Muhammed Hamidullah _ İslam Hukuku Etütleri

 

 

not bu kitapta tarama hatası vardır.

tüzeltilip tekrar gönderilirse seviniriz.

islam hukuku

 

 

 

BİR YAYINCILIK

 

BİR YAYINCILIK :  10 Çağdaş İslâm Düşüncesi : 5

tçtNDEKkEE

9 13

 

 

Medinede kurulan  in koyduğu Vf^               23

Bu kitap, 1984 yılının Mart ayında, İstanbul'da Zafer Matbaası'nda dizilip, basılıp, ciltlenmiştir. Kapak düzeni: R. Kurtuluş

 

 

yapısı ve »&• *-'» -        proî. Dr. s>a"« *—'      27

 

     vu/ıU Anayasa (Der

^abe^Uri ve maluyeU     .          3o

İlk biat                     ...     31

SSS^ ::::::::::???   s

Sonraki gelişme   .?-••--    ??••••••    71

S"*»-"1    

 

İslâm hukukunun kaynaklarına dair yeni bir araş

tırma (Çev. Prof. Dr. Bülent Davran)    

Hukuk ilmi       

Hukukun diğer kaynaklan    

Netice           

Hz. Peygamber zamanında bütçs esasları ve vergi tah

sili (Çev. Kemal Kuşçu)     

Tarihi Zemin    .:     

Mekke      

Medine                 

İslâm'ın İlk Devri     

Hicretten Sonra        

Zekât ve sadakanın mahiyeti             

Vergi Tarifimi         

Sarf Muinlileri        

Sonraki devirler       

İslâm devletler genel hukukunun başlangıçtaki Teori

ve pratiği (Çev. Kemal Kuşçu)

İlk Çnftlarda    

Hukuk      

Kaynaklar  

Devlet     

Mülklyol   

Kaza Yetkini    

Müsavat (Kpll.llk)     

Diplomatik ve Ticari İlişkiler    

Ticaret    

Tarafsızlık      

Devletler Hukukunun Yüzüncü Yıldönümü nedeniyle

(Çev. Kemal Kuşçu)     

İslâmda Devletler özel Hukuku     

Vatandaşlık      

Ülke Sakinleri         

Netice     

Ebu Hanife'nin İslam Hukukunu tedvin için kurduğu

Akademi (Çev. Kemal Kuşçu)        

İslâm hukukunun çeşitli mektepleri

Küfe       

 

'??   idi»fll>l>UNİor            184

          185

vn akademinin tesisi       181

«/) Komiteler         193

lir İslâm hukuku arasındaki ilişkiler

Danlşman)      195

uu (Çov. Prof. Dr. Salih Tuğ)         203

ıl.uın          205

lııılhi        206

.ı I  Nazar          209

hlıııt!               214

.lııi'Uıır            215

Kili VE ROMA HUKUKU (Çev. Kemal

          219

m  AVvhlnrtekl Deliller         229

? tlClarmm esrarı          241

hukukuna tesiri oldu mu?   283

          285

ı    Ih     ıııım.ı ,1'bOtlOI'                288

ilki devirde mülkiyet hukuku             290

: VK ESERİ (Çev. Kemal Kuşçu)            303

1           321

            327

m sonra           347

 

YAYINCININ NOTU

    Elinizdeki eser, değerli araştırma cı M. Hamidullah'ın Türkcede «İsla mın  Hukuk  İlmine  Yardımları,  İst 1962», «İslâm Fıkhı ve Roma Huku ku, İst. 1964», «İmam-ı Azam ve Ese ri, İst. 1963» adları altında daha ön ce yayımlanmış olan çalışma ve incelemelerinin bir toplu basımıdır. Son ikisini merhum Kemal Kuşçu çevir-' miş,  ilkini ise Prof.  Dr.  Salih Tuğ derlemiş    ve    düzenlemiştir.    Ancak «İçindekiler» kısmında da göstermeğe   çalıştığımız   gibi,   Prof. Dr. Fuat Sezgin, Prof. Dr. Bülent Davran ve Nafiz Danlşman'ın da ilk kısımda az da  olsa çevirdikleri makaleleri vardır. İlim namus ve haysiyetini vazgeçilme» llko kabul eden Yayınevimiz, bu nedonlo tek bir mütercimin adıyla «meri yuyınlamayı uygun görmemiştir. Kserln kısmî çoğunluğu kendisine ait olun merhum Kemal Kuşçu'ya Allah'-dan Rahmet ve Mağfiret diler, eserin basımı İçin gerekil ilgiyi esirgemeyen Keşide    Kuşçu'ya    teşekkür    ederiz. Ayrıca udi geçen değerli mütercimlere Yayınevimiz adına minnet ve şükranlarımızı Bunarız.

   

.b     © 3 p ^ 'o

•S    ^     ^     "S       r*       Ü

g      c p .„ * p

ı     r"    L    C   P

         10 3 "^ % P <- fi .fi , » P •P        .fi        -t-3 ?—!  fi

•S -s-âlâl

3

"'Orfdö'ö       fi -^s

?B'â

İtildi!

w ar a ". «D g,^

*IS»-°  «S

PQ-S  m-ap'Povj

«4$*1tİ4a

E/î»  u/     ?-*

H  »O  ,*  .fi   m  p  .^   g -§ -,   O   O    r<

©    r<   h  .S  -S,

5   cj   C   M

S p&S'SS8..S'3'P=ö's£İ:?'â

6 3 ^5

İ; +2   en   d   ti f-j   en

03 "Pj     -  03   >*}  _

o   .MS.sSgsâs.p.

£,     03     fi    r-J     fi     fi     *     03

«Şilili

©    fi   rf   'fi      ©   (O

-s e b s d .& g

"a M  © -^  En  © B .cö  ©

2 a ™ "S a 7

3 -S? S « İ i

ö "3 M -fi 5 -ö ^ ^  «

3 S? S 'S § -55 ~ jg fi

c  «J  b

aı   d"2   M

lâiâS

v* 2

C    —    *"   "~

İt   S3*a*

 

Muhammed Hamidullah

3

    islâm, sade halka mensup mütevazı insani rın değil, devlet başkanlığı vazifelerini yüklenml olan kimselerin dahi kanuna itaat etmeleri esi sini vazeder ve neticede bütün maddî ve zecrî mı eyyidelerin istenen gayeyi tahakkuk ettirmekte! âciz ve uzak kalışı halinde, vicdanın onları, muf ayyen kaidelere bağlı hareketlerde bulunmaya zorlaması lâzım geldiği inancını vermeye çalışır}

    Bu husus, hakikaten bizlere kalmış ne kadai kıymetli bir mirastır.

«Milletlerin yükseliş    ve    düşüşleri» ne dair araştırmalarda bulunan bir müdekkik ekseriya mutlak değere sahib iki esas âmil müşahede eder: 1.    Aşağılık duygusu ki, bir kimse şayet bu duyguyu taşımakta ise artık o, yeni ve iyi herhangi bir şey yapabilmek inancından tamamen uzaklaşmış olur. Afrika Siyahileri hakkında şöyle söylenir; «ilk insandan beri sizler, hiçbir şey meydana gotlromediniz; bu sizin istikbalde de hiçbir iyi şey yapamıyacağınızın delilini teşkil eder.» Ben, bir Yugoslav bilirim, o da aynı şeyi Rusların kabiliyet ve iktidarları hususunda ileri sürmüştü .- Safsatanın delili ancak yine safsatadır.

    2. Geçmişteki zafer ve satvetin verdiği rahatlık içinde yaşamak; bugün için «benim dedem sultandı» veya «babam şuydu, buydu» şeklinde beyanlarda bulunmak insana günlük ekmeği temin eden şeylerden değildir. Halkın geniş çapta hükümet ve devlet işlerine iştirak ettiği cemiyetimizde artık bunlar, kıymet ifade etmeyen sözler olmuşlardır. Şayet, cedlerimiz hakikaten in-

10

 

, .,„„, Hukuku Klüdl-r»

,  |?lb| yapıp en aşa*   ^   onlaI, g6ç-

.......nmamızlto* **£ A    insanllğa fay

..,. hl,motte ^lunmam^  ^        etl

      ,mşlarsa, hiç «ol^a     şartlan

ım,mi/j icab eder. Ç^f, £ile> zaman za-

^ÛU ^ölümSum   mücadelesinde   kabı

(inümü/dokt ölüm  er

ı»„irlerde dünya nuKtu* f

vİHiUUan ™^df^rgf0İ oynayacaktır.

roller g°stemlŞJ!ja       ^.^ teşekkurlen

kadılarıma.   burada

arzederim.

 

11

 

Muhammedi Hamidullah

:l

    Eserdeki eksiklik ve kusurlarımı, herkest daha fazla müdrik olduğumdan, bunları tasni ve tamamlama yolunda okuyucularımın yakı alâka ve tenkitlerini beklediğimi, bu arada sam miyetle ifade etmek isterim.

Muhammed Hamidulla

12

 

«ÜUlVI HUKUKİ

 

-    fi   <2 rb -^

£ I İ 3 *

S. Q ^ fi ?£

S? •& J4 .5 &

i "5 -^ 1 -s

°  S î       * fi 5 5 n" *C

«S    Ö    O    03   •£

?* £ 1 * a

s:

3

 

o

îi|î!

İPİ4

»s

 

Ç    H    M   fl

CΠ   w    ^>

^ Âti !fi   »   g

!sl -il

?fi   ' fi ?»: - S * S % 1 S fi

2* s- Ş-İ = "3 fi - —

SS6   ."S

* i —

-^ 5 i -* "5

 

?•O   a   ©

1 I 6

İlişi

> "3 -fi w fi

o)  5        fi «es "°   & -S Tİ ^

<-    <ü    & 5   :°

a   o -C   ^  „ —        H  o

- >   o  =Ş P

—  ©  >   ~ .^

?O    3   ü

 

tft

II

 

Muhammed Hamidullah

\ hükümdar,    kendi devletineLZazılı bir Teşkili , Esasiye (Anayasa) vermeği düşünmemiştir. ŞiL hesiz Aristo tarafından yazılmış bir Atina An] yasası vardır, fakat bu bir tarihçi tarafından yi pılan tarihi bir tariftir, resmî bir Emirname, de-.let reisi tarafından ilân edilmiş bir kanunu esa'ı değildi. Ne kadar garip görünürse görünsün, b: devletin yazılı ilk Anayasası, dünyada bir ümm den, lslâmın mukaddes Peygamberinden çıkmış tır. Filhakika, hicretin birinci senesinde, (Milâdı. 622. senesinde) Medineye geldiği zaman,\Peygam berimiz bir Site devlet kurdu ve ona, devlet rei sinin olduğu kadar tebaasının da hak ve vecibe, lerini tasrih eden, gayri müslim tebaa için dinîj müsamahadan bahseden, bir nevi içtimaî sigorta tesis eden ve istikrarlı bir siyasetin anahtarlarını gösteren bir Anayasa verdi. 52 maddeyi ihtiva eden metin bir bahtiyarlık eseri olarak bize kadar tamamilo geldi. Türkço do dahil olmak üzere, dünyanın bütün mühim dillerinde tercümeleri mevcuttur.

    2. Aynı vechle müstakil devletler arasında, sulh zamanında olduğu kadar harp ve bîtaraflık zamanlarında da münasebetleri tanzim ve idareye yarayan bir kanun olan Devletler Hukuku öte-denberi bir vakıa olarak mevcuttur; fakat İslâm-dan evvelki eski devirlerde bu ne hukuktu ve ne <ie milletlerarası idi ve bir müstakil varlığa da sahip değildi. Filhakika Konfüçyüs, Kitilya, Aristo ve başkaları, İslâmdan evvelki devirlerde bu husustan bahsetmişlerdir. Fakat, bundan hukuk eserlerinde değil siyasî ilimlere ait eserlerde bah-

16

 

IHUU„ Hukuku ».ûrttart

      ^**KhSSSW«

„lttkl muameleleri      ^.^ defeU}.

JllluHtan şahısa, dovır almma.

lliyor. M^^SEye de malik bu-

„do MC bir mU^ryl?unu CSiyer)  diye (lu.    Müslümanların      ncüara

,,.lar ki. bir hüküm^nJ elir. Bu-

""^U, hareketi, mua^r^ imam Ebû   

'" ", mevcut olan ^İ^f^nin.JssSaiL *"" u^stadlarmdaa^y^^^rde, da-' '"'^ MM W>u) *^^andan be-

IllMr„m gelince, ©»"> '*     senesine genncey

'.; İSİ** *%*££» Türeye May, ,,Mnki Devletler HuK,    „otirildiğmin T*zun

";;'Xüerarası bir^.^ ^hsetmi^

, f .idönümü -^^^üslümanlar indinde

,  ,; vo hatırlatmıştım ki, m tleraras  bir

'•-'r-^:^e^ar»e£Sİ>r:S

„UUlyordu. Ve n™    .     (Hicretin 150. sen Mevcudiyetine gehr^e, bu^ ^ ^ başla, Bu

17

r.. 2

(le vofat eden) imam

 

19

Muhammed Hamidullah

mevzu üzerindeki konferansları, Ebû Yûsuf, M hammed eş Şeybanî ve diğer tilmizlerinin eseri rile bize kadar gelmiş bulunuyor. Aynı suret muasırları olan İmam Mâlik, Evzaî ve diğerle: nin hepsinin Kitabü's-Siyer adı altında yazdıkls kitaplar, İslâmııı tesiri altında bu konuya da Avrupada ilk defa yazılan eserden tam bin sen evvel yazılmış bulunuyorlar.

    3.    tslâm, insana ahenkli ve muvazeneli bi tekâmül bahşetmek için (gelişme sağlamak için hayatın bütün veçhelerinde bir mutabakat yarat mak kabiliyeti ile ortaya çıktı. Yalnız ruhun te rakkisi, yalnız maddenin terakkisi insanın tam bi tekâmülü olamaz. Namaz ve oruç üzerinde ısra odon İslâmın, hükümete vergi vermeği imanın er kânından biri mertebesine yükseltmiş olmasın-' hayrot otmoyolim.   Kur'anda yirmi kadar yerde? (namuy. kılını/,) omrl (vergi veriniz) emrile yan-lyana boyun ndllmlştlr. Zekât kollmesi sadaka (yani morhumol. MiılkoMİle verilen para) mânasına hiç gelmez. l'oyKunıborimiz ve Hulâfayi Raşidin zamanında ınü.slumanların verdiği her nevi vergiye zekât deniliyordu; çiftçinin verdiğine Zekât'ül Ard, maden çıkaranların verdiğine Zekât'ül Ma-adin deniliyordu; hülâsa, tasarruf edilen paranın üzerinden olduğu kadar, çoğalmakta olan her nevi malın üzerinden verilen vorgiye o zamanlar zekât deniliyordu.    Bugün yalnız tasarruf edilmiş paranın üzerinden verilen vergi,   halk arasında zekât olarak biliniyor, fakat ne Kur'an'da, ne de Islâmm ilk zamanlarında zekât   yalnız bu nevi vergiye münhasır değildi. Hükümete vergi ver-

 

IHİUİ.   Hukuku KUUtlı .

• IvnUııl  vludfciılttrM. yerleştirmek K" in» unu yalnız lmunın erkânından «i yükHoltmoklü kalmadı, ona ahlâ->>oğo  yarayacak   isimler de verdi. /.Imne, saf kılma mânasına gelir, aynı 'loıı «Sadaka» doğruluk, samimiyet ve mudili olan Hak kelimesi de Hukuk ve «un, dürüst mânalarına gelir. Hükû-nrlnln bu şekilde kudsi bir mâhiyet ve-ınkki edilmesine öyle tahmin ederim ki, n ı utku metlerin hiç bir maliye vekili itiraz

ılı

ı >(lnyn.riN. devletler mevcut olduğu zaman

la    t|«v     ıı ttıha&ıı, sakinleri vergi veregel-

iıı   v      H<mWm   bahsederken,   îslâmdan

ı             nUıt      nııaU kanuniye vergi toplamak ve

i'            (Mtltmak vasıtalarından başka birşey dü-

ı,             ıtjlordl. Benim bildiğime göre —ister dün-

>r dini olsun—eski zamanlarm biç-bir ki-

ı       münhasıran ve daima devlet reisinin keyfi

lin Uıvlınuj olan devlet gelirinin sarfını bir kaide-

yB lınt/lıunamifjlardır. İşte mukaddes Kur'an'dır ki

İlk tinin, vo hattâ yegâne olarak İslâm devletinin

bul.cn prensiplerinden bahsetmiş veonu4esbit et

niktir. Biraz evvel gördüğümüz gibi, Peygamber

'/.umanında ve Hulâfayi Raşidin zamanında, gani

nin!., cizye vesaire gibi muvakkat gelirler istisna

odlllrBO tslâm devletinin vergilerine zekât, sada

ka deniliyordu. İmdi Kur'an zekâtın kaynaklarını

vo tarifelerini tasrih etmekle beraber bu devlet

gelirinden kimlerin istifade edebileceğini, üzerin

de ısrarla durarak ilân etmiştir.

 

18

 

ıhl

liilM"

 

>,KUkn W««t"

 

 

 

 

illi"

Muhammed HamiduUah

    «Devlet geliri, münhasıran fukaraya, me kine, memurlara,   kalbleri kazanılması 1_4; lenlere, kölelerin ve harp esirlerinin kurtarıl sına, ağır borç altına girmiş olanlara, Allah y na ve yolculara mahsustur. Bu Allah'ın bir e dir ve Allah iyi bilen ve Hakimdir.»

    Hazreti Ömere atfolunan meşhur bir tefs göre (fukara) müslümanlar arasındaki yoksul rı, (mesakîn) de gayrimüslimler arasındaki yo| sulları ifade eder. Zekâttan istifade edenler ç olduğu gibi o zamanlar   zekâtı toplayan, hesa1 eden, sarfeden bütün memurlar da gerek Pejl gamber zamanında ve gerekse Hulâfayı Raşidîf zamanında,    devlet memurlarının hepsini içini alıyordu. Klâsik müelliflerin açıkça tasrih ettikl leri gibi kalbleri kazanılacak olanlara jrarüen pa| ralar,   büyük bir kısmı gayrimüslimlere verile devletin Gizli Tahsisatı demekti. Hiç bir din bi miyorum ki Kur'an'ın yaptığı gibi hükümete, ge lirinden bir kısmını kölelerin hürriyete kavuştu rulmasına tahsisini bir vazife olarak tahmil etsin. Ağır borç altına girmiş olanların yardımına koş , mak öyle bir idealdir ki, Yirminci asrın sosyalist devletleri bile buna hâlâ erişememişlerdir. Halbuki, müslümanlar, bunu 14 asır evvel tatbik ediyorlardı. Fîsebilillâh (Allah Yolunda) nm şümulü hukukçulara göre ordudan camie kadar Allah dâvasında her şeyi ihtiva eder. Yolculara, nihayet yalnız bedava iskân ve iaşe edilmek suretile değil, emniyet^ sağlık ve nakliye şartlarının iyileştirilmesi suretile de yardım edilebilir.  Bugünün medeni hükümetleri turistlere ağır vergiler yük-

 

Sun *

ıı   İyili   puiu   lııın lynıduk.

 ut  gnllrl, hükümdarın rçahst sm , l« dımıun, Peygambere vo kabile ilan ııclilmişU. Eğer Devlet reisi umu kutuyu kullanamazsa, alt kademelerim daha az yapabilirler. MilNİümanlardaki   Hukuk felsefesi haklı UnrküHİn takdirini kazanmıştır. İslâm ka-i'      ini »tanın üzerine ağır basan bir angarya ,       nk la uygun bir şeydir. Filhakika müslü-iiuı hukukçular derler ki, hukukî ahkâm Hüsn • v0 vu Kubh (fena) üzerine istinad eder; o haltı, İyi olanı yapmalı ve fena olanlardan kaçıml-uıUıdır, Vo ıjeylorln İyi ve fenası nisbî olduğun-"*••« «tartar ki uğor birşey safi (tamamüe)

llft,ve ederim Kİ UHW1 — .

meoburldlr, yani (vacib) veya (tarz;un.. joyc       ""? ""'"i/ tralip ise o şayanı tak-

— gayri mevcut ise, bu

um

lVı inw bu

ı ftnr bir

.uı

"Inuiia farksız yani ^7^çlrkin yani tmeK-',:,S,k «aliP »»..^.rffif «Srette mevcutjse

^iyilik y^^-İŞi Ve^fiâ bir»

* yüstahab)dır; eğer ^  kanun na.

MUl,tavi veya gayri^^eğerbir şey*

fenabk kafi

hattıhureket

_;K\ vWa (farz) dır

„„lWlnln bu «."""ununun vahye mu,^

,,mlttrmdan ^.f'^evtt olmadım, W»* ..»».I Hukuk ilminin me

 

20

 

 

 

23

Muhammed Hamldullah

ten büyük bir hayrete düşmeyiniz. Tekrar e rum. Hukuk ilmi İslâmdan evvel mevcut de Çinlilerin, Babillilerin, Hindularm,   Yunanlıl ve Romalıların ve diğerlerinin   ancak kamu r"'/ vardı, fakat hattıhareket   kaidelerinin   üst" • mücerred bir hukuk ilimleri yoktu. Bu huku mi, kanunun kaynaklan, hukukun felsefesi, t metodları tefsir, tatbik vesaire gibi meseleleri alır. Dünyada böyle bir mevzu üzerine yazıl en eski eser, mücerred Hukuk ilminin vazıı im Şafiî'nin «Hukukun Kökleri»  (Usul'ül Fıkh) t mîye ettiği  (Risale)  adlı eseridir;    ona göre ilim, kökleri teşkil ettiği halde, Kanun Kaidele dalları Cfuruu) teşkil eder. j

    Eskiler, yalnız dallara    (furua)    maliktile müslümanlar yalnız furua malik olmakla kaim dılar, (usulü) kökleri düşünenler de evvelâ onl olmuş oldu. Müslümanlarda Usul'ül Fıkh taril ni tetkik ederken müessisi imam Şafiî'den sonr bu ilmin tekâmül ve inkişafını Türklere borçlu ol duğunu görmekle hayrete düştüm : Matüridî, Kas sas er Razı, Dabusî, Serahsî, Ebu'l Yüsr Pezde vî, Ebu'l Usr Pezdevî, Alâüddin Semerkandî he men hepsi Ortaasya menşeli    yani Türk idiler. Eski Türkler, dünyanın hiç bir yerinde, ne Romalılarda, ne Çinlilerde ve ne de diğer milletlerde mevcut olmayan bir Hukuk ilmini icad etmek kabiliyetini gösterdiklerine göre, öyle ümid edilir ki, yeni Türkler, mazilerinin mirasını tetkik ve onların kıymetini takdir ettikten sonra diğerlerinden iktibas ve onları takip yerine, başkalarına yeniden şerefli bazı şeyler vermeği ve onlara rehber olmayı bileceklerdir.

22

 

,, u İSLÂM DEVLETİNİN

mm K,,MJİ.AN \ ^PEYGAMBERİN

WH..    ^^^SiİLKYAZiU

?"IW,C•,       ANAYASA n

•« bütün vasıflarüe,

lAm(l ,wol. ^f^coğSüunsurlany-

?, 1 Ucurl. dini. ^^unda    olduğunu »;', bll. ^hlr-ılev f ./^L.taU **» ticaret

k;„,Hr, l>l'tl şöSet bulmuş P^£££.

itM. voya çok yak» ™    buraya gelirler  s

i:" r: ssM^-»>*******

.gürler, ticare^  Fakültesi, tsiam

ın,uUvn bu Wtap fcın

 

nitı HMİıul»» Ki

 

Muhammed HamiduUah

naşmalara en kuvvetli vesilelerden biri de <i

merkez oluşudur. Hz. fbrahimin tesis ettiği M

benin ve Câhiliye devrinde her bölge ahâlisin

veya kabilenin taptığı putlardan bir kopyanın.

makbul adak yerlerinin burada bulunuşu, şehr

önemini bir kat daha arttırıyor ve şehre bir pa

teon vasfını kazandırıyordu. Coğrafî bakımda

yarımadanın en merkezî ve hassaten deniz ile p

kolay irtibatının bulunuşu, bir şehir için gere

su kaynaklarının mevcudiyeti,   Mekkeye gerek

önemi zaten temin eden tabiî unsurlardı. Butu

bu saydıklarımız tarihin ilk çağlarında Yunanı

tan, Mezopotamya gibi bölgelerde rastlanan tipi

şehir-devletlerinin   en   karakteristik vasıfların

uymaktadır.

    Ayrıca, ve en mühim   olarak da bu şehird herhangi bir şehir-devletinde görülen devlet teş kilâtının  bulunuşu,  Mokkenin  bu şehir-devletli vasfını    hukuk!    cihetten do tasdik etmektedir Mekkede devlet fonksiyonları dört grupta topla nabilir. 1 — Dini işler; 2 — Adlî işler; 3 -r=..Aske işler; 4 — Mali işler. Bu vazifeler, Mekke yerlilerinden on ve Mokko şehrinden olmayıp da sâdece vazifeli olmaları dolayısiyle arızî olarak şehirde oturan dört aile tarafından   (ki cem'an on dört eder) der'uhte edilmiş vaziyettedir. Bu yerli ailelerden :

    Benû Hâşim — Hacda su işleri, Beytülharâ-mm idaresi, bakımı (Sikaya),

    Benû Ümeyye — Ordunun tanzimi, ordu san cağının muhafazası (el-'ukâb),

24

 

,,r y„ t.«niKlloll«rl

İHI'

M-.,"        «"*   '""'   ,B"

, on u\u putunu l» >

, vıı »'m"»'' ,,o„ ,_,.„ (Aysar). ,.,«*      't   „ «ten di» hediyeler-

,,l,ll lııı/.tnenın row»

':;;"''HU.USİ ve ceza sükunun ic-

"V'",A„nllk>.  u.hekapira)ıgıveKabe-;""MN::eaa„mecUsl5İert'Ma5n-

        '"'   „Murrteonra1ar1BenUTeIn.n1> -      *:;:" ""î latanla Wl «»»»».-

„,„l»n arasmaa^   M Hami_

,„ ~ST^ mal"mat,526-5» ™ &n KelM'*»

      Efe^r^^----1;

 

Muhammed HamiduUah

   Mekkede bu devlet fonksiyonlarından iki dereceli olmak üzere iki adet meclis de dır.

1 — Nedve (Nadva),

2 — Meşûre (Masura). Nedveye kırk yaşını aşmış kimseler ve, a

ca yaşı küçük olup zekâlariyle   temayüz- et kimseler de hususî olarak iştirak ettirilirdi. ( Jselâ Ebû Cehil yirmi sekiz, Hakim b. Hişam 15 ya 20 yaşlarında girmişlerdir.) Bu meclisin,, benin karşısında   hususî bir toplantı salonu vardı; adeta bir parlâmento mahiyetindeydi. Ne venin derece itibariyle üstünde    Meşûra   isi meclis gelir ki, ihtiyar kimselerden teşekkül ede di, bu da Senato mâhiyetinde telâkki edilebili Şurası câlib-i dikkattir ki, bütün bu saydı mız devlet teşkilâtı üzerinde, devlet kuvvet kudreti, hiçbir devirde, tek bir şahısta toplanm mıştır. Emretme kuvveti yaygındı; kararlar d ma istişare ve görüşme ile alınır ve bu ailelerde biri diğerlerinin iradesini bertaraf edip bir h susta tek başına bir karar alamamaktaydı. De let kudreti muhtelif aileler arasında bölünmüştü ki, bu nevi devlet idareleri esasen oligarşi ismiy le anılmaktadır.

26

 

, BRt VE MAHİYETİ

         H lWamber. ^f^rini, i**"*; n,l/T   ner üzerine, ^STBU tebJ«e. f

' ,lU Aytk lere tebliğ **&*?£&> sonra ts-

t,ltllVlnclaküere Haticedır. ua     şe_

.»«•«?"b °lan Tna Ük kavuşan erkek^ ^

^ T^^ilerl&Ts^ geçmek\e

•"»ur- Ö°      luvesi, aylar   ve   sen  goS

* *m ^   âSn eri ara****. *  vaZ,

' »'*> **n tra İslam deVİf^L geniş iman

ltm5 bir ÇOB-     landliar. Bu y   di^or.

*? MeSp?Peyg^erin ^^fpeygam^r

ı(.( Hasreti ^Y»  ve   Hazr

27

*Md- i^ar etttf   21

 

Muhammed HamiduUah

ile elele verilmek suretiyle teslimiyette ilk atılıyordu.

    Ancak şurasını işaret edelim   ki,   «keli tevhîd» sâdece bir tek Allaha ve O'nun Resûlt inancın kelimeyle ifadesinden ibaret değildir, lan, hakikî varlığını bir de gönderdiği emirle gösterir. Allaha iman eden, bu hususta, bir irâ izhar eden kimse   artık tam mânasiyle, Allahı emirlerini birbirinden tefrik etmeksizin, bir ki mini kabul, diğer bir kısmını kabul etmemek bi bir duruma kendini kaptırmaksızın, O'na O'nun elçisinin vazettiği kaidelere    tâbi olac; demektir, lşto, kayıtsız    şartsız bu söylediğim şekilde izhar edilmiş bir teslimiyet bir irade b yanıdır. Karşı taraf, yani yeryüzünde Allanın H lîfesi olan Hazreti Peygamber, bu irade izharın muhatap olmaktadır. Şurası da var ki, bu irad izharı o devirde şekil şartlarına da bağlanmışt Meselâ gusüi, Hazreti Peygamber ile elele ve me, Islâmî cemaata giren kadın ise elele tutuş mayıp bir kumaşın iki ucundan tutma veya bi su kabının içine iki tarafın elini sokmaları gibi.. Bütün bu şekil şartları ve muayyen bir içtimaî hukukî neticonin doğumu için beyan edilen b irade sırf o şahsın hiç bir zor ve baskı altında kalmaksızın serbest, hür bir tarzda, arzusu ile izhar edilmektedir. Bütün bunlar nazarı itibara alınınca, mezkûr durum    nev'İ şahsına münhasır bir «içtimaî mukavele»    nazariyesiyle izah edilebilmektedir. Devletin teşekkülünde içtimaî mukavele vasfını ilk ileri sürenlerden olan ingiliz Hobbs, Locke ve Fransız J. J. Rousseau gibi müellifler.

 

>,*«*>< tt1^'"1

„      ul CİIİMÎHU i""

 »l durak *****     nassaten Mo . «Ur. Akabe ^iternretobile

?*n HUma   Mereti Peygambere, ya 4tr«k geUP »*£*£ gfbi Medinede

m devletine   abı o^     mahiyetlerın-

""»" OVVt11   "m* imiz tarzda sırf xra-

"*,,,l,r-    ^rdetoTarak sâdece dnu

„ Mnkkülller ük *£*     temerküz edi

bi.  >,oy«amb6^n   gerek Ayet ve ge-

i, Onun va^le^\ge evcut bu-

L.İ4 olarak, tekkede ev Qn.

1 ukukl kaidelerden ustu»^     , Dİr dinî ' X""arU tabi ol«n«-^S^u oahisti-V0nl bir hukuki nı^a       Muhammed di. ;/:0   liazreü   Pey^zetmeye   yegâne

,1 AUahınHalılesıyu

İ«„.H»1 ^mekteydlHicrete kar*** ^VrÎe Muüoe Biatleri,   .^f^t eden günlerde

29

 

28

 

Muhammed Hamidullah

dan îslâmiyete duhûle azmetmiş Medîneli, < henüz o zamanki ismiyle Yesribli Arablar ar da akdedilmişti.

a.   İlk biat:

    Muhtelif tarihi kaynakların naklettiğine re, Hz. Peygamber, o yılki Hac mevsiminde, M\ ke haricinde kendisini himaye edecek bir kal arıyor ve «Beni himayenize alın ve sözlerimi d\ leyin (iman edin); kısa bir müddet içinde kom| îran ve Bizans imparatorluklarının sahibi ol caksınız» diyerek, kabile kabile, hacılar arasıi| da dolaşıyordu. Hepsi reddettiler. Fakat, onaltı cı müracaat ettiği, Medîneden gelen altı kişilik h\ grup, onun bu teklifini kabul ederek müslüms oldular.

    Kelime-i tevhiddeki aynı zamanda mevcuJ yukarıda izah ettiğimiz hukukî mâna da düşünüf lecek olursa bu ilk Akabe biatinin hukukî nokta-ri nazardan ifade ettiği önem ortaya çıkar. Bu imar grubu müntesibleri Yesribe döndükleri vakit, îs-lâmiyeti ilk defa fiilen Mekke dışına çıkaranj Arab yarımadasına, Mekke haricinde serpilmiş ilk iman daneleri olduklarının, ne kadar azîm biri şeref ihraz ettiklerinin farkında mıydılar acaba?!]

b.   İkinci biat:

    Ertesi sene, aynı mevkide, Yesribden biat için gelmiş on iki kişi (onu Hazrecî ve ikisi Evsî)- Haz-reti Peygamber ile buluştular ve bunlar da, bir ev-

30

 

 

 IHI ,   lı-

, ,. .    ıft*

. ««r«ık

,„•!  ıl«ı l.«««J

,,„ otmiıjl»*1""-„ gorokso refah

      S^v.^7--

.ununayaa*'-"     ğlz, çocuk-

ı:a(l,,.,.,naetm^ iri£.

'n"!r,tç^Vi^ketmde ölmeyeceğiz.»

it bl»t •

         A» ikisi kadın, yetmiş üç

,, aynı yerde üu» 'K    ettlk.

•0» ^zırdluBU^fptygarnberi reis

M. için    Hazretı Peyg üe

,   onun AUahdan ggj^^

   „ nonner ^^^tnredicüik

,   MÜMlüman ıçm de ay  n .ki

         ol.lu. »u Vtmllc kabilelerine men-

,„    İHlamiyetm ar ^   derece musa-

,h vusnn.n, ımkaİa"iettiğini hemen anla-

. ,. vü inkişaflar kaydet^^  bu

    Uınkün olur. HzT^a kendi kabilele-

:U»t»om»n? ^^CsU etmeleri için

,|Mh, «ılr Müslümanları ^

   

Muhammed Hamidullah

namzet şefler seçmelerini emretti. Bunlar a dan da kendisi şefler tayin ediyordu. Bu şef, gittiği yerde    îslâmiyeti propaganda edece hem de o kabile ile Hz. Peygamber arasınd mümessil rolü oynayacaktı. Bu mümessillere kîb ismi verildi. Bu Müslümanların kabile ş rine de Hazreti Peygamber bir reis tayin ett buna da Nakîb ün-Nuka,ba denildi. Bu üçü biata katılan Mü'minler, Yesribli Müslüman Akabe biatinde Resulullahı ısrarla Yesribe dâJ ettiler; kendisini aralarında görmekle sonsuz haz duyacaklarını ve kendi aile efradlarmı n muhafaza vo müdafaa ediyorlarsa O'nu da ö ce koruyacaklarını ifade ettiler. Hazreti Peyg ber, bunun için zamanın henüz gelmediğini if ile, ve «Şu andan itibaren ben sizdenim, siz bendensiniz;   sizin kanınız benim kanım    (y düşmanınız benim de düşmanım), sizin affmız nim de affımdır. Sizin harb edeceğiniz bir ki se ile ben de harb edeceğim, sulh akdedeceği bir kimse ile ben de sulh akdedeceğim» dedi bu sözler, biatleri fiilen perçinleyen, bu akdi y satmak için icabında karşılıklı kan dökmeyi tazammun eden en kuvvetli sözlerdir.

    Yavaş yavaş Mekkeli Müslümanların da Ye ribe hicret ettiklerini gören Mekkeli muhalifle Müslümanların çoğalan bu adetleri karşısında bi tedbir almakta gecikmediler : Artık bu sefer kat' kararlarını verip Hazreti Peygamberi öldürmek ittifak ettiler. îşte, Hicret, son Akabe biatinde bir müddet sonra, gayet plânlı ve hazırlıklı bi şekilde ve buna inzimâmen Mekkelilerin malû tarzda gösterdikleri çeşitli zulüm şartları altın d tahakkuk etmiş oldu.

32

 

İHIMIN KURULUŞ"

.     4-ottieiYesribinik-

'   ^amberSukCerve Setle çok dü-

,rtl tUsfe0rl,/^ir\alde kurulmuş

,,r, o dovlrde toptaı wr     haSSa-

. [ ^bttonln mesken £UP    aralann.

»• ^''^f^San mesken küme-

>™ m6Sf ?•  Sum sakinleri arasm-

ilk0l otmlştı. Bura s   Arab.

Yahudiler aras^veazrecKa.

(ltt„ hassaten ^ f^ünazaalar al*

„ında daimi c dal _ve   üç ka.

,v,lyetteydi. An^k ^       .^e

A

      ^^B^^

 

I

 

Ut"

 

ı .m

 

 

 

Muhammed HamiduUah

cağım, kendilerine reislik edip, bütün yapıl rm o zaman intikamını alacaklarını   iddia tehdit ediyorlardı. Arab ırkından Evs ve H kabileleri de aralarındaki bu gibi can ve mal, bina sebep olan rekabetin sona erdirilmesil bir   fırsat    zuhurunu her an beklemekteyd Yesrib, bu gibi ırk, ve din farkları ve gelişml iktisadî   seviyeleriyle bir şehir-devleti olma? çok uzaktaydı.    Keza belirli bir hukukî sisîj umumî ve müşterek, herkesin kabul ettiği bi| ve âdete dayanan kaideleri dahi yoktu. Hul iktisadi, ırki, dinî ve hattâ coğrafî tam bir camsızlık içinde bulunuyorlardı.

Hz. Peygamber, evvelce Mekkeden hicret et lere (Muhacirin) ve Yesribli yerli Müslüman! (Ensar) iltihak ettiği vakit, işte buranın durui en belli hatlariyle bu manzaradaydı. Yahudi küskündüler, çünkü son Peygamberi kendi iq rinden bekliyorlardı. Arablar memnun idiler, çi kü, insanlar arasında, bu yeni iman, tam bir kJ deşlik havası yaratıyor, insanları bir tek keli| ile birleştiriyor, niza ve kıtallere son veriyordl Hicret yılında, Medinede yaklaşık 6000 h dar müşrik Arab, 4000 kadar Yahudi ve 50 kad da Hristiyan Arab vardı. Az evvel de dediğin; gibi bu gruplar ve hattâ müstakil gruplar ken aralarındaki kabileler arasında bile sosyal ba lar hiç bir değer taşımamaktaydı.

    İşte, Hazreti Peygamberin Medinede ilk riştiği iş, bu grupları müsavi ve ideal hukuk şarl lan içinde ve bir tek hukukî nizâm etrafında tod lamak olmuştur. Yahudi veya Musevî,    müşril

34

 

,,   Uftldıi'ttfftHİ

,,„„„ vo «»"»»?rl

, uuy.u»'i,ınnlfiUr

,„ bl.^r^b' baro

" "   ideal bir hu

,,U "T hukuk ya** kanun * yr W Sevtet esas teşkilat

 y'^Lo   mertebesine de °    TSçe tam metni su

,„„! «KİİİMİ* « m»

 

35

 

L

 

 

% 5

5*

Ji*

I

S*

H  t& o

I

îS £        (fi

•° .S s S 3

—  u

1    w      i

fi

      w   -   Ö  İ — .2 :2   a   «-   «?

"     »İ    3?   ^    r   —

 

 

 

I

.s

D    (D

—4

w O

1

.a ^

1

£ ;=5

30

Pu ^ S

o  o

^  t>  i-» 2  *   %

 

İZ    >—«   '"P     ı> ^       K»    P      *

p £ 3 £ -c

0

*- "5 °

ı    İ

c s £

S

 

 

•S * .1

•S 3 e

(D

u

£

 

5, ^

H

« -o

İS*

ö o

(D >

-    -    P ** "ay 3

£-3

Ti   S    (D    V-   S

 

o) i:

ffl  "P     O

t: 6 =3 s

03 :-Î v- "O

-^    ffl ^  "S -O   ,*   -    $     '

?s i c

 

 

 

-5 ?= 5 S ç '=

 

 

 

Muhammed Hamidullah

 

iilAnı llukn

 

 

 

    Madde 4 — Benû Avf'lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (Müslümanların teşkil ettiği) her zümre (taife) harb esirlerinin fidye-i necatını Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

   Madde 5 — Benû I laris'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ovvolkl şekiller altında kan diyetlerini ödemoyo vo hor zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen osaslara ve adalet, umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

    Madde 6 — Benû Sâideler, kendi aralarında âdet 'olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

    Madde 7 — Benû Cuşem'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

    Madde 8 — Benû'n-Neccâr'lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 9 — Benû Amr ibn Avf'lar, kendi ara-

38

 

larında âdet olduğu veçhile, evvelki sekilim alı da kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümru hm ı. esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdole rine göre tediyeye iştirak edecektir.

    Madde 10 — Benû'n-Nebit'ler, kendi araların da âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasında ki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

   Madde 11 — Benû'l-Evs'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve herhir zümre harb esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

   Madde 12 — a) Mü'minler, kendi aralarında ağır mali mes'uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarım iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

    Madde 12 — b) Hiçbir Mü'min, diğer bir Mü'minin mevlâ (kendisi ile akdî kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse) sına mümanaat edemez. (Diğer bir okunuşa göre) : Hiçbir Mü'min, diğer bir Mü'minin mevlâsı ile onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapmayacaktır.

   Madde 13 — Takva sahibi Mü'minler, kendi aralarından mütecavize veya haksız bir fiil ikamı tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da Mü'minler arasında bir karı-

39

 

»-

 

Muhammed Hamidullah

 

İNlftm  İtlikti

 

 

 

şıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse 'onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun uleyhine kalkacaktır.

    Madde 14 — Hiçbir Mü'mln, bir kâfir için, bir Mü'mini öldüremez ve bir Mü'mln aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez,

    Madde 15 — Allanın zlmmoll (himaye ve teminatı) bir tektir; (Mü'mlnlorln) en ehemmiyetsizlerinden birinin (himayemi) onların hepsi için hüküm ifado otlor. /İni, Mü'minlor diğer insanlardan ayrı olumk blı inlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlnr.

    Maddo 1(1 Yahudllordon bize tâbi olanlar, zulme uğramulımzm vu onlara muarız olanlarla yardımlaşmaknızın, yurdun vo müzaheretimize hak kazunucuklarclır,

    Maddo 17 Sulh, Mü'minler arasında bir tektir. Hiçbir Mü'mln Allah yolunda girişilen bir harbdo, dltfor Mü'mlnltırl hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdodomoz; bu nulh ancak onlar (Mü' minlor) arasında umunılyot vo adalet esasları üzere yapılacaktır.

   Madde 18 - Dizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askeri) birlikler, birbirleriyle münavebe edeceklerdir.

    Madde 19 — Mü'mlnler birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

    Madde 20 — a) Takva sahibi Mü'minler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

Madde 20 — b)    Hiçbir müşrik, bir Kureyş-

 

linin mal ve canını himâyesi allımı alanı bir Mü'mine bu hususta engel olumuz.

    Madde 21 — Herhangi bir kimsenin bu Mu minin ölümüne sebeb olduğu kat'i delillerle sn hu olur da, maktulün velîsi (yani hakkını müdafaa eden) rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur; bu halde, bütün Mü'minler ona karşı olur lar. Ancak bunlara sâdece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.

    Madde 22 — Bu sahife (yazı) nm muhteviyatını kabul eden, Allaha ve Ahiret gününe inanan bir Mü'minin bir kaatile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösterene Kıyamet günü, Allanın lanet ve gadabı nasîb olacaktır: ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi, ve ne de bir taviz alınacaktır.

    Madde 23 — Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allaha ve Muhammed'e götürülecektir.

    Madde 24 — Yahudiler, Mü'minler gibi muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harb) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

    Madde 25 — a) Benû Avf Yahudileri Mü' minlerle birlikte - (îbn Hişam'da bu, «ma'a» (yani «ile») olarak; Ebû Ubeyd'de ise «min» (yani «den») olarak zikredilir) - bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü'minlerin dinleri kendilerinedir. Buna, gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

    Madde 25 — b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm ika eder, o sâdece

   

 

   

40

 

41

 

Muhammed Hamldullah

 

İMİftm lluluıl.     ı

 

 

 

 

kendini ve aile efradını zarım I ide etmiş olacaktır.

    Mıulde 26 — Bonû'n-Ntn:<'n Yahudileri de Hmıu Avf Yahudiler! gibi "vm Hınklara) sahib olacaklardır.

    Mıulde 27 — BoıuVI 11 nû Avf YahudJlnrl     'i ?•? cılklardır.

    Mudde ı Avl' Yahinin İmdir

Yahudileri de, Bern Itlura) sahib ola-

"ı MIİudileri de Benû luıııl sahib olacak-

    N Avr "ı

Ittldıı

İn

                  Yahııdllori de Benû

,İH   ıinı-ıı) .sahib olacak-

ın 11udileri de Benû iı.ıiıiuru) sahib olacak-

ı. im Yahudileri de Be-

- ıiıııldttra) sahib ola-

ı.-ıi,M/, bir fiil irtikâb

? ?im', o sadece kendini

vn m  ni-> niınlfj olacaktır.

Nı    (nlİHMİ) Sa'lebe'nin bir ko-

ludur (bulu uııılan Sa'lebeler gibi mü-

lâhaza olum

Maddo .     ılnvho d» Benû Avf Ya-

hudileri gibi aynı  u,, »ahlh olacaklardır.

(Kaidelere) muhn.lt lu.ı.  ..      ı «dllnuek,   bunlara aykırı hareket olnınyiHal»

    Madde 34 — Sa'lobn'niıı ıımvlrtları, bizzat Sa'-lebeler gibi mülâhaza olunaoaklmdır.

Madde 35 — Yahudiloro Htgınnııy olan kimse-

 

ier (Bitane), bizzat Yahudiler gibi mülAlm .« nacaklardır.

    Madde 36 —? a)    Bunlardan (Yahudilerdenı hiç bir kimse (Müslümanlarla birlikte bir ask< < sef«re), Muhammed (A.S.)'m müsaadesi olmadı çıkamıyacaktır.

    Madde 36 — b) Bir yaralamanın intikamım almak yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki, bir kimse; bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mes'uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yâni bu kaideye riayet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır). Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir.

   Madde 37 — a) (Bir harb vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerlerinedir. Muhakkak ki, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimselere harb açanlara karşı, onlar kendi aralarında yar-dımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

    Madde 37 — b) Hiç bir kimse müttefikine karşı bir cürüm ika edemez; muhakkak ki zulme-dilene yardım edilecektir.

    Madde 38 — Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harb ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

    Madde 39 — Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimseler için Yesrib vadisi dahili (cevf), mukaddes (haram) bir yerdir.

   

 

   

42

 

43

 

[uhammed HamiduUah

   Madde 40 — Himaye altındaki kimse Ccâr), bizzat himaye eden kimse gibidir-, ne zulmedilir ve ne de (.kendisi) cürüm ika edecektir.

   Madde 41 — Himaye vormo hakkına sahib kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

   Madde 42 — Bu Huhll'uıln (yazıda) gösterilen kimseler arasında ZUIHİİ undun korkulan bütün öldürme yahut münıı vakalarının Allah ve Resulullah Muhanımı (AS) götürülmeleri gerekir. Allah, bu nuhli lyazıya) on kuvvetli ve en iyi riayet tMlnıılnı1      <ıiab«rdlr.

    Maddıı 4;ı Nt> mytjlllor ve ne de onlara yardım u<l<•> <•!? • ?lan I lılmâyo altına alınmayacaklardır

    Mudili M '»ulut (yani Müslümanlar ve

Yahudllıu) u      ı. Ytutrlho hücum edecek kim-

«elero kurıjı     ıla^ıım yapılacaktır.

Madde "     ı   f^uytıt   onlar (Yahudiler),

(MüHİüınw,nlr.ı ı.< rafındım l i»lr sulh akdetmeye veya bir sullı ukdtnn lt»tlrako davet olunurlarsa,. bunu (k)ftrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak odotıoklnnllr Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) ayın fjuylori teklif edecek olurlarsa, Mü'minloro Uıınjı aynı haklara sahib olacaklardır-, din mevzuunda girişilen harb vak'a-ları müstesnadır.

    Madde 45 — b) Horblr zümre kendilerine ait mıntıka (gerek müdafaa vu gerekse sair ihtiyaçlar hususunda) dan mesuldür.

   Madde 46 — Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar,   aynı şekilde

 

itilam 111,ı .,  ., İMİMİ. >.

I

Evs Yahudüerine, yani onların mevlulurmu

bizzat kendi   şahıslarına, bu sahifede  lyazuiu

,     gösterilen kimseler tarafmdan sıkı ve tanı  \<

muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelerin muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sâdece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.

   Madde 47 — Bu kitab (yazı), bir haksız fiil ika eden veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki, bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki, Medinede kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm ikaı halleri müstesnadır. Allah ve Resulullah Muham-med (A.S.) himayelerini, (bu sahifeyi) tam bir sadâkat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.

•

    Yeni iman zümresi yani İslâmlar, ilk olarak Mekke'de gösterdiğimiz şartlar altında önce kendini, bir devlet teşkilâtına sahip olmaksızın bir cemâat, ümmet şeklinde göstermiş ve işte ikinci safhada da aynı islâmî camia, Medinede bu zümrenin reisliği altında bu sefer, bir şehir devletinin mukadderatına hâkim, artık müstakil ve söz sahibi bir îman topluluğu olarak ortaya çıkıyordu.

Bu yeni şehir-devletin   mukadderatını tayin

 

 

 

44

 

45

 

 

 

Muhammed HamiduUah

eden ve ilk yıl girişilen hareketlerden biri olan mezkûr yazılı vesikanın hukuki mâhiyeti, sahih-lik derecesi, önemi ne merkezdedir, şimdi bunu tetkik edeceğiz:

    Vesikanın Medine'ye hicretten sonra kaleme alındığında bir ihtilâf yoksa da, Hicrî kaçıncı yılda tertib ve tayin edildiği müverrihler arasında münakaşalıdır. Şu var ki, ileri sürdükleri deliller farklı olmakla beraber, müsteşrik "vVillhausen ve bu anayasa metnini bize kadar nakleden müverrihlerden Ibn Lshiik, bu vesikanın Bedr muharebesinden ovvel kuleme alındığını ileri sürmektedirler. Yine Alman müsteşriklerinden Grimme^ bu iddianın aksine yönelmekte, vesikanın Bedr muharebesinden sonra yazıldığım söylemektedir. Buradan çıkmaktadır ki, Medine şehir devletinin esas teşkilât yasası takriben Hicretin ilk yıllarında, Hicretten hemen sonra tanzim olunmuştur.

   Elimizdeki vesikanın mevsukiyeti hakkmda zerre kadar şüphe edilmemektedir. Gerek bu eseri ilk defa Almanca «Skizzen und Vorarbeiten» adlı eserinin 4. cildinde neşreden Alman müsteşriki VVellhausen ve gerekse İtalyan müsteşriklerinden Çaetan i, eserlerinde kendi vasıflarına has metodlarla gösterdikleri âlimane gayretler neticesi vesikanın sahabetine leke sürecek hiç bir delil bulamadıklarını itiraf etmektedirler. 52 madde altında toplanabilecek ve gerek fertle fert ve gerekse fertlerle devlet arasındaki münasebetleri düzenleyen, karşılıklı hakları ve vazifeleri tayin eden bu vesika, tam metin halinde İbni Hi-şâmm «Sîret ün-Nebeviyye» adlı eserinde ve Ebû

 

İHİHin   Uukult ıı   K1H|

Ubeyd Kasım İbni Sellâm'm «Kılab ul Km adlı eserinde ve nihayet üçüncü olarak Ibnl Kİ» Haysemen'in kayıp eserinde, aralarında hiçbir duka rastlanmaksızın mukayyet bulunmaktadır Sonuncu kayıp kitaptaki kaydı İbni Seyyid ün Nas adlı zat yazdığı bir kitapta nakletmiş tir; bu na onun vasıtasiyle muttali bulunuyoruz.

    Muhtelif Avrupalı müellifler, bu vesikayı kendi dilleriyle yazdıkları eserlerde tercüme ve neşretmiş bulunmaktadırlar. Hassaten Caetani'-nin İslâm Tarihi adlı eserinin, Hüseyin Cahit tarafından yapılan tercümesiyle, Türkçede de neşredilmiş bulunmaktadır. Başkaca Wellha.usen, Sprenger, Buhl, Wensinck, Korehl, Ranke, Müller, Grimme, Guillaume adlı müelliflerin tercüme ve neşirleri de vardır.

   Elimizdeki bu vesikanın hukukî mâhiyeti nedir? Bazıları bunun basit bir mukavelename olduğunu ileri sürmektedirler. Meselâ; Levy. Ve bu suretle ilk İslâm Devletinin kurulmasında, hukuka bağlı devlet nazariyesinin bir özü olduğu hakikatini bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Bir kere o devirdeki yazılı hususî sözleşmelerde yer alması gerekli, yani o devirde teamülî icablardan olan şahitlerin zikri veya karşılıklı yeminler gibi aslî şekil şartları bu vesikada yoktur. O devirdeki kanunlar (yani örf ve âdet) bu şekil şartını kabul ettiğine göre, bu vesika, yine o devrin Ölçülerine göre bir mukavelename olmak vasfından yoksundur.

    Bu vesika, bir muahedenâme de değildir. Çünkü yazıda hak sahibi olarak gösterilen Ya-

   

 

   

46

 

47

 

Muhammed Hamidullah

hudi, Müşrik ve Müslim Arab kabileleri kısmen müstakil bir halde kalmakta ve bazı hususlarda Hz. Peygamberin merkezi otoritesine tabi olmaktaydılar. Bu ise federal bir vasıftır. Muahedeler ise münhasıran gerek devlet ve gerekse şehir-devlet gibi devlet hükmi şahsiyetini ihraz etmiş tamamen müstakil taraflar arasmda mevzuubahs olabilmektedir.

    Ayrıca bazı müellifler bunun Hazreti Peygamber tarafından tok taraflı beyan edilmiş oir beyanname, taahhütname veya tavsiyenâme ve hattâ bazıları sdece bir program mâhiyetinde olduğunu da ileri sürmektedirler.

FIKIH USÛLÜ TARtHt

(tslâm Hukuk Metodolojisi yahut «İslamic Jurisprudence») (*)

    Beşeriyetin malûm tarihinde, dünyanın hemen her yerinde çok eski devirlerden beri, hukukun izlerine rastlanır. Babil kraİLHamnıurabinin kanunlarına sahip bulunmaktayız. Hint__Brah-manlarmın Purana, Veda, Simitri'lerinin metinleri günümüze kadar mahfuz kalmıştır. Çinli Konfiçyüsün Şu-King gibi hukukî kitapları var-

   

    (Daha fazla malûmat için bak.    aynı    müellif,    Le prophâte de l'Islam, s. 124-133).

48

   

(*) İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, Cilt II, sayı l'de 1956-57 senesinde Dr. Fuat Sezgin tarafından Fransızca aslından yapılmış Türkçe tercümesi, ayrıca Annales de la Faculte de Droit d'Istanbul, Cilt IX-XI, 1959'da Fransızca neşredlmiş olup müellif tarafından bu kitap için yeniden gözden geçirilmiş ve ilâveler yapılmıştır.

F.: 4 49

 

Muhammed Hamidullah

 

IttlAnı Hukuku ICIIIıll.

 

 

 

dır. İranlılar Avestaya sahip idiler. Firavunlar Mısırının kadim bir hukuka sahib olduklarına dair birçok şeyler bilinmektedir. Yahudilerin Tevratı dahi eski bir hukuki metin olarak bilinmektedir. Eski Yunanlıların Oniki Levha kanunlarından ayrı, Romalılarda da «Oniki Levha Kanunları» isimli hukuki müdevvenat meşhurdur. Romalılar, sahlb oldukları Oniki Levha Kanunlarından başka, kendi hukuklarına ait birçok mühim vesikayı, hassaten Ön-Asyalı Gaius'-un ve Bizans imparatoru Justinien'in Hukuk mü-devvenatını bi/.e bırakmışlardır.

    İslâm iyetten evvelki devre ait olan bütün bu verdiğimiz misaller, cidden kıymetli birer mevkie sahip eserlerdir. Bunlar, bilhassa Müslüman Hukukçuların da dediği gibi «furû'» a yani kanun metinlerine münhasır, vazedilmiş hukukî kaidelerden ibarettir. Yine Müslüman Hukukçulara göre bunlar, «hukuk ağacının dalları» olup asla mücerret mantısında «hukuk İlmi» sayılamazlar; keza bunlar «usûl» de değillerdir, yani bu hukuk ağacının köklerini de teşkil etmezler. Fakat, bu verdiğimiz ml.suller arasında bizzat kanunlara dair değil de Müslümanların «usûl ül-fıkh» (yahut hukukun köklori), Anglosaksonlarm bugün «Jurisprudence» yani memleketimizde de kullanılan tâbir olarak «Hukuk Metodolojisi» diye adlandırdıkları sırf hukuk ilmine dair bir eser aramaya, daha doğrusu beyhude yere aramaya koyulunca, insan, neticenin menfi oluşundan hayretler içinde kalır. Birçok hukuk müsannefatma ve bunların hacimli şerhlerine dünyanın her tarafm-

 

da rastlanabilir, fakat mücerret olarak hukuk ı minden bahseden bir eser, bildiğime göre, Lallı ler de müstesna tutulmamak şartiyle, ne Şark v ne de Garp cemiyetleri tarafından meydana g< tirilmiş değildir. Biraz ileride göreceğimiz veçlu le, bu mevzua dair ilk eser, Hicretin 150. yılında (M. 767) doğmuş olan İmam Şafiî tarafından telif edilmiştir. Bu faaliyet Müsjumâirlarîhr hukuk il mi üzerinde çalışma Mahsûllerinin belki de en büyüğünü teşkil eder, fakat yegâne saha da değildir. Meselâ, ilk yazılı anayasayı İslâmın meydana getirmiş olması, bilinen bir hakikattir. Bunun yanında,   siyasetten   tamamen ayrı bir şekilde, harp ve sulh hukuku yani Devletler Umumî Hukuku, tamamen müstakil bir İlim dalı halinde yine İslâm hukuk çalışmaları içinde bir saha olarak ele alınmış ve esasları gösterilmiştir. (Bu müstakil mevzu, bu kitapta ayrı bir makale çerçevesinde tetkik edilmiş bulunmaktadır).    Yine Müslümanların hukuk ilmine, diğer bir sahada iştirakleri vardır ki, bu da hukukta «niyet» müessesesine yer vermiş ve bunu hukuk tarihinde ilk olarak ortaya atarak insanlığa mal etmiş olmalarıdır.

   Romalılar arasında, dâvaların muayyen şekil şartlarına uygun olması kaide idi. Romalıların Oniki Levha Kanunlarına göre, davacı, şikâyetnamesinde «üzüm ağacı» tâbirini yazmış olmalıydı. Gaius, şayet bu tâbir yerine «üzüm asması» / yazılırsa mahkemenin, şikâyeti, hiç meşgul olma^ dan reddedeceğini emrediyordu. «Dişe mukabil diş» şeklindeki kısas fikri, her yerde hakkaniyete

   

 

   

50

 

51

 

Muhammed Hamidullah

 

l ılftm Hukuku Ki

 

 

 

müstenit bir şey olarak kabul edilebilir, fakat «Hammurabi Kanunu» sırf mantıki kıyas yoliyle hareket ederek «bir şahıs diğer bir şahsın ineğini öldürürse, suçlunun ineği öldürülmelidir», hattâ, «bir kimse, diğer bir kimaanüı kızını öldürürse, esas cezaya çarptırılacak olun mücrimin kendisi değil kızıdır» demiştir, ingilizler dahi bir başka cihetten ifrata varmışlardı; çok eski değil, mahkeme teşkilât kununu Uudleuture Act) ilân edilinceye kadar, bir ln«an bir duvar veya gemi sad-meslyle hayatını kaybedecek olsa duvarı veya gemiyi cezalandırmak lâzımdı. Modorn hukukta o kadar çok olıommiyetli olan «niyet» fikri, anlaşılan Hz. Peygamber'in «inneme'l a'mâlü bin-niyât» (= ameller niyetlere bağlıdır) şeklindeki meşhur sözüne tekaddüm eden devrin meçhulüydü.

    Usûl ül-fıkh yani hukuk ilmi mevzuuna tekrar gelelim : Bu mevzua dair en eski eserin İmam Şafii'ye alt olduğuna daha evvol işaret edildi. Şu kadar var ki bu, onu teşkil eden unsurların daha eski olmadığı mânasını tazammun etmez. Hakikat şudur ki, mesele birkaç nesildenberi hummalı bir şekilde münakaşa ediliyordu. Peygamber'in sadece bir şahıs tarafından duyulmuş olan mervî sözünün (haber-i âhâd) İslâm hukukunun, kıymeti haiz bir kaynağı olarak tanınıp tanınmayacağı meselesi bunlar arasındadır; bu mesele, Mutezilenin bir kısmı ile ehl-i sünnet taraftarlarını ayırıyordu. Aynı zamanda «istihsan»m (= bir şeyin hakkaniyet ve akl-ı selim esasına uygun bulunması) hukukun tamamlayıcı bir kaynağını teşkil edip etmeyeceği meselesi vardı ki, bu da Ha-

 

nefilorlo devrin sair islâm hukuk moktoploıl m nasebetlerini karışıklığa sevkediyordu.   Şafii'ni bunlardan   uzun uzadıya bahsetmiş ve ezcüml mutezileye ve ehl-i sünnete cevap vermeye çalı.1, mış olması keyfiyeti mevzuubahs ilmin unsurları nm daha evvel bulunduğunu ve îmam Şafii'nin ancak bu unsurları topladığını ve kendi rey   ve kanaatlerini de katarak bu faaliyete iştirak   ve bütün bunları ihtiva eden «Er-Risâle» diye adlan dırdığı bir kitap kaleme aldığını görüyoruz. Bir mutezilî olan Abu'l-Hüseyin    al-Basrî'ye     göre İmam Muhammed aş-Şeybânî'nin «al-Usûl» adlı bir eseri bulunmaktadır.  (Bak, basılmakta olan «Mu'temed» adlı eserinin ikinci cildi). İbni Halli-kân, Ebû Yûsuf'dan bahsederken onun İslâmda ilk defa usûl ül-fıkha ait bir kitabı Ebû Hanife'-nin mezhebine uygun bir şekilde kaleme aldığını kat'î bir lisanla ifade etmektedir. (İbni Halli-kân, Bulak, 1299, II, 402). Keza hocaları Ebû Ha-nîfe'ye «Kitâb'ür-Rey» adlı bir eser atfedilmektedir.

  Ancak, her biri Şafiî'nin müjdeleyîcisi sayılması gerekli bu eserler maalesef bize kadar varamamıştır. Biyografi kitapları ve diğer kaynaklar da Muhammed Şeybanî ve Ebû Yûsuf'un bu mevzua dair sözügeçen eserlerinden daha fazla bahsetmiyor. İslâm hukukunun büyük tarihçisi Hay-darabad Dekkan, Osmaniye Üniversitesinden merhum Prof .Manâzir Ahsen Gilâni, İbni Halli-kân'm Ebû Yûsuf'dan bahsederken kullanmış olduğu «usûl ül-fıkh» tâbirinin bu teknik terimden normal olarak bugün anlaşılan bir mânayı ifade

  

 

  

52

 

53

 

Muhammed Hamidullah

etmediğini, aksine Ebû Yûsuf'a göre, üstadı Ebû Hanîfe tarafından istimal ve talim edilmiş metoda uygun bir şekilde bazı asli mutalara dayanarak hukukî kaide ve kanunlar ta'lili mânâsına geldiğine hükmediyor. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Şafiî'nin Risâle'sl hukukun cihanşümul tarihinde bir dovir toşkil etmektedir. Bu kitap, bize kadar ulaşmıştır, birçok yazmaları bulunmaktadır ve blrkuç tlol'a tab olunmuştur; hâlen Amerikada son olmnk İngilizce tercümesi de neşredilmiş bulunmııkUuiır.

    Bu mühim o.sorin muhtevasını arzetmeden evvel, Şafii'nin hukuk ilmiyle ne anladığını anlayabilmek için, birkaç kelimeyle onun tezinin hazırlayıcı şartlarından bahsetmek faydalı olacaktır:

    imâm Şafii, sülâlece Hz. Peygamber'in akra-basiyle birleşiyordu. Hukuk tahsilini Mekke'nin mühim üstadları yanında yapmış ve daha sonra, büyük hukukçu, îmam Mâlik'in yanında uzun se neler devam ettirmek için Medine'ye gitmişti. Sadece hukuk değil, hadîs bilgisini de derinleştirmek için, dovrinde îslâmiyetin merkezi halinde bulunan Bağdad'a koşmuştu. Irak mektebi, Hz. Peygamber'in ashabından olan büyük hukukçu Abdullah ibn Mes'ûd'dan Ebû Hanîfe'ye kadar nesilden nesile geçen, kendine hâs rivayetlere sahipti. Ebû Hanîfe, İmâm Şafiî'nin doğduğu yılda ölmüştü. Fakat Ebû Yûsuf Muhammed üş-Şeybânî ve diğer talebeleri orada bulunuyorlar ve hocalarının başlattığı hareketi devam ettiriyorlardı.    Ebû Hanife'nin bir müslüman hukuk

 

İBİfUıı  IluK

külliyatı telif edebilmek için kırk âzalı bir akııdo mi tesis ettiği malûmdur. (Bu mevzu da, bu kllu bımızda müstakil bir makale konusudur.) İmâm Şafiî, İmâm Şeybânî'den ders görmesine rağmen orada da tam mânasiyle tatmin olunmamıştı. Kendini tam mânasiyle muazzam bir ilmî faaliyete ayırmış vaziyette Mısır'a geçmişti. Orada Hz. Peygamberin ileri gelen ashabından mümtaz hukukçu Abdullah ibn Amr ibn ül-As'm rivayetlerini tevarüs eden ve birçok hususiyetlere sahip, üçüncü bir islâm hukuk mektebi vardı. Şafiî meydana getirdiği eserlerini birkaç defa yeni baştan ele almıştır. Mevzuu bahsettiğimiz Risâle'si dahi eski ve yeni olmak üzere iki versiyona sahiptir. Henüz bu iki ayrı metin birbiriyle mukayese edilmiş değildir. Böyle bir mukayese teşebbüsü burada bizi mevzuumuzdan uzaklaştırmış olacaktır. Şafiî'nin bu gelişmesi bizim dikkatimizi bir bakımdan çekiyor.

    Ayrıca, Hicretin birinci asrı İslâm için ancak temellerin kazılması mâhiyetinde bir neşvünema devresinden ibaret olmuştur. Yazılı bir edebiyattan yoksun bulunan Arap dili, bu müşkül vaziyete çare araştırmakla meşguldü. Sadece elde Kur'ân metni ve bazı hadîs mecmuaları vardı. Diğer birçok ihtiyaçlar da kendisini hissettirmekteydi. Gerçekten hemen bir ihtisas işinin ortaya çıkışı hiç de şaşırtıcı değildir. Mütekellimîn (kelâmcılar) ancak akidenin felsefî tarafiyle meş.-gul olup, Kur'ân âyetlerini kendilerine göre tefsir ediyorlardı. Muhaddisler, her yerde Peygamber'in hadîslerini ekseriyetle muayyen bir irtibat

   

 

   

54

 

55

 

Muhammed Hamidullah

 

lnlAm Hukuku 44111

 

 

 

ve kronolojik sıradan mahrum bir şekilde toplu-yorlardı. Şayet bir hadiste hukuki bir meseleye herhangi bir işaret mevcut ise, onlar diğer unsurların her türlü ta'lil ve akil neticelerini bir tarafa atıyorlardı. Ve nihayet gittikçe   kendilerine has tetkik sahasına dalmış olan hukukçular da -yani muhaddislere mukabil «rey» mensupları - en manasız hal ve vakayiin her türlü kaidelerini, Hz. Peygamber'in eköorıyotle hiç farkında olmadıkları sözlerini hesaba katmadan Kur'ân'dan   veya kendileri tarafından İleri sürülmüş olan prensiplerden çıkarıyorlardı. Tablatiyle, taraflardan her biri, her hakikatin kendi inhisarında bulunduğunu iddia ediyordu. Arada bir çok münakaşa ve hattâ zaman zaman    kanlı hâdiseler çıkıyordu. Hadîs bilenler, hukuk ilminden mahrum idiler ve aynı zamanda bu ilim dalında   hüküm çıkarma, tefsir ve uygulama için kullanılan motodları yoktu

    İşin feİHofl tarafıyla ilgilenen kimse, Hz. Peygamber'e affolunan (Allah, «dehre (çağa, zamana) küfretmeyiniz, zira dehr benim» diyor) sözünü duyunca, bunu memnuniyetle karşılıyor, halbuki aynı hadis folsel'I düşünceden mahrum kimsenin dikkatini hiç çokmiyordu. Hukukî kaideleri, Kur'ân ve hadisten ibaret İki kaynağından çıkarabilmek için aynı zamanda tarih bilgisi gerekliydi. Yani Kur'ân'daki her âyetin ve Hz. Peygamber'in her sözünün kendinden evvel ve sonrakilerle ilişkisini bilmek lâzımdı. Kaideleri çıkarabilmek, aynı mevzu üzerinde varit, birbirine ters iki mûtânm çatışması halinde en mühim un-

 

suru seçebilmek için mantık bilgisino sahip ol mak lâzımdı, imâm Şafiî'nin en belli başlı mu/.l yeti kelâm ilmini iyi bilmesinde idi. Hz. Peygamber'in sözleriyle ilgili mutaları tam mâna-siyle elde etmiş bulunuyordu. Hukuk ilmini dev rinin en büyük uzmanları yanında öğrenmiş olmak suretiyle derinleştirmişti. O her mektebin diğeri aleyhine ileri sürdüğü ithamları karşılaştırmak suretiyle, her birinin abesliklerini ve her ikisinin en akla uygun taraflarını tesbit edip kendine has bir hukuk mektebi kurabilecek düzeye gelmişti. Ebû Hanîfe'nin sadece sünni üs-tadlarm değil aynı zamanda Zeydiye mektebinin müessisi Zeya îbni Ali'nin ve Şîadan «isnâ aşe-riyye» mektebinin müessisi tmâm Cafer Sâdık' in tilmizi olduğu bilinmekledir. Şafii ise, hem bizzat Mâlik'in hem de Ebû Hanîfe'nin en yakın tilmizlerinin talebesi olup böylece nefsinde pek çeşitli hadisleri cemeden ve neticede bu hukukçular arasında birleştirici bir bağ, hiç değilse bütün bu hukuk sistemlerini birleştirici bir vasfa sahibdi. Meselâ, muhaddislerin eline Hazreti Peygamberi \ mahfuz sözlerinin hayatmda olduğu kadaı güvenilir ve kıymetli olduğunu isbat edebilmek için en kuvvetli silâhı vermiş olması bile belli başlı bir vasıftır. Muhaddisler, ona hudutsuz bir minnettarlık hissi duyuyorlardı. Bundan başka, akla en uygun hukukî kaideler istihraç; için, bu hukuk metodlarını Hz. Peygamber'e atfo-lunan hadîs yığınına tatbik etmişti. Kendisinden evvel, hadis mecmualarının gerçek değerinden asla şüphelenmeyen pürhukukçulann bütün gü-

 

 

 

56

 

57

 

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukuku HUlttltM

 

 

 

vensizliğini birdenbire giderdi. Kolaylıkla anlaşılabilir ki, artık eski mesai, daha evvel hesaba katılmamış olan bu yeni unsurlar karşısında bir daha gözden geçirilmeliydi.

Muhtelif mekteplerin tutucu taraftarlarını, daha iyi intibaha sovk İçin bizzat kendi, hocalarından İmam Mrtllk'ln, Muhammed üş-Şeybâ-nî'nin ve diğerlerinin öşürlerine karşı ciddî tenkitler kaleme aldı. Dollllori gayr-i kabil-i inkâr bir derecede kuvvol.li vo mııkni idi. Tenkid etmiş olduğu müellifler veya unların tilmizleri, ağır tariz ve tenkidlerl reddedebilmek için, bunları hesaba katmak mecburiyetinde idiler. Bunun bilvesile hayırlı diğer bir neticesi olmuştu : Bazı muhitlerin meslek tarafgirliğindeki taassubunu sarsmış, fikir ve araştırma hürriyeti daha bir zaman için temin olunmuştu. Bu durum, Malikîler kadar Hanefî'ler hakkında da mevzuubahs idi. Burada zlkredecoğlmiz iki haber Şafiî'nin karşılaşmış olduğu durumu takdir için kâfi gelecektir; Hatib Bağdadî anlatıyor : «Şafiî Bağdud'a geldiğinde orada, her birinin başında ayrı hocası olan kırk ilâ elli ders halkası (=kürsüsü) vardı. O, bu halkalara iştirak ediyor ve «Kur'ân şöyle söylüyor, hadîs şöyle söylüyor» diyordu. Hocalar ise, bizim üstadlarıımz veya onların tilmizleri şöyle söylüyor, diye cevap veriyorlardı. Kısa zamanda bütün talebeler kendi hocalarını bırakarak Şafiî'nin derslerini dinlemek üzere, onun halkasına dahil oldular.» (1) Beyhakî şöyle söylüyor : «Şafiî, Mâlik'i tenkid

(1)    Tarihi Bağdâd, II, 68-69.

 

eden kitaplarını, sırf Endülüs'te Malik'ln »arığı* nm yağmur dualarına çıkarılacak kadar takdim edildiğini öğrenmesi ve Endülüs fakîhlerine Hz. Peygamber'in sözünün her hatırlatılışında onların : «Mâlik'in görüşü şöyledir» şeklinde cevap verdiklerini duymuş olması üzerine kaleme aldı. Şafiî bu fakihlere : Mâlik ancak bir beşerdir, yanılabilir, derdi. Bütün bunlar Şafiî'yi, Mâlik'ten ayrıldığı noktaları belirten eserini te'life sevket-mişti. Şafiî bu te'life teşebbüsten önce, bütün bir sene zarfında istihare yaptım ve Allahtan beni doğru yoldan ayırmamasını diledim, diyor.» (2).

    Şafiî'nin metodunun hiç değişmediğini, yalnız görüşlerinin zaman zaman değişikliğe uğradığını hatırlatmak yerinde olur. Bazıları bunun Şafiî'nin tenkid usulünü tatbik ettiği Hicaz mektebinin doktrinlerini, önceleri iyi tanımamış olmasından ileri geldiğini ileri sürerler; bunlara göre O, aynı zamanda Irak mektebinin fikirlerini de bilmiyordu. Bağdad'a gittiği zaman eski görüşlerinden bazılarını yeniden ele almak mecburiyetinde kalmıştı. Fustât (Kahire)'de de Mısır mektebi üstadlarmın delilleri tesiriyle bazı görüşlerini yeniden değiştirmek zaruretini duymuştu. Şöyle ki, bu keyfiyet bir taraftan bize, daima hataları teslime müheyya bulunan Şafiî'yi besleyen adalet fikrini gösteriyor. Ayrıca, bunun diğer bir hayırlı neticesi olmuştu. Şafiî'nin tilmizleri de kendi hesaplarına, körükörüne birer mukallit ol-

    (2)    İbni Haeer, Tevâliyu't-te'sis, s. 76 (Menâzır Ah-sen Gîlânî'den naklen).

   

 

   

58

 

59

 

Muhammed Hamidullah

 

İBİftm Hukuku MU»

 

 

 

maktan kurtulmağa çalışıyorlardı.    Zira, birçok defa kendilerini muayyen bJr mesele üzerinde üstadın birbirine zıt iki fikri karşısında buluyorlardı; bu onları kondi hükümlerini tatbik mecburiyetinde bırakıyordu. Şafii'nin devamlı fikir değişikliğinin mümkün olan diğer bir izahı vardır. Şöylo ki, hukukçular «OHhab ür-rey» adıyla adlanan kimseler,    11/   l'oytfamber'in sözleriyle fazlaca ilgileniyorlardı. Şafii'nin, (hadîs)e huku kun    bir   kaynağı    olarak    atfettiği   önem evvelce eldo odllen   bülüıı  hukuki mutaların yeni baştan değerlendirilmesini icabettirmişti. Ehl ül-hadîs ile «eshâb ür-rey»in her gün biraz daha büyüyen teşrik-i mesaisi,   mütemadiyen, hukukî ehemmiyeti haiz yeni mutalar ortaya koyuyordu. Bu yeni kaynak üzerinde bir çok müelliflerin iştirak ettiği bir mesai, muhakkak ki, her gün yeni bir safhayı aydınlatıyor, karşılaşılan yeni malzemelerin yoni İzahlarını mümkün kılıyordu.

Fıkıh usûlünün muhtevası:

Şimdi de biraz, önderi Şafiî olan bu yeni ilim-, den bahsedelim. Şafii'ye göre Usûl ül-fıkh sadece /   hukuk ilmi tâbirinden anladığımız şeyi ifade etmiyor, aynı zamanda hukuki kaide veya kanunların teşri', izah, tatbik ve nesh prensiplerini içine alıyordu. O, İslâm hukukunun kaynağı alarak, Kur'ân'ı, hadîsi, fukahanın icmâını ve hukukçuların ferd olarak ortaya koydukları mantı-\    kî kıyası tanıyor ve aynı zamanda, «ammenin rae-\   sâlihi» prensibini de ilmi kıyasın en ehemmiyetli

60

 

ve üstün bir kaynağı olarak kabul ediyordu. Ço alâkaya değer bir keyfiyet de, uzun uzadıya l'u kaha arasındaki görüş ayrılıklarını   müsamaha ile karşılamak imkânından bahsetmesidir. Bu gibi görüş ayrılıklarında muhafazası gejreklijSudutla n da ele alır. Onun şerh ve izah prensiplerine go-lince, o umumî kaidelerle hususî kaideleri gayet vazıh bir şekilde birbirinden ayırır. O, içinde tezat bulunan hallerde mevzuubahs nâsih ve men-sûhun ve diğer şeylerin    ayırıcı    vasıflarından da bahseder. Şafiî tarafından   kullanılmış olan ıstılahların büyük bir kısmının, günümüze kadar aynı mevzudaki etüdlerde kullanılacak kadar na-sibleri büyük olmuştur.

Sonraki gelişme >

    Daha önce, bu yazının baş tarafında, Şafiî dönemi islâm cemaatinin sinesinde, dinin etüdü bakımından birbirinden ayrılan üç disiplin bulunduğunu izah etmiştik : Muhaddislerin saf aki-deciliği, hukukçuların CeShâb ür-rey) in liberalizmi, ve mutezilenin rasyonalizmi. Muhaliflerini şiddetle tenkid eden belİibaşlı bu üç ulemâ grubu arasında birleştirici bir vasıta yoktu. Şafii'nin gayretleri sayesinde, hukukçularla muhaddisler arasındaki ihtilâf o derece takyid olundu ve intizama girdi ki, artık bu iki ilim yanyana yürüyebiliyordu. Mutezile, kolay kolay itaat edebilecek gibi değildi. Burada, tam mânasiyle îslâmlaşmış yeni mühtedilerin tesirinden de şüphe ediliyor, işte bu karşılıklı durum, iki asırdan ziyade sürüp

61

 

Muhammed Hamidullah

 

İBiam Hukuku Kiııı

 

 

 

gitmiştir. Mutezile mensuplarının, ehli sünnete karşı giriştikleri ifrat derecesinde tahrikler ve kanlı hareketler, az zaman sonra öyle geniş çapta bir aksülamel dûvet etU ki, Halîfe Me'mûn ve onun haloflorl devirlerinde sadece mutezile mensuplarının islam aleminden »lllnmesini değil, mutezile ulemasının yazmış olduğu kitaplardan da hemen hemon tamamen mahrum kalmamızı so-nuçladı. Ebu'l HÜNuyıı ıll Hami (ö. 463 h.l'nin (el-Mu'tamad fi Usûl ül l'ıltlıh taralımdan bulunmuş ve basılmıştır.

    Benim noyrolmokto olduğum bu eser, üç el yazması nüshaya dayanmaktadır. 1) Yemende Beyt'ül-Fakıh şehri Kadı al-Ahdel kütüphanesinde bulunan Tecrîd'ül-Mu'temed ki bu, tarafıma hediye edilmiş vaziyettedir. 2) İstanbul, Topkapı Sarayında 1. cildi; yine İstanbul, Lâleli kütüphanesinde 2. cildi bulunan nüsha. 3) San'ada bir prensin kütüphanesinde bulunan nüshadan Kahire Arab Birliği Elyazmaları Enstitüsü tarafından mikrofilme alman nüsha. Bu enstitü, gerek Topkapı vo gerekse San'adaki nüshaların fotokopilerini bana sağlamak lütfunda bulunmuştur. Bunlardan başka eksik ve kimin tarafından telif edildiği meçhul, bir mutezili Usûl'ül fıkh yazması vardır ki, hâlen Vatikan Kütüphanesinde bulunan bu eserin Abû'l Hüseyin ül-Basrî'nin eserinden de eski olduğu tahmin edilmektedir. Bu, belki de, Kadı al-Kudat Abd'ül-Cebbar'm «Kitâb ül-Umad» adlı eseridir. Bu satırların yazıldığı şu an (1962) ben daha henüz bu son yazmanın fotokopileri üzerindeki tetkikatımı tamamlamamış

 

bulunmaktayım. Bu kıymetli vesikalar, bize muit* ce mühim bir kitabı bahşetmekle kalmayıp, aynı zamanda mutezile hukuk sisteminin büyük bir kısmının yeniden ortaya konmasını mümkün kılabilir.

    Konumuza dönelim: Şafiî'nin yazıları devrinin mu'tezile mensupları arasında büyük bir telâş yaratmıştı. Şafiî'nin h. 204 yılında ölümünden sonra Ebû Ali el-Cubbâî ve oğlu Ebû Hâşim, Şafiî'nin doktrinlerini reddedebilmek için mühim eserler ortaya, koydular. Daha sonra Mu'tezilîle-rin Usûl ül-Fıkh üzerinde yazdıkları en iyi eser, al-Umad adıyla Abd'ül-Cebbar'm yazdığı eserdir ki, ne yazık ki bugün için kayıptır. Bununla beraber tbni Haldun, Ebû'l Hüseyn ül-Basrî'nin -yazmasının bulunduğunu işaret ettiğimiz - (el-Mu'te-medlinin, Abd'ül-Cebbâr'ın kitabının şerhinden başka bir şey olmadığını söylüyor. Şu halde, Mu'-tezileye ait kaybolmuş kitabı kısmen onarıp ortaya koymak mümkündür. Şafiî için emr ve nehyin temelleri Allah'ın Kur'ân'da ve Rosûlü Hz. Mu-hammed'in sözlerinde ifadesini bulan iradesinden başka bir şey değildir. Usûl ül-fıkha dair daha sonraki eserlerde iyi ve fena (hüsn ve kubh) meselesi üzerinde daima uzun münakaşalara rastlanır. Bu nereden ileri geliyor? Mu'tezile ile ehli sünnet mensupları arasında ilâhî adalet ve bir insanın günah işlemiş olmak ile beraber mü'min kalması meselesi etrafmda dönen geniş çapta aki-devî münakaşaların meydana geldiği bilinmektedir. Usûl ül-fıkha dair Mu'tezile eserlerinin tarafımdan yapılan, derinleştirilmiş bir etüdü emr

   

 

   

62

 

63;

 

Muhammed Hamidullah

 

hlAm Hukuku Mili.

 

 

 

ve nehyin temelleri olarak (hüsn ve kubh) meselesinin münakaşasının, bu devirde Arap diline tercüme edilmiş Yunanca ve Hindce felsefî etüd-lerin tesiri altında kalmış bulunan Mu'tezileye, menşeini borçlu olmadığını belki de gösterecektir. Netice olarak şunu ifade edelim ki, hukukî ahkâm ve kaidelerin temelini teşkil eden bu «Hüsn» ve «Kubh» mehfumu, Kur'An'da kullanılmış iki ıstılah olan «Ma'rûf» ve -Münker»den başka bir şey değildir.

    Adı geçen Mu'tezlll Kbû Hâşim'in çağdaşlarından biri, Semorkund'du doğmuş olan İmâm Mâturîdi idi. Bütün hayatı boyunca Mu'tezite-He-mücadele etmiş ve bu mevzuda bir çok kitaplar yazmıştı. Usûl ül-fıkha dair polemik bir eserle (Kitâb ül-cedel) ve (Me'haz üş-şerâî = Kanunların Kaynağı) adlı diğer bir kitabın imâm Mâturîdi tarafından telif edilmiş olduğu söylenir; fakat bunlar da onun (Beyân ü vehm el-mu'tezile == Mu'tezilenin Esassız Doktrinlerinin İzahı) adlı eseri gibi kaybolmuşlardır. Aynı müellife atfolur nan usûl'ül-fıkha dair bir eserin birçok nüshaları bize kadar intikal etmiştir. Ezcümle Kahire'-de, Bodlian'da vo Gotha kütüphanesinde nüshaları bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu ilim, kurucusu Şafiî'den beri kaydettiği gelişmeyi ortaya dökecek olan bir etüde tâbi tutulmamıştır.

    Mâtürîdî'nin çağdaşlarından biri, devrin büyük hukukçularından olan el-Cessâs er-Râzî idi. Usûl ül-fıkh kitabı Kahire yazmaları arasında bulunmaktadır. Hukuka dair büyük eseri (Şerhü muhtasar üt-Tahâvî)ye üç cild halinde   bundan

64

 

bir müddet evvel Türkiye yazmaları arasında ı ladım. Haydarabad'da «İhya ül-Maârif an-Nu'nıa niye» adlı teşekkül bunun neşri ile hâlen uğrurç maktadır. Cessâs aynı zamanda büyük bir mu-haddisti ve muhaddislerle hukukçuları yani «es-hâb ül-hadîs» ile «eshâb ür-rey»i birbirlerine yaklaştırmak işine geniş çapta iştirak etmişti. Ölümü hicretin 370. yılma Taslamaktadır.

    Ondan üç yıl evvel Semerkand civarında meşhur İmâm Debûsî doğmuştu. Cessâs'm tilmizlerinin talebesi olan İmâm Debûsî, daha evvel İmâm Mâtürîdî tarafından başlanmış olan Orta Asya mektebinin geleneğini sürdürmüştü. Onun Kitâb ül-esrâr'ı henüz neşredilmemiş umumî mâhiyette bir fıkıh kitabıdır, ölümü hicretin 430. yılına raslar. Şarkî İslâm âlemi bu nev'in etüdünü daha ileriye vardırmamış görünüyor. Fakat, Endülüslü meşhur hukukçu İbni ül-Arabî Bağdad'a gelip Debûsî'nin eserlerini kopya etmiş, Garbî İslâm âlemine yaymıştı. Bu sebeple İbni Rüşd'ün hukukî eserlerinin Debûsî'den mülhem olduğu düşünülebilir. İbni Rüşdün (Bidayet ül-müçte-hid)i bir kaç defa basılmıştır.

   Az evvel zikri geçen İbni Arabi tarafından (Nihayet ül-Müctehid) adı altında istinsah edilmiş, Debûsî'nin birçok eserlerinden birini teşkil eden bir yazması, hâlen Afyonkarahisar kütüphanesinde bulunmaktadır. Fakat, bana kalırsa bu, onun «Bidayet'ül-Müctehid» adlı eserinin, yanlış ad altında yapılmış bir istinsahından başka bir şey değildir; ben, bu iki eseri karşılaştırdığımda mezkûr neticeye vardım.

F.: 5 65

 

 

Muharamed Hamidullah

    Debûsî'nin diğer bir eseri bize kadar gelmiştir. (Takvim ül-edille) nam eserin yazmaları İstanbul'un muhtelif kütüphanelerinde (1) ve Ka-hire'de bulunmaktadır. Bu, öğrenmeğe çalıştığımız usûl ül-fıkhı kendine mevzu edinen, fakat bugüne kadar hiç okuyamam iş olduğum en iyi kitaplardan biridir. Müellifi, biraz evvel gördüğümüz veçhile, mukayosoll lolkiklorin üstadlann -dan biridir. Bu geniş bllgllorin mes'ud bir şekilde, İslâm hukuk ilminin mühim mahsulünün münakaşalarını zonglnleşUrmlş olmasına hayret etmeyelim. Diğor taraftan eserleri ne yazık ki saklı kalmamış olan eski üstadlann büyük bir kısmının nokta-i nazarlan muhtelif iktibaslar halinde günümüze kadar gelmiştir. (Takvim üî-edille)nin de mukayeseli usûl ül-fıkha dair eserlerden biri olduğu söylenebilir.

    Debûsî'nin usûl ül-fıkha dair görüşlerinin reddini mevzu edinen Mervli Mansur ibn Muham-med es-Sem'âni eş-Şâfü (ö. 489 h.J'nin (el-İstilâm fi redd Ebî Zeyd üd-Debûsî, İstanbul, Carullah Ef. nu. 5802) adlı eseri tetkik edilmeğe değer. Yine Debûsî'nin (Te'sis ün-nazar) adlı eseri Jslâm hukuk ilminde bir sahanın müstakil olarak inkişaf etmesini sağlayan bir kitaptır. Bu müstakil saha, bugünkü «Mukayeseli Hukuk»a benzer olup «Hilâfiyât» adı verilir. Müellif bir meseleyi ele alır ve ona dair ayrı ayrı fakihlere atfolunan hal şekillerini sayar ve hemen arkadan bu gibi ilk

    (1) Yenicâmi nu. 310, Kılıç Ali nu. 690, Topk. III Ah-med nu. 1106.

 

 

lamın Hukuku Klüdl

t

Ilı   in nyrı ayrı mektepler arasında veya ay

m     nlıl.op dahilinde nasıl olup da yüzlerce

11/ıır ayrılığının esas sebebini teşkil etlenir.

   A.sya hukuk mektebinin ışığı henüz sön-,l\. Dobûsî'den hemen sonra usûl ül-fıkh ta-ıılııiKİo fazlaca parlayan, hepsi de hicrî beşinci HNiıu «on çoyreğinde ölmüş olan, üç muasır Şems Ül Klınrno o.s Serahsî ve iki kardeş olan Fahr ül-INİAİİİ Pozdovi ve Sadr ül-İslâm Pezdevî'yi buluyoruz. Bunlar üzerinde biraz durmak faydalı ola-Bitklır.

Honıhit 1

    Maralı*, Moghed İle Merv arasında eski bir ynlılrrilr. Hu şuhrln yetiştirmiş olduğu büyük âlim-Umloıı Kbû Bekr Muhammed ibn Ahmed ibn Ebî Solıl üs Sorahsi İslâm hukukçularınm en meşhurlarından biridir. Hicrî beşinci asnn (11 M.) başlarında doğmuş olup hukuk tahsilini Buhara'da mnşhur hukukçu Abd ül-Aziz el-Halvânî (v. 448 h.l'nln yanında yaptı. Hayatı çok hareketli geçmişti. Dovri, bir taraftan Haçlı Seferleri ile, diğer taraftan birçok küçük devletler halinde parçalanmış İslâm âleminde günden güne artan gayr-i adilâne vergilerle huzursuzluk arzediyordu. Böy-l<> bir durumda, kendisinin Hakan (İmparator) olduğunu iddia eden, Harkânîlerin meliki Hasan bir gün Serahsî'ye karşı gazaba gelmiş ve onu hapse attırmıştı. Bunun sebebi vazıh bir şekilde bilinmiyor. Heffening İslâm Ansiklopedisinde adı

   

 

   

66

 

67

 

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukuku liii.ıitlleıı

 

 

 

geçen Hasan'in boşanmış bir kadınla tekrar evlenmeden önce verilmesi lâzım gelen (mühlet) işine riayet otmodiğini, Serahsi'nin de bunun aleyhino halkın muhalefetini davet ettiğini düşünür, liu moaoledo, u/.un araştırmalar neticesinde Prof. Munâzlr Ahum Gllânl tarafından daha ikna odltil noboplor llnrl sürülmüş olup, Serahsi'nin siyuHtıUo ııeitt^ıımkla olduğu, kamunun gittikçe artan İhtiyaçları ziyanına hükümdarın şahsı uğrundu harcanan fahiş vergilere karşı halkın muhalofotlnl Haftlamayu. çalıştığı mülâhaza edilir.

    Her halde, şurası dikkate değer bir husustur ki, hükümdar Hasan, Serahsi'nin ilmine karşı derin bir hürmet duyuyordu ve ona fikrî hayatını devam ettirebilmek için bazı kolaylıklar da bahsetmişti; onu bir kuyuda hapsettirmiş fakat talebelerinin her gün kuyunun etrafında toplanıp üstadın aşağıdan onlara hukuk derslerini söylemek suretiyle yazmalarına mâni olmamıştı. Te-râcim-i ahval kitapları Serahsi'nin yanmda kitap bulunmadığını ve sadece hafızasından talebelerine yazdırdığını beyan ederler. Bu devre ait, kuyu-hapishanenin dibinden dikte ettirilen dört kitaba sahip bulunuyoruz : (D İslâm hukukunun heyet-i umumiyesine dair bir külliyat olan (Kitâb ül-mebsût), (2) devletler hukukuna dair (Şerh üs-Siyer ül-Kebîr), (3) Ziyâdât ve (4) mücerret hukuk ilmine dair (Usûl ül-fıkh). Onun ilminin genişliği hakkında bir fikir verebilmek için bundan yarım asır kadar evvel 1324 ilâ 1331'de Kahire'-de basılmış olan 30 büyük cildlik ve 10.000 sahife

 

civarında bir hacim işgal eden (Kitâb ül-nıobnüı > una işaret etmek kâfi gelecektir. (Şerh üs-Sıyoı ül-Kebir) i Haydarabad'da 4 cild halinde 1335-6 11 de basılmış olup 2000 sahife tutacak bir hacimdedir ve bundan bir asır önce Münib Aymtabt tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1241'de basılmıştır. Bizi daha fazla alâkadar eden sonuncu eser (Usûl ül-fıkh) Haydarabad'da «îhyâ ül-Maâ-rif ün-Nu'mâniye» adlı teşekkülün özeniyle neşre hazırlanmış ve Kahire'de iki cild halinde basılmıştır. İndekslerle bin sahife kadardır. Se-rahsî metodik, vazıh bir düşünce ve insan hayatına dair derin bir bilgi sahibiydi. «Hukukun umumî esaslarını meydana koymak hususundaki arzusuyla temayüz etmişti.» Hukuk ilmine (usûl ül-fıkh) a ait bin sahifolik bu son geniş eseri, yüksek değere sahip birçok hukukî mefhumu bize kazandırmaktadır. Onun diğer eserlerinden de, gelişigüzel münkaşalardan ne kadar çok hoşlanmadığını ve her kelimenin ne dereceye kadar tam yerlerinde kullanılmış olduğunu görebiliriz. Müellif kalemini pratik hayata çevirdiği yerlerde, eserleri özellikle Selçukîler devrine ait iktisadî, içtimaî ve tarihî haberlerin daha önce raslana-mayan bir hazinesini teşkil eder. Onun görüş sahasının genişliğinin bir misali olmak üzere gayr-i müslimlerle yapılan mütareke meselesine işaret edeceğim. Ona göre uzak fayda ve menfaatlar uğruna yakın menfaatler çiğnenip feda edilmelidir; bu kanaatini desteklemek için de Hz. Peygamber devrinde meydana gelen meşhur Hudey-biye  Barışını  o  tarzda  açıklıyor ki,   buna baş-

 

 

 

68

 

69

 

 

 

 

 

 

Muhammed Hamidullah

ka hiç bir yerde raslanamaz. Kendisi bu izahında Hz. Peygamber'in hayatını Zuhri'nin otoritesine dayanurak yazanların yapmış oldukları izahlardan daha muknî vo daha derin bir yol tutmuştur. Serahfil ,•  «Peygamber, Uudoybiye'de hiç de mecbur olmadıftı luıldo ınütovazi bir müsalâhayı kabul etmişti,    ordulu bir hurp mevcut değildi, Mekkeliler bu dovlrdo O'ım /arar veremezlerdi. Bununla berabor Mokkollloro istediklerini vermeye razı olmuştu. Zira, Modlno, bu sıralarda birbiri kadar kuvvetli İki düşman, şimalden Hayber, cenuptan Mekke arasında bulunuyordu. Bir evvelki sene, her ikisi birden Hendek Muharebesinde Medine'yi kuşatmışlardı. Her ikisiyle birlikte çarpışabilecek kadar kuvvetli değildi, biri karşısında tamamile serbest kalabilmek için, diğer biriyle her ne pahasına olursa olsun bir sulh yapmaya karar vermişti.    Mekke için sulh ihtiyar olunmuş, Müslümanların düşmanlarıyla yapacağı bir harpte bitaraf kalmak şartiyle her istedikleri verilmişti. Mekkelileri müttefikleri Heyber-lilerden ayırmak    Hz. Peygamber'in en parlak diplomatik zaferi, Kur'an'm ifade ettiği veçhile «CFeth mübîn)   ve   (Nasr aziz)   olmuştu»  diyor, îşte, Hz. Peygamber'in Hudeybiyede gösterdiği bu gayet akıllıca    siyasi davranışına dair olan bu izah, bize Serahsî'nin eserlerinde saklı hazinelere dair sadece bir misal teşkil eder.

    Serahsî, eserlerinin muhtelif bahislerinde, hapsedildiği kuyunun dibinden imlâ ettirmekte olduğunu kaydediyor. Bu kayıtlar 466 ilâ 477 seneleri arasında geçen zamana işaret ediyor ki,

70

 

İsim» ıiııi<      mı

buna göre, hapis müddeti 11.yıl sürmüş bulunu yor. fiu, büyük'Süîtan Melikşâh'ın Küçük A«ytt'» da Antakya'dan Maveraünnehirde, özcond'fl kadar uzanan bir ülkeyi kendi idaresi altında birleştirmiş olduğu devirdir. Bu hükümdarın fetihlerinin ve tarafından tatbik olunmuş malî ıs lâhatm Serahsî'nin hürriyetini temin ettikleri dü şünülebilir. O, ilmî faaliyetine 483 H. yılma kadar devam etti. Fergane'de yeni hükümdar Hasan'ın himayesinde, daha evvel hapsedildiği kuyunun dibinden dikte ettirmekte olduğu kitaplarının geri kalan kısımlarını tamamladı. Onun talebeleri ve onlarm da halefleri arasından, Orta-Asya mektebinin hukukî an'anelerini devam ettirmiş olan birçok tanınmış meşhur büyük hukukçular ortaya çıkmıştır.

(İMPezdevjJkaja|eşİ£j£r

   Nesef havalisinin Pezdeh mevkii, Oksüs (Ceyhun) nehri ötesinde Serahsî'ye muasır iki büyük hukukçu yetiştirmişti. Büyük kardeş, «Fahr ül-îs-lâm» lâkabiyle meşhur olmuştu. Halvânî tarafından idare edilen mektepde Serahsî'nin arkadaşıydı, Serahsî'den bir yıl evvel h. 482 yılında ölmüştü. Usûl ül-fıkh sahasındaki çalışmalar oldukça ehemmiyetli bir seviyeye ulaşmıştı; artık genç talebeler için muhtasar kitaplar meydana getirmek gerekiyordu. Fahr ül-îslâm bu mâhiyette, îcâzın mükemmel bir örneği sayılan bir eser meydana getirdi. Onun bu eserinin muhtevasını anlatabilmek için birçok hacimli şerhler yazıl-

71

 

 

 

Muhammed Hamidullah

mış durmuştur. Abd ül-Azîz ibn Ahmed ül-Bu-hârî (Ö. 730) tarafından yazılan şerh 4 cild halinde neşrolunmuştur. İlim aleminin büyük kardeş Pezdevî'yi (Ebû'1-Usr « Zorluk Üstadı) lâ~ kabiyle adlandırmış olmasın» şaşmamalıyız. Aksine, küçük kardeş (Ebû'1-Yusr = Kolaylık Üstadı) unvanını almıştı, zlrıt (usûl) ilmini pek vazıh ve kolaylıkla anlaşılabilecek bir şekilde tanzim etmişti. O, büyük kanisinden on sene sonra Buhârâ'da öldü. (Koluylıklur Üstadı), makale mevzuumuzun otüdüno yoııl bir istikamet vermekten geri kalmamıştı. Talebesi A14gddin Se-merkandî gençlerin çok sevdiği (Tuhfet ül-Fu-kahaTyTtelif etmişti. Bu zatın kızı Fatma da devrin meşhur hukukçularındandı ve bütün İslâm: tarihinin belki de en vazıh hukukçusu olabilen K4§ânî ile evlenmişti.

    Aynı devirde, İmâm ül-Harameyn ül-Cüvey-ni'yi (Ö. 478 h.), ünlü talebesi Gazâli'yi (Ö. 505 h.) ve aynı şekilde meşhur olan Râzî (ö. 606 h.) ve Amîdl (ö. 631 h.) gibi muasırları ve daha sonra Teftazânî'yi (ö. 792 h.) görüyoruz. Bunların hepsi, motodlu, sistemli ve kapalılıktan uzak kimselerdi. Fakat, selefleri mesaiyi o derecede ilerletmişlerdi ki, haloflor için bu ilme ilâve edilecek bir şey kalmamıştı. Hassaten burada, daha önce Prof. Manâzir Ahsen GilanI tarafından işaret edilmiş olan bir keyfiyeti, mu'tezilî usûl üı-fıkha dair yapılan polemik münakaşalarının, hukukçulara geniş ölçüde tesir etmiş olması meselesini tekrar ele alacağım. Gazali, Yunan felsefesini iyi biliyordu. JRâzî/ daha uzaklara varmış.

72

 

JUlftm Hukuku HIHMim

sünnl usûl ül-fıkha dair eserini telif ölmeden niı ce, uzun seneler boyunca, devrin büyük lılo/nf Mecd ül^CüTnin /anında derslere devam etmişt Amidî'ye gelince, felsefeyi ve meselelerini doft-rudan doğruya tetkik edebilmek için Yunanca ve Süryânîce öğrendiği bilinmektedir.

    İbni Haldun, İmâm ül-Haremeyn'in (Burhan) ını ve Gâzâlî'nin (Mustasfa) smı mu'tezileden Abd ül-Cubbâî'nin (el-Umad)ı ile Ebû'l-Hüseyn ül-Basrî'nin (Mu'temed) ini zikrettikten ^onra şöyle söylüyor: «Bütün bu eserler, müteakip iki büyük üstad tarafından yâni Râzî'nin (Mahsûl) ünde ve Amîdî'nin (Kitâb el-Ahkâm) mda temsil ve teksif olunmuşlardı.»/s>âfiî, mutezile ile ehl-i sünnet ve hukukçularla hadîs taraftarları arasında bir sentez yapabilen ilk kimse olmuşi buna mukabil, daha sonraki asırlar, Arab dilinin dinî olmayan felsefeyle dinî ilimlerden ibaret bu iki sahadaki felsefî eserlerle zenginleştiği devirler olmuştur. Artık bu iki ayrı disiplini de yeniden birbiriyle uzlaştırmak gerekiyordu. İbni Haldun'un bildirdiği veçhile Râzî ve Amîdî bu işi yapmışlardı.

    Bu üstadlardan sonra, bir müddet orijinalite akim kalıyor. Râzî'nin (Mahsûl) ünün orta seviyeli alâkalıların asla el değdiremeyecekleri kadar hacimli ve istidratlarla dolu olduğuna işaret yerinde olur. Meşhur Beyzâvî (685 yılında ölmüş olup tanınmış Kur'ân tefsirinin müellifidir) tam bir tefritle hareket ederek (Mahsûl) ün binden fazla sahifesini, yalnız yirmi sahife içinde özetledi. Altı asırdan beri bu mevzuda İslâm mektep-

73

 

Muhammed Hamldullah

 

İslam Hukuku I

 

 

 

lerinde okunan kitaplar Beyzâvi'nin adı geçen kitabı etrafında ortaya konan şerh ve haşiyelerdir. Bu sarihlerden biri olan Esnevl, adı geçen eserin kaynaklarının tarihçesini şöyle izah ediyor: «Beyzâvî onorlnl Ürmovl'nln (Hâsıl) ında hülâsa etti: (Hasıl) da lUtal'nln (Mahsûl)ünün hülâsasından başka bir «f«ıy doftlldlr. (Mahsûl)e gelince, o da hemen hoıııoıı İki nmıre Gazıılî'nin (Mus-tasfâ)sına vo mu I o/l İnden) olan Ebû'l-HüseyîTTÖ--Basrî'nln (Mııtomodllno dayanmaktadır... Hakikaten ben, bu iki kitabı ozbeHoTnlŞ olan Râzî'nin zaman zaman bu eserlerin birinden veya diğerinden tam bir sahifeyi veya buna yakın kısmı olduğu gibi aktarmakta olduğunu görürdüm.»

Sünnî fıkıh usûlünün muhtelif mektepleri:

    Burada, sünni adı altında toplanan muhtelif mekteplere, Hanefi, Mâliki, Şafii ve Hanbelîlere kısaca işaret edip Zahiri, Zeydî ve Hârici mekteplerinden iso hiç bahsetmeyeceğim. Başlangıçta ehemmiyetli denilebilecek şekilde aralarında farklar vardı; fakat bu sünni mektepler karşılıklı ve devamlı mücadeleleri ve münakaşaları sebebiyle zamanla birbirlerinin tesiri altında kalmışlardır. Metod farkı bir tarafa bırakıldığı takdirde bu sünni mektepler esasta tamamiyle birbirlerine benzerler. Bunlann hepsi, meselâ, hukukun temel kaidesi olarak Kur'ân'ı, Hadis'i yani (" Hz. Peygamber'in emirlerini kabul ederler. Şayet bu kaynaklar ortaya çıkan muayyen bir mesele hakkında bir kaide ihtiva etmiyorlar veya mev-

 

cut işaretler arasında birbirini nakzodon h lar görünüyorsa, bu takdirde beşeri unsur di rolünü oynamaya başlar. Bu keyfiyet de dlg jki kaynak meydana getirmiştir: (İcmâ ül-Uinme) yani bütün fukahanm bir mesele etrafında ittifakı, ve (kıyas) diğer bir deyişle (içtihad) diye adlanan ferdî görüş. Hukukçuların kaide yaratmasından ibaret olan bu husus, çeşitli mekteplo-re mensup hukukçular tarafından muhtelif temellere oturtulur. Bununla beraber, hepsi (istih-sân), (istislâh), (istishâb) v.s. gibi sadece usulleri hususunda nüanslara sahib birçok isimler alan âmmenin maslahatının kuru bir medresevî mantıktan çok daha üstün olduğu hususunda müttefik idiler. Hz. Peygamber'in şehrinin âdetlerine ehemmiyet atfeden ve Medine'de eğitim ve ders vermekle meşgul İmâm Mâlik, aynı kanaatten hareketle sarih kaidelerin yokluğu karşısında Medine sâkinlerinin örf ve âdetlerinin bir nevi Hz. Peygamber'in tasdikine sahip olduğuna ve bu vasfa sahip örf ve âdetlerin mantıkî yollara müracaatla kaide yaratma yolunu kapadığına inanmak lâzım geldiğini iddia ediyordu. (Consuetudo populi romani)nin diğer bir görünüşünden ibaret olan bu husus, Roma Hukukunun Mâliki mektebi üzerinde bir tesiri mânasına gelmez, bilâkis burada bütün cemiyetlerde de mevcudiyetine ras-lanabilen zahit ve mütteki kimselerden müteşekkil bir insan zümresinin ruhî - mânevi etki ve önceliği sözkonusudur.

   Hanefî ve Şafiî usûl ül-fıkh kitapları çoktur. Mâliki ve Hanbelîler tarafından telif edilmiş olan-

   

 

   

74

 

75

 

Muhammed Hamidullah

 

lılAnı Hukuku IHI

 

 

 

lar ise daha az sayıdadır. îbn Haldun da Mukaddimesinde bu hususa işaret eder. Mâliki mektebinin en eski eserleri arasında, Kâtip Çelebi tarafından işaret edilmiş olan Abd ül-VSHTîaB~et: Talebi (0. 42? HJnin (el-İf ade)si ve TbnTTdrîs ül-Karâfl (C i4 HJnin (et-Tenbihât)ı'vardır. Bunları şimdi kadar tetkik edebihniş_jd^ğiliz^,/ Bütün İm ( (iılor, usûl ül-fıkh'ın daha önce diğer mekı<>|)lorlıı üstadları tarafından en ince teferrüatııı.ı kadar işlenmiş bulunduğu oldukça müteahhir bir devirde meydana getirilmişlerdir, işte bu Mâliki ve Hanbell âlimler, diğer mekteplerin ileri gelenleriyle kendi mekteplerinin çeşitli meselelerdeki nokta-i nazar ayrılıklarına dair biraz malûmatı şuraya buraya serpiştirmiş olmakla beraber, hakikatte kendilerinden önce meydana getirilmiş eserlerden iktibas olunmuş üzerinde birleşilmiş meseleleri özetlemekten başka bir şey yapmamış gibi görünmektedirler. Meselâ, Hanbelller Uanefllerin mevzuubahs ettiği (kıyas) ı reddedip, aynı ihtiyacı karşılamak üzere sadece zahiri bakımdan hafif bir ayrılık gösteren diğer bir ameliyeyi ikame ediyorlar. Hanbe-lîlere gelince, en eski eserleri olarak Ebû Ya'lâ'l-Farrâ (Ö. 485 H.)nın (el-Udde)sini ve d.ört_çiltlik (el-Kifâye) sinin sadece dördüncü cildini biliyo-rum. Her ikisinin yazmaları da Kahire'de (Usûl kısmı Nu. 76, 365) bulunuyor. Ayrıca, büyük bir Hanbelî müellifin, Muvaffakaddin ibn Kudâme'-nin, hâlen neşredilmiş olan (Kitâb usûl ül-fıkh) adlı eseri müellifin değerini gösteren kıymetli bir misaldir.

 

Şiiler:

    Şiilere gelince, büyük âlim el-Mutahhar ili Hilli (Ö. 726 HJ'nin telif etmiş olduğu (Mobadi ül-vusûl ilâ ilm ül-usûl)'ünün sadece ismine işa retle iktifa ediyoruz. Bizzat müellifin asri, onun İmâmiye mektebi ihtiyaçlarına cevap veren bir eser kaleme alabilmek için seleflerinden faydalanmaya mecbur kaldığını gösteriyor. Mamafih bu keyfiyet, sırf İslama has bir ilim olan, usul ül-fıkh tarihinin bir sayfasında sahip olduğu ehemmiyeti eksiltmez. Esasen tarihin bu sayfası, büyük bir hukuk mektebi olan Şii ekolü tarafmdan yazılmış bulunmaktadır. A. A. A. Fyzee (Asaf Ali Ekber Feyzi) bundan, son olarak Pariste verdiği bir konferansta teferruatiyle bahsetmiş ve bu, Paris İlmî araştırmalar Millî Merkezi (CNRS) tarafından neşredilmiştir. Benim de son olarak İranlılar tarafından telif edilmiş eserler üzerinde yaptığım kısa ve sathî bir, tetkikimden anladığıma göre, Şîi âlimler de usûl ül-fıkhın muhtelif cephelerini inkişaf ettirebilmişlerdir. Ve ben yine anladım ki, onların bu sahada meydana getirdikleri eserlerin, Sünnî müellifler tarafından tetkiki, ancak bu is-lâmî ilmin müstakbel inkişafı bakımından faydalı olacaktır.

Yakın devrini mesaileri:

    Son beş asır zarfında, bu mevzu üzerinde bütün İslâm memleketlerinde, Hindistan'dan - belki de Endonezya'dan- Fas'a kadar Müslümanların

   

 

   

76

 

77

 

Muhammed Hamidullah

 

lilttıt)  Hukuku  Hllllıll'

 

 

 

kullandığı gerek Arapça, gerekse diğer dillerde, yeni ve pekçok eserler meydana getirilmiştir. Mamafih, şunu da itiraf etmek ItV/.ımdır ki, mevzuu-bahs eserler büyük bir orijlnulite ve terakkiden mahrum olup, sadece eski teliflerin muhtevasının bir tekrarından ibarettir. Bu mevzuda, eskilerin yaptıklarına yeni bazı şoyler ilılvo edilebilmesi için günümüze kadar beklememiz Jcab etmekteydi. Bu sözümle 1952jyılında Karaçi'de ölen Abdurrahim'i kastediyorum/Onun mevzuubahs faaliyetteki iştirakinin mahiyetini anlayabilmek için şu hazırlayıcı âmilleri öğrenmemiz gerekmektedir:

    Bu yazımın baş taraflarında, Yunan ve Romanlarda «Hukuk îlmi=»nin bulunmadığını söylemiştik. Burada, ilk Avrupalı müelliflerin hangi tesirler altında bu mevzu ile uğraşmaya koyulduklarını tesbit etme meselesi üzerinde durmayacağım. Diğer sahalarda olduğu gibi, son zamanlarda hukuk ilmi sahasına Garbin orijinal iştiraki yalnız bir kıymet deftll aynı zamanda inkâr edilemez bir hususiyeti de haizdir. Bengalli Abdur-rahîm İngiliz formasyonuna sahipti. Madrâs ve Kalkütta'da temyiz mahkemesi hâkimliği gibi mühim mevkilerde bulunduktan sonra uzun seneler boyunca Delhi'de ingiliz Hindistanı'nın (British India) Merkezi Teşri Moclisi başkanlığını yapmıştı. Madrâs'ta hâkim olarak bulunduğu sırada Kalkütta Üniversitesinde, (Tagor Law Lectures) diye adlanan kürsüde bir dizi konferans vermişti. Bu konferanslar (Principles of Muhammeden Jurisprudence) adı altında İngilizce olarak neşrolunmuş, sonra diğer dillere, ezcümle İtalyanca'ya

 

Orducaya tercüme olunmuştur.    Curblıı  luılu bilgisine ait tam bir vukuf peyda ettikten sonn> benim akrabamdan İslâm formasyonuna sahip im âlim yanında usûl ül-fıkhı tetkik edip öğrenmişi ı Neticede, sadece müslüman hukukçular tarafın dan kabul olunmuş mefhumlara tahsis ettiği bu eser meydana getirmişti ki, başlıca hususiyetl< rinden birisi, eskilere ait bazı münakaşaları ber taraf edip yerlerine yenilerinin konulmuş olmasıydı. Diğer bir şekilde ifade edilmek istenirse o, eskilerin usûl ül-fıkh dedikleri şeyi anlamıyor, fakat hukuk ilmine dair Garplıların eserlerinde münakaşa edilmiş mevzular üzerinde, Islâmî fikirleri ele alıyordu. Klâsik islâmi usûl ül-fıkh kitapları onun için kıymetli bir kaynak olmuştu, fakat o telifini tasarladığı muayyen eserde ortaya koyacağı bütün meseleleri cevaplandırabilmek için diğer kaynaklardan da faydalanmalıydı. Bir pişdarın, neticede çok muvaffak olan çalışması. Ümit edelim ki, o bu yolda yürüyen sonuncu kimse olmasın.

    Bu muhtasar yazıyı diğer iki yeni esere işaretle bitireceğim. Birincisi: bundan az bir müddet evvel (1954) bir otobüs kazasiyle hayatı feci bir şekilde sona eren, benim eski talebelerimden Ka-dî Muhammed Abdurçahmjin birkaç sene evvel, Osmaniye Üniversitesinde (Tedvin-i usûl I fıkh) yahut (Müslümanlar arasındaki İslâm hukuk ilminin tarihi) adı altında, birkaç münasobotlo zikri geçen Prof. Menâzir Ahsen Gilânl'nin nezaretinde Orduca^ölarak yapmış olduğu tezini neşret-mişti. Bildiğime göre bu,    mevzuunda yazılmış

   

 

   

78

 

79-

 

Mtıhftmmeti Kamlduiiah

'timi |lk vo tek eserdir. Bu çalışmanın intihabın-'Itı Itıv/ılyome uyulmuş olmasından dolayı şahsen luılıMyurlık duymaktayım. Daha mütevazi bir me-ul de burada sadece kendisinden bir işaret ka-lillinden bahsedilecek olandır. Bununla İslâm hukukunun kaynakları üzerindeki yeni bir etüd kas-dolunuyor. İstanbul'da toplanan Beynelmilel Müsteşrikler Kongresinde  (1951) tebliğ olunmuş   ve daha sonra Türkçeye tercüme edilmiş (İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi! nin birinci sayısında (İslâm hukukunun kaynaklarına dair yeni bir tetkik) adı altında neşrolunmuştur (1). Müellif  bu makalede İmâm Şafiî'den beri usûl ül-fıkh kitaplarının yalnız İslâm hukukunun dört kaynağını, yani Kur'ân, Hadîs, İcmâ ve Kıyâs'ı zikrettiklerini fakat menşeden itibaren çok koyu sünnî müellif ve hukukçuların bile diğer birçok kaynaklardan dahi faydalandıklarını söylemektedir. Bu kaynaklara, usûl ül-fıkh kitaplarında işaret edilmez, fakat islâm hukukunun şu veya bu kaidesinin kaynağına işaret İçin kendilerine sık sık müracaat olunur.

    Garp medeniyetiyle İslâm cemaatının temasının, bu cemaatın en ehil mensuplarının dikkatini iktiza eden bir vaziyet yaratmış olduğu, müs-

    (1) Mezkûr makale dahi, Prof. Dr. Muhammed Ha-midullah tarafından kaleme alınmış olup, bu kitaba derco-lunmuş bulunmaktadır. Yine aynı makale Fransızca ve İngilizce olarak neşredilmiş olup ilki E. J. Brill, Leiden Hollanda tarafından «Les Actes du XXII. Congre International des Orientalist, 1951»de ve ikincisi «İslamic Quer-tely, Londomda tab ve neşredilmiştir.

80

 

islam Hukuku Klllıtl»

lümanlara ait hukukî tetkikler sahasında yepy ni bir devrin arifesinde bulunuyoruz. Mâzimizdo ayrılıp bizim için tamamen yabancı olan yeni bir şeyi fiiliyata vazetmek kolay bir şeydir; şu kadar var ki, bu kolay şeyin her zaman, kendi öz malı hukuk sisteminin tatbik edildiği bir cemiyette zor da olsa dahilî bir hukukî tekâmüle tercihe şayan olduğu kat'î olarak söylenemez. Gençlerimize eskiyle yeninin mukayeseli bir etüdünü yapmalarını teklif ediyorum. Böyle bir hareket belki bir gün, daha evvel kaydettiğimiz veçhile Şafiî ve Râzî tarzında yeni bir sentez yapmayı kolaylaştıracaktır. Bilinmeyen bir şeyin tenkidi daima ihtiyatsızca yapılan bir şeydir. Bu, garp hukuk ilmini bilmeyen ulemamız için olduğu kadar, usûl ül-fıkha ve fıkha tamamen yabancı olan modern hukukçularımız için de mevzuubahistir. Bu her iki disipline aynı zamanda hâkim olan âlimleri bulmak kolay olmuyor, fakat bu maksatla hareket ederek yakın bir gelecekte bu tip âlimleri yetiştirmek mümkün olacaktır. Biz Haydara-bad'da kırk seneden beri bu güçlüğü duymaktayız. Üniversite'de eski tarz hocalarla (İlahiyat Fakültesi Profesörleri) modern öğretmenleri (Hukuk Fakültesi Profesörleri) bir araya topladık. (Yakın zamanda Ankara'da da böyle bir teşebbüs yapılmıştır.) Her iki taraf başlangıçta birbirlerine hiç güvenmiyorlardı, fakat az zaman sonra birbirlerinin meziyetlerini anladılar. Gerçekten, geçmiş ile gelecek arasında kurulması istenen köprüyü ve toplumun selâmetini böyle iki taraflı bir formasyona sahip nesil arasında aramalıdır.

81

F.: 6

 

İSLÂM HUKUKUNUN KAYNAKLARINA DAÎR YENİ BİR ARAŞTIRMA (*)

   Tezimin özünü, sözümün başında arzedeyim : İslâm hukukunda şer'î kaynakların; Kur'ân, Hadîs, İcmâ ve Kıyas tarzında mutâd dörde taksimi, öncülerin ilk tasnif denemesinden başka bir şey değildi; filhakika, en mutaassıb olanlar bile daima, müslümanların hayatını muhtelif zaviyelerden tanzim eden kanunlar için, şeriata tamamen uygun olmak üzere, takriben «on» diğer kaynak kabul etmişlerdir.

    (*) İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, Cilt I, sayı 1, 1954'de neşredilmiş olup Dr. Bülent Davran tarafından XXII'nci Müsteşrikler Kongresinde aynı ad altında okunan müellifin Fransızca tebliğinden Tükçeye tercüme edilmiştir. Keza aynı makale İngilizce olarak Inlamlc Quartely, Cilt I, 1954, sayfa 205-21 l'de Actes du 22e Congres des Orientalistes adlı kitapta Fransızca olarak neşredilmiştir.

83

 

Muhammed Hamidullah

HUKUK İLMÎ :

    Beşeri cemiyette kanun, hemen hemen cemiyetin kendisi kadar eski bir müessesedir. Bununla beraber, eskilerin (Yunan ve Roma), kanundan müstakil olarak bir hukuk ilmini ancak nadiren düşünmüş oldukları dikkate şayandır. Kanunları ve hukukî teşkilâtları dolayısiyle Romalılara kadim dünyada bir şeref mevkii tanınması isabetlidir; fakat Romalıların hukuk ilmine ait bir eserini bilmiyorum.

    Hukuk ilmine alt olmak üzere rastlayabildiğim en eski eser İmâm Şafiî'nin mâruf (Risale) sidir. Bu Arab müellifi H. 150 yılında (milâdî sekizinci asrın ortasında) doğmuştur. Kendisinden önce de güzide Müslüman hukukçuları vardişez-cümle Zeyd ibn Ali, Ebû Hânife, Mâh^ç_toT Enes bize îslâmî kanuna ait eserler bırakmışlardj£,fa-kat hukuk ilmine ait ilk monografik eser, ancak Şafiî tarafından meydana getirilebilmiştir.

    imâm Şafiî, islâm hukukunda şer'î kaynakların dörde taksimini (Risale) sinde açıkça kabul etmektedir. Kıyâsın hukuk kaynağı olarak meşruiyetinden bahsederken, şöyle demektedir:

    «Bana sorsalar: Kur'ân'da, Sünnetde ve Ic-mâda sarahat olmadığı takdirde Kıyâsa müracaat edilmesi lâzım geleceğini nasıl söyleyebilirsin?» (bak. Risâle'de Icmâ faslı). Daha ileride Kıyâsın nasıl kullanılacağını belirtmekte ve Hanefî üstadlarının ve hasımlarının sık sık kullandıkları «istihsân»dan faydalanmayı red etmekle beraber, meselâ içtihâd'ın (O'na göre içtihâd teknik ıstı-

 

hl&m Hukuku ICHI.HM

lan olarak hususî bir mânâ taşır) istimalini kabul ederek, Kıyâsı ayrıca taksime tâbi tutmaktadır (bak. aynı eser, içtihâd ve istihsân fasılları).

    Bu kısa atıf, Şafiî'nin, islâm kanunlarının dört kaynaktan meydana geldiğini keşif ve kabulde Müslümanlar arasında ilk hukukçu olmadığını is bata kâfidir. Filhakika, Şafiî'den önce gelen Ebû Yûsuf, Muhammed Şeybânî ve hattâ bunların hocaları Ebû Hanîfe ve hattâ Hammâd gibi daha önceki hukukçular, bu vakıa hakkmda açık bir fikre sahiptir. Fakat, onlar bunu düşünmüş olmak la beraber, bunu ilmî bir temele istinad ettirmiş ve Usûl ül-fıkh adı verilen yeni bir ilmi meydana koymuş olan, müellifimizdir. (Usûl ül-fıkh Müslümanlarda hukuk ilmine alem bir ıstılah olup hukukun kökleri mânâsına gelir.)

    Bundan itibaren, Usûl ül-fıkh üzerine yüzlerce eser yazılmış, kanunların şer'î kaynakları mevzuuna boyuna avdet ve temas edilmiş ve sünnî olsun şiî olsun veya diğerleri olsun, hiç bir islâm hukuk mezhebi, kaynaklar hakkmda bu dört rakamını aşma hakkını kendisinde görmemiştir. Fakat, hukukun muteber kaynakları problemine alâka gösteren bir tedkikci, bu aynı müelliflerin eser lerini okurken, bu müellifler tarafından ne Kur' ân'a, ne Hadîse, ne Icmâa ve ne de Kıyâsa id ha I edilmeyip, çok farklı kaynaklara iren olunan nü kümlere rastladıkça, hayrete düşmekten  kendi lerini alamazlar.    Şimdi tedkikine girişeceğimi/ mevzu da işte budur.

   

 

   

84

 

85

 

Muhammed Hamidullah

 

İHİftm Hukuku KUldlnrt

 

 

 

HUKUKUN DİĞER KAYNAKLARI:

    1. İlkin Peygamber devrinden başlayalım. İslâmiyetin, bu devrin dinî mefhumlarına karşı bir aksülâmel olarak başladığını ve Müslümanları diğer dinlerin sâlikleriyle eşit tutmaya rıza göstermenin asla bahis mevzuu olmadığını söylemeğe hiç ihtiyaç yoktur. İslâmiyetten evvel Medine şehri devlet teşkilâtına mâlik olmadı. Medine'ye bir devlet esas teşkilâtını bahşeden, Peygamber oldu. Bu esas teşkilât kanunu bugün mevcud bulunmaktadır ki, bu da esasen «dünyânın ilk yazılı esas teşkilât kanunu»dur. Daha ziyade federatif tipte olan bu esas teşkilât kanununda ise Peygamber, Mekke'den gelen mülteciler olsun, Medine menşeinden olsun, yalnız Müslümanları değil, aynı zamanda musevîleri ve diğer cemâat mensuplarını da teşkilâtlandırmıştı. Bu, esas teşkilât kanununun 25. maddesinde şöyle yazılıdır: «Benî Avf musevîleri Mü'minlerle birlikde bir cemâat teşkil edeceklerdir.» (ümme maal mü'minîn). «Bir bakımdan bir cemâat, fakat Müslümanlarla birlikte» şeklinde tercümeye çalışılan metin, İbni Hişâm'm naklidir. Fakat, aynı maddenin Ebû Ubeyd'in eserindeki metni, «aralarından» ümme minel mü'minîn) kelimesini ihtiva- etmekte olup, bu da Müslümanların bir parçasını teşkil eden bir cemâat demektir. Bu, iki taraflı bir milletlerarası ahidnâmeye istinâd eden siyasî bir vesikadır. Bu vesikada bahis mevzuu olan hususlar, uhrevî değil, dünyevîdir. Fakat bundan bir netice çıkarmadan önce, biraz beklemeliyiz.

   

Bir Müslüman, diğer bir Müslümanın haya tını tohlikeye sokacak bir tarzda hareket edemeyeceği bedihîdir. Dikkat nazarlarınızı, Hudeybiyo mütareke sözleşmesinin 4. maddesine çekmek isterim. Bu maddede şöyle denilmektedir : «Kurey-şîlerden her kim, mevlâ'smın izni olmaksızın, Muhammed'e iltica ederse o (yâni Muhammed) bunları (Kureyşîleri) iade edecektir. Fakat Muhammed taraftarlarından her kim Kureyşîlere iltica ederse, Kureyşîler onu asla iade etmeyeceklerdir.»

Bundan bihakkın çıkarılabilecek tek netice, zaruretin hiç bir kanuna boyun eğmediğidir: zaruret tâvizleri zorla kabul ettirir. Ehven-i şer tercih olunur. Bu sebepledir ki, gayr-ı müsâid bir muahede kabul edilir; muahedelere sadâkatle riâyet de şarttır. Yalnız Peygamber devrinde değil, bütün devirlerde, Müslümanlar tarafından akdedilmiş muahedeler vardır ve İmâm Muhammed eş-Şeybânî gibi büyük ehemmiyeti hâiz bir müellif dahi, el-Siyer ül-Kebîr adlı eserinde muahedelerin mûteberliği ve alelade kanunlara tefevvuku mevzuuna birçok sahifeler tahsis etmiştir. 2. Fetih devrinde, Halife I. Ömer'in, meselâ İran'da mahalli memurlara ziraaf. gelirleri hak-I kındaki eski kanunların hemen hemen hiç doku-. nulmadan yürürlükte kalmalarını nasıl omretti-ği meşhurdur. Bu suretle Iran gelirler vergisi ka-nünuT^blr anda islâm kanunu haline gelmiştir. Gerçi bu kanunda Islâmî kaidelero aykırı hiç bir şey yoktu ve Müslümanlar hükümet vaziyetini uygun gördüğü şekilde tanzim hususunda mutlak

 

 

 

86

 

87

 

Muhammed Hamidullah

selâhiyete sahipti. Fakat, size, üzerinde düşünülmesi için arzettiğim cihet I. Ömer Halifelik hükümetinin yabancı kanunlardan ilham aldığı noktasıdır. Kaynak kelimesinin, bir kanun hakkında ilk fikrin bulunduğu yer mânâsından başka bir mânâsı yoktur. Müelliflerimiz çok daha ileri gitmektedirler ve hepsi «kanunla, yâni Kur'anla ve Peygamberin Sünneti ile menedilmeyen bir şeyin meşru ve caiz» olduğu Casl el-ibâhe) üzerinde müttefikdirler.    Bu doktrinin, yabancı tesirlerin ve Müslümanların hukuk otoriteleri tarafından mergûb addedilen teamüllerin İslâm hukukuna mütemadiyen hulul etmesine ne kadar müsait olduğu görülmektedir.

    3.   Size, şeriat sahasında büyük otoritesi olan

aynı Halifenin (I. Ömer'in) devrine ait diğer bir

halden bahsedeceğim. Ebû Yûsuf'un  (Kitâb ül-

Haraçhna göre, hudud gümrük idaresi tarafın

dan, Halife'ye, maHariyle İslâm ülkesine giren ya

bancı tacirlere ne gibi bir muamele yapılacağı

/  sorulmuştu. Menbic şehri gümrükçülerine veri

li,       I    len cevap hazfedilmiş olup, şöyledir : «Bu yaban-

ş       \    cılann mensup olduğu devlet, kendi ülkesine gi-

n        1    ren tab'amıza ne gibi bir muamele yapıyorsa, o

1J    şekilde hareket et; bu yabancı tacirlerden, onla-

ti    rm tab'amızdan aldıkları gümrük resmi nisbetin-

çı    de ve eğer böyle bir resim yoksa, mal üzerinden

ol bı m

n \ yüzde on gümrük resmi al.» Demek ki, mütekabi-si \ liyet (karşılıklılık), İslâmiyet için tamamen ge-\?erli bir kaynaktı. Hattâ İslâm kanununun bir memlekette ve muayyen bir devirde seyyanen tatbikine engel olsa dahi.

 

lalam Hukuku KUhlIorl

4.   Her devirde idare memurları, âmirlerin f den talimat almışlardır. Selâhiyetli mercilerin tâ \limatına Devlet memurları riâyetle mükellef bulunmuşlar ve bu da, bilhassa muahhar itirazların ve tâdillerin bahis mevzuu olmadığı hallerde, İslâm kanununun şer'i kaynaklarından birini teşkil etmiştir. Bu kategoriyi, muahedeler, mütekabiliyet, ilh. gibi, yukarıda belirttiğimiz kategorilerden ayırdetmek gerekir.    Çünkü, bu talimat yalnız madunların suâllerine cevap teşkil etmekle kalmayıp, aynı zamanda, mevcut vaziyeti İslah maksadıyla alakalı mercilerin kendi teşebbüslerinden de doğabilir. Bu gibi hükümet talimatı, hiç olmazsa bunu verenin hüküm sürdüğü müddetçe mer'i olur.

    5. İmâm Mâlik'e göre, Medine sâkinlerinin örf ve âdetleri (örf ehî ül-Medîne) yüksek bir hukukî değer taşımakta olup, bize «Consuetudo Populi B,omani»yi hatırlatır. Filhakika, Mâliki mezhebine göre, Kur'aııdauvePeygarnberin sözlerinde sarahat bulunmayan hususlarda, İslâmiyet devrindeki Medinelilerin ör^YİT^ptiprjrıiTi kıyas yoliyle istidlal dâhil, diğer bütün kaynaklara rüçhâmyeti vardır. İmam Mâlikin mütâleasma göre, bahis mevzuu örf ve âdetlerin Peygamberin tasvibine mazhar olduğuna inanmak lâzımdır.

    6. Her ne kadar, gerek Medîneden başka yerlerde meydana gelmiş olan Sünni mozhoble-rinden Hanefî, Şafiî, Hambeli vesair mozhebler, gerekse Şii mezhebiyle diğerleri, imâm Mâlik'in Peygamberin bahşettiğini söylodiğl yüksek imtiyaza rağmen, Medine örr vo adetlerine bu tefev-

89

 

 

 

8C

 

88

 

Muhammed Hamldullah

vuk ve rüçhâniyeti    tanımamakla   beraber,   bu mezhebler dahi örf ve âdete hukuk sistemlerinde çok ehemmiyetli bir mevki verirler. Nasslarda sarahat mevcut olmadığı takdirde, hal suretini, hukuki Kıya* yoliylo zoraki yapılan istidlallerin değil, örf ve adetin tayin edeceğini kabul mânâsına gelmek üzere ve ımıhtnlil' nüans farklariyle örf, âdet, teamül gibi ıstılahlar kullanılır. İslâm hukukunun merci mahiyetindeki    eserlerinde  (Com-pendium), hemen hor sahll'odo Kıyâsın, yâni istidlal ve mantığın filân kaideyi İstilzam ettiğinden, teamülün, örf ve âdetin veya herkesçe mû-tad olanın ise falan olduğundan bahsedilir. Aşikârdır ki, bu âdetler memleketten memlekete, devirden devre farklar arzetmektedir ve yeni teamüllerin eskilerinin yerini aldığını belirten birçok hâdiseler kolayca gösterilebilir.

   7. Umûm üi-Belâva nazariyesi, ayrıca ted-

kîke muhtaç bir mevzudur. Bu ıstılah, herkesin

edinmiş olduğu kötü bir âdet mânâsına gelir. Bu

nevi hâkim bir mevki ihraz eden âdetlere, daha

yüksek bir ehemmiyet atfetmemek için, kabil-i

müsamaha nazariyle bakılır. En mutaassıp hu

kukçular bu âdetlere atıfda bulunup, bunları İs

lâm hukukunun muteber kaynaklarından adde-

1     derler. Bu üstün âdetler kanun metninin en sa-

ı     rıh mutalarına bile tefevvuk etmekte ve bu iti-

        barla da mûtâd olarak kabul edilmeyen otorite-

'<?   yi kazanmaktadırlar.    Gerçi, müelliflerimiz   bu

t     kaynağa ancak dünyevi hayatın    daha    ziyâde

r     ehemmiyetsiz mevzuları hakkında bir itibar gös-

fl    terirler. Fakat bu, hürmete şâyân ve hürmet gör-

90

 

İslâm Hukuku Ktudlnrl

ı Mİ«N»rlmiz tarafından «şer'I addedilen» dört

rk;lnde de,   İslâm hukukunun birçok

mevcut olduğu hakkındaki tezimizi

Nihayet, gerçek maksatları ancak gizle-(uraziyeler usûlüne işaret edelim. Meşeni mefhumlara göre, bir dâvayı jşırf ^hakta lop odilmiş ölmasTcIolayısivle sukût_et-ııııkansızdır. Bu, tamamen Garbe âit bir Kakât"hukuki meselelerde bunun kabulü 11 görülmüştür.   Osmanlıların meşhur (Me-I- )Hinde bu neticeye varmağa nasıl muvaffak lıııuluğu, en mutaassıb ulemâ tarafından açıkça ıMı ndllmisjir. Bunlar, eski nazariye ve tatbikata "i"   hâkimlerin selâhiyetlerinîn tâyini iktidarı-• ultAiıa Alt olduğunu belirtirler. Sultan, ül-dekl nizamî mahkemelerde, emirnamelerle olunan müddetleri tecâvüz eden dâvaların ıâ olmamasını emrediyor. Gecikmiş iddiala-n ıstlmâı münhasıran hükümet reisine âid ol-ıgıı NÜylonmokte ise de, Sultanın da bu türlü ıİlaları kabul ötmeyeceği tahtında müstetirdir < D gibi faraziyelerle ameli mülâhazalar nazan <<yt* galebe çalmıştır.

    Hurada lcmâ ve Kıyasın, istihsan, istihsab Kİ IH VO hattâ imâm Şafiî'nin suret-i mahsusuda bahsettiği ve onun nazarında müelliflerin mu lod olarak verdikleri mânâdan çok farklı bir mâ nanı olan ictihad gibi muhtelif kategorilerinden İMhNBtmok ihtiyacını duymuyorum. Bu lcmâ hâdiselerinde müelliflerimiz mantığın tam ve kâmil bir şekilde tatbikini bir yana bırakırlar ve nısfe-

91

 

Muhammed Hamidullah

te, selâmet-i umûmiyeye (salus populi) ve şâir mâkul mülâhazalara dayanan kaideleri tercih ederler. Zira müelliflerimiz bunlardan «kıyas voliyle istidlal» serlevhası altında bahsetmektedirler. Ve bu kaynakları, belki de musîb olmayan bir tasnife tâbi tutmak haklarını münakaşa etmekte fayda mülâhaza olunamaz. Onlar bundan bahsediyorlar ve bu da kâfidir.

  Aynı mülâhazalar,  (Vahye) müstenid   sayılan, İslâmiyet öncesi kanunlar hakkında da vâ-riddir. (sünen men kâne kableküm). Bununla beraber, îslâmiyete göre, Âdemden İsaya kadar eski Peygamberler tarafından vazedilmiş kanunların Kur'ân ile veya Hz. Muhammed'in Sünneti ile ilga edilmiş olmadıkça, Müslümanlar için de aynen mer'î olduğunu belirtmek gerekir. Buhârî ve Tirmizî gibi müellifler bize, bu mevzuda Hz. Mu-hammedin kavi ve fiillerini naklederler. Kur'an ise, bu bahiste daha da sarihdir. Onbeş kadar eski Peygamberi   isimlerile zikrettikten sonra Hz Muhammede hitaben : «Onları rehberlerin olarak takip et» (fe bihüdâhümuktedih, Kur'an 6-90) der Fakat, aşılması imkânsız bir güçlük vardı: Eski Kitaplar hakkında   nasıl   malûmat   alınacaktı? Kur'ana göre, nazil olmuş olan eski Kitaplar şu veya bu sebeple tağyir edilmişlerdi ve esasen İs-lâmiyetin hikmet-i vücûdu da, mazide birbirini takip eden Peygamberlere vahy ve ilham edilmiş olup, Âdem ve Havva oğullarının fecî tarihlerinin bir daha bulmak imkânını vermeksizin kaybolmalarına sebep olduğu Kitaplarda yazılı bulunan, Allah'ın ebedî kanununu yeniden meydana getir

92

 

MAm Hukuku Klüdlerl

 '«hopla, uskJInro vahiy ve ilham edil tını Uınınmusı. Kur'anda yahut Pey-imllHİerinde, oski ilâhî kanunlar ola-imig bulunanlara inhisar etmektedir. \H hakkındaki Mûsâ kanunu, Kur'an-ıyoLte zikredilmiştir ve bu kanunun no dâir Kur'anda bir sarahat bulun-ı İn, kısas Müslümanlar için de mûte-I inak İtidir.

MılNİılman kavimlerin,   bilhassa miras, Ilı   . lynlluriyle mal tasarrufu sahasında-Kın   ma değil, diğer Müslümanların uy İr olan örf ve âdetlerini bit-ntıııı, Uu örf ve âdetler, gerek ıt'llarlnde, gerekse Endonezya-ı İKIur. Himalayaların ötesin-, .    M ı si umanlarına gelince; bunlar ? illi'      m suretle hareket etmiş değillerdir. i, I luyılurabad'da bu sahada gayr-ı İslâmî inm, ınuguyir örf ve âdetler mevcut değil-nııkttbll, Pencâb'da kız çocuklar ile kız ıi ıııiraHttt hiç bir hakları yoktu; Malamı, yâni kız kardeşin oğlu, murisin ço-lM,rım zahvederek, mirasdan faydalanmaktandın bay'da   mirasın hiç bir surette taksimi ılN tımvzuu değildi. Bu «aile mirası» adı veri-blr .sistem olup, miras bütün ailenin nef'ine <H|> od ilmekte ve taksim bahis mevzuu olmak -ı no'iildon nesile intikal eylomektodir. Bu tür-• mırtyüllerin İslâm hukukunun şer'i kaynak-»i'HNinda hiç bir yeri olmadığı aşikârdır.

93

 

Muhammed Hamldullah

NETÎCE:

   Şimdi bahsini ettiğim îalâmî teamülleri tamamen dışta tutarak gördük ki, İslâm hukukunun Kur'an, Sünnet, îcmâ, ve Kıyastan ibaret bulunan dört şer'i kaynağı dışında, hukukçular tarafından hukukun hakikî kaynağı olarak kabul edilen, fakat aranması mûtâd olan yerde zikri geçmeyen aşağı yukarı daha on kadar kaynağı vardır.

94

 

11/      HYfiAMBER ZAMANINDA BÜTÇE \HI.AIU VE VERGİ TAHSİLİ (*)

Ilınılın bildiğime göre, eski zamanların bütün

ı l«ılıi|ilurı içinde Kur'an-ı Kerîm devlet idare-

i' ı Invlot gelirinin sarf mahalleri hakkında sa-

iıııııl vaz'eden yegâne kitaptır. İslâm'dan

ı /.umanlarda, devletin geliri, devlet reisi-

Mİnıl kubîle reisinin)  şahsî malı sayılırdı.

11/   Poygamber ıs.A.),"zekâtın (yâni dev-

HMI ılıman  tebaadan gelen gelirin)    yalnız

ıtiltıl ve Benî Hâşim kolu için değil, fa-

><>n ve kardeş çocukları olan Boni Mutta-

«ı oları için de haram olduğunu ilân, etti.

'?•ıırıml of the Pakistan Hlctorlcal Society/Ka-ı 'm TU. sayı 1-2'do İnglH/ıce ve Kemal Kuşçu " !       ı Mecmuası/Ankurtı, Nuyı 7, 0, 10'da Türk-"it-« ı      M'ttüllmletlr.

95

 

Muhammed HamiduUah

İslâmın bu iftihar edilecek geleneği yürürlükte olduğu müddetçe ahlâksızlığı önledi ve Müslüman bir devletin idaresinde yaşayan bütün insanlara, huzur ve refah getirdi. Şimdiye kadar Hz. Peygamberdin (S.A.) zamanının müesseseleri, ancak bir kısım âlimlerin, o da kifayetsiz bir halde dik: katlerini çekti. Bu boşluğu doldurmak birçok bilgin nesillerini de işgal edecektir. Bereket versin ki, vesaik eksik değildir; yalnız çok dağınıktır ve geniş bir literatür yığınından toplamak ve tabloyu tamamlamak için bir araya getirmek lâzımdır. Biz, burada Hz. Peygamber'in (S.A.)  zamanında bütçe ve vergi sistemi hakkında kısa bir açıklama vermeyi denemiş oluyoruz.

Tarihî Zemin:

   Atina ve Roma'dan evvel, Arabistan'da, Hicaz'dan oldukça ayrı ve uzak olan Yemen ile ilgili Seba ve Main -ki birincisi Melike Belkıs ile meşhurdur- devletlerindeki medeniyetleri bir tarafa bırakarak bu mevzuda yalnız Mekke ve Medine'ye işaret etmek istiyorum.

Mekke:

   Mekke mmtakasının ilk sakinleri. Amalika Kabilesinden idiler. Eksodüs zamanında Filistin'de yaşayân~T5unlar, Mısır'dan hicret^eden._Yahu-di'lerin Filistin'den tard ve memleketlerini zapta teşebbüs ettikleri, aynı ismi taşıyan kabilenin bir koludur. Tarihe nazaran (Mir'at ül-Haremeyn

:S6

 

JalAı» Hukuku Jeuıdiarl

? ı ılıtan evvulkl Amallka'lar,  Muımltı

ye mulluriylo giren tüccardım on

ile bir vergi alırlardı. Hz. isa'dan

ı İki bin sone evvel İsmail Pey gam -

umanında Mekke site-devletinde iki

klan olan Curhum ve Katûra Kabl-

      la bir konfederasyon   kurulmuştu.

tınını/  (Ibn Hişam, S. 72,; Azraki, S. 47; I on, XIII) şehre şimal yolundan giren-lıumllorin reisine, cenub yolundan giren-ıirilerin reisine onda bir nisbetinde vergi ınl  nakleder. Tarihten sonraki zamanlatılınca,   Kusa'y'ın   (Hz.   Peygamber'in ?<<l»ll) İktidarı Huzaa Kabilesinden kendi ı) I ve Kureyşîlerin şehirde hâkimiyeti ? /.aman, yeni bir gelir müessesesi ile ı. geliyoruz. Kusay ilk Bizans İmpa-ıımı muasırıdır (4. Milâdî asır). Kendi kain kafi derecede kalabalık olmadığını gö-? ı yaptığı hükümet darbesinin, Hz. İbrahim tarafından te'sis edilen Hac için Mekke'-'anmak âdetleri olan bütün Araplarca tanın undan korkan Kusay, kendi mensuplarımı, in gelenlere ziyafet çekmek, yurtlarına kendi ıtalarlyle dönmek imkânları olmayan fakir vo iul kimselerin memleketlerine naklini sağla-ok bir sermâye meydana getirmeyi teklif etti. loklife (vergi teklifine)  «Rafâdah» denildi ve ndo bir ödenen bir vergi hâline goldl (Ibn Hi-ı, S. H3; Taberî, S. 1099; İbn Sa'd, l/l, S. 41; Yâ-ı   Mekke v.s.) Belediye varidatının diğer bazı luıynakları da vardır. Meselâ   Mekke Mabedine

97

l      7

 

*4İ-

Isiam Hukuku KUkllerl

 

Mühammed Hamidulla^     ^

Medine:

n7T mUhafazasma memur   diğini söylemiş,

5r»^~ Unması ve

 

n/ıı üzerine, yalan söylediği sabit olarak ıılınıştı.

? uları İslâm'dan evvel   Arabistan'la, en

ı toplulukları merkezlerinde hüküm sü-

ıı Har hakkında bize bir fikir vermeğe kâ-

İNİAm'ın İlk Devri:

 l lop bildiğimiz gibi islâm, ilk neşrinde ve teb-ıiMİe devletin dini değildi. Bü'akis kendi mev-llyotini korumak için çok üstün kuvvetlere karnı ücadele etmek mecburiyetindeydi. Onu kail edenlerin sayısı şüphesiz daimî ve tedricî su-iMİie artmakta idi. Bununla beraber İslâm'ın ilk ? ?ilüç senesinde bu küçük cemaat bizzat teşkilâtlanmak şöyle dursun, yaşamak hürriyetine bile malik değildi. İslâm'ın talimleri başlangıçtan beri yüksek ahlâk kaidelerine dayandığmdan Hz. Pey-gamber'in (S.A.) arkadaşlarını (Sahabelerini) dalma sadaka vermeye teşvik etmesi tabiî idi. Bunun şaşmaz isbatmı Kur'an'da buluyoruz. Mekkî dlyo isimlendirilen sûreler, bundan: Zekât (zekât Itınıizleme, artma, ki artanı temizlemek, saf hâle goürmek için bir kısmını vermek), sadaka (merhamet, sadâkat, doğruluk ki merhamet sâdık mü' minin alâmeti oluyor), Hak (ki merhamet fakirin hakkı ise hali vakti yerinde olanın da vazifesi olduğunu ifade ediyor), Nafaka (harcamak, bilhas-m Allah yolunda harcamak) gibi tâbirlerle bah-Nfitmiştir ki, hepsi tatbikat sahasında aynı şeyi, yAnl fakirlere verilen parayı     (sadakayı) ifade

99

 

98

 

 

 

Muhammed HamiduUah

eder. tik Müslümanlar tarafından yapılan bu para yardımlarının   morkezl bir idare   tarafından toplandığına vo dağıtıldığına dair bir ipucu şimdiye kadar bulamadım. Muhtemelen her Müslüman kondi imkânlarına ve kendi arzusuna göre, her nerede maksada uyar bir sebep yahut yardıma lâyık bir hal gördü ise, o yolda sarf etti. Tabiî bu devirde tesbit edilmiş bir had de yoktu. Kur'an'ın bu ilk sûrelerinden birinde Müslümanlara; Yahudiler ve Hristiyanlar gibi daha evvelki dinî topluluklara da Allah tarafından paralarını şefkat ve merhamet yolunda harcamalarının emredilmiş olduğunu işaret suretiyle bir teşvik bulunduğu belki kayda değer.

Hicret'ten. Sonra:

  Hz. Peygamber (S.A.) ve zulme mâruz kalan arkadaşları Mekke'yi terkedip Medine'ye yerleştikten sonra,  şartlar temelinden değişti. Orada bir devlet, bir site-devlet kurulmuştu. Müslümanlar şimdi, korkusuz ve zulümsüz, hoşlarına gidecek hayatı sürmek için muhtaç oldukları bütün hürriyetlere kavuşmuşlardı. Kur'an-ı Kerîm (IV: 5)  Âyetinde parayı hakikî geçim vâsıtası, beşeriyetin mutlak aranılan bir desteği olarak tasvir eder •. «Allah'ın sizi başına diktiği mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedi-rin, giydirin, onlara bunlardan güzel söyleyin.»

Kur'ân-ı Kerîm'in birçok defalar «Namazı kılınız, zekâtı ödeyiniz...» ifadesini tekrar ettiğine * hayret etmemelidir. Bu bir beyandır ki, onun için-

100

 

İslâm Hukuku KUKİI

? /, kılmak ve malın bir hadden fazlasının vormek birarada ifade edilmiş ve aynı ı/.edilmiştir. Bu suretle ruhanî ile cismâ-ın daha büyük ve daha mükemmel bir ı tideki mezci îmâ edilmiştir. ı dıne'de kurulan devlet, daha evvelce mev-ıuı bir devletin devamı, yâni bir hanedan kliği değildir. Diğer bir tâbirle o, kabile halan daha yüksek bir cemiyet nizâmına evla bir site-devlete, daha sonra daha geniş bir v I ol hâline yükselmedir. Tabiatiyle yukardan ı&ıya her şey ilk defa olarak vaz' ve tesis edilin ok mecburiyetinde idi. Çünkü, işin başında olan-lur, Peygamber (S.A.) ve en yakın arkadaşları ne kurulmuş bir hükümet geleneklerini, ne de idari müesseseleri tevarüs etmişlerdi.

    tdarenin malî cephesi   bahis konusu olduğu zurnan, ikna ve tavsiyeden başlayarak cemiyetin emredebileceği bütün kudretle    takviye edilmiş vocibeler ve vazifeler hâlinde en yüksek noktacına varan tedricî bir tekâmül görürüz. Medine'ye muvasalatında îrad ettiği ilk hutbede    Hz. Pey-K'imber .(S.A.) şöyle dedi.-   Kendinizi cehennem ul oşinden kurtarmak isterseniz, hurma mahsûlünün bir kısmını olsun Allah yolunda harcamaJısı-ııı/„• (îbn Hişam, S. 340). îlk icraatından bir kısmı da geçim vasıta ve imkânlarından mahrum ulıırak Mekke'den gelen yersiz, yurtsuz muhacirimi eski hallerine getirmek oldu. Tertib basit fa-k«l. tesirli idi. Muhacir ailelerinin sayısını tahkik «III, sonra onları ve Medine'nin hal ve vakti yerinde olan Müslümanlannı umumî bir toplantıya

101

 

... miMıi rfıııı«Wtoınıı»'»

 

Muhammed HamiduUah

çağırdı. Onlara her aile reisinin bir Mekke'li aileyi kardeş olarak almasını söyledi. Bu kardeşlik şu şart. üzerine tesis edilmişti ki her iki ailenin efradı beraber çalışacak, beraber kazanacak ve beraber    paylaşacak, hatta diğer k_an^râbıtasiyle bağlı olanları harlçto bırakarak ölümKâllhde birbirinin mirasçım olacaklardı. Bu, ist&nüdlgT zaman, tâblT ayrılmak İmkanı olan ve acilen ihtiyacı karşılayacak bir yoldu. Daha sonra sadakaların tevziin İn teşkilatlanmış bir sistemiyle karşılaşıyoruz. Hazretl Peygamber (S.A.) bizzat mevduatı alıyor ve en ziyade ihtiyacı onlara tevzi ediyordu. Biraz evvel zikredildiği gibi âmme itimâdını su-i istimale teşvik edici her türlü ihtimalleri bertaraf ederek kendisine ve yakın akrabasına dinî bakımdan haram olduğu ilân edilen  bu sadakadan Peygamber (S.A.) ve yakınları müs-tefid olmuyorlardı.

   Üçüncü merhale sadakayı bir devlet vazifesi,

hakikî bir vergi yapmaktı. Bunun tam tarihi tes-

bit edilemiyor. Mamaafih bu tarih sekizinci hic

ret yılından daha sonra, da olamaz. Zira elimizde

bir vesika, Hz. Peygamber (S.A.) ile îslâmiyeti ye

ni kabul etmiş Aslam Kabilesi arasında yazılmış

bir muahede var ki burada yalnız «namaz kılmak

ve zekât vermek» ifadeleri kullanılmamış, fakat

yurtlarını terkedip bir tslam devleti toprağına

hicret etmek mecburiyetinden muaf tutulmuşlar

dı (el Vesâiq'us-Siyâsiyye No.: 165, M. Hamîdul-

lah). Biz biliyoruz ki Mekke'nin   sekizinci hicrî

»     yılda fethi üzerine Arab kabilelerinin yurtlarm-

102

 

lal A m Hukuku KlUdlnrl

«Inrındun   İslâm topraklarına hicret Uu'kodilmişti. (La hicrete ba'del feth). ;.ıTünüyor ki, bu müddet boyunca ze->t\ Uz. Peygambere (S.A.)  getirilmiş, o da tlıııııuya resmî memurlar göndermek için •ılbir almamıştı. Bu dördüncü ve sonundu de, zekât toplamaya memur olanla--okolin dört bir köşesine tayin edildiği ve ı Kİlorin miktar ve hadleri hakkında ken-lynntılı bilgi verildiği zaman meydana

/«'kut ve sadakanın mâhiyeti .-

Yukarıda verilen kısa izahattan Hz. Peygam-ln (S.A.) (Zekât, Hak, Sadaka) tâbirlerini de-lirmediği meydana çıkar.    Bununla beraber M>.malarında bârız bir değişme vardır. Mekke'de ı H'iw;i merhamet, sadaka yâni fıkaraya para vermek mânasına geliyordu.   Medine'de ise namaz • ? oruç gibi kat'î bir mecburiyetten başka bir şey »i,Klo etmiyordu.  (Nafaka) yahut  (infak)  tâbiri Mııllne'de de Mekke'de de ilk istimal edildiği mâ-ı in la kullanılmıştı ve fertlerin imkânlarına göre >??• onların ihtiyarına bırakılmış, gönülden kopmuş bir sadaka mânasına geliyordu.    Şüphesiz ı.ımıı yapanlar öteki dünyada ilâhî bir mükâfata iı/ıK kazanıyorlardı, bununla beraber yapılmaması, lorkedilmesi ne bu dünyada, ne de öteki dün-vıulu bir hüküm veya cezayı istilzam etmiyordu, l lıı nun, İslâm'da vergi tarhı mâhiyetinin daha iyi Kavranması bakımından    akılda tutulması mühimdir. Tatbikattaki bütün mâna ve maksatla-

103

 

Muhammed HamlduUah

rıyla (zekât, hak, sadaka) ruhanî, cismanî iki katlı müeyyldeslyle hükümet vergisi mânasına gelon müteradif kelimeler olarak kabul olunabilir. Ulr MüHİümunın bütün hayatı da böyledir. Orada da İnhanın muğlak mahiyetiyle muvazene kurmak için clımmnl ve ruhani cephesi birbiriyle meç/edilmiştir. Hu konuda şu da söylenebilir ki bu tâbirler Müslümanların vergi hisselerine ıtlak olunur-, gayri müsllınlerden sağlanan gelirler zekâta dahil değildir. (>ulur haraç, ganimet v.s. olabilir.

  Hz. Peygamber (S.A.) zamanındaki zekât ve sadaka yalnız nakîd para üzerine bir vergiyi değil aynı zamanda toprak vergisini, koyun, keçi, deve ve sığır gibi ehli hayvanların vergisini de içine alıyordu. Daha sonra, arı kovanlarına, madenlere (altın,   gümüş ve muhtemelen demire), birikmiş servete, bulunmuş mal veya paraya ve benzerlerine de teşmil edildi. Burada bütün teferruatın içine girmeden ve yorucu araştırmalara gitmeden   denilebilir ki zekât ve sadaka Hz. Peygamber (S.A.)  zamanında Müslüman tebaadan toplandığı müddetçe fiiliyatta devletin bütün gelirini ihtiva ediyordu. Vergiye tâbi tutulan maddeler ve bu vergi mevzularına tahmil edilen nisbetlerin, zaman ve ahvalin zaruretleriyle değiştirilemez olarak vaz edilmiş olduğuna inanmamız için elimizde delil yoktur. Klâsik Müslüman âlimleri bu değişme hususunu açıkça kabul etmişlerdir. Halîfe Hz. Ömer'in, Medine'ye gelen istihlâk malları için mevcut ve cari olan ithal resmini % 10'dan % 5'e indirdiği rivayet edilir. (Ebû 'Ubeyd, 1660). 104

 

lalam Hukuku Etüdlorl

ım ulara ait ve vergiye tâbi   muhtelif ıtKİilecek VeTgi hadleri hakkında Kur'-sıusmaktadır. Bu susuş, islâm Kanu-rrau ^mkkııııîarelastikiyetine bir delil melidlr. 1400 seneeweIETlCfabistant .m küfBÇTnahiyeti dölayısiyle çok bir şey ..ulu.    Orada tarıma elverişli bazı top-ıı di. Eğer bir kimsenin tarlası vergiden ı utulmuş olan muayyen asgari bir haddin İUJO malısul vermiş ise her zamantJjjgür.jie-onda bir nisbetinde bir vergiye tâbiydi. Bun-ııı başka hurma bahçeleri, üzüm bağları, buğ->V vo arpa tarlaları, meyva bahçeleri vesaire de ıdi. Bu çeşit maddeler üzerine konulan vergi ı luli olarak değil, aynî, yâni kendi cinsinden imıırdi. Bundan başkaehlî hayvanlar da vardı, şahsın sahip olduğu hayvanların adedi verimi muaf sayılan asgarî bir haddin üstünde ol-ık  ve umuma mahsus mer'alarda otlamış ol-l< şartiyle kaba taslak bir hesapla yüzde bir imlinde vergiye tâbiydi.    Altın ve gümüşün davul halinde- her sene için vergi haddi yüz-ıkj buçuk idi. Kayda değer "bir Keyfiyettir kir ı ıı vorgi, gelir üzerinden alınmaz, tasarruf edi-lnıı miktar üzerinden alınırdı. Eğer muayyen bir nı I ki ar   biriktirilmiş ve bütün bir sene zarfında «mrfodilmemiş ise, sahibi lüzumlu vergiyi hükû-mot-i merkeziyeye veya onun memurlarına ödemekle mükellefti. Ticaret de aynı sınıfa (kategoriye) İthal edilmişti. Vergi stoklar üzerinden öde-

105

 

Muhammed HamlduUah

nirdi. Burada borçlar nazar-ı dikkate alınırdı. Ve mutenan i ben tasarruf edilon miktardan ve stoklardan tenzil odildikten sonra, bakiye kalan, vergiye tabi olurdu, Bunlardan maada, yabancı tüccardan alınan İthal rüsumu gibi başka gelir kaynakları da vardı. Milletlerarası ticaret bu devirde Medine İçin bilinme/ bir îjoy değildi. Nabatlı tüccarlar buraya her vakit hububat, zeytinyağı, zeytin vesaire gotirirlerdl.    Bundan başka, askerliM hizmetini yapmayanlardan alınan (bedel-i nakdî)\ askerlik vergisi vardı. Diğer bir gelir kaynağı da Hz. Peygamber (S.A.) ile muhtelif köyler arasında akdedilen anlaşmalardı.

Sarf Mahalleri:

Kur'an-ı Kerîm'in dokuzuncu sûresinin altmışıncı âyeti, devlet gelirinin mahall-i sarfı hakkında çok açık emirler beyan etmiş, bu işi devlet reisinin lütuf ve inayetine bırakmamıştı. Şöyle ki: «Sadaka (yâni Müslümanlardan alman vergiler) Müslüman yoksullara (fukaraya), yabancı f  mukimlerin - ecnebi tâbiiyetinde olanların - yok-/     sullarına (mesakine), vergi idaresinin memurlarına, kalpleri Müslümanlığa alıştırılmak istenen-I     lere, köle ve harb esirlerinin hürriyetlerine ka-\     vuşturulmasına, ağır borç altına girmiş olanlara \   yardıma, Allah yolunda harcanmaya, yolculara V mahsustur.    Allah her şeyi hakkiyle bilendir.»

(Tevbe Sûresi, 60).

   Şu biraz kısa izahat, burada yersiz sayılmamalıdır :    (Fukara)    yâni Müslüman yoksulları,

106

 

İslâm Hukuku Etüdlerl

«dılrlori tâbiri hiçbir münakaşayı ge-V/hıl medlulü sarihtir). Fakat  (mene gelince, Halife Hz. Ömer'in yük-bıııada bu tâbirin İslâm Devletinin "iı sa kinlerinin   yoksullarına delâlet <la bize mesnet teşkil eder. Sami fi-<ınu teyid eder. Meselâ, meşhur Ha-ııunda (mushkino) tabiriyle karşıla-ı. ıha sonra İslâm Kanununun  (zım-"i- yakuL__yj|bancı sakin, yabancı mu-.?ına gelmektedir. (S, k, n) kökü sakin 111 eselâ ya bancr bir memlekette ikamet mânasına gelir. Ücretlerini devlet gelirin-nlun memurlar yalnız zekât toplayanlar de-i'ukut aynı zamanda hesap eden, teftiş eden ıtrfedenlordir. Sarf evrakına bakarak tatbî-ıı, Hz. Peygamber (S.A.) zamanının bütün ida-ı om urlarını içine almış olduğunu anlarız. Beri (Ansab)mda bir defa Hz. Ömer'in Suriye inden hükümetin hesaplarını yoluna koyma-,ııı bazı Rum mütehassısların gönderilmesini ?i lop ettiğini misal olarak zikreder.

  Şüphesiz, bunlar gayr-ı müslimdiîer ve tabi-liyle hizmetleri mukabili kendilerine bir ücret irilecekti.  (Kalbleri kazanılması lâzım olanlar) in aşağıdaki iktibaslar şayan-ı dikkattir.

 «Kalbleri kazanılması lâzım olanlar» a gelin -onlar, dört nevidirler. Evvelâ^ Müslümanlara yardım etmelerini sağlamak maksadiyle kalbjeri kıt/anılacak olanlar, saniyen : MüşlümanIara_Je-nalık yapjaakjan _uzak olmalarını temin jnaksa-dlyle kalbleri kazanılacak olanlar, salisen: İslâm

107

 

Muhammed Hamldullah

dlnlno girmelerini Bağlamak maksadiyle kalbleri kazanılacak olanlar, rabian ?. Kalbleri kazandırsa kondllorlnln talanı dlnlno girmelerini, kendi aile efradım vo kablloslnl do Ulam dinine girmeye ikna odocoftl ümld ndllonler. Höyloce, yukarıda sar yılan zümralordnn birine dahil herkes Müslüman olsun, müdrik olmın    zekalın bu nev'ini almağa müstehak sayılır (Kbû Ya'la ol-Ferrâ, el-Ahkâm üs-Sultaniyyo, S.  lltt), H|/. buna modern ıstılahlardan biriyle  (TahHtautı  mesture)     diyebiliriz. Hükümetin  muntazaman «onolik bütçesine, kölelerin ve (Müslim ve gayr-ı müslim beraber) İslâm Devletinin tebaasından olup   düşman tarafından harb esiri olarak alınmış olanların kurtarılması için tahsisat koyması izahat ihtiyacından müstağni ve çok beliğdir.    İslâmda kölelik, köleyi istismar edecek olan    sermaye sahibinin değil, kölenin menfaatinedir.    Bir kölenin aslı, malını, ocağını, ailesini ve her şeyini kaybetmiş bir harb esiri olmasıdır. Halbuki köle sıfatiyle onlar İslâm devletinde bir ocak ve bir maişet imkânı elde ederler. Köleleri tedricen satın alıp onları serbest bırakmak yalnız İslâm Devletinin vazifesi değildir. Fakat, bir köle kendi arzusu ile para kazanıp, sahibine kıymetini ödemeğe talip olursa yine hürriyetine kavuşur. Eğer mahkeme kö-lenin_kâfİjd^ecedjB__m^ejıîleştiğin^_j^sejbest bırakılmasından devlete zarar gelmeyeceğine kanaat ^etüîrse^rKür'arvT Kerim 24 : 33 âyetindeki sarahat ve hüküm) efendisinin de bunu reddet-Vjneye hakkı yoktur.     (Ağır borç altına girmiş) maddesi kâfi derecede geniştir. Ona fazla mik-

108

 

isldın Hukuku Etudlerl-

 l ><tnn verilebilir. Hükümet muraka-l hattâ bütün haklı talepleri karşıla-h/tlka yapılan faizsiz ikraz tıpkı yu-ı<İdenin  İslâm cemiyetinden köleliği »küp attığı gibi, memleketten mura-. ı .söküp atar. olunda) tâbiri de anlaşılır bir ifade . ordunun teçhizinden, tahsilde bulu-ı.-ı e yardıma kadar herşey bu maddenin lıi I ir. Sonuncu madde (Yolcu) ya yardım, lava vasıta ve iaşe değil fakat, turistik ? kunta, nakil  vasıtaları,  yol  emniyeti  ve lorini sağlamak suretiyle şartların tahak-ı  ulürilmesini tazammun eder. Hz. Peygam-(S.A.) zamanındaki Arabistan'ın hayat şartın gözönüne getirirsek,    yukarıda zikredilen İdelerin tatbikatta, yeni teşekkül etmeye başın devletle yeni doğmaya başlayan İslâm toplunun bütün istek ve ihtiyaçlarını karşıladı-görmek güç olmaz. Bunlar (bu gibi düzenle-ı>r, maddeler), Bizans ve İran'ın komşu (me-11)  memleketlerinde    bilinenlerin çok ötesine ler. Filvaki Hz. Peygamber (S.A.) bir bütün İH   iot tesis etti. Onun ruhu tetkik edildiği zaman, i ı.un Maliye Kanununun herhangi bir devrin ve l mı hangi bir medeniyetin isteklerini karşılamak n/ore,    müteakip inkişaflara müsait büyük bir lastikiyeti haiz olduğu sonucuna varmakta en ı ılçük'bir zorluk dahi yoktur.

Hz. Peygamber (S.A.) zamanındaki bütçeler .-

   Hz. Peygamber (S.A.) tarafından tesis ve tev-I edilen İslâm Devleti büyüyen ve çok yayılan

109

 

'f

 

Ylulmtınned Hamidulluh

»ir organizma idi. Hicret'in ilk senesinde küçük Mtıdtno fjohrlnin birkaç küçük Hokağından ibaret-II, Fftkııl,, birkaç sono sonra, 11/. Peygamber (S. A,) Irtllml buyurdukları /umun, bütün Arabistan, link vo Filistin'in cenup kınımları onun nüfuz v<> hakimiyeti altında İdi. Hu hemen hemen bir milyon milkaro dınnoktlr. Hu, yalnız on senede başarılan idi. Hu, tjıı damak oluyor ki, her gün takriben 274 milkaro UılArıı nüfuz vo hâkimiyetine girmiştir, 'lobiniİyin bununla devletin geliri üonodon »enoyo batla günden güne değişmişti Bunun İçin harlın ııgl bir sonoyo mahsus olmak Ü/.oro, bütün memlekete şâmil kafi rakamlar vorınok mümkün değildir. Yalnız rasgele bazı rakamlar söylenebilir.

    Bahreyn geliri (bu isimdeki ada değil de, karşısındaki bugünkü el Hassa vilâyeti) seksen bin dirhem idi. (Yâqût, Mu'cem ül-Buldan Bahreyn).

    Hayber bölgesi ziraî mahsullerini yarı yarıya nisbetinde paylaşmağı kabul etmişti. Bu da, her sene İslâm Devletine (galiba hurma ve buğday olarak) seksen bin vask getiriyordu. (İbn ebî-Şeybe, Ebü 'Ubeyd'in Kitab ül-Emvâl'inde kenar notu olarak zikredilmiştir, Hadis No. 1437). r Filistin'de (Cerbe ve Azruh) köyleri her sene Vyüz dinar ödemeyi taahhüd etmişlerdi. (îbn Sa'd

 v.s.). f      Akabe körfezindeki Eyle limanı her sene üç 'yüz dirhem veriyordu. (İbni Sa'd-, Makrîzî; tmtâ',

1, 468).

Yemen'de Necran havalisi her sene iki bin <gs-

110

 

UlAm Hukuku Kllkll»

i'llyui'<lıı. (IJor oavab 2U :il grurn

idi)    <DI#er osorlor mcyanmda

itb ül Marac'ı, S. 41). Hıristiyan-

ı  havalide    mensucat    sanayii

indeki Makna limanı    hurma K) birini, balık avının dörtte binin eğirdiklerinin dörtte birini ve-? ııı Sa'd, II/Î, S. 48 v.s.). Fakat hakiki ıldugu, yani bu dörtte birlerin yekû-' ettiği rakam bildirilmemiştir. Fedek ııi Qurâ için aynı şey söylenebilir. Şim-lwr bunlar tarafından ödenen hakikî ra-blr yerde raslayamadım. ıİHİun'da daha zengin ve daha geniş böl-rdı. Bunların sağladığı gelir de yukarı-'tiğimiz miktarlara kıyasen tahmin olu-

urfiyat cihetine   gelince,   Yahudi    (Urayd iarı) Kabilesine ait bir olayı   misal olarak 11      (im. İbni Sa'd tarafından iktibas olunan bir ? ı.ya göre Hz. Peygamber (S.A.) bu Yahudi ı (ibıiusine her mahsul zamanı 10 vask buğday, ı ? ı vu.sk arpa ve her sene 50 vask hurma ihsan et-ı ıvtir. (Bir vask bir deve yüküne yahut 60 sa'ya, I »ir sa' da tâloTbİ3nj3_libreye, takriben 4 kilogra mu tekabül_eder.J  (Bakınız, Ebû 'Ubeyd'in Kitab Ül-Emval'i, Hadîs No. 1587, 1590).

Sonraki devirler:

    Bu yazı, geniş bir literatürden sabır ile malzeme seçip ayırmaya kalkışmaktan başka bir şey

111

 

Muhammed HamiduUah

değildir ki, bu işi tam mân asiyle bitirmek o e mümkün değildir. Eğer, diğer araştırıcılar da bu sahada tedricen tedkiklerinüı neticelerini meydana koyarlarsa, tabloyu tamamen ortaya çıkaracak vesikalar fazlasiyle elde edilmiş olur.

  Sonraki devirler için   daha büyük tafsilâta mâlik bulunuyoruz.    Bilhassa Abbasî halîfeleri devri ki, bütün imparatorluğa ait bütçe kayıtları bugüne kadar muhafaza edilmiş ve meselâ _Von Kremer   tarafından müteaddit Almanca yazıla-"nndaneşredilmiştir. Bunlar, yalnız gelire taallûk eder. Bununla beraber, bu vesaik o zamanın Avrupası, meselâ Harun ür-Reşid ile sefaret heyetleri teati ettiği söylenen, bu konuda hiç bir şeyini bilmediğimiz Şarlman İmparatorluğu hakkında sayam dikkat sayılmalıdır. Ayrıca, bu sonraki bütçelerin    mukayeseli bir tedkiki,    Halife Ömer ibn Abdülâziz'in zamanında bilhassa, müşarünileyhin yaptığı ıslahat ve birçok vergilerin ilgası neticesi vukua geldiği iddia olunan malî inhidam (yıkılma) efsanesini çürütür. Filvaki, Irak vilâyetinin geliri aksini isbat için kâfi bir şahittir.    ? /?     Hz. Ömer zamanında Irak'ın geliri 120 mil-Won dirhem^IJtbni Ziyad zamanında 100 milyon dirhem, el-Ha^cac ibn Yûsuf zamanında 18 milyon dirhem, Ömer ibn Abdülâziz zamanında 120    ] milyon dirhem, İbni Hubeyra zamanında 100 mil-    ] yon dirhem,   Yûsuf ibn Ömer zamanında 60-70    ! milyon dirhem.

    Ömer ibn Abdülâziz devrinin ne kadar kısa sürdüğünü biliyoruz.    Onun idaresi bir müddet

112

 

İMİAm Hukuku Etüdleri

<ı|»ı |«§ydl, eski rekorları tekrar kılım geçebilirdi de. ı, bizzat kendisi bu rakamları Irak nuı odiyor. Fakat, ne gariptir ki, Uondini nakzeden şu iddiada da «Bununla beraber, hiç şüphe ulanıp halîfe İkinci Ömer, saçma yoyl içinden yıktı.» (Culturgesch-

n karşısında biri çıkıp da şöyle diyenin hafızası olmaz.

113

 

t AM DEVLETLER GENEL HUKUKUNUN \ S I, ANGIÇTAKİ TEORÎ VE PRATÎĞI (")

? »ovlotler Umumî Hukuku, kabaca, devletlerin 11 İd ı hattı hareketlerini tayin eden kaideler •unagelir. Diğer dinî toplulukların aksine, ımanlar ta ilk başlangıçta, yâni bizzat di-uruçuşunun hayatında -daha vuzuhla söy-<   lâzımgelirse - Hicretin ilk senesinden iti-bir devlete sahip oldular; bidayette bir şe-vjet olan bu devlet, komşularıyla olan muitlerini, Islâmm kabul, ilân ve tatbik etti-n nasiplere dayamak suretiyle, Devletler Hu-

ı * ı   Bonn, Köln ve Münster Üniversitelerinde Alman-•?ı Hık bir konferans şeklinde verilen bu makale Pa-???•la çıkan The Voice of islam adlı mecmuanın C. VII, d 7'de neşredilmiş, İngilizce aslından Kemal Kuşçu tandan tercüme edilmiştir.

115

 

I

 

MıılııtmnıiMİ H*mldullah

kukıııuın tmanlunnı vazetmiş oldu. Hz. Peygam-Imr IH.Al /umurunda ve İzleyen, yüzyıllarda bu hukukun huHUHİyoUorlnl göstermeden evvel mil-hıiJur aracımla movzuubahls hukukun bu yeni yt'ınnllıjlnln manası ü/.erinde bir an için durmak v<> (lü^ünmtık yaramı/ değildir.

İlk Çağlarda ı

  Bunu yapmak için bu hukukun eski zaman lardaki görünümüyle lalamın getirdiğini mukayese ve karşılaştırmamız lâzımdır. Bir devletin diğer devletlerle münasebetleri   mânasında   olan Devletler Hukuku, dünyada en aşağı iki müstakil devletin aynı zamanda vücuda gelişi kadar eskidir. Bu, bizi tarihin bilinmeyen devirlerine kadar , götürür.    Fakat, bu devirlerde de hakikatte ne / milletler arası bir hukuk ve ne de hukuk mefhu-I   mu  vardı-,  tesbit  edilmiş  bir kanundan  ziyade keyfi muamolo ve yabancı devletler arasında takım takım ayırmalar vardı. Meselâ, Hindistan'da \Ariyenlerle Malecch'ler arasında ayırma yapan Brahmanlurı,    Amal ika ile geriye kalan Gentil '(kendilerinden olmayan, kâfirler) 1er   arasında bir    ayırma yapan yahudileri,    Yunanistandaki şehir-devletleri vatandaşları ile barbarlar arasında ayırma yapan Yunanlıları, hattâ kendileriyle muahede   yapılmış olan devletlerle   olmayanlar arasında bir ayırma yapan Rjomalıları ele alalım : Aynı şartlar altında bir kısım yabancıların tâbi olacağı muamele diğerlerinin âym değildi.

Milâdın yedinci asrının    başlarında    zuhur

116

 

İslâm Hukuku Etydlerl

  Devletler Umumî Hukukunu anla-yabancıları müsavi muameleye tâbi tarihte yegânedir ve isyan hariç, Müs-Ulor arasında ayrı bir devletler huku-ijflj yoktur. Bu cüzden, îslâmm hukuk il-ıfn. gelen yardımı^JOevletler Umumi hu-? -vronsel kılmakta dünya tarihinde bi-

mı ilk zamanlarından beri   bu sahada ukdirî muameleden ziyade hukukun hâ-Muguna, Islâmî kanunlar mâhiyetinde olan ılrçok eserlerde Devletler Hukukunun kailin tafsilâtiyle beraber bir bahis teşkil edi-it olarak gösterilebilir. Ük etraflı fıkıh ki-20 Hicrî   (Milâdî 737-8)   tarihinde  vefat oyd ibn Alinin «El-Mecmu fi'l Fıkh» ismin -ı bize kadar gelmiş olan eseri Devletler Umu-Hukukuna dair bir bahsi ihtiva etmektedir; do bu bahse «Siyer» denilmiştir. Kayda de-vo ilgi çekici bir hâdisedir ki îslâmda on üç : lan beri her nerede olursa olsun, memleketin bir fıkıh kitabı hazırlanmış ise orada Dev-r Hukuku^ceza hukuku kısmına sokulmuş, /İlk ye eşkiyalık   meselelerinden sonra ele iınınış şekilde sıraya sokulmuştur. Diğer bir tali İt» korsanlık ve eşkiyalık nizam ve asayiş kuv «Uorlni küçük ölçüde nasıl seferber ediyor ldly-•   bir muharebe de, aynı maksatlarla daha bü-ılı ölçüde bir seferberliğe ihtiyaç gösteriyordu, nbuna istilâsı da daha büyük ölçüde bir çeşit ıydutluk ve eşkıyalıktır; bir müstevlinin de İSMİM mahkemeleri huzurunda dağdaki yol kesendim daha aşağı bir hakkı yoktur.

117

 

Muhammed Hamldullah

Müslümanların, bu ilmo    azımsanmayacak diğer bir yardımları da şudur ki, ilk çağlarda Devletler Hukuku slyasot ve devlet idaresi ilminin bir kısmını teşkil ederken,    Müslüman hukukçuları bu ilmi, bunlardım ayıran ve ona müstakil bir varlık verip ayrı l>lr ilim haline getirenlerin ilki olmalarıdır. Hu olayı, diğerleri meyanında  Ebû fHanlfe (Ö. 767), Kİ Kvzal (Ö. 773), Zufer (Ö. 774), İs Malik  (ö. 705), Klıû YfiHuT (ö. 798), Eş-Şeybânî (ö. 804)  Kİbl İlk l'ukuhanın  (hukukçuların)   bu mov/.ua dair blllmana yu/dıkları hukuk eserlerinde müşahedo udiyoru/.. Onlar, bu ilme «Siyer» dediler ki, lügat mânası idare yahut dajtramş demektir. Serahsi (ö. 1090) den şu satırları iktibas

ediyorum:

    «Bil ki «Siyer», Sîret yâni davranış kelimesinin cemidir. Biz bu bahse bu ismi verdik, çünkü Müslümanların Ehli Harb olan gayr-ı müslim-loro muamolelerl kadar, (müslümanlarla)    muahede akdodlp yabancı mukim gibi yaşayan gayr-, müslinı  «»lıll  harbe  muamelelerini yahut gayr-ı müsllm tul ma gibi yaşayanlara yaptıkları muameleleri vıı kafirlerin en kötüsü olan çünkü İs-lâmı öğrenip dine girdikten sonra mürted olanlara (dinden dönonloro)  yaptıkları muameleleri ve cahil bile olsalar yahut kapıldıkları arzularında yanlış mesnedlero bllo d ay an salar durumları gayr-ı müslimlerinkinden daha az şayanı takbih olmayan asilere yaptıkları muameleleri anlatır.»

(El-Mebsût, X/2)

    Buradan açıkça anlıyoruz ki, yabancılar arasında bir zümreye karşı, diğerine nazaran yapı-

 

İslâm Hukuku BtUdlnrl

ut*! bir muamele yoktur (bütün yabancı lulun muamele birdir).   Sırası gelmişken lydedelim ki, Almanya, Avrupa'da Dev ııkukunun cihanşümul hale getirilmesin-ı dimin atıldığı memlekettir. O vakte ka-u hukuk Hıristiyan milletler arasında yü kte ve onlara mahsustu. İki sene evvel, İsılda    Sebilürreşad'm 1956 Aralık    sayısm-),     «Devletler Hukukunun Yüzüncü  Yılı» ;iyla bir makale neşrettim ve Hıristiyan ol-n bir devletin,    yâni Türkiyenin, Devletler ı kundan faydalanmak üzere, Berlin Muahe-ıyle, milletler camiasına   kat'î olarak kabulü ıi büyük bir hâdisenin yüzüncü yıl dönümünü 11 ırlattım. Türkiye'den sonradır ki, Japonya ve terleri tedricen buraya kabul edildiler. Bugün UNO teşkilâtının din ve ırk farkı gözetilme-ı sekseni geçen üye devleti vardır.

HUKUK:

 Islâmda, hukuk kavramının Romalıların bu ı'lıumu anlayışlarından daha önemli bir mev- ' olduğunu ifade etmek mümkündür. Zira Ro-ılar için hukuk,     değiştirilmesi her zaman nkün olan insan iradesinin    teşkilâtlanmış osinden baş^jbir_s^x_değildi. DemokrâTnTbir ntteT^neselâ iktidara gelen bir parti kendin-nvvel gelmiş partinin yaptığı kanunu, huku-lr kudsiyet atfedilmeyip sadece maddî müey-

< I)   Bu kitaba eklenmiştir.

 

118

 

Muhammed Hamidullah.

yideye istinad ettirildiğinden bozabilir. İslâmda ise hukuk dinden ayrılmış değildir. Filvaki İslâmda iman formülleri (imanın şartları) hukukun temellerini teşkil etmede nass (dogma) İar dan aşağı kalmaz. Bir kimse «Allah'tan başka tanrı yoktur ve Muhammod onun elçisidir» dediği zaman, bununla, Hukukta Allah'ın Hâkim-i Mutlak olduğunu vo bütün hukukun en yüksek kaynağı olduğunu anlar. Cunabı Hak, her şeyin üstünde ve bütün fl/,lk duyumların ötesindedir, bunun için Hoçtlftl klniHoyu (peygamberine) ha herlerini ulaştırmak için melekler kullanır. Allah'ın bu haborlerl dogmatik hususlara, ibadete ve cemiyet hayatına, hayatın bütün cephelerine aittir.

    Kaidelerin bu şekilde ilâhî bir menşee daya nişi, hukuka bizzat insanların tesir ettiği kanun I urda    rastlanamayan  bir müeyyide    bahşeder. Dundun btuyku InNan, hem beden ve hem de ruh ian  müUityokltlI olduğundan, yine bu iki cephe ılon hlrl tliftuıi /ururınu tork ve ihmâl edileme-yocögindon,   hukukun bu şekilde ilâhî vasfa sa-hiboluşu, umanın bu vasfını tamamlar. Neticede de din ve slyıvıol, nıhnnl copho ile maddî cephenin birlikto nazını lllburıı alınacağı hakikati rr-taya çıkar.

    Bilindiği gibi, IHIÛİH l'tty, nuhııri tarafından tebliğ edilen haber, Kur'un vn Hadis dediğimiz kitaplarda mündemicdlr; tonların İptali şüphesiz bahis konusu olamaz, fakat, bu da İslâm hukukunun hiç bir vakit fosil haline gelmesi mânasını ifade etmoz. Herşeyden evvel, bu ilâhi kanunlar

120

 

islam Hukuku Kilidi*

urluyu yalnız mecburiyetler vazetmekle kalına invAiynlerl, müsaadeleri, hattâ bazı hallordo H lıİÜ ıı da ihtiva eder. Bu sonuncu nokta, yâni sü l "i Hısımlara hukukun bünyesini geliştirmek ve ırjlotmek imjcânını vsrir/Aynı derecede ehem ?Dİ.]i bir husus şudur ki, İslâmda her ne kadar, it   nun koyucu Allah ise de, onu tefsir ve tatbik ıılmek insana bırakılmıştır. Müslümanlar arasındaki mukayeseli hukuku    (ihtilafül    fukahayı) İni kik ederken Kur'ân-ı Ker'm'in aynı bir âye-lİnden yahut aynı bir Hadîsi şerif    mealinden, birbirine tamamiyle zıt iki neticenin çıkarılmasına tesadüf edildiği nadir değildir. Bundan başka, hukukçular şunu da kabul ediyorlar ki, değil yalnız bir fakihin (hukukçunun) çıkardığı neticenin (kıyasının), bir devrin icmamın dahi bir diğe riyle değiştirilmesi mümkündür. Bu görüş tarzı, ilâhi menşeinin kudsiyetine halel getirmeden İslâm hukukuna, zamana uymak için kapıyı açık tutmuş oluyor. Hakikatte de fakihler heyetinin İcmaı, resmî sıfatı olmayan âlimlerin kıyasa dayanarak çıkardıkları neticeler, amme menfaati, istihsan, aklıselim (sağduyu) ve hüsnüniyet  ve teşriin diğer metotları, intibak (adaptasyon)  vo tadilât, İslâm hukuku demek olan bu canlı organizmaya kendi kendine yeterlik hassasını vermiş-l ir. Tarih gösteriyor ki bu hukuk Medine vahasın da yeni yeni teşekküle başlayan topluluğa kâfi «eldiği gibi bu  topluluk,  Atlantik'ten   Pasifik'e kadar hükümrân olduğu zaman da kâfi gelmiştir.

Bu hukuk anlayışı üzerinde bir kelime daha

12Î

 

Muhammed Hamidullah

söyleyelim: îslâm hukuku, yalnız laik bir hukukun vazettiği gibi devletin polis ve ordusu ile maddî kuvvetlerde temsil ettiği müeyyidelerle desteklenmekle kalmaz, aynı zamanda öldükten sonra dirilip hesabını vereceği yolundaki şuurlu bir imanla ruhani müeyyideleri do telkin eder. Bir Müslüman, bu sebepten nasıl namaz kılar, oruç tutar ve hac vazifesini ifa ederse, aynı inanışla vergisini do vorlr. Eminim ki ne Batı blo-kundan, hatta no do Sovyet Blokundan bir maliye vekili, kendi memleketlerindeki vergi mükelleflerinin, vergilerini dinî bir vazife olarak ifa etmolorindo bir sakınca görmezler ki bu mükellefler, vergi dairelerinin haberdar olmadığı borçlarını dahi ödemekten kaçınmazlar!

    Dediğimiz gibi, islâm hukuku herşeyi kucaklayan bir sistemdir. Bu sebepten Devletler Hukuku da onun dışında bırakılmamıştır. Mü'min bir müslüman, onun kaldolorino, diğer ruhanî ve clsmanl kanunlara nasıl titizlikle riayet ederse öyle riayet eder,

KAYNAKI.Ali

    islâm Devletim Hukukunun kaynaklarına gelince, hatıra evvela dahili bir teşri hareket yahut selâhiyetli merciin tasdiki gelir. Halbuki Müslümanların nazarında Devletler Hukuku, dış münasebetler için Kur'an ve Hadisin beyan yahut müsamaha veya kabul ettiği kanunların heyeti mecmuasıdır. Bu hukukun bağlayıcı kuvveti menşei ne olursa olsun, bir hükümetin dahili bir teş-

 

İslam IIııkiıı M mı||,

ril hareketi ile kabul edilmesinden ilen K«»lm tedlı*. Fakat, hepsi bu kadar değildir. Zira bl/ lıu İlk kaynak, muahedelerin riayet edilmesi n Ijurl müesseseler olduğunu beyan eder. Bu sın lo, yabancı malı olan bir hüküm, hal ve sari olursa olsun daimî veya muvakkat surette İslımı da Devletler Hukuku bünyesine girer ve bunun tenevvüüne bir sınır yoktur. Üçüncü bir kaynak, pek eski zamandan beri cari olan bir kaido mu cibince Devletler Hukukunun sustuğu  (bu bab-ta bir kaide mevcut olmadığı) hallerde meri olun mütekabiliyettir, şu şartla ki bu mütekabiliyet islâm Hukukunun bazı mevzu ve kat'î olan ah-kâmıyla çatışmış olmasın. Bir defa, bir hudud vi lâyeti valisi halîfe Hz. Ömerden (r.a.) ticari maksatlarla memlekete giren yabancı tacirlerden no kadar vergi alması lâzım geldiğini sordu. Halîfe cevabında,    Müslüman tebaa o yabancı memle kette, onlar tarafından ne kadar vergiye tabi tutuluyorsa o kadar vergi almasını bildirdi.

DEVLET .-

    Devletler Umumî Hukuku, siyasî bakımdan teşkilâtlanmış milletler, yâni devletler aranında ki münasebetlerle uğraşır. Devletler Umumi Hu kukunun Avrupa dillerindeki karşılığı olun «Milletler Arası Hukuk» tabirindeki Milletler arası tabiri gösteriyor ki devletler bidayette, bu ifadenin çeşitli cephelerinden biri demok olan «millet» den başka bir şey değildir. Eski Yunanlı, Brahman ve Yahudi gibi mefhumlar, ırk veya kan

   

 

   

122

 

123

 

Muhamıtoed Hamidullah

akrabalığına dayanırdı. Daha sonra, Romalılar bunun yerine doğum veya ikamet mahalli ile ilgili toprak buğlılığıııı ikame ottllor. Tabiiyyet değiştirmedeki kolaylıklara rağmen, modern zamanın insanları, lıiHunın yod I Ihtlyunnda olmayan doğum yorlnln, dilin, dttrl renginin ve buna mümasil şeylerin (ihomırılyotlııi clovum ettirmişlerdir. Tabiiyyotin İHİanıl uıılnmı böyle kadere bağlı bir mefhum değildir; o, üıınumlylo ferde, yâni ideoloji temayüllorlno daim İyi bir doyişle dîne bırakılmıştır. «Ilonk vuya dil tabliyyetlnin (yâni doğuma bağlı tabliyyuün) aksine, ideolojilere dayanan tubilyyot, Adem ile Havvanın çocuklarını bir araya toplamak bakımından daha büyük imkânlara sahiptir.

    İyi veya kötü, herkes yabancıyı yadırgar, ona farklı muamele yapar, lsviçrenin Cenevre şehrinde oturan bir kimse ile I'Yansanın Anmas kasabasında oturan kimne, aynı dili konuşur, aynı dine inanır, her ikisinin müşterek birçok tarafları vardır, bununla borubor aralarında, yakın bir kan akrabalığı olsa. vo hattâ biri ötekinin memleketinde ikamet O1.NO bilo, siyasi bakımdan onlar, birbirlerine karşı yabancıdırlar. Bu itibarla ideoloji tabiiyyetinl kabul otmlş bir devlette de, bu ideolojiye iştirak ötmemiş olanların yabancı sayılmaları hayret uyundırnıutımlıdır. Bir müslü-man ile gayr-ı muslini urusııulu yapılan ayırma da aynı şekilde, bir Cenovroll llo bir Anmasslınm birbirine yabancı kalışı nisbetlndo bir müsamahasızlık teşkil edecektir.

Tabiiyyetin İslâmî mefhumu, Hz. Peygambe-

124

 

l

\

lnlAın  I lııkııkıl Mlllıll

rlıı (S,A.) Medine şehir-devlotini kurduğu vı>    ^ bir un uy usa ile teçhizettiği Hicretin ilk soru    n titın buşlar. Bu, bir devlet reisi tarafından yu/,ı olarak ilân edilmiş ilk anayasadır. Aristonun At im anayasası resmi bir vesika olmayıp, bir siy set bilgini tarafından yazılmış tarihî bir tavsl ten ibarettir. İyi bir tesadüf eseri olarak Peygamber (S.A.) tarafından ilân edilen bu Medine ana yasası tamamı tamamına bizim zamanımıza ka dar gelmiştir. Garp dünyasına bu hâdiseyi ilk du yuran Almanya olmuştu. Bu sözün doğruluğunu ispat için sizlere, Wellh&uşjmjinneşrettiği Skizzen und   Vorarbeiten    eserinde,    Gemeindeordnung von Medina bahsini gösteririm. 52 maddelik bu anayasanın ilk iki maddesi, İslâmda siyasî tabiiyyetin şartlarını tarif eder, şöyle ki:

    Madde 1 — Bu kitâb (yazı) Peygamber Mu-hammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'-minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ile yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

    Madde 2 — İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.

    Bu maddeler vatandaş olarak yalnız müslü-manları değil, gayr-ı müslimleri de ihtiva öder. O zaman Medînede Yahudiler Arab müşrikleri ve pek az Hıristiyan vardı. 25. maddesi şöyle der:

    — «Benû Avf Yahudileri Mü'minlerle birlikte bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü'minlerin dinleri kendileri-nedir. Buna, gerek mevlâlan (dostları) ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.»

125

 

Muhammed Hamidullab

    Bu müsamaha prensibi dolayısıyladır ki adlî ve sosyal bir muhtariyet ile gayr-ı müslim vatandaşlar, mücerret şeklinde devlet içinde hakikî bir devlet haline geldiler. Kur'an-ı Kerlm'in (5 : 43-50) âyetleri bu bapta geniş tafsilât verirler. Böylece, meselâ, bir dâvada taraflar Yahudi iseler, Yahudi hâkimler önünde Yahudi kanunu tatbik edilirdi ve Yahudi hâkimim I, hem hukuki, hem cezai dâvalara bakarlardı Hicretin 0. nenesinde Necran Hıristiyan lan da Irtlam devletine iltihak ettikleri zaman, bunlara hoıı/er kaideler ve şartlar onlara da bahundllmlgtl- Pratik bakımdan aynı şey, Birinci Dünya Savaşından sonra Lozan Muahe-doHİno kadar, Müslüman Türkiye'de de geçerli oldu. İnsanın tabii haklarının tecavüzden masun oluşu, harp zamanında da hüküm ifade eden bir kaldodir. MesolA Hayber, bir tedib seferi neticesi l^gal olunduktan mnnra, Hz. Peygamber (S.A.) ele geçen botnn Tavratlann Yahudilere iade olunmamın emir lıiıyurclulıır.

    Hint/ evvel dedik ki, Islâmda hakikî kanun koyucu AlİMİı'dır K»mu teşkilâtla ilgili hususlarda da hakiki hakim Allah'tır, İnsan, onun yalnız bir halifesi, memurudur. Hu ena» noktayı bir tarafa kaydettikten «onra, denilebilir ki, lslâmda devletin şekilleri İçin bir «mır tayin edilmemiştir. Kur'an, kralların İyilerinden kfltülorlndon bahseder; bu cihetten monarşi dahi mubah sayılır. Peygamber (S.A.) in ilk halefleri, yâni İlk halifeler, kaydı hayat şartiyle, seçimle İşbaşına gelmişlerdi; dolayısiyle cumhuriyet şekli do caizdir. Kur'-Van müşterek hükümdarlardan da bahseder. îs-

 

İBİAm Uıılıııkıı Milinim ı

lâm tarihi de, buna benzer birçok misaller vm mlştlr. üuzreti Peygamber (S.A.)   tarafından İti si» odllon devlet tek taraflı bir devlet olmaktan uzak, bir federasyondan ziyade,   konfederasyon vasıflarını haizdi^ 'Oman eyaleti misalini zikro (lobilirim. Orada, iki kardeş    müştereken icrayı saltanat ediyorlardı. Hz. Peygamber (S.A.) de on ları, İslâm dinine girmelerini müteakip yerlerinde bıraktı ve onların yanma, Medine'den bir memur temsilci gönderdi; bu suretle, bu hükümdar ların iktidar ve imtiyazlarının taksim ve tevzii durumu ortayajjıktı.

    İslâmın ilk asırlarında, islâm dünyasının vahdeti (birliği) esas kaide idi. Hicretin 27. senesinde halife.Osman (R.A.)m orduları, Şimali Afri-kayı geçip bir taraftan İspanyaya diğer taraftan Batı Hindistanı ve Seyhun nehrini geçerek Çine varmış ve aradaki ülkeleri idareleri altına almışlardı. Nihayet Abbasiler iktidarı ellerine aldıkları zaman, İspanya müslümanlan onlardan ayrıldı, fakat İslâm birliğine itikad o kadar derindi ki, asırlarca İspanyadaki Endülüs hükümdarları «Emirül-Mü'minîn» unvanını kullanmaya cesaret. edemediler.

    Doğrudan doğruya İslâm idaresindeki mıntıkalardan başka az çok bir muhtariyete sahip gayr-ı müslim devletlerin meydana, gelişi do gö rülmüştü, bunlar bir vergi vesaire karşılığında İslâm devletinin himayesini temin otmişlerdi. Merak çekici bir olgu olarak üçlü bir dominyon (hükümet idaresini) u gösterebilirim : Kıbrıs, halife Osman (R.A.) zamanında fethedilmişti, fakat

   

 

   

126

 

127

 

Muhammed Hamidullah

 

İslam Hukuku KiUrtUrl

 

 

 

adanın muhtariyeti, İslâm ve Bizans devletlerine birer vergi vermesi şartıyla sağlanmıştır. Abba-silerin sonraki devirlerinde halifelerin yanında mutlak bir surette hükümran olan sultanlar belirmiştir, bu durum, Mukaddes Roma - Cermen imparatorluğu ile bir müşabehet arzecler. Burada, aynı zamanda Papalık idaresiyle tezad halinde olan bir durum da vardır. Halifeler, Islâmın başlangıcında, her türlü iktidara sahip olarak işbaşında bulundukları halde, sonraları Bağdat'taki sultanların yanında birer figüran derekesine düşmüşlerdi; halbuki papalar, Romada Hıristiyanlığın başlangıcında sığınmış ve gizlenmiş olarak işbaşında bulunmuşlardır, ve ancak sonraları Mukaddes Roma - Cermen imparatorluğunda,, imparatorun üstün ortağı haline gelmişlerdi.

    Halifeler ve sonraları diğer hükümdarların işbaşına geldikleri sırada aöylomeli mutad olan sadakat, yomlnlorlnln muhtelif metinleri mukayeseli bir lolklko tabi tutulursa islâm dünyasında hükümdarların sahip oldukları kudret ve sa-lâhiyetlorln mod vo cezrini (yükseklik ve alçaklığını) gözümüzün önünde canlandırır:

    a) Akabede Peygamber (S.A.), Medîneli bir gruba şöyle demişti ı SI/, Allaha şerik (ortak) koşmayacaksınız, hırsızlık etmeyeceksiniz, zina -etmeyecek, çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz, kimseye iftira etmeyeceksiniz ve maruf olan (herkesçe iyi bilinen) bütün hususlarda bana itaat edeceksiniz. Eğer bunları yerine getirecek olursanız, mükâfat olarak cennete gideceksiniz, eğer bunlardan    (bu günahlardan) bir kısmını işleyecek

 

olursanız hakkınızdaki hükmü Allah vorocokUr, ya affeder yahut cezalandırır. Ve ben sizin biatinizi şu şartla kabul ederim ki, sizler zevcelerinizi ve çocuklarınızı himaye ettiğiniz gibi, beni himaye edeceksiniz.

    b) Ebû Bekir (R.A.) halîfe intihab edildiği zaman şöyle konuştu: «Sizin içinizde, en iyiniz olmadığım halde riyaseti (iktidarı) bana verdiniz. İyi yaparsam (hareket edersem) bana yardım edin, yanlış yaparsam beni doğrultun. Ey insanlar, ben Allah'a ve Resulüne itaat ettikçe, siz de bana itaat edin, eğer ben Allah'a ve Resulüne itaat etmezsem sizin bana itaat mecburiyetiniz artık ortadan kalkacaktır.

    Bu iki misâl, islâm devlet başkanlarının müstakil iktidara sahip olmaları hususunda ihtimâl M fazlasiyle kâfidir.

MÜLKİYET:

    Diğer imtiyazları arasında, devlet mülkiyete de sahiptir; en mühim nevi arazi mülkiyetidir. Başlangıçta, arazi edinmede baş vurulan şekiller, bu sahada çeşitli örnekler bırakmıştır. Peygamber (S.A.) zamanında, kitlece dine giriş ve gönül rızasiyle isim devletine iltihak, on ziyade yaygın olan şekildi. Şunu hatırlatmak faydalı olur ki, Hicretten vefatına kadar, on sonelik siyasî hayatında Hz. Peygamber, bu İşe Medine şehrinin sadece bir kısmına hâkimiyotlo başlamış olmakla beraber, irtihal buyurduklurı zaman halifelerine miras olarak 3 milyon kilometre kare

   

 

   

128

 

F.: 9

 

129

 

Muhammed Hamidullah

bir sahayı, yâni bütün Arabistan yarımadasını, İrak ve Filistinin cenup kısımlarını miras olarak bırakmıştır. On senede 3 milyon Km. kare, günde, ortalama 821 km. kare eder. Bu fütuhat ve yayılmada, düşman karşısında, ayda takriben 3 kişi şehit edilmiş bulunuyordu. Şüphe yok ki, bütün bu bölgelerde o sırada milyonlarca insan oturmaktaydı.

    Yayılmanın bu barışçı yolundan başka, hem karada ve hem denizde, eski harp metodu da olsa yayılmanın bir başka vasıtası olarak mevcuttu. Daha Peygamber (S.A.) zamanında bile deniz, yoluyla harb seferleri olmuş ve çöl bedevisi, daha o zamanlar deve kervanlarını güttüğü kadar, yelken kullanmasını da bildiğini ispat etmiştir. Para ile satın alarak yayılma usulü de Ömer ibn Abdülaziz zamanına tesadüf eder. İbn Selomonin nuklottiğlno göro, bu zat Malatya'yı satın aldı ve onu tahkim ottl. Bir başka şayanı dikkat dunun El-Hasan'ın durumudur. Müşarünileyh, pederi AJ| (İt.A.) den tevarüs ettiği araziyi Muavlye'ye, kendisini iç harblerden kurtulmuş ve birleşik halo gelmiş devletin değişmez ve meşru mirasçım tayin etmesi şartiyle devretmişti. Bununla beraber F.l-I la.san Muaviye'den evvel vefat etmiştir. İspanya m uslu m anlarının, denizlerdeki sistemli seyahat vo keşifleri, El-Mesu-di tarafından nakledilir. KrİMİof Kolomb merkezî ve cenubî Amerika'da zenci topluluklarına rastlamıştı. Bundan öğreniyoruz ki, Müslüman kaptanların idaresinde büyük filolar, Batı Afrika sahillerinden hareket ederek Atlantik'i o vakit geç-

 

îslftnı Hukuku  ı ini

ııılpjlni'illr. Brezilyanın, Avrupa dillerindeki  I', il Ifıiııl. Berberilerin bu deniz seferine iştirak odun ?Hlr/.aluh"  kabilesinin adından neş'et etmiştir.

Iladlyüddîn Serahsî yazdığı eserde    harpte İnsansız mıntaka» (No man's Land) ve onun hukuki neticelerini mütalâa etmiştir. O şöyle der: «Bir müslüman bir yabancıya himaye verebilir, fakat, bu himayeyi, yabancı bir toprakta veremez. Buna rağmen bir müslüman, yabancı  bir memleketten, himaye ettiği adamla birlikte döner ve ayrı ayrı mensup oldukları her iki devletin de hâkimiyeti mevcut olmayan bir mıntıkaya vasıl olursa bu iki insan, himaye edilenin mensup olduğu bu yabancı devletin hukukî hâkimiyetinden çıkar ve müslümanm yabancıya bu mm takada verdiği himaye hukukî netice doğurur. Bundan sonra bu himaye edilen, İslâm toprağına girince artık esir olarak mütalea edilemez.

KAZA YETKİSİ:

    Devletler Hukukunun bu faslı, İslâm hukuk kitaplarında diğer mevzulardan daha zengindir, zira, biraz evvel söyledik ki, gayrı islâmî bir din de dahi olsalar, İslâm devletinin tebaası adil bir muhtariyete sahiptir. Bir dâvada tarafların aynı dine salik olmamaları halinde, meselâ bir Ifıri.sti-yanın bir Museviye veya bir Müslümana karşı v.b.... hallerde kanunlar ihtilâfını izah etmek, Devletler Hususî Hukukunu izah etmeye kalkmak olur, bununla beraber hatırlatılması gereken bir şeydir ki, yabancı gayrı müslimler, İslâm

   

 

   

130

 

131

 

Muhammed Hamidullah

toprağmda ister otursunlar.yahut transit geçsinler, kazaî (adli) meselelerde, umumiyetle İslâm Devletinin tebeası olan kendi dindaşlarının tabi oldukları muameleye tabi olurlar.

    Mühim bir mesele, İslam hukukunun (jus , soli) toprağa bağlı hukuk mu (bir memlekette doğup oturmaktan İleri golen bir hukuk mu) yoksa, (jus personali) ıjahiHtun ileri gelen bir hukuk mu olduğu meselesidir. Ikın un cevabı, kısmen on-'<4an^ kısmon ötoklndon olduğudur. Bazı meselelerde -ED"5 Yûsuf'un kafi olarak ifade ettiği gibi -Müslüman nerede olursa olsun şahıstan ileri gelen hukuktur. Diğer bazı meselelerde ise, islâm mahkemeleri, gayrı müslim toprağmda ika edilen fiillerden doğan şikâyetleri dinlemeyi reddeder. Eş-Şeybani'nin kaydettiği gibi:

    «Peygamberimiz şöyle buyurdular: her kim ki bizim topraklarımızda bir katil, zina yahut hırsızlık yapar dn lı.u arsa ve sonra müsaade alıp dönoıvıo, kaçmak ı irdiği meseleden dolayı muhakeme edilir vıı < ??• .1 'örür. Şayet; katil, zina yahut hırsızlığı düşnıuı momloketinde yapar da müsaade ile bu ray n ;?,< -in io, başka yerde vantığıisler-den dolayı, buıaıln muhakeme edilmez.»

    Hukukçular <> kmlYırTTeri gittiler ki, Es-Serah-sî'nin kaynaklara t İn yunarak uzun uzadıya izah ve misallerini verdir.1 ','lbl (Mobsut, X/95-7) bir müslüman mahkeme 1 yabancı bir memlekette bir müslümanm canına vejnalına karşı ika edilmiş bir cinayetten dolayı suçluyu muhakeme edemez.

"T^ir müslüman, yabancı bir memlekette, şüp-

 

İslam Hukuku Midillini

heslz ki «ıkıntı ile yaşar. Az çok kendi  kanım Itırımı (^oriatlerine) göre yaşamak kolaylımı /" mnım vo memleketlere göre değişir.  Yakın  İm mn/lrio,     Türkiye'de,  bazı Avrupalıların   lehine movcut olan kapitülasyonların bir benzeri, Mü;. I umanlar lehine olarak muhtelif memleketlerde u/cümle 651 senesinde Nubia'da, IX. asırda Çin' do, X. asırda Hindistan'da ve Hazar Denizi mın-takasında mevcut bulunuyordu.    Bunlardan bir tanesini misâl olarak zikretmeden geçemeyecc ğim. El-Mesudî şöyle diyor (II, 10-12) :    «Hazar memleketlerine hicret edip gelen Harzem müs-lümanlan, aşağıdaki şartlarla asker olarak istihdam edilirlerdi; evvelâ dinlerinin icaplarının alenen yerine getirilmesi ve camilerde ezan okunması; saniyen kralın nazırları arasına, bu müs-lümanlardan bir tanesinin seçilmesi, üçüncüsü, Hazar Devletiyle Müslüman bir devlet arasında harb zuhur ederse   müslümanlarm   askerlikten muaf tutulması. Bu müslümanlar, kralın hassa askerleri oldular ve aralarında müslüman kadılar vardı. Hazar başkentinde yedi hâkim bulunması âdet hükmünde idi. Bunlardan ikisi Müslüman, ikisi Hazerli, ikisi Hıristiyan ve bir tanesi Slav lar ve geriye kalar cahil milletler içindi. Eğer davalarında bir müşkülât tehaddüs etse, Müslüman hâkimlerine danışırlardı ve onların    dediklorini kabul ederlerdi. Onların bir camileri vo caminin İçinde çocuklar için Kur'an öğrenmeye mahsus moktepleri vardı.»

    Mevzuumuzla ilgili bir konu, iltica ve mücrimleri iade meselesidir. Eman  (himaye) verme,

   

 

   

132

 

133

 

Muhammedi Hamidullah

 

İslâm Hukuku n:ııı,ı

 

 

 

İslâmda mukaddes bir müessesedir. Kur'an tarafından teyid ve Peygamber (S.A.) tarafından tatbik edilmiştir. En mütevazl seviyeli bir müslü-man dahi sözü ile (başkasına eman vermekle) bütün bir milleti bağlar (memleket, onun verdiği söze riayet eder). 11/.. Ömer (ll.A.J zamanına ait bir hâdise meşhurdur : Muhasara edilmiş olan bir düşman, İslâm ordunundu bulunan bir köleden eman (himaye .sözü, vuudi) almaj^jauvaf-fak oldu ve bu vuNİluıyı bir oka takarak, müs-lümanlara attı, Ifullfo. verilen bu söze riayet edilmesini emretti./Yi no bu&ka bir hadisede Ömer ibn Abdüla/.lz*ln hulil'oliği zamanında Orta Asya şehirlerinden birinin halkı, islâm ordusunun şehre haince girdiğini iddia etti. Halife derhal şehrin tahliyesini emretti. Bu hâdise, halka öyle tesir etti ki, şehrin halkı baştan aşağı İslâmiyeti kabul ettiler ve isteyerek 1A I Anı devletine iltihak ettiler. İltica hakkı, muahede şartlarına uyarak, mücrimleri ludoyn mâni olmaz ve Hz. Peygamber (S.A,)don bu yana, bu konuda misaller vardır. Müloahhlr (sonraki) hukukçular derler ki, bir müslümujt tarafından verilen eman (himaye) daha evvelden verilmiş nmirlerle sınırlandırılabilir. Çok eski /.umııııhiKian beri iltica konusunda bir gemi, toprak ı>un..mna vo askerî ordugâh, İslâm toprağına bun/.oiilmlştlr (yani oralara iltica edenler, İslâm topnıgınu, İslâm devletine iltica etmiş sayılır).

 

MÜSAVAT (EŞİTLİK) :

    Asgari ihtiyaçlarda bütün yabancı devletler •glf  muamele görürler,    fakat dostlar hakkında riayet ve ihtimama sınır yoktur. Klâsik hukuk cular «Müslümanm ve ga,yr-ı müslimin, bu dünya nın meşakkatini çekmede    müsavi olduklarını-ilân etmekte tereddüt etmemişlerdir. Hicretin be sinci asrına kadar Müslüman devletlerle gayr-ı müslim devletler arasında teati edilen diplomatik hediyeler hakkında^ ELEvhadî'nin yazmış olduğu kitap bize kadar gelmis_bulunuvor. El-Umeri'nin resmî merasimler hakkındaki kitabına da malik buluiuyorüz.    Bilmem, El-Yakubî'ye itimad caiz midir? Herakliyusdan Peygamber  (S.A.)'e yazılan bir mektubu zikrediyor: Mektup şöyle başlamaktadır : «İsanın haber verdiği Allah'ın Resulü Ahmede, Romalıların imparatoru Kayser tarafından.» Bununla beraber, daha sonraki devirlerde Garbm krallarıyla iletişimde iş bunun aksine olsa da Bizanslıların âdeti, muhaberelerinde halifenin adını   imparatorununkinden evvel zikret mekti. Halife, Arablann reisi unvanıyla yadedi lirdi, üç şeref unvanına hakkı olurdu ve ona gön derilen mektubun - Brehier'in kaydettiğine güm dört nümizma kıymetinde altınla mühürlennınsl âdetti.

    El-Buharî ve diğerleri tarafından teshil, edil miş Peygamber (S.A.)'in bir sözünü buruda zik rotmem ihtimal ki yerinde olur: «Genç olan yaşlıya, yürüyen oturana, sayıca az olan cemaat, sayıca çok olan cemaate öncelikle solanı vorsln.»

   

 

   

134

 

13fi

 

Muhammed Hamidullah

DİPLOMATİK VE TİCARİ İLİŞKİLER t

    Sefirler, çok eski zamanlardan beri mevcut olagelmişlerdir, ne var ki devamlı olarak tayin edilmiş gizli ajanların aksine daimî sefirlerin tayini sonraki zamanlarda adet olmuştur. «History of the Saracens»  (Arabların Tarihi) adlî eserinde, Emeer"Ali daha on birinci asırda Bağdat halifelerinin Nişapur, Morv, Musul, Şam v.s. saraylarında olduğu gibi, Solcuk hükümdarı Alp Ars-lanm sarayında da daimi bir memuru bulunurdu ve her hükümdarın Bağdat'ta, halifenin yanında «Şıhna» denilen bir memuru vardı, bunların vazifeleri, rakiplerinin memurlarının halife nezdin-deki faaliyetlerini gözden kaçırmamaktı. Şihna-lar, başkentten mâda Vasıt, Basra, Tekrit ve başka yerlerde de bulunurlardı. Eğer bunlar doğru ise, daimî sefaretlerin, Müslüman devletler arasında Avrupadan asırlarca evvel mevcut olduğu anlaşılır.

    Sefirlerin İmtiyazları, eski zamanlardan beri çok değişmemiştir. Es-Serahsi şöyle der: «Sefirlerin dokunulmazlığı lslâmdan evvelki ve sonraki devirlerde mevcut olagelmiştir. Peygamber (S.A.) bir defa, bir elçiye şöyle demişti: (Eğer bir elçi olmasaydınız, boynunuzun vurulmasını emrederdim.)».

    Sefirler, dinlerinin İcaplarını yerine getirmede serbesttirler. Bu sebeplendir ki Necran Hıris-tiyanları, Hz. Peygamber (S.A.)'e geldikleri zaman, Efendimiz camide, kendi ibadetlerini yapmaya müsaade buyurdu. Şurası dikkate şayandır

136

                          

IslArıı Hukuku JMIIıl ki, tarihçiler, bu Hıristiyanların yüzlerini do ya döndürerek ibadet ettiklerini kaydederler. Muvakkat ve müstacel haller müstesna, fi Hor gözaltı edilemezler. Hudeybiye muahede nln akdinden sonra, Hz. Peygamber (S.A.) MoK ke delegelerini alıkoydu ve Mekke'ye gönderdiği elçisinin evvelâ serbest bırakılmasını talebeüı Ebû Davud'un rivayetine göre, diğer bir müna sebetle Mekkeli bir murahhas İslâmı kabul etti ve Mekke'ye dönmek istemedi. Peygamber (S.A.), onun Mekke'ye dönmesini ve kendi imkânlarıyla tekrar geri gelmesini söyledi, çünkü sefiri yanında alıkoyamazdı. Eş-Şeybanî'nin dediğine göre, sefirler, müslüman sefirler lehine bir müte-kabiliyyet kaidesi mevcutsa, gümrük vergilerinden muaftırlar.

Sefirler, yalnız ihtiram ve misafirperverlik

le karşılanmazlar, hediye de alırlar, ölüm döşeğinde, Hz. Peygamber (S.A.)'in vasiyyetlerinden biri şöyle idi.- «Benim yaptığım gibi elçileri hediyelerle mükâfatlandırınız.»     Yabancı memleket saraylarında, kendilerine verilen hediyeleri, müslüman sefirin kendisi için alıkoyup koyamayacağı meselesi zaman ve mekâna göre çeşidi tul.l)l-kata mevzu olmuş bir meseledir.    Bir defa (İz. Ömerin zevcesi, îstanbula giden Müslüman  NO-firle Bizans imparatoriçesine gizlice hodlyo «ön derdi. Müslüman sefirde, daha kıymol.ll bir hodı ye ile döndü. Hz. Ömer, bunu habor MJİİİCH, lıodi yeye beytülmal namına el koydu vo zuv< OHIİİO, Bi zansa göndermiş olduğu hediyenin bodollnl <><h> di. Diğer bir vaka da Hz. PoyKunıbm* (S.A.)  ./ı

 

137

 

\

 

?Muhammed Hamidullah

manında oldu. Gönderdiği sefir, imparatordan kendisine hediyeler getirince, Hz. Peygamber (S. A.) onların yarısını, sefirine terketti.

    Daha Hz. Peygamber (S.A.) zamanında Medine'de bir merasim şefi (protokol memuru) vardı ve elçilere, kabul sırasında nasıl hareket edileceğini izah ederdi. El-Mfirkîzi şöyle der: «Heyetler geldiği zaman, Hz. I'oygamber (S.A.) en iyi elbiselerini giyerdi ve Ashabına da öyle yapmalarını tembih ederdi.» Bir defa Heraklius'un sefiri, halife Hz. Ömer'i alelade bir yerde uyur halde buldu. Bu, daha sonraları Bağdat'taki Abbasî halifesi Muktedir'in ihtişamıyla ne büyük bir te-zaddı. Hatibini «Tarihi Bağdad»ından bu sonuncu durum üzeîm"e~Tîazı teferruatı öğrenmiş oluyoruz. Fakat Eıdıadî'nin Zehâir adlı eserinde daha <;ok tafsilât vardır.

TİCARET:

   \&£akj^(s. 107) şöyle nekleder: Bizans tacirleri Mekkedo öşür (onda bir) gümrük resmi verirlerdi. Mokkeliler do Bizans arazisinde bu miktar vergi öderlerdi. Bir defa Bizanslıların (Yunanlıların) başına, Mokkenin limanı olan sahil kasabasında bir deniz kazası geldi. Mokkeliler, kazadan kurtulanları gümrükten muaf tuttular ve onlar ba du şartlar dahllindo Mekke'de mallarını sattılar. Bu, İslâmm zuhurundan beş sene kadar evveline ait bir hâdisedir.

    Ebû 'Ubeyd (No. 1660) kaydeder ki, Hz. Ömer, yiyecek üzerine olan gümrük vergisini %10'dân

 

İniltin Hukuku  HM Ih

'{»5'e İndirdi. Eş-Şeybâni tamamen teorik bir r ıiıından da bahseder. Eğer Müslüman kadın >:Hyrı roşid çocukları yabancı memleketle /.'"m ıiik rosminden muaf tutulursa,, aynı müsaıııııhu uin karşılıklı olarak yapılmasının lâzımgeld iğini söyler. Ebû Yûsuf (s. 79) kaydeder ki, Hz. ömor, Mekke'de Kabe'de cuma hutbesini irad ettiği Hırada Hıristiyan bir taciri kabul etti ve onun lohi ne islâm toprağında, bu tacirin bir defaya man sus bir gümrük resmi ödemesini, her gittiği şu hirde tekrar tekrar ödememesini kabul etti. No* hirlerden transit suretiyle seyahat eden kayıkları durdurup onlardan gümrük alınmasını sağlamak için karşıdan karşıya zincir çekildiğini öğreniyo ruz. Mesûdî  (Mürûç, i, 308), Çin yelkenlilerinin Oman limanlarını ziyaret ettiğini söyler. İbn Ha bîb s.- 265) Onranda Dabâ limanında senede bir kurulan panayır için Çin'den, Hind'den, Sind'den, Şark'tan ve Garp'tan gelen tacirlerin toplandığı nm mutad olduğunu söyler.    Belâzürî   (I,  255) Oman'm Islâmiyeti kabulünde oraya hususî bir vali tayin edildiğini kaydeder. Abbasiler devrinde Avrupa, Asya ve Afrika'yı birbirine bağlayım milletler arası çapta büyük bir ticaret harekatın ı > ı varlığını biliyoruz.

    İlk zamanlarda pasaport yoktu. Bun un İM I İ raber sonraki devirlerde kullanılmaya bunlumı> Serahsî ve Kâşâni bir pasaportun ipl,»l v© yal um cınm hudud harici edilmesi hakkında. Im/.ı lııl'ı lât verirler. İslâmm ilk asırlarında h'UIntlnl zly.ı ret eden Avrupalıların birçok Noyulml, ki İn pim ı vardı. Eğer, bunlar sistemli «u rotla la t kik od İlli

   

 

   

138

 

|:m

 

      S^^SE^      ?"""^?^?pte*-

Muhammed Hamidullah

lerse o zamanlardaki idare sistemleri hakkında bizi tenvir edeceklerdir.

   Ticarî ilişkiler, evvelâ diplomatik kanallardan tanzim edilirlerdi. Mamafih, sonra zemin ve zamana göre «hünerman*, «şehbender», «meli-küt tüccar» vb. şeklindo değişik adlarla anılan konsoloslara tevdi edildiler. Klâsik müellifler, yabancıların îslâm toprağında bir seneden fazla oturmamaları hususunda ısrar ederler. Eğer, bu müddet aşılırsa, ilâve bir ikamet vergisi alınır ve bütün hayati moselelerdo İslâm devletinin tebaası olan gayrı müslimlere    kıyasen muamele

görürler.

   Diplomatik münasebetler yalnız ticarî meselelerde mevzu bahis değildiler, bazı hallerde arabuluculuğun ve hattâ hakemliğin de neticesidir. Bu sonuncu noktada İslâm hukuk kitaplarında uzun münakaşalar vardır. Hz. Ali ve Muaviye'-nin, halifenin kim olacağı hakkındaki hakemliği nasıl kabul ettikleri bilinir. (7/108). Al-Kâşânî, gayrı müsllmlorin do hakem tayin edilebileceğini

söyler.

Kur'an ve Hadîse göre, muahedelere titizlik- .

le riayet edilmelidir. Muahedelerin ikinci nüshaları, şahitler, hüsnüniyet rehineleri ve teminatı Cgarantileri) eski zamanlardan beri bilinen şeylerdir. Karşılıklı mutabakat ile muahedelerin tefsir, tadil ve bazı hallerde feshi kabul edilir.

SAVAŞ:

    Harp, gayri tabii bir durumdur. Kendini müdafaa sevk-i tabiisi o kadar büyük bir sınama va-

140

 

İslam Hukuku Mili.

flltaildır ki yalnız meşru kaidelere rlayul. zııı ? ı İne dorln bir inanış, insanı eline geçirdiği l'ıı i ıtri kötüye kullanmaktan alıkoyar.    Müslüman lllu/ol'lara göre, harpler hastalıklara bonzurlur, hu itibarla ilâçla ve ameliyatla tedavi edilrnolorl lâzımdır. Harbin bir çeşidi vardır ki, açıklunma ya ihtiyacı vardır, çünkü bilmeyenler tarafından en ziyade yanlış anlaşılmıştır. Bu da Cihad-ı Mu kaddes meselesidir.

    Zahirde yanlış bir tercüme vardır. Çünkü Arapçada «Cihad» kelimesi mutlaka harp mânasını ifade etmez, keza «mukaddes» kelimesi do1 böyledir. Cihad bir mücadele, maşeri (kollektif) bir gayret ifade eder ki, bu da dil ile para ile diğer barışçı vasıtalarla olduğu gibi, hayatı feda etmekle de olur. Bundan başka, bilinen bir şeydir ki, Kur'an-ı Kerîm, din değiştirme hususunda her türlü zorlamayı reddeder. Bu itibarla başkalarını, İslâm dinine girmeye icbar için harp açmak bahis konusu olamaz, kaldı ki, böyle bir harp, her halde başkalarına tahakküm ve onların mallarını yağma maksadıyla açılmış harplerden herhalde daha asîlanedir. Fiiliyatta harbin mukaddesliği meselesi hayat anlayışiyle ilgili bir meseledir.

    Gerçek şu ki bir müslüman, herşoyl Allah 11 zası için yapmaya mecburdur. Öylo ki; ımnın/. kılsa, oruç tutsa, hulâsa, Allah'a olan hu Unutul, lerinde gösteriş arzusu bulunursa, bu arlık Iha det sayılmaz, belki kendisini cehonnuıııu Kölüruıı bir şirk, bir kendi kendine tapış Nityılır. Diftor İM raftan bir kimse, Allah'a hizmet ııuık.sudiylo ku\

I  I I

 

/

 

Muhammed Hamidullah

vetlenmek için en nefis yemekleri yese, hatta zev-cesiyle bu, Allah tarafından emredilen bir fiil olduğu niyetiyle münasebette bulunsa, bütün bu zevk verici fiiller, tıpkı nama/, oruç gibi ibadetten sayılır. Bunun gibi dünyevi maksatlarla değil de, tecavüzü, zulmü vo bütün kötülükleri yasak eden Allah'ın kanununu tatbik maksadiyle açılmış bir harp, bir foduyı nofs, Allah'a bir hizmet, bir ibadet vo ütkvu haroketidir. Burada aranılan gaye, yeryüzünde Allah'ın hükümranlığının tesisidir.

   tslâm hukuku, lslâmın serbestçe yayılmasını sağlamak İçin açılan harp kadar, müdafaa harbinin, misilleme harbinin, tecavüze uğrayana sevgi (sempati) veya ona yardım için açılmış harbin meşru olduğunu kabul eder. Bu hususta, Ebû 'Ubeyd ve diğerleri tarafından zikredilen peygamberin Heraklius'a yazdığı mektup açıktır. Orada filyakl şöyle dönmektedir : Islâmı kabul et, yahut cizye vergisini ver, yahut senin memleketinin ahalisi bu şartları kabul edecek olursa, sen araya girip mani olma.» Vergi (cizye) vermek şüphesiz bir tabiiyet alametidir. Fakat hukukçulara göre, İslam devletine tabi olmak, tslâm dinine tabî olmak manuNina golmez.

    İslâmda hususi - ıjahHİ harp yoktur; yalnız merkezî hükümet harbi İlan odor vo açabilir ve harbi sona erdirecek de odur.

   Peygamberin (S.A.) bir hadisi vardır-. «Kılıç bütün günahları siler fakat borçları affettirmez.» Birkaç misal bu sözün şümul sahasını canlı surette izah eder: Hicrete tekaddüm eden günler-

142

 

İBİfUll Hukuku  lÜHlılliMi

de, hayatına karşı bir suikast hazırlandığı /.umun. Hz. Peygamber,    Mekke'yi gizlice terk utruıulnn ovvol, kendisine karşı cephe alanların, kondluiııi' bıraktıkları bazı emaneJLssjsaları yerli yerino İnde Igln lâzımgelentedbirleri aldı. Yine, bir defa M<< "d ine'nin beniİK&ynuka kabilesiyle bir harp oldu neticede onlara, memleketi terk etmeleri omı< dildi. Mağlûb olan bu insanlara.yalnız mallarını götürmelerine müsaade edilmekle    kalınmamı', müslüman borçlularından borçlarını almalarına da müsaade edilmişti.   Daha sonra, aynı âkibul. Benû    Nadir kabilesinin başına geldiği zaman, Peygamber  (S.A.)  onlara, yekûnda bir indirme yapmak şartiyle, arzu ederlerse, uzun vadeli borçlarını bir an evvel tahsil etmelerine müsaade etti. İslâm hukukuna göre, düşman bir köle, tslâ-miyeti kabul eder ve müslüman ordugâhına iltica ederse, bu köle otomatik surette hürriyetine kavuşur. Hayber muhasarasında, bir düşman çobanı böyle yaptı ve Hz. Peygamber (S.A.) ona, sü rüyü efendisine iade etmesini emir buyurdu. Tâif, henüz İslâm devletine iltihak etmemişti, bu şr hirden bir adam, arkadaşını öldürmüş ve gasbol tiği malıyla Medine'ye sığınmıştı. Yağma otll£ı malın, harp ganimeti sayılmasını istedi. Hz. Pey gamber (S.A.) de şöyle cevap verdi: «talanın #1 rişinizi kabul ederiz, fakat gayrı meşru bir IkllHop olan malınızı kabul edemeyiz.»

    Aynı prensibin bir başka veche«l vardır : Mlı memlekete karşı harp ilânı, o devletin vatandaş larının İslâm töprağmiîa'TKHmoUne munl linkli etmez. Vize müddetinin hitamına kadar muinle

14,'J

 

Muhammed Hamidullah

kette rahatça oturabilir, vizenin sonunda vatanlarına, mallarıyla beraber emniyet ve selâmetle dönerler ve memleketine olan harp ilânından yurtlarına dönecekleri zamana kadar kanunların himayesinden faydalanırlar.

    Bununla beraber, bir başka misal de Hz. Ömer (R.AJ zamanında işgal odilen ve vergiye bağlanan Humus'un durumudur. Heraklius'un mukabil taarruzu, mÜNİümanları bu şehri boşaltmaya mecbur etmişi!. O «ırada, İslâm ordusu kumandanı, gayrı nıü.sllm halkdan toplanan vergiyi iade etti vo şöyle dedi: «Mademki biz sizi himaye ?edemiyoruz, sizden vergi almaya da hakkımız yoktur.»

    Harp hukukunun diğer kısımlarının burada münakaşası lüzumundan fazla uzun süreceğinden, bu kadarla iktifa odiyorum.

TARAFSIZLIK :

    lslamdan ovvolki Arabistanda ttizal kelimesi, tarafsızlığı ll'adu eden bir tâbirdi ve İslâmiyette de, Mutezile fırkasının zuhuruna kadar bu mânada kullanılmakta devam etti.

    Tarafsızlık Kur'an'da, Peygamber (S.A.) zamanındaki muahedelerde ve umumiyetle hukukçuların eserlerinde tanınmıştır. Mevzuun hukukçular tarafından yapılan münakaşasından şu anlaşılır ki, tarafsız kalmak yuhut harbe girmeksizin muhariplerden birinin lehine müzahir bir tavır takınmak hükümete ait bir meseledir. Bu bitaraf tavrın ne ifade ettiği Kur'an-ı Kerîm'in bir âyetinde izah edilmiştir:

 

lslAnı liııİt ıı ı

    «,,.eğer onlar (münafıklar) yüz çüvınıim onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, oıılın Öldürün. Onlardan hiç bir dost ve bir yurdınn > da edinmeyin. Sizinle aralarında andlaşma bulu nan bir kavme iltica edenler, yahut ne sizinlo, n< de kendi kavimleriyle muharebe etmekden göğü). leri daralıp (doğruca) size gelenler müstesnadn Allah, dileseydi elbette onları sizin başınıza mu sallat eder de sizinle her halde savaşırlardı. Ar tık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle vuruşmazlar ve barışı size bırakırlarsa o halde Allah onların aleyhinde sizin için (tecavüze) yol bırakmamıştır.    Diğer bir takımını da şu halde bulacaksınız: Onlar hem sizden emin olmak, hem de kendi kavimlerinden emin olmak isterler.   Ne zaman fitneye döndürülürlerse, onun içine baş aşağı atılırlar. Öyle ise, onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, barışı size bırakmazlar, ellerini çekmezlerse, onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onları öldürün. İşte size onlar hakkında apaçık bir hüccet (ve salâhiyet) verdik.»  (Kur'an-ı Kerîm, 4:89-91).

    Bu makalenin   vüsati müsait olmadığından pek geniş bir konu olan devletler hukukunun tafsilâtına giremiyorum.  İşaret ettiğim bu  husıı* lar, İslâmın ilk asırlarında bu mevzuda f.ollf odll miş kitaplarının muhteviyatı hakkında,    ihtimal ki, bir fikir verebilir. Devletler hukuk un un  nl haî hedefi komşular arasında ahenk vn dürüst münasebetler tesis etmektir,    ilim  (ulamlarının da, devlet adamları ve politikacılar kınlar, millet lerin birbirlerini karşılıklı anlamlılarında büyük mesuliyetler vardır.

   

 

   

144

 

'?    :    10

 

M5

 

DEVLETLER HUKUKUNUN YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE (*)

    1956 senesinde Türkler, dünya çapında ehemmiyetli şu hâdisenin yüzüncü yılının kutlanmasından haklı olarak iftihar edebilirler. Hakika ten onlar, yüz sene evvel, insanlığı beynelmilel leştirmeye yardım etmişler ve neticede, Devlet ler Umumî Hukuku Avrupa'da Türklerin isl.lrrt.lu sayesinde meydana gelmiştir. Bu hâdise diklmiı çekmeden geçmemelidir.

   Milletlerarası Hukuk da denilen    Dovlt<ll.<ı Hukuku, müstakil devletlerin hem harp vn lımn sulh zamanında, kendi aralarındaki mtiriMtniıH leri düzenleyen ahkâm manâsına #ellr, Mlllol.loı

   (?)   Sebilürreşat Mecmuası/İstanbul, Arıılık 1050, HU yi 235de Kemal Kugçu'nun tercüma«lylı< ııt'CM'nrlılmlgMr

   

Muhammed Hamidullah

arası tâbiri, onun âlemşümul olmasını, bir bölgeye bağlı olmamasını, din ve renk gruplarının üstünde olmasını ve yalnız muayyen birtakım devletlere münhasır olmamasını icabettirir.

    Bu nokta-i nazardan hareketle, dünyada devletler arasındaki münasebetleri düzenleyen ahkâmın tarihini ve gelişmesini tetkik edersek, görürüz ki, meselâ eski Çinli kendi memleketi dışında memleket denocok bir şeyin mevcut olabileceğine inanmazdı. Eski Yunan anlayışı öyle idi ki, yalnız kendileri insandılar ve dünyanın geri kalan kısmı barbardı ve Aristo'nun iddiasına göre Yunanlıya köle olmaları mukadder kılınmıştı. Hind'li Brahmanlar kendilerinin Allah'ın cennetlik kulları olduklarına inanırlardı. Dünyanın geri kalan kısmı, onların nazarında dokunulması caiz olmayan mülevves ve hayvandan daha aşağı mahlûklardı. Yahudi'nin niyeti Kitabı Mu-kaddes'de yazıldığı gibi, Filistin'in sekenesi Ama-lika'nın (Arabın) i m hasıdır, ve dünyanın geri kalan kısmı Yahudilere hizmetkâr olmalıdır. Öyle ki, yalnız mukavemetsiz teslim olanların - hizmetkâr olmak üzere - hayatları bağışlanabilir; eğer kuvvet karşınında tösüme mecbur edilmişlerse, harp edenler öldürülmoll, kadın ve çocuklar köle edilmeli ve mallan tlıt ganimet olarak alınmalıdır.

    Eski devirlerde, yalın/. Hu malılar bu bakımdan terakki eseri göstermişlerdir. Dünyayı üç mıntakaya böldüler: Iloına İmparatorluğu, Roma ile bir barış ve dostluk muahedesi yapan memleketler ve dünyanın geriye kalan kısmı. Bu

 

İSİI'Inı   llııklll.ll   Killi]

soınıneu grup herhangi bir suretle hiç bir lml< m Alık değildi.

    Hıristiyanlık Avrupaya yayıldığı zaman,  l kıl'nnın bazı kısımlarında    devletin dîni lıaliı> golıııosi için birçok yüzyılların geçmesi lâzım geldi. Hıristiyanlığın yayılmasıyla, kanunî mahiyet-l.oki hakların ve vazifelerin yalnız Hıristiyanlara tatbik edileceğine inanılıyordu. Hıristiyan olma yan hiçbir memleket, medenî milletlerin birbirle rinin hukuk ve âdetlerine    gösterdikleri saygı çerçevesi içine kabul edilmemişti. Bu münasebet le Papa IV. Nikola (1288-1292) nın şu sözleri hatıra gelir: «Milletler arası münâsebetlerde verilen sözü bozmak bir günahtır. Fakat, Türklere verilen sözü yerine getirmek daha büyük günahtır.» Hıristiyan Avrupa, bütün dünyanın hâkimi gibi, mukaddes Roma İmparatorluğu hayaliyle o kadar kendisinden    başkasını görmez olmuştu ki, ikinci dünya harbinden sonra dahi Kembriç Üniversitesinden Prof. Lauterpacht şöyle bir müta-leada bulunuyordu : «Orta Çağ boyunca Devletler Hukukuna ne yer ve ne de lüzum vardı.» Diğer bir ifade île Avrupa'nın Hıristiyan memleketlerinin, Hıristiyan olmayan memleketlerle münft sebetlerinin kanunî mesnetleri yokdu, yalnız lof rik yapmakla ve icrası mümkün olanla idari» od 11 mekte idi.

   Türkler, Selçukîler ve Osmanlılar dovrindu, kendi âlemlerinden çıkıp da Batı dünyanı llo l,o masa geldikleri zaman onlarda çok mü torak ki bir Devletler Hukuku bilgisi vardı: Horu harp vo hom sulh zamanında, hem dosta ve hem düşmana Uıl

   

 

   

148

 

 

Muhammed Hamidullah

biki kabil, bütün yabancılar için bir ve aynı hukuk. İslâm geleneklerinden tevarüs edilmiş olan bu Devletler Hukuku mofhumu, bütün insanlık tarafından kabul edilmoye elverişli yegâne bir hukuktu.

    Yüzyıllarca Hıristiyan Avrupa direndi durdu, nihayet 1856'da en mühim Avrupa memleketleri, ilk defa olarak Müslüman Türkiye'yi -devletler arasındaki münusobellordo müsavi hak ve vecibelerle - Batılı mlllotlorln birbirlerinin hukuk ve âdetlerine göstmdlklorl Baygı çerçevesi içine kabul ettiler. Yavaş yavaş Hıristiyan olmayan memleketler de aynı derecede temeddün etmiş olarak tanınmaya başlandılar: Japonya ve diğerleri. Bu usûl, ister büyük, ister küçük olsun, eşit hak ve vecibelerle dünyanın bütün müstakil devletlerini içine almış olarak bir gün tamamlanmış olmalıdır.

   Türkiye ilo yupılan bu IU50 sulh muahedesi, Devletler Hukukunun milletlerarası bir mahiyet almasına yol açtı. Bu hâdise, bilhassa Türkler tarafından hatırda tutulmaya değer, zira bu beşer tarihine, dünya çapında ehemmiyetli bir yardım teşkil etmektodİr.

150

 

İSLÂM'DA DEVLETLER ÖZEL HUKUKU (Kanunlar İhtilâfının Islâmî Mefhumu) (*J

    Hukukun bir şubesi vardır ki, aynı manâda olmak üzere, Devletler Hususî Hukuku veya Kanunlar ihtilâfı (çatışması) adı verilir ve müsta kil milletlerin aralarındaki münasebetlerinin art ması ve kültürel irfanlarının yükselmesi ile ehem

    (1)   Bu makale ,ük olarak, The First All-IndİM I .M w Conference'de bir tebliğ olarak okunmuş   ve    «Tim l'ro ceedings of the First All-Indla Law Con feronofl, Huydu rabad Deccan, 1945»de neşredilmiştir. Hâlen KPİİİMI KUS cu tarafından tercüme edilmiş olup, yakında neırcdllnrol. ?«Islâmda Devlet İdaresi»  (Müslim Conducl, of Hinle,  lı,v Muhammed Hamidullah, Lahore 1953/1^71)     urtlı CMTIH Türkçe tercümesinden iktibas edilmiştir,  Ayrını  İlindin-nın'dii orduca olarak Ma'ârif, Azanıgnrlı  rııttcııııııılıırındu ve son olarak, Annales de la Facııltn d» drolt, d'Istanbul' da Fransızca neşredilmiştir.

   

15

 

Muhammed HamiduUah

miyet kazanır. Bu hukukun başlıca mevzuları umumiyetle vatandaşlık, şahsi durumlar ve ecnebiler üzerindeki kaza hakkıdır.

    Devletler Umumi Hukuku İle Devletler Hususî Hukuku arasında kati ve sabit bir hudut cizilememesl İşaret edilmeye değer. Filvaki her iki ilimde de birçok uy m mevzu mükerreren münakaşa edilmektedir. Klasik îslâm hukukçularının onları ayrı ayrı bahİHİerde değil de bir ve aynı bahislerin içlndo elo almaları belki bu hakikatten ileri geliyordu. Mıımafllı biz bu makaledeki maksadımıza uygun olarak elimizden geldiği kadar ilgili malûmatı seçip ayırmaya ve ayrı bir bütün meydana getirmeye gayret edeceğiz.

    «îslâm Kanunlar İhtilâfı» tâbirini kasten intihap etmedim; zira bu, İslâm Hukukunun muhtelif ekolleri arasındaki çatışmaya mahsus durum meselâ bir dâvada taraflar Şiî ve Sünni gibi farklı mezheplere mensup oldukları zaman, ortaya çıkan hukuki durum mânâsına gelebilir. «Kanunlar İhtilâfının Islâmi mefhumu» başlığı ile kasdettlğlm şey çok daha geniştir. Bu mevzuda sadece:

1 — Vatandaşlık  vo

    2 — Yabancı nıuklnılorin (ecnebi tabiiyetli olanların) hukuki Htuüılcu'lylo doğil, aynı zamanda :

    3 — a) Müslim vo Gayri Müslim Hukuku arasında,

 

    b) Muhtelif Gayrı Müslim Hukuklar arasında,

c) Muhtelif îslâm Hukukları arasında,

152

 

îslâm Hukuku 101 Ilı I

   d)    Din değiştirme gibi hallerde mevziini (ıh «kanunlar ihtilâfından» ve bununla du lkı> fa tılıııoyip keza;

A — a)    Diğer bir îslâm devletinde;

    b)    Gayrı Müslim bir devlette, İslâm devleiı inbealarınm hukukî durumlarından   (statülerin den); dahi bahsedeceğim.

   Böyle bir makalenin dar hudutları içinde mevzuun ancak ana hatları, muhtasarca târi/' edilebilir. Bu itibarla bizzat ben de eski veya mu asır İslâm devletlerinin İslâm Hukuku ile teçhiz edilmemiş fi'lî icraatına gitmeden sadece sünnî hukukçuların reyleriyle iktifa edeceğim.

1.    VATANDAŞLIK:

    Şimdi, vatandaşlık tâbir ettiğimiz şeyin, menşei, kan akrabalığında olsa gerektir. Beşer, medeniyetinin ilerlemesiyle birlikte, diğer âmiller de siyasî birlikleri kuvvetlendirmeye yardım ettiler. Filvaki, dokunaklı ve heybetli akademik ifadelerde muhtelif çağlarda ve muhtelif memleketlerde millî şuur diye adlandırılan coğrafya, dil, ırk, renk, kabile vesaire ile ilgili peşin hükümlere teş.âdüf_ediyoruz.

    İslâmın beşiği olan Arabistan'da da »Cahili yet Devrinde» durum herhalde bundan farklı do gildi. K^ejin^f^lIvesîdSF^M^abÜo tinvil yıtga yan Ârabistanm^en^MİmMÜ ve nmAn.ii' kııbllosl olan Kureyşe mensup bir ferdin KAdlr I Mutlak tarafından -.

«Ey insanlar, hakikat biz alzl bir orkekln İm

 

ı

 

 

Muhammed HamiduUah

 

İslAm Hukuku Mlı

 

 

 

dişiden yarattık. Sizi birbirinizi© tanışasmız diye milletlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah indinde en şereflini/ takvaca en ileride olanınızdır.» (2). hakikatini İlân etmek üzere; İs-lâmm Elçisi olması kaçınılnıuzdı.

    Bu âyet, vatandaşlık loboa mevzuu üzerindeki beşer düşüncesinin yoni bir istikamete yöneltilmesi ve fi'liyattu i.so bir İslam vatandaşlığı fermanı idi. Hazrotl Peygamber (S.A.) zamanında ona göre hareket edilmiş ve bizim bu zamanımıza kadur her devirde bu böyle olmuştu. Her nerede Hilal yükseklerde dalgalandı ise, orada insanların eşitliğini ve dindarın rüchanını ifade •etti.

    İnsanlar  bir  hayli  zaman,   îslâmda din ile vatandaşlık arasında fark yoktur» şeklindeki ifadeyi yanlış anlamışlardır.    Bundan başka, onlar bu mevzuda bir Müslümunın tamamen dîni yönden anladığı şoyl bollrlnıozler. İhtimal ki biz aynı ifadeyi ırk, coğrafya, dil, yahut benzer mefhumlarda akrabalık cloğil de aynı mefkureye (ideolojiye) yahut aynı lıuyat görüşüne bağlılık İslâmî vatandaşlığı  teşkil eder şeklinde    tarif etmekle durumlarını da emniyetle ve en doğru bir şekilde anlatmış oluruz. Ejfor biz din kelimesiyle insanın, Hâliki ile olan münasebetini kastediyorsak hemen söyleyelim ki, lalam Mdoco bir din değildir; o bundan çok daha fazla bir şeydir. İslâm, kendi mensuplarına    gerek  ruhanî ve gerekse maddî ve içtimaî hayatın her «aI'hasında bir hattı

(2)    Kur'an-ı Kerîm ,sûre: 49, Ayet, :  13.

154

 

hareket kaidesi verir. Bu mânâda İslâm mc> 11 m hm an lığa karşı bir itirazdır ki,    bunu / ıuirat, yalnız Brahmanlarm irsî bir sınıfı Uoı.iıi içinde doğmuş olanların hakkı idi. O bugünkıı Hıristiyanlığa karşı da bir itirazdır ki, buna gflnı insan aslında günahkârdır ve başka bir kiIII.HU onun halâsı için feda edildiğinden kendi ef'alin den dolayı artık ferden sorumlu değildir. Aynı zamanda, bizzat Hz. îsâ tarafından müesses ku nunun Saint Paul tarafından neshedildiği şekli ne de (3) bir itirazdır; Saint Paul'e göre Hıristiyan olmayanlara verilen «söz» ve bunlarla yapılan «sulh sözleşmeleri»    bağlayıcı vasıta değildir (4). İslâm mevcut olan Mecusîliğe, Zerdüşt-lüğe ve putperestliğe, insandan ihtiyarı alıp götüren her şeye karşı bir itirazdı.

    Bir kimse, kendi ırkî mensubiyetini değiştiremez. Bu, bir kimsenin kendi deri rengini değiştirmesi kadar imkânsızdır. (Hintliler ve Avrupalılar aynı ırkî soydan oldukları halde, Cenubî Af-rikada takib edilen bugünkü siyaset, bu fikrimizi teyit eder mahiyette bariz bir misaldir.) Bir kimsenin dil mensubiyetini de değiştirmesi aynı şekilde güçtür. Eğer Âdem ile Havva oğullarının tekrar birleştirilmesi düşünülse ve tamamen fil rî - arızî olarak ortaya çıkan bu temayüllerine blı çare aranmak icab etse, İslâm bunu, VHIHİHIM^Iİ

    (3) Ahdi Cedîd (İncil), «Paul'uıı RoniMİıltırıı ınekltı bu* bahsi, X/4; Matta İncili, V/18.

    (4) Müellifin «Müslim Conduct of MI.HI.K» 4'llııcU Utlu, jj : 120 ve müt. ayrıca Kru'an ile olun farkı Iclıı bak. S(irı> 17,  ayet  34.

    (3)

Muhammed Hamidullah

ğın bazı fıtri arızî temayüllerinden ziyade ihtiyara (İntihaba) yöneltilmesi tezini ileri sürer, islâm tarafından intihaba (ihtiyara) tâbi bu şey, îman yahut hayat görüşüdür ve vatandaşlığın diğor onanları hakkında şunları beyan eder:

    «Dlllorlnlzln vo ronklerinizin birbirine uymaması da O'nun lılkmot i Itabbâniyesinin âyetle-rindondlr. Hakikat lamlarda bilenler için elbette ibretler vardır.» (0),

    Dil, ronk, ırk gihl ıyoyl<ır ayette de görüldüğü gibi Islamda nhommlyutll bir şeye delâlet etmezler.

    Evvelce /ikredileri âyette «ırki esasların» ehemmiyetsizliği belirtilmişti. Burada «dil» ve «renk» farkları dahi ehemmiyetsiz bir duruma indirilmiş oluyor. İslâm, beşer ihtiyar veya itikadının bütün mühim veçheleri üzerinde, ehemmiyetle durarak normal vo vasati bir insan için asgari vo boşor nov'lnln hoy'ot-1 umumiyesi tarafından kabulo Hayan bir nevi «temel itikat» dahi vermoktodİr:

    «Şüpho yok ki <Ky Muhammed sana vahye-dilene) İman odonlor (yâni Müslümanlar) ve Yahudi ve Hıristiyan vo Sâbil olanlar -herkim Allah'a ve Âhlrol, günü no İnanır ve sâlih amelde bulunursa- elbette onların Uabları katında mükâfatlan vardır, hem onlara bir korku da yoktur, onlar mahzun da olacak dogllloıdir.» (6).

Fakat okuyucularıma horhangi bir kimsenin

(5) Kur'an-ı Kerîm : Sûre : ÜO, ftyci     22.

    (6) Kur'an-ı Kerîm : Sûre : 2, Ayrı     02 ve sûre : 5, âyet : 69.

 

İslım  Hukuku  Kili

bana tarih bilgisizliği isnad ede bilen o;', uı I tjln dan haber verebilirim. Biliyorum, Islûnı tarihi ilk samanlardan beri  «talî vatandaşlıklar»   kaydol mistir. Bu, Şiî ve Sünnî ihtilâfiyle başladı vo dal budak salmalar yalnız bir zaman meselesi oldu Daha sonra    Sünnîler arasında bile kabul odll iniştir ki:

    «İslâm toprağı ile gayrı müslim toprağını birbirinden ayırt eden şey, hakim iktidar ve idare farkıdır. Aynı şey İslâm toprağı içinde, birbirle rinden hâkimiyet ve bu hâkim iktidarın icrası (yâni kazaî selhiyet) ile ayrılan muhtelif memleketler için de doğrudur.» (7).

    Bütün bunlar bile hep tâli bir ihtiyar ve in-tihab meselesidir, doğuştan veya arızî değildir; şunu diyebilirim ki, bu gibi farklar pek ehemmiyetli değildir ve aile arasındaki münazaalardır, ayrılma ve yabancılaşma sayılamaz.

    Şunu da inkâr edemem ki, modern Avrupa medeniyeti İslâm kütleleri üzerinde oldukça mühim tesirler yaratmış ve bugünkü Müslüman devletler, mecburen son zamanlarda ikamet ve doğum esasına dayanan vatandaşlık hukukuna dair kanunlar yapmışlardır.    Mamafih bu son husus ileri sürdüğüm tezle ilgisi olmayan milletlerarası hayatın siyasî zaruretlerinden doğmuş hususlardandır. İslâmî anlamına göre vatandaşlık müşterek memleket, dil, renk veya doğum dogll müşterek itikadı ve îmanı ifade eder.

    (7)   Dabûsî'nin al-Esrâr adlı elyır/ıım eseri,     varak 161 b (İstanbul).

   

 

   

156

 

ıa?

 

Muhammed Hamldullah

 

f O halde, meselâ Hıristiyan İngiltere'de bir Müslünıun vuLundaşı olan Hıristiyanı, İngiltere için yabancı ve Müslüman Afganistan'da bir Hint vatandaşı ulan Afganlıyı, Afganistan için yabancı statüsünds görmokten hayret etmemek icabe-l der.

j/      Bu yüzdendir ki, İslam hukukşinasları, idare eden (hâkim olun) topluluğun müşterek itikad ve îmanım inLJhıtb ve onu İltihak etmedikleri takdirde bu «yabancı  vulıuıdııylar»  hakkında nasıl davranılacujtcını nıul'uNNulun bahla movzuu etmişlerdir. «Ehlizzlrnnıo» tabir olunan bu gibi himayeye muzhar topluluklar yahut (yabancı vatandaşlarla yapılacak muamelenin tafsili bu küçük makalenin çerçevesi dışındadır. Umumiyetle söylemek lâzımgelirse bir İslâm devletinin topraklarında iskân ve ikamet eden kimseler şu sınıflardan birine girer;

r    

MUaliıu

DİKİ: SAKINLEUI

Yabancı

L    

Vııljnncı

Vatandaş

Gayrimüslim

 

r

—ı

Ov. t,

Taraflar aynı     Taraflar ;ivı ? mezhepten ' mezheplerden

Ehl-ikitan. olmayan,

'?'t'I-i kll.ıp     Kili-| İtlimi

ittiıtcrı

158

 

İslam Hukuku lüiihil»

    Uütün Müslümanlar arasında tam bir İİİÜMH vat vıı.i'dır ve İslâm Hukukunca hiç bir sınıf voy« kMt farkı tanınmamıştır.   Bütün   müslüman İm her nerede olurlarsa olsunlar bir ve aynı «üın ıııot»e (mevzuûmuza göre söylemek icab edeı.so millete = vatan'a) mensupturlar ve Ebû Yûsuf tarafından bilhassa zikredildiği gibi aynı kanun lara tabidirler.    Mamafih, Kur'an da, bir islâm devletinin, gayrimüslinı_memlekette ikameti tercih eden müslümanlan-böeayeden mesul olmayacağını beyan eder ve İslam    mahkemeleri de müslümanların yabancı memleketlerdeki fiilleri veya haksız fiillere mâruz kalmaları gibi haller için ne kaza hakkı iddia eder ve ne de bunu kul lanır. Bu hususun halli, yâni bu gibilerin himayesi mânevi bir borçtur (Kur'an IV/75).

     Bulunmuş bir bebeğin ve müslüman baba ile ' gayrimüslim anadan    yahut    himaye altındaki gayrimüslim baba ile yabancı anadan doğan ço-ycuğun «ümmet»i yahut diğer bir deyişle «vatan-/ daşlığı» hakkında karar vermek hususunda bazı I  müşkülât vardır. Bu hususta İslâm Hukuku umumî bir kaide vazeder ki, buna nazaran bebek, kendi menfaati olduğu için en iyi olan «ümmot-i takib eder. Böylece İslâm memleketinde bulun muş metruk bebek ve müslüman babadan do#un çocuk müslüman sayılır;   ve   ebeveyninden biri ?gayrimüslim vatandaş» ve diğeri yabuncı olur ta o çocuk, İslâm Devletinin «gayrimüslim vıılıın 'l»şı» olur. Mamafih, bütün bunlar kut'I olmuyun ı*razl hal tarzlarıdır ve çeşitli dolillorlo roddedi lobilir,

19»

 

Muhammed Hamidullah

    İslâm, tebaası arasında bütün dinleri müsamaha ile karşılar. Bununla beraber İslâmm ruhani merkezi olun Arab Yarımadasında ikamet hususunda bazı IHI Imıalar yapılmıştır. Orada gayrimüslimlerin dalıut Ümmet etmek üzere yerleşmelerine mÜMtmrio ntlllmez. Daha ziyade siyası ve lçtlmul zurıırnl.ler İİOI.ICUNI tloğmuş olan bu durum, bir taraftı lııı-tıkılıi'Nu, Hıristiyanlar, Museviler, Mocusllur, PtıtncıretUlor vo sair inanışlara sahip herkoH, bir İHİam tluvlotl toprağında ikamet öder ti o bu dnvlotln kanunlarına itaat ederse, emniyet vo himayeye ma/.har olurlar. Aynı şe-kildo l'.bû YÜMUI' (Kitab'-ül-Harâç, sahife: 73), birçok İlahlara tapanların, müşriklerin, ateşe ve taşa tapanların, ehl-i kitap olanların ve bütün gayrimüslim olan diğer zümrelerin himaye edilmeye lâyık vatandaşlar olarak kabul edilebileceğini açıkça söyler.

   GayrimüNİlm vatandaşlarla, gayrimüslim yabancılar tiranında bazı farklar vardır. Sonuncuların İslam toprağına girmesi için, evvelâ müsaade almaları lazımdır. Bu müsaade, herhangi bir müs-lüman vatandaş, hatta köleler ve kadınlar tarafından dahi verilebilir. İslam toprağında ikamet esnasında böyle bir yabancı gayrimüslim, emniyet ve himayesini «ağlııyan müsaade (Emân) şartlarına tâbi olarak, hemen hemen gayrimüslim vatandaşların bütün hak ve vecibelerine sahiptir. Emân verme hakkı, atılında hor müslüman vatandaşa aittir. Bununla beraber, sonraları gelen hukukçular, hükümetin sarih bir kararı ü^ muvakkat bir zaman için bu umumi hakkı meriyet-

 

İslam Hukukıı nıııı.n   >

ton alıkoymaya ve halk tarafından  bu  lııınu ı ? ı layol. edilecek kaideler isdar etmeye hakkı oldu ili mütalâasında bulunmuşlardır.

   Hilâfetin ilk asırlarında yabancı bir gayrini udimin İslâm toprağında en fazla bir sene İkamet edebileceği kaidesi cariydi.    Daha uzun bir ikamet, yerleşmek niyetinejleMlet ediyordu ve o •uman, o, alelade gayrimüslim bir teb'a gibi vo (i belere ve vergiye tâbi tutuluyordu. Daha sonra ki devirlerde yabancı mukimler, siyasî sahalarda imtiyazlı vaziyetler sağlayan kendi aslî  (ta biiyetlerini)  muhafaza etmek istediler. Bilhassa Türkiye'de kapitülâsyonlar devrinde 1535'de Türkiye ile Fransa arasında varılan bir anlaşma ile bu mezkûrjka^ne^jnı^ddeti^offlieTieye çıkarılmıştı. Kapitülâsyonlar, Türkiye'ye zor altında, kerhen kabul ettirilmiş bir şey olduğundan    îslâm Hukukçuları bunu asla nazarı itibara almamışlardır; ve bu münasebetle, onlar an'anevî bir senelik tahdidi ikamet müddetini zamanımızda bile hâlâ zikretmekte devam ederler.

    2.   Gayrimüslimler, teb'a ve yabancılar statüsü :

    İslâm Devletinin gayrimüslim teb'asına (zlnı mî) denir (8). Zimmîleştirme, Müslüman hukuk çulara nazaran buna karar veren gayrimüslim llo İslâm topluluğu arasında, iki taraflı nizami, normal bir mukaveledir. Eğer zimmî, devlete sâdı-

   (8) Daha fazla malûmat için bak. Antolne Fattal, bu Status legal des non-musulmans en pays islam, Beyrut 1958.

   

 

   

160

 

?i

 

I       İt

 

161

 

Muhammed Hamldullah

 

kane bir bağlılığı kabul öder ve cizye denilen himaye vergisini vorirso, ikamet hürriyetine, vicdan hürriyetine, can, mal ve namusunun korunmasına hak ka/an ir

    Bu y,lnınıli<"..ıinııi' mukavelesi, aşağıdaki hal-lerdo nihayete <<ı ? ?

1. tayan,

2. Cl/.yo v<u   < mı ndome mecburiyetini red,

3. Hükûnıııh   ıinııtı rod,

4. Hür bir MiHlılıımn kadınla zina,

    5. Bir düşman dovlot ferdine    melce hakkı vermek vo bu dovlot lehinde casusluk yapmak,

    0,    Alluh'ın, Resulünün ve Kitabının kudsiye-tlne tecavüz etmek,

    7. Bir Müslümanın dinden dönmesine sebep olmak,

8. Haydutluğa kalkışmak,

    9. İşitimin a/,1/, tuttuğu prensiplere açıktan açığa muhalif hareketlerde bulunmak,

10.   Fahiş faizli muamelelere düşkün olmak, vo bun» mümasil şeyler.

    Lâkin, bu hııllordon birçoğu üzerinde muhtelif islâm mezhoblerl arasında tam bir görüş birliği yoktur. YükHok hükümet memuriyetlerini işgal etmenin verdiği pratik tecrübelere malik olan hukukşinaslar, medreselerinin İnzivası içinde nazariye vaz'edenlerden kalduton daha mülayimdirler.

' Bir Müslüman vatandaş cezalı ve hattâ aleyhinde göz altı veya diğer bir vilâyete sürgün emirleri verilmiş olsa dahi memleketten dışarı sürü-

162

 

İslâm Hukuku Klu<n. ı >

loıntl. Fakat, gayrimüslim bir vatandaş ya im ulam cezasından en hafifine kadar cezalarla ı.-< lyo edilmekle kalmaz, fakat, tehlikeli faaliyetle ıinden dolayı arzu edilmeyen bir şahıs haline ge Hİ'NO, memleket dışma da sürülebilir.

Kur'an'a, Hadîse ve Peygamber (S.A.) zamanından bu yana devam eden tatbikata göre, fs-luııı memleketinde   mukim gayrimüslimler, adlî muhtariyetten faydalanırlar. Onların kendi hukuk   ve   hâkimleriyle   faaliyet   gösteren   Hıristiyan, Musevî ve aynı dinlerin çeşitli mezheble-rine mahsus mahkemeler tesis edilmiştir. Taraflar aynı cemaatten oldukları takdirde, bu mahkemelere müracaat ederler. Mamaafih gayrimüslimler kendi cemaatlerine ait mahkemeye müracaat edecekleri yerde kendi serbest muvafakatle-riyle, bizzat jbBndileriJiejrcjhan^gIâjn_,m sine dâvayı arzedecek olurlarsa, bu hak kendilerinden esirgenmez? Aynı şey, taraflar ayrı cemaatlere mensub oldukları, meselâ bir taraf Hıristiyan diğer taraf Musevi olduğu takdirde de varid olabilir. Bütün bu gibi hallerde Peygamberin (S.A.) sünneti onlara katil ve zina gibi ci naî vak'alarda dahi kendilerinin şahsî kanunlarını tatbik etmekte idi. (9)

   Burada, yabancıların olduğu kadar, gayri m tin llm tebaanın şahsî statülerine taallûk otlon ka nıınlar ihtilâfına ait mevzular üzerinde muhtelif talAm Mezheblerinin rey farklarının teferruatına «irmeye ihtiyaç hissetmiyorum.   Sadece, burada

    (9)   Bakınız: Buharî, İbn I-Ilsrtm, v N, vn ııyruM   tu ? ?II. I.ovllller XX/10 ve müteakip.

   

Kl.'l

 

Muhammed Hamidullah

 

İslam Hukuku IHIÜılli'

 

 

 

belli başlı bazı hususiyet arzeden noktalar tebarüz ettirilecektir.

    islâm hukukçuları, memleket farkı gibi, din farkının da voraHoto mani teşkil ettiğini iddia ederler; moaelâ l>!r MüHİÜman, bir Musevî veya bir HırİMUyiMi I t mıv>rû şekilde evlenebilir^ fa-kai. zovc vo zn blrhlrlorlno varis olamazlar. Zovcoyo uld ulı. mullur, zovcl, çocukları ve diğer İslam Itlkadımlakı ukrabusını hariç bırakmak surotiylo; babu, ana, kaıtieş vosulro gibi kendi di-nindon akrabanın* gider. MaumafîE "vasiyetle bırakılmış mal, meşru maksadlarla diğer din ve memleketten olun şahıslar lehine intikal edebilir. Vakıflar da onların vasiyetleri gibidir.

    Asgari bir hadden ziyade olan servet üzerinden alınan vergi (yâni zekât), yalnız Müslümanlar için mevzubahistir. Bununla beraber, toplanan bu vergllorden, İstifade, İslâm ile mukayyed değildir. Hazreti omur gibi yüksek selâhiyet sahibi bir /.ittin tol'slılno göre, Kur'an'da zekâttan istifade odocoklor meyanında zikr edilen (mesâ-kîn), İslâm toprağında yaşayan Hıristiyan, Musevî ve diğer gayrimüslim vatandaşlar mânâsına gelmektedir (10). Bununla beraber cemaat idareleri vasıtasiyle gayrimüslimlerden toplanan vergiler, münhasıran yine cemaatlere sarf olunur.

    Bugün, dünyanın en gonlş Müslüman grubunu temsil eden Hanefi Mozhobl hukukçularının, yüksek adalet düşüncesi, bir gayrimüslimi öldüren bir Müslümanm İdam cezasiylo tecziye edil-

(10)    Bakınız: Ebû Yûsuf.

164

 

mONİ lâzımgeldiği fikrini müdafaaya zorlumu itli dır. Diğer bir kısım hukukçular, bu kadar Uru gitmeğe isteksiz olmalarına rağmen Hanenin bu sahada Peygamberin (S.A.) bir Hadîsi destek İm ı löktedir.

    Hazreti Ömer zamanının çok istismar edilin I birvak'asıda müşarünileyhin valilerinden birine Hıristiyan olan kâtibinin azledilmesi için verdiği umirdir. Rivayet edildiğine göre, kâtibin resmî dil olan Arapçaya vukufu pek yoktu (11). Bu, gayri müslimleri, idarenin kilit mevkilerinden uzaklas lırma siyasetinden başka bir saik ve maksatla dahi olsa kendisi yine haklı görülebilir. O zamana kadar Islâmm yayılmasının üzerinden on sene bile geçmemişti ve geniş selâhiyetleri haiz valilerin kâtipliği vazifesinin ehemmiyeti üzerinde ne kadar çok durulsa yeri idi. Aynı Halîfe Hazreti Ömer, binlerce gayrimüslimi, devlet gelirleri, maliye ve diğer devlet dairelerinde,    itimat ve mes'uliyet isteyen çeşitli mevkilerde yerli yerin de bırakmıştı. Ensâb ül-Eşrâf adlı eserinde Belâ-zurî, aynı Halîfe Hazreti Ömer'in Suriye'deki bir Rum'u davet edip onu Medine'de malî işleri tedvire memur edişini_^n^0e^ektedir.    («Hazreti Peygamber zamanında   bütçe esasları vo vergi tahsili» hakkındaki makaleme bakınız.)     Hattâ bu dairelerin bir kısmında (dîvanlar) resmi MİM lûmat Arapça değil,  "Yunanca ve Farsça olanı K devam etmekle idi. Yine aynı Halîfe Ha/re 11 Ömer

   (11)    Balâzurî,  Ensâb'ül-Eşrâf   (<ılyı»ı?mmıı   İHüınfoııh 11/592-3.

ııi5

 

Muhammed Hamidullah

idi ki, bir Yahudîden cebren alman bir arsa üzerine inşa olunun camii, bu sebepten yıktırmış ve arsayı bu asıl suhibine iade etmişti. Aynı yerdeki meşhur Huy t ül Yahudi günümüze kadar devanı edoKtılmlştlr Ua>.

    GayrlıııÜHİlnılı-ı * «ir* maniaya maruz kalmadan llazrol.| öıııorı m ınoye Mekkeye ve Medîne-yo kudur tfullrlıiı', ıvıılı,tuıı şikâyetlerini bildirirler, istidalar lun/,inı tıdtırleıdl, Onların işlerinin pek çabuk görüldüğüne dair birçok vak'aları tarih kaydüdur.

    Ulam, herhangi bir dine inanma hususunda tazyik kullanılmasına müsaade etmez. Yemende, Hıristiyan Necranda bir krallık emirnâmesiyle Yahudi kızlarının yalnız Hıristiyan erkekleriyle evlenip, Yahudilerle evlenemeyecekleri hakkmda bir karar çıkarmak, Ulamda düşünülmesi bile mümkün olmayan bir şeydir (131.

a    Kanunim   Arasında Çatışma  (ihtilâf) :

    ıı) MüHİlın vı gayrimüslim kanunlar arasında ihtllâr.

    Bir dâvada, i.nrajüardan biri Gayrimüslim ve diğeri Müslim IHO" dava sebebi vak[aJşlâm toprağında vuku hıılnnış .lıe, dâva. İslâm mahkemesi huzuruna getirilir, Ve muUıd olduğu üzere ihtilâf İslâm Hukukuna Köre çözülür. Medenî hukuk dâvalarında pek müşkülat yoktur. Ceza dâvalarında ise, gayrimüslimler lehine bazı istisnalar ve tahditler vardır. Evvelâ bazı CİM lor, meselâ sar-

(12) Bakınız : Cardalin, Drolt.s International Prive.

(13) Desvergers, L'Arabie.

 

İslam Hukuku luıiıiı.M

hoşluk,   muhtelif  vasıf  ve  derecelerde   nuunııu tıvloııınuler    gayrimüslimler tarafından  işloıııııK İmi ,'.uç sayılmaz. Saniyen adam öldürmek huım nündü, bâzı hukukşinaslar, bir gayrimüslimi <>ı düııuı Müslümana   idam cezası verilemeyocop.ı ne, onun yalnız (diyet)  ödemek mecburiyetindi olduğuna inanırlar. Mamaafih Hanefîler, bu rın selede bir TvlüsTümanla, bir gayrimüslim vatan d aşın arasında tefrik yapılmaması kanaatinde dirler; onlar, bu hususta Peygamberin (S.A.)  bu Hadîsine dayanırlar. Bununla beraber Hanefîler de yabancı bir memleketin gayrimüslim tebaası na karşı irtikâb edilmiş bir katil suçunu Müslü manın hayatiyle ödemesine   taraftar değillerdir. Ebû Hanîfenin tilmizi Şeybânî bir tek istisna teşkil etmişe benzer; o şu kanaattedir ki, yabancı bir gayrimüslim müsaade ile İslâm toprağında oturduğu müddetçe diğer bir gayrimüslim vatandaşla aynı hak ve vecîbelere sahip olur ve suçlu Müslümana karşı kısas kanununun (lex talions) tatbik edilmesi icabeder.

    İslâm hukuk ilmi kazaî selâhiyet hususunda pek câlib-i dikkattir. O kadar ki, İslâm Devleti nin bir Müslüman vatandaşı meşru bir iş için yu bancı deyletin müsaade ve muvafakati ile gittiği gayrimüslim toprağında bir gayrimüslim tarafın dan katledilse, soyulsa, yahut diğer türlü gayri kanunî bir muameleye    duçar olsa ve bilahare suçlu gayrimüslim İslâm toprağına goİHo,  Ulam toprağının mahkemesinde kendisi aleyhinde takibat yaplîâTnaZTîuklilîçülâr, şoyln delil göste rlrler: Dâvanın sebebi İslâm kaza hakkının câri

   

 

   

166

 

lfl7

 

Muhanuned Hamidullah

 

İslam Hukuku

 

 

 

olmadığı bir mahalde vuku bulmuştur (14). Hattâ Peygamberin (S.A.) şöyle emir verdiği söylenir :

    Hur Uiııı ki (bi/.lm toprağımızda) katil, zina veya «Irknii Irtlkâb odor ve firar eder ve sonra müsaudo İla avdtıt tıdone kaçmak istediği şeyden dolayı muhaknıno odlllr ve ceza görür. Bununla borubor o, kaili, y.lııa vo sirkati düşman toprağında irtlkilb eder vn müsaade ile gelirse, düşman toprağında yaptığından dolayı muhakeme-edilemoz (Ift)

    l>> İki Kuyrlmüallnı kanunu arasında ihtilâf

    Kğer bir dâvada taraflar aynı cemaata değil de ayrı cemaatlere mensup olurlarsa, meselâ Hı-ristiyana karşı Yahudi olursa, İslâm mahkemesi, bunu evvelemirde kendi solâhiyeti dahilinde görmez. Zira, İslâm hukukçularına göre îslâm karşısında, lalamdan nayn bütün dinler mensupları, bir tek ünımot l.oakil odotior. Fakat taraflar bizzat kendi anılarında hukuk ve mahkeme intihabı hususundu bir unlanmaya varmazlarsa, meşhur hukukşinas Halil'in dodlgl gibi son söz, mecbû ren İslâm Hukukunun olur. Bu hususta medenî hukuk ve cinuyol. dâvaları arasında fark yoktur. Husûmet, meselâ İslâm hukuku tarafından mene-dilen ve bununla berabor dâvanın gayrimüslim' tarafların dinleri tarafından böyle telâkki edilmeyen faizli bir ikraz mukavelesi yahut bir şa-

(14) Serahsî. Mebsût, X. 95-1)7.

(15) Serahsî, Şerh üs-Siyer Ül-Kcblr, IV. 108.

168

 

rap latışına ait bulunuyorsa, Kadı'nın tu ün acaba nasıl olur? Bunu hakikaten merak otım f*ylm.

e)    îki İslâm kanunu arasındaki çatışma : Çeşitli hukuk ekolleri (mezhepleri)    meselâ HÜnnl ve Şiî yahut, Hanefî ve Şafiî ve benzerlori arasındaki ayrılık sonraki zamanların mahsulü dür. Peygamber (S.A.) ve ilk Hilâfet zamanların du  bu gibi çatışmalar gerçekten düşünülemez. Şüphesiz Hazreti Peygamberin   (S.A.)  irtihalin-den sonra, muhtelif hukukçular    arasında rey farkları çok geçmeden meydana çıktı.   Bununla beraber, Kadılar, muayyen hukukçuların kararlarına tâbi olmaya mecbur değillerdi, bu bakımdan, bizzat kendileri müstakil bir sınıf teşkil ediyorlardı. Her hâkim, kendi şahsî görüşüne göre hüküm vermekte geniş bir hürriyete mâlik bulunuyordu.    Bununla beraber Abbasîler devrinde meselâ Kadıyyül Kudat (baş kadı) Ebû Yûsuf'un yalnız   Hanefî Mezhebine mensup olanları kadı tâyin ettiğini açıkça görüyoruz.    Daha sonraki devirlerde Yakut'un açıklamasına göre,    Zeydi Şiîler bile Hanefî Devletinde Kadı tâyin edilirlor ve onlar da Hanefî kazaî içtihadına göre hüküm verirlerdi.

   Daha açık ifade etmek için meselâ gorido bir veğen (erkek kardeşin oğlu) ve bir torun Otı/.ı nın oğlu) terkederek ölen bir insanı göz önü no ı lal im. Hanefî Mezhebine göre erkek torun hurlç kalmak üzere yeğen, ölen kimsenin bütün malına (terekesine) tevarüs eder. Halbuki, Şia hukukuna göre kaziye bunun tam «kHİnedir.    Vefat

181*

 

Mubammed Hamldullah

eden kimsenin ve vArislerlnin tıyn ayrı mezheplerden olmuları da pek âlâ mümkündür. Hangi mezhobo göro karar vermemiz İcabedecektir? Ta-biatiyle onların hutıgl me/heploro mensup olduklarını nazarı Ulbnrıı, almadan Kadılar, icra-i hükmetmekle m*1' Hol' bulundukları devletin hukuk ekolüne (nıı< Mim) «Öro; burada bir müşkilât yok. Hunimin ı ııImr, tıgor dovlol daha müsamahakar vo hor ıintUı^ lunull ıno/.hobine göre idare edilmek lı ?um, malik lwo, bilhassa hukuk-u şahsiyoyo ali v uılardu hakiki mânâsiyle bir hukuk taruzu /.ulıı ıı öder. Mısırda meselâ Sultan Selahaddlıı /.aıımnında dört, refik adil müesseseye vo hor müessese için bir Baş Kadı ve yeteri kadar çeşitli Sünni mezheblerden (yâni Şafiî, Hanoi'i, Maliki, Han bol î) tâli kadıların mevcut olduğu teşkilâta tosadüf ediyoruz. Bununla beraber, hasımlar, muhtolli' mezheplere mensup oldukları takdirde, bu toıykllat. dâvayı halledemi-yordu. Klâsik ıııüellirior bunu görmemezliğe gelirler. Daha noıırakl zamanlarda dâva edilenin yahut ölenin ınozlu)blnln~l3uVîf mevzuu ne olursa olsun) mûtobor olmasına karar verilmişti. Aynı şey Hanol'l, Jjal'il, Mâlik! mezheplerine tabî Devletlerde kuldu olmuştu. Hattâ modern İngiliz Hindistanında aynı soy kabul odilmiştir. Yine bu kaide, Mısır ve Tun usta da caridir.

    Hindistan'da vo aynı veçhile diğer îslâm memleketlerinde hükümdarın Sünn! Mezhebden Şiî Mezhebe veya aksi istikamete mezhep değiştirme vakaları olmuştur. Bununla beraber, bu durumun adlî cihazın çalışışında ne gibi bir tesir

170

 

İslam Hukuku Mitil

hıiıukı getirdiğini hal için şimdiye kadar yaptı »ıı n ı ırıııalar muvaffakiyetli bir neticeye varın

11)    Din değiştirme .-

    Eğer evli bir çift İslâmı kabul ederse, Isla • i/in evvelki izdivaç sözleşmeleri, bu sözleşme ı un hukuku ile kabil-i telif olduğu takdirde m luber kalır, değilse iptal edilir. Meselâ (Khuvc vagdesM tatbik eden ve kendi öz hemşire ve^. ?

U ıvUtriy]^ mlf*r>.Ghi}(*r> Morrıx]]fşr yahut dört kadl 11

dan fazla kadınla evlenen Animistler veya m ? hirsiz evlenenler yahut kadınları müteaddit kı> çalarla evlenen Cenubu garbi Hindıstanının M<ı labanlı Nairleri ve emsalinin izdivaçlarının  i.-, lâm hukukundan   müteessir olmaması mümkün değildir. Mecûsînin zevcesi derhal ayrılmak mecburiyetindedir.    Müteaddit zevceleri olan koca, yalnız dört tanesini seçip alakoyar, diğerleri boş düşer. Mehirsiz kocaya varmış olan zevce, yeni bir mehir hakkına sahip olur ve müteaddit kocalı kadın bir tanesi müstesna (meselâ ilki) diğer hepsinden ayrılır.

Eğer yalnız zevç İslâmı kabul eder ve zevce etmezse, kaziye yine çok daha muğlaktır. Zira izdivaç,  zevcenin yalnız İslâmın izdivaca müsaade ettiği bir gayrimüslim, yâni Ehl-i Kitab, Uırl.stl yanlar ve Museviler gibi ilâhî bir Kitabı kondl kanunları olarak iddia eden zümrelerden birine mensup oluşu halinde muteber kalır. HJndl.sl.unda Moğollar devrinde Brahman dini monsupları da u zümreye dahil edilmişe benziyor. Hu K'lbj Hin ıı kızları için Müslüman   kocaları    taral'ındfln, vin içinde zevcelerinin ibadetleri İÇ.Jn mabut I uışa edildiği vaki idi.

            ı

 

Muhammed Hamidullah

 

İslam Hukuku Muhlimi

 

 

 

 

S

 Eğer zevce Ehl-i Kitaptan değilse, bizzat dinini değiştirmek suretiyle, bir Müslümanm zevceliğine layık olması talep edilir, reddederse ayrılmak lûzımgelir. f Yalnız zevcenin lalamı kabulü, zevcin de üç ay içinde lalamı kabulünü Icabettlrir ve bu müddet dovamınca münımobut, ı /evciye devam edemez. Eğer lsiftmi kabul etmezse, yine ayrılmak lâ-zımgelir. Tabiatlyle bir MÜHİümanın Yahudi zevcesi meselâ Hıristiyan nlmı bu İzdivaca tesir etmez, çünkü İslâm nazarında Hıristiyanlık ve Musevîlik bir zevco için mütesaviyen caiz ve mümkün-dür. N

' 4. \   Yabancı Memleketlerde İslâm Vatandaş-

laıW

a)    Diğer bir İslâm devletinde :

Klâsik zamanlarda bir Müslümanın menşei-ne o kadar ehemmiyet atfedilmezdi. Sâdece iki haftalık bir İkamete niyet, seyahatte olan bir kimseye ibadet vesalr hususatta verilmiş olan bütün kaide dışı münasebetleri kaybettirerek onu mahallî bir vatandaş haline getirirdi. f       Mamaafih meşhur seyyah İbni Cubeyr, Ka-ff hirede Sultan Selâhaddlnln Mağribîler    (Şimalî M   Afrikalılar) içinden birisini Mısırda ikamet eden \ Mağribîler arasında hüküm ve karar vermek üze-\re memur tayin ettiğini nakleder.

   Zamanımızda, siyasi vatandaşlık mefhumu yürürlük kazanmış bulunmaktadır; bu da Avrupa vesair bölgeler gayrimüslim devletlerinin, Yahudi vatandaşlarına   tanımış olsalar bile, ihtida

 

İ      . n-ıi    Müslüman olan kendi   vaLaıularjluı < ı      imıiun bir memlekette fazla bir hak vo ııha tanımamaları vakıasından doğmuş hunnaktadır.

    Bununla beraber,    Şeriat hükümlerine /J Kİaro olunan Suudî Arabistan krallığı dahi l< ili topraklarında yerleşmek ve mahallî tâbiiyyoü kabul etmek isteyen Müslüman Hacılara ve muhacirlere tatbik edilmek üzere    vatandaşlık ka nunları vazetti.

    b)    Gayrimüslim memleketlerde Müslüman lar .-

    Klâsik zamanlarda Müslümanlar birçok memleketlerde fevkalâde imtiyazlardan faydalanmışlardır. Tarih, Peygamber (S.A.)  zamanında Ha beşistandaki Müslüman mültecilerle başlar ve bizzat, Cinde, Türkistanda, Malabarda  (Hindistan da) ve diğer birçok memleketlerdeki benzerleri ni nakleder.

    1943, «Osmania Magazine» dergisinin (Osmaniye Üniversitesi) Urduca kısmında bu mevzu üzerinde hususî bir yazım neşredilmiştir (18), Burada, tafsilâta girmeğe lüzum görmüyorum. Hulâsa olarak şunu söyleyebilirim ki, o günlurde harici fevkalâde memleket imtiyazı vermek İçin henüz müesses hukukî bir mefhum mevcut olma yıp gayrimüslim memleketlerin hükümdarlarının şahsî menfaat ve keyiflerine göre takdim bağlıydı. Müslümanlar hüsnü kabule do ma/har olur-

   (16) Aynı makale. İngilizce olanılı Uerrltorial Ca-pitulations ir lavour of Muslims İn (ün il Times» adiyle, Islamic Review, Cilt: 38, Januııry  ı '?'•>". s. 32-36.

  

 

  

172

 

17:V

 

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukuku IOHUIIMM

 

 

 

lar, güçlüklere de maruz kalırlardı. Mes'ûdî tarafından şayan-ı dikkat bir vakıa da nakledilir: Hazar mıntıkasının muayyen bir kısmında mahallin gayrimüslim hükümdarı şahsî muhafız kıtası (17) olarak Müslümanları İstihdam ediyordu ve çok mükemmel bir adi! sistem kurmuştu. Tebaası birçok coınaallorln hulkından mürekkeb olduğundan omdu yodl hakimli birçok «cemaat mahkemeleri» kurulmuşu. No zaman güç meseleleri hallotmoklo mOyklInl zuhur ot.se, mesele İslâm mahkonıoNİ yııhoHİnn havale edilir (18) ve İslâm hukuku nıoNolo hakkında ne hüküm veriyorsa ona göre harokot edilirdi. Ben öyle tahmin ediyorum ki, hüküm verilmek üzere Müslüman mahkemesine arzedilen ihtilâflar, cemaatlar arasında zuhur eden ihtilâflar olup, bu yola baş vurulması, müslüman hâkimlerin tarafsızlığından ve bilgisinden ileri geliyordu.

N F, T I C F.!

    Göı uluyor ki, talnın hukukçuları muvacehesinde kumudur lhUlril*ı movzuu çok zengin bir sahadır, bunun yanında sabırla yapılacak aramalara pek moruk 11 keyif lor vadeden işlenmemiş bir konudur. Mülebuhhlr ullm_JbnX_Kayyîm'in «Ahkâmu Ehlizzimmo» adlı ol yazmasıbîf^eseri

   (17) Fas'ın «İspanyol mınlıkıiMMiı tahliyeden evvel, İspanya'da, General Franco dulıl mllmıısll bir tatbikatta bulunmuştu.

   (18) Muk. et. Hurûc'iz-Zeheb, II. s. 10-12, Avrupa neşri.

 

''    darabad'da bulunmuştur. Birinci cildi lukrl all,ı yüz sahife tutmaktadır. Nâtamuın olup oakip cilt ve ciltlere atıflar yapmaktadır; o ur de maalesef mevcut değildir.   Eser bizim ?M. v/uumuza giren malzeme itibariyle çok zon '.İndir. Eğer okuyucularımızdan herhangi birisi "İmik olan ciltlerin yerini öğrenirse ve beni ha-boıdar etmek zahmetine   katlanırsa,   kendisine modyun-u şükran kalacağım.

 

174

 

EBÛ HANÎFE'NÎN ÎSLÂM HUKUKUNU TEDVİN ÎÇÎN KUBDUĞU AK ADEMÎ (*)

   Bizans imparatoru Jüstinien CÖ: 565) 'in Roma Hukuku Müdevvenatı, daha üstünü yapılamaz bir teşriî örnek gibi dünyaya meydan okumuştu. Biri çıkıp bu iddiaya (meydan okuyuşa) cevap vermeyi üzerine almasaydı ve insan şuurunu aşağılık duygusundan kurtarıp onu daha b(i yük başarıların yoluna yöneltmeseydi bu, infliın lığın   kanun yapma iradesinin bir ölüm hahm ı olurdu. İmparatorun ölümünden beş sene geçme misti ki, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (S A ı doğdu. Roma Hukukunun mucizesini geridn in

    (*) Zeki Velidi Togan'a Armağan. IıUnbul. 1950-58 «(Ilı kitapta İngilizce neşredilmiş olup, Kemal Kuşçu tanırından dilimize çevrilmiştir. Bir Urduca kitabın hulAna-mılır.

   

I      12

 

177

 

Muhammed Hamidullah

rakmuk, bu meydan okuyuşda haberi olmayan «Ümml Bedevl»ye (Allah'ın salât ve selâmı onun üzorlno olsun) mukadder kılınmıştı. Zira, Arabis-tanda doğan bu Peygamberdi ki, insanlığa «Her bilenin ünlünde, bilgide daha üstün biri» olâu-"g"unu aöyTöınlylİ TFovku künü~zî İlmin-alîm. K. 12 .• 76). Aşağıdaki natırlarda, İslâm hukukunu tedvin eden akademinin İOIHİ sıl'atiyle Ebû Hanîfe tarafından oynunılan rolü belirtmeye çalışacağız.

    Vahyedllnılş bir Kltab Hit'atiyle Kur'an şüphesiz, kuliyyollo yanak edilmiş (haram), kaçınılmaz surolto mecburi kılınmış (farz ve vacib), hoş görülmemiş (mekruh) ve övülmeye layık görülmüş (sünnet ve müstehab) olanlar hakkında birçok esaslar vazetmiştir; bununla beraber, bu gibi şeyler son derece mahduttur, geriye kalan sayısız durumlar insanın takdirine terkedilmiştir. «Bunların dışında herşey size helal kılınmıştır», (Uhille leküm mavorae zaliküm. K. 4 :23) temel prensipdi. işte, bu hudutsuz hürriyet sahasında mevcut yegâne engel, Peygamber (S.A.)'in durmadan münteslplerine telkin etmeye çalıştığı, edeb ve ammenin hayrı selâmeti (Salu populi) fikri idi. Birçok defalar tekrar edilmiş olan Muaz bin Cebel'in (R.A.) bir hadisini burada hatırlatalım. Hz. Peygamber (S.A.), onu Yemen'e vali -hâkim tayin ettiği zaman davalarda ne ile hükmedeceğini sormuştu. Muaz bin Cebel (R.A.) şöyle cevap verdi: «Kur'an ile, Kur'an'da bulamazsam Sünnet ile, Sünnetde de bulamazsam kendi reyimle (kanaatimle) karar vermeye çalışırım.» Bu cevap, yalnız tasvib edilmekle kalmamış, Hz.

178

 

îsl&m Hukuku MMlıllt»

? nbor tarafından, bilhassa   daima tukdiı i

? vlır. Yine başka mühim bir meselede, 11/ uber (S.A.) «Siz, dünyaya ait işlerinizi dıı

ıyı bilirsiniz» diyerek, bir evvelki emirlerinı i almıştı.

    İslâm Hukuku Kur'an'dan, Sünnetden, mem luketin yürürlükte kalmış eski örf ve âdetlerin den, hukukçuların değişen istinbatlarından ve hâkimlerin kararlarından nasıl gelişti, bütün bun i arın hikâyesi çok çekici olmakla beraber bu kü-gük yazının çerçevesi dışındadır. Biz, burada Hicretin ikinci asrında Küfe şehrinde, îslâm hukuk kaidelerinin sistemleştirilmesi için sarf edilen ilk toplu gayretleri tarif etmekle yetineceğiz.

KÜFE:

    Bu münasebetle Irakın güneyinde bulunan Küfenin ehemmiyeti hakkında biraz malûmat vermek yerinde olur.

    İkinci halîfe Hz. ömere (R.A.) göre Küfe îs-lâmın -o tarihlerde- «belkemiği» idi ve bu tarif sebepsiz değildi.

    Küfe, eski Hiyre'nin yerine geçmişti. Yemen de Mâ'rib bendinin yıkılmasiyle birçok Arap İm bileleri buradan göç etmişler ve bazıları Hiyrodt yerleşmişlerdi. Şehir, o zamanlar Lahml'lor idaresinde kültürlü bir KralIîgTn başkenti olmuş vo asırlarca Iran ve Arab kültürlerine kavşak nok tası vazifesi görmüştü.

    Halîfe birinci Ömer zamanında, burası mü* lümanlar tarafından fethedilince (Hicretin 17, «o

179

 

Muhammed HamiduUah

neni) Küfe askerî bir ordugâh yahut Müslüman şehri olarak tasarlanmış ve Hiyre eski ahalisiyle muhtelit bir sivil merkez halinde kalmıştı. El-Be-lazürl v© Yakut, ilk Müslüman ahalinin 12 bin Yomonllden İbaret olduğunu ve bunların içinde YY/.. Peygamber (S.A.) ashabından 1050 zatın bulunduğunu temin ederler, bu 1050 sahabi arasından yirmi dördü Bedir muharebesine iştirak edenlerdendi

   Yomenll uımırlurın (otomanların) bu mükerrer gollşlorl bizi bir un için burada durmayı ve menşelorl olan bu mesud momleketln (Yemenin) tarihi üzerinde düşünmemizi gerektiriyor: Bahtiyar Arabistan'ın Maîn ve Sebe medeniyetleri. Bu iki medeniyet kültür bakımından çöl yarımadasında, bütün diğer medeniyetlerden evvel gelmiş ve öyle ileri bir medeniyet vücuda getirmişlerdi ki, bu bakımdan Akdeniz kıyılarındaki medeniyetlerle boy ölçüşebilirlerdi. Memlekette mutaassıp bir Yahudi idaresi kurulup düşüncelerine yeni bir veçhe (yön) verilinceye kadar onlar kimseden aşağı değildiler. Bunun arkasından Hıristiyan Habeş geldi ve biz biliyoruz ki, bir İtalyan rahibi olan Gregentius Yemende, İskenderiye hukuk müdevvonatını örnek tutarak Hıristiyan kilise hukukunu  morlyeto vazetmiştir.    Bu kanun, Viyana mü/oMİndo olyazması halinde muhafaza edilmektedir. (Hak. Desverger, Arabie, s: 71 ve dip not). Evvelki Yahudi zulmünün yerine, şimdi bir başkası kaim olmuş, meşhur kanuna göre memlekette Yahudiler kızlarını yalnız Hıristiyan-larla evlendirecekler. Yahudilerle evlendiremeye-

180

 

lalam Hukuku Mm '   >ı

çeklerdi (Saint Martin, Histoire do Bu.'i KnıpiM liv. 40). Bir zaman geldi, Hıristiyan lun n yoıln Yemende iş başına Mecusî İranlılar goçl.1; onlu da millî geleneklerini yaydılar. Nihayet bu İni M lılar da Hz. Peygamber (S.A.) zamanında yorl<<ı ı nl Müslümanlara bırakmışlardır.

   İşte, böylece çeşitli tecrübeleri görmüş goçn iniş bu Yemenlilerdir ki, Hiyre ve Küfeye golip yorleşmişlerdi.    Onlar üzerinde de İslâm tarihi daha az renkli ve çeşitli görünüşlü cereyan etmiş değildir.

   Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)'in Ashab-ı Kiram arasındaki yerlerini tarife hacet yoktur. Bu iki zâtdan İbn Mes'ud (r.a.) evvelâ İslâmı öğrendi. Daha sonraları Hz. Peygamberle  (S.A.) doğrudan doğruya temas etmek imkânını buldu vo o kadar bilgi sahibi oldu ki, Hz. Peygamber (S.A.) : «Kim Kur'an'ı öğrenmek isterse İbn Mes'ud'dan öğrensin» buyurdu. (İbn Abdül Berr, Istiab, No.: 156). İşte, İbn Me?uoTu~Hz. Ömer (R.A.) bizim Küfeye muallim olarak gönderdi (aynı eser). Küfenin büyük camiinde talebe okuttu, içlerinde iki Yemenli vardı. Alkarna ve Esved en-Nahai (O. 75 II.). Bu ikisi, arkadaşları arasında temayüz ol. liler ve muallimleri İbn Mes'ud'un yerine geçil lor. Alkameden sonra, talebelerinden İbrahim on ı    Nııhaî isminde diğer bir Yemenli, Küfenin büyük luıııiinde bu öğretim müessesesini devam «Mirdi. Ibmhîmin vefatında, muhtemelen bir Irunlı olan I lummâd ibn Ebi Süleyman kürsüye geçti ve bu hukuk mektebi   İslâm dünyasının her tarafında KİtUkçe artan bir şöhret kazandı. Ebû Hanife, iş-

101

 

İbn Mes'ud (Ö. 32) Alkarna (Ö. 62) İbrahim Nahâî (Ö.95) Hammâd (Ö. 120) Ebû Hanîfe (Ö. 150)

Muhammed Hamidullah

to bu Küfe camiindeki moktepte Hammâdm talebesi ve halefi idi.

    Hepsi bu kadar da değil. Halîfe Hz. Ali (R.A.) ki - ona bir cepheden devlet adamı nazarıyla bakılsa dahi aynı zamanda bir hukukçu olduğunu iddia etmemiz yanlış olmaz - bu şehri devletine başkont yapmak üzere hayatının sonlarına doğru o da Küfeye yerleşti. Bu suretle Ebû Bekir, Ömer, lbn Mes'ud ve nihayet Ali'nin (R.A.) hukuk gelenekleri (bilgileri) Küfede toplanmış oldu. Ebû Hanîfenin (rah. a.) - şimdi göreceğimiz gibi - buna ayrı bir revnak katması mukadderdi.

İSLÂM HUKUKUNUN ÇEŞİTLİ MEKTEPLERİ (Mezhepleri) :

t       Halîfe Hz. Ömer (R.A.) Medînede yedi fakih-den (hukukçudan) mürekkep bir komite tayin et-1 misti, herkes, hattâ, Medinenin baş kadısı fıkıh \(hukuk) meselelerinde bir müşkil ile karşılaştığı /uman, bu komite ile istişare ederdi (Sahâvi, Fölh'ul Muftls, s: 300-400). Bu komite İslâmm ilk ve mUmte faklnlm min geleneklerine (bilgilerine) tevarü* etn >   ı1 < »nlardan bazıları uzun müddet yaşamıı vı      >?"  Hıınlfo onlara yetişmiş   ve ders almıştı. Zl      ı 'i>w llıınlfe, Hicazda uzun gurbet yılları goçlı im      .<« olII boş defa hac etmekle meşhurdu. Daha        nı, 11/.. Ali  (R.A.)  ailesinin Şia denilen hukult     nklobinln (mezhebinin) bilgilerini (gelenekleı-mi) do öğrenmişti ve senelerce İmam Muhammed Hakir, İmam Cafer es-Sâ-dık ve İmam Zeyd ibn Ali  (Zoyne'l Abidin)   ile doğrudan doğruya temas etmişti.

182

 

\/

 

îsl&m Hukuku Milin

    Hz. Peygamberin (S.A.) yüzbinlon o Anlı*' <lan yalnız üçü hukuk mektebi (mezhebi) blı Ular: Jbn Mes'ud, İbn Ömer ve Ali (radlytıllı uiılıüm ecmaîn). İbn Mes'ud7u gördük ki, o I l'ede yerleşmiş ve Ebû Hanîfe de o mezhebin d rudan doğruya yetiştirdiği bir mahsulü (taloboı.u olmuştu. İbn Ömere gelince, o, daha çok Hicazda yaşadı. Talebeleri arasında azadlı kölesi Nâfl' on .^öhretlisidir. Nâfi'in haleH^glah. Mâlik daha son ra Medineye hicret etmişti.   İmam Şafiî, Malikin talebesi idV İmmırWSıbeî de Şafiî'nin taleboHİ İdi. Hazreti Peygamberin amcâzaHesT" vasisi vo damadı olan Hz. Ali'ye gelince, daha sonra siya si sebeplerle Küfeye yerleşmiş olmasına rağmen en çok o da Medînede yaşamıştı. Onun hukuk mektebi (mezhebi) diğerleri meyanında ailesi tarafından   takibedilmiş ve bütün Şia mezhebleri menşelerini ona ulaştırmışlardır. Aşağıdaki levha, az evvel bahsi geçen münasebetleri gösterir:

Hz. Peygamber (Ö. 11)

İbn Ömer (Ö. 73) Nâfi' (Ö. 117) Mâlik (Ö. 179) Şafiî (Ö. 204) İbnHanbel (Ö.241)

Hz, Ali (ö. 40) HlİHoyln (ö. 61) Ali Zoyn'el-Abidin (ö. 94)

I     İ

Zeyd (ö. 122)     '».148)

l ptö er'üs-Sadık

Bakır (Ö. 114)

 

Muhammed Hamldullah

   Bu hukuk mektepleri (mezhebler) o zamanlar şimdi olduğu gibi, kendi başlarına, diğerlerinden ayrı yaşamıyorlardı: Yukarıda Ebû Hanife-nin, dlğorlorlndcm olduğu gibi 11/,. Ali'nin (R. A.) mezhoblndun dtı natul faydalandığını görmüştük. Bir o kıulıır da imam Malikle teması vardı. Diğer mütoatldıl, hocaları aracında Nüblyalı Atâ' ibn Ebl llabah, bir Hmbort olan lkrlma Mevlâ ibı\ Abbâs vq kı\h Suılyoll, kah Mısırlı, bazan da Kabil şehrinden bir Kfganh olarak tarif edilen Mek-hûl'e rastgoliyoruz. Hu çeşitli karışımların mahsulüne biz Hanofi Hukuk mektebi (Hanefî Mezhebi) diyoruz.

TEDVÎN İÇİN İLK TEŞEBBÜSLER :

   Kadı'nm hükmündeki    (kararındaki)    kat'î hürriyet, resmî sıfatı olmayan hukukçunun re-yindeki  (ilmî kanaatlndeki)  kat'î hürriyet, îslâ-mın İlk devirlerinde daima artan rey çatışmalarına sebop oluyordu. İbn Abbasın devri (vefatı: 68 H.) gibi bir devirde bazıları Hz. Alinin (R.A.) fetvalarını bir araya toplamaya teşebbüs etmişlerdi. Kitab'ül Meomû' denilen Zeyd bin Alinin hukuk müdevvonatı   zamanımıza kadar gelmiş bulunuyor. Bununla beraber, bütün bunlar, ferdî gayretlerdi ve Ebû Hanlfonln bir muasırı tarafından da pek yerinde tasvir od ildiği gibi, cemiyetteki vaziyetle başa çıkabllmokten uzak bulunuyordu :

    § 12 — Emir'ül Mü'minln  (müminlerin başkanı) görecektir ki, en yüksek derecede tezebzü-

184

 

İsl&m IlııkukM Ki

be varan, birbirini tutmaz hükümler do bu iki beldede ve diğer şehirlerde can, nikah hususunda neler vukubulmaktadır. i\ la   Hiyrede caiz olan Küfede yasak oluyor gibi ihtilâflar, Küfenin içinde bile bulunabil. Bütün bunlara rağmen, bu gibi şeyler,    Mu-ılu manlar arasında yerleşmekte,   hem de kuvvoll. yerleşmektedir. Irak veya Hicaz halkından bun lan. gören bir kimse, bir mahallin hükümlerinin diğer bir mahalde ne kadar hiçe sayıldığını görmekle hayretlere düşer, her düşünen insan, bu görüntüden acı duymaktadır.

    § 13 — Eğer Emir'ül Mü'minîn, ihtilâf zuhurunda davanın, her iki tarafın lehinde ve aleyhinde olan delilleriyle   kendisine    arzedilmesini mecburî kılmış olsaydı ve kanunun ne olması lâ-zımgeldiğine hükmetseydi ve buna göre emir verseydi ve mahkemelere ancak devletin  emirlerine uymayı emretseydi, bu ihtilâflardan sonra husule gelecek yeknesaklık   (hükümlerde benzerlik) Allah'ın rızasına vesile olurdu. İnşallah Halîfeler, birbiri ardınca ilâ ahıruzzaman (dünyanın sonuna kadar) böyle hareket ederler. (Risale fi'is-Sa-hâbe, İbnül Mukaffa').

EBÜ HANİFE:

   Daha ziyade Ebû Hanîfe namiyle maruf Müz. manJ?üıj3abit, Hi£rg,tirı_80. senesindo doğmuştu. Irkî menşeinin ne olduğu meselesine burada girmeden, onun bütün hayatı boyunca, bir ipek taciri olduğu   söylenebilir.    Daha mektep çocuğu

105

 

 

 

Muhammed HamiduUah

iken, /engin bir kimse sayılırdı. Ticaret, ihtimal ki baba mesleği idi. Bununla beraber yirmi yaşına doğru, genç ve zeki bir adam sıfatıyla, yeni başlayan İlim sevgisi hareketinin   tesiri altında çok kalmıştı, Bu hareket Ömer ibn Abdülazjzin./ hilai'otl Birasında, İslâm dünyasının ruh haletini derinden derine değiştirmişti. İlim hayatına inti-sâb edince, aonrulurı onu bırakmak Ebû Hanîfe için mümkün olınudı, Ona, ilk defa,    «asıl ilim mesleğinin yakıştığını vo bütün kudret ve kabiliyetini çarşıda tükotmeslne yu/.ık olduğunu» söyleyen zatın, büyük bir muhaddis olan Şa'bî olduğu söylenir (Muvaffak, I, 59). Şehirde Kelâm ilmi moda halinde idi ve Ebû Hanîfe de evvelâ onun cazibesine kapıldı. Rivayete göre, Kelâm ilminde ihtisas sahibi olduğu zaman, ihtiyar bir hatun ona geldi ve günlük hayatla, ibadet ve taatle ilgili bir fıkıh meselesi sordu. Müşarünileyh verecek cevap bulamadı ve Kelâm ilminin inceliklerinden ziyade Fıkıh (hukuk) un kat kat ehemmiyetli olduğunu üzülerek anladı (Saymarî, varak 118). Kelâmdan Fıkha   döndü ve Küfede birçok âlimlerin derslerine devam ettikten sonra, nihayet Hammâdinkilerde aradığını buldu ve hocasının (Hammâdın) vefatına kadar onu terketmedi (Muvaffak, I, ö4). Ebû Hanîfonin bir defa halîfe Mansura söylediği gibi    Hammâdın bu mektebi (ekolü, mezhebi) Ömer, Ali, İbn Abbâs (r.a.)'m bilgilerinin birbirine kavuştuğu  (toplandığı)  bir yer olmuştu (Saymarl varak AO a-b) ve memleketteki büyük şöhreti de buradan ileri geliyordu. Hammâdın vefatında; kürsüsünde onun yeri-

186

 

islâm Hukuku icııını

ne geçecek Ebû Hanîfeden    daha münus İp l< yoktu, bununla beraber   kırk yaşında olnm.'in rıtgmen bu iş için çok genç sayılıyordu. Diğor lı suretleri de muvaffak olamayınca, Ebû Htmll don, bu vazifeyi üzerine alması talep edildi. En golleri biliyordu, bunun için kürsüye geçmesi m isteyen bütün arkadaşlarına o da mukabil bir tok lifte bulundu, bütün ders arkadaşlarından on ki sinin, kendi derslerine en az bir sene talebe» Kİ fatıyla devam etmelerini şart koştu. Bu şart ka bul edilmedikçe o da hocalık vazifesini kabul et meyecekti. Bu fikir, halk üzerinde ders arkadaş Jarınm kendisine ne kadar hürmet beslediği inti baını göstermek gibi bir düşünceden ileri gelmişe benziyordu. Bu kabul edildikten sonra,    yeni vazifesinin ifasına kemal-i ciddiyetle başladı. Hususî gelirinden fakir talebeye    yardımlar yaptı, şehrin ileri gelenlerine pahalı hediyeler gönderdi, onlardan mukabele (karşılık) gördü, fakat ne şekilde olursa olsun, hükümetten bir memuriyet beklemedi. Bütün bunlar rakipsiz zekâsı ve ilmiyle birleşince büyük camide onun ders halkasını o vakte kadar görülmemiş şekilde büyüttü, (Muvaffak, I, 66-70, 72).

HUKUKU TEDVİN VE AKADEMİNİN TESİSİ .-

    İslâm hukukunun    hali hazırdaki    durumu Ibn'el-Mukaffa'dan ziyade, Ebû Han t fon İn onnn olarak tanınır. Filhakika Ebû llıvnlfo, yalnız, .'iı yasî istikrarsızlık ve sonu golmoz  İç harplnrl'

   

1117

 

Muhammed Hamidullah

dolu olan o devirde, resmi makamlarca Tedvinin (İslâm Hukukunun tedvininin) yalnız imkânsızlığını anlamakla kalmamış, müstebidlerin keyif ve kaprisleri dolayısıyla bunun tavsiyeye değer olmadığın» da anlamıştı. Digor taraftan bu işin tek kişi tarafından yapılması halinde, onu yanlış yola götürocok engelleri de anlamıştı. Bir hukuk kitabı, hayutın bütün vo her türlü safhalarıyla, meşgul olur ve bir lek insan bütün bunların hakkından asla gelemez. Bundan başka, İslâm Hukukunun tedvininin, kendine hâs güçlükleri vardı : Kur'an ve Hadîslerdeki kelimelerin tefsirleri, mevsuk (doğru) hadîslerin mevzu (uydurma) hadîslerden ayırdedilmesi, Peygamberin (S.A.) iki sözünün çatışması halinde hangisinin evvel hangisinin sonra söylenmiş olduğunun bilinmesi, güvenilir kaynaklarda sarih hükümler bulunmaması halinde istintaç ve istidlal (delillere bakıp netice çıkarma, cüzlere bakıp tüme varmak) ve diğer gayelerle mantık ve sair konulara hâkimiyet. İşte bu düşüncelerle, ona bir akademi tesis etmek vo müşterek bir gayretle bu vazifeyi başarmak düşüncesi geldi.

    Tahsillerini İkmal eden bin kadar talebesi içinden, Ebû HaoJJtaJyriynjL seçti. Seyfül Eimme Es-Sâili'ye göre bu kırk kişi, içtihad derecesine varmışlardı ve Üstadın da seneler boyunca onları yetiştirmesi öyle İdi ki, bu kırk kişi, muhterem hocalarının reylerini (mütalâalarını) sırası gelince tenkid etmekten çekinmezlerdi. Ebû Ha-nîfe, talebesinden olan bu kırk kişiyi çağırdı, İslâm hukukunun tedvininin lüzum ve ehemmiye-

188

 

İslam Hukuku Nl

tini onlara anlattı ve bu işte kendisine yardım melerini talep etti (MuvaffakT I, 33).

  Bu kırk üyenin hepsinin isimlerini bllnıly ruz.    Bununla beraber, onların aralarında Kbı'ı Yûsuf, Muhammed eş-Şeybânî ve Zufer vardı ki hiç biri tanıtılmaya lüzum duyulmayacak kadın meşhurdurlar. Yine içlerinde Abdullah ibn Mü bârek, Fudayl ibn Iyâd, Dâvud ibn Nusayr vardı ki, zühd-ü takvalarıyla   meşhurdular ve halkın kendilerine sonsuz itimadı vardı. Yine araların da Vakî' gibi Kur'an ve tefsir ilminde mutenan sis, Hafs gibi büyük bir muhaddis, Hasan Jbn Ziyâd gibi büyük bir fakîh (hukukçu) vardı. Hasan bin Ziyâd ve Hariğa ibn Mus'ab da Üstadın itimad ettiği iki ayrı müşaviri idiler. Yahya ibn Zekeriyyâ, Hibbân Mendel, ibn Mes'ûd'un torunu Kasım ibn Ma'an,  (Muvaffak, I, 33, 222) de onların arasında idiler. Af iyenin, Üstadının meclisindeki nüfuz ve itibarı öyle idi ki bir tesadüf eseri mecliste münakaşa esnasında orada bulunmasa Ebû Hanîfe mesele hakkındaki kararın verilmesini tehir eder, onun gelmesine talik eder ve onun fikrini beyan etmesini beklerdi (Abdül-kâdir, Cevahir, s. 703). Bunlardan başka Asrı Saadet tarihi hakkında, beyan, sarf ve nahivde, lisaniyatta, hesapta, cebirde ve diğer    yardımcı İlimlerde mütehassıs olanlar da vardı. Ebû  lla-nîfenin ticarî ve sınaî işlerdeki bilgisi do bu akademiye baha biçilmez bir sermaye idi  (Muvaffak, I, 32, 33, 72; II, 133; Serahsî, Mebsût,    1,2,3). Öyle görünüyor ki her bahse ait -şüphesiz vakti gelince ve icabettikçe yenilerini ilâve et-

ıno

 

Muhammed Hamidullah

mek imkân dahilinde kalmak üzere - bir sual fihristi (li.stosl) hazırlandı. Rivayete göre evvelâ Ebû Hanlfo nıovzuu ortaya koyar ve üyelerin reylerini (mütulaalarını) sarardı ve lüzum hasıl olduğu zurnan, kendisi mübahaseye karışır ve başkaları tarafından ileri sürülen fikirleri ten-kld odorok kontll kanaatini söylerdi. Ele alman hususlar vuzuh konbedincoye kadar münakaşa devam ederdi. Bir tok konu üzerine yapılan münakaşaların bazan bütün bir ay devam ettiği olurdu. Sonunda, akademinin kâtibi olan îmanı Ebû Yûsuf, mevzuu açık ibarelerle, kaleme alırdı. (Muvaffak, I, 33) (Kerderî, I, 10). Bir defa bir şahıs geldi ve Peygamber (S.A.)'in ashabının karar vermede ihtilâfa düştükleri bir hususu, nasıl katiyetle karara bağladıklarını sordu. Ebû Hanî-fe şöyle cevap verdi: «Zannediyor musun ki, ben bu kanaate gelişigüzel vardım? Bu mühim meşe le için yirmi sene düşündüm, bununla ilgili bütün malûmatı ve alâkalı ahkâmı topladım ve ashabın her birinin fikirlerini teker teker tetkik ettim (Kerderî, I, 150-51).

   Bir defa da bulûğ yaşı bahis konusu olmuştu. Orada bulunan herkese kaç yaşında bulûğa erdiğini birer blror «ordu. Birçokları kamerî sene hesabiyle 18, bazıları 19 aene dediler. Ebû Hanîfe 18 kamer senesini kabul etti (Muvaffak, I, 82).

   Kendi ifadesine gör© : «(Ahkâm çıkarmada evvelâ Kur'an'ı esas alırım. Orada bulamazsam, itimada şayan râvîlerin naklettikleri Peygamber (S.A.)'in sünnetini alırım; o da susmuş ise (orada da bulamazsam) Ashabın kanaatlerini araş-

190

 

İslam Hukuku İ<:İİM

iırınm, aralarında ihtilâf  (fikir ayrılığı)   vnı   ? Arrimb arasında   kadr-ü kıymeti üstün olanın>>> kanaatine göre karar veririm. Yalnız mua.sırlaı ? mm arasında benden yaşlı veya genç olan İn m ele aldıkları bir mesele olursa, o zaman ahlunn çıkarmada -onların bu konuda kendilerim    > ı best saydıkları gibi- ben de kendimi şerbet     ı yarım ve onların reyleriyle kendimi bağlı    <>ı mem.»  (Muvaffak, I, 89). Şöyle bir sözü de - u dır: «Kıyas (benzer şeylere bakarak ahkâm <,-' karma) insan aklıyla anlaşılabilen hususlar İM riç, başka yerlerde faydalı değildir. Kıyas: ima nm esaslarını isbat, yahut ilâhî emrin hakiki s<-beplerini bulmak konularında faydasızdır, kıyas yalnız hangi şeylerin yapılması, hangilerinin ya pılmamasını bulmak    (ahkâm çıkarmak) hususunda işe yarar.» (Kerderî, I, 145).

Bu yolda yürünerek   günlük ibadetler (namazlar) hfl,kkıfi~<?a,ki ilk trTta.p ta.Tnam1q,ndi VP> flrfj-na Kitâb el Arûs denildi  (Muvaffak, I,  67-68). Ebû HânlfĞ"mT)ü~müvaffakiyetten ve eserin halk arasında kazandığı hüsn-ü kabulden cesaret ala rak çalışmaya devam etti. Bundan sonra, fıkıh (hukuk) kitabında namaz için lüzumlu olan İM haret (temizlik) mevzuuna geçti;    bunun arkM sından namaz da dahil, oruç, hac ve zekâlı d« Ih tlva etmek üzere «îbâdât» kısmını ele aldı. Ilım dan sonra; sözleşme, alım-satım, şirkol,  (ur ak lık) ilâh., mevzularını içine alan «Muamelat»» sıra geldi. En sonunda, vasiyet ve'jmrasiöle aldı (Kerderî, I, 53; Muvaffak, I, 64).

Miras ve şarta muallâk   sözleşmelerle ilgili

rın

 

Muhammed Hamldullah

yazıların İlk müollifinin Ebû Hanîfe olduğu söy-

/

enir (Muvaffak, I, 35). Bon Idcllıı odorltn ki, Devletler Hukukunu, ilk defa Hukukun ayrı bir konusu olarak gören ve vona «Slyor» adı vererek, bu mevzuda yazı yazan da ylno Ebû Hantfodlr. Bu, memlekette hararetli münakaşalara sebep oldu. El Evza'î ona bir red-diyo yazdı; Ebû Yûsuf, üstadının yerine ona cevap verdi. Bu sonuncu risale, zamanımıza kadar gelebilmiş ve Haydarabad - Dekkan'da neşrolunmuştur. Ayrıca onun (Ebû Hanlfe'nin) diğer bir tilmizi, İmam Muhammed, bu sahada ihtisas yaptı ve onun başladığını tamamlamaktan o kadar iftihar duydu ki, «Kitab üs-Siyer'ül Kebir» adını verdiği bu eserin lüks bir nüshasını hazırladı. Kitap o kadar büyüktü ki, halife Harûn'ür Reşîd'e takdim etmek üzere götürmek için bir arabaya yüklemek lâzımgelmiştir. (Serahsî, Şerh el Siyer el Kebîr, I, Giriş bahsi).

    Bu tarzda çalışılarak yarım milyon kadar hukuki kaziyede Ebû Hanîfe tarafından karar verildiği söylenir (Muvaffak, II, 137). El-Hıvâriz-mî'ye göre Ebû Hanîfe'nin kendi istinbatları 83 bine baliğ olmaktadır. Onlardan 38 bini İbâdât'a (yani ibadetlere) gorl kalanı Muamelâta (yani borçlar ve ticari ahkâma) aittir.

    Toplantı Kur'an tllâvntlylo başlardı. Henüz tahsildeki talebeler gibi, İmik da bu münakaşalara (akademi münakaşalarına) kabul edilmezdi (Muvaffak, I, 96).

 

IslAm Hukuku n

HUSUSÎ (MÜMTAZ) KOMİTEIKU Kırk azâlık Umumî Meclisden Mo üye demiden) ayrı, on âzası olan daha küçul< bir komite vardı. Rivayet edilir ki Mu İm m ibn Vehb (ki bidayetde Hadîs ehlinden İdi) kukta istidlal metoduna muhalefet etmiş vo it ı sonraları Ebû Hanîfenin sadık bir tilmizi olum, tu. Bu zat da bu on kişilik komite azalarından hl ri olmuştur. Bu komitenin vazifesi babları (fıt.ml lan) tertib ve tanzim etmekti (Kerderî, II, mu 86; Saymerî, varak 84 b, 85 a).

    Herkesçe bilinen bir şeydir ki, Roma Huku ku, esas itibariyle üç bahse ayrılmıştır: Şahıs, Eş ya ve Borçlar HuKuku. Haneli hlîk'üTr'Rıtapfarın-d'tuı, burıdaiFTlamamiyle ayrı bir taksim görüyoruz, şöyle ki: îbâdât (yâni ibadetler), Muamelât (ticarî ahkâm), zevâcir (önleyici tedbirler yahut ceza, hukuku ki, bazan sulh ve harb hukukunu da ihtiva ediyordu, zira burada kendisine hurb açılan yabancı bir devleti cezalandırmak gayesi güdülmekteydi).

    Saymerî (varak, 54 a) yalnız dört üyedorı mürekkeb diğer bir hususî komiteden bahseder ve der ki: «Yalnız on kişi vardı ki, devamlı olarak Ebû Hanîfenin mübaheselerine iştirak ederlerdi, bunlar yanında yalnız dört kişi - Kur'an hafızları gibi- fıkıh  (hukuk)  ezberlerlerdi».

    İlgi çekici bazı fıkralar da vardır. Bir dofıı, halife Mansurun huzurunda biri; Ebû Hanfföden bir şey sordu. Bu cevaptan sarahatle anlıyoruz ki, daha o zamanlar, Ebû Hanîfe, arzın yuvarlaklığına inanıyordu. (Muvaffak, T, 161). Tabarinin beyanına göre milyonlarca tuğlayı, bir bir değil

   

 

   

192

 

I'.:   13

 

I

 

Muhammed HamlduUah

de, bir endaze İle ölçüp sayısını ilk bulan (hesap eden) de Ebû Hanlfe İdi. (Tabarî, Avrupa neşri IX, 241).

    Bu suretle, tolif edilen hukuk kitaplarının devamlı bir teftişe (rovlzyona) tabi ve ilâvelere açık tutulması tabii iul. Abdullah ibn ül-Mübârek şöyle der: «Küfeye yerloşmem mümkün değildi. Zaman zaman meclis (akademi) toplantılarım terke mecbur olurdum. Bu sebepledir ki bu bahislerin notlarını dostum ve akademi arkadaşım Zu-ferden müteaddit defalar alır ve tekrar tekrar istinsah (kopye) ederdim.» (Muvaffak, II, 68; Say-merî, varak 103 b).

    Roma hukuku, İslâm hukuku üzerine şu veya bu şekilde müessir oldu mu olmadı mı, mevzuunda ayrı bir yazı yazdım. Bu sebepten ayna mevzuda burada doğabilecek bir münakaşayı makale dışı bırakıyorum.

Kilablyat (Bibliyografya) i

1)    Saymorl, Monâkıb Ebû Hanîfe (elyazma

sı, l.slanbul).

2) Kİ-Muvaffak, Menâkıb.

3) El-Kordori, Menâkıb.

(Hor İkisi Haydarabad - Dekkan'da Dai-ire tül-Maurlf tarafından bastırılmıştır.)

4) Es-Sehâvl, Fülûh ol Mugîs.

5) Ez-Zehebl, Monâkıb Ebû Hanîfe ve Sâhi-beyhi, Haydarabad - Dokkan'da (îhya üî Maarif ün-Nu'mânlyo) tarafından bastırılmıştır.

6) Şibli, Sîret ün-Nu'man  (Urduca).

7) Menâzır Ahsen Gîlânî. Ebû Hanîfe ki Siyâsî zindegî (Urduca).

8) M. Hamidullah.

 

ROMA HUKUKU İLE İSLAM HUKUKU ARASINDAKİ İLİŞKİLER (*)

    Bilgi arayan hakkı arayandır.    Bunun için, hakkı arayıp peşinde gitmemiz lâzımdır.    Zira hak üste çıkar ve üstüne çıkılmaz. Eğer İslâm Hukuku, Roma Hukukundan alınmışsa, bu hal onu kıymetten düşürmez. Böyle olmaması da ona yeni bir kıymet katmaz. O, ne ise odur.

    Bu mesele çok dallıdır. Onu bir konferansa sığdırmak mümkün değildir. Dolayısiyle onun ancak bazı taraflarına temas edeceğim. Zîra toptan alınmayan şey, toptan bırakılmaz.

   Romalılar, insanların muhtelif ahvâli ile ilgili pratik hükümlerin hepsine birden  «jus» demişlerdir. Lûgatta jus, hak demektir. Fransızlar, Almanlar ve İtalyanlar da bu ilme aynı ismi ıtlak otmişler ve onu, droit recht,^ diritto kelimeleriyle tercüme etmişlerdir. Müslüman Arablara ge-

d"mı§ »«^maktadır.       g  tercüme »e Türkça.

 

Muhammed Hamldullah

ünce, onlar aynı mefhumu «fıkıh» kelimesiyle ifade etmişlordlr. Ihı kolime «marifet» mânasına gelir. Bugün Türkçe, Arapça ve Farsça kullanılan «hukuk» tabiri, yonl olup, Fransızcadan tercüme edilmiştir, Kuka!, «ski, Arap ve gayrı-Arap Müslümanlar onu, bu manada kullanmamışlardı.

    I torna Hukuku müolllfleri, meseleleri, kitaplarında üç kınına ayırırlar: Şahıslar, eşya ve kazaya (actloıiHİ; fakat Inlam fakîhleri kitaplarını ibâdât, muamolat vo ukûbât esaslarına göre vaz'-ederlor. Hiçbir i'aklh, hangi mezhepten olursa olsun, tarihimizin en eski asırlarında dahi Roma hukuk kitapları tertibinde bir kitap yazmamıştır.

    Müslümanlar; ruh ile cesedi birbirlerinden ayırmadılar. Fakat, hiç birisini de ihmal etmediler. Onlar, insanın aynı zamanda, cesed ve ruhtan teşekkül ettiğini düşündüler. Bir kimse, bu iki şeyden yalnız birisiyle uğraşırsa, kendi yaradılışının icaplarını itmam etmemiş olur. O takdirde, o kimsenin ya melâikeden olması lâzım-gelir (ki insandan gayri melâike vardır) veya şeytan olmam lazımgolir (ki Allah, şeytan diye başka mahlûklar yaratmıştır). Dolayısiyle insanın ahenkli bir İnkişafa mazhar olması için, kendinin hem ruhu, hom ceHodi İle meşgul olması lâzımdır. Bu yüzdendir ki fakihler, kendi kitaplarında, muamelât gibi IbAdâtı da, zikredip her ikisiyle ilgili olan emir ve kararları hükümete tevdi ettiler. Halbuki, Romalılarda buna benzer bir şey yoktur. Onların «Juj»JkJ^aj>laTi_J]bâdetler ile ilgili) ruhanî işlerden hiç bahsetmez.

 

İslftm H

    islâm Hukukunun temeli, Allah'ın nn|l'n|i dir. Roma Hukukunun temeli, insanın meştttldiı

J

        Bunun mânası şudur ki; kanun yapan, İdi il kin ötesindeki Allah'dır. O emrini Resulüne jıA/H 'kıldı ki, bütün insanlara bildirsin. İslâm Hukıı , kunun kaynaklan, Allah'ın kelâmı,    Resulünün sünneti, icmâ ve kıyasdır. Romalılar ise, kendi nü \/ kümlerini ya hükümet reisinin emirlerine, veya örf ve âdete bina ederler.

Fakihler, rühânî ve cismânî meseleleri birbirlerinden ayrı tutmadıkları   içindir ki, ibâdât ve muamelâttan   başka,   anayasa meselelerini   ve milletlerarası hükümlerini de kendi kitaplarında zikrettiler. Roma Hukuku kitaplarında ise,    bu babda bir şey yoktur; orada bu bahisler tama-miyle ihmal edilmiştir. Fakîhlerin nazarında devletler hukuku da, kanunun sair kısımları gibi, insanların haklariyle ilgili bulunmaktadır.    Şunu söylemeye hacet yoktur ki,  (Müslüman) muvah-hidlerle putlara ve sanemlere    tapan    (Romalı) müşriklerin ibâdetleri birbirlerinden farklıdırlar. Bu iki Hukuk, her iki tarafın   kitaplarında müşterek olan meselelerdeki iştirak nisbetine gö re de ayrılırlar. Evvelâ ukûbât meselesini ele ala hm. Fakihler cürümleri iki kısma ayırmışlardır i — Hudûd, 2 — Mezâlim veya siyaset (yâni vü rümler). Hudûd, a^ık_deliller (beyyine) İle» NAMI olan birtakım cürümler olup -çokluk veya a/lı/.',/ı tahammülü olmayan- muayyen ukûboMnrln < <> yalandırılır. Mezâlimde. İse ukûbât, (kadıİnin İm ııaatine terkedilmiştir. .Kendisino,  bunları af fol. inek selâhiyeti dahi tanınmış bulunmaktadır Mu

 

196

 

Muhammed HamlduUah

dûd, insan öldürmeyle;    hırsızlık, zina ve iftira (kazf) ilo; müskirat kullanmak ve dinden çıkmak ile ilgili bulunmuktadır. Zina, iftira ve içki, Romalılar nozdlndo ytuuık odilmomiştir. Gerçi Romalılarda dahi, (Undun çıkmanın   ukubeti ölüm idi: Şayet, MüHİinnıınlıır, bunu Romalılardan al-dılarsa, boncu hoıhuur.l bir itiraza mahal yoktur. Ama, insan oldurun - vo hırsızlık,    sair milletler indinde    dahi, on <-:.iu zamanlardan beri yasak edilmişlerdir. Ancak bunların, Müslümanlar  ve Romalılar nezdindeki cezaları birbirlerinden çok farklıdır. Romalılarda el kesme_j[oktur. Öldürme işinde niyet ve taammüd (cürmî kasd) îslâmjar-ca esaslı bir mesele teşkil eder. Romalılar nez-dinde, benim bildiğime göre, böyle bir şejz: yoktur. Diyet meselesi de bu kabildendir. Miras ise Müslümanlarda,    maktulün,   varislerine ait bir haktır. Romalılarda ise,   devletin veya ma'şerin bir hakkıdır. Bundan başka,   islâmlar arasında, Asr-ı Saadetten beri tanınmış olan «Maâkıl» Romalılar tarafından bilinmiyordu. (Maâkıl bir nevi «içtimaî    sigorta    müessesesi» dir = assurances sociales). Kabile efradı, aynı san'at veya meslek üyeleri, kendi aralarında, kara günler için para toplarlardı. Her fert, her sene buraya bir miktar para yatırır-, günün birinde,    bunlardan birine tazminat ödemek terettüp etse, bu tazminatı kendisi ödemeyip, yerine cemaat öder. Yâni, bu tazminatı, ferdin kabilesi veya mensup olduğu san'at yahut meslek erbabı öderler. Böylece, her iki hukuk nizamının öldürme suçu hususunda dahi birbirlerine benzemediklerini görüyoruz. Hudûd

198

                              

IslAııı Hukuku Mlll.ll ve Mezâlim nazariyesi, Romalılarda bıılunnmılı/jı gibi, islâmî ukûbât anlamı da onlarda yolttın

    Medenî hukuk sahasında dahi iki nizum MİM sında benzerlik yoktur. Ezcümle, nikâh vo lalrtlı ta... islâm tek bir nikâh çeşidi bilir ki odu /nvı' ve zevce alrâsmdaki akittir. Romalılardaki n Ilı Alı çeşitlerine islâm zina nazariyle bakar. Bundun başka Müslümanlar, nikâhı dört kadınla tuhdid etmişlerdir. Romalılar arasında buna benzer bir şey yoktur, iki kanundaki talâk (boşama) nıüea-sesesi de ayndîrT~r

    Müslümanlarm veraset hukuku ile tereke miktarı dahi Romalılarınkinden başkadır. Muha-kemât usûlü ve kaza âdabı bakımından da iki taraf arasında farklar vardır. Ezcümle, Müslü-manlardaki, iki şahide ihtiyaç ve şahitleri tezkiye teamülü, Romalılarda yoktur. Romalıların duruşma esnasında kullanmak zorunda bulundukları şeklî ibare ve sözler (formulaires), muayyen hareketler, islâm kazasmda mevcut değildir.

Her iki nizâm, malî muamelelerde dahi farklıdırlar. Meselâ, faiz Romalılarda yasak olmadığı gibi, iki târâFlEasmdlîki ticaret esaslarında dun I farklar görülür. Fakîhlere göre satış, iki Akldlıı rızasına bağlıdır,  (consensuel)dir;    Romalılarda ise akid, malın kendisi ile alâkalıdır ve (rttol)dlr. Şüphesiz ki, Müslüman Arapların kanunimi, Islâmdan önceki örf ve âdetlerine dayanır  I'oy gamber aleyhisselâm bunlardan bâziHinı Ibluı «I. miş, bzısmı değiştirmiştir.   Bu mahalli Icanıınlur meyanında Sebe ve Ma'în Kanunlarını zlkrodobı liriz ki bu medeniyetler, Roma şohrl luırulnı.Kİnn önce mevcud idiler. İzleri, Poyguınborimizin   •'•

İlli»

 

Muhammed HamlduUah

A.) asrına kadar Himyar adı altında devam etmiştir. Peygamberimizin (S.A.) ceddi Abdül-Muttalib, bir siyasî murahhas heyetinin başında, son Himyer kralı Seyf ibn Zi-Yezen'in yanma gidip, Habeşlorl Yomenden çıkarmış olduğu için tebrik etti. Hu vıık'a, Mekke ile Yemen'in arasındaki münaMoboMorln yakınlığına delâlet eder.

   Müslümon orduları, Bizans idaresindeki toprakları l'uthodoi'ken Sasanîlerin ve daha başka milletlerin de topraklarını fethediyorlardı. Dola-yısiyle bu millotlorin hukuklarından müteessir olmayıp, yalnız Ronm hukukundan müteessir olmalarına sebep yoktur. Zikre şayandır ki, Peygamberimizin (S.A.) vefatı üzerinden on beş yıl geçmemişti ki, îslâm orduları, bir yandan Avrupa, öbür yandan Çin topraklarına geçmiş, bir yandan Ermîniyye, öbür yandan Hind arazisine ayak basmışlardı. Taberî Hicretin 27. yılı vak'alarından bahsederken, Hz. Osman'ın gönderdiği orduların Endülüs'ü fethettiklerini ve orada imdadların kesilmiş olmasına rağmen, Tarık ile Musa bin Na-sîr'in komutası altındaki îslâm orduları gelinceye kadar takribon yetmiş sene beklediklerini kaydeder. Müslüman ordularının Mâverâ'ünnehre, Hicretin 26. yılında girmiş olduklarını Çin tarihleri dahi zikre İm ok tod İr.

   Müslümanların; Hlnd vo Pakistan toprakların, dan Gucarat ile Sind topraklarına Hz. Ömer zamanında girmiş oldukları malûmdur. Bu kadar geniş bir alanın içinde nice ilori medeniyetler ve kanun sistemleri vardı. Müslümanların, aynı zamanda fethettikleri medeniyet alanlarında, Bi-zans'dan başka, Hind, Çin,  İran ve Endülüs'de

200

                              

lslAnı Hukuku lı;illıll> ' ı Got medeniyetleri vardı. Fetihden önco, Hl/,ıuıtı idaresinde bulunmuş olan arazide, İslamlığı Jc bul edenlerin sayıca daha çok veya daha. önen Oldukları söylenemez.

    Yine zikre şayandır ki, Müslümanlar, İmi' fethettikleri zaman, oranın ziraî"mahsulleriyln il glJi kanunlarını değiştirmediler. Mes'ûdî'ye göıv. Hz. Ömer, buranın kanunlarını    oldukları gibi ibka etmeyi  emretmiş;  buna karşılık, Suriye v< Mısır kanunlarına aynı suretle muamele etmemi ve buranın vergi kanunları   zalimane oldukla 11 için, tebdilini emretmişti.

    îslâm Hukukunun doğuş ve tedvini sırasında, Sünnî ve Şi'î fakihler, ya Hicaz veya Irak'da otu rurlardı. Menşe' itibariyle    Suriyeli    değillerdi. Yegâne Suriyeli Fakîh olan İmâm Evza'î dahjJZe-heb-'nin «Tezkiretül Huffaz» kitabına göre, aslen Hindli  (yani şimdiki Pakistan ülkesinden)  olup, Roma Hukukunun tesirinden..uzak, olan bir yer den gelmişti. İmâm Mâlik. Medineli idi. Ebû Ha-nîfe, Şafiî, İbn Hanbel, Zeyd bin Ali ve Cafer Sâdık gibi imamların hepsi, ya Hicaz veya Irak'-dan idiler. İmâm Şafiî Mısır'a ancak hayatının sorîlarındâTgitmişti. Gerçi Beyrut ve İskenderiye'de Roma. Hukuk mektepleri vardı; fakat bunlar İslâm'ın zuhurundan bir asır önce, bilindiği gibi, kapanmışlardı.

    Fetihler akabinde, Müslümanlar, hukuk vo ı< rai kaza hususlarında her zümreye tanı bir hm riyet verdiler. Hıristiyanlar, Hıristiyan hakimle rinin kendi kanunlarını tatbik ettikleri mahkeme lere başvururlardı. Yahudiler, Mecûsllor, başkn milletler ve Müslümanlar   aynı durumda idiloı

:*oı

 

Muhammed Hamidullah

 

Dolayısiyle hiç birinin kanunu,    İslâm Hukuku üzerinde  müosslr olacak durumda değildi.  Şunu da zikretmek  lazımdır ki, Müslümanlar, ilk Hicri yüzyılda toprakla alakadar olmayıp idarî ve askeri İdlerle İktifa eltiler. Dolayısiyle ziraat-le iİKİH nmliMİll kanunlardan müteessir olmadılar. MüHİümunlui'i    İHİlfade   ettikleri kaynakları zikretmeyi unutmadıkları gibi, kendi dinlerine ait olan hu.suslarda hlltı yabancı kaynaklardan istifadeyi ihmal ötmediler. Hu meyanda ilahiyatla ilgili en eski kitaplara «etholojya yâni, teoloji = theologio» İsmini vermişlerdi. El'an bu ismi taşıyan yazmalar da vardır; bir müddet sonra aynı şeylere «Riyazi» isimlerini verdiler. Aynı şekilde en sonunda «İlahiyat» ismi ıtlak edildi. Nitekim matematik kitaplarına ilk önce    «Mathimatika» daha sonra «Talim» ve en sonra «Riyazi» isimlerini verdiler. Aynı şey mahfuz bulunan eski metafizik «Metafizika» ile felsefe ve coğrafya kitapları hakkında da söylenebilir. Bütün bu misaller, bize Yunanlılardan istifade edilmiş olduğunu gösterir. Halbuki, en eski devirlerde yazılmış olan fıkıh kitaplarında, bu gibi tesirlere rastlanmıyor. Elimize varan, on eski fıkıh kitapları, lgO^Hicri yılında vefat odon    imâm £ay_d_J.bn Ali'nin «el-' Mecmu fil-Fıkh» kitabı olup, bunda herhangi bir i Lâtince veyahut Yunanca kelimeye   raslanmaz. Gerçi fıkıh kitaplarm"a*a divan, haraç, cizye, sef-tüce (yâni cheque) ve «doh yftzde, deh duvazde» gibi Farsça mustalah tâblrloro rastlanır. Fakat, ben şahsen, Suriye ve Mısır'da bile yazılmış olan fıkıh kitaplarında Lâtince veyahut Yunanca kelimelere hiç raslamadım.

 

HİLÂFET MEFHUMU (*)

    Günümüzde    bütün İslâm dünyasını teşkil eden    topluluklarda,    hakikaten    kendi    kültürlerine karşı, tam bir alâka ve netice olarak da bir uyanış hareketi mevcut bulunmaktadır. Ma-laya'dan, tâ Fas'a kadar aynı temayül gittikçe hız kazanmakta ve siyaset adamlarını, halk kitlelerinin bu sahada gösterdikleri hisleri artık na-zar-ı itibara almaya ve ehemmiyetlerini kavramaya zorlamaktadır.   Müslüman milletlerin   tamamen zahirî ayrılıkları bir yana, onların ault vahdet anlayışları o kadar sağlamdır ki, pratik olarak, bir Arab devleti olan SuriyeCl) ileArablık

°">I>. Dr.  Salih Tug Safında °larak "«'"••'""?m

 

 

 

202

 

aoa

 

Muhammed HamlduUah

la alâkası  olmayan Pakistan devletinin anayasaları aram tulu ohommiyetli bir fark göze çarpmaz : Hor İkini do toşrl edilecek kanunlar yanında, aynı zumundu Kur'an ve Hadîsin hükümlerine do uyueuklurını kubul ederler. Fakat, aynı zamanda bu an uy tutul ur hâlen mer'iyette bulunan kanunların da Ulamt mevzuatın icabları mu-vacolmslıulo, onunla bir âhonk temin edecek tarzda, yenidon K'^'IOİİ geçirileceğini beyan ederler. Bununla borubor, anayasalara konmuş bu neviden   maddoloıln teilrl, sadece    Müslümanların «derünî»  varlıkItırında bir tesir İcra, etmek gibi bir neticonln doğumuna müncer olmaktadır. Acaba yeryüzünde bir tek Müslüman Devlet var mıdır ki, bu mesele o Müslüman camiada «dahilî» mevzuatın da tamamen İslâmlaştırılması suretiyle halledilmiş olsun? Büyük olsun, küçük olsun, müstakil veya yan müstakil veyahut da henüz hürriyeti ve istiklâlini elde etme mücadelesinde bulunsun, düzinolerlo Müslüman Devletinin vücut bulması dahili mevzuatın    İslâmlaştırılması yolunda, sadece anayasalara konmuş bu neviden hususî maddelerle halledilemeyen bir meselenin doğumuna sebep olmaktadır. İşte bu da Sünnî veya Şiî olsun, Arub veya gayrıarab olsun, muhtelif Müslüman Dovletlorin karşılıklı münasebetleri meselesidir. Vakıa şudur ki, hâlen cari siyasî mücadeleler potasında,    Müslüman Devletler arası teşkilâtlı rabıtalar meselesi    yâni Hilâfet meselesi şimdiye kadar    ihmal edilmişe benzemektedir. Muhtelif Müslüman grublar arasında mevcut ayrılıkların    ehemmiyetini küçümseme,

204

 

İslAiıı Hukuku MI

herhalde pek doğru olmasa gerektir. Ilâlmı fusları durmadan artmakta   ve    bunu t -    ? gayrimüslim vatandaşları içinde sadoco in lık teşkil etmekte olan ve sayıları milyon!/?     j ran Müslüman kitleler, gayrimüslim dovloil lutf-ü keremi ile hayatiyetlerini devam oüirın tedirler. Bunlar yanında devlet dini olarak ŞIIIU ği veya Hanefîliği kabul etmiş ve bu dok İrini A* rini, daha çok sayıda ve daha çok nüfusa sulıljı Sünnî Devletlerle uzlaştırması gereken MÜNIİI man Devletler vardır. Hiç şüphesiz, Malaya - Kn donezya Müslümanları,  ırk birliği bakımından, onlardan sonra gelen Pakistan bir yana, en kalabalık    topluluğu teşkil ederlerse de, Arablar, birçok sahada kendi imtiyazlı mevkilerini muhafaza etmektedirler: Onlar, sâdece Kur'ân ve i Hadîs lisanı olan Arabcayı değil ve fakat, ayni zamanda aşağı yukarı Iraktan Fasa kadar olan,. en geniş ve büyük toprak parçasını uhdelerinde ,* bulundurmaktadırlar.

ÎSLÂMÎ MEFKURE .-

   Hazreti Peygamber (S.A.) kendi camianı İçi" öyle bir hayat tarzı teşkil etmiştir ki, bunun içinde sâdece «cami» değil, aynı zamanda -kıyl/ı da yer alıyordu. Bu öyle bir devlettir ki bu Hu şey onda bir ahenk içinde tahakkuk ottirilmis bulunuyordu ve beden ve ruhtan ibaret girif! insan tabiatının ihtiyaç ve zaruretlerine cevap re bilecek kapasitedeydi. Onun tatbikatı (Sum      '

ı

 

bu mttnMebetle verdiği talimat ve emirlerle (Hadis) birlikte bugün bize kadar varmış bulunmaktadır; sıran gelince bunlara temas edeceğiz.

    Ha/retl Peygamber (S,A.) Allah'dan vahiy su-retiylo malûm Ayutlerl almoslyle diğer insanlardan tefrik olunur. Vofatlyle de bu vahiy yolu ortadan kalkmış oldu. Hakikatte de vahyin devam etmesino hacet kalmamıştı; Kur'an.ın 5. Sûre, 3. Âyetindo moaloıi; «Bugün, artık sizin dininizi (hem dünya ve hom de âhireti içine alan mânâda) sizin İçin ikmal ettim ve nimetimi sizlere ta-marnladım ve benim için makbul ve muvafık olanTTsîâmın sizin "dininiz olmasıdır» buyurulu-yor. Bu şekilde vahyolunan Âyetler, Kur'an ve Hadîs şeklinde müdevven olarak hayatm pratik saha ve gayelerinde kâfi gelmektedir.

HİLAFETİN TARİHİ:

    Müslümanlar; doğrudan doğruya insanla alâkalı işleri üç esas kategori altında toplarlar:

f- i.   Ruhi - mânevi,

2. Dînî,

3. Dünyevi.

    Bunlardan ilkini, hususi ollore tevdi etmişlerdir ki, bu eller hiç şüphoslz mistik tarikatlerdir. Bir kimse aynı zamanda bir tek mürşidden başka sair birçok mürşidlere, diğor bir deyişle sâde-

206

 

İslâm Hukuku Kin

ce bu ruhî sahadaki «Halife» veya «Halll'olı tâbi olma, sülük etme hakkına sahiptir. Yani, kimse meselâ hem Kâdiriyye ve hem de NJİI bendîyye v.s. tarîkatlere mensup olabilir... Üı/ iki kategori iş, daha ilk devirlerden beri, büluu genişliği ile Hazreti Peygamber (S.AJ tarafından istimal olunan başkanlık otoritesinin doğrudan doğruya intikalinin bir neticesi olarak Devlet Reisinin elinde toplanmıştı. İmâm yahut Halîfe, hem «cami» ve he mde «kışla» olmak üzere her ikisinin de başkanı idi. Bütün bu arzettiğimiz durum din ve devlet işlerinin birbirinden, muvakkat bir zaman için dahi olsa, tefrik edildiği çok yakm zamanlara gelinceye kadar böylece devam etti.

    Mamaafih, bu söylediklerimizle her şey ifade edilmiş olmuyor. İnsan denen unsur her sahada malûm rolünü ilk devirlerden beri oynamıştır ve oynamaktadır. Hazreti Peygamber (A.S.) vefat ettiği zaman, ortaya çıkan, reylerdeki ihtilâf pek fazla bir karışıklık ve teşevvüş husule getirmemiştir ve neticede milletin vahdeti, seçimle işbaşına gelen bir başkan vasıtasiyle muhafaza olundu. Daha sonra üçüncü Halîfe Osmanm ölümü üzerine, birçok tefrikalar, cebir ve zorbalıkların doğmasına müncer oldu ve bazı kan dökme hâdiseleri vuku buldu. İşin en nihayetinde birçok müstakil devletler zuhur etmişse de, çok geçmeden yeniden vahdetin temin edilmesi mümkün ol muştur. Bunu Halîfe Alinin oğlu Hasanın sulhsever davranışına borçluyuz. Abdullah İbn ül-Zii boyr zamanındaki fiilî ayrılıklar   uzun müd'i-/

   

 

 

Muhammcd Hamidullah

devam otmlşso de milli vahdet telâfisi mümkün olmayacak dorocede yok olmamıştır.

    Emovl  hükümdarlığının sukutu  ile   birlikte vaziyet do doftlymlg vo ispanyanın vahdetten ay-nlrnum kut'l olarak tahakkuk etmiştir. Muahhar devlrlordo, AhhıiNlIer ollndo toplanan Hilâfet kudretini nazarı III baro almayacak olursak, eyaletlerin morkozl otoriteye tabi olmaktan tamamen uzak olduftu bir Hinula,    Şark bölgeleri bile bir müddet vahdotton uzak kaJdı. öyle bir devir geldi ki, Kahlrodo Kal.ımllorln İdaresini temsil eden diğer bir munzam halife mevcut bulunuyordu; bununla beraber Bağdad Abbasîleri bir müddet sonra şarkı da içine alacak şekilde kendi Hilâfetleri altında vahdeti temine muvaffak olabildiler. Halife el-Musta'sım'ın Moğollar tarafından katledilmesi, araya bir fasıla soktu. Kahire, Abbasîle-rinin temsil ettikleri Hilâfet ise uzun zaman devam etmedi; bunların sonuncusu öldüğü zaman, Osmanlı Türkleri ilk anda, bu vazifenin mes'uli-yetini yüklonmeyi kabul etmede tereddüt ettiler. Bir müddet sonra bu tereddüdlerini bertaraf ettilerse do bu dol'a Hindistan Moğollarmm mukabil ve rakib İddiaları llo karşılaştılar. Netice olarak, Türkler elindo bu va/.lfo malûm devrini tamamlamış ve (Hazreti F.bûbokirden itibaren) 100. Ha^ life olarak bilinen  vo nihayet Osmanlıların sonuncusu II. Aİ3dülmecTcT"3a.aQn yıllarını bir mülteci olarak yaşadığı ParlsMo Jilmüştür. İspanya'da Kordova Halifelerinin    mirasçılarına gelince, bunlar, bugün bir Fransız Himaye İdaresinin sadece itibarî başkanı olan FasjSuItanlajıdır.

208

 

İslâm Hukuku İDİII

Tarihin arzettiği bu acıklı    serencdnm Abbasîler devrinde Hilâfetin siyasî bünyosino İd hal edilen ve bir nevi lâikleştirmeden ibarol, <:A Iib-i dikkat bir tatbikatı da ilâve edebiliriz. Huna göre Halîfenin yanında tamamen dünyevi işleri tedvir eden bir Sultan (Buveyhî veya Selçuk) birlikte vazife görmüşlerdir.    Arzettiğimiz bu son durum, tamamen tarihî gerçeğin bize gösterdiği ve bizim bu makalede arzettiğimiz tarihî vakıaların bir görünüşünden ibarettir.

DİNÎ NOKTA-İ NAZAR .-

    Bu müessesenin yakın veya uzak gelecekte yeniden tahakkuk edebilip edemeyeceğine daiı* bir fikre sahip olabilmemiz için, alâkalı İslâmî dînî görüş hakkında açık ve kat'î bir fikre sahip olmamız gerekmektedir.

    Muhaddislerin bir kısmı, Hazreti Peygamberden (S.A.) şu Hadîsi naklederler.- «Benden sonra Hilâfet otuz yıl devam edecek, bundan sonra sâdece şiddet ve gadaba dayanan bir hükümdarlık gelecektir.» Doğru çıkmış bu evvel görüşe rağmen, birçok müslüman mütefekkir, siyasî nizam ve vaziyetlerin, iyi yahut kötü,    müsaade ol!l#l nisbette, bu müessesenin yeniden tesis odllnıoıi için gayret sarfetmiştir. Tarihte Emevl Hallfolo* rinden Ömer İbn Abdülaziz vakıası böylo I ili' I of sir tarzının delili ve misalidir.

    Diğer yandan, Hazreti Peygamberin ISA > çok iyi bilinen bir Hadîsi daha vradır: «Imıımlın (Halîfeler) JCureyşîler  (Hazreti Pey gam b< > ı

F.: 14

 

I

Muhammed Hamidullah

rinde Mokkndo ikamet eden yerli Arablar) ara-sındandır- Ben, bu Hadisi tamamlayacak, evvel ve âhirini toşkll öden kısmı bulup çıkarmak, Haz-reti Peygamborln (S.A.) hangi şartlar altında bu talimatı vtmllglnl    moydana. koymak için uzun mesai harcadım. Aynı /.amanda septik bir tarih felsofosl olan Ibn Haldun Kİbl bir âlim, şöyle bir tofsir şokllno vasıl olmuştur: «Bu Hadis, hakikaten öylo bir dovlrdo söylenmişti ki, o zamanda Kureyş clddon    İslam camiasının en iyisiydi ve bütün İslam grublarının en üstünde bir vasfa sahip olmosiylo şöhret bulmuştu.» Mücerret veciz bir söz, kaideten içindeki kelimelerin arkasında gizli hakiki mânâyı her zaman vermez. Binaenaleyh, herhangi bir kimse de bir sözün evvel ve âhirinin ne olduğunu öğrenmeyi arzu edebilme lidir. Bunu öğrenemez ve bütün   araştırmalara rağmen, bunu bulamazsak her halde haklı olarak, Hazreti Peygamberin (S.A.) bizzat kendi tatbikatının ne olduğuna müracaat edebiliriz ki, bu,. meselenin halline doğru bir ışık tutabilir.    Ben araştırmalarım neticesinde Hazreti Peygamberin (S.A.) kurduğu devletin başşehri olan Medîreyi, gerek sulh zamanı, meselâ Hac için, gergk~Tîarfa zamanı askeri bir aefer için    terkettiği zaman, kendisi tarafınaârfT)aşşolılriie.^e2âLyerine işlere vaziyet (hilâfet) etmok üzere, tayin etmiş olduğu şahısların, isimlerinden müTe^eT3ET™bîr liste tanzim ettim*"."Bunlar dikkatle tetkik edilirse, neticenin hakikaten câlib-i dikkat olduğu görülür t

 

 

M

3 I

Hz- Peygamberin gittiği yer

 

5   Bedr

Ebâ ve Veddân Buvâl Sufvân Zu'l-'Uşayra

12    Hamra, al-Esed

13 Benû'n-Nadir

14 Bedr (2. sefer)

15 Zâffln-Rikâ

16 Dûmet'ül-Cendel

17 Benûl-Mustâlik

18 Hendek

 

?tslftm Hukuku tut fj

-g    Bu Idıır*

S a Yerine Medînede     cinin kıt

H >--  bıraktığı idareci     bîlesl

2   Sa'd b. 'Ubâda      Ha/rcc

2   Sa'd b. Mu'az Kvs

2   Zeyd b. Harise      Kelb

2   Ebû Salame

Al-Mahzûmî

b. Abd'ül-Münzir

2   Ebû Lubâde

Osman b. Affân

 

Ibn Ümm Mektûm        » (bakar kör idi)

 

210

 

 

Muhammed Hamidullah

Kureyş

 

a

•a i"

a    Us. PeyKm"l>«<rln     .g

l2    gittiği >«??      H

               Bu idarelerine Mndlmcde cinin ka-bıı ııktıftı İdareci   hilesi

22   Hudeyblye

6   İbn Ümm Moktüm   Gifâr veya Ebû Ruhm

7

23   Hayber

Sibâ b. 'Urfuta al-     Her

Kinânî veya Nu-   ikisi  de

meyle b. Abdullah Kenâne

al-Kinânî

Gifâr

veya

Kenâne

Kureyş Gifâr

Kureyş Ensâr Kenâne Gifâr

24   Mekke (Umre için)     7

Ebû Zerr al-Gif arî

veya 'Uveyf b. Ra-

bl'a al-Kinânî   

 

Mekke  (fetih için)     8

25

tbn Ümm Mektûm veya Ebû Ruhm

26   Tabûk

İbn Ümm Mektûm

veya   Muhammed

l).  Mesleme  veya

Hlba" b. 'Urfute

veyahut

Ebû Ruhm   

 

10

Mekke  (veda haccı için)

27

İbn Ümm Mektûm (bakar kör idi)

 

İslam JIııktıkıı tül ıiıli

    Kolaylıkla görülüyor ki, bu yirmi ytnlı  ı.l arasında, başşehirde Hz. Peygamberin (S A ı  >.<ı rini doldurmuş, onun adına hareket etim.. , şitli kabilelere mensuj2_kimseTer vardır T Hı / Mekkeli Kureyş, Medînejli^ Ensâr, Gifâr, Kin.n.ı I   Kelb v.s. kabîlelerindendiler. Istitraten şunu <l \  söyleyelim ki, biz bu listenin tetkikiyle     l.slAın mütefekkirlerinin, devlet reisliği    mevkiine kür bir insanm getirilemeyeceğine dair olan ısrarlıı rm boş olduğunu, bunun aksinin pek âlâ mü in kün alibeleciğini öğrenmiş oluyoruz. Listede K°'' terilen İbn Ümm Mektûm muhtelif defalar Hu/ reti Peygambere Medinede niyabet etmiş âmâ bir Kureyşî idi. îlk yıllar, Medine şehir-devlet haya tmda, bir başşehir reisi olarak görülmesi gero ken vazifeler, sâdece günlük muayyen cemaat namazlarının camide kılınmasına inhisar etmiş olsa bile, daha  sonraki   senelerde   idarî işlerin görülmesiyle alâkalı hususlarda da halkın bu naibe müracaat edebileceği, etmiş olması lâzımgol diği cidden düşünülebilir. Bu hâle göre Hicri 0. yılda (Hazreti Peygamberin (S.A.) vefatmdan blr yıl evvel)  Kureyş Kabilesine    mensup olmayım müteaddid kimselerin Hazreti Peygamber (S, A ' tarafından mezkûr vazife için seçilmiş bulundııiı larını bu mütaleamıza ilâve etmeliyiz.

    Halîfe Ömer'den gelen meşhur bir 80/ vm dır: «Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi SâJIm Imyat-ta olsaydı, en küçük bir tereddüd dahi K'/totormek-sizin, benim yerime onu Halifelik makamına tayin ederdim.» Hazreti Peygamberin (S.A.) bu hakikaten bilgili ve iyi yetişmiş Sahabesi, O'nun da

   

 

   

212

 

ı

 

Muhammed Hamidullah

ha Medine'ye hicret etmesinden evvel de, ve hattâ ömerin Hilâfeti devresinde bile burada cemaat namazına lmumlık eden Salim, Kureyşî Kabilesinden değildi. Hir başka ifadeyle, Halîfe Ömer, bu sözündo do görüldüğü gibi «Halîfenin Ku-reyş'ten olacağı» şurlını dini bir zaruret olarak mütalaha/.a etmoml^llr.

    (Zehoblnln -Tarih ül-İslâm» adlı eserinde aynı Salim, Islakharlı yarıl, Porsepolisli olarak gösteriliyor. Kahlrodo IU07 Hicri yılında yapılan neşri, Cilt 1, S. :xir> ).

MÜŞTEREK İDARE:

   Müslümanlar arasında, müşterek idarenin hukuken mümkün olmadığına dair yaygın bir inanç vardır. Makalemizde verdiğimiz malûmat bunun aksi tezi müdafaa etmemize imkân vermektedir.

   Araplar tarafından en üstün başkanlık vazifesi için kullanılan tabir «emr»dir. Kur'an'daki âyetlere göre (Sûre: 20, âyet: 29-32) Musa, Allah'a şöyle dua otmiştir.    (Mealen: «Ailemden, kardeşim Harun'u bana yardımcı (vezir) olarak tayin eyle.    Benim kuvvet ve kudretimi onunla takviye eyle ve benim kumandama (emr)  onu ortak kıl.») Yine Ha/.roti Peygamber (S. A.), Uman eyaletinin  müşterek hâkimleri olan  Ceyfer  ve Abd'e gönderdiği tslâma davet eden mektubunda, îslâmı kabul ettikleri takdirde, onların bulundukları eyalette müştereken, idarelerine devam etmelerini kabul etmekte ve ikisini de aynı za-

214

 

lslAm Hukuku M|

manda ve aynı mahalde eskisi gibi idurocl ol tanımaktadır. Neticede bu iki hükümdar la kabul ettiler ve hakikaten müştereken ovvold    h duğu gibi iktidarı ellerinde bulundurdular. D     i sonraki İslâm tarihinde bu çeşit müşterek l<ı.   ? )? hâdiselerinin    müteaddid misallerini görüyoruz. Bizler için emin bir nazariyeci olan Şah Veliyullıth Dehlevî'nin,  yazılarında    birçok defalar  tekrar ettiği gibi, muayyen bir zamanda, tek bir şahısla idare başkanlığı için bu sahada gerekli vasıfları toplu bir halde bulamazsak idarî vazifeler, bolü-nebilmeli, hattâ bölünmelidir. (Bu hususta daha fazla malûmat için R. S. O., Roma 1953'de neşro lunan «Regne Conjoint» adlı makaleme ve «Re sûl-ü Ekrem key siyâsî-i Zindegî» adlı Urduca kitabımın, «Dû şâhân der iklîmî» bölümüne bakınız.)

BUGÜNKÜ ŞARTLAR .-

    Bugün, Müslüman devletler arasında, on beşten fazlası Birleşmiş Milletler azası bulunmaktadır ki, bu sayıya yakın bir gelecekte bu teşkilâta girmesi muhtemel ve daha henüz istiklâl mücadelesini tamamlamamış Müslüman camialar dahil değildir. Bu devletlerden İranın başkanı îsna 'Aşerî  (onikinci), Yemeninki Zeydî, Fasınki Hasanı,    Zanzibarmki    Haricîdir.    Fazla    olarak, bazı Müslüman memleketlerin   anayasaları pek sert bir tarzda lâikleştirilmiştir.

   Bütün bu vahdetten uzaklaştırıp parçal tuhaflıklara mukabil,   meselenin halli zımn

   

Muhammed HamiduUah

ümidi kıran zorluk daha ziyade rakip namzed-lerden doğmakta, muayyen bir mücadele neticesi bertaraf odtlon nam/od in, yeni «Halife»yi tanımaktandı, onu reddotmesl vo boykot etmesi gibi netlcolor bu İçin tahakkukunu baltalamaktadır.

 ijııyot, bl/.lm,  -Kuroyşe mensup olmayan bir HulTonln soçllmealnl»    moşru gösteren ve keza «müşterek  ldare»ye başvurmayı münasip karşılayan delillerimize herhangi bir değer atfedilir-se mevzuu bahsettiğimiz bu müfjkilâttan kolaylıkla sıyrılmak mümkün olur. Meselâ, esas ve temel azalar olarak, Cumhurbaşkanları veya tevarüs yoluyla gelen idareciler tarafından temsil edilen    Müslüman Devletlerin başkanlarının teşkil ettikleri bir «YÜKSEK HİLÂFET KURULU» tesis edilir. Bu komiteyi teşkil eden azalar, meselâ, sözün gelişi, bir sene münavebe ile Halife sıfatiyle reislik mevkiini işgal öder-, bu suretle rakip nam-zedlorin ihtilaf doğuran hareketleri bertaraf edilmiş vo çolştll temayüle sahip devlet idarecilerini bu teşkilata girmeye cezbedici bir çare bulunmuş olur. Hu çeşit bir hal tarzı, aynı zamanda, Müslümanların bir halll'oye sahip olmaları şeklindeki dini ihtiyaçlarını da karşılamış olur. Keza, yine böyle bir teşkilatla Dünya Müslümanlarının sahip olduğu mail • İktisadi kaynakların karşılıklı yardımlaşmalar İçin, bir tek elde toplanmasına doğru, ilk adım atılmış vo gayrimüslimlerin teşkil ettiği bloklarla iktisadi vo kültürel sahada en kolay ve makul bir yarışma, şartı temin edilmiş olur. Komünist Arnavutluk, Türkistan ve Kafkas Cumhuriyetlerinin bile böyle bir YÜKSEK HİLÂ-

216

 

•İslâm Hukuku ıcı,

FET KOMİTESİ'ne kendi müşâhidlorinl ;-.<n mok suretiyle teşrik-i mesai etmeleri inıluııı

I

hüinde bir şeydir: Hâlen Müslüman mınlıluıla daki Sovety Cumhuriyetleri,     SSCB     haricinde mevcut Müslüman memleketlerle münasebettim > tanzim ve tedvir etmek üzere merkezî bir konu Leyi harekete geçirmiş bulunmaktadırlar.

    Müslümanlar; kendi çeşitli meselelerine) dalı bâzı dinamik hal çareleri bulamadıkları müdrinl çe, bu dînî ihtiyaç ve zaruretin, yâni Hilufol.iıı tahakkuku, daha uzun zaman için savsaklanmış, .seneler senesi, ötelere atılmış olacaktır. Bu mosıı le tamamen Müslüman camialara ait bir ihtiyaç ve zarurettir; bunu sâdece Müslümanlar an laya bilirler ve bu işle sâdece onlar meşgul olmalıdır I ar.

   

 

3

I

 

 

    Hukuk sistemlerinin de diğer beşer kanun ve müesseseleri gibi kendisinden evvel gelenlerin tesirinde kaldıkları ve çağdaşlarının da tesirleri al Unda kalmış olmaları tabiî bir hâdisedir. Eğer !•. lâm hukuku da Roma, hukukunun yahut kendin den evvel gelmiş olan başka bir hukuk sisteminin şu veya bu şekilde ve herhangi bir derecedo İn siri altında kalmış ise bunda şaşılacak bir şuv yoktur. Fakat böyle bir tesirin varlığı ve şümul" uzun ve dikkatli araştırmalar sonunda       lom bilir, o halde bile netice bir ihtimalden U     n bı şey olamaz. Zira bir hukuk sistemi an*       bin Jerce âmilin (faktörün) tesiri altında amılnr İm yunca inkişaf eder; ve buna yardım eden vn ııııı him bir kısmının ilmî iffetlerinde güpbo OIİİİİİVMİİ hukukçuların,    yabancı    kaynaklından     IHIİMK (kopye) edildiğine dair hiç bir vo/ıllm bırakımımı olduklarını gördüğümüz zaman,   müşkülü!. <ıı

   

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukukıı ı

 

 

 

meğer ki bu istiare, nisbeten ikinci derecede olan hususlar için bir memleketin âdetlerinden alınmış olsun.

    Şüphesiz faraziyelerin sonu yoktur; ve doğrusu batılılardan bazıları şu mütalâada bulunacak kadar ileri gitmişlerdir: «Tahmin (ihtimal) daha doğrusu zaruret, İslam hukukunun genel prensiplerinin ve alışılagelen kaidelerinin Arap örf ve âdetinden ziyade Roma şark (Bizans) imparatorluğunun hukukundan başka bir şey olmamasını gerektiriyor... Roma hukuku mekteplerinin, Roma hukuku kitaplarının, kollejlerde okumaya başladıkları andan itibaren Roma hukuku   ile meşbu' olan hâkim ve memurların bulunduğu bir memlekette; (müslümanların memleketinde) bütün bu, ihtimamla hazırlanmış fikirler ve kaideler sisteminin,    Roma hukukunun son safhalarının esas prensiplerine hayret verici bir çeşitlilik ve benzerlikle birdenbire meydana geldiği düşünülecek olursa şu notlceye varmamak mümkün değildir ki, bu sistem  (müslüman hukuk sistemi) Roma şark İmparatorluğu hukukunun, Arap hâkimiyetinin (İdaresinin) siyasî şartlarına intibak ettirilmiş Roma hukukundan başka bir şey değildi.» (Sheldon Amos, The History and Principles of Civil Law of liomo. pp. 406-415).

    Ancak bu konuda tarafsız ve ilmî bir araştırmanın ilk şartı, her İki hukuk sisteminin teferruatında derinliğine bir bilgiye sahip olmaktır, ve İslâm hukukunun tekâmül tarihine ve İslâm hukukçularının hayatlarına (biyografilerine) ve onların yaşadıkları muhitlere iyiden iyiye vukuf-

222

 

dur. Burada bu hususta hiç bir iddiaya luıpıln dan bu konuda hakikate yaklaşmaya ç'i'uyt" ğız. Evvelâ baştan başlayalım.

  Herkesin bildiği gibi İslâm hukukunun bütünü ile Kur'an ve Sünnete dayanır. K        . Hz. Peygambere vahy yolu ile gelenleri kn     H olaylara gelince onlar da söyledikleri, yaptıu.n • yahut müslümanların    yapmalarına müsam.ıiı.-ı ettikleridir. Kur'an ve Hadis tarafından  y.ı .ıi edilen bir fi'li, İslâmda hiç bir beşer otoritesi m M bah kılamaz; bunun gibi bu ikisi (Kur'an ve Sun net) tarafından müsaade edilen bir şeyi de dün yada hiç bir kuvvet İslâm memleketinde yasuK edemez. Bu takdirde Kur'an'in ve onun tamamlu yıcısı olan Sünnetin suskunlukla karşıladığı ko nularda örf ve âdetler kabul edilebilir; ve huü.ı kıyas yolu ile varılan istinbatlar İslâm hukuku kaynağı olarak - bu örf ve âdetler yahut istin batlar ilk kaynakların (Kur'an ve Sünnetin) ru una aykırı olmamak şartıyla- kabul edilebilir. Bazı yabancı tesirler izlerini İslâm kanunun da bırakmış olabilirler, bu inkâr edilemez. Kur'an bile, benzer hallerde, İbrahim, Musa, İsa gibi kendinden evvel gelmiş peygamberlerin gittiği yoldan gitmesini Hz. Peygambere emreder. Mo sola Kur'an'da şu âyetleri görüyoruz:

    1.      (18 peygamberin isimlerini saydıktan son

ra)   «İşte Allahın, kendilerine yol gösterdikleri,

onların yolunu tut (ey Muhammed)» Kur'an, ıı

1)0.

    2.      «İşte sana bildiriyoruz,   İbrahimin dinini

«amimi olarak takibet.» (16:123).

   

Muhammed HamiduUah

    3. «Şüphesiz size, Ibrahimde ve onunla beraber olanlarda güzel örnekler vardır...» (60 :40).

    4. «Ve sana indirilene ve senden evvelkilere indirilenlere ve ahlret gününe inananlar, onlar Rablurmın hidayetine erenlerdir; Felah bulanlar onlıııdır.»  (2:4-5).

    Bundan başka Buharl, Tlrmizi ve diğer klâsik müellifler naklederler ki, Resulü Ekrem doğrudan doğruya, hakkında bir vahy telâkki etmediği durumlarda, l'.lıll Kitabın (Yahudilerin ve Hıristiyanların) Adetlerine eğilim gösterirdi (meselâ saç taramak konusunda bir Hadis nakledilir). Semavi bir kitabı olmayanların ve müşrik Arapların örf ve âdetlerine gelince İbn Hanbel (III. 245) Hz. Peygamberin mühim bir Hadisini nakleder: «Cahiliye devrinin (îslâmdan evvelki devrin) fa-ziletleriyle İslâmda da amel olunur.» Hattâ Hac gibi îslâmın temel bir ibadeti, herkes bilir ki îslâmdan evvel müşrik Araplarda yürürîüHe. olan bir müessese idi^- Şirk unsurlarından temizlenip ta'dil edilerek İslâmiyetçe kabul edildi. Arabistan müşriklerinin ûdotlorinden îslâmın da devam ettirdiklerinin, eski peygamberlerden geldiğini özellikle İbrahim İn Mokkeye yerleşen oğlu Isma-ilden geldiğini iddia ötmek imkânsızdır. Meselâ, (Hz. İbrahim in kendi zovcesi Hacerin susamış oğluna, ikisi arasında ümitsizce su aradığı Safa ile Merve tepelerinin mukaddes tutulmasının Hz. İbrahim tarafından emrodilmiş olması imkânsızdır; bunun daha sonraki dovreye ait olacağını tahmin ediyorum). Klâsik müellifler, Îslâmın, kendi prensiplerine çirkin görünmeyip, ona ta-

224

 

islâm Hukuku KHMInrl

mamile uyan ve bu sebepten bırakılan ndolluı m uzun listelerini verirler. Yüz deveye tesbit udi I tu t İtan pahası (fidye) Hz. Peygamberin büyük I>M Naşı Abdül Muttalibin icadıdır. Bilindiği gibi Ab <lül Muttalib en sevdiği oğlunu   kurban olu/ak adamıştı, bundan kurtulmak, onun yerine dovo İt urban etmek istedi ve onunla (oğlu ile) elli bir deve miktarı arasında    kur'a çekmeye başladı, kur'a oğluna isabet ettikçe o da diğer tarafa düve ilâve etti (deve sayısını çoğalttı). Nihayet deve sayısı yüz olunca kur'a develere isabet etti (vo oğul kurtuldu). Bunun gibi yemin edenlerin tasdik müessesesi (Kusâme) -ki, buna göre bir cinayetle suçlandırılan kimseye karşı elde inandırıcı deliller bulunmaz ise, sanığın yakın akrabar sından bazılarının sanığın masum olduğuna dair yemin etmeleri (ve bunun neticesi sanığın bera-eti) âdetini tesis edenlerden bazıları, bunun İslâm tarafından da kabul edildiğini görecek kadar uzun seneler yaşadılar. Bundan başka gayrı-menkullerin bütün vergi kanunları, hiç değilse Irak'da halife Ömer~TKATr*"târaflndan - Mesudi'-nin rivayetine göre - oraların fethi sırasında no halde bulundu ise o halinde bırakıldı (devanı «<l tirildi). Malûm dur ki bu kanunlar, memlokoliıı eski sahipleri olan    Sasanilerin hukukunun bir kısmını teşkilederT/"*

    İslâm Mekkede zuhur etti. Tabiatiyle İlk mü*-!umanların tatbik ettikleri, o beldenin Mournl. «a-hasmdalri gelenekleri idi. Mekkenln bu ürf v« Adetlerinden gelen bazı hukuk kaldolm'I nrınır* I İz. Peygamber tarafından ilga edildi, fak/ı'  ı

!•'. : 15

 

Muhammed HamiduUah

 

İslam Hukuku KUlıllnıl

 

 

 

yük bir kısmı müsamahaya uğradı ve bırakıldı. İhmâl   edlimemesi   (unutulmaması)   lâzımgelen ciher şudur ki şayet Hz. Peygamber, Ashabı arasında muayyen bir âdete karşı müdahale etmediği zaman bu âdet (hiç değilse muvakkaten) İslâm hukukunun bir kısmını teşkil ediyordu. Ekseriya bu âdetler  (Takrir)  adı altmda Peygamber  (S.A.)'in    Hadislerinden bir kısmını teşkil eder ki bu kelime te'yid yahut müsamaha mânalarına gelir. Hz. Peygamber (S.A.) Medineye hicret etmek için Mekkeyi terkettiği zaman -Medi-nenin o tarihlerde ahalisi arasında şehrin iktisadi hayatını geniş bir ölçüde kontrolü altında tutan kuvvetli bir yahudi unsuru (elemanı vardı - aynı usul ve kaide Medinede de tekerrür etti; ve Muhacirler (yani Mekkeli mülteciler) de ken-dilerile beraber eski usul ve âdetlerini getirdiler, Medinenin örf ve âdet hukukunu zenginleştirdi-ler-, Medine, geçmiş asırlar boyunca   istilalar ve göçler dolayısıyla bu konuda gelişmeler kaydetmişti. Mekke örf ve âdetinin içtimaî, ticarî  ve diğer sahalardaki tesirleri de İslâm hukukunun tekâmülüne yardım etti. Çok geçmeden Medine, arazisi daima genişleyen bir devletin başşehri oldu-, ve bir devlet politikaaı „olarak_HzL_Peygamber (S.A.), dine__yenl girenlerin İslâm__devletine inkiyad etmemiş oîari toprakları terkedip Medineye hicret etmeleri hususunda ısrar~etti. Filhakika Yemenlilerin^ Türklerin,    Şimal Arabistan insanlarının, Habeşlilerin, İranlıların    hattâ Bizanslıların (bilhassa fslâmı kabul eden kölelerin) Peygamber şehrinin sokaklarını doldurduklarını

 

görüyoruz. Bütün bu ferdî unsurlar (elemanlıtı I bilhassa daha ileri bir medeniyete sahip olmut olan Yemenden ye diğer memleketlerden golen» lnr, Hz. Peygamberin zamanında, İslâm hukukunun başlangıcı teşekkülünde onun gelişmesin» ve zenginleşmesine yardım etmekten geri kala-ı nazlardı.

   Hz. Peygamber (S.AJ'in  irtihalinden   sonra mıbeş seneden az bir zaman içinde Medinedeki halife, daima genişleyen üç kıt'adaki topraklarda yaşayan ve yarım düzine eski ve daima canlı l>ir medeniyete ve lisana mensup ve sahip olan insanlar üzerinde en yüksek bir hükümdar sıfatıyla hükümran oluyordu. Bu üstünlük gelip geçici olmadı, hemen hemen bin sene devam etti. Binaenaleyh İslâm hukukçularının, yalnız Suriye-de ve Mısırda tatbik edilen Roma hukukunu do ğil, İran hukukunu, Gotik (İspanyol) hukukunu, Hindu hattâ Orta Asyada Türkistanda mer'i olan Çin -Budist hukukunu, daima artan bir bilgi il" tetkik etmiş olmalarını istidlal etmek tabiidir

    Daha az büyük bir ehemmiyeti haiz olmayım diğer bir âmil (faktör), Araptan gayrı milletlerin. Islâmın ilk devirlerinde de daima artan bir NMV da İslama girmeleri idi. Bu insanların aranındım daha sonraları büyük   müslüman    hukukunla yetişti. Bir tekini söyleyelim .- Ebu Hanifo, M' İranlı idi. Hz. Peygamber (S. A.)   ile  Hu kul tadları ve İslâmda mezhep müessislerl -kın lan- olan) büyük imamların arası genly ol menşeleri Araptan gayrı -ki onlara movıtl nir- İslâm hukukunu tahsil eden ve şuuru

   

226

 

Muhammed HamlduUah

aralarında bir tefrik yapmaksızın Araplara ve Araptan olmayanlara tedris eden âlimlerle doludur.

    İslam hukukunun gelişme tarihi böyle olunca müslümanlarda örf ve âdete dayanan hukuk ve kakielorln slstemleştirilmesinde ve genişletilmesinde bir dereceye kadar yabancı tesirlerin kendisini hissettirmiş olmaları ihtimal dışı sayılamaz. Bu yabancı tesirlerin herbi-rinin tamı tamına ve ayrı ayrı hisseleri nelerdir? Bu, münakaşa edilecek bir meseledir. Burada onların aralarından ancak bir tanesini, Roma hukukunun tesirini ve meselenin bazı cephelerini tahlil etmek, münakaşa etmek istiyoruz. Bu konuda iki araştırma yolu hatıra geliyor, şöyle ki -.

    1. Roma hukuku ile İslâm hukuku sistemleri arasında hakikaten benzerlikler var mıdır?

    2. Varsa bu birbirile temas ve aksi tesirin neticeleri midir; yoksa başka türlü ifade edilebi-

linlr mi?

   Birinci .soruya gelince ben, söz konusu olan sistemler anı«mda İbadetlere (namaz, oruç, hac, zekât hattâ Kur'an tarafından tesbit edilen devlet giderlerino), Hududa .büyük suçların ceza hukukuna), mirasa, borç vermeye, faize, esas teşkilâta, izdivaca, talaka (boşanmaya) gayrımeş-ru çocukların durumlarını düzeltmeye, devletler umumî hukukuna, adalet tevziindeki usullere ve kanunun kaynaklarına ilişkin konularda bir benzerliğe şimdiye kadar tesadüf edemedim. Hattâ kölelik ve kölelikten azad etmeye ilişkin

228

 

lılam Hukuku Hlllıll

temel fikirlerde iki sistem arasına bir l>< ?     ılı yoktur. Yalnız Muamelât kısmında bir di      <ıy kadar benzerliklere tesadüf edilir. Bu beı       ilk-lor, İslâmın zuhurunun akabinde   Suriyo, MİMİ', Filistin gibi evvelce Bizans işgali altında bulunun bölgelerde yerleşmiş olması ile bir dereceye kıt dar izah edilmek istenildi ve bu itibarla bu bol ;colerde yayılmış olan Roma hukukunun tesiri al ı.ında kaldığı söylendi. Bu tesir, yalnız İslâmın bu lopraklarda tevarüs ettiği idare cihazlarıyla do nü, eski Bizans tebası arasından binlerce, yüz binlerce, İslâm dinine giren mühtediler ve İslâm toprağında bunlardan daha çok, ihtida etmemiş fakat çıkıp da- başka taraflara da gitmemiş vo Roma kanunlarına göre hayat sürmeye alışmış vo İslâm tarafından himayeye mazhar teba olarak kabul edilmiş insanların devamlı mevcudiyetüe kendini hissettirebilirdi.

    Bunlar akla yakın bir izah tarzı olabilir; lâkin tarihî bir vakıa olarak kabul etmeden tamamlayıcı delillere ihtiyaç gösteren birer faraziye olarak da mütalâa edilebilir. Bununla beraber bu faraziyenin aleyhinde bulunacak bazı olaylar da İhmal edilemezler.

ROMA TESİRİNİN ALEYHİNDEKİ DELİLLER

    1) İslâm kanunlarının en son kaynağı, söy lemeye hacet yoktur ki Hz. Peygamber (S.A.)'in şahsıdır, müslümanlara   (Allah kelâmı olarak)

22H

 

Muhammed HamlduUah

Kur'an'ı ve Hadis yahut Sünneti adı altında sözlerini, yaptıklarını ve müntesipleri arasında yapılmasına   müsamaha   gösterdiklerini   bıraktı. Peygamber (S.A.) ne Yunancal_ne..JL^diııce_hjitta ne de Süryanice biliyordu, bu itibarla o devrin Roma hukuFu İTe"doğrudan doğruya temasa gelmesine imkân yoktu. Bütün hayatını hemen hemen doğduğu memleketi Mekkede, kendi kavminin urusııulıt geçirdi. Bizans arazisine olan seyahatleri orudukl ikametleri bahis konusu edilmeye değme/.: Yalnız iki defa güney Filistine gitti, ilkindo sokiz dokuz yaşında bir çocuktu, ikincisinde yirmi dört _yaşmda idi ve on beş günden fazla da kalmamıştı. Bundan başka Peygamber (S.A.)'in ashabı arasında Roma hukukunu bilen âlimler olduğuna dair hiç bir haber yoktur. Binaenaleyh biz şu neticeye varmağa    mecburuz ki, tslâm hukukunun doğrudan doğruya Kur*andan ve Hadisden istinbat edilmiş olan kısmı hiç bir veçhile Roma hukukunun tesiri altında kalmamıştır.

    2) lalam hukuku tabiî olarak ilk hamlede kendi doğmuş olduğu Mokkenin, daha sonra da Hz. Peygamber (S.A.)'in hayatının son on senesini geçirdiği Medlnenin ve umumi olarak Ara bistanm örf vo âdetine dayanması icabeder. Ha-beşlilerin, kısa bir müddet hâkim oldukları Yemen müstesna olmak üzere Roma hukukunun hattâ dolaylı nüfuz ettiğini gösterecek bir iz, Arap yarım adasında yoktur. Bizans hükümeti, ismen (itibari) bir nüfuza sahip olduğu Arabistanm şimal ucundaki kabilelere kendi kanunlarını tat-

 

İMİAııı Ilıık

bik etmiyordu. Eğer Arap tacirJoıl lı keninkiler, Bizans arazisindeki puzmu lan veçhile gidiyorlar idiyse, aynı üıclrlüi (İran toprağına) ve diğer memlekol.loro ılı yorlardı. Bu Araplar, Arabistana Lslâmııı tundan evvel Roma hukukuna dayanan h bilgiler getirmiş olsunlar, böyle bir miHnl.ı zarı dikkate alınmağa değer; fakat bu l.ıu ı -diğer tesirler hariç- Roma hukukunun U de kalmış olmaları iddiası, eşyanın mahiyulj ı. bı varid olamaz. Filhakika yabancı hukuk  t» I manlarını Arapların memleketlerine getirdik I rine dair bir iz bulunamamıştır.

    3)    Bütün müslüman hukuk ekolleri  (mu, hepleri) Hicaz, Irak v.s... gibi Bizansa ait oJm»ı mış topraklarda zuhur ettiler. Bu keyfiyet sun m mezhepler için olduğu kadar şii mezhepler için de doğrudur: (Şiiler için de) Zeydiye ve İmamı ye ve (Sünniler için de) Hanefi ve Maliki me/ hepleri Küfe ve Medinede meydana geldiler vo geliştiler. Her iki şehir de taSâmlyle Arap.tı, Sa bık Bizans topraklarında yetişen o devrin yegu ne hukukçusu Evzaî'dir. Lâkin  (Tabakatül Huf laz,~X İOB) Zehebî'ye göre o Sind (Batı Pakistan > da alman bir harp esirinin oğlu idi ve hayatının .•»onlarına doğru Beyruta yerleşmişti.     Bundan başka Mezhebi kendisinden sonra devam etme di. Daha sonra Şafii ve Hanbeli mezhepleri zuhur ettiler; bunlar da Bağdad'ta (daima Bizans (esirinin dışında)  doğdular. Her ne kadar ŞafJl mezhebinin kurucusu Mısıra gitti ise de bu, onun hayatının son senelerinde vuku buldu. O vaki «t

   

 

   

230

 

X\\

 

Muhammed HamiduUah

kadar Roma tesiri dışında kalmış memleketlerde yâni Irakda ve Hicazda islâm hukuku geleneklerini (rivayetlerini) incelemiş ve büyük bir ruh olgunluğuna ermişti.

   4)   Emevilerin başkenti Şam İdi. Fakat onların saltanatlarının mümeyyiz   karakteristiği Kur'an, Hadis ve Arap edebiyatı, tarih ve tıp araştırmalarıdır.    Evvelce Roma hukuku ile idare edilen vilâyetlerde oturan  müalüman âlimlerin hukuk ilmine ciddi bir dikkat atfettikleri görülmüyor. Emevilerin pek kısa süren saltanatlarına Abbasiler varis oldular. Bunlar başkenti İran yakınlarındaki Bağdada naklettiler. İşte o zaman hukuk ilminin lehineTblf şevk ve gayret görüldü ve halife Mansur'un devri gibi 745 - 775 çok eski bir devirde bu ilim halifenin himayesine mazhar oldu. Halife, İmam Malikden, devlet mahkemelerinde yürürlükte bulunacak yegâne kanun ilân edilmek üzere bir İslâm hukuku (kanunu) hazırlamasını talebetti.   (Zürkani'nin İmam Malikin Muvatta'-sına yazdığı mukaddimeye bakınız.) Bir evvelki devirde (Emevllor dovrinde) Arabistanm dışında İslâm hukukunun tok bayraktan olan Küfe Bağ-daddan u/ak doglldi, fakat bizzat Bağdad gibi o da Romanın tosirindon uzaktı ve belki de daha fazla, çünkü bu şehir bir vilâyet hattâ askerî bir garnizon şehri idi. Kozmopolit bir halkı kendine çekecek bir sahil ticarot şehri yahut bir başkent de değildi.

   5) Şüphesiz ki her iki sistemde Lâtince ve Arapça hemen hemen aynı şeyi ifade eden ıstılahlar (terimler) vardır, şöyle ki:

232

 

İslam Hukuku K'İİİ.İİ.H

Arapçası    Lâtincesi

fıkh  (juris) prudence

fetva responsa prudentium

icma' consensus

âdet  usus

örf ehli Medine    consuetodo populi romani

illetüş şer'      ratio legis

rey   opinio

maslahatü amme, salus populi ıstıslah v.s....

   Fakat manidar (manalı) olan şudur ki, man-lıkda, felsefede, coğrafyada, tıpda ve skolastik teolojide doğru olanın aksine olarak ne Yunanca-«lan ne de Lâtinceden alınmış (ve Arapçalaştırıl-uıış) bir kelimeye bütün İslâm hukukunun baş-lıuıgıcında dahi tesadüf edilmez. Biraz evvel sayılan ilimlerde olduğu gibi bidayetde de o ilim-lorde Arapçada, olduğu gibi kullanılan on kadar Yunanca kelime vardı.- (Birkaç tanesi hâlâ mov «?ut olmakta devam etmektedir) ve daha sonraki dovirdedir ki bu kelimelerin sırf Arapça kar^ı lıkları bulundu yahut uyduruldu. Bir misal ola rak şu kelimeleri sayabilirim:  «usulucya-  (too loji)  karşılığı,  «aritmetika»,  «metimetika»   (arlı metik, matematik) karşılığı... Bu kelimeler bu langıçta bu şekilde kullanılırken sonraları  -II ? hiyat», «hesap» ve «riyaziyat» şekillerini aldıl"

   

Muhammed HamiduUah

 

islâm Hukuku Himih.ı

 

 

 

Buna karşılık en eski devirlerde bile İslâm hukukunun ilk eserlerinde dahi benim görebildiğime göre ilmi bir ıstılah (teknik terim) olarak bir tek yabancı kökten gelme kelimeye tesadüf edilmez. Şüphe yok ki yabancı asıllı gayet cüzi birkaç kelime vardır. Görünüşe göre ticarî muamelelerde kullanılan, çoğu Fars ve Aramik kökünden olmak üzere birkaç kelime Islâmdan evvel Arap dilinde kullanılmaya başlanmıştı. Yukarıda saydığımı/, Lâtince tâbirlerin karşılıklarına gelince Fıkıh  (hukuk ilmi)  da dahil olmak üzere bunların homen hemen hepsi Kur'an'dan istihraç edilmişlerdir. Burada bütün insanlıkda müşterek olan  fikirlerin  söz konusu olduğu söylenebilir. Eğer Latinler o kelimeleri yalnız başlarına bula-bilmişlerse, Adem ile Havvanm öteki torunlarının da bu konuda kabiliyetsiz olmalarına bir sebep yoktur. Bu mütalâada bizi takviye eden, bu karşılıkların tamamilo zahiri bir benzerlik arzet-molorklir.    Mukabilleri olan Lâtinceden    nüans farklarıyla ayrılıyorlar. Müslümanların «îcma»ı-nın Romalıların »Consensus»ü ile bir alâkası yoktur; Medlno halkının âdeti, consuetudo populi ro-mani ile aynı temolo dayanmamaktadır: Filhakika Medinelllerln âdetlerinin bir kudsiyetle alâkaları yoktur, kudslyeti haiz olan Peygamber (S. A.)'in âdetidir; zira ona hukuki bir kıymet veren hukukçular derler ki, Modinelilerin âdeti nesilden nesile tevarüs edile odile Peygamber (S.A.) zamanına kadar gider ve Hz. Peygamber de onu muhtemelen öyle bulmuş ve müsamaha etmiştir.

 

(Ve başka yerlerden ziyade bu âdetlor MİKIIMP daha iyi muhafaza edilmiş olabilir.)

    6)    Diğer ilimler için doğru   olanın   UIİMİ olarak İslâm hukukunun teşekkül ve gelişnın .-manında Roma hukukuna ait eserlerin torconı ^M lerine  (terceme^ edildiklerine dair herhangi  bu ^M kayda) tesadüf edilrnlyOTTboyle bir şey mevcıd ^M bulunmuyor. Biraz evvel gördüğümüz gibi   bu ^M dillere vakıf olan, Roma hukukuna dolaylı vey.-ı Hp dolaysız nüfuz edecek hukukçular da yoktu. Bı rj    lâkis o devrin müslümanları Hz. Peygamber (S [    A.) 'in, en samimi ve aziz sahabisi olan Hz. Ömer'i, \    Kitabı Mukaddesi okuduğu için şiddetle tevbilı ettiğini unutmamışlardı.

    7) Meşhur müslüman hukukçuların hemen hemen hepsi, hattâ Peygamber ve Ashab devrinden sonra gelenler,"Roma toprağı olmayan memleketlerde zuhur ettilerr sayıca en fazla olanlar İrandan ve Tûrkistandan idiler ki bu memleketlerde Roma gelenekleri hariç daima İran ve Çin • Budist ananelerijıâkim olmuşlardı^ /

8)    Al:ap_kaynakları bazı yabancı kanunla rın kabul edildiğinden bahis ederler, fakat bunlar Romanmkinden gayrı olan kanunlardır. Dolayısıyla Bizans kanunlarına ait bulabildiğim bir işaret şudur:  (Şarlman'm muasırı Harunür Re-<?id devrinin)  büyük hukukçusu Ebu Yusuf «El Haraç» isimli eserinde, halife Hz. Ömer'in, Man-bic  (Hicrapolis)'deki gümrükçüsüne, İslâm toprağına giren yabancı tacirlerden, onların memleketine giden    İslâm tebası tacirlerden alman gümrük resmine müsavi bir vergi almasına dnlr

 

234

 

Mubammed Hamidullah

 

islâm Hukuku Kilitlimi

 

 

 

talimat verdiğini kaydeder. Bu mütekabiliyet kanunu Bizanslılara tatbik edilince Bizanslıların gümrük kanunu müslüman hukuku içine, muvakkaten dahi olsa girdi (amma bütün vilâyetlerde seyyanen tatbik edilmek gibi bir mahiyeti haiz değildi). Diğer bir hâdise hem İranı hem de Bizansı ilgilendirir: Ebu Davud, Peygamber (S. A.)'in şu sözünü nakleder: «Memede bir çocuğu olan kadına hayatı zevciyeti yasak etmek isterdim, lâkin sonra vazgeçtim, çüikü bana dediler ki İranlılar ve Bizanslılar aynı şeyi yapıyorlar (hayatı zevciyeti devam ettiriyorlar) ve bunun da onlara zararı olmuyor.» Halbuki bu harekette Arabistan bu iki yabancı memleketten farklı davranmıyordu; Peygamberin arzusu (tahakkuk etseydi) bir yenilik olacaktı. Şimdiye kadar söylendiği gibi, Roma hukukuna atıflar (referanslar) hemen hemen yok gibidir. Buna karşılık İran kanunlarına atıflar (referanslar) çok vuzuhludur (açıktır). Mesudi'ye göre halife Ömer (R.A.) Jranın emlâk ve arazi kanunlarını okadar ada-letJİ_b.uldu ki Sasani imparatorluğunu fethettiği .zaman, bu kanulann olduğu gibi muhafaza edil-mesini-emretti (Suriye ve Mısır gibi Bizanslılardan alınan memlokelrerd6"_liygr~geTr'-yapmadıK^ Bundan başka askerlik hizmetine~îa,bi olmayan-lardan alman ve Kur'an'da bahsi geçen Cizye, İranda evvelce vardı ve dil âlimleri bu kelimenin Farscadaki Gazya'dan geldiğini temin ederler.

    9) Kur'an, İslâm devlotinin gayrimüslim te-basının hukukî ve adlî bir muhtariyetten istifade etmesini bilhassa emreder: Gayrimüslim ka-

 

ııiırılarının gayrimüslimler tarafından guyrımıi'ı luıılere tatbiki   (Kur'an, 5:43-50).    Bu  koyl'lyd, müslüman kanunlarıyla gayrimüslim kanunini ı nrasındaki tesir ve aksi tesiri bertaraf eder. Çını iıti Kur'an'm bu emri kavli mücerred olarak ktıJ nıumış, Peygamber (S.A.), Hulefayı Raşidin, Kme-vı, Abbasi, Osmanlı halifeleri ve diğerleri zamanında ihtimamla tatbik edilmiştir. Her zümrenin 11 Iıristiyan, musevi veya başka bir millet) kendine mahsus adlî bir teşkilâtı vardı. Gayrimüslimlerin kendi mahkemelerine    tercihan müslüman mahkemelerine    müracaat ettikleri haller çok nadirdi; fakat bu da (yani İslâm mahkemelerinde dâvalarının görülmesi)  ancak İslâm kanununun tatbik edilmesi şartıyla mukayyetti.

    10)    Müslümanlar,   yayılmalarının   başında aynı zamanda iki cephede harbi kabul etmek zorunda kaldılar: Bizans ve İran. Peygamber  (S A.)'in   irtihalinden onbeş sene geçmeden İslâm toprağı İspanyanın güneyinde bir taraftan garbı Çine diğer taraftan Kafkasyanın güney etekle rinden Batı Hinde kadar uzanıyordu (halife Ih Osman devrinden bahsediyoruz). Bu geniş İmpu ratorluğun halkı hiç değilse bir düzine dil konu şuyorlar ve yarım düzine eski birer medf>nlywlt< mensup bulunuyorlardı. Her grubun  korifll l«ıı nunları ve kendine mahsus kültürleri vardı. VMI nız ifrata, varıp gülünç olanlardır ki bu durum da İslâm hukuku diğerlerinin değil dn ytılm/ lln ma hukukunun tesiri altında kaldığını İddia »dr» bilirler.

11)    Roma ve İslâm hukuk Hl.'ilnml urıınmdtt

 

236

 

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukuku lülfiilin

 

 

 

esaslarda farklar vardır. Romalıların Jus dediği hukukları kendi sahasına dinî inanç ve ibadetlere ait kanunlar kabul etmiyordu. Halbuki mün-lümanların fıkh'ı onu  (din konusunu)  dışarıda bırakmaz ve medeni kanun,   devlet hukuku yanında onu da içine alır. Roma hukjık, kitapları ilgili kanunlara göre, eşhas, eşya ve kaza (action) mevzularıyla üçe ayrıhj7~Ranunların (hukukun) bu üçe bölünüşü hiçbir müslüman hukuk ekolü tarafından kabul edilmemiştir; kanunların müs-lümanca taksimi şöyledir: İbadgt, Muamelât ve Ukubatf. Patria potestas (baba hâkimiyetiT Roma ""Şösyar kanunlarının mihveridir; îslâm bunu tanımaz ve orada ferdiyetçilik kendi köklerini bulur. Kanun Romalılar için halk iradesinin ifadesidir.    İslâm hukukunda ise Allanın iradesidir. Roma hukukunun karakteristik hususiyetleri arasında öyle formaliteler vardır ki Post, Gaius'ün Institutiones Juris Civilis kitaT5mIn~mukaddime-sinde  (s. 34-35)  onlardan   usandırıcı ve yorucu formaliteler diye bahseder. Kanun, hasımlar tarafından kelimesi kelimesine söylenecek formüller ve jestlerin söylenmesini ve yerine getirilmesini icab ettiriyordu. Bunlardan biraz sapma bütün hakkı kaybettiriyordu (aynı eser, s : 17, 455). ^ukeyfiyet İslâm mahkemelerinin sade ve hattâ merasime tabi olmayan usulleriyle kuvvetli bir tezat teşkil eder. Bundan başka Müslümanların monoteizm (Tevhid)  akidesi ve Romalıların politeizm (müteaddit tanrılara inanış akidesi) müs-lümanların ve Romalıların hukuk sistemleri arasında mevcut olan büyük sayıdaki temel farkları izah eder.

  

12)    Roma hukuku    denilen hukuk <ln  Mİİ Romalıların değildir. Aynı m'üİJİIirFöst'a «<ho o 15) Romanm'kanunu, Şarkjle temasa girınorillt çe, az gelişmiş «iptidâi şartlar içinde» kalmak tan kurtulamadı ve Şimal Afrikanın, Suriyonlu ve Küçük Asyanın mühim""ölçüde tesirinde kul dı^CollineT ve diğer îİim"lîarâmlannın, Roma hu koku denilen hukuka Şark hukukunun tesirlori ni göstermeye üşenmediler.  Bizzat  Gaiun  dalı i küçük Asyadan bir şarklı idi. îslâm zuhur e ti. i £ I /aman Roma hukuku   (Romanın)   şark vilâyol, lorinden kaybolmuştu, yerini mahallî âdetlero, rahiplerin, kâtiplerin    hakemliğine terketmişti, onlar  (rahipler, kâtipler)  de müşrik telâkki etlikleri Romanın hukukuna müracaat etmekten nefret ediyorlardı.    Bu, kısmen hıristiyanlann kendi sabit düşüncelerinden ileri geliyordu, fakat hakikatte gaye, resmî mahkemelerin elinden hâkimiyeti mümkün olduğu kadar koparıp kendi ellerinde toplamak idi (Anglo-Muhammeden Law. 1894, p. 6)'da VVilson'un söylediklerine bakalım; «Jüstinyenin en yakın tebasmın, onun kanun külliyatından büyük bir istifade temin etmfş ı>l ması şüphelidir. Bu eserin en büyük kısmı I .Allı ce idi. Halbuki tebasınm büyük çoğunluğu)  Y nanca ve bir kısmı da Süryanice ve Anıi'Mi lı nuşuyordu. Kanun külliyatının tertiplen   »m m tevası) birçok defalar bizzat kanun vn/n  ' U«>v ı cusu, Jüstinyen) tarafından, saltanatının • "" *»*• senesi boyunca kaprislerle çeşitli clofular l». ..• ııhh • Bu devirde imparatorun emirnamolnrlnlıı, Irinn nin büyük merkezlerinden    u/ııklıırritı    miri lifi'

  

 

  

238

 

an

 

Muhammed Hamidullah

kendini hissettirdiğini tahmin etmek için başka sebepler de vardır ve şark vilâyetlerinin uzak mmtakalarmda resmî mahkemelere, memleket sakinlerinin daha az müracaatları vardı, onlar daha ziyade çeşitli (hıristiyan) mezheplerinin büyük veya küçük rütbeli papazlarına müracaat ediyorlardı. Onların da hukuk bilgileri ikinci, hattâ üçüncü elden Roma hukukuna nisbetle diğer unsurlarla (elemanlarla) karışmış daha eski kaynaklardan geliyordu.»

    Şu neticeye varıyoruz ki İslâm hukukunda farkedilebilen yabancı tesirlerinde Romalıların hissesinin hususi hiç bir ehemmiyeti yoktur. Belki okadar zengin olan kendi yerli kaynaklarının bu bapta bir bilgi vermemesi yüzünden, İslâm hukukunun istifade ettiği diğer yabancı kaynaklarla aynı eşit duruma giriyor. Bu yabancı kaynaklardan faydalanmaya, yalnız İslâm kanunu ve ahlakıyla tezad teşkil etmediği hallerde müsaade olunurdu. Bana kalırsa, Roma hukukunun İslâm hukukuna yardımı, İslâm hukukunun, gelişmesini yabancı kaynaklara borçlu olan kısmının yüzde birini dahi teşkil etmez.

:240

 

FIKIH MUAMMASI

VE

KAYNAKLARININ ESRARI

    Fıkhın kaynaklarının ve inkişafının tarihi en az üç ayrı cepheden tetkik olunabilir:

    Roma    Hukukunun    İslâm   Hukuku   üzerine   etkili olup olmadığını araştıran ve Prof. Muhammed Hamidul lah'ın İslâmda Devlet İdaresi adlı kitabının Giriş kısmın da bahsi geçen bu yazılardan konuyu derin bir vukuflu tetkik edenlerden birincisi Prof. M. Hamidullah'ırıdır

    İkincisi C. H. Bousquet isminde bir Fransız inlini»»» rikinin yazısı olup Revue Algrerienne, Tunislennm M Mmo raine de Legistation et de Jurisprudence dergininin Tutu muz-Ağustos 1947 sayısından tercüme edilmiştir. Miller cim haşiyeleri Hindistan'ın Azamgadh şehrimin utatuı Maarif mecmuasından iktibas edilmiş olup, l'ınf M İİ» midullah'ındır.

    Üçüncü yazı C. A. Nallino isminde bir ft.nlyuıı um >? rikinindir, Baccolta di Şeritti adlı eserinden vi' Vı.m , . , tercümesinden Türkçeye çevrilmiştir.

F.: 16      ;

 

Muhammed HamlduUah

    1) Evvelâ, bilhassa Usûl risalelerinden ve Arab müelliflerinin verdiği diğer malûmattan anlaşıldığı şekilde, yani Fıkhın dört kasmağının izahı, o kaynaklardan istifade tarzı, biraz sonra nihai olmak ü/oro letihad kapısının tedrici surette kapanması v.s... gibi bu hukukun gelişmesinin resmî tarihi diyebileceğim bir kısmı var... Her şey güzel amma bütün bunların - bilhassa kanunun Avrupalılarca bilâhare tetkikine esas teşkil eden bu kısmıdır- sonradan kaleme alınmış olması ve izah değil de, tariften ibaret olması gibi mühim bir eksikliği var.

    2) Kaynakların Avrupalılarca intikadı. Burada iki ismi unutmamalıyız. İcma' kavramının harikulade ehemmiyetini bize gösteren Snouck-Hurgronje, tedavülde olan muazzam Hadis kütlesinden hukuk doktorlarının te'min ettiği istifadeyi ve uydurma Hadislerin (1)     bizim için

    'D Godziherin eBki bir nazariyesine göre (ki şimdi kıymeti kalmamıştır) Hadis kitapları Resûl-i Ekremin (S. A.) zamanında söylediği sözlerin sahih tercümanı olmaktan ziyade, o kitapların telif edildiği devir müslümanla-nnın efkar ve hııynlâtıdır, bu Hadis kitaplarının müellifleri bu sözleri mütemadiyen Hz. Peygamber (S.A.) zamanına isnat ettiler. Halbuki değil üçüncü asrın, ikinci asrın, hattâ daha evvelki birinci asrın Hadis kitapları keşfedilmekle bu kötü İHnad ve faraziyenin ipliği pazara çıkarılmış oldu. Çünkü vefatı tarihi hicretin 58'inci senesi olan, dolayısıyla bu tarihten evvel yazılmış olan Hemmam bin Münebblh'ln ÜHtadı Ebu Hüreyre (R.A.)'nin Sahifa'sı elde edilmiş bulunuyor. Bu eserin dördüncü tabı 1956'da Haydarabad - Dekkan'da basılmıştır. Naşir mukaddemesinde bu meselelerden tafsilatıyla bahsetmektedir,  (mütercim).

242

 

îslâm Hukuk M laıı.ı

<>h emmiye tini gösteren Goldzicher.     M< ı     ıh ı>Jze yeni bir ışık altında Usûl teorisini, boylolu in sistemin bahis konusu olan faal kuvvetlen M unlamağa imkân verdiler.

    Bu mânada olmak şartıyla,, yani Fıkhın Un in vazıh ve aşağı yukarı    tamamlanmış oldu/v /ikilde, Snouck - Hurgronje, V. de Berg'in (2) ef< ı inin çetin intikadmı yazdı.

 3)    Lâkin üçüncü bir noktai nazara göre İm ifadenin -sistemin doğuşunda ve harikulade bu .ıırette hızlı olan gelişmesinde rol oynayan han < ı tesirler bakımından -katiyen natamam oldu Ku anlaşılıyor. Bu sür'at, Peygamber (S.A.)'in iril halinden yüz seneden daha az bir zamanda ikmal olunan Sicüyanm fethi hariç - Arapların as-korı fütuhatının sür'atinden biraz yavaş olmakla boraber, yine nazarlara kuvvetle çarpmaktadır. Tebarüz ettirilmesi icab eden bir şey var ki o da İslâm Hukuku'nun en göze çarpan eserlerinin, ya mezheblerin doğuşuna veya ona yakın tarihlere tesadüf etmesi ve Hicretten iki asır go(^ m eden müslümanların, zamanımızda dahi onlu ra kıymetçe tekaddüm etmemiş eserlere, sahip olmalarıdır, bakisi hemen hemen yeni bir tofok kür mahsulü olmaktan uzak, verimli bir tokanı il lün tohumlarından    mahrum ya tekrar, yahni /•besle iştigal gibi bir tekrardan ibaret JCMJCIİIMİ*. iddiamı isbat için Maliki ve Şafii mo/.htıbinrl nin temelini teşkil eden birer eserini jrttMtarnmk

(2)    Dte  Gide,   1884.  Verspreiden   G«Nt<hrirt<<n'ln   uy

non tercümesi.

U4,'t

 

Muhammed Hamidullah

kâfidir (3): Mudavvana ve Kitab el Umm Maliki mezhebinin bu Digeste (yazı kolleksiyonu) nın hakiki müellifi kim olursa olsun esas itibariyle hiç değilse, 795'de vefat eden Mâlikin tilmizi İbn el Tâsim'ln tedrisatına dayandığı muhakkaktır; mühim bir kısmının, mezhebin kurucusunun vefatından sonra yazıldığı farzedilse bile, mezheb teessüs etmeden evvel Mâlikin tilmizi olan (820 de vefat eden) Eş Şafiî'nin Kitab el Umm'ünün yine muasırıdır. Bu tarihte, hiç şüphe yok ki Muhammed (S.A.) 'in irtihalinden hiç değilse iki asırdan daha az bir devre içinde bulunuyoruz.

   Halbuki bu iki eseri sadece bir gözden geçiren kimse derhal farkına varır ki:

    a) Şekil ve fikir bakımından sonraları tedrisatta veya tatbikatta istifade edilmiş olan teliflerden pek üstündür. Bu eserlerde öyle muhakemeler, öyle izahlar vardır ki o günden bugüne onlara yeni bir şey ilâve edilmemiştir; bilhassa, diğerleri meyanında, müracaat edilmesi daha kolay plduğu için pek iyi tanıdığım Mudavvana bu kabildendir. Ekseriya ne bir Halil'in ne bir Minhâc üt Talibinin ne de bir Lubab el Lubab'ın bize eşini gösteremeyeceği, hakikî bir entellek-tüel istifade arz eder.

b) Temel mahiyetinde olan bu eserlerin mü-

    (3) Müellifin hanefl kitaplarından haberi olmadığı anlaşılıyor, halbuki hicri 189, miladî 804 senesinde vefat eden İmam Muhammed Şeybanî'nin, bir ismi El-Mebsut olan Kitab'ül Asl'ı gerek hacim ve gerekse kıymet bakımından adı geçen her iki kitaptan aşağı olmadığı gibi onlardan da daha eskidir, (mütercim)

244

 

İslam Hukuku mitili

ol lifleri, hail suretlerinin teferruatında o knıl ılori gitmişlerdir ki, hakikatde insan kendi km. iline klasik teoriye göre, müessirlerin tilmizini ? nin elinde kalan mahdud içtihadın neden ibaıvi olacağını soruyor  (4). Bu mesele muazzam İm

•     ıer olan Kitab el Umm için de doğrudur.

Bunlardan şu neticeye vardır ki kaynakla ı

•     ilin, en yüksek noktasına kadar Fıkhın inkişalı

«ırasında takib edilen yol, şayanı hayret bir HU

rutle kat'edilmişdir. Fakat bu nasıl oldu? îşte bu

roda mesele pek karanlık   kalıyor, çünki bini

nvvel sözünü etdiğimiz âbidevî eserlerden evvel,

zamanımıza kadar gelebilmiş olan pek az m'ik-

darda eser yazılmışdır. Böylelikledir ki, meselâ

rnezheblerin ilk müessislerinden Ebû Hanîfe'nin

«serlerine (5)   mâlik değiliz ve   diğer tarafdan

    (4)     Sütverme  (emzirme)  dolayısıyla hasıl olan ak

rııbalığa temas eden bütün münakaşa ve deliller, hunsalık

ila dahil olmak üzere daha o zamanda bu kitapta mev

?•uttu  (S:  31-32, V. cild,  1332 baskısı). Bir kitabiyyc   Ih-

(ohli kitab olan bir kadınla) izdivacın neticeleri de zlkr-

»uyandır. (Aynı eser, S: 6-8). Hakikaten çok şayanı (illi

kut bir bendinde, kitap ehli olan bu kadını bazı hııllut

ılı» müslüman kanununun istediği şekilde temlzlnnııınv

mecbur tutmaktadır. Mudavvana için de buna b<mnnr mı

miller vermek mümkündür.

    (5)     İki  büyük  tilmizinden  Ebu  Yusuf'un   Hliuh'ııı

Haracı ve diğerleri meyanında Muhammod Wq ı

ııln  (vefatı 804) Kitab'ül Asl'ı vardır. Bu MUMU lılr kısmı : Mitteihmgen des Seminars t. Orlmıl, M

di- tercüme edilmiştir. Bunlar yukarıda MHJMIİA     

lorin dûnundadır. (Müellifin Haydarabud « I>«kktuı M*ı« İlmi İhya'ül Maarif'ün Numaniyye'nln im hululü yok lıll yük bir ehemmiyet arzeden neşriyatından hulmrl olıııu

.U-Jli

 

 

 

Muhammed Hamidullah

— sahih olduğunu farz ederek — en eski olarak bildiğimiz Zeyd'in Mecmu'u Peygamber (S.A.) in irtihallnden en aşağı bir asır sonraya tesadüf etmektedir. Bu bakımdan bizim için dikkate en fazla defter sayılacak eser Mâlik'in Muvatta'sıdır ki, Medine'nin örf ve âdetine müteallik müşahedelerle Hadislerin bir karışımı olan bu eser muhakkak ki şahindir. Kur'anın tedvininden (6), mezheblerin teessüsüne kadar olan zaman —ki bir asırdır— gelince, bu devre aid elimizde hiç bir şey bulunmuyor. (7)

    Halbuki 632 tarihinde (Resulü Ekrem'in ir-tihali tarihi) Arablar aşağı yukarı yeni müslü-man olmuş, bilhassa biraz sonra fethedecekleri memleketlerin ahalisine kıyaslanırsa dinî ve hukukî bakımlardan kültür seviyesi çok aşağıda, tecanüsü az kabîlelerin bir araya gelmesinden başka bir şey değildirler; böyle olduğu halde iki asırdan daha az bir zaman sonra, o vakitler onları boyunduruğu altında o kadar müşilâtla tutan bu

dığı anlaşılıyor. Adı geçen müessesenin himayesinde bu konuda yarım düzine kitap bastırılmıştır. Bu Fransızca makalenin İntişarından sonra Kahire Üniversitesi tarafından İmam Muhaınmedln Kitab'ül Asl'ınm tabına başlanmıştır, (mütercim)

(6) Yani Nüzulünden,  (mütercim)

    (7) Cabir (R.A.)'ln Kulab'ül lfacc'ı, Hz. Ali (R.A.)' nin Fetavi'si, ibn Abbas vo diğerlerinin fıkha müteallik kitapları vardır. Bu eserlerin yalnız isimleri kalmıştır. Hicrî 58 senesinden evvelki telif olarak Sahifai Hemmam bin Münebbih ve aynı şekilde Hemmam'ın talebesi Ma'-mer bin Raşid'in el Cami'l vardır. Lâkin bu son sayılan iki eser fıkıhdan ziyade Hadise aittir, (mütercim)

 

islam Hukuku Ki        • ı

din adına, —takdir edilmemesi mümkün kut bununla beraber bu tefekkürün dikkati yan bir gayretini temsil eden, Fıkıh denen bu rak çekici insan tefekkürü hazırlandı. Bu  n     ı ve hangi te'sirlerin altında, bilhassa Hicretin bi rinci asrı boyunca nasıl oldu? İşte bizim bileıno diğimiz budur; işte    Fıkhın kaynaklarının sırrı buradadır. Eğer hiç yokdan böyle bir şey meydana getirilmiş ise bu, İslâm Düşüncesinin kadr ve itibarı hesabına kayd edilmesi lâzım gelen bir :>ey olur. Halbuki malûmatımızın bugünkü durumunda — mesele bizatihi ne kadar ihtimal dalı ilinde olsa da— bunun   aksini açıkça isbat et-ı nek bir hayli müşkildir.

I

   Mevzua girmeden evvel okuyucunun dikkatini diğer bir sır üzerine çekmek isterdim. Buna isterseniz Fıkhm kaynaklarının tarihinde dahilî bir sır deyiniz, ve en esrarlısı olan bu noktada, şimdiye kadar ihtimal ki kimse orada bir .sır görmeği aklına getirmedi: Bu ehli sünnet fıkhı ile rafızî fıkhı arasındaki ayniyyetdir.

   Malûmdur ki şîi fıkhı, ehli_günnel. I'ıkjnnrinn. birkaç mühim noktadan başka noktalarda fark etmez (verasetin mtikali^|jmüt'a~hikAlıı/ anaaıng, isbetle tabiî çocuğun durumu) geriyi ı kalan tfti fıkhından, ehli sünnet usulleri birbbindnn no kadar fark ederse o kadar fark öder

   

246

 

Muhammed Hamidullah

    Bu mesele İbadi (8) fıkhı hakkında da fazlasıyla doğrudur. Heyeti umumiyesi itibarıyla bu fıkıh, ehli sünnet fıkhından hemen hemen farksızdır.

    Şimdi vaziyyel. tasavvur olunsun. Hz. Peygamber (S.A.) in irtihalinden otuz sene sonra, her iki fırka Isünnl, şü, temamile meydana gelmiş bulunuyor: Kendi aralarında, ehli sünnetle onların arasında, kaatiller, harbler ve katl-i âmmardan başka bir şey yok. Halbuki kimse Hz. Peygamber (S.A.) in irtihalini ta'kib eden çeyrek asır zarfında fıkhın yazıldığını kabul edemez. Lâkin, o halde nasıl oluyor da Sünnî, Şü, Havaric, her üçünün fıkıh eserlerinin sırasında (plânında) dahi teferruata varıncaya kadar, meselelerin ele almışı gibi hukuk hail suretleri de birbirinin aynı oluyor? Bütün bunlar beni hayretlere gark ediyor. Bu, fıkhın dahilî teşekkülünün anlaşılmaz sırrıdır.

II

   Te'sirlerden (edebi, ahlâkî, siyasî, dinî, ilah...) bahsedildiği zaman, hiç olmazsa iki şeyi birbirinden ayırmamız lâzım geliyor: Bize kadar naklo-lunabilen şeyler. Bu ya maddesi, ya ruhu, ekseriya her ikisidir, ve o halde de bizim malik olduğumuz ekseriyya kopye yahud intihaldir. Meselâ ölmez Hermann U. Doroth6e,   mevzu bakı-

    (8) İbadi. Arap harflerlle yazılışı: elif, ba, elif, dad ve ya. Bir Haricî mezhebin fıkhını yazan müellifin ismi,  (mütercim)

248

 

İslâm Hukuku '

ınından, bir kaç satırlık âdi  (9)  bir hlkrty« Hvi'on'un (10) şayanı hayret Cain'i Tokvln A m İn bir kaç   ayetinden çıkmışdır.    Fak a I. maddenin uğradığı muamele, her iki halde <ln İm kııynakdan gelmiyor.  Lafontenin   (11)   m.ı ull/ı rının,   Racinin (12)   Andromakının   maddi  kay pakları hakkında da buna müşabih mülâhaza İni ""mmeyan edilebilir. Bunun aksine meselâ romun ,l/.m, klasisizm gibi ruhî veya hissi    büyük bit reyandır. Bu cereyanlardan her biri, ele alınan evzudan müstakil olarak müelliflere te'sirlcrinl

(9)    Goethe'nin bu hikâyesi şöyledir:  Felâkele  uft

»mış birkaç aile kendilerine sığınacak bir yer ararken

orman'm  köyünden  geçer.     Herman  onların  arasında

rothe'yi görerek aşık olur. Hermanm babası zengin bir

mşusunun kızını kendisine gelin almak ister, lâkin kö-

n papazını ve diğer insanları dinledikten sonra Her-

anın Dorothe ile izdivacına razı olur. İki sevgili evlen-

kten sonra mesut ve bahtiyar bir hayat sürerler. Alman

iri Goethe 1749"da doğmuş 1832'de ölmüştür, (mütercim)

(10) Lord Byron, İngiliz şairi (1788-1824). (mütercim)

    (11) Lafontaine   (Lafonten). Meşhur Fransız edibi. (1621-1695). Arapların Kelile ve Dimne, İranlıların OÜIIM lan ve Bostan ölçüsünde ahlâkî hikâyeler yazmıştır. I>.ı ha ziyade hayvanları konuşturur. Kurt, kuzu, tilki, km fa v.s. üzerine lâtif hikâyeleri bütün dünyaca moghtn dur. (mütercim)

    (12) Racine (Basin). (1639-1699). Fransiü trujn.lı gairi. Andromak bir duldur. Kral Pyrrus onn ııyık olm teslim olmazsa oğlunu öldürtmekle tehdit eder. Dlftor in raftan Pyrrus'u seven diğer bir kadın kıskançlık y(l/.(ln den kralı öldürtür ve hikâye sona erer. Raelno'dcn t>v vel bu hikâyeyi Virgile ve Euripide kendi tarzlarında yut ınışlardı. (mütercim)

   

Muhammed Hamidullah

 

îslAm Hukuku imıiıi

 

 

 

duyurdular: Victor Hugo'nun (13) Le Cid (14) isimli romantik bir dram yazabileceğini, Racinin de Türk (15) hareminin bir menkibesi için yapmış olduğu gibi, klasik bir tarzda ele almak üzere romantik bir dram mevzuu seçebileceğini farz etmek mânâsız değildir.

    Halbuki hukukda da aynı hâdiseyi tamamile tesadüf edebiliyoruz. Bu suretledir ki meselâ İngiliz Hindistanında İngiliz hâkimleri (yahud daha enteresanı, ingiliz hukukçularının ekolünde yetişmiş müslüman hâkimler) kazaî ictihad tarzında İslâm hukukunu tatbik ediyorlar: ruh ve madde burada temamiyle farklı kaynaklardan gelmektedir.

    Bu fikri pek basit bir kaç misal ile göstermeğe çalışarak, şimdi kendi kendimize İslâmm fikir ve madde bakımmdan diğer hukukî veya hukukî —dinî topluluklardan iktibaslar yapıb yapmadığını soracağız.

(13) Victor Hugo  (Viktor Ügo),   (1802-1855).

    (14) Corneille (Korney). Trajedi şairi. (1606-1684). Eski bir İspanyol hikâyesinden bir dram yazmıştır. Sidi Rodrik bir asilzadenin kızına aşıktır, fakat kızın babası bir meseleden dolayı Rodrik'in ihtiyar babasını tokatlar. Bu hareketin İntikamını almak için yapılan düelloda Rodrik sevgilisinin babasını öldürür. Buna rağmen genç kız Rodrik'i sevmekte devam eder. Rodrik Araplar üzerine büyük bir zafer kazanır ve sevgilisi o zaman babasını öldüren aşıkı ile evlenmeye razı olur. (mütercim)

    (15) Muhtemelen Raclne'ln 1682'de yazdığı «Baye-zid» adlı meşhur dram kasdolunuyor. Türk Sultaninin zevcesi, kayın biraderine aşıktır. Romanın kahramanları kan ve ölümle bu dünyadan giderken hikâye nihayet bulur, (mütercim)

250

   

Bu iktibaslar, bilindiği gibi onlar tat al'ınd /ubtedilmiş memleketlerde, Medine'den ayrı ondan fazla olarak müslüman düşüncesinin in l rakı olmuş merkezlerde kendi dinlerinin vo lı kukunun verdiği hal suretlerine ve düşünü todlarına vakıf, muayyen bir entellektüel ;? yeyi haiz mühtedilerden başka kimse tarafı.     m yapılamazdı. Bunun içindir ki yapılacak incelime dört hukuk   sistemi grubuna   icra' edile bı lir (16):

1) Zerdüşt'lerin Hukukî - dinî sistemi,

2) Suriyede ve,

3) Mısırda malûm olan    Roma Hukuku v<> hıristiyan dinî hukuku,

4) Talmud.

III

    1) Burada Zerdüştlerin dininden bahsedecek değiliz. Bu mevzua dair başlıca bir etüd Goldziher tarafından yapılmışdır. (R.H.R., 190), ı, 43 s. I), (17). Bundan başka burada bahis ko-

    (16) Goldziher bir tetkikini, Budizmin İslâm uzarlnn hasretti. (J. R. A. S.). Bu tesir fıkhı değil, tasavvufu aM kadar, eder.

    (17) O zamandan beri bu meseleye dair bir İtalyan'ın etüdünün intişar ettiğini biliyoruz, fakat mflııtfff* ıı çatından malûmatımız yok,

    (Müellif, bizim araştırmamıza ne makale suhlblnlıı, m- de risalenin ismini bilmediği cevabını verdi. MOİİİN üniversitesinin eski profesörlerinden Prof. Devi dollu \'ı»l?• <la muhtemelen bu haberin yanlış bir anlayıştan Un

   

Muhammed Hamidullah

nusu olan bilhassa maddi olan te'strdir ve Fıkıh bakımından tek bir şeye irca' olunabilir (namazlar için beş rakkamının alınması; misvak; Zer-düştilerin köpeğe atfetdikleri faziletlere karşılık bu hayvanın kıymotden düşürülmesi ilâh...)

    Diğer tarafdan: -Zerdüşt din uleması yeni kabul olunan dino ya'ni lalama ananevi görüşlerini sokdular» (18) cümlesini yazdığı zaman, müellifle aynı fikirde olabiliriz, lâkin müellif bu fikrini, heyeti umumiyesile nazar-i itibara alındığı takdirde Fıkhın ruhuna hiç tatbik etmiyor

   Bunun gibi şimdiki malûmatımız da bu mevzuda çok zayıfdır ve ihtimal ki bu, zerdüştiliğin Fıkha getirdiğinin hakiki zaafını izah ediyor. Bundan başka şu da var ki Müslüman istilâsının   (19)   akebinde  zerdüştîlerin mukaddes ya-

diğini bildirdi. Gerçi Prof. A. Pagliaro (Palyaro) Sasanî hukuku üzerine bazı yazılar yazmış ise de onların fıkıh üzerine tesirinden hiç bahsetmemiştir.) (mütercim)

    (18)    Tabiin devrinde ve sonraki devirlerde yeni müs-

lüman olanların çocukları arasından çokça ulema ve fu-

kahaya tesadüf edildiği doğrudur. İslâm terbiyesi üzerine

yetiştirilen bu çocuklar sırf Arapça okuyup yazıyorlardı.

Lâkin yeni müslümun olanlar arasında fakih, kadı veya

kelâmcıların izine bun hiç tesadüf etmedim. Bizim kerem

sahibi kendi arzusunu bir vakıa imiş gibi ileri sürüyor.

(mütercim)

    (19)    Galiba Büyük İskender kasdolunuyor; zira müs-

lümanların, İranlıların kitaplarını imha ettiklerine dair

bir delil yoktur. Hayberin fethinden sonra Cenabı Risâ-

letmeab ganimet olarak ele geçen Tevrat nüshalarını ya-

hudilere iade ettirmişdi. Şu da söylenebilir ki, din ve

dine müteallik malûmatı eğer bir avuç kâhin kendi inhi-

 

islâm Hukuku İÜHM

. ıhırının büyük bir kısmının kaybolııınsııul/ın imsusda asla tam bir bilgi sahibi olunnıyın n/ <md Avesta'nın 21 Nask'ından     (lâvluuııiKİı udisi kanunla ilgili sayılırdı;    bunlardan  lı ? uçak bir tanesi ve geriye kalanların irabınım i/urı (parçalan)    kalmışdır.   Mevcud olan Nııttk (lavha) Vendidad'dır;    bilhassa ibadetlere mü-inallik temizlikden ve diğer bazı    hususlardan bahseder, hepsi de (20) Fıkıhda hâkim olan tlu, v.ınıklıkdan daha dağınık bir haldedir. Pek sut iıi bir intiba ile iktifa    edersem, diyebilirim ki, umumî   görünüş ve ruh bakımından    Fıkıh İle münasebetleri dikkate alınacak kadar çok değil dır, kelâmcüar   tarafından, ilâhî bir kanun to meli üzerine hazırlanmış uzun, dakik ve tol'or ruatlı bir akâid heyeti mecmuası bahis mevzuu değildir. Zerdüştlerin buna benzer bir literatüni varmı idi? Bilmiyorum. (21)

Karları altına alır ve halk arasında yayılmasına mâni olın hırsa en küçük bir kaza, tesadüfi bir hâdise telâfisi kuhıı •olmayan zararlara sebep olabilir. Kişinin kendi ettiğine i" Jlftç olur? (mütercim)

    (20) J. Darmsteter'in Zend Avesta tercümesi.   Cin II. sahife 1-304 ve Giriş.

    (21) Şüphesiz Sasanî medeni hukukunun toHlrlııılıtı. bahsetmek mümkündür; benim bildiğime göre bu n ?  • Ic tetkik edilmemiştir.

    (Mes'udî, Hz. Ömer  (R.A.)'in Irak ve Iramlukı 4irazi   vergi   nizamını   ibka   ettiğini   tasrih   «M İm tarzın  İslâm  hukukuna  idhalinden   dolayı   mu hm l ve müverrihler, İran'da yalnız saltanat emlâkinin, ve diğer umumî menfaatlere hadim emlâkin İHI Ad .inanında    merkezi    hükümetin mülkü sayıldığım  ı

   

252

 

Muhammed Hamidullah

IV

    2) Şimdi Roma Hukukunun, Fıkıh üzerine yapdığı bir te'sir gösterilebilir mi? Bu hukukun pek iyi bilinmesi dolayısıyla, onun maddî iştirak hissesini tebarüz edtirmek güç görünmüyor; halbuki şimdiye kadar mütehassıslar tarafından hazırlanmış liste oldukça hayal kırıcıdır. Evet ha-kikatde bazı benzerlikler gösterilmemiş değildir,  (22) amma bu bana Fıkhın kaynakları me-

ederler. Halifeler bunları kendi takdirlerine göre idare ederlerdi. İran'da dirhem (gümüş para) eskisi gibi ibka edilmişti. Buna müteallik bir kısım tafsilât İleride tekrar gelecek.)   (mütercim)

    (22) Malûmdur ki Carusi (Karusi)'nin tezi : «tslâm hukuku pek az değişmiş Roma hukukundan başka bir şey değil»dir. Bu İfadeyi o, Hughes isminde bir adamm (La France Judlclaire 1878-79)'da intişar eden bir yazısından iktibas etmiştir. Hughes o yazısında acınacak bir kabalıkla bu münasebetsizliği yumurtlamıştır.

    Carıısl'nln İlmi kıymeti Nallino tarafından ehemmiyetli ve haklı bir şekilde şüpheye düşürülmüştür. San-tlllano tararındım yapılan mukayeseler bilhassa çok daha makuldür. (Avıınl projet du Code Tunisien et des Ob-ligations) ve Maliki hukukunu yazan Halil'in şayanı hayret tercümeslndekl Romu hukukuna yapılan tefsirsiz ve pek ihtiyatlı havaleler). Bu mevzu hakkında aşağıdaki eserlere de bakınız: Hubua-vakıflar hakkında. (Etudes de Droit musulman alırcrlcn). Schmldt'in Der islam 1910 da : Die Occupatio İm iNİıunİNchıcn Becht. Bussi'nin Biçerce interno aile realizlonl frıı retratto bizantino e mu-sulmano. C. R. de Roussler'nln Rev. Hist. de Droit, 1934, s. 323 ve devamı. V. Kremer'ln bıiRün eskimiş olan Cultur geseh. des Orients unter den Clıallfcn (I. s. 532 ve devamı). Bu eserin meziyeti bir taraftan Fıkhın, Talmud ve:

 

tslâm Hukuku  ı ıidil

leksini halletmiş gibi görünmüyor. Bir mı  K ıbul edelim ki birbirine benzer kaidolor      )ı ı .sistemin heyeti mecmuasına nazaran dulu yıf nisbetlerde— Roma Hukuku kanalıyla I*'ı '. gelmiş olsun, fakat Fıkıh mevzularının hoy ıımumiyesinin, başlıca nazariyelerinin, hiç d ı.se onun çehresine mümeyiz vasfını veren m 'iyelerinin temeli olan büyük bahisleri gel i ?/.el sayalım: İzdivaç, talâk (boşanma), kölolıl ? had, faiz, baht veya tesadüfe bağlı mukavele i'T, veraset sistemi,   beyyine, kaza'   (hâkimlik ı ı ılıhin bu esas müesseseleri ile Roma Hukukun ı ilci mütenazırları arasında hiç bir münasebel vlcdur.

   işte madde   (mevzu)   bakımından böyle ol «lu/^u gibi, ruh bakımından da fıkhın ruhu, Romu.

Koma hukuku ile münasebetleri meselesini görmesinde. «? ır er taraftan Hanefî vesayetinin    Roma    hukukundun mülhem oluşu meselesinde ısrar etmesindedir; lâkin nıll i'llif     maalesef bunlarla meseleyi hal ettiğini  tahayyül tıdcr. (II. s. 158 ve devamında mühim bir bend vardır) (Birinci havale 'referans' yetimin malının 25 yasın ılıın sonra sahibine iadesi lâzımgeldiği hakkındadır. İkin rl havale Von Kremer'indir. Mevali (Arabdan gayrı olun lnrın)nın kadı veya müfti tâyin edildikleri zaman, nıılıı rın eski kültürlerinden bazı şeyleri fıkha idhal oluklun hakkındadır, bilhassa  yeni  müslüman  olmuş  yıılHidlIci I'almud'dan  istifade  etmişler imiş.  Lâkin  Von   Kivim ı ?/onl müslüman olmuş kimselerin ender olarak dahi ?joya. müftl tâyin edildiğine dair bu iddiasını Islın t. eıık hiç bir delil ortaya koymamıştır. Yeni müslümııtı Kimselerin çocukları İslâm mekteplerinde tahsillerini' vııın ettiklerinden bu çocuklar da haricî izler m e<m l Ooluyordu.)   (mütercim)

 

254

 

Muhammed Hamidullah

Hukukunun ruhundan ne kadar mümkünse o kadar uzakdır. Fıkhın iki esas mümeyiz vasfı Roma hukukunun ruhuna tamamen aykırıdır:

    a) Her şeyden evvel hukuk âlimleri tarafından hazırlandığı şekilde Fıkhın bir teoloji heyet-i mecmuasıdır ki orada hukuk, ahlâk, din, muaşeret kaideleri çözülmez suretde birbirine bağlanmışlardır, bu bakımdan müslüman (hukuk) undan (23) bahsetmek tehlikeli bir suretde yanlış (fakat muhtelif müslüman milletlerin müsbet hukukî müesseselerinden bahs etmek doğru) dur, zira Hukukçuların aklında hukuk mefhumu, müslüman topluluğuna hâkim olması icab eden teoloji idealinden vuzuhla aynlmamışdır. Her amelin, ister ibadete ister hukuka müteallik olsun aynı zamanda bir dinî, bir de ahlâkî vasfı vardır. (24)

    Bütün bunlar, Roma Hukukunun ruhu ile keskin bir tezad halindedir (25) ve daha garib olanı Ulblen'in şu meşhur tarifi bu Hukukdan ziyade Fıkha yakışın

    (23) Sırf dünyevi ve İnsan yapısı olan mülkî ve cezaî ahkâm, Allah veya Vahy mefhumlarının hiç bir tesiri olmayan hukuk, (mütercim)

    (24) Şunu da hatırlatmak yerinde olur ki fukaUsı, katil, sirkat, zina, şarap İçmek v.s. gibi en azından be$ altı cezaî maddeyi terkederek gayrı mahdud meselelerde takbih veya tecziyeyi imamın (hakimin) takdirine terket-mişlerdir. Bu siyaseti seriye tadil ve tebdil edilmeye müsait bir hüviyeti haizdir, (mütercim)

    (25) Ihering'in Esprit du drolt romain'ine bakınız. Fransızca tercümesi I, s. 266-67 ve 351-52.

256

 

İslâm Hukuku Klllıll*

    «Hukuk ilmi, ilâhi olanla beşeri olan, tlııgı" ulunla doğru olmıyan şeylerin bilgisidir.»

   Roma'da bilâkis dünyevî kanunlar (hultuK ı.ıı, dünya ve ahirete şamil dinî kanunun uyrıl MU ısı çabuk ve kat'î oldu; bu ise insan aklı (.tun I nidan tahakkuk etdirilen büyük bir ilerlemo ol du (26). Bu ilerlemeyi müslüman hukuk âlimleri w.sla tahakkuk etdiremediler ve etdiremezlord ı «lo, çünkü bu onların sistemlerinin ruhuna mu guyirdi.

   b) Sonra, kaynaklarındanberi dediğimiz gibi Kelâm, en hurda teferruatına kadar mânâsız fa Taziyelerin münakaşası, Fıkhın dikkate en fazla değer mümeyiz vasıflarından biridir. Halbuki biz, bunların Roma hukuku metinlerinde, hattâ im yakın devirlerinde bile Bizans kanunlarında (27) bulunduğunu zannetmiyoruz. Hakikatle temas, oralarda daha başka türlü derin ve kuvvetli olmuşdur. Onların kıymetini  devamlı (28)

   (26)     İnsan  aklı tarafından  tahakkuk  ettirilen   hu

İlerleme» ile insanlık fayda mı kazandı, eksiklik mi k«

ıındı, düşünülecek meseledir, (mütercim)

    (27)    Bundan murad altmış kitaptan ibaret olun JUj ^

ı ırıven kannnla.rmın^Yunancava tadilen tereümealdjr, tın

arattır Basilius  (V:  886X_ve_onun oğlu Loon   (V:  MUı imanında tamamlanmjşiır_.j£ajnız bir kısmı lııı«(lııtı luı i.ir muhafaza edilmiştir,  (mütercim)    S

  (28)      Müellif bu hüsnü zannınFlSbat iHİprnk lılr gtıy

?rmemiştir. Devamlılığın manâsı sık aık ılnAlyıııHıır lıil

iır, İmparator Jüstinyen'in günlük keyfi <1«fll»Urınnl*irlıı ?iKn kim şikâyetçi değildir? (mütercim)

I'   :  17

 

Muhammed HamiduUah

kılan da şübhe yok ki budur (29).

    O halde, ruh bakımından Fıkıh, Roma Hu kukuna bir şey borçlu değildir, gibi bir netin çıkarmak tamamen mümkündür ve esas olan d/

budur.

O halde maddî    iktibasların ehemmiyeti ti»

olabilir? Büyük Goldziher, maddî tesirle man ev

tesir arasında, bizim için o kadar mühim gön)

nen bir ayırma yapmıyor ve şöbhesiz Santillan.'

tarafından yapılan benzetmelerin te'siri altın d

kalarak (islâm ansiklopedisi, Fıkıh sütunu), san

ki fıkhın başlıca kaynağı o imiş gibi şöyle ya;

makdan çekinmiyor:     «Müslüman    hukukunu

kaynakları Roma    Hukuku ile tükenmiş değı

dir.»

   Bu kadar salâhiyet sahibi bir zatın fikrin aykırı gitmek tehlikelidir. Bununla beraber h ifade üzerine şu mülâhazaları arz etmeme mı saade edilmesini taleb ederim:

   Evvelâ, Goldziher, Zerdüştilik için yapdıj gibi, meseleyi bizzat kendisi tedkik etmedi ve lı tezine kendisi hiç bir delil göstermedi. Sonra bı lunan benzetmeler on defa büyük olsalar < Fıkhın bize verdiği hail suretleri içinde çı ehemmiyetsiz bir kısmını teşkil ederler. Bu şaı lar içinde niçin, büyük sayıda bir çok hailen bu benzetmeler tesadüf den mütevellid olması ı Kaldı ki insan aklının seçeceği hail suretlerin

    (29) Ihering'in bir zaaf alâmeti olan istinbatlarıı hakikiyi (yahut şeyi) göz önünde tutmak zaruretine d mülâhazalarına bakınız (yukarıda adı geçen eser, <;IU s. 42 ve  56-57).

258

 

İslâm Hukuku Etüdlerl

İMİM mahdud oluşundan, hukuka veya iba-uıallik sistemlerin de müşabih sureti hal-I odocek şekilde tesadüfen birleşmiş ol-H mümkündür (30).

itki buna birçok defalar rastlanabilir. }U) Santillana'nm (Halilin tercümesinin n vi6, 718 ve 719 Ss.) aşağıdaki şu pasa-llukukunun bazı metnlerine benzetmeli Idendir.» İkrah (yahud tehdid, şiddet) • ı yak, hapis, bağlanmak veya zincire vu-

«iolılziher, zerdüştilik için dinî tesir keyfiyeti-ı<>ı yapmak suretile vaki olduğunu zikreder : Mu-? m zıddı kabul edilir. Böyle bir şeyin vukuu 11kâr etmem; şu var ki aynı âdet ve o âdetin ı kâfi bir isbatı gibi kabul edilirse ilk bakışta ı \n  doğruya tesire atfetmek ihtimallerini iki rır ki böyle bir şey tesadüfe bağlıdır; meğer v/uu olan tamamile İslâm hukukuna has ve dıı mevcut olmayan bir şey olsun. İşte farazi ı'rolestanlar gıda bakımından dinî bir kaide-ludıkları halde  (ki hakikati hal budur), Hz. p.ll farzolunan Mukaddes Cuma günü et yezidini - farz ediyorum ki - istikbalin âlimleri, -11  XX. asra borçlu olduklarına dair - hakini r şey yoktur- bir nazariye vazediyorlar. Bu 1 ıkaddes Cuma günü et yememek âdetini bü-rln İhtimamla tatbik ettikleri bir kaide ol-ııl.  nazarına alarak,  bundan Protestanların Metinin -  onlara muhalefet olsun diye  et ?i'İMNİnl çıkarmaları hemen hemen muhaKK.vk-ı  knrgılık protestanlarda talâkın hakiki varlığı. ı«ı||kllftlne asla sistematik bir muhalefetten doğ-Hıırıulıı bahis mevzuu olan çok yayılmış beşeri MBfMİir ve protestan dini tarafından da asla tav-npıııluMr.

WU

 

Muhammed Hamidullah

 

İslâm Hukuku Kitı.ı

 

 

 

rulmak, alâmeleinnas (herkesin önünde) haysiyet sahibi bir adamın ensesine tokat vurulmak, ikraha maruz adamın oğullarına, torunlarına tevcih edilmiş ölüm tehdidi, mala yapılan zarar gibi fenalık korkusundan ibaretdir; lâkin doktrin, zararın ikrah teşkil edecek kadar vahim olup olmamasına temas edilmeden vaz'edilmişdir.»

    İtiraf etmek lâzımdır ki ve ben de öyle zannederim ki, ikrahın namütenahi sayıda bir tarifi yokdur, bu temamile alelade bir şeydir ve zikredilen misaller, enseye tokat vurulmak hariç, herkesin aklına gelebilir. Lâkin bilhassa bu meseleyi (enseye tokatı), Santillana, Roma. Hukukuna atfetmiyor.

    Müslüman hukuk âlimlerinin bu misalleri Roma Hukukundan kopye etdiklerini farzetsek bile, bundan, Roma Hukukunun Fıkıh üzerine tesir etdiği neticesi neden çıkarılsın?

    Hakikati halde, iktibasdan bahsetmek için daha başka şeyleri isbat etmek lâzım (31). Me-

    (31) Bazı benzerlikler için, Roma hukuku ile her türlü temas İmkânından evvel, Roma hukukuna benzeyen kaidelerin tsl&mda mevcut olduğu isbat edilmiş gibidir. . Bergstraesser'ln Der Inlam, 1915'deki bir misaline bakı- | nız. (Müellif bunun tafsilâtını vermediği için mütercim i Bergstraesser'ln Imlıltt konusu olan misalini Almancadan i tercüme ederek buruyu İlâve etmiştir. Mezkûr risalenin I 14. cildinin 76:81 sahi felerinde «Hukuk fikrinin başlan- İ gıcı ve onların İslâmdakl hususiyetleri» başlıklı bir yazı J vardır, bu yazının son kısmı aynen şöyledir : Satın alma : 1 Satışa müteallik bazı muayyen (islâmî) ahkâma mun- | tazam bir şekil vermede bu Roma anlayışına tesadüf edi- .i yoruz.    Quae pondere numero mensura constant (vezin, j

 

nlA Türk Medenî Kanunu, İsviçre Mıulnnl   ı

*ıununun bir tercümesidir; ancak hakikulun n

11mı olan hükümler bahis mevzuu olduğu isıun ?

ık nadir olarak ondan mhirajLeİIer. BunuJu ı

r. hattâ intihal vardır. Arnavud Kanunu  M

misi, Fransız, İtalyan, bazaîTda isviçre yalu

iman Medenî Kanunlarının metinlerinden  y

ı'ilıın iktibasların uc uca eklelönlesidir; bu bakın

iıın istikbalde Avrupa hukukçuları için pek İKİ

"i«'d ve ölçüsü bilinen şey.)  (Bu kaide aded zikredllım ? -I takdirde ne işe yarayabilir ). Meşhur tabiinden Simi imi el Müseyyib (19-94) -ki Medinenin yedi faklhlndcn lılrl İdi- bu kelimelere  (aded) kelimesi hariç, orada di (onun eserinde de) tesadüf ediliyordu. Meselenin bir yü «(İnde Cahiliyet devrinden kalma kaidelerin islâmlaştı rılınasında vaki olduğu gibi, İslâm hukuk ilminin   (k.ı ıııınların ve kaidelerin bir sitem halinde) tedvinini mü:: Ilımanların kendi aralarında bir gayreti saymak varken n kadar eski bir devirde Roma ilminin izlerinin Medlnclı ınutteki bir şahıs olan Said bin el Müseyyib üzerine tc »İri tarih noktai nazarından nasıl makul gösterilir? (Mü Itrcimin Almancadan tercüme  ettiği  yazı burada bitti, glmdi yine mütercim bunu  açıklamak için ilâve otmi'l* mtlyor ki;  Said bin el Müseyyib'in yukarıda geçen nfteO Kfendimiz (S.A.)'in bir sözüne istinad ediyordu ki o ılıı Mııhih Buliarinin 35. kitap, 2. bab'ındadır :  «Men <<M fi şeyin fefi keylin malumun ve veznin malumun Hu Hu malumun». «Bir kimse bir şey ikraz edecek olunu '.Osü vezni ve ödeme müddeti malûm olmalıdır.» Müellif haşiyesinin devamı:

   Diğer taraftan meslekdaşım Roussier, Mıiırıuı«ıt< <m, ı. ıilkme)nin, bazı Roma hukuku metinlerinden İİİMİİM kıt lubileceği tesirler hakkında dikkatimi çekti;  hıtllıııkl  I İt um ve ziraat durumlarının benzerliğinin,  ht»r  İki  Imldu ile müşabih hal suretleri kabulüne RÖ(llrmt*Nİ  milinim 11 Ur.

  

 

  

260

 

 

 

Muhammed Hamidullah

dir bazı maddeler ve ikâle (istirdadı mebi') mi> essesi hariç, doğrudan doğruya iktibaslar, tamı mile tercüme edilmiş pasajların mevcud olduğu nu isbat etmek mümkün olacakdır; fakat onları arasından bir arabca bilen, bir Mısır talimatnı meşini keşfeder ve isbat eder ki Arnavud kanu vazı'ı, o maddeyi arabca metni tercüme etme! den başka bir şey yapmamışdır. Şuf'aya geline şu neticeye varmak için bütün sebebler mevcuı. dur (ve hakikatde de durum budur) ki Mısır k< nunlarının Arnavud kanunu üzerine te'siri o muştur; halbuki bildiklerimizin bu günkü dun muna göre, Roma Hukukunun Fıkhın herhanı bir kısmına temas eden böyle bir te'sirini gö: (.erir bu çeşidden bir şey gösterilmiş değildir Vs,'.

    Te'sir vaki olduğu yahud iktibas yapıldı) zaman, iktibasın nasıl yapıldığını görmek lâznı dır. Hiç kimse her şeyi kendi aklından yahu hiç iyokdan uyduramaz; İslâm hukuk âlimin. de bu kanunun dışında kalmamışlardır; lâkı eğer iktibaslar olmuş ise şu husus bir hakikıı dir ve dalma da hakikat olarak kalacakdıı i onlar (İslâm hukukçuları) yapılarını huşu; meharetle yapdılur ve ona karakteristik bir he verdiler^ bu bakımdan Roma Hukukun

    (32) Bussi'nin çulıgmıılıırı dolayısıyla Şuf'a m seçtim. Roussier'nin bu çalışmalar hakkında suret nasebede serdettiği mülahu/ulıırı, onlarla karşılaştır mülâhazalar benimkilerden çok farklı teknik bir 1 terde olmakla beraber esasda birbirimize mutabık nüyoruz.

262

 

islâm Hukuku Etfldlcrl

? (haildirler, Fıkhın deha'sı ona bir şey ?,-ildir (33).

V

m tarafından fetholunan eyaletlerde olan şeklile kilise dinî kanunlarının te'-lıın hazırlanmasında kendisini hissetdir-nisı mümkündür (34), fakat bu mesele, «.'»şiarı tarafından incelenmemişdir  (35)

Hu mesele hakkında hüküm vermek için, öyle

ruın ki edebî müşahebetleri misal getirmek fai-

I   değildir.   Meselâ  Racine'in  Phedre'i   Schiller

ı tercüme edildi. Bu tercüme çok sadıkane ve

lir, fakat aslından aşağıdır. Schiller taklid et-

ı imyka bir şey düşünmedi.    Racine ise tamamile

bir   düşündü.    Herkes   onun   Antiguite'den   (çok

alilerden)  yaptığı iktibasları bilir, amma o kop-

ıi'dl. Son zamanlarda isbat edildi ki  (Revue üni-

'.   II» Ağustos  1939,  s:  494)   onun meşhur «Ariane

??•ur »i   Garnier'nin  fiippolyte'inden  iktibas   edil-

irtkln Garnier'nin üç mısramın Racine tarafından ıiyc İndirildiğini görmek lâzım;     bunlar katiyen v değildir. Şimdi bizim kendi mevzuumuza gelin-ıılrlrıci tip hiç bir iktibas mevcut değildir; 2) Ikln-?ir İktibas muhtemelen vardır, yani teferruat mr ?«İt». Lâkin bu Roma hukukundan tamamilo farklı ıııc ve fıkhın ruhuna has kaidelere göre ynpılmıgt.ır Daha sonraları Suriye'de Fıkhın kiline din hu müessir olduğunu görüyoruz. Riv. st. <>r. lOa.'t, n ; lovamı.

 licferans tavzih etmeden Işanıt (»eltiyim ki - zlrıı ? 'm yanında vaktile tesadüf ettlftlııı bir osor bu filmin altında değildir, H.V/İİİİIIİİIKCIİİ'S Kinlimi lo bir madde uzaktan u/ııftıı  luııutfl  hukııkuııttH krah kaidesini hatırlatır.

an;t

 

Muhammed HamiduUah

ve biz bu mevzuun ehemmiyetine işaret etmekle iktifa etmeğe mecburuz.

    Daha umumî bir tarzda şu mülâhazayı serd edelim : Dini bir hukuk fikri, bizi fıkhın ruhuna yaklaşdıran bir şeydir. Karşılıklı te'sirler pek zayıf kalmış olsalar da bu husus yine işaret edilmeğe değer. Bu suretle Kilisenin hukuku ile İs-lâmın hukuku arasında yapıdaki bazı benzerliklerin ortaya çıkarılması düşünülebilir, bununla borabor bu dini kaynağın dışında benzerliklerin uzun zurnan devam edeceğini zannetmiyorum. Fıkıh ile Roma kilisesi dinî hukuku arasındaki farklar — ilâve edelim ki — pek büyükdür,-bu farklar gösterir ki iki sistemin birbirile mukayese edilebilir tarafları oldukça azdır. Bu farklardan bazılarını gösterelim.

    1) Kilisenin dinî hukuku değişmez bir sistem değildir-, Kilise bazı noktalarda bu hukukun değişebileceğini tamamen kabul etmiş ve (meselâ evlenme mevzuunda olduğu gibi) değişdirmişdir. Halbuki sllâm sisteminde buna benzer hiç bir şey gösterilmez (36).

    (36) Bu faraziye de Isbata muhtaçtır. Şüphesiz Kur'-an ve Hadisin haram dedlftl helâl, helâl dediği haram yapılamaz. Amma fııkııhanın lstlnbat ettikleri rey ihtilâfına kim vakıf dcftlldlr? Mesela karides şafüle^ jndinde helâl, hanefîler indinde haramdır. Nasıl oluyor da şarap ve karides hanelilerde aynıHerecede günah sayılıyor? Kullanılan zivne±..-fişvaaına hjypefllçrrie zekât vermek lâzımdır, safiîlerdfi değildir. Nasıl oluyor da zekât vermediklerinden dolayı şafiîler mürted İlân edilip onlara harb açılmıyor? Yalnız mubahlarda deftll, müstehab ve mekruhlara müteallik «umumel belava»   (halk indinde yay-

264

 

İslâm Hııkui M itim,

    2) Bu iki hukukun teşekkülüne r.ttlincıı, kıh ile Kilise dinî hukuku arasında buyu İt I ılı /ad vardır.    Kilise hukuku, kilise    adumltm münhasır bir hukuk değildir, başka kaynaklar vardır.    Papalığa mahsus    talimatnameler bı mevzularda kat'î bir ehemmiyeti haizdir. Hiç I fıkıh metni, bunun aksine, herhangi bir mukn tarafından    neşr ve ilân edilmiş değildir  (;tı yahud Kur'an ve Hâdisden başka metinlere ı tinad etmiş değildir; hiç bir mülkî veya dini m. ? kam, mezheb müessislerinin kararlarını ibtul <> meğî asla düşünmemişdir (38). îslâmda, hükün leri  (kararları)  bir    otorite mahiyetini    HI mahkemeler de yokdur.

gm olan fiiller) eserlerini kim bilmiyor? Hz. Ömer (HA Irak ve İranda oraların arazi vergi kanunlarını deftlgth meden İslâm devrinde de ibka etmedi mi? Mımr ve Samda hafifçe tadil etmedi mi? Bu muhtelif vilâyollorlı hukukunda vaki olan ihtilâlden fazla olarak, muahedclcı deki şartlar dolayısıyle husule gelen başka istisnalar vııkı olmuyor mu idi?  (mütercim)

    (37)   Irakm eski arazi vergi sistemini kabul cim Hz. Ömer onu fıkhın bir cüz'ü haline getirmiş oldu rası doğrudur ki bu Kur'an ve Hadîsle tezad teşkil H yordu, lâkin Kur'an ve Hadîsden de istinbat ctml\i 'i di. İdarî kanunların çoğu ekseriyetle fukah an in ı değil, halifelerin ve hükümdarların tatbik Ktlklrı leri idi. (mütercim)

    (38) Fukaha arasında ihtilâflar az dcftlldlr fıkhın (İslâm hukukunun) değişmez bir hnldn İti na mânidir. Bu silsilei muhakemeden (düydrırn rl den) olmak üzere Islâmm içinde «Hukuk ı'itlıyıı da işaret edilir. Bundan başka îcma' ne kinini' ». leler üzerinedir, sonraki îcma', evvelki ICİİİHİ n kılmıyor mu (hükümden düşürmüyor ınıı)',' ıınUl>

   

Muhammed Hamidullah

    3) İslâm kanunu, prensip itibarıyla, mü'mi-nin ve müslüman topluluğunun tabiî ihtiyaçlarının tatmininden, ibadetden~"5aşla,yarak, izdivaç, satış ve vasiyyetnameler çTe dahil olmak üzere mukaddes cihadın ve devlet maliyesine kadar her şeyi içine alır.

    Kilisenin dinî hukuku böyle değildir. Devlet karşısında Kilise ne kendi maH]£.emeIe3 için bir kaza' hakkı inhisarı istedi, ne de kendi kaidelerinin, hıristiyanların veya hıristiyan topluluğunun hayatına tamamen tatbikini iddia etdi. tşte Fıkhın esas mevzularından alınmış bir misal: Veraset statüsü. Bir Katoliğin verasetinin (Şark hıristiyanlarının birçoğu için durum böyledir) müslüman hukukunun kaidelerine göre yahud başka bir hukuk kaidesine göre intikal etmesinde Kilise için hiç bir mahzur yokdur. Bundan başka Kilisenin bünyesinde yemek yemek, dişleri kurışdırmak giyinmek ilâh... gibi hususlara temas eden, dini bakımdan    değişmez kaideler

yokdur (:«»).

    4) Nihayet, Kilise din hukukunda, ihtimal ki Roma Hukuku te'siri altında ve müslüman hukukundan çok daha fazla bir hukukî saha içindedir: Ahlâki teoloji bir şoydir. Kilise din hukuku başka bir şeydir, 13ir müfti «Hukuk» meselesine olduğu kadar «Ahlâk- meselesine de cevab ve-

    (39) Akşam yemeklerine ve saraylara mahsus merasim elbiseleri bir tarafa bırakılsa da bizzat kilise mensuplarının, papazların, rahiplerin, rahibelerin kıyafetleri nakkındaki hıristiyan tahdidlerl Islâmdan çok daha fazladır, (mütercim)

266

't

 

İslam llııKni i.

ı ıtcekdir. Halbuki Kilise din hukukunda, bı in ne ahlâkî teoloji   mütehassısı, no do ohberi olmasına ihtiyacı yokdur. Sahalur dır 140).

  Bütün bu sebeblerden dolayı şu neticeye ıbiliriz ki,   müslüman ve katolik   düşünce .• inleri birbirlerine asla benzememektedirler, I sterile    kıyaslanamıyacak    neticelere vara» kilde farklı prensiplere göre tekâmül etmişle <lır. İki sistemin ruhu aynı değildir.

VI

Fıkhın kaynağının sıralarını araşdırmak olım

I

mevzuumuzdan ihtimal ki bizi bir hayli uzaklıı nıış bulanlar olacakdır. Mesele hiç de öyle do#ıl dir, zira Roma    hukukunun umumî prensiploı ı ile, hattâ Kilise din hukuku ile fıkhın ruhu ur/ı [     smdaki   tehalüf hakkında   söylediklerimiz, bı ı |     Talmud'daki ruh ile    Fıkıhdaki ruh    ara.sinil.-i

İ

mevcud olan derin müşabeheti daha iyi an I anm ğa imkân verecekdir. Fıkıh eserlerini   kanşdırmaya alışmış olun 1    1ar, Talmud'u (40-a) ve (41) açdıkları /«tının <

    (40)   Fetva ile takva arasında İslâm fıkhın yapılır. Fazla olarak şu da söylenebilir ki  inkarcısında İslâmda fetva sahası daha prr-nltjtlı

    (40-a)    Talmud, bilindiği gibiyi     İl lı _djr. Lügat manâsı, öğrenmek, öğreti!       << ve telemmüz ve talmud kelimesi m murad  (Mişne)  ve onun şerhi olan

   

Muhammed Hamidullah

iki tip eserin birbirine benzeyişinin derhal farkına varırlar ve hayrete düşerler. İlk bakışda insanın «Bu aynı şey imiş» diyeceği gelir. Bu intiba' yanlış değildir (42). Benden başka insanlar da bu hissi duymuşlardır. Talmud mütercimi Schvvab (şvab) (T. IX in mukaddemesi) fran-sızca tercemesi o sıralarda henüz intişar eden Minhac üt Talibin'i okumuş olduğundan benzerliği hissetdi. Büyük Snouck - Hurgronje'nin fa-kthlorden bahsederken onlara (Muhammedi Haham I an) demesi sebebsiz değildir.

   Toferruata müteallik noktalardaki müşabehetlerden bahsetmiyeceğiz, Umumî benzeyiş noktaları şunlardır-.

nın bir araya toplanmışıdır. Mişna'dan murad milâdın İkinci asrı sonlarına doğru Musa aleyhisselâmm Tevra-tının ve talimlerinin yahudilerce kabul edilmiş an'anevî mefhumlarının kollekslyonudur. Altı babı vardır. (1) Serilini yani namaz ve İbadet, ziraat ve arazi vergisi yâni zekat, (2) Maki yani sebt günü (cumartesi) bayram ve oruç «ünlerinin ahkamı, (3) Neşim yani izdivaç kanunu. (4) Nosklıı yıuıl modenl ve cezaî hukuk, (5) Kadsim, kurban yemek ve İçmek hunusundaki ahkâm, (6) Tahurut yani dini temizlik ve kirlilik. Bu telifin iki tab'ı vardır : Talmuj^.Yej^ıııelJn^ ki takriben milâdın dördüncü asrında yazılmıştır. Talmud Hahll ki daha hacimlidir, milâdın beşinci ve altıncı unrıııdu. yazılmıştır, (mütercim) (Breck-haus'un Konversatlori8İoxlktm adlı eserinden).

    (41) Scwab'm yaptıftı (Paris 1871 ve müteakip seneler) Kudüs Talmudünün yegane tercümesinden başka müracaat edilecek tercüme yoktur, Onblr cilttir, birincisi Ba-bll Talmudunun Berakoth risalesini İhtiva eder.

    (42) Meslekdaşım M. BrunsıchİK'ln dikkatimi çektiği bu vakıa (And i Atik) ile Kur'an mukayese edildiği zaman bu intibaın yokluğu nisbetlnde şayanı hayrettir.

268

 

İslâm l lııkıı ı. ıı  ı

    a)      Her iki halde de, aynı zamandı ı ilmi

hukuku içine alan ve ilgili topluluk için ninni l

hayat kaidesi sağlayan dinî normlardan m ilmi

i nb iki sistem bahis mevzuu olmaktadır

    b)      Her iki halde esas aynıdır: ilâhî bir vni

(ilham). Her iki dinde de vazifeleri ve roliı İM

üirile fazlasıyla kıyaslanabilecek olan yapı,  •.

riat âlimlerinin gayretile yükseldi;    yahudilikd

olduğu gibi İslâmda da, rahibler yokdur, lâik to.^ı 11

otoriteler yokdur, temyiz mahkemesi gibi karın

Jarı, uyulması mecburî yüksek mahkemeler yok

dur.

    c) Şeriat âlimlerinin haleti ruhiyeleri dairim aynıdır: Vicdan ve kalbe teallûk eden mesail ve müşkilâtı delâil-i    nakliye ve akliye ile hail v< fasl ve tesviye etmek arzusu. Bu bakımdan İslâm âlimi, Talmud'u kanşdırdığı zaman kendisini İn rııdık bir memleketde bulur (43). Roma hukuk

    (43)   Talmud'dan tamamile gelişigüzel alınmış  !>n kaç misâl: Kadın kusurları arasında  (VIII, 100)  «kılın/ dahi olsa elde ve yüzde çıkan küçük kabarcık»  varılır (Fetve'l Karib'de, bir balık dahi olsa hayvan ilo muit M renetin haram olduğu bahis mevzuudur.)   Usul  uyuntu «Bir çocuk talâk ilamını alsa ve onu (zevceye) levttı H meden  buluğa  erse,  yahut bu  işi  tebliğe  memur kimse dilsiz ve sağır iken söz söyler olsa, yahut, kor Körür olsa, ahmak iken akıllı olsa, yahut dln«lKi İken dar olsa bu hareket fasiddir. Lâkin ilam  (yahut, kn söz söyleyen bir kimse tarafından alınsa o kınına ı hare dilsiz olsa ve sonra yine dili çözül*»,  yalıul. ı görür bir adam iken kör olsa sonra gftintl neıimı, ,VM akıllı bir adam iken ahmak olsa sonrıı yltın altlım  ı Jasa muamele sahihdir.» İnsan bu sotırlıırı okurken İrmesi kelimesine bir fıkıh risalesi okuduUunu /İUİİİM

   

^^«£*-«S^   *     rS-^m^i^tiU/^--

 

 

 

 

 

Muhammed Hamidullah

(VII. 32). Bunun gibi aşağıdaki fıkralarda : «Eğer zevç talâkı gönderdiğini beyan etti ise», «bu hastalıktan ölür-cusunu yahud medenî hukukçuyu isyan etdire-cek olan şeyin önünde kendisini temamile rahat

hisseder.

   Roma Hukuku, Kilise din hukukuna nasıl te'sir etmiş ise, aynı şekilde biri diğerine te'sir edebilmiş iki sistem arasında —şimdiye kadar tedkik etdiğimiz hallerde mevcud olmayan — derin ve fikrîî bir benzerliği böylece meydana çıkarmış bulunuyoruz.

 

tslânı um M  i       ınllı ı

   Diğer sistemlerde kaynağım   bul.ıııı.KİiAımı İm ruh bakımından fıkhın, Talmud'du.n  pok   il hum almış olduğu sonucunu çıkarmamak vo İn »onucu reddetmek güç gibi görünüyor.

   Bundan başka fıkıh üzerine Talmud'un, mm I di iktibaslara müteallik te'sirleri sarahatle mey dana konulmuşdur (44).

    Diğer tarafdan, bahis mevzuu olan tasiriur. yalnız bu halile, hususî hallere göre tedkik od İldi;   Mitvvoch (45)   ibadete;   Vinsinck (46)    tahu

   

 

   

ie» ve «bir taş yığınının altında kalmış bulunursa yahut zehirli bir yılan tarafından ısırılrmş ise (ve bunlar ölümü intaç ederse) talâk kararı hükümsüzdür.» Mademki zevç birinci hastalıktan ölmedi, lâkin içinde bulunduğu hastalıktan kalkamayacağı «durum»dan bahsetmiş ise, sonra da bir taş yığınının altında gömülü kalmış ise yahut bir yılan tarafından ısırılrmş ise talâk kararı muteberdir. Çünkü hastalığı zamanından beri yattığı yataktan kalkmadı. (IX, 52). Evinde veya avlusunda bulunan karısına talâk kararını atarak boşama muamelesi ikmal edilir. Lâkin bu kararını erkek kendi evinde veya avlusunda atacak olursa, bir yatakta beraber dahi bulunsa bu fiil bir uyrılma dcftlldlr. Eğer kararı (ilâmı) karısının göğsüne veya dikiş sepetine atarsa talâk hakikidir.» (IX, 58). «Eğer kadın damın tepesine konmuş ise ve zevç de talâk İlâmını kadına doğru atsa, ilâm, kadının bulunduğu havaya (lntlfaa) kadar yükselip orada durmasa dahi talâk muteberdir. Eğer zevç yukarıda (damda ( ve kadın aşağıda lso ve zevç ona ilâmı atsa, ilâm damdan aşağı düşmeğe bağladığı andan itibaren talâk muteberdir, velevki bu İlâm sonraları suda silinmiş yahut ateşte yanmış dahi olsa (IX, 02). Bu suretle bütün bir cildi saymaya devam edebilirim. Fakat bu etüd İslâ-miyatcılara hitab ettiğinden Fıkıh llteratüründeki (eserlerindeki) benzerlikleri saymak faydasızdır.

   

(44) Kur'andan sonraki devrin tesirinden bahsediyorum; belki Kur'anda da bunun izleri görülebilir. Meselâ Kur'an'daki meşhur (beyaz iplik ile siyah iplik arasını) ayırd etme, Berakoth risalesinde (I, s. 13) okunun .unu hatırlatıyor : «Sahanın ŞeMma'sme vakitden Itlba-ı iaren okunur? Mavi ile beyazbîrbirinden ayırd edlldlftl /aman, yahut B. Elizer'e g^^Trîavi ile yeşil (ki bu daha güçtür)  ayırdedildiği zaman».

(45) Prusya İlimler Akademisi raporlarından.

(46) Der islâm, 1910 ve müteakip seneler.

    İlk zikredilen s. 101:102 muhtasar bir yazıdır, baslıftı «Defi hacete müteallik şer'i hükümlerin me'hazi» d İr. Hu yazıda, açık bir yerde veya kırda defi hacet lâzımgoluo kıble tarafına yüzün veya arkanın döndürülmemciMİ Tavsiye edilir. Yeroşilem'de yahudilerin buna benzer h<lk(imleri vardır. Berkot kitab A/61, çömelmeden evvel   '   ıfl avret etmemek, B/62 de sağ el ile taharetlenmeme        in hükümler vardır. Euzü bike minel hubs ve'l bitimim mak yerine  orada meleklerden korunmayı   l.nıııenı mek öğretilir.

    İkinci referans (mehaz) de Lezzennky'rılıı »Aitti letinde yahudi» Berlin tab'ı 1910, Almanca kilitlinin kididir. Bu eserin 286:291 sahifelerlndo, talflıııııı \< yahudilikten ve hıristiyanlıktan almınıg nlılıiftıı Ilı ı rülür, lâkin bunu isbat edecek bir $ny nrlnyıt hıuıın • tır. (mütercim)

   

270

 

Muhammed Hamidullah

rete müteallik; Bialobloki ise nikâh ve aileye temas eden hususlar için (47) bu tedkikleri yap-dılar; Lammens (48) insan resmi yasağı; Vajda (4ü) muhtelif noktai nazarlar için meselenin incelenmesine yardım etdiler.

    Bu araşdırmaları genişletmek şübhesiz mümkündür, işte bu mevzu üzerinde bizzat kendi yapdığım kısa bazı müşahedeler şunlardır ve şübhe yok ki bunları çoğaltmak mümkündür.

    1) «Yolu üzerinde bulunan yemeklerin yanından, o yemekleri muhafaza etmek maksadıyla, kenara koymadan geçmek olmaz... II. 160». Bu aynı konudaki bir müslüman âdetini hatırlatıyor (50).

    2) «Kippur günü, çocuklar oruç tutmağa zorlanmazlar, lâkin evamir-i diniyyeyi yerine getirmeğe alışdırmak için, farz olacağı günün bir veya iki sene evvelinden itibaren, onlara tedricen yol gösterilir  (V. 250)». Bu yalnız savm =

..    4    

    (47)    Matcrlalen zum islam... Eherecht... Bu sonun

cu eser pek zayıf ve sathidir, ben orada Talmud'a temas

eden bir hata dahi keşfedebildim. Bundan başka müellif

-durmadan heyeti mecmuasıyla Fıkha, rüsumu mezhebi-

yeye müteallik hal suretleri atfeder.

(48)  Journal Aslııtl(|iıo,  1915, Eylül-Ekim sayısı.

    (49)    Journal AMIİİIUİUC, Der islam. Harowitz'e göre,

Hadîs isnadlarının aslının menşei musevilikten gelme

imiş; İslâmm da bilmukabele yahudilik üzerine muhte

mel bir tesirine dikkat ediniz (s: 47).

    Bu makalenin başlığı «Rivayet isnadının eskiliği ve aslındır,   (mütercim)

    (50)    • Âdete taalluk eden hususlarda (X, 99) üstada

borç olan hürmetin babaya olandan büyük olduğuna işa

ret edelim.

,272

 

İslam Hukuku Millin

Oruç hakkındaki müslüman âdetini hatırlıılııuı la kalmıyor, şeriatin namaza müteallik onılı le ni de akla getiriyor.

    3) Talmud'da (diğerleri   meyanında V.  i;'i> yarı hür yarı köle bir adama işaret mevcudduı bu, fıkha ve Talmud'a has bir hususiyetdir

    4) Talmud'da (IX. 14 ve devamı) Khul* İMİ M hatırlatan, (tâviz) karşılığı bir talâk vardır

    5) Bulunmuş eşya teorisinin  (IX. 54 ve (livamı) müslüman hukukundaki aynı teori ile hu çok benzerlikleri vardır, zarar    bahislerinin <!<? aynı şekilde benzerlikleri ihtiva etmesi (X. I \. devamı) muhtemeldir.

    6) Zar oyunu oynayanlar, faizle para voıon ler, güvercin ucıırarak bahse girenler, malike mede ne hâkim ne de_§aMd_^olabilirler. Fıkılıdn da buna benzer hususlar birer birer sayılır (r>y)

    Bununla beraber şunu saklamamak  lazım dır ki bu benzerliklerin bilançosu — daha da ginleşdirmek imkânı    olduğu farz edilse bi zayıf kalmaktadır: heyecan verici keşifler lenriıemelidir, çünki metinler her iki tan ı IVI / malûmdur. Bundan fazla olarak Roma lln'

    (51) Khul' kelimesi Arap harflerile (hı, lam Hul') şeklindedir. Kendisini boşamaya razı olrrn casına, kadının birtakım menfaatler göstererek ı de etmesi demektir, (mütercim)

    (52) Bunun gibi, bakımı için bir kadımı ' borç olanların sayılış şekli (VIII, 8) bu meseleni da ele alınmış şeklini hatırlatır. Hattâ OHIUUH bazı akrabalık derecelerini sıralama (moHclA V tamamile fıkıhda olduğu gibi beyan olunmuştur

F. :  18

 

Muhammed Hamidullah

için serdedilen mülâhazalar, bu mevzuda da söylenebilir: tesadüf ve durumun objektif ayniliği bu benzerlikleri doğurmuş ve o kadar da iktibas mikdarını azaltmağa yardım etmiş olabilir.

    Bu, Fıkhın Talmud'dan başka bir şey olmadığına dair ileri sürülen mütalaayı red etmek için temamile menfi, ilk bir sebebdir (53). Müs-bet olan bir başka sebeb şudur: Bu iki doktrinler mecmuasının arasında pek derin farklar mev-cuddur, o halde ki en yeni olanın, en eskinin sade bir nakli gibi telâkki edilmesine hiç imkân

yokdur.

   Bu farklar üç noktai nazardan mevcuddur — ki biz yalnız saymakla ve bir kaç misal vermekle iktifa edeceğiz— şunlardır:

1)    Müesseselerin    (yahud   aslî kanunların!

teşekkülü,

2) Bizzat müesseseler,

3) Bu müesseselerin esbab-ı mucibesi.

    1) Her iki halde de kanun (şeriat) âlimlerinin 'oynadığı rol esaslı olmuş olsa bile bu teşekkülün teorisi birbirine benzememekdedir: —öyle zannediyorum ki - yahudilerde Usul teorisini hatırlatan bir şey yokdur, ve herhalde o kadar büyük olan HâdLsin rolünü hatırlatacak hiç bir şey yokdur. Müslümunlur Fıkhı dört kaynakdan aldıkları halde, yahud iler iki kaynakdan başkasını bilmiyorlar: Suhufu Mukaddese ve papazla-

    (53) Bu hemen hemen I>eutMh isminde birisinin söyleyip Hughes'in Dictionary of Isla.ni (îslâm kamusu) nda Talmud kelimesinde tekrar ettiği aynı şeydir.

274

 

İslAm ıini'i.

rın çalışmaları, bu kaynaklardan, İ8İn.m    >

ne has olan teori şekline koymalar, bani;     

olmadı.

    Diğer tarafdan    fıkhın bir    üstünlû/-."   '<> — eğer    Usul'ün    mevcudiyeti,    onlardan  hin ise— teşekkülündeki harikulade    süraldon il<<ı gelmektedir. Yukarıda işaret etdiğimiz #il)l, Iİ kıh Hz. Muhammed (S.A.) in irtihalinden hoı»«<n hemen bir buçuk, nihayet iki asır içinde teşekkni etmişdir, halbuki Talmud, Süleyman Mabedinin tahribinden ancak dört asır sonra ikmal edilmiş dir ve yazılı en eski kaynakları bu tarihden (Mu bedin tahribi tarihinden) daha bir kaç asır ov veline aiddir.

    2) Fıkhın Talmud'dan    yapdığı  iktibaslarla mesele izah ediliyor, demekle bu vakıalara cevab verilmiş olmaz, çünki Fıkhın, bilhassa karakto ristik hiç bir müessesesi Talmud'da yokdur. Müslümanlar, bütün müesseselerini bizzat kendileri hazırlamağa mecbur oldular. Fıkhın içinde, şurada burada daha eski filân veya filân kanundan yapılmış cüz'î iktibaslar bulunsa bile, bunlar Fık ha, kendine has   çehresini asla'   veremezler, bu şayanı dikkat istiklâli belirtmek lâzımdır.

    Meselâ ben, Yahudi ibadet usullerinden   ' lamın kopye etdiği bir şeyi göremiyorum, Rum ı

   (54) Dünyada her kavmin kendine göre kanunini hükümleri vardır. Lâkin bu kanunlardan ayrı olıırnk it m cerred hukuk İlmine müslümanlardan evvel hiç bir it ? vim dikkat ve ehemmiyet atfetmedi, ne Yunanlılar, n« Romalılar, ne Çinliler, ne Mısırlılar, ne Babilliler, no İIM Hindliler.  (mütercim)

   

İslam Hukuku niı

 

Muhammcd Hamidullah

zan orucu ile, musevîlerin Yomm Kippur'u arasındaki farkları pek ala görüyorum-, bunlar bir-birlorine hiç benzemiyorlar (54-a). Hukuk sahasında da bu böyledir: veraset sistemi temamile farklıdır. İzdivaç, her iki sistemin aslî kanunlarında, diğer başka kanunlardan daha dar bir müşabehet arz etmemekdedir. Talmud için o kadar karakteristik olan Levirat (55) ve ondan is-tinbat edilen Halitza (55) İslâm hukukunda yokdur; musevîlikdeki talâk nazariyesi, müslüman-larca meçhuldür; buna karşılık onlara (müslü-manlara) hâs boşama sistemi Talmud'a bir şey borçlu değildir; bu, yalnız müslümanlara ve Arablara hâs bir müessesedir. İzdivacın tekevvününe (nikâhdan sonra mukarenete) bağlanan hukukî ehemmiyet, İslâmda bu müesseseyi ka-rakterize eder; yahudilerde buna benzer bir şey yokdur. Bunun gibi müslüman âlimlerin aklına o kadar sık sık gelen ve aynı zamanda aile hukukuna, ceza hukukuna ve ahlâka temas eden zina suçu fıkha bariz cinsî bir renk verir, bu ise talmudcular indinde bilinmeyen bir şeydir. Bu bahsi bu minval üzere uzatabiliriz, fakat faydasızdır.

(54-a) Bunun gibi fıkıhda ne ma'bede nezir nazariyesine, ne de kâhine nezir nazariyesine benzeyen hiç bir şey yoktur, bunlara talmud'da her an rastlanır. (55) Tevrat, Kitabı Tesnlyc (26:10-26) : «Eğer kayın birader büyük kardeşinin dul zevcesini nikâh etmeği red ederse o zaman dul kadın pabucunu çıkarsın ve hürmetsizliğinden dolayı kayın biraderinin yüzüne tükürsün.»  (mütercim)

   

Böylece görülüyor ki, müellifler IJUUI'İİM U kaydedilen, meydana çıkarılan iktibaslar yalın.' zayıf bir sayıda olmakla kalmıyor,   müevi.so'utln fin de birbirlerine benzemediklerini isbat olmnlı <lo bir güçlük çekilmiyor.

   3) Şekle aid sonuncu bir fark, Talmud'un ı-ı lııh üzerine ancak uzakdan uzağa tesiri 'olduğunu ı i bat edecekdir: her iki doktrin heyeti mecmuu mm ortaya çıkış tarzları aynı değildir ve bura

ila da üstünlük en fazla süratle tekâmül etmiş

olana aid bulunuyor.

   Şübhe yok ki ekseriya, fıkıh eserlerinde hü-luimran olan perişanlık dolayısıyla bir çok defalar şikâyet etdim, amma bununla beraber Mu-ıl:ı,vvana, Kitab el Um (56) gibi fıkhın mebadisi i yılan eserlerden   biri ele alınır ve   Talmud'Ja mukayese edilirse, birincilerin    vuzuhundan ve (nisbî)  intizamından hayrete düşmemek kaabil olmaz. Aralarındaki fark mutlaka göze çarpar vo /.annederim ki fıkhın en intizamsız eseri bu ba kımdan Talmud'dan yine üstündür.

    Bu, M. Brunschvvig'in bana pek haklı olarak gösterdiği gibi fıkıhda kabul edilmiş hail sureli veya suretleri verildiği halde ötekinde bize yal niz münakaşanın muhtelif safhalarını gösterme binden ileri gelmiyor, bu şuradan da üeri geliyor ki, bu doktrin mecmualarının birinde de ötekin <le de onları birbirine benzeten bir hukuk, ahlAk ve din halitası bulduğumuz halde yahudi dok din

    (56)   Lâkin îmam Ebu Yusufun Kitab'ül Haracı n ı esnadır. Muvatta da oldukça iyi sıralanmıştır.

   

Q7R

 

 

 

Muhammed Hamidullah

mecmuası, folklor, gelenekler, çeşidli görüşlerin ve küçükjmasallann bir^âiişımı olanj^aggada'yı da ihtiva eder ki. Fıkıh kitablarında bunların zerresine tesadüf edilmiyor (57). Fakat bu şunu da isbat eder ki birini diğerinin basit bir temadisi gibi nazarı dikkate almak imkânı yokdur ve fazla olarak aradaki fark, modern Avrupa görüşü itibarile birinin ötekine üstünlüğünü icab et-dirir.

?

vn

Şimdi bize bir neticeye varmak kalıyor.

    Roma, Kilise din, Zerdüştî hukukunun te'sir-leri bahis mevzuu olduğu zaman mesele kolaydır ve prensip itibarıyla diyebilirim ki bu doktrin heyeti mecmuaları asla mevcud olmasaydı, fıkıh,

    (57)    İşte gelişigüzel alınmış birkaç misal  (V, 253) Köpekte kuduz arazı üzerine mübaheseler; (VII, 174) Hapishanede  bulunan   meslekdaşıyle     istişare etmek üzere seyyar satıcı sekline giren hahamın hikâyesi;   (V, 276) Tecavüze uğrayan bir kadının sözü;   (XI, 182) Romanın başlangıcının son dorcco hayalî hikâyesi... v.s. v.s...

    Arz ve takdimdeki İntizamsızlığa gelince, tercüme eden bizzat önsözlerinde, risalelerin (bahislerin) birbirini takibedişindekl mantık yokluğunu kaydeder, onlardan misal getirmek bana lüzumsuz gibi göründü; Michna (Mişna) (yani din Hukuk doktorları tarafından şerhe-dilen) metinde bile bu hal İnanılmayacak kadardır; şu misal bir fikir vermeye kâfi gelir : (VIII, 282) talâk (boşanma) bahsinin hemen arkasından ya hahama ya kâhine para ikrazı bahsine geçilir.

 

İslâm llııkııiı

madde ve muhteva itibarıyla bugün m o olurdu.

Mesele Talmuda gelince,  çok  da im     >ıç<h ve  bazı noktai  nazarlardan  insan  Larnırnuı«t meselâ Medine yahudileri dolayısile yazdığı  rj? ? Hatırlara hak vereceği gelir (58) :  «Bu  boci I »ıh f lardan mühim bir kısmının, müslümanların HU fj.na geçtiğine inanıyoruz, bu mürtetler vo onla rın ahfadı, Talmud ilhamlarının gayrı kabili İn kâr (59)  göründüğü İslâm hukukunun hazırlan masında başlıca âmil oldular.» Mamafih mesttin nin tavzihi tecrübe edildiği zaman muvaffakı yetsizlik göründü ve her şey umumi intibahını münhasır  kaldı.   Zira bu sızmayı  isbat  od ocuk tarihî vesikalar eksik olmakla kalmıyor,  birin den diğerine yapılan maddî nakiller, dediğimi/ gibi zayıf, hattâ pek zayıf kalıyor. Bana kal UNU sır devam ediyor. Biz durmadan iki anlayış ura sında   bocalamakdayız;    birisi   Gothe'nin    I'm methee'sinin şu mısraları ile ifade olunabilir: Hast du nicht alles selbst vollendet Du heilige glühende Herz? (60)

    (58) Lemmens'in Journal Asiatique'deki mııkıılı Paris,  1915, 275-276.

    (59) Bu iddia hilafı hakikattir. Yeni müslUmtuı muş yahudilerin sayısı, bilhassa Medinede çok ı/rtıı sonra Abdullah bin Selâm, Kâ'b 'ül Ahbar v.- <ııg«rlı

bî temennilerin tarihî vak'alar yerine konulu     >   ı» • katleri değiştiremez,   (mütercim)

    (60)    Almanca cümlenin mânası: «Sen l

marnlamadın mı ey sevgili nâzik gönül.» Yâni l

lar herşeyl kendi başlarına tamamladılar domı-ı

   

278

 

Muhammed Hamidullah

    Böyle bir fikir, her ne kadar aksini isbat edecek hiç bir delilimiz olmasa da sosyoloji bakımından asla doğru olamaz, diğer taraftan pek aşikârdır ki Fıkıh, Faust'un aksine Talmud'un dediğini demekle iktifa etmez, «Nur mit ein bischen Anderen Worthen» (61) - Marguerite'in hatırı kalmasın - âşığının dediği de papazının dediğinden başka bir şey doğlldlr (62).

   Bu sebeplordon dolayı kendimi müşkül mevkide hissederim ve ekseriya kendi kendime sorarım : acaba fıkhı, özü ve mahiyeti itibarı ile bir müslüman malı gibi görmek, onu Kur'an'dan ye eski Arap müesseselerinden başka İslâmın hemen müstakil bir buluşu gibi kabul etmek, dışarıdan bir şey almamış yahut aldığı pek cüzi kalmış, buna mukabil her halde ilk îslâm mütefekkirleri tarafından işlenmiş bir ilim saymak doğru olmaz mı? (63). Bu bakımdan fıkıh, İslâmm bir züb-dosi ve hiç yoktan bulunup ortaya konması da kendi nevine hâs harikulade bir hâdise gibi görünüyor.

Bu cümleler, mütehassısların, kendi etüdleri-

    (61) Almnncu İbarenin tercümesi : «Yalnız biraz başka kelimelerle.»

    (62) Goclhc'nln meşhur eseri. Eserin kahramanı Faust, gençlik ve zevki sefa karşılığı ruhunu şeytana satar, (mütercim)

    (63) Nailine- tarafından serdedilen en yüksek mülâhazaları bununla mukayese edin. (Raccolta di Şeritti) ve bahusus bana öyle geliyor kt onun ve benim bu araştırmalarımız birbirini itmam ediyor. (Bu haşiyede ismi geçen Nallino'nun etüdü, Sebilürreşadın 259, 260, 261, 262, 263. sayılarında intişar etmiştir,   (mütercim)]

280

 

J.'.İHI 11    Ih

ııln kıymetini i'zam etmeğe sevkc'lm IİINIHİ ledilmemelidir.   Buradaki   durum    bu   <lt^ I vvelâ ben bunları birer faraziye olarak İlci 111yorum (64); sonra fıkıh ihtisasından cinlin Mİ bir ihtisas bilmiyorum ve nihayet İsinim ji'kkülünde (Hz. Muhammed S.A. devrinde iıudiliğin büyük tesirini görüyorum (65), lı mecmuası itibariyle mütekâmil islâmiyetle y<ıin ıılık arasındaki benzerlikler, her bakımdan hırı.' 11yanlığa nazaran dikkati daha fazla çekicldlı iı.-dtâ bazı hususlarda Islâmiyeti, cihanşümul lı ın.ıyüUü bir musevilik diye tarif mümkündür.

   Lâkin bunu dedikten sonra, Arapların ve Yıı lıudilerin etnografik benzerliklerinden bir şoyltu çıkarmak mümkün olmazsa - ben kendi hesabının sosyolojide, ırkların biyolojik tesirlerine inanını yorum, hattâ hiç inanmıyorum- geriye şu kalı yor: bir buçuk asırdan biraz fazla bir zaman için de müslümanlar münhasıran Kur'an'dan  ve İti lamdan evvelki müesseselerden    muazzam    bit doktrin mecmuası meydana getirdiler. Buna ruh bakımından tek başına Talmud tesir etmiş o I it bilir, lâkin fukahanın çalışmaları kendilerine \u\tt

    (64) Evvelemirde  şu  hatırda  tutulmalıdır   ki   Ki kılı ile Talmud arasında çok daha sıkı bir yakınlık Uml» inek isterdim, sükûtu hayâle uğrayışım, sözlerimin metinin bir isbatıdır.

    (65) Müellif bu inanca ne gibi sebeplerle vııml duğunu beyan etmiyor, şayet «Jewish Foundation* ol lam» (İslâmın yahudi temelleri) adlı kitabına Isıırtıi mek istiyorsa o kitapta fazlasıyla mübalâğalı vı> ln> Küldürecek iddialar eksik değildir,  (mütercim)

    (64)

Muhammed Hamidullah

bir karakteri haizdir ve her şey nazarı itibara alınınca bana mesailerinin neticesi, yahudi hahamlarına çok üstün görünüyor. Velhasıl fıkıh, lslamın honıon hemen müstakil bir buluşu gibi görünüyor

282

 

ROMA HUKUKUNUN ÎSLÂM HUKUKUNA TESİRİ OLDU MU? (*)

    Bu makale kendi görüşüme göre haddi zatında tarihî mahiyetde umumî mülâhazalardan başka bir şey değildir. Bu nevi görüşlerin hukuk müntesibi olmayan (benim gibi) bir kimse ta İM

   (*)   Profesör C. A. Nallino'nuı    ölümünden    sı> neşrolunan «Raccolta di Şeritti editi e ineditl» adlı < rinin (Roma 1942) IV. cildinin 85-94. sahifelerlndo «Oon siderazioni sui rapporti fra diritto romano e drltto mu sulmano» başlıklı makalesi; bu eserin neşir hakkını ıııllf-tereken elinde tutan matmazel Marlal Nalllno llı> I'IMII-tuto per l'Oriente'nin lutufkâr müsaadeleriyle M. Humi le M. Hamidullah bey tarafından    Fransızcayıı IİUİİUM edilmiştir.

   

Muhammed Hamidullah

 

fmdan böyle birçok ve meşhur hukukşinaslardan mürekkep bir heyet huzurunda arz ve izahı hoş görülmelidir.

    Eğer yanılmıyorsam; islâm hukukunun Roma hukukundan çıktığını (iştikak ettiğini) ilk_ iddia eden («Manuela di diritto publico e privato otlamam» lskonderlyo, 1865) adlı eseriyle, Domi-ni(» Galtoschl olmuştur. 1 skenderiye muhtelif îstinaf mahkonmsİncîö avukat ve Mısır Enstitüsü âzasından olan bu zat, ne Arapça ne de Türkçe bi-liyorçlu, Fakat Mısıra ve Osmanîrimparatorluğu-na taalluk edon hukuki ve adlî meseleler için büyük alaka duyduğundan bu mevzular üzerine kıymetten mahrum olmayan eserler yazmıştır. Evvel emirde kabil-i münakaşa olan tarihî sebeplerden, Jııstinien ve İslâm her iki hukukun birçok benzer taraflarından hareket ederek Roma (normlarının) ahkâmının (Hazreti) Muhammede atfo-lunan uydurma hacfîsler şeklinde İslâmiyete girişinin kolaylaştırılmış olduğuıi]x^arzede.rA^ }

    O zumundan beri bu iddia (İslâm Hukukunun Flonın Hukukundan çıktığı iddiası) ya açıktan açığa yahut çok muhtemel bir keyfiyet imiş gibi namütenahi İnce farklarla:

    Şarkiyat İle İlgisi olmayan hukukşinaslar tarafından, (içlerinden bazıları Henri Hugues, 188G «İslâm hukuku aslında pek az tadile uğramış Roma hukuku'dur» dediler),

    Yahut da, îslâml mevzuların pek cüzi hukuk bilgisile mücehhez mütehassısları tarafından desteklenmiş bulunuyor.

Lâkin hakikatte kimse dâvayı muazzam girift-

284

 

İslam Hukuiu ı:ııiıtı

İlgiyle nazarı itibara almamıştır. İslâm! i.nlhihi yapanlar, Roma hukukundan çıktı (iştikak) i«l« asında bulunanlar ya, derin bir tetkikten ziya* bir hesabı ihtimali semeresi olan umumi Had lorle, yahut da pek hususî noktalar araştırınm veya bazı defalar -derin tesir uyandıran fa hm dâvayı isbat etmeyen- îslâm hukukuna han İm kümlerle Roma hukukuna has hükümler arasın daki (şüphesiz mesele için kıymetli malzemeli M arzeden fakat onu halletmekten çok uzak bulu nan) muvazileri bir araya getirmekle iktifa ol tiler.

    Muhtelif kutupda bazı asrî müslümanlar var dır ki onlar da; İranlı bahai Abu'1-Fadl el Cuı fadkaniy'nin bir yazısı üzerine (bu yazı 1911'dc yazılmış ve Abd'el-Calil Sa'd tarafından Arap di line Mukaddimat al-Kavanm'de tercüme edllmlg tir.) Avrupalıların Roma hukuku diye iddia ot. > tiklerinin İslâm hukukundan çıktığını iddia ederler.

MODERN İSLÂMİYATCLLAR

    tslâmın modern tetkikcilerinin kampında t,<» mayül şüpheciliğe meyyal gibi görünüyor. LAlıi" bunlar da umumî intihalardır.

    Şimdi hem kendimin, Roma hukukunun ı rin bir surette -en geniş manasıyla alınmak (ı re - İslâm hukuku üzerine tesiri hakkındaki |i helerimin sebeplerini nakletmek ve honı <l« her iki hukuk arasında   münasebo!l«M.> in.Jı

    

Muhammed Hamidullah

eden mütalâalarını bildirmiş olanlar tarafından ya tamamiyle ihmal edilmişe ve yahut da çok kifayetsiz bir surette nazarı itibara alınmışa benzeyen bazı noktaları işaret etmek istiyorum.

    1. Bahis konusu olan dâva dolayısıyla, bilhassa (îslâm hukuku) ile ne kasdedildiğini işaret etmenin unutulmuş olmasından vahim bir iltibas doğuyor. Bu İslâm hukuku ifadesi, Avrupalılar indinde muhtelif manâlara delâlet ediyor. Ekseriya Avrupa dillerinde ve sistemlerinde buna tekabül eden bir tâbir olmayışından Müslümanların; bir mü'minin Allah ile, kendisi ile, başkası ile olan harici faaliyetlerini düzenleyen dinî kanunun (şeriatın) bir kısmı olarak Fıkh tesmiye ettiklerini tercüme etmekle iktifa edilir, ederler. Bu eğer bir cihetten birçok şeylere şâmil bulunuyorsa diğer cihetten garbi anlamında «Hukuk»dan daha çok az şeyleri tazammun eder, ediyor: İbadete müteallik ameller ki onun içinde bizim umumi hukuka ait olması icabeden hükümleri buluyoruz : haraç sisteminin bazı kısımları maden ocaklan ve mudon cevherleri rejimleri, aile hukuku, eşhas hukuku, miras hukuku, mülkiyet hukuku (vakıf dahil), adlî ve cezaî hukuk, harp hukuku ve bundan maada böyle mevzular ki bir garplıya göre dini merasim gibi gelir.- yeminler, nezirler, alelade mezbaha, kurbanlık hayvanların boğazlanması, mubah ve haram yiyecek ve içecekler, avcılığın, balıkçılığın dinî usulleri, caiz veya memnu giyecekler. Buna karşılık mukaddes metinlerde (yani Kur'an ve Sünnet) tarafından verilen    (elemanlarla) her türlü   münasebetten

286

'I

 

İslam Hukuku MİM

mahrum olduğundan hususi hukukun ba/ı kını inrı gibi umumî hukukun mühim kısımları, ıı «ilâ; devlet ve reisinin doktrinleri, idaro hu İmli 11 un birçok kısımlan, (Es Siyase, Es Şeria) <le>ı. lotı, şeriatın aksini iltizam etmediği amnıu mmı biatinin düzenlenmesi gibi, bazı şeyler, fıkı I id/ m hariç bırakılmıştır.

   Lâkin bazı defalar îslâm hukuku bizim 0•'.-' ?'' Iı) alimlerimiz tarafından: Garb anlayışına «un-hakikaten   hukukî olan fıkıh kısımlarının koy d bir hülâsası imiş gibi, ister müslümanlar için (İv. Siyase, Es Şeria) olarak bilhassa umumi hukuk tan bahisleri; ister meselâ daha sonraki devir lerde Akdeniz kıyısı müslüman memleketlerindi-Vakfın ve îkta'm (i) büyük: çapta gelişmesiyle jl gili olarak, uzun vadeli (emphytöotique) akiüoı gibi yalnız çok sonraki devirlerde meşru tanına rak fıkha ilâve edilmiş (daha geç bir devirde müsamaha edilmiş) olanlan da ilâve suretiyle, fıkıh-dan oldukça farklı olarak anlaşılmıştır.

    Bir başka defa meselâ, bahusus müstemleko muhitinde herhangi bir bölgenin müslümanları indinde cari olan hukukun, İslâmla hiç bir vechl le irtibatı olmayan sadece mahallî teamül hukıı ku olduğu halde, bilfiil istimalden sakıt ol m w mış fıkhın aksamından imiş gibi islâm hukuku olarak iddia edildiği görülür.

   (1)   Bir hizmete mükâfat olarak ve mukabilimi.* un kerî bir hizmet beklenmeyerek eşhasa verilen  vrmiıinıı muaf arazi.

   

Muhammed HamiduUah

ROMA HUKUKU İLE MÜNASEBETLER

    Herkes, İslâm hukukunun iyukarıda zikredilen üç kabulden şu veya bu istikamette ele alınmasına K»»ro domu hukuku ile olan münasebetleri davasının nu-sıl laikli olarak ortaya çıktığını görüyor.

   Nlhayot, yukarıda zikredilen münasebetlere müteallik mütalâalarını beyan edenlerin birçokları indinde, onların; İslâm hukuku ile Roma hukuku arasında yalnız mevzu hükümler huşunda nıı, yahut bir hukuk ilmi olarak mı -filhakika bazı mütalâalara göre öyledir- yahut da laakal hukuk kitaplarındaki malzemenin tasnifine göre mi bir bağımlılığı müdafaa ettikleri vazıh değildir.

   2. Her türlü münakaşadan evvel İslâmdan evvel Arap hukukunun - yahut Arapların hukuklarının - no durumda olduğunu tâyin ve tavzih etmek mutlak lâzımdır. Eğer bu esasa taalluk eden anıştırma şimdiye kadar en büyük kısmıyla bizde ok.sik kalmış ise, sebebi, bunun lüzumunun; aile, miras, ceza ve adalet hukuku haricinde İslâm hukukunu (Hazreti) Muhammed'den sonraki devirlerde Arap olmayan milletlerin süratle itaata alınması ve müslüman olmaları neticesi ecnebi hukuku ile doldurulmuş boş bir meydana benzetenler tarafından tamamiyle ihmal edilmesidir.

    Mamafih İslâmdan evvel Araplarda gelişmiş bir hukukun mevcut oluşu şüpheden varestedir. Yalnız güney-batı Arabistandan, Romanın tesi-

288

 

tflAin  Milimim ı>

sinden evvelki bir çağa çıkan,  moımr.vıK kuvvetli kurulmuş devlet organlarıyla mm ? olan, mukavelelerin; taş veya bronz ü/orlm zılmış yazılar   vasıtasıyla ilân edilmesini I yazılı ve muazzam kavanini mevzuası olan, eski bir medeniyetin merkezinden bahsol.ın< >• lim. Filhakika 1927'de neşredilen bir kitabe (lalı riben 280 M.) hayvanların ve kölelerin mubayaa smda îkâle  (recession... fesih)  hakkının h udi id ve hükümlerini tâyin eden Saba ve Zu Raydmı Kralı Chamir Yuhariş'in bir emirnamesini ihliva ediyordu. Milâdın altıncı yüzyılına doğru islâm in doğuşu sıralarında Hicazın göçebe olmayan halkından bahsedelim. Daha o zamanlar asırlardan beri mülkiyet hukukunun şayanı dikkat bir surette gelişmemiş olmasına imkân yoktu. Yalnız beynelmilel mahiyette kervan ve ticaret muamelelerini, büyük ölçüde erzak tedariki servislerine malik Mekke Kureyşlerini, Kâbenin senelik ziyaretiyle ilgili zabıta (muhafız - refakat) teşkilâtını Medine, Tebük, Tayma, Al Yamame vesair va-dileriyle zirai mukaveleleri    düşünmek kâfidir. Açık bir keyfiyettir ki büyük bir kısmın, hiç olmazsa mülkiyet hukukunun tohumları (Hazreti) Muhammed'den evvel bu halk içinde mevcut olması gerekirdi.

    Şüphesiz Roma tesirinin Filistin ve Surlyo I İn temas neticesi sızması akla gelebilir, fakat boy le bir halde bilhassa sızmalar İslâm hukukunu Arapların kendi yarımadaları haricindeki fn'n hatmdan itibaren değil de İslâmdan evvelki / hukuku yolu ile girmiş olabilirdi. Bundan mu

F.: 19

 

Muhammed HamlduUah

 

İslam Hukuku lıliıı ı

 

 

 

bütün bunlar bugün bilinen olaylarda temelden mahrum olarak sırf faraziyat sahasında kalmaktadır ve hatta bu aynı olaylardan doğan müşküllere çarpmaktadır : Burada Theodoret'nin en fazla bilinen bir şehadetini zikretmekle iktifa edeceğim. Beşinci Milat asrının ilk yarısına Roma imparatorluğunun en uzak sınırlarında kendilerine Roma hukuku tatbik edilmeyen Romaya tabi milletler vardı. Theodoret diğerleri meyanın-da «müteaddit Arap kabilelerinden» bahseder.

İSLÂMDAN EVVELKİ DEVİRDE MÜLKİYET HUKUKU

    Şimdi şu mesele kalıyor: Acaba (Hazreti) Muhammedin hayatı boyunca İslâmm doğup inkişaf ettiği topraklarda İslâmdan evvelki mülkiyet hukuku - şüphesiz kısmen - vücuda getirmek (tayin etmek) mümkün müdür? Öyle bir mesele ki eski Arap şiiri, İslâmdan evvelki ve hicretin birinci asrındaki Arap hikâyeleri tarafından verilen malzeme ile iktifa edecek ve Hadisler tarafından sağlanan malûmatı bir tarafa bırakacak olursak hemen hemen tamamiyle menfi bir istikamette halledilocekttr. Modern müsteşriklerin bu bilgi kaynaklan (hadisler) hakkındaki itimatsızlıkları çok büyüktür. Bu itimatsızlık ilahiyata, siyasete, ahlâka vesaireye ait bahisler do-layısiyle haklı görülebilirdi. Lâkin bana öyle geliyor ki asıl mânasıyle hukuk sahasında keyfiyet farklı oluyordu. Hukukî muhtevalı Hadis adedi

290

 

yukarda zikri geçen sahalardakiler gibi hini değildir, bilâkis mahduttur ve içlerindo dl#oı nular için Snock-Hurgronje    tarafından  ori konan, bir hadisin ak dediğine diğer bir hudinin kara dediği ve nihayet üçüncü bir hadisin l'ınlt edilmesi hemen hemen imkânsız cüzi farklarla ve ortalama bir ifadeyle evvelki iki hadisi birbirine uygun hale getirmesi gibi garabetlere lo.su <iüf olunmaz. Hukukî sahada muhtelif mezhop lor,  münakaşa edilen meselede ekseriyetle  birbirleriyle farklı hadislerle değil, lâkin en fa/. I a aynı hadisin muhtelif şekillerde tefsiri esasında mücadele ederler. Hıyar el-meclis_Jyani bir alım satım mukavelesini taraflar birbirlerinden ayırmadan evvel feshetmek salâhiyeti) şafiîler, hanı beliler ve isnaaşeriye şiası taralından kabul odil-diği halde malikîler ve hanefîler tarafından ayni metnin başka türlü tefsiri dolayısiyle   reddedil-miştWMamafih fikirlerin mübhemiyet ve kıvam-sizliği içinde o zamanlar meydana çıkan ve .sayısız tezadlara mevzu olan vakıf müessesesin n, rehin (ipotek)e müteallik ve büyük ehemmiyoiı haiz diğer noktalar için uydurma hadis imal cif meye ilk müslüman nesillerine ne fırsatlar zıı hur    etmemişti? (2)  Bilâkis bu gibi bahislor<l<< müslüman hukukçular tarafından kendi htikOın lerini destekleyen hadisler pek mahduttur.

    Böyle olaylar heyeti mecmuası, hadisler vn sıtasıyle İslâmdan evvelki Arap hukukunun  i >

    (2) Bu iddialar hıristiyan misyonerleri lıırııfn serdedilmiş, İslâm âlimleri de öteden beri bunların ? sız olduğunu isbat etmişlerdir.

   

Muhammed HamiduUah

 

İM.un   lluluil.il   |ı|n

 

 

 

sımlarını yeniden yapmak  (tâyin etmek)  hususunda beni iyimser olmaya sevk ediyor.

    3. İslâmdan evvel ehemmiyetli surette gelişmiş bir Arap hukukunun mevcudiyetine - ki şim-diyo kadar hiç kimse bunu dikkat nazarına almışa benzemiyor- mülkiyet hukuku da dahil olduğu halde İslam hukukunun büyük bir kısmının tâ Hicretin birinci asrında teşekkül etmiş olması, şehadet eder. Böyle vaktinden evvel bir teşekkül olmasaydı, bana öyle geliyor ki hiç bir şey - (müt'a) muvakkat izdivaç meselesi müstesna -sünni mezheplerle gayrı sünni mezheplerin (şii ve harici) hukuk sistemleri arasındaki farkın, dört sünni mezhebin arasındaki farktan daha büyük olmaması sebebini izah edemezdi. Yanılmıyorsam bu; İslâm hukukunun, umumiyetle büyük dogmatik ihtilâfların doğurduğu ayrılmalardan evvel, teşekkül ettiğini ve (Hazreti) Muham-med'don sonra gelen nesiller içinde Medineli fu-kahanın (hukukçuların) hayat geleneklerinin umumiyet İtibarıyla düşünüldüğünden ziyade itimada lâyık olduğunu evvelden kabul eder. Şunu da nazarı dikkate almak lâzım ki şiiler birinci ve ikinci hicret aarında siyasî kudrete mâlik olmadıklarından vo amol! tatbikat imkânı olmadan hukuk sistemlerini yaptıklarından bu, onlara hayat realitelerini nazarı dikkate almaya mecbur olan sünnilerden ziyade bir hareket serbestisi bı-rakabilmişti.

    4. (Hazreti) Muhammedin irtihalinden hemen sonra Araplar müthiş istilâlariyle yalnız Bizans imparatorluğunun Asya ve Afrikadaki vilâ-

292

 

yetlerini değil lâkin aynı zamanda (IİK<M  IH bir imparatorluk olan Sasanilerin irun (IDV1UI.HI de devirip zaptettiler. Nazarî olarak Susanı hu kukunun tesirini düşünmek de mantıki olurdu Iran idaresi İslâm idaresine divân gibi dorlml birkaç teknik tâbir kazandırdı;    ikinci    huM-(Hazreti) Ömerin (Hicri 13-23; Milâdi 634-4-1) hin akabinde Babil ve Irak memleketleri topı lanna tatbik ettiği muamele İslâm hukukuna /,•• re mağlûp memleketlerde toprak mülkiyet kanun lan için bir numune oldu. İslâm hukuku bundun maada bazı teknik tâbirleri de aldı. Meselâ Boy ül murahaha  (kâr ile satış) m müteradifi «dolı yağzde, deh duvazde» Farscada kelime itibariy le mânası (on onbir, on onikDdir. Rıbıh (istifade, kâr)  gibi hat   (alçalma), yahut saftucah  (Fars aslından) M Arapçada başka mukabili yoktur ve (banka mübadelesi mektubu)    mânasını    ifade eder. Münhasıran sulama ile yaşayan bir memleket için o kadar esasi ehemmiyeti haiz sular rejimi İslâmdan evvel, Sasani imparatorluğunun, bedevilerin    akınlarına    mâni olmak için Babıi memleketinin uzak sınırları boyunca tampon dm let olarak kurduğu Araplarca da malûmdu, vo n ı hayet bu, bilhassa Sasani imparatorluğunun knll> gâhı olan Irakda ve Babil memleketindedir ki İhı sünni hukuk ekolünün (hanefi ve hanbeli) mu/ heblerinin kurucuları, sünni şafiî mezhebinin III kurucusu buralarda (3) yaşadılar ve sistemlerin talim ettiler ve şiîlerin çeşitli hukuki sisümıl<

   (3)   Büyük bir ehli sünnet mezhebi olan dttr<lı> mezhebin kurucusu İmam Mâlik, Medlneden  ııyrıln

   

Muhammed Hamldullah

rini, müessisleri buralarda vücuda getirdiler. Mü-cerred nazariyatta Sasani îran hukukunun bunlar üzerine tesir icra etmesi mümkündü. Lâkin bu hukuk hemen hemen tamamiyle meçhulümüz-dür. O haldo bizi meşgul eden mesele için buradan herhangi bir neticeye varmak mümkün değildir.

    Ifilamduıı ovvolkl Arap hukuku için olduğu gibi, Iloma Klenİstik tesirinin Sasani hukukunu sızmış olmasını ve onun vasıtasıyla İslâm hukukuna nakledilmiş olmasını düşünmek abes bir şey olmaz. Fakat bunlar daima tahminler sahasında yapılması kolay, isbatı güç olan şeylerdir.

   5. Jüstinyen devrinin Roma hukuku hususi ahkâmı ile îslâm hukukununkiler arasındaki benzerlik mebzul ve hattâ bazı defalar çok savanı dikkattir. Lâkin burada bir hukukun diğerine tarihî bağımsızlığını tâyin etmek isterken esasi unsurlnr ve tarihî vesikalar tarafından takviye ve lo'kid edilmedikçe bu haricî müşabehetin ne kudnr aldatıcı olduğunu hatırlatmağa lüzum görmüyorum. Bizi işgal eden hali hususide îslâm hukukunun lloma hukukundan çıktığını (teşa'up) voya İştikak ettiğini isbat etmek gayesiyle müşabehet arayanlar bu mesele için üç mühim noktayı İhmal ettiler:

^Eski Bizans topraklarından yetişmiş yegâne hukukçu, o İvakitten beri mezhebi kaybolan El-Evzai'dir. Fakat Ze-Tiebî «Tezkiret'ül huffaz»'ında (I, 168) onun «yalnız hayatının sonuna doğru Beyrut'a Muratıb (muharip) olarak yerleştiğini tavzih eder, menşei bakımından Sind ' (Batı Pakistan)'dan getirilmiş esirlerden olduğunu söyler.  ',

294

 

İMIAİM  Ilın '.i

    a)    Onlar dört sünni mezhobo ımiıılı < dığı halde dahi bir mezhepten öloki nıo/.li' daki bazen kayda değer ayrılıkları ihıııııi Çünkü   bazı  ahkâmda  Roma   hukuk uy1 benzerlik yalnız birkaç mezhebe inhtour   c ve aynı ahkâma diğer mezheblerde tuşudur miyordu. Bu sebepten Arapça bilmeyenlerin kikleri (Dareste, Kohler gibi) İslâm hukukun tipik bir unsuru   (elemanı)  imiş gibi yalnız  im mezhebin hususiyetlerini gösterirler.

    b)      Onlar (Roma hukuku ile İslâm hukuku

arasındaki)  benzerlikler yanında benzerlik kıy

metleri için mihenk taşı teşkil eden ayrılıkları d/ı

belirtmeği unuttular.

    c)      Onlar; klâsik Avrupa dünyası ile İslâm

dünyası arasında mevcut olan, «Hukuk» ve kny

naklarınm anlayış tarzına taalluk eden    derin

farkı gözden kaybettiler. Halbuki anlayış tarzın

daki bu fark idi ki Araplar tarafından feth od I

len ve Arap - İslâm medeniyetinin esas kaido-

sini (4)  teşkil eden bu Elenistik dünyasında de

rinden derine kök salmış fikir ve müesseselerin

    (4)    Müellif,  aynı tarihlerde Araplar tarafından   İ0 gal edilen memleketleri bir tarafa bırakarak bu Elcnlutlh inhisarının nereden geldiğini söylemiyor.    Malûmdur ki halife Osman  (R.A.)  zamanında İslâm arazisi îspnnyu dan Çine kadar uzanıyordu. İran tamamile ve Hindin bir kısmı bu topraklara dahildi (Müslümanların o tarlhlcrıln İspanyaya geçişleri için Taberi tarihine, Maveraurırıehıp gittikleri için Belazüri'ye bakın. Belazüri Batı Hindininı. dan da bahseder). Biraz evvel gördük ki eski Bizans leı rakları, İslâmm ilk asırlarında mühim hiç bir hukuk" yetiştirmedi.

   

Muhammed Hamidullah .

îslâm hukukuna (fıkıh olsun veya olmasın) girmeye niçin muvaffak olamadığını bize izah edecekti. Bir misal zikredelim: iyi bilinen bir şeydir ki Elenistlk ilim muhitinde alım - satım şeye ait bir akiddir (mukaveledir). Halbuki müslüman (hukuk) ekolleri (rnezhobleri) bunu tarafeyn rı-zasıyle olan bir akid (mukavele) saymakda müt-teflkdlrlor. Vo bu no hakikî Roma hukuk anlayış tarzına bir dönüş olduğundan ve ne de onların şoy'o alt ticaret ile tarafeyn rızasiyle olan ticaret arasını ayırt etmek meselesi ile karşılaştıklarından doğil de ticarî fiil ve hareketler (ticarah) turafoynin muvafakatiyle olmalıdır (an trad) meal indoki Kur'an âyetine (4 : 33) istinaden öyle kabul edilmiştir.

   Aynı vecihle Araplar Bizans imparatorluğunun on müreffeh vilâyetlerini büyük bir süratle İşgal ottikleri zamârTbralarda —Michna'nın yalı udi hukukuna kendi Yunan adı olan Ipothiqi şekllndo giron - ipotek müessesesini çok yayılmış buldular. lAkln İktisadî hayat için olan ehemmiyetine ragmon bu müessese - o da Avrupa kava-nını mevzuası toniıiyle modern münasebetlerimizde olanı hurlç İslama girmeye muvaffak olamadı.

    Elenist dünyasında daha az yayılmış olanlardan biri de uzun vadeli (emphyteotique) akitler idi. Lâkin îslâm hukuku tarafından meşruiyeti kabul edilmek için - o da bütün mezhebler tarafından değil- birçok asırların geçmesi lâzım geldi. Buna da Vakıf malların ve îkta'm fevkalâde genişlemesi sebep olmuştu.

296

 

İBlAm Hukuku '

f

    6.   Birçok kimseler islâm hukukunun | hukukuna ilim olarak bağımlılığını da İddin I mislerdir. Birçok âlimler Roma hukuki o«orl« nin ve hattâ Pandektelerinin  (kanun hüküm konulan Roma mahkemeleri kararlarının  mı muaları) Arapça tercümelerinin mevcut olubi' ceğini ve İslâm    hukukçularının bunları l,of,i< ederek onlardan ahkâm ve nizam çıkarabildik rini tahayyül etmişlerdir. Bugün tarihî man Adı lığı kat'î surette ispat edilmiş olan böyle bir iddı.ı artık münakaşa edilemez. Aynı veçhile en son araştırmaların menfi neticeleri,  (1932), şark dil leri edebiyatında  (İbrani,  Siryani,  Kıpti,  Arap Habeş dillerinde)  yapılan araştırmalar,     Rom ı teşkilâtı imparatoriyesinin yeniden canlanma/;ı na faydalı unsurları tekrar bulmak için mütevol fa Binfante tarafından yapılan   araştırmalar ti.-1 böyledir.

    Tarihî manasızlığından başka şunu da orta ya koymak gariptir ki bu gibi fikirleri müdafuu edenler her şeyden evvel hususi fasıllarda huşu si ahkâmın tasnifindeki kuvvetli benzerliklerin, temeddüt etmiş milletlerin hukukları ne olursa olsun kaçınılmaz ve zaruri bir şey olduğunu düşünmediler. Bilmukabele Roma tipi hukuk eser lerini örnek tutup üzerinde çalışan Arap hukuk çulan -birkaç hukuku hususiye misali ile İktifa ediyorum - madenler yahut köleler yahut gayrimenkul mülke müteallik malzemeyi, hiçbir Avrupalı hukukçunun evvelemirde aramayı hatırına getirmeyeceği çeşitli fasıllara dağıtmayı MMIM düşünemezlerdi. Ribayı (faiz, fahiş faizi) alm

   

 

 

 

 

 

Muhammed Hamidullah .

İslâm hukukuna (fıkıh olsun veya olmasın) girmeye niçin muvaffak olamadığını bize izah edecekti. Bir misal zikredelim : iyi bilinen bir şeydir ki Elenistik ilim muhitinde alım - satım şeye ait bir akiddir (mukaveledir). Halbuki müslüman (hukuk) ekolleri (rno/.hoblori) bunu tarafeyn rı-zasıyle olan bir akld (mukavele) saymakda müt-tofikdlrlor. Ve bu no hakiki Roma hukuk anlayış tarzına bir dönüy olduğundan ve ne de onların şey'o ali. tlcarot ile tarafeyn rızasiyle olan ticaret arasını ayırt, etmek meselesi ile karşılaştıklarından doğil de ticarî fiil ve hareketler (ticarah) tarafeynin muvafakatiyle olmalıdır (an trad) me-alindoki Kur'an âyetine (4 : 33) istinaden öyle kabul odilmiştir.

   Aynı vecihle Araplar Bizans imparatorluğunun on müreffeh vilâyetlerini büyük bir süratle işgal ettikleri zamarTbralarda —Michna'nm ya-hudl hukukuna kendi Yunan adı olan îpothiqi şekllndo glron - İpotek müessesesini çok yayılmış buldular. Lukln İktisadi hayat için olan ehemmiyetine rağmen bu müessese - o da Avrupa kava-nını mevzuatı tuHİrlyle modern münasebetlerimizde olanı hariç- İslama girmeye muvaffak olamadı.

    Elenist dünyasında daha az yayılmış olanlardan biri de uzun vadoll (omphyteotique) akitler idi. Lâkin İslâm hukuku tarafından meşruiyeti kabul edilmek için - o da bütün mezhebler tarafından değil - birçok asırların geçmesi lâzım geldi. Buna da Vakıf malların ve İkta'm fevkalâde genişlemesi sebep olmuştu.

296

 

İtinin um

    6.   Birçok kimseler İslâm hukuku mı ı hukukuna ilim olarak bağımlılığını da ı< mislerdir. Birçok âlimler Roma hukuki c nin ve hattâ Pandektelerinin  (kanun  hu kın konulan Roma mahkemeleri kararlarının  n mualan) Arapça tercümelerinin mevcut olııl ceğini ve İslâm    hukukçularının bunları  fol ederek onlardan ahkâm ve nizam çıkarabildi rini tahayyül etmişlerdir. Bugün tarihî manii lığı kat'î surette ispat edilmiş olan böyle bir iddin artık münakaşa edilemez. Aynı veçhile en son araştırmaların menfi neticeleri,  (1932), şark dil leri edebiyatında  (İbrani,  Siryani,  Kıpti,  Arap, Habeş dillerinde)   yapılan araştırmalar,     Roma teşkilâtı imparatoriyesinin yeniden canlanmasına faydalı unsurları tekrar bulmak için mütevof fa Binfante tarafından yapılan   araştırmalar da böyledir.

Tarihî manasızlığından başka şunu da orüt ya koymak gariptir ki bu gibi fikirleri müd afuu edenler her şeyden evvel hususi fasıllarda hususi ahkâmın tasnif indeki kuvvetli benzerliklerin, temeddüt etmiş milletlerin hukukları ne olursa olsun kaçınılmaz ve zaruri bir şey olduğunu dil şünmediler. Bilmukabele Roma tipi hukuk osm 1 erini örnek tutup üzerinde çalışan Arap hukııl çuları -birkaç hukuku hususiye misali ile ikili ediyorum- madenler yahut köleler yahut, gıtyı menkul mülke müteallik malzemeyi, hiçbir Av rupalı hukukçunun evvelemirde aramayı halın na getirmeyeceği çeşitli fasıllara dağıtmayı a ' düşünemezlerdi. Ribayı  (faiz, fahiş faizi'  alım

 

Muhammed HamiduUah

satımla ilgili tutmazlardı. îslâm hukukunun büyük bir kısmının müstakil bir tertip ve tanzim esori olduğunu gösteren açık deliller vardır. Öyle bir tertip ve tanzim ki kanaatime göre mücer-red hukukî nazariye - lerden çok fazla İslâmın hukuki - içtimai müesseselerinin gelişmelerinin tarihi sebeplerine bağlıdır.

   7. Roma hukukunun îslâm hukukuna derin tesirleri lehine ileri sürülen deliller arasında bazen; ikinci hicret asrının başında daha o vakitten hukukî tetkiklerin ve hukukî yazıların (literatürün) İslâm'da süratle en büyük inkişaf arz edişi ileri sürüldü ve Roma hukukî literatürü tarafından sağlanmış bir örneğin mevcudiyeti evvelden kabul edilmeden böyle bir hâdise haklı olarak gayri kabili izah idi. Lâkin bu muhake-moyi yaparken unutuluyordu ki böyle bir vüs'a-tln, böyle vaktinden evvel bir inkişafın saiki -garbdakl mânasında anlaşılmak üzere- hukuk için fevkalâde bir heves ve alâka değildi. Zira böyle bir temayül şarktaki hıristiyanlığın vasatın dununduk! hukuki mahsullerinde (verdiği eserlerde) «örüldüğü gibi yakın şarkta o devirde tamamiyle noksandı. (Müslümanlar indinde) bu mebzul hukuki verimin sebebi, (Hazreti) Mu-hammed'in vo dolayıslylo izinden gidenlerin hukuk anlayışlarında İdi. Zira fıkıh (hukjyıkldm ile alâkası olmayan (basit) bir dlsipjjn değil de dini ilmin başlı başına bir kısmı olarak telâkki edili-yorjjuyFıkhın (hukukun) çok süratli gelişmesi, Kur'an tefsirinden, hadislerin toplanmasından ve tefsirinden vesaireden başlayan dinî tetkiklerin

 

İslam Hukuku Mtı

büyük gelişmesinin arz ettiği manzunılıııılnıı ridir.

    8. İslâm hukukunun Roma hukukinin ğımlılığmı veya hiç olmazsa bu sonuncusun in lâm hukuku üzerine derin tesirini müdıdun. i" ler bu bağımsızlığın yahut bu büyük tosiı uı sil husule geldiğini az çok açıkça ispat, cim dirler.

    Hukukçulara gelince onlar Roma hukuku m taplarının   Arapça  tercümeleri   (bu  fara/iyoior olaylarla tamamiyle tekzip edilmiştir) yahu I, hiç olmazsa İskenderiye ve Beyrutun meşhur hukuk ekollerinin geleneklerinin._de_y.amı   olduğu    (bu ekollerin Arap fü|ujbaiuia_tekaddüm eden asır da kapanmış_olmaama__rağmen) faraziyelorlııo istinad ederler. İslâmî tetkikler yapanlar fetih OM nasında mevcut olan mahkemelerin adlî muaıım lelerini ve İslâmı kabul etmiş hıristiyan ve yalın dileri nazarı itibara aldıklarından tarihî hakikin lerden daha az uzakta kaldılar. Lâkin her türln faraziyeden evvel bazı tarihî ve mühim meselolı ri ortaya koymak ve halletmek lâzımdır.- Anıp lar, zaptettikleri zaman Filistinde ve Suriyedo mi d teşkilâtın hakikî durumu ne idi? Hâlâ faal iy o 11> mi idiler? Yoksa birçok yerlerde, şarkta adlî ıncv zularda bilgili olanlarının pek az olduklarını bil diğimiz kilise mensuplarının ellerine mi torkıulıi misti? Arap tarihlerinden çıkarılan neticeloro K'1 re Bizanslı mülkî ve adlî hâkimlerin hemtııı lu men hepsi, hukuk ilminin yalnız bu hakiki >>• > naları Arap istilâsı başlar başlamaz monıh hemen terk etmemişlar miydi?JBadema hail J'i

   

298

 

Muhammed Hamidullah

da bulunan mülkiye memurları yerine şehirlerin piskoposlar tarafmdânr~teslim- edilişinde bunun delilini görmüyor muyuz? /

    Burada beni meşgul eden dâva için bu meselelerin ehemmiyeti azimesi üzerinde ısrarla durmaya fazla ihtiyaç görmüyorum.

    Lâkin bir başka nokta üzerine daha nazarı dikkatinizi kısaca çekmek lâzım geliyor: İslâm hukuku, Roma hukuku arasında muhtemel sıkı münasebetler veya birincinin bağımlılığı etrafındaki çeşitli münakaşalarda zımmi veya aleni bir şekilde hakikate uymayan iki şey evvelden kabul olundu: Adaletin tevzii Arap istilâsının birinci asrı boyunca tertipli ve intizamlı bir şekilde cereyan etti ve yeni efendiler gayrı müslim tebaalarının menfaati için bu idareye ihtimam gösterdiler. Bilakis takib olunan hakiki bir ademi müdahale prensibi idi. Çünkü bir Kur'an prensibine göre: «Her din mensubuna kendi kanunu» muteberdi. Böylece tarih bakımmdan müdafaası imkânsız rahip ve haham mahkemelerinin muntazam bir surette İşlediği faraziyesinde -birinciler tarafından Roma hukuku ahkâmına sıhhatle riayet mânasına alınmak üzere muntazam - Araplara bundan bilgiler istihsal etmek (Roma hukukunu öğrenmek) fırsatı zuhur etmiyordu. Aynı veçhile Araplara göre mülkiyet hukuku sahasında fatihlerle mağlûplar arasında iyi bir anlaşmaya götürebilecek iktisadi müşterek menfaatler yoktu. Zira fetihten sonra uzun seneler için Araplar hükümet memuriyetlerini muhafazada devam ettiler: yalnız memur ve asker idiler, çift-

300

 

İslam Hu İm ı

ı. tacir, çiftlik sahibi değildiler. Miı     İ İ. İ

iıcsiz malikâne (tımar ve zeamet) 0I.1..1I    

..ıhsiyetlere bırakılmıştı. Lâkin malikâne ı/ıhı Arap (toprağının hıristiyan olan idarecilerinde»! ' verim talep etmekle iktifa ediyordu. Zirai rmıku voleler yapılıp ihtilâflar zuhur ettiği zaman tu raflar (iki tarafa) hıristiyan iseler, birinci hinci asrında İslâm hukukunun teşekkül devrindoKı fslâm adaleti, onunla meşgul olmazdı. Mamafih

meşgul olduğu zamanlarda,    ihtilaflı meselelerdi

hıristiyan kanunlarına göre_dfîğiLmüslüman lwı nunlarına göre hüküm verilirjiL/'

   Diğer taraftan İslâm dinine giren yeni müh tedilerin mühim olarak getirdikleri hukuk sulıu sında değildi. Bizim dâvamız için ehemmiyollı olan devirde onlar (mühtediler) yalnız movulı idiler. Hukuk bakımından Araplardan aşağı kil ler, ve adlî memuriyetlere yükseltilmemiş İdiler. (5)

    (5)    Client - müşteri'nin, patronun madunu olduftu Yunan ve Roma sistemlerinin aksine olarak,  Arap dili Islâmdan evvelki devirden beri bu iki mefhum İçin  bir tek kelime kullanırdı: Mevlâ (cemi: mevâli) patron V» client (müşteri) aynı kelime ile ifade edilirdi (komgıı k« ? limesi de buna benzer). İslâm devrinde mühtedllerl iv dine giren Rum, Suriyeli,  İranlı v.s....  ırk  bakımım birbirinden ayırmak cihetine gidilmedi;  zira en Mİ ki lâmî mevzularda, Kur'an ve Hadis tedrisinde onlar I tarafta görünürler. Eğer bu mühtedilere, haklknOn mı lüman mahkemelerinde hâkim sıfatıyla tcsndnf i|ln yorsa bunun sebebi,  onların hukukî mevzulıırl»  1 memelerinden ileri geliyordu -ki birkaç sn tır «ıvv< ellif de aynı şeyden bahsetmişti - yoksa fatih olun ların, herhangi bir suretle onları kendllerlnctun ı*\ melerinden değil.

   

Muhammed HamiduUah

   Bu tarihi şartlar içinde Roma hukukunun - bir kısım idari tertipler hariç - İslâm hukukunun teşekkülünde kayda değer bir tesiri olamaması hayret edilecek bir şey değildir.

    Bu notlar Paris'de intişar eden Revue Islamique, La Pensee Chiite mecmuasının mart 1960 sayısından iktibas edilmiştir. Prof. M. HamiduUah beyindir.

302

 

EBÛ-HANlFE VE ESERÎ

 

    Muhtelif memleketlerin tarihi tetkik edildi ği zaman hemen her yerde bidayetde kabile örf ve adetlerinin kanun hükmünde olduğu görülür. Bazı dâvalarda    (muamelâtda) yol    gösteracek âdet ve emsaller bulunmadığı zaman umumun itimadını kazanmış hakem meclislerine müracaat edilir ve onların kararlan hukukun terakkisinde büyük bir âmil olurdu. Bir kasabanın nüfusunun çoğalıp şehir-devlet haline gelmesi ile nüfusu teşkil eden kabilelerin ayrı ayrı âdetleri, önder mevkiinde olan kabilenin âdetine sür'atle inzimam eder ve birçok devletlerde  (memleketlerde)  bu örf ve âdetler büyük bir kahramanın idare«l /« manında yazılı bir şekil alır. Sonradan golonlet rin —bu kahramana kıyasla— kendilerini luıldr görüşleri ve aşağılık duyguları bu yazılı lı/ınn nun donup kalmasına sebeb olur ve doftlyild icabetdirecek dış tesirler bulunmadığı   nıiiılcd

F. : 20

 

Muhammed Hamidullah

ce, yahud bu yazılı kanunda terakkiye imkân verecek iç elastikiyet bulunmazsa, o kanunun yü-rürlükden kalkarak tabiî bir ölümle ölmesi yakındır.

    Bir çok memleketlerde (devletlerde) bir başka temayül de şöyle olmuşdur: Bidayetde, hayatın bütün şubelorlnde, ister ibadât, ister muamelât yahud cürüm lor ve cinayetler dinî işlerle o kadar birbirine girmiş ve düğümlenmişdir ki hukukşinaslık (kanun bilgisi) ve adaletin tevzii, mabedde vazife gören kâhinin inhisarı altına girmişdir. Lâkin ibadet, kudsiyeti dolayısüe yavaş yavaş değişmez hale gelirken, siyaset (hükümet idaresi) daima yeni yeni meselelerle kar-şılaşdığından, günden güne takdire kalmış ve bu yolda devametmişdir. Bunun neticesi din ve siyaset birbirinden uzaklaşmışdır. Bilindiği gibi İslâm hukukunun başlangıcı Mekke şehrindedir. Müteaddit kervan yollarının en mühim telâki noktası olduftundan buranın ahalisi bir kabileye münhasır kalmamışdı. İsmail (a.s.) in soyu Irak veya Fllistindon gelme idi. Huzaa Yemenli idi. Mekkelilerln Medine ve Taif şehirlerile de akrabalık ve ticari alâkaları kâfi derecede vardı. Kussay ile alâkalı şimali Arabistandaki kabile Kudaadandı.

   Kussey'in gayret ve kaabiliyeti ile Kureyş kabileleri Mekke şehrinde üstün bir mevki eldo etdiler ve bizzat Kussey'in riyasetinde son derece disiplinli bir şehir-devleti kurdular. Bu şehir -devletinde muhtelif dinî, içtimaî ve idarî memu*

306

 

h.lnm ıı>

I riyetler muhtelif ailelerin elinde buJı< raset tarikile intikal ediyordu (1).

    Hicazda okuma yazma âdeti çok v dan, hukuk mevzuunda İslâmdan evvel yi bir kanun mecellesinin izine tesadüf eclllı [ kin sözleşme hukuku, ceza hukuku ve dizden bir çokları, örf ve âdete   müstenid I (gelenekler) halinde muhafaza edilmek İti hususda yabancıların haklarının muhufjı hukuk tearuzu (çatışması) halinde harekr mek için Hılfü'l Fudûl adında bir gönül İr lâtı  (2), müeyyede olmak üzere vücuda , mişdi. Mekke şehrinde, Kussey'in torunlarım Hz. Muhammed  (s.a.)  İslâm Peygamberi rjlm-.ı> şerefini ihraz buyurdular.     Mekke —Kur'umn beyanı gibi—  (ziraati olmayan bir vadi)  o Mu ğundan   umumiyyetle oranın   insanları licm- M meslek edinmişlerdi. Ticaret ve bilhassa kon .'m ticareti dolayısile İslâm peygamberi, Arabhlnn da Yemen ve   Ummana oldukça uzun   sol'oı l< ı yapmışdı.    Arabistan dışında_daFilistine on <? iki defa gitdiğine dair rivayetlere tesadüf otlliı> Bir defa sekiz yaşında bir çocuk iken kendi im n üzerine vasisi olan amcasile beraber.  İlcini kendi basma yirmi beş yaşında iken val      »lıtiı du. Okuma   yazma bilmeyen bir   ümıı      İtim

    (1) «Mekke Şehir Devleti» başlıklı bir m,ı nun tafsilâtını verdim. O makalede Hayrttımi"<' kan'da 1938'de Islamic Culture'da ve A'ZİUİİHİHIIİ'İI de Maarif mecmuasında 201. sayıda intlsıır elli

    (2) Bakınız: İslama Giriş - Prof. Dr Mıılm Hamidullah - Cağaloğlu Yayınevi - istanbul, nuhir §13.

    (1)

Muhammed Hamidullah

Yunan, Lâtin ve Süryani dillerini bilmemesi do-layısile o zamanda Filistinde kanun ve ticaret âdetlerine nüfuzlu bir nazarla dikkat etmiş olması mümkündür ve bunlardan başka bir şeyin ilgisini çekdiği de tahmin edilemez.

Hz. Muhammed  (s.a.), Cenabı Hak tarafın dan risaletle şereflendlrildigini ilân ve kavminin ıslahına teşebbüs etdiği zamana kadar dünyayı oldukça görmüş, birkaç defa Şam'a, birkaçdefa da Yemen'e, en azından bir defa daJBâhreyn ve Ummana sefer buyurmuşlardı_(3). Oraların panayırlarına Sindden, Hindden, Cinden, Şarkdan vo Garbdan    tacirler gelirdi (4).    Her nekadar böyle bir sefer hakkındaTsârih bir kayda tesadüf . odilmiyorsa da, deniz yolculuğu yaparak bir de-I fa da Habeşistan'a gitdîğîr~Necaşiye gönderilen ^mektubun samlîSrûSlûbundan anlaşılıyor. Bu seyahatlerin, vahye müstenid kanunlar hariç, takdire dayanan kanunların şümulü üzerine kaçınılmaz bir tesiri olduğu inkâr edilemez.

    Resulü Ekrem (s.a.) efendimiz, vahy suretile gelen İlâhi emirleri, vakit geçirmeden yazdırır ve sıraya bizzat kendileri koyardı. Bilindiği gibi bu evamirin heyet-1 mecmuasına Kur'ân-ı Kerim denildi. İslâm Peygamberi, din-i mübîn-i tslâmı neşrederek, kavminin ıslahına teşebbüs etdi, Kur'-arıda bu ıslahata lâzım olan ve insan hayatının her cephesini ilgilendiren emirler mevcuddu, fa-

(3)   Müsnedi Ahmed lbnl Hanbel, cüd 4, s: 206.

    (4)     İbn Habib'in Kltab'ül Muhabber'i s: 265. Hay-

darabad     - Dekkan, Daire'tül Maarif tarafından bastırıl

mıştır.

 

İslftm Hukuku mo.ıı.ıi

kat   Kur'anm   talimleri yalnız   dünya i<vlı> münhasır kalmadı.

    Diğer tarafdan Kur'anm   birçok yerleri ı Hz. Peygamber (s.a.) i Islâmın her kavil vo i nin yahud her emir ve nehyinin yerine gelirli si vacib yahud taklide lâyık olduğu yolundaki rih emirler sebebile, Kur'an haberlerinin le.-,''1' ve tavzihi, ve kavinin ıslahı yolunda monılnk<< tin eski âdetlerinden iyi ve ma'kul   olduk İni m dan dolayı ibka etdiği memleketin eski âdoll'-n de İslâm hukukunda çok büyük birer mehu/.in lar. Lâkin Kur'anda olduğu gibi, Sünnet-1 nobev sistemli   ve   mükemmel bir şekilde yazılanındı Şübhe yokdur ki Ehadisi Nebevîyyede de sırf İm kukî ahkâm yokdur,    çeşitli hususlara tosmlm edilir. Hukukî ahkâm,  bazan Kur'an'm isniHİrn beyan etdiğini tafsil ve tekmil için ve bazan (İM Kur'anm sükût etdiği    ahvalde yeni hüküm İm p ihtiva ediyor ve memleketin iyi örf ve âdetlerin den bazılarının muhtelif kısımlarının kabul  v< ibkasma şâmil bulunuyordu.

    Hadisler içinde, zuhur eden dâvalarda V<M ı len kararlara, günlük idarî muamelâtda ya/ıl'tu tezkerelere, hâkimlere, memurlara verilen dln<ıt tiflere, hutbelere ilânlara hulâsa birçok me lara tesadüf edilir. Dünyanın hiç bir kanunu bah olan işlerin fihristini tamam bir şekilcin remez (5). İyi ve ma'kul bir kanun sistemi, I

    (5)   Mubahın mânası, yapılması lâzım  olun  dr değildir, belki her şahsm takdirine, zevki 8ellın!n< yacına ve hususî hallerine göre terkedilmesl dn ı olan bir şeydir. Değil iki şahsın belki bir tok ıtrtı

   

308

 

Muhammed Hamidullah

 

'»•lAın HııİHiltiı

 

i

 

 

 

"di bazı temel prensiplerini vacib ve zarurî ilân ederek ve yasak olanların fihristini tamamlaya-ı^rak geri kalanları meşru' ilân eder. Bazı fiillerde aynı zamanda iyi ve   fena müteaddid   vasıflar mevcud olunca, onlarm İyilik kötülük nisbetleri beyan olunur (müstehab voya mekruh gibi). (Bundan ma'dası size helâl kılındı). (ona bir zaruretiniz olmadıkça) ve (Allah kimseye vüs'undan fazlasını teklif etmez)

ve bunlara benzer diğer ayetler İslâm hukukunda vacib ve yasaklara mahsus esas prensipler dışında bazı hususlarda ahval ve şartlara uymak kaabiliyetini dahi husule getirir.

    Lâkin en mühim ve büyük sual gelecekteki tekâmül karşısında istikbalde meydana çıkacak meçhul ve sayısız yeni meselelerle yüz yüze gelindiği zaman ne yapılacaktır? Bu hususta imam-ı Tlrml/.l ve diğerleri peygamberimiz aleyhisselâ-ının bir hadisini müteaddit kaynaklardan rivayet ederok derler ki •. Peygamber efendimiz (S.A.) Muaz Ibnl Cebel (R.A.) i bir memuriyete tayin etti, yola çıkmazdan önce veda için geldiği zaman efendimizle aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:

    — Sana bir dâva getirilirse nasıl karar vereceksin?

    — Allah'ın kitabında nasıl yazılmış ise öyle, (karar veririm) Kelâmullah'ı tatbik suretiyle.

ayrı zamanda hareket tarzında, mubah hakkında düşüncesi ayrı ayrı olabilir, bir defasında yaparsa, bir başka defa yapmayabilir.

310

 

 

— Eğer Allah'ın kitabında lşarol. yi

     — O halde Resulullahın aünnoliıin n > : olarak karar veririm.

j     — Eğer sünnette de tesadüf etım>/,.'inn-

    — O zaman meseleyi içtihad etmek «ur«

halledeceğim. Kendi re'yimle karar vermo&t*

lışacağım.

   Cevabını vermesi üzerine   Peygamber </ı İslâmiyet'i kabul etmiş olan ülkelerde Din I d.-ı kikinin menafiine hadim,  ehliyetli insanlar  ılı san ettiği için Allah'a hamdetti .

    Bu konuşma ne kâğıt üzerinde kalmıştı  im de münferid bir vak'a idi. Çok mühim nııı/un" lelerde istisvab (6),  (küçük   memurun büyü/:M nün kanaatini sorması) mafevkin madunu  !.<<ı tisi, madunun aldığı kararların mafevk tarafın dan düzeltilmesi gibi kaçınılmaz zaruretlerin l«. raber Cenabı Risalet    Meab tarafından adtılniı tevzie memur olanlara geniş takdir hakları ı.?? nınmıştı. Diğer bir münasebetle: fc    «Sizler dünyaya' ait işlerinizi    benden clui< fiyi bilirsiniz»

diye irşad buyurarak kendine mahsus nesinin hükmü mensuh kılması ilk inkılâbı fakat kn bir emsal idi ki, dolayısiyle islâm hukukunun ı tikbali, geniş imkânlarla emniyet altına alının oldu.

    Ahd-i nebevi     (Peygamberimiz efendi ı zamanı) müslümanlann teşrii    (kanun y«ı

    (6) İstisvab, teknik bir ıstılahtır. Sevab kellımmlı den gelir, küçüğün büyüğe bir hükmün doğru olııı» OIİHH dığım sormasıdır.

   

Muhammed Hamidullah

 

lalAm Hukuku unu.İlen

 

 

 

devri idi. Bundan sonra bu kanunun izahına ve genişletilmesine devam edildi.

   Lâkin sırf kanuni hükümlere ait bir mecmuanın (yahut kolleksiyonun) meydana getirilmesi yolunda resmî bir gayret sarf edilmedi. Gerçi halifelerin himayesi altında, belki onların talepleri üzerine ferdi çalışmalarla bazı kanun mecmuaları hazırlandı. Bunun bir misali, halife (Mansur'un isteği üzerine tertip olunan İmam-ı NMalik'in  (Muvatta')  sidir (7).  (Zerkanî'nin Mu-

    (7) Ebû Hanifenin üstün bilgisini kabul etmiş olmasına rağmen Mansur (hükümeti: 136-158 H.)'un, Ebû Hanifenin yerine tmam Malikden Fıkhın tedvinini talebet-miş olması, İmam Ebû Hanifenin, o tarihlerdeki ihtiyarlığından ileri gelmiş olabilir. Bundan fazla olarak onun siyasî meselelerde korkmadan fikrini söylemesi ve düşüncede istiklâline sahip olmasının da buna sebep olması muhtemeldir. Emevîler devrinde açıktan açığa yeni siyasi durum lehinde sempati besliyordu. İmam Zeyd bin Ali, siyasi bir değişiklik İçin çalıştığı sıralarda İmam Ebû Hanife paraca büyük yardımlarda bulunmuştu. Abbasiler İktidara Rollnce bir zaman sabretti. Sonra Mansurun aleyhine hicretin 140. senesinde isyan olunca müşarünileyh alenî olarak Mansurun aleyhinde bulundu, tmam Malik de bidayette Mannura biatin cebren yapıldığını ve bu itibarla gayrı muteber olduğuna dair fetva vermişti (Si-refün Numan. Şlbll s: 55-01). Lâkin Saymüri (varak 48 : 49) daha mühim bir vak'adan bahsediyor ki şöyledir: Mansur İbn Ebi Zl'bll Amiri ve İmam Ebû Hanife ve İmam Malik her üçünü çağırarak, onlara kendisinin hilâfete ehil olup olmadığını «ordu. İbn Zi'ib ve İmam Ebû Hanife, Mansurun ahlâki noksanlıklarını açıktan açığa yüzüne söylediler. Lâkin İmam Malik, pek hoş bir tarzda şöyle cevap verdi: «Eğer Allah seni bu vazifeye lâyık görmeseydi, ümmetin muamelâtını senin eline vermezdi

 

vatta' şerhi mukaddimesine bakım/.)    İr ahkâm memleketin resmi kanunları Kİlıl <İ bik edilmedi. Ve   memleketin adli vo lılı murlannm (önüne bir ayak bağı şeklimin dılar)  hareket serbestisini tahdit etmedi kolleksiyonlar adaleti tevzi eden hâkiniloı nız zaruret halinde istifade edecekleri  bir «ı kitabı mahiyetinde kaldı. Her ne olursa oİHiırı lann ferdî gayretleri, resmî gayretlerle mı'lmlı olacak maksadı temin etti. Gayretlerin ferdi < şu, sonradan gelen âlimlerin himmetlerini yi seltti. Tedvinin resmî olması halinde, bu  k«< parlak neticeler elde edilemezdi.

Büyük fadıl bir zat şöyle der ki: Ahdi mi

ve Peygamberden  (akrabalık bakımından)  senden   r.ı uzak  olanları,   ümmetin  muamelâtından  uzaklaştırın ı di.» Bu manalı ve filozofça cevabdan Mansura cırını' geldi, İmam Malike ihsanda dahi bulundu. Muhtemel bu iyi intiba sebebile Mansura karşı vukubulan   l:.y.ı ların sonu gelince ve memleket idaresi için bir kavının (kanunlar) külliyatı vücuda getirmek zarureti hissedilin ce, Mansur, İmam Malike müracaat etti. Diğer tanırı MM bu kanunların tedvini arzu edilinceye kadar, İmam  K\»> Hanifenin vefat etmiş olması da mümkündür, yahut. Mi Hanifenin tedvin etmiş olduğu kanunu,  devletin   mm kanunu yapmayı münasip görmemiş olması da m(lmkfl> dür. Her ne olursa olsun Mansurun arzusu, İmanı M >' kin Muvatta'sı tamam olunca kadıların onunla hin mesi idi. Cenabı Hak Ebû Yusufu, Harun-ür-Resldo il-kudret (baş kadı) nasbettiği zaman, hanefî fıkhı, heb-i sultan (devletin resmî mezhebi) olmasından (Yahut'un cild 6, s: 12'de buna örf dediği gibi) «ıtı İslâm dünyasından bu fıkıh (hanefî fıkhı) resmi k (hukuk) oldu.

 

312

 

Muhammed Hamidullah

vîden sonra yalnız adliye değil, belki teşri'iye dahi icrai kuvvetden ayrıldı. Bundan fazla olarak bir de umuru teşriiye büyük ölçüde müstakil hale getirildi. Resmî sıfatı olmayan âlimlerin hususî çalışmaları haline geldi.

   Bugün bizim mevzuumuz islâm hukukunun ilk olarak ferdî ve hususî surette tedvinidir ki, takriben ikinci aşırın başından başlayarak ortasına kadar devam etti. Ya'ni hicretin 80. yümda doğup 150. senesinde vefat eden Imâm-ı A'zam Ebû-Hanîfe Radıyallahu anh'ın çalışmalarıdır.

    Bilindiği gibi, fıkhın tedvini gibi bu azametli ilmî çalışmalar Küfede tamamlandı. Küfe'yi Hazret! Ömer (R.A.) islâmın    (sırtını dayadığı yer) diye ve   diğer bir çok takdirâmiz    sözlerle yâd ederdi ve bu da sebepsiz değildi. Küfe halkı eski Hlra şehrinin yakınmda iskân edilmişti.   Marib şeddinin yıkılması   dolayısiyle bir çok   Yemenli kabileler yurtlarını terk ederek şimali Arabista-na yerloştilor. O zaman Hîra dahi Lahmi kabilelerin merkezi olmuş ve burada bir Arap hükümeti kuran  Mün/.ir hanedanı İran hakimiyyeti altında muhtar bir devlet haline gelmişti. Pay-tahtı asırlarca ulûm ve fünunun sohbetlerini aksettirmiş ve iran İle Arabistanm ilmî ve ahlâkî bakımdan telâki noktası olmuştu. Münzir hanedanı da islâmın blduyotine kadar hüküm ferma olmuş lâkin sonra bu vilâyetin de İran tarafın-dan ilhakı ile Hire'nin durumu bir vilâyet şehri olmuştu. Bu esnada islâm fütuhatının ilk hamlelerinde hazreti   Ebu Bekir (R.A.)    zamanında baş kumandan   Halid İbni   Velid (r.a.) o şehri

314

 

lalanı Hukuk., ı

İranlıların boyunduruğundan kurlardı,    lir Ömer (r.a.) islâm   devletinde yer yor   Inıji (gölgelikleri inşa ettirdiği zaman    1-liro'ııin yakınında halis bir arap şehri kurdu vo oıuı adı verildi. Şehrin plânı ve ilk zamanlın <JMI ğer durumlarının tafsilâtı profesör Massiııyc müstakil bir yazısındadır.  (Tarih-i Taborklc retin 17 nci sene vukuatında bunun zikri *• Sayfa: 20) Burada şunu belirtmek pek ho.yltu kışlaklarda   Hazreti Ömer 12 bin Yemo> diğer kabilelerden de bir kaç bin kişiyi y di. Onların içinde 1050 Sahabî vardı. 24' muharebesinde bulunmuştu (8).

    Hire'de daha evvel de Yemenliler v<. şimdi yeniden   Kûfe'y© binlerce   Yemem, yerleşiyordu. Yemen,    Arabistan medeniyollııl pek eski olduğu bir yerdir. Seb'a ve Belkıs'ııı mı temeddin zamanlarının kıssaları Kur'ân-ı Kurlu de dahi zikredilir. Yemende uzun müddet Yuln dilerin idaresi ve Tevrat   hükümferma olnıın/lı Bundan sonra Hıristiyan kanunları tatbik od IM Onların kanunlarının elyazması sureti Viyaım şimdiye kadar muhafaza edilmiştir  (9).  Ilı riyan Habeşlilerin devri İranlıların hücumu HM na erdi. Bundan sonra İranlılar da yerle»

    (8) Şibli, Siret'ün Numan s; 34. Belazürldmı kut'un Mucem'ül Büldan'ından.

    (9) Devergers'in Arabie adlı kitabının 71   a«ı> deki haşiye : Bu Yahudilerin kendi kızlarını, İt* hudi erkeğine nikâh etmelerine müsaade edilin tiyanlara nikâha mecbur edildi. Aynı vechlo n tin'in Historie de Bas Empire adlı eseri. 40   kil

    (8)

Muhammed Hamidullah

 

lama terk ettiler. Bundan anlaşılabilir ki, Yemen medeniyyet ve hars (kültür) bakımından çok büyük cereyanların birleşme noktası olmuş, ve dikkata şayan an'aneler oranın medenîleşmesinde birbirine sirayet etmişti. Bu Yemenlilerle Küfe iskan edilmişti, lakin hepsi bu kadar değil, Aahab-ı kiram içinde Hazreti Ebu Bekir Sıd-dık (R.A.) in şahsiyetini anlatmağa ihtiyaç yoktur. Kanun (şeriat) bahis konusu olduğu zaraan Resull Ekrem (s.a.) kendi hayatmda bile onu Me-dino-l münevverede müfti tayin etmişler (10) ki, kim ve hangi meseleye müteallik olursa olsun islâm kanununu (hukuku şeriati) öğrenmek lâzım olu rsa umumiyyetle kendilerine «(Hazreti Ebu Bekir) e müracaat etsinler» buyurmuştu. Hazreti Ömer (r.a.), Hazreti Ebu Bekir (r.a.) den 10-15 yaş küçüktüler. Bir bakıma hazreti Ebu Bekir (r.a.) in şakirdi denilebilirdi. Her ikisi o kadar samimi dost idiler ki, çok defa beraber bulunurlardı. Bir iş yapmak lâzım gelse beraber yaparlardı (11). Ahd-i risaletten sonra Hazreti Ebu Bekir (r.a.) in hilafeti zamanında her ikisinin iş birliği, karşılıklı meşrevetleri daha ziyade arttı. İhtimal ki mlzaçlarındaki benzerliği görerek hicretten evvel Mekke'de ilk Muvahat (kardeşlik) ihdas edildiği zaman hazreti Ebu Bekir (R.A.) ve Hazreti Ömer (R.A.) biribirlerini kardeş edin-

    (10) Kettâni'nln Kltab'üt. teratlbü'l idariye el mii-semma Nizam'ül hükûmet'Un Nebeviye adlı kitabı, cild 1, s:  57.

    (11) Vakidi'nin Mağâzlsl. Brltig Müzeum, el yazması varak 103. Siret'üş Şamiye, Hendek gazvesi.

316

 

î«Um Hukuku Min,ıı

mislerdi (12). Bu münasebetle şu da HÖylnunl.ılı ki, Hazreti   Ebu Bekir (r.a.) in bilgifil    Mu Ömer (r.a.) in bilgisi ile birleşmişti. Huy rn ti dullah ibni Mes'ud   bidayette bu iki    bı'JyOı ders aldı sonra doğrudan doğruya   Conuh ı saletten fıkıh öğrendi ve sonra Resülüllah (A dan şu takdirnameyi aldı.-   «Kim Kur'ân ö#.ı mek isterse, Abdullah ibni Mes'ud'dan öğronuiıı» (13). Zekâ ve kaabiliyetini görerek Hazreti öınor (r.a.) kendi zamanında onu Küfe'ye muallim fa-yin ederek gönderdi (14) ve oradaki cami miM cidinde fıkıh dersi verirdi. Onların şakirtleri arısında fadıl iki kişi Alkame (Vefatı: 63 H.) vo En-vedi Neha'î (Vefatı.- 75 H.) temayüz ettiler vo Kû» fe'de Hazreti ibni Mes'ud (R.A.) m halefleri ol dular. Alkame (R.A.) nın şakirtleri arasında ib rahim-i Neha'î isminde bir başka Yemenli Küfe mescidinde fıkıh dersim devam ettirdi. İbrahim Neha'î vefat edince, Hammad ibni ebi Süleynı/m — ki galip bir ihtimal ile İranlı idi— Küfe doı . hanesinde   fıkha   çok fazla bir   şöhret sağladı İmâm-ı A'zam (r.h.), Ebû Hanîfe işte bu Hum mad'm şakirdi ve halifidir.

  Yalnız bu kadar değil, Hazreti Ali (R.A.) ki (Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapusudur (Ifl»

    (12) îbn Habib'in Kitab'ül Muhabber'i, Bubül  Mu vahat s:  71.

(13) İbn Abd'ül Berr'in El İstiab adlı kitabı no, l fi İN

(14) İbn Abd'ül Berr'in El İstiab adlı kitabı no. t

    (15)    Bu hadis halk arasında çok yayılmış «•'<>>

beraber (Sıhahı Sittede) yalnız Tirmizî'de «Enıı <ln

met ve Ali babuha» (ben hikmetin eviyim ve Ali <

kapısıdır» şeklinde varid olmaktadır. Tirmlzl bunu

si münker olduğu kanaatindedir. •

   

Muhammed Hamidullah

 

IHIAİİİ Dul,nku ı

 

 

 

lama terk ettiler. Bundan anlaşılabilir ki, Yemen medeniyyet ve hars (kültür) bakımından çok büyük cereyanların birleşme noktası olmuş, ve dikkata şayan an'aneler oranın medenîleşmesinde birbirine sirayet etmişti. Bu Yemenlilerle Küfe iskân edilmişti, lakin hepsi bu kadar değiL Ashab-ı kiram içinde Hazreti Ebu Bekir Sıd-dık (R.A.) in şahsiyetini anlatmağa ihtiyaç yoktur. Kanun (şeriat) bahis konusu olduğu zaman Resuli Ekrem (s.a.) kendi hayatmda bile onu Me-dine-i münevverede müfti tayin etmişler (10) ki, kim ve hangi meseleye müteallik olursa olsun islâm kanununu (hukuku şeriati) öğrenmek lâzım olu rsa umumiyyetle kendilerine «(Hazreti Ebu Bekir) e müracaat etsinler» buyurmuştu. Hazreti Ömsr (r.a.), Hazreti Ebu Bekir (r.a.) den 10-15 yaş küçüktüler. Bir bakıma hazreti Ebu Bekir (r.a.) in şakirdi denilebilirdi. Her ikisi o kadar samimi dost idiler ki, çok defa beraber bulunurlardı. Bir iş yapmak lâzım gelse beraber yaparlardı (11). Ahd-i risaletten sonra Hazreti Ebu Bekir (r.a.) in hilâfeti zamanında her ikisinin iş birliği, karşılıklı meşrevetleri daha ziyade arttı, îhtimal ki mlzaçlanndaki benzerliği görerek hicretten evvel Mekke'de ilk Muvahat (kardeşlik) ihdas edildiği zaman hazreti Ebu Bekir (R.A.) ve Hazreti Ömer (R.A.) biribirlerini kardeş edin-

   (10) Kettâni'nln Klt.ul>'ut teratlbü'l idariye el mü-semma Nizam'ül hükûmet'tln Nebeviye adlı kitabı, cild 1, s:  57.

   (11) Vakidi'nin Mağâzisl. Brltiş Müzeum, el yazması varak 103. Siret'üş Şamiye, Hendek gazvesi.

316

 

 

ı   I  ı

(II : I

mislerdi (12). Bu münasebetle şu <i.ı .?.nyim. ki, Hazreti   Ebu Bekir (r.a.) in I»11;-.ı•.ı    il> Ömer (r.a.) in bilgisi ile birleşmişi ı   ll;ı/n«ı dullah ibni Mes'ud   bidayette bu iki    lniyı ders aldı sonra doğrudan doğruya   C'onul) saletten fıkıh öğrendi ve sonra Resülüllah i. dan şu takdirnameyi aldı:   «Kim Kur'ân o;; mek isterse, Abdullah ibni Mes'ud'dan öğıoı» (13). Zekâ ve kaabiliyetini görerek Hazreti (")ı (r.a.) kendi zamanında onu Kûfe'ye muallim yin ederek gönderdi (14) ve oradaki cami m cidinde fıkıh dersi verirdi. Onların şakirtleri m sında fadıl iki kişi Alkame (Vefatı: 63 H.) vo ı ? . vedi Neha'î (Vefatı: 75 H.) temayüz ettiler vo Kıl fe'de Hazreti ibni Mes'ud (R.A.) m halefleri ol dular. Alkame (R.A.) nm şakirtleri arasında Ih rahim-i Neha'i isminde bir başka Yemenli Kûfo mescidinde fıkıh dersim devam ettirdi. İbrahim Neha'î vefat edince, Hammad ibni ebi Süleyman — ki galip bir ihtimal ile iranlı idi— Küfe dershanesinde   fıkha   çok fazla bir   şöhret sağladı İmâm-ı A'zam (r.h.), Ebû Hanîfe işte bu Ham mad'm şakirdi ve halifidir.

   Yalnız bu kadar değil, Hazreti Ali (R.A.) lw (Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapusudur (I :> •

    (12)    İbn Habib'in Kitab'ül Muhabber'i, Babül  Mu vahat s:  71.

(13) İbn Abd'ül Berr'in El İstiab adlı kitabı no

(14) İbn Abd'ül Berr'in El İstiab adlı kitabı no

(15) R"   h<"««  »—"-

ı

      üi xaı idiriau acuı Kitabı no   ı

    (15) Bu hadis halk arasında çok yayılmış olm.ıi beraber (Sıhahı Sittede) yalnız Tirmizî'de «Ene darül Mi met ve Ali babuha» (ben hikmetin eviyim ve Ali do onu kapısıdır» şeklinde varid olmaktadır. Tlrmizl bunun lımi si münker olduğu kanaatindedir. •

   

Muhammed Hamidullah

hitabı ile tıarıgâhı nebeviden serefraz kılınmıştı. O da ahır ömründe Kûfe'ye gitti. Bu suretle ibni Mes'ud ve Hazreti Ali (R.A.) her ikisinin ilimleri Kûfe'de toplandı. Bundan fazla olarak şu da var ki, Medine-i münevverede fıkhı inkişaf ettirmek için hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer (R.A.) şura ve icma' müessesesini oldukça teş-kilâtlandırmışlardı. Bu devirden feyz alan tabiînden fukaha-ı seb'a (yedi fakîh) çabuk temayüz etmişler ve O yedi mütehassısın komitesi, teşri'i bir bakıma kendi ellerine almışlardı. Sahavî açıkça (16) beyan eder ki, Medine-i münevveredeki Kadı dahi bu yediler meclisile istişare ederdi. Ve onun fetvasiyle mukayyetti. Bu âlimlerin isimleri şunlardır:

    1 — Kur'ân, Hesap ve mirasta mütehassıs olan Hazreti Zeyd îbni Sabit (R.A.) in oğlu Harice (ki bu zat Talha bin Abdullah bin Avf ile beraber miras taksimi davalarında karar verirler ve sözleşme vesikalarını yazarlardı.)

    2 — Hazreti Ebu Bekir (R.A.) in torunu Kasım (R.H.)

3 — Hazreti    Zübeyr  (R.A.)  in oğlu    Amr

(R.H.)

    4 — Hazreti Moymune yahut Hazreti Üm-mü Seleme'nin azadlısı Süleyman ibni Yesar (R.H.)

    5 — Ubeydullah ibni Abdullah ibni Ukbe ibni Mes'ud (R.A.)    )

6 — Sa'd ibni Müseyyeb (R.H.)

    (16)    Sehavî, Feth'ül Magis, s: 399-400. 318

 

1'llAlll  llllltiıkıı   h

 7 — Abdurrahman ibni Avf  (II. A ı Ebu Selme yahud hazreti ömerin torun yahut Ebu Bekir bin Abdurrahman bin İl Hişam El-Kureşî.   Bu altıncı   rüknün  1/ ihtilâf vardır. Bunun için her üçü meylini' ı olan üç isim zikr edilir. Yukarıda zikrodllnn zattan bazıları vefat edince yeni bir u/anın komiteye iştirak ettirilmiş olması mum kılı id îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.H.)  kotalı manmdaki islâm dünyasının en mühim nıoı I lerinden bir   çoklarına tahsil için   seyahal, > bilhassa Mekke ve Medine'ye birkaç dei'u t-ve fukaha-ı seb'anın yediler meclisinden hay/ olanlardan çok feyz aldı.    Ayni şekilde hıı/ı Ali (R.A.) hanedanı silsilesinin mümtaz erkan dan İmam-ı Muhammed Bâkır'dan ve îmanı ı < fer-i Sadık ve Imam-ı Zeyd ibni Ali Zeynol A din'den dahi yıllarca istifade etti. Sonunda KOI de yerleşerek orada fıkıh dersi vermeğe başla Bu şartlar içinde eğer Süfyan ibni Uyoyı nin kendi zamanının şartlarına   bakarak -M^ bir kimse gazavatı (tarih-i islâm) ı öğronmok tese   Medine-i Münevvere'ye,    menasik-ı hacı ihtisas yapmak isterse Mekke'ye, fıkhı ö#nımın isterse Kûfe'ye gitsin» mealinde bir söz M>VI«İH olmasına hayret edilmemelidir (17).)

    Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselam  M<«< de geçirdiği on senelik hayatında, îsMm de

    (17) Saymuri'nin Menakibi Ebi Hanîfe'sl. INIHİİ yazması. Haydarabadda ihya ül Maariftin Nuıııııııh miyetinin fotokopisi, varak: 61. Ayrıca Yakut'un Mu'gyıu

   

Muhammed Hamidullah

 

 

nin temelini kurmuş, bilhassa son senelerinde Iran ve Bizansa karşı harekete geçmişti. Halefleri bu hareketi devam ettirdiler ve İrak, Şam ve Mısır, Medinenin peykleri haline geldiği zaman Ashabdan birçoğu bu işgal edilmiş vilâyetlere giderek yerleştiler. Zamanımızda dünyada müs-lümanların salik oldukları fıkıh mezheplerinden çoğu en fazla üç sahabînin kurduğu mekteplerin an'anelerinl taşır. Bunlar hazreti ibni Mes'ud, Hazreti ibni Ömer ve Hazreti Âli (R.A.) dırlar.

    Yukarıda beyan olunduğu gibi Hazreti ibni Mes'ud  (R.A.)  Iran medeniyetinin izleriyle çevrili olsa da yeni ve bir arap şehri (haline gelen) Küfe'ye gelip yerleşmişti. Onun tedris zincirinde doğrudan   doğruya tilmizleri olan    Alkame, Neha'î sonra İbrahim    Neha'î sonra    Hammad sonra Ebû Hanîfe bulunuyorlardı. Hazreti ibni Ömer (R.A.) daha ziyade Hicazda kalmıştı. Onun şakirdleri arasında azatlısı Nafi' çok temayüz etti. Imam-ı Malik bu zatın tilmizidir, ve Medine-i münevverede kalmıştı. İmam-ı   Malikin şakirdi Imam-ı ŞafU vo Jmam-ı Şafii'nin   şakirdi imamı Ahmed ibni Hanbol'dir. Imam-ı Ahmed'in şakirtleri arasında Davudi Zahiri vardır.   Hazreti Ali (R.A.) peygamber   aleyhisselâmm   amcazadesi, küçükten İtibaren himayesinde yetişmiş bir zat ve damadı İdi. Daha ziyade Medine'de ikamet etti, ömrünün    «onuna doğru siyasî   zaruretlerle Kûfe'ye gitti.

    Müşarünileyhin tedris zinciri bir aile zinciridir.

.320

 

 

 

 

ı

ıh ılı

Muhammed HamiduUah

    Muhtelif mekteplerin (mezheplerin) birbirinden ayrı kaldığı ve tamamiyle başka başka istikametlerde ilerlediği zannedilmesin. Bilâkis o zamanın âdeti olduğu üzere her büyük âlim yirmi kadar üstad'dan ders alır ve onun terbiyesinden feyziyab olurdu. Misal olarak bazı hürmetkar müellifler Imam-ı Ebû Hanîfe'nin üstadlarmın sayısını yüze kadar çıkarırlar. Her halde şu da söylenebilir ki, İmamı Ebû Hanîfe'nin en çok samimî ve dostâne münasebetleri yalnız Zeydiye mezhebinin banisi olan îmam-ı Zeyd ibni Ali Zeyinülabidin değildi. Belki İmamiye mezhebinin / banisi Caferi Sadık ve onun pederi Muhammed j Bâkır'm dahi bir çok zamanlar şakirdi olduğu söylenir (18).

    îmam-ı Malik ile dahi bir çok mülakatları vardır ve istifade etmek ve ettirmek için onunla mübahaselerde bulunurdu. İmam-ı Ebû Hanîfe (R.H.) in akıllı şakirdi ve Hanefi mezhebinin meşhur tmam-ı Muhammed Şeybani (R.H.) da lmam-ı Malik'ten uzun zaman ders almıştı. Aynî hal imamı Şafii için de varid idi. İmam-ı Şafii yalnız Mallk'ln akıllı bir talebesi olmakla kalmamış İmam-ı Ebu HâniîeTîîn iki büyük talebesi Muhammed Şoy_banJ_TlOT.) ve Vekî' (R.H.) dan senelerce ders alrnytı^Bundan başka Muhammed Şeybani'nin bir deve yükü kitabını da istinsah etmişti (19). Hülâsa bu moktepler .mezhepler) ta-

    (18) Muvaffak'm Menaklbl, 1/260, Kerdri'nin Me~ nakibi 1/255.

    (19) Saymuri varak : 72; Zehebi, Menakibi Muhammed Şeybanî, varak: 4.

 

isidir.    I I,,I

assubun kurbanı olmadığı müddotcu len birbirinden faydalandılar onların m niş bir müsamaha ruhu ve fikir hünı> arada toplamaktı. Lâkin    sonraları oylo oldu ki .yalnız Şiîler ve Sünnîlerde doğil, Ş Hanbelîlere kadar aralarında kanlı münu. başladı. Halbuki bu arka plâna bakılacak olu. görülecektir ki o zaman    Hanefî, Şafiî de#ll Sünnî ve Şii fıkhı dahi ayrı ve hususî bir l'ılu değil belki müslümanların    müşterek bir l'ıhi idi. Bilhassa ilk asırlarda mezhep    kurmuş il tadlarm tesiri kendi fırkalarına münhasır luıl mıyordu. Hattâ Hanefî fıkhı    denen şeydo Kin Hanîfe'nin kavillerine istinaden amel edilen hı< susat ancak yüzde onbeştir. Tıpkı Şafiî vo Mu! kî fıkhı Hanefî fukahasmm tesirinde kaldığı K"1 Hanefî fıkhı da teferruatta hissedilir veya hl,ı.'i< dilmez şekillerde    Hanefilik dışındaki tadilindi tesirinde kaldı. Bunun   içindir ki biz bu yu/.ıııın başlığını «Ebû-Hanîfe'nin Hanefî Fıkhını Todvl ni» değil «İslâm Fıkhını Tedvin» diye aldık, Kur' ânı bizzat    cenabı peygamber  (s.a.) tedvin       ' (yazdırdı) Asar-ı nebevîyeyi yahut Hadisleri < mada muhtelif ashab cenabı risaletmeabın lw tında ve ondan sonra da çokça gayret snrlı ler. Hadis yazmağa ehemmiyet vermemiş nl/ın hab da kendi bildiklerini genç   nesilleri» f,ıHni nakl ettiler. Burada dahi ihtisas kendini H yor çünkü, bazı ashaba dair olan rivayof lı teriyor ki onlar   haftada bir gün tof.slr \> gazavat-ı nebeviye (Efendimiz (s.a.) in lıaı üzerine kendi talebelerine ders   veririni ılı

 

322

 

Muhammed Hamidullah

olan hadisler ayrı ayrı tertip edildikten sonra en son sırf fıkıh, kitapları hazırlandı. Lâkin ben, sırf hadisten sonra sırf fıkıh kitapları yazıldığı ve onların aks-ül-amel kabilinden hukukî hadislerin mecmuaları hazırlandığı neticesine varıyorum. İmam-ı Zeyd ibni Ali, İmam-ı Ebû Hanîfe ve (yalnız Medine'nin örf vo âdetlerini toplayarak bir kitap yazan) ibni Macişun ve diğer re'y ehli olanlar (bir hüküm istidlal için re'y'e istinad edenler) bir fikir mektebi kurdular. Onların halefleri sonra ifrata gittiler. O zaman bunun tepkisi kabilinden ehli hadis sünnete uymakta İsrar için fıkha müteallik ahkâmı ihtiva eden hadisleri ayrı tertip ettiler.

    îmam-ı Malik (V. 179 H.) ve diğer bazı muasırların muvatta ismindeki kitapları bu hareketin başlangıcı ve sahîh-i buhârîyi de onun intihası saymak lâzımdır.

    Memleketin kuvvetlenmesi ve emn ü eman ile beraber kanunî ahkâmın günden güne vüs'at ve kesret poyda etmesiyle onların kitap halinde tedvini zarureti hem hükümet ve hem de resmî olmıyan ulema tarafından halledildi. Yukarıda kısaca zikri geçen arka plândan derhal anlaşılır ki, İmam-ı Ebû Hanife'nin (vefatı: 150 Hicrî) fıkhın tedvinine müteallik mesaisi kendi nev'inde ilk değildi. Lâkin iğinin vüs'atındaki çeşitliği ve hususiyetleri dolayısiyle onun mesaisi diğerlerinden zaman itibariyle sonra olmasına rağmen sonradan gelen her şey gibi çok mütekâmildir ve maksadımız ondan kısaca bahs etmektir.

 

HAYATI

w v ? ^^ Numan İbni Sabit ibni Zulu (vıı tart Zutre) nın doğumu hicretin 80. senesidir (l) Hangi milletten (ırktan) olduğu büyük ihlilAC ara sebep olmuştur. Kimisi Arap der, kimi İr».,' lı, kimi Efganlı Kâbilli der, kimi babasının Inu.l, ve annesinin Sind'li olduğunu söylerler.   MHUIJ,

    (D    «İhya'ül Maarif» neşriyatından olan    n-   .? fenın menakibi»nde onun nesebi Numan bh Numan bin Merzibandır. BaZ1 rivayetlerde  ., ien Zotı bin Mah, Siret'ün Numanda Şibllnl,, göre sonraları Numan bin Merziban olmıı- ? meşinin telâffuzunda  (t), ti veya ta seki rivayet edilmiştir. Güya Zote okunulması nun küçük mânasına geldiği beyan edilir  ı *rreb (arablaşmış) bir kelime olmas! milini. Urducada Çhote küçük mânasına gelir

   

326

 

Muhammed Hamidullah

 

İHlftın Hukuku ' '

 

 

 

Tarih-i Bağdad'ında (2), Kabil, Babil, Anbar, Tir-miz ve Nese'i ilâveten bir rivayette onun Nebetî olduğunu dahi yazar (3). Nebetî, Irak ve Şam' arasındaki mıntıkada bir kavm idi ve bazı vakit kavmiyet ve ırkını taarlh etmeden çiftçi olduğunu da soylor. Şimdi bu bahis pek alâka çekici olmamalıdır. Çünkü İslâm, insanların milletlere vo kabllolurtı ntopet edilmesini birbirleriyle tanışmak İçin caiz «örür, yoksa islâm bu cevaz ile be-nıbor ya'nl Allah indinde sizin en şerefliniz günahları en çok korunandır, der. Eğer islâm hukukunun tedvin veya tekâmülü üzerine îmam-ı Kbû Hanîfe vasıtasiyle hangi haricî tesirlerin müessir olduğu mevzu tahkik edilse ve derinleş-lirilse bile bunun da bir faydası olmazdı çünkü, büyük babası yeni müslüman olmuş bir azadlı kölo olsa da onun gözleri bir müslüman evinde dünyaya açıldı ve muhitini halis bir islâm muhiti olarak buldu. Hayatı daha ziyade Küfe, Mekke ve Bağdad gibi İslâm memleketlerinde geçti. Bununla beraber Farsça bildiği muhakkaktı (4) ve onun üstadları arasında Ata ibni Ribah, Nub-ya'lı bir Habeş ve İbni Abbas'ın azatlı bir kölesi olan îkrime İse Berberi ve Mekhül'de ya Şamlı, ya Mısır'h veya KâblI'U idi. İmam-ı Ebû Hanîfe (R.H.) Araplardan başka muhtelif ırk ve millet-

(2) Tarih-i Bağdad, no:  7297, s:  325.

    (3) İbn Şirin, Ebû Hıırılfeyl İstihfaf etmek istediği zaman ona «Nabatı zade» domek âdeti idi. Saymuri, varak 55. A.

    (4) el Muvaffak, Menakibül tmamü'l A'zam, s: 55 : 56.

 

lere mensub müslümanlardan tloı-s ulmı^h   ı ret ağleb-i ihtimal babadan   kalma monl Herhalde biz onu ömrü boyunca ipoklı kn careti yapar buluyoruz ve talebelik zum dahi ona zengin (mal sahibi) denildiğini K»>İ"> ruz. Böylece görülüyor ki, başlangıçta o ilim l silinin ne zevkini tadmış ne de fırsatını bulu tu. Zekâ ve kudretini çarşıda tüketiyordu. IJİ halife Ömer ibni Abdülaziz'in ilmi himaye ol devri gelince onun üzerinde de tesirini göstc İlmin tadı bir defa tadılınca nasıl bırakılabllı

    Şa'bî    meşhur bir muhaddis    olarak #'c;<, ? Onun insan seçen gözleri birşeyler va,'dedöiı I' Hanîfe'nin cevherini sezdi ve hattâ bir gün < sordu ki: Ey beyzade, siz ne dersi   alıyorsun n ticaretin lâfını işitince dedi ki, gaflet etmoyiın ilim tahsil etmeğe ve ulemanın meclisine CIOVMM etmeğe bakınız. Çünkü ben sizde bir uyanık ı,ı> ve kudret görüyorum (5). Hassas bir kalb ü/m ne ivaz ve garazdan hâli bir ihlâs tesirini dorlı gösterir. Ebû Hanîfe de ondan sonra yük.sok İM sile yöneldi. Ve birbiri ardınca birçok üs! Mİ I İM ı ders halkalarına iştirak etmeğe ve hoşun • muallimleri seçmeğe başladı  (6). Bazı  Isıdan öyle anlaşılıyor ki, kendileri   başlın ir ı zamanda yeni yeni revaç bulmakta olan I İn lâm ile ilgilenmişler ve kâfi derecede bu ılıt renmişlerdi. Lâkin bir gün bir ihtiyar kinin dan günlük işlere dair alelade bir monol

(5) El Muvaffak, Menakib'ül İmamll'l A'KHM

(6) El Muvaffak, Menakib'ül Imanjtn /T/n..

(5)

328

 

Muhammed Hamldullah

Müşarün ileyh verecek cevab bulamadı (7). Bu ona büyük bir dert oldu. Bu ayni ilmin ne faydası vardır ki gayri mahsus şeylere mütealliktir. Ve zemin ve asumanın çengellerini (uçlarını) birbirine bitiştirir de günlük zaruretlerin hükümlerinden habersizdir.

    Duba sonraki bir tarihte bir şakirdi Hüşeym İIHİI tıdlyy ol-Tat, ondan sordu ki «ilimler çoktur, kondllerl niçin fıkhı intihab ettiler?» İmam-ı Ebû i 111111 l'o şöylece cevap verdi: «Size anlatayım. Şüb-ho yok ki tevfik Allah'dandır ve hamdü senaya lâyık ve müstahak olan da ancak o dur. Amma ben ilim tahsiline niyet ettiğim zaman bütün ilimleri önüme topladım ve hepsini azar azar okudum. Sonra onların gaye ve faydalan üzerinde düşündüm. İlmî kelâmı seçmek istediğim zaman gördüm ki onun gayesi kötü, menfaati azdır ve eğer bir kimse onda kemale ermek is-ı.oso ve İnsanların ona ihtiyacı olursa — bu mevzuda— açıktan açığa hiçbir şey söylenemez yoksa bu şahsa hor nevi ithamlar isnad edilebilir ve ona kötü demeğe başlarlar. Sonra, edebiyat ve nahv tahsil etmeği düşündüm. Onun gayesi öyle görünüyor ki ben bazı çocuklara sadece muallim olabilirim. Sonra şairliği düşündüm. Gördüm ki onda medh ve hiciv, yalan ve dine muhalefetten başka gaye yoktur. Sonra kıraat tahsilini düşündüm onda kemalin gayesi bu göründü ki, bazı gençler benim yanıma okumağa gelecekler. Halbuki Kur'an'ın tefsiri üzerine

    (7)    Saymurî, varak no:  1J8. 330

 

İalAm um

birşeyler söylemek çok ivicaclı bir şoydiı ben dedim ki hadis okuyayım. O zum tın , ki, insanların ihtiyacına vefa odocok   m hadis cem etmek için uzun seneler lâzım ve bu tahakkuk ettiği zaman muhtomoloı gençler benim yanıma gelecekler ve mü m ki, benim üzerime yalan ve nisyan isnad < lor vb kıyamete kadar    bednamlığıma  (miM kötüye çıkmasına) sebep olacak. Sonra bon h düşündüm ve ne kadar ziyade düşündüm lf.< kadar onun azamet ve celâli zihnime nakş olun du ve onun hiçbir aybı görünmedi. Ve gördü m ki, böylelikle evvelâ ulema, fukaha ve moştıyllı ve ehli nazarla beraber oturmak dolay isiyle ?" ların ahlâkı ile muttasıf olmak mümkün olur, sonra şu anlaşıldı ki fıkıh bilmeden ne fani' diniyenin (Dini vazifeler) doğru edası mümk olabilir ne de emri din  (din umuru)   tahakk ettirilir ve ne de ibadet yapılabilir. Eğer ov yahut akraba arasında yahut mahallede bir M sele ile karşılaşılsa insanlar bana soracaklar l'V cevap veremezsem, o zaman sorarak öğren v< anlat diyecekler. Eğer ben bir kimseden ı sam o zaman o kimse bir mükâfat bek lov Hülâsa eğer bir kimse fıkıhtan dünya mulı mak istese, en yüksek mertebelere vasıl • mn imkânı vardır. Eğer bir kimse abid, uz I ziri (inzivaya çekilmiş) olmak arzu etse, o sn kimse buna itiraz edemez ve diyemez ki iı den ibadete kendini verdi. Belki bunu doıl< ilim öğrenerek ilmi ile âmil oldu (8).»    T<

(8)   Muvaffak, 1/57:58.

 

Muhammed HamlduUah

Bn^dad'da Hatib dahi rivayeti bu şekilde beyan ede-i- ki, müşarünileyh ehibbasiyle (dostlarıyla) nı<':,.voroi elti ve muhtelif ulûmun neticelerini ve noksunlıumı onlar Ebû Hanife'ye gösterdiler (9). Böyloliklo ımam-ı Ebû Hanîfe, Fıkha teveccüh etti. O zıunını Küfe şehrlndoki muhtelif üstadlarm ders halkalarında hazır olmağa başladı. Hammad ibnl Süleyman'dan başkası, üzerinde derin bir intiba bırakmadı. Bu zatın vefatına kadar onun karşısında hürmet ve ta'zimle diz çöküp oturdu (10). Hazreti ibni Mesud (R.A.), Hazreti Ömer (R.A.)'in emri ile muallim olarak Kûfe'ye geldi ve orada yerleşti. Ders okutmağa başladı. Onun tedris zincirinin en mühimi Alkame sonra İbrahim Neha'î ve onlardan sonra Hammad gibi mümtaz fukaha devam ediyordu ve bizzat İmamı Ebû Hanîfenin halife Mansur'a söylediğine göre, Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazreti ibni Mes'ud ve İbni Abbas (R. Anhüm)'ın ilimleri bu medresede telâki etmişlerdi (11). Bu sebepten bu mektep hususi bir şöhret ve ehemmiyet kazanmıştı. Şimdi Hammad'ın vefatı üzerine bu şöhretin gayp olmasından ve bu zincirin kopmasından korktular. Evvelâ Hammad'ın kabiliyetli oğlu İsmail'i onun makamına oturtmak istediler. Fakat o fıkıhtan ziyade şairlik ve tarihten hoşlanıyordu. Sonra Hammad'ın şakirdlert aralarında istişare ettiler ve herkesin nazarı en genç ders şerikleri olan Ebû Hanîfe'nin üzerinde toplandı ve herkes onu zor-

(9)   Tarih-i Bağdad, no: 7292, s: 331-332.

(10) Muvaffak, 1/64.

(11) Saymurî, varak no: 48 a ve b.

332

 

l»l(lııı llnluıl..!  ı

lamağa başladılar. Bunun üzerimi ıım?...-> (Ebû Hanîfe) dedi ki.- Ey kardeşler, bun razım yok, lâkin bir şartım var: o da ı. az on kişi bütün sene benim dersimde l lunmanızdır. Onlar bu fedakârlığı kabu Böylece ders şerikleri şakirdleri olduhıı layı$jyle bu ders halkası halk üzerinde tesir^ yaptı ve insanları kendine çekme,' di. Ebû Hanîfe kendi ahlâkından ve de faydalandı.    Şakirdleri ve diğerle ı fakir olanlara yardım etti. Zenginlere Iım di. Bunlara yardım ve hediyelerini devan di. Bu suretle Küfe mescidinde onun halku.sı tikçe büyüdü ve en büyük bir halka old u vo < ı ? zekâsı efsane halinde yayıldı. Refah sahibi M ğundan ilme düşkün olmaktan başka   düny mevki ve mansıblarda gözü yoktu.    Bunun n, m resmî çevrelerde onun vekar ve haysiyeti Kİ'l'k çe büyüdü (12).

    Şöhret, akran ve emsal arasında hased ııv dırır. İmam-ı Ebû Hanîfenin muasırları d/ı )? dan kurtulamadılar. Bilhassa şehrin kadr. basısı (zabıta müdürü) onu çok kıskan iyi Çünkü ekseriya onların kararlarını Ebû tenkid ediyor ve yanlışları gösteriyordu. H şöyle bir vak'a geçti. Bağdad'm kadısı yolu fif meşreb bir kadınını elde etti. Bu kadın i Ebû Hanîfe'yi bir bahane ile evine davel e ti. Akşam olunca bu kadın bedbaht rolleri rak İmam-ı Ebû Hanîfenin evine geldi v<<

(12)   Muvaffak, cild i, 70:72, no: C(i,

 

Muhammed Hamidullah

 

İt Irth

 

 

 

döşeğinde olan kocasına telkin vermesi için evine çağırdı. Zavallı derdmend (çilekeş) imam, dar sokaklardan geçerek kadının evine gelince evvelden hazırlanmış olan mahzarlar (zabıta memurları) onu tevkif ederek kötü kadınla beraber mahkemenin nezarethanesine götürdüler. Mak-sadları aleyhine dava açıp (itimada gayrı lâyık) ve istikbalde şohadeti gayrı muteber olması hakkında karar kılmaktı. Ebû Hanîfe bütün gece âdeti veçhile nafile namazlarını kılmağa ve vaktini ibadetle geçirmeğe başladı. Bu hali gören fahişe kadın kısa zamanda büyük bir pişmanlık duydu. Ve hikâyeyi anlatarak İmam-ı Ebû Hanî-feden af diledi. Diğer taraftan Ebû Hanîfe'nin zevcesi de olanları haber alarak gecenin geç bir vaktinde nezarethaneye geldi. Fahişe de büyük memnuniyetle onun elbisesini giydi ve nezarethaneden uzaklaştı. Sabah olunca Ebû Hanîfe zev-cesiyle beraber adaletin huzuruna çıktı ve mahkeme de onu izzet ve ikram ile mecburen beraat ettirdi (13).

    Humeyd Tusî (Subaşı) bir başka rivayette, o zamanın mabeyincisi demek olan Hacib Rebi' bir gün halife Mansur'un huzurunda Ebû Hanî-feden şu tehlikeli suali sordu: Vakit vakit halife bizi idam vesair cezaların infazına memur ediyor. Halbuki bizim davaların safahatından haberimiz yoktur. Ceza haklı mıdır zalimane midir? bilmiyoruz. Bu halde verilen emri infaz edelim mi etmeyelim mi? Ebû Hanîfe mukabil bir sual

(13)    Muvaffak, 1/17:19.

 

sordu : «Sizin kanaatınıza güm İm emir verir yoksa zulüm ile mi?» <" di: «Adaletle.» Ebû Hanîfe bunun adaletle verilmiş olunca derhal lnl.ı nun sevabı vardır.» Bu suretle amoll . mî bir şekle sokarak izzet-i nefsini konu

    Meşhur müverrih ibni Ishak da İn m Hanîfe ile geçinemezdi. Bir gün o ve Kin ikisinde Halife Mansur'un huzurunda idi İshak,   fırsat kollayarak   «Emîr-ül-mü'nıııın şahıs ceddi emcediniz (Çok büyük, ulu cod) reti ibni Abbas (R.A.)   (bir şahıs yemin ol.lı sonra   herhangi bir vakıtta inşaallah do İMİ minle bağlılığı baki kalmaz» demekle hata H ti) diyor ve  (İnşaallah'ı yeminle beraber di söylemek lâzımdır)  diyor. Ebû Hanîfe şöyl< yap verdi: «Ey Emîr-ül-mü'minîn, ordunuzun    ? ze itaati vacib değildir. Çünkü asker biat yi »mi nini yaptıktan sonra eve giderek inşaallah» din I! ler. diyor. Halife kahkahalarla güldü. Ve Kbu 11 •> nîfe'yi izzet ve ikram ile geri gönderdi (15),

    İmam-ı Ebû Hanîfe ihtiyar bir kadının kn sında fıkha müteallik alelade bir meseledoıı rü mahcub mevkie düşmüştü. Öyle görünuyu bu hal onun yüreğinde devamlı bir iz bırak 11 sebepten fıkıh öğrenip birçok talebe ark ti d/ rımn fikirlerini aldıktan sonra ve Hammad'ın rine geçtikten sonra gönlündeki eski arzu-.

   (14) Saymüri, varak 50, a; Zehebinin Menaklhl. hallinde.

(15) Muvaffak, 1/143:144; Kerdri, 1/184.

(14)

334

 

Muhammed Hamldullah

 

îalAlll   Ihıl 1,1

 

 

 

yerine getirmeğe çalıştı ve muhtelif bablara ait meseleleri tertip etmeğe başladı. Bunun için müşarünileyh islâmın temelinden yani namazdan işe başladı ve onun üzerine yazdığı bir risalede birçok ahkâmı topladı. Ona da «Kitab-ül-Arus» adını verdi (10). Bu risalenin tutulmasından cesaret alarak diğer bablara müteallik meseleleri tertip etti vo akidesi sağlam müslümanları rahatsız etmeğe kafi ve her un onların karşısına çıkabilecek meseleleri olo uldı. Bu sırada Ebû Hanîfe, rüyasında Hz, Peygamber aleyhisselâmın kabrini kazarak içindeki kemikleri kendisinin dört bir tar rafa saçtığını gördü. Çok üzüldü ve evine kapandı. Rüya tâbirinde mahir bazıları (17) böyle rüya gören insanın islâm Peygamberinin ilmini ihya ederek dünyanın dört bir köşesine yayacağını söylediler. Bunun üzerine Ebû Hanîfe çok sevindi ve inzivasından çıkarak ikinci defa fıkıh dersi vermeğe ve fıkhı tedvine devam etmeğe başladı (18).

    Her hükümet değişmesinde memleketin yeni hâkiminin de ekalliyetlerle mutabık kalmağa gayret ettiği görülen hadiselerdendir. Müverrih Ta-

(16) Muvafrak, 1/07:08.

   (17) Umumiyetin Bımrıılı İmam ibn Şirinin bu vesile ile ismi zikredilir, lâkin Ijjlbll (slret'ün Numan, s: 55 de) tuna itiraz eder. İbn Hlrltıln vefatı hicretin 110. senesin-dedir ve İmam Ebû HuntTenin bu rüyası, Hammadın vefatından (hicretin 120. senesi) sonra olması lzımdır. Her halde başka biri tâbir etmlg olacak. İbn Şirinin tâbir ettiğine göre bu rüya fıkıh öğretmeye başladığı sıralarda olması lâzımgeliyor.

 

berî'nin beyanına göre hazreti Kbû linkli bile başkumandanı Halid ibni Volid'o (11/ da bu hususa dikkat etmesi hakkında oı misti (19). Hicretin 132. senesinde Krnovllt tanatı zeval bulunca Abbasîlerin do böyl ket etmelerinde şaşılacak bir şey yoktu halde İmam-ı Ebû Hanîfe'nin zamanında mîler, yani Yahudi, Hıristiyan ve Mecusl ? nin müslürnanlarla münasebetlerinin iyi anlaşılıyor ki bazı zimmîler (yani gayrı ı ler)     müslürnanlarla iyi münasebetler h mek için para cihetinden ve yahut diğeı cihetlerden yardım ediyorlardı. Bir kısım  n lümanların da bu gibi yardımları kabul etmn-alçaltıcı ve takvaya muhalif bir hareket olu kabul ediliyordu (20).

    Bu gibi dostane münasebetler sırasında rniİN lümanların, hıristiyanları ve diğerlerinin d OM la ne mubahaselerde bulunmuş olmaları ne kaçınılması imkânsız bir şey, ne de sadece imkânsız, bir şey değildi. Yine onların, kendilerinin sistemli lılr surette tertip edilmiş kanunları    olduğu    lııtldn müslümanlara müdevven bir kanunları olum ğından dolayı ta'n etmiş olmaları da şasi İm bir şey değildir. Böyle dokunaklı bir sözün I in M İ A'zam Ebû Hanîfe üzerinde bütün islâm lıııl kunu kaleme alacak bir gayrete sevk ol.nılıj ması mümkündür. Esasen çoktan beri bunu Ilı

(18) Muvaffak, 1/67:68.

(19) Taberî Tarihi, s: 2106, Layden tab'ı.

(20) Muvaffak,  1/266.

(18)

 

(18)

336

 

F. : 22

 

Muhammed Hamidullah

yaç hissediliyordu. Sebebi ise tatbikat anlaşılmıyordu. Onun muasırı îbnül Mukaffa idarî tecrübesine dayanarak acıklı bir risale yazdı (21). Hükümetin dikkatini çekti. Bu risalede kadıların kanun hükmüne koydukları yanlış mahkeme kararlarında hattâ fetvalarda rey ihtilâflarının ve te/.adlarmın herhangi bir meselede doğru, islâmî bir hükme tosadüf edilemeyecek kadar çoğaldığını vo muhtelif kavilleri inceleyerek birisinin tercih edilmesini ve halifenin hükmü ile amel etmeğe karar verilmesini yazmıştı. İslâm hukuku niçin tedvin edildi? Bu sualin cevabı faraziyelerden başka bir şey olamaz. Ne iş yapıldı. Bu işin ne şekilde sona erdirildiğini herkes bilir. Bu mevzu üzerinde bazı şeyleri burada toplamış bulunuyoruz. Dağmık bazı rivayetlerden onun tedris usulü anlaşılıyor.

    Hammad'ın vefatından sonra, Ebû Hanîfe'nin Küfede ders vermeğe başladığını biraz evvel görmüştük. Meşhur bir fakih olarak bilinen A'meş'-ten bir mesele sorulacak olsa o, gidiniz onun halkasında (yani Ebû Hanîfenin halkasında) oturunuz. Çünkü ortaya bir mesele konulunca o bunun üzerinde karşılıklı mübahaseye girişir ve mesele aydmlanıncaya kadar devam eder, derdi (22).

    Ibni Uyeyne meşhur bir muhaddis idi. Bir gün geçerken Ebû Hunifeyi arkadaşları ile beraber mescidde gördü ve orada bir gürültüdür gidiyordu. İbni Uyeyne şöyle dedi: «Ebû Hanîfe,

(21) İbn'ül Mukaffa, Kltabü's Sahabe, Mısır tab'u

(22) Menakibi Kerdrl, 2/3.

338

 

InlAriı   Mu

burası mescittir,  burada so.s  yül zımdır.» Ebû Hanîfe cevap vordl: smlar, başka türlü anlamıyorlar» U;ı

    Bir gün şöyle bir sual soruldu ı lıun bulûğa erilir? O gün derste otuz tu.!•»!> Ebû Hanîfe, herkesten ne vakit bülûftıı ayrı ayrı sordu. Birçokları on sekiz, hıı. dokuz dediler. Onun üzerine müşarün|l> keklerde 18 yaş bulûğa erme çağı olduğunu bitletti (24).

    Bir gün   bir  kimse   fıkıh   dersinde   (kıy okudu ve itiraz makamında.- «Kıyası hoıkc evvel iblis yapmıştı.» dedi.    Bundan mu inil idi: (Cenabı Hakkın meleklere hazreti Atlom S.) için secde etmelerini emretmesi üzerine, H ten yaratılan mahlûkun topraktan yarul,ılımn yasla efdal olduğunu   söyleyerek İblis, Alin emrine itaati red etmişti. İtiraz eden bunu İn latmak istemişti.) Ebû Hanîfe o tarafa (İmi, dedi ki: «Ey Allahın kulu, sen yersiz bir sı. ledin. İblis, Huda'nın emrine karşı gelmişiı   ı buki biz bir meseleyi diğerine sırf şu iş için ı> ? ediyoruz ki onu Kur'an'a yahut sünnet y#t 11 ?. ı mai ümmete tâbi kılalım ve bunu yapıtı«ı« n ret ediyoruz ve Hüdanm emrine kentlimı. ı durmak istiyoruz. Sonra bu ve o hor İkim << bir sayılır (25).

Bir başka gün bir kimse onun içlinin I ? <•

(23) Menakibi Kerdri, 2/3.

(24) Muvaffak, 1/82.

(25) Muvaffak,  1/81.

(23)

Muhammed HamiduUah

sine itiraz etti. Ebû Hanîfe dedi ki: «Eğer orada bir hüküm bulursam Kur'an'ı alıyorum. Eğer orada buluma/sam sünnet üzerine amel ediyorum ve Ulmada lâyık insanlar vasıtasiyle gelen hadis I nebevide bulursam onu alıyorum. Eğer Kur'an'da ve sünnette hüküm bulamazsam esbabın kavillerine) bakıyorum. Eğer onlarda mü-l.okahllen bir İhtilaf olursa, birini diğerine tercih ediyorum, lakin aahabdan olmayanlar arasında bir ihtilaf olursa sahabinin kavlini asla terk etmem. Evet İbrahim, Şa'bî, Hasanı Besrî, İbni Şirin ve Sa'id ibni Müseyyeb ve sairenin içtihadlan nasıl olursa benim de öyle olması tabiîdir (26).

    Muhammed ibni Ebi Muti der ki, benim babam dört bin kadar müşkül sual hazırladı. Bu sualler her bab ile alâkalı yahut vukua gelmiş şeylerdi. O suallerini getirerek Ebû Hanîfe'den cevaplarını sordu. Ebû Hanîfe dedi ki: Ebu Muti, hu Kİbl suallerin çok mudur? Öteki cevap verdi: lakrlhon dört bin. Ebû Hanîfe, bunun üzerine: -mnıjguliytıtlm zamanında bunlardan bir şey sormayın, lınfj kaldığım zamanlar sorun.» dedi. Bunun Ü/.mino boş olduğu zamanları bekledi ve azar azar bütün sualleri bitirdi (27).

    Ebû Hanlfe'ııln kavlini biraz evvel işittik ki, fıkhî meselelerin bellerinde Kur'an'a her şeyden ziyade ehemmiyet verirdi. Müşarünileyhin Kur'an'ı incelemesi bundan anlaşılıyor ki, çok geniş olması lâzım gelir. Kendisi aynı zamanda hafız

(20)    Muvaffak, 1/89. (27)    Muvaffak, 1/141:144.

 

 

l.'.llını   llııhıılı

idi. îlk başlangıçta Kur'an'ı hor KUİİ hal Sonra usul istihracı ve mesai I islin İmli gul olmağa başlayınca üç gündü hallin ğe başlamıştı (28).

Filhakika onun Kur'an sevgisi rrıtıh'ımdı vayet edilir ki, bir kimse dakik bir mosoln u ne sual edecek olsa o üç kıymetli şakirdi Ilı raber tenhaya çekilir,   onlardan hoş so.sH biri Kur'an'ı tilâvet eder sonra Ebû  I lan Ih mesele üzerine onlarla mübaheseye girişirdi Ebû Bâhr-i Mu'tasimi beyan eder ki: ben defa üç seneye kadar Ebû Hanîfe'ye koni.yi dum. Ben onun bütün gece Kur'an okudu/' işitirdim ve bütün gün şakirdleriyle fıkıh m lelerinin gürültüsü içinde bulurdum. Ben omu vakit yemek yediğini, ne vakit uyuduğunu mezdim (30).

   . Küfe mescidinin vakfında talebe için <ln 400 hokka bulunurdu (31). Şüphe yok ki Ebıi nîfe'nin yüzlerce talebesi vardı.  İmam-ı Eimme Sailî, Ebû Hanîfe'nin 1000 şakirdi der. Onların içinde 40'ı hususî bir fazilet \ sek bir mevki sahibi idiler belki içtihnd c sine vasıl olmuşlardı. Ebû Hanîfe bilhır    ı i'zaz eder ve onlara yakınlık gösterirdi   ı müşarünileyh o kırk şakirdine dedi ki her şeyden kıymetli benim gönlümdekllı kederime iştirak eder arkadaşlanmsırı

(28) Muvaffak, 1/244.

(29) Muvaffak,  1/96.

(30) Muvaffak,   1/250:251.

(31) Muvaffak, 2/140.

(28)

Muhammed Hamidullah

kıh denilen ata, eğer ve dizgin vurarak tamamlayayım vo sizlere teslim edeyim. Şimdi size lâzım olan odur ki bana yardım ediniz. Çünkü insanlar beni cohonneme köprü yaptılar ki, kolaylık baş-kalıırıım olur amma yük benim sırtımda kalır Ctü).

    13u kırk tulobo içinde bazıları fıkha yardımı olucuk ulum ve fununda mütehassıstılar. Mesela: TolVılr, Imrih, Hİrol, bulâğat, beyan, sarf, nahv, lüM'd. iHİoblyut, mantık, riyaziye, hesap ve saire voHiılro Mlzzat Kbû Hanîfe pratik iktisadiyat ve tlcıırl muamelatta geniş tecrübe sahibi idi. İlm-i imlam vo diğerlerine, tahsile başladığı zaman ol-• hıkça vukuf peyda etmiş bulunuyordu (33).

    Bir hadiste varid olmuştur ki: «Allah, ümi Ulünyudun) birdenbire kaldıramaz, belki ulemanın ölümü ile yavaş yavaş kaldırır ve cahil insanlar baş olurlar ve cehaletle hükümler verirler.» Derler ki Ebû llanife bu hadisten çok müteessirdi. Müşarünileyh kendi zamanında gördü ki, ulema var amma İlim dağınıktır. Ve korkulacak odur ki, llyitkMl.Ni/, nesiller gelince, onu zayi ederler. Bunun İçin müşarünileyh fıkıh meselelerini bablara göre tertip etmek işine başladı (34).

    Bu fıkıh tedvin meclisinde biz büyük büyük isimlere tesadüf ediyoruz, tmam-ı Ebû Yusuf, îmam-ı Muhammed Şeybani, Imam-ı Züfer'in isimlerini çocuklar bile bilirler.    Abdullah ibni

 

lllftm Hukuku Hin ı

Mübarek ve Fudayl ibni lyaz vu Duvııd ıhm sayr gibi abid ve zahidler bunlara şerik  m Tefsirde Veki' gibi, fıkıhta Hasan ibni Zlynd * hadiste Hafas gibi mütehassıslar vardı.  HUM dan başka Harice ibni Mus'ab ile Ebü llanllc seriya istişare ederdi (35). Afiye isminde blı kird ile ilgili olarak şu söylenir ki, onu fıkha teallik derin mübaheselere iştirak ettirmek t\ idi (36). Eğer bir gün o olmazsa o zaman   ı Hanîfe derdi ki, bahsi şimdi tekmillemeyin. (. kü Afiye geldiği zaman bahsin neticesinde fak vaki olursa o zaman bunun bittiği ani lir (37).  Onlardan Yahya ibni Zekeriyya,   11 ban, Mendel, Kasım ibni Mu'an ibni Abdun man ibni Hazreti Abdullah ibni Mes'ud ve fililerinin ismine tesadüf edilir.

    İmam-ı Ebû Hanîfe'nin metodu şöyle be< edilebilir ki, kendisi bir meseleyi ortaya koyaı halli için herkesin re'yine müracaat eder vo k di re yini dahi ortaya koyar ve tam bir ay ve I ki de bundan ziyade münazarayı devam cilve herhangi bir re yin, mütalâanın delilleri mamiyle taayyün edince, Ebû Yusuf onu yMidi (38) ve diğer imamların hilâfına İmam ı I Hanîfe, ferdî içtihad ve müstebidane şalini ı yerine kendi mezhebini meşverete inhisar MU misti (39). Bir defa bir kimse müşarünileyhi hususî bir mesele sordu ki, ashabı kiram blİ0 İM

   

 

   

(32) Muvaffak, 1/33.

   (33) Serahsinin Mebsutu, 1/2:3; Muvaffak, 1/32, 1/33, 1/42, 2/133.

•   (34)    Muvaffak, 1/34, 2/136.

342

 

 

(35) Muvaffak,   1/222.

(36) Cevahiri Abdülkadir, s:  703.

(37) Muvaffak, 1/33.

(38) Muvaffak, 1/33; Kerdri, 1/60.

(35)

Muhammed Hamidullah

 

I   I ılı,   lı

 

 

 

da bir re'y üzerine ittifak edemediler, siz nasıl kat'l re'y izhar ediyorsunuz? Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi: «Zannediyor musunuz ki ben gelişi güzol ro'y Ikarno ettim (içtihad ettim) ben bil-hoH.su bu İTİOHOIO üzerine tam yirmi sene arîz ve amlk dükündüm. Muna benzer şeyler aradım ve hor suhubinln kavlini muteber yollardan tetkik ot.tlm,- (40)

    Mir clnl'ıı, müsuımıiloyh kıyasın usulünü şöy-h) huyun »ilmiyi! ki, »kıyas her şeye gitmez, kıyas ytılın/ o ıjoylordo gider ki, onlar re'y ile idrak odllonıu/.. Kıyas hiç bir veçhile dinin erkânını lospll. utmuyo sebep ve illetlerde gitmez, belki ulıkunıın isbatına yarar.» (41)

    Hu suretle fıkıh bab bab, fasıl fasıl tedvin n< 11 İd I ve müşarünileyh her şeyden evvel abdest vi) taharet babını ele aldı. Çünkü imandan sonra bunu hor vakit ihtiyaç vardı (42).

    Hu haplara göre tedvin ve kitaplara (fasıllara) gOrn torllpto taharetten sonra namaz, sonra oruç, bundun sonra diğer bütün ibadetleri zikretti. Ibuduttun Honra muamelâtın bablarını aldı ve hepsinin «onuna tereke ve mirası koydu. Taharet vu ımrım/ın diğerlerine takdim edilmesinin sebebi ifiıdur ki, o herşeyden evvel çok ehemmiyetli ve hepsinden daha ziyade yaygındı ve muamelâtı lbudutton sonra getirmesinin sebebi şudur ki aslında hiç bir şahıs üzerine muamelâtın bir mecburiyotl yoktur ve her şahıs be-

(40) Kerdri, 1/150:151.

(41) Kerdri, 1/145.

(42) Kerdri, 1/183.

 

riüzzimme'dir. (Aksi sabit ohıncuyu k«< siyet ve mirası her şeyin sonunda tutlıı her şeyin sonuna getirdi. Çünkü o liri valinde her şeyden sonradır (43).

     Bütün bu gayretlerin neticesi,  hoı yüyordu.   Bir zaman geldi ki, Harzernı beyanına göre, Ebû Hanîfe 83.000 meseli misti. Onların içinden 38.000'i ibadete, Ianları muamelâta müteallikti. Başka blı da muhtemelen ahır ömründe Muvaffak ('!.'• zar ki onuri vaz'ettiği mesele 500.000'e çıkım onların içinde sarf, nahv ve hesaba ait öylı kik meşeler de girmişti ki,   onların istin hm Arap dilinin ve ilmi cebrin   mütehassısları âciz kalmışlardı.

    Denir ki, Ebû Hanîfe Kitab-ü-1 Ferai/. v tabı Şurut'u vaz' eden ilk zattır.    Ondun müstakil    olarak bu mevzuu    kimse elo n di (46).

    Devletler hukukunu dahi müşarünileyh ı takil bir mevzu olarak ilân etti ve içinde imi sulh hukukundan bahsettiği Kitab-üs-Siyor'I nif etti ve onu tarihten ayırarak fıkıh llo ı bir mevzu yaptı. Bu o zamanlar kalem m On lelerine yol açtı ve İmam-ı Evza'ı bunun mlıl sini yazdı. Ebu Yusuf ona cevap verdi vo İm nuncu risale  (Erredü Ala Siyeril Ev/.a'l    M I

(43) Muvaffak,  1/164.

(44) Harezmi, Menakibi Kaari, s: 473.

(45) Muvaffak, II. cild, s:   137:138.

(46) Muvaffak, 1/35.

(43)

344

 

Muhammed Hamidullah

 

şimdi Haydarabatta tab' edilmiş bulunuyor.) Muhammini Şoybanî dahi Siyeri Sagîri yazdı ve sonra Siyori Koblr o kadar büyük idi ki, bir arabaya konarak Harun-ür-Reşide hediye olarak takdim utiildi (47).

    Hu huyundan anlaşılıyor ki, bu kırklar mec-lisimlıııı banka daha muhtasar küçük on kişiden mui'olıknp bir komlto vardı. Evvelden ehli hadis olup Moııra Ebû Hanlfo'ye inanan Muhammed ibni Vohb bu komitenin erkânındandı ve bu on in-Han İtil ki, fıkıh bablannı tedvin ediyordu (48).

    Saymurl Hass-ül-hass meclisinden bahs ederken şöyle der: «Ebû Hanîfe'nin halkasında daima on kişi bulunurdu. Lâkin Kur'an'ı hıfz eden insanlar gibi onlar da bu şekilde fıkıh hafızlan dört idi. Züfer, Yakup, Esed ibni Amr ve Ali Mis'ar idi, der.» (49)

   (47) Muvaffak, Naşirin mukaddimesi. Ebu Yusufun Er'reddü alâ Siyer'ül Avzal. Aynı zamanda: Şeybaninin Şerh'üs Siyerü'l Kebir, s: l'de Serahsinin sarih sıfatıyla teyidi.

(48) Kerdiri, 2/185:186, Saymtiri, varak, 84 b : 85 a.

(49) Saymüri, varak: 54 a.

 

EBÛ HANÎFE'DEN SONRA

   Hazreti Abdullah ibni Mübarek, devamlı 'iu aitte Kûfe'de kalamazdı. O der ki, «ben Ebû I IH nlfenin bir tek kitabını çok defa yazardım, «, lı ü onda ilâveler olurdu ve o ilâveleri ben yıı ? < I im.» Onun Züferle büyük dostluğu vardı vo I i'o'ye gelerek kendisinden Ebû Hanîfe'nin bu ı abını ariyet alır ve istinsah ederlerdi (1).

   Ebû Hanîfe'nin fıkha müteallik kitaplunı m anası aslında onun muhasaralarının (kon ? anslannın) muhtelif fıkıh bablan üzerino yn mis ve şakirdlerinin yazmak itiyadında olduk I muhtıralar (notlar) idi. Yukarıda beyan ndild rıbi, müşarünileyh Şeybanî 27.000 meseloyl lu-tariki ile yazmıştı (2). Burada birçok şeyloı lomelen üstadının derslerinden alınmıştı. Iı Malikin beyanına göre, 60.000 mesele do ı

(1) Muvaffak, 2/68, Saymüri varak-   1   ;ı

(2) Kerdri, 2/159.

(1)

346

 

Muhammed Hamidullah

 

İNİII

 

 

 

izhar etmiştir C3). Bazı insanlar bunun sayısını

500 bine çıkarmışlardı (4).  >

    Siyrot-ün-nebî (yani Peygamber efendimizin blyoKi'(tfial)  bilhassa gazvolere (harplere) müte »İlik rivayetler, Ebû Hanlfe zamanında umumi ynl.li» lıııdİHİer kadar İhtiyatla tetkik edilmiyordu Ilımım İçin Hİyretle (biyografi) ilgili oları şeyler biniz şüpheli kalıyordu vo Ebû Hanîfe bu sebep ton kontll lyaklrdlnrini bile tarih ilmi mütehassıs-lurındıın biri olun ibni İshak ile dahi buluşmak -l/uı  ınıın   odordl.  Ne  ki  şakirdlerinden  bazıları itiniz ollilor ki «siyreti bilmeden mukaddem, mü-uhhur, nasıh ve mensuh sünen-i nebeviye bilinmez.

    Siyretin mebadisi bilinmezse, en büyük fa-kîh dahi gülünç hatalar yapabilir.» O vakit hak tanıyan Ebû Hanîfe, muhtemelen susmuş olacak (6) ve Ebû Hanîfe'nin en büyük şakirdleri Ebû Yusuf ve Muhammed Şeybanî daha ziyade vak'a nüvis olan Vakîdı'den tarih ve sirette istiane etmeyi reddetmemişlerdi (7). İmamı Şafiî gibi, kendi mevzuunda mütehassıs bir zat ne güzel söylemiştir ki: «insan beş kişiye muhtaçtır. Me-gazi nebevide (Peygamberin harplerinde) mü-bahhir olmak isteyen ibni İshak'a, fıkıhta mütete-bahhir olmak isteyen Ebû Hanîfeye (diğer bir rivayette kıyas ve istihsanda mütebahhir olmak isteyen).

  

Şairlikte mütebahhir olmak cfsirde mütebahhir olmak inlin iüleyman'a, sarf ve nahvde   mulul r.teyen Kisa'iye muhtaçtır (8).

    Taberî, (Ebû Hanîfe, tuğlaları bu nıak yerine onları bir yığın yapıp oıı<l> <,<m ilk şahıstır)   der. Muvaffak (9) 'eluı iliğine göre arzın yuvarlaklğıma da kun İni der, bab-ı hilâfette mutezileden bircim ona arzın merkezi nerede olduğunu f'bû Hanîfe, «senin oturduğun yerdir» clnıl mm üzerine <o adam sustu. Bundan acıkın •.ılıyor ki bunu söyleyebilmek için arzın  v lak olduğuna inanmak lâzımdır. Muhatının ni Yusuf Eddımışkî beyanına (10) göre. I tu Nııfriye, Haşviye gibi Havaric zümrelerine ıu< M ip insanlar, Basra'da İmam-ı Ebû Hanlfe Un ?.eneden ziyade  bir zaman mübahesedo  bulu muşlardı. Bu seri ve sathî tasvir, hikâye vo l/*ı inn sonra islâm fıkhının tedvininde dış tonlrlı no dereceye kadar müessir olmuştu? şeklimin lı Mialin yersiz olmaması lâzımdır. Bir tarufl.it ı /.im Avrupalı müellifler var.    Onların    İnil I m dünyada hiç iyi bir şey şarklılardan gelenin/ lıırın beyanı hattâ iddiası odur ki, «islâm I ku (fıkhı) sırf Roma Hukukunun Arapçnlii' m iş ismidir» ve onların gönüllerinin arzu M nun bundan başka birşey olmamasıdır. Ilı

   

 

   

(3) Muvaffak, 1/96.

(4) Muvaffak, 2/3.

(5) Muvaffak, 2/131 :  132; Kerdiri, 2/137.

(6) Muvaffak,   2/239;   Kerdiri,  2/141 : 142,  2/151

(7) Muvaffak, 2/131, ayrıca Saymüri, varak: II b.

 

 

(8) Muvaffak, 2/67.

(9) 1. cild, s:   161.

   (10)   Hkud'ül Cuman fi Menakibi İman A'/Hİİİ w T I  (Türkiye)  el yazması.

  

348

 

Muhammed Hamidullah

 

Ifilflh    ii

 

 

 

tan dışında müslüman hukuk mütehassıslarını! son zamanlarda bunun üzerine bazı tetkikat ya pıp yapmadıkları hakkında benim bir malûma tim yok. Hindistan'da şimdiye kadar Emir Ali ve Abdurrahlm   yüksek kabiliyetlerine rağmen bu huHUHta hiç bir gayrette bulunmadılar ve zan mot ütmediler   ve   İslam hukuku üzerine kendi to'lll'lorlndt ı    «mümkündür ki-,     «muhtemeldir kl« «vetmirt» gibi Büzlerle birkaç satır içinde Av-rupalı müelliflerin hayâlatmı biraz yumuşak üslûpla tekrar ederler. Bir tarafta bu, diğer tarafta biz i m bazı muhafazakâr müelliflerimiz Roma Hukukunun isminden o kadar tiksinti duyarlar ki, ona vukuf peyda etmeksizin onun varlığını inkâr ederler. İsmini zikre lüzum görmediğimiz Urdu dilinin meşhur bir müellifinden (Roma Hukuku, sırf birer satırlık prensiplerin isimleridir), gibi bir cümle beklenmezdi. Onlar, meclis tarafından tertip edilen on iki levhalık iptidaî Roma Hukuku bile on iki cümleyi ferah ferah geçiyordu. Sonraki zamanlarda Gaius ve Jüstinyen'in tedvin ettiği hukuk mecmuaları  (kolleksiyonla-rı) dahi kâfi derecede hacimli   yani büyük idi. Eğer fıkıh üzerine Roma Hukuku tesir etmiş ise, fıkhın kıymeti azalmaz ve eğer tesir etmemiş ise onun mevcut olan kıymetine yeni bir şey ilâve edilmez. Harici tesirler ne bir gulyabani Ckorkunç hayal) ne de aslı esası olmayan bir iddia haline getirilmemelidir. Belki olaylara bakmak lâzımdır ki, aslında ne şekilde ortaya çıkmıştır. Yukarıda işaret etmiştik ki, fıkhın tevsii ve terakkisinde, yirmi kadar dış me'hazdan    istiane    edilmiştir.

 

Kur'an ve hadisin haram kıldıftı yi iı.ıngi bir harici tesir caiz İmle Ketin olarak tesbit edilmiş olanları, (I19 İr /aman onları müslümanlar indinde r Ibl tesbit edemedi. Yalnız Kur'an ve ı > — -Imediği mevzularda bu mevzular)a IIK'H < illetler, Kur'an ve hadisin lâfz ve ruhunun ima olmadıkları müddetçe kabul edildi vr" «levam ettirildi. Bizzat Kur'an Hazret.ı  Mu I a ve diğer bir düzineden fazla poyK'im ı-.imlerini sayarak, «Onların hidayetin o uyu peklinde emir verdi. İslâmın Peygambori (S hakkında:  «Sizin için Allah'ın Resulünde , örnekler vardır.» denildiği gibi, aynı zumum Nözleri Hazreti İbrahim ve umumiyetle di#m gamberler hakkında da Kur'an.kullanmıştır rat, İncil ve diğer kitapların -zamanlarımı hukukî (kanunî) kıymetlerini Kur'an tosllm < Buhârî, Tirmizî ve diğerlerinin rivayetin*» / Peygambet efendimiz  (S.A.)    kendilerin» v gelmeyen hususlarda ehli kitabm âdetlerlyle ı etmeyi severdi. Müsnedi ibni Hanbel'do bir ka dikkate şayan hadis (11) ;   ehl-i kitap o yanlarla ilgili şöyle bir hadis rivayet ocllllı

    «İslâmda cahiliyyet    devrinin    faziletlin amel edilir.»

    İslâmm erkânından olan haccın    cahili' devrinin bir müessisi olduğunu bilmeyen İsâm devrinde    onun uygunsuz   vo   m(\<

   (11)   Müsned, İman Ahmed ibn Hnnhrt, llglı No:  42.

  

350

 

Muhammed Hamidullah

 

İttin

 

 

 

özgü olan âdetleri kaldırıldı. Cahiliyyet devrinden islâm'ın ipka ettiği şeylerin hepsinin geçmiş peygamberlerin ve bilhassa Hazreti İbrahim (A.S.)'in sünneti idi demok güçtür. Kan fidyesinin yüs dovo olduğunu Abdülmuttalib'in bir kâ-hine'nln (falcı kadının) tecvizi üzerine kabul ettiğini vo revaç bulduğunu herkes bilir. Hülâsa bizzat müdrik Arapların da âdetlerinde bazı makul yeyler olması ve islâmın da onları idame ettirmesine mâni olacak bir sebep yoktur. Ahdi Nebevl'den sonra müslümanlar muhtelif memle-kotlore yayılınca, onlar kaçınılmaz yeni zaruretlerle ve yeni yeni âdetlerle karşıkarşıya geldiler ve fukaha şüphe yok ki bunlardan makul olanlardan ve Kur'an ve hadise aykırı olmayanlardan bazılarını ipka ederek kabul ettiler ve fıkhın cüz'ü haline koydular. Bu şartlar içinde eğer za^ vallı Roma Hukuku dahi bazı tesirler yapmışsa hangi yenilik olacak? Ben derim ki, Şam ve Mısır'ın İlk fuklhleri bazı Roma âdetlerini kabul etmiş olabilirler. Irak ve İran'daki fakihler de İran âdetlerini İlindi! fukaha da (Dharma Şastra)nm tesirinde kalmış âdetleri belki benimsemişlerdir. Şüphe yok ki bütün bu örf ve âdetler, onlar hakkında Kur'an'ın ve hadisin sükût ettiği ve hilaf ma hiç bir sarih hüküm bulunmayan şeylere müteallikti. Fukaha bu âdetleri makul ve kıyas yoluyla doğru telâkki ettikleri ve Kur'an ve hadise mutabık olduklarından dolayı kabul ettiler. Biz, bütün bu me'hazları kabul etmeye hazır olduğumuz zaman Roma Hukukunun hissesinin ne kadar olduğu hakkındaki sual de kendiliğinden

,352

 

halledilmiş olur. Ne ki, hepsi hu I luı hususların da açıklanmadı \ı. hukuku her şeyden evvel Mokkn v «>rf ve âdetleri ile karşılaştı. Bllhn.v Yahudiler ekseriyette idiler.    Moklo için Şam, Mısır ve Habeşistan'a gittiklon Yemen ve Umman'a dahi gidiyorlardı Mısır'da Roma, Irak'ta İran hükümetini lariyle karşılaşmışlardı.    Sonradan isli' kunun terakkisinde büyük hissesi olan     > <iyle bir bölge idi ki son derece eski bir m yete malik olmakla beraber, birbirinin ani İslâm'dan çok evvel Yahudilerin,    Ha,hoi}l Romalıların ve İranlıların idaresi al ti ne I M mış ve her birinin nekadar da olsa tesirlinin tulamamıştı. Hicaz, Yemen, Bahreyn, D inin diğer sahil mmtakalannı bir tarafa bırni geriye Nkalan iç Arabistanda şüphesiz ecm' sirleri hemen hemen yoktu. Lâkin ahd-l n de islâm devleti harice yayılmaya başladı v nız on, on beş sene sonra Hazreti Osman ı zamanında garbî Çin'den Endülüs'ün bir I na kadar uzandı. Bu kadar geniş işgal HU I da yalnız Roma Hukuku câri değildi, ildikı çok diğer müstakil medeniyetler de vardı  i\ di'nin beyanına göre Hazreti Ömer (II.A.) ela eski İran arazi vergisi kanununu   ipli inişti. Şam ve Mısır'da Roma Nizamını tun za etmiş olmasında şaşılacak bir şey yok I ut reti Ömer (R.A.) bilhassa gümrük vo .un ??

   (12)   Institute of Gaius, Post, mukndrtlıın F. : 23

  

Muhammed Hamidullah

lelerinde yabancı memleketlerden geleceklerde yapılacak muamelenin o memleketlerde müslü-manlara yapılan muamolenin aynı olması hakkında bir kaide koymuştu. Hususî muahedeler vasıtoslylo (dolayısiyle) muhtelif idare hukukunun çogltll kısımları Hulei'a-I Raşidin zamanında vo onlardan sonra daim» nüfuz ediyordu. Küfe, Şiiliğin nınrkozl İdi ve İran'ın bir vilâyeti idi. Beni Uınoyyo (Kınovller) İktidara gelince, Şîi İmamlar daim ziyade 1 Ucuzda kaldılar. Orada (Hicazda) İN» I torna Hukukunun tesirleri yok denilebilir, lnıum-ı Ebû Hanîfe'ye gelince, biz biliyoruz ki o, İranlı neslinden olmasa bile vatanı iran'dı ve onun hayatı daha ziyade Küfe, Mekke, Bağdat gibi Roma ve Bizans'ın olmayan bölgelerde geçmişti. Roma hukukunun ya doğrudan doğruya veyahut bilvasıta o devirde Arap diline tercüme edildiğine dair hiç bir delil de yoktur. Her dinin mensuplarının kendi kanunlarına tâbi olmaları onlara adaletin tevziinin kendi hususî mahkemeleriyle kendi dinlerinden olan hâkimlerin eliyle olması ve islâm kanunu ile mukayyed olmamaları hakkındaki Kur'an-ı Kerim'in inkılâpçı prensibinde nçıkarılan ahkâm, islâm hukukundan ( bidayetinden beri haricî tesirleri azaltmaya sebep olmuştur. Ben en azından ilk fıkıh kitaplarının hiç değilse, tertiplerinin Roma hukukuna benzeyip benzemediklerini araştırdım. Roma hukuku isa'dan evvel ibadatı muamelâttan ayırmıştı ve dünyevî muamelâtı şahıslar, eşya ve filler (Muhakeme usulü gibi) üç kısma ayrılmıştı. Biraz evvel gördük ki Ebû Hanife'nin tertibi

 

l     lAllı   •

umumi hukuk yani anayasa .<    i'   ı> ı ı ılıil olmak üzere ibadat, munnu'lal ^alar) olmak üzere üçe takNİın »dili tertibi Roma Hukukunun tertip m iv bir tezad teşkil ediyordu. E bil Ilın m.mı Emevîlerin son ve Âbbaslloriıı   illi iıııne tesadüf ediyordu ve o zamanlar ilmi ve tekniği çok tercüme edilmemiş v iınlmamıştı. Bununla beraber revaç bülıu i'.'i'.ı fennî ıstılahların alınması mümkünün in ki, mantık, felsefe, tıb ve nücum, kolam, < ıı ı ya ve sairenin hilâfına usulü fıkıhta, im ıMM e, ne Yunanca ve ne de Farsça ve no de I h ı bir dilden muarreb yani ArapçalaşLırılmıu lil.ılaha tesadüf edilmemektedir ve fıkıhla ı ilan kelimeler Arapçada eskiden beri câri v» toriya Kur'an'dan alınmış kelimelerdir. Mfiüı ıstılah haline getirilmiş fıkıh, şer'i (şeriut)  ?> net ve saire kelimeleri gibi. Muamelâtta ve < i muamelelerde Arapça olmayan bazı  ıslıl losadüf edilir. Lâkin onlar da muhtemelen dan çok evvel Arapçaya girmiş bulun uy <? Imam-ı Malik'in Muvatta'smda tertip oUlj lar, İmam-ı Ebû Hanîfe'ninkine uymamak iw< Ve âdet ve muamelât hepsi karmakarışık!ır yazılan yazdığım sırada îmam-ı Zeyd ilmi   A nin fıkıh mecmuasına tekrar bakmak  IV bulamadım.    Hâdis-i Nebevide ona dinin denildiğinden abdest veya namaz her iklfiiı hor şeyden önce beraber onun  (Zeyd'İn) uyrı müstakil tertiptir. Dışardan benzer l> örnek    tutmadıklarından ve herkes kendi

 

354

 

Muhammed Hamidullah

inllllı

 

faaliyetine göre bir plân veya sıra seçtiğinden onların tertiplerinde nihayetsiz farklar görülür tmum-ı Şafii ve îmam-ı Hanbel'in zamanı nispeten çok .sonradır. Onlardan burada bahse lüzum yoktur. Mulıukkak olan şudur ki, islâm fıkhı Roma Hukukunun taklb ottlftl sırayı hiç bir zaman tnklb oLmomlştlr. iioma Hukuku ile İslâm Hukuku ııııiNindukl temol farklar da az değildir. Romalılar pulporeıt vo müşriktiler. Halbuki müslü-mttnlıır, vahdonlyyot-i ilâhiye (yani Allahın birlimi İnancını yaymak) i;in kalkmışlardı. Roma'da pupa hakimiyeti cemiyet nizamının temeli idi. No cahiliyet devrinde ve ne de İslâm devrinde Araplarda bu yoktu. Roma Hukuku o kadar çok muhafazakâr idi ki onun usandırıcı formalitelerinden asla uzak kalınamazdı. Meselâ: Gaius'un nisbeten yeni (milâdın ikinci asrmdaki) kanun mecmuasında şöyle bir hüküm vardır ki, eğer bir kimse kendi istidasında (üzüm kütüğü) yazacak olursa davasma bakılmaz. Çünkü on iki levha kanununda üzüm ağacı tâbiri kullanılmıştır (13). Dava etmede (muhasama) dâva veya cevap ve saireden lâfızların hattâ hareketlerin bile değiştirilmesi kabil değildi (14).

    Bizzat Roma hukuku denen şeyler, asıl Romalıların değil belki diğer kavimlerin temas neticesi değişmiş şeylerdi. Nihayet Afrika ile ticaret sonra Küçük Asyanın eski Şark medeniyetinden tesirler, yavaş yavaş Roma hukukuna gir-

 

miş ve onun medenî bir hain M"ln muştu (15). Bidayette Roma Hukuku 11? «-• merasim-i diniyeden bahseden luıııumı tiva ediyordu ve mabutların, insan lunn i muameleleriyle ilgilendikleri tasavvur t>\ du. Kâhin, hâkim oluyordu. İsa'dan ovv<< senelerinde dünyevî hukuk (kanun)   (Jı. larak sivil idareye bağlandı. O haldo ki. < Meclisi    muamelâta hattâ anayasaya nııHn ahkâmı    ihtiva    eden   Oniki Levha   kanın hazırladı (16).    Yavaş yavaş  hükümdarlar ri' kudretini kazandılar.    İslâmda hıristlyn taki rahipler, kâhinler gibi, din adamlarının resi, asla vaki olmadı ve Kur'an ve Hadis'!ı lâf ma kanun yapmak kudreti kimseye asla v medi. Roma hukukunda nikâh ve köleliğo uıi lâka uymayan ve bugün zalimane addodlh-cek ahkâm İslâmda asla görülmez. Nikâh v< leliğe müteallik birçok islâmi müesseseloro, ma Hukukunda hiç bir yerde asla tesadüf mez. Her ne kadar bazı müesseselerin müijh olması vaki ise de onlar da yeni değillerdi, ki, eskiden beri Arabistan'da câri idi yahu I, gamberimiz Efendimiz (S.A.) onları ıslah ol,n Şüphe yok ki, ilk fıkıh kitaplarının isin meselâ : Mecmu', Cami, Müdevvene, Mebsut, Üm,  Havi  «Code,  Compendium,  Pandect,   I iples, İnstitüte, Corpus» ve diğerleriyle aynı ada görülüyor. Lâkin evvelâ mümkündür k

 

 

 

(13) Gaius, 4/11.

(14) Post s: 23.

356

 

 

  (15) Post, s: 34:35; Ancyclopeadia of Soclal Bclı-ı orpus Juris Civilis bahsi.

(16) Post, s:   11: 21.

(15)

Muhammed Hamidullah

 

UlAm   "??' ?>' -   »

 

 

 

mofhumu ifade etmek için Arap müelliflerinin zihinlerine bu isimler ken diliğinden gelmiş olsunlar. Çünkü Arapçada onlardan başka isim mevcut doftlldlr. Saniyen .löstinyen'in tekmil Roma Hukukunu ihtiva «don müdevvenatı, İmam-ı Mıılik'ln yahut lmum ı Muhummed Şeybanî'nin kitaplarından no hacim, no de tonovvü bakımından <;ol< lloıldo düftlldir. Bolkl ibadatın karşılığı (IİHIİINIHİ-) ha/f clıı odilse yine muamelâtta o kadar bılyıık bablara daima bu islâmi eserlerde te-ııudui' odIIİr ki onlardan Roma Hukuku hiç bah-Hotmoz. İmam-ı Muhammed'in Kitabül Mebsud'u basılacak olsa üç bin sayfadan az tutmaz. İmam-ı Mulik'in Muvatta'mm muhtelif rivayetleri dahi oldukça büyüktürler ve bunlar tamamiyle ilk fıkıh kitaplarıdır. Hicretin beşinci asrında Serahsi, İmamı Muhammed'in kitabmı hülâsa etti. Şerh-i Mebsut namı ile yazdığı bu kitap tam otuz ciltte ve büyük formada tab edilebildi.

    İslâm Hukuku yalnız yüz senelik bir tekâmülden sonra, Jüstinyen'in (Roma Hukuku) nu bin senelik bir tekâmülden sonra, tertip edip kaleme aldırdığı elli bablık kanunlar mecmuasiyle, boy ölçüşebilir. Ve birçok hususlarda daha ziyade incelmiş ve umumî ahlâka .<;on derece uygundur. Tetkik edilecek olursa, görülecektir ki, Eme-vîlerin payitahtı (hükümet merkezi) Şam şehri, gerçi bir Bizans vilâyetinde idi. Lâkin onların zamanında ilim ve kalem erbabı, kendilerini ya hadis cem'ine yahut da sarf ve nahv ve edebiyata vermişlerdi. Fıkha merak, Abbasîler devrinde başladı. Abbasîlerin muhiti İranlı idi ve payitaht-

358

 

??im  Bağdad'a nakloLmiylmdi.   I m kanunlarına müteallik on  y ınuları da îran kanunlarının İlmi ımnkilerden çok daha aşağı olıi > :,l.ir. Ben onların (Âyinname) vı ..>. ini ve nasıl olduğunu bilmiyorum   W serlerinin tahkikatına gelince, alıd ı  ı Islâmm bidayetinde şarkta Romu I hık ( ûri değildi ve şarkın örf ve âdetlori \ m hakemliği carî idi. Roma Hukukunu ulardan sonra Rönesans devrinde hm i

    «Jüstinyen'in asıl teb'asının bu kanım m uasmdan pek istifade etmiş olmaları «Ur. Çünkü kanunların büyük bir kısmı  İd kil. Halbuki, teb'adan ekserisi Yunancu, Mı mı Süryanice ve Arapça konuşuyordu. Sonra /.ut kanun vâzı'ı kendisi saltanatının son olu nesinde tekrar tekrar ve usulsüz bir soklhi kanunları değiştiriyordu.    Buna ilâveleri İM İdare merkezlerinin dışında bu imparatorlulı ııunlarının kendilerini    hissettirmediklerini «itmek için başka sebepler de vardır. Vo İn lar    şark vilâyetlerinin en uzak ka/uların muntazam mahkemelere;    kâhinlerin,  ineli lltlerin ve diğer dinî memurların hakomlllılt müracaat ettikleri kadar baş vurmuyorlmıl onların hakem kararlarındaki hukuk un I kadîm Roma Hukukunun me'hazhırımlu veyahut   üçüncü elden geliyordu vo hım (Roma me'hazlarında da)  diğer ımmırla mıştı.»

   

Muhammed Hamidullah

 

IMIAİİİ  in.

 

 

 

     (VVilson, İngiliz-İslâm hukuku, -894 baskısı,. s    (i).

    Hülâsa: İslâm hukuku üzerine Roma hukuku nıüosslr oldu mu olmadı mı? Bu sualin cevabım müspet olurak vermek İçin bir imkân ortaya koyabilirim ki şudur i islâm kendi hukukunun Uıkâmül vu tedvininin hemen başlangıcında lloıııu yıuıl ül/,ttiı« dovlotlne alt olan mıntakaları ijKivl el.ınlıjll. Ilu nunUtkularda yeni müslüman olumu ulmllııln ve umumiyetle o mmtakaların örf vo âdotloı indon Kur'an ve Hadisin sükût ettiği lıııllordo l'ukahanın ahkâm istinbat etmeleri müm-kündür (17). Bu bir imkâna karşı ihtimali kabil olınuyan on iki vak'a vardır:

    1 — islâm hukukunun mercii, (başvurulacak yetkili makamı) yani Cenabı Risalet aleyhis-selâtü vesselam Efendimiz Roma Hukukunun yazıldığı dilleri bilmiyordu ve o hukukun câri olduğu mmtakalarda ikamet buyurmamışlardı.

    2 — İslâm hukukunun esası, evvelâ kendisinin meydana geldiği muhitin    örf ve âdetleri

   (17) Kerdiri (ikinci cild, s: 163) İmam Muhammed Şeybani hakkında katiyetle şöyle yazar: «Onun önünde su ile dolu bir tas durur ve Arab diline ve yazısına vakıf on Yunanlı câriye hazır bulunurdu ve istenilen malûmatı okuyarak (İmam Muhammed Şeybaniye) dinletirlerdi, îslâmi muhitde yetişmiş olan bu kızların Roma hukukundan haberleri olmadığı muhakkakdı. Eğer îmam Muhammed Şeybani diğer muasırlarından daha fazla büyük eserler yazmış ise bunun sırrı bu suretle meydana çıkmış oluyor. Müsvedde yazmak, temize çekmek işlerini bizzat kendisi yapmıyordu, belki — görüldüğü gibi — yardımcıları vardı.

 

rine dayanmış\lması lâ/umln    ı ıların nüfuz veya tesiri I İlen.   ı ftlr.

 3 — Bütün ilk fıkıh mezhoplurı I i t Irak'ta yani Romalılara ait olum,,,,,  ,, urda meydana gelmişler ve tekemmül M "İr. Bir tek istisna îmam-ı Evzal'nln  mı ir.   Onun mezhebi ise onunla berubor jlmuştur. Zehebî'ye göre bu zat Sind (iyin Pakistan) h idi. Sind'den gelmiş ve Şam'da h Mı 11 etmişti.

    4 — Şüphesiz Emevîler devrinde hilâfet

kn/.i bir Roma mmtakası olan Şam'da idi. )

hu devirde fıkıhtan ziyade tefsir,  hadis, !.,

Iıl) vesaireye teveccüh edilmişti. Emevi dr"

1 İn fıkıh merkezi Küfe ve Hicaz'dı. Abbasi

ıinde fıkha teveccüh olundu. O zamandı».

ı< 1 merkezi Irak'a intikal etmişti.

 5    — Mantık, felsefe, coğrafya, tıb, ilâh

sairenin aksine fıkıhta hiç bir zamanda A

ıştırılmış ıstılahlara tesadüf edilmiyor,  I

ı.ların hepsi Kur'an veya Hadisten alınım' 1 hlardır.

   6 — Başka ilimlerin hilâfına fıkhın vn tekâmülü zamanında hukukî hiç bir \ kitabın Arapçaya tercüme edildiğinden b«ı iniyor ve ne de Roma Hukukuna dair k okumak için yabancı dillere meselâ : Lâtin ııanca ve Süryaniceye vakıf fukahaya 1 udiliyor.

7 — Hemen hemen bütün  mo.'jlıın-  1,

I tornalıların nüfuz    etmedikleri    mininin 1.

 

360

 

Muhammed Hamidullah

zuhur etmişlerdi. Hicazdan sonra en fazla, fuka-ha yetiştiren İran ve Türkistan'dır. Oralarda îran ve Budist hukuku olabilirdi ama Romalıların tesiri olamazdı.

   0 — Hazroti ömor (HA.) gümrük ve arazi vergisi usullerini Roma nüfuzunda olmayan bölgelerden ıtlinişti. Cl/yo'yo dahi kadîm İran'da te-Hadüf edilir fakat Koma mıntakalarında değil. Katlı ül'Ku/at'ın vazifesi dahi İran'da idi, lâakal Mobo/.-I Mobozon (Eski İranda büyük bir makam) adalet İşlerini de ifa ediyordu.

    i> — Kur'an, sarahatla zımmî reayanın (gayrı müslim teb'anm) adlî ve hukukî muhtariyete malik olmasını emretmiştir. Bunun tatbikine ahd-i nebevide başlandı. Ve Osmanlı Türklerine kadar devam etti. Bunun kaçınılmaz neticesi, müslümanlarm ve gayri müslimlerin hukuk sistemlerinin birbirinden ayrı kalması ve yekdiğeri üzerine tesir ve aksi tesir yapmaması oldu.

   10 — İslâm fütuhatının başlangıcından itibaren müslümanlar İranlılara ve Bizanslılara aynı zamanda hücum ettiler ve her ikisini mağlûp «ttiler. Bu demektir ki, fethedilenlerin arasında yalnız Romalıların (Bizanslıların) fatihler üzerinde tesiri olsun da İspanya'dan Çin'e kadar Ermeniya'dan Hindistan'a kadar fethedilen diğer yerlerdeki akvam'm tesiri olmasın. Bu sebepsiz bir tercihtir.

   11 — İslâm medeniyeti ve Roma medeniyeti •esas itibariyle birbirinden çok farklıdırlar. O kadar ki yapabildiğim mukayeseli tetkiklerde iba-dat  (yani tevhid, namaz, oruç, hâc, zekât), ce-

 

İtilinıı  i'

al (İa'zirat) ve malî husualunln    ı !. nikâh, neseb, hul  (Hul'  (an !      im ve ayın) : kadının koçanına nmayı temin etmesi), kölelorln ı, adaletin tevzii, devletler hukuku v< M İç bir benzerlik yoktur. En fazla beı ılr kısım muamelât kalıyor, onların beı ! Kiplerinin araştırılmasından kat-ı nazar \>v\ önlerin vücudu hiç olmazsa şunu isbat, ıxlı dam hukukunun çok büyük bir kısmı \t/ Koma Hukukunun katiyen tesiri olmamışı 12 — İslâm'm zuhurunda Roma Hukuki ınıparatorluğunda yani  Bizans imparator! ? la bazı taşra merkezleri müstesna hiç c/i ı .ildi. Adaletin tevzii ve hakemlik rahipleri ı >le idi. Dinî yahut şahsî menfaatlar saik Hıristiyan malı olmayan Roma Hukuku Ih olmaktan hoşlanmıyorlardı.

   Ben ayrı bir makalede bunu tahkik o çalıştım (18) ki Roma Hukuku İslâm hukuk rine müessir oldu mu olmadı mı?

   Yukarıda da hülâsa ettiğim delillerdi' neticeye vasıl olmağa mecbur oluyorum ki ha yabancı kaynaklardan şüphesiz İsti T/n ı. ler.  Lâkin bu yabancı kaynaklar içim hukukunun mevkii o kadar azdır ki, on husus ve mümtaz bir mevki vermek nııiı ğildir ve muhtemelen şunu söylemek  ?

   (18) Haydarabad 1941 senesinde tllnd Mı Kongresi içtimaında okunan «Roma lıııkm .. Hukuku üzerine tesiri» başlıklı InııUlm'e m >'

  

362

 

Muhammed Hamidullah

 

mübalağa olmaz ki, İslâm hukukuna vaki dış tesirlerde Roma hukukunun hissesi müşkülât üe yüzde bir olabilir.

 

BİR YAY1NOII1K

1 — KUR'AN'I NASIL OKUYALIM M. Kutub (2. Baskı)

3 — KUR'AN'I NASIL ANLAYALIM Mevdudî

3     — İSLÂM'IN GETİRDİKLERİ     

Prof. Abdülaziz bin Abdullah (Tükendi >

4     — DUA      

Dr. Alexis Carrel - Ali Şeriatiî

5     — İSLÂM MEZHEPLERİ VE MÜESSES Mi. Kİ M

Prof. Suphi es-Salih

0 — İSLÂM HUKUKU/Teori - Pratik  .... Yusuf el-Kardavî  (Toplatıldı)

V - - ANA HATLARI İLE İSLÂM EĞİTİM TAlf.tl I > Dr. Ziya Kazıcı

| — ÇAĞDAŞ TEMEL KONULAR           •'"

Malik bin Nebi

9 — DİKENLER (Roman)        

Seyyid Kutub

0     — İSLÂM HUKUKU ETÜDLERİ     

Prof. M. Hamidullah

il    - İLÂMDA DİNÎ DÜŞÜNCENİN YENİM :N

DOĞUŞU     

Dr. M. İkbal

ı       - MEDENİYET VE MODERNİZM (Un ", Ali Şerîati

1     - İSLÂM EKONOMİ DÜŞÜNCESİ (I

Prof. M. N. Sıddıkî

|000 lirayı aşan isteklerde % 30 İndirim ynın1-

llıtlıu az siparişler üzeri fiyattan vo pul kmyıİM       ...i. ı m.

 

364

 

YAYINA HAZIRLADIKLARIMIZ

O  Ömer b. Abdülaziz Dönemi ve İslâm İnkılAbı Dr. İmadüddîn Halil

0  Fatiha Tefsiri

Mevlâna âbû-1 Kelâm Azâd

0  Ne Okumalı Nasıl Okumalı Dr. Bekir Karlığa

0  İslâm — Kapitalizm Çatışması Seyyid Kutub

|§ Hacc Alî Şerîatî

(#  İslâm Müesseselerine Giriş Prof. M. Hamidullah

Muhammed Hamidullah _ İslam Hukuku Etütleri