TEVHİD ve ŞİRK.. 2

Önsöz. 2

1. ŞİRKİN TANIMI2

İtikadi Şirk. 2

Ameli Şirk. 3

ŞİRKİN PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK NEDENLERİ4

İnsan Fıtratına Genel Bakış. 4

1- İnsanlara Tevhidi Davetin Yapılmaması5

2- Dünyevi Endişeler Ve Nefsi Marazlar5

3- Yarını Uzak Görme. 6

4- Batıl Umudlar6

5- Duyu Organlarının İlahlaştırılması7

5- Çoğunluğun Etkisi7

İnsanlık Tarihinde Ve Çağımızda Şirk Hadisesi8

Tabiata Tapanlar9

Cinlere Tapanlar9

İnsanlara Tapanlar10

Ölmüşlere Tapanlar11

Putlara (Sembollere) Tapanlar12

Sebeblere Tapanlar12

2. TEVHİD GERÇEĞİ13

BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK TEVHİD.. 15

TEVHİDİ DAVET.. 16

Tevhidi Davette Açıldık Ve Anlaşılabilirlik. 16

İslam'ın İlk Şartı Olarak Kelime-İ Tevhid. 17

TEVHİDİ YÖNELİŞİN PRENSİPLERİ18

İtikadda Tevhid. 18

Amelde Tevhid. 19

Yol Ve Metodda Tevhid. 19

Dinde Tevhid. 20

SONUÇ.. 21


TEVHİD ve ŞİRK

 

Önsöz

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri ya­ratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (cc.)'a mahsustur.

Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanı­yıp, idrak edebilme nisbetînce sevebildikleri, efendimiz, önde­rimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabı­na ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.

Şirk ve tevhid kavramları, yaşadığımız coğrafyadaki in­sanların genel olarak duydukları veya bildikleri kavramlardır. İslam'ın özüyle ve temel yapısıyla dolaysız bir şekilde alakalı olan bu kavramlar, birçok kimseler tarafından bilinmesine rağmen, kuşatıcı anlamlan ve yaşantıdaki yerleri itibariyle toplumun gafil olduğu meselelerdir.

Tevhid ve şirkin güncelleşmesi, yaşanılan coğrafyalarda müşahhas bir hale getirilmesi, İslami davet için açık bir gerekliliktir. Özellikle sirk meselesi, insanların zihninde geçmişten ör­neklendirilen meselelerdir. Çağdaş şirkin her türUisüyle içice veya yüzyüze olan insanlarımıza şirk denilince, her nedense sadece Mekke müşriklerinin taptıklan bazı putlar akıla gel­mektedir.

Nitekim birçok insanımıza göre putperestlik veya Al­lah'a eş koşmak, çok eskilerde kalan hadiseler olup, günümüzde böyle ilkel şeyler hiç söz konusu değildir.

Oysa öyle bir çağda yaşamaktayız ki, putperestleri veya müşrikleri İslam'ı reddedenlerin arasında değil kendilerini İs­lam'a nisbet edenlerin arasında bulmamız mümkündür. Ken­disini müslüman zanneden nice insan vardır la, itikadtyla, yönelişiyle, yaşantısıyla müşriklerden veya putperestlerden herhangi bir farkı yoktur.

Fakat kendisine sorsanız, Elhamdülillah müslümanım diyecektir. Tabi ki bu çelişkilerin nedeni, tevhid ve şirk mese­lesinin yeterince güncelleşmemesi ve yaşadığımız coğrafyaya göre açıklanmamasıdır.

Tevlidi ve şirk gerçeğiyle ilgili olarak insanımıza veril­mesi gereken temel esasları amaçlayan bu kitap çalışmasın­da, bu meseleler yaşadığımız coğrafyadaki insanlar ve insan­ların içinde bulundukları durum dikkate ahnarak, kısa ve özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.

Hayrın gerçek sahibi olan Rabbmizden, bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz..

Mehmed ALAGAŞ İZMİR/1991

 

1. ŞİRKİN TANIMI

 

“Ortak olmak” manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökün­den bir mastar olan “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak tanıma anlamına gelir. Bir kavram olarak kulanıldığı İslami pratikteki anlamı ise; alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a za­tında ve sıfatlarında eş koşmak veya Allah'a ortak isnat et­mektir. Allah'a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “Şirk” denildiği gibi, bu fiillerin faillerine de “Müşrik” deni­lir.

“Şirk” kavramı, İslam'ın kuşattığı bütün meselelerde Allah'a eş koşmak veya Allah'a ortak isnat etmek manası­na gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumsal anlayışa göre genel olarak, Allah'ı inkar manasına gelmektedir. Nitekim Allah'ı inkar eden kafirlere “Müşrik”, Allah'a inandı­ğını ileri süren müşriklere ise “Müslüman” denilmesinin ne­deni, bu çarpık anlayıştır.

Oysa İslam'la mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve bu inanç o insanı müslüman yap­maz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah'a ve Allah'ın varlığına inanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili olarak Ku’ran-ıKerim'de şöyle buyurulmaktadır.

“Andolun, onlara; Gökleri ve yeri lam yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı? diye soracak olursan, şüphesiz; Allah diyecekler. Şu halde nasıl oluyorlar da, çevrili­yorlar?” [1]

“Andolsun, onlara; Gökten su indirip de ölümünden sonda yeryüzünü dirilten kimdir? diye soracak olursan, şüpbest; Allah diyeceklerdir. De ki; Hamd Allah'ındır. Ha­yır onların çoğu akletmiyorlar.”  [2]

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu gibi ayet-i kerimeler, meseleye açıklık getirmektedir. Müşrik, Allah'a inanmasına rağmen Allah'a eş koşan insandır. Aliah'a eş koşan bu in­sanın, Allah'ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan müşriktir ve İslam dairesinde değildir.

Şirk meselesine tanımla ilgili olarak bu kısa girişi yaptıktan sonra insanlan müşrik durumuna getiren şirk ol­gusunu, itikadi ve ameli şirk olmak üzere iki genel başlıkta değerlendirebiliriz.

 

İtikadi Şirk

 

İtikad demek, bir dinin temel inanç değerlerine kalbi bağlılık veya inanmak demektir. İslam dinindeki iman esaslan amentüde belirtildiği üzere altı olarak bildirilse de, böylesi bir yaklaşım sınırlandırıcı olur. Günümüz müslümanlan Allah'a, Peygambere ve bir bütün olarak Kur'an'ı Kerim'e inanmakla yükümlüdürler. Kur'an'ı Kerim'de bildi­rilen bütün gerçekler, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bü­tün esaslar, müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, müslümanlar için mümkün değildir.

İslam'a göre en temel inanç, Allah inancıdır. Tabi ki bu Allah inancı, değişik menkibelerde ve hurafelerle karı­şık hikayelerde verilmeye çalışılan Allah inancı değildir. Al­lah inancının nasıl ve ne şekilde olacağını bildiren yegane kaynak, Kur'an'ı Kerim'dir. Müslümanlar yaratılmış birer mahluk olduklarının idrakine vararak, Yaratıcıyı kendi akıl­larına ve yaklaşımlarına göre tarif etmekten veya tanımla­maktan şiddetle kaçınırlar.

Müslümanlara göre Allah (c.c.)'ın en doğru tanımı, Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendi zatıyla ilgili olarak yaptığı tanımdır. Müslümanlar bu tanımı ne eksiltmeye ve ne de çoğaltmaya çalışırlar. Çünkü böylesi yaklaşımlar, insanlann büyük bir bölümünü, şirk vadisine sürükleyen yaklaşımlar­dır. İtikadi şirkin temelinde, Allah inancında meydana ge­len bu gibi sapık yaklaşımlar bulunmaktadır. Nitekim müş­riklerin büyük bir kısmı, böylesi yaklaşımlarla Allah'a zatında ve sıfatlarında şirk koşan kimselerdir.

İtikadi şirk içinde bulunan kimseler, genellikle müslü­man olduklarını zanneden veya müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi şirkten, ne yazık ki birçok örnekler verebilmemiz mümkündür.

Mesela herhangi bir insan, yegane Halik, yani yegane yaratıcı olan Allah'a inan­dığını söyleyip; kainatın, dünyanın ve dünyanın içindekilerinin yaratılışını, Allah'la beraber başka şeylere de nisbet ediyorsa, yegane Rezzak, yani yegane rızık verici olan Allah'a inandığını söyleyip; rızık verici olarak Allah'la beraber başka şeyleri de ön piana çıkarıyorsa, yegane Hadi, yani yegane hidayet edici olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici olarak başka şeyleri de görüyor ise, yegane ve mutlak Hakim olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah'tan başka kimselere veya mercilere nisbet ediyorsa böylesi inanışlarda bulunan insanlar İtikadi şirk içersindedir.

Kısaca örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler müslümanlarda olmamakla beraber, müslümanların da bu gibi konularda yeterince bilinçli olduklannı söyleyemeyiz. Me­sela aklı başında gözüken bazı alimler bile İslami mücade­leleriyle ilgili olarak “Bizim mücadelemiz Allah'ın hakimiye­tini tesis etmek içindir” diyebiyorlar!. Böylesi bir söz, öncelikle Allah'ın sıfatlarını bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür. Müslümanların ve özellikle müslüman alimlerin, itikadi sapma meydana getirebilecek olan böylesi sözlerden şiddetle sakınmaları gerekir. Çünkü biz­ler biliriz ki Allah (c.c.) bütün alemler üzerinde mutlak ha­kimdir. Yaratıcının İlahi hakimiyet sıfatı, biz yaratılmışların mücadelesiyle tamamlanabilecek veya gerçekleşebilecek bir sıfat değildir. Allah (c.c.)'m Hakimlik sıfatı, zaten kendi özünde her türlü eksiklikten münezzeh olan bir sıfattır. Bu öylesine muhteşem bir hakimiyettir ki, bu ilahi hakimiyeti kabul eden veya etmeyen bütün mahlukatı, bütün yaratıl­mışları kuşatmaktadır. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın İlahi hakimiyetini, bu hakimiyeti kabul eden ülkelerde “Var”, İlahi hakimiyeti reddeden ülkelerde “Yok” sanmak, itikadi bir yanılgıdır. Herhangi bir ülkeyi yöneten Firavun veya Nemrut, Allah'ın hakimiyetini reddetse dahi, yine de bu ülkedeki mutlak hakimiyet o Firavun'un veya o Nemrud'un değildir.  İlahi hakimiyeti reddeden Firavun veya Nemrud, yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi ol­salardı, hiç şüphesiz ki Firavun Hz. Musa'yı, Nemrud ise Hz. İbrahim'i gayet kolay öldürebilirdi. Oysa biliyoruz ki bir yalancı hakimiyetin sözcüsü olarak Allah'ın elçileri hak­kında “Ölüm hükmünü” vermelerine rağmen, İlahi hakimi­yetin takdirine boğun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelik­le kendileri ölmüşlerdir. Çünkü Allah (c.c), kendi hakimi­yetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak hakimdir.

Meseleyi Türkiye coğrafyasında sonuca bağlayacak olursak, Türkiye genelinde Allah'ın hakimiyeti değil, İslam'ın hakimiyeti yoktur. Dolayısıyla birer mü'min olarak bizlerin mücadelesi, Allah'ın hakimiyeti için değil, İslam'ın hakimiyeti içindir.

Bizler bazı yazılarımızda veya bazı konuşmalanmızda “Hakimiyet Allah'ındır” diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştir­meyi arzuladığımız bir temenni değil, insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.

Netice olarak müslümanlardaki Allah inancı, itikadi şirkten ve itikadi sapmalardan uzak olan, Allah'ın zatına ve sıfatlanna uygun bir inançtır. İmanla ilgili bütün meseleler­de bu inançtan sapmak, bu istikametten uzaklaşmak, in­sanları itikadi şirke sürükleyen bir yaklaşımdır.

 

Ameli Şirk

 

Amel, fiil, eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın bütün bir yaşantısında meydana gelen fiil, eylem ve davranışlanndaki şirklere, kısaca ameli şirk diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerde meydana gelen şirktir.

Mesela gaybı bildikleri inancıyla kahinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak, ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek, Allah'tan başkasına kurban kesmek, insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanyla ilgili olan Allah'ın hükümlerine rağmen kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak veya bu şekilde hükümler koyan müstekbirlere oy vererek onlan meşru görmek ve onlara destek vermek ameli şirklerdendir.

Ameli şirkin kaynağında itikadı şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirki inanışlar vardır ancak bu inanışlar, hakka rağmen inanışlar değildir. Mesela İslam'ın sadece bazı ibadetler de­ğil, başhbaşına bir hayat nizamı olduğunu anlamalanna, alemler üzerinde mutlak hakim olan Allah'ın, insanlann yaşantılarıyla ilgili olarak hükümler vazettiğini bilmelerine rağmen; bu İlahi hükümleri reddeden müstekbirleri meşru gören ve onlan oylarıyla destekleyen kişilerin ameli şirkle­rinin temelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi konularda resmi veya gayriresmi propaganlarla aldatı­lan, hakkı ve gerçeği bilmeyen kimselerin fiillerinde ise iti­kadi cahillik bulunmaktadır.

Nitekim bütün bunlan dikkate alan İslam, fiilfail ayıranını yapmakta, fiil ile fail arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.

Böyle bir bağ yok ise fiili şirk olarak nitelemesine ve fiilin failini müslüman görmemesine rağmen, bu faile hakkı bildiresiye kadar “Sen müşriksin” diyerek “Müşrik” sıfatını vermemektedir.

 

ŞİRKİN PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK NEDENLERİ

 

Şirki yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail in­san olduğu için, insanın araştırılması ve değişik boyutlanyla ortaya konulması gerekmektedir. Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki yönelişlerin neden­leri de açıklık kazanamayacaktır.

İnsan nedir?

Nelere meyyaldir?

Zaaf ve yetenekleri nelerdir?

İnsanın yaratıhşıyla İlgili olan bu sorulara, kısa da olsa bir açıklama getirmemiz gerekecektir. Çünkü insanlan şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan fıtratıyla ilgilidir. Dolayısıyla insanlan şirke götüren nedenleri vermeden önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına genel bir açıklık getirmemiz gerekecektir.

 

İnsan Fıtratına Genel Bakış

 

Tevhid ve şirk meselesini incelerken, Allah'a şirk ko­şan müşrik ile Allah'ı birleyen muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda bulunan iki ayrı mahluk olsaydı, bu durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa biliyoruz ki her iki yönelişin sahibi de insandır. Muvahhid bir müslü-manın temel yönelişi olan tevhid ile, herhangi bir müşri-ğin yönelişi olan şirk, aynı insan fıtratında meydana gel­mektedir. Varoluşları itibariyle aynı yaratılışta bulunan insanlar, birbiriyle tamamen zıd oian iki ayn fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler.

Birbiriyle çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki veya fıtrat­taki farklılıklar olarak algılayamayız. Çünkü insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz, insanın yaratılışıyla iîgili olan gerçeği apaçık bir şekilde be­yan etmektedir.

“O halde sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın o fıtra­tına çevir id (Allah) insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din) dosdoğru (müs­takim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [3]

Konumuzla ilgili olarak anlamamız gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece müslümanları değil, bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün insanlarda bu dinin gereği­ni yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekier bulunmakta­dır.

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen birçok İlahi buyruğu dik­kate aldığımız zaman, İlahi hükümlerle muhatap olan insanların değişik konularda inanmak, sevmek, korkmak, sa­kınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak, unutmak, hatırlamak, umudlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi farklı fiillerle mükellef oldukları­nı görürüz.

İşte bütün bu mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle sevmekle yükümlü olan insanda sevme vasfı, korkmayla yükümlü olan insanda korkma vasfı, itaat etmekle yükümlü olan insanda itaat vasfı, bu insanın fıtra­tında bulunmaktadır. İnsanlar sevmeye, korkmaya, itaat et­meye, isyan etmeye meyyal olarak yaratılmışlardır.

Ancak yaratılış itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanlann tercihlerine göre şekillenmekte, insanlann tercih ettikleri şeylerle doldurulmaktadır.

Mesela korkmaya meyyal olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan bu korku boşluğunu, Allah korkusuyla veya Allah'tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sev­mek ve itaat etmek yönelişleri de böyledir.

İslam üzere olan bu fıtratın yaratılışta değişmeyeceği ve değiştirilemeyeceği ise ayet-i kerimenin devamında zikredilmektedir.

“Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur.”

İnanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, özenmek, güven­mek., vs. gibi fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri temayüllerde değil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri ve sahiplendikleri şeylerdedir.

İnsan fıtratıyla ilgili olan bu gibi İlahi kanunları, zamanımızdaki birçok insandan daha iyi idrak eden şeytan aleyhiliane, şeytani çalışmalarına bu İlahi kanunlan dikkate alarak yön vermektedir. Nitekim “Allah'ın yaratışında de­ğiştirme yoktur” buyruğunun, kesin ve değişmeyen İlahi bir kanun olduğunu bilen şeytan aleyhiliane, bu nedenle fıtri temayülleri değil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiş­tirmeye çalışmıştır. Mesela fıtraten korkmaya meyyal ola­rak yaratılan bir insana yanaşırken, bu insanda fıtri bir temayül olarak bulunan korkma vasfını yoketmeye veya de­ğiştirmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yokedemeyeceğini veya değiştiremeyeceğini çok iyi bilir!.

Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyyal olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül ile Al­lah'tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve ve bunun da ötesinde insanların bu fıtri temayülünden faydalanabilmesi için, korkmaya meyyal olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve tağuti müeyyidelerle korkutması gerekmekte­dir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil mi­dir?

Cahili sistemlerde yaşayan insanların fıtratları, şeytan ve dostlarının böylesi müdahalelerine maruz kalmıştır. İyili­ğe ve kötülüğe meyyal olarak yaratılan insanlar, şeytani propagandalarının tesirinde kalarak iyiliği küçümser, kötü­lüğü benimser duruma getirilmişlerdir. İtaat ve isyana meyyal olarak yaratılan insanların Allah'a itaat, tağuta is­yan etmeleri gerekirken; bu insanlar tağuta itaat, Allah'a isyan eder duruma getirilmişlerdir.

İslam nasıl ki insanın fıtratını veya yaratılış gerçeğini dikkate alıyorsa; insanlara zulmetmek isteyen şeytan ve dostları da yine aynı fıtratı dikkate almaktadır. Tevhid ve şirk, aynı insan fıtratında meydana gelen fakat birbiriyle tamamen zıd olan iki ayrı yöneliştir.

Tevhid ve şirkle ilgili birçok yönelişi, birbiriyle muka­yese ederek inceleyecek olursak, iki ayrı yönelişin aynı fıtrattan kaynaklandığını gayet rahat müşahade edebiliriz. İn­sanlarda aynı fıtri temayüller, aynı fıtri gereksinmeler bulunmasına rağmen, insanlar hem tevhide ve hem de şir­ke yöneleb ilmektedirler. İnsanları şirke götüren yönelişle­rin nedenlerini ise kısaca şu başlıklarda inceleyebiliriz.

 

1- İnsanlara Tevhidi Davetin Yapılmaması

 

İnsan fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul et­memesi veya boşluğa tahammül etmemesidir. Dolayısıyla insan fıtratında bulunan bütün temayüller, bütün gereksin­meler, mutlaka ve mutlaka bir muhatap arar ve bu muha­tapla boşluğunu doldurmak ister. Mesela korkmaya meyyal oîarak yaratılan insan fıtratı, bu fıtri boşluğunu mutlaka ve mutlaka doldurur. Yaşadığımız dünyada Allah'tan veya devletten veya ölmekten korkmayan birçok insan olabilir. Ancak hiçbir şeyden korkmayan tek bir insan yoktur. Her insanın mutlaka korktuğu, gizli veya açık bir şey vardır. İn­sanların fıtratında bulunan bu korku boşluğu, mutlaka ve mutlaka bir korku ile doldurulmuştur. Sevmek ve inanmak gibi fıtri boşluklar da böyledir.

İnsanların fıtratında bulunan bu boşluklar, doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya çirkin mutlaka bir şeylerle doldurululmasına rağmen, insan fitratıyla bütünleşebilecek değerler, an­cak ve ancak İslam'ın değerleridir.

İnsan fıtratı ve insan fıtratında bulunan temayüller, İs­lam'ın gerçekleri ile donandığı zaman; fıtratına yabancı olmayan bu değerlerle ahenkli bir bütünlüğe girmekte ve ke­male yükselmektedir.

Tabi ki insanlarda bu kemalin veya bu olgunluğun gerçekleşmesi, insanların öncelikle tevhidi davetle karşılaşmasıyla mümkündür. Yaratılışları itibariyle bir şeylere inan­maya, bir şeyleri sevmeye veya bir şeylerden korkmaya meyyal olan insanlar, bu fıtri ihtiyaçlarını muhatap alan hak davetle karşılaşmadıkları zaman, şeytan ve dostlarının batıl davetlerinden çok daha çabuk etkilenebileceklerdir. Çünkü tevhidi davetin muhatap almadığı insan fıtratını, şirki davet muhatap almakta ve tevhidi gerçeklerle donanmayan fıtri boşluklar, bu batıl davetle doldurulmaktadır.

 

2- Dünyevi Endişeler Ve Nefsi Marazlar

 

Yukarıda yazdıklarımızdan hareket ederek “Hak da­vetle karşılaşan her insan mutlaka bu davete icabet eder” diyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki hak davetle karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul ermeyen birçok insan bulunmak­tadır. İşte bu insanların tevhidi daveti reddedip, şirke yö­nelmelerinin önemli bir nedeni, dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır.

Mesela temeli zulme dayalı olarak mala, mülke veya makama sahip olan insanlar, hak davetle karşılaştıklan zaman, meselenin sadece kabul ve tasdik olmadığını bilirler. Hakkı ve adaleti kabul etmekle birlikte, doğal olarak batılı ve zulmü reddetmeleri gerektiğinin de farkındadırlar. Böy­le bir inkar ise zulme dayalı olan bütün makamların, sö­mürüye dayalı olan bütün menfaatlerin de inkan olup, zu­lüm ve sömürü müptelası olan kimseler için aşılması mümkün olmayan engellerdir.

Ekabir takımı için faturası kabank kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indiğini görü­rüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanısıra, devletten ve devlet adamlanndan korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer sebeb olabilmek­tedir.

Ayaklarındaki ve gönüllerindeki zincirleri biricik mal-varlıklan olarak kabul eden bu zavallılar, ne hazindir ki zincirlerden kurtulmak için değil, bu zincirleri kaybetme­mek için mücadele etmektedirler. Bu zincirlerden kurtul­mak, boşlukta kalmak gibi bir kabustur bunlar için!

Böyle anmışlar, böyle inandınlmışlardır bu zavallı­lar!.

Nitekim asker askerliğini, işçi işçiliğini, köle köleliğini bu itikadla yapmaktadır!.

Geçmişteki hıristiyanlar, rahiplerine birkaç kuruş ve­rerek cennet tapusu alıyorlardı. Herkesin yadırgadığı bu durumu, ben pek yadırgamıyorum.

Hem neden yadırgayım ki!

Birkaç kuruş menfaat için gerçek cennetlerini satan milyonlarca insanla bir arada yaşarken, onları nasıl yadır­gayabilirim?

Birkaç kuruş karşılığında cennet umudu alanlar mı yadırganmalı, yoksa birkaç kuruş karşılığında gerçek cennetlerini satanlar mı?

 

3- Yarını Uzak Görme

 

Yarını uzak görme, insanlarda genel bir hastalık du­rumuna gelmiştir. Herhangi bir şeyin vadesi uzadıkça, üze­rine binen faizne olursa olsun bedeli ufalmaktadır birçok insanın gözünde. İlahi tehditlere rağmen şirke yönelmeleri yine aynı marazdan, aynı batıl yaklaşımdan kaynaklanmak­tadır. Hesap veya ceza gününü uzak gördükleri için; uzak olan yannlardaki tehdit, onların bugününü pek etkileme­mektedir.

Halbuki gerçek böyle midir?

Yarınlar uzak, gerçekten uzak mıdır?

Oysa uzak olan, yarın değil dündür. Yirmi yıl sonra­mız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır, uzaklaşmıştır biz­den. Yirmi yıl yol gitsek, yirmi saniye öncemize varabil­memiz mümkün değildir.

Fakat yarınlar, yannlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Yarınlardan kaçmak, yarınlardan uzaklaşabil­mek, durmayan zamandan korkanlar için dermansız bir derttir..

Aslında insanın kendisi de, yarınların geleceğini, mutlaka ve mutlaka geleceğini bilmektedir. Mesela ihtiyacı olan herhangi bir insana “Bugün sana yüzbin lira vereyim, bir hafta sonra üç tırnağım kelpetenle sökeyim!” deseniz, ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü za­manın durmadığını, bir haftanın geçeceğini ve o günün geleceğini bilir.

Peki bir hafta geçecek de, bir yıl veya bir ömür geçmeyecek mi?

İnkar edemeyecekleri ölüm günü, inandıklarını söyle­dikleri hesap günü gelmeyecek mi?

Biz yaşasak da, biz ölsek de, tıkır tıkır işleyen zaman hiç durmadan, hiç yorulma­dan hesap gününe doğru yol almıyor mu?

Fakat ne gariptir ki bir haftanın geçeceğini gayet açık bir şekilde idrak eden birçok kimsenin kısa aklı, me­sele ölüm veya hesap gününe geldiği zaman bulanmakta­dır.

Burunlarının dibinde olan ölüm veya hesap günü çok uzaklardadır bunlar için!. Nitekim çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi tehdit, çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi azap, onlan şirkten veya azgınlıktan caydırıcı değildir!.

Ahirete kuşkuyla bakan kimseler için, yeniden dirilme ve hesaba çekilme haberleri ise onlann korkmasına değil, kalplerinin bir köşesinde sevinmelerine neden olmaktadır.

Çünkü ahirete kuşkuyla bakan bu kimselerde, ölmek ve yok olmak korkusu vardır. Meseleye bu korkuyla yak-laştıklan için, hangi şartta olursa olsun yeniden dirilmeyi güzel bir ihtimal olarak görürler. Yok olmak korkusu, ce­hennem korkusundan çok daha fazladır bu kimselerde!. Tabi ki bu batıl yaklaşım, cehenneme inanmamanın, ce­hennemi bilmemelerinin bir neticesidir. Oysa cehennemin müthiş gerçeğiyle karşılaştıkları zaman, Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi Bizi helak et, bizi yokeî ya Rabbi diye­rek çılgınca feryat edeceklerdir.

Bazılarının kuşkuyla baktıkları, bazılarının uzak gördükleri yarınlar, Allah'a andolsun ki gelecektir, geliverecektir..

 

4- Batıl Umudlar

 

İnsanları doğru veya yanlış birçok şeye sevkeden önemli bir etken umuddur. İnsanlar neleri umud ederek, neler yapmışlardır kendi tarihlerinde. İnsanlardaki cennet umudu ise geçmiş tarihten günümüze uzanan ortak bir umuddur. İnsanlardaki cennet umudu ortak bir umud ol­masına rağmen, bu ortak umud için yapılmak istenenler ve yapılanlar birbirinden oldukça farklıdır.

Allah'ı birleyen muvahhid müslümanlar, kendilerini Allah'ın hoşnutluğuna götürecek cennet yolunu Kur'an ve sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde, bazıları bel'amiarın dininde, bazıları sapıkların tekkesinde aramaktadırlar!.

Asr-ı saadet döneminde sadece Efendimiz (s.a.v.) 'in pak eteğine tutunarak cenenete gidebileceğini zanneden tek bir müslüman yokken; günümüz hem kirli eteklerle ve hem de cennet umuduyla bu eteklere tutunan etekçilerle doludur.

Netice olarak insanları tevhide yöneltmesi gereken cennet umudu, birçok insanın şirke yönelmesine neden olmaktadır. Yaşadığımız dünyada cennet umuduyla cehen­neme yönelmek, yaygın ve çağdaş birer hastalık durumu­na gelmiştir.

 

5- Duyu Organlarının İlahlaştırılması

 

Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) insanlan bazı duyu organlarıyla yaratmasına rağmen, bu duyu organlan herşeyi kuşatabilecek, herşeyi algılayabilecek keyfiyette değil­dir. Ancak insanlardan birçoğu bunun pek farkına varmazlar. Onlar için varlık alemi, duyu organlarıyla müşahade edebildikleri şeylerdir. Ellerindeki tahta kılıçlarıyla dünyayı fethedeceğini zanneden çocuklar gibi, bunlar da duyu or­ganlarıyla kainatı fethedebileceklerini zannederler!,

“Ancak benim gördüğüm veya benim işittiğim vardır” demek, aynı zamanda “Ben herşeyi görürüm, ben herşeyi işitirim” demektir!.

Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki herşeyi gören ve herşeyi işiten Rabbimizdir. Bu mutlak sıfat, Rabbimize ait bir sıfattır.

Bizler ise yaratılmış birer insanız.

Gözümüz ve kulağımız olmasına rağmen ne her şeyi görebilir, ne de her şeyi işitebiliriz. Bu kısıtlı duyu organlarına, kuşatıcı ve mutlak olan İlahi vasıflan nisbet etmek, duyu organlarını ilahlaştırmaya çalışmak demektir. İşte böylesi yaklaşımlar, insanlan şirk olan ataistlikten, küfür olan ateistliğe kadar götürebilmektedir.

“Görmediğime inanmam” diyen ateistlerin bu sapıklı­ğı, farklı boyutta müşriklerde de bulunmaktadır. Nitekim canlı veya cansız sembollere İlahilik nisbet eden müşrikler, göremedikleri tanrıyı, görülebilir hale getirmekten yanadırlar. İbadet için yöneldikleri merciyi, müşahhas yani somut hale getirmek isterler. Çünkü böyle yaptıkları zaman, duyu organlan erişemedikleri boşluktan kurtulacak ve bu organlan erişebilecekleri, tutunabilecekleri bir dal olacaktır.

Müşahhas hale getirdikleri ve yöneldikleri bu put, ister canlı olsun, ister cansız, ister taştan olsun, ister tahtadan, onlar için farketmez. Yöneldikleri bu putun tann olmadığını bilseler bile, yine de bu puttan vazgeçmezler. Çünkü bu putperestler için yöneldikleri canlı veya cansız put tanrı olmasa da, yine de tanrının bir sembolü, bir işareti veya onlan tanrıya götürecek bir aracıdır. Mühim olan ibadet için yönelinen şeyin kendilerine göre meçhullükten çıkıp, müşahhas hale gelmesidir. Hele hele bu put koskocaman yapılmışsa, duyu organlarının tatmin olması ve etkilenmesi daha kolay olmaktadır.

Nitekim falancanın kabrini veya filancanın heykelini çok büyük boyutlarda yapan müstekbirler, bütün bunlan mevtaya olan saygılarından değil, bu sapık yönelişteki in­sanlan etkileyebilmek içindir.

Netice olarak “Görmediğime ibadet etmem” diyen ateist ile, “Ancak gördüğüme ibadet ederim” diyen müşrik arasında, önemli bir fark yoktur. Her ikisi de görülebilir bir tann istemektedirler. Birisi göremediği tannyı inkar et­mekte, diğeri ise göremediği tanrıyı, canlı veya cansız sembollerle görülür hale getirdiğini zannetmektedir!.

Her ikisinin de kaikış ve batış noktası duyu organları­dır.

 

5- Çoğunluğun Etkisi

 

“İnsan toplumsal bir yaratıktır” derler. Kitlelerin ge­neli için doğru bir söz olsa gerek. Nitekim birçok insan kimlik ve kişiliğini, içinde bulunduğu gruptan veya toplum­dan almaktadır. Bu insanlar kendilerini tanımlarken, kendi benliklerini ifade eden “Ben” kelimesi yerine, içinde bulun­duğu çoğunluğu kastederek “Biz” kelimesiyle söze başlar­lar. “Biz şöyleyiz, biz böyleyiz” gibi tanımlamalar, o insanların kendilerini içinde bulundukları çoğunluğa göre tanımlamalarıdır.

Böylesi durumlarda söz konusu topluluk doğruda, iyi­de veya güzelde ise herhangi bir probiem yoktur. Hatta problem olmadığı gibi birçok müsbetlikler de bulunmakta­dır. Ancak insanı etkileyen grup veya toplum, batıl veya cahili bir nitelikteyse durumlar tam aksi yönde değişmek­tedir. İnsan ve toplum arasındaki olumlu olan etkileşim, gayet olumsuz bir vadiye kaymaktadır. Cahili toplumun in­san üzerindeki baskısı, bu insanı doğrudan, bu insanı iyi­den, bu insanı güzelden uzaklaştırıcı bir baskı olmaktadır.

İşte böylesi toplumlarda, toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne rağmen iyiyi tercih etmek, her kişinin değil er kişinin işidir.

Çünkü böyle bir tercihte, binlerce ağızdan çıkan “Bu doğrudur” sözüne, tek bir ağız ile “Hayır, bu yanlıştır” demek vardır, çünkü böyle bir tercihte, yanlışın çoğulcu kalabalığın­dan çıkıp, doğrunun ıssız gölgesine sığınmak vardır, çünkü böyle bir tercihte, topluma ve toplumsal de­ğerlere karşı çıkmak, toplumun ve toplumsal değerlerin baskısına göğüs germek vardır..

Dolayısıyla kendi kişiliğini içinde bulunduğu grupta veya toplumda bulan kimseler için, böyle bir tercih mümkün değildir. İçinde yaşadıkları grubu veya toplumu reddet­mek, kendi benliğini, kendi kişiliğini reddetmek gibi im­kansız bir iştir bu kimseler için!.

Bu kimseler doğru veya hak bir sözle karşılaştıkları zaman, bu sözü kendilerine göre değerlendirmezler, değerlendiremezler. Akıllarına ilk gelen şey, bu söze karşı gruplarının veya toplumlarının yaklaşımıdır. Grubun veya toplu­mun reddettiği bir şeyi, doğru da olsa bunlann kabul etmesi söz konusu değildir.

Nitekim cahili toplumlarda yaşayan böylesi kimseler­den, şu ifadeleri sık sık duymamız mümkündür.,

“Bunca insan yanlışta da, sen mi doğrudasın?”

“Bunca insan bilmiyor da, sen mi biliyorsun?”

“Bunca insan aldatıldığının farkında değil de, sen mi farkındasın?”

Bu kimselerin mantığına göre, iyi veya doğru çoğun­luğun yani toplumun kabul ettiğidir. Oysa tarihe baktığımız zaman bu mantığın birçok hadisede çöktüğünü görürüz.

Sünnetullah gereği  topluca helak edilen  kavimler, topluca batılda değil miydi?

Peygamberlerin gönderildiği toplumlar, hak tebliğe topluca karşı çıkmıyorlar mıydı?

Yakın tarihten örnek verecek olursak, mesela Hitler, koca bir toplumun desteğini almamış mıydı?

0 halde, toplumu veya toplumsal çoğunluğu esas alarak hangi şeye “Mutlak doğrudur” diyebiliriz?

Ne var ki bütün bunları yazmamız, kimlik ve kişiliğini toplumdan alan zayıf karakterli kimseler için yine de bir çözüm olmayacaktır. Onlar yine çoğunluğa göre karar ve­recekler, çoğunluğun ulu dediği cüceleri, uluyarak kutsayacaklardır.

Bu kimseler “Ellen gelen düğün bayramdır” derler!.

Oysa ellen gelen zulüm, ellen gelen sömürü, ellen gelen cehennem ise, bunun neresi bayramdır!.

 

İnsanlık Tarihinde Ve Çağımızda Şirk Hadisesi

 

İnsanlık tarihi, aynı zamanda şeytanın da tarihidir. Şeytan aleyhillane insanlık tarihi boyunca, insan ve top­lum olgusundan kesinlikle kopmamıştir. Tarihin her döne­minde şeytanın ayak izlerine rastlamak, şeytan ve dostlarının gizli veya açık müdahalelerini görmek mümkündür.

Şeytanı insandan ve toplumdan koparmayan gerçek, dostluk değil, düşmanlık gerçeğidir. İnsanın amansız bir düşmanı olan şeytan aleyhillane, büyük veya küçük her fır­satı değerlendirerek, insanlık tarihinde yer almıştır.

Müslümanlann en temel meselesi, nasıl ki tevhid ve şirk meselesiyse, şeytanın da en temel meselesi aynıdır. Çünkü gerçekten düşman olduğu insanları cehenneme sürükleyebilmesi, öncelikle bu iki temel meseleye yönelmesiyle mümkündür.

Bazı İlahi kanunlan birçok müslümandan daha iyi bi­len şeytan aleyhillane, hareket metodunu bu kanunlara göre tesbit etmektedir.

Şeytana ve şeytani mantığa göre, Allah'ı inkar eden ateistler ile Allah'ın varlığına inan­malarına rağmen Allah'a eş koşan müşrikler arasında her­hangi bir fark yoktur.

Şeytan aleyhillane her iki durumdan da, her iki grupdan da memnundur. Çünkü Allah'ı inkar eden ateistlerle birlikte, Allah'a inanmasına rağmen Allah'a eş koşan müş­riklerin de cehennem ehli olduğunu bilmektedir.

“Hiç şüphesiz Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan dilediğini bağışlar[4]

“Ey İsrailğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Çünkü O, kendisine şirk koşana kuşkusuz cenneti haram kılmıştır, O'nun barınma yen ateştir.” [5]

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu hükümlerde, Allah'a inanmalarına rağmen Allah'a eş koşan müşriklerin akibetleri beyan edilmektedir. Kafirler ve müşrikler arasında ameli farklılıklar olsa da, müşriklerin amelleri boşa çıkmaktadır. Yaratıcı olarak Allah'a inanıp, namaz ve oruç gibi bazı amelleri yapmalanna rağmen Allah'a eş koşan müş­riklerin hüsrana uğrayacakları, Allah için yaptıklarını zan­nettikleri amellerin kabul edilmeyeceği ve boşa çıkacağı Kur'an'ı Kerim'de açıkça beyan edilmektedir.

“Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin de amellerin boşa çıkacak ve elbette sen kayba uğrayanlardan olacaksın.” [6]

“Onlar da şirk koşsalardı, elbette bütün amelleri boşa çıkmış olurdu.” [7]

Müşriklik ve kafirlik açısından akibete ilişkin herhangi bir fark olmadığı için, şeytan aleyhillane sinsice davranmakta, geleneksel bir inanç ile Allah'a inanan insanları Allah'ın varlığını inkara değil, Allah'a eş koşmaya davet et­mektedir. Çünkü böyle bir müdahale şeytan ve dostları için çok daha kolay, çok daha verimli olmaktadır.

İşte şeytan ve dostlarının insanlık tarihindeki pis ayak izleri, aynı iğrenç müdahale istikametindeki ayak izleridir.

Şeytan ve dostlannın insanları müşrik durumuna geti­ren müdahalelerine açıklık getirebilmemiz için, aşağıdaki sorulan cevaplandırmamız gerekecektir.

Müşrikler Allah'a inanmalarına rağmen Aliah'tan baş­ka nelere tapıyorlar ve neleri İlah kabul ediyorlardı,

şeytan ve dostlan onları nelere davet ediyorlar ve on­ları nasıl müşrik durumuna düşülüyorlardı?.

Meseleyi Kur'an'ı Kerim'deki geçmiş tarihle ilgili veri­lere ve günümüzdeki görüntülere göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayırımına gitme­miz mümkün değildir. “Geçmişte şöyleydi, günümüzde İse böyle” diyerek, geçmişteki müşriklerle günümüz müşrikleri­ni kesin hatlarla birbirinden ayıramayız.

Çünkü şirk vakıası ve şirk mantığı, hem geçmişte ve hem de günümüzde aynıdır. Aynı şirk mantığından kaynaklanan, benzer yönelişler söz konusudur, Nitekim geç­mişteki ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarım maddeler halinde kısaca değerlendirecek olursak; belirttiği­miz bu benzerlik, dikkatsizlerin bile dikkatini çekebilecek somutluktadır.

 

Tabiata Tapanlar

 

İnsanlar bütün bir tarihleri boyunca, kainatın ahenkli muazzamlığı karşısında ezilmişler ve göremedikleri Allah'la beraber, görebilecekleri güç merkezleri de aramışlardır. Nitekim geçmiş dünya tarihinde güneşe, aya ve yıldızlara tapan kavimler; güneşte, ayda veya yıldızlarda büyük güç­ler olduğunu kabul etmişler ve karşılaştıkları olaylann bu güçlerin etkisiyle meydana geldiğine inanmışlardır. Tabi ki bu batıl inanış, beraberinde bu şeylere karşı kulluğu yani putperestliği de getirmiştir. Çünkü güneşi, ayı veya yıldızı yaşadıkları olaylarda müessir gören bu insanlar, karşılaştıklan olayları bunlara göre yorumlayacaklar ve bunlann ga­zabına uğramamak için gerekirse çocuklarını bile bunlara kurban edeceklerdir.

Geçmişte bu gibi şeylere ayn ayrı tapılırken, günü­müzde ise tabiat ve doğa adı altında topluca tapılmaktadır. Tabiatperest denilen bu kimseler bir yaratık olan tabiatı yaratıcı yerine koymaktalar ve kainatın yaratılışını tabiata nisbet etmektedirler. Bunlara göre kainat kendi içinde ve kendiliğinden varolmuştur.

Kendilerine bilim adamı denilen bu kimseleri sapıklı­ğa götüren önemli bir neden, belki bir çoklanmıza tuhaf gelecektir ama kainatın birbirini tamamlayan, birbiriyle bü­tünleşen muhteşem ahengidir. Yaratılmış olan kainattaki bu muazzamlığı görüp, huşu içinde Yaratıcıya yönelecek­leri yerde; akıllarını zorlayan bu muazzamlığa takılıp kal­mışlar ve gördükleri muhteşem ahengi, gördükleri tabiata nisbet etmişlerdir.

Tabi ki sonuç olarak yanlış, gözlem olarak ise eksik bir yaklaşımdır bu!.

Oysa gözlemledikleri gerçekleri biraz daha derinlemesine inceleseler, bu gerçeklerin üzerinde olan, bu ger­çekleri yaratan ve bu gerçeklere vaziyet eden İlahi gerçeği anlamaları zor olmayacaktır. Mesela karıncalan yerin altın da dahi inceleyen bilim adamlan vardır. Ellerindeki imkan­larla incelemelerini yıllar boyu sürdürürler. Kraliçe karınca­nın birkaç erkek kannea tarafından döllendiğini, milyonlarca yumurta yaptığını ve bir kannea kolonisinin bu yumurtalardan çıkan karıncalarla meydana geldiğini görmüşlerdir. Bazı karınca türlerinin çok vahşi olduğu, me­sela et yiyen kannealann hücumuna uğrayan bir hayvan sürüsünden veya bir kabileden geriye sadece kemiklerin kaldığı da, yine bu bilim adamlarının bildikleri gerçeklerdir.

Fakat ne var ki gözlemledikleri bu gerçekleri yan yana koyup yeterince düşünmezler!

Mesela et yiyen kannealann vahşi tehlikesini bilmele­rine rağmen kendi kendilerine şu soruyu sormazlar.

“Sadece kraliçe kannea değil de, diğer karıncalar da çiftleşse dünyanın durumu ne olur?”

Bu soruya verecekleri cevap bellidir. Dünyada et yi­yen karıncalardan başka canlı kalmazdı. Bunu anladıktan sonra ikinci soru gündemlerine gelecektir.

“Peki diğer kannealar neden çiftleşmiyor?”

İşte bu sorunun cevabını tabiata nisbet edemeyecek­lerdir. Çünkü kendi tanımlamalarına göre tabiat ana do­ğurgan olup; doğal istekleri frenleyici değil, kendi yaratılışında teşvik edici bir niteliktedir.

O halde doğurgan olan ve doğurganlığa karşı olma­yan tabiat, bu doğum kontrolünü nasıl yapıyor?

Çiftleşmekle ilgili hiçbir eksikleri olmayan ve bunun da ötesinde çiftleşmeye arzulu olan milyonlarca dişi ve erkek karıncayı, çiftleşmekten alıkoyan gerçek ne?

Ki aynı durum, anlann dünyasında da vardır! Anların dünyasında da sadece kraliçe an çiftleşmektedir.

Bilinçli yaratık kabul ettikleri insanlara dahi yeterince doğum kontrolünün yaptmlamadığını bilen bu kimseler; karıncalann veya anların bu fıtri istekten neyle alıkoyulduklannı nasıl izah edeceklerdir?

Oysa bunun yegane izahı bilinçsiz olan tabiat değil, tabiatı yaratan ve tabiattaki ahengi sağlayan İlahi iradedir.

Kısacık akıllan ile Yaratıcının iradesini, yaratılmış olan tabiata nisbet edenler, tabiatı Allah'a eş koşan tabiatperestlerdir. Bilimsellik adına ileri sürülen bu gibi safsataların yanısıra; yıldızlann insanlann kaderi üzerinde müessir olduğuna, yıldıznameye ve yıldız fahna inanan kimseler de aynı sapık fırkanın, sapık müntesipleridir.

 

Cinlere Tapanlar

 

Kuranı Kerim'in cinlerle ilgili beyanına göre cinler ateşten yaratılmış olup, aralannda hem iyilerin ve hem de kötülerin bulunduğu yaratıklardır. Cinler hakkında bunları bilmemize rağmen, cinler yine de biz insanlara göre varlı­ğı malum, mahiyeti meçhul yaratıklardır. İnsanlarla cinler farklı boyutlarda veya farklı düzlemlerde yaratıldıktan hal­de, insanlarla cinler arasında değişik yollarla iletişim kurulabilmektedir.

Kur'am Kerim'e göre insanîann cinlerle ilişki kurması müsbet bir gereklilik olmamasına ve insanlar böyle bir iletişime teşvik edilmemelerine rağmen; cinlerin peygamberi düzlemde insanlık alemine ilgi duymaları, insanlar arasından çıkan peygamberlerin davetine kendi konumlanna göre icabet etmeleri Rabbani bir gerekliliktir. Nitekim bir­çok cin taifesi Efendimiz (s.a.v.)'in davetini dinlemişler, bu davete kendi konumlanna göre icabet etmişler ve bu dave­ti kendi kavimlerine de iletmişlerdir.

“Hani cinlerden bir kaçım, Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik Böylece onun huzuruna geldikleri zaman dediler ki kulak verin; sonra (dinleme işi) bitirilince de kendi ka­vimlerine (birer) uyarıcı-korkutucular olarak döndüler. Dediler  Ey kavmimiz, gerçekten biz Musa' dan son­ra indirilen, kendinden öncekileri de doğrulayan bir Kitab dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir. Ey kavmimiz, Allah'a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acık­lı bir azabtan korusun[8]

Cinlerin insanlık alemiyle olan bu ilişkisi, tabi ki olumlu bir ilişkidir. Ancak bunun dışındaki karşılıklı ilişki­ler, genel olarak şeytani ilişkilerdir.

Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetinde görmediğimiz bu kar­şılıklı ilişkilerin neticesi ise; genellikle insanlann cinler ile Allah'a eş koşmalan ve cinlere tapmalan sonucuna var­maktadır.

“Cinleri Allah'a ortak koştular, oysa onları da O yarat­mıştır...” [9]

“(Melekler) Dediler ki Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi” [10]

Cinlerin Allah'a eş koşulması demek, Allah'ın yüce sı­fatlarının cinlere nisbet edilmesi, Allah'tan istenmesi gereken şeylerin cinlerden istenmesi demektir. Cinlere iman etmek ise, cinierin verdiği her habere inanmaktır. Tabi ki bütün bunlar ve bu gibi yönelişler, sadece geçmişe özgü veya geçmişteki müşriklerin yaptıkları şeyler değildir.

Günümüzde de durum aynıdır.

Mesela sabahın erken saatinde camilerde üç-beş in­san bulunmasına karşın, cinci hocaların kapılan, sıra kap­mak isteyen insanlarla doludur.

İnsanları Allah'ın huzuruna değil de, cinci hocalann huzuruna götüren etken, hiç şüphesiz ki şirk etkenidir. İn­sanlar Allah'tan isteyecekleri, Allah'tan bekleyecekleri şey­leri cinci hocalardan ve cinlerden bekler duruma gelmişler­dir.

Kendilerine entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan medyumluğu tercih etmektedirler. Ruhlarla ilişkiye girdiklerini zanneden fakat aslında cinlerle İlişkiye giren ve cinlerin maskarası olan bu kimseler, cinlerin kendilerine bildirdiği her şeye İlahi vahiymiş gibi inanmaktadırlar. Halbuki yaşanan zamanlardan bazı doğru bilgiler verebilecek olan cinlerin, henüz yalan­mamış bir zaman diliminden verdikleri gaybi haberler, en basit ifadesiyle spor-toto tahminleri gibidir. Nitekıiu cinle­rin gaybı bilmedikleri ve bilemeyecekleri Kur'an'ı Kerim'de açıkça beyan edilmektedir.

“Böylece onun (Süleyman'ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kur­dundan başka haber veren olmadı. Artık o, yereyıkılıp dü­şünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsa­lardı    böylesine    aşağılanıcı    bir    azab    içinde    kalıpyasamazlardı” [11]

Ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi alemlerin Rab­bi olan Allah (c.c.) tarafından ve müstesna bir vakıa olarak Hz. Süleyman (a.s.)'ın emrine verilen cinler, asasına dayalı olarak vefat eden Süleyman (a.s.)'ın öldüğünü anlayama­mışlar ve (asanın bir ağaç kurdunun kemirmesiyîe kırılma­sına kadar) yaşıyor sandıklan Süleyman (a.s.)'a hizmet et­mişlerdir. Şanı yüce olan Rabbimizin de beyan ettiği gibi, şayet gaybı bilselerdi, uzun bir zaman bu durumda kalırlar mıydı?

“Ne var ki bu İlahi gerçekleri bilmeyen insanlar, birer yaratık olan cinlere, Yaratıcının sıfatiannı vermekteler ve Allah'a sığınacakları yerde, cinlere sığınmaktadırlar. Bir de şu gerçek var; İnsanlardan bazı erkekler, cinler­den bazı adamlara sığındılar. Öyle oluyor ki, onların azgın­lıklarını arttırmışlardır.” [12]

Oysa İlahi gerçeğin en açık ifadesi olan Kur'an'ı Ke-rim'e göre insanların, cinlerin veya yaratılmış her şeyin şerrinden, cinler veya cinci hocalar gibi yaratıklara değil, bütün bunları yaratan ve alemlerin Rabbi olan Allah'a sığınmak vardır.

“De ki; Sabahın Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden..” [13]

“Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olan her hannas'tan Allah'a sığınırım).” [14]

 

İnsanlara Tapanlar

 

İnsanların, kendileri gibi birer mahluk olan insanlara tapmaları en tuhaf olduğu gibi aynı zamanda en yaygın bir şirk türüdür. Tarihin her döneminde kendisini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar ve bu firavunlara kulluk yapan köleler olagelmiştir, Geçmiş dönemlerde bazen devlet baş­kanı, bazen aşiret reisi olarak karşımıza çıkan bu firavun­lar, çağımızda dini, politik veya mali kimliklerle karşımıza çıkmaktadır. Allah'ın hükümlerini hiçe sayan bir din ada­mı, bir politikacı veya bir patron ile geçmişteki firavunlar arasında herhangi bir fark yoktur. Bunların hepsi az veya çok bir insan kalabalığına tahakküm etmekte, şeytani hü­kümlerle bu insanları kendilerine kul yapmaktadırlar.

Emperyalist menfaatlerini her şeyin üzerinde tutan politik veya mali kimlikteki çağdaş firavunlann küfrü genellikle aşikardır. Bunlar kendüeri azdığı gibi kendilerine uyanları da azdırıp, saptırmışlardır.

“Üzerlerine (azap) sözü hak olanlar derler ki; Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar, kendimiz azıp saptığımız gibi onları da azdırıp-saptırdık” [15]

Şaşkın ve sapık olan insanların bu azgınlara kulluğu, bu azgınları dost kabul etmeleri ve bunları fayda veya za­rar vermeye muktedir görmeleri üzerine gerçekleşmekte­dir, Bir kısım insanlar bu firavunları severek, bu firavunla­ra kulluk yaparlarken diğer bir kısım insanlar ise, bu firavunlardan korktukları için bu firavunlara kulluk yapmaktadırlar.

Oysa  çağdaş  firavunlann  kendilerine  özgü  güçleri yoktur. Onların bulundukları makama değer vererek, onlara kulluk yaparak onları güçlendirenler, kölelerdir.

Makamın veya paranın yaptırım gücü, makama veya paraya değer verenler üzerinde müessirdir. Gerçi bütün kölelere sorsanız, kendilerine tahakküm eden makama veya kapitale karşı belirli bir rahatsızlık duymaktadırlar. Belki de kölelerin hepsi, bu makamların veya bu kapital imparatorluklarının yıkılmasından, devrilmesinden yanadırlar.

Fakat değer verdikleri bir şeyin yıkılmayacağını bil­mezler, bilemezler!.

Oysa bir şeye değer vermek demek, onu meşru gör­mek, onu güçlendirmek demektir. Dolayısıyla makama veya kapitale değer vererek, bunlara devrimci yaklaşmak, bunları devirebilmek mümkün değildir.

Ne var ki bu gerçeklerden bihaber olan uluslararası köleler, kendilerine ilahlık taslayan emperyalistlerin ve dünya emperyalizminin farkına vararak bunlan devirmek için mücadele edecekleri yerde, bunlardan bir lokma ek­mek alabilmek için mücadele etmektedirler. İnsanın ve in­sanlığın hakkını unutup, emeğin hakkı için mücadele ettik­lerini zanneden bu kimseler, devrimci dava adamı değil, ne yazık ki devrilmiş zavallılardır. Bu zavallıların arasında kendilerini müslüman zanneden kalabalıklar da vardır. Şey­tana kulluk yapmaktan içtinap etmeye çalışan bu kimseler, farkında olmadan şeytanın dostlanna kulluk yapmaktadır­lar. Oysa ki şeytana kulluk yapmak ile şeytanın dostuna kulluk yapmak arasında herhangi bir fark yoktur. Bu gibi yönelişlerde bulunan insan, her iki durumda da şirke gir­mektedir.

Yukarıda örneğini verdiğimiz politik ve mali kimlikli çağdaş firavunların yanısıra, insanlara ilahlık taslayan dini kisveli kimseler de bulunmaktadır. Bunlar genellikle müslümanların arasında yaşamakta, müslüman gözükmekte Ve meseleye vakıf olmayan insanlar tarafından müslüman bi­linmektedirler. Bu aldatıcılar, küfürleri aşikar olan firavun­lara nazaran çok daha tehlikelidirler. Çünkü bunlar doğru­cu bilinen yalancılar, dost gözüken düşmanlardır. Allah adını kullanarak insanları aldatmaktalar ve Allah'a kul ol­mak isteyen insanları, kendilerine kul yapmaktadırlar. Bu aldatıcılara hacı, hoca, şeyh, üstad, imam, müftü denilse de, bunlar Allah'ın değil, şeytanın dostudurlar. Bunlar Al­lah'ı değil, kendi menfaatlerini ve kendi nefislerini yücel­tenlerdir.

Oysa müslümanlar Allah (c.c.)'i tekbir etmekle ve di­ğer insanlan Allah'a davet etmekle yükümlüdürler. Kendilerini veya başkalarını yüceltenler ve diğer insanlan bunla­ra davet edenler açık bir sapıklığı yaşamaktadırlar. En seçkin insan Resulullah (s.a.v,) sadece Allah'ı tekbir etmiş ve  insanlan kendisine değil, Allah'a davet etmiştir.

Yaşadığımız coğrafyada dine karşı saygılı yaklaşan insanlar, din adamı görünümündeki aldatıcılara da saygılı yaklaşmaktadırlar. Nitekim bu aldatıcıları yüce ve emin ki­şiler olarak görmekte ve onlann Allah adını kullanarak ya­lan söyleyebileceklerine hiç ihtimal vermemektedirler. Oysa bu aldatıcılar “Besmele” ile söze başlamaktalar ve in­sanlan kendilerine veya tağuta kulluğa davet ettikten son­ra 'Elhamdülillah' diyerek sözü bitirmektedirler.

İnsanlarımızın bu konularda dikkatli olmaları, her sa­rıklıyı hoca, her sakallıyı hacı sanmamaları gerekir. Aynı şekilde müslümanların da, sevdikleri ve itaat ettikleri kimseleri Allah'ın hüküm ve ölçülerine göre değerlendirmeleri ve bu değerlendirmeye göre onlara yaklaşmaları gerek­mektedir. Çünkü İlahi hükümleri dikkate almadan hoca ve üstadlarına teslim olan kimseler, ne yazık ki bilginlerini ve rahiplerini Rab kabul eden hıristiyanîann durumuna düş­mektedirler.

 

Ölmüşlere Tapanlar

 

Yaşadığımız dünyada ölülere karşı belirgin olan iki ayrı yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birisi yalan ve iftiralarla mevtayı kötülemek, diğeri ise mevtada olmayan va­sıflarla onu yüceltmektir.

Nitekim ölülere tapma hadisesi, ölmüş olan salih veya azgın kimselerin, onlarda olmayan vasıflarla yüceltil­mesi, çok ulvi makamlara çıkarılması ve onlara bu itikatla yönelinmesi üzerine gerçekleşmektedir. Müşrikler, bu şekilde yücelttikleri bir mevtaya yönelmekte, bu mevtanın görüş ve ilkelerine itaat ederek, bu mevtanın sevgi ve rızasını gözeterek, ihtiyaçlannı bu mevtaya arzedip, bu mevtadan isteye­rek.. Allah'tan başkasına kulluk yapmakta ve böylece küfre girmektedirler. Kur'an'ı Kerim'de apaçık şirk olan bu yöne­liş zikredilmekte ve bu müşriklerin ne zelil duruma düştük­lerini beyan edilmektedir.

“Allah'tan başka çağırdıkları, hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar. Ölüdürler, diri değildirler; ne zaman diriliceklerinin şuuruna da varamazlar.” [16]

Evet, geçmişteki ve günümüzdeki müşriklerin yönel­dikleri, itaat ettikleri, kurban verdikleri ve kulluk ettikleri insanlar ölüdürler!. İnsanları zelil bir duruma getiren bu hadise geçmişte yaşandığı gibi, ne yazık ki günümüzde de yaşanmaktadır.

İstanbul'daki Eyyüp Sultan'a uzanan eller, İzmir'deki Susuz Dedeye dökülen sular.

Ankara'dakine akıtılan kanlar ve yapılan merasimler bunun açık bir göstergesi değil midir?

Yaşanılan zillet öyle boyutlara varmıştır ki, dünya iş­leri falanca ölüye bırakılırken, ahiret işleri filanca ölülere bırakılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle dirilerin idaresi, ölülere tevdi edilmiştir!  

Tabi ki ölülere yönelen, ölülere kuiluk ve tazimde bu­lunan bu İnsanlara, “Diri” denilebilirse!..

 

Putlara (Sembollere) Tapanlar

 

Geçmiş müşriklerin ağaçtan ve taştan yonttukları putlara taptıkları, onlardan yardım diledikleri, onlann önünde saygıyla durduklan ve bu putlara kurbanlar adadık-ian birçok insanlar tarafından bilinmektedir.

Fakat günümüzdeki insanlar bütün bunlan bilmeleri­ne rağmen, bu putperestliğin geçmişte kaldığını savuna­caklar “Yaşadımız modem çağda putperestlik yoktur” diye­ceklerdir.

Keşke öyle olsaydı, putlar ve putperestlik keşke geçmişte kalsaydı!.

Fakat ne yazık ki putlar ve putraperest mantığı günü­müzde de bulunmaktadır. Hatta ve hatta insanlık tarihin­deki putperestlik, günümüzde altın çağını yaşamaktadır!. Geçmiş dönemlerdeki putlar sayılabilecek kadarken, günümüzde artan nüfusa ve ihtiyaca göre sayılamayacak bir ço­ğunluğa ulaşmıştır. Kalpler, sokaklar ve meydanlar bu put­larla Öylesine doldurulmuştur ki; insanlar putperestlerin hışmına uğramamak için hangi yöne tüküreceklerini şaşır­maktadırlar! . Çünkü herhangi bir puta gelebilecek tükürük, “Efendim, bu heykel aslında bu bir put değil, diyerek söze başlayacak olan putperestlerin galeyana gel­mesine neden olacaktır.

Yaşadığımız çağda isimleri ve cisimleri değişik olan bu putlar o kadar çoktur,

o kadar çoğalmıştır ki, herhangi bir. adresin tarifi bile, bu putlara göre yapılmaktadır.,

Falanca putun yanındaki sokaktan gir, filanca puta gelesiye kadar biraz sürün. O putun sağında ve solunda iki yol göreceksin. Bu iki yol da aynı meydana çıkmasına rağ­men sen yine de muhafazakarsan sağdaki sokaktan, sosyalistsen soldaki sokaktan gir ve meydana kadar sürünme­ye devam et. Meydana geldiğinde seni bekleyen ve elinde kazık olan bir putla karşılaşacaksın. İşte aradığın adres, o kazığın gösterdiği yerde!.

Eee, büyükler ne demiş.

Arayan Mevla'sını da bulur, belasını da!.

 

Sebeblere Tapanlar

 

İnsanların sıkıntıya düşmeleri, bir takım şeylere şid­detle muhtaç olmaları, insanlann sık sık karşılaştıkları ve karşılaşabilecekleri bir durumdur. Bu sıkıntılar veya bu ihti­yaçlar ferdi düzlemde olabileceği gibi toplumsal düzlemde de olabilir.

İnsanlann değişik sıkıntılarla karşılaşmalan bir gerçek olduğu gibi, bu sıkıntıların genel olarak değişik vesilelerle, değişik sebeblerle giderileceği veya giderildiği de bir ger­çektir. İşte böylesi durumlarda sıkıntıyı giderecek sebeblere kulluk adabıyla yönelmek, sıkıntıyı gideren sebebleri sınır tanımadan yüceltmek; bütün bu sesebleri yaratan Allah'a, sebeblerle eş koşmaktır.

Sebebleri ilahlaştırmaya meyyal olan bu şirk yönelişi, oldukça yaygın olan bir yöneliştir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde zikredildiğine göre, sıkıntıya düşen insanların Allah'a yalvardıkları ve sıkıntıları giderilince Al­lah'a eş Koştukları beyan edilmektedir.

“Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda ancak O'na yalvarmaktasınız. Sonra sizden zararı kaldırdığında, sizden bir grup Rabkrine şirk kaşarlar; Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük et­mek için. öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.” [17]

Geçmiş tarihte yaşanan bu gibi olaylar, günümüzde de sık sık yaşanmaktadır. Sıkıntıya düşen insanların duası Allah'a, sıkıntı kalktıktan sonra hamd ve şükürleri ise sıkın­tılarının kalkmasına vesile olan sebebedir. Halbuki o sebeb ile sıkıntıyı kaldıran Allah (c.c.)'dır. Sebebi yaratan da, o sebeble yardım eden de şanı yüce olan Rabbimizdir.

Allah'ın yardıma mazhar olmalarına rağmen sebeble­ri yücelterek hamd ve şükürlerini bu sebeblere yönelten kişiler, Allah'a nankörlük ederek şirk koşan müşrikler duru­muna düşmektedirler.

Yaşadığım bir olay, benim bu durumu daha müşahhas görmeme vesile olmuştur. Bundan bir süre önce odamda çalışırken, bahçedeki köpeğin boş çanak sesini duydum. Boş çanak sesi bana köpeğin susuz olduğu mesajını verdiğinden, bahçeye çıkarak gerçekten boş olan su kabını doldurdum. Suya sal­dıran köpek hem su içiyor ve hem de bana bakarak kuy­ruk sallıyordu!.

Bana içtenlikle kuyruk sallayan köpeğe sorsanız, onun susuzluğunu gideren kurtancı herhalde bendim. Hal­buki olayın gerçek düzleminde, onun susuzluğunu gideren değil, o köpeği susuz bırakan bendim!, Ayrıca çalışmamı sürdürürken karşımdaki insanın konuşmasını dahi anlaya­mayan ben, nasıl olmuştu da .boş çanak sesinden köpeğin susuz kaldığını anlamıştım? Açık bir gerçektir ki, boş ça­nak sesinden köpeğin susuz kaldığını anlayan ben olsam dahi, bana bu mesajı veren köpek değildi. Gerçekten mer­hametli oîan Rabbim, yarattığı köpeğe merhamet etmiş ve beni uyararak, benim vesilemle onun susuzluğunu gider­mişti.

Yaşadığım olayı sebeblerin ve vesilelerin üzerinde kavradıktan sonra, köpeğin bana kuyruk sallamasını nasıl görüyorsam, ne yazık ki birçok insanın durumunu da aynı görüyordum. Sebebleri yüceiten bu kimselerin durumu da, ön ayaklan üzerine çökerek bana kuyruk sallayan köpeğin durumundan pek farklı değildi.

Bahçemdeki köpek, bana nasıl bir içtenlikle kuyruk sallıyorsa, firavunların bahçesindeki veya ülkesindeki köleler de, aynı içtenlikle firavunlara kuyruk sallıyorlardı!.

Sebebleri yaratan Allah'a, seseblerle eş koşma, se­beblere tapınma, geçmişte ve günümüzde yaşanan yaygın bir hastalıktır. Nitekim yakın tarihte yaşanan bazı olaylar da, bu sapık yaklaşıma örnekler niteliğindedir. Mesela düşman istilasına uğrayan herhangi bir ülkedeki insanlar, yar­dım etmesi için Allah'a dua ediyorlar ve Allah'ın yardımıy­la üstün geldikleri zaman Allah'ı değil komutanlarını yücel­tip, komutanlarına şükrediyorlarsa, bu ülkedeki insanlar açık bir sapıklığa girmektedirler. Bu insanlar Allah'ın yar­dımına vesile olan herhangi bir sebebi ilahlaştırmaya çalı­şarak, kurtuluşlarına vesile olan sebebi, helaklarına vesile olacak bir sebeb durumuna getirmektedirler.

Netice olarak, sebebleri sınır tanımadan yüceltmek, sebeblere tapınmanın sebebi olmaktadır!.

Şimdiye kadar kısaca belirttiğimiz bu yönelişler, bir insanı müşrik durumuna getiren yönelişlerdir. Bu yönelişlerin ne derece yaygın olduğu ise, yaratıcı olarak Allah'ın varlığına inanan birçok insanın içine düşdüğü durumda be­lirginleşmektedir. Yaşadığımız toplumda Allah'a inanıp, ta-guta kulluk yapan kitleler bulunmaktadır. Kendilerini ge­nellikle müslüman zanneden bu kimseler Allah'tan korktuklarını ifade etmelerine rağmen, bu kimselerin ya­şantılarını etkileyen baskın korku, tağut korkusudur. Tağutu gazaplandırmamak için tağuta itaat ederlerken, Allah'ı gazaplandırmamak için Allah'a dua ederler. Gençliklerinin en güzel ve en verimli yıllarını tağut yolunda geçirirlerken, yaşlılıklarının son günlerini Allah'ın yolunda geçirmeye ça­lışırlar.

Açık şirk içinde bulunan bu insanlarla konuşur ve bu insanları tanımaya çalışırsanız, bu insanların genellikle müstekbirler ve bel'amlar tarafından aldatıldıklarını görür­sünüz. Aldatılan bu insanlar bilinçsiz olmasına rağmen, bu insanları aldatanlar oldukça bilinçlidirler. Aldattıkian insanların, aldattıkları kitlelerin uyanmaması için gereken özeni gösterirler.

Kendilerini genellikle ortanın sağı veya ortanın solu olarak tanımlayan dünya müstekbirlerinin, “Orta” derken kastettikleri merkez, şeytandır. Bunlar şeytanın sağında ve şeytanın solunda yer alan, aynı namussuzlardır. Şeytanın hangi yanında yer alırlarsa alsınlar, şeytanın dostu ve bir­birleriyle yandaş olan aynı müstekbirlerdir.

İşte Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan bu dünya müstekbirleri, halkında müslüman olan ülkelerde, halkın din adına açıkça tepki göstereceği bir kanun koy­mazlar. Mesela namazı yasaklayan bir kanun çıkarmadıkla­rı gibi, “Bundan böyle namaz kılınırken Kabe'ye değil de, falancanın anıtına yöneünecek” şeklinde bir kanun da çı­karmazlar.

Şeytanın sağındaki bütün pislikleri muhafaza eden, muhafazakar müstekbirlere bunun nedenini sorduğunuz da, Efendim siz ne dediğinizin farkında mısınız? Nama­zın Kabe'ye doğru kılınacağı, kıblenin Kabe olduğu Allah'ın hükmüdür. Allah'ın bu hükmünü değiştirmeye kalkışmak, bu hükme rağmen .hüküm koymak bizim ne haddimize!, derler.

Şayet Allah'ın hükümlerini yeterince bilen ve haksızlı­ğa tahammülü olmayan bir insansanız, bu cevap siz deli etmeye yetecektir. Susmanız ve susturulmanız mümkün ol­madığı için, muhafazakar politikacıya gereken cevabı he­men vereceksiniz.

Bana bak muhafazakar! Senin karşında ninnilerle uyuttuğun, kazıklarla büyüttüğün vatandaş yok. Gözümün içine baka baka “Allah'ın bu hükmünü değiştirmeye kalkış­mak, bu hükme rağmen hüküm koymak bizim ne haddi­mize” diyorsun. Peki ya İslam'ın diğer hükümleri, diğer hü­kümlerini değiştirmeye çalışmak, diğer hükümlere rağmen hüküm koymak haddiniz mi? Allah'ın toplumsal adalet için koyduğu İslam'ın birçok hükmünü değiştiren, bu hükümle­re rağmen hüküm koyan namussuzlar siz değil misiniz?

Şayet karşınızda seçilmiş bir muhafazakar varsa, sö­zünüze daha fazla devam edebilmeniz mümkün olmaya­caktır. Dokunulmaz kişilere dokundurduğunuzdan “Buyrun içeri” diyeceklerdir!.

Çünkü karşınızdaki aldatıcılar, halk kitlelerinin nasıl aldatılması gerektiğini bilen uyanık aldatıcılardır.

Uyuyan ve uyutulan kitlelerin, uyanık vekilleridir!.

 

2. TEVHİD GERÇEĞİ

 

Tevhid, birleme veya bir olduğuna inanma anlamına gelir. “İslam'a göre tevhid nedir?” sorusunun en kısa ceva­bı; Alemlerin Rabbi olan Allah'ı zatında, sıfatlarında ve fiil­lerinde birlemek, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamaktır. Bu cevabı biraz daha genişletecek olursak, tevhidi şöyle tanımlayabiliriz.

Tevhid, alemleri yaratan Allah (c.c.)'ı zatında, sıfatla­rında, fiillerinde birliyerek O'na inanan müslümanların, yaşadıktan sürece ilgilerini ve dikkatlerini Allah'a yö­neltmeleri, Allah'a teslim olmaları, hiçbir yaratığı, hiçbir konuda mutlak muktedir gör­meyerek, karşılaştıklan her iş ve her durumda mutlak muktedirin Allah (c.c.) olduğunu idrak etmeleri, Allah'ın gösterdiği yolda, Allah'ın emrettiği kişilikle sadece Allah'a kulluk etme­leridir.

Nitekim kendilerine muvahhid denilen müslümanlar, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelen ve bu bilince göre yaşayan müslümanlardır.

Allah'ı birlemenin zıddı, Allah'a eş koşmak veya or­tak tanımaktır. Halk arasında Allah'a eş koşmak veya or­tak tanımak vakıası, genel olarak Allah'ı ikilemek gibi an­laşıldığından; Allah'ın bir olduğuna inanan, “Sadece bir Allah vardır” diyen herkes, kendisini Allah'ı birleyen mu­vahhid olarak görmektedir. Oysa bir muvahhid olarak Al­lah'ı birlemek, yukanda da belirttiğimiz gibi Allah'ı zatında, sıfatlannda ve fiillerinde birlemektir. “Allah birdir veya sa­dece tek bir Allah vardır” demelerine rağmen, Allah'a za­tında, sıfatlarında veya fiillerinde eş ve ortak tanıyan kim­seler muvahhid değil, müşriktirler. Çünkü muvahhid bir müslüman, Allah'ın bir olduğuna inandığı gibi, Allah ile beraber başka bir Yaratıcı, Allah ile beraber başka bir hakim, Allah ile beraber başka bir hüküm koyucu olmadığı­na da inanır. Yaşanılan coğrafyada mutlak hakimiyeti ken­dilerinde gören müstekbirler, Allah'a karşı azan ve azgınlı­ğa davet eden tağutlar, Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan kişiler veya kuruluşlar varsa; muvahhid bir müslüman, Allah'ı birlemenin ve tevhidin bir gereği olarak bütün bunlan da inkar eder. Çünkü tevhid gerçeğinin hak­kı tasdik edip, bütün batılları reddetmek anlamına geldiğini bilir.

Tevhid gerçeği, birkaç konudan ibaret olan, kapsamı ve kuşatıcılığı sınırlı bir gerçek değildir, Tevhid gerçeği alemşümul bir gerçek olmasına rağmen, bu gerçeğin birkaç konuya hapsedilmesi ve tarih boyunca farklı şekillerde anlaşılması, şeytani müdahalelerin bir neticesidir. Nitekim aynı şeytani müdahalelerin neticesi olan tahrifatlar diğer İslami kavramlarda da yaşanmış ve hala yaşanmaktadır.

Şanı yüce Rabbimiz Kuranı Kerim'de inkardan ve sapıklıktan bahsetmektedir. İnkar, herhangi bir gerçeği, herhangi bir kavramı, mana ve lafzı ile birlikte reddetmek­tir. Sapıklığın kökeninde ise lafza sahip çıkıp, lafzın içerdi­ği manayı inkar etmek veya değiştirmek vardır. Nitekim sapıklığa düşen birçok fırka veya grup, İslam'dan ve müs-lümanlıktan vazgeçmek istememişler, İslam, müslümanlık ve tevhid gibi kavramlardan feragat etmemişlerdir. Ancak, sahiplendikleri kavramın manası ile nefislerini ve nefislerin­de olanı değiştirmeleri gerekirken, nefsani istekleri ile kav­ramın anlamını değiştirmişlerdir.

Mevcut sapmalar ve sapıklıklar karşısında yegane ölçü, hiç şüphesiz ki Kur'an'ı Kerim'dir. Bizleri tevhide da­vet eden Rabbimiz, bizleri bu önemli konuda muhayyer bı­rakmamıştır ki; herkes kendi yaklaşımına göre tevhidi tanımlayıp, herkes kendi anlayışına göre tevhidi yaşasın!.

Tevhidi prensipler, Kur'an'ı Kerim'in muhtelif yerle­rinde beyan edilmekte ve Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinde örneklendirilmektedir. Nitekim tevhid gerçeğini Kur'an ve sünnetten öğrenen müslümanların akidesinde önemli hiç­bir fark yoktur. Bu müslümanlar arasında bazı farklar var­sa, bu farklar tevhidi akidenin özünde ve çizgisinde değil, tevhid gerçeğini idrak etme derecesindedir. Mesela biz müslümanlara namazda Kabe'ye yönelmemiz emredilmektedir. Kabe'yi hiç görmemesine rağmen Kabe'ye yönelen müslüman ile, Kabe'nin karşısında namaz kılan müslüman yöneliş ve istikametinde herhangi bir fark yoktur. Her ikisi de İlahi emre boyun eğmekte, her ikisi de Kabe'ye yönelmektedir. Bu durumdaki fark, istikamette veya yöne­lişte değil, bulunulan konumdadır. Kabe'nin karşısında na­maz kılan müslüman, Kabe gerçeğini belki daha yakından idrak edebilmektedir.

İşte tevhid gerçeği de, namazda Kabe'ye yönelindiği gibi, bütün bir yaşamda ilgi ve dikkati Allah'a yöneltme, Allah'a teslim olma vakıasıdır. Muvahhid müsiümanların bu yönelişleri ve istikamet­leri arasında herhangi bir fark yoktur. Bu muvahhidler arasındaki muhtemel fark, yöneldikleri Allah'a yakınlık de­recesindedir. Bazı kardeşlerimiz “Allah (c.c) insana şah damarından daha yakındır” ayet-i kerimesini zikrederek, “Muvahhid müsiümanların Allah'a yakınlığında nasıl bir fark olabilir?” sorusunu sorabileceklerdir. Ayet-i kerimede beyan edilen yakınlık, Allah (c.c.)'ın insanlara olan yakınlı­ğıdır. Bizim farklı olarak nitelendirdiğimiz yakınlık ise Allah'ın insanlara değil, insanlann Allah'a olan yakınlığıdır.

Allah (c.c.) bizlere şah damarımıdan daha yakın ol­masına rağmen, bizler de O'na yakın olabiliyor muyuz?

Allah (c.c.)'ın bizlere olan yakınlığını bilerek, idrak ederek, bu yakınlığı hissedebiliyor, bu yakınlığı yaşayabiliyor muyuz?

Bu idraki ve bu yakınlığı hiç şüphesiz ki “Fenafülah”, yani Allah'ın zatı ve sıfatlan karşısında yokolmak şeklinde tanımlayamayız. Çünkü bu hadise, Allah'ın zatı ve sıfatlan karşısında yokoimak değil, Allah'ın zatı ve sıfatları karşısında kulluk bilinciyle varolmak hadisesidir. Bu yakınlığa ve bu bilince ulaşan kardeşlerimiz, “Allah vardır” diyerek Al­lah'ın varlığını idrak ve ikrar ettikleri gibi; kendilerinin de Allah'ın zatı ve sıfatlan karşısında bir kul olarak varoldukla-nnı idrak ederek, bu idrakin sorumluluğunu yaşamaktadır­lar.

Nitekim benim bir şahıs olarak İslam'a teslim olma­ma önemli bir neden, kendi varlığımdır. Çünkü belli bir za­mana kadar sadece Allah'ın varlığına inanan ve “Allah var­dır” diyen ben, Allah'ın karşısında bir kul olarak varolmam gerektiğinin bilincinde değildim. Aiiah'i var kabul ederken, kendimi bir kul olarak adeta yok kabul ediyordum. İşte kendi varlığımı sorgulamam ve bu gerçeği farketmem, hi­dayet eden Rabbime hamdolsun ki kendime gelmeme ve O'nun karşısında bir kul olarak varolmama neden oldu.

Netice olarak gıpta ettiğimiz hal ve makam, Allah'ın zatı ve sıfatlan karşısında yokolma safsatası değil, Allah'ın zatı ve sıfatlan karşısında muvahhid bir kul olarak varolma­nın izzetli ye şerefli bilincine ulaşmaktır.

Ne yazık ki bazı şaşkınlar “Gerçekte varolan sadece Allah'tır. Allah'ın karşısında “Ben, ben” diyerek varlık iddia etmek, Allah'a eş koşmaktır” diyorlar!. Oysa vahdet-i vücutçuların yaptığı gibi yaratılmış mahlukları Yaratıcıyla cem etmeye, bütünleştirmeye kalkışmak, mahlukatı Allah'a eş koşmaktır. Çünkü bu cemetme veya bütünleştirme yö­nelişinde, mahlukata İlahilik nisbet etmek, Yaratıcı'nın sıfatlarını, yaratılmışlara vermek vardır. Halbuki Allah'ın kar­şısında kulluk bilinciyle “Ben” demek, Allah'a eş koşmak değil; Yaratıcıyı, yaratılmış olan kendi nefsimizden münez­zeh tutmak, Allah'ın karşısında bir kul olarak varolduğumuzu idrak ve ikrar etmektir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de bir­çok peygamber, bu bilinçle “Ben” ifadesini kullanmıştır. Şayet herhangi bir insan kendi nefsine bazı İlahi vasıflan nisbet ediyorsa, bu insan kendisini ister Allah'tan ayn, ister Allah ile bütün kabul etsin, her iki durumda da müşriktir.

Çünkü tevhid gerçeği, yaratılmışlara İlahi sıfatlan nisbet' etmemek olduğu gibi, aynı zamanda Yaratıcıya da beşeri sıfatlan nisbet et­memektir.

 

BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK TEVHİD

 

Tevhid gerçeği, bütün bir hayata, bütün bir kainata özgün bir bakış, çelişkisiz bir yorumlama biçimidir. Alemşümul olan tevhid gerçeği, hiç şüphesiz ki müslümanların dünya görüşünü de belirleyen bir gerçektir.

Müslümanlann dünya hakkındaki sosyal, siyasi, eko­nomik ve iktisadi görüşleri, aynı tevhid gerçeğinden kaynaklanan görüşlerdir.

Tevhidin idrakine varan muvahhid bir müslüman, fa­lanca meseleye böyle, filanca meseleye şöyle bakmaz. Tevhidi bir bakış, bütün bir kainata aynı özden, aynı ger­çeklikten bakmaktır.

Beşeri dünya görüşlerinde ise kapsamlı bir birlik, çe­lişkisiz bir bütünlük kesinlikle yoktur. Genellikle belli sınıfla-nn veya belli zümrelerin istek ve eğilimlerine göre şekil alan, emperyalistlerin menfaatlerine göre tanımlanan beşe­ri dünya görüşleri, kendi içlerinde dahi çelişen görüşlerdir.

Nitekim bu gibi dünya görüşlerinin sık sık tadilattan veya restoreden geçirilmesi fakat yine de belli bir müddet sonra iflas etmesi, dünya ve insan realitesiyle ne derece uyumlu (!) olduğunu göstermektedir.

İdeolojik düzlemdeki bu çelişkiler, bilimsel düzlemde de pek farklı değildir. Mesela izafiye teorisine göre günümüzdeki gerçekler görece olup, kişilere veya ölçüde ve ta­nımlamada merkez kabul edilen şeylere göre değişmekte­dir. Tabi ki kişilere veya odaklara göre değişebilen bu gerçekler, beşeri gerçekler olup, bu gerçeklerde birlik ve mutlakhk yoktur.

Tevhidi gerçeklikte ise böylesi ikilemler, böylesi çeliş­kiler söz konusu değildir. Herhangi bir şeyin gerçekliği bize, size veya onlara göre değişebilir. Ne var ki biz yara­tılmışların gözlemine ve tanımlamasına göre değişebilen görece gerçekler, herşeyi hakkiyle bilen Yaratıcının tanım­lamasında “Mutlak gerçek” vasfını almaktadır. Mesela za­man mefhumu, insanlara göre izafi olan bir mefhumdur. İnsanların buîundukîan mekana ve hareket hızlarına göre değişebileceği ileri sürülür. Bize göre izafi veya görece olan ve niceliği değişebilen zaman mefhumu, Rabbirnizin tanımlamasında nicesel bir mutlakiık kazanmaktadır.

“Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” [18]

İşte Rabbimizin beyan ettiği bu gerçek, mutlak bir gerçektir. Bu gerçeğe veya bu tanıma “Görecedir ve değişebilir” diyemeyiz. Çünkü bu tanım, zamanı yaratan Al­lah'ın, zamanı tanımlamasıdır. Netice olarak İlahi olan bütün meselelere, mutlak olan İlahi gerçeklikle bakılması ge­rekir. Mesela Kur'an'ı Kerim'de hesap günü denilirken, tek bir günden bahsedilmektedir. Bu hesap gününü, bize göre yirmidört saat olan bir gün gibi zannedersek, bu zan İlahi gerçeğe uygun olmaz. Çünkü zaman konusundaki mutlak gerçek, insanlar için görece olan tanımlamalar değil, Rab­bimizin tanımladığı gerçektir. Nitekim hesap gününde, bü­tün insanlar tarafından bu mutlak gerçek kabul ve tasdik edilecektir.

“Gündüzün bir saatinden başka hiç ömür sürmemişler gibi onlan bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar”. [19]

“Kıyamet-saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içer­ler.” [20]

Bu konudaki ayet-i kerimelere dikkat edilirse, dünya yaşantısının süresiyle ilgili olarak verilen bütün cevaplarda kişilere göre değişebilen bir görecelik değil, genel bir or­taklık vardır.

“Bir saat veya bir saatten daha az.”

Dünyada sadece bir saat veya bir saatten daha az ya­şadıklarını yemin ederek söyleyen bu insanlar, zaman konusundaki mutlak gerçeği kavrayan ve bu mutlak gerçeğe göre cevap veren insanlardır. Tabi ki onlar dünya yaşantı­sıyla ilgili bu zaman gerçeğini hesap gününde anlamalanna rağmen, muvahhid bir müslüman bu gerçeği dünyada kavrayan ve gerçek zamana göre bir saatlik gördüğü dün­ya yaşantısına bu bilinçle yaklaşan bir insandır.

Elbetteki sadece bu meselede değil, diğer bütün me­selelerde de muvahhid bir müslümanın yönelişi böyledir. Alemleri yaratan Allah (c.c.)'ın bildirdiği bütün gerçekleri, mutlak gerçekler kabul eden muvahhid bir müslüman, kai­nata ve bütün yaratılmışlara çelişkisiz olan bu gerçeklikten bakar. İlahi gerçeklere beşeri yama yapmaktan sakındığı gibi, İlahi olan bütün değerlere beşeri tanımlamalar getir­mekten de sakınır.

Muvahhid bir müslüman, alemşümul bir merkezden, alemlere bakan ve bütün gördüklerini, İlahi ve mutlak olan gerçeklere göre tanımlayan, bu gerçeklere göre yorumla­yan bir müslümandır.

Çünkü tevhidin gereği budur.

Tevhid, yegane yaratıcı olan Allah'ı zatında, sıfatla­rında ve fiillerinde birlemek, yaratılmışlara ise bütün bunlan yaratan Yaratıcının mutlak değerleriyle bakmaktır. Bu aydınlık bakış hem ferdi düzlemde ve hem de toplumsal düzlemde geçerlidir.

Netice olarak tevhidi dünya görüşü demek, dünyayı ve dünyanın içindekileri, bütün bunlan yaratan Allah (c.c.)'ın beyan ettiği gerçekler istikametinde bakmak, bu gerçeklere göre tanımlamak demektir.

 

TEVHİDİ DAVET

 

“Türkiye'de din adına davet yapılıyor mu?” desek, bu soru birçoklarımızın tuhafına gidecektir. Çünkü yaşadığı­mız coğrafyada din adına birbiriyle çelişen birçok davetler­de bulunulmaktadır. Zaten halk kitlelerinin din gerçeğine karşı çelişkili anlayışlara sürüklenmesi, din adına yapılan bu davetlerden kaynaklanmaktadır.

Bu çelişkiler nasıl giderilecek, davette tevhid veya bütünlük nasıl sağlanacaktır? Tevhidi davet metoduyla ilgili olan bu sorulara, şimdi­lik iki başlıkta ve kısaca açıklık getirmeye çalışacağız.

 

Tevhidi Davette Açıldık Ve Anlaşılabilirlik

 

Yaşadığımız toplumda İslami davet metoduyla ilgili olarak imani meseleler üzerinde duran ve “Topluma Allah'ın varlığını anlatmalıyız” diyen kimseler bulunmaktadır. Sa­mimi olduklarına hüsnüzan ettiğimiz bu kimseler, tabiat olaylan ve yaratılışla ilgili meseleler üzerinde durarak “İlla Allah (Allah vardır)” tebliğini değişik boyutlardan yapmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu gibi meseleler tevhidi teğlibin sadece bir cüzünü, bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu bö­lüm, tevhidi tebliğden ayrı olmadığı gibi, tevhidi tebliğ sa­dece bu bölümden de ibaret değildir.

Nitekim herhangi bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sade­ce bu ikrar ve bu inanç o insanı müslüman yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah'a inanmaktalar ve; “Allah vardır” demektedirler. Müş­rik, Allah'a inanmasına rağmen Aliah'a eş koşan insandır.' Allah'a eş koşan bu insanın Allah'ın varlığına.olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan müş­riktir ve İslam dairesinde değildir. Böyle bir insana “İlla Allah” tebliğinin değişik boyutlardan yapılması, o insanı İs­lam dairesine dahil etmeyecektir.

Tağutu ve tağuti görüşleri inkar ettirmeden, insanları Allah'ın varlığına iman ettirmeye çalışan ve bununla yeti­nen kimseler, açık bir şaşkınlık içindedirler. Böylesi davet­lerle karşılaşan ve bu davetleri kabul eden kimseler, ne ya­zık ki “Allah'a inanıp, tağuta kulluk yapan” kimselerdir. Nitekim tağuti sistemlerin böylesi davetlerden herhangi bir rahatsızlık duymamaları, hatta bu gibi davetleri ve davetçi-leri desteklemeleri bu nedenledir. Çünkü bu gibi davetler­de sadece Allah'ın varlığı anlatılmakta, insanları sömüren firavuniann sahte Hanlığına dil uzatılmamaktadır.

Zaten tağutlann ve müşriklerin istediği de bu değil midir?

Mekke müşriklerinin, Resulullah (s.a.v.)'e;

“Senden sadece bizim ilahlanmıza dil uzatmamanı istiyoruz” şeklin­de bir uzlaşma teklifi götürmelerinin nedeni, aynı şeytani beklenti değil midir?

Resulullah (s.a.v.) tarafından reddedilen bu teklif, aca­ba sözü edilen çalışmalara yön veren ve kendilerine alim denilen bazı kimseler, bazı şaşkınla!, bazı sapıklar tarafın­dan kabul mü edilmiştir? Oysa Kur'an'ı Kerim'de peygam­berlerin neden gönderildiği zikredilerek, peygamber varisi olan alimlere, takip edecekleri yol açıkça beyan edilmekte­dir.

“Andolsun, biz her ümmete; Allah'a kulluk edin ve ta­ğuta (Allah'tan başka her şeye) kulluktan kaçının (demesi için) bir peygamber gönderdik” [21]

Nitekim kelime-i tevhid “La İlahe” ile başlamakta, ta­ğutu red ve inkar ederek temizlenen kalbe “İlla Allah” gerçeği sunulmaktadır.

Tevhidi tebliğ, bu esaslardan kaynaklanan ve bu esaslara göre şekillenen tebliğdir. Tevhidi tebliğin günde­me gelmediği toplumlarda kimlerin müslüman, kimlerin kafir oldukları kesinlik kazanmış değildir. Çünkü müslümanlık veya kafirlik gibi sıfatlar, hak tebliğe muhatap olan insanların, bu tebliğe karşı gösterdikleri ve gösterecekleri tavrın bir neticesi olarak o insanlara verilmektedir.

Müslüman, karşılaştığı hak tebliği kabul eden ve bu hakka teslim olan insandır. Kafir ise, hak tebliğle karşılaşmasına rağmen bu hakkı örten, bu hakkı gizleyen ve bu hakkı inkar eden insandır. Tevil ve tahrif edilmiş gayri İslami tebliğle karşılaşan insanlar, bu tebliği kabul etmekle İs­lam'a göre müslüman olmayacakları gibi, bu tebliği red­detmekle de İslam'a göre kafir olmazlar. Her iki durumda da gayrimüslimdirler. Kafir kabul edilip tekfir edilmeleri veya müslüman kabul edilip cennetle müjdelenmeleri caiz değildir.

Bizlerden istenilen ve bizlere emredilen yükümlülük, bu insanları tevhidi tebiiğ ile yüzyüze getirmemizdir. Politi­ka veya din adına hergün değişik şeytani tebliğlere muha­tap olan insanlar, tevhid gerçeğine, tevhidi tebliğe muhtaç olan insanlardır.

Bu tebliğin açık, apaçık yapılması gerekmektedir. Henüz alfabeyi bilmeyen insanlara B harfini anlatmak için, “A harfinden sonradır, C harfinden öncedir..” gibi dolaylı yollara başvurmak, bu insanlar için kesinlikle yeterli olmayacaktır. Tevhidi gerçeklerin hem kavram ve hem de pratik düzlemde müşahhaslaşması gerekmektedir. Mesela “İlah” kavramını ve yaşadığı toplumda kendisine hangi mercilerin ilahhk tasladığını bilmeyen bir insan, kelime-i tevhidin gereği olarak neleri tasdik edip, neleri reddedece­ğini nasıl bilecektir?

Bunlar açıklanmadan tevhidi bir davette açıklık ve anlaşılabilirlik nasıl sağlanacaktır?

Oysa İslam, kelime-i tevhid, kelime-i şahadet ile başlamaktadır.. Günümüz insanlarına bu gerçeklerin açık, apaçık bir şekil­de anlatılması gerekmektedir.

 

İslam'ın İlk Şartı Olarak Kelime-İ Tevhid

 

Herhangi bir insanın İslam dinine girmesi için keli­me-i şahadet esas alınmıştır. Bir insanın müslüman olması için “La ilahe İlla Allah Muhammedun Resulullah” buyru­ğunu anlamıyla beraber, anlamıyla beraber, anlamıyla beraber tasdik ve ikrar etmesi gerekmektedir.

Anlamıyla beraber ifadesini tekrar etmemin nedeni, bu anlamın birçok yerde, birçok tebliğde gözardı edime sindendir. Halkında müslüman olan birçok ülkede kelime-i şahadet, ifadesi malum, manası meçhul durumdadır. Her gün yüzlerce kez kelime-i şahadet getiren binlerce insan dahi, bu ifadenin yüce anlamından ne yazık ki uzaktırlar.

“Allah'tan başka İlah yoktur ancak Allah vardır ve Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür” ifadesi ne demek­tir?

Bu ifadeyi tasdik eden kimseler, neyi tasdik etmekte­dirler?

Kelime-i şahadette “La ilahe” yani “(Allah'tan başka) İlah yoktur” ifadesine neden gerek duyulmuştur? 

Neden sadece; “Allah vardır ve Muhammed(s.a.v.) Allah'ın Resulüdür” denilmemiştir?.

Allah'tan başka İlah var mıdır ki, şanı yüce Rabbimiz Allah (c.c.) bizleri “La ilahe” (Allah'tan başka İlah.yoktur) buyruğuna davet etmektedir?

Allah'tan başka İlah olmadığına,

Allah'tan başka İlah olamayacağına göre “La ilahe buyruğunu tasdik ve ikrar etmemiz neden emredilmiştir?”. İşte bu sorulann cevabını aramamız, bizleri kelime-i şaha­detin yüce anlamına götürecektir.

Bütün kainatta, bütün alemlerde Allah'tan başka İlah yoktur gerçeğine rağmen, yaşadığımız dünyada tahakküm ettikleri insanlara ilahhk taslayan, kendilerini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar bulunmaktadır. Nitekim kelime-i şahadet­teki “La ilahe” buyruğu ile gerçekten İlah olanlar değil, kendilerini ilahlaştırmaya çalışan bu müstekriler, bu tağutlar inkar edilecektir.

Peki, bir mahluğun ilahlaşmaya çalışması veya insan­lara ilahhk taslaması ne demektir?

Milyonlarca insanın kabul ve tasdik ettiği gibi herşeyi Allah (c.c.) yaratmıştır. İnsanları yaratan Allah (c.c), insan­ları dünya yaşantısında kendi zatından habersiz bırakma­mış ve bu insanlara peygamberler göndererek nasıl ve ne şekilde yaşamaları gerektiğini kendilerine bildirmiştir. Bildi­rilen bu hükümlerle insanlara bir yol, bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi ve en özlü ifadesiyle bir din sunulmakta­dır. Allah'ın razı olacağı dini, yani İslam'ı yaşayan toplum­larda, Allah'ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hü­kümlerden muaf tutulan ayrıcalıklı veya dokunulmaz bir sınıf yoktur.

Peki bu durumdan herkes memnun mudur?

Elbetteki değildir!.

İnsanları ezmek ve sömürmek isteyen müstekbirier bu durumdan hiç memnun değillerdir. Çünkü İlahi hükümlere göre insanlan ezmeleri, insanları sömürmeleri müm­kün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlahi hükümleri tevü ve tahrif et­mek ve yaşam şeklini belirleyen yeni hükümler koymak, yeni kanunlar çıkarmaktır.

Allah'ın hükümlerine rağmen yaşam şeklini belirleyen yeni hükümler koymak, yeni kanunlar çıkarmak ne demektir?

Allah (c.c.) böyle bir yetkiyi kime vermiştir?

Okuduğu Kur'an'ı Kerim'i anlamaya çalışan herkesin bildiği gibi, Allah (c.c) böyle bir yetkiyi peygamberlerine dahi vermemiştir. Çünkü insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanna dair mutlak hükümler vazetme yetkisi sade­ce ve sadece Allah (c.c.)'a,,aittlr. Hiçbir insana verilmeyen bu yetki, hiçbir insana tanınmayan bu hak, sadece ve sa­dece Allah'ın hakkıdır. Daha açık bir ifadeyle böyle bir yetki veya böyle bir hak, İlah olmakla ilgili bir hak olup, yegane İlah olan Allah (c.c.)'ın hakkıdır.

İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşayacakîanna dair hü­küm vazetme meselesi, İlah olmakla ilgili bir mesele ise, bilerek veya bilmeyerek insanları aldatan din adamla­rına ve aldatılan bütün şaşkınlara soruyoruz. İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşamalan gerektiğini beyan eden Allah'ın hükümlerine rağmen, kendi çıkar ve menfaatlerine uygun şeytani hükümler vazeden, Allah'ın helal dediğine haram, haram dediğine helal diyen bu fira­vunlar kimdir?

İnsanların nasıl ve ne şekil yaşayacakîanna dair hü­küm vazetme meselesi, İlah'lıkla ilgili bir mesele olduğuna göre bunlar İlah mıdır?

Bağırsaklarında pislik taşıyan bu mahluklar, elbetteki İlah değildir. Ne var ki İlah olmayan bu firavunlar, İlah'hkla ilgili meselelerde hüküm vazederek ilahlaşmaya çalışmak­talar ve tahakküm ettikleri insanlara ilahlık taslamaktadır­lar.

İşte ilahlaşmaya çalışmak veya insanlara İlahlık tasla­mak budur. Bu anlaşıldığı zaman, “La ilahe (Allah 'tan baş­ka İlah yoktur)” hükmünün vazedilme nedeni ve hikmeti daha iyi anlaşılacaktır.

Bizleri bu hükme davet eden Rabbimiz, bizlere bu hükmün gerektirdiği tavrı emretmektedir. Bu hükmün ge­reği ise ilahlaşmaya çalışan, insanlara ilahlık taslayan fira­vunların red ve inkar edilmesidir. Kelime-i şahadette yer alan “La ilahe” buyruğu bunu gerektirmektedir.

Herhangi bir ihsanın İslam dinine girebilmesi için; kendisine ilahlık taslayan bütün firavunları,

ilahlaştmlmaya çalışan bütün putları.. “La ilahe” buy­ruğu ile inkar etmesi, bu inkardan sonra “İlla Allah” diye­rek alemlerin yegane yaratıcısı olan Allah (c.c.)'a yönelme­si ve “Muhammedun Resulullah” buyruğu ile Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'i Resulullah olarak, bir önder ve bir örnek olarak kabul ettiğini ikrar etmesi gerekmekte­dir.

Kelime-i şahadetin manasını bilmeden, bunun gerek­tirdiği tavm idrak etmeden, bu kelimeyi telaffuz eden her­kesi müslüman kabul edebilmemiz mümkün değildir. Çün­kü günümüzde yaşayan birçok firavun bile kelime-i şahadeti telaffuz etmekte ve müslüman olduklarını ileri sürmektedirler.

Kelime-i şahadeti telaffuz etmelerine rağmen firavunlaşan ve firavunlara kulluk yapan kimseler müslüman değildirler. Bu kimseler namaz da küsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler ne yazık ki müşriktirler. Çünkü kelime-i şahadet sihirli bir söz veya büyülü bir kelime değildir ki, bu sözü söyleyen kimseyi kendiliğinden mü'min yapabil­sin!. Oysa büyüden ve sihirden münezzeh olan kelime-i şahadetin; insanların inançlarına, yaşantılarına, fiillerine müdahale eden yüce bir anlamı vardır. Netice olarak keli­me-i şahadeti bu yüce anlamıyla kabul ve tasdik eden bir insan, kurtuluş yolcusu bir müslüman olabilmektedir.

Tevhidi davet, bu istikamette ve bu anlamda yapılan bir davettir. Davetin özü, birliğe ve bütünlüğe dayanmaktadır. Allah'tan başka mercilere yapılan davet, kime yapı­lırsa yapılsın tevhidi bir davet değildir. İnsanlann kulluk ba­zında davet edildikleri merci ister bir politikacı, ister salih veya sapık bir şeyh olsun, böyle bir davet İslami değildir.

Çünkü İslam'a göre Resulullah (s.a.v.) dahi, insanlar, ken­disine davet etmekten nehyedilmiş ve böylesi davetlerin şirk olduğu beyan edilmiştir.

“Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma[22]

 

TEVHİDİ YÖNELİŞİN PRENSİPLERİ

 

Tevhid meselesi, temelde özgün bir inanca, sağlam bir akideye öncelik vermesine rağmen, sadece akidevi bir mesele değildir. Tevhid gerçeği tertemiz ve aydınlık bir inanç olmakla bera­ber, aynı zamanda yaşantıya yön veren ve yaşanan bir gerçektir.

Muvahhid bir müslüman, tevhidi bir akideye sahip ol­duğu gibi, bu tevhid akidesini pratik yaşantısına yansıtan bir müslümandır. Teoride tevhidi düşünmesine rağmen, pratikte bu tevhidi veya bu birliği yaşamayan kimseler, muvahhid değil, fasık veya münafık olan kimselerdir.

Oysa iç ve dış bütünlüğü, tevhidin vazgeçilmez şartlarından biridir. Herhangi bir insanın iç dünyasındaki inancıyla, dış dünyasındaki pratikleri birbiriyle çelişiyorsa, he­nüz kendi nefsinde bile tevhidi gerçekleştiremeyen bu insana nasıl muvahhid diyebiliriz? Muvahhid bir müslü­man, tevhid gerçeğini öncelikle kendi nefsinde gerçekleşti­ren bir müslümandır.

İnsanları birlik ve bütünlüğe davet eden tevhid gerçe­ğinin prensipleri, muvahhid müsiümanlar için vazgeçilmez prensiplerdir. Öncelikle itikadi düzlemde başlayan bu prensiplere, yine genel olarak ve kısaca açıklık getirmeye çalışacağız.

 

İtikadda Tevhid

 

İtikadda tevhid, tevhid akidesinin öncelikli ve kaçınıl­maz şartıdır. Herhangi bir kimsede tevhidi bir akide yok­sa, bu kimsenin bütün davranıştan veya bütün konuşmala­rı tevhidi gibi gözükse dahi bu insan muvahhid bir müslüman değildir.

İtikadda tevhid demek, itikadı meydana getiren bütün inançlarda hak ve gerçeğe eş koşmamak demektir.

Çünkü tevhid birliktir, bütünlüktür.

Yaratılmış çoklukların fevkindeki Biri idrak etmek, bu Bir'e inanmak ve zerre kadar eş koşmamaktır.

Muvahhid bir müslümanın itikadi meseleleri veya inandığı hususlar birden çok olmasına rağmen, bütün bu inançlar tek bir öze, tek bir gerçeğe dayanmaktadır. Bu gerçek daha önce de belirttiğimiz gibi sadece Allah'a yönelmek, Allah'a zatında, sıfatlannda ve fiillerinde ortak ta­nımamaktır.

Birçoklanmızın bildiği gibi Şanı yüce Rabbimizin gü­zel sıfatlarını içeren isimlerine, esma'ül hüsna denilmektedir. Belli bir adetle sınırlandıramayacağımız fakat halk ara­sında genellikle doksandokuz olarak bilinen bu isimlerden bazılan şunlardır.

El Musavvir: Her şeyi tasvir eden, bir şekil ve hususi­yet veren.

El Alim: Herşeyi hakkıyle bilen.

Es Semi: Herşeyi hakkıyle işiten.

El Basir: Gizli açık herşeyi hakkıyle gören.

El Ganiyy: Çok zengin ve her şeyden müstağni olan.

El Hayy: Gerçekten diri olan.

Malikü'l mülk: Mülkün gerçek ve ebedi sahibi olan...

Bu isimlerin içerdiği mananın bizlere yabancı olma­ması; bu isimlerin, bizlerin yaratılışında kısmi olarak teceili etmesindendir. Mesela tasvir etme, bilme, görme, işitme gibi sıfatlar, Rabbimiz tarafından kısmi olarak bizlere de verilen sıfatlardır. Ancak tekrar ederek belirttiğim gibi, bu sıfatlar bizlere kısmi olarak verilmiştir. Bizlerde mutlak ve müstağni olan hiçbir sıfat yoktur.

Zaten insanların azması, insanların tağutlaşmasi, kendilerinde bulunan kısmi veya kısıtlı sıfatlan mutlak ve her şeyden müstağni zanne­derek, bu beşeri sıfatlara İlahilik nisbet etmelerinden kay­naklanmaktadır. Mesela biz yaratılmışlar, birbirimize karşı müstağni olabiliriz. Fakat bu müstağnilik, her şeyden müs­tağni olmak anlamına gelen mutlak bir müstağnilik değil­dir. Bu konuda sının aşan kimseler, kendilerini Allah'tan ve Allah'ın hükümlerinden bile müstağni görerek tağutlaş-maktadıriar. Bizatihi fani olan üç-beş parça mala sahip ol­duktan sonra kendilerini malikü'l mülk zanneden holding veya tröst sahipleri de, tağutlaşan aynı sapıklardandır. Bu şekilde tağutlaşanlar ile, bu tağutlan meşru ve makbul ka­bul edenler arasında pek bir fark yoktur. Çünkü cehenne­me hem tağutlar ve hem de tağuta inanan, tağutlan meşru kabul eden, tağutlan destekleyen kimseler girecektir.

İşte insanları cennet yoluna ileten itikadda tevhid de­mek; Rabbimizin mutlak olan afatlarını hiçbir yaratığa, hiçbir merciye nisbet etmemek, hak olan gerçeğe kendi bütünlüğünde iman etmek demektir.

 

Amelde Tevhid

 

Tevhid gerçeğiyle karşılaşan kardeşlerimiz, bu ger­çekle karşılaştıkları ilk dönemlerde içlerinin ve dışlarının aydınlandığını, dünya ve dünyaya bakışla ilgili karmakarı­şık düğümlerin çözüldüğünü yakından hissetmişlerdir.

Bunlar gerçekten güzel, çok güzel duygulardır.

İşte bu güzel ve aydınlık duygulann kalıcı olması, an­cak ve ancak tevhid gerçeğinin yaşanmasıyla mümkündür. Çünkü insan fıtratıyla ilgili bir gerçek vardır ki, bu gerçek yaşanan duygulann büyümesi, yaşanan inançlann kökleşmesidir. Yaşanmayan inançlar ise değişmeye ve yok olma­ya mahkumdur. Bir insanın yaşadığı yanlışlar, yaşamadığı doğrulara etki etmekte ve yaşanan yanlış, yaşanmayan doğruya ağır basmaktadır. Nitekim Resulullah(s.a.v.)'in İnsan ya inandığı gibi yaşar, ya da yaşadığı gibi inanmaya başlar buyruğu, aynı gerçeği ifade etmektedir.

İnsan psikolojisini yakından tahlil eden kimseler, bu gerçeği daha iyi anlayacaklardır. İnsanlar kendi nefislerin-deki ikilemlerden ve çelişkilerden doğal bir rahatsızlık duy­maktadırlar. Bu rahatsızlıktan ve bu çelişkilerden kurtulma-lan için ya amellerini inançlarına göre, ya da inançlarım amellere göre değiştireceklerdir.

Amellerin tevhid inancına göre değişmesi ise, hiç şüphesiz ki iç dünyamızdaki tevhidi duygulann daha bir kökleşmesine,   daha   bir   gelişmesine   neden   olacaktır.

Amellere yansıyan tevhid, insan psikolojisindeki birçok çe­lişkileri, birçok bunalımlan da ortadan kaldıracaktır. Allah'a eş koşan veya ortak tanıyan müşrikler, hal ve davranışla­rında birden, fazla merciyi gözetmek, birden fazla merciyi hoşnut etmek durumundadırlar. Ki çoğu kez, putlaşhnlmış bir merciyi memnun ederlerken, diğer mercinin gazabıyla karşılaşabilmektedirler. Her ikisini, her üçünü veya her dördünü razı ve hoşnut etmek ise; ayn ayrı kimlikler, ayn ayn yönelişler gerektirdiğinden, bu kimseleri kimlik çelişki­lerine ve psikolojik bunalımlara sürüklemektedir.

Amel ve eylemlerini tevhide ayarlayan muvahhid müslümanların, böylesi problemleri yoktur. Muvahhid müslümanin kimliği, bir olan tevhid gerçeğine göre şekillenen kimliktir. Her şeyin fevkinde korkacağı, her şeyin fevkinde sakınacağı, her şeyin fevkinde razı ve hoşnut edeceği mer­ci de, sadece bir mercidir. Müslüman bir insan İlahi buy­ruk gereği anne babasına itaatle yükümlü tutulmasına rağ­men, şayet anne baba evlatlannı şirke davet ederlerse, bu davet ve davetin gereği hususlarında itaat yükümlülüğü or­tadan kalkmaktadır. Böylesi durumlarda dahi, müslüman bir muvahhid herhangi bir çelişkiye düşmez.

Allah'ın gazabına rağmen anne babasının hoşnutluğu­nu, Allah'ın gazabına rağmen eşinin hoşnutluğunu, Allah'ın gazabına rağmen evladının hoşnutluğunu, Allah'ın gazabına rağmen herhangi bir liderin, bir din adamının, bir politikacının hoşnutluğunu gözetmek, göze­tebilmek, muvahhid bir müslüman için mümkün değildir.

İnancına göre yaşayan, inancına göre amel eden mu­vahhid bir müslüman, tevhidi çizgiden sapması için kendisine yöneltilen tehdit ve mükafatlara hiç iltifat etmez.

Çünkü muvahhid bir müslüman için en büyük tehdit cehennem, en büyük mükafat ise cennettir..

 

Yol Ve Metodda Tevhid

 

Müslümanlar için İslam dini, hem bir hayat şekli ve hem de uğrunda mücadele verilecek kutlu bir davadır. “Her davanın bir hedefi, bir amacı bulunduğuna göre, İslami davanın hedefi veya amacı nedir?” sorusu, düşünme­miz gereken bir sorudur.

Hakim otoriteler tarafından dini baskılanri yoğunlaştı­ğı yakın tarihte, İsiam genel olarak ferdi düzlemde ele alınmış, meselenin toplumsal yönü haklı veya haksız ne­denlerle gözardı edilmiştir. İslam'ın sosyal ve siyasi şuuru­nun açıklık kazanmaya başladığı günümüzde ise geçmişe tepkisel bir yaklaşım ortaya çıkmış, İslam davası sadece si­yasi ve toplumsal bir dava olarak algılanmaya başlamıştır.

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşın buyruğunu şiar edinen bazı müslümanlar, kendi nefislerindeki fitneyi unutarak, toplumsal düzlemdeki fitneleri kaldırmak için yönelişlerde bulunmuş­lardır. Bu yönelişîerdeki yol ve metod farklılıkları ise, müslümanları vahdetten uzaklaştıran ve değişik fırkalara ayıran önemli bir neden olmuştur.

Yol ve metodda tevhid demek, Allah'ın emrettiği he­defe, Allah'ın gösterdiği yoldan gitmek demektir. Yol ve metod konusunda muhayyer bırakılmış olsaydık, mücade­lenin teorisiyle ilgili olarak akli çözümlemeler üretmemiz makul olabilirdi. Oysa tevhidi mücadelenin temel prensip­leri bulunmakta ve bu prensiplerden kesinlikle ve kesinlikle taviz verilmemesi emredilmektedir. İlahi vahyi dikkate almayan akıla dayanan, tağutu gözardı eden, tağutla uzla­şan veya tağuti düzlemleri meşru kabul eden hareketler, hiç şüphesiz ki İslami hareketler değildir.

Yol ve metod olarak batıla yönelen bu kimselerin, kendilerine yöneltilen haklı eleştirilerden kurtulabilmeleri için “Bizler toplumu kurtarmak için kendimizi feda ediyo­ruz” demeleri ise, adeta moda olmuştur. Birçok kimseye cazip veya kahramanca gelen bu yaklaşım, İslam'a göre batıl bir yaklaşımdır. Çünkü İslam'a göre bir insanın kurtar­makla, yükümlü ve sorumlu olduğu ilk şey kendisidir. Ken­disini kurtarmayan, kurtaramayan bir insanın, başkalarını veya toplumu kurtarmaya kalkışması sadece mizah konusu olabilir.

Mekke döneminin yoğun baskılarından kurtulmak için Habeşistan'a hicret eden müslümanlar, öncelikle kendi kulluklannı muhafaza edebilmek için bu hicrete yönelmiş­lerdir. Bu müslümanlar hicret ederlerken, Mekke'de insan­ları kurtarmaya yönelik İslami bir hareket vardı. Habeşis­tan'a hicret eden müslümanlar, bazı tavizlerde bulunarak Mekke'de kalabilirler ve toplumun kurtulması için verilen mücadelede, kendi kulluklarından fedakarlık yaparak yer alabilirlerdi. Fakat İslami hareket böylesi kimlikleri kabul etmediği gibi, o insanların toplum için kendilerini feda et­mesini de kabul etmemektedir.

Günümüzde batıl yol ve yöntemlere başvuran kimse­ler, bu günkü anlayışlanyla Mekke'de yaşıyor olsalardı, kesinlikle Habeşistan'a hicret etmezlerdi. Kendilerini gizleye­rek, kulluklarından fedakarlık yaparak ve gerekirse dar'ül Nedve'nin en üst koltuğuna talip olarak, İslam adına insan­ları kurtarabileceklerini zannederler ve kendilerini hak adına uyaran müslümanlara da, bizlere dedikleri gibi “Toplu­mu kurtarmak için kendimizi feda ediyoruz” diyebilirlerdi!. Oysa cehennemden korkan müminler olarak, değil bir toplumun kurtulması, bütün bir dünyanın kurtulacağını bilsek, kendimizi ateşe atmaktan Rabbimize ağınırız. Bu yaklaşım bazılarına göre bencillik gibi gözükse de, aslında korkaklıkla ilgilidir. Bu ciddi meselede Allah'a hamdolsun ki cesur değiliz. Binlerce insanın ebedi cehen­nemden kurtulabilmesi için, bir gün bile cehennemde kal­mayı göze alabilecek yiğitlik yoktur bizde!. Çünkü yüreği­mizde cahillere özgü böyle bir cesaret değil, mü'minlere özgü cehennem korkusu bulunmaktadır. Kaldı ki insanla­rın ateşten kurturabilmesi, kendimizi ateşe atmamız gibi saçma bir vesileye de bağlı değildir. Hangi peygamber toplumu kurtarmak için kendisini feda etmiş, toplumun cennete gitmesi için cehenneme razı olmuştur!.

Oysa İslam'ın emrettiği yol ve yöntem, hem kendi nefislerimizi ve hem de çevremizdeki insanlan kurtarmayı amaçlayan tevhidi bir yol, tevhidi bir yöntemdir. Yol ve metodda tevhid, ancak ve ancak Kur'an'ı Kerim çerçevesinde ve O'nun hükümlerine göre gerçekleşebilecek bir tevhiddir.

Falanca din adamının yolu, filanca politikacının me­todu, insanlan onların nzasına ve hoşnutluğuna götürür­ken.,

Allah'ın emrettiği yol ve metod, bizleri hiç şüphesiz ki Allah'ın hoşnutluğuna götüre­cektir.

Bu yolun en özlü ifadesi olan sırat-ı müstakim ise, asıl itibariyle sadece ve sadece tek bir yoldur. “Her yol Ankara” veya daha doğru bir deyişle “Her yol cehennem” ifadesi, Ankara'ya veya Ankara'dakine talip olanlar için doğru bir ifade olsa da, “Her yol cennet” ifadesi, cennete talip müslümanlar için kesinlikle doğru değil­dir. Çünkü bizleri cennete götürebilecek yegane yol, Sırat-ı müstakimdir.

 

Dinde Tevhid

 

Dinler arası sentez tartışmalarının yapıldığı, birçok safsatalann ileri sürüldüğü yaşadığımız çağda, muvahhid bir müslüman, Allah'ın razı olacağı yegane dinin İslam ol­duğunu bilen ve bu bilinçle sadece İslam'a yönelen müslümandır.

Çünkü Kur'an'ı Kerim müslümanlara bu bilinci ver­mekte ve bu tevhidi tavıra davet etmektedir.

“Bir muvahhid (hanif) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakin müşriklerden olma” [23]

Dine karşı bu tevhidi yöneliş, dini birleyen, dini bir bütün olarak kabul eden yöneliştir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde beyan edilen, dini Allah'a halis kılma vakıası da, aynı tevhidi bakıştan kaynaklanan bir vakıadır.

“De ki: Ben dinimi yalnızca O'na hah hlarak Allah'a ibadet ederim.” [24]

Dini yalnızca Allah'a halis kılmak, Allah'ın razı olaca­ğı dinde eş ve ortak tanımamak olup, tevhid dininin açık bir gereğidir. Bunun nasıl gerçekleştirileceği veya müşrik­lerde dahi nasıl gerçekleştiği ise Kur'an'ı Kerim'deki şu örnekle açıklık kazanmaktadır.

“Onları kara gölgeler gibi dalgalar sanverdiği zaman, dini yalnızca O'na halis kılanlar olarak Allah'a yalvarıp, yakarırlar..” [25]

Yüce Kitab'ımızın muhteiif yerlerinde zikredilen bu örneklerde, insan psikolojisinin özüne ait önemli ipuçları verilmektedir. Bu örneklerde zikredilen ve dini Allah'a ha­lis kılan insanlar, genellikle müşriklerdir. Denizde fırtınaya yakalanan bu insanlar, müşrik olmalarına rağmen kendi fıtratlarında bulunan gerçeğe dönmekteler ve dini yalnızca Allah'a haîis kılarak, Allah'a dua etmektedirler.

İnsan fıtratiyla ilgili bu gerçeğin anlaşılabilmesi için, mutlaka denizde bir fırtınaya yakalan iknası gerekmez. İnsanlardan veya teknolojik imkanlardan umud kesilen bü­tün durumlarda, insaniarın genelinde bu yöneliş vardır. Di­ğer zamanlarda Allah'a eş koşan veya Allah'tan bihaber olan bu insanlar, böylesi durumlarda yüzlerini ve gönülleri­ni sadece Allah'a yöneltirler. Para için hazine bakanlığına, şifa için sağlık bakanlığına dua ederek “Sayın bakanım, bana şifa ver!” demezler. Yalnızca Allah'a yönelerek “Al­lah'ım yardım et, Allah'ım şifa ver..” dualan gerçekten Al­lah'a yönelerek, dini Allah'a halis kılarak yaptıklan dualardır.

İşte müşriklerin ve kafirlerin sadece böyiesi durumlar­da gerçekleştirdikleri bu yöneliş, muvahhid müslümanların bütün bir hayatlannda ya­şadıkları yöneliştir. Muvahhid müslümanlar sadece fırtına­ya yakalandıklarında veya sadece önemli tehlikelerde de­ğil, her yerde ve her zaman Allah'a muhtaç olduklarını bilirler. Kendilerini yaratan ve yaşatan Rabîerine bu bilinç­le, bu teslimiyetle yönelirler.

Çünkü dini Allah'a halis kılmak, tevhid dinini bir ve bütün kabul etmek, muvahhid müslümanlar için sürekli ve fasılasız bir gerçektir. 

 

SONUÇ

 

Efendimiz (s.a.v.) Mekke insanlarına İslam'ı tebliğ ederken, bütün bu insanları kelime-i tevhide davet etmiştir. “La ilahe illa Allah” ifadesi, Mekke'li bütün yetişkinler tara­fından anlaşılabilen bir ifadeydi. Bu insanlar İlahi daveti kabul etmeseler bile, neye davet edildiklerini ve bu davetin neleri gerektirdiğini biliyorlardı.

“La ilahe” buyruğu, Allah'tan başka ilah olmadığını beyan etmekte ve dolayısıyle Mekke'li insanlan bütün sah­te ilahları inkara davet etmekteydi. Zaten kelime-i tevhidin ne anlama geldiğini bildikleri için, Resulullah (s.a.v.) “La ilahe illa Allah” dediği zaman, müşriklerin yüzleri değişi­yor, hırstan ve kızgınlıktan ne yapacaklannı şaşınyoriardı.

Mekke'li yetişkinlere “La ilahe” buyruğu ile neleri red­detmeleri gerektiğini uzun uzun açıklamıyan Resulullah (s.a.v.), henüz küçük bir çocuk olan Hz. Ali'ye kelime-i tev­hidi tebliğ ederken, onun yaşını ve anlayışını dikkate ala­rak tebliğine açıklık getirmiş ve ona “La ilahe buyruğunun gereği olarak Lat, Menat, Uzza gibi putları inkar etmen la­zım” demiştir.

Efendimiz (s.a.v.)'in bu sünnetini dikkate alarak me­seleyi günümüze getirecek ve halk düzleminde değerlendirecek olursak, Türkiye coğrafyasında kelime-i tevhidin ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bilebilecek yetiş­kinler yok denecek kadar azdır. Yaşadığımız coğrafyadaki insanlara, hem kelime-i tevhidin manasını ve hem de bu mananın gereğini tebliğ etmemiz gerekmektedir. Çünkü tevhidi tebliği götürmemiz gereken insanların, yaşadığımız coğrafyada neleri tasdik edip, neleri reddedeceklerini anlamaları gerekir.

“La ilahe(Allah'tan başka ilah yoktur)” diyerek doğru­lan bir insan, yaşadığımız çağda hangi puttan, hangi sahte ilahları reddedecektir?

Efendimiz (s.a.v.)'in zamanındaki putlar, genellikle belli bir yerde toplanan ve belli sayılarda olan putlardı. Zamanımızda ise legal ve ilegal düzlemlerde sayısız putlar bu­lunmaktadır. İlegal düzlemdeki putlar, genellikle kanun ko­rumasında olmadıkları için, birçok insana göre bu putlann teşhir edilmesi daha kolay olmaktadır. Legal düzlemdeki putlar ise şeytani kanunlann koruması altına alınmış olup, yine şeytani propagandalarla kutsanmaktadır.

Legal düzlemde olmakla resmilik kazanan bu putlar, legalleşen mantıkların meşru gördükleri putlardır. Çünkü çağımızdaki toplumlarda legallik veya resmilik bir put hali­ne getirilmiştir. Sivil toplum ifadesi, sık sık kullanılan bir ifade olmasına rağmen, bazı ülkelerde gerçekleşen kısmi siviliik, sadece sosyal konum düzlemindedir.

Özellikle mantık ve düşünce düzleminde sivilleşme vakıası yok denecek kadar azdır. Dünya emperyalizminin tahakkümündeki basın yayın faaliyetleriyle, insanlann mantık ve düşünceleri resmileştirilmiştir!.

Bu ülkelerde devlet veya devletle ilgili şahıslar ve ku­ruluşlar, başlı başına birer tabu haline getirilmiştir. Nitekim resmi propagandanın ulaştığı köylerdeki herhangi bir va­tandaş, birçok konuda resmi makamlar istikametinde düşü­nebilmektedir.

Netice olarak legal ve ilegal şirk odaklarının cazip hale getirildiği günümüz dünyasında, bu şirk odaklarının hepsi birer tağut durumundadır.

Muvahhid müslümanlar “La ilahe” buyruğunun gereği olarak insanları tağutu inkara davet ederlerken, tağut ifadesiyle bu şirk ve küfür odaklarının hepsini kastetmektedirler.

Günümüz insanı tarafından bilinmesi gereken “Tağut” kelimesi, haddi ve sının aşmak, karşı çıkışta fazla ileri gitmek anlamına gelen “Tuğyan” mastarından türemiş bir ke­limedir. “Pratik yaşantıda tağut nedir?” sorusuna “Puttur, şeytandır, şeytanların üzerine indiği kahinlerdir, Allah'tan başka ibadet edilen her şeydir” gibi, birbirini tamamlayan cevaplar verilmektedir. Tağut en kısa ifadesiyle şirk, küfür, isyan ve azgınlık vasıflarını üzerinde taşıyarak insanları kendisine davet eden her şeydir.

Şeytan bir tağuttur, meydanlara,dikilen ve kendisine saygı gösterilmesi is­tenen putlar ve putperest davetçiler bir tağuttur.

İnsanları, Allah'ın hükümlerini inkara dayanan kanun­lara çağıran kişi ve kuruluşlar bir tağuttur.

İnsanları Allah'a isyana ve kendilerine kulluğa davet eden bütün kişiler, bütün kuruluşlar, bütün devletler birer tağuttur.

İşte tevhid gerçeği, hakkı kabulle birlikte legal veya ilegal olan bütün bu tağutlan inkar etmekte ve insanlan bu inkara davet etmek­tedir.

Çünkü yirminci yüzyıldaki dünya insanlannı ezen, insanlan ve insanlığı sömüren zulüm odaklan, kısaca tağut dediğimiz bu şer odaklarıdır.

Böyle bir çağda müslüman olmak, hakkı kabul ve tağutu inkar etmekle mümkündür.

Tevhid ve şirk meselesini kısaca değerlendirdiğimiz bu çalışmanın son sözü, hiç şüphesiz ki bu iki ayn yöneli­şin, iki ayn sonucunu beyan eden, kimilerine basit, kimilerine anlamlı, kimilerine ise dehşetli ve muazzam gelen iki kelime olacaktır.

Cennet ve cehennem!.



[1] Ankebut: 29/61.

[2] Ankebut: 29/63.

[3] Rum: 30/30.

[4] Nisa: 4/116.

[5] Maide: 5/72.

[6] Zümer: 39/65.

[7] En'am: 6/88.

[8] Ahkaf: 46/29,31.

[9] En'am: 6/100.

[10] Sebe: 34/41.

[11] Sebe: 34/14.

[12] Cin: 72/6.

[13] Nas: 114/1-2.

[14] Nas: 114/6.

[15] Kasas: 28/63.

[16] Nahl: 16/20-21.

[17] Nahl: 16/53, 55.

[18] Hac: 22/47.

[19] Yunus: 10/45.

[20] Rum: 30/55.

[21] Nahl: 16/36.

[22] Kasas: 28/87.

[23] Yunus: 10/105.

[24] Zümer: 39/14.

[25] Lokman: 31/32.