ffiümkin olur mu? Sabah namazı Âdem aleyhisselâmın, öğle namazı Dâvud aleyhisselâmın, ikindi namazı Süleyman aleyhisselâmın, akşam namazı Ya'kub aleyhisselâmın, yatsı da Yûsuf aleyhisselâmın namaz vakitleri olarak zikr edilmekte ise de Cibril aley-hisselâm beş vakti, vakitlerinde iki defa kıldı ve bu vakitler senden evvelki peygamberlerin vakitleridir buyurdular.

Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Fâideleri sayılamayacak kadar çoktur. Oruç hakkındaki eserleri okuyunuz. Hele îmam Gazâli'nin oruç bahsi yeter de artar. Bir de farz olarak malınızın zekâtını veriniz. Zekât emr-i İlâhîdir, kişinin îman ölçüsüdür.

parada kırkta bir, mahsulda onda bir, ticaret mallarında ise en kolayı paraya cahvildir. Meselâ kumaş, kereste, nalburiye, bakkaliye gibi malların zekâtı para üzerinden hesap edilir. Zekâtlar evvelâ niyyet edip Kur'an'da beyan olunan fakirlere seve seve verilir. Ta-lebe-i ulûm ile hocaları tercih ef daldir.

îdare-i umur eden büyüklere itaat edip sözlerinden dışarı çıkmaymız, karşı gelmeyiniz, o zaman Rabbinizin cennetine dâhil olursunuz. Diğer bir rivayette : Rabbinizin Beytini tavaf ile haccınızı yapınız ve malınızın zekâtını nefisleriniz hoşnut olduğu halde edâ ediniz. Büyüklerimize, veliyyü'l-umuru-muza Allah'a isyan olmadığı müddetçe itaat etmekle memuruz. Fakat her ne zaman Allah Teâlâ'ya isyan ve günahlarla emr ederlerse bu emirlerine itaat caiz değildir demişler. j[£\ â^u> j jJ^Li Îİ.Ü, V mucibince.

SULTANLARIN KAPISINDAN UZAK DURMAK

 4*1

 ÜUaJL,

«Sultan ve sultanın yakınlarının ve adamlarının kapılarına gitmekten Allah'tan korkunuz. Çünkü onlara en yakın insanlar Allah'tan uzak olanlardır. Her kim Allah üzerine sultanı seçerse Allah onun kalbinde zahir ve bâtında bir fitne kılar ve ondan verâ denilen Hak korkusu gider ve onu hayran bırakır».

106

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Sultan» kelimesi kuvvet ve kudret sahibi olan kimselere denir. «Havaşi» ise onun avanesi, etrafındaki yardımcılarıdır. Herhangi sebepten bunların kapılarına gidip bunlara gerek yardımcılık yapmak ve gerekse menfaati için bir iş, bir vazife almak ve istemekten Allah'tan korkunuz, zira bunlar zulm ile âlû-de kimselerdir. Hak ve hukuka riayetleri yoktur. Hattâ müslümanlığa bile ne hümetleri ve ne de saygıları vardır. Binaenaleyh gidip de bunların kapılarında bekleyip bir iş istemek veya bunların sohbetine bile gitmek caiz değilken bunlardan meded, yardım beklemek akıllı insanların işi değildir, hele bunlara yardımcı olmak çok tehlikelidir. Çünkü bunlara yaklaşmak Allah'tan uzak olmağa sebeb olur. Zira Allah Te-âlâ haksızlığı hiç sevmez ve istemez, bunların işleri ise hep haksızlıktır. Onun için bunların yanlarına yaklaşanların bir zaman sonra tıpkı onlara benzeyeceklerinde de şübhe yoktur. Ateşin içine atılan demir bile bir müddet sonra ateş gibi olmuyor mu? İşte sana açık bir misal. Binaenaleyh mümkin mertebe kendi işini kendin gör ve bunlara muhtaç olmamağa çalış. Sonra sen de haberin olmadan Allah'tan uzak olursun, bu da kâfi. Sonra bunların adamları olunca Allah Teâlâ o kimselerin kalblerinde içi ve dışı da fesat bir fitne kılar ki artık onlardan hayır beklenemez ve her işleri serdir. Allah korkusu da gönüllerinden gider. Şaşkın bir halde terk olunurlar, kendilerine Allah da yardım etmez, çünkü Allah'tan ayrılmışlardır. Hem yalnız kalırlar, umdukları kimselerden de yüz bulamazlar. Binaenaleyh işleri de ileri gitmez, nihayet perişanlıkla helak olup giderler. Sen de tarihten ders almazsan ve kendi kendini aldatırsan artık sana kim ne yapar.

SULTANLARIN  KAPISINDAN  UZAK  DURMAK         107

Mevlâ cümlemize dünya ve âhiret selâmeti versin. Amin.

MÜ'MİNİN FERASETİNDEN SAKINMAK

**p J £} &\ jJj *J& iüli  ^jîl İJji \jû\

«Mü'minin ferasetinden korkunuz, zira o, Allah'ın nuru ile bakar».

Allah celle ve alâ her mü'mine bir feraset, bir anlayış, bir idrâk, bir sezme vermiştir ki, bu başka mahlûklarda yoktur. Sonra mü'minin îmandaki kuvveti, ihlâs ile yaptığı amellerin mükâfatı olarak ona Ce-nâb-ı Hak tarafından ve ona bahşettiği nur sayesinde insanların içlerinde görülmeyen ve bilinmeyen gizli halleri bilirler, hattâ niyyetlerini ve maksatlarını bile bilirler. İşte bu bilişe feraset denir, pek çok numuneleri vardır.

Rahmetlik üstazımızın öistazı Kastamonî Hasan Hilmi hazretlerini ziyarete gelen dört arkadaş her biri içlerinde birer şey niyyet etmişler, eğer Şeyh efendi bu bizim içimizdekileri bilirse kendisine inabo eder teslim oluruz, yoksa döner gideriz demişler ve şeyh efendinin huzuruna çıktıkları vakit şeyh hazretleri bunların maksat ve niyyetlerini açık açık söyleyince çaresiz teslim olup dervişan meyânına girmişler.

Cüneyd-i Bağdadî'ye gelen bir hristiyan Cüneyd-i Bağdadî'den bu hadisin ne demek istediğini sormuş, o da bir müddet tefekkürden sonra: Haydi islâm ol, artık islâm olma vaktin geldi deyince o hıristiyan da

108

HADİSLERLE NASİHATLAR

hemen imanı kabul edip müslüman olmuş  (Rûhu'l-Beyân).

Hazret-i Osman bir şahsa: «Senin yüzünde zina eseri görülüyor» demiş. Meğer o da yolda gördüğü bir kadına dikkatle bakmış. Göz zinası bile sezilebilmekte olduğundan Cenâb-ı Hakk'm mü'minlere verdiği feraset ve ni'metlerin kadr ü kıymetini bilip muhafaza etmesini de nasib eylesin. Âmin.

Bu ferasetin insanda zuhur etmesi için, evvelâ günahların (büyük olsun küçük olsun) hepsinin terki gerekir. İkincisi ibadetlere önem verip vakti vaktinde hem de cemaatla edadan başka gündüz işrak, du-ha, evvâbin, yatarken abdestli ve namazlı yatmak, bahusus gece teheccüd namazlarına devamla beraber nefs ile şehvetin önüne geçebilmek için mutlaka kuvvetli riyazetlere devam şarttır. Pazartesi, perşembe oruçları ile beraber savm-i Davud'a da devam etmek ve göz, kulak ve lisan ve gönül zinalarından da son derece kendini kurtarmağa çalışmak ve Hak Sübhâ-nehu ve Teâlâ'nm zikrine devam ile beraber muhterem büyük, yaşlı mutasavvıfları da ziyaret edip biraz sohbetlerinde bulunup dualarını almayı ihmal etmemekle, kadınlarla ve gençlerle yaşlı olsalar dahi, onlarla yüz-göz olup görüşüp konuşmaktan da son derece korkmak ve kaçmak gerektir.

Nefsin arzularına meyil, süs ve saltanata ve makamlara iltifat, hele paralan sevmek ve bugünün âhengine ayak uydurmağa çalışmak ki bunlar hep nefsin esiri ve kölesi olmamıza vesile olacağına hiç de şübhemiz yoktur. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesinde zikr olunan evsafların insanlar üzerinde büyük te'siri olduğu ma'lûmdur. Fakat, şahin ve atmaca gibi yabanî ve yırtıcı kuşların

MÜ'MİNÎN FERASETİNDEN SAKINMAK

109

bile ıslah edilip sahibinin işine yarar ve artık ondan ayrılmaz ve tuttuğu kuşları yemeden sahibine getirdiği hepimizce ma'lûmdur. Av köpekleri de öyle değil mi? Eğer bir insan, insan olur da Allah'ın kulu olduğunu idrâk edemeyip şer işlerde devam ederse ona (bel nüm edall) denmezse ya ne demek lâzım? Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak biz müslüman kullarını hakikî ve kâmil müslümanlardan eylesin. Asıl, insanlar yarının ahvâlinden bir şey sezemezlerse ve karşılarındaki insanın hâlini anlayamazsa iyi bilmeli ki o Allah'ın nurundan mahrum bir zavallıdır, ona düşen hemen ağlamaktır demişler. Çünkü çok mükemmel olan bu insan bütün insanlık meziyetlerini, şehvet, nefis ve nevalarına esir etmişler. Servetini kaybeden bir bedbaht gibi kara kara düşünüp ağlamak da faide vermez. Onun için Allah'a yal varalım da bizleri de sevdiği ve razı olduğu nurlu kullarının arasına kabul etsin vesselam.

EN HAYIRLI YARDIMCI ALLAH'I TESBİHDİR

«Ya Fâtuna, Allah'dan kork ve Rabbinin farzlarım edâ eyle ve ehlinin hizmetini eyle. Yatağa gireceğin vakit 33 defa tesbîh eyle, 33 kere de hamd eyle, 34 kere de tekbîr eyle. Hepsi yüz eder. Bunlar sana hizmetkârdan daha hayırlıdır».

110

HADİSLERLE NASÎHATLAR

Bu hadîs-i şerifin zikrinde şöyle bir vak'a zikrederler.

Hz. Ali kerremallahü veçhen dünya malına kıymet vermez, mütevekkil bir zât-ı şerif olduğundan evlerinde hizmetçi de bulundurmazlarmış, binaenaleyh evin iç hizmeti büsbütün Hazret-i Fâtıma radıyallahü anhâ'nın sırtına kalırmış. Evlerde su teşkilâtı olmadığı gibi su, şehir içinde değil, şehir dışındaki su kuyularından ahnırmış, bu da ciğerpare Hz. Fâtıma'ya düşen bir hizmet. O zaman kırba denilen deriden ma1-mûl tulumlarla taşınır olduğundan mâada ekmek yapılacak, yemek pişirilecek, çocuklar yıkanacak, çamaşır yıkanacak, kendileri yıkanacak, ev temizlenecek, bu sular hep sırtla taşınacak. Artık sizler tasavvur edin o peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in kızının çektiklerini. İşte günlerden birisinde epeyce esir gelmiş, Resûl-i Ekrem de bunları müslümanlara dağıtıyordu. Hazret-i Ali efendimiz, hanımı Hazret-i Fâtıma'ya: «Babana gidip halini arzet ve bir köle iste» demiş. Hz. Fâtıma babasına gidip fakat utancından bir türlü söyleyememiş, sonra da Hz. Ali efendimizle beraber gitmişler. Hz. Ali efendimiz bir münasebet Hz. Fâtıma'nm hâlini arz edip güya Peygamberimizin şefkatini celb edip bir köle istemişlerse de Ce-nâb-ı Peygamber efendimiz yukanda zikrolunan hadîs-i şerifteki teşbihleri tavsiye buyurup: Bu, sizin için size verilecek hizmetkârdan hayırlıdır diye buyurmuş. Bugün hepimiz için ne güzel bir derstir. Evet vakitleri iyi olan kimselerin evlerinde hizmetkâr bulundurması caiz ise de insanın kendi işini kendisinin görmesi ve insan haklarına riayet edebilmesi için yine iş kendisinindir vesselam.

Peygamberimizden rivayet olunan bu düâ, bizlere ne kadar şâyân-ı ibrettir.

KALBDE NUR OLMADAN KABİRDE NUR OLMAZ

J d W- ö1- byj Jx& ü^byj <j**> öf byj ı^

Kalbin nuru olmadan kabirde nur olmaz, kalbde-nur olmadan önünde nur olmaz, kalbinde nur olmadan arkasında nur olmaz. Sağ, sol, üstte, altta nur mümkin değil. Kalbde nur olmayınca kulakta, gözde, saçta, deride, ette, kanda, kemikte nur olmaz. Bunların hepsinin kökü kalbtir. Kalb nurlamnca tabiatıyla etrafa, cevariha nurlar yayılır, bir de bakarsın ki önünde, ardında, sağında, solunda, üstünde, altında bütün vücudun, için, dışın nur olmuş, nurlu olmuş, nurun alâ nûr olmuş. Onun için evvelâ sen gönlünü nurlandırmağa bak, sonra da bu nurları Allah'tan iste. Hem büyüğünü, yâni çoğunu iste, hem de «beni de nûr eyle, nurlu eyle» de!

Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellemin gölgesi olmazdı, çünkü nur idi, nurun olmaz gölgesi. Fakat bunlar bizleri irşâd için olup bu nurları kesb edip hak ve hakikati görerek yaşamak ve âhirete de nurlu gitmek için bunları istemek mecburiyetindeyiz. Nurun gelmesine mâni «izâle» olunca cereyan geçmediği veya bir yerden koptuğu vakit cereyan gelmediği ve bir kontakta neler olduğu hep malûmdur. Binaenaleyh

112

HADİSLERLE NASİHATLAR

bu nurların vücudumuza bahusus kalbimize gelmesine mâni olan şeyler ise günahlardır. Onların başı şı da gözdür, kulaktır. Onun için Cenâb-ı Hak gözlerinizi yumunuz demiyor mu? Zira kalbe nur girince etrafa yayıldığı gibi kalbe zulmet ve çirkinlik girince o da etrafa yayılır, o zaman bütün işleri çirkinlik olur, kalbe nur girince bütün işler de nurlu, temiz, güzel olur. Vesselam.

NAMAZDA SAF, RÜKÛ VE SECDE ADABI

o

«Öndeki safı tamam edin, sonra arkasındaki safı tamamlayın. Safta noksanlık varsa o, son safta olsun.»

Bu hadis-i şerif cemaatla kılınan namazlarda ön safların tamamlanmasına dikkat buyurulması için bir emirdir. İmam efendinin buna son derece dikkat edip ön saflarda boşluk varken namaza durmamaları ve o safın doldurulmasını nezaketle tavsiye edip bir de safların düz olmasına ehemmiyet verilmesi cemaatın âdâbmdandır. Onun için imam efendiler: «Sevvû sufûfeküm» diye cemaata hitap ederler ve bu aradaki boşlukların da doldurulması tenbih olunur. Safların sık olmasında ve düzgün olmasında pek çok hikmetler vardır. Bir kere manevî: Cenâb-ı Hakk'm lütuflarına mazhar olup kalblerinin doğru olmasına sebeb olur. İkincisi de şeytan aleyhillânenin saflar arasına gir-

NAMAZ ÂDABI

113

meşine mâni olur. O zaman namazda huzur ve huşu bulunur, namazın kıymeti, tadı anlaşılır, şeytanın vesvesesinden hâlilolarak namaz kılınır ve böyle kılınan -namazlar da Allah Teâlâ Hazretlerinin indinde makbul olur. Binaenaleyh, ön safta boşluk varken arka safta durma. Şayet ön saflarda boşluk varken arka saflar dolmuş ise bunu gören zat o safları yararak ön saftaki boşluğu doldurmalıdır. Kabahat safları yaran_kimsenin değil belki kabahat öndeki safı doldurmadan arka saflarda duranlarındır.

Bu hadîs tamam ön adet hadis kitabından alınmıştır. Cenâb-ı Hak mucibi ile ameli cümlemize nasib eylesin. Âmin.

«Siz rükû ve secdelerinizi tamam yapınız, nefsim yedi kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki ben sizi rükû ve secde ettiğiniz vakit arkamdan görüyorum».

Arkadaki kimseleri ve eşyayı görmek Resûl-i Ek-reme mahsus bir mucizedir. Resûl-i Ekrem efendimizin bu mucizesi sebebi ile arkasındaki cemaatın namaz durumlarını görürlerdi ve bundan dolayı bir de kasem yâni yemin ile te'kid ederek bunun öyle lâf ve söz ile olmayıp bil-fiil gördüklerini duyurmuş olmaktadırlar.

Rükû ve sücuddaki teşbihleri tamamla. Rükû ve secdedeki teşbihleri hiç olmazsa «Sübhâne rabbiye'l-

Hadislerle Nasthatlar — F.: 8

114

HADÎSLERLE NASÎHATLAR

azîm» üç kere yapmak, rükûdan kalkınca da hemen secdeye gitmeyip rükûdaki teşbihler kadar ayakta durmağı ve secdede kezalık en aşağı üç kere «Sübhâ-ne rabbiye'1-a'lâ» demek ve secde arasında yine o kadar bekleyip sonra ikinci secdeyi yapmak bir rivayette vaciptir denmiş. Sünnet de diyenler varsa da vacip kuvvetinde bir sünnettir demektir demişler. Bunlar itmi'nan tâbir ettikleri sükûnet ve dinlenme ve rahatlık halleridir ki, rükûdan ve birinci secdeden sonra acele etmeyip bir miktar sükûndan sonra secdeye gidilir. Kezâlik ikinci secdede yine bir miktar su kundan sonra ikinci secdeyi yapmak, rükû ve sücû-dun tamamı sayılmaktadır. Şöyle olursa namaz ve namazdaki rükû ve sücud tamam yapılmış olur. Re-sûl-i Ekrem sallâllahü aleyhi ve sellenıin rükû ve rükûdan sonraki duası, secdedeki ve secde arasındaki duası şöyledir:

Rükû düâsi:

Rükûdan kalkınca şunu okurlardı:

üikii d i^ju Sı li aı usj fj^\ -ju c j>î jf ı iiU- Aıi jil; Vj cJo u '^%

namaz Adabı Secdede bunu okurlardı:

 115

 c^-1»- L» lüj ^Jü 'e^lj 'Ji. üb.,

Jl VI v^jjjJJI jiiıV 4JIİ

İki secde arasındaki duası da şudur:

der, sonra ikinci secdeye giderlerdi. Sen de bu düâlan ezberler ve hiç olmazsa evde kendin kıldığın namazlarda okuyabilirsen ne mutlu sana.

Cenâb-ı Hak cümlemize kendisine lâyıkı vech ile ibadet ve tâatta bulunmaklığımızı nasîb eylesin. Âmin.

Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellemin arkasından görmesi mucizesi seni şaşırtmasın. Peygamberimiz nur olduğundan bütün vücûdu, sağı ve solundan hiç birisi mâni olmaz görür idi. Gözler kapanınca görmez veya duvar arkasını görmez, lâkin peygamber sallâllahü aleyhi ve sellemin gözleri bizim gözümüz gibi değildir. İki küreği arasındaki gözleri ile her tarafı da görür olduğunu da rivayet ederler.

Gözde görme hâssasını halk eden Allah Teâlâ °nu diğer azalarda halk etmeğe kadir değil midir,

116

HADİSLERLE NASİHATLAR

Kudret-i İlâhiyye yarm kıyamet gününde ağızların mühürlenip ellerin söylemesini, ayakların yaptıklarına şehadet edeceklerini «Yasin» sûresinde hiç okumadın veya duymadın mı?.

«El-yevme nahtimü...» âyet-i celîlesinin ma'nâsı-na iyi bak ve iyi düşün. O gün elleri söyleten Allah celle ve alâ'ya, ne zor olacak. Binaenaleyh, sen, peygambere ümmet olmağa bak. Onun gibi sen de Allah Teâlâ'ya teslim olup tevekkül eyle, aman ya Rabbi sen benim Rabbimsin, beni halk eden ve sayısız ni'-metleri veren de sensin, bunları itiraf .eder, bunca ni'-metlere mukabil yaptığım kusur, kabahatları, günahları da itiraf eder ve senden mağfiret dilerim. Zira senden başka afv ve mağfiret sahibi kimse de yoktur, elim boş, yüzüm kara geldim sana ey Allahım demekten aynlma. Ve bu duaları mutlaka ezberle. Türkçesini yazsa idin, daha iyi olurdu diye itiraz etme. Hak sözü, peygamber sözü olduğu gibi söylenir, onlara sen de çalış, ma'nâlannı kendin öğren ve başkalarına da öğret ey muhterem kardeşim. Allah celle ve alâ dünya ve âhiret yollarını âsân eylesin, rızasına muvafık amelleri de nasib eylesin. Âmin. Ve sallâllahü alâ seyyidinâ mühammedin ve âlihî ve sahbihi ecmain.

FAİZ

«îsra gecesi bir kavim üzerine geldim ki, karınlan evler gibi, içleri de yılanlarla dolu idi, karınlarının

F Al Z

117

Aşından görülüyordu. Ben Cibril'e: «Bunlar kimdir?» diye sordum. O da: «Bunlar riba yiyenlerdir» dedi.

Isra, mi'rac gecesinin adıdır. Cenâb-ı Peygamber mi'rac gecesinde bir çok şeyler gördüğü gibi cennet ve cehennemi ile içlerine girecek olan ve mahşerdeki insanların halleri kendisine gösterilmiş olduğundan, bu faiz yiyenlerin halleri de kendisine arzolunmuş ve o karınların evler gibi kocaman olan içleri yılanlarla dolu olduğu gibi, bu halleri dışarıdan da görülür olduğu müşahede edilince, bu acı manzarayı Cenâb-ı Peygamber bir ibret olsun diye ümmetine haber vermektedir. Tabiî bunları, bu felâket içinde görür-görmez hemen Cibril aleyhisselâma sormuşlar ki: «Bunlar kimler ya Cibril kardeşim!» O da tabiatı ile bunların faiz yiyen kimseler olduğunu söylemiş. Bu hadîs îbn-i Mâce'nin Hz. Enes'ten yaptığı bir rivayettir.

Faiz ma'lûmdur ki, Cenâb-ı Hak tarafından Kur'-ân-ı Kerim'in müteaddid âyetlerinde haramlığı pek açık olarak beyan buyurulmuş ve günah kitablarm-da faiz, günâh-ı kebâir, yani büyük günah olarak zikr edilmiştir. Kur'ân-ı Azimüşşân'ın ilk sûresi olarak zikr olunan Sûre-i Bakara'nm 275'den 279'a kadarki âyetleri, son derece câlib-i dikkattir.

îmam-ı A'zam'a göre: Her menfaat celb eden şey'-in faiz olduğunu zikrederler. Alacağı olan bir parayı istemek için borçlunun kapısını çalıp ve kenara çekilip güneşte beklerken görenler: «Ya İmam, evin gölgesinde dursanız daha münasip olmaz mı?» demiş-lerse de İmam Hazretleri, bunun da faiz olmasından korkulur gibi bir tâbir kullanarak o evin gölgesinde durmaktan istinkâf etmişlerdir ki, bize pek büyük bir ibret dersidir. Allah Teâlâ insaf ve merhamet buyursun da bu faiz derdinden ümmet-i Muhammed'i kurtarsın.

118                       HADİSLERLE NASİHATLAR

Faiz haramdır, haram olmasının çok sebebleri vardır. Bir kere Hakk'ın emrine tamamen muhalif olduğu halde bununla iş yapanlar önceleri biraz parlasa-lar dahi arkası gelmez ve bir müddet sonra mahv ü perişan olurlar ve şamarın nereden geldiğini de anlayamazlar. Hak şamarının sesi olmaz, yarası da iyi olmaz. Çünkü faizde faizcinin menfaati varsa da, halkın büyük zararları vardır. Hergünkü fiyat artışları pahalılığın en başlıca sebeblerinden biri de faizdir. Faiz vermekten yakasını bir türlü kurtaramayan zavallılar, bir taraftan çalışır çabalarlar, bir taraftan da iki yakası bir araya gelmeden ölüp giderler. Kâğıtların ve ince çöplerin yanması gibi bir parlar, fakat pek de çabuk sönüp giderler. Bazı, işleri iyi görünen fabrikatörlerin de, sonuna bakmak gerek. Aldanma bu oyuna! Sermayen kadar iş yap, bereketini Allah versin. Allah'a dayan, Allah'a bağlan ve Allah'tan iste. Zengin olmak hüner değildir, hüner, Allah'a sevgili kul olabilmektir. Dünyayı, hepimiz görüyoruz ki kimseye baki kalmıyor, herkes vakti geldikçe gidiyor. Bu dünyanın arkasında âhiret var, hesap, mes'uliyet var, cennet ve cehennem var. Niçin muvakkat bir hayat için kendini ateşe atmaktan çekinmezsin, zenginlik sanki iyi bir şey mi, kendini beğenir fakir - fukaraya selâma bile tenezzül etmezsin. İsrafın başından taşkın, doğruyu söylemezsin. Allah düşmanlarını desteklersin, hak, hukuk da tanımaz, faizden de hiç korkmadan alıverirsin. Faizin, domuz etinden ne farkı var. Bir ev yetmez, bir daha alırsın. Yazlık der alırsın, kışlık der alırsın. Hayırlara gelince hiç sesini çıkarmazsın veya ufak bir şeyle atlatırsın, senin zenginliğin yoktur.

Allah hepimizi afvetsin de beşeriyyete her bakımdan hayırlı kul eylesin. Peygamberimizin hayırlı ümmeti, Allah Teâlâ'nın da sevgili kulu eylesin. Âmin.

119

GÜZEL AHLÂK

 

«Mü'minin mizanında en ağır şey güzel ahlâktır; muhakkak ki Allah, fâhiş-i mütefahhişe buğz eder»,

Mü'minin mizanı: Mizan, terazi, tartı âletidir, her eşyanın terazisi ayrı ayrıdır: Bakkalın terazisi, kuyumcunun terazisi bir olmadığı gibi vapurların, trenlerin terazisi (dengesi) de bambaşkadır; hele hava terazileri (barometreler) ile bir de insanların tansiyonunu ölçen teraziler, âletler de pek başkadır. Bir de akılları ölçen terazi vardır ki onun bugün henüz âleti yoktur. Yalnız kitabımız «Ülü'l-elbâb» diye üstün akıllı bazı kimselerden bahseder; her akıllı değil, mümtaz, üstün akıllı. Akıl = Lüb kelimesinin cem'i «elbab» gelir, «Ülû» kelimesi de, «ülü'l-elbab» da akıl sahipleri de, zekâda hem üstün, hem de öz, hâlis kimselerdir ki, her akıl sahibi değil. İşte akıl birbirinden farklı ölçülerde olup, maazallah bâzan bu akıldan kısmen mahrum, bazan da tamamı ile mahrum zavallıları görmekteyiz ki, bunlar bize bir ders ve bir ibret olup Allah Teâlâ'nın bizlere bahşetmiş olduğu aklın kadr ü kıymetini bilip şükr etmemiz içindir. Demek akim da bir terazisi varmış.

Yarınki kıyamet gününün de bir terazisi var ki, o da, bu dünya terazilerinin hiç birine benzemez, gayet hassas, kılı kırk yaran bir terazi. (El-Kâria) sûresini iyi oku, orada ve sair âyetlerde bu mizanı anlatmaktadır, burada amellerimiz tartılır, hayırları çok

120

HADİSLERLE NASİHATLAR

SILA-Î RAHİM VE KOMŞU HAKKI

olanlar kurtulur ve cennetlik olur, serleri çok olanlar da ceza evine gönderilir. İşte bu tartıda, yükte hafif, pahada ağır olan ahlâk-ı haseneler yer alır ve terazinin ağırlığını temin ederler. Fakat bu güzel ahlâk ancak güzel müslümanlıkta olur. Müslümanlığı güzel olmayanın ahlâkı da güzel olmaz. Bazı ham sofu tesmiye edilen zavallılar vardır ki, ahlâkı yanlış idrâk edip ancak kendisine faideli olan kimselere «ne iyi ahlâk sahibi» der. Halbuki asıl mizan onun iyi müslü-man olması ve o da tam ma'nâsı ile sünnet-i seniyye-ye uygun olarak yaşayan hâlis, olgun müslümanda bulunur vesselam.

SILA-İ RAHİM VE KOMŞU HAKKI

121

«İki kişi vardır ki Allah onlara bakmaz: Birisi kâ-tı-i rahm, birisi de kötü komşudur».

İşte güzel ahlâka güzel bir numune. O müslüman ki akraba-i teallûkatmı ziyaret edip, onların gönüllerini hoş etmez, sevindirmez, eğer fakr u zaruret sahibi iseler, onlara yardımda bulunmaz veya kendini beğenip onlart ziyaret bile etmez. Amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, kardeşler ve kardeş çocukları. Bunlar bir kökün dah-budağı mesabesinde olduklarından birbirlerini gerek zenginlik, gerek fakirlik ve gerekse sağlık ve hastalık anlarında birbirleri ile alâkalan kesmeyip daima ziyaretlerinde bulunup akrabalık bağlarını daima kuvvetlendirmeğe çalışmak lâzım ge-

lirken bunu terk etmek en büyük vebal oluyor. Hz. Al-jah bunların yüzlerine bakmayacak kadar da Hak'tan uzaklaşmış olmaktadırlar.

İkincisi: Kötü, uygunsuz komşu. Ahlâkan hafif, düşük olan kimse de komşunun kötüsüdür, komşu hakkı pek mühimdir ve İslâmiyet buna çok da önem vermiştir ve Kur'ân-ı Azîmüşşân'da komşu hakkı zikredilmektedir. Bir bakımdan komşu akrabadan daha yakındır. Akrabaların her birisi bir tarafta, fakat sabah - akşam dâima mülakat edip karşılaştığın komşun senin için çok mühimdir. Onun için komşuna karşı hiyanette bulunmanın cezası da çok ağırdır. Hak Teâlâ'nm onun yüzüne bakmaması yetmez mi? O halde onun ne ibadetlerine ve ne de şâir iyiliklerine ve de hasenatına bakmaz, kıymet ve ehemmiyet vermez. Zira o kimse komşusunun haklarına riayet etmemiştir. Komşusu şayet fakir ise, odunu, kömürü yoksa, yiyeceği, giyeceği yoksa, evi de kira ise, bunların da te'mini mümkin değilse ve hasta ise, ma'lûl ise bunlardan, hep komşu mes'uldür. Eğer bunlardan haberi yoksa elbette o komşu iyi bir komşu değildir. Sonra komşunun sevincine ve gamma da iştirak ve bahusus cenazesinde bulunmak ve cenazeden sonra cenaze evine mutlaka mükemmel bir yemek sofrası göndermek, hiç olmazsa üç gün bunu yapabilmek gerekir. Komşu çocuklarına da evine getirdiği meyvelerden ikram etmek ve çocuklarına komşu çocukları ile iyi geçinmeyi öğretmek lâzımdır. Komşu dâvetine her ne kadar fakir ise dahi icabet etmek. Davetlere icabet etmek vâ-cibtir, yalnız günah şeyler olmamak şartı ile. Sana güzel bir misâl:

Resûl-i Ekrem sallâllahü aleyhi ve sellemin torunlarından birisinin yahudi bir komşusu varmış. Bir gün Yahudinin lâğımı patlamış, evin içinde pis bir

122                       HADÎSLERLE NASİHATLAR                              /'

koku. Derken yahudi, misafir gelmiş, kokuyu duyun- ' ca: «Ya Hasan bu nedir?» diye sormuş o da cevaben : «Efendim sizin lâğım patlamış da onun kokusudur» deyince, Yahudi şaşırmış ve: «Niçin bizi haberdar etmedin» deyince ev sahibi: «Benim ceddim Resülullah sallâllahü aleyhi ve sellem, komşuya ezâ değil, gelen ezaya tahammül ile emr eyledi» deyince Yahudi hemen kelime-i şehadet getirip müslüman olmuş.

Muhterem kardeş! Komşu hakkı pek büyüktür, son derece riayetkar olmak şeâir-i İslâmiyedendir. Komşuların istedikleri şeyleri vermekten kıskanmamak gerektir. Komşuda görünen kusurları afvedici olmağa bakmalı ve kendi kusurlarını düşünmelidir demişler.

İbn-i Abbas ve diğer büyüklerin bildirdiklerine göre üç çeşit komşu vardır:

1  — Müslüman akraba komşu: Bu komşunun üç hakkı vardır.

a - Müslümanlık hakkı, b - Akrabalık hakkı, c - Komşu hakkı.

2  — Müslüman komşu. Bu komşunun iki hakk'. vardır.

a - Müslümanlık hakkı, b - Komşu hakkı.

3  — Hıristiyan komşu: Bu komşunun bir hakkı vardır. O da komşu hakkı. Bu hakların hepsine ayrı ayrı riayet etmek gerekir. Hattâ kesilen bir koyundan komşusu yahudinin de hakkı unutulmasın diye te'kî-den tenbih buyurdukları mevsuk haberler meyanm-dadır.

Hasanı Basrî Hazretleri de derler ki: «İyi komşu-

SILA-İ RAHÎM VE KOMŞU HAKKI

123

jujc komşuya ezâ etmemek değil, belki iyi komşuluk, komşunun ezasına sabır ile beraber ona mükâfat ile mukabele etmektir». Çünkü Resûl-i Ekremden rivayet olunur ki «Allah'a ve âhirete iman eden kişi, komşusuna ihsanda bulunsun, her kim komşusuna ezâ eder ise, Allah ona cenneti haram kılar».

Bakınız, hepimize bir ibret levhası: Bir zâtın evinde çok fare varmış, ona demişler ki bir kedi alsan fareler kaçar. Cevaben: Korkarım ki, komşunun evine giderler ben de buna razı olamam demiş.

Faide: Eğer bir evde kurt pisliği yakarlarsa fareler kaçar diye zikrederler.

«Nüzhetü'l-Mecâlis» adlı eserde şöyle bildirilmekte: Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem buyurdu; «Her kim komşusuna ezâ ederse muhakkak bana ezâ etmiş gibidir ve her kim bana ezâ ederse muhakkak Allah Teâlâ'ya ezâ etmiş gibidir. Her kim komşusu ile muharebe eder (döğüşürse) benim ile muharebe etmiş, benim ile muharebe eden de Allah ile muharebe etmiş gibi olur». Böylece felâketin en büyüğüne düşer.

Komşu hakkı nelerdir? diye bir soruya cevaben: «Komşu hakkını ancak Allah Teâlâ'nm merhametine nail olan bahtiyarlar yapabilirler.»

Komşunun köpeğine taş atmak bile komşuya ezadan (sayılır) demişler.

Bazı ulemaya göre de: «Sana menfaat ve komşuya zarar olan şey sana da zarardır» derler vesselam.

Sallâllahü aleyhi ve selleme bazı misafirler geldi-ter. O zaman Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem de abdest alıyordu. Abdestten artan suları içtiler ve yüzlerini de yıkadılar. Resûl-i Ekrem buyurdu ki: «Bu

124

HADİSLERLE NASİHATLAR

işi ne için yaptınız?» Dediler ki: «Hubbillâh ve resû-lihi : Allah ve Resûlüllah'ın sevgisine nail olabilmek için». O zaman Cenâb-ı Peygamber de: «Elmer'ü maa men ehabbe» buyurdular. Yâni: «Kişi sevdiği kimse ile beraberdir».

Bir diğer hadiste: «Eğer siz Allah ve Resulünü seviyorsanız şu üç hasleti muhafaza ediniz: Doğru söylemek, emaneti yerine getirmek ve komşu hakkını korumak». (Nüzhetü'l-Mecâlis: 194-195).

Buhari ve Müslim'in Ebu Hüreyre'den rivayetlerinde: «Allah ve Resulüne iman eden kişi komşusuna ezâ etmesin». Müslim'in rivayetinde: «Her kim Allah'a îman ve yevm-i âhırete îman etmişse komşusuna ihsan etsin».

Buhâri ile Müslim'in diğer rivayetinde Ebu Hüreyre'den: Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem üç kere: «Vallahi lâ yü'minü, vallahi lâ yü'minü, vallahi lâyü'minü» demişler ki: «Kimdir bu kimse ya Resûlâl-lah?» buyurmuşlar ki: «Komşusu eziyetinden emin olmayan kimsedir». Diğer rivayette: «Komşusu eziyye-tinde olan kimse cennete girmez».

Diğer rivayetlerde yine üç kere kasem ile «İman etmiş sayılmaz» buyurdular ki: «Hâib ü hâsir olan bu kimse kimdir?» cevaben: «Şerrinden komşusunun emin olmadığı kimsedir». «BEVAİK» kelimesi ile ifade olunuyor ki o da şer ma'nâsınadır.

Diğer bir rivayette: «Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki komşusunu sevmedikçe o kimse, îman etmiş sayılmaz veya kardeşine nefsi için istediği ve sevdiğini komşusu için sevmedikçe» yani nefsi için sevdiğini komşusu veya kardeşi için istemesi lâzımdır.

SILA-Î RAHÎM VE KOMŞU HAKKI

125

Komşuluk dört taraftan kırkar evdir demişler. Kulun imanı doğru olmaz kalbi doğru olmadıkça, kulun kalbi doğru olmaz lisanı doğru oluncaya kadar ve o kul cennete girmez komşusu onun ezasından emin olmadıkça. Mü'min o kimsedir ki, her insan ondan emin olur. Müslüman da bütün müslümanlar onun elinden ve dilinden selâmette olurlar. Muhacir de; kötü ve fena şeylerden hicret edip kaçan kimselerdir. Yine nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, bir kimse cennete girmez komşusu ezasından, şerrinden emin olmadıkça.

Hz. Ömer'in oğlu Abdullah rivayet eder ki: «Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri bir gazaya giderlerken; bugün komşusuna ezâ eden kimse bizim ile gelmesin buyurmuşlar. O zaman cemaatten birisi: «Ben bugün komşumun duvarının dibine işedim, bevl eyledim» deyince, öyle ise sen bizimle gelme buyurmuşlar ki bu bizim için ne kadar şâyân-ı dikkat ve ibrettir. Komşusunun duvarının dibine işemek ona bir ezadır, günahtır. Bu günahkârın bizimle beraber harbe gelmesine lüzum yoktur. Çünkü bu günahı sebebi ile harbde muzaffer olmamıza mâni olur. Zira Allah'tan korkmadığma alâmettir, Allah'tan korkmayan düşmana karşı harb edemez veya etse de bir işe yaramaz vesselam.

Cenâb-ı Hak cümlemizi komşularına hayırlı olan ve onlara ikram ve ihsanda bulunmak, ihtiyaçlarını gidermek, yardımına koşmak, çocuklarına da kendi çocuğu gibi ikramda bulunmak ve kat'iyyen komşusuna ezâ etmemek, elden gelen her yardımdan kaçınmamak ve her bakımdan hayırhah olmak nasib etsin. Amin.

DİLİNİ VE İFFETİNİ MUHAFAZA ETMEK

(İJtfU £

«İki (hal) vardır ki (kişinin) cennette yerleşmesine sebebdir: İki çene ve iki bacak arası (yani dilini ve iffetini)  muhafazadır».

İnsanın cennette yerleşip kalmasına iki şey sebeb olduğu bildirilmektedir. Bunun birisi iki çene arası yani dilidir. Dilini muhafaza edebilen cennette karar kılacak bahtiyarlardan birisidir. Dilini muhafaza edenler, onu boş ve faizdesiz sözlerden, dedi-kodudan bahusus yalan sözlerden .gıybet ve iftiralardan muhafaza edebilen muhterem kimselerdir.

Ma'lûmdur ki faidesiz, boş sözler ömrün kaybına ve ziyama sebeb olur. Halbuki insan için ömür, bulunmaz ve kıymet biçilmez bir servettir. Bunu boşa geçirmek kadar büyük gaflet olamaz. Bundan dolayı cennete girecek kimselerden birisinin diline sahip olup ömrünü boşa geçirmemesi tavsiye olunmaktadır.

İkincisi: Dedi-kodular ki, bunlar da, boş sözler gibi faidesiz ve ömür ziyamdan başka bir şey değildir. Binâenaleyh, mü'minin bu gibi dedi-kodu yerlerine gitmesi ve oturması caiz değildir. Yalan söze gelince: O da müslümana hiç yakışmaz. Allah'ın varlığına ve birliğine ve onun görüp, işitip bildiğine inanan kimse nasıl olur da yalan söyler, zaten münafıklık alâmetlerinden birisi de, yalan söylemek değil mi? O halde tam müslüman, hiç bir zaman yalan söyleme-

DİLİNİ  VE İFFETÎNΠ MUHAFAZA ETMEK

127

melidir ki, hakiki müslüman olsun ve cennette karar eylesin.

Üçüncüsü ise: Gıybet ve iftiradır ki, en büyük günahlardandır, sonra sahibinin kazandığı sevablarm elinden alınmasına gıybet ettiği insana verilmesi ve kendisinin de eli boş ve yüzü kara kalmasına sebeb olduğu gibi cennete girip yerleşmesi de mümkin değildir, çünkü sevapları gitmiş bir müflistir. İftira ise hiç bir insana yakışmaz ki nasıl müslümana yakışsın. Müfteri, ceza olarak dövülür. Şâhidliği ve şehâ-deti bile kabul olunmaz. Bu iftiranın en büyüğü Allah Teâlâ'ya karşı yapılan iftiralardır ki, bunlardan daha zâlim kimse bulunmaz. Kimi, İsâ aleyhisselâm, Allah'ın oğludur diye iftira eder, kimi de Meryem valide Allah'ın hanımı, melekler kızları ve daha bunlara benzer çok iftiralar vardır ki pek büyük, afv olunmaz günahlardandır. Maalesef, her devirde görüle-gelen bu iftiraları insanlar hiç korkmadan yapabilmektedirler, bahusus menfaatperest insanların (halleri ve şanları) birbirlerini yıpratmak ve gözden düşürmek için kullandıkları en büyük bir silâhtır. Fakat cennete girmesine mâni olacakmış kimin umurunda. Çünkü îmanı ve inancı yok ki, onun için her şey mubah. Allah celle ve alâ bu gibi müfterilerin ve dinsiz münafıkların şerrinden cümle ümmet-i Muhammedi muhafaza buyursun. İşbu dil âfetinden kendisini kurtarabilen bahtiyarlardır ki, cennette kemâl-i afiyetle ikamet eder ve cemâlüllahm müşahedesi ile de sürür üzerine sürura nail olurlar.

Cenâb-ı Hak cümlemizi diline hâkim kullarından eylesin. Âmin.

İkincisi ki: İki bacak arası diye tavsif olunur, iffet mahallidir. Yani namus ve iffetini muhafaza ede-

128

HADİSLERLE NASİHATLAR

bilen gerek erkek ve gerek kadın olsun namuslu ehl-İ iffet kimselerdir, yani zina şaibesinden kendini ko-| ruyabilen bahtiyarlardır ki, bunun önüne geçebilmek için Cenâb-ı Hak da Kur'an-ı Mecîdinde gözlerin yu-'mulup birbirlerine bakmamasını tavsiye etmektedir ki zinanın başlangıcı gözlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak kadın ile erkek arasında gizli bir alâka yaratmıştır ki bu da gözler ile, sözler ile pek güzel çözülebilir. Ondan sonra ne iffet kalır ve ne de namus. Onun için Cenâb-ı Hak celle ve alâ ile Resûl-i Ekrem sal-lâllahü aleyhi ve sellem bizleri bu fena ve çirkin akıbete düşmekten korumak için en güzel tavsiyelerinden birisi; Kadın erkek sohbet ve muhabbetlerine ve hattâ konuşma şöyle dursun, onların gençlerine selâm bile verme. Çünkü selâm sözü, söz de gözü, göz de alâkayı celbeden Onun için kadınla erkeğin bir arada bulunması haramdır denmiş.

Allah celle ve alâ cümlemizi hıfz u himayesinden ayırmasın. Âmin.

YEMEKLERİ TOPLU HALDE YEMEK

«Siz yemek yerken toplanınız ve Allah Teâlâ'nın ismini zikrediniz ki yemeğiniz size mübarek olsun».

Her zaman ve her yerde toplu olarak bulunmak menduptur ve bahusus yemek yerken ayrı ayrı yemek caiz ise de toplu olarak yemekte hem bereket vardır, hem de efdaliyyet, hem de tevazu. Malûmdur

YEMEKLERİ  TOPLU HALDE  YEMEK               129

ki( tevazuda rif'at vardır, Allah Teâlâ Hazretleri tevazu edenlerin makamlarını yükseltir. Masalarda, ayrı ayrı tabaklarda, çatal, kaşık, bıçak gibi eşyalarda hem israf vardır, hem de sünnetlerden uzak kalmak vardır ki, bu da bereketsizlik sebeblerindendir. Müslüman yemek yerken peygamberimizin yediği gibi yer, oturduğu gibi oturur. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem hiç bir zaman masalarda yemek yememiştir, hattâ sofranın altına bizim kasnak dediğimiz kalbura benzer bir karış kadar yerden yükseltme yaparız ki, bu da doğru değildir, asıl olan yere sermek ve etrafında toplanıp yemektir. Hem elle yemek ne kadar lezzetlidir. Bazı kimseler bundan nefret eder ve kaşık ile yemeyi tercih ederler. Halbuki eller her zaman ve bahusus yemek zamanında güzelce yıkanır, tertemizdir. Kaşık ve çatallar da ekseriyetle ve bahusus lokantlarda hiç de temiz olamaz, yıkadıkları su zaten kirlidir, sildikleri bezler çok pistir, onlarla yemek yemektense yememek daha evlâdır. Hele o çatalların aralanndaki mikroplar hesapsızdır. Onun için sen yemek yerken elinle yemeği tercih eyle, kim ne derse desin kulak asma, (benim peygamberim böyle yemiş, ben de böyle yiyeceğim) düsturun olsun. Sakın deme ki, o zaman çatal - kaşık yokmuş da öyle yemişler. Pakistanlılar bir lokantada yemek yerken elleri ile yiyorlarmış, tabii etrafındakilerin nazar-ı dikkatine çarpmış, onlar da bunu anlamış olacaklar ki onları alıp lokantanın bulaşık yerine götürüp oradaki pisliği göstermişler ve: Bizim temiz ellerimizle yemek yememizin bu kirli çatal ve kaşıkla yemekten ef-dal ve evlâ olduğunu bi'1-fiil onlara göstermişlerdir.

Sonra yemek yerken evvelâ büyüklerin yemeğe başlamasını gözetmek de âdâb-ı islâmiyyedendir. O büyük evvelâ: Bismillâhirrahmanirrahîm diyerek eli-Hadîslerle Nasihaüar — F.; 9

130

HADİSLERLE NASİHATLAR

i

ni uzatır, arkasından sıra ile ev halkının da bismillah deyip yemeğe başlamaları ne kadar güzel bir örnektir. Bu suretle hem yemek bereketlenir, hepsine de yeter ve bazan da artar. Besmele-i şerifenin okun-masındaki bereket halini izaha gücümüz yetmez. Yalnız sana şu kadar bilgi yazayım.

Tebük muharebesinde olsa gerek, islâm askerinin yiyecekleri bitmiş, Cenâb-ı Peygamber efendimiz ellerinde kalan hurmaları bir yaygı üzerinde toplayıp hepsine birer parça dağıtmış, Ebu Hüreyre'ye de bir avuç vermiş. Ebu Hüreyre der ki: «Ben bu hurmaları bir türlü bitiremedim». Bu Cenâb-ı Hakk'm bir ihsanıdır. Bunların numunesi her devirde pek çoktur. Hem bitmez ve hem de artar. İşte buna bereket derler, sen ne dersen de.

Binaenaleyh yemeği acıkmadıkça yeme, günde iki defa mükemmel yeter. Toplu yeyiniz, bismillâhsız kat'-iyyen yemeyiniz. Elinden gelirse her lokmaya bir besmele de ve öyle ye ki sana hem şifa olsun hem de bereket. Doymadan kalkmağa dikkat eyle ki miden büyümesin, sonra çabuk ihtiyarlarsın. Mümkünse mi-safirsiz yemek de yeme. Bir sabah bir de ikindide yeter artar vesselam.

CEMAATTAN AYRILAN ATEŞTLOÎR

 İIJ   rûjj 'ja 'j> Ijyjj j>|j '     '       &

CEMAATTAN  AYRILAN  ATEŞTEDİR                131

«İki (kişi) bir (kişi)'den hayırlıdır; üç kişi, ikiden hayırlıdır; dört, üçten hayırlıdır, o halde cemaata devam ediniz; muhakkak Allah'ın (kudret) eli cemaatın üzerinedir. Allah azze ve celle ümmetini dalâlet üzere toplamaz, illâ hidayet üzre toplar. İyi biliniz ki, her cemaattan ayrılan nara düşer».

İki, birden hayırlıdır demek: Yalnızlık iyi bir şey değildir demektir.  Yalnızlık Allah'a mahsustur,  bizim gibi müslüman beşer tabakası ne kada>~ toplu olursak o kadar güzeldir ve hayırlıdır, demektir. İki, üçten, üç dörtten sözleri de birer misaldir,  toplanınız demektir. Onun içindir ki, ikinci bir kelâmla cemaat üzre olunuz, cemaat rahmettir   fırkacılık, ayrılık da azaptır, bunu iyi bilmek gerektir.  Çünkü Allah Teâlâ'nın kudret eli cemaat üzredir, fakat bu cemaat kelimesinin başında bir elif, bir de lâm vardır, bu şu ma'nâyadır: Yani, her topluluk değil, her cemaat değil, illâ o cemaat ki İslâm üzeredirler. Allah'ın kudret eli bu islâm cemaatı üzerinedir. Yoksa İslâmı yıkmağa çalışan cemaat, cemaat değildir. İşte böyle bir islâm   cemaatı   hiç   bir  zaman   dalâlet   üzre   olmazlar. Halbuki islâmı yıkmağa çalışan cemaatler de var ve bunların destekçileri de vardır. İşte bunlar da hiç bir zaman hidayet üzre toplanmazlar, bütün işleri serdir, Allah Teâlâ gözlerinin nurunu almış da dalâlette olduklarını göremezler ve kendilerini hidayette zannederler. Heyhat! Ey insanlar, iyi biliniz ki her İslâm cemaatından ayrılan küfür topluluklarına  yardımcı olan kimselerin yeri cehennemdir    «Hüven fi'n-nâr» cehenneme sukutunu, düşmesini bildirir.

Bakınız bugünkü dünyaya masonluğa; yahudî ve dinsizlerin kurdukları bu teşkilâta katılan kimseye, uyanlara ne dersiniz? Allah hepimizi gafletlerden kur-tarsın. Bugünkü okumuşları  görüyoruz  ki,   okumak

132

HADİSLERLE NASİHATLAR

bilmeyen bir cahil kadar akılları yoktur, menfaatları için ne yapacaklarını da bilmemektedir. Bazan elinde teşbih camide görüyoruz sonra da «şeriat isteyenlerin başlarını patlatırız» der.

Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellemin öğrettikleri bir duâ var ki pek mühimdir, beş vakit namazlarınızda bu duaları yapmak pek uygundur, muvafıktır, hattâ Pakistanlılar bu duaları namaz içinde, te-hıyyatta salâvat-ı şerifeden sonra muhakkak okurlar ve «vaciptir» derler: «Ya Rab, ben sana sığınıyorum, cehennemin azabından, kabrin azabından, dünya ve âhiret fitnelerinden, bir de deccalın şerrinden».

Cehennemin azabı, kabrin azabından, dünya ve âhiret fitnelerinden, bir de şu deccalın şerrinden Allah Teâlâ cümlemizi korusun, bu fitneler ne biter, ne de tükenir, biri gider biri gelir âdeta deniz dalgası gibi. Onun için Cenâb-ı Hakk'a sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Deccal ise ayrı bir fitne. Lügat-ı Remzi'-de deccal şöyle tarif edilmektedir: Yalancı bir mel'-unun ismi, yalan icad etmesinden, küfür ve tuğyanla ve çok cemaatı ile bütün dünyayı kaplamasından veyahut hakkı bâtıl ile örttüğünden veya batılı hak suretinde gösterdiğinden ve yaldızladığından nâşi bu ad kendisine verilmiştir. Cem'i «Deccâlûn»'dur. Altın suyu demek. Zannedersem bizim kalpazanların bakır paraları altın suyu ile yaldızlayıp köylülere, altın diye satan güruh da bu kabilden olsa gerek.

Yani, deccal, yalancı bir kişidir, âhir zamanda çıkar ve içinde sakladığı küfrün hilafını izhar eder. Meselâ, kâfir olduğu halde ben de müslümanım der. Bunu yutan müslümanlara ve buna yardımcı olan ilim sahiplerine ne dersiniz bilmem.

Allah Teâlâ, Kelâm-ı Kadîminde:  «Zâlimlere en

CEMAATTAN AYRILAN ATEŞTEDİR                  133

ufak bir meyil ile meyletmeyiniz» derken, bunlardan daha zâlim kim olabilir, Haccâc-ı Zâlime bu zâlimler taş çıkartırlar.

Hemen Allah'a sarılıp, «Aman ya Rabbi beni hıfz u himayende daim eyle ve sevmediğin kullarla, zâlimlere yardımcı etme ve beni Resûlullahm yolundan, izinden, sünnetinden zerre kadar ayırma ya Rabbi» demeliyiz.

Ve sallâllahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlini ve sahbihî ecmain.

YEDİ TEHLİKE

ju 'jjri, ljjjı '

«Yedi tehlikeden sakınınız: Allah'a şirkten, sihirden, adam öldürmekten, Allah'ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmekten, nefis ancak haklı olarak öldürülür, faiz yemekten, yetim malı yemekten, harbte düşmandan kaçmaktan, namuslu gafil kadınlara iftira atmaktan - diğer bir rivayette - hicretten sonra ara-biyye'ye rücu' etmek (bedeviyyet) haline rücu' etmekten».

Bu hadîs-i şerifte yedi tehlikeden bahs edilmektedir, tehlike deyince insanın aklına çeşitli şeyler gelmektedir, halbuki asıl tehlikenin büyük günahlara düşmek olduğu ve bunların başında da şirk kelimesi

134

HADİSLERLE NASİHATLAR

gelmektedir. Şirk diye,Hz. Allah celle ve alâ hazretlerine ortak koşmaktır, meselâ hıristiyanlann dedikleri gibi Hz. İsa Allah'ın oğludur, melekler kızlarıdır gibi, buna benzer üç ilâh tanımaları ve saire gibi şeylerdir. Bu şirk en büyük günahtır. Her günah (in) afvı me'muldür, fakat şirkin afvı yoktur, yalnız tevbe eder, müşriklikten vazgeçerse her tevbekâr gibi onların da afvı mümkündür.

Riyakârlığın da şirkten sayılacağı geçen hadislerde zikrolunmuştu. Hakkın işine karışmak kimsenin vazifesi değildir, onun için ihtiyatlı olmak ve konuşmamak lâzımdır, çünkü tehlikenin başı şirk ile başlamıştır.

İ'anci tehlike sihirdir. Sihir: Bâtıl olan şeyi, «haktır» diye izhar edip göstermek, büyücülük, aldatıcı, kandırıcı, cazıcüık, gözbağcılığı gibi bir çok ma'nâlara geldiği gibi bizim sihirbazlar, erkek ile kadın arasını açıcı, gönül kaydıranlar, aşka düşer gibi olmaları, sana büyü yapmışlar diye adamı tımarhaneye düşürenler. Allah şerlerinden korusun. Âmin.

Üçüncüsü: Haksız yere adam öldürmek, katl-i ne-fis'tir. En büyük tehlikelerden ve en büyük günahlardan birisidir, günah-ı kebair derler, bunların da cehennemde ebedî kalma tehlikesi vardır. Çünkü Hakkın yaptığı bir binayı yıkmak kolay bir şey değildir, o anda insan nefsine mağlûp olup böyle bir cinayeti ir-tikâb etmesinin cezası da tabii çok ağır olacaktır.

İnsana muharebelerde kâfirleri öldürmeğe izin olduğu gibi,paralarını veya malını elinden almak isteyen eşkıya ile mücadele etmek ve icab ederse öldürmek de vardır. Ya o beni öldürürse diye sorulana bir cevap olarak: Sen cennete o da cehenneme gider,

ÎEDÎ TEHLİKE

135

çünkü sen mazlumsun o da zâlim. Zâlimin yeri cehennem, mazlumun yeri de cennettir. Ve bir de hâkimin hükmü ile kısas olarak ve başka sebeblerle katilleri caizdir.

Dördüncü tehlike ise, faiz yemektir. Demek ki faiz yemenin büyük bir tehlike olduğunu Cenâb-ı Peygamber ap-açık söylerken bu günün haris insanları bunu hiç kale almayarak harıl hani faiz alırlar, sonra da yıkılıp giderler. Heyhat, hem müslümamm der, hem de Hakk'm yasak kıldığı faizi almaktan korkmaz ve kaçmaz ve sudan bahanelerle: Ne yapalım mecbur kaldım diye kendini kurtarmağa çalışır. Efendim mutlaka fabrika işletmek mecburiyetinde miyiz, bir boğaz derdi değil mi? İnsan sağ ve sıhhatli olduktan sonra ekmeğini taştan bile çıkarır derler de ne diye faiz ile iş yapmağa kalkarlar?. Sonra sermayen kadar iş yaparsan belki biraz az kazanırsın ama, helâlinden olur, rahat ve huzur içinde olursun, günahlara girmezsin, çoluk çocukların da sana muti olurlar, haram yerlere gitmezler, haram işleri işlemezler. Sen de rahat, onlar da rahat; faiz, insanları hem günahlara sokar, hem de israflara sevk eder, hem de çirkin şeyleri yapmağa mecbur eder.

Son pişmanlık elbette fayda vermez, sen söz dinle, Allah Teâlâ'nın ve Resulünün sözlerine dikkatle bak, kendi aklını beğenip şu hıristiyanlann oyununa düşme. Neticede onlara yardım et niş olursun, onları zengin edersin, sen de zengin olsan ne olacak. Giderken kefenden başka ne götürülüyor? O da toprakta çürüyüp gitmeyecek mi? Neden bu kadar hırsa kapılıyorsun, bugünkü işçi grevlerinden ders almıyorsun?. Bunlar da Hakkın kullarına musallat kıldığı Mikroplardır. Sebebi: dinsizin hakkından imansız ge-ftr dediklerini de unutma ve Hakk'a dön, teslim ol,

136

HADİSLERLE NASİHATLAR

YEDİ TEHLİKE

137

biraz tevekkülün olsun herhalde zarar etmezsin.

Beşinci tehlike ise yetim malını yemektir. Dikkat eder misin, faiz ile yetim malını yemek yan-yana zikr edilmiş, ha faiz yemişsin, ha yetim malı, faiz yiyenler nasıl azaba müstahık olacaklarsa yetim malını yiyenler de aynı akıbete düçâr olacaklarında hiç de şübhe yoktur. Bize düşen vazifelerden birisi de yetim malını muhafaza etmek ve hattâ işletip çoğaltmak, yetim büyüyünceye kadar ona bir sermaye bırakmağa çalışmaktır, yoksa yetim'in malını yemek hiç de doğru değildir ve büyük tehlikedir, hem dünyası perişan olur hem âhıreti. Hattâ ölen zâtın geride yetimleri varsa onun gerek cenaze masrafında ve gerekse devrinde çok ihtiyatlı olup malını zayi etmemek gerektir. «Risaletü'l-hak»ta 815. nci hadîste yetim hakkında şöyle buyurulmaktadm «Müslümanların evlerinin hayırlısı o evdir ki, o evde yetim vardır da ona iyi bakılır ve ona ihsanda bulunulur ve müslûman evlerinin şerlisi de o evdir ki o evde yetime fena muamele olunur, işte o ev de fena bir evdir.. Ben ve yetk me iyi bakan, bakmasını tekeffül eden cennette hakeza» deyip parmaklan ile işaret buyurup beraberiz demek istediler.

Kalbinin katılığından şikâyet eden bir kişiye de cevaben: Yediğin yemekten yedir, yetimin başını mesh et (okşa) ve miskinleri yedir, hem kalbin yumuşar ve hem de hacetlerine erişirsin». Sen de bunlara dikkat eyle.

Eğer bir hanım efendinin kocası ölür ve yetim çocukları da kalır onlara bakmak için evlenmezse ve yetimlere de iyi bakarsa yeri cennet. Sevap cihetine gelince bir muharip ömrü boyunca muharebe etse ve geceleri sabahlara kadar ibadet etse, gündüz-

leri de oruç tutmuşçasına sevaba nail olur ve cennetlik olur, bu ne büyük devlet ve ne büyük nimettir.

Altıncı tehlike; harb gününde düşmanla karşılaştığı anda kaçmak hem günah-ı kebâirdendir, hem de en büyük tehlikelerdendir. Bir müslûman, bir kâfirin, iki kâfirin karşısından kaçmaz, kaçtığı takdirde en büyük günahı işlemiş olmakla beraber devletine, milletine de en büyük fenalığı işlemiş olur. Üç kâfir karşısından da kaçmaz ve lâkin geri kuvvetlere iltihak için geri çekilir denmiş.

Müslümanlığın bekası ancak cihâd iledir, onun için her müslümanm daha çocukluğundan itibaren atıcılık öğrenmesi sünnettir. Düşman karşısından kaçmak îman zafiyetinin alâmetidir. Ölüm bir keredir, ecel gelmedikçe ölüm olmaz. Hâlid bin Velid bir çok muharebelere girdiği halde, nihayet yatağında öldüğüne çok esef etmekte olduğunu müş'ir kitabesi Humus Büyük Camiindeki dikili ve çok uzun bir sütun üzerinde yazılır. Harbten kaçmak korkaklık alâmetidir ve dünyaya haris olduğunu isbat eder. Allah'a îman eden bilir ki, Allah'ın takdiri bozulmaz.

Bir muharebede müslûman askerlerinden birisi düşman saflarına saldırmış idi ki müslümanlar: Vah, vah, kendisini tehlikeye attı diye bağrıştılar. O zaman Eyyûb el-Ensarî dedi ki: Siz bu âyetin ma'nâsını yanlış anlıyorsunuz, ma'nâsı şöyledir: Asıl tehlike, gazalara gitmemek ve gazalara verilecek yardım paralarını vermemektir, böyle olunca düşman cesaret alır ve kuvvet bulup müslümanlara saldırır. Onun için buhl'ün adına helak demişler. Siz ellerinizle nefislerinizi helake sürüklemeyin, Allah yolunda paralarınızı hattâ canlarınızı bile feda edip kendilerinizi, milletinizi, devletinizi kendi elleriniz ile tehlikeye atmayın,

138

HADÎSLERLE NASİHATLAR

YEDİ TEHLİKE

139

belki veriniz, Allah sizlere nasıl veriyorsa öyle veri-j niz, hem çok veriniz, saadetiniz, selâmetiniz gazalara gichp düşmanla arslanlar gibi cenk edip onları korkutmak ve paralarınızı da verip ordularınızı her türlü teçhizat ile kuvvetlendiriniz ve daha sonra bu teçhizatı kâfirlerden almak değil belki bilfiil kendinizin yapması lâzımdır. Bu ise zaman ve parayı icabettirir. Onun için her israftan son derece uzak kalıp bütün gücü ile hürriyet ve istiklâlinin muhafazasına çalışmak her müslümanın en başta gelen vazifesidir.

Bakınız cihad o kadar mühimdir ki, her müslü-man hattâ kadın, erkek, çoluk çocuğun buna hazırlanması gerektir. Zira bir mü'min gazalara gitmeden ve gazaya hazırlanmadan ölürse o münafıklıktan bir şu'-be, bir parça üzerine ölür ve yine bir insan gaza etmez veya gazaya giden bir müslümanı teçhiz etmez veya bir gazinin evine bakmazsa, böyle olan kimsenin ansızın başına, öyle tehlikeler gelir ki, içinden bir daha çıkamaz. Bu hususta Tergib ve Terhîb'te tam yüz sahife, pek çok geniş malûmat vardır. Ben kısa olarak bu kadarcık yazabildim. Aman kardeşim hemen okuyup maaş alıp masa başlarına oturmaya heves etme. Belki oku ve lâkin gayen İslâmm yükselmesi olsun ve bunun için elinden gelen her fedakârlığı yapmaktan çekinme vesselam.

Ve sallâllahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn.

Yedinci tehlike ise-, namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmaktır. Bu da bir tehlikedir ki sahibini cehenneme sürükler, namuslu, afife bir kadına zina iftirasında bulunmaktan daha çirkin ne olabilir. Evli ise kocasından ve çocuklarından ayrı kalır, bir geliri yoksa, bir iş de yapamazsa artık onun hâlini sizler

tasavvur ediniz, korkunç ve çirkin hareketlere de sürüklenebilir, hem o kadının hayatı mahv olmuştur, nem de bıraktığı çocuklar.  İnsanın böyle fena bir akıbete düşmesine sebeb olan kimsenin elbette akıbeti tehlikeli olacaktır. O da hiç ummadığı yerlerden bir takım belâ ve musibetlere uğrayıp perişan olacaktır. Çünkü o da bir aileyi perişan etmişti, şimdi bu yaptığı iftirayı eğer hem de dört şâhid ile isbat edemezse ki bu gibi hâlâtı dört kişinin birden görmesine de imkân yoktur. Binaenaleyh ona ceza olarak 80 değnek vurunuz, bir daha şehâdetini kabul etmeyiniz, onlar fâsık kimselerdir, bu hallerine nedamet edip tevbe eder ve amel-i sâlih işlerlerse Allah Teâlâ gafur ve rahimdir... Ve bu müfterilere dünya ve âhırette acı bir azab vardır ve hem de kendilerine de lanet olunur. Acaba bu kadar ceza, bu adama kâfi değil mi? Bir de şâhidliği bile kabul olunmuyor. Kendisi artık cem'iyyetten kovulmuş bir kimsedir, ona ve sözüne artık itimad edilemez. Zira bir müslim ve bir mü'min kardeşini haksız yere lekelemeğe kalkmış, artık bundan hayır gelmez, çünkü şuuru da yoktur. Maazallah insan böyle çirkin bir akıbete düşse bile mü'minin vazifesi onu himaye edip, suçunu örtbas edip Allah Teâlâ'nın afvmı istemektir ve onu büsbütün âleme rezil ü rüsvây etmemeğe çalışmaktır.

İşte şu yedi tehlike ki: Şirk, haksız yere adam öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, harb yerinden kaçmak, namuslu müslüman kadına iftira etmek. Erkeğe de iftira fenadır, fakat kadının hâl-i müstesnası vardır -onun için muhsanât denilmiştir-.

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle korkunç tehlikelerden muhafaza buyursun.

140

HADİSLERLE NASİHATLAR İÇKÎ KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR

ÎÇKt KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR

141

«Şarap içmekten sakınınız, çünkü o bütün serlerin anahtarıdır».

îçki hakkında 24 No. lu hadis-i şerifte bir derece ma'lûmât verilmişse de bu hadîs-i şerif münasebeti ile hadîs kitablarmda içki hakkında geçen hadîslerden bazılarını nakletmeyi münasip gördüm. «Tergîb ve't-Terhib» adlı hadîs kitabında içki hakkında tam 57 tane hadis-i şerif zikr olunmuştur ki tam birkaç yüz sahifelik kitab olur. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

1. nci hadîs: Buhâri, Müslim, Dâvud, Tirmizî ve Nesei. «1-Zâni zina etmez, zina ettiği vakit mü'min olarak yapmaz. 2-Hırsız hırsızlık yapmaz, mü'min olduğu vakit hırsızlık yapamaz. 3 - Şarap içmez, şarap içtiği vakit mü'min olamaz». Yani mü'min olarak bir mü'min ne zina yapabilir, ne hırsızlık yapabilir ne de şarap içebilir. Eğer bir mü'min bunlardan birisini ir-tikâb ederse ondan İslâm alâmeti alınır, eğer tevbe ederse Allah da onun tevbesini kabul eder.

Allah Teâlâ şarap içmeği haram kıldığı gibi satmasını ve parasını da haram kılmıştır, ölü hayvanın etini haram kıldığı gibi parasını da haram kılmıştır. Her kim şarap satmaya helâl derse, hınzır etinin de helâl olmasını söylesin. Hınzır eti yenmezse şarabın da parası yenmez. Hattâ Günah kitabında der ki: Bir adamın şarap satan adamda alacağı olsa onu şarap

parasından verse borcunu ödemiş sayılmaz, zira o şarap parası onun parası değildir ki, borcunu ödemiş olsun. Çünkü müslümana şarap satmak haramdır.

11. nci hadîs-i şerifte: «Her kim zina yaparsa veya şarap içerse Allah ondan îmanı alır». Nez' kelimesi çekip almak, meselâ kuyudan su çekmek gibi. Nitekim insan gömleğini başından nasıl çıkarıyorsa îman da o kimseden öyle çıkarılıyor. Bunlar çok acı şeylerdir, beş dakikalık bir keyf için bu felâketler hiç irti-kâb olunur mu?

Allah'a ve yevm-i âhırete îman eden kimse şarap içmesin ve yine Allah'a ve yevm-i âhırete inanan, içki içilen sofraya oturmasın.

13. ncü hadîste: «Her sekir veren şey şaraptır ve her sekir veren şey haramdır, her kim dünyada şarap içer ve ona devam ederek ölürse âhırette âhıret şaraplarından içmeyecektir (yani cennete girmeyecektir)». Yani üç kimse cennete girmeyecektir: Şarap içmeğe devam edenler, akrabalan ile arasını açıp ziyaret etmeyenler ve bir de sihri tasdik edenler.

16. nci hadîste: «Şarap içenin, faiz yiyenin, haksız yere yetim malı yiyenin, anasına ve babasına âsî olanların cennete girmemeleri ve onun nimetlerini tadma-malari; taddırmaması Allah üzerine haktır, yani sokmayacak ve nimetlerinden tattırmayacaktır».

18. ve 19. ncu hadislerde şarap içerek ölen kimse puta tapan kimse gibi Allah'a mülâki olacaktır.

22. nci hadis-i şerifte: Üç kimseyi Allah Tebâreke ve Teâlâ cennete haram kılmıştır. Bunlar: İçkiye devam eden, anaya babaya âsî olan, bir de deyyus dediğimiz ailesinin iffetsizliğini ikrar eden bedbahtlardır.

142

HADİSLERLE NASİHATLAR

İÇKİ KÖTÜLÜKLERİN  ANASIDIR

143:

23.  ncü hadiste: «Cennetin kokusu tam beş yi yıllık mesafeden duyulurken o kokuyu duyamaz: Ve diğini başa kakan, anaya babaya âsî olan, bir de içkl^ ye devam eden».

24.  ncü hadîs: «Üç kimse vardır ki ebediyyen nete giremezler: Deyyus, kendini erkeklere benzeten kadın ve bir de içkiye devam eden».

26.  nci hadîs: Şarap bütün günahları camidir, kadınlar şeytanın  ağıdır,  oltasıdır,  şeytan  onlarla insanları kandırıp dalâlete düşürür. Dünya sevgisi ise bütün hatâların başıdır.

27.    nci   hadîs:   Ebü'd-Derdâ    (r.a.)'den:   Dostum Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem bana vasıyyet eyledi: «Seni parçalasalar da veya yaksalar da Allah'a hiç bir şey ile şirk koşma, farz olan namazlardan hiç birisini bilerek terk etme, her kim bilerek terk ederse «beriet minhü ez-zimme» yani millet-i hanefiyyeden çıkar. Şarap da içme, çünkü, o şarap, bütün serlerin miftahıdır». Yani bütün serleri bir odaya haps etmişler, anahtarı da içkidir. İçki içilince kapı açılır, bütün serler meydana çıkar, sahibi artık hepsini işler.

28.  nci hadisten de biraz bahsedeyim de gerisini başka hadislerde zikr ederiz; Hükümdarlardan bir hükümdar Beni İsrail zamanında yâni Mûsâ aleyhisse-lâmm devrinde bir adamı yakalamış ve ona ya şarap içeceksin veya adam öldüreceksin veya zina edeceksin veya hınzır eti yiyeceksin veya yapmazsan seni öldüreceğiz demişler. Bunun üzerine zavallı adam şarap içmeği tercih etmiş, etmiş ama iş de işten geçmiş. Çünkü sarhoş olduktan sonra aklı da gitmiş. Adamı öldürmüş, hınzır etinden yemiş. Binaenaleyh her kim bu haram şeyi içerse bütün fenahklan işleyeceği gibi her kim bu içkiyi içerse kırk günlük namazı ka-

bul olmayacağı gibi eğer içinde bir miktarını bulundurarak ölürse cennet ona haram olur.

Bir de şu vak'ayı zikretmeden geçemeyeceğim: Vaktiyle ibadet için insanlardan hâli bir yere bir zât çekilmiş, orada ibadet ile meşgul iken bunu gören bir kadın buna âşık olmuş. Bir gün hizmetkârını gönderip bir şehâdet mes'elesinden nâşi sizi bizim hanım efendi evine davet ediyor diye adamı kandırıp evine sokmuş, odaları herhalde çok olacak ki her kapıdan geçe geçe kapılar kilitlenmiş ve nihayet gayet güzel, hasnâ bir hanımın olduğu odaya girince bakmış ki bir genç oğlanla büyük bir şarap kabı. Kadın bu âbide demiş ki, ben seni şâhidlik için çağırmadım, maksadım ya bu çocuğu öldürürsün veya benim ile muame-le-i cinsiyyede bulunursun veya bu şarabı içersin. Eğer bunları yapmazsan ben de buradan feryadı basar seni rezîl ü rüsvay ederim. Zavallı âbid bakmış ki kurtuluş çâresi yok, şaraptan içmeğe karar vermiş. Derken bir, bir daha deyince adamakıllı sarhoş olmuş, o halde zinayı da yapmış, çocuğu da öldürmüş. Binaenaleyh şarap içmekten sakınınız. Çünkü kasemle buyurulmuş ki îman ile şarap, içmeğe devam eden bir adamda içtima etmez, yani şarap içen adamdan îman çıkar, şarap ile îman bir vücudda bulunmaz demektir.

Allah celle ve alâ bizlere akıl, fikir, hidayet na-sîb etsin de kötü ve çirkin akıbetlerden muhafaza buyursun. Âmin.

KİBİRDEN  SAKINMAK

iı '

(İ-LI

«Kibirden sakınınız, muhakkak kul kibir üzerinde ısrarlı olunca Hak Teâlâ buyurur ki benim bu kulumu cebbârinden diye yazınız».

Kibir denilen büyüklük taslamak huyu ki en büyük tehlikelerden maduttur ve günah-ı kebâirdendir, cem'iyyetleri alt-üst eden bir belâdır dense yeridir. Onun içindir ki Cenâb-ı Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem bundan sakınmamızı bildiren bu hadîs-i şerif ile bizleri ikaz etmektedir. Fakat maalesef ihsanın bir yaratılış hilkati vardır ki bu öyle sözlerle, okumakla, görüp bilmekle değişir bir şey değildir. Bu çirkin ve fena   huyların değişmesi  ve             büyük

sa'y ü gayretler, riyazetler ve büyük kâmil insanlara ihlâsla hizmet edip onlann göstereceği terbiye sistemi ile bir dereceye kadar tebdil, tağyir ve ıslâhı müm-kin olabilir. Meselâ hepimizin bildiği şu av köpekleri nasıl terbiye ediliyor ve o yırtıcı kuşlardan atmaca ve emsali kuşlar nasıl yola getiriliyorsa elbette eşref-i mahlûkattan mâdud bu insan niçin terbiye olmasın. Fakat insanın benliğini yıkmak kadar zor bir şey yoktur. Evet bir köpek ıslah edilebiliyor ama bir insanın ıslâhı pek de kolay bir şey değildir. Onun için bu mağrur, kendini beğenen tabaka insanların huzurunu da kaçırırlar ve kendileri de hiç bir zaman arzu ettikleri emellerine nail olamazlar. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri bu mağrur ve mütekebbir insanları sev-

KİBİRDEN SAKINMAK                            145

mez ve sevmediği için de onları dâima küçültür, insanların  gözünden  düşürür,  Hakk'm  gözünden  düşer. Daha başka ne istersin bu düşme yetmez mi? Allah Teâlâ. insaf versin. Âmin. Bak Cenâb-ı Peygamber Efendimizin Allah Teâ-lânm en sevgili bir kulu olmasının sebeblerinden birisi onun mütevazi, alçak gönüllü oluşu, insanların en zayıfı, en fakiri onun en kıymetli dostları idi ve- bütün hayatı boyunca böylece devam etmiştir. Zira Cenâb-ı Hak ona olan vahiylerinde kibrin ne kadar çirkin, tevazuun da ne kadar memduh ve makbul olduğunu müteaddit defalar bildirmektedir.

«Tergîb - Terhîb»'in 3. ncü cildinin 558. nci sahi-fesinden itibaren tam kırk dört adet hadîs-i şerif zikr edilmiş ve böylece kibrin hiç de sevilen bir huy olmadığı gibi Hakk'm da gözünden düşme sebeblerinden olduğu ve bunun da tehlikelerin en büyüklerinden sayıldığı bize bildirilmiştir.

Birinci hadîs-i şerifte Müslim, Ebû Dâvud ve İbn-i Mâce'nin müttefikan yaptıkları rivayetlerde Cenâb-ı Peygamber efendimize Hz. Allah celie ve âlânın yaptığı bir vahiyde: «Tevazu ediniz, güler yüz gösteriniz, beşaşet izhar ediniz ve hüsn-i muamelede bulunun, sertlik göstermeyin, yumuşak muamelede bulunun, hiç kimseye zulm etmeyin» buyurulmuştur.

Ebu Zeyd risalesinde demiş ki: Bir kimse, bir kul, halkın içerisinde benden daha şerli bir kimse var derse o mütekebbirdir. Mukabili tevt zudur, o da Hakk'a teslim olup itirazı terk etmek ve halka şefkat kanatlarını açmak ve onlara mümkin mertebe yumuşaklık göstermektir ve her hak olan şey'i bilâ istisna kimden olursa olsun büyük küçük, hattâ kölelerden, ka-Radi          Nasihatlar — F.: 10

146

HADİSLERLE NASİHATLAR

dm - erkek gözetmeyerek kabul etmek kibirsizlik alâmetidir. Hele mukaddes mekânlarda tekebbür çok acı neticeler verir ve her kim şu üç şeyden beri olarak ölürse cennete girer: Birisi kibir, birisi hıyanetlik, birisi de borçtur. Bunları şöyle hulâsa etmişler: Tevazu, emanet kimseye muhtaç olmamak için iktisada riayettir demişler.

Şu hâdiseyi dikkatle ve tekraren okumanızı rica edeceğim: Bakınız Hz. Ömer radıyallahü anh gibi Ha-life-i mü'minin bir zât, âlî-cenab, hem de aşere-i mü-beşşereden. Kumandanı Ubeyde radıyallahü anh ile Şam'a giderlerken yollarına rast gelen bir sudan geçmek için devesinden inmiş (bir rivayette deveye kölesi ile nöbetle binip gidiyorlarmış bu sırada nöbet köleye gelmiş ve Hz. Ömer deveden inip kölesini bin^ dirmiş) ve devenin ipini alıp ayakkabılarını çıkarıp omuzuna atmış ve paçalarını da sıvayıp suya girer^ ken kumandanı Ubeyde bin el-Cerrah dayanamayıp: Ya Emîrel-Mü'minîn! Bu sizin yaptığınız benim hiç hoşuma gitmedi. Çünkü Şam ahalisinin eşrafı sizi karşılamağa gelmişler, suyun öteki yakasında sizi istikbal için hazırdırlar, sizleri bu şekilde görmelerini istemem, bir halife-i mü'minine yakışır bir şekilde devenize binmiş ve köleniz de devenizi çekerek ke-mâl-i haşmetle ve vakar ile ehl-i Şam'ın sizleri karv şılamalan gerekir şeklinde arzusunu izhar edince Hz, Ömer «EVVİH» kelimesi ile mukabelede bulunmuş, (diğer bazı rivayetlerde) göğsüne bir yumruk vurarak: Bunu bana bir başkası söylemiş olsa idi onu zincirlere vururdum, ümmet-i Muhammed'e bir ibret olsun diye. Biz Allah'ın İslâmiyyet ile aziz kıldığı bir kavimiz. Başkasının izzetine ihtiyacımız yoktur, her ne zaman ki, başkalarından izzet bekleriz o zaman Allah bizi zelil eder.

KİBİRDEN SAKINMAK

147

Acaba bu hâdiselerden bugün ders alan kim var? Bizim selâmlık merasimlerine başkaları gelirken ve bizler de başkalarının diyarına giderken yapılan karşılama merasimleri kimbilir ne kadar paraya mal olur. Bundan başka, kibir insanları birbirinden uzaklaştırır hattâ akraba-i. teallûkatmı beğenmez olur, hattâ ve hattâ doğup büyüdüğü evini, anasını babasını dahi beğenmeyenler yok değil. Bu kibrin yaptığı zararı hemen hemen hiçbir şey yapamaz dersem hatâ etmiş olur muyum bilmem. Çünkü topların, bütün silâhların, zehirlerin yaptığı zararlar ma'lûm. Fakat bu devam etmez yakar, yıkılır geçer gider ve bir gün gelir ki, bunlarla dost olunmuştur. Fakat kibirliler ile dost olmak ne mümkin.. Allah esirgesin. Onun için en büyük ceza bu kibirlilere verilmiştir ki, bunlardan birisi Karun denilen adam ki, hâlâ yerin dibine doğru gitmektedir, tevazu edenler yükselir. Çünkü tevazu Peygamber efendimizin sıfatlarındandır, zira herkesle güzel geçinir, kimse ondan incinmez ve onu, bu huyundan nâşi herkes sever, cem'iyyette gayet güzel bir ahenk hasıl olur, herkes birbirine hürmetkar, saygılı, birbirlerini candan severler, birbirlerinin yardımına koşarlar, hacetlerini bitirirler, bundan daha iyi ne olabilir. O mütekebbir ise yanına kimse uğramaz. Peygamberimizin sevmediği, Allah'ın da sevmediği ve mü'minlerin de sevmediği bir huydur. Kendini beğenir, önüne gelene hakaret eder, azarlar şımarıktır. Kimse ile güzel bir geçimi de yoktur. Kimsenin yardımına koşmaz ve koşmak da istemez, komşularını ve hastalarını ziyaret etmez, fakirlerini hiç istemez, cebelerine bile gitmez, halbuki komşu hakkı ne kadar mühim. Kâfir de olsa komşuluk hakkı vardır, ona «a saygı göstermesi lâzım gelirken bakarsınız geçerden bir selâm bile vermeğe tenezzül etmez, şayet siz selâm verseniz hiç kulak asmaz,   hatırınızı   sormaz,

148

HADİSLERLE NASİHATLAR

KİBİRDEN SAKINMAK

149

bir yardım isteseniz sizi dinlemez. İşte bu kimselerdir ki cem'iyyeti helake sürüklerler. Kâfirlerdeki kibre bir bakınız. İslâm geleli bunca senedir onun gösterdiği tevhid yoluna bir türlü yanaşmazlar, inatları kibirlerindendir. En nihayet cehenneme sürüklenip giderler, Karun gibi.

Tirmizî'nin şu hadîsini zikr etmeden geçmek pek doğru olmayacak. Evvelce bu beyitleri müezzin efendiler bayram günlerinde mescidlerde okurlardı, fakat ma'nâsını halk bilmediği için bir şeyler anlayamazlardı.

«O kul, ne kötü kuldur ki, hayâlâtı ile kendini beğenir de her noksandan münezzeh ve her kemâl sıfatı ile muttasıf büyük olan Allah'ı unutur.

O kul ne kötü kuldur ki zulm ile haddi tecavüz eder ve Cebbar-ı a'lâ olan Allah'ı unutur.

O kul ne kötü kuldur ki gafletle yaşar ve hukukul-lahı unutup lehv ve lâib ile iştigal eder de ölüleri ve onların yattıkları mezarlıkları ve oradaki çürümeyi unutur ve düşünmezler.

O kul ne kötü bir kuldur ki kibirlenir de isyanda ve günahlarda haddi tecavüz ederler ve doğuşunu ve nihayet ölüp gideceğini ve âhıretteki hesap ve mizanı unuturlar.

O kul ne kötü kuldur ki dini ile dünyayı şehveti ile yer.

Yine o kul ne kötü kuldur ki kendini salâh-ı hâl üzere gösterip, gizlice günahları irtikâb eder.

Yine o kul ne kötü kuldur ki. hevasmın istediği günahları işler ve kendini dalâlete sürükler.

Yine o kul ne kötü kuldur ki, kendisini zillete düşüren dünyaya haris şer işleri işler». «et-Tergib vet-Terhîb» C. 3, Sahife, 57.

Bunları Behlül denilen Hârunü'r-Reşid'in kardeşi de çok okumuş derler. Bundan dolayı bakınız ne kadar acıdır ve çirkindir ki bu mütekebbirler nihayet cehennemde bir vadi, bir çukur vardır ki adına «HEB-HEB» derler. Burası inadkâr, cebbar, zâlim mütekeb-birlerin yeridir. Bu arada zikr olunan âyet-i kerîme ve Ehâdîs-i Nebeviyyeler 4 tanedir, bir o kadar âyet-i Kur'âniyye ile takviye edilmiş ve aydınlatılmıştır ki, kibir hiç kimseye yakışmaz. Zira hepimiz bir ana ve bir babanın evlâdlarıyız. Kökümüz toprak, su, hava güneştir. Sonra hepimiz ölüme   mahkûm   insanlarız. Birbirlerimize karşı büyüklenmek ne kadar hatâdır, hem de afv olunmaz bir hatâdır. Peygamber sallâlla-hü aleyhi ve sellemin o büyük devlete mazhariyyeti -kibrin düşmanı- tevazuun eseridir. Meselâ Enes ra-diyailahü anh gibi kendisine on sene hizmet eden hizmetkârına bile bir kere «Bunu niçin yaptın veya bu işi niçin yapmadın»? diye kendisini incitecek tek bir söz bile söylememişlerdir. Sen ve ben bunlardan hiç ders almamız mümkün değil mi? Hele şu bizim Yavuz  Sultan  Selim'in  Mısır'ı  ve  Arabistan'ı  feth  ettikten sonra namına okunan hutbede hatıb, Yavuz'u medh sadedinde «Hâkimü'l-Haremeyn» tâbirini kullanırken hemen yerinden fırlayıp «Hâkimü'l-Haremeyn» değil «Hâdimü'l-Haremeyn» diye hatibin sözünü tashih etmişlerdir. Halbuki bugün bizim en büyük sıkıntımız büyüklerle küçüklerin el ele verememeleridir. Kibrin en büyük tehlikelerden oluşunun başlıca sebeblerinden birisi de budur. Meselâ Fir'avnlar devrindeki  cebbar,  mütekebbirlerin  helakinin   sebeblerinden biri de kendilerini Allah'ın yerine koyacak ka-

150                       HADİSLERLE NASİHATLAR

dar cahilane hareketleri, milletine yaptıkları zulüm! ve işkencelerdir. Bugün tarihlerde adları nefret ile anılmaktadır. Bir milletin birleşmesi lâf ile olmaz ki bilfiil kaynaşmak için millet ve idareci bir seviyede olmalı ki kaynaşma mümkin olsun. Sen buna hiç itiraz etme. Bak evindeki bakır kablar kalaylanacağı zaman hiç kalaycıya dikkat ettin mi: Evvelâ kalaylanacak kabı temizler, sonra da onu güzelce ısıtır, sonra da kalayı sürer, böylece kab pırıl pırıl olur. Eğer kabı ısıtmadan kalayı eritip sürse elbette kalay tutmaz, çünkü biri soğuk biri sıcak, ikisi de bir seviyede olsun ki kalay güzelce tutsun. Demirler de kaynakçılar tarafından kaynatılırken nasıl ateş ikisini bir seviyeye getirince kaynak tutar yoksa tutmaz.

Binaenaleyh insanlar zulm ile idare edilemez, bir kısmı yaşasın bir kısmı da esir ve köle gibi kullanılsın, bunlar muvakkat idarelerdir, herhalde köklü ve kuvvetli idarelerde milletin bir büyük payı vardır. Bakınız milletler arasında hükümet kuran devletlerde mütemadiyen inkılâplar olur, idareler değişir, fakat Peygamberimizin kurduğu İslâm Dini 1400 seneden beri ne güzel yaşamaktadır, sebebi ise müslüman-lar arasındaki âhenktir. Bazı ufak-tefek rahatsızlıklar olsa da o umdeye tesir edemez, ferdîdir, olduğu yerde sönüp gider. İnsan tabiatı çok muhteliftir, bu kibir bazan doğuşta bile olur,' daha çocukluk devresinde başlar bunların ıslahı çok zordur. Bazan kisbî-dir, sonradan görenek ile olur. Bir üçüncüsü bizim memurlarımızda görülen haldir -dersek caiz gibi-. Bun-memurlarımız görülen haldir -dersek caiz gibi-. Bunlar koltuğa oturunca kendilerini bir varlık istilâ etmektedir. Bunu inkâra kimse kalkışamaz zannedeceğim. Ondan sonra ashab-ı mesâliha enva-ı çeşit müş-kilât gösterirler. ,,Bugün git yarın gel. Yetmez mi der-

KÎBİRDEN SAKINMAK                           151

Biniz? Daha fazla ma'lûmat almak isteyenlerin îmam Gazâlî'nin İhyâ-i Ulûm'una müracaatları tavsiye olunur.

Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri cümle ehl-i îmanı ve bahusus biz âciz kullarını sevdiği ve razı olduğu huy ve ahlâkla ahlâklandırsm ve yine sevdiği ve razr olduğu bahtiyar kullarının arasına kabul buyursun da dünya ve âhıret saadet ve selâmetine eriştirsin. Âmin, bi-tiurmeti seyyidiî-mürselîn, salâva-tullahi ve selâmühu aleyhi ve aleyhim ecmain, vel-hamdü lillâhi rabbil 'âlemin.

İMAMLARI HAYIRLI KİMSELERDEN SEÇMEK

 t*1 ö

 ***"*

 J <i

«Siz imamlarınızı seçkin, hayırlı kimselerden kı-lınız; çünkü onlar sizin ile Rabbiniz arasında elçiniz-dir».

Bu hadîs-i şerifin senedinde her ne kadar za'f var ise de düstur itibarı ile çok yerinde buyurulmuş bir sözdür. İmamların olgun ve bilgin kimselerden olması, tabiatı ile herkesin de matlûbudur. Seçkin kimselere herkes hürmet eder hem de sever. Sevilen ve hürmet edilen kimsenin aynı zamanda sözü dinlenir. Sözü de dinlenince hayırlar ve hayırlı işler birbirini tâkib eder, bulunduğu yer ma'mûr olur ve güzelleşir. Arkasında namaz kılanlar da huzur, havf ve haşyet içinde mest olarak namazlarını kılarlar. Yaptığı nasihatlar cemaata te'sir eder, cemaatı günah işlerden çok sakınır ve aynı zamanda hayır işlere

152                         HADİSLERLE NASİHATLAR

canla başla iştirak ederler. Komşular arasında ve cemaat içinde herkeste birbirlerine samimiyyet izhar ederler ve birbirlerinin ellerinden tutarlar. Yardım edilmesi lâzım kişilere hemen yardımda bulunurlar. Hastalar ziyaret olunur, ihtiyaçları varsa giderilir. Hele komşular ve dostlar arasındaki âhenge hemen herkes hayran olur. Birbirlerini ziyaret etmekten lezzet alırlar ve yine birbirlerini ziyarete davet ederler, sofralarında lüks istemezler ve toplu yemekten hoşlanırlar. Maalesef bugün bu fırsatlar elimizden gitmiş demektir, şimdi memuriyet devri artık herkesin kaderine.

«Hıyârüküm» kelimesi hayırlı kimseler demektir, bu hayırlı kimseyi bilmek ve bulmak pek kolay olmasa gerektir. Çünkü dışından bakınca pek hoşunuza gider, fakat iç âlemi pek başkadır. En kolayı o kimsenin sünnet-i seniyyeye ne kadar uymakta olduğuna bakılır, saçı sakalı, giyinişi eğer sünnet-i seniyyeye uygun ise herhalde o kimse «hıyârüküm» sizin hayır-Imızdır ve bunu bizim fıkıh kitablarında on beş kadar vasıf sayarak tasnif etmişler ve sıraya koymuşlardır. Fakat Câmiu's-Sağir'in cild 1, savfa i fin hadîs 186 bu hadîste: «(İnnelimâme halîfetül Mustafâ) sal-lâllahü aleyhi ve sellem» demiştir. Bu ne kadar mühimdir, Cenâb-ı Hak cümlemizi afveylesin.

Bugünkü mertebelerin en üstünü imamettir, kulların arasında en a'lâ mertebe Allah Teâlâ'nın zâtında olan ma'rifete, bilgiye nail olan zâtlardadır. Bâhu^ sus halk iki sınıftır: Birisi arif bizâtillâh olanlardır ki, bunlar enbiya-i izam ve evliyalardan bu mertebeye vâsıl olanların makamıdır. İkincisi ise arif bi-sıfâtil-lâh yani Allah Teâlâ'yı, ancak sıfatı ile bilebilirler ki, bunlar da doksan dokuz esmanın beyan ettiği sıfatlardır ve diğer ilmihal kitablarında sıfat-ı zâtiyye ve

İMAM SEÇMEK

153

sıfat-ı sübûtiyyesi ki (Kıdem, Beka, Vahdâniyyet, Mu-halefetün lil-havâdis, Kıyam bi-nefsih, Hayat, İlim, Semi', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin) sıfatlarıdır ki bunları hem bilmek ve hem de inanmak her rnüslümamn başlıca vazifesi ve borcudur. Biz Allah Teâlâ'nın zâtını ancak sıfatları ile bilebiliriz, onun için

Alİah denildi mi hâtıramıza bu sıfatlarla muttasıf olan zât-ı ecell-i a'lâ gelir. Ve herkesin dikkat edeceği bir şey daha vardır ki, bu sıfatlarla muttasıf olan Allah Teâlâ'nın, dâima kulu ile beraber olduğunu, dâima kulunu gördüğünü ve kulunun her haline şâhid olduğunu ve her harekâtını en iyi ve en güzel bir şekilde bildiğini «Aliahu maî (Allah benimledir), Allahu şahidi, Allahu nâzırî» yi hatırından çıkarmamak ve dâima onun murakabesi altında olduğunu iyice bilip iliğine, kemiğine işlemek suretiyle de bütün hatâ ve kusurlardan Allah Teâlâ'nın izni ile kurtulur. Çünkü bu esmâ-i hüsna olsun, diğer sıfatlar Hakk'ın kal'ası mesabesindedir, kal'-aya sığınan kişi nasıl korunursa, bu mü'min de öylece korunur.

İmamlığa geçmede sıra şöyledir: Evvelâ evi yakın olan tercih olunur, çünkü beş vakitte uzak yerlerden gelmek her zaman mümkin olamaz; sonra evi yakın olup da kendisi fâsık olursa o zaman âdil olan tercih olunur. Âdil demek istikamet üzre olup kimseye zulm ve cevr etmeyen ve kendisine emniyyetinden nâşi rehinler teslim olunan muhterem kimseler demektir. Sonra fakih olanlar tercih olunur. Fakîh demek ilm-i fıkhı iyi bilen, namazın sıhhat ve fesadını bilen, dînin hükümlerini bilen zattır. Allah Teâlâ hayır murâd ettiği kimseleri dinde fakîh kılar. Dînini iyi bilen Allah Teâlâ'nın hayır murad ettiği hayırlı kimselerdir. Onun için fıkhı bilgileri iyi bilenin imameti diğerlerinden efdaldir. Daha sonra «ekra» kelimesini kullan-

154

HADÎSLERLE NASİHATLAR

maşlar ki iyi okuyan demektir. Halbuki evvelce ekra kelimesi âlime de denirmiş, sonraları yalnız hafızlara tahsis olunmuş. Fakih olan aynı zamanda Kur'ân'ı da iyi okur. Hafızların ise Kur'an'a karşı meharetleri fazladır, hem hafızlıkları, hem de hurufatı diğerlerinden daha iyi çıkararak Kur'ân'ı gayet güzel okurlar. Daha sonra «evra» kelimesini koymuşlar ki takvası çok, hattâ şübheli şeylerden de kaçar olan demektir. Çünkü bu vera bir kimsede bulunmazsa onun kıymeti de yok demektir. Zira vera Allah korkusundan neş'-et eder. Bir kimsede Allah korkusu yoktur, elbette o kimse imamete de lâyık olamaz. Sonra İslama önce giren; daha sonra yaşlı olan, daha sonra da nesebi yüksek olan; adı ve zikri güzel olan, elbisesi temiz olan, sonra sesi güzel olan, daha sonra da yüzü ve kendisi güzel olan seçilir, demişler. Aman ne kadar güzel. Fakat bunlar bugün hep elden gitmiş, şimdi kim tayin olunuyorsa onunla geçinmek mecburiyetindeyiz biz. Allah Teâlâ muinimiz olsun da imamete lâyık olan kullarından eylesin. Âmin.

Memleketimizde, pek iyi bilmem ama aşağı - yukarı 50 binin üstünde imam.- hatib, müezzin vardır. Öğretmenlerin bir birliği var, bankaların bile var, ordu mensuplarının bir birliği var, tüccarların da var her bakımdan ve sayı itibarı ile onların hepsinden çok olduğumuz halde bir birliğimizin olmayışı doğrusu çok acıdır. Bu kadar kişi ayda asgarî 100 lira verseler 5 milyon lira eder, senede ise 60 milyona baliğ olacak olan bu servet ile neler yapılmaz. Akan sular boşa aktıkça nasıl acıyorduk, şimdi barajlar yapılınca elde edilen fâide ne kadar büyük. îşte tıpkı bunun gibi bizim din adamlarımız da bir araya gelebilsek de toplanacak 60 milyon değil, belki 120 milyon olacak ser-

İMAM SEÇMEK

155

vetlerin ister fabrika kur, ister ticaret yap, istersen her şey yapabilirsin.

Cenâb-ı Hak gönüllerimize  uyanıklık  versin  de bu topluluk hâsıl olsun.

Emîn olunuz bundan hepimiz mes'ûlüz, kürsülerde cemaata akıl verirken kendimizi neden unutuyoruz. Ufak topluluklar kâfi bütün din mensuplarının ve hattâ bütün dindarların da iştiraki ile kurulacak olan şirket, ne muazzam bir şirket olur, o zaman sen de korkma, çocukların yetim kalsa da gözün arkanda kalmaz. Çünkü o büyük şirketin ortağısın, şirket sana da bakar, silsilene de bakar. Yeter ki, böyle bir şirket kurulabilsin. Tabii her memleket ve hattâ her müftülük ve hattâ her köy imamı da buna iştirak eder ve hattâ çocukları namına da birer hesap açtırır ve hattâ memleket müslümanlarmın da ve tüccarlarının da ve hattâ fabrikatörlerin iştirak etmeleri büyük menfaatlann husule gelmesine başlıca sebeb-lerdendir. Bundan kaçmak hemen hemen harpten kaçmak kadar tehlikelidir dersem acaba hatâ mı ederim? Birlikten kuvvet doğar, kuvvetle de her engel yenilir olduğu cümlemizce malûmdur, her şey'i Devletten beklemek doğru değildir. Bizim az paralarımızla da büyük işlerin olabileceği muhakkaktır. İşte hayırlı imamlar her zaman ve her yerde hayırlara sebeb olurlar ve öldükten sonra da hayırla yâd olunur, anılır, ruhuna fatiha okunur, İskenderpaşa'da olduğu gibi vesselam. Onun ruhuna her sabah ve her akşam okunmaktadır.

NAMAZLARIN BAZILARINI EVDE KILMAK

 o*

 j<>»ij ^

«Siz evlerinizde namazlarınızdan bazısını kılınız ve evlerinizi mezarlığa benzetmeyiniz».

Farz namazları camilerde cemaatle kılmakla mükellefiz, onun için bu evlerde kılınacak namazın nafile namaz olması gerektir demişler. Çünkü evlerde namaz kılmak o evin nurlanmasma ve bereket hâsıl olmasına sebebtir. Namaz kılman evler gök ehline yıldızlar gibi parıl parıl parlar, parlaklık nisbeti namazların çok kılınmasına bağlıdır. Hangi evde fazla namaz kılmıyorsa o evin nuru hepsinden çok daha ziyadedir. Hele gece namazları kılınan evlerin nuruna, bereketine misal bile bulunmaz. Bazılarına göre bazan evlerde farz namazlar da kılınmalıdır, hanımlar, ihtiyarlar, hastalar camiye gelemeyen kötürüm insanlara imam olarak namazı cemaat ile kılmak onları da cemaat sevabından mahrum etmemek bakımından caizdir, demişler, fakat her zaman değil nadiren. Sonra namaz kılınmayan evler hem nursuz, hem de bereketsiz kalırlar, o evdekiler de bereketten ve nurdan mahrum olunca ışıksız ve katıksız eve benzerler. Binaenaleyh eğer eviniz cami-i şerife yakın ise herhalde ilk sünneti evinizde kılıp mescide öyle geliniz, eğer eviniz uzak ise ve camie ezandan evvel girdiyseniz tabiatı ile sünnetleri de camide kılmağa mecbursunuz, onun için o zaman evinizde işrâk, duhâ, ev-vâbîn hattâ gece namazları, yatarken taze abdest ile

NAMAZLARIN BAZILARINI EVDE KILMAK

157

dört rek'at namaz kılmak pek efdaldir. Hele gece namazlarına kalkamayanlar için bu kaçınılmaz bir fırsattır, înşâallah gece namazları teheccüd namazı yerine kaim olur ümidindeyiz.

Bazı ulema «min salâtiküm» "deki «min» lâfzını zâid addetmişler ve binaenaleyh siz evlerinizde nafile namazlarınızı kılınız diye ma'nâ vermişler.

İnsan oturduğu bir evde biF mihrabın yani namazgah denilen bir namaz kılınacak yerin bulunması şarttır, hattâ eve gelen misafirler dahi namaz kılacakları ev sahibine yahu kıble neresi diye sormamalı, çünkü kıble meydandadır. Zaten evdeki kadınlar için bir namazgah eylemek lâzımdır. Çünkü onlar rama-zan-ı şerifte i'tikâf yapmak isterlerse o zaman ancak namazgahlarında yapabilirler. Bunu evin büyük ve küçük hanımlarının yapmalarında çok ecir ve mükâfat vardır. Hem dışarıya çıkmaktan, hem de başkaları ile görüşüp konuşmaktan kurtulurlar, hem de sa-hibül mülk olan Hazret-i Allah'a yakınlık hâsıl edip tatlı ibadetler yapmağa muvaffak olurlar. Artık o evin nuruna gök ehli bile hayran olurlar, bereketleri de o nisbette fazla olur. Zaten Cenâb-ı Peygamber de evlerinizi mezarlıklara benzetmeyin tâbiri ile pek aşikâr bir şekilde bizleri ikaz etmektedir ki, elbette mezarda olan ölüler namaz kılmazlar, sakın sizler de evlerinizi mezarlıklara benzetmeyin, boş kaldıkça Kur'-anlar okuyunuz, namazlar kılınız ve çocuğunuza namaz kılmasını öğretiniz. Namazları vakti vaktinde kılmağa alıştırınız. Büyüdükleri zaman da onları camilere alıştırınız, Kur'ân-ı kerimi iyi öğrensinler ve bazan da ezan-ı Muhammedîyi okusunlar, müezzin efendilere okumada yardım etsinler, hattâ cami-i şerifi temizlemekte de vardımcı olsunlar, ihlâslam okusunlar, bulûğ çağım aşınca kamet de getirsinler, büyük-

158

HADİSLERLE NASİHATLAR

lere karşı hürmet öğrensinler ve bahusus evleri namazgah yapıp mezarlık olmaktan kurtarsınlar. Çünkü yalnız mezarlıklarda namaz kılınmaz. Zira orası ölüler yeridir. Oradan ancak ders ve ibret alınır, oraya girmeden orasını da cennet bahçesi yapmağa çalışmalıdır. Çünkü ibadetsizler için orası yâni kabir bir cehennem çukuru olacaktır.

Allah cümlemizi korusun; kabri, cennet bahçesi olan kullarından eylesin. Âmin.

DAVETE İCABET, HEDİYEYİ GERİ

ÇEVİRMEMEK VE MÜSLÜMANI

DÖVMEMEK

«Davete icabet ediniz, hediyeyi geri çevirmeyiniz ve müslümanları dövmeyiniz».

Davet ya bir düğün, evlenme veya sünnet cemiyeti gibi yerlere çağınlırsa^eğer bunlarda günaha âid bir şey yoksa bu davete icabet etmek vâcibtir' Yani mutlaka gitmelidir, gitmemek de günahtır. Fakat bugünkü düğünler, evlenmeler, sünnetler gibi çalgılı, içkili olursa o zaman gitmek günahtır, gitmemek evlâdır. Eğer sahib-i nüfuz bir insan ise ki oradaki günahları men'edebilecek iktidarı varsa o zaman hem gider, hem de o uygunsuz günah şeyleri men'eder bu da ayrıca ona sevap olur. Fakat bugün bu çirkin âdetler her neredense gelmiş içimize yerleşmiş, sünnet yerine günahlar kaim olmuş hattâ o hokkabaz dedikle-

DAVETE  İCABET

159

ri oyuncakları bile evlere sokmamak lâzımdır, çünkü bunlar insanları, güldürebilmek için güya sünnet çocuğunu eğlendirirler, fakat kırdıkları potların hesabı yoktur. Bunlara kimse de müdahale etmez, ağızlarına gelen her şey'i söylemek güya bunlara mubah, Allah esirgesin. En güzeli, güzel bir yemek yapar, eşini dostunu çağırır, güzelce yedirir içirir, bir duâ ettirirsin, hem masrafın, israfın olmaz hem de günaha girmez, başkalarını da günaha sokmazsın, düğünün de mübarek olur sünnetin de mübarek olur .

Eğer bu davet evlenme veya sünnet cem'iyyetl değilse davete icabet vâcib değil belki müstehab olur, fakat davet eden eğer komşun ise komşu hakkı için günah olmadığı ve hattâ cemaatla namazı kaçırmak şartı ile gitmek evlâdır, çünkü komşu hakkı çok mühimdir.

Hediyye'ye gelince, o da müslümanlar arasında bir dostluk bir ahbaplık nişânesidir. Gerek cem'iyyet-lerde ve gerekse sair zamanlarda biribirinizin hatırını hoş etmek için gerek ufak, gerek büyük hediyyeler -karşılık beklememek şartı ile- pek güzel bir âdettir. Efendimiz de tavsiye buyurmaktadır ki, hediyyeler insanlarda birbirlerini sevmeğe vesile olur. Onun için birbirinize hediyye veriniz ki sevişesiniz (Tehâdev te-habbû) buyurulmuştur. Hediyyeler aynı zamanda dostların birbirlerini sevmesine vesiledir. Lâkin bazı kitablarda bahusus İmam Şa'rânî'nin bir eserinde gördüm ki fî zamanına (zamanımızda) hediyyenin kabulünü tecviz etmemişler. Zira kazançlar umumiyyetle temiz değil, helâl değil zannma zâhib olsalar gerek ki bu hediyyeyi kabul etmemişler. Fakire kalırsa sû-i zandan ise hüsn-i zan daha iyidir. Kazançlar içerisinde elhamdü lillâh çok dikkat edenler bulunduğu meş-hudumuzdur, sonra her kazanç sahibinin bütün ka-

160

HADİSLERLE NASİHATLAR

zancı haram olamaz bazı helâl kazandıkları da vardır, gelen hediyyeler inşâallah helâl tarafıhdandır. Devlet paraları da öyle değil mi? Maamâfih bir dirhem haram bir mala karışırsa o malı ifsad eder. Meselâ bir kazan süte bir fare düşse koca kazan sütü if-sâd edeceği de malûmdur. Bununla beraber bu hediyyeler hekimlere .askeri ve mülki memurlara, öğretmenlere ve kendilerinden dünya menfaati beklenen kimselere vermek de, almak da caiz değildir, maamâfih eşe dosta, akraba ve komşulara her zaman için ve mümkin oldukça sık sık hediyyeler götürmek ve göndermek, hattâ yiyecek ve giyecek şeyleri az da olsa ihmal etmemelidir.

«Müslümanları dövmeyiniz» cümlesine gelince : Cenâb-ı Peygamber bir taraftan hediyyelerle dostluklarınızı te'kid ederken bu dostluk ve ahbablığı ve bahusus müslümanlık rabıtalarını ihlâl edecek en acı bir muameledir, elbette müslümanların bundan tevakki etmeleri ve kaçınmaları tavsiyede bulunurken ev-lâdlarını ve hanımlarını ikide bir şu veya bu bahane ile dövenlere ne demek lâzım bilemem. Evet namaz kılmayan çocukları namaza alıştırmak için veya söz dinlemeyen hanımını veya huzuru bozan uygunsuz hareketlerde bulunan hanımefendileri de ikaz sadedinde te'dibine hakları varsa da ki şu baba sözü: (söz ile uslanmayanın hakkı kötektir) tâbiri her ne kadar doğru ise de afv ü müsamaha hepsinden daha iyi ve daha âlâdır, zira tecrübeler ile sabittir ki dayaklar bazı kimseler üzerinde aksi te'sir yaparak daha çok inatlaşıp artık geçinilmez hallerin meydana geldiği görülegelmektedir. Böyle geçinmesi mümkün olmayan kimseler ile afv ü müsamaha da fayda ver-mivnrsa vp eğfir sabır da voksa eüzelce avrılmaktan başka çare yoktur demektir.

MÜSLÜMANI DÖVMEMEK

161

Müslüman gerek kadın ve gerek erkek döğüleme-diği gibi onun izzet ve şerefini haleldar edecek ve onu lekeleyecek her türlü sözlerden ve iftiralardan velev doğru dahi olsa yine sakınmak, kaçınmak gerekir. Çünkü müslümanların birbirlerine karşı olan vazifelerinden biri de onların aleyhinde hareket değil, belki onları müdafaa ve muhafazadır; nasıl ki bu husus Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin' mübarek hadis-i şeriflerinde pek açık bir şekilde belirtilmiştir. Çünkü müslümanın canı nasıl mukaddes ise parası da öyle mukaddestir, namus, şeref ve hay-siyyet ise maldan daha aziz ve kıymetlidir. Ona dil uzatmağa ve onu lekelemeğe kimsenin hakkı yoktur. Bahusus dinsizler hakkında yapılması bile reva görülmeyen bu tecavüzün bir müslüman hakkında yapılması çok ve hem de çok acı şâyân-ı teessüftür. Bunları yapanların müslümanlıklarmda insanın şübhesi olmaması mümkin değildir. Çünkü hakiki müslüman, müslüman kardeşini müdafaa ve muhafaza etmekle memurdur. Bâzı menfaatperestlerin menfaatleri için yaptıkları bu çirkin hareketler bütün müslümanlar tarafından nefret ile karşılanmaktadır.

Mevlâ cümlemize uyanıklık ve İslama tam bağlılık nasib etsin. Müslümanın dostunu ve düşmanını bilen kimselerden olmasını Haktan niyaz ederiz.

ALLAH'A EN SEVGİLİ OLAN AMELLER 1 — Namazları Vaktinde Kılmak

 

 Jn "J\

Hadislerle Nasihattir — F.: 11

162

HADÎSLERLE  NASİHATLAR

«Amellerin Allah'a en sevgilisi evvelâ vaktinde kılınan namazdır, sonra vâlideyne ihsandır, sonra da fi sebil illâh cihaddır».

Her namazın vakti ma'lûmdur bir ilk vakti, bir de son vakti vardır, vaktinde kılınan namaz bu iki vakit arasında kılman namazdır, fakat bazı rivayetlerde (evveli vaktihâ) diye ilk vakit murad olunmuştur. Bizim de içimize gelen bu ilk vakittir. Meselâ öğle vakti durup durup ikindiye yakın bir zamanda öğle namazını kılmak biraz sonra da ikindi namazını kılmak ki bu hem tembellik ve hem de namaza kıy^ met ve ehemmiyet vermeyip ne zaman olsa kılınır, diye geciktirmek, bir rivayette böyle âdet edinmek günahı da mucibtir. Sizin bir hizmetkârınız sözünüzü derhal yaparsa daha çok seversiniz, eğer istediğiniz şeyi sallar, ta geç vakte kadar bırakırsa herhalde bu sefer de canınız sıkılacaktır. Binaenaleyh amelle^ rin Cenâb-ı Hakk'a en sevgilisi olan namazı da ilk vaktinde kıldıkça^lbette Hz. Allah'ın da o kulunu o kadar çok seveceğinde hiç de şübhe yoktur, zira namaz amellerin en efdalidir ve kulun Halikı olan Allah Teâlâ'ya en çok yakın olduğu bir andır ki bu andan insan olan mümkin olsa hiç de ayrılmak istemez. Fakat gafletimizin çokluğu yüzünden bu kıymetli anların kıymetini bilmekten çok da âciziz.

Namaz müslümanm mi'racı olduğu gibi dinin de direğidir, direksiz olmadığı gibi namazsız da müslü-manlık olamayacağı cümlece ma'lûmdur. Sen beş vakit namazı sakın boş bir şey zannetme. İnsanı insan yapan namazdır. Günde beş kere Hakk'm divanına dikilip el açıp yalvaran her emrini baş tacı sayan, her zaman ve her yerde Rabbim benim iledir, Rabbim beni görmekte ve hem işitir, hem görür, hem de en iyi   bir  surette  bilmektedir,  hiçbir  harekâtım  onun

ALLAH'A  EN  SEVGİLİ   OLAN  AMELLER              163

bilgisinden hariç değildir, zaten benim maksadım Allah Teâlâ'nın rızasını kazanabilmektir, matlabım Allah, maksadım onun nzasıdır diye günde beş defa f-Iâlik-ı Zül-Celâlin divanına dikilen ve her yaptığı yanlış hareketlerinden mes'ul olacağına inanan bir Kimse ile Allah tanımaz, peygamber tanımaz, kitab da tanımaz ve yarınki âhiret gününe de inanmayan ve mes'uliyyet korkusu olmayan bedbaht kişi bir olur mu? Sende hiç mi akıl yok, bu koskoca varlığı sahipsiz mi zannediyorsun? Sen başındaki giydiğin ve ayağına giydiğin ve üstüne giydiğin gayet basit elbiseni kendi kendine olmuş tabiatın eseridir diye inanır mısın? Şimdi koca kâinat nasıl olur da sahipsizdir, tabiatın eseridir demeğe cesaret ediyorsun? çok değil şu kendi hilkatini ve o hilkatteki tekemmülü, akıl, zekâ ve irade kuvvetlerini iyi düşün de sonra seni aldatanlara dön de de ki: Bu mülkün bir sahibi elbette olacak, o da eşi ve emsali olmayan bir Allah'tır bir JUlah.                                                       _

Binaenaleyh, sana bu hayatı, görme, duyma gibi beş havassı veren hele o akıl, zekânın kadr ü kıymetini ancak tımarhaneye giden, oradakileri, delileri gördükten sonra anlasan, bir de gidip hastahanedeki hastaları gördüğün vakit ve hele bir de insanlar can verip ölürken görsen herhalde insafa gelir bu inkârcıhktan vazgeç çersin de müslüman kardeşlerinin arasında yer alır ve o Allah'ın divanına dikilmeyi cana minnet bilir artık namaz vakitlerini cân u yürekten özler, beklersin.

Şu gözüne nur verip sana şu koca kâinatı gösteren Allaha artık nasıl hamd edeceğini de bilemezsin? Körleri gördükçe: «Elhamdü lillâh, beni de kör yaratıydın ne yapardım» diye Hakk'a iltica üstüne iltica, hele o sağırları görünce büsbütün şaşırırsın. Ne bü-yük nimet! Koca Sultan Süleyman bile bak ne güzel söylemiş:

164

HADÎSLERLE  NASÎHATLAR

ALLAH'A EN  SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

165

«Olmaya devlet cihanda bir   nefes sıhhat   gibi,

mısraı Guraba Hastahanesinin kapısında yazılıdır, fakat ders alan kim? Onun için Eşref-i Rumî Hazretlerinin «Müzekkin-Nüfûs» adlı   kitabında   ve bir de

söylediği şiirlerinde çok güzel olarak buyurulmuştur:|

«Bir göz ki olmaya ibret nazarında, Ol düşmanıdır sahibinin başı üzerinde.»

mısraları bize kâfi değil mi? Namaz o kadar mühim bir ibadettir ki iki cihan serveri sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin namaz hakkında «O benim gözümün bebeğidir» demesi ne kadar mühimdir, yani namazsız insanın gözsüz, kör bir insan olduğunu anlamak herhalde zor değildir. Göz, Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği ni'metlerin büyüklerindendir.    Kulak, her ne kadar mühim ise de, görme bakımından göz daha mühimdir. Biz yerleri görür ve içindekileri görür, hayretlere düşeriz ve en nihayet bulunamaz ve görülemez, mademki her varlığın bir yaratıcısı vardır, şu halde bu kâinatın da bir yaratıcısı vardır, o da şüb-hesiz Allah'tır, deriz. Yeryüzündeki insanlardan her cemaat ayrı ayrı zihinlerle Allah şöyledir veya böyledir diye yanlış fikirlere zahip olmuşlar, hattâ putlar, heykeller ve benzerleri şeyler hep bundan ileri gelmektedir. Cenâb-ı Peygamber de Mekke-i Mükerreme'-nin zaptında Kabe içerisine ve dışına konan putların hepsini kırdırmışlardır. Allah Teâlâ'nın bir olup eşi ve benzeri olmadığı ve kendisinin babası dedesi gibi'bir evvelkinden doğmamış ve kendisinin de oğlu ve kızı ve hanımı bulunmadığı Kitabımızda İhlâs Sûresinde pek açık bir şekilde belirtilmiştir. Allah Teâlâ ve Te-kaddes Hazretleri, ancak, müslüman kitablarında belirtildiği gibidir. Başka bilgiler hep yanlış fikirlerdir, sakınmak gerektir.

Hele şimdi cahil halk arasında bir de Allah baba tâbiri işitilmektedir. Bu doğruca hıristiyanların fikirleridir,   müslümarilık  bunu   kat'iyyen   kabul   etmez. İsâ aleyhisselâm da Allah'ın oğlu değil onun kulu ve resulüdür. Âdem aleyhisselâmı, anasız ve babasız yaratan Allah İsâ aleyhisselâmı da babasız yaratmıştır, o da insanlar gibi yemek ve içmek ve yediklerini çıkarmak mecburiyyetinde   olan bir   peygamberdir. Çünkü Allah Teâlâ hem yemez ve içmez ve uyumaz, kendisine gaflet de gelmez, görür, işitir, bilir ve her şey'e gücü yeter, mülk onundur, mülk içindekiler de onundur, kendisine ölüm ve yokluk da gelmez. Namaz ancak böyle bir Allah'ın emrini yerine getirmek için kılınır, namazı emreden Allah'tır, onun her   emrinde sayısız ni'metler .ikramlar, ihsanlar vardır. Namazın insanların ruhu ve bedeni üzerinde bir çok fai-deleri de mevcuttur: Meselâ namaz kılan insan kam-burlaşmaz, kafası daima dinçtir, baş ağrısı dahi bilmez, erkekliği çok uzun zaman devam eder ve bütün azalarında bir rahatlık, bir dinlenme vardır, ruhu da selâmettedir. Hele o abdest alma yok mu ya, insanın canına hayat katar, her ne kadar yorgun olsa dahi bir abdest aldı mı sanki yorulan o değilmiş gibi taptaze olur. Binaenaleyh saadet, selâmet, rahatlık ve huzur istiyorsan muhakkak müslümanlığa tam ma'nâ-sı ile riayetkar olmak kâfidir vesselam.

2 — Ebeveyne Hürmet

İkinci kısım: Valideynine yani ana, ve babasına ikram, ihsan, hürmet ve saygıdır. Evvelâ kulun vazifesi kendisini yaratan Allah Teâlâ'ya ibâdet, hamd ü sena ve şükür borcunu ifadan sonra kendisinin bu âleme gelmesine sebeb olan ana ve babasına ikram,

166

HADİSLERLE  NASİHATLAR

ihsan ve tâattır, onları da kafiyyen incitmemek, söz-J lerini kırmamak, muhtaç oldukları vakitte onlara bak- j mak, gönüllerini ve dualarım almak herhalde her müs-| lümana yaraşan vazifelerdendir. Zira ana ve babaların evlâdlarına bakması için ne büyük fedakârlığa katlandıkları hepimizin malûmudur, acı bir kahvenin bile kırk yıl hatırı vardır denince ana ve babanın hakkı artık nasıl ödenebilir. Halbuki bu ikram ü ihsanı emreden yine Allah Teâlâ Hazretleridir. Bir mağaraya sıkışıp kalan üç arkadaştan birisi de bir çoban idi, ana ve babasına yaptığı iyilikleri sayarak Ce-nab-ı Hak'tan, o ölüm manzarası olan mağaradan kurtulmalarını istedikleri zaman mağaranın önüne düşen taş bir miktar açılıp neticede diğer ikisinin de duaları sebebi ile oradan kurtulmaya muvaffak olmuşlardı. Çoban hergün ana ve babasına koyunlarından sağdığı sütü içirmeden çocuklarına bir şey vermezmiş. Bir gün soğuk bir havada biraz da geç kalmış, sütü getirdiği vakit ne baksın anne ve baba uyuyakalmışlar. Zavallı adamın çocukları da mütemadiyen babalarından süt istiyorlarsa da baba, anne ve babasını doyurmadan çocuklarına bir şey veremeyeceğini söyler ve onlar uyanıncaya kadar da süt tası elinde ayakta bekler ki sütlerini hemen vereyim, halbuki uyandırmak mümkin iken onu saygısızlık sayarak uyandırmağa da teşebbüs etmemiş.

İşte onun bu saygılı hareketi Cenâb-ı Hakk'm hoşuna gitmiş olacak ki mağarada sıkışıp kaldıkları vakit onların dualarına icabetle mağaranın ağzını kapayan taşı yuvarlatıp gitmiş ve bunlar da o ölümden kurtulmuşlar. Anne ve babaya itaat vaciptir, anne ve babalarının hayır dualarını alan evlâtlar mes'ûd olurlar ve bil'akis onların bed-düâsını alanlar da iflah olmaz derler. Binaenaleyh Allah Teâlâ'ya itaat-

ALLAH'A EN  SEVGİLİ   OLAN  AMELLER

167

tan sonra anne ve babaya itaat lâzımdır. Sağ ise büyük anne ve büyük babalar da aynı hakka sahiplerdir. Ben sana bir-iki misal vereyim.-

Sofilerin reisi olan Bâyezid-i Bistami hazretlerinden annesi bir su istemiş, o da suyu getirinceye kadar ihtiyarlık, uyuyakalmış. Bâyezîd-i Bistami de «kalk anne, suyunu getirdim» demeği terbiyesizlik sayarak uyanıncaya kadar su elinde beklemiş. Fakat hava kış ve soğuk olduğundan bardaktan sızan sular donmuş ve eli de bardağa yapışmış, nihayet anne uyanmış ve suyu eline alınca Bâyezid'in de eline yapışan bardak parmağının derisini yüzerek annesinin eline geçmiş. Lâkin Bâyezid'in annesine karşı bu hürmet ve saygısının başı yine annesi. Çünkü ona.- «Ya Rab, ben oğlumdan razıyım sen de ondan razı ol» diye düâ edermiş ve ben onu doğuruncaya kadar şüb-heli bir taama el uzatmadığım gibi hâlâ da el uza-• tamam dermiş.

Bir diğer kıssa da şöyle :

Yalnız kalmış bir kadın, önce oğlu ile beraber yatmak istemiş ve yatmışlar. Çocuk ise gece ibadetlerine pek meraklı olduğundan bir vakit kalkmak istemişse de bakmış ki anne uyuyor, anneye itaat vaciptir, benim bu gece namazlarım ise nafiledir, diye anneyi uyandırmamak için kendi de kımıldamanuş ve o gece sabaha kadar tam on bin kere «Kul hüvallahü ehad» sûresini okumuş. Vefat ettiği vakit rü'yalann-da görmüşler ki cennet bahçelerinde Hakk'ı teşbih ederek uçmaktadır, sormuşlar ki bu devlete sebeb nedir? Cevaben demiş ki: «Anne - babama itaatim ve sabnmdır.»

Cenâb-ı Peygamber de buyurur ki: «Valideynine

168

HADÎSLERLE NASİHATLAR

mutî bir kul, a'lâ-i ılliyyin'dedir ve Rabbisine mutî-dir, yani valideynine mutî olan Allah'a da mutî olur.»

Bir kişi bir çölde gezerken Hızır aleyhisselâm ile karşılaşmış ve ona senin ile burada buluşmamıza se-beb nedir diye sormuş, o da cevaben: «Anne ve babana ihsan ve ikramındır» demiş.

Hz. Musa Cenâb-ı Hak'tan bir vasıyyet ve bir nasihat istemiş, o da tam sekiz defa tekrarlamış, her defasında «annene iyilik et» denmiş ve dokuzuncu seferinde babasına iyilik etmesi, ihsan etmesi zikr olunmuş ve: Ya Mûsâ, her kim valideynine iyilik, ihsan, ikram ederse ben onun dünyada velisi, kabrinde enîsi yoldaşı, mahşerde rahîmi, sıratta delili olurum, cennette de bilâ vasıta onunla konuşurum buyurmuşlar ki ne büyük bir iltifattır.

Tabakâtü's-Sübki sahibi Süleym îbn-i Eyyûb —ki İmam Şafii'nin sohbetinde bulunanlardandır— on yaşına geldiği halde daha Fâtiha-i şerifeyi okumaya kadir olamamış, zihni geri. Bazı meşayih demişler ki annene söyle senin için Kur'ân-ı Kerîm okumak ve ilim öğrenmek için düâ etsin; az zaman sonra misli bulunmaz büyük bir âlim olmuş.

İmam Ali efendimizin oğlu Hz. Hasan radıyalla-hü anhümâ validesi Hz. Fâtıma radıyallahü anhâ ile yemek yemezmiş. Ne için benim ile yemiyorsun diye annesi sormuş da cevaben: Korkarım ki senin istediğin şey'e ben el uzatırım da sana âsi olurum demiş, sonra annesi de ben bütün hakkımı sana helâl ettim haydi benim ile ye buyurmuşlar.

Bir adamın üç evlâdı varmış, adam hastalanmış, büyük ağabeyi kardeşlerine demiş ki: Müsaadeniz ile babama ben bakayım, mirası sizin olsun demiş ve

ALLAH'A  EN  SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

169

ölünceye kadar da güzelce bakmış, babası öldükten sonra rü'yasında falan yerde bir dinar var onu al, senin için hayır ve bereket vardır demiş. Büyük kardeş onu almış ve o para ile bir de balık almış ve o balığın içinden iki tane cevher çıkmış ki onu ancak zamanın sultanı 60 bin dinara satın almış, o günkü para ile üç buçuk milyon altm edermiş, bu sana babana olan hizmetinin mükâfatıdır demişler.

Bu anne - baba hakkını lâyıkı ile ifa edebilmek her kişiye müyesser olmaz, yalnız o kişiye ki Alİah'ı iyi bilir ve ona sarılır ve ondan her şey'i için yardım ister. Cenâb-ı Hakk dualara icabet edici olduğundan bunların anne ve babalarının haklarını güzelce ifa edebilmeleri mümkindir, bizim gibi âcizler ise zaten daima günah içinde anne - baba hakkını nereden bilecek, bütün ömrümüz isyan ile geçmekte. Fakat anne ve babanın hayır dualarını almadan onları gaib eden zavallılara son bir fırsat olarak her cuma günü onların kabirlerini ziyaret edenler; ikincisi anne v& babalarının şayet borçları varken ölmüşlerse onların borçlarını ödeyenler. Üçüncüsü onlar için hac edive-renler veya onlar için bedel yollayanlar her ne kadar âsi oldularsa da bu sebeble afv olunup iyi evlâd diye ad alırlar. Evlâd ne kadar iyi olursa olsun eğer onların borçlarını ödemezse o da âsî evlâd olarak yazılır.

Hepimizin malûmudur ki evlâdın saadeti ana ve babaların o evlâda memnuniyetleri ve hayırlı dualarıdır. Evlâdlarm felâketi de şekaveti de ana ve babaların o evlâddan memnun olmayıp, hayırlı dualarından mahrum oluşlarmdadır. O zaman dünyası da başına felâket ve belâdır, âhireti de. Şimdi Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin: «Her kim cuma gecesi akşam ile yatsı arasında iki rek'at namaz kılar, her rek'atta bir «Fatiha» ve bir de «Ayete'1-

170

HADİSLERLE NASİHATLAR

Kürsî»'yi okur ve beş kere de «Ihlâs sûresi» ile beş kere «Kul eûzü birabbil felâk» ile «Kul eûzü bi rab-binnâs» sûrelerini okur, namaz bittikten sonra on beş kere istiğfar eder ve on beş kere de salâvat-ı şerife okuyup bunların sevabını ana ve babalarının ruhlarına hediyye eder ise onların haklarını ödemiş olur ve bunun sevabını da Allah'tan başka kimse bilmez». Binaenaleyh Allah Teâlâ'nın rızası ana ve babanın evlâdından rızasına bağlıdır. Allah Teâlâ'nın kuluna gadabmın alâmeti ana ve babanın evlâdlarına ga-dabına bağlıdır, yani anne ve baban senden razı ve memnun iseler Allah da senden razı ve memnundur.

3 — Üstaz ve Mürşide Hürmet

Fakat burada ince bir nokta vardır ki, o da, kişinin saadet ve selâmetine vasıta olan hocaları, üstaz-ları, mürşidleridir. Zira anne ve babanın çocukları üzerinde bir haklan vardır, bunda şübhemiz yoktur, lâkin bu hak çocuğun dünyaya gelmesine ve yetişmesine aittir bu ise hadd-i zâtında her mahlûkta görüldüğü gibi bu fâni âleme gelmek ve yaşamaktır, bu da toir hüner değildir. Asıl hüner bu âleme geldikten, sonra bu âlemin sahibi olan bir Allah'a müslüman kitab-larında bildirildiği gibi inanıp îman etmek ve Allah Teâlâ'nın emirlerine uymaktır. Bu hizmet ise üstaz-ların, mürşidlerin vazifesidir; binaenaleyh üstaz ve mürşidin hakkı ana ve baba hakkından daha çok hem de pek çok fazladır. Anne ve baba çocuğun fâni olan bu âleme gelmesine sebebtir, üstaz ve mürşidler ise onu bu fâni âlemden baki olan âhiret âlemine, külfet ve meşakkat ile dolu olan bu dünya âleminden saadet ve selâmet yeri olan ve ölüm olmayan beka âlemine urûcuna vesiledirler.

ALLAH'A EN  SEVGİLİ  OLAN AMELLER

171

. Şimdi pek açık bir şekilde anlaşılıyor ki üstaz ve mürşidin kıymeti baha biçilmez bir varlıktır, onun için Sahabe-i kiram hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimize karşı «Fidâke ebî ye ümmî yâ Resûlâllah» demediler mi? Çünkü Resûlüllah olmasa îdi insanların hayvandan ne farkı olurdu, belki hayvan-ı nâtık derlerdi, halbuki hayvandan istifade edilir, sütü içilir, eti yenir, yağı yenir, derisinden, yününden istifade edilir, hattâ kemiklerinden de istifade edildiği ma'lûm-dur. Ya insanın nesinden istifade edebilir? O insan ki Allah bilmez ve ibadet - tâat da bilmez, kendisinde • âhiret mes'uliyeti de yoktur, mutlaka cem'iyete baştan başa zarardır, onun için Hz. Ali efendimizin sözü ne kadar haklıdır ve güzeldir: «Men allemenî harfen fekad sayyerenî abden» buyurmuşlar, yani: Bana bir harf öğreten beni kendisine köle yapar. Daha açıkça: Bana bir harf öğretenin ben kölesi olurum. Ne kadar veciz bir cümledir, bir taraftarı ilmin kıymetini bildirmiş oluyorlar, bir taraftan da ilmi öğretene karşı bizim vazifemizi öğretiyorlar. Köle olmak, kolay bir şey mi zannedersin, yani ben bana ilim öğretenin her an emrine amade bir hizmetkârım..

Zira ilimsiz dünya aysız ve güneşsiz bir zulmet ve karanlıklar âlemidir. İnsan ancak bu iki nur ve ışık sayesinde yaşar, fakat bu yaşamak bütün mahlûkata şâmildir, insanın yaşayışı ise bu fâni âlemi görüp hayvanlar gibi ölüp gitmekten ibaret değildir ki aym ve güneşin oluşu yetsin, insan cennet-i âlâya urûc edecek ve ebedî saadete erişecek ve cemalûllahı da müşahede edebilecek bir tekemmül ile yaratılmıştır. Binaenaleyh insanoğlunun ilk vazifesi kâinatı görünce evvelâ onun sahibini arayıp bulması gerekir. Bu da ancak ilimle mümkin olur. Bunun birisi üstaziarın ve birisi de mürşidlerin vazifeleridir.

172

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

173

Şimdi dünyaya gelmiş fakat yemek, içmek ve yaşamaktan başka bir şey bilmeyen insanın hayvanat-ı saireden farkı yoktur, belki (bel hüm edall) diye daha da aşağıdır denilmiş. İnsanın insanlığı ancak Allah'ını tanıması ve ona emrettiği ibadet, tâatı yaparak men'ettiği yasaklardan kaçarak beşeriyyete de hayırlı (hayrün-nâs men yenfeunnâs) sırrına mazhar olanlardır, bu da ancak üstazlarma ashâb-ı kiramın dedikleri gibi «Fidâke ebî ve ümmî» deyip son derece ta'zimat ve tekrimatta bulunmak ve ona her türlü yardımı âdeta cana minnet bilmekle olur. Bakınız onların kıymetlerini anlatmak için yazmak mecburiyetinde kaldım. Bizim bir zekâtımız var ya her fakire, muhtaç olana onu zengin etmeyecek kadar bir nisaba malik olmamak şartı ile bir şeyler veririz. Nisaba malik olunca artık ona zekât almak haram olur. Fakat Allah için ilim sahipleri ve mürşidlere ne kadar verebilirsen ver, hiç de korkma. «îbn-i Âbidîn» isimli fıkıh kitabında, bir âlimin kırk senelik yiyeceği olsa dahi yine zekât almağa hakkı vardır, der.

Bir de «Nüzhetü'l-Mecâlis» diye bir mev'ıza kitabı vardır. Onun birinci cildinin 195. nci sahifesinin 29. ncu satırında şu ibare vardır: (Mes'eletü'1-ahzi mine'z-zekât). Her sınıf insanın alabileceği zekât miktarını yazdıktan sonra:

Yani ilim ile iştigal eden kimse ticaret ile meşgul olamayacağından onun ömrü boyu ihtiyacı için zekât alması ve hattâ iaşesine yardımcı olacak, gelir getire-

cek ev ve dükkân alması da caizdir demişler. Şimdi sen buna ne dersin bilmem, fakat ilmin hakkı böyle dünya fâidelerini te'min etmekle de ödenmez, yine o talebeye ve o müslümana lâzımdır ki kendisine bir harf bile olsa öğretene ve mürşidine ölünceye kadar yani şeyhi değil, kendisi de ölünceye kadar onun için hayırlar yapmak, vakıflar kurmak ve düâlar yapmak ve öldükten sonra da dualara vesile olacak cami, mes-cid, köprü, çeşme, sular getirmek, medreseler kurmak ve saire gibi hayırlarla.onlann isimlerinin yâd olunmasına çalışmak da ayrıca talebe ve müridlerin vazifelerinden ma'duttur.

Şimdi bir de ehl-i Medine'ye yapılması lâzım gelen hürmet ve saygı hakkında bir kaç hadis yazayım:

4 — Ehl-i Medine'ye Hürmet

¦* îti '*«''£»   *    •   '   »  *    *' '

Müslimin rivayetinde:

Â\ J ^İİI

«Medine halkına kötülük yapmak isteyenleri Allah, kurşunun ateşte, yahut tuzun suda eriyişi gibi «ritir».

Medine-i Münevvere ma'lûm olduğu vech ile Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin Mek-

174

HADİSLERLE NASİHATLAR

ke-i Mükerremeden hicretinden sonra ikamet ettikleri bir mahall-i mukaddestir. O zamanki Medineli müslümanlar da Resûlüllah efendimize canla başla,, mal ile lâzım gelen yardımı yapmışlardı. Hattâ Resû-lüilah efendimiz ile birlikte gelen Mekkeli müslüman kardeşlerine karşı göstermiş oldukları fedakârlık dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Buhari kitabında bunu oku. Binaenaleyh Mekke'den sonra en ei'dal olan Medine-i Münevvere'dir ve orada olanlara Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem hem şâhid, hem şefi' olacaktır. Binaenaleyh bu müslüman belde-i tâ-hiresinde oturan ve oranın bekçiliğini yapan bahtiyar insanlara her kim ne suret ile olursa olsun bir eza, bir cefa ve bir kötülük yaparsa bu da tuzun suda eridiği gibi veya kalayın, ateşte eridiği gibi erir gider veya ehl-i Medine'ye bir kötülük yapan kimseyi Allah Teâlâ ateşte eritir, kalayın eridiği gibi veya tuzun suda eridiği gibi erir gider vesselam.

Ehl-i Medine çok muhterem kimselerdir, onlara hürmetsizlik ve saygısızlığın cezası da ana ve babaya yapılan, üstaz ve mürşidlerine yapılan hürmetsizlik ve saygısızlık gibi felah bulmazlar. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellemin zaman-ı saadetlerinden şimdiye kadar 1400 sene gibi bir müddet geçmişse de hâlâ orada Resûlüllahm beldesini, şehrini, toprağını bekleyen bekçilere yan gözle bakılmasını bile Peygamberimiz istemiyor. O gibiler kalayın ateşte eridiği gibi erir ve mahv olurlar buyuruyorlar. Aklını biraz başına topla, bir beldenin bekçilerine yan bakmak caiz olmazsa bu dinin bekçileri ulemaya ve Resûlüllahm halifesi olan ulema-i zü'1-ihtirama hakaret eden, saygısızlık gösteren kimseler felah bulurlar mı zannedersin? (El-ulemâü veresetü'l-enbiya) Peygamberlerin ümmetlerine bıraktıkları ne maldır, ne de

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN AMELLER

175.

mülktür, onlar ancak miras olarak ilmi bırakmışlardır, îşte o ilmi kim alırsa o, peygamberlerin mirasına Konmuş bir bahtiyardır. Meselâ Medine-i Münevvere de şehirlerden bir şehir. Onu belde-i fâhire, mukaddes belde yapan ve 40 hanede adı vardır ki şerefine delâlet eder. Medine-i Münevvere şehrinin bu yüksekliğe ulaşması enbiyaların sultanı, reisi, iki cihanın baş tacı ve Hz. Allah'ın en sevgili kulu ve Resulü olan Hz. Muhammed Mustafa'nın o belde-i mübare-kede bulunmasının sayesindedir. Baksana oranın toprağı, tozu bile dertlere devadır, hattâ cüzzam ve kansere de iyi geldiği mücerreptir. Binaenaleyh Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellemin bulunduğu belde-i tâhirenin efdaiiyyeti hakkında ihtilâf edilmiş, kimisi Mekke-i Mükerreme efdaldir demiş, çünkü orada kılman bir namazın sevabı 100 bin misli fazladır, kimisi de, hayır, Medine-i Münevvere efdaldir demiş, çünkü orada hayrü'l-halâik, efdalü'l-beşer, Habib-i Huda Muhammed Mustafâ vardır ve lâkin Ravza-i Mutah-hara yani Resûlüllah efendimizin vücud-ı şeriflerini ihata eden toprak, kabr-i saadet Mekke'den, Medine'den de belki Arş ve Küfsî'den de efdal olduğunda bütün ulemanın ittifakı vardır.

insan biraz insaf ile düşünse bir toprak parçası bile Resûl-i Ekrem'in vücud-ı saadetlerini ihata etmek ile en yüksek tabakaya ve en âlâ mertebeye nail olur da eşref-i mahlûkat olan insan ona îman eder ve ona sanhrsa, onun yolunda ve izinde giderse onun derecesinin ne olacağını artık kim takdir edebilir?

İmdi ey muhterem kardeşim cahilliği ve çocukluğu bırak da, bu güzel peygamberin sözlerini iyi dinle ve onun yolundan zerre kadar ayrılma ki dünya ve âhıretin saadet ve selâmetine nail olasın ve hem de yalnız sen değil, bütün cem'iyyetlerin Allah'ın sevgili

İ76

HADİSLERLE NASİHATLAR

peygamberinin yolunda ve izinde gitmelerine de can ve baş ile çalış. Çalışma nisbetinde derecen artar, makamın yükselir olduğunu da sakın unutma.

Sonra şuna da dikkatini celbetmek isterim: Bak Resûl-i Ekrem Efendimizin hanesine misafir olduğu mihmandar-ı Resûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri İstanbul şehrinin zabtı için tâ Medine-i Mü-nevvere'den kalkıp gelmiş ve şimdi de İstanbul şehrinin medar-ı iftihan olarak Eyyub Sultan mevkiindeki türbe-i mahsusunda yatmaktadır.

Bir dikkat daha çekeyim: Bizim Konyamızda bir de Mevlânâmız vardır, o da ne güzel söylemiş: Benim kabrimi şurada burada ve yerde aramayın, benim kabrimin yeri müslümanlann gönülleridir yâni arif kişiler şehiddirler, her ne kadar yataklarında Çiseler dahi. Mezarları da müslümanlann gönülleridir.

, 5 — Allah Yolunda Cihad

Allah yolunda ve Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan cihadlardır. Cihad kelimesi var kuvveti sarf edip çalışmak ma'nâsma olan CEHD kelimesindendir. Binaenaleyh cihad hemen öyle dil ucu ile veya biraz yardım ile veya biraz da emekle olmaz, olmaz, olmaz.

Var kuvveti ile, gücünün son noktasına varıncaya kadar çalışmak, ya şehid olmak veya kalıp gazi olmak ma'nâlanna hem kendini ve hem de memleketini düşman istilâsından korumak için can bahasına çalışmak lâzımdır. Halbuki bugün çok değişmiş bir gündür, bir dünyadır. Eskiden atılan bir ok kâfi idi lâkin bugün ok'u bilen bile yok. Şimdi uçak, atom ve bilgi devridir. Binaenaleyh bunlan zamanında hazırlamayan kavimler, milletler, cem'iyyetler mahkûm duru-

ALLAH'A  EN   SEVGİLİ   OLAN   AMELLER

177

mundadırlar, artık nüfusun çokluğunun hattâ cesaretin de kıymeti yoktur. Düşmana düşmandan daha fazla kuvvet ve kudrette olmak ve bunları onlardan almak sureti ile değil, bilfiil daha iyisini ve daha güzelini ve daha kuvvetlisini onlardan daha çok ve daha muntazam bir şekilde yapmakla üstün gelinir. Bu hususta var kuvvetimizi harcamazsak hepimiz mes'ul oluruz.

Bugün memleketimizde hâlâ yapılagelmekte olan muazzam binalara, otellere hattâ dairelere harcanan paralarla neler yapılmaz ki. Bu dünyanın sonu ölümdür ve ölümü gözünün önünden ayırma, kadınları dul bırakan, çocuklan yetim eden, mallarını da mirasçılar elinde parçalayan ölümü unutma. Bak, hem de dikkat ile bak, o mezarlıklarda yatan ecdadına, hepsi mallannı, mülklerini terk edip şimdi yaptıklannın hesabını vermek ile meşguldürler.

Ey aziz kardeş! Sen bunlardan ibret al da vücut sağ iken, kuvvetin de yerinde iken Allah Teâlâ'nın emrine ve Resûlüllah Efendimizin de sünnetine iyi 6anl, Allah yolunda, Allah için dinin, vatanın, ırz ve namusunun muhafaza ve vikayesi için çok çalış, yorulma, bıkma, yılma. İyi bil ki Allah, dostlannın yar-dımcısıdır.

Sehl b. Sa'd'in (r.a.) şu rivayeti ne kadar şâyân-ı dikkattir, bu hadisi hem Buhârî, hem1 Müslim, hem de Tirmizi Hazretleri rivayet etmektedir:

Hadislerle Nasihatlar — F.; 12

178

HADİSLERLE NASÎHATLAR

İ4İJLC

."  ,'•'¦

 LJ

Ş>\

«Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve. dünya üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır. Birinizin cennette bir kamçılık yeri dünya ve dünyadaki-lerden hayırlıdır. Kulun öğleden önce veya öğleden sonra Allah yolunda yürümesi, dünya ve üzerindeki-lerden daha hayırlıdır».

Ribat, muharebelerde düşman karşısında sebat edip beklemek, gazaya ve Allah'ın dinine yardıma atıyla ve sair malzemesi ile hazır olarak beklenen yerlerdir.

Bir müslümanm Hak rızası için ve İslâmın muhafazası ve Allah'ın dinine yardım için düşman karşısında saf tutup beklemek ve gözlemek veya hudut boylarında düşmanın gelip geçeceği yerleri gözetmek dünya ve dünyanın üzerinde bulunan bütün cevahir, altın, gümüşünden ve her şeyinden daha hayırlıdır. Çünkü dünya ve dünyanın içerisinde bulunan her şey muvakkattir ve fânidir, sonu yoktur. Ahiretdeki ise hem bakî ve hem de duyulmamış, görülmemiş her çeşit ni'met sonsuz. Binaenaleyh fâni dünyanın zevklerine aldanıp da bu cihadı bırakırsanız sonra sizi öyle bir zillet istilâ eder ki, dininize dönmedikçe bu zilletten kendinizi kurtaramazsınız. Dine dönmek cihada yeniden hız verip düşmanla çarpışmağa hazırlanmak ve çarpışmaktır. Çünkü dinin bekası hürri-

AJjLıAii A   J£JM   Bİ5VCİJLL1   UİjAN   AMELLER

179

yet ile kaimdir. Evet bugün hıristiyan âleminde de bir çok müslümanlar yaşamakta ve ibadetlerini yapmaktadırlar. Yalnız Rusya, Bulgarya, Romanya, Çin ve emsali müstesna.

Lâkin bir ecnebi memlekette para kazanmak için veya sair hususta ikamet etmek doğrusu pek yakışır bir şey değildir, çünkü huylar saridir, geçicidir, onların huylan, an'aneleri bir de bakarsınız ki hiç haberiniz olmadan size de geçmiş ve siz de onları benimsemişsiniz, bu da yetmez, bir de medhe kalkarsanız tamam. Onun için ben dinimi nerede olursa olsun yaparım deyip cihadı bırakmanın akıbeti felâkettir, ondan sonra düşman istilâsına da uğrar, camileriniz, medreseleriniz hattâ ticaretleriniz, daha mühimmi ırz, namusunuz iffet ve istikametiniz bir bir gider hiçbir şey de yapamazsınız. İşte Rusya'daki 60 milyon ' müslümanın hali. Bir gün bakarsınız ki, siz de tamamı ile onlara benzemiş ve uyumuşsunuz, ne dininiz kalmış ve ne de imanınız. Binaenaleyh böyle acı bir akıbete düşmemek için cihad mutlaka lâzımdır.

Şimdiki cihad ise ma'lûm, en kuvvetli din ve dünya ilimlerine, san'at, ticarete tamamı ile hâkim olmadıkça hürriyet hâsıl olamaz. Onun için bir kamçı veya ona muadil bir şeyin ki düşmanla döğüşüp vuruşmanızda kullanırsınız. O kadarcık bir kamçı boyu cennette yer alabilmek için dünya ve dünyanın üzerinde bulunan her şeyden kamçı boyu yeri olan kimse en bahtiyar kimsedir, dünya ondan ve içindeki bütün mücevheratların da senin olmasından ise cennet-'e bu kadarcık bir yerin olması senin için çok hayır-hdır. Zira cennet anne ve babanın rızası altında ol-duğu gibi mücahidlerin de kılıçlarının gölgesi altındadır. Sonra dünyamızı görüyoruz ki pek çabuk el-

180

HADİSLERLE  NASİHATLAR

1

den gitmektedir, sonra da âhıret hesabı ve mes'ûli-yeti var. Onun için cennette çok ufak da olsa bir yer alabilmek için cihadı, gazayı, nöbet beklemeği cana minnet bil ve bundan kaçma, saadetin, memleketin de saadeti bundadır.

Gerek sabahleyin ve gerekse akşam üstü bir müddet, gerek düşmana karşı harb için olsun ve gerekse dinindeki noksanları öğrenmek için, yani din ilmini öğrenmek veya öğretmek için yürümek sevab cihetinden dünya ve dünya içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Çünkü öldükten sonra bu yapmış olduğun amel-i şalinin mükâfatlarına nail olacağın bedihidir, aşikârdır, hiç şübhe yoktur. Cihad amel-i salihlerih en yüksek noktasıdır, dünya nimetleri hiç şüphesiz gölge gibi yerinde durmadan hemen gitmektedir, ahıret nimetleri ise bakîdir, ebedîdir. Hem külfet, meşakket, hastalık, dert, musibet, felâket gibi hiç bir rahatsızlık olmadığı gibi her nimeti sürür ve neş'esi daima artmakta bulunan bir devlettir. Bunu kaçırmamak için cihad fedakârlığını elde tutmak gerekir, însanm her ameli ölünce biter, ancak Hak yolcusunun düşmanı beklemesinin sevabı bitmez, daima defterine hasene-i cariye olarak yazılır ve yine Allah yolunda cihad edip bir müddet bulunmak Hacer-i Esved denilen Kâbe-i muazzamadaki mevkide leyle-i kadirde sabaha kadar ibadetten hayırlıdır ve bir gece düşman karşısında beklemek, bir günlük nafile namaz ve oruçtan hayırlıdır ve bahusus da harcanan bir dinar veya bir dirhem nafakanın, yedi yüz dinarın başka yerlere harcanmasından efdal olduğu bildirilmiştir.

ALLAH'A EN  SEVGİLİ  OLAN  AMELLER              181

 j  J j\j  ı^oj ı^Ja*) o<  - 4.0.

J&\ ^i lıLi \>\j

Bu hadîs-i şerif ne kadar şayan-ı dikkattir (teıse) kelimesi helak olmak, fena bulmak, nam-nişanı kaybolmak ve ayağı kayıp yüzüstü düşmek ma'nâlannı taşıyan bir kelimedir. Şu halde «Paralar, pullar ve envai çeşit süslü ve kıymetli kumaşlara tapanlara yazıklar olsun, helak olsunlar, adları sanları kalmasın, yüzüstü düşüp kalkamasınlar, onlara dünyalık bir şey verseniz sizden razı ve hoşnut olurlar, eğer bir şey vermezseniz kızarlar. Helak olsunlar, işleri tersine gitsin, baş aşağı. Eğer onlara bir diken batarsa çıkaramasınlar acısını çeksin dursunlar.» Çünkü Allah yolunu bırakmış, cihadı bırakmış, ilmi bırakmış, gazayı da bırakmış, paraların peşine düşmüş, mallara tapar hale gelmiş, insanlıktan uzak kalmış, fakir fukarayı da düşünmez olmuş. Artık sen buna sakın gücenme. Zira bu gibi menfaatperest insanlar cem'iy-yetlerine faideli olamayacakları gibi en büyük zarar da bunlardan geleceği için, cenab-ı Peygamber bu acı gibi görünen ama haddi zatında çok doğru olan bu hadîs-i şerfîfi buyurmuşlar. Hepimiz, hergün gözümüzün önünde ceryan eden bugünkü canlı hâdiselerin yegâne sebebi bu kendini bilmez, ahireti dünyaya değişmiş bir bedbaht yüzünden insanlar ne sıkıntı meşakkat çekmektedirler görmekteyiz. Allah Te-âlâ cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizleri de bunların şerrinden muhafaza buyursun.

Ve yine o bahtiyar kimselere   müjdeler olsun ki

182                       HADİSLERLE NASİHATLAR

atının gemini, dizginini eline almış,    üstü dağınık, ayakları tozlu nerede beklenmesi lâzım gelen bir yer varsa hemen oraya gidip bekler ve nereye yollarlar-sa yollasmlar hemen oraya giderler, fakat bir izin isterse izin vermezler, birisine şefaat edecek olsa, şe-fâatı da kabul etmezler, yani insanlar bu gibi bahtiyar kimselere kıymet vermezler amma ind-i İlâhîdeki kıymetleri çok yüksektir.    Birinci kısım bedbaht kimseler  ki  kendilerine  bed-duâ  edilmiş,   ikinci  kısımdaki insanlar da müjdeler    ile tebşir    olunmuş, çünkü ehl-i cihad ve gaza sahipleridirler. Bu hususta tam yirmi iki hadîs-i şerif  zikr edilmiştir. Bu mü-cahedeyi ve bu mücadeleyi nefsinin    kölesi ve esiri olan işleri, güçleri mal mülk peşinde olanların yapabilmesi çok müşkil olduğundan insanların evvelâ nefislerini ıslah etmeğe çalışmaları lâzım geleceğini beyan sadedinde:   'ji-j ji <i '*~Ju 'StX> '^* 1*U*İJI    Mücfc-hid   Allah   için   nefsi   üe   cihad   edendir»   buyurmuşlardır ki nefsi ile Allah için ve Allah yoiunda cihad eden mücahidlerin sevabı tükenmez, onlar öldükten sonra da sevapları kıyamete kadar devam eder. Ce-nâb-ı Hak cümlemizi bu mübarek mücahidler arasına kabul buyursun, yani bizleri de mücahidlerden eylesin. Âmin.

Bak, iki göze cehennem ateşi değmeyecektir: bi-. risi Allah korkusundan ağlayanlar, birisi de Allah için düşman karşısında uyumayıp, düşmanı bekleyenler yani düşmanın İslama olan hücumunu defetmek için düşman karşısında uyanık bulunan asker, ne mutlu onlara.

Diğer bir rivayet de şöyle: Üç kimse vardır ki onların gözleri ateş görmeyecektir, yâni cehennemi. Birisi, Allah için düşmanı bekleyen ve gözleyen. İkincisi Al-

ALLAH'A EN  SEVGİLİ   OLAN  AMELLER

183

 korkusundan ağlayan gözler. Üçüncüsü de Allah'ın haram kıldığı şeylerden gözlerini koruyup bakmayanlar. Ve bir de düşman karşısında beklenen bir gece, bir gece namazı ve bin gün oruçtan -nafile olarak- efdaldir buyurulmuş. Bu ne büyük devlet.

Ebu Hüreyre'rinin şu rivayeti ise şâyân-ı hayrettin Nâr'a -ki murad cehennemdir- şu iki göz haram kılınmıştır yani bu iki göz sahipleri cehennemi görmeyecekler: birisi Allah korkusundan ağlayan göz, biri de İslâmı ve İslâm ehlini küfürden koruyan, gözlemeğe çalışan bahtiyarlardır ki bundan cihadın üç kısım olduğunu istidlal etmişler: birisi din ve din düşmanı kâfirler ile muharebe, birisi insanları yoldan çıkarmağa çalışan şeytan ile mücahede, birisi de nefsini ıslah edip iyi insan olmak, Hakkın sevdiği bir kul olmak için nefsi ile mücahededir ki ci-hadların en ağırı ve en zoru ve en sevaplısıdır.

Buharı ile müslim'in, Dâvud, Tirmizi ve Neseinin de müttefikan yaptıkları şu rivayeti de yazmadan geçemeyeceğim: «Her kim bir gaziyi fi sebilillâh tec-t hiz ederse muhakkak o da gaza etmiş gibidir ve yine her kim gazaya giden kimsenin geride bıraktıkları ailesi efradını korur, gözetir ise maişetlerini ve şâir hacetlerini temin ediverir ise o da muhakkak gaza etmiş kimse gibidir.» Bu da bizim için güzel bir lü-tuftur. Zira insan her yaşta gazaya, cihada gidemez, yaşlılık, rahatsızlık hallerinde ise bu gazalardan tabiatı ile mahrum kalır. İşte o zaman en güzel bir fırsat askere gidenin aile efradına bakmak ve bir de askere gidecek olan fakir kimseyi teçhiz edip hazırlamak külfetinde bulunanlar meselâ: süvari ise ona bir at almak, silâhını, kılıcını, erzakını te'min ediver-mek de gazaya gidip düşmanla çarpışan gazi'gibi sevaba nail olur.

184

HADİSLERLE  NASİHATLAR

Cihad üç kısımdır: Biri düşmanla dövüşmek, diğeri şeytan ile mücadele etmek, bir diğeri nefsi ile mücadele etmektir. Halbuki bir de bu mücahidlere dövüşme yolunu gösterme -ki bu da iki kısımdır-: Bir kısmı askeri okullar bir kısmı da dini okullardır. Gerek mücahede-i nefs ve gerekse mücahede-i düşman yapanlar dinsiz olurlarsa bunlara din öğretmek, muharebenin lüzumunu ve sevabını öğretmek, muharebeden kaçmanın vebalini anlatmak v.s. ancak din adamları olan ulemanın işidir. Muharebenin de nasıl yapılacağı askeri mekteplerde öğretilir. Tabiî Asr-ı saâdet'in insanları hep müslüman ve mücahid oldukları için, onların başında iki cihan serveri peygamberimiz var; yaptığı nasihatlarla ümmetini harbe teşvik ediyor ve harbe gidemeyenlere de, mücahidlerin geride kalan efrad-ı ailesine bakmanın sevabını anlatıyordu. Bugün ise bunlar, hep devlet tarafından idare edilegeldiğinden artık yardımın nereye yapılmasını anlamak bizim için zor değildir zan ederim. Fakat şunu da   yine yazmadan geçemeyeceğim:

Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem hazretlerinin zeman-i saadetlerinde okuma ve yazma bilenlerin sayısı çok mahdut olduğu gibi, bilgileri de o güne mahsus çok basit idi, fakat hepsi âlim, hepsi fâzıl hepsi, nurun alâ nur idiler. Onların hangisine iktida olunsa o selâmete, hidayete vasıl olurdu, çünkü onların hepsi gökteki yıldızlara benzetilmiş CAs-habî ke'n-nücûm) şerefine mazhar olmuş bahtiyarlar idi. Fakat bugün bizde ilim çok, hemen herkes bilir, yalnız dinini bilen, dininin emirlerine uyan ve günahlardan kaçan pek nâdir. Onun için onlardaki feraset, bugün bizlerde maalesef bulunamamaktadır, bu da bizim için çok acıdır. Feraset: gizli kapaklı şeyleri, ileride olacak hâdiseleri dürüst olarak isabetli

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN AMELLER

185

anlayışa derler ki, bu da günahkâr kimselere, haram yiyenlere ve harama bakanlara nasib olmaz demişler. Onun içindir ki okumak kâfi gelmiyor, onunla beraber dine tam ma'nâsı ile sarılmak ve günahlardan da son derece kaçmak ve hele gözler ile sözlerden nasıl korunmak lâzım olduğu ancak bugün bunu erbabı anlayabilir. Cenab-ı peygamber efendimizin: «Ya Rabbi faydasız ilimden sana sığınırım» buyurduğunu şübhesiz hatırlarsınız.

Cihadda efdal olan Allah Teâlanın zikrini dilinden bırakmayarak yapılan cihadîardır. Bu cihad, isterse düşmanla olsun, isterse nefsin ile olsun, dâima Cenab-ı Hakk'ın ismi şerifini anarak ve dâima ondan yardım isteyerek cihada devam etmeli ki Hakk'ın yardımı olup muzaffer olasın çünkü zafer ancak Hakk'ın yardımı ile olur.

Cihadın esasen üç nev'i olduğu evvelce arz edilmişti: sonuncusu küffar ile, birisi şeytan ile, birisi de nefis ile idi; buna da cihad-ı ekber diyorlar ki, en mühim cihaddır. Şimdi bu cihadın teferruatı ise sekiz nev'idirt

Bunların birincisi, yukarıda zikr edildiği gibi küffar ile yapılan mücadeledir ki bir ismi de muharebedir. Cenk mahalli dövüşüp vuruşulan yer, askerlerin muharebe ettikleri yer. Evvelki zamanda peygamberi de, herkes kendi malzemesi ile, atı ile, oku ile, atının ve kendinin yeyip içeceği de kendisine âid olarak harbe giderlerdi. Bazan Hz. Osman gibi zenginler askerlere yiyecek, giyecek, silâh ve at tedarik ediyorlardı. Fakat ekseriyet ile halk kendisi tedarik eder ancak fakir olanlara yardım edilirdi. Muharebelerde kazanılan ganimetler de bu askerlere dağıtılırdı. Şimdi ise her şey devletler tarafından tedarik edilip ha-

186

HADİSLERLE NASİHATLAR

zırlanır, askerler de ona göre yetiştirilmektedir. Şimdi askere düşen en birinci vazife âmirlerine itaat, düşman karşısında aç da kalsa sabr-ü sebat ile düşmanla dövüşmeğe devam etmektir. Sabrın sonu selâmettir, korkmak, yılmak, bıkmak, usanmak müslü-man için hiçbir vakit mevzuu bahs olamaz, harpten korkup, kaçmak kadar çirkin bir günah tasavvur olunamaz. Korkunun ölüme ne faydası vardır. Harb-ten kaçmak küfre yardım demektir. Sonra memleketin, mal, ırz, namus ve hürriyetin elden gitmesi: ve küffara teslim olmak gibi bir acılar acısını intaç eder. Ecdadımız vakti ile düşman ülkelerini zabt eder ve onlara İslâmiyeti aşılarken bugün düşmanlara teslim olunsun, hiç olacak şey mi?

Ey genç! Hür olarak yaşamak müslümanın en ul-Aâ gayesidir. Ecdadın düşmanla harbe giderken gayesi ya şehid veya gazi diye yola çıkardı. Ecdadının yolu senin de yolundur.

Kendisinde, harbe gitmek niyyeti taşımayan bir müslüman ölürken iyi bir ölüm ile ölmez. Harbe gitmek ve düşmanla dövüşmek niyyetini taşıyan bir müslüman harbe gidemeden ölse bile şehid sevabı kendisine yazılır. Harb esnasında Allah'ın zikrini sakın dilinden bırakma, korkma, ki Allah senin iledir, şe-hadet, müslümanın en başlıca gayesidir. Şehid, ilk kanı aktığı ân, bütün günahlarından kurtulmuş ve akraba-i teallûkatından çok kimselere de şefaat edip kurtarmak hakkı kendisine verilmiştir. Âhiretteki makamı ise en yüksek makam olacağından Ashab-ı kiram hazeratı ile beraber bugüne kadar gelen hakikî müslümanlar bu şehadeti canla başla gözlerler. Zira şehidlerin yeri cennet, harpten kaçanların yeri ise cehennem olduğunu hatırlamak kâfidir.

ALLAH'A  EN  SEVGİLİ   OLAN  AMELLER

187

İkinci cihad: İkinci muharebe ise (mârikîn) tesmiye olunan dinden çıkanlar ile ahirete, hesaba, mizana inanmayan mülhitlere açılan mücadeledir. Bunları akıl, fikir yolu ile iknaya, inandırmaya çalışmak, inanmıyorsa bana ne deyip çekilmemek, hattâ, bunlar tevbe edip İslama gelinceye kadar, uğraşmak, çalış^ mak her müslümanın boynunun borcudur. Eğer bunlar kendi hallerine bırakılırsa sonra müslümanlarm başına belâ olurlar, onun için uyanık olup dıştaki düşmanlar gibi bu iç düşmanlarla da muharebeyi, mücadeleyi, cihadı elden bırakmamak lâzım.

Üçüncü cihad: (Nâsı) Hakk'a davet için cihaddır. Onları da müslümanlığm icabı olan namaz, zekât gibi 32 farz ve diğer elli dört farz ve sünnetleri ifaya teşvik tergîb ve terhîb yani bazan teşvik bazan da tehdid ile müslümanlığı tatbika gayret göstermekdir. Tabiîdir ki müslümanlık bir vücut gibidir, insanın Mr yeri ağırırsa her tarafı rahatsız olur, uyku falan uyuyamaz, yemek te yemesini canı istemez. Bir kısım müslüman, müslümanlığı yapsın diğer bir kısmı da günahlara boyanıp bataklıklara batsın, . elbette ki müslüman buna hiçbir zaman razı olamaz, o zaman onları da kurtarmak için çalışacaktır vesselam. Buna da üçüncü cihad derler.

Dördüncü cihad ise: nefs ile yapılan mücadele ve muharebedir ki onu kötü ve çirkin ağyarlardan, ahlâksızlıklardan, yalandan, hileden başkasının ırz ve namusuna mal ve mülküne tasallut etmek, adam öldürmek, şarap içmek, zina yapmak, kumar oynamak, faizcilik, ana, baba ve ustasına karşı âsi olmak gibi ne kadar günaha teallûk eden şeyler varsa onlardan kurtarıp en iyi ve en güzel huy ve ahlâkları elde etmeğe çalışmak ve dolayısı ile Allah Teâlânm sevgili ve bahtiyar bir kulu olabilmeğe çalışmak da dördün-

188

HADİSLERLE NASİHATLAR

 

cü cihaddır ki, sallâllahü aleyhi ve sellem Hazretleri buna cihad'i ekber buyurmuşlardır. Çünkü diğer muharebeler elbirliği olur, o zaman insana koymaz, fakat kendi kendini ıslah için uğraşmak çok zordur, nefis böyle sıkıntılı işleri sevmez ki sahibine muti olsun, isyan eder ve onun hilesi çok büyüktür ve kuvvetlidir. Onun için tek başına onun hakkından gelmek herkese müyesser olmaz. Herhalde bu konuda bir üstaza, bir mürebbiye şiddetle ihtiyaç vardır ve onun göstereceği yoldan gitmek şartı ile belki nefsine hâkim olabilirsin amma yine ipin ucunu bırakmağa gelmez, derhal yine eski âdetine dönüverir. Ancak nefs-i sultaniyi ve onu atladıktan sonraki nefis mertebelerinde insan kurtulmuş olur ki onlara «Razıye» ve «Mardıyye» derler. Nefis aynı nefistir yalnız ıslah oldukça adları değişir, nasıl insan evvelâ bebektir, sonra çocuk olur, sonra delikanlı olur, sonra da ihtiyarlık devresine geçer, fakat yine hep, a insandır. Nefis evvel emirde Emmaredir, günah, isyan, küfür üzerindedir, biraz ıslah olunca ve bunları bırakınca ibadete döner, hakka teslim olur amma yine gözü emmareliktedir, sahibini biraz gevşek görünce derhal emmareliğe döner.

Emmarelikten kurtulunca «Levvame»    devreşine-

girer, artık kendi kendini levm eder, ayıplar niçin bunları işledim ve yaptım diye pişmanlık duyar ve ibadetine devam ederse «mülhime» devresine geçerr fakat biraz gevşek davranılırsa derhal levvâme ve daha sonra emmareliğe düşüverir, lâkin ibadetine devamla beratoer günahlardan kaçabilirse «mutmain-liğ»e geçer artık burada oldukça olgunlaşmış olur. Ne ibadetinden fedakârlık yapabilir ve ne de günahlara düşer, eğer beşeriyyet itibarı ile bir hatâ sadır olsa, derhal tevbe istiğfar ile son derece nedamet ve

ALLAH'A  EN  SEVGİLİ  OLAN  AMELLER            189

pişmanlıklarla beraber ağlaya ağlaya bir kalır ve gönlü daima Hakta ve Hak ile beraberdir ve onun kendisini .daima gördüğünü ve bütün iç ve dış hallerini bildiğini ve kendisinin de daima gözetilmekte olduğunu hiç unutmaz, ve: İlahî ente maksudî ve rıza-ke matlubî'yi dilinden bırakmaz.

Allah adın zikr edelim evvelâ vacip oldur cümle işde her kula» tâbirini düstur edinmiştir. «Her nefeste Allah adın di müdam Allah adı ile olur her iş tamam» onun dersidir.

Hiçbir nefesini boşa geçirmek istemez. Dâima huzurda ve dâima murakabe halindedir, tazarrû ve niyazdan hâli kalamaz. Hergün    Kur'anı Keriminden dilediği kadar okur, zikirden, teşbihten, salât ve selâmdan bir ân bile olsa fariğ olmaz. Namazını daima cemaatla kılmağa çalışır, hele hiç abdestsiz durmaz bununla beraber kendini çok küçük görüp   herkese karşı.hem samimî, hem tatlı dilli ve hem de güler-yüzlüdür. Sonra içi ve dışı da birdir,    şimdi yüzüne gülüp, sonra da arkasından atıp tutmaz, ancak kendi kusurlarını düşünüp ıslahına çalışır. Gece namazları onların başlıca sermayeleridir, hele seher vakitlerinde iniltileri melekleri bile sızlatır.    Onların bu hallerine bizim gibi zuafa gıbta etmesin de kim etsin. Nefsin öyle esiri olmuşuzdur ki, şeytan bile bizlere gülmektedir,    çünkü gece yarılarına kadar ve daha fazla, adını da sohbet koyup oturmak ve sabah namazlarına camie gelmediğimiz gibi belki evde de kılamayıp kazaya bıraktığımız   kim bilir   ne kadar Çoktur, sonra lâftan zikr edecek vakit bile kalmaz, daha sonra kendimizi büyük insanların üstünde görüşümüz ve bir sürü beylik lâflarla tasavvuftan dem ¦^uruğumuza ve sevtana maskara oluşumuza ne> dersiniz bilmem?

190

HADİSLERLE  NASİHATLAR

Allah Celle ve alâ hepimizi afv ü mağfiretine maz-har kılıp kemâlât-ı insaniyyeye ulaşan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.

Beşinci mücadele  (cihad)  ise şeytanla    olan ci-haddır.    Şeytan nedir    diye geçme.    O da    Cenab-ı Hakk'm yarattığı bir varlıktır ki, bir vakitler meleklere de hocalık yapmış, fakat her nedense kendisinin daha üstün olduğu iddiasında olduğundan Hz. Âdeme secde etmeğe tenezzül etmemiş ve bu vesile ile de rahmeti ilâhiyyeden tard edilip insanlara musallat olmağa başlamış. Hikmet-i İlâhiyyeye aklımızın ermesine şüphesiz imkân yoktur. Fakat insanoğlu en mükemmel bir mahlûk olduğundan Cenab-ı Hak ona nefis ve şeytanı da musallat kılmıştır ki onlarla olan mücadele ve mücahedesindeki muvaffakiyeti nisbe-tinde derecesi artar, makamı yükselir, çok da sevap alacağı malûmdur. Onun için Kur'an-ı azimüşşanın müteaddit yerlerinde Cenabı Hak bu şeytandan bahseder ve onun yoluna gitmemeyi bizlere tavsiye etmektedir. Çünkü şeytan hiçbir zaman hayırlara delâlet etmediği gibi bütün işi serdir ve insanları bu serleri işlemeğe davet  eder.  Meselâ  günahları  işlemek, fuhuş yapmak, dedikodu ile ömrü zayi etmek, gıybet ve nemime ile yani lâf taşımakla, günahlara girmek ve sevaplarının elinden gitmesi ve müslüman-ları birbirlerine küstürüp arka çevirmeleri ve daha buna benzer envai çeşit fenalıklar yapıp cemiyetleri dağıtmak birliği bozmak,  karı-koca arasını açmak, çocukları isyana teşvik gibi sayısız mazarratları vardır. Onun için Kur'an-ı azîmin başında okurken de Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismi ile başlar ve racim olan şeytanın şerrinden de sana sığmıyorum diye derse başlarız. O hiç bir şeyden korkmaz, top, tüfek, atoin falan ona kâr etmez, onun korktuğu şey yalnız Allah -

ALLAH'A EN   SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

191

tır, onun için kul da onun şerrinden Allah'a sığınmaktan başka çâre bulamaz, öyle ise sen de Allah'a sığın ve Peygamberin izinden ayrılma ki şeytanın sana zararı olmasın.

Altıncı cihad ise: Müslümanm evvelce alışmış olduğu kötü ve günah yerlerini terk etmek ve hattâ kötü arkadaşları, ibadet ve taattan mahrum olan bütün dostlarını da terk edip onlardan mümkün mertebe uzak kalmağa çalışmak ve onları Hakk'a ve hak yoluna davet etmek ve o hususta azim ile çalışmak, bazan onlara ikram ile bazan da güzel nasihatlarla Hakk'm yoluna getirmeğe çalışmaktır. Günde en aşağı kırk defa okuduğumuz Fatiha süresindeki sıratı müstakimi Cenâb-ı Hak'tan isterken diğer taraftan sıratı müstakimin zıddı olan yolsuzlukları yapmak, hiçbir akl-ı selime yakışır mı? Sonra sûrenin nihayetinde iki kelime daha var ki o da gadab olunmayan ve dalâlette olmayanların yolu olsun, peygamberlerin ve kendilerine in'am'u ihsan olunan enbiyalar, evliyalar, sa-lihler, âbidler ve sevdiğin kulların yolu olsun der dururuz da fakat tuttuğumuz yola hiç bakmayız. Acaba bu yol Allah'ın sevdiği ve istediği bir yol mudur, yoksa şeytanların veya gadab olunan yahudilerin veya nasârânm yani açıkçası hıristiyanlarm yolu mudur? Buna hiç de dikkatimiz yoktur. Meselâ seçim zamanı kullandığımız reyler bizim hangi  tarafın adamı olduğumuzu açıkça göstermektedir.    Hiçbir müslüman açlıktan öleceğini bilse bile bir Allahsıza, bir dinsize, bir masona ve bir caniye katıyyen rey veremez ve onların tarafını tercih edemez, insanın kendi aklı üe bazan çok aldandığı görülegelmekte.    Mason cemiyetlerine giren müslümana nasıl müslüman diyebileceksiniz ve bunların idarelerine ne cesaret ile girebilirsiniz ve bunları destekler ve halka da ön ayak

192

HADİSLERLE NASÎHATLAR

olduğunuzu bilmez misiniz, bunların vebali de ace-ba kimin defterine yazılacak. Hiç telâş etme ve kendini de kandırma bir mason teşkilâtı senin amaline hiç döner mi?

Şeytan bir adamı, sabah namazı vaktini kaçıracak bir kimseyi uyandırmış, adam sormuş: ey şeytan bu işi sen nasıl yaptın?.. Cevaben eğer sen uyur-kalır-san ağlayıp sızlanacaksın ve bu suretle Hakk'm büyük lütuflarına nail olacaksın da ona mâni olmak için uyandırdım demiş.

Diğer bir kıssa da: adamın birisi bir duvarın dibinde oturuyormuş şeytan hemen gelip adamı oradan kaldırmış, biraz sonra da duvar yıkılmış. Adam şeytana sormuş ki sen böyle hayırları sevmezsin, neden yaptın? Evet altında kalır şehid olursun diye yaptım, yani senin şehid olmanı istemedim de onun için seni oradan uzaklaştırdım.

Halbuki masonluk, kökü Avrupa'da olan çok tehlikeli bir cemiyettir, bir çok gizli entrika yolları vardır, en büyük tuzakları paradır sonra da mevkilerdir. Bunlarla insanları aldatır ve beğendikleri kimseleri çok yüksek mevkilere yerleştirir ve bütün yapacakları plânlan bunlar vasıtası ile yaparlar. Âh o hocalara ne demek lâzım bilemem, onların hakkından ancak Allah gelir ve cezalarım dünyada iken verir de dertlerine bir deva bile bulmak mümkün olmaz, Hakk'm sillesinin sesi olmaz bir vurdu mu devası da olmaz vesselam. Bu dünyanın fâni bir âlem olduğunu hâlâ mı öğrenemedik. Bu mevki ve şöhretlere ve bir de paralara âşık olan insan, hiç insan olur mu ya hu? Ve bunlardan şimdiye kadar hiç hayır görülmemiştir.

Yedinci ve sekizinci cihad ise:    memleketin her

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN AMELLER              193

tarafına   âlimler, vaizler,    nâsıhlar gönderip    halkı uyandırmağa ve dinini, ahlâkını ve Peygamberimizin jıal ve ahvalini, muharebelerini ve hayatını güzelce öğretmeğe çalışmak ve iyi sâlih insanları bulup onlarla görüşüp kalkmak, dost olup her zaman ziyaretlerine gitmek ve onların nurlarından istifade etmek ve şunu iyi bilmek lâzımdır ki: Allah Teâlâmn emirlerini tutup yasaklarından kaçan bahtiyarlara    Ce-nab-ı Hakk'm in'am ve ihsanı hesapsızdır ve bunlara dünyada verdiği nimetlerden maada bir de âhiret nimeti verir ki, o da cennettir. Oradaki saadet selâmet envai çeşit sayısız nimetler, başka yerde bulunmadığı gibi, maazallah bir de Allah Teâlânın   emirlerini • dinlemeyen, yasaklarından kaçmayan bütün günahları da korkmadan işleyen ve bir de   Allah korusun Allah'ı ve âhireti inkâr edenlerin yerleri -bütün âhiret nimetlerinden mahrum oldukları gibi- yerleri de, karargâhları da cehennemdir. Allah Teâlâ, bizleri ve bütün ümmeti Muhammedi ahlâksızlardan, günahlardan, çirkin hareketlerden    ve bahusus    dinsizlikten, şirkten, küfürden korusun ve muhafaza buyursun.

Bu cihad meselesi hakkında tam   doksan dokuz sayfa 227 hâdis-i şerif ve bir çok daâyet-i kerimeler mevcud. Bu ders yalnız başına ayrı bir kitap olmaya lâyıktır. Bizim gayemiz Peygamberimizin buyurduğu hâdis-i şerifteki namaz, anaya babaya itaat ve cihâdın Allah Teâlâya en sevgili amel olduğunu    beyan edebilmekti.    Onun için mümkün mertebe ihtisarla beraber cihâdın da ne kadar lüzumlu   olduğunu hiç olmazsa bir parçacık duyurabilmek bakımından bazı hadis-i şeriflerin metinlerini ve bazı âyet-i kerimenin de meallerini kısaca yazmak cesaretini gösterdiğimden vaki olan kusurlarımızın affını hem Mevlâ'dan Hadislerle Nasihatlar — F.: 13

194

HADÎSLERLE NASÎHATLAR

hem de siz kardeşlerimden hüsn-ü zannınız ile beraber af buyurmanızı rica ederim.

Cihâdın en efdali ve Allah'a sevgilisi zalim bir imama yani bir hükümdara bir büyüğe karşı hak sözü söyleyebilmektedir ki, bu tam bir bilgi sahibi olabilmeğe bağlıdır, yoksa başına belâyı satın almış olur. Sonra her amelin dâimi ve devamlısı makbuldür. Bugün sofudur yarın başka bir âlemdedir bu, hiç makbul bir amel değildir. Allah Teâlâ her iyi amelin devamlısını sever, onun için nefsi ile mücadele eden kimseler bu devamdan katiyyen yılmazlar, amellerin, efdalinin devamlısı makbul olduğu gibi zikrullahın da devamlısı makbuldür.

6 — ZikruUah

4 bi M yi S\?*\ V*'

hadis-i şerifi mucibince Allah Teâlâya sevgili amellerden birisi de zikrullaha devamdır buyurulmuştur, yani ölüm gelinceye kadar zikre devamdır, ölüm gelince sen zikrullah ederken gelir, çünkü gönüllerin açılmasında, daralmasında zikrullahın pek çok ve pek büyük faydaları vardır. Bunun gibi gönlün gafletinden bunun zıddı darlıklar, sıkıntılar, bunaltılar hasıl olur. Lisanın yaşlığı demek zikrin devamını bildirir. Kur'an okumak da bir zikirdir, fakat bazı müstesna hallerde caiz değildir. Meselâ: cünüp iken, cima halinde, defi hacet mahallinde lisanen zikir kerahettir, lâkin kalben zikirde hiçbir beis yoktur, hattâ cima halinde zâkir olanın çocuğu veli olur demişler,

 Ü.İN

7 — Allah'a İman

Jİ pj)\ İL» p Mi 'cA\ ,<&' J! Jİ^1 W

«Amellerin Allah Teâlâya en sevgilisi Allah'a imandır sonra süa-i rahimdir sonra emr-i bilma'ruf ve-Behy-i ani-1-münkerdir. Amellerin Allah'a en meb-ğuzu ise Allah'a şirk koşmak sonra süa-i rahmi kesmektir.»

Malûmdur ki Allah Teâlânm sevdiği bir çok hayırlı güzel ameller vardır. Bundan evvelki 66 nolu hadis-i şerifte de amellerin Allah'a en sevgilisi namaz, sonra birr'ül-vâlideyn sonra da cihad olduğu beyan buyurulmuştu. Diğer bazı rivayetlerde hac da amellerin sevgilisi meyanmda zikr olunmuştur. İman ise can noktasıdır. Çünkü iman olmadıkça diğer hayırlı amellerin hiçbirisinin kıymeti yoktur. Hıristiyanların da, dinsizlerin de hattâ komünistlerin de yaptığı belki bir çok hayırlar vardır amma, hiç birisi işe yaramaz hepsi bir fındık kabuğunu bile dolduramaz. Onun için her işin başında iman şarttır, imansızın ne namazı ne de orucu, haccı ve zekâtı hiçbir şeye yaramaz. Hattâ Sahabe-i kiramın imanı ile beraber onların yaptıkları ufacık hayırlar dağlar gibi büyür olduğu halde bizim de dağlar gibi yaptığımız hayırlar onların ufacık hayırlarına muadil olamamakta olduğu cümlenin malûmudur. Onun için imanın kıymeti herşeyden üstündür, ona baha biçmeğe kimsenin gücü yetmez, o iman Allah Teâlânm varlığını, birliğini duyar, işitir, görür, gücü her şeye yeter, eşi, emsali, dengi bulunmaz, doğmamış, doğurmamış, oğlu kızı»

196

HADÎSLERLE NASİHATLAR

hanımı falan yoktur, diye inanmaktır. îhlâs Sûresi kâfidir. İslâm kitaplarında bildirildiği gibi Allah'a inanıp tasdik etmektir, bunun başı zühd ve takvadır. Zira bu zühd-ü takva olmazsa başsız insan gibidir, yani ölmüştür, artık ondan fayda olmaz demişler

İmanı 20 vech ile beyan etmişler. Bunlardan beşi kalbtedir ki mü'minin bunları böylece bilmesi ve inanması lâzımdır. Bir kere Allah Teâlâ birdir, ikincisi yoktur bütün mahlûkatı yaratan odur, onların rı-zıklarını veren, muhafaza eden, yardım eden bir halden diğer hale geçiren hep o bir olan Allah'tır.

İkinci beşi, lisan üzerindedir: Allah Teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanıp iman etmektir.

Üçüncü beşi de aza-i cevariha aittir: namaz, oruç, hac, abdest ve gusuldür.

Dördüncü beşi de aza-i cevarihin haricindedir: âdil ümeraya itaat, imam ve müezzine ve fukaraya muhabbettir ve mesakine de muhabbettir.

îmanın şartı ise ondur: Allah'tan korkmak, ümidini kesmeyip fazlasını dilemek, Allah'a karşı iştiyak üzere rızasını kazanmağa gayret göstermek, Allah'ın büyüklendirdiği, kıymetlendirdiğini büyütüp kıymetlendirmek ve yine Allah Teâlânın hor ve hakir gördüğünü hor ve hakir görmek, kaza-i İlâhiyyeye razı olmak, mekr-i İlâhîden sakınmak, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmek, Allah'a tevekkül etmek ve Allah Teâlâya hamd ve teşbih etmektir.

İman beş kısımdır:

1 — İman-ı matbu meleklerin imanıdır.

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

197

2  — İman-ı masum, peygamberlerin imanıdır.

3  — İman-ı makbul mü'minlerin imanıdır.

4  — İman-ı mevkuf münafıkların imanıdır.

5  — İman-ı merdud, kâfirlerin ve hıristiyanlann imanı yok demektir:

İmam Şâzelî der ki: Beş şey kimde olmazsa onun imanı yok demektir:

  Allah Teâlânın emirlerine teslim.

  Hükmüne rıza.

  Vettafvîz: İşlerini Hakk'a ısmarlamak.

  Tevekkül.

  Sabır. İman mahlûk değildir, Allah Teâlânın nuru ve hidayetidir, dilediği istediği kulunun kalbine ilka eder. Kulun tasdiki ise mahlûktur, kulun fiilidir. (Cami'u-1-Usul: 212-222).

8 — Sıla-i Rahim

Bu imandan sonra Allah Teâlânın sevdiği hayırlı işlerden birisi de sıla-i rahimdir yani akraba-i teallû

katı ile ilgi, alâkası ve onları ziyaret etmesi ve mümkünse yardımda bulunması. Sonra Allah Teâlânın emirlerini ve yasaklarını söylemek, emretmek yani emirlerinin icrasına ve yasakların da menine çalışmak. Allah Teâlânın buğz edip sevmediği şeylerden birisi şirk koşmak birisi de akrabası ile alâka ve ilgisini kesip onları ziyarete gitmemek. Babalar, anneler, büyük babalar, büyük anneler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, kardaşlar, 'hattâ bunların çocukla-nnı dahi bırakmamak insanlık ve İslâmlık bakımından son derece mühimdir.

198                      HADÎSLERLE NASİHATLAR

9 — Miskinleri Doyurmak ve Gözetmek

92 — «Allah Teâlaya amellerin en sevgilisi aç bir miskini doyurmak veya onun borcunu ödemek veya onun bir sıkıntısını ve meşakkatini gidermek.»

Dikkat edilirse görülür ki, amellerin Allah'a en sevgilisi önce namaz, sonra birrülvalideyn sonra da cihad ve bazı yerde hac da zikr edilmiş iken şimdi burada doğrudan doğruya hiç bir ibadet zikr olunmadan aç bir miskini doyurmak veya bir borçluyu borcundan kurtarmak veya sıkıntı ve meşakkata uğrayan bir kişiyi kurtarmak, sıkıntısını gidermek diye «ahabb-i a'mal» olarak zikr edilmiştir ki şayanı dikkattir.

Bakınız, bir hanım efendi -evvelce camilerimizde bir vakitler mumlar yanarmış sonraları da yağ kandilleri icad olunmuş onlarla camilerimizi aydınlatır-larmış- bu hanım efendi bir miktar yağ alıp camie hediyye etmek istemiş ve o sırada orada bulunan bir muhterem kişi hanıma sormuş: bu aydınlık cami tavanına kadar mı olsun, yoksa Arşa kadar mı olsun? demiş. Tabii hanım efendi, efendim arşa kadar olan kandil olsun demiş, o zaman o muhterem zat, hanım efendiye demiş ki: «Öyle ise sen bu yağı al bir fakire ver de onun bir miktar ihtiyacını gideriversin senin bu yağının ışığı arşa kadar gider» demiş (Carniü-s-Sagir 167).

ALLAH'A  EN  SEVGİLİ   OLAN  AMELLER

159

Binaenaleyh büyüklerimizin sözleri ne kadar doğrudur. İslâmı hülasa olarak ikiye bölmüşler: bir kısmı Allah'a ibadet, diğer kısmı da mahlûkata, kullarına şefkattir bir insan ne kadar âbid olsa, sofi olsa, dağlara çekilmiş, hiç günah işlememiş olsa dahi tam mükemmel bir insan olamaz çünkü yalnız nefsini düşünmüştür. Halbuki müslümanlık, cemiyet hayatı ister ve hergünkü ibadetini mescitlerde cemaatla kılmayı teklif eder. Bu demektir ki beşeriyyetin ihtiyaçlarını da görünüz ve onların yardımına koşunuz bunda da bir nev'i cihad sevabı vardır. Onun için Efendimiz sallâllâhü aleyhi ve sellem hazretleri ruhban iy-yeti menetmiştir. Yani eski zamanın insanları gibi dağlara, minarelere çekilip ibadet etmeği istememiş benim ümmetimin ruhbanlığı cihaddir buyurmuş.

Bu cihadın tabiî sekiz kısım olduğunu öğrendik ve bunların en büyüğü de nefis ile cihaddır ki, böyle fakir fukara ve zuafâyı düşünüp belki boğazından ve kendi ihtiyaçlarından keserek bir muhtacın yardımına koşmak, bana kalsa pek öyle zan edildiği gibi kolay bir şey değildir. Evvelâ evdekiler isyan edip «bizim efendi deli oldu» diye adamcağızı tımarhaneye kadar attınrlar.«Ne demek efendim bizim nafakamızdan kessin de başkalarını beslesin,»bunu nefis kabul edemez, herkesin de olgun olması mümkün değildir. Bu ikram ve ihsan fukara ve mesakini sevmekten neşet eder, bunlar her ne kadar gayret etseler de bundan fazla bir şey elde edemezler, zira hem rızk taksim olunmuş, sonra da herkesin kuvvet ve kudreti ve zekâsı da bir değildir, kazanç yollarını bilemez, bulamaz, kazanç edeceğim derken bir de bakarsınız elin-¦ dekilerini de kaçırmış, iflâs etmiş. Hele varlık görüp de sonra iflâs edenlerin hali daha acıdır, halini başkalarına arz etmeğe cesareti kalmaz, onun için CEhib-

200

HADÎSLERLE NASİHATLAR

bülmesâkîn) buyurulmuş: siz miskinleri seviniz ve onlara yaklaşınız, zira siz onları severseniz Allah da sizleri sever; eğer onları giydirirseniz Allah da sizleri giydirir; eğer onlara yemek yedirecek olursanız Allah da sizlere yedirir. Cömerd olunuz, Allah'ı da size cömerd olmuş bulursunuz. Bununla beraber bunun altındaki hadis-i şerif de öğrenmeğe çok değer:

10 — Sohbet ve Bu Sohbeti Yapanları Sevmek

Ebû Said Hazretlerinden rivayet olunan bu hadis-i şerifte iki şeyden bahsedilmektedir: birisi hayır işlerini sevmek, (Güzel sohbetler de bu hayır işlerinden sayılmaktadır.) İkincisi ise, bu hayır işlerini ve tatlı sohbetleri yapanları sevmektir. Hadis-i şerif bize bu kişiyi sevmeyi hem emreder; ve hem de bereket, yümn, artma, ziyadeli, afiyet ve bütün belâlardan selâmet bu iki şey ile beraberdir der. Çünkü Allah Te-âlâ, ma'rufu halk ettiği gibi ona lâyık kimseleri de halk etmiştir ve bunları birbirleri ile seviştirmiştir. Binaenaleyh sen de bunları sev ve yaptıkları hayırları da sev, kurak yerlere yağmurlar yağınca oralar nasıl yeşillenir ise, bu hayırları sevenler ve hayırlı işleri yapanlar da tıpkı yağan yağmur gibi onlar da kalbleri yeşillendirir, nurlandırır, hayatlarına hayat bahş ederler. Bu mübarek ve muhterem hayır sahipleri dünyada nnsıl tanınmış iseler ahirette öylece tanınırlar. Herkes onları bilir. Allah Teâlâ bizleri de

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN AMELLER              201

böyle hayırları seve seve yapan hayırlı işlere, cemiy-yetlere kati lan hayırlarla anılan hayırlı kullarından etsin.

11 — Mütteki ve Ahlaken Güzel Olmak

* «

«Kullardan Allah azze ve celleye sevgili olan kul muttaki ve aynı zamanda gizli olandır bulunmadığı vakit aranmazlar ve hazır olduğunda da bilinmezler, bunlar hidayet ışıklan ve ilim mısbahıdır.»

Malûmdur ki bütün mevcudat Allah Teâlânm yarattığı birer mahlûktur. Bunların kimisi -melekler gibi- günahlardan   müberra, ancak   emrolunduklarını yaparlar, başkasını bilmezler. Bir kısmı da hayvanlardır ki, onlar da akıl ve zekâdan mahrum   oldukları için şehvetlerinin iktizası ne ise onu işlerler; günah falan bilmezler, ancak şehvetlerinin esiridirler; hak, adalet bilmezler, gücü yeten gücü yetene hükmeder. Bir kısım mahlûku da vardır ki, onlar da insanlardır onları da akıl zekâ ile ikram, ihsan etmiş ve bugünkü tekemmüle eriştirmiştir. Bunlann bir kısmı kâinatın sahibi olan Allah Teâlâya ve onun peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanır ve' âhiret mes'ûliyyetinden korkar. Cenneti ister, cehennemden korkup* kaçar. Diğer bir kısmı da vardır ki Allah tanımaz, tabiata bağlıdır. Âhiret mesuliyeti tanımaz. Bunlar da kâfirlerdir

v202                         HADİSLERLE NASİHATLAR

İşte bu kullarının içerisinden beğendiği, sevdiği kullan (muttaki olan yani) bütün günah ve haram şeylerden kaçmak ile beraber kendisini de mümkün mertebe gizler. Gerek riyadan ve gerekse gösterişlerden son derece sakınır, kaçınır olmakla beraber bir mecliste bulunmadığı zaman onu kimse aramaz, zaten bilinmediği için de aranmaz. Eğer mecliste mevcut ise onu kimse bilmez ve bilinmez. Amma onlann ind-i İlâhideki kıymetlerinin yüksekliğinden hidayet kandilleri, hidayet ışıklan ve daha sonra da ilim kandilleri, ilmin ışıkları da bunlardır.

İlmi bilen ve bildiren çok kimseler vardır ki kuru gürültüden başka bir şeye yaramazlar. Çünkü ilimden murad Hakk'ı tanımak ve bilmektir. Hakikî bilmeği de öyle kolayca bir şey sanma. Hidayeti ilâ-hiyyeye erişmemiş olanların bilgilerini görüyoruz ki, kulu Hak'tan uzaklaştırıyor ve Hakk'ı münkir oluyor ve cehennemin yolunu, şeytanın yolunu seçiyor. Böyle ilim olacağına olmaması daha iyi değil mi? Onun için böyle muttaki ve şöhreti olmayan âbidle-rin her biri birer hidayet imamıdırlar, insanlar bunlara ittiba ve iktida ile necata ulaşırlar. Tehlikelerden kurtulup ve füyuzati ilâhiyye'ye nail ve dereceleri yüksek ve amelleri de hem sahih ve hem de makbul olur. Çünkü, insanlar, bunlann nurlanndan nur alırlar ve dünya ve âhiretin zulmetlerinden kurtulurlar ve zulmetlerin başı olan kasvet-i kalbten, gönül karanlığından kurtulup, kemal ve kâmil insanlığa erişirler. Bu suret ile bunlar da diğer müslümanlara ışık tutarlar ve bu mertebelere ulaşamayan bedbath insanların, imandan yoksun zavallıların bilir misiniz akıbetleri ne kadar fenadır ve çirkindir? Aynı zamanda ne kadar korkunçtur. Çünkü sahib-i kâinat olan Hz-Allah celle celâlühü onlar hakkında bak ne diyor; «Bel-

ALLAH'A EN SEVGİLİ  OLAN  AMELLER

203

hüm adal» dokuzuncu cüz'ün 175. ci sayfasında «kalb-leri olup da bir şey anlamayanlar, kulakları olup da işitemeyen kimselerin hayvanlar gibi, belki daha aşağı» olduğunu açıkça söylemektedir.

Kalbleri olup da idraksiz, anlayışsız, Hakk'ı bulamayan ve Hakk'm gazabına uğrayan ve Hak yolunda gitmeyen, kulakları olup da Hakk'm sesini, Hakk'm sözünü, Hakk'ın kelâmını işitmeyen ve Hakk'a teslim olmayan ve Hakk'ı istemeyen bedbaht kişilerin hayvanlardan da daha aşağı mahlûklar olduğu malumdur. Çünkü her mahlûk, her canlı Allah Teâlâ'yı zikr etmekte olduğu halde, bu zavallıdan, kendini beğenip bir de mason locasına kayd olduktan sonra, artık hayır gelir mi dersiniz? Zira hayvanların bir çok şeylerinden, etlerinden, yağlarından, sütlerinden, yünlerinden, kemiklerinden istifade edildiği gibi, Hakk'ı tanımaz, Hakk'a uymaz, Hak aleyhinde çalışan kimsenin, elbette hayvanlardan daha aşağı olacağı bedîhîdir. Ce-nab-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi böyle kötü, çirkin akıbetlerden muhafaza buyursun.

Fakat asıl mevzu Allah Teâlânın sevdiği bir kul olabilmek ve onun için çalışmaktır. Bunun için neler lazımsa peder ve validelerin ilk vazifesi, evlâdının böyle hem bulunduğu cemiyete faydalı ve hem de Allah Teâlâ'ya sevgili bir kul olması için dinî gelişmesini ve dinine sadık olması ve dininin emirlerine uyması, dinî yasaklardan kaçmasını, haramlara ve günahlara hiçbir suretle yanaşmaması için, evvelâ ana, babadan, sonra da dini tahsillerle, haramları, günahları öğrenmesini sağlamaktır. Bunların insanlar üzerindeki zararlarını ve bahusus kalbin ve gönlün ölmesinin, hep haramları ve günahları işlemekten ileri geldiğini kitaplarımızdan öğrenmekte ve büyüklerimizden de dinlemekteyiz. Asıl ilim böyle  muttaki olanların ilmidir.

204

HADÎSLERLE NASİHATLAR

Muttaki, küfürden, şirkten, bil'umum günahlardan (ufak-büyük hepsi dahil) hattâ mekruhlardan sakınan bahtiyarların adıdır. Şunu da yazmak gerekir ki, sigara hakkında çok lâflar söylenmektedir, kimi haramdır, kimi mekruhtur, kimi de mubahtır, der. Kim ne derse desin mal meydanda: Bir kere vücuda zarar. İkincisi pis kokusundan nâşi melekler bile ondan kaçar. Peygamberimizin, mü'minlerin, salihlerin sevmediği bid'ati seyyiedir. Üçüncüsü, keseye zarardır, bu paraları evine, çocuklarının ihtiyaçlarına veya memleketin veya memleketin evlâtlarının ihtiyaçlanna harcamış olsa tabiî daha iyi bir şey yapmış olacaktır. Binaenaleyh Allah Teâlânm sevdiği iyi bir kul olabilmek için evvelâ bütün haram ve günahlardan sıyrılmak, sonra da muhakkak iyi ahlâklı, namuslu, dindar bilginlerin arasına girip onlara benzemeğe çalışmak, daha ileriye giderek, onları geçmektir. Her ağacın yetiştiği bir semt bir mmtaka vardır. Oralarda başka ağaç yetişmediği malûmdur. Meselâ: dağlarda, kayaların arasında ve soğuklarda canım çamlar ne güzel yaşarlar, fakat uzun boylu, dosdoğru bir kavak ağacını orada yetiştiremezsiniz. Onun için insanların yetiştiği iyi yerleri arayıp bulmalı ve çocukları daha küçük yaşlarında iken temiz, namuslu, ahlâklı, edip, görgülü ve bilhassa dindar olarak yetiştirmeğe, ana - baba başta, bütün cemiyet elbirliği ile çalışmalıdır vesselam. Ma'lûmdur ki evvelki zamanlarda TEKKE denilen dergâhlar vardı. Oralardaki kimseler olgunlaşmış kimseler olduğundan, oralara giden diğer kimseler de nasipleri kadar insanlıktan nasip alırlardı. Buralarda Kur'an'lar okunur, zikirler yapılır, daha sonra güzel ibretli kasideler okunur, nasihatlar yapılır, burada bulunanlar Allah Teâlâ'nın lûtfuna, rahmeti-

ALLAH'A EN  SEVGİLİ  OLAN AMELLER            205

ne, ihsanına uğrarlar, aldıkları feyizlerle ahlâkları güzelleşir. Aynı zamanda o dergâhlar birer terbiye ocağı olduğundan oraya devam eden kişi bir gün bakarsınız ki pek güzel bir insan olmuştur. Bu da, sırf Cenab-ı Hakk'ın o zikir meclislerine olan ihsanının mükâfatıdır. Sonraları buraları da bozulmağa yüz tutmuş ve en nihayet kapatılıp gitmiş. Şimdi bu yerleri dans, balo, kahvehaneler almış. Allah muinimiz olsun demekten başka çaremiz yok ve camilerimizin hali de malûm, hemen ancak ihtiyarlara mahsus gibi.

NEMMAMLIK VE GURUR

 jı ;^î

 4İİ jı jj

 i>ul;

Sizin Allahü Teâlâ'ya en sevgiliniz ahlâkan en güzel olanınızdır, hem mütevazi hem de yumuşak, kolaycı bu gibi insanlar herkesle ülfet eder başkaları ile iyi geçinirler ve başkaları da bunlarla ülfet ede-/bilir, iyi geçinirler ve iyi sohbet ederler. Ve yine Allah Teâlânm sizden en sevmediği, buğz ettiği kimse ise nemmam (söz taşıyan) ve bir de kardeşlerin hatâlarını araştıran ve kardeşler arasını açmağa çalışan (bedbaht) kimselerdir.»

Ahlâkan güzelliği «El-muvatlaûn» kelimesi açıklamaktadır. Bu da kardeşler arasında tevafuk, uygunluğun bulunmasıdır.    Uygunluk da mutlaka tevazu

206

HADİSLERLE

denilen ahlâkın neticesidir. Mağrur ve kendini beğenenlerde ne tevazu ve ne de tevafuk, uygunluk, daha açıkça, uymak bulunmaz. Bunun yerine iki taraf arasında zıddiyet ve tezad hasıl olur, bunun da neticesi ayrılıklara, bölünmelere yol açar neticesi de felâketleri doğurur olduğunu kimse inkâr edemez. Şu bizim Peygamberimizin tevazuuna herkes hayrandır. Mekke'ye ilk gidişlerinde 1.500 kadar Ashab-ı kiram umre yapacaklar idi de Mekkeliler Efendimizi maiy-yeti ile beraber sokmadılar ve orada bir de muahede yapıldı. O muahedeye Hz. Ömer ve diğer bazıları itiraz etmişlerdi de Cenâb-ı Peygamber onları nasıl teskin etmişti; hattâ imza mahalline Resûlullah ismini de yazdırmadılar. Fakat Resûlullah Efendimizin o aleyhte gibi görülen muahedesinin binnetice düşmanın kendi aleyhinde olduğu tezahür etmişti. Bundan muradım, Cenâb-ı Peygamber ne kadar cemaatına karşı uyucu idi. Ben Peygamberim siz bana karışmayın, ben istediğimi istediğim gibi yaparım, size düşen itaattir sözünü hiçbir zaman sarf etmemişti.

«Vatı» kelimesi seni, yumuşak, kuş tüyünden yapılan yastık gibi yumuşak (bizim pamuk gibi dediğimiz) anlamına gelir. Altındaki kelime de bunu açıklayarak (ye'lefun) buyurulmuş. Malûmdur ki dervişlik kolay bir şey değildir. Sert insanlarla dostluk olu-namadığı, dâima görülegelen şeylerdendir. Binaenaleyh o, güzel ahlâk ve yumuşak tabiatlı olmakla beraber, herkesle ünsiyyet eder, dostluk tutar, kimseyi incitmez ve kırmaz. Bundan sonraki kelime: Yu'le-fun kendisi ile dostluk yapılabilir bir kimsedir, yani o güzel ahlâk sahibi ki, Allah Teâlânın sevdiği bir kimse olarak tavsif olunmaktadır. İşte o kimse öyle bir kimsedir ki, o herkesle dostluk kurabilir ve bir de herkes de onunla dost olabilir. Çünkü yumuşak tabi-

NEMMAMLIK VE GURUR                           207

atlı olmakla Allah Teâlâ da (Men tevâzaa rafaahül-Iah) sırrına mazhar eder, onun hemmakamını yükseltir hem de işleri âsân olur. Diğer bir hadis-i şerifte ise.-

 uül

«Mü'min   geçimlidir.   Geçimsiz   kimselerde  hayır yoktur.» buyurulmuştur ki birisiyle geçinemeyen ve kendisi ile başkalarının geçinebilmesi imkânı    olmayan kimselerde hayır yoktur denmesi ne kadar dikka-ta şayandır. Bu da biraz evvel dediğimiz gibi mağrur, kendini beğenen kimselere nasip olamaa vesselam. Çünkü onlar hakkında:     <al a*j»j jŞj &>      buyurulmuştur.  Tevazu  sahiplerini  yükselten  Allah,   mağrurları   ve   mütekebbirleri   de   yıkar,   düşürür,   al-. çaltır, maksat ve meramlarına nail olamazlar. Eğer eski zâlim, mağrur, mütekebbir firavunları   gösterecek olursan çok aldanırsın. Çünkü hepsinin sonu çok büyük felâketlerle neticelenmiş olduğunu    tarih apaçık göstermektedir. Sen onlara bakacağına Allah'ın sevgili kullarına, peygamberlerine, âbid, zâhid, sâlih kimselerine bak da, bunlardan ibretler al    biraz da. ölümünü gözünün önünden niçin ayırıyorsun? Onu iyi düşün de bu gururdan vazgeç,    herkesle iyi geçin, mutlaka   benim   dediğim   olacak   diye   uğraşma,   şu vak'ayı iyi oku ve iyi dinle:

Bedir muharebesinde mağlûp olan düşmanın, intikam almak için büyükçe bir kuvvet ile Medine-i Münevvere üzerine gelmekte olduğu duyuldu. Cenab-ı Peygamber Efendimiz ashabı ile bir müşavere yaptı. Ashab-ı kiram dediler ki, Bedirde biz az idik onların dersini verdik şimdi ise her bakımdan daha kuvvetiyiz, düşmana karşı çıkmayı tercih    ederiz dediler.

208

HADİSLERLE NASİHATLAR

Halbuki Peygamberimiz sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri Medine-i Münevveredeki evlerinde müdar faa yapmalarını daha uygun bulmuştu, fakat Ashab-ı kiramın bu arzusunun önüne de geçmediler, silâhını kuşanıp atma binerek geldiler. Bu defa Ashab-ı kiram söylediklerine pişman oldular amma iş de işden geçmiş idi. Vaki olan muharebede Efendimiz yaralanmış ve mübarek dişleri de kırılmıştı ve hem de pek çok kimseler şerbet-i şehadeti içmiş idiler.

Ey aziz kardeş! îyi düşün, ölümü hiç unutma, nalıncı keseri gibi hep kendi tarafına yontma, bu dünyaya gelenler hep gitse gerek. Bu dünyaya gelmekten maksad, Hakk'ı bilip bulmak ve O'na İslâmm dediği gibi inanıp iman etmek ve O'nun sevgili bir kulu olabilmeğe sa'y ü gayret etmektedir. O da ancak ve mutlaka Resûlüllah Efendimizin sünnet-i seniyelerine uygun bir şekilde yaşayabilmekle mümkün olabilir.

.   Sonra bu kadarla da kalma, Allah Teâlânın daimî seninle olduğunu ve senin her harekâtını görüp bildiğini ve seni daima gözlemekte olduğunu da unutma. Sonra hedefin dâima Hak rızası olmalıdır. Her yaptığın iş, söz ve hareketlerin hep Allah Teâlâ'nın rızasına muvafık olup olmadığına dikkat ediniz, mü'minle-rin de bu hususta uyanık olup hattı hareketlerini dâı ma kontrol altında tutup, bazan da Dâvud aleyhisse-lâmın yaptığı gibi yapmalıdır; ki kendisini öğrenmek için başkalarına «Dâvudu nasıl biliyorsunuz?» diye so rarmış.  İnsan   kendini  başkalarına   sorup  öğrenmeli. Amma seni medh eden meddahlara değil.    Şimdi ha dîs-i şerifin ikinci kısmı da şöyle:

Allah Teâlânın sevmediği ve en çok buğz ettiği kişiler de; lâf taşıyan,  nemmam  dedikleri ve bir de

NEMMAMLIK   VE   GÜRUH                           209

onların kusurlarını, kabahatlarmı araştırmakla beraber bir de müslüman kardeşlerinin aralannı açacak derecede ileri geri lâflar edip kardeşlerin arasını açan bedbaht kişilerdir ki ekseriyyetle bu gibi şeyler bir kaç şeyden neşet etmektedir: kendini beğenmek ve bir de çekememezlik denilen hasetten. Gerek kendini daha iyi yapacağım zannı ve gerekse hasetten olsun ikisi de pek büyük tehlikedir. Bu hususta daha geniş malûmat istersen Tasavvufî Ahlâk kitabını çok, tekrar tekrar oku. Dinine iyi sarıl ve güzel yapış bir gün gelir seni de musallaya koyup namazını kılıp mezarına koydukları vakit aklın başına gelir amma artık sana faydası olmaz. Onun için ölmezden evvel Mevlâ uyanıklık nasip etsin. Âmin!

Müslümanlıkta ayrılık yoktur, birlik vardır, onun için hüsn-ü zandan ayrılma, mutlaka senin de hatâların vardır, acaba sen bu hatâlarını tashih edip düzeltmeğe muvaffak olabildin mi? Öyle ise başkalarının hatâ ve kusurlarını aramakla onların ayıplarını meydana çıkarmakla uğraşacağına kendi hatâ ve kusurlarını düzeltmeğe uğraşsan daha iyi yaparsın.

Fakat insanlık ve olgunluk o kadar kolay bir şey değildir. Bu kötü ve fena huylara alışan insanları bu çirkinlikten kurtarmak ne kadar zordur. Bir hayvanı terbiye mümkün oluyor da, lâkin bir insanın terbiyesi hiçbir zaman hayvan terbiyesi ile kıyas edilemez, çünkü ne nefis ölür ne de şeytan bırakıp gider, bunlar insanın ölünceye kadar hasmıdır. Yalnız Allah Teâlânın lûtfuna mazhar olanlar müstesnadır. Cenab-ı Hak cümlemize lütuf ve ihsan buyursun da sevdiği ve razı oldukları kullarından eylesin ve sevmediği ve razı olmadığı kullarından etmesin. Âmin! Her yerde ve her zaman müslümanlarm birleşmesine Hadîslerle Nasihatlar — F.: 14

210

HADİSLERLE NASİHATLAR

ve sevişmelerine sa'y ü gayret eden kullarından eyle^ sin. Âmin!

NEFSE VE ŞEHVETE UYMAK

 Ji

— «Ümmetimin üzerine en ziyade korktuğum üç. şeydir: helâka sürükleyen heva-ü heves yolları, şehe-vata uyma, gerek yemek ve gerekse cima yolları bir de kendini beğenme yoludur.»

Cenab-ı Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri, ümmetine son derece merhametli ve şefkatli olmalarındandır ki ümmetini korumak ve muhafaza etmek için tehlike yollarını açıkça göstermektedir. İnsanın, kendi akü ve zekâsı ile bunları bulması, anlaması hemen hemen mümkün değildir. Çünkü nefis dâima zevk safa ister, arzusuna uygun şeyleri seçer ve bunların tehlikeli olduğunu pek bilmez va belki de iyi bir şey yapıyorum zan eder de batağa gömülür gider.

Dalâletin: lügat ma'nâsında şöyle denilmektedir: Helak olmak, gaib olma ve yol azmak. (Ed-dall) azı-cı ve azdıncı. (El-heva) kelimesi ise gönlün tad ve lezzet bulduğu şeye meyi, muhabbet etmek ve düşmek sükut gibi. Diğer bir ma'nâda ise: yukardan aşağı düşmek. Binaenaleyh (dalâletülehva): canının istediği ve hoşuna gider işleri işlemek sureti ile hem helak olur ve hem de ismi, cismi gaip olur. Bu da

NEFSE VE ŞEHVETE UYMAK

211

azgınlığının bir cezası olur. îşte Allah yolundan, Peygamberin sünnetinden ayrılan ve arzularına meyi ü muhabbet eden kimseler böylece helak olup gider ve bir daha ne ismi kalır ne de cismi. Binaenaleyh, mü'-rnin, muvahhid çok uyanık olup Allah Teâlânm kitabına iyi sarılır ve emirlerini tutup yasaklarından kaçınır sonra nefis ve arzularına uymaz. Zira nefis ve arzulara uymak helak, mahv, felâket yoludur. Mevlâ cümlemizi nefsine köle olmaktan kurtarsın. Âmin!

Onun için nefis ile mücadele cihadı ekber yani büyük cihad büyük harb sayılmıştır, çünkü hilesi çok, toptan tüfekten korkmayan ve insan ölünceye kadar yanından ayrılmayan çok şımarık ve sahibini cehenneme kadar sürüklemeğe gayret eden bir edepsizdir. Bunu terbiye edip yola getirmek Hak'tan korkutmak, cehennemden kaçırıp cennete döndürmek ve daha doğrusu Hakk'm seveceği bir nefis, can bir kişi yapabilmeğe çalışmak elbette başka düşmanlarla boğuşmaktan, dövüşmekten çok daha evlâdır. Zira nefis ne ibadet ister ne de riyazet, onun istediği nefsinin, canının arzularına uymak ve öylece yaşamaktır. Onun için ne başkasının haklarına ne ana baba haklarına ne de komşu haklarına ve ne de devlet millet haklarına zerre kadar kıymet vermez, gözü de doymaz, dünyayı verseniz «kâfi» demez daha da ister. Şimdi sen söyle: Bu nefsi terbiye etmek vacip değil midir? Zira terbiye etmediğin takdirde seni doğru cehenneme götürecektir, öyle ise senin baş düşmanın nefsindir. Onun ıslahına her şeyden daha ziyade ehemmiyet ver. Çünkü senin saadet ve selâmetin nefsinin ıslahına bağlıdır. Dünyadaki muvakkat bir hayat için on-onbeş sene kadar mekteplerde, okullarda ömrün zayi oluyor. İstikbal diye can atıyorsun, gece gündüz durmadan çalışıyorsun. Fakat elde ettiğin şey acaba

212

HADİSLERLE  NASİHATLAR

nedir hiç düşündün mü? Camie gidemezsin, Kur'an okuyamazsın vâz-ü nasihat dinleyemezsin çünkü tenezzül etmezsin, zikir meclislerine hele hiç sokula-mazsın. Sonra cennetin yolunu nasıl bulacaksın ve Hakk'm sevgili kulu nasıl olacaksın.

Peygamberimizin ümmeti için korktuğu üç şeyden ikincisi: Lttibâ-i şehevattır. İttiba-. Tabi olmak. Şe-hevat kelimesi de lıeva kelimesi gibi nefsin meyi ettiği, arzu ettiği, istediği şeylerdir. O şeylerden murad ise batn ve ferç'tir. Batından murad mide; ferçten de murad cimadır yani helâl haram veya günah falan tanımadan istediklerini istediği gibi yemek giymek ve içmek ve diğer arzularını da yerine getirmeğe çalışmak ve uğraşmaktır. Zira bu iki nesnenin hem helâl tarafı vardır hem de haram tarafları vardır. Yedikleri şeylerin helâl olabilmesi için evvelâ kazancının helâl olması şarttır. Meselâ içki satmakla kazanılan paralar, kumar oynamakla, faiz ile, zor ile alman mallar hile ile aldatılan ve alınan paralar,    hırsızlıkla alınan, çalıştığı yerdeki vazifesini   yapmadan alınan paralar hep gayri meşru, helâl olmayan paralardır ki bunları yemek de, giymek de, sadaka vermek de, hacca gitmek de, hayırlar yapmak da sahibine   faydası dokunmayan haram şeylerdir,    günahtırlar bunları yemek de yedirmek de caiz değildir.

İkincisi ferçtir: bu da ancak sahih bir nikâh ile meşru olur, böyle nikâh olmadan başka nikâhsız kadınlarla yapılan her türlü menfaat haramdır, gayri meşru'dur. Şayet bir çocuk olursa ona piç derler: Nikâhın sıhhatmda ise iki tarafın yani karı ve kocanın mutlaka dindar olmaları şarttır. Gerek kadının veya gerekse kocanın birisinin dindar olması kâfi değildi*"-Bu suretle yapılan nikâh ise sahih bir nikâh değildi1"1

NEFSE VE ŞEHVETE UYMAK

213

ancak bu kanun nikâhıdır, dinen nikâh sayılmaz. Şa-hidsiz kıyılan nikâhlar ile âdil olmayan şahitlerle kıyılan nikâhlar da böyledir. Adalet için, hayır ve şer taraflarından hayır tarafının galip olması kâfidir. Hayır tarafı olmayan, ibadetsiz ve aynı zamanda içki, kumar veya gayri meşru hareketleri galip olan Kimseler şahidliğe dinen lâyık olamazlar, bunlara da evlenenlerin son derece dikkat etmesi lâzımdır. En güzeli, resmî nikâhını yaptırdıktan sonra dinî nikâhların camilerde cemaat huzurunda yapılmasıdır. Çünkü burada şahitlik bütün cemaata şamildir, nikâhın sıhhatmda şübhe kalmaz.

Sonra bugün bilinmeyen ve unutulan bir husus daha vardır ki buna iki taraf da riayet etmemektedir, bahusus burada kadının hakkı zayi olmaktadır. Nikâhta mehri müeccel ve mehri muaccel diye iki mehir vardır. Bunun birisi ki mehri muaccel dedikleri, nikâhtan evvel kadın için alman yüzük, küpe, bilezik ve ev eşyalarıdır ki bu yapılır buna âdet-i belde de derler, bazı yerlerde çokça bir para da alınır kıza çehiz yapılır. Diğer kısmı da mehr-i müeccel dedikleri mehirdir ki, o da iki tarafın pazarlık sureti ile takdir ettikleri nikâh bedelidir. Beş-on liradan tut da 100 ve daha fazlaya takdir olunarak dâmad bey de kabul ederek kıyılan nikâhlardır, bu paralar hemen istenilmez. Bazan hanım efendi bu nikâh parasını beyine bağışlar. Bir ölüm veya ayrılık halinde kadının muztar bir durumda kalmaması için erkeğin ödeyeceği bu para ile muvakkatan da olsa kadın geçinebilir. Bunlar zikr olunmadan kıyılan nikâhlar mekruhtur derler. Bu paralar altm itibarı iledir, zira banknot Paraların her zaman kıymetleri düşmektedir.

Üçüncü korkulan şey ise ucuptur.     Uçup lügat flia'nâsmda; kendini beğenip ululanmak demektir, bu

214

HADİSLERLE NASİHATLAR

da nefsin fena ve kötü sıfatlarından bir sıfattır ki, sahibini bütün hayırlardan, dünya ve âhiret nimetlerinden mahrum eder. (El-ucbü hicabü-t-tevfik) diye yazılı büyük bir levha görmüştüm ve o zaman bunun ne demek olduğunu da bilmiyordum, bazı kimselere sordumsa da yine de anlayamamıştım. Şimdi anlıyorum ki insan ~ kendisini beğeniyor, yani kendini aziz görüp gözünde kendini büyütüyor ve başkalarını da kendi yanında ufak görüp hakir görüyor. İşte to^lkib-rin bir nev'idir ki insanı mahvettiği gibi, bu ğiİSi kimselerden teşekkül eden cemiyetler de felah bulamaz. Bunu sana ufak bir misal ile izah edeyim-.

Meselâ bir değirmeniniz var bu değirmenler köylerde ekseriyyetle su ile döner, şehirlerde ise elektrik ile çalışır. Bazı yerlerde yelkenle çalışanları da vardır, hangisi olursa, olsun değirmenin suyu ve elektriği veya rüzgârı gelmezse o değirmen çalışır mı? Şüb-hesiz hepimiz hayır deriz. İşte tevfikı ilâhî tıpkı değirmene gelen su misalidir, o tevfikatı ilâhiyyeye mazhar olamayan kimse tıpkı susuz değirmen gibidir. Kalıbı kıyafeti yerinde fakat can mesabesinde olan su yok o zaman değirmen hiçbir işe yaramaz. Bu da bir kaç nev'i olabilir: meselâ değirmen suyunu ne suretle alır? Arklar vasıtası ile değirmene gelir. Şimdi ya bu arklar bozulmuş su başka yere kaçıyor veya komşu tarla sahipleri çalıyor, tarlalarını sulamak için veya derede su kalmamıştır. Derede su kalmadı ise çaresiz beklemek mecburiyyetindeyiz. Eğer ark bozulmuşsa kolayı var, hemen tamir olunur sular da değirmene gelir. Eğer komşu, tarlasını sulamak için arkı bozmuşsa onu da kavgasız güzellikle hal eder suyu değirmene akıtır, değirmen de dönmeğe ve buğdayları öğütmeğe başlar. İşte bu tevfikatı İlâhiyyenin kuldan kesilişinin sebeblerinden biri de ucuptur. Ark ta-

NEFSE VE ŞEHVETE UYMAK                     215

'ffiir olunmadıkça mani kalmadıkça suyun değirmene gelmesi mümkün olamayacağı herkesçe malûmdur, {şte bu ucûb ortadan kalkmadıkça kula feyzi ilâhi gelmez. Feyzi ilâhî gelmeyince tıpkı o susuz değirmen gibi hiç bir işe yaramaz vesselam.

Onun için kulun ne yapıp yapıp bu ucuptan kendisini kurtarması şarttır. Şimdi rica ederim sen söyle: Terbiye edilmedik insanda tabiî her fenalık olacak. Onu bu fenalıklardan kurtarmak üzerimize borç değil mi? Gerek kibir ve gerek uçup ve bunlara benzeyen 70 kadar hal ki hepsi insanın insanlığına, kemaline, olgunluğuna temamı ile mânidir. Sizin yazın hararetinizi teskin  için aimış olduğunuz bir karpuz ham çıkarsa ne kadar üzülürsünüz. Çünkü işe yaramaz işte tıpkı yine bunun gibidir o ham insan hiç bir şeye yaramaz. Sakın sen deme ki: işte bu kadar insan var çoğu ham bir takımı da tamamı ile dinsiz kâfirler bak neler yapıyorlar, gökte uçan onlar değil mi bütün medeniyyet âlemi onların eserleridir hattâ tıp âleminde bile sıhhatlanmızın icab ettiği ilâçları onlardan almıyor muyuz. İnsaf et de boşa yorulma, bizim hayvanlar bizlere hizmet etmiyorlar mı, tarlalarımızı düne kadar onlarla sürerdik, nakliyatımızı da onlarla yapardık. Bak süt ve yağlarından ne güzel istifadeler ediyoruz., şimdi bu hayvanlar: -«Biz s*ze bu kadar faydalı oluyoruz binaenaleyh bizi  hayvanlıktan çıkarın, deseler tabiî gülersiniz. Bunlar ne kadar faideli olsalar dahi yine hayvandı? lar vesselâr . İşte 0 kâfirler de tıpkı öyle.   O medeniyyet ve hizmetleri onları hiçbir zaman hakikî bir insan yapamaz vesselam.

21G                          HADİSLERLE  NASİHATLAR

ZEKÂTI VERMEMEK VE ARZULARA UYMAK

 Lilî-IU

— «Ümmetimin üzerine en çok korktuğum mallarında vacip olan zekâtlarını vermemeleri ve nevalarına tâbi olmaları ve bir de her re'y sahibinin kendi re'yini beğenmesidir.»

Bu hadîs-i şerif de evvelki hadis-i şerif gibi Efendimiz sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin ümmeti üzerine en çok korktuğu şeylerden biridir. Şuhh malûm bahilliktir. Lâkin zekâtını veren kişi bu bahil-likten kurtulmuş olur. Diğer sadaka ve haseneler mürüvvet bakımından efdaliyyet bakımındandır. Asıl olan farz olan zekâtını verebilmesidir, bunu güzelce hesaplayıp kırkta birini veren insan vacib olan hakkı ifa etmiş olur. Ondan artık mes'ul olmaz, bahillikten de kurtulmuş olur. Zira diğer bir hadîs-i şerifte:

 ifti

 5L5jJI Sİ

buyurulmaktadır Yani «Farz olan zekâtı verdiğin takdirde muhakkak o temizdir seni de tertemiz yâr

par.» Binaenaleyh evvelâ farz olan zekât borcunu öde zira sen de senin malın da mülkün de paran da tertemiz olur, hattâ vücudun afiyette çocukların afiyette, efradı ailen de hep afiyette olurlar, bunda sakın şübhe etme. Çünkü temizlik sıhhati celb eder. İkincisi ise nefis gibi hevasına uyan kimsedir. İmam Gazali der ki: «Hevasına tâbi olmak insanların kalblerin-

 ZEKATI  VERMEMEK

 217

de y«r tutmak yani onların yanında bir makam, bir hürmet ve bir saygıya sahip olmak emelini taşımaktır ki, bu da kendinde bir izzetin varlığına alâmettin Kendinde izzet gören ise muhakkak başkalarını da hakir görecektir, o cihetten helaki mucip son derece korkulu bir varlıktır.» Cümlemizi Allah korusun.

Üçüncü korkulan huy da kendi nefsini başkalarına karşı tahsin etmektir bu da bir nev'i kibirdir. Kendini beğenmek, kendi re'yini beğenip ona göre hareket edenler kendi re'yi her ne kadar makbul olmasa dahi, beğenilmese de yine o illâ benim dediğim olacak diye ısrar eder. îşte bu huy da hem kendisi için hem de bulunduğu cem'iyyet için çok tehlikeli ve korkunç bir âfettir.

Bu hadîs-i şeriflerde buyurulan korkular manevi korkulardır, bununla beraber aynı zamanda maddi korkulan da şamildir. Bu huylarından nâşi âhırette U-.CUİ olacağı gibi dünyada da bu gibi insanlardan korkulur, çünkü cem'iyyeti perişan eder. Onun için Kur'an-ı azimüşçanda meşvereti tahsin buyurarak: J»i~î ^^ |J£İj «Ki bunların içleri aralarında müşavere (ile) dir (Sûre 38) buyurmuştur. Cenabı peygamberin bile Ashabı ile meşveretini biraz evvel yazmıştık. Herhalde bunlardan ders alıp ona göre hareket etmek ve herkese, büyük-küçük hürmet ve saygıdan asla geri kalmamak ve kimseyi de incitmemek hem şeâiri İslâmiyyeden ve hem de asil olan insanlık icabıdır. Gerek dalâlet yollan -ki çıkmaz ve bataklık yollandır- ve gerekse nefis ve şehvete uymak ve kendini beğenmek ne insana ne de müslümana yakışır vesselam.

İnsan da eğer insansa, müslüman da eğer hakikî müslümansa herkese kardeş gözü ile bakar ve öylece nıuamele eder, kardeşine karşı sert muamele ve çir-

218

HADÎSLERLE NASİHATLAR

kin sözler katiyyen yakışmaz. Sen çok okudun fakat bunlara dikkat etmezsen okudukların hep yazık olmuştur vesselam.

KÖLE EFENDİSİNİN KARDEŞİDİR

 J-İİI

«(Kölen), senin İslâmda kardeşindin yapacağı işten ancak takat getireceği şeyi teklif et, yemeğinden yedir, giydiğinden giydir. Eğer hoşuna gitmezse sat.»

Buhari ile Müslim'in müttefikan rivayetlerinde Mârur b. Süveyd diyor ki: «Ben Ebâ Zer'i gördüm ki, üzerinde bir hülle vardı, aynı hülle ise kölesi üzerinde de vardı. Eba Zer'e sordum: bu nasıl iş? Anlattı, şöyle ki: Ben bir zaman -Resulüllahın zamanında- bir kişiye sövmüş ve onu anası ile ayıplamıştım, o zat gidip beni Resulüllah Efendimize şikâyet etmişti. Bunun üzerine Resulüllah sallâllâhü aleyhi ve sellem bana karşı: sen hâlâ bu yaşa geldiğin halde cahiliyyet âdeti üzerinde duruyor musun? Ben de evet dedim. Buyurdular ki: «Bunlar sizlerin kardeşlermizdirler ve sizlerin etrafında sizlere yardımcıdırlar, Allah Teâlâ bunları sizin elleriniz altında sizlere hizmet için vermiştir. Her kimin elinin altında bunlardan^birisi bulunursa ona yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydirsin» buyurmuştu. İşte ben de o emre imtısalen elimden geldiği kadar riayet etmekteyim.

Bu hâdise bugün bütün dünya insanlarına ve ba-

KÖLE   EFENDİSİNİN.. KARDEŞİDİR                  219

tıusus müslümanlara gayet güzel bir derstir. Eğer biz hadis-i şeriflere riayet etmiş olsaydık şimdi ne işçi meselesi ve ne de grev olurdu.

Bütün çektiklerimiz ve çekeceklerimiz hep bu haksızlıklardan ileri gelmektedir. İnsan hakkı, kul hakkı, hayvan hakkı, komşu hakkı, ana-baba hakkı, karı-koca hakkı, eş ve dost hakkı, hoca hakkı, memleket" hakkı, devlet hakkı, cem'iyyet hakkı, kardeş hakkı.... bir sürü hak. Başta Allah hakkı, kitap hakkı, Peygamber hakkı, büyüklerin hakkı, çocukların hakkı, yetimlerin hakkı, dulların hakkı daha kim bilir ne kadar hak. Cenab-ı Hak muinimiz olsun vesselam.

FARZLARA İTTİBA,  HARAMLARDAN  İÇTİNAB VE TAKSİME RIZA

«Allah'ın senin üzerine farz kıldığı şeyi edâ ettiğinde nâsm en âbidi olursun, Allah'ın senin üzerine haram kıldığı şeyden içtinab ettiğinde nâsm en evraı olursun. Allah'ın sana taksim ettiği şeye razı olduğun takdirde nâsm en zengini olursun.»

Açıklama:

Bu hadîs-i şerif daha mufassalca (İtteki'1-meha-rim başlıklı 44 nolu hadîs-i şerifte geçmişti) ve tafsilâtı da mümkün mertebe yapılmıştı.

220

HADİSLERLE  NASİHATLAR

TAKSİME RIZA

Burada da bir nebze bans etmek herhalde faydadan hâli değildir, çünkü tekrarlarda pek çok fay-î dalar olduğu herkesçe malûmdur:

Evvelâ insanın müslüman akaidini bilmesi yanf Âmentü'yü Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahıret gününe, öldükten sonra dirileceğine, cennet, cehenneme, sırat köprüsüne, amellerin tartılacağı mizana ve bu mes'ûliyet gününe inanıp iman ettikten sonra namazın farzlarına -on ikidir-, orucun far-zıyyetine, zekâtın farzıyyetine, haccın farzıyyetine, abdestin farzlarına, teyemmümün farzıyyetine inanıp iman etmesi şarttır, ki bunlar 32 farz içindedir. Bir de 54 farz vardır ki, bunları okuyup öğrenmek ve sonra da bunlarla amel etmek her mü'min muvahhide farzdır, borçtur, bunları bilmeyenlerin imanı sahih olmadığı gibi nikahlan da sahih olamaz. Zira dinsizlerin nikâhı sahih değildir. îşte bu farzlar yapılınca o müslüman Allah Teâlânm en âbid kulu olmuş olur.

İkincisi ise haramlardan kaçmak ve sakınmaktır. Bunun için Günah kitabını okumak ve günahların neler olduğunu öğrenmek gerekir. Bazıları: Evvelâ namaz kılmamak, oruç tutmamak, parası varken zekât vermemek, parası var, sıhhati da yerinde, mâni de yok iken hacca gitmemek, zina, kumar, içki, sirkat, faiz, harpten kaçmak, anaya, babaya, hocasına âsî olmak, adam öldürmek, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, ve buna benzer tam 125 büyük, 60 kadar da küçük günahlardan kaçmakla nâsın en evrâı olursun. Evrâ kelimesi takvadan daha üstün olarak bütün şüpheli şeylerden de kaçan kimseye vera sahibi denir. Haramlardan ve şübehattan kaçan kimse demektir. Bu haramları bilmekle beraber bunlardan iÇ-tinap, ihtiraz, ancak, Cenab-ı Hakk'ın lûtfuna, ihsa-

221

nına bağlıdır. Yoksa insan yağmurdan kaçarken doluya tutulan kimseye döner maazallah.

Üçüncüsü ise Hakk'ın taksimine razı olmak, kaderine razı olmak, başkalarının mal ve servetlerinde gözü olmamak. Tokgözlü olup Hakk'ın verdiği kısmete razı olup şükrünü ifaya çalışmak. Ki bu suretle insanların en zengini olursun.

Demekki sofuluk, ferâiz-i İlâhiyyenin ifasından sonradır, ferâizi İlâhiyye yapılmadan ne dervişlik, ne sofuluk ne de müslümanlık olur. Bazı sapık kimseler vardır ki, namazı kaldırıp yerine mürakaba diye bid'-atlarla insanları kandırırlar, güneş doğunca yıldızlar nasıl görünmezse, biz de artık kemâle ulaştık güneş gibiyiz diyerek ibadete lüzum görmezler. Halbuki Peygamberimiz önümüzde, ölünceye kadar ibadeti hiç terk ettiler mi, sen yoksa Peygamberi de mi geçtin ey zavallı?

Bir kimsede onu haramlardan men'edebilecek bir kuvvet olmazsa onun müslümanlığı dilinde demektir, içi boştur, müslümanlık ve iman içine işlememiştir. Ve bir de gönül zenginliği vardır ki asıl zenginlik de odur. Çalışır, çabalar ve eline geçene razı olup Allah'ına şükreder ve kimsenin ne malında, ne servetinde gözü olmaz, Veysel Karâni Hazretleri gibi. Ki o, kazancının bir kısmını kendi yer ve bir kısmını da ana ve babasına verir, bir kısmını da fakir fukaraya tasad-duk edermiş.

Yediğin mahv olup gider, diğer ikisi ise âhırete gider ve orada seni karşılar vesselam.

222                         HADİSLERLE NASİHATLAR

ZEKATI VERİLMEYEN MAL NECİSTİR

 ÇaSUİij jLLIj  JJCJI j

«Farz olan zekâtı edâ eyle çünkü o zekât muhakkak temizleyicidir, seni de temizler. Sıla-i rahmi ifa eyle. Dilencinin, komşunun, miskinin de haklarını bil.»

Bir insanın zekât verecek miktar bir parası olursa onun para veya dükkanındaki malı hesaplanır, bunun kırkta birisi fukaranın hakkıdır bu para ayrılıp fukaraya verilince geri kalan para ve mal tertemiz olur. Şayet bu zekâtını ya iyi doğru hesaplamaz veya bir miktar sadaka vermekle iktifa ederse o zaman o geride kalan malın "içerisinde fukaranın da hakkı kalmıştır. Binaanaleyh o kalan servet artık pistir, yiyen de fâide göremez, harcayanın çok geçmeden iflâsı hazırdır. İflâs ise iki kısımdır: Biri, dünyada malı-mülkü elinden gidip, çml-çıplak kalmak, birisi de dünyadaki düzeni bozulmazsa onun cezası da âhıret iflâsıdır ki, âhırette bütün sevapları elinden gidip üstelik fukaranın günahlarını da üstüne yüklenir. İşte en acı bir felâket. Dünyada iken iflâs eden, cezasını çekmiştir, belki tevbeler edip aklı başına gelir de fakir fukarayı sevindirip güzel bir hayata kavuşabilir. Lâkin âhıret müflisinin ise işi haraptır, çünkü o kadar fukara hakkı yemiştir ki, onların cezası da o kadar fazla ve acıdır.

ZEKÂTI  VERİLMEYEN  MAL  NECİSTİR

223

Malûmdur ki hırsızlık, eşkıyalık, halkın parasını zor ile almaktır. Bunlar, ne kadar fena ve çirkin şey-lerse zekâtı vermemek de bir nev'i hırsızlıktır.

Hırsız, eşkıya zenginin mallarını alır fakat, zekâtını vermeyen zavallı ise fakir-fukarânın hakkını çalmış demektir ki cezası elbette daha büyük olacaktır.

Zihni Efendi'nin yazdığı «Ni'meti'l-îslâm» kitabının kırkbeşinci sahifesinde zekâtla ilgili bir kaç söz:

Hayriyye-i Nâbi'den:

Hakkıdır Hazreti Hakk'm ol mal Sen dahi etme edâde ihmal Çünkü etmiş seni Hak ehli nisap Sen de et tezkiye-i mala şitap Fukara hakkıdır imsak etme Pâk iken malını nâ-pak etme Emri Hak üzre sen ettikçe edâ Birine on verir anın Mevlâ Vermezsen berekâtı kalmaz Ni'metin sende sebatı kalmaz Eyleyen fakr-u ginâyı tekvin Etmiş ânı fukaraya tâyin Seni zengin eden Allah kadir Eylemiş anı da hikmeti ile fakir Eyleme ketm hukuk-i fukara Senesi geldiği dem eyle edâ Ağniyâ aynasıdır fukara Zıddı ile münkeşif olur eşya Defe kadir mi olurdun takdîr Seni anın yerine etse fakir

224                       HADİSLERLE  NASİHATLAR

Fukaraya nazar-i merhamet et ünf etme sakın merhamet et Ana şükr-et ki anın yerine sen Olmuş olsan ne gelirdi elden?

Hepsini yazmadım, zannedersem bunlar da yeter. Şimdi biraz da «Nüzhet'ül-Mecâlis» den bir kaç söz yazmayı gönlüm arzu etti. Çünkü onu okudukça çok mütahassis oldum. Senden bir ricam daha olacak: Elhamdülillah İslâm dini kadar güzel hiçbir din yoktur, her şeyi pek güzel, yalnız onları okuyup öğrenmek başlıca hedeflerimizden biri olsun. Meselâ akâid kitaplarını çok oku ve ilmi-hal kitaplarını da elinden bırakma. Ahlâk kitaplarını da tekrar tekrar oku. Zihni Efendi'nin «İslâm» adlı eseri beş kitaptır bu sizlere ve bizlere de kâfidir.

İbn-i Abbas'm zamanında zengin bir adam ölmüş, kabrini kazdıklarında koca bir yılan olduğunu gör-.müşler. Sormuşlar: ne yapalım diye. O da başka kabir kazmalarını söylemiş, onda da kocaman bir yılan. Bir başka kabir daha kazmışlar, orada da koca bir yılan. O zaman yedi kabir kazmışlar hepsi böyle. Evine sormuşlar ki: bu adamın hali nedir? Hanım efendi de: Bu bey malının zekâtını vermezdi demiş. O zaman Hz. İbn-i Abbas oraya gömünüz demiş. Buna âid çok vak'alar vardır ki her birerleri birer ibret levhası.

Zekâtını ödemeyenlerin,             âhırette pek acı

bir şekilde cezalarını görecekleri gibi, dâr-i dünyada da cezasız kalmayacakları ma'lûmdur. Çünkü zekâtı verilen hiçbir mal telef olmamıştır, telef oldu ise mutlaka zekâtı verilmemiştir. Bununla beraber zekât müs-lümanın köprüsüdür, yani köprüden geçebilmek için

ZEKATI  VERİLMEYEN  MAL NECİSTİR

225

zekâtı vermek lâzımdır, yoksa köprüden geçemez. Bizim de boğaz köprüsü öyle değil mi? Parayı veren geçip gidiyor. Binaenaleyh, sadakalar umumiyyetle dertleri ve belâları giderir, fena ölümlerden korur ve Hakk'ın gadabmı da kaldırır, sıla-i rahimle de ömür artar olduğunu da unutma.

KABİR AZABININ SEBEBLERİ

 > uı

 u & jjl jıü 'j£\ ;-c l

«Bir kişi kabrine konulmuş, iki melek gelip ona demişler ki: Biz seni bir dövmekle döveceğiz ve bir vurmuşlar kabri ateşle dolmuş, ayıhncaya kadar bırakmışlar ve ondan korku gidince o iki meleğe demiş ki: ne için beni dövdünüz- Cevaben: tahkik sen, namazı temiz olmadığın halde kılıyordun ve bir de bir mazlum kişiye uğradın da ona yardım etmedin.»

Bu hadîs-i şerifi Taberanî-i Kebir Hz. Ömer'in oğlundan nakl ederek rivayet etmektedir. Bu ölen zat kabrine konduktan sonra iki melek gelir ki bunlara münker, nekir derler. Bu melekler evvelâ ölen kişiye: Rabbin kimdir, Peygamberin kimdir, dinin nedir, kitabın hangi kitaptır, kıblen neresidir diye sorarlar. Bunların cevabını aldıktan sonra bu adamı dövmeğe kalkmışlar ve dövmüşler. Tabii kabri ateş kesilmiş, Hadıslerie Nasihatlar — F.: 15

226

HADİSLERLE NASİHATLAR

adam neye uğradığını bilememiş ve bir müddet sonra da ayılmış ve bunlara kendisini ne şeyden, ne se-bebten nâşi dövdüklerini sormuş, onlar da: sen namaz kılıyordun amma taharetine hiç dikkat etmiyordun. Belki üstü-başı sidikli bir elbise ile kılıyordun. Ve bir de yine sen bir mazlum zat dövülürken veya ona ezâ ve cefâ edilirken görüp geçtin ve gücün de yettiği halde o mazlum zâta bir yardımda bile bulunmadın, işte bu sopa sana bundan nâşi demişler.

Şimdi bu hadis-i şerif cümlemize güzel bir ders ve ibrettir. Bir kere dövülen adamın dini bilgisi olmadığı anlaşılıyor. Çünkü hem namaz kılıyor hem de namazın sıhhat ve fesadını da bilmiyor veya çok dikkatsiz ve namaza ehemmiyet veriyor da pis bir elbise ile veya abdest alırken yıkanacak âzâlan tam yerli yerinde yıkamıyor. Meselâ yüzünü yıkarken yüzün ne kadar olduğunu ya bilmiyor veya dikkatsiz hemen yüzünü ıslatıp geçiyor, kollarını kezalik dirsekleri ile birlikte yıkaması lâzım gelirken onları da yapmamış veya ayaklarını yıkarken topukların çukur yerlerini yıkamamış veya parmaklarının arasını kuru bırakmış veya gusuldeki taharete de dikkat etmemiş; bazı yerleri yıkamamış kuru kalmış veya gusul-de niyyeti yapmamış, hele gusulde ağız ve buruna suyu çekmeği de ihmal etmiş veya donunu idrardan muhafaza edememiş, istibra denilen kurulanmayı yapmamış veya böyle bir şeyi bilmiyor. İdrardan sonra yolda kpTan bakiyeleri çıkarmak için istibra denilen paklanır ayı, biraz gezinmek veya ayak hareketleri yapmak suretiyle temin etmek, sonra orayı yıkayıp bir bezle kurulanmak icab eder. Bu yapılamayınca idrar damlaları donu kirletir.

lmam-ı A'zam Hazretleri ufacık bir kan veya idrar damlası için bulaşan yerleri yıkadığı da 'rivayet

KABİR  AZABININ  SEBEBLERÎ

227

olunur. Sonra asıl mühim olan itikad temizliğidir. Binaenaleyh itikad kitaplarını çok, hem de çok oku, Allah'ı bilmek ancak itikad kitaplarımızda bildirildiği gibi bilinir, yoksa ne namaz ne de oruç ve ne hac hatla hiç bir amel kabul olunmaz. Zira itikad esastır.

Hele şunu hiç hatırından çıkarma: İhlâs sûresinin türkçesini mufassal tefsirlerden iyi oku ve de ki:. Allah birdir her zaman ve her yerde daima bizimledir, bize bizden yakındır, bizim her şey'imizi gizli aşikâr, olmuş olacak her şey'imizi de pek güzel bilir görür, her niyyetimizi ve kasdımızı, her harekâtımızı da hem görür, hem bilir ve her fısıltıyı ve hattâ gönülden geçen en gizli şeyleri de işitir, bilir. Allah bizimledir, şahidimizdir ve aynı zaman nâzırımızdır, bizi her zaman her yerde gözetmektedir, bizleri gözlemektedir. Bunları sakın unutma, tekrar tekrar oku ve ezberle, bunlar senin içine ve damarlarına işlesin ki günahlardan uzak kalmağa ve namazına dikkate ve mazlumlara yardıma cesaret ve imkân hasıl olsun.

Halbuki bir temizlik daha vardır ki o da manevî pisliklerden kurtulabilmekle mümkündür. Maddî pislikler ne kadar çok olursa olsun bir yıkanır, bir de çamaşır değiştiniz mi tertemiz olursunuz, fakat manevî pislikler malûmdur ki öyle su ile falan temizlenmesi mümkün değildir, o ancal^ nefsin yenilmesi ve mağlûb edilmesi ile olur, o da öyle kolayca yıkılıp mağlûp edilecek bir şey değildir, ki, dedelerimiz «kötü huyları ancak teneşir temizler» demişler.

Nefis ile mücadelenin farz-ı ayın olduğuna hâlâ inanmayacak mısın? Bu pis kirli riya, haset, kin, kendini beğenme gibi bir sürü ahlâk-ı zemime, mezmum ahlâklarla mı ölmek iyi, yoksa mütevazi, kısmetine ra    kimseyi incitmeyen ve kimsenin malında ve ca-

228

HADİSLERLE  NASİHATLAR

mnda gözü olmayan ve herkese de iyilik yapmağa çalışan bir kimse olarak mı ölmek istersin.

Sonra bir temizlik daha var ki o da çok mühim yediği ekmeğin helâl olmasıdır. Helâl olmayan lokmalarla beslenen vücudun yeri cehennemdir derler Helâl lokma için evvelâ faizden kaçmak, hırsızlıktan, gasbdaıı, kumar ve içki paralarından kaçmalıdır, gayri meşru bütün kazançlar hep haramdır. Bu paralarla ne zekât, ne hac, ne umre ne de şâir hayırlar ve hasenatlar kabul olunur. Bunlar pis paralardır, bunlar ile beslenen vücutlardan da katiyyen hayır gelmez. Bir de zâlimlere hizmet ile alman paralar da böyledir vesselam.

İnsanın alnının teri ve elinin emeği ile helâl olarak kazanılan ve aynı zamanda muayyen bir gelire değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâya tevekkül ile bir san'at veya bir ticaret veya bir ziraatla kazanılan paralar ne kadar güzel paralardır. İnsan yedikçe içi açılır, gönlü de açılır vesselam. Demek itikad temizliği, elbise temizliği, vücud temizliği, ahlâk temizliği, kazanç temizliği ve bir de pek mühim olarak Allah Te-âlâ birdir, bizimledir, bize bizden yakındır, her şeyimizi görür, bilir, işitir, şahidimiz ve nazırım izdir, bizi gözleyicidir her zaman ve her yerde vesselam.

HAC  VE  UMREYE  DEVAM  ETMEK

>*..

¦   (^Ü-l j\J\

«Hacca ve Umreye devam ediniz çünkü bu ikisi fakirliği ve günahları yok eder, demircinin körüğü demirin pisliğini giderdiği gibi.»

HAC VE UMRE

229

Haccı emreden Allah Teâladır ve İslâmm beş şartından birisidir. Hac, Mekke-ı Mükerremedeki Beytul-lahı ihram ve hac niyyeli ile birlikte tavaf ve sa'y edip Arafat'ta bulunmak, Müzdelife'de kalmak ve Mina'da şeytanı taşlamak, traş olup ihramdan çıkmak sureti ile hac kitaplarında uzun uzadıya bahs olunan merasimi yapmakla olan vazifeye derler. Bu, senede Zilhiccenin sekizinci gününden başlar ve on üçüncü gününe kadar devam eder, başka bir zamanda olmaz.

Umre ise hac günlerinden mâada senenin her gününde ifa edilebilmen bir ibadettir. Bu da yine niyyetle ihrama girip mikat mahallinden umre niyyeti ile Mek-ke-i Mükerreme'ye girer ve beyt-i şerifi tavaf ve sa'y edip traş olup ihramdan çıkmakla olur. Fakat bunlar, yani hac ile umre öyle bir ibadettir ki, hem ziyaret, hem seyahat, hem peygamber f allâllâhü    aleyhi ve sellemi ziyaret, belde-i tayyibeyi ve oralarda bulunan Ashab-i kiram hazretlerini ziyaretlerle pek büyük ders ve ibretlerle dolu olan ve bir çok da olgun ve kâmil insanları görüp ziyaret etmek, bu fâni dünyanın kimseye kalmadığı ve kalamayacağını    idrâk edip yolunu düzeltmek,    aşkını anırmak,    sevgisini Hakk'a ve Hak yollaıma bağlamak ve ibadetlerine bir hız ve intizam ile devama sa'y-ü gayreı, göstermek, hem Hakk'ın rızasını kazanabilmek ve hem de insanları kıvrandıran fakirlik ve günahlardan kurtarmak gibi iki büyük devlete ulaşmasına da sebeb olaraörı gibi bir çok hayırlı işleri işlemesine ve hayırlı işlere öncü olmasına da sebeb olacağından, defteri a'mâJi hiçbir zaman kapanmayan bahtiyarların arasında,yer almış olur ki ne büyük saadet ve ne büyük selâmettir. Binaenaleyh, vakti ve sıhhafı yerinde olan    her nıüslümanın mümkünse her sene hacca gitmesi far/

230                       HADİSLERLE NASÎHATLAR

değilse bile bu hadîs-i şeriften anlaşılacağı vech ile CEdîmû) kelimesi (Vâzıbû) kelimesi ile terceme edilmiş, muvazabatm ise ancak devamla olacağı da aşikârdır.

Sonra hele bizim gibi çalışma, yürüme ve yorulma bilmeyenlerin muhakkak orada biraz da vücudla-nnm ıslahı mümkün olmaktadır. Sonra her istediğini yemeğe ahşan kimseler biraz olsun fakir - fukaranın halinden ve hele soğuk sularla serin havanın ne demek olduğunu hem anlar, hem de şükrünü artırıp mümkün oldukça fukarâ-i mesâkine yardımı artık borç bilmeğe başlar, sonra hac esnasında son derece riayeti ile emrolunduğumuz çirkin ve fuhuş sözlerinden, fısk u fücurdan ve başkaları ile boş yerlere cidal etmekten kaçınılır ve bu sayede ahlâkan da tekemmüle doğru adımlar atılır ve en nihayet güzel bir insan olarak yaşamak ve güzel bir insan olarak da ölmek şeref ve devletine nail olur.

Onun için sen ey muhterem kardeş! Sakın hacca gidenlere ilişme, çatma, paralarınızı oralarda harcayacağınıza memleket ihtiyaçlarına harcayınız demeye kalkma, bak bu kırk milyon insan içinde cem'iy-yetine en faydalı insanlar bu hacı efendilerdir. Bazı bozuklar olursa da kaideyi tabiatı ile bozamaz, hüküm ekseriyete göredir vesselam.

Cenâb-ı Hak hemen cümlemizi dinine sadık, sözüne sadık, işlerine sadık, amellerine sadık, dostlarına sadık kullarından eylesin. Âmin.

231

SELÂMLAŞMAK

o*

«Sizden biri, bir meclise geldiği zaman selâm versin, ona oturması için bir yer zahir olursa otursun, kalkıp gitmek istediği zaman yine selâm verip kalksın, evvelki selâm sonraki selâmdan daha ehak değildir.»

Bu hadis-i şerif meclislere giden kimselerin İslâm âdabına uygun bir şekilde girmeleri için evvelâ sünnet olan selâmı güzelce vermesi sonra da boş bulduğu bir yere oturmasının lüzumu açıkça bildirilmektedir. Evvelâ selâm sonra kelâm    kaidesince selâm vermeden geçip oturmak hem âdabı İslâmiyyeye mugayirdir, hem de cem'iyyet âdabına muhaliftir, hattâ eğer gelen kimse yabancı bir kimse ise selâmdan sonra kendini tanıtması da lâzımdır ki kimsenin içinde bir şübhe hasıl olmasın, gerek meclis dağılırken ve gerekse kalkıp gitmek isteyen kimse giderken de yine «Esselâmü aleyküm»  desin de öylece kalkıp gitsin, evvelce selâm vermiştim, artık bir selâm daha istemez diye hatırına bir şey gelmesin. Eğer gelirse o zaman bu hadîs-i şerifi hatırlasın. Giderken verilen selâm, gelirken verilen selâmdan aşağı değildir.  Yani mertebe itibarı ile her ikisi de aynı sevabı kazandırır. Selâm verirken de alırken de kelimelerin çokluğu ve fazlalığı nisbetinde sevap fazla olur. Meselâ:  «Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtüh» diyen zâta aynen «ve aleykümüsselâm ve rahmetüllahi ve

232

HADÎSLERLE NASİHATLAR

berekâtüh» diyerek cevap vermek lâzımdır.    Yalnız «ve aleykümüsselâm» derse çok hatalı olur ve sevap cihetinden eksik sevap alır. Bir de selâm verdiği kardeşinin hakkına riayet etmemiş ve adetâ ona muha lefet etmiş de olur.

Selâmı emreden Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleridir ve onu bize ta'lim eden yine Allah'ın sevgili kulu Peygamberimiz sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleridir. Selâmı vermek sünnet, almak farzdır. Cemaat halinde bulunan kimselerden birisinin selâm vermesi ve diğer cemaattan da birisinin selâmı alması kâfidir.

Selâm kelimesi Allah Teâlâ'nm isimlerindendir ve doksan dokuz esma-i hüsnadan altıncı isimdir, ma'nâ-sı çok mühimdir: Noksanlıklardan ve ayıplardan emin olmak ma'nâsmı taşır. Onun için «Esselâmü aleyküm» dediğimiz zaman yani sizler her zaman ve her yerde noksanlık, ayıp ve kerih görülen her şeyden emin olunuz ve bütün âfetlerden de selâmette olunuz diye din kardeşiniz size düâ ediyor. Siz de ona mukabil «ve aleykümüsselâm» diyorsunuz veya «ve aleykümüsselâm ve rahmetüllahi ve berekâtüh» diyorsunuz yani Allah Teâlânm rahmet ve bereketi sizin de üzerinize olsun ve hem siz de bütün noksanlıklardan, ayıplardan ve bütün âfetlerden emin olunuz, selâmette kalınız, mes'ud bahtiyar olunuz. Şimdi bu ma'nâları başka hangi kelime ile ifade edebilirsiniz?

Selâmı verirken kardeşinize düâda bulunduğunuzu bilerek kelimelere rahmet ve bereketi de ilâve ederek «Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtüh» demek daha evlâdır. İhmal edilmemesi tavsiye olunur. Her cümleye on sevap verilir, tamamı 30 se-

SELAMLAŞMAK

233

vap eder, oturduğun yerde yorulmadan kazanılan bir sevaptır.

«et-Tergib-ve'Terhîb» cild 3, sayfa: 424. Selâm bahsinde Buharı ile Müslim'in nriittefikan rivayetlerinde bir zat Resuli ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinden: îslâmda yapılması hayırlı olan şey nedir diye sormuş. Resul-i Ekrem de:

 

 \JJj

diye cevap vermiş: «Yemek yedirmen ve bilip bilmediğin herkese selâm vermendir» buyurmuştur. Şu iki cümle ile, İslâmda yapılması lâzım gelen hayırların en başında yemek yedirmenin yani evvelâ açları doyurmanın sonra da Allah Teâlânın selâmını herkese yaymanın geldiğini öğreniyoruz. Yani herkes için selâmet, saadet istemek ve herkesin bütün felâketlerden, hastalıklardan, âfetlerden emin olmasını istemek sureti ile gönlünü de almış buluyoruz. Bir taraftan karnını doyurmak bir taraftan da «işte karnını doyurdum Allah seni korusun, emin olasın, saadet ve selâmetle yaşayasın» diye bir düâmız yok mu işte dünyanın fethine kâfidir. Her zaman Ve her yerde bir çok zarurette inleyen, fakrü zaruret içerisinde kıvranan kim bilir ne kadar insan vardır. Hele topraksız, işsiz, beceriksiz, hasta, sakat, akıl noksanlığına uğramış insanların hesabını kim bilecek. Amerika gibi zengin bir memlekette on milyon fukara bulunduğunu gazeteler yazarken dünkü gazete de 25 milyon okuma-yazma bilmeyen kimsenin bulunduğunu yazıyordu. Bunları da o fukarâlann arasına katmak müm

234

HADİSLERLE NASİHATLAR

kün. 35 milyon insan, demek cem'iyyetin üçte biri mahrumiyette demektir. Bunların imdadına ne ile yetişilir. İşte Cenâb-ı Peygamberin gösterdiği yol: Evvelâ karınlarını doyur, yani evvelâ karınlarını doyuracak işler bul, müesseseler kur, karınlarını böyece doyur, hastalarına, beceriksizlerine de bakım evleri yap, oralarda tedavi et, selâmet iste.

Bak sana güzel bir misal vereyim:

Yangın olan bir evde sıkışıp kalan bir kimse pencereden bağırıyor: «Yahu beni kurtarın.» Şimdi sen bu adama «Esselâmü aleyküm» deyip geçsen insanlık ve İslâmlık vazifeni yapmış olur musun? Denize düşen, batağa batan bir araba, içindekiler ile beraber saplanıp kalmış. Şimdi insanın vazifesi nedir, selâm verip geçmek kâfi midir? Rica ederim, bu bir misaldir amma her şeye şâmildir. Şimdi köprü altında yatan işsiz, serseri gibi dolaşan, şu İstanbul'da bile kim bilir ne kadar çok insan vardır. Ardı arası kesilmeyen hırsızlık hâdiseleri, onları hapishanelere sokmakla önlenemez olduğu görülmektedir. İşte Amerika gibi hem zengin, hem fabrikası bol bir memlekette geceleri bahusus yalnız olarak şehirde bile dolaşmak mümkün olamıyor, mutlaka ya soyacaklar veya da öldürecekler. İşte bu, şu iki şeyden ileri geliyor: birisi açlık, birisi de dinsiz ve imansız oluşlarından. Zira en büyük âfet, tehlike, felâket: Cahilliktir yani varlıkların sahibi olan Allah Teâlâyı tanımamak ve bilememekten neş'et etmektedir. Fukaranın karnını doyuracak müesseseleri her tarafa yapar ve bütün âfet ve felâketlerden onları emin kılacak dini, imanı da onların içine yerleştirdiniz mi işte o zaman memleketi feth etmiş olursunuz. Yoksa lâflarla ve şehirlerdeki sefahetlerle televizyon gibi insanların ömürlerini, vakitlerini boş yere çalan ömür hırsızlan ile mem-

SELÂMLAŞMAK

235

leket idare edilemez. Çünkü bir kısım insan yaşarken, diğer bir kısım aç ve sefil ve cahil zümre bir arada ne yaşayabilir ve ne de geçinebilir. Bunlar en iyisi Re-sullülah'm dediği gibi bir taraftan karınları doyurmak diğer taraftan da bunları bütün âfetlerden, tehlikelerden emin kılacak bir bilgi, bir terbiye bir ahlâk ve bir din, iman -ki islâm dini en güzel ve en sağlam bir dindir- ile teçhiz etmek lâzımdır. Bak o dinin şâ-rii Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellemin buyurdukları ne kadar şahanedir.

Müslim ile Dâvud, Tirmizî ve İbn-i Mâce'nin beraberce Ebu Hüreyre'den naklettikleri şu hadise çok' dikkat eyle: Resul-i Ekrem buyuruyorlar:

«İman etmedikçe cennete giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız. Sizi bir şeye delâlet edeyim ki, onu işlediğiniz zaman birbir-lerinizi seversiniz. Selâmı aranızda ifşa ediniz, yayınız.»

Diğer bir rivayette şöyle zikr edilmektedir:

«Sizlere sizden evvel geçen kavimlerin hastalıkları, dertleri sirayet etmektedir, bu hastalıklar hased ile buğz'dur. Buğz, kesici bir bıçaktır, fakat saçları kesen traş makinası veya ustura gibi değil, lâkin dinleri kesen, dinleri yok eden bir bıçaktır o buğz. Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirlerini-zi de sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Sizlere bir-şey haber vereyim ki onu işlerseniz imanınız sağlam olur, o da: Selâmı beyninizde (aranızda) ifşa etme-nizdir.»

Üç şey vardır ki kardeş dostluğunu sâfileştirir: Birisi ona mülâki olduğun, rast geldiğin zaman he-

236

HADİSLERLE NASÎHATLAR

men selâm vermek, mecliste ona yer açıvermek ve onu en güzel ismi ile çağırmak; bey veya efendi ile taltifte bulunmak, dostluğu arttırır ve sağlamlaştırır ve sâf kılar.

Ebu Yusuf Abdullah b. Selâm radiyallahu anh der ki: Resulüllah sallâllâhü aleyhi ve sellemden işittim buyurdular ki:

«Ey insanlar selâmı ifşa ediniz, yemek yediliniz, geceleri herkes uyurken namaz kılınız, selâmla cennete giriniz (girersiniz).»

Tirmizî ile İbn-i Hıbbânın sahihlerinde Hz. Ömer'in oğlu Abdullah Radiyallahu anhümadan: Sallâllâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

«Rahman'a ibadet ediniz, (itaat ediniz) selâmı ifşa ediniz, taam yediliniz, cennete dâhil olunuz (cennete girersiniz bunları yaptığınız takdirde).»

Ebu Şüreyh radıya'llahû anh der ki: Ya Resulüllah bir şey haber ver ki (bildir ki) benim cennete girmeme sebeb olsun. Buyurdular ki: «Kelâmı güzel eyle, selamı bezi eyle. ye yemek yedir.»

Taberânî'nin diğer rivayetinde: Benim cenneto girmeme sebeb olacak olan ameli bana delâlet buyurun demişler. Cevaben: «Tahkik mağfiret-i İlâhiyyeyi mucip olan bezlüsselâm, hüsnülkelâmdır» buyurmuşlar.

Ebu Hüreyre'den olan rivayette: «Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardıi: verilen selâma mukabele etmek, hastayı ziyaret etmek, cenazesine gitmek, davetine icabet etmek, aksırdığı vakit yerha-mükcllah demek.»

Diğer rivayette altı hak olarak gösterilmiş, fazla

SELÂMLAŞMAK

237

olarak: «O nasihat istediği zaman nasihat etmek.»

Selâm vermek sünnet ve aleykümüsselâm demek farz-ı ayındır, cemaatla olursa farz-ı kifayedir.

Hastayı ziyaret, yakını olursa vacip, uzaktan olursa sevaptır. Cenazeye gitmek ve namazını kılmak farz-ı kifayedir. Düğün davetine -günah yoksa- gitmek vaciptir. Düğünden gayri davetlere gitmek men-duptur, sevaptır. Aksırana «yerhamükellah» demek sünnettir, aksıranın da «Yehdînâ ve yehdikümüllah» demesi lâzımdır. Velhasıl kardeşinin kardeşlik haklarına son derece riayetkar olup zenginlerin cenazelerine gidip te fakirlere kıymet vermemek hem ayıptır hem de günah. Müslümanlıkta kardeşlikte müsavat vardır, zengin fakir, âlim, câhil birbirinden ayrılmadan kardeşlik haklarına riayet etmek âdâb-i İslâmiy-yedendir.

Selâma evvel başlamak efdaldir. Sünnet olmakla beraber farz olan selâmı almaktır. Atta veya arabada olan yürüyene, yürüyen oturana. Yürüyenler birbirlerine hangisi evvel selâm verirse fazileti o kazanmış olur.

Selâmlarına mukabele edilmeyenlerin selâmlarını melekler tamamlarlar, yani «ve aleykümüsselâm» derler.

Kırk huy vardır ki bunların en güzeli sütlü bir koyun veya sütlü keçi veya sütlü deveyi sütü bitinceye kadar sütünden istifade etsin sonra geriye, sahibine iade etsin diye bir muhtaca vermedir. Her kim bu kırktan birisini sevabını umarak ve Resûlullah'm va'dini tasdik ederek işlerse Allah da onu cennete idhal eder, bunlardan bazılarını sayarak: Selâmı reddetmemek, aksırana yerhamükellah demek, yollardan

238    ,

HADİSLERLE  NASIHATLAK

ezâ veren şeyleri kaldırmak, hasta ziyareti ve cenazeyi götürmek, davetlere icabet, müslüman kardeşlere sevinç vermek ve onların yardımlarına koşmak, komşularına ve çocuklarına ikramda bulunmak, yetimleri sevindirmek, anaya, babaya ve hocasına hürmet ve saygıyı göstermek, Kur'an okumasını öğrenmek sonra da öğretmek, tesettüre riayet etmek, oyun ve eğlence yerlerine gitmemek ve evine de sokmamak, salih kimselerle düşüp-kalkmak, günahkâr kötü kimselerden uzak olmak ve dostların birbirlerine hediyyelerde bulunmaları, tatlı dil ve güleryüzlü olmak, kimseyi incitmemek, kin tutmamak, hased etmemek, buğz etmemek, riyakârlık yapmamak, kibirden, gururdan, kendini beğenmekten sakınmak, şehvet ve şöhretten kaçmak ve bunlara benzer güzel huylarla mütahallik olmak insanın cennete girmesine vesile olur.

Kâfire, dinsize selâm verilmez. Şayet onlar selâm verirlerse yalnız (ve al ey küm) denir. Çünkü kâfire selâmetle düâ caiz olmaz.

Hutbe okunurken, ezan okunurken, Kur'an okunurken, hamamda, kaza-i hacette ve bunlara benzer 15 yerde selâm vermek caiz olmaz, demişler. Kahvehanelerde oyun oynanırken -evlerde olsa yine- selâm vermek caiz değildir. Zira Hakk'm razı olmadığı işleri işliyorlar.

Selâmla beraber bir de musafaha yaparsa çok iyi olur. «Bu hediye ikramları, insanların içlerindeki kini, husumeti ve buğzu giderir» buyurmuşlardır. Onun için dâima hediyyelerle birlikte kardeşlerle musafaha etmekten çekinmeyiniz, her ne kadar fakir ve câhil olsalar dahi bunu ihmal etmemelidir.

Sonra ellerle ve işaretlerle selâm da caiz değü-

selAmlaşmak

239

dir. «Hıristiyan ve Yahudi âdetlerine, an'anelerine kendilerini benzetenler bizden değildir» buyurulmuş-tur. Hanım efendilerin açık gezmeleri de Yahudi ve nasârâya uymak olduğundan çok çirkin bir harekettir, müslüman olana hiç yakışmaz. (et-Tergîb-ve't-Terhîb: 424-435'e kadar olan hadis metinleri).

DEFİ HACETİN ADABI

«Sizden biriniz def-i hacete girdiğiniz vakit yüzünüzü ve arkanızı kıbleye çevirmeyiniz, ya şarka veya garba.»

Bu da kıblemize karşı yapılması lâzım gelen saygıdan bir numunedir ve buna bahusus evler yapılırken çok dikkat edilmesi lâzım gelen bir vazifedir, müslüman helada gelişi güzel oturmamalıdır, bahusus kıblesine karşı lâzım gelen hürmet ve saygıyı her yerde göstermesi gerektir. Bu hususta imamlar arasında bazı ayrılıklar olmuşsa da, bu, efdaliyyet kıs-mmdandır.

Çünkü kıble olan Mekke-i Mükerreme bizlere her ne kadar uzak olsa dahi kıble müslümamn gözünün önünden ayrılmaz. Evinde de olsa kıbleye karşı namazda olduğu gibi oturmak efdaldir. Yüzü kıbleden çevirmemek, haktan ve doğruluktan ayrılmamanın nişanesidir. Zira her zaman Hakk'ın huzurunda, Kâ-be-i muazzamanm önünde sanki Hacer-i esvedin de

240

HADİSLERİM NASÎHATLAR

yanında imiş gibi huzur içinde bulunmanın müslü-manlara ne kadar huzur bahş edeceği hakkında söz söylemeğe lüzum bırakmaz zannederim. Binaenaleyh, hela taşlanna oturulduğu vakit kıbleye karşı ne yüzü ve ne de arkası gelmemek şartı ile konmasına dikkat etmelidir ve bahusus kır yerlerinde de defi hacet ederken kıbleye çok dikkat etmeli ve gölgelik yerlere ve haşeratm yuvalarının bunîunduğu yerlere, rüzgâra karşı durmamalıdır ve kendisini mümkün mertebe korumalıdır vesselam.

MÜMİNLERİN BİRBİRLERİNİ ALLAH İÇİN ZİYARET ETMELERİ

«Bir kişi kardeşini ziyaret için geldiği vakit cennet bahçelerinde yürüyordur, hattâ oturuncaya kadar. Oturduğu vakit rahmeti İlâhiyye onu kaplar. Eğer sabah vakti ise tâ akşama kadar 70 bin melek ona düâ ederler, eğer akşam vakti ise tâ sabah oluncaya kadar yine 70 bin melek o kimse için düâ ederler.»

Beyhaki «Şuâbu'1-İman» adlı kitabında Hz. Ali efendimizden naklen buyurdukları bu hadis-i şerifte müslümanların hassaten birbirlerini ziyaret etmelerinin ne kadar mühim olduğunu pek açık bir şekilde belirtmektedir.

ZİYARET

241

Bu kardeşler arasındaki ziyaret öyle alelade bir ziyaret değil ki buna mukabil bu kişinin dünyadaki yürüyüşü, âhıretteki cennet bahçelerindeki yürümeye teşbih edilmiş, ziyaret etmek istediği kimsenin yanma gelip oturunca eğer sabah vakti ise tâ akşama kadar tam 70 bin melek ona düâ ederler, Cenab-ı Hakk'ın izni ile. Bu duâ insanların duası değil, kâinatın sahibi olan Allah azze ve celle hazretlerinin emri ile ve yine O'nun yarattığı, hiç günahları olmayan ve emirlere itâattan başka bir şey bilmeyen, nurdan yaratılmış meleklerin duası, yani mutlaka kabul olunur. Sonra bir melek değil, yüz melek değil, bin melek te değil belki tam 70 bin melek. Demek ki Cenab-ı Hakka kullarının birbirlerine sevgi ve muhabbeti ne kadar hoşuna gidiyor ki onlara da ikram cihetinden 70 bin meleği o ziyaretçi kişiye duâ etmeleri ile vazifelendirmiş, afv u mağfiretine vesile kılmıştır. Eğer ziyaretçi akşam vakti ziyaret etti ise ona da sabaha kadar düâ etmek üzere 70 bin meleği vazifelendirmiş olduğunu açıkça beyan etmektedir ki müslümanlar birbirlerini ziyarette kusur etmesinler ve sık sık ziyaretlerde bulunsunlar diye böyle bulunmaz hediyyeler-le kullarını taltif etmektedir.

İmam Müslim Ebû Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet eder ki: Bir adam bir köyde olan kardeşini ziyarete giderken Allah Teâlâ onun geçeceği yol üzerine onu gözetlemek için bir melek kor. O ziyaretçi oradan geçerken orada bekleyen melek o ziyaretçiye sorar ki: «Nereye gidiyorsun?» O da-, bu köyde bir kardeşim var, ona gitmek istiyorum. Melek der ki: «Ondan senin için bir ni'met var da onu mu kasdediyor-sun?» «Hayır yalnız ben onu Allah için seviyorum». O zaman melek «Allah Teâlâ da muhakkak seni seviyor, sen onu sevdiğin için» der. Hadislerle Nasihatlar — F.; 16

242

HADİSLERLE NASİHATLAR

Şöyle rivayet ederler ki: Bu adam çok sevap alı» yormuş, fakat öyle fazla bir ibadeti de olmadığı için melekler ne sebebten nâşi bu kadar sevap alıyor diye konuşmuşlar, Allah Teâlâ da sebebini göstermek için içlerinden bir meleği bu adamın yolu üzerinde bekletmiş. Ve neticede anlamışlar ki din kardeşlerini sırf Allah rızası için ziyaret etmektedir. Bu ziyaret faziletlerin en büyüğü ve en güzelidir.

İbn-i Mâce'nin Ebû Hüreyre'den bir rivayetinde de: Bir kimse bir hastayı veya bir kardeşini Allah rızası için ziyaret ederse bir melek ona nida edip: «Çok güzel iş işledin, senin bu hareketin, bu yürüyüşün tay-yib olsun, cennette yerini hazırlamış oldun» diye teb-şiratta bulunmuşlardır.

Hz. Enes de bir rivayetinde salâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri: «Sizin erkeklerinizden cennette olacakları haber vereyim mi? buyurdular. Biz de «evet» buyur ya Resulullah» dedik. Buyurdular ki: Nebiler (peygamberler), sıddıklar (doğru, sâdık kimseler), bir de sadece Allah rızası için şehrin bir kapısında bulunan kardeşini ziyaret edenler.

Bunlardan anlaşılıyor ki Allah rızası için kardeşlerini ziyaret edenlerin mekânı cennet olacaktır. Cennet haddi zatında Allah Teâlânın kullarına mükâfat olarak hazırlanmış, emsali bulunmayan ve her nimeti fevkalâde bulunan bir yerdir. Bu güzel yeri işte Cenab-ıHakkın peygamberlere, sıddıklara bir de Allah için kardeşlerini ziyaret eden bahtiyarlara bağışlamış olmasij herhalde kardeşlerin birbirlerine lâzım gelen sevgi, muhabbet ve ziyaret ve yardımlarda bulunmalarını da aynı zamanda teşviktir. En güzel ve en kolay kazanılacak bir mükâfata, bir ziyarete bir cennet. Cenâb-ı Hakk'ın mü'min kullarına lûtfunun, ihsanının

ZİYARET

243

ne kadar geniş ve bol olduğuna bunlardan daha güzel .alâmetler olmaz.

Muaz radiyallahü anh'den olunan rivayette ise: Ben Resulullah sallâllâhü aleyhi ve sellemden işittim buyuruyorlardı ki: «Allah Teâlâ ve Tebareke buyurur ki: Allah için sevişenlere, Allah için toplanıp muhabbet edenlere, Allah için birbirlerini ziyaret edenlere, Allah için birbirlerine ikram ve ihsanda bulunanlara benim muhabbetim hak olur, vacip olur.»

Cennette bir köşk vardır ki içinden dışı, dışından da içi görülür. Allah Teâlâ bu cenneti Allah için sevişenlere, Allah için birbirlerini ziyaret edenlere ve , Allah için bezi edip ihsanda bulunanlara  va'd  buyurmuştur.

Diğer bir rivayette de: Ziyaret için gelen bir zâ-ire: Ziyaret için mi geldin diye sormuş. O da evet deyince, Resulullah sallâllâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

«Kim kardeşini ziyaret ederse dönünceye kadar rahmeti İlâhiyyeye, rıza-i İlâhiyyeye ve ihsan-l İlâhiy-yeye gark olur ve kim kardeşine iade-i ziyaret ederse o da dönünceye kadar cennet bahçelerinde ihsan-i İlâhiyyeye dalar, nail olur.»

Şimdi bunlardan anlıyoruz ki insanların ve bahusus müslümanlarm birbirlerini sevmesi en büyük bir meziyyettir. Selâm bahsinde gördüğümüz ve okuduğumuz gibi cennete girmek için mutlaka ve mutlaka iman lâzım, iman olmadıkça cennete girmek mümkün değildir. Çünkü iman olmayınca onun yerini küfür işgal eder; kâfirin yeri de ebedî cehennemdir. Cennet isteyen muhakkak iman edip imanın icapları olan 32 farzı yerine getirmesi de şarttır. Çünkü

244

HADİSLERLE NASİHATLAR

bu 32 farz imanın ve İslâmın şartlarıdır. Şart olmayınca meşrut olmaz demişler. Meselâ abdest namazın şartıdır, abdest olmayınca ne kadar namaz kılsan boşunadır. Bu iman olmadıkça cennet olmadığı gibi mü'minler de birbirini lâyıkı vech ile sevmedikçe iman etmiş sayılamazlar. Hakiki iman ancak mü'min-lerin birbirlerini hakkı ile sevmelerine bağlıdır. Bu muhabbet olmadıkça iman da mükemmel olamaz.

öyle lâflarla değil de bilfiil bu sevgiyi izhar etmek gerektir. Sevginin icabı olarak mü'min kardeşinin elinden tutmak ve onun yardımına koşmak ve onu canı gibi koruyup gözetmesi de lâzımdır. Hattâ onun arkasından başkaları ayıp ve kusurlarını söylerlerse onu müdafaa edip ayıplayanları susturmak gerektir. Zira ayıpsız kim bulunabilir, hepimizin bir sürü ayıpları var da, bunu da pek iyi bildiğimiz halde hangisinin ıslahı mümkün olmuştur. Mü'minler ise umumiyyetle birbirlerinin kardeşi değil mi?

Aziz dostum çok rica ederim, mü'min kardeşinin aleyhinde konuşmamağa bak, konuşanları da susturmağa çalış. Onu sevmek başka ne türlü olacak? Paraya ihtiyacı olsa veremeyiz, karnını doyurmak lâzım gelse, hattâ eve bile sokmayız, hele fakir fukaraya hiç kıymet vermeyiz, şu yahudilerden de utanmayız. Bakınız hiç sokaklarda dolaşan bir boş yahudi gördünüz mü, hele kapılara gelip ekmek isteyen bir yahu-diye rast geldiniz mi? Ufacık bir azınlık, fakat teşkilâtı ne kadar muntazam. Sen hemen yahudi diye geçme, onun güzel olan bu çalışma sistemine iyi dikkat et de ibret al, sen de müslüman kardeşine öylece yardım et, karnını doyuracak çalışma yerleri hazırla, şirketler kur, yavrularımızı küffar diyarlarında perişan etme, onun orada alacağı parayı burada sen de ver.

 

ZİYARET

245

İş yerleri yap, sefahata harcanan paraların sayısını Allah bilir, hesabını da o yapacak, o hem görür hem de bilir, hem içimizi, niyyetimizi, kasdimizi, gayemizi, her şeyimizi hem de pek güzel bilir, çünkü o dâima bizimledir. Bunun içimize kadar işlemesi de şart-ı a'zamdır. Sonra hergün mezarlığa giden tâbutlar içe-: risindeki sessiz sedasız bak ne güzel gidiyor, sen bunları hiç görmez ve işitmez misin.

'/.         ALLAH SEVGİSİ VE ONUN NİMETLERİNE

ŞÜKÜR

İmdi biz birbirlerimizi böyle sevmekle mükellef olduğumuzu anlıyoruz da ya bizi yoktan ve bir damla sudan ana rahminde o karanlık yerde halk edip bu güzel suratı, hilkati da eksiksiz veren Allah Teâlâya karşı sevgimiz elbette daha ziyade olmalıdır. Bak n& nizamla her şeyi yerli yerinde, tenasüb-i âzâya her bakan hayran olur. O göz ve göz üzerindeki kaş, söz, sözdeki letafet. Hele o ağızla burun ve o yüzdeki güzellik insanı nasıl mest etmekte, hayretlere düşürmektedir. Bir üşinin insan olarak bu kadar nimeti, devleti saltanatı kendine bahşedeni arayıp bulmağa çalışması ve ona üstelik bir de teşekkür etmesi lâzım değil midir?

Şu fâni dünyada bizlere ufacık bir hediyye ve ihsanda bulunanlara bile nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyor, şaşırıyor ve nasıl yaltaklanıyoruz. Artık o muhterem zâtı yere konduramıyor, göklere kadar uçu-ruyoruz. Fakat bu muhterem bize ne göz, ne de kulak ve ne de gönül verebiliyor. Herkes âciz ve ölüme mahkûm. Şimdi bu insan nasıl olur da kendisine sayısız ve emsali bulunmayan nimetleri ihsan eden    Allah'ı.

246

HADÎSLERLE NASÎHATLAR

aramaz ve ona itaat etmez ve onun sözlerini dinlemez, emirlerini yapmaz, yasaklarından kaçmaz.

Lütfen bir tımarhaneye gidip o delileri bir görseniz her halde biraz yumuşar ve biraz da insafa gelip kendisini yaratan Allah Teâlâya döner, emirlerini tutar ve yasaklarından da kaçınırsınız zannederim. Kendisinde bu kadarcık bir idrâk ve şuur bulunmayan kişiye de nasıl insan demek doğru olur bilemem.

Fakat o içimizde saklı duran yedi başlı ejderhadan daha beter nefis yok mu hepimizi nasıl perişan etmektedir, cahili bir türlü kandırır, fenalıklara sevk eder; âlimleri başka türlü kandırıp kibir gurura, uçup ve hasede boğar. Tacirleri hırsa, memurları da ibadetten alıkoyar. Şimdi senin vazifen var: Buradan ekmek yiyorsun diye çeşitli hilelerle kandırıp hem Hak Teâlâdan hem de halktan ve birbirimizden ayırıp sonra da karşımıza geçip güler. Tabii gülmeye de hakkı var, çünkü bizdeki insanlık ve islâmlık duygularını elimizden alıp bizi çırıl-çıplak bıraktı. Bak şu halimize: Bir millet olduğumuz halde neye döndük. Bir kardeşimizin: «Osmanlı Hükümeti müslüman olduğu için değil, müslümanlığı bıraktığı için yıkılmıştır» dediğini duydum, kendisini ve görüşünü tabiatı ile çok takdir ettim.

Peygamberimizin ve onun Ashabı devrindeki baş döndüren zaferlerin karşısında kocaman Kayser ve Kisra orduları nasıl mağlûp olup, boyun büküp haraçlar verdiler ve canım İstanbul'u da nasıl teslim edip ağlaya ağlaya bırakıp gittiler. Sanki o zamanki kuvvetimiz çok mu fazla idi? Hayır. İman ve İslâm kuvveti. Daha dün Erzurum'daki kal'ayı zabt eden Rus ordusunu oradan kovup kaçıran anne ve nenelerimizin baltalarla kal'aya hücumlarını ve o koca Rus or-

ALLAH SEVGÎSÎ VE ŞÜKÜR

247

duşunu nasıl kaçırdıklarını    herhalde unutmamışsı-nızdır.

Binaenaleyh, sevilmeğe asıl lâyık olan mülkün sahibi, bizleri yaratan, akü, görme, işitme, sezme, anlama, idrak, gönül gibi sayısız ni'metler veren Allah celle ve alâ Hazretleridir. Neticede dönüşümüz de onadır, cenneti ile ikram edecek olan da yine odur. Bak, maazallah akıl, göz, kulak, idrakimize bir noksanlık olursa bunları kimse yapmağa kadir olamıyor. Onun için sevilecek olan, saltanatına son olmayan Allah Teâlâdır. Muhakkak onu sev, onu sevmek için onu sevenleri de sev ki sevgin tam olsun.

Allah'ı en iyi ve en güzel seven Peygamberimiz Efendimizdir. Çünkü Allah Teâlâyı en iyi ve en güzel bilen odur. Sevgi, bilgi nisbetinde olur, yani Allah'ı ne kadar biliyorsa o kadar sever, sevgi bilgiden doğar, Allah'ı en iyi bilen de Peygamber Efendimizdir. Ve bize Allah'ı bildiren yine O'dur. Eğer O olmasa idi biz de kâfirler gibi putlar yapar, her birisine bir ad takar, Allah üçtür, Allah beştir, Allah şöyledir, Allah böyledir diye kâfirlerin yaptıklarını biz de yapardık. Kimimiz ateşe, kimimiz puta, kimimiz aya, güneşe, yıldızlara hattâ hayvanlara tapanlardan biri olurduk. Çok şükür Allah Teâlâ Peygamberimizi gönderdi ve ona Kur'an-ı azimüşşan gibi büyük bir de kitap verdi ve kendisini bize doksan dokuz esma-i hüsna ile birlikte tanıttı. Ben hayat, ilim, semi', basar, irade, kudret, kelâm, tekvin sahibiyim, evvelim ve sonum da yoktur. Kıdem, beka, vahdaniyyet (benim sıfatlarım) birim. Hiçbir şey'e benzemem, nefsimle kâim yani hiçbir şeye muhtaç değilim, bütün mülk, içindeki her şeyle beraber benim mûlkümdür. Onun için seve-, ceksen beni sev. Ve bir de beni sana tanıtan Resulüm Muhammed Mustafa'yı sev. Sallâllâhü aleyhi ve sel-

248

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH  SEVGİSİ  VE  ŞÜKÜR

249

lem. Sonra benim sana gönderdiğim kitabı da sev. Çünkü sana dünya ve âhıret öğreten O'dur. Sonra da beni sevenleri de sev ki sevgin tam olsun.» Bu sevgiyi kazanmak için çalışmak başlıca vazifeîerimizdendir, bu sevgiyi tadmadan dünyadan ayrılmak kadar acı bir şey yoktur.

Allah Teâlânın sevgisi başta, arkadan Peygamberimizin sevgisi, sonra da kitabımız Kur'an-ı azimüş-şanın sevgisi, sonra da müslümanların bilâfark birbirlerini sevmesi ile hem dünya hem de âhıret saadet ve selâmeti elde edilmiş olur.

Cenab-ı Hak cümlemizi bu sevgiyi tadan sevgili ve bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.

Ashab-ı kiram rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecma-în Hazretleri Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sel-lem Efendimiz Hazretlerini ne kadar sevdiklerini ve bu sevgiyi ifade için (Fidake ebi ve ümmi ya Resûlul-lah) lafzını dâima terennüm etmekten kendilerini alamazlardı ve bilfiil bu sözlerini isbat ile muharebelerde şerbet-i şehadeti içmekten zerre kadar çekinmezlerdi. Allah Teâlânın sevgisi onun sözlerini tutmak, emrettiklerini yapmak ve bir de yasaklarından korkup kaçmak, yani yasakları işlememek, günah kitaplarında yazılı olan iç ve dış günahlardan korunup kaçmakla olur, yoksa yalnız ibadet etmekle Allah sevgisi sağlanamaz, mutlaka günahlardan korkup kaçmak gerektir.

Bir kulda Allah Teâlânın sevgisi tezahür ederse onunla beraber Peygamber sallâllâhu aleyhi ve selle-min sevgisinin de bulunması şarttır. Çünkü Kur'an-ı azimüşşanm Âî-i îmran sûresinin 31-32.ci âyetlerinde: «Ey habibim, söyle kullanma, eğer siz Allah Teâ-lâyı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki Allah Teâlâ da

sizi sevsin ve günahlarınızı da bağışlasın, muhakkak Allah Teâlâ Gafur ve Rahimdir.» Ve bu sevgi gerek Allah Teâlâya ve gerekse Resulüne ancak her ikisine itaatla tahakkuk ve taayyün eder. Emr-i İlâhiyyeye ve sünnet-i Resulüllaha itaat etmeden sevgi iddiası yalan ve kandırıcı boş bir iddiadır. Çünkü Allah Te-âlâyı sevmek, aynı zamanda onun da sevgisini celb etmeğe vesiledir. Sev ki sevilesin, sevilmek için sevmek lâzımdır. Ağaçları dik ki, memlekete yağmur yağsın, zira ormanlar bulutları çekmeye vesiledir; öyle ise Allah Teâlâyı da sevmek onun sözlerini dinleyip emirlerini harfiyyen yerine getirmeğe çalışmakla olur, bu çalışmak da ancak sünneti seniyeye tamâmı ile uymakla olur, yani Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellemin hattı hareketini takîb ve taklîd etmek, nasıl yaşadığını siyer kitaplarında, tarih kitaplarında ve hadis kitaplarından iyice okuyup öğrenmekle olur. Bunlar türkçe kitaplardan öğrenebilinirs© de arapçayı güzelce öğrenip Kur'an-ı azimüşşandan ve hadis-i nebevilerden ve fıkıh kitaplarından doğrudan doğruya öğrenmek daha evlâdır. Suyu men-baından içmek başka ve bir de onu şişelerden alıp içmek başkadır. Çünkü uzun müddet onların içinde bekleyen suların bir çok faydaları, hassaları kaybolabilir. Hele meyve sularını şişelerden içmenin hiç faydası olmadığını doktorlarımız  söylemektedir.

Bizim buzdolaplannda sakladığımız yemekler dahi hakikî evsafını gayb etmekte olduğu da gözlerimizin önündedir. Binaenaleyh, her müslüman kendisini yaratan ve kâinatı da yaratan ve kâinat içerisindeki sayısız mahlûkatı, mevcudatı ve muhtaç olacağımız her şeyi de yaratan bir Allah'ı sevmek sonra da bize Allah'ı tanıtan vefona ibadet etmesini öğreten, cennet yollarını gösteren, cehennem yollarından    koru-

230

HADİSLERLE NASÎHATLAR

yan Allah Teâlânm sevgilisi Muhammed Mustafa'yı da sevmek daha sonra da Allah Teâlânm kitabını sevmek onu okuyup öğrenmek ve mucibi ile amel etmek başlıca vazifelerimizdendir. Allah'ını seven onun gösterdiği yoldan ayrılmaz. Kur'anın başındaki Fatiha sûresini iyi oku ve çok dikkat et, doğru yol isteyen Kur'an'a sarılsın. Peygamberlerin, velilerin, sıddıkla-nn, şehidlerin yolunu isteyen yine Kur'ana sarılsın.

Allah Teâlânm gadap ettiği yahudi ve yollarını şaşırıp bataklıklara saplanıp kalan ehli dalâlet bü'u-mum hıristiyan yollarından da korunup kaçmayı ve onlarla muharebe, mücadele, ve muhasamayı da elden bırakmamayı ve dünyaya dalıp onların peşine düşmemeği de unutma ki saadet ve selâmet senin olsun.

Bir kere onların peşine düştün mü ne Allah sevgisi kalır ne de Peygamber sevgisi, belki büsbütün dinden imandan da çıkar, felâketin tâ içine düşersin vesselam. Onun için hem oku hem de Allah'a yalvar ki seni bırakmasın. Bak şu Peygamberimizin duasına: «Ya Rafb bir göz açıp kapayacak kadar dahi olsun beni bana bırakma» başkalarına bırakma, benim hamim, hafızım, muinim, nâsınm, rezzâkım hep sensin, ben de sana sığınır ve sana iltica eder, her şeyi de senden beklerim benjm ulu Allahım.

t

İLÎM VE ALÎM

 ^l il»

 lif»   L

 Uu rUi

İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği bu hadîs-i şerif ilmin kıymetini ne kadar güzel bir şekilde izah etmektedir.

«Âlim ile âbid sıratta birleştikleri vakit âbide: cennete gir, ibadetin sayesinde nimetlerden istifade et denir. Âlime ise: sen burada dur, bekle ve sevdiklerine şefaat eyle. Muhakkak sen kime şefaat edersen şefaatin kabul olunur; ve böylece âlim, nebiler makamına çıkarılmış olur.»

Bundan anlaşılıyor ki ibadet insanın kendi şahsına münhasırdır ve yaptığı ibadetlerin mükâfatını da görecek ve doğruca cennete girip nimetlerinden tenâ-um edecek, yeyip, içip zevk u sefasına bakacaktır. Bu ise haddi zatında pek düşük bir emeldir, kıymeti, yemek, içmek, zevk ı sefa ile ölçülür, bunun da ehl-i hak yanında kıymeti pek azdır. Zira insanın insanlığı hemcinsine olan faidesi ile ölçülür, bu zavallının ise kimseye faydası olmadan hemen cennete girip yaşamak oldu. Dünyada bile etrafına faydası dokunmayan kimselere pinti derler. Kimsenin yanında kadri kıymeti olmaz, âhıretteki hali de bu dünyadaki haline benzer. Halbuki bir âlim, dünyadaki insanlara da çok, hem de pek çok faydası dokunan, onları en büyük tehlikelerden, dinsizlikten, ahlâksızlıktan, itaatsizlik-

252

HADİSLERLE  NASİHATLAR

tan daha doğrusu cehennem yollarından kurtarıp cennet yollarını gösterdiği gibi yarınki âhıret gününde yine böyle dostlarını, sevdiklerini, kardeşlerini, ah-bablarmı cehennemden kurtarmak için Cenab-ı Fey-yaz-i mutlak Allah Teâlâ Hazretleri cennet yolu olan sırat köprüsünün üzerimi bekletip: Haydi istediklerine, sevdiklerine şefaat eyle diye ona peygamberlere verilen şefaat makamı da ihsan olunacak. Bu ne büyük devlet ve ne büyük saadettir.

Zira ilmin lüzumu hakkında âyât-ı kerime ve eha-dis-i şerife pek çoktur. Hz., Âişe validemizden nakledilen şu hadîs-i şerif de pek dikkate şayandır:

 i J

 fJJI dUi

«Bana bir gün gelir de o gün beni Allah Teâlâya yaklaştıran ilim ziyade olmazsa o gün güneşin doğuşu bana mübarek olmasın.»

Bu çok kıymetli ve çok değerli bir hadistir. Bazıları buna za'f isnad etmişlerse de buna mukabil bunu tasdik eden bir çok âyâti kerime ve hadis-i nebe-viyye vardır. Bahusus :     \Jş. j>'ij L»j |)*j   (Tâhâ/124).

Cenab-ı Hak ilmi daima artırmağı tavsiye ederken Hz. Âişe validemizin nakil buyurdukları hadîs-i şerif bu âyet-i kerimeye tam bir mutabakat halinde iken, artık şu şöyle demiş, bu böyle demiş lâflarına hiç de lüzum yoktur. Fakat muhaddislerin vazifesi hadîs-i nakl edenlere çok dikkat ve ihtimam verdiklerinden, sözlerinde hatâ olan, unutkan olan veya baş-

İLİM VE ÂLİM

253

ka sebeblerle ta'n edilenlerin hadîslerini kabul etmemişlerdir. Tabiî ki bu husustaki titizliği şâyân-i takdirdir. Fakat, bu zayıf addedUe i hadîsler diğer sahih hadislerle te'kid edildiği vakit onlar da zaiflikten kurtulmuş olurlar ve kesb-i kuvvet ederler.

Şimdi şu tekemmül dünyasında hergün gözleri kamaştıran yeni ve çok da faydalı dünyanın fâni ilimleri revaçta, kıymette bunlar öğülüp medh olunurken hak bilgisi, din bilgisi, Allah bilgisi olduğu yerde kalsın olur mu? Elbette Allah Teâlâya her kulun, hergün ve hattâ her saat ilerleyip tekarrub-i İlâhiyyeye nail olması için çalışması hepimizin üzerine en büyük bir borçtur. Çünkü ilmin, sahili olmayan bir deniz olduğunu söylemek bile zaittir. Binaenaleyh, ucu-bucağı bulunmayan bu ilimden herkes her an nasibini almak için elden gelen gayreti sarf etmesi vacip değil midir? İşte bu ilimden mahrum zavallılar fâni dünyanın fâni bilgileri ile uğraşmayı bir vazife sayarlarken ebedi hayata inanan ve İslâm dinini seçen bahtiyar, mümtaz kimselerin dinî bilgilerini artırmak için okumak ve gönlünü Allah'a verip yeni yeni bilgiler istemek bununla beraber Peygamberimizin, kitabımızın

yolundan da zerre kadar kaymamak şartı ile Hakka vuslat yollarını arayıp bulmağa çalışmaları üzerlerine borç değil midir?

Şimdi sen söyle: Tarikat denilen tasavvuf yolundan haberi olmayanlar zavallılar, bu dünyada gafletle ömürlerini zayi edip, âhırete hem eli boş ve hem de yüzü kara olarak gidecek kimselerden değil midirler? Binaenaleyh, ilme çalış. Amma her ilim değil, bunu yanlış anlama, dünya ilimleri dünya için lâzım, asıl seni Hakk'a yaklaştıracak olan ilme bak. Dünya bilgin ne kadar çok olursa olsun onun faide-si ancak dünyada, gözünü yumuncaya kadardır.    Bir

254                         HADİSLERLE  NASÎHATLAR

olmayacağını çok iyi anlarsın amma artık iş işten geçmiştir. Onun için bahusus gençliğinin kıymetini iyi bil de ömrünü boş yere harcama, son pişmanlığın faide vermeyeceği malûmdur.

Kıymetin ilmin kadardır ilmin arl;r ey aziz, Ger dilersen halk içinde arta kadr-ü kıymetin. Âdemiyyetin zineti ilmü hünerdir doğru bil, Muhterem olmak dilersen ilme sarf et himmetin.

Buhari ile Müslim ve İbn-i Mâce'nin Muaz radı-yallahü anh'dan rivayet ettikleri hadis-i şerifte Ce-nab-ı Peygamber buyuruyorlar ki:      Ca> *i •">! i* û*

«Cenâb-ı Hak hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar.» Yani ona ahkâm-i diniyyeyi ve şer'iy-yeyi tâlim buyurur ki, Allah Teâlâya takarruba vesile olan ibadeti, taati Hakk'ın nuru ile güzelce ifa edebilsin. Çünkü fıkıh, ilmin inceliklerine vukuftur ve her şey'in de inceliklerine kişiyi vâkıf kılan bir ilimdir. İlim teallümle olur, fıkıh da tefakkuh ile olur. (Tefakkuh: fıkhı tahsil için çalışmak). İlmi öğretmek için nasıl çaba harcanıyorsa fıkhı da tahsil için öyle çaba harcamak lâzımdır. Mektebe gitmeden, okumadan, çalışmadan ilim nasıl hâsıl olmuyorsa, fıkhı da tahsil için anlamak, idrâk için çalışmak, kafayı çalıştırmak, zekâyı geliştirmek, aklı yormak, fazlaca düşünmek gerektir. Meselâ: şu kâinata baktığımız zaman gördüklerimiz gayet basit, tepemizde gök yüzü yıldızları ile, altımızda dünyamız, dağlan, taşlan, ağaçlan denizleri ile herkesin görüp bildiğini biz de görmüş oluruz. Fakat bu kâfi mi? Hayır. O göktekilerin hilkat sebeblerini, yerdekilerin ne için yaratıldıklannı, hikmetlerini, neye yarar olduklarını inceden inceye ted-kik ve tahkik nasıl lazımsa, dinin de iç ve dış bilgilerini tedkik ve tahkik ile mühim mes'eleleri çıkanp

İLİM VE ÂLÎM

255

m

meydana koymağa çalışmak başlıca vazifelerimizden iken, ecdadımızın bıraktıkları ilimden bugün pek azını bilmekten bile âciziz.

Şu namazımızdaki mes'eleleri, kırâattaki incelikleri, namazın fayda ve lüzumunu, lâyıkiyle biliyor muyuz? Kılma şekillerinin bile matlûba muvafık olduğu görülmemektedir. Peygamberimizin ve Ashabının kıldığı namaz nerede, birde bizim kıldığımız namaz nerede? Dış kısmı bile lâyıkı veçh'ile olmayan namazda huzur ve huşu bulmak ne mümkün. Bir sürü telâş, düşünce, kaygu içerisinde. Yine çok şükür, kusurlu da olsa namazlarını vaktinde kılanlar, hem bahtiyar kimselerdir, hem de takdire şayandırlar.

Allah Teâlâ Hazretleri hayır murad ettiği kulla-n dinde fakih kılar, öyle ise sen de durma, gayret et, dinde fakih olmağa çalış ki Allah Teâlânın hayır murad ettiği kullarından olasın. Bak her şey'in fazlası, ziyadesi mezmumdur, iyi değildir, illâ ilmin. İlmin , fazlası ve ziyadesi hem makbul, hem memduh, hem de Hakk'ın sevgili ve hayır murad ettiği kullardan olmasına vesiledir.

Onun için durmadan, gece-gündüz demeden, yorulmadan, bıkmadan daima hem de beşikten mezara kadar ilme çalış vesselam. Her devlet, her selâmet, her nimet hep ilmin altındadır. Onun için hocaların nzkı ne biter ne tükenir,   hem de çok   bereketlidir. Dünyaya aldanma, zira fânidir. Mal ve mülk ve servet hep mirasçılarındır, senin ise ancak âhırete götürebildiğindir. Onun başı da ilim, sonra amel-i salih, sonra da yaptığın hayrat,    hasenat ve vakıflarındır, eğer bıraktı isen. Bir de bıraktığın çocuklara Kur'anı Kerîmi ve onunla ameli öğretebildi isen    ne mutlu sana.

256         ,               HADİSLERLE  NASÎHATLAR

1.   Kur'an-ı Kerîmi öğrenmek ve öğretmek

«Hazinetül-Esrar»ın 27. sahif esinde der ki: «Bir kişi gelip Peygamberimize sordu ki: Evlâdına Kur'an öğretenin ecri (sevabı) nedir? Cenab-ı Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem efendimiz de: Kur'an, ke-lâmüllahtır, sevabının sonu yoktur. Cibril aleyhisse-lâm geldi Peygamberimiz de ona sordu. O da Kur'an, kelâmullahtır, sevabının sonu yoktur dedi. Sonra Cibril aleyhisselâm da Mikâil aleyhisselâma sordu. O da Cibril aleyhisselâmın dediği gibi: Kur'an-ı Kerim kelâmullahtır, sevabının sonu yoktur» demiştir... İlâ ahirin.»

Ve her kim evlâdına Kur'an-ı Kerîmi okumayı öğretirse nurdan bir kılâde (gerdanlık, kolye) takılır ki evvelûn, âhirûn teaccübte kalırlar. Ve yine her kim Kur'an okur ve onunla amel ederse onun validelerine yevm-i kıyamette bir tac giydirilir ki ziyası, güneşin dünyadaki evlere olan ziyasından daha çok güzeldir. Artık o çocuğunkini nasıl zannedersiniz. Binaenaleyh, çocuğun validesi üzerinde üç hakkı vardır: Birisi, çocuk doğduğu zaman ona güzel bir ad takmak. İkincisi Kur'an, ilim ve edep öğretmek. Üçüncüsü de sünnet ettirmektir. Ondan nâşi çocuklarına Kür'an, ilim, edep ve feraiz-i İslâmiyyeyi öğretmeyen valideyne veyl olsun, yazıklar olsun ki o çocukları câhil bırakırlar. Ben ise böyle çocuklarını okutmayan, dinlerini bildirmeyen ana ve babadan uzağım.

Tirmizi Hazretleri İbn-i Abbastan rivayet ederek der ki: Resul-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem hazretleri: «Muhakkak şol insanın ki, içinde Kur'andan bir şey yoktur, o kimse harap bir eve benzer.»

Ve bir de Huzeyfe el-Yemani ile Ebû Said el-Hud-ri Hazretleri merfûan şu hadîsi   nakl ederler: «Aza-

İLİM VE  ÂLÎM

2o7

bı hak eden bir kavme azab gönderildiğinde çocuklar mektepte (El-hamdü lillâhi Rabbilâlemin) diye okuduklarını işitince bunlardan kırk sene azabı ref eder, yani kaldjnr.yani ihmâl eder.» Tefsir-i Âdilde ve keza Tecritte de zikr edilmiştir.

İlim, evvelâ Kur'an-ı azimüşşanı okumakla başlar, sonra da durmadan ilerler. Kur'an-ı azimüşşanı öğrenmenin fezaili hakkında yine «Hazinet'ül-Esrar» in 26.cı sayfasında:

«Sizin hayırlınız Kur'an-ı Kerîmi öğrenip sonra da öğreteninizdir.»

«Camiüssağir» de: Yine «Kelâmın hayırlısı Allah Teâlânın kelâmıdır, peygamberlerden sonra insanların hayırlısı da Kur'an-ı öğrenip sonra da öğretendir.»

Hadis-i Kudsî olarak Hz. Allah azze ve ceîle buyurur ki: «Kur'an okumakla meşguliyyet onu, benim zikrimden ve bana yalvarmaktan alıkoyuyor ve meşgul ediyorsa, ben ona bana yalvarıp isteyenlerden daha efdalini veririm.» daha da güzelini daha da iyisini daha da şereflisini veririm demektir.

Halbuki sabahleyin kitabullahtan âyet öğrenmek, senin için yüz rekât namaz kılmaktan hayırlıdır. Bu ne demektir aziz kardeşim, şimdi sen ilim öğrenmekten daha efdal, daha âlâ bir şey gösterebilir misin? öyle ise hiç olmazsa zamanının bir kısmını da dini bilgilerini öğrenmek ve artırmak için gayret sarf etmeğe ayır. Çünkü âhırette ancak bu bilgi ve amel fayda verecektir. İbadetin efdali, fıkıh, dinin efdali de vera'riır

Verâ: Allah korkusu ile beraber bir de şübheli olan her şeyden içtinaptır. Bu da kendisinde Allah korkusunun fazlalığına alâmettir. Allah korkusu ise Hadislerle Nasihatîar — F, : 17

258

HADÎSLERLE NASİHATLAR

bütün hikmetlerin başıdır (Re's'ül-hikmeti mehâfetül-lah). Bu korku ise ancak din âlimlerinde olacağına şu âyet-i kerime yetmez mi?

2.   Allah'tan hakkıyle korkanlar Alimlerdir

 4)1

 \S\*

Hz. Allah celle ve alâ «kullan içinde Allahtan lâ" yıkı vech ile korkanlar ancak âlimlerdir» diye açıklarken hikmetin başı da bu Allah korkusunun mevcudiyetidir denmiş. Bundan nâşi âlimin âbid üzerine üstünlüğü ayın diğer yıldızlara nisbeti gibidir.

Yedi şey vardır ki insan öldükten sonra da ecrir mükâfatı kesilmez: ilim öğrenen ve öğreten, su getiren, -gerek kuyu ve gerekse derelerden-, ağaç diken, mescid yapan, mushaf bırakan veya öldükten sonra kendisine düâ eden hayırlı evlâd bırakan.

Hele şuna bakınız: Ebû Zer ile Ebû Hüreyre bir likte rivayet ediyorlar:

«Bir kişinin bir mesele-i diniyyeyi öğrenmeğe çalışması, nafile olarak kılacağı bin rekâttan bana daha sevgilidir. İlim taleb edene ölüm o halde gelirse şe-hid olarak ölür» buyurulmuştur. Bu ne devlet, ne saadet, oturduğun yerde şehadet sevabı almak, şehidler menzilesine yükselmek, peygamberler gibi şefaat sahibi olmak. Bunlar her kula nasip olur mu? Onun için güzel kardeşim muhakkak ilme çalış ki dünyan da rahat, âhıretin de rahat olsun.

Bakınız bir fakihin kıymetine: Tirmizî, İbn-i Mâce ve Beyhaki'nin rivayetlerinde: Bir fakih şeytana 1000 âbidden daha şiddetlidir, yani daha korkuludur. Açık-

İLİM  VE  ÂLİM

25V

çası 1000 âbidden korkmaz, bir âlimden son derece korkup kaçar.

İlmin de iki kısım olduğu malûmdur; birisi dil ilmidir ki, kitaplardan okunup öğrenilir. Birisi de kalbe doğar. Asıl faideli olan ilim de budus. Çünkü Allah tarafından verilmiş bir ilimdir. Lâkin bu ilim ancak meâsiden, bütün günahlardan uzak kalan, şehvetlerine tâbi olmayıp Allah Teâlânın emirlerini harfiyen icra ile birlikte Resulullah sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin de sünen-i seniyyesine tam ma'nâsı ile mütâbeat eden kimselere verilir ki bunlara ulemâ-i billâh denir.

İlim bir kıymetli cevherdir anı tahsil kıl Cahil olma ki cehalet derdi bi dermandır Ehli irfanın saadettir her işi Cahilin kârı şekavet, hasılı hırmandır.

Cehilden daha fena bir derd olmaz. Kanserin te-,davisi mümkün, fakat cehlin tedavisi mümkün değildir, çukurun birinden kurtulur daha kötüsüne düşer. Yağmurdan kaçıp doluya tutulan gibi.

İlmi öğrenmenin vakti geçti ise hiç olmazsa Allah Teâlânın zikri ile meşgul olmak mümkün değil mi? Halbuki ilim beşikten mezara kadar denildiğine göre ilmi tahsil, her devirde mümkündür. Yalnız şunu unutma ki, ilmi tahsil etmek, halka kendini beğendirmek için değildir, ilim ancak amel için tahsil olunur ve böyle ilimden fayda hâsıl olur. Yoksa bugünkü gibi maaşlara kavuşmak için yapılan tahsillerin âhırete faydası olamaz. Zira ilmin kendisi dünyadır, ameller yalnız âhıret içindir.

İmam Şafiî radıya'llahı anh'in şu beytini sizlere de arz edeyim:

260

HADİSLERLE NASÎHATLAR

I

yolculuk Adabı

261

S> J! c

«(Dostum)  Vekîa, hafızamın zayıflığından

yakındım.

Bana günahların terkini tavsiye etti Ve ekledi: Çünkü ilim nurdur. Allanın nuru ise günahkâra kılavuzluk etmez.»

Duyduğunu veya okuduğunu hıfz edemeyen kimse iyi bilmelidir ki günahları buna mani olmaktadır. Günahlar terk olununca gönüller derhal açılır ve okuduklarını güzelce beller. Zira ilim haddi zatında bir nurdur ve bu nur, Allah Teâlânın verdiği bir nurdur ki âsilere fayda vermez. Zira güneş kapalı yerlere girmediği gibi günahlarla dolu olan gönüllere de nur kâr etmez, evine güneş girmesini isteyen kişi evine pencere açar ve oradan güneş içeri nasıl girerse, kapalı, günahkâr gönül sahipleri kapalı gönülleri tev-be edip günahlardan arındığı zaman, oraya da nur girer. Ondan sonra da gönlünü Allah'a verip ilme çalışma nisbetinde kendisinde mahabbetler, aşklar hâsıl olup tamamı ile Hakk'a döner ve bu suretle de Hakk'ın sonsuz ni'metlerine, ihsanlarına, ikramlarına, nusretine, hidayetine, tevfikma mazhar olup ümmet-i Muhammedin irşadına vesile olur ve cennetin de en a'lâ yerinde peygamberlere komşu olur.

Cenab-ı Hak cümlemizi ilmi ile âmil, günahlardan ve bütün şüpheli şeylerden kaçıp korunan ve Hakk'ın sevgisine ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun. Âmin.

İstersen -ki muhakkak arzu eyle- İmam Gazali '-

nin «Ihya-u ulum»undaki ilim bahsini ve ilimleri ile amel etmeyenlerin ve amel edenlerin nasıl olduklarını oradan öğren vesselam.

YOLCULUK ÂDABI

«Bir kavim yolculukta birleştikleri vakit nafakalarını içlerinden birisinde toplasınlar. Muhakkak bu toplamak nefisleri için gayet tayyip ve ahlâkları için de pek güzeldir.»

Bahusus müslüman bir cemaat gerek hac yollarında ve gerekse şâir seyahatlannda ihtiyaçlarını herkes ayrı ayrı te'min edip, yemeklerini de ayrı ayrı yemek-tense masraflarını bir araya toplayıp içlerinden birisi vekilharç olup alacağını o alır, pişirir, beraberce oturup yerler. Meyveleri de kezalik böyle yaparlar.

Burada hem tok gözlü olmak hem de birbirinin yediğinde gözü olmamak gibi bir çok fezâil olduğu gibi, zamandan da çok istifade edilmiş olur. Bahusus hac yolunda, Mekke ve Medine, gibi sevabı çok yerlerde fazla ibadet etmeğe çok vakit hasıl olur. Yemek "°meden peynir ekmekle vakit geçirmek hem cimri-—: olur hem de yemeğe alışan vücutlar bir müddet sonra kuvvetten düşüp ibadetten de kalırlar. Zaten haç yolunda alıştığı yemekleri yememek de caiz değildir. Maamâfih, israf da etmeyip artan paralarını da fukara ve mesakine verip onları da sevindirmek su-

262

HADİSLERLE NASİHATLAR

YOLCULUK  ÂDABI

263

reti ile daha da büyük kazançlar temin edilmiş olur. Hac için ayırdığı paradan tasarruf edip memleketine tekrar geri götürmek ise pek ayıptır ve pek de cimriliktir. İnsan dâima cömert ve eli açık olmaL.

lili

"îtfsî;

û*-

«Bir yolculukta üç müslüman birleşirse onlardan Kur'an-ı Kerîmi iyi okuyan imam olsun, yaş itibarı ile her ne kadar küçük olsa dahi. İmam aynı zamanda sizlerin de emiridir.»

Bu hadis-i şerif ile bir evvelki hadis-i şerif birbirlerine mutabakat halindedir. Zira sefer halinde bulunan kavim yiyeceklerini bir kişiye teslim edip onun yapacağı şeylere razı olmalıdır. İkinci hadîsde, onların seçtikleri veya seçecekleri kimseleri, nasıl kimselerden seçmeleri lâzım geldiğini beyan sadedindedir. Müslümanlara, cahilleri değil, kitabullahı iyi bileni seçmeleri tavsiye edilmişdir. Bu takdirde seçilen kimse onlara hem namazlarını kıldırır, hem de cemaatın sair ihtiyaçlarını karşılar. Bunu yapabilmek için, bilgili ve itikadlı ve amelli bir kimsenin olması icabeder. Binaenaleyh onu hem imam yapar arkasında namazlarımızı kılarız, hem de onun dediklerini tutmamız gerektir. Buna Pakistanlılar pek riayetkardırlar ve onlar seferde imamlarından izin almadan hiçbir yere gidemezler. Fakat biz Türkler, bu hususa pek riayetimiz olmadığından yollarda çok zahmet çekeriz. Herhalde bu, bizim birbirimize emniyetimizin olmayışına delâlet etmektedir. Üstelik cahilimiz bile bizlere akü

hocalığı yapar. Hep kendimizi beğenir dururuz amma, acaba bizi de beğenen var mıdır diye hiç de etrafımıza bakmayız.

Mevlâ kusurlarımızı afv etsin de, bizi Peygamberimizin emirlerine itaat ile beraber, doğruluğu rehber edinen; küfürden, şirkten, günahtan da son derece uzak kalmağa çalışan ve hedefi de Allah Teâlânın sevgi ve rızasını kazanabilmek olan kimselerden eylesin.

Demekki müslümanlıkta cemaat ne kadar mühim ki seferde bile üç kişi de olsa herhalde içlerinden liyakatli birisini imam seçip hem namazlarını beraber kılarlar ve hem de o imamı artık emir, reis yaparlar ve ona uyarlar. Bu hem müslümanlığın icabı, hem de toplu olup imama uymanın âdabıdır.    Herkes kendi başına buyruk olursa onun ne tadı ne de tuzu olur. «El-cemaatü rahmet ün» sırrı zuhur eder. Hiç umulmadık tecelliler de meydana gelir, insan hayran kalır. Onun için bu emr-i peygamberîye her yolcunun uyması hem menfaati icabıdır, hem de sünnet-i seniyyeye uymuş olur. Bir sünnetin sevabı ise şehidler sevabına muadil olduğu da malûmunuzdur. Ve sallâllâhü aleyhi ve sellem fi külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma'lûminlek.

ALLAH BİR KULU İÇİN HAYIR MURAD   EDERSE

1 — Kanaat sahibi kılar

 4İİ Sljl ISI

 i\j\

 4-Ü

264

HADİSLERLE NASİHATLAR

«Cenab-ı Hak bir kulundan hayır murad ederse onun zenginliğini nefsinde kılar, korkusunu da kalbinde kılar. Bilâkis, kendisinde şer bulunan kulunun da fakrini iki gözü arasına kor» ki maazallah su-i hatime alâmetidir.

Kanaat sahibi olan insan ki onunla hayır murad olunmuştur. Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir ve bilir ki Hakk'ın takdir ettiği kısmet kendisini bulacaktır. Rızık talebinde ömrünü zayi etmez. İbadet-taatmı vakti vaktinde ifa edip Hakk'ın rızasını kazanmağa çalışır. Okumağa bol bol vakit bulur, zikrini rahat yapar, her işinde huzur bulur, her nereye baksa Hakk'ın tecellilerini görür ve Allah'tan da öyle korkar ki kılı kırk yararcasma. Cenab-ı Hakk da onun kalbine yakîn nurunu ilka eder de hicaplar, perdeler kalkar ve bu suretle takvası tahakkuk eder. Bundan sonra da artık Allah'ın gadabmı mucip olacak her şeyden son derece sakınır ve kaçar. Hudud-i tlâhiyyeye son' derece riayetkardır, bütün haklara hürmeti sonsuzdur, havf, haşyet kemaline ulaşmıştır.

Ne mutlu böyle kimselere. Allah esirgesin şer murad olunanların da fakirlik gözlerinin önündedir, son, derece korkarlar, kendilerini hırs kaplamıştır ne rahat uyku uyuyabilirler ne de rahat bir yemek yiyebilirler, sabahın karanlığında işine gider, gece yarılarına kadar çalışır biraz para biriktireyim de şöyle rahat yaşayayım derken ibadet taattan da mahrum bir halde ecel gelip yakasına yapışınca aklı başına acaba gelir mi?

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE           265

2 — Duygularını uyanık kılar

Ji>j ,<j İiUİ U Lf ıj «U-j «İî

<Ji\

 i ..irS

 yi los

A bir kulundan hayır murad ederse onun kalbinin hicabını giderir ve o kalbe yakîn ve sıdk kor ve kalbini, içine konanları hıfz eder bir kab gibi kılar ve kalbini selim kılar, lisanını da sâdık, tabiatını da müstakim kılar ve kulağını işitici, gözünü de görücü kılar.»

Cenab-ı Hakk'ın hayır murad ettiği kulunun kalbini açması, onun kalbindeki zulümatı, hicablan giderip feyz-i Rabbaniyyeyi almağa kabiliyyetli kılmasıdır. Feyz-i Rabbani her zaman ve her ân mevcuttur fakat, kaîblerdeki zulümatlar,    Hak tarafından gönderilen bu nur ve feyizleri almağa kabiliyyetli olmadığından kayaların üzerinden kayıp giden yağmur gibi bu nur ve feyizler de o zatın üzerinden kayıp gider. Gözün bir nuru vardır ki, göz ancak o nur sayesinde görür. Maazallah gözde ufak da olsa bir arıza olunca nasıl görmekten mahrum kalıyorsa gönül de dünyanın binbir çeşit, yedi başlı ejderha gibi bir nefis, şehvet, şöhret, kibir, haset gadap, kin, ueüp gibi sayısız dertleri ve arızalan vardır ki gönüle gelen feyz-i İlâhiyyeye mani olur ki; gönül de, kör göz gibi işe yaramaz olur. İmdi Cenab-ı Hakk'ın lütfü ve ihsanı erişip de gönüle feyz-i İlâhiyyenin girmesine mani olan bu hicaplan giderecek kapılar açar, ilim ih-

266

HADİSLERLE NASİHATLAR

san eder, hatâlarını görür olur ve onları ıslaha çalışır. İşte o zaman rahmet-i İlâhiyye nazil olup nurlar parlar, gönüllerde inşirah hâsıl olur ve kalbler-de melekler âlemi ve bir çok esrar keşf olur. Artık dâimi surette hakikî ilimler görür ve okur gibi olur. Tasdikinde dâim ve sâdık olup hayırlı amelleri hiçbir suretle terk edemez, sonra da kalbi gayet sağlam bir kab gibi içine gelenleri ve işittiklerini bir daha unutmaz olur, sağlam, kavi bir hafız gibi. Ondan sonra dinlediklerini aynen bir teyb gibi hiç eksiksiz zabt eder ve içine de işler, zabt ettikleriyle de amel edşr, amel ettikçe de nuru artar, keşfi artar, zevki artar, aşkı da artar. Artık dünyaya iltifat etmez bütün işi Allah'la olur:

«Dönmek ister gönlüm cümle sivâdan, Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle. Geçmek ister gönlüm mülk-ü fenadan, Geçelim âşıklar Mevlâ derdiyle. Derde   düşen âşık nitsün cihanı, Derd ehlinin dâim yanmakta cam.»

ilâhisini terennüm etmekten kendilerini alamazlar. Ve badehu gönülleri her türlü afattan salim olurlar.

Malûmdur ki âfetler ve pislikler iki kısımdır. Birisi zahiridir; doktorlar ve ilâçlar vasıtası ile biiznil-lâh tedavisi mümkün. Pislikler de ne kadar çok olursa olsun bir hamama gider bir de çamaşır değiştirdiniz mi tertemiz olursunuz. Fakat o yedi başlı ejderhadan daha beter olan nefsi ne yapalım ki bir türlü yola gelmez. Hakkı kabul etmez, iman, inanç yok; ibadet, taat bilmez. Bütün gözü şehvetinde, şöhretinde, kin, gazab.

Şimdi bir de masonluk ve komünistlik çıktı. Aman ya Rab! Sen bizim imdadımıza yetiş, maddî pislikler-

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE           267

den kurtulmak kolay, fakat manevî pisliklerden mâ-dud ahlâkı zemimeler. Âh, «can çıkmayınca huy çıkmaz» dedikleri ne kadar doğru. İnsan bir kere yalana, hileye, harama, çalgıya, hanende ve l&zendeliğe alıştı mı artık onu oradan koparmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Bu gibi alışkanlıklara düşmemek için ana ve babanın, dostların büyük rolleri vardır. Hele hoca efendilerin sohbetlerine devam eden bahtiyarlar tedrici bir surette iyiliğe ve güzelliğe doğru giderler.

Onun içindir ki (Eddinü ennasîha)  buyurulmuş-tur, hem de üç defa: din nasihattir yani din nasihat-la kaimdir buyurulmuştur.    Hakikat öyle değil mi? Nasihat dinlemeyen zavallıların    bir haline bakınız, insan olduğuna utanır. Her fenalık onların başlarından çıkar. İnsanda zerre kadar insanlık olsa, birazcık şuuru olsa bu fenalıkları yapmağa imkân bulamaz. Bir insana dünyayı bağışlasalar; şu adamı öldür dünyayı sana vereceğiz deseler bile, insan, insan olarak bu cinayeti irtikâb edemez. Nerede kaldı insanlık. Canavarlar gibi birbirlerini yemek hiç insana yakışır mı? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak hayır murad ettiği kullarının kalblerini de salim kılar. Ahlâk-ı zemimeler-den hiçbirisi bulunmaz, ne kibir ne haset ne gadab ne de şehvet ve şöhret. Bunların yerlerini tevazulu, hakkına razı, kimsede gözü yok, yumuşak tabiatlı, herkese karşı hürmetkar, saygılı, merhametli, ikram, ihsanı bol, ana-babaya, hacısına, hocasına, büyüklerine, komşularına karşı daima şefik, raûf, rahim aynı zamanda edebli, terbiyeli, kimseyi incitmek istemeyen huylar alır. Bu huylarla bezenen insanın kalbine Allah selâmetler verir.

Ne mutlu o bahtiyar kimselere. Sonra kalbinin se-Iâmetliği ile beraber dili de çok doğru, sözünde sâ-

268

HADİSLERLE NASİHATLAR

dik, ahdine vefakâr. Zira lisanın doğruluğu ihsan-» İlâhiyyenin en büyüklerindendir. Ve bu lisan doğruluğu ile kulun hali düzelir, iki cihanda da aziz olur.

Bu hususta «Tasavvufî Ahlâk» kitabında oldukça geniş malûmat vardır. İmam Gazali'nin (İhyasında) da lisan hakkında daha çok ma'lûmat bulursunuz. Zaten bu zatlar yaradılış itibarı ile de İnikatları müstakim olarak yaratılmış olduklarından bu güzel huylar (doğruluk, sadakat, ahde vefa, kalbin temizliği, ahlâkının güzelliği) tabiatı ile kendiliğinden hasıl olur. İfrat ve tefritten âri, istikamet-i kâmile üzerinedir. Bunun için kulakları Kur'an-ı Kerîm, ehadis-i Nebeviyyeyi dinlemeğe adetâ âşıktır. Zira hedefi Hakk'ın rızasını kazanmak ve sevgili bir kulu olabilmektir. Onun için kendisine fayda verecek âhıret kelâmlarını dinlemeyi pek sever, gözleri de Cenab-ı Hakk'ın yarattığı sanayi-i bedîayı temaşa ile tefekküre dalar. O denizlerden inci çıkaran kişiler gibi, bu da, Hakk'm deryasından hikmetler çıkarır, Hak incileri çıkarır, sayısız ni'metlere mazhar olur.

Demek ki hayırlı insan, şol insandır ki: kalbi kendisine gelecek olan nurlara, eltâf-i îlâhiyyeye, tecel-liyât-ı sübhâniyyeye mani olan hicablan, perdeleri, zulmetleri ref'eder, kaldırır. Perde açılınca Hakk'ı ve hakikati görür de artık Allah Teâlâ Hazretlerinin yolundan kat'iyyen ayrılmaz ve yakın ve sıdkı yani Hakk'a yakınlığı ve sadâkati hâsıl olur. Artık kimse onu Hak'tan ve hak yolundan şaşırtamaz, lâ ilahe illallah demekten dönmez.

Lâ ilahe illallah kelime-i şehadetini söylemek kolay. Lâkin Allah Teâlâ'nın emirlerine itaat edip yasaklarından kaçmak ve Allah'tan başka ilâh tanımamak o kadar kolay değil. Bunlara   tapmadığı   gibi   nefsinin   hevâsma,    paralara

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE           269

da tapmaz. Yani haram yerden mal, para kazanmak istemez. Açlıktan öleceğini bilse dahi yine harama tenezzül etmez. Nefsinin arzularını dâima şeriatın kantarına vurur. Kitap ve sünnete muhalif olan hiçbir şey'i işlemez, işlese nefsine tapmış olur. Kitab-ı İlâ-- hiyyeye uymayan ve sünnet-i seniyyeye yakışmayan her şey'i işlemek nefsine uymaktır. Hakk'ı bırakıp nefse uymak, nefse tapmaktır.

İşte lâ ilahe illallah diyen nefse ve paralara ta-pamaz, yalnız bu âlemleri ve içindeki her şey'i en güzel bir şekilde yaratan Allah Teâlâ'yı bir tanır ve O'n-dan başkasını tanımaz. İbadeti yalnız Allah Teâlâya ., yapar. Bakınız: Allah Teâlâ Hazretleri sevdiği kullarının evvelâ gönüllerini açar, gözlerini değil. Çünkü göz ancak sağlam olursa bile önünü ve gözün görebildiklerini görür.    Halbuki göz, hududunun dişinde olan varlıkları (gerek ufak, gerek büyük) görmekten mahrumdur. Fakat gönül gözleri yalnız dünyayı değil, semâvâtı, melekler âlemini, gayb âlemini, aklı ile, ilmi ile olduğu yerden seyr eder, görür ve kendisine bir de yakin hâsıl olur ki, tarifi de mümkün değildir. Ve bu tayini hoca  rahmetullahi  aleyh şöyle  tarif ederdi:

Yakin üç kısımdır. Birisine ilme'l-yakin derler, iki kere ikinin dört ettiğine ilmen yakın hâsıl olduğu gibi. Meselâ bize baklavayı birisi tarif etse: işte şöyle olur, böyle olur, sonra üzerine tad dökülür, fırında kızanr, kesilir, tepsilerde gördüğünüz gibi. Bununla size, ilme'l-yakîn, baklavanın nasıl olduğu ilmi hâsıl olur.

Şimdi bir de aynelyakîn vardır ki: baklavacı dükkânının önünden geçerken hocamız bize bir şey gösterir: hani ben size bir baklava tarif etmiştim, anlat-

270

HADÎSLERLE NASİHATLAR

mıştım, işte bakın şu tepsinin içinde gördüğünüz baklavadır der biz de bu sefer görerek baldavayı öğrenmiş oluruz ki buna da aynelyakîn derler.

Bir de üçüncü vardır ki ona da hakkalyakîn derler, o da o gördüğünüz baklavayı dükkâna girip.- «Bize bir okka veya yarım kilo baklava veriniz» dersiniz o da baklavayı tabağa koyup önünüze getirir, siz de kçmal-i afiyetle yersiniz ve baklavanın tadını, lezzetini ve nasıl olduğunu anlarsınız buna da hakkalyakîn derler.

İşte bu yakınlardan ilki olan yakın ki ilraelyakin-dir, ilimle hâsıl olur, iki kere ikinin dört ettiğini bildiği ve bunda şek ve şübhesi olmadığı gibi. Allah Te-âlânm vahdaniyyetine ve bütün esma ve sıfatlarına da böylece ilmelyakîn hâsıl olur ki, bundan bu zatı kimse caydıramaz. Gönlü açılmış, ilmelyakîn de hâsıl olmuş olduğundan artık bütün esrarlar, bilgiler hergün hattâ her saat taze taze yeni yeni bilgiler hâsıl olur. Sakın sen de, bunları ben kitapta görmedim diye inkâra kalkma, buna ilm-i ledün denir. Hızır aleyhisselâmm ilmi gibi. Ve bu ilme sahip bir çok meşayihimiz vardır. Bizim bildiklerimizden Abdü-1-Kadir Geylâni, Ahmed er-Rüfaî hazretleri, Nakşibend Muhammed Bahaü-d-Din, Abdu-1-Halık Gucdüvanî, Ubeydullah el-Ahrar, Muhyi-d-Din Arabî, îmam Gaza-lî, Halid el-Bağdadî, Gümüşhaneli Ahmed ez-Zıyaüd-din Hazretleri ile bunların mensuplarından çok kimseler de bu ilm-i ledünne mazhar olmuşlardır.

Cenab-ı Hak lûtfu ile bizlere de ihsan buyursun. Âmin!

Yalnız şuna çok dikkat ister ki: Bu ilim Allah Te-âlânın lütfü olmakla beraber bu bahtiyar kimseler hukuk-i İslâmiyyeye çok riayetkar, ibadetlere âşk ile

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE            271

devam edip günahlardan kaçmayı da hem kulluk hakkı, hem de vazife sayarlar ve üzerinde titizlikle dururlar ve bundan nâşi bu büyük lûtfa nail olurlar. Baksanıza Beyazid-ı Bistamî Hazretlerinin şu sözlerine:

Medh olunan bir zatın ziyaretine giderlerken o zatın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce yanında bulunanlara «Dönün geri gidelim, bu adamın henüz tükürme âdabına riayeti yok, hiç bu gibi adamlarda kemal bulunur mu ve ilm-i ledünne nail olabilirler mi?» diye arkadaşlarını ikaz buyurmuşlardır ki ne kadar haklıdırlar.

Kalbleri feth olunan ve ilmi yakine erişen bahtiyarlar aynı zamanda kalbleri çelik gibi sağlam ve deliksiz bir kab gibi içine konanları tamamı ile hıfz ederler ve bir daha işittiklerini veya    okuduklarını katiyyen unutmazlar ve kalbleri de son derece temiz, her hastalıktan salim ne kibir ne de gurur ve ne haset ve buğz ve emsali bulunur. Hep cilâlı ayna gibi her tecelliye kâbiliyyetli.    Zira tam Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellemin vârisi ve halifesidir. Kalbi selim olmakla beraber dili de hiç yalan söylemez, boş laflan ağzına almaz, hayâl ile vaktini zayi etmez, sözünde durur, va'dini aynen ifa eder, sözünde, va'-dinde asla hulf etmez, yaratılışı müstakim, pek güzel, kulakları Hak kelâmı dinlemeğe tam ma'nâsı ile âşık, çirkin sözlerden, günah sözlerden çok korkarlar, gözleri de âyât-i İlâhiyyeye,    masnûat-ı İlâhiyyeye, sa-nayi-i bedia levhasına nazır, tefekküre dalmış, ilim diyarlarından cevahirler çıkarıp ömr-i azizlerini ihya eder ve o gözleri dünya güzellerine bakmaktan son derece muhafaza ederler. Bütün herkesi hayretlere düşüren, güzellikleri yaratan, güzeller güzeli Allah Teâlâ'-nın âyetlerini tefekküre çalış, yere bak, yerdeki eserie-

272

HADÎSLERLE NASİHATLAR

re bak, dağlara, taşlara, ovalara, hele o denizlere bak da ibret al. O denizlerden buttan nasıl göklere çıkarıp sonra bulutlar vasıtası ile istediği yerlere sevk edip arazilerimizi sulayan şu güzel intizama bakın, hayretlere düşmemek hiç olur mu?

Eşref Rumî Hazretleri buyurur ki:

Bir göz ki anın olmaya ibret nazarında, Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde. Bir kulak ki almaya öğüt her dinlediğinden, Akıt âna kurşunu sen hemen deliğinden.

Allah Teâlânm verdiği bu gözü insan bir kere tefekkür edip, incelese Hakk'm varlığına ve birliğine inanıp iman eder ve hak yolundan zerre kadar aynl-maz. Şunu dedelerimiz dememiş midir: (Men arefe nefsehü fekad arefe Rabbehu). İnsan Hakkın bir âyinesidir, nefsinin hangi tarafını incelese Hakk'ın âşıkı olur. Çünkü böyle bir hilkati Hak subhanehu ve Teâlâdan gayri kimse beceremez, tabiatın icadı diyenlere ve bahusus maymundan meydana gelmiş diyenlere ister gül ister ağla.

Ve sallâllâhü alâ seyyidina Muhammedin ve âli-hl ve sahbihi ecmain.

3 — Dinde fakih kılar

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE           273

«Allah bir ev halkına hayır murad ederse onları dinde fakih kılar, küçükleri de büyüklerine tazim ederler ve onlar maişetlerinde nfka, orta hâle riayet ederler ve onlara ayıplarını gösterir ve ayıplarına ve günahlarına tevbe ederler. Onlara hayırdan gayriyi murad ederse onlan kendi hallerine bırakır.»

Cenab-ı Hakk'ın kullan iki kısımdır: birisi hayırlı kulları birisi de şerli kullandır. Kur'an-ı Kerimin •    600 ncü sayfasında (6. ve 7. âyetlerde) kâfirler ile müşriklerin  cehennemde muhalled - kalacaklarını  ve  onların mahlûkatın en şerlileri olduğunu,    mü'min ve amel-i salih işleyenlerin ise,    cennet ehlinden    nlup .mahlûkatın en hayırlıları olduğu beyan buyurulmak-tadır. Sen, bu söze kulak ver, öyle gökte uçmakla, denizlere hâkim olmakla insanlık ölçülemez. İnsana yakışan kendisini yaratanı bulup-bilmek ve ona kulluk edebilmektir. Cahil diye Allah Teâlâyı tanımayan ve bilmeyen kimseye derler, ne kadar bilgisi olursa olsun. Maksad Allah'ı bilmek, ona ibadet ü tâat yapabilmektir, yoksa cahillikten kurtulamaz.

İşte bir ev halkına hayır murad ettiği kimseleri dinde fakih kılar. Anlayışlı, idrakli, işin önünü-sonu-nu iyi görüp ona göre hareket eder. Fıkıh kelimesi lû-gatta.- fehm ma'nâsınadır. İrfan ise, ahkâm-i şer'iyye-yi lâyıkı veçh ile bilmektir ve nefsin lehte ve aleyhte olan hilelerini bilmektir, demişler.

İmamı Gazali Hakk'ın emir ve nehiylerini Hakk'ın kalblerine verdiği nur ile bilmektir, diyor. Netice yine bilgiye dayanıyor. Bu fehm kendisinde hâsıl olan kişi, küçüklerine yani cahillere, büyüklerine yani âlimlerine ta'zim, hürmet ve saygıda mübalâğa ederler. Küçükler ister yaş itiban ile, ister bilgi itiban ile kü-Hadislerle Nasihatlar — F.: 18

274

HADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAH KULUNA HAYIR MURAD EDERSE           275

çük olsunlar, bunlara umumiyetle câhil adını vermişlerdir.

Bakınız cahillik ne kadar fena. Ne kadar büyük olursan ol, câhil olunca ona küçük derler. Âlim âdem de ne kadar küçük olsa ona da büyük adı verilmiştir.

Şu halde şer'î ilmi tahsil herkese vaciptir, borçtur. Onun için eğer büyük adam olmak istiyorsan -ki muhakkak iste- ilme çalış. Çünkü sahibinin kalbinden körlüğü giderir ayın ve güneşin karanlığı giderdiği gibi.

Ve maişetlerinde kendilerine rıfk ihsan eder, kazancını güzel kullanır, haram yerlere, günah yerlere, israfa kat'iyyen harcamaz, daima iktisada riayet eder, ne ifrat edip şımarıklık yapar, ne de kısıp cimrilik yapar, adaletten ayrılmaz. Bununla beraber kendi ayıp ve kusurlarını görüp onları düzeltmeğe bakar. Başkasının ayıplarını görmekle meşgul olmaz. Kusurlarından nâşi Cenab-ı Hakk'a tevbe edip istiğfar eyler. Nasıl istiğfar etmesin ki Cenab-ı Peygamber şallâllâhü aleyhi ve selîem Hazretleri de hergün yüz kere istiğfar ederlerdi, hem bize ders olsun hem de daima Cenab-ı Peygamber terakki halinde olduğundan bir evvelki halini noksan görürler ve hemen istiğfar ederlerdi. Yoksa onun gelmiş ve gelecek bütün günahlarının bağışlandığı «sure-i Feth»in baş tarafında beyan buyurulmuştu. Maazallah eğer kendilerinden hayır murad edilmeyen güruhtan ise o da çobansız koyun gibi kendi hallerine terk olunur ve bu suretle de dalâletten kurtulamazlar ve helake mahkûm olurlar, istihkakları sebebi ile.

 AS   'j       LJ

J   >J*jj

Bundan ve bundan sonraki hadîs-i şeriflerden anlıyoruz ki:

«Allah Teâlâ ve tekaddes Hazretleri bir    kuluna hayır murad ederse onu dinde fakih kılar, dünyada zühd ve tak'va sahibi olur ve ayıplarını görüp onların da ıslahına çalışır ve başkalarının kusur ve kaba-hatları ile meşgul olmayı abes addederler.»  İnsanlık ve kardeşlik haklarında da son derece riayetkardırlar. İcabında tarlasını; «ek ve biç» diyerek verir, mahsulünden de bir şey istemez, bazan koyun, sığır ve devesini de südünden istifade için verir ve ondan bir şey istemez.

Cenab-ı Hak cümlemizi böyle hayır murad ettiği hayırlı, imanlı, ibadetli, taatlı, sevgili bahtiyar kullarından eylesin. Âmin! Şer murad olunan kullarından ve gadab olunan yahudi ve dâll olan hıristiyan-lardan etmesin. Âmin! Ve şallâllâhü alâ seyyidinâ Mu-hammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmain.

DİLE HÂKİMİYET SAADETE, YALANCILIK FELÂKETE GÖTÜRÜR

 rsî

 iLi <İ

 Ji\

276

HADİSLERLE NASÎHATLAR

«Âdemoğlu sabaha dahil olduğu vakitte    bütünj âzâlar dile tenezzül edip yalvarırlar derler ki: «Bizim t hakkımızda Allah'tan kork, çünkü biz muhakkak ancak senin ile ya istikamet eder veya yanılırız, eğer sen doğru olursan biz de sana tebaiyyet ile doğru oluruz ve eğer sen yanılırsan biz de sana tebaiyyetle yanılırız.»

Bu hadîs-i şerif dilin, vücudumuzda âzâlar üzerindeki oynadığı rol'ün ne büyük olduğunu göstermektedir. Bütün âzâlar dile âdeta yalvarırcasına ricada bulunuyor ki: «Biz bütün âzâlar sana tâbiyiz, eğer sen Allah'tan korkar da bizim de felâkete uğramamamızı istersen doğruluktan kat'iyyen aynlma. Zira sen doğru oldukça bizler de sana uyarak doğruluktan ayrılamayız. Doğrunun yardımcısı ise Al-lah'dır, o zaman işlerimiz rast gider, dünyada da zahmet çekmeyiz, âhırette de yerimiz cennet olur. Böylece dünya ve âhıret saadetine nail olmuş oluruz.

Eğer sen söz dinlemez ve Allah'tan da korkmaz, boş ve faydasız sözlerle vaktini geçirir bir de yalan-dolan yaparsan vay bizim halimize. Çünkü işin ucu senin elinde. Sen böyle yanlış hareketler yapınca, tabiatı ile bizler de sana uyduğumuzdan bizde de yanlış hareketler zuhur edecek ve dolayısı ile cenneti bırakıp cehennem yolunu tutmuş olacağız ki, başlıca sebebi sen olacaksın. Onun için senden ricamız doğruluktan aynlma, ne sen yan, ne de biz.» Zaten doğruluk haddi zatında bütün insanlar için en güzel yoldur. Yalandan hiç kimse hoşlanmaz. Onun için dedelerimiz yalancının mumu yatsiya kadar yanar demişler ki, ne kadar doğrudur. Lokman Hekimden:

Kesilen bir koyunun en iyi yerinden bize bir parça getir demişler, o da koyunun dilini getirip önleri-

DİLE HAKİMİYET VE YALANCILIK               277

ne koymuş. Öyle ise koyunun en işe yaramaz yerinden bir parça getir demişler. O da yine koyunun dilini getirmiş.

«Ya Lokman, neden böyle aynı dil parçasını en iyi yeri burasıdır diye getirdin, şimdi yine aynı dili en kötü yeri burasıdır diye getiriyorsun, bu  ne acayip iş?» demişler. O da cevaben   «Efendim. Bu dil iyi olunca en lezzetlisi burasıdır, eğer bu dil kötü olursa etlerin en kötüsü de burasıdır» diye cevab vermiş. Lokman Hekim İle Davud aleyhisselâm bir devirde yaşamışlar. Bir gün Davud aleyhisselâm'm yanına ziyaret için uğramış, bakmış ki hiç görmediği bir şey yapıyor. Hikmeti mani olmuş. Bu nedir diye sormamış. Fakat Davud aleyhisselâm hemen onu bitirip (ne güzel zırh) demiş. O zaman Lokman Hekim de:    «Söz gümüş ise sükût altındır» demiş.    Zırh denilen şey, harblerde giyilen, demir veya çelikten, ufak ufak ve delikli  parçalardan  yapılan  gömlektir ki  kendisine kılıç ve ok tesir etmez. Bu, evvelki zaman harblerin-de kullanılan bir nev'i alât-ı harbtendir, müzelerde görebilirsiniz.

«et-Terğîb-Ve-Terhîb»in 588.ci sayfasının 2.ci hadîsi şerifinde Enes Hazretleri Cenab-ı Peygamberden naklen buyuruyorlar ki: «Siz benim istediğim altı şeyi kabul ediniz,ben de sizin cennete girmenize tekeffül ederim, ya hiç azabsız veya dühûl-i evvelin ile girmenize tekeffül eder, taahhüd eder söz veririm: Sizin biriniz konuştuğu vakit yalan söylemesin. Va'd ettiğinde va'dinde hulf etmesin. Emanet verildiği vakit hıyanet etmesin. Haramlara bakmasın. Ellerinizi tutunuz, men'ediniz, günah yerlere koymayınız, iffetinizi muhafaza ediniz.»

Ebû Ümame'den rivayette Peygamber sallâllâhü

278

HADİSLERLE NASİHATLAK

i

aleyhi ve sellem: «Ben kefilim cennetin ortasındaki bir eve, şaka da olsa yalanı terk edene».

Abdurrahman İbn-i Haris radiyallahü anh der ki: Biz Resulüllah sallâllâhü aleyhi ve sellemin yanında idik. Abdest almak için su kabı istedi ve abdest aldı, biz de onun ardından ağız dolusu o abdest suyundan, aldık. O zaman Resulüllah sallâllâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bu işi ne için yaptınız? Dedik ki: Allah ve Resulünün sevgisinden. O zaman buyurdular ki: «Eğer siz Allah ve Resulünün sizi sevmesini istiyorsanız size verilen emaneti yerine veriniz, söylediğiniz vakit doğru söyleyiniz, komşularınız ile güzel komşuluk yapınız.»   (Taberanî rivayet etmiştir).

Abdullah b. Ömer radiyallahü anhümâ der ki: «Dört şey sizde olursa dünyadan gayb ettiğiniz şeye üzülmeyiniz: emaneti muhafaza, doğru söz, güzel hilkat ve yemekte iffet. Helâl yemeği bile iffetle beraber kanaat, dünyaya iltifatsızlık yani zühd ve takva sahibi olmak ve haramlardan sakınmak sureti ile taayyüş etmek.»

Bir de İbn-i Mâce sahih bir isnadla Abdullah b. Amr b. el-As radiyallahü anhümadan : Biz: Ya Resû-m aktandır. Besmele-i şerif eni nçekilmesi kulun Allah 1 allan nâsın hayırlısı kimdir? diye sorduk. Buyurdular ki: Mahmum bir kalb sahibi ve doğru söz söyleyendir. Dedik ki: Ya Nebiyyallah doğru sözü bildik, fakat mahmum kalb nedir? Buyurdular ki: Kendisinde günah olmayan, zulmü ve hasedi bulunmayan, temiz, hem. de muttaki olan bir kalb sahibi. Dedik: «On- * dan sonra nâsın hayırlısı kimdir ya Resûlallah?» Buyurdu ki: «Dünyayı kerih görüp buğz eden ve âhıreti sevendir.» Dedik ki: «İçimizde böyle kimse bilmiyoruz, yalnız Resûlüllahın mevlâsı (azatlısı) Râfi vardır. Bundan sonra nâsın hayırlısı kimdir?» Buyurdu-

DİLE  HÂKİMİYET  VE  YALANCILIK                270

lar ki: «Güzel ahlâklı bir mü'mindir.» Biz de: «Bu bizlerde bulunur» dedik.

Doğruluğu arayınız, her ne kadar onda tehlike varsa da muhakkak necat yine doğruluktadır. Doğrulukta izzet vardır, doğruluktan ayrılma. Yalan mez-mum bir ahlâktır ondan 6akın. Dünyada doğruluk kadar iyi bir şey yoktur. Allah ve insanlar yanmda da yalandan fena bir şey yoktur.

İbn-i Mes'ûd radiyallahü anh der ki: Resulüllah sallâîlâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: «Siz doğruluğa devam ediniz, çünkü doğruluk muhakkak sahibini hayırlara eriştirir. İyilikler de cennete hidayet eder, götürür. Doğruluğa devam ettikçe ve doğruyu aradıkça Allah Teâlânm indinde sıddîk olarak yazılır. Yalandan sakınınız, muhakkak yalan insanı fücura götürür, fücur ise ateşe yani cehenneme götürür, kul yalana devam ettikçe ve yalanı aradıkça indi ilahî'de yalancı yazılır.»   (Buhari ve Müslim).

(et-Terğîb-Ve-Terhîb'deki 13 nolu hadîs): Bir adam Resulüllah sallâllâhü aleyhi ve selleme: «Cennet ameli nedir?» dedi. Cenab-ı Peygamber de: Sıdk'dır, doğruluktur, doğru söz söylemektir. Zira kul doğru söz söyleyince iyilik yapar, lütuf ve ihsanda bulunur, böyle lütuf ve ihsanda bulununca Allah Teâlâ da iman nasîb edip Allah'ı tasdik eder ve ondan korkup, iyi ameller ve ibadetler yapıp, günahlardan da kaçar, böylece iman sahibi olunca da cennete girer.

Yine o zat: «Cehennem ameli nedir?» diye sordu. Cenab-ı Peygamber de.- «Yalandır, yalan söylemektir. Kul yalan söyleyince fâsık olur, fâcir olur, haram ve maâsi işler. Facir, fâsık olunca nimet-i ilâhiyeyye-yi göremez, tuğyan eder, küfran-ı nimet eder. Küf-ran-i nimet edince de cehenneme girer.»

280

HADİSLERLE NASİHATLAR

DİLE HÂKİMİYET  VE YALANCILIK

Cennet ehlinin işi daima doğru söylemek, cehennem ehlinin işi de yalancılıktır. Allah Teâlâ cümlemizi yalandan ve yalancılıktan muhafaza buyursun. Âmin! Zira yalan kalbte, ufak da olsa siyah bir nokta, bir iz yapar, sonra kalbi istilâ eder, kalb simsiyah olur. Ondan sonra da o adamdan elbette bir hayır gelmez, nâsın hayırlısı değil belki nâsm şerlisi olur. Tabii o zaman cennet nâsın hayırlıları içindir. Cehennem de bilâkis nâsın şerlileri içindir.

«Münafığın alâmeti de üçtür buyurulmuş:

1  — Konuştuğu vakit yalan söyler,

2  — Va'dettiğinde sözünde durmaz,

3  — Muahede ettiğinde gadr eder,     ahdini bozar»  (Buhari ve Müslim'in rivayetleri).

Müslim'in rivayetinde ise: «Bunlar her nekadar namaz kılsalar, oruç tutsalar ve kendilerini müslü-man zannetseler dahi yine münafıktır» (ziyadesi vardır).

17 nolu hadîs de şöyle: «Dört şey kimde bulunursa tam hâlis münafıktır, eğer bu dörtten birisi bulunursa münafıklıktan bir hisse vardır tâ ki nihayet terk edene kadar: Emanete hıyanetlik, konuştuğu vakit yalan söylemek, muahede ettiği kimseye gadr etmek yani ahdini bozmak, muhasama ettiği zaman da fücur etmek (yani gadabı şiddetlenip fısk ve muharebeye kalkar ve intikam almağa çalışır.)»

Hz. Enes'in rivayetinde ise (18.ci hadîs) şöyledir: Ben Resulüllahtan işittim:

Üç şey kimde bulunursa o münafıktır eğer namaz kılsa, oruç tutsa, hac ve umre de yapsa yine münafıktır:

 281

Ebû Hüreyre'nin rivayetinde: «Kul tamamı ile iman etmiş sayılmaz, şaka da olsa yalanı terk etmedikçe ve mücadelede haklı olsa dahi mücadeleyi terk etmedikçe.»

Mü'minde, beşeriyyet iktizası bir çok hatâ, kusur, kabahat olması mümkündür, fakat yalanla hıyanetliğin mü'minde kat'iyyen bulunması caiz değildir.

Mü'min korkak olur mu? Evet mümkündür. Mü'~ min bahil, sıkı, cimri olur mu? Mümkündür evet. Mü'min yalancı olur mu? deyince hayır mü'minin hiçbir zaman yalanı kabul etmesi mümkin değildir, olamaz.

Ana ve babaya itaat ve ikram ömrü artırır, yalan da rızkı eksiltir. Yalandan pis bir koku hasıl olur ki o kokudan melekler kaçar, hattâ bir insan, iştiha-6i olduğu halde.- buyurun denildiği zaman iştahım yok dese bu da yalandan sayılır demişler. Ve hattâ çocuğa.- Gel bak sana ne vereceğim veya alacağım dese de sonra onu vermese, veya alacağını almasa bu da yalancılıktır ve daha kötüsü çocuğu da daha küçük yaşta yalancılığa alıştırmış olur.

Ebû Hüreyre'de Müslim'in rivayetindeki 36.cı ha-dîs-i şerif de şöyledir:

«Kıyamet gününde Cenab-ı Hak üç kimse ile konuşmaz ve onlan tathîr etmez, günahlarını affetmez ve onların yüzlerine de bakmaz ve onlara azabı elîm vardır:

1 — İhtiyarlığında zina eden.

282                       HADİSLERLE NASİHATLAR

2  — Yalancı hâkim ve hükümdarlar.

3  — Fakir amma kibirlidir

Cenab-ı Hak sübhanehü ve Teâlâ cümlemizi yalandan ve yalancılıktan, hıyanetlikten, ahdi haksız olarak bozmaktan, ihtiyarlıkta bile hâlâ gözü luhuş-ta olan bedbahtlıktan, kuvvet ve kudreti olduğu halde yalana tenezzül etmekten ve bir de her halde kibir ve gururdan ve emsali bütün ma'nevî hastalıkların başı günahlardan, edepsizlikten muhafaza buyursun. Biz de dualarımızda: Ya Rab beni bana, nefsime göz açıp kapayacak kadar bir zaman dahi olsa bırakma ve başkalarına da bırakma.

 jJİ CAt ii> JJ£ U!

i)!'

Çünkü hepimiz âciz kullarız, Cenab-ı Hakk'a ilticadan başka elimizden bir şeyler gelmez vesselam. Onun için düâ bir ibadettir, her zaman her yerde gönlünü Allah'a bağla ve isteyeceklerini açıkça ondan iste.

Hak Teâlâ cümlemizin muini olsun vesselam.

Salavatuilahi ve selâmühü aleyhim ecmain.

BESMELENİN   FEZAİLİ

1 — Yemek yerken

BESMELENİN  FEZAİLİ

283

«Sizden biriniz yemek yediği vakit Allah'ın ismini ansın, eğer Allah'ın ismini anmayı unutursa hemen bismillah evveline ve âhirine desin.»

Hergünkü ihtiyacımız olan yemeği yerken İslâ-mî ve insanî vazifemiz olarak evvelâ bu ni'metleri bizlere ihsan eden ve sıhhat ve afiyet verip güzelce yemeler nasib eden Hâlik-ı zülcelâl Hazretlerinin mübarek ismi şerifini anarak Bismillâhirrahmânirrahîm .diyerek yemeği yemeğe başlamak lâzımdır. Eğer bir telâş dolayısıyla Bismillâhirrahmânirrahîm demeyi unutursa aklına geldiği zaman hemen: evveline ve âhirine bismillah desin ve yemeğe devam etsin. Zira bismillah denmeden yenen yemeklere şeytan da iştirak eder. Yemekler yiyenlere yetmez ve karın da doymaz ve ne kadar çok yese de midesi şişer ve mide rahatsızlığına mübtelâ olur ve masrafları da o nisbet-te artar.

Sen sakın bu sözlerime itiraz etme. Şeytandan başka daha görünmez ne kadar eşya var, bunların hiçbirisinden haberimiz yok fakat inkâra gücümüz yetmez, çünkü isbat edilmiş bilgilerle doludur. Meselâ: mikropları da göremediğimiz gibi inkâr edemeyiz, çünkü dünya onların varlığını isbat etmiştir. Sıtma mikrobu, verem mikrobu, kanser ve saire mikroplar bugün herkesin gözü önündedir ve bir de gözümüzün önünde ve her an teneffüs ettiğimiz havayı da göremiyoruz. Daha göremediğimiz ne kadar mahlûk var ki, bunların inkârı deliliktir. Sonra işitmediğimiz ne kadar ses var ki onları bugün radyolar vasıtası ile işitiyoruz. Elektriğin de kendisini görebildiğimiz yok. Fakat bunların hepsinin mevcudiyetini his ile, eserleri ile anlıyoruz. Binaenaleyh, şeytanı her nekadar göremiyorsak da fiiliyatı ile his ediyoruz. Bu işler şeytan işidir diyoruz. Lâmba yanmca elektrik geldi, fır-

284

HADİSLERLE NASİHATLAR

tına olunca rüzgâr geldi, diye varlıklarını anlattığımız gibi.

Aklı da göremiyoruz, fakat, yapılan işlerden o adamın akıllı veya akılsız olduğunu anladığımız gibi şeytani işleri işlediklerinde, hareketlerinden şeytan gibi adam dediğimiz unutulmamalı.

Yemek yerken nasıl besmele çekmek lazımsa yemekten sonra da elhamdülillah diye bir de yemek düâsı yapılmalıdır. Hattâ hıristiyanların düâyı yemekten evvel yaptıkları da unutulmamalıdır. O kâfirliği ile beraber Allah'a düâ etmesini unutmuyor da bir müslüman yemekten evvel besmele çekmesini ve yemekten sonra da duasını ne için yapmaz veya yapamaz, hiç olmazsa: «Ya Rabbi, bu ni'metlerini veren sensin, sana hamd ü senalar olsun, bunlarla vücudumuza kuvvetler ver ki sana ibadet ve taatlar edelim, ni'metlerini daha da artır ki, sana şükrümüzü artıralım.» Yemekten sonra ellerini mendil veya peşkirle sakın silme. Evvelâ parmaklarını güzelce yala oradaki bereketler zayi olmasın. Sonra muhakkak el ve ağzını güzelce hem de sabunla yıka. Bir çok ağız hastalıkları ve sair hastalıkların bu ağız ve ellerdeki yemek kokusundan ileri   geldiğini de söylerler.

Sonra yemek yerken hemen sahanın ortasına uzanma ve önünden yemeğe çalış. Başkasının yemesinde gözün olmasın, çünkü bereket sahanın üst kısmına nazil olur.

Sakın sol elle yemek yeme ve su da içme, çünkü o şeytan aleyhillâne sol eli ile hem yer ve hem de sol eli ile içer. Sakın sen de ona benzeme. Sol el ile yemek hem de mekruhtur. Allah esirgesin sonra sana da bir zarar gelebilir. Bir de o şeytan aleyhillânenin işleri hep terstir, aldığı şeyi de sol eli ile alır, verdiğini de

BESMELENİN FEZAİLİ

285

yine sol eli ile verir. Onun için sol el ile ne ye ve ne iç, ve ne de al ve ne de ver. Alırken sağ elinle al, verirken de sağ elinle ver.

Hem ayakkabılarını ayağından çıkar da yemeğini öyle ye ve hem de her zaman masada ayrı ayrı tabaklarda yemeğe alışma. Dedelerimizden gördüğümüz gibi sofraya beraber oturur, ortadan hep bir kap-dan yemeğe çaiış, hem de yerde oturarak yemeğe gayret eyle. Zira hem sünnet-i seniyyedir, hem de yenen yemekte hem bereket hem sıhhat ve afiyet hasıl olur ve hem de sol ayağını dikerek yersen miden koiayca-cık sarkmaz. Sandalyada ki yemekler ekseriyyetle mide sarkmasına sebeb olur. Zira mide fazla yemek alır ve hazım da zorlaşır. Bunlar gençlikte pek anlaşılmaz amma, biraz yaşlandığı zaman hastalıklar ve çeşitli arızalar meydana çıkar.

Bir de şuna dikkat eyle: Yemek yerken, bazan ekmek ve yemek yere veya sofraya düşer, sakın onu yerde birama, onu al, tozlandı ise sil yine ye, mutlaka bunda sana şifa vardır. Hemen her yere düşen mikrop olmaz. Bak bütün yediklerimiz hep o toz ve topraktan olmuyor mu? Zira yerde bırakılan o lokma, şeytana nasib olur. Bu gibi şeyleri ancak kibirli ve gururlu insanlar yapar ki, mü'min-i muvahhide elbette yakışmaz. Çünkü bu hareket aynı zamanda şeytanî bir fiildir.

Hele şu duayı okuyup yersen ve içerisinde eğer zehir dahi olsa sana hiçbir zararı olmaz. Dua şu:

 j %

286

HADİSLERLE NASİHATLAR

Şayet oruçlu bir kimse unutarak yeyip içse orucu bozulmaz, o ancak Allah Teâlânın ona gönderdiği bir rızıktır. Aklına oruçlu olduğu gelince hemen ağzını çalkalar ve oruca devam eder, kaza etmek de lâzım gelmez, demişlerdir.

Yemeği çok yeme, suyu da çok içme, uykuyu da çok uyuma, lâfı da çok söyleme. Kahve, gazino gibi yerlere zaruret olmadıkça girme, ahlâksız ve ibadet-siz kimselerle oturma. İlim meclislerine ve ilmî sohbetlere devam eyle, Allah'ı hiçbir zaman hatırından çıkarma, her şeyimizi görüp-bildiğini unutma ve bizleri daima gözler olduğunu da unutma. Ya Rab benim maksadım sensin, istediğim şey de yine senin rızandır, yani benden razı olmaklığmdır.

Yemek yerken mutlaka helâl lokma yemeğe dikkat eyle ve huzur ile yemeğe çalış ki ibadetlerinin tadını ve lezzetini bulasın. Yemekler nasıl vücudun gıdası ise bir de bizim ruhumuzun gıdası vardır ki, o da ibadet ve taatla beraber hem Kur'an-ı azimüşşanı okuyup anlamağa çalışmak ve anladığı ile yani fıkıh ile amel etmek ve zikrullahı dilinden ve gönlünden çıkarmamağa çalışmakdır.

Çünkü mülkün sahibi Allah'tır. Kula düşen ilk vazife mülkün sahibi olan Allah'ı tanımak ve ona kulluk hizmetini yapmaktır, dünyaya gelmemizden mu-rad da budur. Diğer her şeyler, bu tanımağa ve ibadete vesiledir, vesselam.

Salavatullahi ve selâmühü aleyhim ecmain.

BESMELENİN FEZAİLİ 2 — Eve Giriş - Çıkışta

287

 'JU

«Bir recül evine girerken Allah Teâlânın ismini anarak girer ve yemek yerse şeytan der ki, burada bize yatacak yer ve yiyecek bir şey yoktur ve eve girerken (ve yemek yerken) Allah'ın ismini anmazsa şeytan der ki: İşte yatacak yer ve yiyecek yemek.»

Bundan evvelki hadîs-i şerifte: yemek yerken Allah Teâlânın ismini anarak, yani bismillah diyerek yemek yemenin lüzumundan bahs edilmişti. Bakınız bu hadîs-i şerifte kişi evine girerken ve hattâ çıkarken besmele-i şerife ile ve hem de bildiği sûreleri okuyarak girip-çıkması ne kadar mühimdir. Evine giren zat Allah Teâlânın ismini anarak yani Bismillâhir-rahmânirrahîm diyerek girmesi tavsiye edilmektedir. Zira Allah Teâlânın ismi anıldığı zaman hem bereket hâsıl olur ve hem de şeytan aleyhillânenin eve girmesine mani olunur, o eve şeytan giremez ve besmele ile yenen yemeklere de sokulamaz. Binaenaleyh hem bereket hâsıl olur, az bir yemekle çok kimseler doyar ve artar ve şeytan: burada bize ne yatacak yer var ve ne de yiyecek bir şey var diye def'olub giderler. Ve eğer eve girerken besmele-i şerifeyi zikr etmeden, Allah'ın ismini anmadan evine girer ve yemeğini de yine besmelesiz yerse o zaman şeytan hemen bir köşeye sokulup yemeğinden istediği gibi yer

•288                         HADİSLERLE  NASİHATLAR

ve orasını kendilerine mesken edinirler. Artık sen o evden hayır bekle.

Evlerdeki bir çok geçimsizlik ve rahatsızlıkların ve darlıkların, sıkıntıların başı hep Allah'tan ayrı kalmaktandır. Besmele-i şerifenin çekilmesi kulun Allah Teâlâ'ya bağlılığının eseridir. Onun için de Allah Teâlâ da o kulunu hıfz ve himaye eder. Zaten şeytan da Allah Teâlâ'nın salih kullarına musallat olamaz. Sebebi ise salih kullar daima Allah iledir, Allah'tan zerre kadar ayrılmazlar. Tabiî şeytan da Allah ile olan kulun yanma yaklaşamaz, zaten melekler de ona müsaade etmezler.

Şöyle bir hikâye nakl olunur: Bir âbid, zâhid zat varmış. Şeytan bir türlü fırsat bulup da bu zatın yanına sokulmazmış. Bir gün bir arıcı arılara tütsü yayarken görmüş ki arılar balları almak isteyen adamın yanma sokulamıyorlar, sırf bu dumanın kokusundan. Hemen şeytan gidip tütünü yani sigarayı alıp o âbid ve zahid kimseye medh etmeğe başlamış. Zavallı âbid de bu şeytanın sözlerine aldanıp sigarayı içmeğe başlayınca melekler etrafından kaçışmışlar. Bu fırsattan istifade eden şeytan da adama yaklaşıp yapacaklarını yapmış.

Şimdi sen bu dersten ibret al da sakın itiraz edeyim deme. Kur'an -ı Kerimde Cenab-ı Hak kaç yerde şeytanın bizim düşmanımız olduğunu açıkça beyan etmektedir ve onun sözlerine uymamağı da tavsiye etmektedir. Hergün okuduğumuz Yâsîn sûresinde şeytanın bizim baş düşmanımız olduğunu beyan ederken, âyetin devamında da:

«İbadeti bana yapınız, bu en doğru yoldur» ifadesi vardır. İbadet ancak mülkün sahibi Allah Teâlâya

BESMELENİN FEZAİLİ

289

mahsustur. Çünkü bizi yaratan ve muhtaç olduğumuz ve olacağımız her şeyi de yaratan yine o Allah'tır. Herkes ve her şey fânidir. Baki kalacak olan yalnız Allah Teâlâdır. Onun için ibadet-taat ona gerektir, bunu anlamak ve idrak etmek ve düşünüp taşınıp Allah'ı bulmak şarttır. Allahsız insanlar, hayvanlardan, canavarlardan çok daha beterdir. İnsanı insan yapan ancak dindir. Dinsizlerin hali hergün gözümüzün önünde, ne kadar okusalar, bilseler yine zararlıdırlar. Okumaları ve bilmeleri kendilerine hiçbir fayda vermez, şeytan kadar bilemezler ya!. Binaenaleyh, ilmin faydalı olması şarttır.

Bakınız Peygamberimiz sallâlîâhü aleyhi ve sel-lem'in dualarında ve bahusus Mekke-i Mükerremede zemzem şerbeti içince okuduğumuz dualarda CAlla-hım senden ilm-i nafi isterim) deniyor. Yani faydalı ilim, hem kendime hem de bütün mahlûkata faydası dokunsun. İlim faydalı olmazsa o zaman maazallah şeytanın bilgisine benzer. Bu da pek tabii zararlı, gururlu bir ilimdir ki olmasa daha iyidir.

Bir de evinden çıkarken bu duayı okumayı unutma:

 -fil

Ve evinden çıkarken iki rekât namaz kıl öyle çık. Bu, senden sadır olacak fenalıkları men'eder. Evine girerken de eğer kerahat vakti değilse iki rekât na-Hadîslerle Nasihatlar — F. : 19                                -  '

290

HADÎSLERLE NASİHATLAR

BESMELENİN FEZAİLÎ

291

maz kılmayı unutma, bu da evinde olacak fenalıkları men'eder.

Aziz kardeşim sen bunlara dikkat eyle, hiçbir za-zarın olmaz, bilâkis pek büyük nimetlere mazhar olursun. Bu besmelenin fezâili hakkındaki eserler tam bir kitap olur. Onların hepsini yazmağa gücümüz de yetmez, sonra çok uzun olur. Besmele-i şerifenin fazileti hakkında sana iki vak'a anlatayım amma iyi dinle:

Arap orduları kumandanı Halid b. Velid, Humus şehrini muhasara etmiş, günler uzamış bir türlü teslim olmuyorlar, nihayet daralmışlar. Halid b. Velid'e haber göndermişler ki: Müslümanlığınıza bir alâmet göstersin de inanıp iman edelim deyince. Ne istersiniz diye sormuş. Bizim bir zehrimiz var onu içerseniz biz de kal'ayı size teslim eder ve iman da ederiz demişler. O zaman Hz. Halid getirin demiş ve besmele-i şerîfeyi yukarda yazıldığı vech ile okuyup içmiş. Bakmışlar ki bir şey olmuyor, yani ölmüyor. Bilmec-buriyye iman edip, islâmla müşerref olarak kal'ayı ve şehri teslim etmişler. Mübarek camisi pek güzel ve pek de temiz. Halid b. Velid bu camiin içinde yatmaktadır. Cami avlusunun pek yüksek bir sütunu üzerine hatırımda kaldığına göre şöyle yazılmış: «Pek çok harbler gördüm de şehadet nasib olmadı. Şimdi yatağımda öldüğüme çok müteessirim.»

İkinci vak'a da bizim Ankara'da medfun Hacı Bayram Veli Hazretlerinin kerametidir, şöyle ki:

Hacı Bayram Veli Hazretlerinin şöhreti çok artmış, padişah da onun dervişlerinden asker ve vergi almayacağına söz vermiş ve eline de bir ferman vermiş.  Bunu çekemeyen  hasetçiler padişaha:     Bu,

dervişlerini çoğalttı, gözü senin saltanatında diye padişahın zihnini çelmişler. Padişah da öyle ise onun I vücudunu kaldırmak lâzım gelir diyerek    zehirli bir i şerbet verilmesini emr etmişler. O zaman Sultan İkin-1 ci Murad Edirne'de. Padişah sarayına davetliler çağırılır ve o ânda Hacı Bayram Veli de toplantıya davet edilir. Kendisine yer gösterilir. Herkese tatlı şerbet verilirken, Hacı Bayram Veli'ye de zehirli şerbeti sunmuşlar. Mübarek işi anlamış ve o zaman padişaha: Efendim ben bu şerbeti içerim amma iftira eden şu zat ölür, buyurmuşlar ve hakikaten yukarıda yazılan besmele-i şerîfeyi okuyup şerbeti içmişler. Az bir müddet sonra iftira eden p hasetçi kimse hemen kıvranarak oracıkda oluvermiş.

Yalnız şuna dikkat et. Bunlar velilerdir, kendini sakın bunlara kıyas edip ben de o besmeleyi okur ve içerim deme. Sonra gidersin gürültüye. Evliyalık makamını öyle kolay bir şey zannetme. Onlar Cenab-ı Hakk'm hıfz ve himayesindedirler ve aynı zamanda tasarrufları da vardır, zehri kendisi içsin yerine başkası ölsün. Cenab-ı Hak veli kullarına bazı tasarrufları vermiştir. Veli kullarına bu tasarrufu veren Allah celle ve alâ Hazretleri de Kur'an-ı Kerim âyetlerinin herbirine ayrı ayn kerametler, tasarruflar, faydalar bahsetmiştir.

İşte Fâtiha-i şerife de başlı başına bir şifa süresidir. Her kim ihlâs ile okur, istenilen şifa hâsıl olur. Bu hususta «Hazinet'ül-Esrar» adlı kitabi okursanız pek çok acaip ve garip esrara şahid olursunuz. Onlardan birisi olan bu besmele-i şerifenin dünya ve âhıret bir çok fevaidi vardır:

Baştaki hadîs-i şerifi te'kid eden bir hadîsi şerifi tekrar nakl edeyim. (Hazinet'ül-Esrar: sayfa 128) şöy-

292

HADİSLERLE NASÎHATLAR

le denmektedir: -Sallâllâhü aleyhi ve sellemden rivayettir -: «Hiçbir kimse yoktur ki, evine girmeyi kasd ettiği zaman şeytan da onunla beraber girmek istemesin. Eğer ev sahibi evine girerken besmele-i şerîfeyi çekerek girerse şeytan der ki: Burada bize yer yok. Kendisine yemek getirildiği zaman da besmele-i şerîfeyi çekerse şeytan: Burada bize taam da yok der. Bir şey içeceği vakit besmele-i şerife ile içerse şeytan: Burada bize içecek bir şey yok. Yatarken besmele-i şerife ile yatarsa şeytan: Burada bize yatacak yer yok» der.

Besmele-i şerîfeyi eve girerken demezse şeytan da beraber girer. Yemek yerken demezse şeytan da beraber yer. İçerken demezse şeytan ağzını önce su kabına sokar. Ve dahi ehli ile müamele-i cinsiyye esnasında besmelesiz olursa şeytan da onunla cima eder, o zaman eğer çocuk olursa zenim olur. Bazan kör, bazan şaşı, bazan topal, bazan fâsık, bazan da kâfir ve buna benzerler. Buna çok dikkat etmek lâzımdır ki gelecek çocukların hayırlı olması buna bağlıdır. Allah Teâlâ şeytanı da öyle yaratmıştır ki insandaki kuvvetler onlarda da vardır, yani o da şeytani tohumunu oraya ilka eder. Hattâ şeytan adamın âlet-i tenasülündedir. Besmele çekilmeyince o da adamla beraber müamele-i cinsiyyeye iştirak eder. Ondan sonra maazallah her türlü felâket hazır: Anasını döven, babasına isyan eden ve her çeşit yaramazlıkları yapan hep o şeytanın müdahalesinin neticesidir. Artık sen çocuğa kabahat bulma da Cenab-ı Haktan hemen af ve özür dileyerek hayırlar iste.

Bir insan: (Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyü'azim) dese Cenab-ı Hak o kimseden envai çeşit yetmiş belâyı defeder,

BESMELENİN FEZAÎLİ

293

kaygı, gam ve kederleri de giderir. Asıl mühim olan Cenab-ı Peygamberin şu buyruğudur ki:

3 — Bir İşe Başlarken

-Herhangi bir iş olursa olsun o işe bismillâhirrahmânirrahîm diye başlanmazsa o şey hayırlardan kesik, maktu, mahrum eksiktir.» Faydası tam değildir, belki biç de yoktur ve belki de zararlıdır. Binaenaleyh, her müslümanm ilk vazifesi, besmele-i şerîfe-ye dilini alıştırıp evine girerken,    evinden çıkarken, yatarken, kalkarken, dükkânına, iş yerine giderken, otururken, hemen her yerde daima besmele-i şerîfeyi dilinden bırakmamak bahusus yatarken hiç olmazsa 21, kere veya 41   kere veya 100 kere okuyup öyle yatmalı. Gündüzleri de yine böylece okursanız evinizde hem bereketler hem afiyetler hâsıl olur, sıhhatiniz da güzel olur, iki de bir doktora muhtaç olmazsınız, şeytan da sizden ve evinizden uzak olur.   Hattâ çocuklarınıza da öğretiniz onlar da daima okusunlar. Gerek tevhid (lâ ilahe illallah) ve gerek Allah zikirleri ve duaları siz de çocuklarınızla birlikte yaparsanız ind-i İlâhîde çok makbule geçer, sayısız sevaplar, mükâfatlar alırsınız. Bütün îlâhî ve semavî kitapların -ki sayısı 114 kitaptır- bunların hepsinin ma'nâla-n Kur'an-ı azimüşşânm içerisindedir.    Kur'an-ı azi-müşşânın ma'nâsı ise  «Sûre-i Fâtiha»nm içerisindedir.   Fatihanın ma'nası ise bismillâhm içerisindedir, iyi dikkat et. Besmelenin ma'nâsı da besmelenin başındaki B harfindedir. Bu kitaplardan maksad kuln Halikı zülcelâle bağlamaktır. B   harfinin noktası bu

294

HADİSLERLE NASİHATLAR

BESMELENİN FEZAtLÎ

295

ma'nâları ifade için konmuştur. Noktalar üste konursa Te olur. Nokta üç olursa Se olur. Nokta alta konunca Ba olur. O zaman Rahim ve Rahman olan Allah azimüşşânın ismi şerifi ile işe başlarım, okumağa başlarım. Her şeye şâmildir. Hattâ taife-i cin, insanların eşyalarını da kullanırlar. Onun için onları yerlerine korken besmele ile koymalı ki, onlar yani cinler el sürmesinler. Hattâ avcılarımız gerek denizde ve gerek karada avlandıkları zaman, kurbanı keserken, silâhı atarken, köpeğini salıverirken, denize ağı-, nı atarken besmele demezse ölmüş hayvan gibidir. Hanefi mezhebine göre namaza başlarken Allah Te-âlâmn ismini anarak «Allahü ekber» demesi vaciptir. Abdest alırken besmele-i şerîfeyi söylemek sünnettir. Allah Teâlânm ismi anılmadan alman abdest, abdest değildir. Sevabı noksandır.

Allah Teâlâ bu besmele-i şerifeye bir sultanlık vermiştir ki başka kelimelerde bulunmaz. Taharet ve abdest Besmele ile tamam olur. Besmele ile kesilen hayvan helâl olur. Besmele ile yapılan düâlar indi ilâhî'de kabul olunur; yemek ve içmek hem bereketli olur hem de faydalı. Kalbinde sadakatla, ihlâs-la ve yakin ile bir insan bu besmele-i şerîfeyi söyleyip denize girse batmaz, ateşe girse yanmaz, yılanların, akreplerin içine girse hiçbirisi bir şey yapamaz. Bir mevtanın kabri üzerine besmele-i şerife okunsa Allah Teâlâ o kabrin sahibinden azabı kaldırır. Besmele-i şerife 19 harftir, beş vakit namazla beraber hepsi 24 eder. Bir günde de 24 saat vardır, bu harfler o günkü günahlarına keff aret olur, diye Tef sir-i Kebirde zikr edilmiştir.  (Hazinet'ül-Esrar/128).

Allah Teâlânm üç bin ismi vardır. 1000'ini melekler bilir başkası bilmez.  1000'ini peygamberler bilir.

başkaları bilmez. 300 Tevratta, 300 İncilde, 300 de Ze-burda, 99'u da Kur'an-ı Kerîmdedir. Birini de Cenab-ı Hak kendisine saklamıştır. Besmele-i şerife olan bu üç kelime ki: Allah, Rahman ve Rahim isimleri bu üç-bin esmaya muadildir. Kim bunu öğrenir ve okursa Allah Teâlâyı bütün isimleri ile beraber saymış ve okumuş gibi olur, cehennem zebanilerinden kurtulur. Ne kadar çok okursanız hem rızkın\z bol olur, hem de sizi herkes sever. Yatarken 21 kere okursanız şeytan şerrinden ins ve cin şerlerinden, yangından, hırsızdan ve ânı ölümlerden muhafaza olunursunuz. Deli ve sar'ah kimselerin kulaklarına 41 defa okunursa biiz-nillâh şifa bulurlar. 1000 kere bütün ağrılara, sihirlere, yedi gün güneş doğarken 313 defa besmele-i şerife ve 100 de salâvat-i şerife okursa Allah Teâlâ ummadığı yerlerden ona rızıklar ihsan eder fazl-ü keremi ile. 786 defa okunursa her istediği olur, oruçlu olarak yedi gün devam etmelidir. Sabah namazından sonra kırk gün 2500 defa besmeîe-i şerifeyi okuyan kimse ihlâs ve itikadı sahih üzre okursa ve aynı zamanda faziletini ve fevaidini de mülâhaza ederek okursa Allah Teâlâ onun kalbini açar, bir çok esrarlara ve ilm-i ledünne mazhar olur. Hapiste, zindanda, sıkıntı ve meşakkat içinde ve darlıkta olanlar hergün, gece ve gündüz de 1000 kere besmele-i şerifi okursa-lar idam olunacaklar bile biiznillâh kurtulurlar. Rı-zık ve muhabbet, zihinsiz, okuduğunu anlamayan veya bellemeyen kimseler bu rakamı güneş doğarken yedi gün devam ederlerse maksatlarına erişirler. İmam Gazalinin tavsiyesi de var. Velâkin onu yazmağa cesaret edemedim. Bu yazdıklarım dahi iki şarta bağlıdır: birisi ibadet taatına ve cemaata devamla beraber bütün Günah kitabında yazılı büyük ve küçük günahlardan tamamı ile kurtulmuş olmaları ya-

296

HADİSLERLE  NASÎHATLAR

ni günah şeyleri işlememeleri ve lokmanın da helâl-dan olması şartdır. Lokmasına dikkat etmeyen ve gü^ nahlardan sakınmayan zavallılar hem muvaffak olamazlar ve hem de belki de zarar görürler. Sonra bu gibi düâ ve evradı dünya menfaatlerine vesile ederek okumak hiç de doğru olamaz. Islah-ı nefs edip günahlardan kurtulma maksadı ile okuması daha evlâdır. Ve hem de yalnız Allah Teâlânın rızasını istemek en doğrusudur.

Her kim besmele-i şerîfeyi güzelce 21 kere yazıp uykusunda korkan çocuğun üzerine konsa biiznilâh korkudan kurtulur.

Eğer 35 defa bir kâğıda yazar ve evinin bir köşesine asarsa o eve şeytan, cin ve saire giremez, bereketi artar, hâsidler ve zalimlerin de zararı olmaz.

Muharremin birinci günü bir kâğıda 113 defa besmele-i şerîfeyi yazıp üzerinde taşısa o ve ev halkı bütün mekruhattan ömürleri müddetince emin olur.

Eğer 70 defa bir beyaz kâğıda yazar ve kefenine konursa Allah Teâlâ onu kabir azabından korur ve meleklere cevabını kolaylaştırır.

ÖLÜME HAZIR OLMAK

 w 131

«İnsanın ölümü gelince onu haktan meneden her şey toplanıp gözönüne serilir. O zaman o insan der

ÖLÜME HAZIR OLMAK                             297

ki: Rabbim beni öldürme, geri çevir, umarım ki bundan sonra güzel ameller eder, terk ettiklerimi telâfi ederim.»

İnsanın bu hayat âlemi hepimizin bildiği gibi fâni bir hayattır, şimdiye kadar kimseye baki kalmayan bu hayat bundan sonra da kimseye baki kalmayacaktır. Binaenaleyh, insanın bu fâni de olsa haya-tın kıymetini bilip Allah Teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin emirlerine imtisal ile beraber    yasak ettiği, menettiği kötü huy ve âdetleri de terk etmeğe çalışması gerektir. Eğer gaflete dalar, ibadet ve taat yapmaz, zikir ve teşbihlerle meşgul olmaz, Kur'an'ı okumasını bilmez, ve emirlerini bilmeden ölüm gelip çatarsa işte o zaman âciz insanın yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.  Artık şaşkınlıktan Allah diye    feryad edecek ve ölmemeği isteyecek ki, yapamadığı salih, ' iyi amelleri ve ibadetleri yapabilsin. Fakat bu rica ve yalvarma hiç bir fayda vermeyecektir. Çünkü ömür mukadder ve muayyendir ne ileri gider ne de geri kalır. Günün doğup batması gibi her şey bir nizam ve kanun içinde cereyan etmektedir. Binaenaleyh, hayatın kıymetini bilip ilk vazifesi, kendisini şu güzel şekli ile yaratan Allah Teâlâyı tanıyıp bilmeğe çalışmak sonra da ibadet-taatı ile beraber doğruluktan ayrılmamak, hayırlı ve cömert kimselerden olmaya çalışmak. Büyüklerine bahusus ana ve baba ve akra-ba-i teallûkat ile birlikte hocalarına karşı saygılı olmağa çalışmak en başlıca vazifelerindendir.

Zengin olmağa hevesin olmasın, say-ü gayretin âlim olmak için olsun. Fakat bu ilim dünya ilimleri değil, asıl olan âhıret ilmidir. Dünya ilmini de öğren, lâkin orada kalma, herhalde dini bilgileri de öğrenmeğe fazlaca, gayret eyle. Çünkü bu fâni âlemden ayrıldıktan sonra fâni bilgilerin hiçbir faydası olmayacağı

298

HADİSLERLE NASİHATLAR

gibi belki kıymetli ömrünü zayi ettiğinden dolayı hem mesul olacak ve hem de muazzeb olacaksın. Zira din ilmini hem öğrenip öğretmek kadar faydalı ve kıymetli bir iş yoktur. Cenab-ı Hakk'm sevdiği kullar da bunlardır. Baksana, bir çocuğun mektepte bir bes-mele-i şerifeyi okuyup öğrenirken Cenab-ı Hak onun azabta olan ana, babasını afv edip bağışlıyor, daha ne istersin bilmem. Bir besmele böyle olunca Kur'an-ı Kerîmi okuyup öğrenen ve öğretenlerin halini bilmek mümkin mi?

Bir hâfızm babasına, kıyamet günü giydirilecek tacın kıymetine baha olur mu? Senin dünyaya âit bütün bilgilerin Azrail aleyhisselâmm görünmesi ile hepsi yok olacak, artık ne kadar bağırsan, çağırsan boş. Öyle ise ey aziz ve muhterem kardeş, çocukluğu, cahilliği ve gafleti bırak da mülkün sahibi olan ve şu sonsuz âlemleri hiç yoktan yaratan Allah'a gel Allah'a. Hayatın muvakkat olduğunu bilmeyen kimse yoktur. Bununla beraber ölüm de sıra ile değil belki Allah Teâlânm ezeldeki takdiri üzerinedir. Bazısı ölü doğar, bazısı biraz yaşar ölür, bazısı genç yaşında ölür, bazısı evlenir ölür, bazısı da çok yaşar öyle ölür. Onun için herkesin ölüme her an hazır olması lâzımdır ki bazısı ansızın ölür ne vasiyyet edebilir ne de «hakkınızı helâl edin» diyebilir. Binaenaleyh, insan her zaman ölüme hazır olmalı, vasiyyetnâmesini de ya cebinde veya başının altında bulundurmalı; alaca ğını ve borçlarını veya emanet bir şey varsa onları bildirmeli ve daha sonra malının üçte birisi öldükten sonra kendi tasarrufuna âit olabileceğini bildiği halde bunu da ihmal edip bütün malını mirasçılarına bırakması da çok teaccüb olunacak bir şeydir. Çünkü kendisi öldükten sonra defter-i a'mâlinin kapanmaması ne büyük ni'mettir.    Şu bizim gördüğümüz

ÖLÜME HAZIR  OLMAK

299

camiler, çeşmeler, köprüler, yollar, imarethaneler, mi-safirhânelerdeki sevaplar hep o vakıfları bırakanların defterine yazılmakta olacağı da malûmdur. Onun. için sen de malının hiç olmazsa üçte birini böyle bir vakfa ölmezden evvel hazırla. Sonra mirasçıların bu vakfa el atamasın. Belki o vakfın uzamasına, uzun müddet yaşamasına gayret etmelerini tavsiye ederek, •o vakfa göz-kulak olmalarını tenbih etmelidir. Bu sayede sen de âhırete gitmiş olduğun halde hergün bir çok sevapları gelir. Bu tükenmez sevapları bırakıp vasiyyetsiz ölenlerin hali çok acıdır. Bir kere öldükten sonra kendisine, diğer mevtalarla konuşmasına izin verilmez, dilsiz gibidir. Sonra da üzerindeki hakları bildirmediğinden hak sahiplerinin haklan zayi ¦olduğundan ayrıca ceza da göreceği beyan buyurul-maktadır.

Şimdi sen hayatında, kendini Hakk'ın daima gördüğünü ve bütün işlerini, gizli ve aşikâr her şeyini bildiğini ve seni daima gözetmekte olduğunu da unutma. Onun ilmi her şeyi muhittir, nerede olursan ol, O, seni hem görmekte ve hem de yaptıklarının hepsini bilmektedir. Meleklerin de bunları yazdıkları malûmdur. Şimdi bize düşen başlıca vazife bu ölümü hatırdan çıkarmamaktır.

Ehl-i tasavvufun kendi dervişlerine, müritlerine ilk önce verdikleri ders: onlara ölümü düşünmeleri, nasıl yıkandıklarını tefekkür etmeleri hususundadır. Sen ey kardeşim, tâbuta ve mezara konduğunu ve oradaki suallere: (Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Muhammed sallâllâhü aleyhi ve sellem, kitabım Kur'an-ı azimüşşân, kıblem de Kâbe-i şerifedir) diye cevap vermeğe hazırlan ve bunu mümkin oldukça unutma. Bu hâzimüllezzat olan ölüm, evlerin kapanmasına sebep olur. Kadınları dul bırakan, ço-

300

HADİSLERLE NASİHATLAR

ÖLÜME HAZIR OLMAK

301

cuklan yetim bırakan ölümü hiçbir zaman unutma. Bu senin hem dünyan ve hem de âhıretinin saadeti için en büyük âmildir. Ölümden sakın korkma, ölümü mü'minin en büyük hediyyesidir, ölüm insanı mabuduna kavuşturur. Ölüm gelince mü'min sevinir ki, ben bugün Allah'ıma kavuşacağım ve geçmiş dostlarımla, ashab-ı kiramla ve Peygamberim ile buluşacağım. Yalnız şunu unuttum şöyle ki: Ölürken şunu falana, şunu da falana verin demek tok adama yemek yedirmek gibidir. Bir ikincisi: mirasçıları mutazarrır etmek. O da büyük günahtır. Yani mirasçıları mirastan kısmen de olsun mahrum edip mallan başkalarına vermek doğru bir şey değildir. Mirasçıları fakir bırakmaktan, onları ellere muhtaç etmektense onları zengin edip başkalarının eline bakmaktan kurtarmak daha evlâdır.

Cenab-ı Hak cümlemizin muini olsun da ölümden evvel ölümüne hazırlanan ve daima Hakk'm rızasını gözleyen, emirlerine itaat edip yasaklardan kaçan sevgili kullarından eylesin. Amin!

«Nüzhet'ül-Mecalis»te gördüğüm şeyleri de yazmayı uygun gördüm, şöyle ki:

Bazı büyük bilginler -ki bunlara arif de derler-diyorlar ki: eğer dünyada ölüm olmasa idi bu dünya bir pula bile değmezdi. Bunu biz anlıyamıyoruz lâkin, pek doğru bir şey, bir söz olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Âişe validemiz, efendimiz sallâllâhü aleyhi ve selleme sormuşlar ki: Ya Resûlallah şehidlerle beraber haşr olunacak bir kimse var mıdır? Buyurmuşlar

ki:

«Evet, her kim günde ve gecede yirmi kere ölümü

düşünürse o kimse şehidlerle    beraber haşr    olunacaktır.»__

İmam Ali efendimize hitaben de: «Ya Ali, her kim -günde yirmi beş kere bu düâyı okursa Allah Teâlâ ona dünyada verdiği nimetlerden hesap sormayacaktır» demiştir. Düâ şudur:                \

 ojİl  j  J ÜjÇ

İnsan ölümü bilse ve ölümden sonraki hâdiseleri iyice bilmiş olsa dünyanın hiçbir varlığma\ üzülmez. Azrail aleyhisselâmın elinde «Lâ ilahe illellah» yazılıdır. Can almağa geldiği vakit mü'min onu görür ve kelime-i şehadeti getirerek âhırete selâmetle göçer. Dinsizin ise hali haraptır.

Mü'min ölümü çok anmakla üç ni'mete nail olur:

1  — Tevbesini hemen yapar.

2  — Kanaat sahibi olur.

3  — İbadetini zevkle yapar.

Ölümü hatırına getirmeyenler de tevbesini geri bırakır, kendisinde kanaat olmaz, ibadette tembeldir.

Eğer hayvanat ölümü bilmiş olsaydı, onlarda hiç semiz et bulamazdınız.

İsa aleyhisselâm, bir çobana uğramış. Develerden birisi gayet semiz, boyuna oynuyor. İsa aleyhisselâm onun kulağına: ölüm var demiş, geçmiş-gitmiş. Bir zaman sonra yine oradan geçerken o çobana yine rast gelmiş. Bakmış ki o oynayan semiz deve gayet zayıflamış, yemez-içmez olmuş. İsa aleyhisselâm çobana sormuş: Bu deve neden böyle oldu? O da demiş: Bilmem, geçen bir zat buradan giderken bu devenin ku-

302

HADÎSLERLE  NASİHATLAR

ÖLÜME HAZIR OLMAK

303

lagına bir şeyler söyledi, o günden beri bu deve ye-mez-içmez oldu ve böylece zayıfladı, deyince İsa aley-hisselâm: Ölüm hakikaten düşünülecek olursa insan, ter yerine kan çıkarır demek istemiş. Çünkü kendisi düşününce vücudundan kan damlarmış.

Süfyan es-Sevrî Hazretleri Tebe-i tabiîndendir, ölüm anıldığı zaman kendinden geçer, bir çok günler kendine gelemezdi, sorulan suallere de bilmiyorum derdi. Kendisi çok muttaki ve meşhur bir müctehid olmakla beraber, İbnü-1-Mübarek Hazretleri: Ben, çok şeyhlerden ders dinledim. İlimde, verâda, takvada ve dar geçimde Süfyan-i Sevri'den daha iyisini ve güzelini görmedim. Mübarek zat 4 yaşında Kur'anı okumuş, yedi yaşında iken hadis yazmağa başlamış, yetmiş kere haccetmiş. 198 senesinde Mekke'de vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

Ölen insanın ruhu bazan yere iner bazan semâya çıkar. Amr b. Dinar der ki: Bir insan öldüğü zaman bir meleğin elinde olduğu halde kendi cesedine bakar, nasıl yıkandığını, kefelendiğini, kabre konduğunu ve getirenlerin hakkında söylediği yilik veya kötülükleri duyar.

Hafız Ebu Nâim der ki: Ruhlar, kabirlerini her cuma aleddevam ziyaret ederler. Onun için cuma gecesi, cuma günleri ve cumartesi günü de kabirleri ziyaret müstahaptır demişler, erkekler için. Kadınlar için ise mekruhtur derler.

İbnü-]-Mübarek Hazretleri: Cenazeyi, namaz kıldığı esvabı ile kefenlemek efdaldir demiş.

İmam Nevevi Hazretleri der ki: İbnü-1-Mübarek'in adı anıldığı yere rahmet nazil olur, onu sevenlere de mağfiret umulur.

I

Cenazeyi götürmek ve gaslinde yardımcı olmak, muhtaç iseler yardım etmek, cenaze arkasında giderken konuşmamak, ibretle bakmak gerekir. Hattâ istiğfar ile meşgul olmalı veya zikrullah ile çok düşünmeli. Mevtaya yapılan hayırlar, sadakalar, kabrinde kendisine erişir ve o mevta, suda boğulmak üzere olan kimsenin yardımcı gözlediği gibi kabrinde çocukla-

. nndan ve dostlarından gelecek hediyyeleri gözler durur.    Gönderilen sadaka, hayır ve Kur'anlann seva-

,'bını bir melek, kapalı tabaklar içerisinde kendisine arz ederler, o zaman mevta çok sevinir. Dirilerin sevindiği gibi.

Mü'minin kabri üzerinde bir âyet-el-Kürsî okunursa sevabı, bütün mevtalara verilir.

Enes b. Malik Hazretleri -ki Peygamberimizden 2286 hadîs nakletmiş- ve on sene de Peygamberimize .hizmet etmiştir ve çok duasını almıştır. Ömürlerinin uzunluğu ve mallarının çokluğu ile meşhurdur. Onun ömürleri 100 seneyi geçmişti ve hattâ çocukları da yüzü mütecaviz imiş. Yalnız bir taun hastalığında 33 çocuğu ölmüş (sene 69).

Mevtanın en sıkıntılı ve zor günü ilk gecedir, demişler. Sadaka ve hayırlar yapmağa gücü yetmeyen kişi iki rekât namaz kılsın her rekâtında fatiha, âye-telkürsî tekâsür ve ihlâs sûresini 21 kere okur seva-5 bini falanın kabrine hediyye ettim, der. Sevabını ancak Allah Teâlâ bilir.

; Mevta ölmezden evvel sekerat zamanında başında Yâsîn sûresini okumak efdaldir. Cennetten tebşirat gelmedikçe ve cennet şarabını içmedikçe canını Azrail aleyhisselâm alamaz ve mutlaka cennet şarabını içer öylece teslim olur.

Cennetlik bir mü'minin namazını kılanlara ve ce-

304

HADİSLERLE NASİHATLAR

ZİNA

305

nazesini götürenlere de «azab etmekten haya ederim» buyurmuş Cenab-ı Hak. Ne dersin bu lûtfu İlâhiyye-ye. Onun için bu gibi fırsatları da ganimet bilip, fa-kir-fukarâ demeyip cenazelerde bulunmağa bak. Cenab-ı Hak erhamürrahimindir. İnsan da bu arada bir lûtfa uğrarsa ne mutlu.

Bir son vazife daha vardır ki bu da müstehaptır: Mevtaya telkin vermek. Bu telkini mevtanın üzerine toprak atılmadan yapmak daha evlâdır, demişler. Ma-amafih, toprak atılddıktan sonra yapılmakta olduğu da herkesçe malûmdur. Sen buna da itiraz edip: «O mevta bu sesi nasıl duyacak» deme. Sual için gelen melekler dışarıdan yapılan bu telkini duyarlar birbirlerine: Buna sual sormağa lüzum kalmadı telkini yapılmaktadır deyip giderler inşâallah. Telkinin sevabını iyi dinle: Rabbim Allah, dinim îslâm, Peygamberim Muhammed Mustafa   salâîlâhü aleyhi ve sel-lem, kitabım Kur'an-ı azîmüşşân, kıblem de  Kâbe-i muazzamadır dersin.   Fakat, bunları dünyada iken benimsemeyen ve bu yoldan gitmeyen, yarın kabirde nasıl diyecek, bilemem? Onun için ölmeden evvel ölümüne hazırlan, nasıl olsa seni burada bırakmazlar. Binaenaleyh, Allah'ını razı et ki kabrin ve âhıretin ma'-\ mur olsun vesselam.

\      ZİNA İLE İMAN  BİR  ARADA  BULUNMAZ

«Kul zina ettiği vakit ondan iman çıkar ve başı üstünde bir gölge gibi durur. Zinadan ayrıldığı za-

man iman kendisine rücu eder. Yani iman nuru o sırada gider, bilâhare rücu eder.»

Zina, haddi zâtında    insan kısmına yakışmayan, çok, hem de son derece çirkin bir harekettir. İnsan hayvan değildir ki her fırsatta her eline geçenden istifade etmeğe kalksın.  Kanunlar,  kitaplar olmasa bile Allah Teâlânm verdiği akıl kâfi değil mi? Zina işi, islâmda, imanla hiçbir zaman bir arada bulunması mümkin olmadığından imanın nuru derhal o kişiden ayrılır, fakat bekler bırakıp gitmez. Zira iman gönül işidir, günahı işleyen ise cesettir. Fakat bu işlenen günah, cesede de ait olsa o cesedin gönlünde duramaz. Zira o zinanın pek fena kokusuna tahammül mümkin değildir. O iğrenç hâdiseye iman elbette tahammül edemez ve o gönülden ayrılır amma, irtibatını da tamamen kesmez, başı üzerinde bir gölge, bir bulut gibi o işten ayrılmasını bekler.

Bunların, (günâh-ı kebâir denilen bütün günahların) yaptıkları zararlar, pek de büyüktür. Kalbi karar-ta kararta nihayet kalb de simsiyah olur. Akı karayı seçemez olur. Allah esirgesin, ondan sonra da başa belâ olur. Zina, bütün dinlerde ve bütün milletlerde sevilmeyen, istenmeyen, çok çirkin bir fiildir, büyük bir günahtır. Bununla beraber, tevbe edenlerin tevbesini de Allah kabul eder.

İnsan biraz düşünecek olursa bu işin çirkinliğini pekâlâ anlar ve bu günah işe cesaı 3t edemez. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ Hazretleri yabancı kadın olsun erkek olsun birbirlerine bakmamalarını tavsiye etmektedir. Zira insanda bir nefis, bir de şehvet vardır. Barutun ateşi gördüğü zaman dayanamayıp, yandığı, patladığı gibi erkekle kadm da böyledir, birbirlerini görünce nefisleri kabarır, şehvetleri azıtır, son-Hadislerle Nasihatlar — F.: 20

306

HADİSLERLE NASİHATLAR

ZİNA

307

ra da hayvanlar gibi birbirine saldırırlar ve bu yasak olan günah olan işi işlerler. Artık iş işten geçmiştir, bunların önüne geçmek de mümkin olamaz, fırsat arar dururlar, hem paraları gider, hem de çeşitli hastalıklara mübtelâ olurlar. Belsoğukluğu, frengi gibi, ki zararları çok büyüktür. Bugün belki bazı ilâçlarla bunlar önlenseler bile ind-i İlâhideki cezası pek büyüktür.

Şarap içmek, o da günah-ı kebiredir, onun da zararları pek büyüktür. İçki hakkında yazılan eserler de pek çoktur, fakat onun günahı içene münhasırdır. Lâkin zinanın günahı içkinin günahından daha çoK fazladır, çünkü günahı müteaddîdir, başkalarının da baştan çıkmasına sebeb olmuştur. Onun için zinanın günahı putlara tapanların yani kâfirlerin günahına denktir denilmiş.

Binaenaleyh zina, evvelâ görmekle, bakmakla, sonra görüşmekle sonra da sevişmekle meydana gelir. Zinanın önüne geçmek için evvelâ gözlere, sonra da sözlere hâkim olmak gerektir. Görüşmeler, konuşmalar zinayı çeker, zinaya sebeb olur. Onun için göz zinası, el zinası, ayak zinası, bir de gönül zinası vardır ki, • bunlar büyük zinaya vasıta oldukları için göz zinası ve saire zinası denilmiş. Şu halde hanımların yalnız örtünmeleri kâfi gelmemektedir. Asıl olan gözlere ve sözlere sahip olup, o gibi erkeklerle mümkin mertebe sohbetlerinden  çekinmek ve kaçınmak lâzımdır. Zira  nefis   ve   şehvet  bile  hayvanlardan  daha   beterdir, gönül de bambaşka bir şeydir.    Bazan insanlarda Allah Teâlâ'nm takdiri ile güzel, cazib sıfatlar vardır ki, onları gören .zayıflar dayanamazlar.  Rüzgârın karşısında ufak ağaçların ve otların dayanamayıp sallandıkları gibi, insanların da birbirlerine meyilleri gayr-i ihtiyarî akar ve bu meyil münasebeti ile artık

her şey olabilir. Sen sakın bu sözlere yine itiraza kalkma. Bak bugün kurt ile kuzu gibi insanlar ne güzel yaşıyorlar, okuyorlar, okutuyorlar, gezip-toplanıyor-. lar, sanki ne oluyor, işte iş meydanda.. Evet kardeşim çok doğru söylüyorsun, fakat bu sözler İslâmdan ve kalb âleminden haberi olmayan zavallıların sözüdür. Müslüman böyle şeyi hiçbir zaman söylemeğe cesaret bile edemez.

Bakınız et-Terğîb-Ve-Terhib'in 3.cü cildinin 263. cü sayfasında Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesai'-nin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte -rivayet Ebû Hüreyredendir- sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri buyurmuşlar ki: «Zina eden zani mü'min olduğu halde zina edemez. İkincisi: Hırsız mü'min olduğu halde hırsızlık edemez. Üçüncüsü: Şarap içen mü'min olduğu halde şarap içemez.»

Nesai'nin rivayetinde şu fazlalık vardır. «Eğer o fiili işlerse onun boynundan İslâm ipi izale olunur yani İslama bağlılığı kalmaz. Eğer tevbe ederse Allah Teâlâ da onun tevbesini kabul eder.»

Ma'lûmdur ki iman pek büyük ve pek de kıymetli bir cevherdir ve doğrudan doğruya Allah Teâlânın lûtfudur, aynı zamanda iman bir nurdur, onun muhafazası hepimize ilk borçtur. İbn-i Abbas'tan bir rivayette:

 »1

 jj;

 •>"

«Allah, zina edenin kalbinden iman nurunu çekip alır.» Yani basiretindeki nuru giderir. Zina ettiği vakitte o nur sahibinden ayrılır, alınır. Kalb yavaş yavaş karara karara simsiyah olur, sonra da temizlenmesi çok zor olur. Çünkü alışılan bir şey tabiat-i

ı ı

308

HADİSLERLE NASÎHATLAR

ZİNA

30»

sâriye dedikleri bir âdet, bir huy hükmünü alır. îç-kiye ve sigaraya alışanların bırakamadıkları gibi. Artık bu da zinanın mübtelâsı olur. Eğer haram olduğuna inanmaz da helâl diye yaparsa zaten dinsiz demektir. Eğer haram olduğunu' bildiği ve inandığı halde yaparsa ona da fâsık, münafık derler. Tevbe ederlerse Cenabı Hak'tan afivleri me'muldür.

Zina ne kadar fena ise içki ve hırsızlık da aynı günahı muciptir. Bugün içki hem serbest hem de teşvikçisi çok. Hırsızı yakalasalar adamı hapisaneye atarlar, döverler, elini ayağını keserler de içki içene hiçbir şey demezler. Sarhoş olarak araba kullananların, yaptıkları kazalarda arabalar ve insanlar bedava yok olup giderler de bir türlü bunun önüne geçmeğe kimse çıkmaz. Halbuki zavallı hırsızın elini kesmek lâzım amma evvelâ sen o hırsızın karnını doyur, sonra ona iman ve islâmı aşıla, bak sonra hırsızlık yaparsa o zaman hapse koy, elini kes, ne yaparsan yap. Amma evvelâ biz cem'iyyetimize karşı vazifelerimizi tam ma'nâsı ile yapmadığımız için evvelâ cezayı bizlere vermek lâzım.

Bu hususta idarecilerin mes'ûliyeti pek büyüktür. Hz. Ömer'in hilâfeti esnasındaki hizmeti ve sözleri hepimizin kulağına küpe olmalıdır. Fakat o adalet sayesinde müslümanlık nasıl etrafa, eknafa yayılmıştı. «Bugün mümkin değildir» demek çok hatalı bir sözdür. Onun devrindeki cehalet ile bugünkü medeniyyet devrinde o adaletin bugün on misli daha fazla olması lâzım değil mi? Fakat heyhat! İşte zinalar, içkiler bizim nurumuzu ne hale getirmiş ki ne kadar iğrenç hâdiseler gözlerimiz önünde cereyan etmekte devam ederken, müslüman ve bahusus idare mekanizmasının kılı bile kıpırdamıyor. Zira hepi-

miz o nurdan, iç âlemin nurundan mahrum   bulunmaktayız.

Bakınız insan çok kıymetli bir mahlûk olduğu halde onun aleyhinde konuşmak bile caiz değilken üç şeyden dolayı onları öldürmekle memur edilmi-şizdir:

1  — Evli iken zina eden ki recm edilerek öldürülür.

2  — Dinden dönen mürted.

3  — Adam öldüren.

Bir kere zina edenin vücudunu dünyada, âhıret-te ateş kaplar, yani dünyada yanar âhıretteki de başka. Bir de zânilerin çok geçmeden ters bir rüzgârın tesiriyle elindeki, avucundakiler gider. Dilenecek derecede fakirliğe düşerler. Şöyle bir vak'ayı zikretmekte herhalde fajTda vardır:

İsrail oğulları devrinde bir âbid şehirden uzak tenha bir yerde altmış sene ibadete devam etmiş. Yaz aylarında yağmurların yağması ile, ağaçların yeşillenmesi ve güzel bir manzara içinde biraz hava almak için oisa dışarı çıkmış. Biraz da gezerken yanında da iki diiincik ekmeği varmış. O sırada kadına da rast gelmiş, görüşüp konuşurken iş fenaya varmış, zina etmişler. Lâkin âbid herhalde yaptığı bu çirkin hareketinden üzülerek bayılmış, sonra yıkanmağa, gusl etmeğe gitmiş. O sırada bir de fakir gelmiş. Yanında taşıdığı bir veya iki dilim ekmeği o fakire vermiş. Fakat ecel de gelip ruhunu almış. Şimdi bu adamın altmış senelik ibadeti ile zina günâhı ölçülmüş altmış senelik ibadet uçmuş, hiçbir şeye yaramamış. Fakat o iki dilim ekmek âbidin imdadına yetişmiş. Bu seferki ölçüde hasenatı seyyiatına galip gelerek mağ-

310

HADİSLERLE NASİHATLAR

ZÎNA

311

fireti ilâhiyyeye mazhar olmuş. (Bu hadis 274.cü sayfada Ebû Zer radıyallahü anh'den rivayet edilmektedir.)

«Kıyamet gününde Cenabı Hak üç kimsenin yüzüne rahmet nazarı ile bakmayacak. Onların günahlarını afv etmeyecek ve onlara elîm, acı bir azab vardın İhtiyarlığında zina eden kadın veya erkek. Yalancı âmirler. Kibirli fakirler.»

Bazı rivayetlerde: «Zâlim hükümdarlarla, borçlarını zengin olduğu halde ödemeyenler de» ilâve edilmiştir.

Cennete giremeyeceklerden birisi de miskin olmakla beraber kendini beğenip ibadet etmeyen kibirliler, ihtiyarlıkta zina edenler, yaptıkları hayırlı amelleri başa kakanlar.

Bir de valideyninize âsî olmayınız. Çünkü vali-deynine âsî olanlar cennetin kokusunu bile koklayâ-mayacaklar.

İkinci: Akraba-i tealûkatı ile ilgi ve alâkayı kesenler, ihtiyar zâniler, kibrinden nâşi ettiklerini çekenler. Hele şuna bakınız: Yedi kat semâvat ve yedi kat yer ihtiyar zâni kimseye lanet ederler. Zânilerin pis kokuları ehli cehennemi bile ezalandırır. Binaenaleyh zinaya devam edenler putlara tapanlar gibidir. Sonra da fenası şu ki: Zinadan meydana gelen fveled-i zinalar dediğimiz)çocukların çoğalması ile Allah Te-âlânm azabının umumî olmasından da korkulur.

İbn-i Mesud der ki: «Ben Resûlullaha sordum:

—  İnd-i İlâhî'de en büyük günah nedir?

—  Allah'a şerik koşmak o halk ettiği halde. Evet bu pek büyük bir günahtır dedim. Bundan sonra hangileri günahtır? dedim: Buyurdular ki:

—  Seninle yemek yeme korkusundan evlâdını öldürmektir. (Vakti ile arap kabilelerinden bazıları bu cinayeti işlerlermiş.)   Sonra hangisidir? dedim.

—  Komşusunun karısıyla zina etmektir dediler: (Buhari, Müslim, Tirmizi ve Nesai) ve arkasından bu husustaki âyet-i kerimeyi okudular.

Komşu ile bir zina diğer kimselerle yapılan on zinaya muadildir. Komşu hakkı çok mühimdir.

Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği ve Buharî ile Müs-limin naklettiği hadis-i şerifte:

Yedi kimseden (gölgelerin bulunmadığı âhıret gününde Cenab-ı Hakk'ın hususi gölgeliklerinde gölgelenecek olanlardan) birisinin de mev ki sahibi ve pek de güzel olan bir hatunun davetine karşı: Ben Allah'tan korkarım diye icabet etmeyen bahtiyar olduğu yukarıda geçmişti. Bunlardan ders ve ibret alabilen kimselere ne mutlu."

Yine Buhari ile Müslim'in Hz. Ömer'in oğlundan rivayet ettikleri şu hadis-i şerif ihlâs kısmında zikr olunmuştur ve bu ders ile alâkalı olduğu için burada da zikr edilmiştir:

Hz. Ömer'in oğlu Abdullah diyor ki: Ben Resu-lüllahtan işittim, şöyle buyurdular:

«Sizden evvelki zamanda üç kişi yolculuklarında gece vakti barınmak için bir mağaraya girip sığınmışlar, iltica etmişler. Ancak yukarıdan kopan kocaman bir kaya parçası gelip mağaranın kapısını, menfezini tıkamış. Burada mahsur kalan zavallılar demişler ki: Buradan bizi salih, iyi amellerimizi anarak, Allah'a düâ etmekten başka bir şey kurtaramaz.

En nihayet birisi dedi ki: Benim amcamın bir ki-

ı ;

312

HADÎSLERLE NASİHATLAR

zi vardı. Bana da nâsın en sevgilisi idi. Ben onunla münâsebet-i cinsiyyede bulunmak istedimse de, o bana muvafakat etmiyordu ve nihayet senelerden bir sene kıtlık olmuştu ve bana geldi. Ben de kendisine: Bana muvafakat ettiği takdirde 120 dinar vereceğimi söyledim, o da razı oldu. Tam o münâsebet-i cin-siyye esnasında bana: Bu mührü bozmak sana helâl olmaz (ancak bu mühür bir nikâhı şer'i ile bozulabilir) deyince, bu gayri meşru işden vaz geçtim. Halbuki bu kadın bana nâsın en sevgilisi idi, verdiğim 120 dinarı da ona bağışladım ve dedim ki: «Ya Rab ben bu işi ancak senin rızanı talep ederek bıraktım. İmdi sen bizi bulunduğumuz şu kapalı mağaradan kurtar» dedim ve taş bir miktar açıldı, ilâ âhıril hadis.

Sonra o iki arkadaşı da duâ etmişler. Birisi ana ve babasına hürmet ve saygısını, diğeri de hukuka riâyetini bahs ederek. Cenab-ı Hak da bunların bu işleri yapmalarındaki samimîyyetlerinden nâşi dualarını kabul edip, taşı oradan herhangi bir sebeble kaydırıp mağaranın menfezini açmış ve bu bahtiyarlar da buradan tehlikesiz bir şekilde kurtulmuşlar.

Bu vak'ada çok büyük ibretler, nasihatlar vardır. Bir kere gayri meşru bütün işler Hakk'm hoşuna gitmez, onları Allah korkusundan terk edenleri de Allah sever ve istedikleri vakit onların imdadına yetişir, yardım eder ve kurtarır. Ve bilâkis emirlerine uymayan ve yasaklarından kaçınmayan zavallılar da her zaman ve her yerde hem yardımsız ve hem de felâketlere, musibetlere, dert ve belâlara uğrarlar, dünyaları berbad olur, âhıretleri de vesselam.

Onun için ey muhterem ve aziz kardeşim senin bilgilerin senin olsun, sen sen ol da sakın haktan ay-

ZİNA

313

rılma, kendi kendini aldatma, hak yolundan daha doğru ve daha güzel hiçbir yol yoktur. Sakın bu Avrupa'nın bugün ahlaken tam ma'nâsı ile sukut eden Avrupa'nın mukallidi olmağa çalışma ve hem de yine çok dikkatli ve basiretli ol da, haktan ayrılanların yardımcısı, destekçisi olma ve kendi kendini de haklı çıkarmağa çalışma. «Zalimlerin topu var, güllesi var, kal'ası varsa, Hakk'ın da bükülmez kolu ve dönmez yüzü var» okluğunu bilmez misin? Yazık sana hem de çok yazık. Bu kadar okumayı, tahsili dinsizlerin, ahlâksızların, Avrupa uşaklarının yardımcısı olmak için mi yaptın ? Eyvahlar olsun bizlere. Sen bu numaralara daha ne kadar zaman aldanacaksın bilemem.

Allah-, o mağaradan, ölümden kurtulanların kurtulduğu gibi bizleri de hem cahillikten hem de din, islâm daha açıkçası Allah düşmanlarından da Allah düşmanlarına yardımda bulunan müslüman kılıklı biz günahkârları da kurtarsın. Âmin!

MÜ'MİNİ İYİLİKLER SEVİNDİRİR, FENALIKLAR ÜZER

131

I«uU

«Seni, iyiliklerin sevindirdiği ve kötülüklerin sey-yiâtın da (yani günahların da) sana fena geldiği zaman, senin (kâmil) bir mü'min (olduğuna alâmet) tir.»

Bu kısacık hadis-i şerif hepimize pek güzel bir mi-

314

HADİSLERLE NASİHATLAR

MÜ'MİNİN  SEVİNCİ  VE   ÜZÜNTÜSÜ

315

yardır. Haseneler ki yaptığımız hayırlar, salih ameller, ibadet-ü taatlar, hayır-hasenatlar, va'zü nasihat-lar, büyüklerine ve bahusus ana ve babasına, akra-ba-i teallûkatına, hoca ve üstazlarına hürmet ve saygı ve bunlara yapılan yardımlar, iyilikler, küçüklere karşı gösterilen şefkat, muhabbetler, onlara ikram ve ihsanlar.

Her nev'i yardımlarından nâşi mü'min kişi lezzet duyar ve sevinir, bu gibi iyilikler için de fırsat bekler. İşte mü'minin bu gibi hareketleri onun imamn-daki salâbet ve ahlâkmdaki güzelliğe alâmet olmakla beraber imanında tekemmüle işarettir. Çünkü imanında kemal olmayan insan bu gibi hayırları, ibadetü taatlan tam ma'nâsı ile yapamaz, bugün yaparsa yarın bırakır, bugün yapar, yarın da başına kakar. İnsanın ve bahusus bir mü'minin hasenatının kendisini sevindirmesi,            onun imanında kâmil ve olgun bir mü'min olduğuna delâlet eder ve hayırlı işlerde şart olan bir de sebat lâzımdır. Bıkmamak, yıl-mamak ölünceye kadar. Böyle hayırlı, salih, güzel, herkesin memnun olacağı amelleri işlemek elbette-ki en büyük cihâddır.

Bugün, yalnız bizim değil, bütün müslüman ülkelerde yaşayan müslümanların hep böyle mücahid, gayretli hayırhah olmasını gönül isterken maal'esef bu güzel huyların, ahlâkların, meziyyetlerin yerlerini hırs, hased, kin, buğz, şehvet ve şöhret, kibir ve uçup gibi çirkin, istenmeyen ve insanların başına belâ olan ve mü'minleri yoldan, izden çıkarıp nursuz, sevimsiz, hayasız, alelade bir mahlûk haline getiren, o kjymetli, baha biçilmez insanlık cevherini yok bahasına elden çıkaran bir bedbaht kişiye benzeten çirkinlikler insanda hiç kemal mi bırakır?      ^

İşte bizim tarikatları istemeyişimizin sebeblerin-

den birisi de bu nefs-i emmâremize köle oluşumuz-dur. Bu çirkinlikler hep nefs-i emmârenin huy ve sıfatlandır. Erbabı tarikin yani tarikata sülük edenlerin, vazifeleri başında günaha teallûk eden bütün çirkin ve yaramaz huyları tedricî bir surette terk etmeleri şarttır. Yalnız teşbih çekmek kâfi değildir. Bazı çok teşbih çekenler vardır ki, benim gibi yerinde sayarlar ve kıymetli ömürlerini boşa giderirler ve ke-mal-i insaniyyete ve imana ulaşamadan terk-i dünya edip giderler. Artık âhıretteki mes'ûliyetleri ayrı. Şimdi sen bu muvakkat hayat içerisinde hangisini seçersin. Ham armut gibi işe yaramaz bir müslüman bir mü'min mi olmak iyidir, yoksa kemale ulaşmış, tatlı, yiyenin tadı damağında kalan olgun bir meyve gibî mi olmak istersin?

Hadîsin ikinci metni: Seyyiesi, günahları, çirkin ve yaramaz halleri, isyanları ise mü'mine hoş gelmiyorsa bunları yaptığına pişman  olup utanıyorsa ve bir daha yapmamağa çalışıyorsa ki, bu da mü'minin olgunluğunun ve kemalinin alâmetidir. Bir vücudki Allah ve Resulüne mutidir, inanır, iman eder, sonra da iyi, salih ve güzel ameller işler, hiç şüpheniz olmasın ki Allah Teâlâ bu vücudu korur, muhafaza eder, her nevi derd ve belâlardan, felâketlerden, tehlikelerden Peygamberimizi koruduğu gibi korur.    Halbuki her müslümanın içinde yanan müslümanhk aşkı, onu daima mücahedeye hazır bir mücâhid olarak görmek ister. Böyle müslümanhk aşkını yaşayan hiçbir mücâhid hakk'ın sevmediği ve razı olmadığı bir işe burnunu elbette sokmaz. Amel-i  salihlerin  başı imandan sonra Allah rızası için yapılan bir mücahededir, Allah Teâlâ da bunların her zaman yardımcısıdır. Bir mücâhidin mücahedesinde muvaffak olup olmaması Hakk'ın takdirine bağlıdır.    Muvaffak olamam diye

 

316

HADÎSLERLE  NASİHATLAR

hiçbir zaman  mücahede  bırakılamaz,  mücâhid  mü-cahedesinin sevabını eksiksiz alır.

Kötü, fena, çirkin amellerin başı da evvelâ imansızlık, dinsizlik, ahlâksızlık ile beraber bu mücahede-lerden kaçmaktır. Bununla beraber bir de dinsizlikleri malûm olan komünist veya Avrupa'lı fikirli dinsizlerin yardımcıları yok mu ya? Bu nasıl insanlık ve nasıl müslümanlık bir türlü aklımız ermiyor. Bir adam müslüman olsun da müslüman düşmanlarını desteklesin, hiç olacak şey değil. Bu gibi cinayeti ancak deliler yapar. Hele o dinsizlerin çok da çirkin resimlerle dolu gazete ve mecmualarının hayranı olanlara şaşmamak mümkin değil. Binaenaleyh, ilmin hem faydalı olması hem de tam olması şarttır. Meşhur bir söz vardır: «Yanm doktor aüamı candan, yarım hoca da adamı dinden çıkarır» derler ya ne kadar doğru bir sözdür. Bugün menfaatları icabı dinsizleri destekleyen ve onlara reyler veren hocaların sayısını Allah bilir. Bir câhil bir dinsizi destekleyebilir hiç kıymeti yoktur. Fakat âlim olarak geçinen, hem korkak, hem de kafasız âlimlerin şerrinden Allah Teâlâ bu üm-met-i Muhammedi kurtarsın ve korusun.

Bak şu hadisi şerife: -Ramuz sayfa 50.de-. «Sen komşularının sana iyi ettin dediklerini duydukça sen iyisin, iyilik üzeresin ve yine sen komşularının sana, fena yaptın, fena iş işledin dediklerini duydukça iyi bil ki sen de fenasın, fenalık yapmışsın.»

Yani seni, müslüman, salih iyi komşuların beğenirler ve senin için: Ne iyi kimsedir diye medh ve senanı yaparlarsa, o zaman senin de iyi, makbul bir kimse olduğun anlaşılır ve bilâkis bu müslüman, salih komşuların senin aleyhinde konuşur ne kötü, ne fena adamdır diyorlarsa o zaman senin de fena bir

MÜ'MÎNİN SEVİNCİ VE  ÜZÜNTÜSÜ                 317

adam olduğun anlaşılır. Onun için insanın kulağı delik olup salih kimselerin kendi hakkında söylediklerini dinlemek ve ona göre halini düzeltmeğe çalışmalıdır. Bu komşuların iyi insanlar olması şarttır. Zira sarhoşları da medheden kadeh arkadaşları vardır. Hırsızları öyle. Fakat, onlar, iyi veya kötü demiş hiç kıymeti yoktur. İnsanı Allah beğenmelidir ve Allah'ın beğendiği sevdiği kullan iyiliğine şehadet etmelidirler ki sen de iyi bir insan olarak yaşayasın.

SABAH NAMAZINDAN SONRA DUÂ ETMEK RIZKI GENİŞLETİR

 

+»ı*HS1îf SS,bah namazıni ^^ıktan sonra rJzıklannızı taleb etmeden uyumayınız, gaflet etmeyin. Hem de iıer farz namazın arkasından on kere:

 'Jj clLjl U îj

 iuıt

318

HADÎSLERLE NASİHATLAR

Deyiniz. Bunu diyene bir köle âzad etmişçesine sevap verilir.»

Bu ümmet-i Muhammede Cenab-ı Hakk'm lûtuf-lan sayısız derece çoktur. İşte onlardan birisi de sabah namazından sonra hemen uyunıayıp Allah Te-âlânm rızkını bol etmesi için dualarda ve ilticalarda bulunmasını tavsiye ediyor ki, bu ni'metin bolluğu ayrıca bir ni'mettir. İnsan hem kendi yer, efradı ailesi sıkıntı çekmez, bol bol yerler sonra da etrafında bulunan muhtaçlara da ikramda bulunurlar. «Fakirlik demirden leblebi, ateşten gömlektir» derler. Her babayiğidin tahammül edebileceği bir şey değil. (El-fak-rü fahri) diyen Resulüllahtır. O makama senin benim gibi zavallıların erişmesi ve bu mübarek sözü söylemesine hiç imkân var mıdır? Binaenaleyh, «alan el veren elden hayırlıdır» da demişler. Bu fazilet bâ-bındandır. Yoksa veren el, daima hayırlı eldir. Cenab-ı Peygamberin ihsan ve ikramı kadar kimse ikram, ihsan yapamamıştır. O verirken sürü ile birlikte verirdi, bizim gibi birer, ikişer değil. Onun cömertliğini yazan Şifa-i Şerif kitabını tekrar tekrar oku.

Bu hadîs-i şerifi zikr eden Peygamberimiz salâl-lâhü aleyhi ve sellem Hazretleri bunu boşuna mı söyledi.

Rızkın bolluğu bir ni'mettir ki ona nail olmak büyük bir saadettir. Çünkü insanların kalbleri kendilerine ikram ve ihsanda bulunanları sevmek hasleti üzre yaratılmıştır. Böylece ikram ve ihsanın bol olunca herkes seni sever, ızdırap içinde kalanlara yardımından hâsıl olan sürür, sevincin sevabı da yine ayrıdır. Asıl mühim olan Allah Teâlânm emirlerine itaatla beraber zikir ve cemaata devama kolaylık hâsıl olur, gönülde huzur bulunur, yaptığı iyiliklerden naşı ayrıca sevinç duyar.

SABAH NAMAZINDAN SONRAKİ DUA

319

Maazallah dar gelirli veya hiçbir geliri olmayan, kendisi de beceriksiz, ekmek parasını kazanmayan, odun-kömür/alamayan, üstü başı perişan, kir-pas içinde, çoluk çocuğu da sefalet içerisinde kalan kimselerin halini bir düşün. Allah Teâlânm bu lûtfuna maz-har olabilmek ve bu acı hern de çok acı olan sefaletten kendini kurtarabilmek için yapacağın şey gayet basit. Sabah namazlarına, camie ve cemaata devamla birlikte namazın arkasından hemen camiden çıkmayıp biraz Kur'an-ı Kerim okumakla ve biraz ev-rad, biraz da zikrullah yaparak arkasından ellerini açar, Cenab-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine tatlı bir düâ eder, hem dünya saadetini hem âhıret saadetini istersin. Hele bir de işrak namazını kılıp camiden öyle çıkarsan hiç şübhen olmasın ki tam bir hac ve umre sevabını alırsın.

 ılı

 J

Bu hadis-i şerifte: «Siz sabah namazını kıldığınızda düâya sür'at ediniz ve hacetleriniz için sabahın erken vakitlerini fırsat bilip hacetlerinizi isteyiniz. Ya Allah, sabahın erken vaktini ümmetim için mübarek eyle..»

Evvelki hadîs-i şerifte; «Sabah namazından sonra uyumayınız ve nzıklannızı Allah'tan istemekte gaflet etmeyiniz» emri ile sabahın erken vakitlerindeki düânm ind-i İlâhîde daha çabuk kabul olunacağına işaret buyurulmakta iken; İmam Ali efendimizin rivayet ettiği bu ikinci hadîs-i şerif, bu hususta daha fazla bir

320

HADİSLERLE NASÎHÂTLAR

SABAH NAMAZINDAN SONRAKİ DUA

321-

ıP

açıklama ile beraber evvelki hadiste, yalnız rızkınızı, bu hadiste ise, bütün hacetlerinizi Allah'tan istemekte acele ediniz buyurmuşdur.

İnsanın hacetleri malûm olduğu vech ile pek çoktur. Bazı insanların ihtiyaçları ise âdeta tükenmez derecede çoktur. Zira ihtiyaç sahibi olanların ihtiyaçlarını da bitirmeğe çalışırlar. Bundan dolayı Hak celle ve âlâya ihtiyaçları da bitirmeğe çalışırlar. Bundan dotaiyı Hak celle ve âlâya ihtiyaçları bitmez. Allah Teâlâ Hazretlerinin ise lûtfu hesapsızdır, kullarının bütün ihtiyaçlarını bir ânda vermekle hazînesinden bir şey eksilmez olduğu cümlece malûmdur. Binaenaleyh, bize düşen vazife Allah Teâlâ ve Tekad-des Hazretlerinin ve onun Resulü Muhammed Mustafa sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin gösterdiği yol üzerine ibadetlerimizi yapmakla beraber bir de sabah namazını vakti ile cemaatla kılıp namaz bittikten sonra işrak vaktine kadar Kur'an okumak veya evrad ve zikrullah ile meşgul olup güneş doğduktan sonra yarım saat veya üç çeyrek yani 45 dakika geçince iki rekât veya dört rekât işrak niyyeti ile namaz kılıp ellerini bârigâh-ı ehadiyyete açıp, istediklerini Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerine arz eder. Bu hadisi ve düa kitaplarında yazılı duaları bırakmayın. Sonra dualarınızın evvelinde ve sonunda salevât-i şerifeleri okumayı unutmayınız ve iyi biliniz ki muhakkak dualarınız kabul olacaktır ve her türlü hayırlı ni'metlere mazhar olursunuz. Bu suretle dünya ve âhıretin saadetine de nail olursunuz.

Bir de çok dikkat edilmesi lâzım gelen bir şey vardır. O da namaz insanları meşakkata giriftar etmek, vakitlerini zayi etmelerine sebeb olmak için emr olunmamıştır. Namaz kılınmasını emr eden Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ile   yarattığı kulların irtiba-

tı ancak namazla olur. Binaenaleyh, namazsız kul, halikı olan Allah Teâlâ ile irtibatını kesmiş demektir. Hem duâ ve ilticalarına kulak asılmaz ve hem de kendisine ne yardım ne nusret ne de işlerinde âsan-lık ve kolaylık gösterilir ye ne de tevfikatı ilâhiyyeye mazhar olabilir. Tevfikatı ilâhiyye çok mühimdir. Belki şöyle daha kolay anlaşılır:

Değirmeniniz var, her şeyi pek    mükemmel ve muntazam. Fakat değirmeninizi döndürecek su gelmiyorsa o zaman değirmeniniz ne işe yarar? Veya evinize elektrik tesisatı, su tesisatı güzelce yaptırmışsınız, lâkin, eve ceryan ve su gelmiyorsa bunlar ne işe yarar. Gerek ceryan in ve gerekse suların gelmesinin bazı şartları vardır. Bu da suyu ve ceryanı veren mahallede olan mukavelelerdir. - B*n sana su ve ceryan veririm amma, sen de bana buna mukabil şu kadar para ödeyeceksin der. Parayı verdiğiniz müddetçe su ve ceryan muntazam gelir, telefonunuz da çalışır. Lâkin mukavele mucibince paraları vermediğiniz takdirde şirketler derhal suyu da keserler, ceryanı da keserler, muhabereyi de. Öyle değil mi aziz kardeşim. Şimdi Allah Teâlâ, bizleri yaratmış hem de pek' mükemmel olarak. Sonra hayatımızın idâmesi için de yine  her  şeyi  elhamdülillah  bol  bol  ihsan  buyurmuş. Bunların bir kısmı bizim sa'yü gayretimizle elde edilebilirse de bir kısmına sahib olabilmemiz elimizde değildir. O sırf Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanıdır. Hava, su ve teneffüsümüz gibi. Bunlara olan ihtiyacımızı başka bir şeyle gidermek imkânı yoktur. Hava ve su hayatiyyetimizin başlıca esaslanndandır. Bak hava bozukluğu diye ne kadar  zorlanılıyor. Hele suyun kıymeti ile bir de o nefes alıp verme yc-V mu ya? Bir-kaç dakika nefes alamazsak veya bava-Hadislerle Nasihatlar — F.: 21

322

HADİSLERLE NASÎHATLAR

sız kalsak ölüm hazır değil mi? Şimdi seni bu kadar sonsuz, sayısız, hesapsız ni'metlere gark eden Allah Teâlâya ibadet etmeği çok mu görüyorsun, buna nankörlük demezler mi? Neden ibadetten kaçarsın? Gösterdiğin bahaneler hep sudan, boş şeyler. Allah, kuluna, yapamayacacağı bir şeyi hiç emr eder mi? Ne mümkin!.. Bu emrettikleri mükâfatı yine kullarına ait olmakla beraber kul ile hâlık ile mahlûk arasında en büyük rabıta, namaz, kılınmıştır. Onun için namaz kılanlarla kılmayanların arasındaki en büyük fark, müslümanlarm yüzlerinde parlayan nurlardır. Gönüllerin nuru da yine bu namaza bağlıdır. Aynı zamanda bizlere musallat olan şeytanın müslümanlara hiçbir zararı da dokunamaz, başka zararlarından da yine Allah Teâlâ korur. Onun için dünyâda mesud, bahtiyar, âhırette de. Dünyada cennette gibi yaşarlar, âhırette de. Sakın sen aldanıp da o kâfirlerin yaşayışlarına bakma. Onların içlerini kemiren dinsizlikleri, nursuzlukları onlara kâfidir. Âhıretteki yerleri de tabii ma'lûm.

Namazdan sonraki duaların güneş doğduktan sonra olması lâzımdır. Çünkü sallâllâhü aleyhi ve sel-lem Hazretlerinin güneş doğuncaya kadar zikrullah ile meşgul oldukları, düâyı işrak vakti olan güneşin doğuşundan sonraki vakitlerde yaptığı rivayet olunmaktadır. Onun için bizim de böyle yapmamız lâzımdır.

Bir de sabah namazından sonra kimse ile konuşmadan bu duayı yedi kere okumayı unutma. Bir da akşam namazından sonra. Duâ şudur:

«Allahümme ecirni minennar edhilnelcennete maal'ebrar.»

Bu duaları okuyup o gün veya gecede emr-i Hak

NAMAZLARDAN  SONRA   DUA   VE  TESBİHAT

 öbür dünyaya göçen kimseye cehennemden verilir. Aman ya Rab! Ne kadar güzel şeyler.

 323

Ya Rab! Sen bizlere lütuf, ihsan eyle. Senin ve Resulünün emirlerine uyan kullarından eyle.

Salâvatullahi ve selâmühû aleyhi ve aleyhim ec-main.

FARZ NAMAZLARINDAN SONRA DUA VE TESBİHAT

 vı üıv .oi> ^ p

— «Farz namazları kıldıktan sonra her namazın arkasından on kere:

JÛİI *)j cÜÜi iü *J el ^ V '»jâ-j İıl VI Âİ)V

deyiniz.» Bundan nâşi bir köle âzâd etmiş sevabı verilir.

Defteri a'mâlinize her her farz namazın arkasında okuyacağınız bu düâ sebebi ile hem sevap alırsınız ve hem de Cenab-ı Hakk'ı en güzel bir şekilde zikr etmiş olursunuz. Bir de sabah ve ikindi namazlarından sonra yapılacak zikir ve duaların fezâili pek çoktur. Bu fezâili ve sevabı başka vakitlerde    bulmak

324

HADİSLERLE NASİHATLAR

mümkin değildir. Zira sabah namazı, o günün ilk açılış saatidir. O saattaki ibadet taat ve zikrullahın yapılmasını tavsiye eden Cenab-ı Peygamberdir. İkindiden sonra -ki o da o günün kapanış ânıdır-. Ondan sonraki saatlar o geceye aittir. Binaenaleyh, açılış ve kapanış saatlarında uyanık olup Hâlik-ı Zülcelâlin zikrine, Peygamberimizin gösterdiği vech ile devam etmek en güzel ve en efdal ve en âlâ bir zikirdir. Sevapları da kat kat artıktır. Binaenaleyh, bu zikri yapmakla on kere on hasenat yazılır, on seyyiâtı silinir, on derece verilir ve o gün akşama kadar her mekruhtan emin ve şeytan'dan da mahfuz olur ve o gün kendisine bir günah isabet etmez Allah Teâlâ'ya şirk etmedikçe. İkindiden sonra da bu zikri yaptığı takdirde o gece de kendisi her mekruhtan emin ve şeytanın vesveselerinden muhafaza olunur ve o gece kendisine bir günah isabet etmez." Ve yine sabah namazını ve bir de akşam namazını kıldıktan sonra yedi kere kimse ile konuşmadan

«Allahümme Ecirnî Minennar» dersiniz. O gün veya o gece ölürseniz Allah Teâlâ sizleri korktuklarınızdan emin kılar. (Ebû Dâvûd ve Nesaî).

Hz. Umâme'den rivayet olunan (Birinci cüd 306. cı sayfa) «Her kim her sabah namazının arkasından ve yerinden kalkmadan, yüz kere:

 ;^j im

derse o gün amel cihetinden yer ehlinin en efdal amelini işlemiştir. Yalnız onun kadar yani, yüz kere veya daha fazla yapanlar da yer ehlinin en efdal amelini işleyenlerinden olurlar.»

NAMAZLARDAN  SONRA  DUA   VE  TESBİHAT        325

Muaz b. Cebel'in rivayetinde ise: «Bu zikri yapanlara yedi fayda verilmiştir:

1  — On hasenat yazılır.

2  — On seyyiâtı mahv edilir.

3  — On derece terfi eder.

4  — On canlı âzâd etmiş (kurtarmış) olur.

5  — Şeytan aleyhillânenin şerrinden korunur.

6  — Mekruhattan muhafaza olunur.

7  — Allah'a şirk koşmadıkça ona günah erişemez. Bu mükâfat, akşam namazından sonra okunursa aynen caridir.»

Ve yine «Her kim sabah namazından ve   ikindi namazından sonra üç kere.-

 iı ££

derse onun günahları mahv olur, silinir. Günahları deniz köpükleri kadar çok olsa dahi». (İbnüssine kitabında zikr etmiştir).

Ve yine sabah namazından sonra da üç kere:

«Sübhânellahü'azîm ve bihamdih»i unutma ve bırakma. Zira körlükten, cüzzam illetinden ve felç hastalığından afiyette olursun. Bahusus sabah ve ikindi namazlarından sonra ve bir de akşam namazından' sonra yapılan gerek zikir ve gerek duaların ve istiğfarların' fezâili hakkında kısa da olsa verilen malûmatı iyi oku ve dikkatle bu zikir ve teşbihlere devam etmekten sakın çekinip kaçma. Bak, bunların hepsi sallâllâhü aleyhi ve sellemin kıymetli tavsiye-

326

HADİSLERLE NASİHATLAR

lerindendir. Namaz ne kadar mühimse zikir ve teşbih de o kadar mühimdir. Namaz kul ile Halik arasında bir ip bir bağdır. İp kopunca insan tuttuğu yerden nasıl düşerse, namazdan mahrum insanlar da Hakk'ın gözünden, öylece düşerler. Düşerse ne olacak deme. Tayyareden düşene ne olursa Hakk'm gözünden düşen daha beter olur.

İKİNDİ NAMAZINI KAÇIRANIN HALİ

P^k iyi dikkatle oku. Hz. Ömer'in oğlu rivayet ediyor. Buharî, Müslim, İmam Mâlik Ebû Dâvûd, Ne-saî de dahil, Tirmizî, İbn-i Mâce ve İbn-i Huzeyme sahihinde:

Bu hususta dört hadîs zikr edilmiş, hepsinin hulâsası, «Her kim ikindi namazını kaçırırsa, kılamazsa (yani vaktinde kılamayıp kazaya bırakırsa) ehlini ve malını zayi edip, gayb edip yalnız kalan kimsenin haline benzer.»

İkindi namazının vaktini geçirenlerin haline ne kadar güzel bir ders.

Cenab-ı Hak cümlemizin kusurlarını afv etsin de bu ibadet tâatın kadr-ü kıymetini bilip hepsini vakti vaktinde yapabilmek şeref ve devletine nail eylesin. Âmin, bi-hürmeti seyyidilmürselin velhamdülillâhi Rabbi-1-âlemîn.

însanı insan eden hakkı ile, ihlâsla kıldığı namazdır. Namazsız ne islâmlık ve ne de insanlık olamaz vesselam. Bütün bilgiler hep dünyaya ait. Âhı-

KADINLARIN KURTULMASI

327

rete ise ancak ibadet, tâat ve zikir, teşbihlerle mahlûka şefkattir.

KADINLARIN KURTULMASINA VESİLE OLAN DÖRT ŞEY

 Ijl

y£» 'J 'o* ^

—Kadın, beş vakit namazını kıldığı, ramazan orucunu tuttuğu, iffetini, namusunu muhafaza ettiği, kocasına da itaat ettiği takdirde ona: Cennete gir, hangi kapısından istersen denir.»

Hanım kadınlarımızdan istenilen: Namaz, oruç, iffet ve itaat. Dört şeyi işledikleri takdirde cennete dahil olacakları bildirilmektedir. Cennete muhakkak, her mü'min, muvahhid müslüman girecektir. Bazısı hesapsız ve sorgusuz, bazıları da ince bir hesaptan ve sorgudan sonra. Bazısı da cehenneme girip çıktıktan sonra gireceği her ne kadar ma'Iûm ise de. Bunların doğrudan doğruya ilk girenlerle birlikte girecekleri kasd olunmaktadır... Allahü â'lem.

Fakat bu beş vakit namazı, • aktinde kılmak da pek mühim bir şarttır. Kadınlara cemaat şartı da olmadığından vakti ile ve erkânı ile dikkat ile kılabilmek bugünkü kadınlar âleminde pek de kolay bir şey değildir. Mübarekler gezmeyi ve süsü çok severler. Kadınların yolculuk âleminde bahusus namaz-

328

HADÎSLERLE NASÎHATLAR

larmı vaktinde kılabilmeleri çok müşkil olacağından evde kılarız diye bir çok namazlarını kazaya bıraktıkları görülegelmektedir. Halbuki bir evelki derste geçtiği üzere vaktinde kılamamak ne kadar büyük bir tehlikedir. Bir insanın bir çok çocukları, hanımı, an-ne-babası gibi ve bir de kardeşleri bir kazaya kurban gidip tek kalan bir kişiye benzetilmiş, aynı zamanda mallan da kayb olmuş veya yanmış veya zayi olmuş insanın halini bir düşünürse namaz vakitlerini kaçırmanın ne fena bir şey olduğunu birazcık olsun anlamış olur. Halbuki bugünün gençleri, gençlik devrelerini umumiyetle heva-ü hevesle geçirip nefsin kölesi oluyorlar. Bunlar nedamet ve tevbe edip Hakk'a dönseler ne mutlu. Birçok gençlerimizin namazı niyazı bilmeden ve öğrenmeden ve yapmadan âhırete göçüp gittikleri de görülmektedir. Artık bunlann hâli kim bilir nasıl olacak.

İman nimeti 32 şartla yaşar. Ağızdaki dişlerin sayısı 32 değil mi? Onlar olmayınca insanın hâli ne acayip oluyor. Yemeği çiğneyemediği gibi konuşurken de söylediklerinin anlaşılmaz olduğu gözlerimiz önündedir. Halbuki namaz için abdest ve gusul lâzım. Allah'ı tanımak ve bilmek de ayn mesele. Bun-lan okumadan veya dinlemeden kendi aklı ile bilmek de mümkün değildir. Halbuki namaz, kul ve Halik arasında mânevi bir bağdır. Bu bağ olmayınca kul irtibatsız başı boş bir hayvana benzer. Kulun kulluğu namazı ııisbetindedir. Namazsız kul, bizim ne-sebsiz dediğimiz kimse gibidir.. Nesebsiz insan demek: Babası belli olmayan adamın halidir. Namaz hakkında fazla malûmat isteyenler-namaz bahsine baksınlar. Tabiî oruç da çok mühim. Bunları da bile bile tutmamak pek büyük bir günahtır, inanmazsa bu sefer müslümanlıktan da çıkar. O zaman cennete nasıl girecek bilemem.

KADINLARIN KURTULMASI

32&

Üçüncüsü: iffetin muhafazasıdır ki, bugün doğru dürüst örtünme bilmeyen, alâmeleinnâs çıplak gezen, herkesin gözü önünde denize çıplak girmekten çekinmeyen zavallı kızlanmızm ve hanımlarımızın hali ne olacak? Haya İslâmiyyetin pek mühim bir unsurudur. Haya ile iman bir kann kardeşidirler. İmanın olduğu yerde haya, hayanın olduğu yerde iman vardır. İnsanda hayâsız iman, imansız haya bulunması mümkin değildir. Çıplak gezinmek insanların değil, belki hayvanlann halidir. Zira onlarda şuur denilen ni'met yoktur, nasıl isterlerse öyle yaşarlar. Halbuki insan en mümtaz bir mahlûktur, onun öyle çıplak gezmesi şeref-i insaniyyetle kâbil-i telif olamaz. Binaenaleyh cennete girmek için İslâmî şartlara riayet de şarttır. Şart olmayınca meşrut da olmaz dediklerini unutma. Cennete girmek isteyenler muhakkak bu şartlara uymak mecburiyyetindedirler.

Dördüncüsü ise: erkeğine itaattir, bu da pek mühimdir. Bir ev düzeni, geçinmek, huzur ile vakit geçirmek doğrusu herkesin arzu ettiği en mühim bir şey değil mi? Erkek, aynı zamanda evin hem âmiri hem de maişetini te'min etmekle mükellef ve hem de efrâd-ı ailesini her türlü yaramaz şeylerden korumakla muvazzaftır. Buna mukabil hanım efendi de evin içindeki işleri yapar, çocuklanm en iyi bir şekilde yetiştirmeğe çalışır. Erkeğinin izni olmadıkça evinden dışan çıkmaz. Evine akrabası dahi olsa erkeği yok iken kimseyi almaz. Yine erkeğinin izni olmadan başka erkeklerle konuşmaz ve hattâ uygunsuz kadmlan bile eve almaz. Bu gibi şeylere müsamaha etse bile son derece ihtiyatlı olmalı, yerli-ya-bancı erkeklerle konuşmamayı tercih etmelidir.

Hz. Aişe validemizin yabancı erkeklerin sorgularına bile cevap verirlerken perde arkasından hem de

330

HADİSLERLE NASİHATLAR

KADINLARIN KURTULMASI

ağızlarına ufak taşlardan koyup sesini değiştirerek konuştuğu da unutulmamalı. Ma'lûmdur ki, Ashâb-ı Kiram Hazerâtma bile Cenab-ı Hak: (Fes-elûhünne min verâi hicâb) onlara (Yani Peygamberlerin hanımlarına sorularınızı) perde arkasından sorun buyurmuşken acaba bizim hâlimiz nice olur?

Sonra erkeklerin yabancı kadınlara, kadınların da yabancı erkeklere bakmamasını tenbih eden yine Allah Teâlâ Hazretleri değil mi? Sakın sen yine nefsine uyup da itiraza kalkma, bunlardaki hikmetler pek çoktur. Onların hepsine bizim aklımızın ermesi müm-kin değildir. Biz bugün gözümüzün önünde cereyan eden bir çok hâdiselere şahid olduğumuz halde, meselâ bir Yahudi veya bir Hıristiyan doktorun tavsiyesine uymayı vazife sayar, ben bu mikrobu görmüyorum, göster de inanayım demiyoruz da hemen onun sözlerine mum yapıştırıp, dediklerini yapmağa çalışıyoruz da, Allah Teâlâmn emirlerine, tavsiyelerine, tenbihlerine hiç de ehemmiyet vermeden üstelik bir de itiraza kalkışımız artık aklımızın çokluğu mu yoksa yokluğu mu? Mülkün sahibi varlıkların sahibi bizim halikımız, kâinatın da halikı, kâinatın içinde neler varsa hepsinin de halikı- olan Allah Teâlâ'nın emirlerine uymaktan başka çâremiz yoktur.

Onun için kadm-erkek evlerinde huzur ve rahatlıkla yaşamak, mes'ud olmak istiyorlarsa zamana değil, Avrupa kafalılarına değil, Allah'ın emirlerine ve onun Peygamberinin emirlerine uymaktan başka doğru ve güzel bir yol yoktur. Onlar kadını evlerde gayet nadide bulunmaz bir gül gibi göğüsleri üzerinde miskler gibi koklayarak muhafaza ederler iken, onları sokaklara çırılçıplak çıkarıp, fileleri de ellerinde çarşı pazar hizmetçisi gibi yapmak mı daha iyi?

331

Sonra, muhabbet ve sevgi bambaşka bir şeydir. İnsan aynı zamanda bir nefis ve bir de şeytanın esiridir. Cenab-ı Hakk'ın yarattığı mahlûkâtın içerisinde o kadar güzel ve câzib simalar vardır ki, onları görünce insanın hayretlere düşmemesi mümkin değil-, dir. Gönüller de güzelleri ve bahusus kendilerine ikramda bulunanları sevmeğe adetâ mecbur kalmaktadır. Leylâ ile Mecnun'u da unutma. İşte karı-koca arasındaki sevgi ve muhabbetin azalmasına, kesilmesine ve başkaları ile muhabbet ve ünsiyyete ve daha sonra da büyük günahlara giren yollarını Allah Te-âlânın  kapamasının  hikmetini  bilmem  anlayabildin mi? Lâkin bugünün insanı bunları hep hiçe sayarak yine kendi bildiğine göre hareket etmek serbestiye-ti içerisinde yaşamak istemektedirler.  Fakat bu yaşantıda ne huzur, ne rahat ve ne de bereket vardır. Hastalıklar,  evhamlar,  sinir bozukluğu,  ruhî  bunalımların sebebleri hep yeni hayat nizamının bozukluğundan ileri gelmektedir. Kullarının saadet ve selâmeti için Allah'ın koyduğu nizamlar gayet ma'kul-dur. Bakınız  «et-Tergîb-ve't-Terhîb»in  ikinci  cildinin 48. nci sayfasında evliler hakkında buyurulan hadîsler meyanında Hz. Ömer'in oğlunun rivayet ettiği ve Buhari ile Müslim'de de beyan buyurulduğu veçh ile salâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

AİLEDE KARŞILIKLI MESULİYET

<??fj 0s-

Her müslümanın mükellef olduğu bir vazife var, ister ufak ister büyük. «Lâkin herkes bulunduğu ve yaptığı hizmetten nâşi mes'ul durumdadır.»     Erkek

 

 

332                       HADİSLERLE NASİHATLAR

evinin her türlü ihtiyacını, onların refah ve saadetlerini temine memur edilmiştir. Gerek maişetleri ve gerekse çocuklarının tahsilinde, Onlara dinlerini güzelce öğretmek, Kur'an-ı Kerîmi belletmek ve onları dinsiz bırakmamak ve dünyalarını da bildirmek, san'at, ticaret, zirâat gibi bir meslek sahibi yapıp ellere baktırmamak, güzel ad takmak, sünnet etmek, evlenme çağında dindar, namuslu, mesture, musalli bir hanım ile evlendirmek ve evlilik icablarmı kendilerine güzelce öğretip iyi bir şekilde geçinmelerini sağlamak da bu mes'uliyetin altındadır.

Aile hukukuna riayetsizlik günahını da öğretmelidir. İdareciler, idare ettikleri cemaattan mes'uldür-ler. Onların her türlü hukukunu Hz. Ömer gibi gözetmek mecburiyyetindedirler, yoksa indi İlâhî'de mes'-uldürler. Erkek de evinden, ailesinden, çocuklarından mes'uldür. Kadın da kocasının hukukundan,    evinin idaresinden    malının     muhafazasından,     iffetinden mes'uldür. Çocuklarının yetişmesinden,  onlara edep ve terbiye öğretmesinden daha doğrusu evinin her şe-yjnden mes'uldür. Hizmetkârlar da bulundukları vazifelerinden nâşi onlar da mes'uldürler, sadâkatia idlerini görmekle memurdurlar, yanlış hareketlerâade» nâşi onlar da mes'ul olacaklardır. Binâenaleyh, fccer-kes  yapacağı  maddi  ve  manevî  vazifelerini }&0kı veçh ile yapmazlarsa onlar da mes'uldürler.

Bakınız şu tek kelime: MES'ULİYET. Bu kelime ancak müslümanlıkta geçerli bir kelimedir. Çünkü bu mes'uliyet korkusu ancak âhıret mes'uliyetidir, indi İlâhîdeki mes'uliyettir. Bundan korkanlar ise yalnız hakikî müslümanlardır, onun için eski müslüman-larla bugünün uydurma müslümanı arasındaki farkı bulmak bile mümkin değildir. Hele şu Hz. Ömer'in hilâfeti esnasında gösterdiği titizliği hangi millet, han-

AİLEDE KARŞILIKLI MESULİYET

333

gi kavim, hangi dindar gösterebilmiştir. Bu incelikler hep müslümanlığa olan bağlılık nisbetinde olduğu görülmektedir. İşte din kalkınca, dindarlara da zulüm ve işkence yapılınca, mes'uliyet korkusu kalmayınca artık her fenalık beklenebilir ve o zaman dağdaki eşkıya şehre iner, banka soyar, ev soyar, araba soyar, cana kıyar, kimseden korkmaz. Yalnız, onun da bir gayesi vardır, ona erişmek için her şeyi yapmak caizdir. Zaten, Allah tanıtılmamış, âhıretin varlığı bildirilmemiş, cennet, cehennem öğretilmemiş, hesap, kitap, mizandan haberi yok, ne yapabilirse o yanma kâr!.

Ey aziz kardeş! Şimdi sen söyle bir millete bundan daha büyük fenalık tasavvur olunabilir mi? Adam öldüren, ev soyan, cana kıyanlar bunun yanında hiç mesabesindedir. İşte bugünün anarşisini incele, alcında kocaman bir dinsizlik yatmakta olduğunu göreceksin. Belki sen dersin ki: İşte Rusya, işte Çin. Buralarda Allah'tan bahsetmek bile mümkin değil, amma ne kadar rahat ve ne mes'uliyet korkusu var ne bir şey.

Evet kardeşim, çok doğru söylüyorsun. Fakat Allah Teâlânm insanlara verdiği hürriyet nerede, bunu bana anlatabilir misiniz? Her ne kadar anlatmağa çalışsanız da sen de bilirsin ki boşadır. İlk mek-tebte okuduğumuz kurt-köpek meselesini herhalde hatırlayacaksın. İnsanda hürriyet olmayınca fir'avn-ların kölelik devrinden ne farkı kalır. Bu kadar yeter zannederim. Müslümanlık icabı herkes güttüğünden mes'uldür vesselam.

İkinci cild sayfa 49'da, İbn-i Hıbban ile Tirmizî'-nin hadîs-i sahihlerinde, Ebû Hüreyre'den şöyle rivayet olunur:

334

HADÎSLERLE NASİHATLAR

«Mü'minlerin îman cihetinden kâmili, ahlâkan en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı hayırlı olamnızdır.»

Başka bir tâbirle de: «Sizin hayırlınız ehline karşı hayırlı olandır, ben de ehlime karşı sizin hayır-lınızım.»

Kadm kısmının yaratılış itibarı ile hılkatmda yamukluk, eksiklik, zafiyyet vardır. Bazan içlerinde olgun hanım efendiler bulunursa da ekseriyyet itibarı ile zafiyyetleri gâlibtir. Onun için hanımlardan hiçbir peygamber de gelmemiştir. Yamuk olan bir şeyi düzeltmek kolay değildir, hemen kırılıverir. Hayatının tatlı olarak geçmesini istiyorsan herhalde müsamahakâr olmak mecburiyyetindesin. Cenâb-ı Peygamberin tavsiyesi de kadınlara karşı şefkatli ve merhametli olmaktır. Kadına yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek ve onun yüzüne vurmamak ve onu evden dışarı atmamaktır. Yani küssen bile evinde küs.

Hacc-ı Vedâ'da Efendimiz sallâllâhü aleyhi ve sellemin hutbesi malûmdur. Orada kadınlara karşı hayırlı olmamızı bizlere tavsiye buyurmuşlar. Kadınlar hakkında vârid olan hadis-i şerifler 33 tanedir. Bunları ayrı ayrı yazmak da mümkin olamayacaktır, onu hadis kitaplarından ve bahusus «et-Ter-ğîb-ve't Terhîb»ten okumanızı rica edeceğim. Çünkü «et-Terğib-ve't Terhib» kitabı -her nekadar bazıları beğenmezlerse de, işlerine gelmez de onun için bahaneler yaparlar. Vakti ile İmam Gazâli'nin İhyası-

 

AİLEDE KARŞILIKLI MESULİYET                   335

na da öylece itiraz etmişlerdi- diğer hadîs kitaplarından da istifade ederek geniş ma'lûmat vermektedir.

Şimdi şu hadis-i şerif -ki o kitaba göre: 3.cü cild, 54.cü sayfada 2O.ci hadîs olarak Ahmet b. Hanbel'in, Nesai'nin, İbn-i Mace'nin sahihlerinden Biisnadin ceyyidin (kaydı ile) Ebû Hüreyre Hazretlerinden nakl ettikleri hadis-i şeriften istinbat edilmiştir. Enes b. Mâlik diyor ki:

«Ensardan bir ev sahibinin,   bahçesini   sulamak üzere kuyudan su çıkarmak için kullandığı bir devesi vardı. Evvelce bizim değirmenlerimizde ve kuyularımızda olduğu gibi ki, ekseriya merkeb ile su çıkarılırdı. İşte bunun gibi, bu Ensarî de, bahçesini sulamak için bahçedeki kuyusundan bir deveye döne döne su çıkartırdı. Deve bu işden bıkmış veya yorulmuş, her nedense kızmış, artık hizmet etmiyor ve üstelik de sahibine karşı geliyordu. Deveyi kullanabilmekten âciz kalan insan, salâllâhü aleyhi ve selleme gelip halini arz eder ve mahsul, mezruâtm ve harmanlığının kuruma tehlikesinden bahs ederek Resıı-lullah Efendimize iltica eder.    Resulullah sallâllâhü aleyhi ve sellem de o sırada yanlarında bulunan zevatı da alarak adamın bahçesine giderler. Deve bir köşede duruyor. Sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri deveye doğru giderken Ashâb-i Kiram Hazerâti: Ya Resulullah bu deve ısıran bir köpek gibi (yani kudurmuş), ağzından salyaları akmakta, belki bir zararı olur diye deveye karşı gitmemesini istemişlerse de Cenab-ı    Peygamber Efendimiz onları dinlemiyerek: Bir beis olmaz diye deveye doğru giderken deve, Peygamberimize şöyle bir baktı da ona doğru gidip önüne varınca secde eder halde yere kapandı. Sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretleri, onu evvelkinden    daha itaatli bir halde gelmiş olarak alnından tutup işine

336

HADİSLERLE NASİHATLAR

başlattı. Ashâb-ı Kiram: Ya Resulüllah bu hayvan akılsız olduğu halde sana secde eyledi, biz ise akıllı kimseleriz sana secde etmeğe elbette daha elyakız. Buyurdular ki: «Beşerin beşere secdesi sahih olmaz. Eğer beşerin beşere secde etmesi lâzım gelse, hakkının büyüklüğünden kadının kocasına secde etmesini emrederdim.» Eğer kocanın ayağından başına, tepesine kadar yaralar olsa, irinler aksa da hanım efendi de onları temizlemeğe çalışsa kocasının hakkını yine ödeyemez» buyurulmuştur.

Artık biz halimize gülelim mi yoksa ağlayalım mı?

Vakti ile bir zat, hanımından şikâyet için Hz. Ömer'e gelmiş, fakat, evde hanım efendi kızgın. Bunu görünce adam şikâyetten vaz geçip, dönmüş giderken Hz. Ömer farkına varıp adamı çağırtmış ve sormuş: Niye geldin ve ne için gidiyorsun? Adam cevaben: Efendim hanımdan şikâyet edecektim, baktım aynı hava sizde de var, onun için şikâyetten vaz geçmiştim. Hz. Ömer o adama şöyle demiş: Onlar bizim çamaşırlarımızı yıkarlar, yemeklerimizi yaparlar, evlerimizi temizlerler ve evlerimizi beklerler, çocuklarımıza da bakarlar, daha doğrusu onların bu hallerine karşı müsamahakâr davranmak ve onların za'fiyyetlerine hami edip onlarla mücadele etmemek ve onlan daima afv etmek lâzımdır, aksi takdirde geçinmek mümkin olmaz.

Bugüne gelince kadın, tam bir hürriyet içerisindedir, istediği gibi yaşar, zevk ve sefasına zerre kadar halel getirmez, herkesle görüşüp-konuşması normaldir, ve aynı zamanda erkeğinin de kumandanıdır yani kılıbık tâbir ederler ya o nev'iden. Eve hâkim, erkeğe de hâkim, duruma da hâkim. İstersen bir tec-

AİLEDE KARŞILIKLI MESULİYET                 337

rübe et, lâkin sakın yapma sonra pişman olursun. Çünkü eskiden kadının bir korkusu vardı o da boşanmak. Bugün o da yok. Onun için bugün kadınlar hâkim, erkekler ise tam bir mahkûm .durumdadırlar. Senin kıymetin onlara itaat ettiğin müddetçe iyi. Fakat ne zaman tahakküme kalkarsın neticede muhakkak aldanırsın. Zira «kadının hilesi erkeği yendi» tâbirini, misâlini de unutma, bunlar ekseriyyet itibârı iledir.

Ashâb-ı Kiramdan bazıları Şam ve sair beldelere gerek ticaret ve gerek seyahat dolayısı ile gezdiklerinde bazı eşhasın büyüklerine veya başlarına karşı secde ettiklerini görmüşler ve Medine-i Münevve-reye geldiklerinde Resulüllah'a bunları arz edip Peygamberimize de secde etmelerine müsâade istemiş-lerse de Resulüllah Efendimiz buna kat'iyyen razı olmayıp «Eğer insanın insana secde etmesi lâzım gelse, kadının erkeğine secde etmesini emr ederdim.» buyurmuştur.

YALAN VE GIYBETTEN UZAK, GÜZEL AHLÂK İLE İBADET ETMEK

 & Su j

 ısı

 J\

 ly_J>

 S _ft

«Sizden birinizin oruçlu olduğu günü refes etmesin ve cahillik de yapmasın. Eğer bir kişi ona şetm ederse veya mûkatele ederse ona: ben oruçluyum, ben oruçluyum desin.»

Hadislerle Nasihatlar — F.: 22

338

HADÎSLERLE NASÎHATLAR

Bu hadis-i şerif ve buna benzer daha bir-kaç ha-dis-i şerif var ki, ibadetlerin ruhunu bizlere duyurmaktadırlar. Malûmdur ki oruç, niyetle birlikte imsak vaktinden tâ güneş batıncaya yani akşam oluncaya kadar yemeden .içmeden, cinsî muameleden korunmaktır. Fıkıh kitaplarında, ilmi-hal kitaplarında bu hususta lâzım gelen malûmatlar tam olarak verilmiştir. Yalnız bize düşeri vazife bu kitapları çok çok ve tekrar tekrar okumaktır. Okuduğumuzu tam mânâsı ile anlayabilm_'c için mutlaka tekrar tekrar okumağa meobur ve muhtâcızdır, yoksa öğrendiğimiz eksik veya y<tnlış ^i'abiur, zıhin't-rde yerleşebilmesi için hafızlarımızın tekrarın gibi tekrarlamak lâzımdır.

Bu hadîs-' şerifte beyan buyurulan: Refes kelimesi lügat mânası ile. C \î mücmele ve fuhuş söz söylemek yani hâtûnlara cimâya teallûk eden fuhuş ke-lam süylennoir dab» nrikç:¦¦•. Çirkin ve yaranım" sözlerden dilin' v- gönlünü de muhafaza etmeği Ceneb-ı Peygamber Efendimiz tavsiye ederlerken, Cenab-ı "¦fak da Sûre-ı Baıtaracia Hhc bahsinde:

&] d J'^% Jj^iv; üj Su

diyerek t.'es, risk, r;dal'd°n hacıları da in»;n buyur-maktadır ki b\> da haccın ruhum t< 'jkil etmektedir. Hac da: Malûm olduğu vech ile nivyet ile ve lebbeyk ile beraber ihrama girip Arafatta bulunmak, müz-delifede ^atrr^.1', Merada üç gün ^aîıp şeytanı taşlamak, BeytuliaJ-n tavaf ve cay edir traş olup ve kurbanını de. keserek ihramdan çıkmaktır. Bu vazifeleri yapanların hu elan tam olmuş olur. Fakat kötü sözlü, fisk u iücui ?U, sonunla bunula nerhangi bir şey için mücâdele eden kimsenin haccı makbul olsa

GÜZEL AHLÂK

339

bile tam bir hac yapmış sayılamaz. Çünkü hacdan mu-rad yalnız bu vazifeleri yapıp hacı olmak değildir, belki Hac vazifelerini lâyıkı veçh ile yapmakla beraber, ahlâkını da düzeltmeğe çalışıp ne cima ve ne de şâir gönül kinci veya hatır yıkıcı çirkin ve boş sözleri de bırakarak hem gönlünü ve hem de lisanını zikrullaha alıştırmak ve kimseyi de incitmeden ve elinden geldiği kadar herkese maddî ve manevî yardımlarda bulunmak lâzımdır. Her yerde, bahusus o mukaddes beldelerde çeşit çeşit tabiatlı insanlar olacağından, vâki olan hiçbir hatâ ve kusur üzerinde durmayıp, herkese hüsn-i zan etmeğe bak, kimseyi de sakın ayıplamağa kalkma.

İşte, gerek hacda ve gerek oruçta dilini tutarsan ve kimseye fenalık yapmazsan ve yine kimse ile mücâdele etmezsen ve bir de deliller bizden fazla para alıyorlar diye münâkaşa etmezsen, bunlara mukabil son derece ikramcı, insancı, iyilikçi, şefkatli olabilirsen ne mutlu sana ve mutlaka böyle olmağa çalış.

Tabiî herkes hacca gidemez, fakat bu yaramaz, kötü, çirkin, hatır yıkıcı, gönül kinci her hareketten hepimizin son derece dikkatli, müteyakkız olmasmı ve sakınmasını hem tavsiye ve hem de rica ederim. İnsanın insanlığı ve kemâlâtı ancak ahlâkı ile tekemmül eder ve kıymetlenir. Binaenaleyh, gerek oruçda ve hacda kötü ve çirkin pis söz söylemeyi terk etmek ve aynı zamanda gafilâne ve câhilce hareketleri bırakmaklığımızı tavsiye eden yine Peygamberimiz sellâllâhü aleyh' ve sellemdir!

Cahillik haddi zatında çok fena bir şeydir, hele müslümana hiç de yakışmayan bir sıfattır. Allah Te-âlâ hepimizi korusun ve muhafaza buyursun, kötü huy ve ahlâkı değiştirmek kadar zor bir şey yoktur.

340                       HADÎSLERLE NASİHATLAR

Meğer ki Allah Teâlâ, lütfedip kurtara. Onun için ebeveynin ve üstazların en mühim vazifelerinden biri de-. Çocukların ve talebelerin ahlâklarının temizliği ve güzelliği hususunda bıkmadan, çok titizlikle durmaları lâzımdır. Zira iyi terbiye almış, ahlâkan mazbut bir çocuğun inşâaliah sonu da iyi olur. Maazallah bir de kötü huyları âdet edinmiş bir bedbahtın hali hom kendisine hem de beşeriyyete karşı bir felâkettir. Bunlardan mes'ul ana, baba, üstaz ve cemiyyettir.

Kimsesizlerin himayesi de cem'iyyete aittir. Öyle ise gerek oruçlu ve gerekse oruçsuz, gerek hacda ve gerek sair eyyamda ne pis, çirkin yaramaz söz söyle ve ne de cahillik edip hatır yıkma. Gönül kırma ve incitmeden son derece sakın ve aynı zamanda sizlere şetm eden, söven, pis ve çirkin söz söyleyenlerle bir de sizinle dövüşmek isteyenlere karşı en güzel hareketiniz: ben oruçluyum, ben oruçluyum demek olmalıdır, yani onların ne sözlerine ve ne de yanlış hareketlerine karşı mukabele etmeğe tenezzül bile etmeden en nihayet: Bana bak ben oruçluyum, ben oruçluyum. Yani yemek ve içmekten nefsimi haps ettiğim gibi hiç kimse ile de ne münakaşa ve mücadele ve ne de mükatele edip dövüşürüm, zira oruçluyum. Oruçlu kimseye tabiatı ile bu münasebetsizlikler yakışmaz olduğu gibi sair zamanlarda bu hal kendisinde bir tabiât-ı saniye halini alır da artık melekler gibi olur.

Bu mes'elelere mütaallik et-Terğib ve't-Terhib'in birinci cildinin 146.cı sayfasında Buhari'nin, Ebû Davud'un Tirmizî'nin, Nesaî'nin, İbn-i Mâce'nin nakil buyurdukları şu hadîs-i şerifleri dikkat ile hem de pek dikkat ile mütalâa buyurmanızı ve ezberleyinceye kadar da tekrarlamanızı rica edeceğim, çünkü bunlar müslümanlığın can noktalandır. Bir çok kimseler var-

GÜZEL AHLÂK

341

dır ki çok güzel namaz kılarlar ve çok da oruç tutarlar, imkânları oldukça hacca da giderler, umreler yaparlar, sadakaları da boldur. Amma bizim gibi yine yerinde sayarlar ve hiçbir ilerleme yapamazlar. Halbuki İslâmiyyet dâima terakki isteyen ve kemâlât-ı insâniyyenin en üst tabakasına ulaşmağa azimli olan bir dindir. Evet İslâmın şartı beştir amma o bir beden yapısı gibidir.

Onun kısmının adetâ hududu yoktur dersek belki de hatâ etmiş olmayız zan ederim. Çünkü yalnız kafatasının beyin kısmındaki zerrelerin    milyonları aştığı erbab-ı tahkik tarafından söylenmektedir. Diğer vücut zerrelerinin ise ne kadar olduğunu bilemiyoruz. Bunların hepsinin hayatı var, ayrı ayrı vazifeleri olduğu da malûmdur.    Bunlarda vaki olacak olan ufak bir aksaklık, vücutta    -doktorlarımızı da âciz bırakacak derecede- çeşitli arızalar meydana getirmektedirler. Fakat bunların hepsi de bir kumanda merkezine bağlıdırlar, kendi başlarına hareket edemezler. Yukarıda geçen bir derste bütün azaların dile nasıl yalvarmakta olduğunu görmüştük. Zira dilin bozukluğu bütün azalara da sirayet etmekte olduğundan onun doğruluğu, dürüstlüğü diğer azaların da doğru ve dürüstlüğüne ve bilâkis dilin fenalığı ve bozukluğu da diğer azalara da aynı şekilde sirayet edeceğinden bütün âzâlar elbirliği ile: «Aman dil, sakın aldanıp da doğruluktan  ayrılma.  Zira  sonra  bizler de sana uyarak yanlış ve yaramaz işler yaparak netice cehennemde yanmamıza sen vesile olmuş    olursun. Aman dikkatli ol» diye yalvarmalarına    başladıkları malûmdur. Bu dil de gönüle bağlıdır, gönül temiz olursa dil de ve bütün âzâlar da temiz ve güzel olurlar, sahibi de çok temiz ve güzeldir, insanlar da bunların hem âşıkı hem de hayranıdırlar. Kendileri

342

HADİSLERLE NASİHATLAR

dünyadan göçeli yüzlerce hattâ binlerce seneler olduğu halde hâlâ namlarına izafeten intifaller yapılmakta olduğu görülegelmektedir. Başta Peygamberler sonra veliler sırası ile hep mü'minlerin, müslü-manların gönüllerinde unutulmaz, derin saygılarla anılmakta olduğu şüpheden azadedir. Konya'daki Mevlânayı, Ankara'daki Hacı Bayram Veliyi, Bursa'-daki sayısız yüzleri geçen evliyaları unutma. İsmail Hakkı Bursevi, İbrahim Hakkı Erzurumî, Veysel Ka-ranî, Uftâde Hazretlerini, Eyyub Sultan Hazretlerini, Emir Sultanı, Gümüşhaneli Ahmed. Zıyaü-d-Dîn ve emsali.

İşte o hadîslerden bir tanesi:

Ebû Hüreyre radıyallahü anh'den: Şöyle demiştir: Nebi sallâllahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

*i ? 'J*

Diğer bir rivayette:

buyurulmuştur.

Bakınız : «Her kim kavl-i zûr'u, yani yalan sözü (gıybet, nemime diğer ahlâkı zemimeler, nifak, haset, kibir ve nefreti mucip bütün sözler, fisk u fücuru mucip her şey de bu kavl-i zûr'un içindedir) bırakmaz ve onunla ameli terk etmezse, Allah'ın o kimse-

GÜZEL AHLAK

343

nin yemesini ve    içmesini    terk etmesine    ihtiyacı yoktur.»

Yani oruç ancak yemek ve içmekle ve muamelât-ı cinsiyye ile bozulur. Bu zat neden yemesini ve içmesini terk ediyor ve ben oruçluyum diyor. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir orucu arzu etmez. Oruç, oruçtur fakat makbul ve memduh değildir. Oiucun kemali yoktur, olgun ve makbul değildir. Cehil, adilik, alçaklık, sövüp sayma, insanların namus ve şereflerine taarruz hep cahilliğin alâmetidir.

Taberani'nin Sağir ve Evsatında Hz. Enes'ten bir rivayette ise-.

buyurulmaktadır. Ma'nâsı: «Her kim ki yalancılığı terk etmeden oruç tutarsa onun aç ve susuz kalmasına Allah Teâlânm ihtiyacı yoktur.» Allah Teâlâ Hazretleri ihtiyaçtan müstağnidir: Fakat burada bizlere anlatabilmek için olsa gerek -Allahü âlem- böyle denilmiştir. Daha doğrusu Allah Teâlâ böyle orucu arzu etmemektedir, istememektedir. Bu yalnız oruca ait değil, bütün ibadetlerde aranılan en büyük bir meziyyettir. Zaten, yalan ve dolanı kim sevmiş ki böyle karışık bir orucu, bir ibadeti Allah sevsin. Allah Teâlânm sevdiği şey, doğruluk ve dürüstlüktür.

Sûre-i Fatihada hergün en az kırk defa okuyup istediğimiz sırat-ı müstakim değil mi? Artık ne istiyorsun? Allah Teâlâ cümlemize bu sırat-ı müstakimi ihsan buyursun. Âmin!

Ebû Hureyre Hazretlerinin rivayet ettiği bir ha-dis-i kudsîde:

344

HADÎSLERLE NASİHATLAR

GÜZEL AHLAK

345

«Ademoğlunun yaptığı bütün ameller kendisi içindir, yalnız oruç banadır (bana aittir). Orucun mükafatını ben veririm. Oruç bir kalkandır. Binaenaleyh, siz oruçlu olduğunuz gün refes yani cima hakkında fahiş kelâm söylemeyin ki, belki cimaya sebeb olabilir. Bir de sakın bağırıp-çağırmasın, muhasama ve mücadele de etmesin. Eğer başka birisi sebbeder, söver veya dövüşmeye kalkarsa: «Ben oruçluyum, ben oruçluyum» desin» buyurulmaktadır.

Bu demektir ki: Ben oruç tutuyor, hayırlara, sevaplara intizar ediyorum. Mükatele, söylenecek kötü sözler ise insanın ümid ettiği sevapları yok eder, mahv eder. Onun için «oruçluyum» deyip kurtulmaktan daha iyi bir yol olamaz. Zira karşılık vermek en nihayet dövüşmeğe kadar gidebilir ve belki ölüm ve hastane veya hapisanelere sürüklenmesine de sebeb olur. Oruçlu bir kimsenin Hakk'm rızasını kazanabilmek için tuttuğu bu orucun sevabını gidermesi ve neticede daha vahim hâdiselere sebeb olması hiç de istenmeyen bir şeydir. Yegâne çare ise, «oruçluyum» deyip hâdiseleri önlemek kadar makul bir şey yoktur. Çünkü insan nefis sahibidir, kızar, gadab eder, sonra da önüne geçilmez bir hale düşer. En iyisi susup ben oruçluyum deyip hâdiseleri atlatmak kadar makul bir şey yoktur. Onun için Cenab-ı Peygamber de hem iki defa, ben oruçluyum, ben oruçluyum deyin buyurmuştur. Zira oruç sahibini her türlü günahlardan, felâketlerden koruyan ve kalkandır, bunu yapmadığı müddetçe bu kalkanı işe yaramaz hale getirir. İşe yaramaz bir hale gelmesine yegâne sebeb, yalan ve gıybettir. Gerek yalan ve gerekse gıybet insan denilen mahlûkatm en güzeli, en mümtazı, Hakk'm güzidesi insan, yalan ve gıybet ile bu güzelliği ve bu imtiyazı ve bu baha biçilmez insanlık şerefini kay-

bederek ailede bir mahlûk olur ve belki de mahlûkatm en aşağısı olur. Yine sen sakın «Bunda ne varmış ki bu kadar aşağılık seviyesine düşüyor» deme.

İnsan, yaratılış itibarı ile ne kadar güzel mahlûktur ve insanda Cenab-ı Hakk'm yaratmış olduğu ne güzel sanayii bedia vardır! O gözlerdeki yakıcı bakışlar ve o kaslardaki süs ve saltanat, bir taraftan süs gibi görünürken bir taraftan da gözü en güzel bir şekilde muhafaza edişi. Sonra o yüzdeki güzellik ve insanları hayrete düşüren cazibe ve çekicilik: Hakikaten insana hayır bırakmaz bir anda insan kendinden geçer, maşukunun halatını gözleri önünde canlandırdıkça mest olup gider. Artık onu sevmek, onu bağrına basmak, ondan ayrılmamak için uykularını terk eder, adetâ hayatından vazgeçer, sararıp solar. Derdin nedir diye sorsan: Aşk der. (Ki bu maddî aşktır.) insan böyle coşkun duygularla Mevlâsma yönelebilir ve yüksek makamlara erer! Bu aşk dünya ateşlerine benzemez. Bak Süleyman Çelebi ne diyor:

Bir kez Allah dese aşk ile lisan Dökülür cümle günah mlsl-l hazân.

İşte o güzel insan ki dünyadaki bütün mahlûk ve bütün mevcudat bu insanın âşıkıdır. Bu aşkı hiçbir su söndüremez. Halbuki dünya ateşleri suyun karşısında sönmek mecburiyetinde kalır.

Şimdi, kâinatın bile âşık olduğu, bu insanlığın güzelliği, parlaması, pırlantası yalan ve gıybet ile cevherini, aşkını, safiyyetini kaybeder. Artık o sevgi ve o aşk yerini nefret, soğukluk, yaklaşma yerine uzaklaşma, sevgi yerine nefret, âğuşuna almak yerine onu sevmemek ve görmemek ve hattâ ismini bile duymamak ister.

I

346

HADÎSLERLE NASİHATLAR

Sen ve ben ey aziz kardeş, Hakk'ın insan oğluna verdiği bu pek nadide, bulunmaz yakuttan, zümrütten ve her şeyden daha çok güzel olan insanlığı berbat, perişan eden yalan ve gıybetten daha başka ne arıyoruz. Senin, benim insanlığımızı elimizden alan bu çirkin hareketlerden her zaman her yerde kurtulmanın tek çâresi bu münasebetsiz sözlere iltifat etmeyip sükûnet ile vekar ve haysiyetini koruyarak; oruçluyum demeyi beğenmedin mi?

Bak hakikî oruç yalnız yememek ve içmemekle değil; belki hakiki oruç pis, âdi ve çirkin ve boş sözlerden ve (refes) denilen cinsi muamelelere müteallik hoş olmayan sözleri terk etmekledir ve eğer sana birisi sebbederse veya câhilcesine, edep harici hareketlerde bulunursa ona verecek cevap: «Ben oruçluyum, ben oruçluyum» demek olsun ve eğer ayakta isen, otur ki gadabın sönsün.

Binaenaleyh, çok oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından yanlarına yalnız aç ve susuz kalmaları kâr kalmıştır, başka bir fayda elde edememişlerdir, yani orucun o nihayetsiz sevabından ellerine bir şey geçmemiştir. Ve yine çok namaz kılmak sureti ile gece kaim, ibadette daim olan kimseler vardır ki o ibadetlerden kendilerine ancak uykusuz kalmaları kalmıştır. Bunun ne demek olduğunu şübhesiz anlamış olacaksınız. Bunlara bir misal olarak iki kadının hali izah edilmiştir.

Bu muhterem hanım efendiler o sıcak memlekette susuzluktan yanarcasma oruçlu oldukları halde, Peygamberimize arz olundukları vakit, Cenab-ı Peygamber onları dinlemek bile istemediler ve onlardan îraz eylediler. Hattâ ölüm haline yaklaşmışlardı. Fakat metanetlerinden oruçlarını bozmuyorlardı. Fakat

GÜZEL AHLÂK

347

Cenab-ı Peygamber Ashabına hakikati göstermek için bu iki oruçlu kadını çağırıp büyük bir kâseye kusmalarını emir buyurdular da, o kablar kan ve irin ve et parçaları ile doldu. Peygamber Efendimiz buyurdular: «Bunlar, Allah'ın helâl kıldığı ekmek ve yemeği yemedUer ve fakat Allah'ın haram ettiği dedi-kodu, gıybet, iftira ve emsali günahlarla oruçlarını bozdular, karşılıklı oturup nâsın etini yiyorlardı.»

Bu hususta Kur'an-ı azimüşşanm 518.Cİ sayfasında, sûre-i Hucüratta, çok şiddetli bir surette gıybet edenlerin hali, hem de pek açık bir şekilde beyan bu-yurulmuştur.

İlmin hepsi dünyaya ait olup, yalnız amellerin âhırete müteallik olduğu bildirilmişti. İşte bu gıybet ilmini hemen hemen bilmeyen yok gibidir. Fakat tatbik edip kaçınanlar pek azdır. Burunlarımız pis kokulardan hiç hoşlanmaz, hemen burunlarımızı tıkarız. Halbuki gıybet ve emsali ma'nevi günahların pis kokularını burunlarımız duymamaktadır. İnsan nezle olduğu zamanda burun tıkanır, artık koku duymaz olur. Tıpkı bunun gibi ma'nevî hastalıklar da burunlarımızı tıkadığından bu yalan ve gıybetlerin, haset ve kibirlerin ve sair ma'nevî hastalıkların pis kokularını ya alıştığımızdan veya hastalığımızdan nâşi duyamıyoruz. Halbuki melekler ise bu pis kokulardan nâşi bizlere yaklaşamamaktalar ve yerlerini de bilâkis şeytanlar alıp bizleri perişan edip, hakiki insanlıktan ve kemal-i islâmiyyetten mahrum etmektedirler. Bu gaflet bizde oldukça ne insanlığın ve ne de İslâmiyyetin tadını tadabiliriz. Allah yardımcımız olsun vesselam.

348

 HADİSLERLE NASİHATLAR

MÜMİNLER BİR BİNANIN PARÇALARI GİBİDİRLER

«Mü'min md'mine mülâki olduğunda bir bina hey'etindeki gibi birbirlerini takviye ve tahkim ederler.»

Bu hadîs-i şerifte: Mü'minlerin birbirlerine karşı olan vazifeleri pek açık bir şekilde belirtilmiştir. Allah Teâlâya hakikî surette inanan kişilerin bir binanın taşları, tuğlaları, kerpiçleri veya bunların içindeki çimento ve kumların ve demirlerin birbirlerine saniıp-sarmaşmalan ve birbirlerine kopması mümkin olaniı-yacak derece kaynaması gibi, mü'minlerin de böyle birbirleri ile kaynaşıp, sarmaş- dolaş olmalarının lüzumu ne güzel belirtilmektedir.

Bina taşlarının hepsi büyük büyük, oyma ve muntazam taşlardan ibaret değildir, onların içerisinde aralarını dolduran ufak tefek taşlara da lüzum olduğu görülen ve bilinen bir şeydir. Büyük taş hiçbir zaman: ey küçük tajş^senin burada ne işin var, defol git dememiştir. Çünkü o da büyük taşlar arasındaki boşlukları doldurmak için lâzımdır. Binaenaleyh, insan ların hepsi kâmil ve olgun olamaz, o kâmil ve olgunların arasındaki zayıf kimselerin, câhillerin de bulunması lâzımdır. Demirler mıknatısın yanında bulundukları müddetçe delk ve temas sayesinde o demircik-ler de mıknatıslanırlar, hikmet-i ilâhiyye böyle cari olmaktadır. Cenab-ı Hak istese idi bizi de melekler gibi yaratırdı.

MÜ'MİNLER

349

Mü'minlerin hadîslerinde inşallah daha fazla ma'-lûmat verilmeğe çalışılacaktır. Hepimizin ma'lûmatı vardır ki, mü'minler üç kısımdır: Olgun, orta, bir de alt tabakada olanlardır ki, burada zikr olunan mü'minler birinci sınıf olgun mü'minlerdir. Mü'minler her ne kadar kardeş iseler de bu kardeşlik ancak olgun mü'minlerde daha açık ve daha bariz bir şekilde görülmektedir. Hele ilk Sahabe-i Kiram devrinde ve daha sonraki tabiin ve Tebe-i tabiîn devirlerinde ve bahusus ehl-i tasavvuf arasında pek mükemmel bir surette görülmekte idi. Bugün bile hiç ummadığımız kimselerde bu olgunluk ve yardım yapılabilmektedir. Sahabe-i Kiram devrinde ve bahusus Mekke-i Müker-remeden Medine-i Münevvereye hicret eden muhacirlerin Medine-i Münevvere'nin yerlisi bulunan ve En-sar adı verilen mü'minlerin halleri, Buhari-i şerifte pek açık bir şekilde bildirilmektedir. Çok okumanızı tavsiye ederim. O günün müslümanlannın birbirlerine yardımları gibi bizlerin de yekvücut olarak birbirleri-mize yardımda bulunmamızı Cenab-ı Allah nasib eylesin. Âmin!

Şimdi, Trabzon vilâyetinin bir köyünden gelen bir mektuptan anlaşıldığına göre, zavallıların köy yolları ve köprüleri yokmuş. Kendi güçleri ile bir miktarını yapabilmişler, fakat tâkatları kesilmiş. Bir yardım olur umudu ile, «Müslümanlar kardeşdirler, bizim ızdırabımızdan bir an evvel kurtulabilmemiz için sizlerin de yardımlarınızı bekliyoruz diyorlar. Biz de mektubu yardım edebileceklere havale ettik, inşallah yardımda bulunurlar. Bir vücut nasıl ki bir çok âzâ-ların birleşmesinden meydana gelmiştir, mü'minler de böylece bir vücut gibidirler. Ayrılık göstermeden birbirlerinin ellerinden tutarak yaşamaları iktiza eder.

350                         HADİSLERLE NASİHATLAR

OLGUN MÜMİNLERİN VASIFLARI

Mü'min kimdir? diye akla bir şey gelir. Mü'min o kişidir ki Allah'a ve Resulüne ve kitaplarına, meleklerine ve âhıret gününe yani öldükten sonra dirileceğine hesaba, mizana, cennet ve cehenneme, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanan ve iman edip tas-dîk eden kimseye denir. Bu bizim ilim kitaplarımızda:

 \xş-

 «û! *>M kJl'Ü

diye yazılıdır ve kitabımız olan Kur'an-ı azimüşşan-, da (İnnema) edât-ı tahsisi ile zikr olunan âyet-i kerimeler ile diğer ehli imânın hallerini, vasıflarını beyan eden yüzlerce âyetler vardır. Sûre-i Enfal 2, 3, 4): «O hakiki mü'minler ki Allah Teâlâ'r.ın ismi anıldığı vakitte korkularından kalbleri titrer, havf ve haşyet kendilerini istilâ ederdi ve Kur'an-ı Kerîmin âyetleri okunduğu vakit imanlar kat kat artar, kesb-i kuvvet eder ve her bakımdan Allah Teâlâya tevekkül ederler, tam bir testimiyyet iyrisinde bulunurlar. Ve yine o mü'minler öyle kimselerdir ki namazı istenildiği gibi kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklar-dan infak ederler. İşte bunlar gerçek mü'minlerdir, onlara Rabları katında dereceler vardır ve mağfiret ve cennet, hesapsız, tükenmez ni'metler (hep) onlarındır.»

Ve yine o olgun, kâmil mü'minler hakkında nazil olan âyetlerden birisinde de şöyle denmiştir: «Mü'minler ancak o kimselerdir ki,    Allah ve Resulüne

OLGUN MÜ'MİNLERİN VASIFLARI

351

İman edip kat'iyyen şek ve şübhe etmezler ve din düşmanları ile mal ve canları ile fisabilillâh cihâd ederler. İşte onlar sadıklardandır.» Yani tam ma'nâsı ile inanmış, iman etmiş olduklarından gözleri ne mallarını ne de canlarını görmez. Sonra mü'minler öyle kimselerdir ki daima birbirlerine iyiliklerle, hayırlarla emrederler ve bununla beraber birbirlerini mün-ker olan bütün fenalıklar, günah şeylerden nehyeder, menederler. Ve yine o kâmil mü'minler Allah'tan maada, kâfirlerden dost ittihaz etmezler, dostları Allah'dır ve o kâmil mü'minler Allah Teâlâdan son derece korku içerisindedirler.

Onlar da ancak ulema-i billâh olan âlimlerdir.

Olgun mü'minler hem Allah'tan korkarlar hem de emi derine itaat edip söz dinlerler, namazlarını kat'iyyen bırakmaz, oruçlarını fazlası ile tutarlar, yalandan, gıybetten, nemimeden, kibirden, hasetten, gadabtan, şöhretten, şehvetten son derece sakınırlar, kimseyi hakir görmezler, fakir-miskin herkese, bilâ-fark acır ve yardımda bulunurlar. Allah'a itaatları gibi Resulüne de aynı şekilde itaat ederler. Allah'ın mes-cidlerini ancak olgun, kâmil mü'minler imar ederler ve mescidlerde ibadetleri yine bu kâmil mü'minler yaparlar ve yine bu mü'minlerdir ki ana ve babalarına hürmet ve saygıda ileri giderler ve onları hiçbir surette rahatsız etmezler ve yine o mü'minler ki mes'-uliyyetten pek çok korkarlar, ondan nâşi hak ve hukuka son derece riayetkardırlar. Bunun için hiç bir kimseyi incitmemeye çok dikkat ederler ve yine o mü'minler çalışıp ellerinin emeğini yemeğe gayret ederler ve kimseye el açmaz, tenezzül bile   etmezler,

352

HADİSLERLE NASİHATLAR

açlığa ve susuzluğa tahammülleri pek fazladır. Bununla beraber Allah Teâlâya, ibadeti her şeyin üzerine tercih ederler ve Allah Teâlâyı da çok zikr ederler, aynı zamanda hem korkarlar ve hem de severler. Korku ve sevgilerinden nâşi Allah celle ve alânm ve Resulü Muhamnıed Mustafa selâllâhü aleyhi ve sel-lemin emirlerine son derece muti ve saygılıdırlar ve Peygamberimize karşı çok da salât ü selâm okurlar. Sen de bunları sakın bırakma, hiç olmazsa yüz defa oku.

 lj «ûl

 j <î> 'xLJ-\j -til o

 4İL VI İ^Sfj "J>Vj

11 kere «Lâ ilahe illellah», 100 defa «Allah», 10 kere «salâvat-ı şerife», 100 kere «ihlâs-ı şerif». Bunları hergün oku, sabah namazından sonra okur ve iş-rak namazını da kılıp camiden öyle çıkarsan bir hac ve umre yapmış gibi hem aynı sevabı alırsın, hem de rızkın senin arkandan koşar yani rızkın hem bollanır, hem de zahmetsiz eline geçer. Allah'a hizmet ettikçe Allah Teâlâ da senin işlerini kolaylaştırır. Bu namazları (işrak, duhâ, evvâbin, yatarken taze ab-dest ile kılman dört rekât namaz ve gece namazlan-

OLGUN MtTMİNLERİN VASIFLARI

353

nı) hep olgun mü'minler kılarlar. Sonra o mü'minler pazartesi ve perşembe oruçlarını bırakmadıkları gibi her ayın 13, 14 ve 15 nci günlerinde de oruç tutarlar. Sonra üç aylar dedikleri Recep, Şa'ban, Ramazan oruçlarını tutarlar ve oruçtan hiç kaçmazlar ve çok da severler. Çok konuşmazlar, fakat çok zikrullah yaparlar, gece uykularını da pek fazla uyumazlar, erken yatıp erken kalkmasını severler.

Sonra bir binanın taş, tuğla, ağaç ve demirleri birbirlerine nasıl bağlanmış, nasıl birbirlerini takvi-viye edip sağlam bir halde iseler, mü'minler de; gerek din ve gerek dünya işlerinde birbirlerinin yardımına son derece muhtaçtırlar. Bu yardımı yapmadıkça sağlam, kuvvetli ve yekpare olamazlar, çabuk yıkılır ve mahvolurlar. Onun için mü'minler ve müs-lümanlar birbirlerinin yardımına her zaman muhtaçtırlar. Yalnız günah olan işlerde yardım olamaz.

Ve sallâllahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem bi-adedi zerrât elfe elfe kerrat.

Hadisler ve Nasihatlar — F.: 23

KARMA İNDEKS

Abdest: 6, 16, 196, 294 ABDULHALIK Gucdüvanî:   270 ABDULKADİR Geylânî:  41, 270 ABDULLAH b. Abhas:   101

ABDULLAH b. Amr b. el-As: 278

ABDULLAH b. Ömer:   125, 225, 236, 278, 311, 326

ABDURRAHMAN ibn-i Haris:  278

Abld: 219, 251, 258

Açlık: 40                                                                                       :

Adalet: 102

Adam öldürmek-katl:  25, 26, 42, 52, 62, 73, 85, 133,  134, 139,

142, 187, 220, 309 ÂDEM  (a.s.):   104,  165,  190 Afiyet: 103

AHMED b. Hanbel:  11, 32, 36, 53, 88, 335 AHMED er-Rufâî:  270 AHMED Ziyauddin Gümüşhanevî: 270, 342 Ahterî Lügati:  18 Aile: 331

AİŞE (r. anhâ): 54, 252, 300, 329 ALΠ (r.a.):  20,  110,  168,  171, 240,  301,  319 Al-i îmrân sûresi: 248 Alim, âlimler: 57, 62, 63, 70, 172, 251, 351 ÂLİYYÜ'1-Karî:   66 Amel-1 salih: 255 Âmentü: 220

Amerika: 233, 234                         :

AMR b. Dinar: 302

Ana-Baba Hakları/Mehmed Zahid Kotku: 82 Ankara: 290, 342 Arabistan: 149

356

HADÎSLER  VE  NASÎHATLAR

Arab orduları: 288, 290 Arafat:   229,  338 Arafat dağı: 80

ab17!0 Kiram:   11.   33,   55,   95,   171,   172,   186,   195,   2061   207, 208, 217, 229, 246, 248, 256, 330 335, 336, 337, 347, 349

Ashab-ı Suffe: 33

Asî olmak:   187

Asr-ı Sâadet:   184

Aşk: 345

Avrupa:   85,  192,  313,  316, 330

Ayet el-Kürsî:  169, 303

Ayne'l-yakîn:   269

AZRAİL  (a.s.):  298, 301, 303

— B —

Bahillik:   137, 216

Bakara sûresi:  117, 338

Baş ağrıları: 78

BAYEZÎD-Î Bistami:   167, 271

Bayezid Camii:  28

Bedir Muharebesi:  207

BEHLÜL:   149

Bel ağrıları:   78

Benî îsrâil:  142, 309

Bereket: 30, 103

Besmele: 31, 282, 284, 288, 290, 291. 292, 293, 295,

Beyhakî: 88, 258

Beytü'1-mal:  5

Biat: 23

Bid'atlar: 221

Borç: 146

Bozuk kemikler:  78                                                         ,

Buğz: 235

Buharı:  12, 44, 50, 61, 63, 124, 174, 177, 183, 218, 233, 254, 279,

280,  307,  311, 326,  331, 349 Bulgaristan:   179                                                \

Bursa: 342                                                           \

Büyük günahlar:  51, 73, 305, 306

-C-Ç-

Cahiller, cahillik:  29, 30, 59, 62, 234. 339 Cahil müctehid:  4

KARMA ÎNDEKS

357

\

Camiu's-Sağîr/lmam Suyûtî: 11, 152, 198, 257

Cehennem zebanileri: 295

Cemaat:   19,  20,  21,  89,  95,   130,   131,   151,   152,   156,   189,   199,

232, 237, 263, 318,  319,  327,  332 Cenaze:  237, 30

CİBRÎL   (a.s.):   19,   35,  50,  51,   53,   54,   55,   104,   256 , Cihad:  85, 89,  137,  138,  162,  176,  178,  179,   180,   183,   184,  185,

187,  190,  191,  192,  193,   194,  195,  199, 211,  351 Cin, cinler:  294, 296 Cuma: 28

CÜNEYD-İ Bağdadi:  44,  107 Çin:  17, 333 Çocuklar:  204 Çok soru sormak: 8, 10

—  D —

Dalâlet: 43, 62, 210

DÂVUD   (a.s.):   104,   208,   277

Deccâl:   132

Dedikodu:   8,  10, 347

Delâil-i  Hayrat:   66

Dervişlik:  221

Dilencilik:  222

Dinsizler, dinsizlik:  9,  16, 86, 87,  131,  161,  193,  195,  316

Din  ilmi:   4

Doğru söylemek:  280

Duha Namazı: 49, 156

Dul kadınlar:   94

Düğün daveti: 237

—  E —

EBU Dâvud:   63,   145,   183,  235,  307,   324,   326,   340

EBU'd-Derdâ:  62, 63

EBU Hureyre: 62, 88, 92, 101,  102,  124,  13ü,  183, 235, 236, 241.

242,  258,  281,  307,  311,  333,  335,   342,   343 EBU Said  el-Hudrî:   53,  200,  256 EBU Ubeyde b. Cerrah:  146 EBU Ümâme:   277 EBU Yusuf Abdullah b. Selâm:  236 EBU Zer el-Gıfarî:   50, 74.  218,  258.  310 EBU Zeyd:  145 Edirne:   291

358

HADÎSLER  VE  NASIHATLAR

Ehl-i cennet:   13

Ehl-i cihad:   182

Ehl-i dalâlet:  250

Ehl-i Medine:   13, 19, 173, 174          i'

Ehl-i sünnet itikadı:  6

Ehl-i tasavvuf:  349

Emâlî:   52

Emanet:   14,  16, 277, 278, 280

Emirler:  9, 37

EMİR Sultan:  342

Emr-i bi'1-ma'ruf:  75, 84, 85, 89,  195

ENES b. Mâlik (r.a.): 11. 63, 117, 149, 242, 277. 280. 303, 335, 343

Enfal sûresi:  350

Ensar.  13, 333, 349

Erzurum:   246

Esma-i hüsnâ:   23,  86,  232, 247

Eşkıyalık:  42

EŞREF-i Rumi:   164, 272

et-Tergîb ve't-Terhîb: 27, 138, 140, 145, 149, 233, 239, 277, 279, 307, 331, 334,  340

Evvabin namazı:   156

EYYÜB Sultan:   17,  176,  342

Ezan-ı Muhammedi:  157

— F —

Faiz: 42, 88, 116, 118, 133, 135,  139, 187, 220, 228

Fakih, fakihler: 6'5, 67, 68, 244, 258, 261, 273

Fakirler, fakirlik:  02, 103, 120, 222, 223, 228

FÂTIMA (r. anhâ):  109. 110. 168

Fâtır sûresi: 61

Fatih Camii: 28

Fatiha sûresi:  15, 76, 155, 168, 169, 191, 250, 291, 293, 303, 343

Farz: 219, 222 Farz-ı ayn: 227, 237 Farz-ı kifâye: 237 Farz namazlar: 323 Fâsık din ulemâsı: 4 FEHMİ Efendi/mühürcü:  18 Felâk sûresi: 170 Ferâlz-i îlâhiyye: 221 Ferâiz-i İslâmiyye: 256 Fetih sûresi: 274 Fevâid/Hulfi:   104 Fıkıh: 60, 61, 249, 257, 286

KARMA İNDEKS

359

Finlandiya:   57

Firavn:  87, 100, 149, 207, 333

Fürkan sûresi:  75

__   Q   __

Ganimet: 5, 7

Gasb:  228

Gasb-ı emval: 52

Gayb âlemi:  269

Gece namazları: 49, 156, 157, 189

Gıbta:   61

Gıybet: 71, 126, 127, 337, 342, 344, 346, 347

Gizli şehvet: 68, 69

Gönül:  91, 92

Grev:  219

Guraba Hastanesi:  164

Gurur: 205

Gusül: 6, 196

Gülme: 91, 92

Günah, günahlar:  6,  10,  15,  22, 24, 26, 42, 43,  52,  57, 74, 76,

85, 228, 248, 249, 263 Günah Kitabı/Mehmed Zahid Kotku:   24, 66,  220, 295

Hac: 6, 7, 51, 75, 80, 81, 84, 89, 91, 105, 195, 196, 220 227, 228,

229, 230, 261, 262, 280, 319, 338, 339, 341, 352 HACCAC-I Zalim:  52, 87,  133 Hacer-i Esved: 92, 180, 239 HACI Bayram Velî: 290, 291, 342 HACI  Cemal  Efendi/Alasony alı:   81 HAFIZ Ebu Nairn:  302 Hafızlar: 21 Hâkim:  30, 54 Hakka'l-yakîn:  270 HALÎD-i Bağdadi: 270 HALİD b. Velid: 137, 290

Haram, haramlar: 2, 6, 7, 42, 51, 56, 57, 87, 88, 92, 219, 220, 277 Harbden kaçmak:  133, 137, 139, 220 Harem-i şerif:  11 HARUNÜT-Reşid:   149 HASAN   (r.a.):   168 HASAN Basri Hz.: 122

360

HADÎSLER  VE NASÎHATLAR

HASAN Hilmi Hz./Kastamonulu:  107 Hased: 61, 227, 235, 342 Hastalar: 53 Hasta ziyareti: 237 Haşyet: 21 Havf: 21 Haya: 329 Hayır: 350 Hayırlı kimseler:  10 Hayriyye-i Nâbî: 223 HÂZİN:   10

Hazinetü'l-Esrar:  256, 257, 291, 294 HEBHEB:   149 Helâl: 5, 38, 56, 228 Hendek muharebesi: 95 " Hınzır eti yemek:  142

Hırsızlık-sirkat: 24, 35, 50, 51, 73, 79, 80, 85, 88, 140, 220, 228, 307 HIZIR  (a.s.):   168, 270 Hilm: 30, 75 Hizb-i A'zam:  66 Hocalar: 255 Hristiyan, hristiyanlar:   107,  134,  165,  179,  191.  195,  197, 250,

275, 284

Hristiyan âdet ve an'aneleri: 50, 239 Hucurât sûresi: 347 Hûd sûresi:  75 Humus Büyük Camii:  137 Huşu:  255

HUZEYPE el-Yemanî: 256 Huzur:   255 Hürriyet:  333, 336 Hürriyet gazetesi:  57 Hüsn-i zan: 75

İbadet, ibadetler:   ???

İBN-i Abbas: 4, 30, 33, 122, 224, 251, 256. 307

İBN-i Âbidin:   172

İBN-i Amir:  32

İBN-i Hibban:  54, 236, 333

İBN-İ Huzeyme:  326

İBN-İ Mâce: 53, 63, 117, 145, 235, 242, 254, 258, 278, 326, 335, 340

ÎBN-i Mes'ud:  279, 310

İBN-i Mübarek: 302

KARMA İNDEKS

361

İBN-i Ömer:  27, 30, 32

İBRAHİM   (a.s.):   84

İBRAHİM Hakkı Erzurumî:   342

İçki:  7, 42, 55, 56, 57, 82, 85, 88,  140,  141,  142,  153,  187, 228r

306,  308

İffet: 327

İftira:  26, 71,  126,  127,  133, 138,  139, 220, 347

Ihlâs:  4,  36, 69,  102, 294, 295, 326

İhlâs süresi:  8, 36,  157,  164, 167,  170,  196, 227, 303, 352

İhyâ-i Ulûmiddîn:   151, 261, 268, 334

İkindi namazı:   326

İkrâ sûresi: 41

İKRİME  (r.a.):  61

İlm:  3, 4, 58, 59, 6^, 63, 64,  175, 202, 251, 255, 258, 260

îlm-i ledün:  270, 271, 295

llme'l-yakîn: 69, 270

İmamlar,  imamlık: 70, 71, 151, 153, 262, 263

ÎMAM-I A'zam:  41, 44,  117, 226

İMAM-I Gazali: 52, 104, 151, 216, 260, 268, 270, 273, 295, 334

İMAM Mâlik:  326

İMAM Nevevî:  302

İMAM Şafiî: 60, 159, 168, 259

îman:  6, 52, 78, 143,  195, 196,  196, 197, 235, 244, 304, 307, 329

İman-ı kâmil:   55

İman za'fiyeti:   137

İSA (a.s.):  8, 127, 134, 165, 301, 302-

Îskenderpaşa Camii: 155

İslâm hukuku: 270

İSMAİL Hakkı Bursevî:  37, 342

Isrâ gecesi:   116,  117

İsraf:  138

İstanbul:   176, 246

Istibra: 226

İşçi mes'elesi:  219

İşrâk namazı:  49,  156

İzzet:  217

Kâbe-i Muazzama:  80, 92.  104,  105,  164,  180, 299,  304

Kabir azabı: 225

Kadınlar:  27, 327, 334

Kâfir, kâfirler:   35, 59,  197

Kanaat:  41, 263, 264

KANUNÎ Sultan Süleyman:   163

362

HADÎSLER   VE  NAStHATLAR

Karia sûresi:   119

KARUN:   147,  148

Kayser ve Kisrâ orduları: 246

Keffaret orucu:  49

Kelime-i şehâdet: 5, 36, 301

Kelime-i tevhid:   36, 37

Kıble: 239, 271

Kıraat: 255

Kısas:  35,  135

Kızılbaşlar: 6

Kibir, kibirliler:  45,  144,  145,  146, 147,  150, 215, 217, 342, 347

Kin:   227

Komşuluk, komşu hakkı: 89, 90, 92, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 147, 152, 219, 222, 267, 278, 311

Komünistler, komünistlik:  86, 94, 195, 266, 316

Konya:  176, 342

Köle: 218, 318

Kumar: 42, 88, 187, 194. 228

Kur'ân-ı Kerîm: 3, 4, 9, 15, 16, 21, 29, 34, 35, 36, 41, 51, 58, 66, 74, 86, 89, 98, 105, 117, 121, 128, 132, 154, 157, 168, 189, 190, 204, 212, 220, 238, 247, 248, 249, 250, 255, 256, 257, 262, 268, 73, 286, 288, 291, 293, 297, 298, 299, 303, 319, 320,  332,  347,  350

Kurban etleri:  67

Küf far diyarları:  244

Küfür: 22, 35, 44, 51, 56, 59, 79, 186, 193, 263

Kurs:   175

— L —

Leylâ ile Mecnûn: 331 Lisan-ı Kıptî:  18 LOKMAN HEKÎM: 276, 277 Lügat-ı Remzi: 132

— M

Mâide sûresi:  56 Mal: 10, 43

Ma'rif etname/Erzurumlu İbrahim Hakkı:  108 MA'RUR b. Süveyd: 218

Masonlar, Masonluk:  94, 131, 191, 192, 203, 266 Medine-i Münevvere:   11,   18,  81,  91,   174,   175,   176,  207,  208, 261, 337, 349

KARMA  İNDEKS

363

Mehr-i muaccel: 213 Mehr-i müeccel: 213 Mekke-i Mükerreme:   13, 33, 74, 80, 84,  164, 174, 175, 206, 229,

261, 289, 302, 349 Melekler:   32,  49,  56,  62,   78,  79.  90,   134,   189,   190,   196,   204,

237, 241, 269, 281, 288, 294, 296, 302,, 303, 340, 348 Melekût âlemi:  ??? MERYEM (r. anhâ): 8, 127 MEVLÂNA Celâleddin Rumî:   176, 342 Mısır:   149 MİKÂİL:  (a.s.): 256 Minâ:  80, 229, 338 Mi'râc: 32, 78, 117 Misafir: 83

Miskinler: 65, 197, 198, 222, 261 MUAZ b. Cebel (r.a.): 69, 243, 254, 325 Muhacirler: 33 Muhaddisler: 252

MUHAMMED b. İbrahim b. Abdullatif: 81 MUHYİDDİN Arabî:  270 MURAD II:  291 MUSA   (a.s.):   8,   142,   168 Mücâdile sûresi: 61 Münafıklar, münafıklık:  13, 16, 17, 18, 45, 70, 86, 87, 126, 127,

138,   197,  280 Münafikûn sûresi: 43 MÜNKER:  225 Müslim: 11, 44, 50, 53, 61, 63, 101, 124, 145, 173. 177, 183, 218

233, 235. 241, 254, 279, 280, 281, 307,  312,  326,  331 Mürted: 309 Muttaki: 204 Müzdelife: 80, 229, 338 Müzekki'n-Nüfus/Eşref-i Rumî:   164

— N —

Nefs:   39,  40, 43, 49, 59,  91,  93,   194,  209,  210,  211,  226,  246.

266, 272, 273, 305 Nefs-i emmâre: 188, 315 Nefs-1  levvâme:   188 Nefs-i mutmainne: 188 Nefs-i mülhime:  188 Nehy-i ani'l-mttnker: 75, 84, 85, 89, 195 NEKİR:  225 Nemmam, nemmamlık: 205, 208, 342.

364                      HADÎSLER  VE NASİHATLAR

Neseî: 63, 183, 307, 311, 324, 326, 335, 340

Nafile oruç: 69

Nafile sadaka: 80

NAKŞBEND Muhammed Bahaüddin:  270

Namaz:   5, 6,  16,  17,  19, 20, 21, 27, 49,  70, 75,  77,  78,  79, 89,

96, 97,  103,  104,  112,  142,  156,  162,  189,  195,  196, 220, 226,

227, 236, 255, 280, 327 Namus:  327 Nas sûresi:  170 Nikâh:  44, 51, 213

Nimeti'l-lslâm/Zihni Efendi: 223, 224 Nisa sûresi:  25 Nûr:   111 Nûru'1-lzah:  69 Nûr risalesi: 86 Nûr  sûresi:   43 Nüzhetü'l-Mecâlis:  123, 124, 172, 224, 300

—  O-Ö-

Oruç:   16,  39, 49, 69,  75,  89,   195,  196,  220,  227,  280,  286,  327,

339, 343, 344, 346 OSMAN  (r.a.):  63,  108,  185 Osmanlı hükümeti:   246 Öğretmenler:  37

Ölüm:  296, 297, 298, 299, 300,  301,  302 ÖMER  (r.a.):  146, 206, 308, 331, 332, 336

—  P-R —

Pakistanlılar:   129,  132, 262

Pazartesi-perşembe oruçları:  108, 353

RAFÎ:  278

Râfızîler: 6

Ramazan:  5, 47, 48, 49,  104

Ramuzü'l-Ehadis:   11,  12, 39, 67, 316

Ravza-i Mutahhara:  175

Recm: 309

Rızk: 26, 89, 103, 317, 319

Risâletü'1-Hak min Hedyi Seyyidi'1-Halk/Muhammed er-Rıfaî:

61,  136

Riya: 50, 69, 134, 227 Riyazet: 108, 144, 211 Romanya:  179

Ruhü'l-Beyan:   108 Rus ordusu: 246 Rusya:  179, 333

KARMA İNDEKS

365

— S —

Sabah namazı:  16, 17, 317, 319

Sabır:   30, 55,  59,  123,  167,   186,   197

Sadakat:  36, 50, 75, 83,  103, 294

Salâvat-ı şerife: 352

Sarık: 21

Savm-ı Davud:  108

Secde: 337

SEHL b. Sa'd (r.a.): 177

Selâm:  231, 232,  235, 236,  237,  238

Sıdk, sıddîklar: 40, 265, 279

Sıfat-ı sübutiye:  153

Sıfat-ı  zâtiye:   24,   152

Sıla-i rahim: 75, 82, 83, 102, 120, 195, 197, 222, 225

Sırat-ı müstakim:  343

Sigara:   56,  57,  81, 82,  85, 204,  288,  308

Sihir:  133, 134, 141

Sofuluk;   221

Sultanlar:   105,  106

Suudî Arabistan:  35

-SÜFYAN es-Sevri:  302

SÜLEYMAN   (a.s.):   41,   104

SÜLEYMAN ÇELEBİ:   345

JSünnet-i seniyye:  129, 152, 237

__ o __

Şahidlik:  127

Şam: 69, 146, 337

Şefaat: 258

Şefkat: 75

-Şehid, şehidler: 63, 186

Şehvet: 49, 210, 305

Şeriat:  132, 269

Şer'i ilim:  274                                                        '

Şerliler: 10

Şeytan:   49,   52,   190,   192,   209,   283,   284,   287,   288,   292,   295

296, 325 Şifâ-i şerif: 318

366

HADİSLER  VE  NASİHATLAR

Şiiler:  6

Şirk:  8,  9, 23, 24, 35, 50, 68, 69,  133,  134,  139,  142,  193.  195,

197, 263, 310, 325 Şuabü'1-lman/Beyhaki: 88, 240 Şükür: 68, 245

— T —

Tabakatü's-Sübkî/Süleym İbn-i Eyyûb:  168

Taberani: 6, 54, 236, 278, 343

Taberanî-i Kebîr: 225

Tâhâ sûresi: 61, 252

Talâk: 38

TALHA (r.a.): 6, 83, 95

Takva: 4, 22, 61, 72, 73, 100, 196

Tarikat:   253,  314

Tasavvuf:  253

Tasavvufî   Ahlâk/Mehmed   Zahid  Kotku:   21,   22,   30,  72,   73»

209, 268

Tebe-i tabiîn: 302 TebUk muharebesi: 130 Tecrid (Buharı): 257     ' Tefekkür: 89, 91, 102 Tefsir-i Adil: 257 Tefsir-i Kebîr: 294 Tegabûn sûresi: 43 Teheccüd namazı: 108, 157 Tekasür sûresi: 303 Telkin:  304 Teravih namazı:  49 Teşbih: 75, 109 Tesettür: 238

Tevazu:   129,  145,  146, 206, 207 Tevbe-istiğfâr: 44, 51, 75, 140, 307, 308 Tevekkül:   136  ,196,   197 Tirmizî:  30, 53, 63, 88,  101,  148,  177,  183, 235, 236i 256, 258»

311, 326, 333, 340 Trabzon: 349 Türkler:  262

-U-Ü-

UBADE b. Sâmit  (r.a.):  53, 54 Ucûb:  66, 213, 214, 215,

KARMA İNDEKS

UMÂME (r.a.): 324

Umre: 75, 80, 89, 228, 229, 280, 319, 352

Üç aylar:  353

Ü5TÂDE Muhyiddîn:  342

__ y __

367

Vacib: 237

Va'd: 16, 16, 277

VAİD b. Humeyd: 53

Vaizler:   38

Veda haccı:   334

Verâ:   154, 220, 257

VEYSEL Karanı: 41, 221, 342

— y —

Yahudiler:  35, 122, 131, 191, 244, 250, 275, 330

Yahudi âdetleri: 239

Yakîn: 265, 269, 271, 294

YÂKUB (a.s.):  104

Yalancılar, yalancılık: 14, 15, 16. 28, 45, 88, 126, 188. 277, 279,

280, 281, 282, 337, 342, 346 Yasin sûresi: 116, 288, 303 yatsı namazı:   16,  17 YAVUZ Sultan Selim: 149 Yemek duası: 284 Yemek yedirmek: 233 Yeni Cami: 28

Yetim, yetim malı: 37, 64. 65, 94, 133, 136, 139 YEZİD: 52 Yolculuk âdabı:  261 Yumuşaklık: 75 YÛSUF (a.s.): 104

— Z —

Zalimler:  132, 135, 228

Zalim hükümdarlar: 4, 310

Zayıflar: 46, 50

Zekât:  56, 75, 79, 80, 83, 89, 103,  104,  105,  195, 216, 220. 222,

224,   228

Zemzem: 18, 19, 289 Zenginler, zenginlik: 33, 34, 41, 42, 68, 102, 120, 219

368

HADÎSLER VE NASÎHATLAR

ZÎHNt Efendi: 223, 224

Zikir:  75,  102, 286

Zina:   15,  24,  25,   35,   50,   501,  52,  73,   85,   103,   128,   138,   140,

141,   142,   143,   187,  220,   281,  304,   305,   306,   307,  308,   309,

310, 311

Ziyaret:  141, 152, 240, 241, 242 Zulüm: 99, 100,. 102, 103 Zühd:  196 Zümer sûresi: 61

Mülkün sahibi Allah'tır. Kula düşen ilk vazife mülkün sahibi olan Allah'ı tanımak ve O'na kulluk hizmetini yapmaktır. Dünyaya gelmemizden murad da budur. Diğer şeyler bu tanımağa ve ibâdete vesiledir.

Bir insan ne kadar zengin olsa ve diğer dünya bilgilerine de sahip olsa dahi yine ona da Allah'ı tanıtacak, ma'rifet-i İlâhiyyeye eriştirecek, onu hak yolda, İslâm yoluntlâ tutacak bir âlime, bir mürebbiyeye, bir mürşide ihtiyacı muhakkaktır.

İlmi bilen ve bildiren çok kimseler vardır ki kuru gürültüden başka bir şeye yaramazlar. Çünkü ilimden murad Hakk'ı tanımak ve bilmektir. Hakikî bilmeği de öyle kolayca bir şey sanma. Hidâyet-i İlâhiyyeye erişmemiş olanların bilgilerini görüyoruz ki, kulu Hakk'tan uzaklaştırıyor ve Hakk'ı münkir oluyor ve cehennemin yo lunu, şeytanın yolunu seçiyor. Böyle ilim olacağına olmaması daha iyi değil mi?