YAYINLARKEN    1

İHSAN ÖZKES. 1

TERCÜME VE ŞERHEDENİN ÖNSÖZÜ.. 1

HADİS İLMİ VE TARİH! GELÎŞİMÎ. 1

I. HADİS VE ÖNEMİ. 1

1) Hadis'ln Logat ve Istılah Manasısı 1

2)  Kuds! Hadis. 1

3) islâm Dini'nde Hadis'İn Yeri 1

II. SAHABE VE HADİS RİVAYETİ. 2

1) Hz. Peygamber'in Hadis Rivayetini Emretmesi 2

2) Sahabe'nin Hadis Rivayetine Düşkünlüğü. 2

3) Sabsbe'nİn Farkta Sayıda Hadis Rivayet Etmeleri 2

4) Sahabe'Din Hadis Öğrenme Yollan. 2

5) Hadislerin Yazılması 2

III. ASRI SAADETTE ASHAB'LA BİRLİKTE.. 2

HADİSLERİN YAYILMAS' 2

IV. HADÎS UYDURMA HAREKETLERİ VE NEDENLERİ. 3

1) Uydurma Hareketinin Başlangıcı 3

2) Hadis Uydurmanın Nedenleri 3

V. CERH VE TA'DÎL HAREKETİ. 3

VI. HADİSLERİ TEDVİN VE TASNİF HAREKETİ VE MEŞHUR ÖRNEKLERİ. 3

VII. HABİS USÛLÜ'NE DAİR ESERLER.. 3

VIII. ANA HATLAR! İLE HADİSLERİN TAKSİMÎ. 4

A. TEVATÜR DERECESİ AÇISIDAN HADİSLER.. 4

1. Mütavatir Hadis. 4

2. Âhfid Hadisler 4

B. KABUL VEYA RED AÇISINDAN HADİSLER.. 4

1. Makbul Hadisler 4

2, Merdod Hadisler 4

a. Senedindeki Kopukluk Sebebiyle Zayıf Sayılan Hedisfer 4

b. Havide Cerfaİ Gerektiren Hfillere Göre Zayıf Sayılın Hadisler 5

Râvinin adaleti ile ilgili tenkid noktalan. 5

Ravinin zabtı ile ilgili tenkid noktaları 5

C METÂİN-İ AŞERE.. 5

Uydurma Hadisleri Tanıma Yollan. 5

D. MAKBUL İLE MERDUD ARASINDAKİ MÜŞTEREK OLAN ISTILAHLAR.. 6

E. KENDİSİNE İSNAD EDİLENE GÖRE HADİSÎN BÖUÜMLERİ. 6

Merfû hadis İki kısma ayrılır 6

IX. MUHTELİF’UL -HADİS. 6

X. NASİH VE MENSUH.. 6

XI. HADİS KAVİLERİNİN CERH VE TA'DİLİ. 7

Mu'telif ve Muhtelif. 7

Müttefik ve Müfterik. 7

Mateşabih. 7

İMAM NEVEVİ. 7

ESERLERİ. 7

RİYAZ'ÜS-SÂLİHÎN.. 8

ŞERHLERİ. 8

ÖNSÖZ.. 8

BİRİNCİ BÖLÜM... 8

İHLÂS VE AÇIK-GİZU BÜTÜN İŞ, SÖZ VE DAVRANIŞLARDA.. 8

İKİNCİ BÖLÜM... 11

TEVBE.. 11

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 14

SABIR.. 14

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 20

SIDK/DOĞRULUK.. 20

BEŞİNCİ BÖLÜM... 21

MURAKABE.. 21

ALTINCI BÖLÜM... 22

TAKVA.. 22

YEDİNCİ BÖLÜM... 23

YAKÎN VE TEVEKKÜL.. 23

SEKİZİNCİ BÖLÜM... 25

DOĞRULUK (İSTİKAMET) 25

DOKUZUNCU BÖLÜM... 26

VARLIKLARIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ, DÜNYANIN FANİLİĞİNİ, 26

KIYAMETİN KORKUNÇ HÂLLERİNİ, DÜNYA VE ÂHİRET. 26

İŞLERİNİN TAMAMINI DÜŞÜNMEK, NEFSİN İSTEKLERİNE.. 26

MÂNİ OLMAK, ONU ISLÂH EDEREK DOĞRULUĞA YÖNELTMEK.. 26

ONUNCU BÖLÜM... 26

HAYIRLI ŞEYLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELENİ CİDDİYET. 26

VE TEREDDÜTSÜZCE YÖNELDİĞİ BU HAYIRDA SEBAT ETMESİ. 26

İÇİN TEŞVİK ETMEK.. 26

ONBİRİNC! BÖLÜM... 27

MÜCÂHEDE.. 27

ONİKİNCİ BÖIJÜM... 30

ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI ARTIRMAYA TEŞVİK.. 30

ONÜÇÜNCÜ BÖUÜM... 30

HAYIR YOLLARININ ÇOKLUĞU.. 30

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 34

İBADETTE ÖLÇÜLÜ OLMAK.. 34

ONBEŞİNCİ BÖLÜM... 36

AMELLERE DEVAM ETMEK.. 36

ONALTINCI BÖLÜM... 37

SÜNNET VE ÂDABINA RİAYETİ EMRETME.. 37

 

 

 

 

YAYINLARKEN

 

Yılların getirdiği bir sessizlikten sonra müslümanlar arasında öze dönüş hareketi başlamıştır. Üzeri kasıttı bir şekilde küllenen islâmi kültür, uyanan müslümanlarla birlikte gerek hayatta gerekse yayın dünyasında kendini gös­termeye başlamıştır.

Temel dini bilgilen dahi öğrenme şansını bulamayan bir nesilden sonra, onların da gayretleriyle, dinini öğrenmek şansını eide eden yeni bir nesil ye­tişmiştir. Bu nesil İslâm'ı temel kaynaklardan öğrenmeyi kendilerine şiar edinmiştir.

Bu yönde ülkemizde çok ciddi adımlar atılmış, Kur'an'ın anlaşılması yo­lunda birçok meal ve tefsir kitapları yayınlanmıştır. Yine ikinci temel kaynak olan Hadis Özerinde de çok ciddi çatışmalar yayınlanmıştır.

Bu yayınlar içerisinde önemli bir yeri olan, imam Nevevî tarafından ha­zırlanmış Riyftzü's-Sâlihîn adı altında bir hadis kitabı vardır. Bu eser yayın­landığından bu yana çok büyük bir ilgi görmüş, kıtaplıklarınızda hak ettiği yere kavuşmuştur.

Yayınevimiz birçok Arapça şerhlerinin olmasına rağmen Türkçe şerhi­nin olmayışını dikkate alarak bu eseri Türkçe tercüme ve şerhiyle siz muhte­rem okuyucularımıza kazandırmayı hedef edinmiştir.

Yoğun ilgi ve geniş bir kadro çalışmasıyla hazırlanan bu eser inşaattan 6 cilt olarak okuyucularımızın istifadesine sunulacaktır.

Yüce Allah'a bize böyle bir çalışmayı nasib ettiği için hamdeder, hatala­rımızdan dolayı affını dileriz.

Eserde emeği geçenlere teşekkür eder, eserin Islâmî kültür oluşumuna katkıda bulunmasını Yüce Allah'tan temenni ederiz.[1]

 

İHSAN ÖZKES

 

(İstanbul Merkez Vaizi)

 

1957'de Çorum'da doğdu. Ankara Îmam-Hatip Lisesi'nden mezun ol­du. Bir müddet Çorum-Alaca ilçe merkezinde tmam-Hatip olarak görev yaptı.

İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (gece böl.) tefsir-hadis bölümünden 1981'de birincilikle mezun oldu. Yüksek tahsil esnasında Beyoğlu Emin Ca­mii Kur'an Kursu öğreticiliği yaptı.

Sinop-Gerze müftüsü iken yedek subay olarak askerlik görevini yapmak üzere bu görevinden ayrıldı.

Yozgat-Sorgun müftüsü olarak birkaç yıl hizmet veren yazarımız iki yıl müddetle Mısır'da el-Ezher Üniversitesi 'nde hadis dalında çalışmalar yaptı. Mısır dönüşü Bolu-Akçakoca müftüsü olarak atandı.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde hadis ana bilim dalında mas­tır yaptı. Bu süre içinde Haseki Eğitim Merkezi ihtisas kursuna katıldı.

Halen İstanbul merkez vaizi olarak görev yapmaktadır.

Evli ve beş çocuk babası olan İhsan ÖZKES hocanın "Hadislerle Ço­cuk Eğitimi" isimli bir tercüme eseri bulunmaktadır. [2]

 

TERCÜME VE ŞERHEDENİN ÖNSÖZÜ

 

Allah'a hamd, Rasülü'ne salfit ve selâm olsun!

Riyâz'üs-Sâîihîn, VIII. asırdan itibaren İslâm ülkelerinde hadis ile içice olanların daha yakından tanıdığı; sünnet tebliğcilerinin ellerinden ve dille­rinden düşürmediği tanınmış bir eserdir.

Rasûlullah'ı (s.a) dolayısıyla İslâm'ı anlamak; şüphesiz Kur'an ve Sün-net'i en iyi şekilde bilmekle mümkündür. Arapçayı -ana dilleri olması sebebiyle-halkımızdan daha iyi bilen Arap âleminde bile Kur'an-ı Kerim tefsirlerinden ve hadis şerhlerinden müstağni olunmamıştır. Nitekim hicri 1. asırda tef­sirler, IH. asırda Gariö'ul-Hadisler, IV. asırda da hadis şerhleri yazılmaya baş­lanmıştır. Riyâz'üs-Sâlihîn'in değişik asırlarda arapça şerhlerinin yapılmış ol­ması da bu değerlendirme çerçevesindedir.

Yüce milletimize bu muhteşem eserin tercümesini ve ilk tttrkçe şerhini yazmaktan bahtiyarım.

Bu şerhi yaparken, Riyâz'üs-Sâlihîn'in, Delil'ül-Fâühîn, Nüzhet'ul-Muttakîn, Menhel'ül-Vâridüı

adlı şerhlerinden büyük ölçüde istifâde ettim. Ayrıca; Sahih-i Buhârî şerhlerinden; Fcth'ul-Bâri, Umdet'ul-Kârî, İrşâd'us-Sârî,

Sahih-i Müslim şerhi Minhfic, Sünen-i Ebu Dfivud şerhi Avh'ul-Ma'bud, Sünen-i Tirmizî şerhi Tühfeî'ul-Ahvezî, Sünen-i Neşe! şerhi Zehr'ur-Ruba ve Sünen-i îbo Mâce?erhi Misbâh'uz-Zücâcr ite diğer kaynaklardan faydalandım.

"Hadis timi ve Tarihi Gelişimi"ile "Hadis Usûlü"ölümlerinde, ilgili ilk donemler ve sonraki dönemlerde yazılan, özellikle de lahhân'ın Teystm Mustatah'ıl'Hadis'inden yararlandım.

Bu eseri aziz milletimize sunan fslâmoğlu Yaymcthk'ı kutlar, daha nice hayırlı hizmetlere öncülük etmesini dilerim.

Belirli bir zaman ve ölçüde yaptığım bu çalışmanın, İslâm'ın ikinci kay­nağı Sünnet'in anlaşılmasına ve yaşanmasına vesile olmasını Rabbİm'den ni­yaz ederim. [3]

 

İhsan ÖZKES

Ocak/1991- İstanbul

 

HADİS İLMİ VE TARİH! GELÎŞİMÎ

 

I. HADİS VE ÖNEMİ

 

1) Hadis'ln Logat ve Istılah Manasısı

 

Hadis lugavî olarak "yeni" demek olduğu gibi "haber vermek" anla­mına da gelir. Bu anlamda "haber" ve "eser" kelimeleri de kullanılmakta­dır. Hadis, "... Onun (Kur'an) gibi bir söz getirsinler..." (TÛr/34) ayetinde söz ve ayet anlamında, "Musa'nın haberi sana ulaştı mı?" (Tâhâ/9) ayetinde de haber anlamında kullanılmıştır.

Hadis ıstılahı mânâ olarak şöyle tarif edilmektedir: "Hadis; söz, fiil, tsk-rir, ahlâk ve fıtratıyla ilgili bir vasıf olarak Hz. Peygamber'e izafe edilen her

şeydir".

Hadîs'le eş anlamlı bir kelime olarak "sünnet" terimi de kullanılmak­tadır. Sünnet, lügatte mutlak olarak yol ve gidişat anlamlarına gelmektedir. Hadisçiler, hadiste olduğu gibi Hz. Peygamber'in ahlâk ve İtliatıyîa ilgili va­sıflarını da "sünnet" kavramına dahil etmektedirler. Bu yüzde» Sünnetle Hadis'i birbirinin yerine kullanılan iki terim olarak kabul etmek mümkün olmaktadır.

Yukarıdaki tarife tekrar bakıldığında 'hadis' veya 'sünnet' denildiği za­man, kavlî, fiilî, takrir! ve ahlâk! özelliklerin tümünün birden kastedildiği anlaşılır. [4]

 

2)  Kuds! Hadis

 

"Kudsî", "ilâhî" veya "rabbanî" diye nitelenen bir başka hadis çeşidi daha vardır ki, bunu da kısaca açıklamak faydalı olacaktır.

"Kuâsî Hadis", Kur'an olmamak kay&y!a, Hz. Peygamberin (sa) "Al­lah Hâlâ şöyie buyurmuştur" diyerek, Allah'a nisbet etmek suretiyle bildirdiği sözlere denilmektedir. Bu, Kur'an ile hadis arasında bir mertebede olduğundan Kur'an hükmünde sayılmaz; zira sözler peygambere aittir. Ancak Hz. Peygamber "Allah leata buyurdu" diye bunun kendi beyanı olmadığını açıklamış ve "hadis-i nebevf'dea farklı olduğuna işaret etmiştir.

Kudsî hadisler genellikle Allah'ın büyüklüğünü, rahmetinin beyanını, hü­kümranlığının kudretini, ihsan ve İkramımn bolluğunu konu edinirler. Hz. Peygamber'm hadislerinden bu yönden de ayrılırlar. Namazda okunmazlar, abdestsiz kendilerine dokunulabilir. Lafızları muciz değildir, mânâ olarak ri­vayet edilmeleri de caizdir. [5]

 

3) islâm Dini'nde Hadis'İn Yeri

 

Mütahassıs âlimlerimiz, sahih hadisin bütün müslümanlara delil oldu­ğu sonucuna vararak, mü'minlerin, Rasûl-i Ekrem'e (s.a) bağlamp onun hük­müne boyun eğmelerini farz kılan ayetlerle bu görüşlerini desteklemişlerdir. Bu görüşün aksini kabul eden kimseye de âlim sıfatım vermemişlerdir.

Derin ilmî araştırmaların bu doğru sonuca varması gayet tabiidir. Zira müminlerin Rasûlullah'a (s.a) itaat etmesini emreden ayet-i kerimelerin baş­ka türlü yorumlanması mümkün değildir. Hz. Peygamber'e itaat da ancak onun sünnetine yapışmak, hadisleriyle amel etmek, din? problemlerde ona başvurmak ve onu, dinin Kur'an-ı Kerim'den sonra gelen ikinci kaynağı ola­rak kabul etmekle mümkündür.

"Hz. Peygamberin hadislerinin teşrî' bakımından müstakil olduğunu Kur'an kabul ediyor mu?", "Eğer hadis Allah Kitabı'mn bir açıklaması ve­ya kapalılığının anlatımı ise, bu durumda Kur'an 'la beraber hukukî kaynak­lardan biri olarak kabul edilebilir mi?" gibi sorulara cevap verebilmek için sünnet-i seniyye ile amel etmenin vâcib olduğunu belirten belli-başh ayetlere göz atmamız gerekecektir.

Abdurrahman b. Yezid, hac mevsiminde dikişli bir elbise ile ihrama gir­miş bir kişiyi görür ve ona, elbiselerini çıkararak Rasûl-u Ekrem'in (s.a) giy­diği şekilde ihrama bürünmesini tavsiye eder. O kişinin "Bana elbisemi çı­karmamı emreden bir ayet oku bakalım!" demesi üzerine Abdurrahman ona verilecek en güzel cevabın;' 'Peygamber size neyi getirdi ise onu alın, size ne­yi yasak etti ise ondan da uzak durun" (Haşr/7) ayetini okumak olduğunu görür.

Dikişli elbisenin çıkarılması Kur'an-ı Kerim'de açıkça belirtilmemiştir.

Fakat bu meseleye dair hadis-i şerif vardır. Demek oluyor ki, bu hukukî hük­mü sadece sünnet ortaya koymuş ve teşri kaynaklardan müstakil bir kaynak durumuna gelmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin yasak ettiği şeyden sakınma­larını mü'minlere emreden Allah lefllfi'dır.

Hz. Peygamber'in hadisi bulunan bir konuda mü'minm yapacağı şey her ihtilafda ve davada şu ayet gereğince tam bir teslimiyetle sünnetin vereceği hükme boyun eğmekten ibarettir.

"Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar". (Nİsa/65)

Allah Teâlâ peygamberine "İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açık­ça anlatasm diye, sana da Kur'an-ı Kerim'i inzal ettik" (NahI/44) buyurmak suretiyle, mü'minlere sünnetin teşrî'deki yerini göstermek istemiştir. Zira peygamberin sözleri ve davranışları ayeti açıklayarak onun mücmelini tafsil, mut-lakını takyîd, genel lafızlarını tahsis eder ve Kur*an-ı Kerim'in belirtmediği ölçüleri, cezalan ve cüziyyâtı da belirler. Kur'an'ın açıkça bir hüküm getir­mediği yerlerde sünnet, müstakil olarak teşri* yetkisine sahiptir. Kur'an'ın an­lamını ve anlatımım kendine bıraktığı hususları da açıklar.

tik dönem alimlerinin (selefin), sünnetin Kur'an ayetlerini açıklamakta­ki büyük önemini anlamış olmaları, bazılarını sünnetin Kitap üzerinde söz sahibi olduğunu söylemeye bile sevketmiş ve nitekim Evzaî "Sünnet'in Kitab'a olduğundan çok, Kitab'ın Sünnet'e ihtiyacı vardır" demiştir.[6]

Verdiğimiz örnekler, sünnetin iki fonksiyonu bulunduğunu gösteımek-tedir. Buna göre sünnet, hem Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan problemlere hü­küm koymada müstakildir, hem de Kur'an-ı Kerim'dekî mücmel ayetlerin açık-layıeısıdır. Bu durum karşısında -Şatıbî'nin de dediği gibi- şunu kabul etmekten başka yapacak bir şey yoktur. "Kur'an-ı Kerim ayetleri de göstermektedir ki Rasûlullah'm getirdiği, emredip yasakladığı her şey, Kur'an-ı Kerim'in hü­kümlerine katılmaktadır. Kur'an-t Kerim'in bir ilavesidir"[7] Hz. Pevgamber'-in Kur'an'a ek olarak getirdiği bu hükümler, hadisi Kur'an-ı Kerim'den son­ra gelen ikinci kaynak derecesine çıkarmaktadır. Bu da Hz, Peygamber'in "Si­ze, sıkıca sarıldığınız takdirde sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Alllah Kitabı ve benim sünnetim" haâsâ gereğince İslam hukukunun "Kur'an' ve  'Hadis" olmak üzere iki esastan meydana geldiğini gösterir. [8]

 

II. SAHABE VE HADİS RİVAYETİ

 

1) Hz. Peygamber'in Hadis Rivayetini Emretmesi

 

Hz. Peygamber, hadislerinin sahabîler tarafından ezberlenip, zihinlerde korunmasına emir ve işaret buyurmuş ve "Ben size bir hadis söylediğim za­man onu ezberleyip, muhafaza ediniz[9] demiştir.

Abdullah b. Mesud'un rivayet ettiğine göre Rasülullah, Allah leâlâ'dan hadislerini işitip de olduğu gibi başkalarına ulaştıran kimsenin yüzünü ağart­masını dilemiştir.

Hz. Peygamber (s.a) bizzat kendi hadislerinin ve fikirlerinin yayılması hususunda emirler vermiştir. Bir defasında Rabİa kabilesinden bir heyet, uzak ve yorucu bir yoldan geldiklerini, düşman korkusu ile her zaman gelemedik­lerini, ancak haram aylarda gelebildiklerini anlatarak Hz. Peygambcr'e "Bi­ze, geride bıraktıklarımıza ulaştıracağımız ve kendisi ile cennete gireceğimiz bir işi emret" demişler, RasÛluüah da onlara dört şeyi emretmiş, dört şeyi de yasaklamış ve "Bunları ezberleyiniz, geride bıraktıklarınıza tebliğ ediniz, söyleyiniz" buyurmuştur.[10]

 

2) Sahabe'nin Hadis Rivayetine Düşkünlüğü

 

Hz. Peygamber'in etrafında bulunan sahabîler, onun ağzından çıkan her hadisi öğrenebilmek, yaptığı hareketleri gözlemleyebilmek için büyük çaba sarfetmiş, pürdikkat kesilmişlerdir, öyle ki onlar öğrendiklerini derhal arka­daşlarına ulastınyor, Rasûlullah'ın (s.a) hareketlerinden gördüklerini onlara anlatıyorlardı. Böylece onlar, kendilerine yegâne önder ve rehber bildikleri peygamberlerinin yukandaki emir ve isteklerini verine getiriyor, en zor şart' lat altında bile hadis rivayeti işini yürüteceklerini ifade ediyorlardı.

öyle ki Ebu Zerr, "Ktltcı enseme koysanız ve ben bilsem ki kılıç beni kesmeden Önce Rasûlüllah 'dan duyduğum bir kelimeyi tebliğ ve rivayet ede­bileceğim, muhakkak bunu yapardım[11] diyordu.

Sahabe'nin hadis rivayetine olan düşkünlüğü hakkındaki örnekler ço­ğaltılabilir. Sahabe içinde, hadisleri öğrenip tebliğ etmek için küçükten bü­yüğe yoğun bir faaliyet vardı. Bugün hadis kitaplarımızı dolduran bunca ha­dis onların rivayetlerinin eseridir.

"Sahabe'den hadis rivayet edenlerin sayısı ne kadardı?" diye sorulabi-lecek bir soruya kesin cevap verilememektedir. Hâkim'in, ravî sahabîlerin sa­yısının 4000 olduğunu söylemesine rağmen farklı görüşler de ileri sürülmüştür.

Hadis rivayet eden sahabîlcrden yedi tanesi, binden fazla hadis rivayet etmiştir ki bunlara "çok hadis rivayet edenler" anlamında "el-Müksirûn" denir. Diğer sahabîlere ise binin altında hadis rivayet ettiklerinden, "az ha­dis rivayet edenler" anlamında "el-Mukillûn" denilmiştir.

el-Muksirûn -parantez ^indeki rakamlar, rivayet ettikleri hadis sayışım göstermektedir- şunlardır Ebu Hureyre (S374), Abdullah b. Ömer (2630), Enes b. Malik (2286), Hz. Aise (2210), Abdullah b. Abbas (1660), Cabir b. Abdul­lah (1540) ve Ebu Saİd el-Hudri (1170). [12]

 

3) Sabsbe'nİn Farkta Sayıda Hadis Rivayet Etmeleri

 

Sahabîlerin farklı sayıda hadis rivayet etmelerinin nedenlerini ise kısaca şu şekilde açıklayabiliriz:

a) Sahabe'den bazdan hilafet ve cihadla meşgul olduklarından, bu du­rum onların hadisleri hıfz ve rivayetlerine engel olmuştur. Bu ve benzeri meş­guliyetlerden uzak sahabîler ise daha fazla hadis rivayet etmişlerdir.

b) Bazıları Rasûlüllah ile uzun müddet sohbet etmiş, normal durumda ve yolculukta onun yarımdan ayrılmamış ve Hz. Peygamber'in (s j) vefatın­dan sonra da uzun bir ömre sahip olmuşlardır. Buna karşılık Hz. Peygam­ber'in  zamanında veya hemen sonra ölenlerin rivayeti ya çok az veya hiç yoktur.

c) Şia ve Havaric gibi bazı fırkalar çıkmış ve bunlar hadis uydurmaya başlamışlardır. Diğer taraftan birtakım fitneler başgöstermiştir. Bu durum ise hadis rivayet edenler hakkında daha titiz davranılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Hz. Ali'den rivayet edilen hadisler azdır.

d) Sahabe'nin birçoğu, hadisleri Rasûlüllah'dan (s.a) işitilen lafızlarla ri­vayet edememe korku ve endişesi içindeydiler. Bu durum da onları fazla ha­dis rivayetinden alıkoymuştur. [13]

 

4) Sahabe'Din Hadis Öğrenme Yollan

 

Şimdi de sahabenin hadisleri nasıl elde ettiklerine bakalım. Sahabe'nin hadis öğrenme yollan şunlardır.

a) Sorarak öğrenme: Sahabe herhangi bir sorunla karşı karşıya kaldığı zaman, onu derhal Hz. Peygamber'e arz ediyor, sorup öğreniyordu. Nitekim Hz. Peygamber onlardan, soracakları bir mesele olduğunda kendisine sor-malannı bilhassa istemiş ve bir defasında da "Sormak ilmin yarısıdır" bu­yurmuştu.

örneğin Hz. Aişe bilmediği bir şeyi duyduğu zaman, onu iyice öğrenin­ceye kadar Hz. Peygamber'e tekrar tekrar sorardı.

b) Öğrenimde nöbetleşme: Sahabe'den her biri Rasûlüllah'ın (sa) yarımda, ilim toplantılarında devamlı ve eşit olarak bulunamıyordu. Hz. Ebu Bekir ve Ebu Hureyre gibi devamlı olarak onun yanından ayrılmayanlar vardı. Bir kısmı İse zirâat, ticaret gibi günlük ihtiyaçlarla uğraşma veya bir seriyyeye çıkmış olmaları sebebi ile Rasûlüllah'ın (s.a) huzurunda her zaman buluna-mıyorlardi. Bununla beraber bulunamadıkları zamana ait Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerini öğrenmeye çok istekliydiler. Bazıları komşusu ile Ra-sülüllab'ın (s.a) yanında sıra ile nöbetleşe bulunuyor, böylece ona ait her şeyi muhafaza ediyordu.

Ukbe b. Amir, nöbetleşe deve götürdüklerini anlatı. [14]Sahabe'nin bir-kısmı da aralarında, muayyen vakit namazlarında Rasûlüllah'ın yanına nö­betleşe gittiklerini anlatarak "Bir gün o gider bir gün ben giderdim. Ben git­tiğimde o gün vahiy ve saireye dair ne işitsem haberlerini komşuma getirir­dim. O da gittiği zaman böyle yapardı" der.

c) Hadis müzakeresi- Sahabe, hadisleri iyice hafızalarında yerleşmesi, kısa zamanda unutmamaları için kendi aralarında müzakere ederdi. Enes b, Mâ­lik bu kcnuda şöyle demektedir. *'Biz Rasûlûllah'ın yanında bulunur, O'ndan söylediği hadisleri dinlerdik. Oradan kalkıp ayrtldıktan sonra duyduğumuz hadisleri ezberteyinceye kadar aramızda müzakere ederdik",

Ali b. Ebî lalib, "Birbirinizi ziyarette bulununuz, aranızda hadisleri mü­zakere ediniz. Eğer böyle yapmazsanız hadisler yok olup gider" demidir.

Sahabe arasında hadis müzakeresini Kur'an okumaktan daha üstün ve faziletli tutanlar bile vardı. Çünkü Kur'an yazı ile tesbit edilmişti ve kaybol­ma ihtimali yoktu.

d) Hadis öğrenmek için yapılan seyahatler; îîim için gerçsk mânâda se­yahati sahabîlerde görüyoruz. Abdullah b. Ömer'in rivayetine göre, bir gün Rasülüllah'a bir genç sahabî gelmiş, islâm ve imanın ne dernek o<duğunu so­rup öğrendikten sonra dönüp gitmiştir. Bazen Hz. Peygftmbsr'den sızakta bu­lunan sahabHer aralarında ayrılığa düştükleri bir konuyu öğrenebilmek için binitlerine biniyor, Medine'ye doğru yoia çıkıyor ve günie?c? geceli gündüzlü yolculuk ediyorlardı,

Şâbiİ'nin "Bir adam eğer bir hadis okuyup öğrenmek için Şam'ın bîr ucundan, Yemen'in en uzak yerine yolculuk etse bence omm bu seyahati bo­şa gitmez" sözü bu seyahatlerin ne denli önemli olduğunun en güzel göster­gesidir.

ibn Abbas'dan öğrendiğimize göre, RasûlüHab'ın ashabından bîr hadîs kendilerine ulaştığında istedikleri fakdircte hadisi rivayet eden sahabîye ha­ber göndererek gelmesini ve hadisi kendilerine söylemesini temin etmeleri müm­kün iken, onlar, ravî sahabîye gider, çıkıp hadisi söyleyinceye kadar kapism-da bekierlermiş[15]

Sahabe bu seyahatler sonucu, ravileri dünyadan göçmeden hem bilme­dikleri hadisleri öğreniyor ve daha önce duyduktan hadîslerin İsnadlannı kuv­vetlendiriyor, hem de gittikleri yerler hakkında bilgi edinme imkânı bulu­yorlardı. [16]

 

5) Hadislerin Yazılması

 

İlk devirde, Hz. Peygamber'den (sjr) dinlenip ezberlenen hadislerin tedvin edilmediği, yani bir kitap halinde toplanıp yamadığı bir gerçektir. Bu* nunla beraber, daha Hz. Peygamber hayatta iken, hadis yazmaya teşebbüs eden ve güçleri yettiğince sahifeîer vücuda getiren sahabîler de yok değildi. ÎŞJb o devirde hayli güçlükle yürütülmesine rağmen bu sahifelerin meydana çıkarılması bile, ilk devirde hadisin kazandığı değeri göstermeye yeter bir de­lildir.

Kaynaklar, Hz. Peygamber hayatta iken başteyan hadis yazımını iki dev­re çerçevesinde ele alırlar. Birincisi, hadis yazmak için kendisine başvurulan sahabîîere Hz. Peygamber'in (sa) izin vermediği devredir.

İkinci devrede ise yazmaya izin vsrilmiş ve feadis yazmak isteyen sahabî­ler yazmsya başlamışlardı. Ancak Abdullah b. Amr'in her iki devrede de Ra-sûfüllah'm izniyle hadis yazdığı bir gerçektir. O halde 'Yasak ve Ruhsat dö­nemi şeklinde izaha geçmeden, Hatib el-Bağdadî'nin "tik dönemde hadisle­rin yazıyla kaydedilmesinin hoş karşılanmaması, Allah ıın kitabına bir başka Şeyi eş tutmamak ya da bir başka şey nedeniyle Kur'an ile meşguliyetten uzak kalmamak içindir'[17] dediği şekilde yorumlamak er, uygunudur. Bu konuda neshi düşünmeden aynı anda hem yasağın, hem de J&nin gerekçe51 olacak sebep oîarak Bağdadî'nin görüşünü kabul etmek gerekil Hadislerin yazıl­ması ile İlgili olarak yasak ve ruhsata işaret eden hadisler ve bunlar arasında görülen ihtilafların çözümü, giriş mahiyetinde umduğumuz bu bölftmü uza­tacağından uygun düşmez. Biz konu ile ilgili ihtilafları hatırlatıp r^dceyi vgr-mekie yetiniyor ve ilk yazılı hadisler ile hadis sahife'.erine geçmek istîyemz.

a) îlk yazılı hadisler Hangi ameçîa olursa olsun Hz. Peygamber tara­fından yazdırılan bir vesikayı, "hadis" kapsamı içerisinde düşünmek kadar tabii bir şey olmaması gerekir.

Hz. Peygamber'in Bizans împaratoru'na, İran Kisra'sma, Habeş Neca-şisi'ne yazdığı mektuplar İslâm tarihinde pek meşhurdur. Fakat bunların di-şinda yazılmış daha yüzlerce belge vardır. Bu belgelerin yazılış nedenleri ve konulan birbirinden farklıdır. İlk yazsh belgelerin konularım şöyle sıralamak mUmkündür.

1) Yeni anlaşmalar, 2) İslam'a çağrı, 3) Memur atamaları, 4) Arazi ve bu arazilerin gelirleri, S) Banş ve tavsiye mektupları, 6) Bazı kimseler hak­kında İstisna oluşturan hükümlerin belirtilmesi.

islâm devletinin kurulusundan sonra yoğunlaşan diplomatik münasebetler, tabii olarak geriye birçok yazılı rom! belge bırakmıştır. Her ne kadar bu belgelerin hepsinin asılları zamanımıza kadar ulasmamişsa da, konulan, hadis ve tarih kitaplarında anlatıldığı gibi, Prof. M. Hamiduliah'ın gayretiy­le "Mecmûât'ul-Vesâik'ıs-Siyâsiyye" adlı kitapta bir araya getirilmiştir.

b) Hadis sahifeleri: Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer'in (r.a) denemeleri. Uz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in Sünen'e ait hadisleri yazmaya teşebbüs ettik­lerini, hatta Hz. Ebû Bekir'in 500 kadar hadisi bir kitapta topladığım, fakat sonradan bazı sebepler dolayısıyla bu kitabı yok ettiğini belirten haberler

vardır.[18]

Aynı şekilde Hz. Ömer de bir Sünen yazmak için istişare etmiş, çoğu onun bu düşüncesini iyi karşılamış olmakla beraber, bir ay geçtikten ve isti­harede bulunduktan sonra bu düşüncesinden vazgeçmiştir. [19]

1) Abdullah b. Amr b. el-ÂVın sahifesi

2) Cabir b. Abdillah'ın sahifesi

3) Ali b. Ebî laüb'in sahifesi

4) Semure b. Cündüb'ün sahifesi

5) Ebu Hüreyre'nİn sahifesi

6) Abdullah b. Abbas'ın sahifesi

7) Abdullah b. Ömer İbn'il-Hattab'ın sahifesi.

Belki bu zikredilenler dışında, hadislerim sahifelerde toplayan daha başka sahabîler de mevcuttur. [20]

 

III. ASRI SAADETTE ASHAB'LA BİRLİKTE

HADİSLERİN YAYILMAS'

 

Hz. Peygamber (s.a) vefat ettiği zaman Arap yarımadası İslâm Devleti şuurları içine tamamen girmiş bulunuyordu. Fakat gaye Arap yarımadası dâvası değil, İslâm'ı yaymak ve hangi milletten olursa olsun bütün insanları tek bir kelime, tevhid kelimesi etrafında toplamak idi. Çünkü islâm'a davet peygam­berliğin (nübüvvetin) başlıca görevi idi.

Hicre'tin birinci asn boyunca, Avrupa'nın batıdaki en uzak noktasın­dan doğudaki Çin sınırına kadar bir şerit halinde uzanan topraklar, İslâm Devleti sınırlan içerisine girmiştir. Dikkati çeken en önemli nokta, bu fetih hareketlerinden büyük bir bölümünün özellikle genç sahabîlerin çoğunlukla hayatta bulunduktan bir devirde gerçekleşmiş olmasıdır. Bu, tabii olarak fe­tih için merkezden doğuya, batıya ve kuzeye çıkartılan sefer heyetlerinin ba­şında veya içinde, gerek kumandan ve gerekse er olarak büyük sayıda sahabî gruplarının da yer almış olduklan sonucunu doğuruyor.

Fetihlerle birlikte çeşitli ülkelere dağılan sahabîlerin sayısı hakkında eli­mizde kesin bir bilgi yoktur. Fakat gerçek olarak bilinen husus şudur ki, az olmayan bir sahabe topluluğu fetihlerle birlikte çeşitli ülkelere dağılmış ve İslâm'ın gayesini gerçekleştirme yolunda çaba harcamışlardır. Bu gayenin ger­çekleşmesinde izlenilen yol ise, fethedilen ülkelerde ilk İş olarak hem ibadet hem de İlim merkezi olabilecek mescidler inşa etmek olmuştur.

örneğin, hicretin 16. ve İ7. senelerinde müslümanlar tarafından kuru­lan Basra ve Küfe şehirleri, tanınmış birer ilim merkezi olduklan gibi, Kûfe'-nin Ali b. Ebî Tfelib tarafından hilafet merkezi olarak seçildiği de bilinmektedir.

Yine hicretin 21. senesinde İskenderiye'nin fethinden sonra Amr b, eî-M tarafından inşa edilen el-Cami'ul-Atik (veya Amr Camii) Mısır'da bulu­nuyordu. Bu cami daha sonra genişletilmiştir.

Fetihler ve bu fetihlere paralel olarak çoğalan ve birer medrese hüviyeti taşıyan bu mescidler, âüm sahabîlerin önderliğinde bazı ilim merkezlerinin oluşmasına neden olmuş ve bunlar Kur'an ve Hadis ilimlerinin gelişip yayıl­masında en Önemli rolü oynamışlardır.   .

Alim sahabîlerin çabalarıyla oluşan ilim merkezlerinden bazılan şunlardir a) Medine, b) Mekke, c) Küfe, d) Basra, e) Şam, f) Mısır

Yukarıda kısaca belirtildiği gibi, İslâm'ın başlangıcından itibaren fetih-lenn çoğalması ve birçok ülkenin İslâm devleti sınırlan içine girmesi, saha­benin İslâm'ın beşiği olan Mekke ve Medine'den ayrılmalarına ve çeşitli ül­kelere dağılarak oralarda yerleşmelerine yol açmıştır.

Daha sonraki muhaddisterin, bir hadisi asıl kaynağından, yani ilk ravî sahabîden almak için zorluklan gögüsleyip, uzak mesafelerden o sahabînin yanına gelerek hadisleri aldıklannı görüyoruz. Bu yorucu ama bereketli yol-culuk "er-Rıhlefi Taleb'il-Haâis" (Hadis öğrenme maksadıyla yolculuk) te­rimi ile anılmaktadır.

Hadis larihi'ni özet olarak verdiğimiz bu bölümde, hadis tarihinde önemli bir yeri olan 'hadis uydurma hareketi' ve nedenlerinden de kısaca söz etme­miz yerinde olacaktır. [21]

 

IV. HADÎS UYDURMA HAREKETLERİ VE NEDENLERİ

 

1) Uydurma Hareketinin Başlangıcı

 

Hadis uydurma hareketinin başlangıcı hakkında hadisle uğraşan âlim-ter ihtilaf etmişlerdir. Rasültiilah'ın "Kim bilerek benim ağismdan bir yalan uyâurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın"hadisine bakarak, 'demek ki bir yalan girişimi başlamış ki bu hadisi söyleme ihtiyacı doğmuştur' diyerek, ha­dis uydurma hareketinin Hz. Peygamber devrinde başladığını ileri sürenler olmuştur. Hakîkaten bu hadisin sebeb-i vürüduna bakıldığında da, olayda Rasûlüllah adına bir yalan söyleme söz konusudur. Fakat o devirde benzer olayların olmamasını ve bir olayın tek bir hâdise olarak kalmasını, uydurma hareketinin başlangıcı olarak görmeyenler de mevcuttur.

Gene' olarak uydurma hareketi, ciddî ihtilafların zuhuru sonrasında gö-hadis vaz'ımn başlangıcı olarak bu olaylar gösterilmektedir

İslâm tarihinde ciddi ihtilafların tohumu, Abdullah b. Sebe'nin (40/660) hilafeti haksız yere aldığı iddiasıyla ortaya çıkarak halkı Hz. Osman aleyhin­de ayaklandırmak için, Hicaz'dan başlayıp, Basra, Şam ve diğer şehirleri do-îaşmasjyla atılmış oldu. "fitnenin kopması" diye anılan Hz. Osman'ın şe-hid edilmesi hadisesiyle de çeşitli fırkalar zuhur etti. Bu hâdisenin sebebiyet verdiği anlaşmazlıklar nedicesindedir ki, Hz. Ali ve Muaviye Sıffîn'de karşı karşıya gelmişler ve burada meydana gelen "hakem hâdisesi "nin sonunda da iki büyük fırka ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Hz. Ali'yi kâfirlikle suç­layan Havâric, diğeri de onun ilah ve Hz. Peygamber'in emriyle seçilmiş bir halife olduğunu iddia eden, Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer'e söven gulat-ı şiadıf.

Yine sahabe devrinin sonlanna doğru Kaderiye ve MOrcie mezhepleri o Sahabe asrının sonu diye ifade edilen büyük tabiiler devri çeşitli fırka ve mezheplerin ortaya çıktığı, dikkatsiz Ve samimiyetsiz hadis talebeleri­nin çoğalmaya başladığı bir asırdır. Hadis uydurma hareketi işte böyle buh­ranlı bir çağda çeşitli etkenlerle başlamış ve gelişmiştir. Sahabîlerin büyük bir kısmı bu yaygın uydurma hareketini görmemiş ve fakat bununla beraber Hz. Peygamber'in (s.a) bu konudaki emri gereğince, hadisler üzerindeki muh­temel tahrif faaliyetlerine karşı son derece titiz davranmışlardır. [22]

 

2) Hadis Uydurmanın Nedenleri

 

a- Fırka, mezheb ve kabile taassubu

b- îslâm dinini bozma arzusu

c- Devlet adamlarına yaranma ve hoşgörülüne hevesi

d- Maddi kazanç sağlama isteği

e- Kendi zannına göre Allah katında sevap kazanma düşüncesi

f- Duyulmadık hadisleri rivayet etmekle kendi cağında meşhur olma arzusu[23]

 

V. CERH VE TA'DÎL HAREKETİ

 

Hz. Peygamber devrinde ve onun vefatından sonra sahabîler hadis riva­yetinde birbirlerinden şüphe etmiyorlar, ufak tefek bazı itirazlar müstesna, birbirlerinin rivayet ettikleri hadisleri yalanlamıyorlardı. Yine aynı şekilde ta-biûndan olan hadisçiler de sahabeden işittikleri hadislerin kabulünde tered­düt göstermiyorlar; daha doğrusu, Hz. Peygamber'e ve Sünneti'ne olan inanç­ları dolayısıyla, hadisin her türlü yalandan, tahriften ve tasniften uzak bir şekilde nakledildiğine içtenlikle inanıyorlardı. Fakat bu inanç uzun müddet devam etmedi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi fslâm aleminde ciddi anlaşmaz­lıkların başlaması ve çeşitli fırkaların doğması üzerine, Müslüman ların arası­na, hiç kimsenin bilmediği birtakım sözler sızmış, 'hadis' adı altında bu söz­ler halk arasında dolaşmaya başlamıştı.

Hadislerin ve dolayısıyla İslâm'ın büyük bir tehlike ile karşı karşıya gel­diğini anlamakta gecikmeyen sahabe ve tabiûnun ileri gelenleri, hadis nak­linde ve kabulünde tedbiri elden bırakmayarak ve çok titiz davranarak râvi-leri ve isnadlan bilinen hadisleri almak gerektiğine inanmışlardır. Bu inancın gereği olarak da hadis rivayet eden kimseleri büyük bir titizlikle araştırmaya başlamışlardır.

Bir taraftan hadis vaz-'ınin, diğer taraftan insanoğlunun yaratılışı do­layısıyla daima maruz kaldığı çeşitli zaafiyetlerinin ortaya çıkardığı cerh ve ta'dil, aslında tek bir gayenin gerçekleştirilmesine yöneltilmiş sistemli bir faaliyetten ibarettir. Bu tek gaye, Hz. Peygamber'in (s.a) ağzından çıkmış olan gerçek sözleri (hadisleri) tesbit etmek ve bunları zayıf ve sahte olan­larından ayırmaktır. Ancak böyle bir tesbit ve ayırım işine girişirken, ön­ceden belirlenmiş bazı ölçülere veya prensiplere şiddetle ihtiyaç bulundu­ğunu düşünmemek mümkün değildir. Gerçekten bu ihtiyaç, ilk anda sa­hih hadisin vasfı Üzerinde kendisini hissettirmiş ve nakledilen hadislerin hangilerine sahih vasfının verileceği, tesbiti gerekli en mühim hususlardan birisi olmuştur.

Hadisler senedleri ve metinleri açısından ayn ayn tenkide tfibi tutularak sahih-zayıf hadisler ve çeşitleri ortaya konmuştur. Bu konuda kitaplar yazıl­mıştır. Hadislerin kimler tarafından nakledildiğinin iyice bilinerek, onların hallerinin araştırılması için de hadis vaz'ına karsı cerh ve ta'dil hareketleriy­le birlikte "isned" sistemi kullanılmaya başlanmıştır, tsnad, İslâm'a has olan ve râvi isimlerini zikretmek suretiyle haberin ilk kaynağına kadar ulaşma im­kânı veren bir rivayet sistemidir.

Tarihin ilerleyen bu günlerinde, ashabdan gelen rivayetlerin onların öf-meleriyle unutulmaması, kitaba geçmemiş olan ve halk arasında dolaşan ri­vayetlerin toplanıp yazılması ve toplanan bu hadis malzemesinin sahihinin sakimiîîden ayrılması gibi titiz girişimlere şahid oluyoruz. Muhtevasını an­latmaya çalıştığımız bu girişimler hadis tedvini ve tasnifi diye bilinmektedir.

Bu son bölümde de tedvin ve tasnif faaliyetlerinden söz ederek bu faali­yetlerin mahsulü olan meşhur örneklerini vereceğiz. [24]

 

VI. HADİSLERİ TEDVİN VE TASNİF HAREKETİ VE MEŞHUR ÖRNEKLERİ

 

"Tedvin" çeşitli sahabîler tarafından yazılmış olan sahifeleri biraraya top­layarak bir kitap meydana getirmek anlamma gelebileceği gibi, yine muhtelif sahabîlerin rivayet etmiş oldukları hadisleri yazıp bir kitapta toplama mânâ­sına da gelir.

"Tasnif" kelimesi ise, diğerlerinden farklı bir anlama sahiptir. Eğer ha­disleri toplayan kimse, kitabım meydana getirirken onları konularına göre sı-mflandınrsa "musannef" denilen bir eser nev'ini meydana getirmiş olur ki, onun yaptığı iş, hadisleri konularına göre tasnif etmekten ibarettir. Hadis tarihinde tasnif, tedvinden sonra gelmektedir.

Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında çeşitli sahabîter not dsfterleri yerindeki malzemelere hadisleri yazmışlar ise de bunlar hem şahsi idi hem de çok az hadis ihtiva ediyorlardı. Geniş anlamlı bir faaliyet olarak; yan! tüm hadisleri bir kitapta toplama girişimi hakkında kaynaklar Ömer b. Abdıûa-ziz zamanını ve o zamanda oluşturulan komisyonun başındaki kişi olarak da Zühri'yi kaydederler.

Fitnenin yaygınlaştığı,-hadis uydurma hareketinin önü alınmaz bir du­rum arzettiği bu günlerde hadisçikr, cerh ve ta'dil faaliyetini başlatarak, ha­dis rivayet edenleri gözaltında tutmaya ve sıkı bir tenkid süzgecinden geçir­dikten sonra güvenilir olanları olmayanlardan ayırmaya, her birinin rivayet ettiği hadisleri sıhhat ve zaafiyet yönünden derecelendirmeye yönelmişlerdir. Hadisçiler bu faaliyeti sürdürürken, fıkhı, ilmi ve takvası yanında çok hadis rivayetiyle de tanınan Halife Ömer b. Abdülaziz de sshih hadislerin, ancak bir kitapta toplanması halinde korunabileceği inana içinde, idaresi altında bulunan valilere ve hadisle meşgul olan bazı ulemâya "Hz. Peygamber 'in ha­dislerini ve A mm binti Abdirrûhman 'm rivayet ettiği hadisleri araştırıp yazı­nız ; sira ben ilmin kaybolmasından ve ulemânın gitmelerinden korkuyorum" Şeklinde emir vermiştir.

Ömer b. Abdulaziz'in tedvinle ilgili emrini ilk gerçekleştiren ve topladı­ğı hadisleri Halİfe'ye gönderen kimse Ztthrî olmuştur. Zira aynı emri alan Ebû Bekr b. Hazm, işi tamamlayıp yazdığı kitaplan göndermeden Halife ve* fal etmiş, topladığı hadisler de kendi elinde kalmıştır.

Birinci hicri asnn sonu ile ikinci hicri asrın bası, hadis tedvininin baş­langıcı olarak kabul edilmekle beraber, asıl hadis eserlerinin ortaya çıkısı, ikinci asnn ilk yansından sonraki devreye rastlar. Zuhri'nin tedvin faaliyeti ile ilgili olarak Salih b. Keysan'dan nakledilen habere göre, Zuhri'nin Hz. Feygam-ber'den gelen sünen yanında, sünnet olduğu görüşü üe sahabeden gelen ha­berleri de toplayıp yazdığı anlaşılmaktadır. Diğer yandan yine bu devrede ha­disler belli bir sisteme tâbi olmadan toplanmış ve kaydedilmiştir.

Mümkün olduğu kadar Hz. Peygamber'in hadislerini toplayan kitaplar meydana getirmek ve bu kitapların daha kolay bir şekilde kullanılmalarını sağlamak için, hadislerin gelişigüzel sıralanması yerine, konularına göre ter-tib ve tasnif olunması cihetine gidilmiştir. Bu suretle meydana getirilmiş ha­dis kitaplarında hadisler konusu ile ilgili bölümlerde yer alıyor; böylece ara­yıp bulmak kolaylaştırılmış oluyordu.

Yine bu dönemde tasnif sistemlerinin çeşidine göre musannef, müsned, sünen, cami, mu'cem gibi değişik adlarda eserler meydana gelmiştir.

Hadislerin, konularına bakılmaksızın sahabî ravîlerine göre ardarda sı­ralandığı eserlere "müsned" denmektedir. Bu tür eserlerin ilki olarak Ebû Davud et-Tayalâsi'nin (204/219) Müsned'i bilinmekte olup, eser matbu ola­rak elde bulunmaktadır. Bunların en meşhur örneğim de Ahmed b. Hanbe!'-in (241/856) Müsned'i teşkil etmektedir.

Hadislerin sahabîlere, şeyhlere veya beldelere göre, çoğu kere alfabetik olarak sıralandığı eserlere "mu'cem"denir.

Mucem türünün en meşhuru Taberânî'nin (360/971) üç mu'cemidir. Mu'cem'ül-Kebir, Mu'cem'ül-Evsat, Mu'ccm'üs-Sağir. Bu üç mu'cem de gü­nümüze intikal etmiştir.

Hadisleri konularına göre ihtiva eden eserlere de genel olarak "mustmnef" denmektedir. Kütüb-i Sitte ile en mükemmel örneklerini veren 'musannif türü eserler sistematik hadis koleksiyonlarını meydana getirirler.

Camiler, bütün dinî konularla ilgili hadisleri toplayan en geniş kapsamlı eserlerdir: Ma'mer b. Raşid'in (152/769) camii, Buhari'nin (256/870) camii, Müslim'in (261/872) camii bu türdendir.

Taharetten vasiyyete kadar bütün fıkhı konulara ait merfü hadisleri ihti­va eden fıkıh kitaplan tertibindeki hadis kitaplarına da "Sünen" denmekte­dir. Ebû Davud'un (275/888) Sünen'i, Nesâj'nin (303/915) Sünen'i, İbn Mâ-ce, Dârimî ve Dafekutnî'nin Sünenleri, sünenlerin en meşhur örnekleridir.

Hicri üçüncü asnn sonuna kadar hadisler hıfz, kitabet, tedvin ve tasnif, devirlerinden geçerek kitaplara geçmiş ve hadis ilmi üçüncü asırda altın çağı­na ulaşmıştır. Zira bu cağda 'Kütüb-i Sitte' diye tanınan altı hadis kitabı telif edilmiş ve günümüze dek en güvenilir kaynak olarak görülmüşlerdir. Daha sonraki eserlerin pek azı müstesna hep bu önceki devirlerde yazılanlara da­yanmışlardır.

İlk üç asırda yazılanların sistemlerinde değişiklik yapmak, ravîleri hak­kında yeni kitaplar yazmak, hadislerini değişik boyutlarda incelemek, şerh­lerini yazmak, ihtisar etmek, şartlanna uyan benzer hadisleri toplamak, ay­nı hadisleri başka tariklerden toplamak gibi değişik amaçlı olarak yeni isim­le birçok eser meydana getirilmiştir. Hadis külliyatının ilk üç asırda oluş­turulan eserlere dayandığını ve hadis dalındaki değişik ilimlerin kaynağı olan eserlerin yine o devirde telif edilenler olduğunu söylemek mübalağa olmasa gerektir. [25]

 

VII. HABİS USÛLÜ'NE DAİR ESERLER

 

1- sl-Muhaddis'ul-FâMİ Beync!r-Râvî ve'İ-VS'î,

Ebu Muhammed el-Hasen b. Abdurrahmân er-&tmehurmûz£ (360/971)

2- Ma'rifetu Ulûm'iî-Hadis,

d-Hâkira Ebu Abdullah en-Neysâbûrî (405/ 1014)

3-  e!-Müstahrec alâ Ma'rifcti USûm'il-Hadis, Ebu Nuaym el-îsfebân? (430/1038)

4- el-ÎCtfâye fi Îim'ir-Rivaye,

eİ-Hatib Ebu Bekr d-Bagdâdî (463/1071)

5- el-Cânıi' li Ahlâk'ır-râvl ve Âdâb'ss-Sâmi', el-Hatib Ebu Bekr eS-Bagdâdî (463/1071)

6- el-lbnft* iia Ma'rifcîi Usürir-Rivaye ve lUryîd'is-Sema', d-K&dî lyaz (544/1149)

7- Mâ iâ Yese'ul-Mühaddise Cehîuh,

Ebu Hah Ömer b. Abdulmecid el-Meyânc? (SS0/11S4)

8- Ulum'-Jl-Hadis (Muksddimet-i Ibn Salah),

îbn. Salah Eba Amr Osman,b, Abdurrahman aş-Şehrizûrî (643/1245)

9- et-lakrîb veft-Te>-sir li Nfc'rifeîi Sünen'ü-Seşîri'n-Neair, Muhyiddin Yahya b. Şeref cn-Nevevî (676/127?)

10-  thtisflru Ulûm'ü-Hadis, eî-Hâfiz Ibn Kesîr (774/1373)

11-  Nuhbct'ul Fiker fî Mustalahı Ehl'ü-Eser, tbn Kacer ei-Askalânî (852/1448)

12- Tedrîb'ur-Râvî fi Şerhi Hücritfin-Nevevt

Cdfileddin es-Suyûfî (911/1505)

13- el-Manzûîaeî'Ül-Beykûnî,

Önier b. Muharamed el-Beykûnî (Î080/1669)

14-  Kavâid'at-Tihdis, Cemâleddin d-KScunl (1332/1914)

15-  Tfevcfh'un-Nazar ilâ UriU'U-Eser Tkbir cİ-CtzAin (1338/1920) [26]

 

VIII. ANA HATLAR! İLE HADİSLERİN TAKSİMÎ

 

Hadisler, metin ve sened bakımından ya makbul veya merdûd kabul edilir. Kabul vasfını haiz alan bir hadis, ya bu vasfın en üst derecesiadc bulunur, ya da bu derecenin altındadır, Red vasfını haiz alan hadislerde de buna benzer dereceler görülür.

Hadislerin genel görünüşü hakkındaki hu kjs& açık!amadan{ makbul oîan hadisin "sahih", merdûd oîan hadisin ise "myıf1* olduğu anîsşümakta&ır. Bununla beraber, sahihle zayıf arasında, zayıfın üstünde ola», fakat sahihin üst derecesine ytikseleracyen bazı hadisler daha vardır ki, bunlara, da "hasen" ismi verilmiştir. Suyuîî'ye göre 'hasen' tabiii, Şafiî ve Buhârî gibi hhM hadis-çiîer taraftndaîî kullanılmış, aacak hEdîsİerin taksimi içerisine ilk dçvifierds ^rmeaiîştir. Onu, sahihle zayıf arasmda iîçünca bir dertee olarak ilk defa zikreden Hattâbî olmuştur. Şu halde hadisler, üç kısma ayrılmıştır. Sahih,

kısma 'mâtavâtir', İkindi kısma da 'âbSd' demişlerdir, levaıür dermesine haberle aziz' vEr-i âhâdı taksim etmişler, mütevâtiri m bu taksimleri İçe isine almamış­lardır. Çünkü Hz. Peygambsr'den tevatür derecesinde nakkdllraiş oJsjî bir hadisin, gerek metni, gerekse isnadı veya nevileri hakkında münazara ve mü-n&kaşa açmaya lüzum hissetmemişlerdir. [27]

 

A. TEVATÜR DERECESİ AÇISIDAN HADİSLER

 

1. Mütavatir Hadis

Yalan üzerine birleşmelerin mimkin olmayan raviler topluluğunun her nesilde, kendileri gibi bir topluluktan alıp naklettiği, işitme veya görmeye da­yanan hadisler mtttevatirdir. Kesin bilgi ifade ederler, ledkik ve tenkid dışı bırakılmışlardır.

Botun rivayetlerinde lafızları aynı olan mütevatir hadislere, "lafzen mütevatir" denir. Bu tur hadisler yok denecek kadar az kabul edilmektedir.

Aralarında ortak bîr nokta bulunan değişik hükümleri, yalan söyle­mek üzere anlaşmalarını aklın kabul edemeyeceği kadar çok sayıda bir top­luluğun nakletmesiyle ortaya çıkan müşterek mânâya "manen mütevatir" denir. Bu tür mütevatir haberlerin sayısı ise lafzen mütevatir'e oranla da­ha çoktur.

Mütevatir hadis, zaruri olarak kesin bilgi ifade eder. Bu sebeple de Ra-sülüllah'm mütevatir hadislerini inkar eden kâfir olur. Çünkü böyle bir İn­kâr, Rasûlüllah'ı inkâr anlamına gelir. [28]

 

2. Âhfid Hadisler

 

Ravi sayısı ve nitelikleri açısından tevatür şartlarına ulaşamamış hadîs­lere 'âhâd hadis* denir. Hadis kitaplarım dolduran hadislerin hemen hemen hepsi, bu anlamda âhâd hadislerdir. Kendi içinde çeşitlere ayrılmıştır.

a) Meşhur hadis: Her nesilde en az üç ravisi bulunan, fakat mütevatir derecesine ulaşamayan hadislere 'meşhur' denilmiştir. Bununla birlikte, halk arasında şöhrete ulaşmış haberlere de bu isim verilmiştir. Bu takdirde hadi­sin ravi sayısı bahis konusu değildir. Bu şekilde 'meşhur' terimi bir veya da­ha fazla ravisi olan hadisleri içine aldığı gibi, hiçbir isnadı olmayan fakat halk arasında meşhur olmuş haberleri de içine alır.

Meşhur hadisin mutlaka sahih olduğu İlk anda alda gelebilirse de, aslın­da böyle değildir. Tevatür derecesini bulmadığı için, ravileri tenkide tabiidir, ledkik sonuçlarına göre meşhur hadis, sahih, hasen veya zayıf kısımların­dan birisine girer. Konu genellemeden kaçınmayı gerektiren özelliğe sahiptir. Meşhur hadise 'Müstefiz' de denilmiştir. Ayrıca, müstefiz'i ibtida ve intiha­sında müsavi olmakla kayitlayanlar da olmuştur.

b) Aziz hadis: Herhangi bir tabakada en az iki veya üç ravinin rivayet ettiği hadislerdir.

c) Garib hadis: Hangi tabakadan olursa olsun bir ravinin rivayet ettiği hadise 'Garib hadis' denir. [29]

 

B. KABUL VEYA RED AÇISINDAN HADİSLER

 

1. Makbul Hadisler

 

a) MötevaÜK Yukarıda zikredildiği üzere, tevatür şartlarını taşıyan bîr hadis, makbuldür ve kesin bilgi İfade eder.

b- Sahih: Adalet ve zabt sahibi ravilerin muttasıl senedle rivayet ettikleri illetli olmayan hadistir.

Bu tarife göre bir hadîse sahih diyebilmek için şu şartlar gerekmektedir:

a) Senedinin kesintisiz olması

b) Ravilerin âdil ve Öğrendiğini eksiksiz belleyen ve nakleden kimseler olması

c) Sika bir ravinin, kendisi gibi sika ravilere muhalif olarak naklettiği (şâzz) bir hadîs olmaması

d) Hadisin illetten uzak olması (yani, dış görünüşü itibarıyla sahih gö­rünmekle birlikte, konunun uzmanlarınca farkedüebilecek gizli bir kusur ta­şımaması)

Sahih Hadisin Kısımları

i) Sahih Uzatihv Yukarıda zikretmiş olduğumuz vasıflan kendilerinde en mükemmel bir şekilde toplayan hadisler bu gruba dahildirler. "Sahih hadis" denince ilk akla gelen bu çeşit hadislerdir.

ii) Sahih İigayrihi- Sıhhat şartlarını en üst seviyede taşımamasına rağ­men, kendisini 'sahih' derecesine çıkaracak bir başka rivayet bulunan hadis­lere denir. Bu da hasen hadisin sahih derecesine çıkarılması anlammadır.

Hadisçiler, sahih hadisin hüccet olduğu ve onunla amel etmenin vacib olduğu görüşündedirler. Sahih hadisin ravisinin tek bir kişi olması, ya da te­vatür derecesine ulaşamayan iki-uc kişi olması arasında bir fark yoktur.

c- Hasen: Şâz ve illetten salim olarak, zabtı mükemmel olmayan râviler tarafından muttasıl bir senedle rivayet edilen hadistir. Sahih ile hasen hadis arasında bir karışıklığa meydan vermemek için bu tarifte dikkate alınacak husus sudun Sahih hadis ravinin zabt bakımından mükemmel olduğu, hasen hadis ise ravinin bu bakandan noksan olduğu hadistir. Her İki hadis de şâz ve illetten salim olup ihticac ve istişhâda elverişlidir.

Hasen hadis de 'lizatihi' ve 'Hgayrihi' olmak üzere iki kısma ayrılır.

Hasen Uzatikv Mutlak olarak söylendiğinde hasen hadis, 'lizaiihi hasen' demektir. Yani, şâz ve İlletten salim olarak zabtı mükemmel olmayan raviier tarafından muttasıl bir senedte rivayet edilen hadistir.

Hasen Hgayrihi: Senedindeki ravilerden birinin çok hata yapacak kadar dalgın ve yalancılıkla itham edilmemiş olmakla beraber, bu sahada ehliyetli veya ehliyetsiz olduğu anlaşılamayacak kadar kapalı bulunmasıdır. Aynca ha­disin metni mutâbi veya şahidle takviye edilmiş olmalıdır.

"Hasen hadis" bütün fakîhlere göre ihticac ve kendisi ile amel edilmek bakımından makbuldür. Hadisçilerin ve usûlcüterin büyük bir çoğunluğu da aynı görüştedirler.

"Hasen Hgayrihi" olanlar da aynı makbuliyet içindedirler. Zira onlar her ne kadar aslında zayıf ise de, başka tariklerle takviye edilmiş olmaları ve kendileriyle çelişen başka hadislerin de bulunmaması sonucu zayıflıkları ortadan kalkmıştır. [30]

 

2, Merdod Hadisler

 

Makbul hadis (sahih-hasen) şartlarından herhangi biri noksan olan ha­dislere "zayıf hadis" denir. Bu şartlardaki noksanlık birden fazla olursa, za­yıflık daha şiddetli olur. Bu sebepten zayıf hadisin dereceleri de farklılık arzeder. 49'dan 510'a kadar değişik rakamlarla ifade edilen zayıf hadis çeşitle­rinden biz, meşhur olanlarını zikretmekle yetineceğiz.

Hadiste zayıflık genelde iki sebepten kaynaklanmaktadır.

Bunlar: a) Senedde inkıta (kopukluk) bulunması, b) Râvide cerhi gerek­tiren bir halin mevcut olmasıdır. [31]

 

a. Senedindeki Kopukluk Sebebiyle Zayıf Sayılan Hedisfer

 

Mörsel hadis: Tabiînin sahabeyi athyarak Hz. Peygamber'e izafe ettiği hadistir. Zayıflık sebebi ise senedindeki kopukluktur.

Sahabî'nin, Rasûlüllah'tan duymadığı halde diğer bir sahabîyi atlaya rak Rasûtüllah'tan rivayet etmesine "sahabî mürseii" denir.

Mürsel hadisin hükmü hakkındaki görüşler Üç noktada toplanabilir.

Muliaddislerin, fokihlerin ve usûletilerin çoğıraluğuna göre mürset hadis delil olmaz. Onunla ihticac edilmem. Zayıftır.

Ebu Hanife, İmam Malik ve iarafiannca, sikanın mürseii sahih ve hüc­cettir.

İmam Şafii'ye göre ise, büyük tabiîlerin mürseii ile itibar araştırma­sına dayalı olar&k amel edilir. Yoksa 'mûrsel hadis' hüccet olmaz.

Sahabe mürseii ise sahihtir, hükmü île bilittifak amel edilir.

Muakati' hadîs: Senedinden bir kişinin düştüğü ve mübhem birinin zik-redildiği hadistir. Zayıflık sebebi seneddeki kopukluktur. Munkatı' hadis mür-selden daha zayıftır. hadîs: Senedinde birbiri peşine iki veya daha fazla ravinin düş­tüğü hadistir. Munkatı' hadisten daha kapalı ve mübhemdir.

Mu'dal hadis munkatı'dan, munkatı' da mürselden daha zayıftır.

Muallak hadis: Senedinin baş tarafından bir veya birkaç ravinin ya da sonuna kadar senedin tümüyle hazfolunduğu hadistir. Ta'Iik kısaltma mak­sadı ile yapılır. Günümüzde bilhassa halk için yazılan hadis kitaplarında sa­dece sahabî ravisi zikredilerek yapılan rivayetler hep muallaktırlar. Ancak bun-lann asıl kaynaklarda senedleri 'muttasıl* olarak yer almış olduğundan, sıh­hatlerimden bir şey kaybetmezler.

 Bir ravinin, görüştüğü şeyhten işitmeden, yahut da mu­asırı olmakla beraber görüşmediği şeyhten işitmiş gibi rivayet ettiği hadislere denir. Hadisçiler arasında, bu çeşit rivayetleriyle şöhret kazananlara "mü-deilis", rivayet tarzına da "tedlis" denilmektedir.

Ttedlis çeşllterl şunlardır

i) îsnadda tedlis: Ravinin görüşmediği veya görüştüğü halde hadis al­madığı çağdaşı bir kişiden işitmiş gibi "kale fuîan"veya "an/ulan" diyerek hadisi rivayet etmesidir. Ravinin görüşmediği çağdaşından yaptığı bu rivaye­tine "Mürsel-i hafi" de denir.

i) ŞÛyuhta (Şeyhlerde) tedlis: Ravinin, durumunu gizlemek istediği şey­hini, haiz olmadığı vasıflarla anması veya bilinen isim ve künyesinden başka bîr isim ve künye İle zikretmesidir.

ii) Tksviye tedüst Ravinin, hadisini makbul ve sahih göstermek için senedde bulunan, fakat kendi şeyhi olmayan birini zayıf ve kendinden daha küçük olduğu için atlayarak, hadisi sâdece sika ravilcr rivayet etmiş gibi göstermesine denir. Tedlisin en kötü çeşidi, büyük ölçüde bir aldatma mevcut olduğu için tesviye tedlisidir. [32]

 

b. Havide Cerfaİ Gerektiren Hfillere Göre Zayıf Sayılın Hadisler

 

"Cerh" sözlükte, silahla yaralamak, dürtmek, bir yarayı deşmek, te­sir etmek gibi mânâlara gelir. "Tb'dil" ise, doğrultmak, adaletini açığa çı­karmak demektir. Her iki kelime, hadis ravilerinin eleştirilerek hem özel hayatlarında, hem de hadis rivayetinde kusur ve ayıp sayılan hâlleri olup olmadığının açığa çıkarılmasında kullanılan birer terimdir. Bunlardan 'cerh' hadis ilminde ilerlemiş bir âlimin, bir hadis ravisini bazı kusurları dikka­te alarak tenkid etmesi sonucu rivayetini çürüğe çıkanp reddetmesidir. 'Tb'-dÛ' ise böyle bir tenkid sonucu ravinin kusursuz bir kimse olduğunun tes-bit edilmesidir.

Hadis ravilerinin tenkidi 'on esas' göz önünde bulundurularak yapılır. Bunlardan beşi râvinin adaleti, beşi de zabt özelliği ile ilgilidir. [33]

 

Râvinin adaleti ile ilgili tenkid noktalan

 

1. Kizb'ür-Ravi: Ravinin yalan söylemesi, hadisle ilgili olsun veya olma­sın, yalan söylediğinin açığa çıkması.

2.  htihâm'ur-Ravî bi't-Kİzb: Râvinin yalan söylemekle İtham edilmesi. Töhmet-i Kizb de denir.

3. Fısk'ur-RâvL- Râvinin dini emirleri yerine getirmekte kusurlu davran­dığının tesbh edilmesi.

4.  Bid'at'ur-Râvi: Islâmî prensiplere aykırı görüşler ileri sürmesi.

5.  Cehalet 'ur-RâvL- Râvinin bilinmeyen, meçhul bir kimse olması. [34]

 

Ravinin zabtı ile ilgili tenkid noktaları

 

1. Gaflet; Râvinin dikkatsizliğinin sabit olması.

2.  Kesret'ul-Galat: Çok hata yapması, Fuhş-u Galat da denir.

3.  Sû'ul-Htff \anhş ve kötü ezberlediğinin belirlenmesi.

4.  Vehnv Ezberlediği hadisleri birbirine karıştırıp, ne rivayet ettiğini bilmemesi.

Myfa'Ot-SâHhîn TercOme ve Şerhi

5. Muhalefet'us-Sikâf Sıka denilen, her bakımdan güvenilir rftvikrin ri­vayetine aykın rivayetlerde bulunduğunun anlaşılması,

CerhedÜen bir rfiviye 'mecruh' veya 'mat'ûn' denir. Mecruh bir râvinin hadisi ise zayıf sayılır.

Aksine bu hallerden uzak olduğu tesbît edilmiş olursa, adaleti (güveni­lir olduğu) açığa çıkarılmış demektir. İşte râvilerin hadislerinin değerini tes-bit edebilmek için bu şekilde tenkid edilmesine "cerh ve ta'dil" adı verilir. [35]

 

C METÂİN-İ AŞERE

 

Bu bölümde, 'metain-i aşere'&e ilgili olarak on zayıf hadis sıralanacaktır.

1- Mevzu hadis: Hz. Peygamber (s.a) adına yalan uydurmak (kizb) ile cerhedilmiş râvinin rivayetine 'mevzu hadis' denilir. Birtakım iftiracılar, ha­dis uydurmak için geniş hayaller kuramadıklarında, Rasûtüllah'a kadar uza­nan uydurma senedlerle, onun ağzından parlak hikmetler, özlü sözler, yahut veciz misaller elde etme yoluna başvurmuşlardır.

Hadis uydurma sebeplerini şöylece sıralayabiliriz

a) İslâm düşmanlığı- 'Zındık' ismi ile tanınan bu kimseler, Kur'an üze­rinde herhangi bir tebdil ve tağyir yapamadıkları için, Hz. Peygamber'in (s.a) hadislerinden istifade yolunu seçmişlerdir. Uydurduktan binlerce hadisle İs­lâm akaidini bozmaya ve muslumanlann kalplerine şüphe düşürmeye çalış­mışlardır.

b) Milliyet, kabile ve mezhep kavgaları- Değişik ırklara, kabilelere ve mez­heplere mensup kimseler arasındaki münakaşalar ve mücadeleler de hadis uy­durulmasına sebep olmuştur. Bu mücadelelerde her birinin, kendi mensup olduğu topluluğu veya bu topluluğun reisini, yahut imamını övmesi, buna karşılık muhalif olduğu diğer toplulukların reis veya imamlarını yermesi, çok defa bu konularda uydurduğu ve Hz. Peygamber'e İsnad ettiği hadislerle tak­viye edilmek istenmiştir.

c) Vaaz ve hikayeler Âbid, zâhid ve sâlih görünüşlü birçok kimsenin cami ve mescidlerde yaptıkları vaaz ve nasihatlerini süslemek ve daha tesirli bir sekle sokmak maksadı ile başvurdukları usûllerden biri de, konuşma­larında mevzu hadislere fazlaca yer vermek ve çok defa bu hadisleri bizzat uydurmaktır.

d) Halife veya emirlere yaklaşmak arzusu: Dünya nimetlerini fihiret

nimetlerine tercih ederek halife veya emirlerin heva ve heveslerine göre fetva­lar veren kimseler ihtiyaç anında hadis uydurmaktan da çekinmemişlerdir, e) Halta hayırlı işlereyöneltmek arzusu: Müslümanları hayra ve İyi ameller yapmaya teşvik etmek ve dinin çirkin gördüğü kötü hareketlerden sakındır-mak'maksadıyla 'hadis' diye uydurulmuş sözler, mevzu haberler arasında hayli kabarık bir yer tutmaktadır. Allah katında makbul olan bir iş yaptıklarını zannederek hiçbir kayda tâbi olmaksızın hadis îmal edenlerin, zahidler, mu­tasavvıflar ve daha çok bu kılığa bürünen kimseler olduğu görülmektedir. [36]

 

Uydurma Hadisleri Tanıma Yollan

 

a)  Hadis uyduran kimsenin, yaptığı işi bizzat itiraf etmesi.

b) Rivayet edilen hadiste bir gramer hatası veya mânâ bozukluğu bulun­ması. Böyle bir kusurun, Arapların sn fasihi olan Hz. Peygamber'den sâdır olması imkansızdır. Hadis /imiyle meşgul olanlar için bu kaidenin tatbiki ga­yet kolaydır. Hadis münekkidleri, lafız hatasından önce mânâ bozukluğuna dikkat ederler. Zira mânâ bozukluğu, hadisin uydurma olduğunu gösteren en açık bir delildir.

c) Rivayet edilen hadisin, tevili mümkün olmaksızın akla veya his ve mü­şahedeye aykırı düşmesidir.

d)  'Hadis' diye rivayet edilen sözün, basit bir iş yüzünden şiddetli ce­zalar veya büyük mükâfatlar görüleceğini ifade etmesidir. Mesela, mendub bir işin yapılmasıyla veya bir mekruhun terkediîmesiyle binlerce huri ile beraber altından ırmaklar akan cennetlerde ebediyyen yaşanacağını veya yine bir mendubu îerk etmekle yahut bir mekruhu İşlemekle Allah'ın ga­zabını kazanmış olarak ebediyen cehennemde kalınacağını anlatan uydur­ma sözler bu kabildendir.

e) Hadis uyduran kimsenin, yalancılıkla meşhur olan, dindar olmayan ve şahsi arzularım tahakkuk ettirmek hevesiyle hadisler ve senedler uydur-makdan korkmayan biri olmasıdır.

2. Metruk Hadis: Yalancılıkla İtham edilmiş bir ravinin rivayetinde yal­nız kaldığı hadise 'metruk hadis' denir. Daha kapsamlı olarak şöyle de tarif edilmiştin Hadiste yalan söylemekle itham edilen, davranışı veya sözü bakı­mından fiskı açık olan ya da çok vehimli olan bir ravinin rivayet ettiği hadîstir.

3. Müsker Hadis: Zayıf bir ravinin sika raviye muhalif olarak rivayet

ettiği hadistir. Sikanın zayıf râviye muhalif olarak rivayet ettiği hadise de "ma'~ ruf hadis" denir.

4- Şaz Hadis; Sika bir ravinin kendisinden daha sika bir raviye veya ravi-ler topîtiiu£.?.na muhalif olarak rivayet ettiği hadistir. Buna göre. ş&t hs^?t* nutlaka teferrüd ve muhalefet puım ,&^i mılunması lâzımdır. Bu İki özelliği taşıyan bir hadis, sahih olmaktan çıkarak 'zayıf hadisler' grubuna girer, bu durumda onu, zayıf hadislere mahsus olan neviler arasında zikredebiliriz. An­latılan ravilerin rivayetlerinden daha makbul ravi veya raviler topluluğunun hadisine 'mahfuz hadis' ismi verilmektedir. Yani 'şâz'ile "mahfuz" birbiri­nin zıddı olmaktadırlar.

5. Muallel Hadis: Dış görünüşü itibarıyla sahih olmakla beraber, bu sıh­hati yok edebilecek gizli bir illete sahip olan hadislere "muallel hadis" denir. Mürsel veya munkatı* hadisi mevsul olarak, yahut bir hadisi bir başka hadis içine katmak, mevsul olanı mürsel, merfû, mevkut olarak rivayet etmek gibi cerhe sebep olan hatalara 'vehim' denilmektedir. Bu tür hataları bulunan hadise de 'muallet' denir.

6. Mudsrib Hadis: Birçok rivayetleri bulunmakla beraber, bu rivayet­ler birbirine eşit düzeyde olduğu için aralarında tercih yapma imkanı olma­yan bir ravinin veya İki ya da daha çok ravinin rivayet ettiği hadistir.

Kısaca iki farklı surette rivayet edilen, 'hadis' diye de tarif edilmesi müm­kün olan muzdarib hadis, temelde muhalefet unsuruna dayanmaktadır, h-dırab, ravinin zabtının noksanlığına da delâlet eden bir rivayet kusurudur. 'İzdırab' çoğunlukla hadisin isnadında, bazan de metninde olur.

7. Makinb Hadîs: İsnadında, bir veya birkaç ravinin isim veya nesebleri-nin ve metninde bazı kelimelerin -bilerek veya bilmeyerek- değiştirilmiş oldu­ğu hadislere 'maklub hadis' denir. Değişme (kalb) hadisin ya isnadında ya da metninde olur. Bu ise ya kasden yapılır ya da yanlışlıkla ortaya çıkar.

Hadiste yanlışlık şeklindeki değişme, bir hadisçînin hafıza gücünü, hadise karşı rağbeti artırmak ve ölçmek gibi değişik maksatlarla vâki olur.

8. Müdrec Hadîs: Hadisten olmsyan bir kelâmın, hadise bitişik olarak zikredilmesine 'idrac', böyle bir uvgularasya uğramış hadise de 'müdrec' de­nk Bu, RasûlüBah'ın sözüne herhangi bir lavmin sözünün karışması demektir. Sahabî y% da ondan sonraki ravi, rivayet ettiği hadisin sonuna bir söz ekler veya bir açıklamada bulunur, daha sonraki ravi de bunu hadistenmis gibi rivayet eder, durumu bilmeyen de bütün metnin Rasûlüllah'a ait ol­duğunu sanır.

'tdrac', sened ve metinde yapılır. Metindeki idrac, başta, ortada ve son­da olmak üzere üç çeşittir.

"Müdrec"in birçok nedenleri vardır. Bazıları şunlardır:

a.  Hz. Feygamber'İn hadisindeki bazı garip lafızları açıklama arzusu.

b. Ravinin, Rasûlüllab'ın sözünü söylemeye bir hazırlık olmak üzere zik­rettiği şer'î hükümdür ki, metnin başındaki idraciarda olur.

c Hadisten bir hüküm istinbat etmek (çıkarmak) ki, bu da metnin orta­sındaki veya sonundaki idraclarda olur. Bütün bunları râvi kasden bite yap­mış olsa, onun bu hareketini normal karşılayabiliriz. Bu sebepledir ki, Zührî ve diğer bazı imamlar zikrettiğimiz maksatlardan biri için müdrec yapmakta bir beis görmemişlerdir. Bu saydığımız sebepler dışında kasten yapılan idrac ise, hadis ve fıkıh imamlarının icmaı ile haramdır.

'Müdrec' olan kısım birkaç şekilde bilinir.

a.  O kısmın Hz. Peygamber'e İzafe edilmesi muhal olur.

b.  Sahabî'rün müdrec cümleyi Hz. Peygamber'den duymadığını açıkça söylemesidir.

c. Bazı raviler müdrec olan sözü merfû metninden ayırarak kimin söyle­diğini belirtir ve ilave edilen kısımla, edilmeyeni gösterir.

9-10. Musahhaf ve Muharref Hadis: Kelimesi nokta değişikliğine uğra­mış hadise 'musahhaj hadis' denir. Bu tür değişiklik çoğunlukla metinde ba-zan da seneddeki isimlerde görülür. Yine bu tür hatalar bilhassa yaz] İr vesi­kalar İstinsah edilirken daha çok görülür. Bu sebeple de mukabele edilmemiş nüshaların kıymeti olmaz.

Kelimesi hareke değişikliğine uğramış hadise de 'muharref denir. [37]

 

D. MAKBUL İLE MERDUD ARASINDAKİ MÜŞTEREK OLAN ISTILAHLAR

 

1. Müsned Hadisten Senedi başından sonuna kadar muttasıl olarak Ra-sÛIüllah'a isnad edilen hadistir. Mutlaka RasÜlttllah'a ref şartı aransa bile 'müsned', makbul olan görüşe göre, merfûnun murâdifı değildir. Merfûnun isnadında inkıta' (kesinti) olabileceği halde, 'müsned hadis' ittisal ve ref şart­larını cem etmektedir. Yani her merfû hadis müsned değildir, fakat her müs­ned hadis merfûdur.

2. Muttasıl (mevsûl) Hadisler: İster RasûlüHah'a ref edilmiş olsun, ister sahabî veya daha aşağıdaki bir şahısta kalsın, senedinde kesiklik olmayan ha­dise bu ad verilir. Muttasıl hadis bazen merfû olur, bazen olmaz.

3. Mn'an'an Hadisten Lafzından da anlaşılacağı gibi, tahdis ve sema' sözleri açıkça belirtilmeden senedinde "fûian an /ulan" denen hadistir. Mu'-an'an hadiste itimad edilen görüşe göre üç şart bulunursa 'muttasıl sened' gibi kabul edilir. Bu üç şart şunlardır.

a.  Râvinin adaleti.

b.  Râvinin rivayeti aldığı zâtla görüştüğünün sübûtu.

c Râvinin tedlisten salim olması.

Bazı münekkidler, Mu'an'an hadisi, "Mürset" gibi telakki ederek îhti-cac edilemeyeceğini söylemişlerdir. Buna rağmen iIeihticac edi­lebileceğim söyleyen münekkidler de vardır.

4. Müea'en Hadisten Senedinde "haddesena fûlan ennefûlanen kale" denilerek rivayet edilen hadislerdir. Malik b. Enes'e göre "an fûlan" ile "en-ne fûlan" arasında hiçbir fark mevcut değildir. Ahmed b. Hanbel ise "an" ile "enne"rân musâvi olmadığım söylemiştir.

Gerçek şudur ki, ravinin kullandığı muhtelif lafızlar, lisan ulemasınca 'tahdis' olarak kabul edilmektedir. Bu meseledeki ihtilaf örf ve âdet bakı­mından olup sâdece hadis münekkidini arasında bahis mevzudur.

5. Müselsel Hadisten Senedindeki ravilerin, bazan ravinin bazan da ri­vayetin sıfat ve hallerini aynen devam ettirerek naklettikleri hadise 'müselsel hadis' denir.

Müselsel hadisin müsned ve muttasıl olup, tedlisten salim oluşu o hadi­sin sahih olduğunu zannettirebüir. fbn Kesir, "Müselsel hadisin faydası, ted-lis ve inkıta'dan uzak olusudur. Bununla beraber müselsel tarikle gelen bir hadis nadiren sahih olur" demektedir.

6. Âli Hadisten Senedlerindekİ ricalin azlığı dolayısı ile Hz. Peygamber'e yakın olarak rivayet edilen hadislere bu isim verilmiştir, tsnaddaki bu yakın­lık, aynı hadisin daha fazla sayıdaki râvilerden müteşekkil diğer bir senedine nisbetle ölçülür.

Senedindeki ricalin azlığı dolayısıyla Hz. Pcygamber'e (s^> olan yakın­lığa, 'Uhtvv-i Hskikî'\ el-Ameş, İbn Cüreyc ve Mâlik gibi meşhur hedis imam­larına olan yakınlığa da 'Üiuvv-i Nİsbî' denmektedir. UIuvv-i Nisbî'nin, mu­vafakat, bedel, musâvât ve musafaha olmak üzere dört çeşidi vardır.

7. Nî-ü'i Hsdisten Âlî hadislerin karşılığı olarak rivayst edilen hadisler­dir. Eğer sika (güvenilir) râvilerin ziyadesiyle nazil hadislerin isnadı, âlî bir isnada nisbetle üstün duruma geçerse, nazil hadis elbette diğerine tercih edi­lir, tbn Mübarek'in dediği gibi, "Hadisin sıhhati, isnadın âlî olmasına değil, ricalin güvenilir olmasına bağlıdır".

8. Mütâbi' Hadisten Ferd olarak bilmen bir hadîsin ravîsine, güvenilir olan ve rivayeti kabul olunan bir başka raviisîn mütâbeat ederek ilk râvinin şeyhirsden aynen ve lafzen rivayet ettiği hadislerdir.

Ferd olan hadisin 'cami', 'sünen', 'cüzler' gibi hadis külliyatından mu-tâbii veya şahidi olup olmadığının araştırılmasına "itibâr' denir.

Mütâbi'i bulunan hadis, önceki rivayeti teferrüdden kurtarırsa da, ravi-lerinin kabul ve red sıfatlarına göre hadis, sahih, basen veya zayıf olabilir.

9. Şshid Hftdislen Ferd zannolunan bir hadîsin ravîsine, bir başka ravi-nîn aynı hadisi diğer bir safcabîden lâfzen ve manen veya sadece mâsâ itiba-nyla benzeyen bir metinle rivayst ederek muvafakat ettiği hadistir. [38]

 

E. KENDİSİNE İSNAD EDİLENE GÖRE HADİSÎN BÖUÜMLERİ

 

Hadis metninin kendisine isnad edildiği zât faıkh olabilir. Bu farklılığa göre de hadisler değişik isimlerle adlandırılırlar* Hadis, Allah Teâlâ'ya isnad edilmişse "kudsî", Kz. Peygamber'e isnsd edilmişse "merfû", bir saiıabîye isnad edilmişse "mevkuf*\ bir tabiî veya daha sonraki nesilden birine isnad edilmişse "maktu" adını ahr.

1. Kudsi Hadis: Ayet olmamak kaydıyla, Hz. Peygamber'in (s-a.) "Al­lah İkâlâ şöyle buyurmuştur" şeklinde Allah'a nîsbet ettiği hadistir. Bunlara "İlahî" veya "Rabbânî" hadisler de denir.

Kudsî hadislerde Hz. Pcygamber'in Allah lcâlâ*dan rivayette buluodu-ğıanun ifede edilmesi, "kudsî hadislerin !qfv Allah'a aittir" diyen âlimlere delil t^V.ü etmektedir. An^sk âlimknü çoğu kudsî hadislerin kfznun Hz. Pry-gsiîiNı 'e, mâoâsınm ise Allah THlâ'ya t\ olduğu ioruşüadcdh; Bbu'l-Bekft da  bu göiUşü benims^e^ kanasıini ş&yle belirtmiştir:   "Kur'an Kerim 'in hem lafzı, hem de mânâsı vahy-i celî ile Allah Tkâlâ tarafından in-zsl olunmuştur Kudsî hadise gelince, onun İafzı Rasûl-i Ekrem'e mânâsı ise ilham ile yahud uykuda bildirmek suretiyle Allah Teâlâ'ya aittir".

Bu tür hadislerin iki özettiği vardır: 1- Hz. Peygamber tarafından Allah IHlâ'ya izafe edilmesi 1- Konularının genellikle Allah leâlâ'nın sıiailanyla ilgili olmasıdır.

2. Merfu Hadis; Sdz, fiil, takrir, fıtrî veya ahlâkî vasıf olarak açıkça ve­ya doiaylî bir şekilde Hz. Peygamber'e izafe edile» hadistir. İzafe edenin sa-

sında fark yoktur. Bu tariften de anlaşılacağı gibi merfû, her zaman muttasıl olmaz. Bazen bir sahabînin düşmesiyle mürsel, bazan senedinden bir kişinin düşmesiyle munkatt', bazan da iki veya daha fazla râvinin düşmesiyle mü'-dal olur. Hadisin sırf merfû olması, mutlaka "sahih" denmesi için kâfi bir sebep değildir.

Merfû'da sened bir tarafa bırakılarak sadece metnin durumuna bakılır. Bu hSle göre Hz. Peygamber'e izafe edilen her şey merfûdur. [39]

 

Merfû hadis İki kısma ayrılır

 

a) Samhaten merfû: Açık bir şekilde Hz. Peygamber'e izafe edilen ha-dîsdir. Yzsâ hadis içince, RasûlUUah'a ait bir söz, bîr fiil, bir takrir veya bir vasıftan söz ediliyorsa bu açıkça merfû bir hadistir. Ayrıca, sahabîlerin "şu­nu yapmakla emrolunduk, şunları yapmaktan nehyolunduk" şeklinde ver­dikleri bilgiler de "açık merfû" olarak değerlendirilmiştir.

b) Hükmen merfû: Sahabe'nic şahsi görüş ve kanaatma dayanarak söylemesi mümkün olmayan konulardaki sözlerine de "hükmen merfû" denir. Verdiği bilgileri Rasûlülîah'daB duyduğunu sçıklamasa dahi, ko­nuların özelliği açısından onlan, Rasûlüilah'dan duymuş olduğu, ya ds en azından Hz. Feygamber'den öğrenmiş olan başka bir sahabîden işitmiş olduğu düşünülür. Böylesi haberleri veren şarabînin, îsFSÎUyât'lan nakil­lerde bulunanlardan olmaması önem kazanır. Aksi halde verdiği bilginin Israüîyât'tan olması mümkündür.**)

3. Mevkuf Hadis: Sahabe'ye ait söz, fiil ve takrirlere mevkuf denilmiş­tir. Mesela, tabiinden olan birinin: "ömerb. Hattab şöyle dedi, şöyleyaptı" veya "yanında şöyle hareket edildi de ses çıkarmadı" demesidir. Ancak sa­habeden rivayet edilen bu gibi haberler, Hz. Peygamber zamanına isnad edi­lirse (dayandınhrsa) ya da Hz. Peygamber'den öğrenilen herhangi bir mese­leye İstinad edilirse bunlara merfû denilir.

Mevkuf hadisler, umumiyetle Hz. Peygamber'in hadislerinden ayırtedil-diği için 'dinde hüccet' olarak kullanılmamıştır. Bazıları bu tür hadisleri za­yıf hadisler içerisinde zikretmişlerdir. Halbuki hadisin mevkuf olması onun zayıf olmasını gerektirmez. Mevkuf bir hadise, şartlarını haiz olduğu takdir­de 'sahihtir' demekle, onun Hz. Peygamber'e aidiyeti söylenmiş olmamakta­dır. Hatta onunla amel etmenin vacib olduğu da belirtilmiş olmamaktadır.

Hz. Peygamber'in hadislerinde olduğu gibi, sahabeden rivayet edilen bu çeşit haberler de sened itibariyle ya muttasıl ya da munkatı' olurlar. Sıhhat­leri açısından da sahih, hasen, zayıf olabilirler.

4. Maktu' Hadis: Herhangi bir tabiiye izafe olunan söz, fiil veya takrir­lere "maktu' hadis" denilmiştir. Bu konuda Etbâ'ut-Tâbiin de tabiiler gibi kabul edilmektedir. İmam Ebû Hanife'nin bu-konuda meşhur bir sözü var­dır: "Rasûlüllah'dan gelen hadislerin başımız, gözümüz üzerinde yeri var. Sa­habeden gelenlerde muhayyeriz. Tabiinden gelenlere gelince, onlar da rical biz de ricaliz"- Ebû Hanife bu sözü ile Maktu'u, ihticac edilmeyen zayıf ha­dis olarak kabul ettiğini belirtmektedir.

İşte bu sebeple re'y mektebi kıyas-ı celî ile amel etmeyi, tabiinden mak­tu olarak gelen rivayetlerle amel etmeye tercih etmiştir. Ancak makbul olan görüş şudur: Maktu hadis, isnadının ve metninin durumuna göre, sahih, hasen ve zayıf vasıflarından birini alabilir. Maktû'un sahih ve hasen olu­şu, değil Rasûl-i Ekrem'den, sahabeden alındığı mânâsına dahi gelmez. Aksine bizzat tabiinden rivayet edildiği anlamına gelir. Bunlardan sade­ce büyük sahabîlerle aynı çağda yasamak bahtiyarlığına eren Saİd b. el-Müseyyeb, Şâbi, Nehâî ve Mesruk gibi büyük tabiilerin maktülan ile ihticac etmemiz caiz olur.

Baştan buraya kadar anlattıklarımızı bir sekil halinde şöyle göstere­biliriz. [40]

 

IX. MUHTELİF’UL -HADİS

 

İki hadîsin zahirî olarak birbirine zıd mânâlarda rivayet edilmesidir. Hz. Peygamberin hadislerinde varolduğu zannedilen tenakuzun (zıtlığın) İzalesini (ortadan kalkmasını) mUmkün kılan bir ilimdir. Hadis âlimleri "müşkil'ul-hadis" veya "ihıilaf'ul-hadis" denilen bu konu İle meşgul ol-' muşlar ve birbirine zıd görülen hadisler arasın? birleştirerek müşkilin iza­lesinde basan sağlamışlardır.

Birbirine zıd görülen iki hadis karşısında şu yollara başvurulur.

1. Aralarında cem' mümkün ise, bu durumda ne tearuz ne de nesh ihti­mali söz konusudur. Her iki hadisle de amel etmek gerekir.

2. İki hadisin arasında cem* mümkün değilse nesh olup olmadığı araştı­rılır. Eğer hadislerden biri mensuh diğeri de nasih ise, nasihi alınarak onunla amel edilir.

3. Aralarında nesh de mevcut değilse, (iki hadisten bîri, diğerine nisbet-le râvilerin vasıfları veya rivayetleri yönünden aşağı derece olabilir) bu tak­dirde aralarında tercih yapılır. Sahih hadis tercih, diğeri ise terk edüir.

Suyutî tercih sebeplerini yedi noktada özetlemiştir. Şöyle ki:

1. Kavilerin hallerine bakılarak tercih edilir.

a) lercih edilen hadisin ravileri, diğerine nisbetle daha çok o visi olanda yalan ve hata nisbeti daha az olur.

b) Tercih edilen hadisin isnadı filî olur.

c) lercih edilen hadisin ravileri daha fakih olur.

2, Hadisin tahammül yollarına bakılarak tercih edilir.

a) Buluğ çağından önce veya bu çağa yakın bir zamanda işitilen hadişe nisbetle olgunluk çağında işitilen hadis daha itimada şayandır (tercih edilir).

b) Hadislerden birinin arz, diğerinim kitabet veya birinin münavele, di­ğerinin vicade yolu ile alınması,

3.  Hadisin rivayet keyfiyetine bakılarak tercih edilir.

a) Hadislerden birisinin lafzen, diğerinin manen rivayet edilmesi.

b) Hadîslerden birisinde sebeb-i vürudun zikredilmesi, diğerinde zikre-dilmemesi.

4.  Zaman-ı Vürûduna (ne zaman söylendiğine) bakılarak tercih edilir.

a) Hadislerden birinin Medenî, diğerinin Mekkî olması, (Medenî hadis­ler, Mekkî hadislere tercih edilir).

b) Birisinin hafifletici, diğerinin şiddetli unsurları ihtiva etmesi. Sonra­ki devirlerde söylendiğine delâlet ettiği için tahfif, hadisin tercih sebeplerin­den biri sayılır.

5. Haberin lafzına bakılarak tercih edilir. Hâssın umumi bir lafza tercihi gibi.

6. Hükme bakılarak tercih edilir. gibi.

Tahrime delâlet eden hadisin ibahât veya vücüba delalet eden hadise tercihi

7. Harici durumuna göre tercih edilir.

Kur'an'ın zahirine, başka bir sünnete, kıyasa, cemaatın veya halifelerin amellerine muvafakat eden hadisin diğerine tercihi gibi.

Aralarında bu yönlerden birisiyle bile olsa terdhde bulunmak mümkün değilse, dördüncü yol olarak o hadislerde tevakkuf edilir. Yani bir tarafa mey-ledici bir kanaat hasıl oluncaya kadar hadisler amelden alıkonur. [41]

 

X. NASİH VE MENSUH

 

Kanun koyucunun, önce vaz' edilen bir hükmü, sonraki bir hükümle kal­dırmasına "nesh" denmektedir. Bu konuda önceki (kaldırılan) hükme 'men-suh', sonraki (kaldıran) de 'nâsih' denmektedir. Hadis ve Fıkıh ule­ması, umumiyetle İslâm v,riatmda neshin vukuunu kabul etmişlerdir.

İki hadis arasında neshin varlığı birkaç yolla bilinir:

1. Hz. Peygamber'in tasrihi (açıklaması) ile bilinir. Bu hususta misal olarak zikredilen en meşhur hadis, kabirlerin ziyareti ile ilgilidir. Hz. Peygamber ön­celeri kabir ziyaretini nehyetmişken, sonradan bu konuda şöyle buyurmuş­tur: "Sizi kabirlerin ziyaretinden menetmiştim, ziyaret ediniz".

2. Sahabîlerin hadisİCT arasında neshin varlığını açıklamaları ile bilinir.

3.  İki nd hadisten birinin tarih itibarıyla önce, diğerinin ise sonra söy­lenmiş olduğunun bilinmesiyle.

4. Nesh, bazan da icma tankıyla sabit olur. Her ne kadar icma neshet-mez ve nesh de olunmazsa da nâsihe delalet eder. Bu konuda zikredilen mi­sal; Hz. Peygamber'in, üç defa içki içen ve üçünde de üzerinde had tatbik edilen bir kimsenin dördüncü defa içmesi halinde öldürülmesini emretmesi-dir. Bu hüküm icma ile tatbik edilmemiştir. Zira Hz. Peygamber'in de aynı hükmü tatbik etmediğine dair gelen haberkr Ok hükmün, yine sünnetle mensuh olduğuna delâlet ederler. [42]

 

XI. HADİS KAVİLERİNİN CERH VE TA'DİLİ

 

Hadis ravilerinin cerh ve ta'dili, bu ilmin en mühim kısımlarından biri­sidir. Çünkü hadislerin sahih ve sakîmi, makbul vt merdûdu, onları rivayet edenlerin hâl ve meşreblerinin tesbit edilmesiyle bilinir. Bu bakımdan ilim ehli, râvilerin cerh ve ta'düinin müslUmanlar üzerine farz olunduğunu açık bir şekilde beyan etmişlerdir. Kavileri cerhetmenin, müslümanlara haram kı­lınan gıybetlerden olmayıp, bilakis vacib olduğuna hükmetmişlerdir.

Yukarıda {'Ravilerinin Cerhi Sebebiyle Zayıf Sayılan Hadisler' bölümün­de) de kısaca değindiğimiz gibi 'cerh', bir yaranın deşilip içindekilerin açığa çıkarılmasıdır. Istılah mânâsı ise bir ravinin, hadis rivayetini tehlikeye düşü­recek her türlü ayıplarının tesbit edilip ortaya konulmasıdır. Bu bakımdan ta'dile nîsbetle daha güçtür ve dinî yönden ağır bir mesuliyeti gerektirir.

İbn Ebi Hâtûn ve İbn Salah'a göre ta'dile delâlet etmek üzere kullanılan tabirler en üst mertebeden başlamak üzere şunlardır:

a) Bir ravi hakkında "sika" veya "mutkın" denildiği zaman, onun ta­rafından rivayet edilen hadislerin hüccet olarak kullanılacağı anlaşılmakta­dır. 'Sebt\ 'hüccet''tabirleri de aynı mânâda kullanılmıştır.

b) "Ennehûsadûkun", "manalluhûsıdk"veya "lâbe'sebihi"gibi va­sıflarla anılan ravinin hadislerinin tetkik edilmek üzere yazılabileceğine de­lalet eder. Çünkü bu ibareler, râvide zabt şartının mevcut olup-olmadığını kat'i bir surette tayin etmez. Bunu tesbit etmek maksadıyla ravinin hadisi itibar maksadıyla yazılır ve başka ravfler tarafından da rivayet edilip edilmediği araş-tınkr. Başka tarikten de rivayet edilmişse ravinin doğruluğuna, eğer başka bir tariki yoksa da onun zayıflığına hükmedilir.

c) Biri hakkında "şeyh" denilirse onun da hadisi itibar maksadıyle ya­zılır. Bu mertebe de öncekilerden aşağı derecededir.

d) "Sâlih'ut-Hadis" denilen ravinin de hadisi itibar İçin alınır, bu ise daha aşağı mertebededir.

Cerhte kullanılan tabirler ise hafifinden şiddetlisine doğru şöyledir:

a)  "Leyyin'ul-Hadis", hadislerinin itibar için yazılabileceği ravinin vasfıdır.

b)  "Leyse bi kaviyyin" denilen ravi, birinci derecede olduğu gibi, hadis­lerin itibar için yazılabileceğine delalet eder. Fakat birincinin aşağısında olan bir derecedir.

c) Bir ravi hakkında "Daîfu'l-Hadis" denilirse, bundan evvdküerin aşa­ğısında olmakla beraber, yine de hadisleri itibar için yazıfcr.

d)"Metrûk'ûl-hadis", "Zâhib'ul-Hadis", "Kezzâbun", "Vaddâun" şek­linde vasıflandırılan ravinin hadislerine itibar edilmez. Bu derece, cerhin en aşağı derecesidir.

Cerh ve ta'dile delâlet olmak üzere, bazı hadisçiier yukanda zikredilen ibarelerden başka tabirler de kullanmışlardır. Keza cerh ve ta'dil tabirlerinin derecelendirilmesinde de usûl kitaplarımızda farklılıklar görülmektedir. [43]

 

Mu'telif ve Muhtelif

 

iki ravi isminin yazı (hat) yönünden aynı, okunuş veya söyleniş bakımın­dan farklı olmasıdır. Ulema arasında büyük değeri olan bir konudur. Bilhas­sa hadisçiier arasında bu çeşit İsimlerde hata yapanlar şidtetle ayıplanır. Bu konuda en meşhur örnek, "seltam" ismidir. Bunlardan bej isim müstesna diğerleri 'lam' harfinin şeddesi iîe okunur. [44]

 

Müttefik ve Müfterik

 

Yazı ve okunuşu aynı olan, fakat ayn ayrı kimselere delalet eden isim­lerdir. Mesela 'Halil b. Ahmed'bv çeşit isimdendir. Bu isimde altı fabıs vardır. [45]

 

Mateşabih

 

Baba isimleriyle kendi isimleri arasında benzerlik olan kimselerdir. Ha-disçiler bu konuda da kitaplar tertip ederek bu çeşit isimleri belirtmişlerdir. Müteşabih'e misâl olarak, Veh'd b. Müslim, Müslim b. Wd, *ezid tbn'ül-Esved ve d-Esved b. Yerid ilimleri verilebilir.

Sahabe ve aşağı tabakalardan bir ravinin hadis öğrenimi açısından akranı olan diğer bir ravi ile rivayet alışverişinde bulunmasıdır. Hadisin bu ismi alabil­mesi için iki raviden her birinin diğerinden rivayette bulunmuş olması gerek­mektedir. Bu çeşit rivayet "Rivayet'ul-Akron" ismi ile de anılmaktadır.

Büyük bir ravinin yaşça küçük bir raviden rivayetinden sonra, bu kü­çükten rivayette bulunan sonraki ravi ile, aralarında uzun bir zaman aralığı meydana gelen ilk büyük ravinin küçük raviden bir rivayette birleşmeleri ha­line "Rivayet*us-Sâbik ve'l-Lâhık" denir. [46]

 

İMAM NEVEVİ

 

Muhyiddin Ebu Zekeriyyâ Yahyâ b Şeref en-Nevevî (631-676/1233-1277)

Nevevî 631/1233 yılı Muharrem ayında Şam'ın bir nahiyesi olan Neva*-da doğmuştur. Buraya nisbetle kendisine Nevevî denilmiştir.

Güçlü bir hafızaya sahip olan Nevevî, daha küçük yaşlarda iken dört bu­çuk ay gibi kısa bir sürede Kur'an-ı Kerim'i, sekiz buçuk ayda da 'et-Tenbih' adlı eseri ezberlemiştir. 'Mühezzeb' İsimli kitap da ezberlediği eserler arasın­da yer almaktadır.

Çocukluk yıllarından itibaren kendisini büyük bir istek ve gayretle ilim tahsiline veren Nevevî'nin bir günde değişik hocalardan on iki ders aldığı ol­muştur. Henüz on yaşlarında iken arkadaşlanmn kendileriyle oynaması için onu zorlamaları sonucunda ağlaması ve Kur'an okuyarak oradan uzaklaş­ması ve yine babası kendisini dükkana bıraktığı halde onun Kur'an okumak­tan alışverişle ilgilenmemesi gibi olaylar, onun ilim tahsilindeki düşkünlüğü­nü ortaya koymaktadır.

Fıkıh ve Usûl-ti Fikıh'ta imam idi. Fukaha arasında üstün bir mevkiye sahip olup, ikrah ehlindendi. Şafii mezhebinin gelişip yayılmasında büyük rol oynamıştır. Zamanında Şafii mezhebinin otoritesi idi. Hadis ilmine ve hadis ricaline vâkıf idi. Öyle ki; Hâlid b. Yusuf tankıyla Enes b. Mâlik'den "Bir kimse içtenlikleşehid olmakisterse, fiilen şehid olmasa da şehidsevabım alır" anlamındaki hadisi tahric ederek teferrüd etmiştir. Aynca er-Revahiye med­resesinde tıp öğrenimi de görmüştür.

Zühd ve takva sahibiydi. Gecelerini ibadetle geçirir; Kur'an okur, eser­ler yazardı. lyÜİği emredip kötülükten sakındırıldı. Makam ve mevkii ne olursa olsun herkese tebliğde bulunur, hatta hükümdarlara bile mektuplar yazardı. Onlara hatalı davramşlanm hatırlatır, ilâhî azabtan sakınmalarını İsterdi. Kim­seden bir şey kabul etmezdi. Pamuklu elbise giyer, kahverengi sank sarardı.

Hayatında hiç evlenmemişti. Hamama gitmezdi. Şüpheli şeylerden kaçınır­dı. Hatta şüpheli gördüğünden dolayı Şam arazisinde yetişen meyveleri de yemezdi, ömrünün sonlarında bile sakalındaki beyaz kıllar birkaç taneyi geç­medi. Hiçbir makamdan maaş almamıştır. Vazife yapmasına rağmen ücret kabul etmemiştir. Bütün bu zühdünü ve iffetini yoksulluk içinde geçen haya­tına rağmen devam ettirmiştir. Günde sadece bir defa yemek yerdi. İki yıl ya­tarak uyumadı. Nevcvî 649'da Şam'a gelmiş ve 665'te Eşrefıyye Medresesi mü­derrisliğine başlamıştır. Bu medresede reislik de yapmış ve bu görevine vefa­tına kadar devam etmiştir.

Haksızlığa boyun eğmeyen Nevcvî, Sultan Baybars'm huzuruna çıkarak, Şamlıların el konulan bahçelerinin geri verilmesini, müderrislerin maaşları­nın azaltılmamasını, savaş vergilerinin kaldırılmasını istemiş, Baybars bu ver­gilerin hukukî olduğuna dair fetva vermesi İçin Nevevî'ye ısrar etmişse de Ne­vcvî kabul etmemiştir.

Nevevî'nin iyiliği emredip kötülükten sakındırma konusunda verdiği mü­cadeleleri "Tfczkiret'ül-Huffâz" adlı eserinde Zehebî, "Hüsn'ül-Muhâdara fi Âhbâr'iz-Zâhire*' adlı eserinde de SuyÛtî anlatır, hükümdarlara, valilere yazdığı mektuplara değinirler. Hatta SuyÛtî bu mektuplardan bir kısmını ol­duğu gibi eserine almıştır.

İki kere hacca gitmiştir, ömrünün sonlarına doğru yaptığı ikinci hac-cmdan sonra Neva'ya dönmüştür. Babasının yanında hastalanan Ncvevî, 676 yılında Recep ayırım 24. gecesi vefat etmiştir. Doğum yeri olan Neva'da med-fun olup günümüzde halen kabri ziyaret edilmektedir. [47]

 

ESERLERİ

 

Bir müslürnan ilim adamına yakışır olgunluğu kendisinde toplayan Ne-vevîs 42'ye yakın değerli eser yazmıştır. Bunlardan banları şunlardır.

1-  RiySz'üs-S&lihîn min Kelâmı Seyyîd'il-Marselîn

2- Erbain'ün-Nevevî

3- el-Minhac

4- et Takrib ve't-Teysir li Ma'rifeti Sünen'il-Beşir'in-Nezîr

5- Tfehzîb'ül-Esmâ veM-Luğa

6- el-İrşâd

7-  Hılyet'Ol-Ebrâr ve Şîar'ül-Ahyftr fi 1elhîs*İd-Deavâti veM-Ezkâr

8- et-Tîbyân fî Âdabı Hamelet'il-Kur'ftn

9-  Mekâsîd'ün-Nevevî

10- Minhâc'üt-Tâlibîn

11-  Ravzat'üt-Tâİibîn ve Umdet'ül-Muttakîn

12- Tashîh'üî-'ftnbîh

13- el-tzâhu fi'1-Menltik

14- eİ-MecmÛ*

15- Tabakâful-Fukahft

16- Dckâik'ul-Minhâc

17- el-I%tftvâ

18-Tainîf fi'1-İsüskâ ve fi isühbab'İl-Kıyam

19-  Kısroet'ul-Ganfiim

20-  Serh'ul-Mahezzeb

21-  et-Tahkît:

22- el-İş&rft ilâ mfi Vakaİ fi'r-Ravda

23- d-Mübhemât

24- Serhu Müslim

25-  Mccâr'üi-HüdA fı'I-V»kfı vc'1-îbtidl

26- Ri&e fi Ehftdis'U-Hayâ

27- Amei'ül-'Vevm ve'î-Leyfc[48]

 

RİYAZ'ÜS-SÂLİHÎN

 

Nevevî, Riyâz'üs-Sâlihîn'i, insanlan âhiret hayatım mutlu kılacak sâlih amellere yöneltmek ve haramlardan sakındırmak için telif etmiştir. Bu eseri 670 yılında Ramazan ayının ondördüncü günü tamamlamıştır.

Riyâz'us-Sâlihîn'de bulunan hadislerin çoğu, başta Sahih-i Buhârî ve Sah ih-i Müslim olmak üzere, Tirmizî, Süncn-i Ebî Dâvud, Sünen-i Nesâî ve Sünen-i İbn Mâce'den, diğer bir ifadeyle Kütüb-i Sitte'den seçilmiştir. Bazı yerlerde de Muvattâ'dan ve Hâkim'İn Müstedrek'inden hadîsler almıştır. Eser 656 bâb üzere tertip olunmuştur. 1894 hadis bulunmakta olup her konuyla ilgili ayetleri de ihtiva etmektedir. Bilhassa vaaz ve irşâd hizmetlerinde kulla­nışlı bir Özelliğe sahiptir. Eser Mekke, Mısır ve Türkiye gibi çeşitli îslâm ül­kelerinde tab' olunmuştur. Rİyâz'üs-Sâlihîn'in dört ayrı türkçe tercemesi bu­lunmaktadır. [49]

 

ŞERHLERİ

 

Bizzat müellifi ve birçok âlim tarafından esere şerhler yazılmıştır.

1) "DeüTüI-Falihîn li Türûkı Riyaz'üs-Sâlihîn" hadis ve tefsir âlimlerin­den Muhammed Allan es-Sıddîkî (1057) tarafından yazılmış ve bu şerh Mı­sır'da bir kaç defa dürt cilt alinde basılmıştır. Detaylı bir şekilde yazılmış olan bu şerhte nahiv ve belagata dair bilgilere de yer verilmiştir.

2)"Menherül-Vâridîn Şerhu Rİyâz'üs-Sâlihîn" adlı şerh ise Subbi Sâ­lih tarafından yazılmıştır. Bu şerh, hadislerin rakamlanması yönler­den güzel bir fihriste sahip olması açısından oldukça kullanışuuk: arzetmek-tedir. Şârih Subhi Salih'in uzunca yazdığı sunuş da ayrıca önemlidir. Çok kı­sa olarak yazılmış olan bu şerb Türkiye'de de bir cilt halinde basılmıştır.

3) "Nüzhet'ül-Müttakîn Şerhu Riyâz'Os-S&lihtn" adlı şerh ise, Mustafa

Saîd ve Muhammed Emin'in de katılımıyla beş kişilik bir komisyon tarafın­dan yapılmıştır. Hadislerin tahriri, mübhem ve garib kelimelerin açıklanma­sı, hadislerin numaralanması, hadis ricalinin tanıtımı ve fihristinin yapılmış olması gibi Özellikleri şerhin değerini artırmıştır. Şerh ne kısa ne de uzundur.

4) "Tehzîb'ün-Nüftts fi Tertib'id-DürÛs" adlı şerh ise Yusuf b. ismail en-Nehbftnî tarafından yazılmıştır. [50]

 

ÖNSÖZ

 

Hamd; tek (biricik), üstün gelip yenen (istediğini zorla yapan), kuvvetli (üstün ve yüce olan), kusurları çokça örten (yargılayıcı), gönül ve basiret ehli için bir hatırlatma, akıl ve ibret sahipleri için de ibret olsun diye geceyi gün­düze çeviren Allah'a aittir. O Allah ki; yarattıklarından bir kısmım seçerek bu dünyada onlan zühd ve takva ehlinden kılmıştır. Onları, nefislerini kont­rol etme, devamlı düşünme, Öğüt alma ve zikre sarılmakla meşgul etmiştir. Böylece onlan, kendisine tâbi olmada ve Ahiret'e hazırlanmada başarılı kıl­mıştır. Öfkesine uğramaktan ve cehenneme girmeyi gerektirecek davranışlar­dan sakındırmış, onların durum ve ortamların değişmesine rağmen bu hu­suslarda (var güçleriyle çabsarak) ba$anlı olmalarını sağlamıştır.

O'na hamdın en beliği, en temizi, en kapsamlısı ve en yaygın ve mü­kemmel sekliyle hamd ederim. Kullarına karsı çok iyilik eden Kerîm, Hah-mân ve Rabim olan Allah'tan başka İlah olmadığına sehadet ederini. Yi­ne sehadet ederim ki: Muhsmmed (sjl) Allah'ın kulu, rasûlü, habibi, ve­lisi en doğru yola rehberlik eden, en doğru dine çağırandır. Allah'ın salât ve selâmı ona, diğer peygamberlere, hepsinin inanmış yakınlarına ve iyi k&oselsr üzerine olsun!

AUsh Teâlâ "Ben tinleri de insanları da (başka bir nedenle değil) ancak btrna kutluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rmk istemiyorum. Ba­na (yemek) yedirmelerini de İstemiyorum." (Zâriyât/56-57) buyurmuştur. Bu ayet insanların ve cinlerin yalnız ibadet İçin yaratıldıklarını açıkça ifade et­mektedir. O halde insanların yaratıldıkları gayeye özen göstererek, zühd ve takva 3e dünya zevklerine yüz çevirmeleri gerekir. Çünkü dünya nimetleri tü-kemneye mahkûmdur ve dünya ebedî bîr yer değildir. Bu dünya ahirete götü­ren bir binektir. Sevinç ve neşe yeri değildir. Ayrılık yeridir. Devamlı kalma yeri değildir. Bunun içkidir ki dünyanın en uyanıktan, Allah'a ibadet ve kul-Juk yapanlardır. En »kileri de zühd ve takva yolunu Desimseyenkrdir.

Allah Teâiâ şöyle buyurmuştur: "Dünya hayatının misâli şu misâl gibi­dir ki, gökten bir su indiririz ve onunla yeryüzünün -gerek insanların gerek hayvanların yiyeceği- nebat(lar)ı (ağ gibi birbirine örülüp) karışmıştır. Tam yert zinet ve ihtişamım takınıp süslendiği, sahipleri de ona (biçmeye, yemiş­lerini, mahsullerini toplamaya) herhalde kadir olduklarım sandıklan bir sı­rada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz (don, kasırga ve sel gibi bir âfeti­miz) gelivermiştir ki; sanki dün yerinde yokmuş gibi onu tâ kökünden kopa­rılıp biçilmiş bir hâle getirmişizdir. İşte biz iyi düşünecek bir kavim için ayet­leri böyle açıklarız." (Yûnus/24). Nitekim bu anlamda ayetler çoktur.

Bu konuda şöyle diyen ne güzel söylemiş?

Allah 'in zeki kullan vardır. Dünyayı boşadılar, fitneden sakındılar. Ona dikkatle bakıp, canlılar İçin vatan olmadığını anladıklarında onu deniz gibi kabul ettiler, tyi amelleri de o denizde gemiler edindiler.

Dünyanın durumu, bizim durumumuz ve yaratılış gayemiz anlattığım gi­bidir. O halde, sorumlu olan her kimsenin; iyi kişilerin yolundan gitmesi, akıllı ve ileri görüşlülerin yolundan yürümesi, uyardığım hususlara dikkat etmesi gerekir. Bunun için de en doğru yol; öncekilerin ve sonrakilerin efendisi ve en şereflisi Hz. Muhammed'den (sa) sahîh olarak gelen hadislerle edeplen-mektir. Allah'ın salât ve selâmı ona ve diğer peygamberlerin üzerine olsun!

Allah Teâlâ "İyilik ve takva üzerinde yardımlasınız" (Mâide/2) bu­yuruyor.

RasÛlüllah'dan (s.a) sahîh olarak gelen hadislerde de şöyle buyurulmustur:

"Kim kardeşine yardım ederse, Allah da ona yardım eder", "Biriyiiiğe delâlet eden kimse, o İyiliği yapan gibi sevap elde eder", "Bir kimse hidayete davet ederse o davete icabet eden kimsenin sevabının aynısı ona da verilir." Yine Hz. Ali'ye (r.a) hitaben Rasûlüllah efendimiz "Allah'ın senin sayende bir kimseyi hidayete mazhar buyurması, senin için dünya malının en değerli­sine sahip olmaktan daha hayırlıdır" diye buyurmuştur.

Bu nedenle, kişiyi ahime yönelten, içe ve dışa (sîret ve surete) ait ahlâkı kazandıran, teşvik ve tehdîd konularını, sâlih kimselerin diğer edeplerim de İçeren, zühd ve takva, nefis terbiyesi, ahlâkın güzelleştirilmesi, gönül temiz­liği ve tedavisi, uzuvların korunması ve eğriliklerinin düzeltilmesi ve ariflerin amaçlarından daha başka hususlarla ilgili sahîh hadislerden şu muhtasarı ka­leme almayı düşündüm. Bu muhtasardaki her bölümün basına, o konu île İlgili ayetleri yazmayı ve anlamlarında kapalılık bulunan kelimeleri açıklamayı gerekli gördüm. Bir hadisin sonunda "müttefekun aleyh " dediğimde bunun anlamı, bu hadisi Buhârî ve Müslim'in rivayet etmiş olduğudur. Eğer bu kitap tamam olursa, hareketini buna uyduranlan iyiliğe yöneltip, kötülük ve yıkıma götüren her şeyden sakındıracağını umarım.

Bu kitaptan yararlanacak kardeşlerimden bana, ana-babaraa, hocaları­ma, diğer dostlarıma ve bütün müslümanlara dua etmesini İstiyorum. İtimâ­dım ancak Allah'adır. İşlerimi ancak O'na ısmarlar ve yalnız O'na güveni­rim. Allah bana yeter ve o ne güzel vekildir! Kötülükten uzaklaşmaya kud­ret, iyilik yapmaya kuvvet, ancak Aziz olan (üstün gelen), hikmet ve hüküm sahibi Hakim Allah'ın izni iledir! [51]

 

Muhyîddin Ebu Zekeriyya en-Nevevî

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

İHLÂS VE AÇIK-GİZU BÜTÜN İŞ, SÖZ VE DAVRANIŞLARDA

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Halbuki onlar Allah'a, O'mın dininde ihlâs (ve samimiyet) erbabı ve muvahhid&r olarak, ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyla emrolunmamışlardı. En doğru din de budur". (Beyyine,5)

"Onlann (kurbanların) ne etleri, ne de kanlan hiçbir zaman Allah'a eriş­mez. Fakat sizden ona (yalnız) takva ulaşır". (Hacc, 37)

"De ki: Göğüslerinizin içinde olanı gizleseniz de, açıklasaaız da Allah onu bilir". (Âi-i linrân, 29) [52]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

I. Emîr'ul-Mü'minîn Ebu Hafs Ömer b. el-Hattâb b. Nufeyl b. Abdi'l-Uzzâ b. Riyâh b. Abdillâh Kurt b. Rezâh b. Adiyy b. Ka'b b. Lüeyy b. Gaüb el-Kureyşî el-Adevî*den (ra) rivayet edilmiştir:

C Ben Rasûlullah'ı (s.a) şöyle derken işittim: "Ameller niyetlere göredir. Herkese yalnız niyet ettiğinin karşılığı varaır. Her kimin hicreti Allah ve Ra-sûlü'ne (rızası için) ise, hicreti de Allah ve Rasûlü'nedir. Her kimin hicreti de kavuşacağı bir dünyahk veya evleneceği bir kadın için ise; hicreti de o göç ettiği şeyedir". Hadisi, muhaddislerin imamı Ebu Abdillâh Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. Muğire b. Berdizbe el-Cu'fı cl-Buhârî ile Ebu'l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim_el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ra) tasnif edilmiş kitaplann en güvenilirleri olan, "Sahih berinde rivayet etmişlerdir.[53]

"Emfr'ut-Afü'minîn" lakabı ile anılan ilk halife Ömer b. el-Hattâb'tır. Mutlak anlamda bu lakab ile anılan -bir seriyye'de komutanlığı nedeniyle-AbduUah b. Cahş'tır.

"Ebû künyesini Hz. Ömer'eRasûlullah vermiştir. "Hafs"aslan anlamındadır. Bu künye cesurluğu ve yiğitliği nedeniyle verilmiştir.

Hz. Ömer Rasûlüllah'dan (s.a) 537 hadis rivayet etmiştir.

Hadiste geçen "ameller" Mn ile kastedilen bedenin tüm hareketleri, dav­ranışları, söz ve fiilleridir. "Niyet" ise kasdetmek, yönelmek ve azmetmek anlamlarına gelir. Niyet, bir şeye fiili ile beraber kasdetmek olarak tanımlanır.

Hadisi, "Amellerin sıhhati (tam olması) ancak niyet iledir" şeklinde an­lamak da mümkündür.

Ameller, kendisini doğuran niyetler ile değer kazanır. Yani amel sahibi­nin niyeti ne ise, o amelin karşılığı da o niyete göredir. Niyeti hayır ise, hayır kazanır. Yok eğer niyeti şer ise, şer ile karşılık görür. Allah nzasılçin yapılan amelin karşılığı sevaptır. Kullara karşı gösteriş için yapılan amelin karşılığı ise hüsrandır. Bu hadise göre; niyet İle amelin belirlenmesi de önem kazanır. Farz ve vacib ibadetlerde de niyetin yeri tartışılmaz. Nafile ibadetlerde de ni­yet Önemlidir.

Sem'ânî; "Mubah bir  yapan kişi, bununla Allah'a yakınlığa niyet etmişse; örneğin yemek yemekle kullukta ve O 'na uymada kuvvetli olmayı istemişse sevap alır" demiştir. 

Her kimin hicreti Allah ve Rasûlü'nün rızasına uygun olursa, onun bu hicretinin karşılığı, Allah'ın hayırla karşılığını vermesi, Rasûlü'nün de şefa­atçi olmasıdır.

Aynca Rasûlullah (s.a) "Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyleri terkeden kimsedir" buyurmuştur. "Hicret" terketmek demektir. Bu nedenle fitne kor­kusuyla Dâr'ul-Küfür'den Dâr'ul-lslâm'a göç etmek hicrettir.

Hicret'in aslı ise Allah'ın hoşlanmadığı her şeyi terkederek, O'nun hoş­nut kaldığı şeylere yönelmektir.

İslâm'ın ilk yıllarında müslümanlar, müşriklerin işkence ve eziyetlerin­den dolayı Mekke'den Habeşistan'a, daha sonra da Medine'ye göç etmişler­dir. Bu göç Mekke'nin müslümanlar tarafından fethine kadar devam etmiştir.

Allah'a ve Rasûlü'ne hicretin karşılığının da yine Allah ve Rasûlü olma­sı; yapılan bu hicretin kabul olduğuna işarettir. "

Hadisin sebeb-i vürudunu (söyleniş nedenim)

daha iyi anlaşılacaktır:

Taberânî, sahih bir isnad ile tbn M* f™ yon "Aramızda, "Ümmü Kays" denilen bir kadınla vardı. Kadın, o adam hicre adam hicret etti ve evlendi, işte bundan dolayı Muhaciri" dîye anlandtrdık'.

Rasülüllah'ın (s*) emrine uyarak, o taa gitmek maksadıyla hicret eden, elbette onun manın karsını alacaktır.                      

Mal, mülk, makam ve tadın gibi şeyler » kişinin sadece dünyada elde ettıgı şeylerdir. dan yoksundur.

Niyetin yeri kalptir. Amelde ihlâs, o amehn Zira Allah kendi rızasına uygun olmayan hiçbir Banlan hicreti beş kısma ayırmıştır.

1- Habeşistan'a hicret

2- Mekke'den Medine'ye hicret

3- Kabilelerin Rasûlüllah'a (s.a) hicreti  

4- Mekkelilerden müslüman olanların hicr

5- Allah'ın nehyettiği şeylerden hicret

Bir kısmı da buna üç kısım daha eklerler, i- II. Habeşistan hicreti 2-Dinî vecîbeler yerine getmlemedıgınd İftm diyarına hicret                                               

3- Fitnelerin zuhurunda (âhir zamanda) l edilmesi için şarttır. Diyarından. [54]

 

2. Mü'minlerin annesi Abdullah'ın (b. Zübeyr) teyzesi Aişe'den (r.a): Rasûlüîlah (sa) şöyle buyurdu: "(Âhir zamanda birtakım) askerler savaşmak için Kabe'ye yürürler. "Beydâ" mevkiine geldiklerinde öndekiler ve sonda-kiler (hepsi) yerin dibine geçirilir." Aişe (r.a) der ki ben: "Ey Allah'ın pey­gamberi nasıl (olur da) hepsi birden yerin djbine geçirilir? Halbuki onların içinde çarşı halkı ve onlardan olmayan (ancak, aralarına kansan) lar vardır" dedim. Rasûlüllah, "Evet hepsi birden yerin dibine geçirilirler, sonra da ni­yetlerine göre diriltilirler" buyurdu, (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir. Metin Buhârî'ye aittir).[55]

 

Peygamberimizin hanımlarına "Ümm'ül-Mü'mintn" (mü'minlerin an­nesi) denilmesi; saygı, hürmet ve onlarla evliliğin haram olması bakımından­dır. Yüzlerine bakmak ve yalnız olarak bir arada kalmak açısından ise 'anne' makamında değillerdir. Rasûlüllah da (s.a) şefkat ve merhamet bakımından mü'minlerin babası makamındadır. Neseb ve evlatlık açısından başkasını baba kabul etmek ise İslâm'da yasaklanmıştır.

"Ümmü Abdillah" künyesini Hz. Aise'ye Rasûlüllah (s.a) vermiştir. 'Abdullah' Hz, Aişe'nİn kız kardeşi Esmâ'nın oğiu Abdullah b~ Zübeyr'dir.

Hz. Aişe, Ebu Bekr es-Sıddık'ın (r.a) kızıdır. Hicretin 2. yılında 9 ya­sında iken peygamberimizle evlenmiştir. Rasûlüllah'dan (s.a.v) sonra 40 yıl daha yaşamış, hicretin 58. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe'den 2210 hadis ri­vayet edilmiştir.

Hadiste geçen "herkesin helak olması" ecellerinin gelmesi nedeniyledir, , Ancak hesap anında herkes niyetine göre karşılık görür.

Tirmizî'nin bir ziyadesinde ise ifade "öndekiler ve arkadakilerle orta-daküerden de kurtulan olmayacağı" şeklindedir.

Zalimlerle, günahkârlarla beraber olmamak ve fakat iyi kimselerle bir­likte olmak, bu hadisin verdiği mesajlardandır. [56]

 

3. Hz. Aişe*den (na): Rasûlüllah (s.a) "Fetih'ten (Mekke fethi) sonra hicret etmek yoktur. Fakat cihad (ve cihada) niyet vardır. Cihada çağırıldığınız va­kit hemen koşunuz". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[57]

 

Mekke'nin fethi, hicretin VIII. yılında ramazan ayında olmuştur. Hic­ret, Dar'ul-Küftir'den Dâr'uMslâm'a göç etmektir. Mekke'nin küfür diyarı olması nedeniyle, orada müslüman olan herkesin Medine'ye göç etmesi gere­kiyordu. Mekke'nin fethinden sonra oranın islâm diyân olmasıyla bu göç ve­cibesi de kaldırılmıştır. Bununla beraber dinî görevlerin yerine getirilemediği kâfir ülkesinden göç etme gerekliliği hâlen kabul görmektedir. Kâfirlerle sa­vaş devam ettikçe, hicret de devam edecektir.

Hattâbî hicreti iki anlamda ele almaktadır.

1- Müslüman olup, kavmi arasında yaşamaya devam eden, ancak kavmi tarafından işkence görenlere emredilen hicrettir. Böylece hem dinî görevleri­ni yerine getirecekler, hem de kendilerine yapılan işkence ve eziyetten kurtu­lacaklardır.

2-  Mekke'den Medine'ye hicret

Bu hadiste Mekke'nin İslâm yurdu olarak kıyamete kadar devam edece-ğire işaret edilmektedir.

Mekke'den Medine'ye hicret her ne kadar kesilmiş ise de; savaş, itim, vb. durumlar için hicret devam edecektir.

Mekke'nin fethiyle, hicret nedeniyle elde edilecek sevab sona ermiştir. Ancak cihad ve niyet ile bu sevaba ulaşmak mümkündür. Hattâbî, "Mek­ke'nin fethiyle, Medine'ye hicret edilmesi emri sona erdirilmiştir. Çünkü o zaman Müslümanlar Medine'de az idiler. Müslümanlar RasûtüHah 'a (sn) yar­dım etmek için onaya göç etmekle emrolunâular. Ancak Mekke'nin fethin­den sonra bu durum ortadan kalkmıştır. Zira müslümanlann korkulannm çoğu Mekkelilerdendi" demektedir.[58]

 

4. Ebu Abdullah, Câbir b. Abdullah el-Ensâri'den (r.a): Bir gazvede Ra-sfllüllah ile beraber idik. (Bir ara) şöyle buyurdu: "Medine'de (gazveden ge­ride kalan) Öyle adamlar vardır ki; yürüdüğünüz her yerde, geçtiğiniz her vâ­di'de sizinle beraberdirler. Onlan hastalık alıkoydu". Diğer bir rivayette: "Onlar sevapta size ortak oldular" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[59]

 

Buhârî'nin Enes'den (r.a) rivayetinde ise: "Rasûlüllah ile birlikte Tebûk gazvesinden dönüyorduk, şöyle buyurdu: Arkamızda Medine'de kalan bazı msanlar var ki; geçtiğimiz her dağ yolunda ve vâdi'de bizimle beraberdirler. Onları (burada bulunmaktan) Özür (îen) alıkoydu".

Câbir (r.a) 19 gazvede Rasûlüllah (s.a) İle beraber bulunmuş, Bedir ve Uhud savaşlarına ise katılmamıştır. Zira babası engel olmuştur. Ancak ba­bası şehid edilince RasûlüUah'in (s.a) katıldığı hiçbir savaştan geri kalmamıştır.

Câbir'in kendisinden gelen bir rivayette "Ben, babam ve dayım Akabe'de Pa-sûtüUah'a (sm) biat edenlerden idik" denilmektedir.

Cabir b. Abdullah'dan (r.a) 1540 hadis rivayet edilmiştir. Câbir, Hicri 73 yılında 94 yaşında iken vefat etmiştir. Medine'de vefat eden son sahabîdir.

Cihada niyeti tam olup, katılmak istemesine rağmen geçerli bir ma­zeretinden dolayı katılmayan kimselere de cihada katıianlannki kadar sevap vardır. Kur'an'da "İnananlardan özürsüz olarak yerinde oturanlar ile malla­rıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" (Nisa/95) ayettnde-ki karşılaştırma ise özürsüz olarak savaşa katılmayanlarla ilgilidir. Hadis ile ayet arasında çelişki sözkonusu değildir. abuk, Şam tarafmdadır. Rasûlüllah'ın £s.a.) gazvelerinin sonuncusudur, Hicret'in dokuzuncu yılında yapılmıştır. Rasüiüllah bu gazve sırasında Tebûk'ta 10 günden fazla kalmıştır.

Ebu Davud'un Enes'den (r.a) rivayetinde, sahabîler; "Ya Resûlüllah! On­lar şu anda Medine'de bulunmalarına rağmen bizimle beraber nasıl oluyor­lar?" diye sormuşlar, Rasüiüllah da (s.a) "(Onları bizimle beraber olmak­tan) özür(leri) alıkoydu" buyurmuştur.

Özür (mazeret), bir işi yapmakla yükümlü bulunan kimseye ânz olan bir vasıftır ki, o kimse için o hususta kolaylık sağlanmasına neden olur.[60]

 

5. Ebu Yezid Ma'n b. Yezid b. el-Ahnes'den kendisi, babası ve dedesi sahabîdir: Babam Yezid sadaka olarak birkaç dinar çıkarıp onları kendi namına sadaka vermesi için mescidde bir adamın yanına koydu. Sonra ben de geSp onlan alarak babama götürdüm. Bunun üzerine babam: "Vallahi sana verilmesi için bırakmamıştım " dedi. Sonunda Rasûlüliah'm (s^) huzu­runa çıktık. Râsâîüllah, "Ey Yezid, niyet ettiğin (sadakanın sevabı) sanadır. E& Ma'n, aldığın (dinarlar) da senindir" buyurdu. (Buharı rivayet etmiştir).[61]

 

"Sahabî": Rasûlüllah'a (sa) mü'min olarak mülâki olan ve mü'min ola­rak ölen

"Ma'n" adlı sahabî hicri 64 yılında vefat etti. Rasûlüllah'dan (s.a) beş (bir rivayete göre 'iki') hadis rivayet etmiştir.

Hadisten, Yezid'in mescidde bıraktığı dinarların nafile" verilen sadaka ol­duğu, farz olan zekâtın kastedilmediği anlaşılmaktadır.

Sadaka muhtaç birine verilmek üzere bırakılmıştır. Yezid muhtaç oldu­ğu için oğluna (Ma'n'a) verilmesine niyet etmemişse de maksat hâsıl olmuş­tur. Zira sadaka fürû İçin caizdir. Zekât ise ne fürû ne de usûl için caizdir. Hadis, sadakanın dağıtılması için vekil tayin edilebileceğine delildir.[62]

 

6. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan EbÛ İshâk Sa'd b. Ebî Vak-kâs Mâlik b. Üheyb b. Abdi Mcnâf b. Zühre b. Kilâb b. Mürre b. Kâ'b b. Lüeyy el-Kureşî ez-Zûhrî'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir:

Veda haccı senesi Rasülüllah (s.a.), tutulduğum şiddetli bir hastalığımda beni ziyarete geldi. Ben:

Ya Resûlüllah! Gördüğünüz gibi hastahğım arttı. Servet sahibi bir kimseyim. Kızımdan başka da mirasçım yok. Malımın üçte ikisini sadaka ola­rak verebilir iniyim?" dedim. Rasülüllah:

Hayır (bu kadarı fazladır), buyurdu.

Ya Rasülüllah! Yarı(sına ne buyurursunuz?) dedim.

Hayır (olmaz), buyurdu. Ben

Ya Rasülüllah! Üçte birini sadaka olarak versem, dedim. O da;

Üçte bir (yeterlidir. Gerçi) üçte biri de çoktur. (Veya büyüktür). Mi­rasçılarını zegin bırakman, onlan fakir, halktan dilenir bir durumda bı­rakmandan daha hayırhdır/Allah'in rızasını gözeterek infak ettiğin her şey­de, hatta eşinin ağzına koyduğun lokmaya varıncaya kadar bile sevap ka­zanırsın" buyurdu.

Ya Rasülüllah (siz Medine'ye döneceksiniz de) ben arkadaşlarımdan geride (Mekke'de) mi kalacağım? dedim. Rasülüllah:

Sen geri kalmayacaksın! Allah'ın rızasını isteyerek (güzel) ameller işle­yeceksin de (böylece) derecen artacak, yükseleceksin. Hatta birçok kimseler senden faydalanacak, bazıları (kafirler) da zarar görecekler. Allahım! Asha­bımın hicretini tamamla, onlan topukları üzerine gerisin geriye döndürme, ancak zavallı (acınacak) Sa'd b. Havle'dir buyurdu.

Sa'd b. Ebî Vakas der ki: "Rasülüllah (s.a) ona acıdı. Çünkü o Mekke'­de Ölmüştü" (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[63]

 

İlk  muhacirlerdendir. Bedir savaşı ve diğer savaşlara katılmıştır. Kendisine "Fâris'ul-lslâm" (İslâm'ın süvarisi) denilmiştir. Cen­netle müjdelenen 10 sahabîden birisidir. Şûra ehlindendi. Bütün gazvelerin­de RasÛlüüah'ı (s.a) korurdu. Rasülüllah (s.a) "Anam-babam sana feda olsun" diyerek hem annesini hem de babasını Sa'd için bir araya getirmiştir. Aynca, okunun hedefine ulaşması ve duasının kabul olması için Sa'd'a dua etmiştir. Yine Sa'd yaralandığında Peygamberimiz (s.a) ona dua etmiş, Sa'd da sağlı­ğına kavuşmuştur. Sa'd, Rasûlüllah'dan (s.a) 270 hadis rivayet etmiştir. Me­dine'ye 7 mil uzaklıkta 'Akik' denilen yerde, hicretin 55. veya 58. yılında ve­fat etmiştir.

Rasûlüllah'ın (s.a) Sa'd'ın hastalığında kendisini ziyaret etmesi, yöneti­cilerin tevazuu ve yönetilenleri ziyareti için Örnek teşkil etmektedir.

O yüxn,"Vedâ haca yılı" olarak adlandırılması Rasûlüllah'ın (sa) o hacc-da veda etmesi nedeniyledir. "Haccet'ul-Belâğ" (tebliğ HâoCı) da denil­miştir. Zira Hz. Peygamber (s.a) hutbenin sonunda "Tebliğ ettim mi?" bu­yurmuştur. "Haccet'ul-tslâm"&yt de adlandırılmıştır. Çünkü bu hac esna­sında, orada sadece müslümanlar vardı.

Sa'd b. Ebi Vakkâs'ın "Malsahibiyim" sözünden çok zengin olduğu an­laşılmaktadır. Zira o dönemde bu ifade ancak büyük servetler için kullanılır­dı. Yine bu söz ile, bir kazançla elde edilen ve zekâtı, sadakası verilen bîr malın biriktirilmesinin cevazına işaret olunmuştur.

Sa'd'ın bu hastalığı anında Aişe adındaki kızından başka çocuğu yoktu.

Âlimler miras malının üçte birini vasiyet etmeyi caiz görmüşlerdir. Zira sözkonusu hadis bu hususa en güzel delildir. Bununla beraber bu miktardan aşağıda (yani dörtte bir, beşte bir miktarını) vasiyet etmeyi tavsiye edenler de olmuştur. Çünkü Rasülüllah (son) üçte bir için "Üçte bir (yeterlidir. Ger­çi) üçte bir de çoktur -veya büyüktür-" buyurmuştur.

Hadiste; akraba ziyaretine teşvik, akrabaya iyilik ve mirasçılara şefkat edilmesi istenmektedir.

Ev halkına yapılan harcamalarda Allah'ın nzası gözetildiğinde, sevab ka­zanılacağına işaret edilmektedir.

Sa'd (u) arkadaşlarından geride (Mekke'de) kalmaktan endişe etmiştir. Zira Sa'd, Mekke'den Medine'ye Allah rızası için göç etmiştir. Mekke'de ka-

îmam Nevevî

ursa hicretinin veya hicret sevabının zedelenmesinden korkmuştur. Allah için terkeîtiğ; bîr yere tekrar dönmeyi çirkin görmüştür.

Bu hadiste; Rasülüllah'm (s.a) birkaç mucizesi görülmektedir.

1- Sa'd ölüm döşeğinden kalkmış ve kırk seneden fazla yaşamıştır,

2-  Sa'd komutasında Irak ve birçok ülke İslâm diyarına katilmiş tır. Bu fetihlerde müslümanlar çeşitli ganimetler elde etmiştir. Düşmanlar ise ya canından ya da malından olmuştur.

3- Sa'd'm bu hastalıktan sonra birçok erkek ve kız çocuğu dünyaya gel­miş ve mirasçıları çoğalmıştır.

Hadis, kişinin mirasçıknm zengin bırakmasının, onları insanlara avuç açar halde bırakmasından daha hayırlı olduğunu, hastanın gerekli bir konu­da konuşmasının ve ona salih bir kimsenin dua etmesinin caiz olduğunu ifa­de etmektedir.[64]

 

7. Ebu Hüreyre Abdurrahman b. Sahr'dan (r.a) Rasülüllah'ın (s.a) şöy­le buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah sizin bedenlerinize (kalıplarınıza) ve dış görünüşlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize bakar". (Müslim riva­yet etmiştir)[65]

 

Abdurrahman, "Ebu Hüreyre" künyesini alışı hakkında şöyle der: Bir-gün elbisemin yeninde bir kedi taşıyordum. Rasülüllah (s.a) beni gördü ve

"Bu nedir?" buyurdu.

"Kedi" dedim. Bunun üzerine Rasülüllah:

"Ey Ebû Hüreyre (kedicik babası)" buyurdu.

Ebu Hüreyre (r.a) Hayber'in fethi yılında İslâm ile şereflendi ve RasÛ-lüllah'ia (s.a) beraber Hayber'in fethinde bulundu. Kann tokluğuna Hz. Pey-gamber'e (s.a) bağîands ve ondaa aynîmadı. Rasülüllah nerede ise o da om­da olurdu, tüm öğrenmekte çok istekliydi. Sahsbe'nin ezberleme ve unutma­ma kabiliyetine en çok sahip olanıydı. 5000'dsn fazla hadis rivayet etmişti. Hicretin 58. yıhnda vefat etmiştir.

Mezkur hadisi şu Âyet-i Kerime te'yid etmektedir: "Ne mallarına ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık sağlamaz. Ancak inanıp faydalı iş yapanlar başka". (Sebe, 37)

Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Sevab ve Allah'a ya­kınlık, amellerin görünüşü itibariyle değildir. İtibar ancak kalpte olana­dır. Niyyetin sadakatli ve îhlash oluşuna göre, kaibin karar kaldığı amel­lerde sevab vardır.

Kalbin hâiini düzeltmeye, onun isteklerini istikâmette kılmaya önem ver­mek bu hadisin hedeflerindendir. Ayrıca Allah'ın azabını gerektiren kötü sı-fatİardan kalb temizlenmelidir.

Kalbin düzeltilmesi, uzuvların amelinden öncedir. Zira kalbin ameli di­ğer dinî ibadetleri de düzenlemektedir.[66]

 

8. Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş'arî'den (r.a): Rasûlüllah'dan (s.a) kahramanlık için, kavmini korumak için ve göste­riş için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu. Cevaben: buyurdu (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[67]

 

Ebu Msa, Ca'fer ile Hayber'in fethinden sonra Medine'ye dönmüştür; Ebu MÛsa önce Mekke'ye, sonra Habeşistan'a, daha sonra da Medine'ye hicret etmiştir. Rasûlüllah ona ikram ve iltifatta bulunurdu. Bazı vilâyetlerde vali olarak hizmet vermiştir. Ebu Musa el-Eş'arî RasÛlüllah'dan (sa) 360 hadis rivayet etmiştir. Hicretin 42. veya 44. yılında, 60 yaşlarında iken vefat etmiş­tir. Hadisde soruyu soran, Lâhık b. Damia el-Bâtudir.

Başka bîr rivayette "Cesurluğu, kahramanlığı söylensin diye savaşan" ilavesi vardır.

"Kelimetullâh" İslâm dinidir. Zira İslâm, Allah'ın kelâmı'dır. Hadîsin ifâde ettikleri şunlardır: Ameller, Allah katında iyi niyetlerle değer kazanır.

Mücahidler konusunda rivayet edilen faziletler, ancak Allah'ın kelâmını yüceltmek için çarpışanlar içindir. Bununlar beraber savaşta ölen kişiye şe-hid muamelesi yapılır. Yıkanmaz, kefenlenmez, namaz kılınmaz, sadece def­nedilir. Kalbinin durumu, iyi niyeti ve kasdı Allah'a havale edilir.[68]

 

9. Ebu Bekre Nüfey' b. el-Hâris es-Sakafî'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) Şöyle buyurduğu, rivayet edilmiştir:

"îki mûslüman (birbirlerini öldürmek kasdıyla) kılıçlarıyla karşılaştık­larında öldüren de, ölen de cehennemdedir" diyordu. Ben: "Ya Rasûtallah! Şu katilin durumu belli (açık), ölenin suçu ne (ki cehennemdedir)?" dedim.

"O da arkadaşım öldürmeye aşın istekli idi" buyurdu. (Buhar! ve Müslim rivayet etmişlerdir).[69]

 

Ebû Bekre, Rasûlüllah'ın (s.a.) ashabındandır. Basra'da İkâmet etmiştir. Cemel Vak'âsmda bulunmuş, ancak sahabîler ile savaşmaktan kaçınmıştır.

Ebû Bekre, Rasülüllah'dan (s.a) 132 hadis rivayet etmiştir. Hicretin Sİ. (veya 52.) yılında Basra'da vefat etmiştir. İki kişiden herbirinin, diğerini yok etmek niyetiyle çarpışması halinde öldüren bizatihi öldürmesiyle, öldürülen ise diğerini (katili) öldürmekte aşın istekli olması nedeniyle cehennemdedir.

Ebü Bekre rivayet ettiği bu hadis nedeniyle, fitne olur diye çarpışmalar­dan uzak kalmış, hatta "Bir (mü'min) kimse beni öldürmek için gelse, ona engel olmam" demiştir.

Calbiyle bir kötülüğe azmeden, onu işlemeyi nefsinde kararlaştıran ve o vasıtalara başvuran kimseye, ister o kötülüğü yapsın, isterse yapmasın azab vardır.

Kalbe d.oğan kötülüklerden insanın affedildiğine dair varid olan hadise gelince, o kötülüğün kalpte yerleşmemesi ve ona istekli olmaması şeklinde yorumlanır7~j

Hadis, müslümanlan birbirleriyle çarpışmaktan sakındırmaktadır. Çünkü bu durum onların zayıflamasına ve Allah'ın azabına sebep olur.[70]

 

10. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûllah'in (sja) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştin

"Bir adamın (camide) cemaatle kıldığı namazı, çarşıda fiş yerinde) ve evinde kıldığı namazından yjrmi bu kadar derece fazladır. Bu(nun sebebi) o cemaatten biri güzelce abdest alır, sadece cemaatie namaz kılmak için cami­ye girinceye kadar attığı her adımdan dolayı bir derecesi yükselir, bîr günahı bağışlanır. Mescide girdiğinde de, namaz onu (diğer işlerden) alıkoyduğu müd­detçe namaz (kılıyormuşçasma mükâfaat) da olur. Sizden biri namaz kıîdığı yerde kaldıkça kimseye enyet etmediği ve abdesî bozmadığı sürece melekler ona şöyle dua ederler: Ey Allahım buna rahmet eyle. AHahım buna mağfi­ret et, AHahım bunun tevbesini kabul et!" (Buhârî ve Müslim rivayet etmiş­tir. Metin Müslim'iodir)[71]

 

Hadiste geçen "Sûk" (çarşı), insanların ticaret mallarını oraya sevk etmelerinden veya insanların orada dizleri, ayaklan üzerine durmalarından dolayı bu ismi almıştır.

Çarşıda veya evde tek başına kılınan namazdan, camide cemaatle kılı­nan namaz daha faziletlidir. Bazı âlimler de "camide de cemaatle kılınan na­maz, evde veya başka yerlerde cemaatle veya tek başına kılman namazdan daha faziletlidir" demişlerdir.

Evde kılınan namaz da çarşıda kılınan namazdan faziletlidir. Zira çarşı-pazar, şeytanın daha etkili olduğu yerlerdir. Evde ve çarşıda cemaatle kılınan namaz da, tek başına kılınan namazdan daha faziletlidir.

Hadis, namazın diğer amellerden daha f&züstli olduğuna delâlet etmek­tedir. Nitekim meleklerin namaz kılanlara dua etmesi bu dununu ifade et­mektedir. Aynca salih kişilerin meleklerden üstünlüğüne işaret vardır Zira sâlih insanlar îbadetieriyk meşgul olup derecelerini yükseltirler. Melekler ise onlara istiğfar ve dua ederler. Huşü'yu gidermesi ve kalbi alıkoyması gibi ne­denlerle sokakta, çarşıda namaz kılmak, hoş olmamakla beraber caizdir.

Bazı rivayetlerde olduğu üzere cemaatle aamaz kılmak, tek başına na­maz kılmaktan 25, 26 veya 27 derece daha faziletlidir. Tabiî bu sevabia ger­çekleşmesi ihlâsa bağlıdır.

Bir kimse abdest aîıp, namazını dosdoğru kılar ve mescidde bir kimseye eza vennezse meleklerin duasına mazhar olur. Çitnkü meleklerin bir görevi de mü'minlere dua etmektir. Nitekim Cenâb-ı Allah: "Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini överek teşbih ederler. O'na inanırlar ve mü '-minler için (şöyle mağfiret dilerler),.." (Gâfir, 7) buyurmaktadır.[72]

 

11. Ebu'l-Abbâs Abdullah b. Abbâs b. Abdi'l-Muttalib'den (na) rivayet edudlğine göre Rasûlüllah (s.a) Rabbinden yaptığı rivayette buyurdu ki: "Al­lah, iyiliklerin ve kötülüklerin yaz(ümasmı meleklere emret)di. Sonra bunla­rı açıkladı: Kim iyilik yapmayı gönlünden geçirir de yapmazsa, Allah onu kendi katında tam bir iyilik (vapümışçasına) yazar. Eğer onu yapmayı diler ve yaparsa, Allah onu on sevaptan yediyüze ve daha fazlasına ksdar katlayarak yazar. Eğer bir kötülüğü gönlünden geçirir de onu yapmazsa, Allah onu tam bir iyilik olarak yazar. Kötülüğü gönlünden hem geçirir hem de yaparsa, Allah onu bir tek günah olarak yazar". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiş­lerdir)[73]

 

Abdullah b. Abbâs, hicretten üç yıl önce Benî Hâşim'in (kuşatılıp) boy­kot edilmesi esnasmda doğmuştur. RasûlüUah (s.a) vefat ettiğinde Abdullah 13 yaşındaydı. Hz. Peygamber (s.a) onun için "Atlahım, onu dinde anlayışlı kıl, ona hikmet ve te'vili öğret. Allahım ona Kur'ân 'ı te'vil etmeyi (iyi kavra­yıp, değerlendirmeyi) öğret»" diye dua etmiştir.

İbn Abbâs Rasûlüllah'tan (s.a) 1660 hadis rivayet etmiştir.

Hicri 58. yılda TâiPte vefat etti ve oraya defnedildi. Muhammed b. el-Hanefiyye cenaze namazını kıldırdı ve "Bu Ümmetin Rabbanisi vefat etti" dedi.

Bu hadis, rivayet r ünden anlaşılacağı gibi Kudsî hadisdir. Kuran ile Kudsî hadis arasında fa» k vardır. Kur'an'ın lafızları Cebrail vasıtasıyla indi­rilmiştir ve mu'ciz'dir. Kur'an mânâ ve lafız yönünden Allah'tandır. Kudsî hadis ise mâna cihetinden Allah'tan, lafız yönünden Rasülüllah'tandır. Kur'an değiştirilmeden korunmuştur. Abdestsiz ona dokunulmaz. Kur'an mânâ ife rivayet edilemez. Cünüb olarak okunamaz, namazda okunur. Her bir harfi­ne on sevab vardır. Kudsî hadiste ise bu özellikler yoktur. Kur'an tevatür yo­luyla gelmiştir. Kudsî hadis ise tevâtüren gelmemiştir.

Her kim bir iyilik yapmak isterse; o iyiliği İşlemese bile ona bir sevab yazılır. Çünkü iyiliğe istek, onu yapmaya sebeptir. Hayra sebep ise sevaptır. Her kim de bir kötülüğe niyet eder ve ondan sadece Allah için vazgeçerse, yine ona bir sevab yazılır. Çünkü onu yapma niyetinden dönmek hayırdır. Bunun karşılığı da sevabtır. "Kişinin kötülüğe niyetinden dolayı neden bir günah yazılmıyor?" denilirse bunun cevabı şudur: Kötülüğü terketmeye ni­yet daha sonradır ve öncekini (kötülüğe niyyeti) iptal etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, "Muhakkak ki, iyilikler, kötülükleri giderirJ'(Hud, 114) buyurmuştur.

Günahın yapılması için İnsanda oluşan istek beş derecedir.

1- Hâcis; Nefse gelen ilk istek

2- Hatır; Nefiste devam eden istek

3- Hadis'ün-Nefs; Nefiste yapıp yapmama konusunda doğan tereddüt

4- Hemm; "yapmayı veya yapmamayı tercih etmek

5- Azm; Tercih doğrultusundaki niyyetin kuvvet kazanması[74]

 

12. Ebu Abdurrahmân Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb'dan (r.a) şöyle ri­vayet "edilmiştir: Rasülüllah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim:

"Sizden evvel (yaşayan milletlerden) üç kişilik bir cemaat yola çıkmış­lardı. Gecelemek için bir mağaraya girdiler. (Az sonra) dağdan bir kaya par­çası düşerek, onların üzerine mağaranın (ağzını) kapattı. (Bunun üzerine bir­birlerine): Sizi bu kayadan ancak sâlih amellerinizi anarak Allah'a dua (ve iltsca)nız kurtarabilir" dediler.

içlerinden birisi:

"AHahım, benim ihtiyar anne-babam vardı. (Akşam olunca) onlardan evvel ne çocuklar(ım)a ne (de) hizrnetçiler(im)e bir şey yediremezdim. Bir gün (hayvanlarımı otlatacak) bir ağaçlık aramak arzusu, beni uzaklaştırmıştı da onlar uyuyuncaya kadar denememiştim. Akşam sütlerini sağıp geldiğimde; ikisini de uyuyor buldum. Kendiİerini uyandırmayı ve onlardan evvel eoluk-çocuk ve hizmetçiler{im)e İçirmeyi uygun bulmadım. Çocuklar(ım) ayakları­mın ucunda ağîaşırken ben süt bardağı «limde, onların uyanmasını gözete­rek şafak sökünceye kadar bekledim. Sonunda uyandılar, akçam sütlerini iç­tiler. Allahım! Eğer şu yaptığımı senin nzanı kazanmak için yapmışsam, şu (İçinde bulunduğumuz) kaya sıkıntısından bize rahatlık ver'* dedi. Kaya bi­raz aralandı ise de açılan yerden çıkamadılar.

Diğeri şöyle dedi:

"Allahım, amcamın bir kızı vardı. O bana insanların en hayırlısı.

en sevimiisiydİ (diğer bir rivayette: "Onu; bir erkeğin kadım sevdiği aşırılık­ta seviyordum). Ona yaklaşmak istedim. Fakat o benden kaçındı. Nihayet bir kıthğa maruz kalınca bana geldi. Kendisini bana teslim etmesi şartıyla ona. yüz yirmi dinar verdim. Kabul etti. Ona yaklaşmaya imkânım olunca, (diğer  bir rivayette: "îki ayağı arasına oturduğumda"), Allah'tan kork! Haksız ye- re (bekâret) mührümü bozma" dedi. Ben de hemen -o bana insanların en se- vimlisi iken- ondan uzaklaştım, verdiğim dinarları da ona bıraktım. Allahım!  Eğer ben şu yaptığımı senin rızan için y&ptunsa, İçinde bulunduğumuz belâ- tordan bizi kurtar!". Kaya biraz daha açıldı. Ama yine çıkamıyorlardı.

 Üçüncüsü (de) şöyle duâ etti:

"Allahım! işçiler tutmuştum. Ücretlerini verdim. Fakat birisi ücre- tini almadan çekip gitti. Onun parasını (çalıstmp) çoğalttım. Sonunda onun  bv ücretinden bir hayli mal çoğaldı Bir taman sonra bı> îsri bana geldi ver  "Ey Allah'ın kulu! Ücretimi ver" dedi. Ben de: "Şu gördüğün deve, öküz.  koyun ve (bunları otlatan) köle hep senin ücretinden çoğalmıştır (hepsi se- nindir)" dedim. O: "Ey Allah'ın kulu! benimle alay etme" dedi. Ben; "Se- ninle alay etmiyorum" karşılığını verdim. Bunun üzerine adam hepsini al- di, sürüp götürdü, hiçbir şey bırakmadı. Allahım, eğer ben şu yaptığımı  senin rızan için yapmış isem, içinde bulunduğumuz bu sıkıntıdan bial kartar". Kaya tamamen açıldı. Onlar da yürüyerek çıktılar. (Buhar! ve Müs- lim rivayet etmişlerdir).[75]

 

 Hadisin ravisi Abdullah b. Ömer bi'seî'ten bir yıl önce doğdu. Babası Ömer b. el-Hattâb ile Mekke'de müslüman oJdu ve babasıyla hicret etti. Be~  dir savasına katılmadı. Uhud savaşında 14 yaşında idi. RasûlüÜah (s.a) onu  küçük bulduğu için savaşa kabul etmedi. Hendek savaşında 15 yaşına geldi, RasûlüÜah da (s.a) savaşa katılmasına izin verdi. Bundan sonra Abdullah hiçbir  seriyyeden geri kalmadı. RasûlüÜah (s.a) zevcesi Hafsa'ya (Abdullah b. Ömer'in  kız kardeşi) şöyle demiştir: "Kardeşin sâlih bir insan, keşke gece ibadeti de  yapmış olsa". Abdullah bunun üzerine gece ibâdetini hiç terketmedi.

 Sahabe'nin fakîhi, müftüsü ve en zâhidlerindendi. Hz. Ali döneminde­ki fitneden çok sakındı. Ne Hz. Ali, ne de Hz. Muaviye tarafını tuttu. Hac menasıkmı en iyi bilenlerdendi. 60 defa hacc, 1000 defa da Umre yaptığı ri­vayet edilir. 60 yıl kadar fetva verdi. Abdullah, Rasûlüllah'dan (s.a) 1630 hadis rivayet etmiştir. Mekke'de hicretin 73. yılında 86 yaşında iken vefat etti. V İnsanın sıkıntılı anında, önceden yaptığı sâlih amelini dile getirerek dua etmesi ve bu amelinden dolayı Allah'tan yardım dilemesi müstehabtır. ÇünkU hadiste geçen üç kişi. bu metodu uygulamışlar ve duaları kabul ol­muştur. Üç kişiden ilk önce ana-babasına iyilik edenin duaya başlaması, anaya ve babaya yapılan iyiliğin diğer iki kimsenin yaptığı iyiliklerden üstün oldu­ğuna işaret içindir.

Hadisimizde geçen "mühür"den maksat kadının ferci (ve kızlık zandır). Bunun hak ile açılması ise, ancak meşru bir evlilikle olur. Hadisteki ikinci kişiye Allah korkusu, amcasının kızına olan sevgisinden üstün gelmiş ve zina etmekten kaçırtmıştır. Bununla da kalmamış ona vermiş olduğu dinarları da almayarak tamamen heva ve hevesten uzaklaşmıştır. Hadisten ana-babaya iyi­liğin ve onlara hizmetin çocuklara, ve eşlere hizmetten üstün olduğu anlaşıl­maktadır. Hadis, gücün yetmesine rağmen sırf Allah korkusundan dolayı ha­ramlardan uzaklaşmaya teşvik etmektir. Ayrıca, karşılıklı muamelelerde ah­de vefa, emaneti edâ etmenin fazileti, sıkıntı anında sıdk ve ihlasla Allah'a yönelen kimsenin duasına icabet olunacağı, özellikle dadana önceden iyi ameli bulunanların bu konuda daha şanslı bulunduğu, güzel amel İşleyenin ameli­ni zayi etmeyeceği gibi hususları da îma etmektedir.[76]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

TEVBE

 

Âlimler "Günahın her çeşidinden tevbe etmek vaciptir" demişlerdir. Eğer günah, kul ile Allah arasından olup insan haklarıyla ilgili bulunmazsa, böy­le bir günahtan tevbe etmenin üç şartı vardır:

1) Günahtan tamamen uzaklaşmak     

2) Günahı işlediğine pişmanlık duymak    

3) Bir daha günaha dönmemeye kesin karar vermek. Bu üç şarttan biri bulunmazsa tevbesi sahih olmaz.    .

Eğer günah kul hakkıyla da ilgili olursa, o günahtan tevbe etmenin dört şartı vardır. Üçü (yukarıda ) sayılan şartlar(ın) dördüncüsü de, hak sahibinin hakkından arınmaktır. Eğer bu hak, mal ve benzeri ise, sahibine geri verir. Eğer bu (iftira) atmaktan dolayı lâzım gelen bir hakk ise; hak sahibinin o hakkı icra etmesine imkân verir veya ondan bağışlanmasını diler. Eğer o hak gıybet ise, ondan sahibi ile helalleşir. Bu suretle günahların tümünden tevbe etmek vaciptir.

Eğer (kişi) günahların bir kısmından tevbe ederse, Sünnet ehline göre o günah hakkındaki tevbesi doğru olur, diğerleri üzerinde kalır.

Tevbe'nin vacib olduğuna dâir Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve İcmâ-ı Ümmet delilleri birbirini desteklemektedir.[77]

 

Konu ile ilgili ayetler;

 

"(Ey iman edenleri) Hepiniz Allah'a tevbe edin kî korktuğunuzdan emin, umduğunuza nflil olasınız". (NÛr, 31)

"Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra (ihlâs ile) O'na tevbe cdin-dönün". (Hûd. 3)

"Ey iman edenler! lam bir içtenlikle samimi bir tevbe ile Allah'a tevbe edin-dönün". C&hrim, 8) [78]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

13. Ebu Hüreyre'den (r.a): Rasûlüllah'ı (s.a) şöyle derken işittim; buyur­du ki: "Allah'a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan daha çok Allah'­tan bağışlanma diliyor ve tevbe ediyorum". (Buhârî rivayet etmiştir). [79]

 

Hadisten, bir hususu te'kîd için yemin etmenin caiz olduğu anlaşılmak­tadır. Zira Rasûlüllah söze yeminle başlamıştır. Böylece ümmeti tevbe ve af dilemeye teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (s.a) yaratıkların en hayırlısı oîmass-/   na ve Allah'ın geçmiş-gelecek günahianm bağışlamasına rağmen günde 70 defa tevbe etmektedir.

"Gün" Fecrin doğuşundan güneşin batısına kadar olan zaman dilimidir. Rasûlüllah'ın (sja) tevbesi günahtan dolayı değil, Allah'a hakkıyla ibadet etmede eksiklik olduğu düşüncesiyle veya her işte olduğu gibi tevbe ko­nusunda da örnek olmak içindir.[80]

 

14. Eğarr b. Yesâr el-Müzenİ'den (r.a): Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Allah'a tevbe ediniz ve O'ndan bağışlanma dileyiniz. Doğru­su, ben de günde yüz defa tevbe ediyorum". (Müslim rivayet etmiştir).[81]

 

"Eğarr" isminde üç şahıs bulunduğu ve birisi hadisimizin ravisi el-Müzeni, ikincisi el-Gıfarî, sonuncusu da el-Cühenî olduğu rivayet olunur. Üçü­nün aynî şahıs olduğu da söylenir.

Hadiste, Allah'ın emrine tam bir bağlılıkla, yasaklarından kaçınmak, gü­nahlardan tevbe etmek, tevbede acele etmek ve istiğfarı çokça yapmak me­sajları yer almaktadır.[82]

 

15. RasÛlUllah'ın (s.a) hizmetinde bulunan Ebû Hamza Enes b. MâuV-tcn (ra), Rasûlüllah'ın (&a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kulunun tcvbe etmesiyle Allah'ın hoşnutluğu, içinizden birinin ıssız bir çölde devesini kay­bettikten sonra onu bulduğunda duyduğu sevinçten daha fazladır". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.)[83]

 

Müsüm*in diğer bir rivayetinde: "Kulunun tevbesi ile Allah'ın hoşnut­luğu; birinin yiyecek ve içeceği devesi üzerinde olduğu halde ıssız bir çölde giderken onu elinden kaçırması ve bulmaktan umudunu kesip üzüntülü bir şekilde bir ağacın altına gelerek yan üstü yatarken; işte tam bu esnada deve­sini yanı başında görüvermesi üzerine hayvanın yularından yapışarak ve aşı­rı sevincinden şaşırarak "Yâ Allah sen benim kulumsun, ben de senin Rab-binim, dediği andaki sevincinden daha fazladır".

Enes (r.a), Rasûlüllah'a (s.a) savaşta ve barışta hizmet etmiştir. Bu hiz­met Rasûiüllah'ın (s.a) Medine'ye hicretinden vefatına kadar devam etmiştir.

Hz. Enes (r.a) demiştir ki: "RasûlüUah (sm) Medine'ye geldiğinde, ben on yaşındaydım. O vefat ettiğinde ise yirmi yaşındaydım."

RasûlüUah (s.a) ile sekiz gazvede beraber bulunan Hz. Enes (r.a) pey­gamber efendimizden 2286 hadis rivayet etmiştir.

Hz. Enes, peygamberimizin bir gün evlerine teşrif ederek annesi Ümmü Süleym'in ikramım oruçlu bulunmasından dolayı kabul etmediğini, evin bîr tarafına çekilerek nafile namaz kıldığım, annesinin, kendisi için Rasûiüllah'­ın da (Enes için) dünya ve âhirette her türlü hayır dilediğini ve: "Allah'ım! Ona mal ve evlât ver ve bunları mübarek kıl" buyurduğunu nakleder. Rasû-lüllah'ın duasının gerçekleştiğini ima ederek Enes, "Ben ensânn zenginlerindenim " demiştir. Yine Enes'in evlâdının çok olduğu ve arazisinin yılda iki defa mahsul verdiği rivayet edilir. Enes, yüz yaşından fazla bir ömür sürdürdükten sonra hicri 93 yılında BasraVakınlanndaki ikâmetgâhında ve­fat etmiştir. Enes, en son vefat eden sahabîlerdendir.

Hadisde, Rasûiüllah'ın (s.a) eğitim ve öğretimde bir konunun daha iyi anlaşılması ve açıklanması için örnekler verdiği görülmektedir.

Aynca Allah'ın, kullarının tevbelerini kabul ederek onları sevdiği anla­şılmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ "Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri se­ver." (Bakara, 222) buyurmuştur.

Hadis, Allah'ın kulunun tevbesine olan hoşnutluğunu, o zamanın insan­larının anlayacağı şekilde izah etmiştir. Zira peygamberimiz: "insanlara an­layacaktan şekilde hitab etmekle emroiundum" buyurmuştur. Hadiste rahat­lığın sıkıntı ile, kolaylığın da zorluk ile bir arada bulunduğuna işaret edilmiş­tir. Allah leâlâ, ' 'Muhakak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır" (İnşirah, 5-6) buyurmuştur.

Çok kıymetli bir şeyini kaybedip, onsuz yapamayacak hatta ölecek du­ruma gelen bir kimsenin, tam ümidini kestiği anda birden o kaybettiğine ka­vuşması, tevbentn ve kabulünün önemini ortaya koymaktadır.[84]

 

16. Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş'arî'den (r.a), Rasûiüllah'ın (s.a) ~Şöyie buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbe etmeleri için geceleyin elini açar (onların gece tevbe etmelerini ister). Gece günah işleyenlerin tevbe etmeleri için de gündüz elini açar (onların kendisine gündüz tevbe etmelerini ister). Bu durum güneşin battığı yerden doğmasına (Kıyamet'e) kadar devam eder". (Müslim rivayet etmiştir).[85]

 

"El açmak " ya istemekten ibarettir ki insanlar genel olarak birinden bir şey isterlerse elini açarlar ya da cömertlik (ve men etmekten sakınmaktan) ibarettir. Hadisten tevbenin kabul edileceği ile lütuf ve rahmetin devamlılığı anlaşılmaktadır.

Cenab-ı Allah cömertliğini ve rahmetini isyankârlara saçmaktadır. Gece günah işleyen gündüz, gündüz günah İşleyen de gece Rabbini hatırlayarak, O'na tevbe ettiğinde tevbesi kabul olacaktır.

Allah'ın elini açması mecazî anlamdadır. O yarattıklarına benzemekten münezzehtir. Hadîste Allah'ın tevbeleri kabul etmesi vb. hususlar insanlann anlayacağı şekilde izah edilmektedir. Elin açılması tevbenin kabulünden ki­nayedir. Bu rahmet kapısının açıkbğt da kıyamete kadar devam edecektir. Can boğazdan çıkmadan, boğaz can çekişmeden dolayı gargara yapar gibi hare­ket etmeden ve ölüm Meleği de dokunmadan önce yapılan tevbeîer makbul­dür. Aksi faalde ölüm Meleğini gördükten ve can çıkmaya başladıktan sonra yapılan tevbe geçersizdir.

Hadisten her ne kadar birinin diğerinden farklılığı olsa da Allah'ın bütün zamanlarda kullarını affedeceği ve rahmetinin kullan için olacağı an­laşılmaktadır. Ayrıca, gece yahut gündüz işlenen günaha tevbe için, acele dav­ranmaya teşvik edilmektedir.[86]

 

17. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasû1üÜah'ın»şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Her kim güneş battığı yerden doğmadan önce tevbe ederse, Ailah onun tev-besini kabul eder'*. (Müslim rivayet etmiştir)[87]

 

Her kim, tevbenin bütün şartlarını yerine getirir, bu tevbesi de kıyamet­ten ve kendi kıyametinden (yani ölüm sarhoşluğundan) önce olursa, Allah onun" tevbesini kabul eder.

Bununla beraber tüm şartlan yerine gelmiş bir tevbeyi, Allah (c.c) kabul etmek mecburiyetinde değildir. Ancak, Allah fazlı ve keremiyîe ihlas ile ya­pılan tevbeleri kabul etmektedir.

"Ama Rabbinin bazı (kıyamet) işaretleri geldiği gün, daha önce inan­mamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz..." (En'am, 158).[88]

 

18. Ebu Abdürrahmân Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb'dan (r.a) Rasü-luilah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Azze ve Celle, can boğaza gelmedikçe kulunun tevbesini kabul eder". (Tirmizî rivayet etmiş ve "Hadis hasendîr" demiştir).[89]

 

Allah, erkek olsun kadın olsun, genç olsun ihtiyar olsun, kulunun tev­besini kabul eder, onu bağışlar. Yeter ki can boğaza gelmeden önce tevbe et­miş olsun. Nitekim Allah Teâlâ, "Kötülükler yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenlere ve kafir olarak ölenlere tevbe yoktur (Öylelerinin tevbesi makbul değildir)" (Nisa, 18) buyurmugtur. tbn Abbâs "Ölüm meleği gelmeden önce yapılan tevbe kabul edilir" diyerek bu ayeti tefsir etmiştir. Bazıları da: "De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği canı­nızı (Secde, 11) âyetine göre; her ölenin, ölüm meleğini gördüğünü söy­lemişlerdir. Ancak bu konu tartışmalıdır.[90]

 

19. Zirr b. Hubeyş şöyle demiştir; Mest üzerine meshetmeyi sormak için Safvân b. Assâl'a (r.a) gittim. Safvân "Yâ Zirr, seni buraya getiren şey ne­dir?" diye sordu. Ben, "İlim öğrenmek" dedim. Safvân "Melekler, ilim isteyenin talebinden hoşnut kaldıkları için, kanatlarım onun üzerine gerer­ler" dedi. Ben, "Büyük ve küçük abdest bozduktan sonra mestler üzeri­ne mesh verme (keyfiyeti) kalbimi kurcaladı. Sen Nebi'nin (sm) ashabın­dan bir kimsesin. Bu konuda Rasûlullah'ı bir şey söylerken duydun mu di­ye sana sormaya geldim" dedim. Safvân, "Evet, biz seferde veya misa­fir olduğumuz vakit, cünüplük hali hariç üç gün-üç gece mestlerimizi çı­karmamamızı bize emir buyurdu. Büyük ve küçük def-i hacetten ve uyku­dan (uyandıktan) sonra mestleri çıkarmazdık" dedi. Ben, "Onu, sev-" giye dair bir şey bahsederken işittin mi?" dedim. Safvân "Evet" dedi: "Bir seferde RasûlUllah üe beraber bulunuyorduk. Onun yanında bulunduğu­muz sırada bir bedevi O'na yüksek sesle "Yâ Muhammedi" diye seslendi. Rasûlullah (s.a) onun sesine yakın bir sesle "geliniz" diye karşılık verdi. Ben, "Yazık sana! sesini kıs, Nebi'nin (sja) yanmdasın. O'na karşı sesini yükseltmekten nehyedUdin" dedim. Bedevi "Vallahi yavaş konuşamayacağım" cevabını verdi. Sonra Bedevi (RasÛlullah'a hitaben): "Kendilerine ula­şamadığı topluluğu seven kimse hakkında ne dersin?" diye sordu. Rasû-İüllah: "Kişi kıyamet günü sevdiği ile beraberdir" buyurdu. Safvân b. As­sai sözlerine devamla (Rasûlullah) bize güneşin battığı istikâmette bir ka­pıdan bahsetti ki eni kırk veya yetmiş yıldır, yahut bir süvari onun bir ta­rafından diğer tarafına kırk veya yetmiş yılda varabilir, dedi.

Bu hadisin Şam bölgesindeki ravilerinden olan Süfyan şöyle der: "Allah Teâla gökleri ve yeri yarattığı gün onu (kapıyı) tevbe için açık olarak yarat­mıştır. Güneş batıdan doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır". (Tirmîzî ve diğerleri rivayet etmiştir. Tirmizî, Hadis, hasen-sahihdir demiştir).[91]

 

Zirr, tâbiîndendir. Câhiliyye dönemini de yaşadığı söylenir. Hz. Ömer ve Hz. Ali'den hadis rivayet etmştir. 120 yıl ömür sürmüştür. Hicretin 82. yılında vefat etmiştir.

Safvân ise sahâbîdir. Rasûlullah (s.a) ile 12 gazvede beraber bulunmuş­tur. Safvân Peygamberimizden 21 hadis rivayet etmiştir.

Melekler ilim ehlini hem korumak hem de onları dinlemek için adetâ kuşlar gibi kanatlarım açarak inerler. Bu meleklerin, "rahmet melekleri" ol­ması muhtemeldir.

Hadiste zikredilen bedevinin "Ey Muhammed" diye hitap etmesi ya pey­gamberimize ismiyle hitap etmenin yasaklanmasından önce olmuştur ya da yasaklamadan bedevinin haberi yoktur. Zira uzak bir çölde yaşadığından ya­sağın kendisine ulaşmama ihtimali vardır.

Enes (r.a) demiştir ki: "İslâm'dan sonra, Rasûlülİah'm (s.a) "Kişisevdi-ğiyle beraberdir" sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir sevinçli ânımız olmamıştır."

Yine Enes (r.a) "Ben Allah'ı, Ö'nun Rasûlünti (sm), Ebû Bekir ve Ömer'i seviyorum. Her ne kadar onların yaptığı amellertyapamıyorsam da, onlarla beraber olmayı arzu ediyorum" demiştir.

Hadiste, tevbe kapısının, güneşin batıdan doğuşuna kadar açık olduğu belirtilmiştir. Güneşin batıdan doğuşu, kıyametin büyük alâmetlerindendir. Bu alâmetlerin ortaya çıkmasıyla tevbe etme sorumluluğu kalkmaktadır. Zi­ra büyük alâmetleri gören kimse İster istemez doğruya yönelecektir.

Hadisin ifade ettiği hususlardan bazdan şunlardır:

İlim öğrenmeyi teşvik ve mükellefin din! konularda bilemediğin! ilim ehline sorması, mest üzerine mesh etmenin caiz olduğu, misafir için mest müddeti­nin geceleriyk birlikte üç gün, mukîm İçin bîr gün ve gece olması.

Meshin müddeti, mest giyilip, hades vâki olduktan sonra baslar. Mes-hin caiz olması için abdestten sonra giyilmesi, topukları örtmesi, yürüyen kim­senin gidip gelmesi için yürümeğe müsait olması gerekir. Küçük hadesier için mest geçerlidir.

Büyük hadesier için mest geçersizdir. Cünüplük, hayız ve nifas gibi du­rumlarda mutlaka mestin çıkarılması gerekir.

Yine hadiste, âlim ve sâüh kişilere karşı edebi muhafaza etmek, ilim mec­lisinde sesi yükseltmemek", câhil kimseye edebi, terbiye kaidelerini öğretmek sözkonusu edilirken, İyi insanlarla oturup kalkmaya, onları sevmeye ve onla­ra yakm olmaya çalışmak, kötü insanlara gönül vermekten sakınmak teşvik edilmektedir. Zira sevgi, sevdiğine İtaate ve onun yoluna çeker. Yine öğüt ve­rirken kurtuluşu ve lütfü müjdelemek de hadiste verilen dersler arasındadır.

Allah'ın rahmetinin genişliği, hidayet yollarını kolaylaştırması ve tevbe kapısını açması gibi hususlar İse mezkur hadisin İrşadı dahilindedir.[92]

 

20. Ebu Sa'd b. Malik b. Sinan ei-Hudii'den (r.a.) rivayet olunduğuna öre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Sizden Önceki (ümmetlerden) bir adam vardı. Doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. O zamanın en büyük aliminin (kim olduğunu) araştırdı. Kendisine bir rahip gösterildi. Rahibin ya­nma vardı ve doksan dokuz cana kıydığını, kendisi için tevbe etme imkânı­nın olup olmadığını sordu.

Rahip "îb*/«r"dedi. Adam rahibi de öldürdü. Bununla yüzü tamam­ladı. Sonra (yine) dünyanın en büyük aliminin kim olduğunu soruşturmaya başladı. Alim bir kimseyi tavsiye ettiler. Ona yüz kişiyi öldürdüğünü ve ken­disi için tevbe (imkânı olup-olmadîğm)ı sordu.

Alim "Evet vardır. Tevbekâr ile tevbesi arasına kim girebilir? Falan yere git, orada Allah'a ibadet eden insanlar vardır. Onlarla beraber sen de ibadet et, kendi memleketine dönme. Çünkü orası fena bir yerdir" dedi. O adam hemen yola çıktı, yolu yarıladığı vakit, ölüm geldi. Onun hak­kında rahmet melekleriyle azab melekleri tartıştılar. Rahmet melekleri: "Bu adam tevbe ederek, tüm kalbiyle Allah'a yönelerek geldi" dediler. Azap melekleri: "O hiçbir hayır işlemedi" dedüer. Onlara insan kılığında bîr melek geldi. Onu aralarında hakem yaptılar. O melek: "Geldiği yerle gide­ceği yer arasındaki mesafeyi karşılaştırınız. Öldüğü yer iki taraftan han­gisine daha yakm ise oraya aittir" dedi. Mesafeleri ölçtüler. Gitmek iste­diği yere daha yakın buldular da onu(n ruhunu) rahmet melekleri aldılar. (Buhar! ve Müslim rivayet etmiştir)[93]

 

Sahih-i Müslim'deki diğer bir rivayette: "O kimse, halkı iyi olan köye bir karış daha yakın olduğundan o köy halkından sayıldı" buyunılmuştur.

Sahih-i Müslim'deki diğer bir rivayette ise: "Allah Teâlâ (adamın kendi köyüne) "Biraz uzaklaş" gideceği köye "Birazyaklaş", diye vahyetti ve (me­leklere) "Her ikisinin arasım ölçünüz" buyurdu. Onu gideceği köye bir karış daha yakın buldular da bağışlandı" denilmiştir.

Başka bir rivayette de: nilmiştir.

'Göğsü ile istediği köye doğru uzaklaştı" de-

Ebu Said el-Hudrî ve babası sahabîdirler. Babası Mâlik, Uhud savaşın­da şehid olmuştur. Ebu Said Rasûlüllah'dan (s.a> 1170 hadis rivayet etmiştir. Sahabîlerin âlimlerindendi. Hicretin 64. yılında Medine'de vefat etmiştir.

Allah'ın affının büyüklüğüne rağmen küçük bir günahtan bile sakınmak İslâm'ın gereğidir. Ancak bu hadis ile peygamberimiz günahkârları tevbeye teşvik etmektedir.

îlk fetva veren, ilminin azlığı ve ferasetsizliği ile ne fetvasında isabet etti, ne de âdeti adam öldürmek olan bîr kişiden sakındı. Böylece hem fetva­sında hata etti hem de canından oldu. Katili başka bir cinayete sürükledi. Yani kendisi helak olduğu gibi, soru soranı da helake götürdü.

Bilerek adam öldürenin de tevbesinin kabul olabileceği hadisten anlaşıl­maktadır. Bu konuda âlimler ittifak etmişlerdir, tbn Abbas ise, böyle bir kim­senin tevbesinin kabul olmayacağı görüşündedir.

Hadiste alîm bir kimsenin, ilmi az olup, çok ibadet eden kimseden üs­tünlüğüne işaret edilmektedir. Zira birincisi rahipti, devamlı ibadet ve taatle meşgul olurdu, insanlar da onu biliyor sanıyorlardı. Halbuki o ilim sahibi değildi. Diğeri ise ilimle meşguldü. İlmin ışığıyla doğru karar verdi. Böylece de hem kendisi yaşadı, hem de soru soranı doğruluğa yöneltti.

Hadisten anlaşılan diğer hususlar şunlardır:

Peygamberimizin metodunun güzelliği!

Mürşidin yönlendirirken ve öğüt verirken gerçek örnekler vermesi gerekir.

İslâm'a aykırı olmadıkça geçmiş milletlerden bahsetmek caizdir.

Hevâ ve heves bir müddet saptırsa da, fıtratı İslâm'a uygun, hayra ve hakka hazır durumdaki insan, istikameti er-geç bulacaktır.

Tevbe kapısı açıktır. Günahlar ne kadar çoğalsa, hatalar ne kadar artsa da tevbekârın tevbesi makbuldür. Hayra çağıran ve nefisleri tedaviye yelte­nen kişinin nefisler için uygun olanı bilmesi ve etkili bir hikmet sahibi olma­sı gerekir.

Bilerek adam öldürenin tevbesinin kabul olması, bizden önceki dinlerin kanunlarında olduğu gibi, İslâm'da da geçerlidir.

Günahkârın tevbesinden sonra, günah arkadaşlarım ve günah mahallini terketmesi gerekir.

Tevbekârın iyi insanlarla arkadaşlık kurması ve onlarla beraber olması gerekir.

Allah tevbe edenleri sever. Tevbe edenleri sevdiğini ve tevbe edenlerin tev-besini öğünerek meleklere haber verir.

Salih kimselere ulaşmak için gayret etmeli, güçlüklere katlanmalı. İyilerin amelini işlemek, tevbekârın tevbesinde samimi olduğuna delildir.

Utanılacak veya anlatması uygun olmayan bir konuyu anlatan kişinin, "Ben şöyle şöyle yaptım" diye anlatması yerine, "şöyle yapan kimse" şek­linde anlatması daha uygundur.

Melekler İnsan kılığına girebilirler. Meleklerin insan kılığına girmesi, özel­likle hadiste olduğu şekilde insan kılığına girip diğer melekler arasında ha­kem olması, İnsanın şanını ve şerefini o/taya koymaktadır.[94]

 

21. Abdullah b. Ka'b b. Mâlik'den -ki babası gözlerini kaybettiğinde oğul-İan arasında Ka'b'm elinden tutup ona yolda kılavuzluk eden oğludur- riva­yete göre şöyle demiştir:

Ka'b b. Mâlik'i Tebûk gazvesinde RasûlüUah'dan (s.a) ayrılıp (harpten) geri kaldığını anlatırken işittim, şöyle dedi:

Tebûk pazvesînden başka Rasûlüllah'ın savaşlarının hiç birisinden geri kalmadım. Sadece Bedir gazvesinden geri kalmıştım. Bu gazveden geri ka­lanlardan hiç kimse azarlanmamişti. Çünkü Rasûlülîah ve müslümanlar (Bedir gazvesine) Kureyş'İn ticaret kervanını takip içiş çıkmışlarken, .Allah Teâlâ onları haberleri olmaksızın, düşmanlarıyla (yolda) birleştirdi. Ben Akabe gecesin­de İslâm'a (yardım) üzerine anlaşma yaptığımızda RasûSüllah'm yanında ha­zır bulundum. Bedir gazvesi halk arasında Akabe bîatından daha çok amlsa da bana göre Bedir'de bulunmak, Akabe'de bulunmak kadar sevimli değil­dir. Benim Tebûk harbinde Rasûlüllah'dan (s,a) ayrıhp geri kalışımın hikayesi şöyledir.

Ben hiçbir zaman, RasûlUllah'dan ayrılıp o harpten geri* kaldığım zamanki kadar kuvvetli ve varlıklı olmamıştım. Vallahi daha önce hiçbir zaman bir-araya getirememiş olduğum iki binek hayvanını o gazve sırasında bir araya getirmiştim. Bir de o gazveye gelinceye dek, Rasûlüllah herhangi bir yere gaz­veye karar verdiği zaman onu gizli tutup, başka bir seferi öne sürerdi. Bu gaz­veye şiddetli bir sıcak altında girişileceği için, uzak ve tehlikeli bir yolculuk ve kalabalık (bir dü$man)la karşılaşacaktı. Bu sebeple savaş hazırlıklarını yapsınlar diye muslümanlara durumu açık-seçik anlatarak, gitmek istediği yönü habeı verdi.

Rasûlüllah'm yanındaki muslümanlar pek çoktu. Onların isimlerinin ya­zıldığı bir defter de yoktu. (Ka'b sözlerine devamla,)

Firar etmek isteyenler çok azdı. Onlar da haklarında Allah'tan vahiy gelmedikçe yaptıklarının gizli kalacağını sanabilirlerdi. Rasûlüllah bu gaza­ya meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin arandığı bir mevsimde gitmişti. Ben de bunlara çok düşkündüm. Rasûlüllah ve beraberindeki muslümanlar ha­zırlığa başladılar. Ben de onunla beraber hazırlanmak için çıkıyor, bir şey yap­madan geri dönüyor ve kendi kendime "İstediğim zaman hazırlanabilirim" diyordum. Benden başkaları sürekli gayret sarfederken, bende bu gevşeklik hâli devam etti.

Rasûlüllah müslümanlaria birlikle (birgün, erkenden yola koyuldu. Bense hazırlık olarak hiçbir şey yapmamıştım. Sonra sabah evden çıkıyor, fakat ak­şam hiçbir şey yapmadan eve dönüyordum. Ben bu hâlimde devam ederken onlar sefere çıktılar. Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm -keşke böyle yapabîlseydim- fakat bu bana nasip olmadı. Rasûlüllah gazveye gittikten sonra halk arasına çıkıp, ortalıkta benim gibisini görememek gücüme gitmişti. Gör­düklerim ya münafık olarak bilinen veya Allah'ın özürlü saydığı (mümin) ki­şilerdi.

Rasûlüllah Tebûk'a varıncaya kadar benden hiç bahsetmedi. Tebûk'ta sahabîler arasında otururken beni hatırlayarak "Ka'b b. Malik ne yaptı?" diye sordu. Benî Selîme'den bir adam (Abdullah b. Üneys): "Ya Rasûlaltah! Onu çifte cübbesi ile kibir içinde sağa sola bakmak, aramıza katılmaktan alıkoydu" dedi. Bunun üzerine Muaz b. Cebel adama: "Ne fena söyledin!" diye cevap verdi ve Rasûlüllah'a hitaben de: "Vallahiya Rasûlallah! Biz onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz" dedi.

Bunun üzerine Rasûlüllah sustu. O arada beyaza bürünmüş, serap içinde belirip kaybolan bir adam gördü. Rasûlüllah "Ebu Hayseme ol (aydın)" buyurdu. Bir de ne görsünler; adam gerçekten Ensar'dan Ebu Hayseme idi. Bu adam sadaka olarak bir Ölçek hurma verince münafıklar tarafından alay edilen kimseydi. (Ka'b sözlerine devamla der ki)

Ne zaman ki Rasûlüllah'in Tebûk'den ayrılıp (Medine'ye) döndüğünü duydum, beni şiddetli bir merak sardı, yalanlar uydurmaya başladım. "O'~ nun öfkesinden nasıl kurtulacağım" diyordum. Rasûlüllah'm gelmek üze­re olduğu söylenince yanlış düşünceler kafamdan uzaklaştı. Bu yoldan bir şey elde edemeyeceğimi kesin olarak anlamıştım. Bu yüzden gerçeği söyle­meye karar verdim. Rasûlüllah bir sabah Medine'ye geldi. O bir seferden dön­düğünde ilk defa mescide girer, orada iki rek'at namaz kılar, sonra halkın işlerine bakardı. Rasûlüllah insanların meseleleriyle ilgilenince, savaşa katıl­mayanlar huzuruna çıktı. O'na karşı mazeretlerini açıklıyorlar, önünde ye­min ediyorlardı. Bunlar seksen küsur kadardılar. Rasûlüllah bunların ileri sür­dükleri mazeretleri kabul edip, biatlerini tazeledi ve bağışlanmalarım dileye­rek, iç yüzlerini Allah'a havale etti. Ben de varıp selam verdiğim zaman öf­keli bir şekilde gülümseyerek "Gel bakalım" dedi. Bunun üzerine, yürüye­rek, karşısına oturdum. "Neden harbe katılmadın, kendine binek hayvanı satın almamış miydin?" buyurdu. Şöyle cevapladım:

- Yâ Rasûlallah, eğer senin değil de, dünya halkından bir başkasının kar­şısında olsaydım; bir mazeret uydurup, onun öfkesinden kurtulacağımdan emin olurdum. Çünkü ben konuşmasına fesahat verilmiş kimseyim. Vallahi kesin­likle biliyorum ki; bugün size karşı öfkenizi üzerimden savacak yalan bir söz söylesem, çok geçmeden Allah, öfkenizi üzerime çekecektir. Eğer size doğ­ruyu söyler ve bu yüzden bana kızacaksanız, doğru konuşmakta Allah'tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi hiçbir mazeretim yoktu. Vallahi hiç bir za­man senden geri kaldığım zamanki kadar, güçlü ve geniş imkânh değildim. (Bunun üzerine) Rasûlüllah: "Bu adam doğru söylüyor. Şimdi kalk git. Hak­kında Allah hükmünü verinceye kadar bekle" buyurdu.

Beni Seleme'den bazı kimseler ayağa kalkıp peşimden yürüdüler ve ba­na şöyle dediler: "Vallahi biz senin bundan önce bir suç işlediğini bilmiyo­ruz. Sen gazadan geri kalan diğer kimselerin ileri sürdükleri gibi mazeret be­yan edememen sebebiyle acze düştün. Halbuki Rasûlüllah'm hakkında af di­lemesi yeterliydi". (Ka'b diyor ki)

Vallahi beni o kadar kınadılar ki, hatta Rasûlüllah'ın huzuruna dönüp kendi kendimi yalanlamak İstedim. Onlara "Şimdiye kadar aynı muameleye muhatap olan benden başka kimse var mı?" dedim.

Bana "Evet, senden başka iki kişi daha aynı muameleye maruz kaldı. Onlar da senin gibi konuştular ve sana söylendiği gibi onlara da söylendi" dediler. "Onlar kimlerdir?" dedim. "Mürâre b. Rabia'tul-Âmirî ile Hüâl b. Ümeyyet'ül-Vâkifî" dediler. Durumları bana örnek olan Bedir harbine ka­tılmış iki sâlih adamın adını verdiler. Bu iki kişiyi bana söylediklerinde, te-reddütien vazgeçtim, görüşümde sebat ettim. Rasûlüllah harpten geri ka­lanlar arasında, bizim üçümüzle konuşmaktan herkesi (müslümanlan) me-nettt- İnsanlar da bizden çekindiler veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. O kadar ki, kendi yurdum bana yabancılaşti. Orası arük eski memleketim değildi. Bu halde elli gün kaldık. Diğer iki arkadaşıma gelince, halktan uzak­laşıp boynu bükük iki zavallı haline geldiler. Evlerine kapanıp devamlı ağlı­yorlardı. Ben daha genç ve güçlü idim. Bu nedenle evden çıkıp müslüman-larla beraber namazda bulunuyor ve sokaklarda geziyordum. Ancak benim­le hiçbir kimse konuşmuyordu. Namazdan sonra Rasûlüliah'm meclisine va­rır, kendisine selâm verirdim. Kendi kendime "selâmımı almak için, dudak­larını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?" diye sorardım. Sonra O'na yakın bir yerde namaza durarak kendisini gizlice gözetlerdim. Namaza durduğumda bana doğru bakıyor, fakat kendisine doğru baktığımda yüzünü başka tarafa çeviriyordu. Müslümanların bana karşı yüz çevirmeleri uzun sürünce gidip Ebû Katâde'nin duvarına tırmanarak aşağıya atladım. O amcamın oğlu ve çok sevdiğim biriydi. Kendisine selâm verdim. Vallahi selâmımı bile almadı. Ona: e'Ey Ebû Katâde, Allah aşkına sana soruyorum. Benîm Allah veRasû-lünti sevdiğimi biliyor musun?" dedim. Cevap vermedi. Sözümü tekrar et-tim. Yine sustu. (Üçüncü defa) AKah aşkına sordum. Bu defa bana "Allah ve Rasûlü bilir" diye karşılık verdi. Bunun üzerine gözlerim yaşardı. Bahçe duvarından atlayarak oradan uzaklaştım.

(Bir gün) Medine çarşısında yürüyordum. Medine'ye zahire satmaya gel­miş Şamlı bir çiftçi, "Ka'bb, Mâlik 'i bana kim gösterir." diyordu. Halk beni göstermeye başladı. Yanıma geldi ve bana Gassan Meliki tarafından gönde­rilen bir mektup verdi- Okur-yazar olduğum için mektubu okudum. Şöyie

"(Selâmdan) sonra derim ki efendinizin sizi üzdüğünü duyduk. Allah sizi horlanacağınız ve mahrumiyette olacağınız bir yeme bırakmasın. Ara­mıza katıi, seni bağrımıza basarız".

Mektubu okuduğumda "Bu da bir başka imtihan" dedim ve onu tandı­ra atıp yaktım. Elli günün kırk günü geçince bir gün baktım ki Rasûlüüah'ın bir elçisi; "Rasûlüllah sana zevcenden ayrı durmanı emrediyor" dedi. Ben: "Onu boşayacak mıyım, yoksa ne'yapacağım?" dedim. "Hayır boşama, on­dan uzak dur, kendisine yaklaşma" dedi. Rasûlüllah ayuı emri diğer İki ar­kadaşıma da iletmişti. Bunun üzerine eşime "Ailenin yanına git ve Allah bu konuda hüküm verinceye kadar onlarda kal" dedim.

Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Rasûiüllah'a giderek: "Ya Rasûlüllah! Hi­lâl b. Ümeyye gücü kuvveti kalmamış bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur, O'na hizmet etmemi çirkin görür müsünüz? diye sordu. Rasûlttllah ona "Hayır, ancak saktn sana yanaşmasın"buyurdu. Kadın Rasûlüllah'a hitaben: "Val­lahi, onda hiçbir şeye karşı hareket yok, Vallahi bu iş başına geldiğinden be* ri, şu ana kadar devamlı olarak ağlıyor" dedi.

Ka'b diyor ki: Yakınlarımdan biri bana, "Kadının hakkında sen deMa-sûlüllah'ian izin istesen, (bak) Hilâl b. Ümeyye'nin hammıne, kocasına bak­sın diye izin verdi" dedi. Ben de: "Bu konuda Masûlûllah'tan izin istemem, çünkü ben genç bir adamım" dedim. Bu minval üzere ön gün kaîdsm, böyle-ce bizimle konuşmanın yasaklandığı andan itibaren elli geceyi doldurmuş ol­duk. Ellinci gecenin sabahı, evlerimfzin birinin damında sabah namazını kıl­dım. Allah Teâîâ'nın bizden bahsederken belirttiği gibi, hayatım bana güç-Icşmiş ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen başıma dar gelmiş bir halde otu­rurken, Sel tepesine çıkmış bir teîiâhn, gür sesini duydum. "Ey Ka'b b. Mâ~ tik, müjdeler olsun" diye sesleniyordu. Derhal secdeye kapandım. Kurtuluş müjdesinin geldiğini anladım. RasûKUlah sabah namazım kılınca ievbeîEİzin Aîlah tarafından kabul edildiğini halka ilan etti. Halk da bizi müjdelemeye koştu. Arkadaşlarıma da müjdeciler gitti. Adamın biri bana doğru hızla at koşturdu. Es!em kabilesinden biri de yine bana doğru koştu ve tepeye çıktı. Ses s itan daha hızlı idi. Bana müjde veren, sesini İşittiğim kimse bana gelin­ce üzerimdeki iki elbisemi hemen çıkardım. Müjdelik olarak kendisine giy­dirdim. Vâiiahî o gün bundan başka elbisem yoktu. Bu yüzden ödünç bir ta­kım elbise edinerek giydim ve RasâlüUah'ın huzuruna koştum. İnsanlar grupîar halinde yanıma gelerek^ "Allah 'm tevbeni kabul buyurması, sana kutlu olsun " diyorlardı, levbemin ksbulünden dolayı benî tebrik edfyorladi. Nihayet mes­cide girdim. Rasûlüllah sahabîSsrm ortasında oturuyordu.

Ka'b sözlerine şöyle devam ediyor: Rasûlülİah'a selam verdiğimde, se­vincinden yüzü panîdadı. "Ananın seni doğurduğu günden beri, üzerinden geçen günlerin en hayırlısı ile müjdelendin " dedi. Ben: "Yâ Rasûlallah! Kendi tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?" dedim. "Hayır, Allah tarafından" buyurdu. Rasûlüllah'ın sevindiği vakit yüzü son derece nurla-nırdı. Sanki yüzü ay parçası gibiydi.

Ka'b der ki: Biz bunu biliyorduk. Huzuruna oturduğumda "Yâ Rasü-tüllah, tevbenin kabulü sebebiyle teşekkür için malımın tamamım Allah veRasûlününyolunda tasaddukedeceğim"dedim. Rasûlüllah: "Malının bir kısmını elinde tut, busenin için hayırlıdır"buyurdu. Ben, "Hayber'dekihis­semi bırakıyorum " dedim. "Yâ Rasûlallah! Allah beni ancak doğru söyledi­ğim için kurtardı. Hayatta kaldıkça doğru söylemek de tevbemin tamamıdır" dedim. Allah'a andolsun ki, Rasûlüllah'a bu sözleri söylediğim günden beri Allah'ın doğru sözlülükle beni imtihan ettiğinden daha güzel, müslümanlar-dan hiçbirini imtihan ettiğim bilmiyorum. Vallahi Rasûlülİah'a bu sözleri zik­rettiğim günden bugüne kadar bilerek hiç yalan konuşmadım. Geri kalan öm­rümde Allah'ın beni koruyacağını umarım.

Ka'b devamla; "Allah Teâlâ şu âyetini inzal etti" dedi:

"Andolsun ki Allah, peygamberini içlerinden bir takımının gönülleri he­men hemen eğilmek üzere iken güçlük zamanında, ona (Peygamber'e) tâbi olan muhacirlerle, ensarı tevbeye muvaffak buyurdu ve sonra onlann bu tev-belerini kabul eyledi. Çünkü O çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır. Geri bırakılan (ve haklarında hüküm geciken) üç (kişi)nin (tevbelerini de kabul etti Çün­kü) yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendile­rini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet A/lahfın hışmından) yine Allah 'dan başka sı­ğınacak hiçbir yer olmadığını anladılar (da bundan) sonra ( Allah) onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah (ancak) tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyla esirgeyendir. Ey iman edenler, Allah'tan korkun, sâdık olanlarla beraber olun", (Tevbe, 117-119)

Ka'b şöyle devam etti: "Vallahi Allah'ın bana lütfettiği nimetler İçinde beni İslâm'a hidayet ettikten sonra Rasûlülİah'a doğru söylemekle, yalan söy­leyip de helak olanlar durumuna düşmekten daha büyük bir nimeti bana ver­medi. Zira Allah yalan söyleyenler hakkında vahiy indirdiği vakit, herhangi bîr kimse için söylediğinin en fenasını söyleyerek şöyle buyurdu:

- "Onlar(ın yantn)a döndüğünüz zaman kendilerin^ muâheze)den vaz­geçirmeniz için Allah 'a and edecekler. O halde onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Yaptıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir onların! Kendilerinden hoşnud olmanız için size yemin edecekler, (fakat) eğer siz onlardan razı olursanız, şüphesiz Allah o fasıklar güruhundan razı olmaz". (Tevbe, 95-96)

Kâ'b şöyle dedi: Biz üçümüz o kimselerden deri bırakılmıştık ki, onlar yemin ettikleri vakit Rasülüllah onlann yeminlerini kabûl etti, onlardan biat aldı ve onlar için mağfiret dileğinde bulundu. Rasûlüllah bizim işi, Allah bu hususta hükmünü verinceye kadar erteledi. Neticede Allah hükmünü verdi. "Geriye bırakılan o üç kişi..." diye buyurarak bizim gazveden geri kal-makhğımızı kasdetmiş değildi. Bununla Rasûltillah'm kendisine yemin edip mazeret beyan ettikleri zaman mazeretleri kabul edilenlerden ayrı tutulup hak­kımızdaki hükmün geri bırakılması kastedilmektedir. (Buhâri ve Müslim ri­vayet etmişlerdir).[95]

 

Diğer bir rivayette: "Rasülüllah Tebûk gazvesine perşembe günü çıktı, (Sefere) perşembe günü çıkmayı severdi" denilmiştir.

Başka bir rivayette İse: "O seferden yalnız gündüz ve kuşluk vakti dö­nerdi. Döner dönmez de mescide girerek iki rek 'at namaz kılar, sonra da ora­da otururdu" buyumlmuştur.

Ka'b'm Abdullah, Abdurrahmân ve Ubeydullah isminde oğullan vardı. Abdullah bu hadisin râvisidir.

Ka'b b. Malik, Akabe biatına katılanlardandır. Bedir ve Tebûk gazvesi hariç diğer gazvelere katılmıştır. Uhud savaşında Allah yolunda çarpışırken 11 yerinden yaralanmıştır. Rasûlüllah'ın şairlerindendir. Ka'b, Rasûlüllah'-dan (s.a) 80 hadis rivayet etmiştir. Medine'de hicretin 50. yılında vefat etmiş­tir. Ka'b'm katılmadığı Tebük savaşı, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur.

Akabe biati bir yılda iki defa olmuştur. I. Akabe biatında ?2 kişi, H. Akabe'de ise 70 kişi vardı. Bunların hapsi de Medineli (ensar) idi.

Ka'b Akabe'de bulunduğunu söylemektedir. I veva II. Akabe diye ka­yıt lamam aktadır. Mutlak olarak Akabe zikredilirse, bu II. Akabe biatidir.

Akabe biatında Medineliler İslâm üzere yaşayacaklarına, her halükârda peygamberimizi konıyup-gözeteceklerine and içtiler. İslâm tarihinde Akabe biati, İslâm'ın ük ydlannde MedineÜ müsiümanl&rca desteklenmesi ve geliş-mesi açssından önemüdir. Bu sebeple Ka'b kendisinin böyle bir biat ta da bu­lunduğunu hatırlatıyor ve her ne kadar Bedir savaşı mttslümalar katında bü­yük görülüyor ve şöhret buluyorsa da, Akabe biatinin daha önemli olduğu­nu zikrediyor.

Ka'b, Bedir savaşma katılmadığından dolayı sorumlu tutulmadsğmı söy­lemektedir. Zira Bedir'in, RasûlüUah'ın yanindakilerîe, Kureyş kervanını tâ-kib ederken aniden savaşa dönüştüğünü, savaş çıkacağı önceden bilinmedi­ğinden herkesin katılmasının istenmediğini ileri sürmektedir.

Gerçekten de bazı islâm tarihçileri, sahabîleri tabaka tabaka zikreder-

ken,

Hadiste peygamberimizin askerî dehasına ve orduyu yönetimindeki me-todlanna işaret edilmektedir. Ka'b, RasOlüUah'ın savaşa hazırlık esnasında hedefi gizli tuttuğunu, hatta başka bir yere gidilecek intibaı uyandırdığım be­lirtmektedir. Ebu Davud'un rivayetindeki "Harp hiledir" ziyadesi bu husu­sa açıkkk getirmektedir.

Yine askerin mağlûbiyetini ve helakim önlemek için; sıcak bir mevsim­de uzağa yapılacak sefer, önceden haber verilmiştir. Böylece askerin teçhizat yönünden tam hazırlığı, psikolojik olarak ds intibakı sağlanmış olmaktadır.

Ka'b'ın savaşa katılmayışindaki pişmanlığını artıran faktörlerden en önemlisi, kendisinin de itiraf ettiği gibi her zamankinden daha iyi durumda, maddî-manevî yönden savaşa katılmaya uygun iken, hiç bir mazereti olmadı­ğı halde savaşa gitmeyisidir. Tebük savaşma katılanların sayısı hakkında 30, 40 ve 70 bin gibi rakamlar verilmektedir.

Savaşın nedeni; Rumların Şam yakınlarında Hirakl komutasında müs-lümalarla savaşmak için hazırlık yaptıklarının duyulmasıdır.

Ka'b savaşa katılmamanın üzüntüsünü daha ilk andan itibsren yaşama­ya başlamıştır. Özellikle de geride kalanların çoğunluğunu özürlülerin (sa-kathnn) ve münafıklıkla itham edilenlerin oluşturduğunu görünce bu piş­manlığı daha da artmış, onlarla bir arada bulunmaktan rahatsa olmuştur.

Rasülüllah (s.a) lebûk'a varınca ashabı arasında otururken, Ka'b b. Ma­lik'i hatırlayarak onun durumunu araştırmıştır. Benî Seleme'dcn Abdullah b. Üneys, Ka'b'uı kibirliliğinin savaşa katılmasına engel olduğunu haber ver­miştir. Bazıları Abdullah b. Üneys'in Ka'b'e karşı kin ve hased duygulan ta­şıdığım, bir kısmı da Abdullah'ın nifak ehlinden olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu ithamlar doğru değildir. Belki düşünmeden Ka'b'e "kibirli" ithamın­da bulunmuştur. Nitekim Muaz b. Cebel, Rasûlüllah'ın huzurunda onun bu sözlerine karşı çıkmış ve sözünün çirkinliğinden bahsetmiştir.

Ka'b, RasûIüUah'in kendisine savaşa katılmaması sebebiyle öfkelenip kız­dığından bahsetmekîcdir. RasÛKillah gerçekte af ve müsamaha örneğidir. Onun yüzü ay gibi parlar, yanındaki herkese sevinç ve sürür verirdi. Nitekim Enes (na) "Rasûlüîlah'a (sm) IÛ yi! hizmet ettim. Yaptığım bir iş için "niçin yap-tın", yapmadığım bir şey için de "niçin yapmadın?" demedi" demiştir. An­cak, söz konusu iş dinin emirlerine uymamak, Allah ve Rasûlü'nün hila­fına davranmak olursa; peygamberimiz bu işin karşısında olacak ve İsyan­kârlara karşı tavır koyacaktır.

Ka'b; yalan söyleyerek belki beşer oSan Rasûlüllah'ı o gün için mem­nun kılacağım, ancak AHah'ın-bu durumu Rasûlüîlah'a bildireceğini açık­lıkla peygamberimize ifade etmiştir. Sahâbe'nin imanı bizlere en güzel ör­nektir. Rasûlüllah'ın aldatılamayacağı; zira Allah'ın buna müsade etmeye­ceği ortadadır. Kişinin aleyhine de olsa doğru söylemek gerekir. Zira Ai-lah doğrularla beraberdir.

Hadisten anlaşılan diğer hükümler de şunlardır

Müslüman ihlaslı ve sadakatli olmalıdır. Mü'mİn eksikliğini ve kusurla­rını kabul etmelidir. Hatalarından dolayı özür aramaya çalışmamalıdır. Zor­luklara, güçlüklere rağmen, müslümanlar Allah yolunda savaştan geri kal­mamalıdırlar. Allah'ın emirlerine boyun eğmekte tereddüt göstermemelidir­ler. Hemen savaş için gerekli tüm hazırlıkları yapmalıdırlar. Müslüman üze­rine farz olan şeyleri yerine getirmemenin ezikliğini hissetmelidir. Hastalık­tan geride kaİan mü'mİnler ile, münafık oldukları için savaşa katılmayanla­rın durumunda olmaktan mü'min sakınmalıdır.

Sahabîler kendilerinin aleyhine de olsa Rasûlüllah'dan (s.a) bir şey giz­lememişler, O'na her şeyi açık-seçik itiraf etmişlerdir.

İslâm'da zahire göre hükmedilir. Kişinin İç durumu Allah'a havale edilir.

İyilik ve takva sahiplerinin yolundan gitmek, onların ahlakıyla ahlâkla-nıp, onların yolunu izlemek gerekir.

Günahkâra ve münafıklara kulak asmamak ve onları rezil-rüsvay ola­cakları güne terketmek gerekir.

Günahkârlarla ve isyankârlarla beraber olmamak, hatta onların selâmlanna dahi karşılık vermeyerek, onlara boykot edildiklerini hissettirerek, gü=-nahlardan sıyrılarak tevbe etmeye onları zorlamak gerekir.

Mü'min, kötülük işlediğinden dolayı pişmanlık duyarak Üzülmeli ve ağlamalıdır.,

İslâm; isyankârları toplumdan soyutlamakla da olsa onları terbiye et­mektedir.

Rasûlüllah (s.a) ashabına rahmetle ve şefkatle davranıyor, onların sevinç ve mutluluklarına ortak oluyordu.

Mü'min dinî ve dünyevî konularda imtihan olunmaktadır. İyi insanlar Aliah'a ve Rasülü'ne verdikleri sözde dururlar.

Mü'min Allah'a ve Rasûlü'ne itaati diğer tüm yaratıklardan üstün tutar.

Münafıklık ve küfür hâlleri görünen bir kimsenin hanımı, kendisini ko­casına takdim etmez.

Ka'b b. Mâlik'in Rasûlüllah'a karşı aşırı sevgisi, Rasûlülîah'm kendisine verdiği cezalar ile sarsılmamıştır.

Namazda İken Ka'b'-n Rasülüllah'ı (s.a) gözleriyle takib etmesi ve ona doğru meyletmesi, bu g oi hâllerde namazın bozulmayacağına delildir.

Fasıklann selâmı alınmaz. Bir kimse konuşmayacağına yemin ettiği ki­şinin selâmını almakla onunla konuşmuş ve yeminini bozmuş olur.

Mü'min sevinçli bir haber aldığında şükür secdesi yapabilir.

Devlet reisi ve idareci, topluma bir kimse ile İlişkilerini kesmeleri, onun­la konuşmamaları için emir verebilir. Bu da bir çeşit cezalandırmadır. Uzak bir yerden gelen kimsenin nafile namaz kılması müstehaptır.

Talaka niyet etmemişse, kinaye yolu ile-söylenen talak yerine geçmez.

Kadının kocasına hizmet etmesi İstenir. Üzerinde Allah'ın ismi yazılı bir kağıdın hakaret kasdı olmaksızın yakılması caizdir.

Hayırlı bir şeyin müjdelenmesi ve müjdeleyen kişiye hediye verilmesi müs-tehaptır.

Bİr kişi sevinçli bir durumundan dolayı tebrik edilir.

Bir kimsenin bütün malını sadaka olarak dağıtması caiz değildir. Zira geçim sıkıntısı çekebilir ve insanlara el açabilir.

Doğru söleyen hem dünyada hem de âhirette saadete erer.

Günahlarından tevbe edenleri Cenab-ı Allah affeder, onların tevbesini fazl-ı keremiyle kabul eder. İnsan hata etmekten uzak olamaz. Ancak ona yakışan, kötülüğün hemen arkasından iyilik yapmasıdır.

Mümin tevbesinin kabul edilmesinden, doğruluğundan dolayı başarıya ulaşmasından zevk duyar, sevinir.

Ka'b'ın tevbesinin kabul olmasını "anasından, doğduğu günlerin en hayırlısı" şeklinde ifadesi; onun müslüman olduğu günü kapsamaz. İslâm'a girdiği günün önemi herkesçe malum olduğu için aynca zikredilmemiştir. öte yandan tevbesinin kabul edilmesi, Ka'b'm müslümanhğmın, amelinin, imanının, kemâle erdiğine işarettir. Bu bakımdan tevbesinin kabul olduğu günün İslâm'a girdiği günden daha önemli olduğu şeklinde de yorum ya­pılmıştır.

Rasûlüllah'ın (s.a) yüzünün Ka'b'ın tevbesinin kabulünü duyması sebe­biyle nurlanmasından kasıt; nuruna nur katılmasıdır. Zira Rasülüliah'ın se-. vinçli anında yüzü öyle parlak görünürdü ki; âdeta ayna gibi olurdu ve yüzü­ne bakan kimse kendisini görürdü.[96]

 

22. Ebu Nüceyd İmran b. el-Husayn el-Huzaî'den (r.a) şöyle rivayet edil­miştir: "Zinadan gebe kalan Cüheyne kabilesinden bir kadın Rasûlüllah'a geldi ve "Yâ RasûlüUâh! Hadd cezası gerektiren bir suç işledim, bu cessyı bana uygula" dedi. Bunun üzeine Peygamberimiz kadının velisini çağırarak; "Bu kadına İyi bak, doğum yapınca da onu bana getir" buyurdu. Kadının velisi de emredileni yaptı. Nihayet kadm doğurup da huzura getirilince, Rasûlül-lah kadının üzerine elbiselerinin sıkıca sarılmasını, arkasından da gömülüp taşlamasını emretti ve kadm gömülüp taşlandı. Sonra da cenaze namazını kıldı. Ömer (r.a) "Ya RasÛlüUah, zina ettiği halde nasıl olup da onun cenaze na­mazım kılıyorsun?'' diye sordu. RasûlüUâh: "O öyle bir tevbe etmiştir ki, tevbesi Medine'den yetmiş kişi arasında taksim edilseydi hepsine köfı gelirdi Onun canını Allah'ın emri uğrunda feda etmesinden daha faziletli bir davra­nış bulabilir misin?" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir.[97]

 

Ebû Nüceyd Hayber'in fethedildiği yılda müsîüman oldu. Rasûltilİafe (sa) ile gazvelere katıldı. Ömer b. el-Haîtâb onu kendi halifeliği esnasmda, Basra halkına Islâmî ilimleri öğretici olarak gönderdi. Muammed b. Şîrîn: "Bas­ra'da halkın rağbet ettiği sahabîlerin en evveli tmrân b. Husayn İdi" demiş­tir. Ebû Nüceyd, Rasûlüllah'dan (s.a) 180 hadis rivayet etmiştir. Basra'da hic­retin 52. yılında vefat etti.

Cüheyne kabilesinden olup, zinadan gebe kalarak RasülüHah'dsn (s.a) kendisine hadd'in uygulanmasını isteyen kadm Havle binti Huveylîd'dîr. Havle binti Sa'lebe olduğu da söylenir.

Müslim'in başka bir rivayetinde ise; kadın Rasûlüllah'a (s.a) gelerek "Beni fem/zfe"dediği ziyadesi vardır. Buna göre zina'dan dolayı kendisine hadd tatbik edilen kimse zina günahından kurtulmaktadır. Nitekim Peygamberimiz (s'.a) "Her kim böyle bir şey yapar ve dünyada kendisine hadd vurulursa; bu onun için keffâret o/«r"buyurmuştur. Kadın tevbe ile yetinmemiş, kendisine hadd-cezası verilmesini istemiştir, özellikle Rasülüllah'm (s.a) emriyle uygulanan bir cezanın karşılığının kurtuluş olduğunu bilmektedir. Nasûh üzere olma­ması ve diğer şartların yerine getirilmemiş olması tevbe için söz konusu ola­bilir. Kadın ihtimâl olanı değil, mutlak kurtuluşu tercih etmiştir.

RasûlüUâh (s.a) önce kadının velisini çağırmış ve kadına iyi davranması­nı emretmiştir. Zira peygamberimiz, akrabalarının utanma ve kıskançlık duy­gusuyla kadına baskı yapabilecekleri endişesini taşımıştır. Kadının tevbe ederek haddi istemesinden dolayı ona rahmet ve şefkatle muamele edilmesine işaret etmiştir. Ayrıca kadmm karnındaki çocuğun muhafazasının göz önünde bulundurulmasım ima etmiştir. Hadis, hamile oian bir kadının hadd veya celd cezasının doğuma kadar ertelenmesine delildir. İmam ve salih kişiler recme-dilen kimsenin cenaze namazına katılabilirler.

Hz. Ömer zina eden kimsenin cenaze namazının kılınmasmdaki hikme­ti araştırarak, Rasûlüllah'ın (s.a) bu kadının namazına katılmasının sebebini sormuştur.

Peygamberimiz (s,a) Hz. Ömer'e kadının gerçek bir tevbe ettiğini, eğer Medine'de bulunan münafıklar da bu kadmm tevbesi gibi tevbe etmiş olsa­lar, onlann da günahlarının kalkması için bunun yeterli olacağını bildirmiştir.

Hadis bize şu mesajları vermektedir:

Mü'nün işlediği bir günahtan dolayı pişmanlık duymalı ve zahiren ken­disinin aleyhine de olsa günah kirlerinden temizlenmeye çalışmalıdır.[98]

 

23. İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir: "Ademoğlu'nun bir vadi dolu altını  İki vadi daha olmasını sever. Onun midesini (ağzını) topraktan başka bir şey doldur­maz. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir}[99]

 

însan bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altınının olması­nı da ister, sonra üçüncü bir vadi, derken insan doyumsuz bir hâl alır. Nite­kim Ahmed b. HanbePin Câbir'den (r.a) rivayetinde; RasûlüUâh (s.a) "İnsa­noğlunun bir vadi dolu hurması olsa, onun bir benzerini ister. Sonra bir ben­zerini ister, derken artık vadiler temenni eder. Ademoğlunun ağzım toprak­tan başkası doldurmaz" buyurmuştur.

İnsanoğlunun çoğunluğunun dünya malına karşı ihtirası bu hadis ile di­le getirilmiştir. Baştan itibaren dünya malına kendini kaptırmayan veya çok hırslı davranışlardan sonra tevbe edenlerin Allah katında tevbeleri kabul olunur.

Hadis, kişinin Allah'a itaati ve ibadeti engelleyecek şekilde dünya malı­na sarılmasını, kalbin ahiretten çok dünya ile meşguliyetini çirkin görmektedir.[100]

 

24. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasülüllah (s.a) buyu­ruyor ki: "Noksan sıfatlardan münezzeh ve sânı yüce Allah, biri diğerim öl­dürüp her ikisi de cennete giren şu iki kimseye hoşnutlukla güler. Bunlardan biri Allah yolunda savaşırken diğeri tarafından öldürülür. Bilâhare Allah o katile tevbe nasib eder, o da müslüman olur (ve bir savaşta) şehid edilir". (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[101]

 

Allah, insanın gülmesi gibi gülmekten münezzehtir. Hadisimizde geçen "Allah'ın gülmesi" her ikisinin de Allah yolunda canlarını feda etmelerin­den "Allah'ın razı olması" anlamındadır. Bunu meleklerin gülmesi şeklinde anlamak da mümkündür ki bu melekler, her ikisinin de ruhunu kabzetmişler ve cennete girdirmişlerdir. Tlpkı "Falan kimseyi kral öldürdü" dediğimiz gi­bi. Halbuki onu bizzat kral öldürmemiş, sadece öldürülmesi için emir vermiştir.

Hadisten çıkarılan hükümler:

MüsHimanı şehid eden kâfir, bilâhare müslüman olduğunda, cehennem azabını gerektiren bir günah işlemeden Allah yolunda şehid edilirse, her ikisi de cennete girmiş olurlar. Katilin ve maktulün cennette aynı yerde olmalan ve aynı makamda bulunmaları gerekmez. Zira amellere göre cennetteki dere­celer de değişir.[102]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

SABIR

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Ey iman edenler sabr (ve sebat) edin, (düşmanlarınızla) sabır yansı edin". (Âl-i îmran, 200)

"Andolsun sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlar-dan ve mahsûllerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele". (Bakara, 155)

"Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir". (Zümer, 10)

 'Bununla beraber kim sabreder, (suçları) örter (bağışlar)sa işte bu şüp­hesiz ve elbet azm olacak umurdandır". (Şûra, 43)

"(Ey iman edenler, tâate ve belaya) sabr ile ve bir de namazla (Hak*-dan) yardım isteyin. Şüphesiz ki AUah(ın yardımı) sabr edenlerle beraberdir". (Bakara. 153)

"Andolsun ki, sizi imtihan edeceğiz ki İçinizden mücâhidleri ve sabr ve sebat edenleri belirtelim", (Muhammed, 31)

Sabn emreden ve faziletini açıklayan ayetler çoktur ve bilinmektedir.[103]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

25. Ebu Mâlik ei-Hâris b. Âsim el-Eş'arî'den (r.a); Rasülüllah'ın (s.a) Şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Temizlik İmanın yarısıdır. "el-Hamdü HHah" sözünün sevabı mizanı doldurur. "Sübhânetfâhi ve'l-Hamdülillâhi" cümlesi de yerle gök arasını doldurur. Namaz nurdur. Sadaka, verenin iman­lı olduğuna delildir. Sabır, aydınlıktır. Kur*an, senin lehinde veya aleyhinde açık bir delildir. Herkes sabahleyin işine çıkar, kendisini satar. Ya kurtanr ya da helak eder". (Müslim rivayet etmiştir)[104]

 

Ebu Mâlik, Uhud savaşında yaralanmıştır. RasûlûUah'dan (s.a) 27 ha­dis rivayet etmiştir. Hz. Ömer'in hilâfet yıllarında taundan vefat etmiştir.

Hadiste geçen "temizlik" lafzının abdest anlamında olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazılan da "Namaz abdestten Üstündür. Buna rağmen namazın imanın yarısı olduğuna dair bir nass mevcut değildir" demişlerdir. Bir kısmı da imandan kastolunamn namaz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim Allah Teâiâ ".. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir..," (Bakara, 143) buyur­muştur. Âyette geçen "İman"dan kasıt namazdır.

Namaz, abdestsiz kılınmaz. O halde namazla abdest bir bütündür. Na­maz bu bütünün yarısı, abdest de diğer yarısıdır. Hamd, Allah içindir. Bu övgü en güzel bir istekle ve tam teslimiyetle yapıldığında değer kazanır. "Elhamdülillah" cümlesi mizanı doldurur.

Mizan; amellerin tartildığı şeydir. "Sübhanellah velhamdülillak"dan biri veya ikisi birlikte göklerle yer arasını doldurur.

Teşbih; Allah'ı kötülüklerden eksikliklerden tenzih etmek ve uzak kıl­maktır.

Namazın bizzat kendisi, kabirde ve kıyametteki karanlıklarda sahibi için bir nurdur. Bu aydınlatma namazın özelliğidir, ibadet cinsinden hiçbir fiilde bu durum yoktur, sadece namaz için söz konusudur. Nitekim Rasûiüllah (s.a) "Kim namaza devamda özen gösterirse, kıyamet gününde sahibi için nur, delil ve kurtuluş olur. Her kim de namaz kılmaz ve ona önem vermezse kıyamet gününde onun için ne nur, ne delil, ne de kurtuluş vardır. O kişi Kârûn, Fira­vun, Hâmân ve Übeyy b. Halefle beraber olur".

"Namaz, kıyamet gününde mü 'minin yüzünde apaçık bir nur olur'' de­nilmiştir. Yİne "Namaz, manevî bir nurdur. Çünkü kötülük ve çirkinlikler­den uzaklaştırın doğru olana iletir, tehlikelerden korur. Kurtuluş yoluna ulaştırır" da denilmiştir.

Sadaka burhandır. Yani sadaka, sahibinin imanına delildir. Kıyâmet'te, kişiye malım nereye harcadığı sorulduğunda "Onu sadaka olarak verdim" demesiyle delil olur. Veya sadaka veren kimse kıyamet gününde tanınacak bir nişan ile nişanlanır. Böylece sadaka sahibi için bir delil olur. Nitekim Ebu Davud'un Ukbe b. Âmir'den RasûîüUah'a isnadla rivayet ettiği bir hadis-i şerifte "Kıyamet gününde herkes insanlar arasında hüküm verilinceye kadar sadakasının gölgesinde gölgeknecekür" buyurulmuştur. îşte'bu gölge o kîsinin imanının doğruluğuna ve İtilâsına bir delil teşkil edecektir. Sabır ışıktır. Buradaki sabır Allah'a itaatte ve yasaklarından kaçınmakta göteriten sabır­dan daha genel anlamdadır. Buradaki sabırdan namaz ve sadaka'nın peşin­den orucun anlaşılmasının daha uygun olacağı da söylenmiştir. Namaz için "nur", sabır için "ışık" denilmiştir.

Kur'an'ın emirlerine uyan ve nehiylerinden kaçınan için bu Kur'an ka­birde, mizanda ve sıratta sorulan sorulara karşı bir delil olur. Eğer emirlerine uymaz, nehiylerinden kaçınmazsa aleyhine delildir.

Kur'an, kişinin dünyada meşru haklan için lehine, haklı olan hasmı için de aleyhine delildir. Ayrıca anlaşmazlık halinde başvurulan bir kay­naktır. Bir hadisi şerifte: "Her kim Kur'an'ı önder kılarsa, Kur'an onu c»' • nete iletir. Her kim de Kur'an'ı arkaya bırakırsa, Kur'an onu cehenneme iter" buyrulmuştur.

Herkes menfaati için koşar. Bir kısmı nefsini Allah'a satar ye az: ptan kurtarır. Bir kısmı da nefsini Allah'tan başkasına, nefsine veya şeytana satar ve Allah'ın rızasından uzaklaşarak onu tehlikeye atar.

Burada "ne/sinisatan" yerine "nefsinisatın alan" şeklinde yorum yap­mak mümkündür. Yani hepsi çalışıp didinir. Kimisi salih ameller işleyerek nef­sini satın alır ve onu azaptan kurtarır. Kimisi de günah işleyerek onu azaba sürükler.[105]

 

26. Ebu Saîd Sa'd b. Sinan el-Hudrî'den (r.a) rivayet edilmiştir.

Ensar'dan bir grup Rasûlüllah'ti'an sadaka istediler. O da verdi. Sonra yine istediler, yine verdi. Nihayet yanındakiler tükendi. Rasûlüllah elindeki her şeyi verdikten sonra onlara şöyle buyurdu: "Yanımda hayra sarfedilecek bir şey artakalsaydı, onu sizden esirgemezdim. Her kim dilenmekten sakınıp iffetli yaşamak isterse, Allah onu iffetli kılar. Başkalarına muhtaç olmamak isteyenleri Allah hiç kimseye muhtaç etmez. Sabretmek için çaba harcayanla­ra da* Allah sabır verir. Hiçbir kimseye sabır kadar yararb ve geniş kapsamlı bir ni'met bağışlanmış değildir". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir)[106]

 

"Nas" kelimesinin aslı "Ünâs"ta. "Enise"den türemiştir. Zira insan­lar birbirleriyle dostluk ederler. Veya "Ânese"den türemiştir. Çünkü İnsan görür. Nitekim ayette ".; Tür'un (sağ) yanında bir ateş gördü" (Kasas, 29) diye geçmektedir. "Nesiye"den (unutmak) geldiği de söylenmiştir.

Rasülüllah'dan (s.a) sadaka isteyenlerin kim olduğu belli değildir. An­cak hadisimizin ravisi Ebu Saİd'in bunlardan biri olduğunu, Neseî'nİn yine Ebu Said'den rivayet ettiği bir başka hadisten anlıyoruz. Bu hadiste Ebu Sa-id der ki: Annem beni şiddetle ihtiyaç duyduğumuz bir şeyi istemem için Hz. Peygamber'e gönderdi. Rasûlüllah'a (s.a) gittim, oturdum. Beni karşıladı ve "Kim (başkasından) istemezse, Allah (onun ihtiyacını gidererek) o şeyde onu zengin kılar" buyurdu.

Evs ve Hazrec kabilelerine, Mekke'den Medine'ye hicret edenlere yardım etmelerinden dolayı "Ensâr" ismi verilmiştir.

Rasûlüllah (sva) ensann her isteyişinden sonra istediklerini vermiştir. Zi­ra peygamberimiz cömertlikte eşsizdi. Yanında bulunan bir şeye yok demez, mutlaka verirdi. Hatta başkasından borç alıp isteyene verdiği de olmuştur.

Peygamberimiz, ensan çokça istemekten sakındırmış, onlan kanaat et­meye ve İffetli olmaya teşvik etmiştir.

İnsanlardan istemekten uzak kalıp, onların elindekilere karşı onurunu koruyan kimseyi Allah iffetli ve kanaatkar kılar.

Geçim sıkıntılarım göğüsleyerek Allah'tan başkasına halini arzetmeyen kimseye, Allah öyle bir sabır verir ki, kendisine ânz olan her türlü güçlük bu sabır karşısında çok hafif ve değersiz kalır.

Hadis, gerçek zenginliğin servet zenginliği değil, gönül zenginliği oldu­ğuna işaret etmekte, aynca kanaatkar ve onurlu olmayı teşvik etmektedir. Yine güzel ahlâkın ve yüce sıfatların ancak sabırla elde edilebileceğini bildirmektedir.[107]

 

27. Ebu T&hya Suheyb b, Sinân'm (r.a) rivayet ettiğine göre RasÛlüllaîı (s.a) buyuruyor ki: "Mü'minin haline şaşarım. Çünkü onun her durumu ken­disine yarar sağlar. Bu hâl ancak mü'mine mahsusdur. Eğer sevindirici bir durumla karşılaşırsa şükreder. Bu onun hesabına hayır olur. Eğer üzücü bir durumla karşılaşırsa sabreder. Bu da onun hesabına hayır olur". (Müslim ri­vayet etmiştir).[108]

 

Suheyb b. Sinan'a "EbÛ Yahya" künyesini Rasûlüllah (sa) vermiştir. Su-heyb'e "Rûmî" nisbesinin verilmesi ise şöyle olmuştur. Suheyb henüz küçük yaşlarda iken, Rumlar onu bir savaşta esir alıp götürmüşler, sonra Kelbî kabilesinden birisi onu köle olarak satın almış ve Mekke'ye getirmiştir, Mek­ke'de Suheyb'i Abdullah b. Ced'ân satın aîıp âzâd etmiştir. Ancak Sufaeyb, Abdullah ölünceye kadar yanında kalmıştır. İslâm'ın i!k günlerinde müslü-.man olmuştur. Ammar ile aynı günde müslüman olduğu söylenir. (îslâm i!e şereflenen ilk 30 kişiden sonra müslüman olmuştur). Suheyb fakir ve kimse­sizdi. Müşriklerin işkence ettiği sahabelerdendir. RasûlüÜah'in katıldığı bü­tün gazvelerde bulunmuştur.

Enes(na) "îlk müstûmanlardan ben Arabın ilkterinâenim, Suheyb Rum'­un ilkidir, Seîmân Forsların ilkidir, Bilâl de Habeşlilerifc ilkidir" demiştir!

Hz. Ömer Suheyb'i çok sever ve İltifat ederdi. Suheyb, Rasûlaliah'dan (5.a) 30 hadis rivayet etmiştir. 73 yaşında İken hicretin 38. yılında Medine'de vefât etmiştir. Hadisten anlaşıldığı üzere Allah'ı bilen, onun hükümlerine rı­za gösteren ve ilmîyle amei eden kâmil bir snü'minin heî işi hayırdır. Her ânı ve işi hayır olan sadece mü'mindir. Çünkü o sevinç veren bir şeyle karşı­laştığında bunun Rabbinden geldiğini biîir ve şükreder. Kendisine, çoluk ço­cuğuna ya da mshna bir zarar gelirse bunun da Allah'tan geldiğini ve bu mu-sîbstte iıBÜfean olduğunu, sabrederse sevap kazanacağın) bilir ve sabreder.

Kâmil bir imana sahip olmayan ise; bir belâ ve musibetle karşı karşıya olduğunda, sıkıntıya düşer, öfke ve kin kendisini sarar, günaha girer. Ni'met ve bolluk ihsan edildiğinde de, bunun kıymetini bilmez, gereği üzere sarfet-mez ve şükrünü eda etmez. Nİ'met bu şahısta artık külfet haline gelir. Bu durumda da günaha girer.[109]

 

28. Encs'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Nebi'nin (s.a) hastalığı ağırlaşip da acısı artmaya başlayınca, Fatma; (r.a) "Vâh! Babacığım ne kadar ızdırap çekiyor" dedi. Rasûlüllah ona; "Bu günden sonra babanın üzerinde ızdırap yoktur" diye buyurdu. Rasûlüllah vefât edince Fatma: "Ey Rabbin davetine icabet eden babam, ey makamı Cennet 'ül-Firdevs olan babam, ey Cibril'e vefatını bildirdiğimiz babacığım!" diye ağladı.

Rasûlüllah defnedildikten sonra da Fatma (bana hitaben) "Rasûlüllah'-ın (sm) üzerine toprak atmağa gönlünüz nasıl razı oldu" dedi. (Buhârî riva-, yet etmiştir).[110]

 

Rasûlüllah, (s.a) "Belâ ve musibete maruz kalma yönünden insanların en şiddetlisi peygamberlerdir. Sonra onlara yakın olanlar, sonra onlara ya­kın olanlardır" buyurmuştur. Bu durum Rasülüllah'da da fs.a) görülmüştür. O'nun ölüm acısı, elbette derecesi ve şerefi nİsbetinde şiddetli olmuştur,

Hz. Fâîıma'nın sabrıma kemâlinden ve Allah'ın takdirine masından şüp­he edilemez. Babasının öltîm hâlini seyrederken dayanamayıp, üzüntüsünü, babacağtm ne kadar ızdtrap çekiyor" diyerek dile getirmiştir. Bunu söylerken sesini yükseltmemiştir. Zira sesim yükseltmiş olsaydı bundan neh-yedüirdi.

Rasûlüllah (s.a) "Bu günden sonra baban ızdırap çekmeyecek" bu­yurmuştur. Zira Peygamberimiz o gün keder ve ızdırap âleminden ahiret âlemine (daimî bir selamete) kavuşmuştur. Mü'min Rabbine kavuşmadıkça rahata eremez.

"Firdevscenneti"için Rasûlüllah (s.a) "Allah'tan istediğinizdeFirdevs'i isteyiniz. Çünkü Firdevs Cennet'in ortasıdır" buyurmuştur.

Yine Firdevs'le ilgili olarak Rasûlüllah, "Firdevs Cennetin ortasıdır. O Cennetin en üst yeridir. Firdevs'in üstü Rahmân'm arşıdır" buyurmuştur.

"Cibril" tbrânice bir isimdir ve "Abdurrahman" veya "Abdullah" an­lamlarında olduğu söylenir.

Hadisten, ölüm halindeki kişinin yanında üzüntü ifade eden kelimelerin kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Eğer söylenilen vasıflara uygun ve lâyık ise, ölünün arkasından güzel vasıflan zikredilebilir.

Hz. Fatma, Enes'e "Rasulüllah'ın (sm) üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu" demiştir. Bu sözle; "Sizin kalbiniz yufka idi. Rasûlüllah't da çok seviyordunuz, buna rağmen toprağı O 'nun üzerine nasıl attınız?"^ şek­linde hem hayret hem de hafifçe sitem ifâde etmiştir. Enes ise, Hz. Fatma'­nın sorusuna cevap vermemiştir. Ancak Enes, kalbinden "Biz toprağı atar­ken elbette sevinçte atmadık. Fakat atmak zorunda idik. O da böyle emretmişti" demiştir.

Hadiste Rasulüllah'ın (s.a) ölüm ızdırabına karşı sabn ve buna rızası hatta yanındakileri teskin ettiği görülmektedir. Bununla beraber bir başka hadiste "Göz yaş akıtır, kalb hüzünlenir. Biz ancak Allah'ın rızasına uygun olanı söylüyoruz" buyurulmuştur.[111]

 

29. Rasulüllah'ın (s.a) azadlısı, dostu ve dostunun oğlu Ebû Zeyd Usâ-me b. Zeyd b. Hârise'den (r.a) şöyle rivayet etmiştir. Hz. Peygamberdin kızı (Zeyneb): "Oğlum ölmek üzeredir, bize geliniz" diye haber gönderdi. Rasû­lüllah da kızma selâmları İle birlikte şu cevabı gönderdi; "Almak da vermek de Allah'a aittir. O'nun katında her şeyin belirli bir süresi vardır. Sabretsin ve karşılığım beklesin". Bunun üzerine tekrar haber gönderdi. Rasûlüllah kalk­tı. Yanında Sa'd b. Ubade, Muaz b. Ka'b, Zeyd b. Sabit ve bazı sahabîler (r.a) olduğu halde kızının evine gitti. Çocuğu Rasûlüllah'a verdiler. Onu kucağı­na oturttu. Titrek titrek soluyordu. Rasulüllah'ın gözlerinden yaş aktı. Bu­nun Üzerine Sa'd b. Ubâde: "Ya Rasûlallah bu hal ne?" dedi. Rasûlüllah "Bu gözyaşı Allah'ın kullarının kalblerine koyduğu bir rahmettir" buyurdu.

Diğer bir rivayete göre: "Bu, kullarından dilediğinin kalblerine koy­duğu bir rahmet eseridir. Allah ancak kullarından merhametlilere rahmet eder" buyurmuştur. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[112]

 

Üsâme b. Zeyd İçin, Ebu Zeyd'den başka Ebu Muhammed, Ebu Yezid ve Ebu Hârice gibi künyeler de söylenmektedir.

Peygamberimizi "Üsame bana insanların en sevimlisidir" veya "Bana insanların en sevimlilerindendir" buyurmuştur. Üsâme'nin babası ve dedesi de sahâbî idiler. Üsâme demiştir ki: "Rasûlüllah (sm) Hârîse'yi (dedemi) İs­lâm'a davet etti. O da Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve peygamberi olduğuna şehadet etti". Üsâme'nin annesi Ümmü Eymen'dir. Ümmü Eymsn Rasülütlah'ın hizmetinde bulunmuştur. Bymen ise Üsâme'nin kardeşidir, Üsâme'nin babası Zeyd, Rasûlüllah'ın azadh kölesi idi. RasûlüUah onu serbest burkmasına rağmen babasının yanına dönmemiş, pey­gamberimize hizmet etmeyi tercih etmiştir.

Rasûlüüah (s.a), içinde Ömer b. el-Hattâb'm da (r.a) bulunduğu bir or­duya Üsâme'yi komutan tayin etmişti.

Üsâme RasÛlüliah'tan (=,.&) 128 hadis rivayet etmiş, hicretin 54. senesin­de vefat etmiştin Hadiste Rasûlüüah'a (s.a) haber gönderen, peygamberimi­zin km Zeyneb'dir. Hasta olan çocuğun erkek olduğu hadisten anlaşılmak­tadır ve ismi Ali'dir.

Hak sahibinin hakkını alması nasıl normal bir şey ise, Allah'ın da verdi­ği bir cam geri alması o kadar doğaldır. Her şeyi veren Allah'tır. Diğer ni­metlerin canlar gibi geri alınması, Allah katında pek âdet değildir. Canlar ise âdeta düzenli bir şekilde geri alınmaktadır.

Allah katında her verilişin ve alınışın bir zamanı vardır. Canlar da öyle­dir, belli bir zaman için verüir ve alınırlar. Diğer nimetler İçin de şüphesiz yok olma sözkonusudur. Zira dünya ve dünyada bulunan her şey fena bula­cak, yok olacaktır. Baki (kalıcı) olan sadece O'dur. Bir rivayete göre Zeyneb (r.a) üç defa ısrarla babasını çağırmıştır. Zeyneb (r,a) babasının hasta çocu­ğunun yanına gelmesinden bereket ve rahmet üraid etmektedir. RasûlüUah (s.a) ise, Allah'a tam teslimiyet gösterilmesine işaret etmektedir. Bu çeşit da­vetlere, Velime (düğün) yemeğinin aksine katılmamaya cevaz vardır.

Rasûlüüah (s.a) daha sonra Sa'd b. Ubâde, Muaz b. Cebel, Übeyy b. Ka'b, Zeyd b. Sabit, Abdurrahman b. Afv, Ubâde b. Sâmit ve Üsâme ile beraber çocuğun yanına yürüyerek gitmişler, içeri girmek için izin istemişler ve izin­den sonra eve girmişlerdir.

Rasûiüliah (s.a) çocuğu kucağına alıp, çocuğun rahatsızlığını görünce; gözlerinden yaş boşanmıştır. Rasûlüllah'ın (s.a) sabırlı olduğunu bilen Sa'd b. Ubâda dayanamayarak "Ya Rasülallah ağlıyor musun, bu ne haldir?" de­miştir. Bir rivayete göre de "Bizf ağlamaktan nehyettiğin halde"'ziyadesi vardır.

Rasûlültah da (s.a) "Bu göz yaşları, Allah'ın kullarının kalblerinde kıl­dığı rahmetin bir eseridir" buyurmuştur. Başka bir rivayette İse "Allah'ın is­tediği kullarının kalblerinde" buyurulmuştur.

Zorlanmaksızın kalbin hüzün duymasından kaynaklanan göz yaşlan için sorumluluk yoktur. Sabırsızlık ve kadere rizasızlıktan dolayı bağırıp çağıra­rak ağlamak ise yasaklanmıştır.

Hadisten anlaşılan hükümler: ölüm halinde olan bîr kimsenin yanına satin kişilerin gelmesi, onlar sebebiyle rahmet ummak, onlardan dua istemek ve üzerlerine yemin vermek caizdir. Kalbin katılığı ve gözün donukluğu iyi değildir. Belâ ve musibete uğrayanı teselli etmek gerekir.[113]

 

30. Suheyb'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: Sizden önceki milletlerden birinde bir hükümdar ve onun bir sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca hükümdara: "Ben yaşlandım, bana bir genç gön­der de ona sihir öğreteyim" dedi. Hükümdar ona sihir öğreteceği delikanlıyı gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahİb vardı. Yola çıktığında onun yanın­da oturup sözlerini dinlerdi. Rahibin sözleri hoşuna gitti.

Sihirbaza giderken rahibe uğrar, onunla bir süre otururdu. Sonra sihir­baza vannca da, adam delikanlıyı döverdi. Bu durumdan rahibe şikâyet edince; rah'p "Sihirbazdan korktuğunda, beni ailem alıkoydu; ailenden korktuğun zaman da beni sihirbaz bırakmadı dersin" dedi. O hal üzere gidip gelirken bir gün geçenlerin yolunu kesen büyük bir vahşi hayvanla karşılaştı. Kendi kendine "Büyücü mü yoksa rahib mi daha faziletli bu gün öğreneceğim" de­di. Bir taş aldı ve "AHahım! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevimli ise şu hayvanı öldürüver ki halk yoluna devam etsin " diyerek elinde­ki kaya parçasını attı ve canavarı öldürdü. Halk da geçip gitti.

Bunun üzerine delikanlı rahibe gelerek olup bitenleri haber verdi. Rahib de ona; "Oğlum bugün sen benden daha üstünsün. Senin durumun (dere­cen) kemâle ulaştı. Fakat yakında imtihandan geçeceksin. Bir belâya uğrar-san benim adımı verme" dedi.

Bu çocuk anadan doğma körleri, Alaca (Bars) denilen cilt hastalıkların! iyileştiriyor ve daha birçok hastalıklara yakalananları tedavi ediyordu. Bu du­rumu kralın yakın dostlarından olan kör biri duydu. Çeşitli hediyelerle de­likanlının yanına gelerek; "Eğer beni iyileştirirsen bunların hepsi senin" de­di. Delikanlı adama; "Ben hiçbir kimseyi iyileştircmem. Şifâyı ancak Allah verir. Eğersen Allah'a îman edersen O'na dua ederim- O da sana şifa verir" dedi. Adam hemfn Allah'a 'man etti. Allah da ona şifâ verdi.

Sonra bu adam hükümdarın yanına gitti. Önceden olduğu gibi onun ya-nıbaşına oturdu. Hükümdar ona; "Sana gözlerini kim iade etti" dedi. Adam

"Rabbim" dedi. Kral "Senin benden başka bir Rabbin mi var?" dedi. Adam "Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah'tır" dedi. Bunun üzerine hükümdar o adamı tutuklattı. Çocuğun yerini söyleyinceye kadar kendisine işkence yap­tırdı. Bunun üzerine delikanlı hükümdarın huzuruna getirildi. Kral delikan­lıya; "Oğlum! Senin sihrin, anadan doğma körleri, abraşları (bars hastalığı­na tutulanları) iyi edecek dereceye ulaşmış, şöyle şöyle yapıyormuşsun öyle mt7"dedi. Delikanlı: "Ben hiçbir kimseye şifâ vermiyorum. Şifayı ancak Allah veriyor" dedi. Bunun üzerine Kraî onu da tutuklattı ve devamlı işkence ettir­di. Sonunda rahibin adını söyledi. Hemen rahib geürüdi. Kendisine "Dinin­den dön" denildi. O reddetti. Bunun üzerine hükümdar testere istedi. Teste­reyi başının ortasına gelecek şekilde rahibin tepesine koydular. Tfcstere başını ikiye ayırdı. Arkasından hükümdarm yakın dostunu getirdiler. Ona da "Di­ninden dön " dediler. Reddedince onun da tepesine testereyi yerleştirip, başı­nı ortasından ikiye ayırdılar. Sonra da delikanlıyı getirdiler. Kendisine "Di­ninden dön" dediler. Reddedince, kral onu adamlarından bir gruba teslim etti. Onlara; "Bunu filan dağın tepesine çıkarın, dağın teesine varınca dinin­den dönmezse onu aşağıya atın" diye emir verdi. Onlar da onu götürdüler, dağa çıkardılar. Çocuk: "Allahım, dilediğin şekilde beni onlara karşı koru" dedi. Bunun üzerine dağ sarsıldı. Onlar da dağdan aşağı yuvarlandılar. Ço­cuk yürüyerek hükümdara geldi. Hükümdar ona: "Yanındakilere ne oldu?" diye sordu. Delikanlı hükümdara "Allah beni onlara karşı korudu" diye ce­vap verdi.

Hükümdar yine onu kendi adamlarından bir gruba teslim etti. "Bu­nu büyük bir gemiye bindirin, denizin ortasına götürün. Dininden dön­mezse onu denize atın" dedi. Onu götürdüler. Delikanlı dua ederek: "Al-Ichım nasıl dilersen beni onlara karşı koru" dedi. Bunun üzerine gemi on­larla beraber alt-üst (alabora) oldu, hepsi boğuldular. O yürüyerek hüküm­dara geldi. Hükümdar: "Yanındakilere ne oldu" diye sordu. Delikanlı: "Al­lah onlara karsı beni korudu" dedi ve krala: "Sana emredeceğimi yerine ge­tirmedikçe beni Öldürmeyeceksin" dedi. Kral: "Nedir o?" dedi. Delikanlı şu cevabı verdi: "Halkı bir alana toplar, beni de bir hurma dalına asar­sın, sonra ok torbamdan bir ok alarak, yayın tam ortasına yerleştir. Daha sonra; "Delikanlı'nın Rabbi olan Allah'ın adıyla" de. Sonra da al, böyle ya­parsan beni Öldürürsün".

Bunun üzerine hükümdar halkı bir meydanda topladı. Onu hurma dalı­na astı. Sonra (onun) ok torbasından bir ok aldı. Oku yayın ortasına koydu. Sonra "Çocuğun Rabbi olan Allah'ın adıyla" diyerek oku üzerine attı. Ok delikanlının şakağına saplandı. Çocuk elini sakağına koyup öldü. (Bu duru­mu gören) halk "Delikanlının Rabbi'ne iman ettik" dedi.

Kralın adamlar, yanına vararak ona: "Gördün mü korktuğun şeyi? Val-lahîkorktuğun şey başına geldi, halk iman etti" dediler. Bunun üzerine kral derhal soV.sk başlarında hendekler kazılmasını emretti. Hendekler açıldı. İç­lerinde ateşîer yakıldı. Hükümdar: "Her kim dininden dönmezse onu zorla hendeğe atın. Ya da kendilerine haydi hendeklere atlayın denilsin" diye emir verdi. Adamları da dediği gibi yaptılar. Nihayet kucağında bebeği ile bir ka­dın ateşin önüne geldi. Kadın duraklayıp ateşe düşmekten çekindi. Kucağın­daki bebek: "Ey anneciğim sabret. Çünkü hak din üzeresin" dedi. (Müslim rivayet etmiştir).[114]

 

Tİrmizî'nin rivayetinde, "Meliklerden birinin inandığı bir kâhin vardı" buyurulmaktadır. Yine aynı rivayette kahin bir gence kehânet ilmini öğret­mek için şu gerekçeyi ileri sürmüştür: "O ilmimi öğreteyim. Zira benden sonra bu ilmin yok olmasından ve sizden bu ilmi alacak kimsenin olmamasından endişe etmekteyim".

"Rahib" hristiyanlardan dünya ve dünya lezzetlerinden uzaklaşan, me­şakkatlerine sabreden, ehlinden ayrılan ve devamlı ibadet eden kimseye veri­len bir isimdir.

Tirmizî'dekİ rivayette; çocuğun rahibin yanına her gittiğinde ona neye inandığını sorduğunu, sonunda rahibin Allah'a ibadet ettiğini açıkladığı be­lirtilmektedir.

Çocuk, rahibin yanında kalarak ondan istifâde etmekle, kâhinin (ya da sihirbazın) yanına gitmeyi terketmektedir. Bunun üzerine kâhin, çocuğun aile­sine haber göndererek, çocuğun kendisine gelmediğini bildirmiştir. Rahib de çocuğa şu tavsiyede bulunmuştur: "Sihirbaz yanma gitmediğin için sen: döğe-cek olursa, ona evde meşgul olduğunu, ailenin göndermediğini söylersin"

Çocuğun, kâhinin yanında kalarak İnancının ve ahlâkının bozulmasın­dan, yalan söylemesi daha ehvendir. Bu iki kişi arasını düzeltmek için söyle­nen yalan gibidir.

İnsanların yoldan geçmesine engel olan hayvanın aslan olduğu rivayet edilmektedir. Çocuk eline taş) alarak aslana atmış ve Allah o taşla aslanın canım almıştır. "Allahım, eğer rahibin işi sana sihirbazın isinden daha sevimli ise şu hayvanı ölduriiver..." diyerek taşı attığı için, burada hem rahib hem de çocuk için keramet söz konusudur. Çocuğun insanların yolunu aç­ması ve inancı halk arasında yayılmaya başlamıştır. Çocuk da olup bitenleri rahibe anlatmıştır. Böylece kibire yönelmeyen kişilere karşı övgüde bulunmanın caiz olduğunu anlıyoruz.

Rahib çocuğun imtihandan geçeceğini önceden haber vermiştir. Bu, ya keşf yoluyla keramettir veya ferasettir. Ya da genellikle böyle olduğu İçin tec­rübe ile bilmektedir. Zira insanların örf ve âdetine, inanana aykırı davrananlar, onların eziyetine maruz kalırlar.

Çocuk kralın yakın dostlarından biri olan kör adamın, (Allah'ın izniy­le) hem gözünün hem de kalp gözünün açılmasına vesile olmuştur.

Kral tarafından çocuğun öldürülmesi birkaç defa denenmiş, ancak hiç birinde muvaffak olamamıştır. Allah'a tevekkül eden, ondan yardım isteyen ve kendi neva ve hevesinden sıyrılan kimseye Allah yardım ederek onu galip kılmaktadır. Çocuk, kralın ölüm planlarının sonuçsuz kaldığı her defasında; Allah'ın kendi dinine uyanlara yardım ettiğini krala göstermek ve imana gel­mesini sağlamak için yanına gitmiştir. Ne yazık ki kral ve benzerlerinin kalp­leri hidayetten nasipsiz katmıştır.

Sonunda çocuk "Sana söylediğimi yapmadıkça beni öldüremeyeceksin'' der ve kraldan halkı toplamasını, kendisinin hurma dalma asılmasını, ok tor­basından bir ok alarak yayın tan! ortasına yerleştirmesini, sonra da "Gencin Rabbi olan Allah'ın adıyla" diyerek atmasını istemiştir. Çocuğun böyle dav­ranmaktaki gayesi; Allah'ın birliğini ve varlığını insanlar arasında yaymak, Allah'tan başkasının dediğinin olmadığını göstermektir. Ancak hükümdar bu hususu farkedemedi. Neticede İnsanlar Allah'a iman ettiler. Böylece ço­cuk da muradına erdi.

Annesinin kucağında konuşarak, annesine ölümden çekinmemesini is­teyen çocuğun yedi aylık olduğu rivayet edilir. Beşikte üç çocuktan başka ko­nuşan olmadığına dair bir hadisi şerifte; Hz. İsa, Cüreyc'in şahidi ve zina suçuyla itham edilen kadın götürülürken konuşan çocuk zikredilmektedir. Bu­nunla beraber beşikte konuşanların sayısı ona çıkarılmaktadır. Suyûtî bunla­rı sayarken, hadiste geçen çocuğu da saymış ve diğerlerinin Hz. Muhammed, Hz. Yahya, Hz. Halil İbrahim, Hz. Meryem, Hz. Yusuf'un şahidi ve İbn Mâ-şita olduğunu belirtmiştir.

Hadisten sabnn üstünlüğü, çok zor da olsa dinde sebat etmenin fazileti anlaşılmaktadır. Mü'min ölüme götürücü durumla karşılaştığında kalbte imanı sabit tutmakla beraber, küfre ait sözler söyleyebilir. Ancak söylemeyip şehîd olmayı tercih etmesi daha faziletlidir. Nitekim Ammar b. Yasir, elfâz-ı küfrü söyleme ruhsatını kullanmıştır. Bilâl-ı Habeşî ise "Ahad, ahad (Allah bir)" diyerek, müşriklerin işkencesine katlanmıştır.

Bir hadis-İ şerif bu hususa örnek teşkil eder. Şöyle ki, Müseylemet'üN Kezzâb, sahabîlerden iki kişiyi esir ettiğinde, bunlardan birine "Muhammed hakkında ne dersin?" dedi. O da: "Allah'ın elçisidir" dedi. Müseyleme; "Peki benim hakkında ne dersin?" dedi. O "Sen de (öylesin)" dedi. Müseyleme de onu serbest bıraktı. Diğer mü'mine "Muhammed hakkında ne dersin?" dedi. Sahâbî "Allah'ın elçisidir"dedi. Müseyleme: "Benim için nedersin?" dedi. Sahâbî "Bilmiyorum" diye cevap verdi. Müseyleme ne kadar sorduysa hep aynı cevabı aldı. Sonunda Müseyleme sahabîyi parça parça etti. Bu du­rum peygamberimize ulaşınca Rasûlüllah (s.a) "Onlardan biri Allah'ın ver­diği ruhsatı kullanmış (ve kurulmuştur), ikincisi ise, Hakk'ı ilan etmiştir. Onun için mübarek olsun" bı.....-muştur.

Hadis evliyanın kerametini ısuaı etmekte, savaş ve benzeri durumlarda yalanı caiz görmektedir. Mü'min imanın sadakatinde ve Hakk'ta sebatında -kendisini tehlikeye atmak pahasına da olsa- imtihana tâbi olur.

Hakkı ortaya koymak ve Allah'a davet için Allah yolunda kurban ol­mak gerekir.

Eğitimci, yönlendirmede hikâyeye başvurulabilir. Zira bu uslûb kişilere etkili olmaktadır.[115]

 

31-Enes'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber, kabir başında ağlamakta olan bir kadının yanından geçmekteydi. Ona "Allah'tan kork ve sabırlı ol" buyurdu. Kadın "Haydi çekil yanımdan. Benim başıma gelen senin barına gelmedi. Onu bilemezsin" diye cevap verdi. Kadın Rasü-lüllah'ı tanınıyordu. Kendisine "O zât Rasûlüllah'di" denilince, kadın Ra-sûlüllah'ın kapısına geldi. Onun yanında kapıcılar yoktu. Rasûlüllah'a "Ben seni tanıyamadım" dedi. Rasûlüilah da ona: "Gerçek sabır mûsîbetin ilk ânın­da söz konusudur" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[116]

 

Müslim'in rivayetine göre: "Bebeği için ağlıyordu..." denilmiştir.

Kabir başında ağlamakta olan kadının İsmi açıklanmamıştır. Müslim'in rivayetinde belirtildiği üzere bu kadın çocuğu için ağlıyordu. Rasûlüllah'ın (s.a) nehyettiğine göre, kadının sesini yükselterek ağladığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a) kadına Allah'tan korkmasını ve kadere razı ol­masını imâ etmiştir. Nitekim bir rivayete göre; kadının yüksek sesle ağladığı­nı Rasûlüllah duymuş, bunun üzerine kadının yanında durarak onu ağlamak­tan nehyetmiştir. Rasûlüllah, kadına; sabretmez, bağırıp çağırırsa; kendisine Allah'ın gazabının gelebileceğini, sabrederse, ssvab olarak karşılık göreceği­ni hatırlatmak istemiştir.

Kadın, Rasûlüllah'ı (s.a) tanımamıştır. Kadına kendisini ikaz edenin Rasûlüllah (s.a) olduğunu Fadl b, Abbâs haber vermiştir. Bunun üzerine ka­dın, Rasûlüllah'a (s.a) iyi davranmaması sebebiyle başına bir musibet gelme­sinden korkarak âdeta ölü halini atmış, benzi kül gibi olmuştur. Kadın kendi kendine bir korkuya kapılmıştır. Sanmıştır ki; Rasûlüllah'ın da (s.a) krallar­da olduğu gibi kapıcıları falan var ve kendisinin onunla görüşmesine izin ver­meyeceklerdir. Ama kadın doğrudan Rasûlüllah'm (s,a) huzuruna girerek "Ben seni tanıyamadım" diye üzüntüsünü ifade etmiştir.

Rasûlüllah (s.a) ise kadına cevap olarak: Kişiye hayır getiren gerçek sab­rın; musibetin geldiği ilk andaki sabır olduğunu belirterek, adetâ: "özür be­yan etmeyi bırak, ben Allah hakkı haricindekilere kızmam. Sen kendine bak. Musibetin ilk geldiği anda sabırsızlık göstererek büyük bir sevabı kaçırdığı­na üzül" buyurmuştur.

Kadın mezar başında iken Rasûlüllah'ın takva emrine karşı, kırıcı dav­ranışından dolayı özür dilemiş, onun enirine şartsız uyacağını ifade etmek istemiştir. Rasûlüllah da (s.a) hakka boyun eğen bu kadına hakîkî sabnn; musîbetin İlk anında teslim olarak, O'ndan gelene 112a göstermek suretiyle ya­pılan sabır olduğunu, kadın bu duruma hazır halde iken tebliğ etmiştir.

Hadisten sabırsızlığın, takva ile çeliştiği, sahibine hayır getiren sabnn; musıfatJa î'k anında gösterilecek sabır olduğu, (zira günler geçince etkisini kaybettiği), asûlülhh'ın  vcvâzuu, câhillere karşı yumuşak dav­ranışı, aynca; iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve kadınları kabirleri zi­yaret etmesinin cevazı gibi hususlar anlaşılmaktadır.[117]

 

32. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlüllah (s.a) bu­yurdu ki: "Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Mü'min kulum dünya ehlinden sev­diğinin canım aldığım zaman sabrederek mttkâfaatını beklerse, karşılığı an­cak cennettir". (Buharî rivayet etmiştü).[118]

 

Bu bir kudsî hadistir, Kudsî hadis, mânâsı Allah tarafından vahyedil-miş, fekat lafzı Rasûlüllah'a aid olan hadistir, ilâhi veya Rabbani Hadis de denilen Kudsî Hadis, Nebevi Hadis'ten, söz içerisinde ilâhi kelâm ihtiva et­mesiyle ayrılır. Kudsî hadisin belirgin özelliği, Allah'ın daima doğrudan doğ­ruya birinci şahıs olarak hitab etmesidir. Üslûb olarak da genellikle kendisiy­le kulu veya kullan arasında cereyan eden karşılıklı konuşma tarzı hakimdir. Kudsî hadiste muhataplar, Hz. Peygamber, insanlar ve meleklerdir.

Bu kudsî hadisten anlaşılan hükümler: İnsanın başına gelen musibetle­rin en şiddetlilerinden birisi; kişinin çocuğunu, hanımını ve Allah için sevdi­ği dostunu kaybetmesidir, T&ni onların ölümüdür.

Mü'min, imânı sayesinde amelinden ve duygularından dolayı mükâfat­landırılır.[119]

 

33. Hz. Âişe'den (r.a) gelen rivayete göre kendisi Rasûlüllah'a (s.a) "Taun" hakkında soru sormuş, Rasûlüİlah ise şu cevabı vermiştir. "Taun, Allah Teâ-lâ'nın dilediği kimselere gönderdiği azaptı da, Allah onu mü'minlere rahmet kıldı. Tâun'a uğrayan herhangi bir kul sabrederek ve ecrini umarak bulun­duğu yerde oturur, kendisine Allah'ın takdir ettiğinden başka bir şey isabet etmeyeceğini bilirse, muhakkak ona şehid ecri gibi bir sevap takdir buyuru-lur". (Buhârî rivayet etmiştir).[120]

 

"Taun" veba hastalığı ya da onun bir benzeridir. Genellikle koltuk alt­larında meydana gelen ateşli, çevresini siyahlaştıran, kalp çarpıntısı yapan ve kusturucu olan bir hastalıktır. Vebâ'nın tâun'dan daha yaygın olan bir has­talık olduğu da söylenir. Taun, önceki ümmetler için azap olarak gönderilir­ken mü'minlere rahmet sebebi kılınmıştır.

Allah kafirlere, büyük günah işleyenlere ve küçük günahlarda ısrar eden­lere taunu bir azab olarak gönderirdi. Bu hastalık mü'minlerden büyük gü­nah İşleyenler haricindekiler için rahmet kılınmıştır. Bir mü'min tâun'a ya­kalandığında kendisine gelene veya bulunduğu şehre İnene sabreder ve ikâ­met ettiği yerden dışarı çıkmaz; sabrının sevabını da Allah'tan bekler ve bi­lirse ki; Allah'ın kendisi için yazdığından başkasıyla imtihan olmayacaktır. işte bu kişiye sabrının karşılığı olarak bir şehidin alacağı sevab kadar bir se-vab vardır. Böyle bir mü'min taun dışında bir nedenle de ölse, yine bu sevaba hak kazanır. Zira o sağlığında olduğu gibi hastalığında da Allah'a dayan­makta, O'ndan başkasına sığınmamaktadır. Allah'tan geleni isyan ve sıkın­tıyla karşılamamaktadır. Nitekim peygamberimiz "Kim tâunfa yakalanır ve sabreder ve bun)da(n dolabı) Ölürse, o şehîddir"buyurmuştur, taun sebebiy­le de ölse Taun hastalığına tutulup iyileştikten sonra da ölse, yine şehîd seva­bı alır.

Tâun'a yakalanan kimse, bulunduğu yerden çıkmamalıdır. Zira çık­tığı takdirde (yine Allah'ın izniyle) bu hastalığı başkalarına bulaştırması sözkonusudur.

Günümüzde tıptaki karantina metodunu, o zamanda peygamberimizin uygulattığını görüyoruz.

Şehîd sevabı sadece Allah yolunda çarpışarak ölen kimse için tahsis edilmemiştir. Bilakis, suda boğulma ve doğum sebebiyle ölenlere de bu se­vap verilmiştir.[121]

 

34. Enes (r.a) der ki: Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Allah azze ve celie buyurdu ki: İki gözünü alarak kulumu denediğim za­man sabrederse, o iki gözüne karşılık kendisine cenneti veririm". (Buhâ­ri rivayet etmiştir)[122]

 

Bu bir Kudsî Hadıs'tir. Zira Rasûlüİlah (s.a) bu hadisi Cenâb-ı Allah'­tan rivayet etmektedir. Allah bir kulunun iki gözünü aldığında, kul sabreder ve sabrının karşılığını Allah'tan beklerse; iki gözünün karşılığı olarak cen­net, Allah katında bu kula tahsis edilmiş olarak bekler.

Tirmizî'nin Ebu Hüreyre'den rivayetinde Rasûlüİlah (s.a) şöyle buyur­muştur: Allah (c.c) buyuruyor: "Kim iki gözünü (geri) aldığımda sabre­der ve sevabını da (Ben'den) umarsa, ona karşılık olarak, cennetten baş­kasına razı olmam".

Gözlerini kaybeden kimse hapse atılan kimse gibidir. Mü'min için dün­ya bir zindandır. O ancak ahirete kavuşmakla mutluluğu tadar. Nitekim pey­gamberimiz (s.a) "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir"^buyurmuş­tur, îmanın gözleri en önemli uzuvlarıdır. Bu uzuvlara, daha önemli bir kar­şılık verilmiştir ki, o da cennettir. Zira gözden dünyada faydalanmak kişinin Ölümüyle son bulur. Cennetten faydalanmak ise sonsuz bir şekilde devam eder.[123]

 

35. Atâ b. Ebî Rabâh'dan (ta) şöyle dediği rivayet edilmiştir: $bn Abbâs (r,a) bana "İster misin sana cennetlik bsr kadın göstereyim?" dedi. Ben de "Evet" dedim. Bunun üzerine "İşte şu siyah kadın, Nefoi'ye (s.a) geldi ve "Ben sar'âya tutuluyorum, bu arada farkında olmaksızın vücudumun bazı yerleri açılıveriyor. Benim için Allah'a dua eî" dedi. Rasûlullah ona "İstersen sab­redersin C zaman sam cennet vur. Dilersen iyileşmen için Allah'a dua ederim" dedi. Kadm "Sabrederim, fakat o sımda vücudumun bazı yerleri açılıyor, açıl­maması için Allah'a dua et" dedi. Rasüîüuah da'kadının bu isteğinin yerine gelmesi için Allah'a dua etti". (Buhârî \   Müslim rivayet eimiştir).[124]

 

Aîâ b. Ebî Rabâh; Hz. Aişe ve Ebu Hüreyre'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Jbn Cüreyc ve Ebû Hanife gibi âlimler rivayette bulunmuş­lardır. Aîâ 80 sene yaşamış ve hicri 114 yılında vefat etmiştir. Ibn Abbas'ın Atâ b. Ebî Rabâh'a, "Cennet ehlinâendir" diye gösterdiği kadın Suayre el-Bssdiyye, künyesi de Ümmü Züfer'dir.

Hadiste zikredilen kadın, ssr'âya tutulmasından şikayetçi ve isyankâr de~ .ğüdir. Başıne gelene razıdır. Ancak sar'â «nlsmda farkında olmadan elbi­sesinin yırtılması veya vücudunun hareketinden dolayı açılmasından rahatsız olmaktadır. Allah'ın kadınlarda örtünmesini istediği yerlerin açılmasından üzüntö duymaktadır. Sâîiha bir kadm eîarak bu hâlinin giderilmesini iste­mekte, bu sebeple Masûlüllah'ın duasına başvurmaktadır.

Easûlüîlah {&&} kadım, sabrederek, sabrının karşılığı olarak cennet ile fceadî daasma mazhar olarak iyileşmesi arasında muhayyer kılmıştır.

O Rasûlülîah'ı görme şerefine nail olan mutlu sahâbî kadın, sabn dola­yısıyla Rasûlüllah'ın va'd ettiği cenneti tercih etmiştir. O bilmektedir ki Ra-sûlüUah'ın va'di haktır. Ancak örtünmekle emrohinduğu için, hastalığı amnda açılması, (farkında olmayarak da olsa) onun hayası ve iffeti ile bağdaşma­maktadır. Kadm Rssûlülîah'a hastalığına sabredeceğini, fakat açılmaması için duâ etmesini söylemiştir. Allah'ın hükümlerinin tebliğcisi ve rehberi, onun bu İsteğini hemen dua ederek yerine getirmiştir.

Dünya musibetlerine karşı sabrın neticesi cennettir. Hastalığa karşı te­davi olmakla beraber duâ ve sidk ile Allah'a yakanş da şifâ bulmaya sebeptir.

İnsan, îâkatî nisbetinde azimeti tercih etmelidir. Zira azimetin mükâfatı ruhsattan daha üstündür.[125]

 

36. Ebu Abdurrahmân Abdullah b. Mes'ûd'dî-n (ra), şöyle dediği ri­vayet edilmiştir: "Rasûlüllah'ın (s.a), peygamberlerden bir peygamber'in durumunu anlatması, sanki hâlâ gözümün önündedir. Kavmi kendisini dö­vüp kanlar içinde bırakmıştı. O (nebi) yüzünden kara silerken: "Allahım kavmimi bağışla, onlar (gerçeği) bilmiyorlar" diyordu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir) [126]

 

Ebu Abdurrahman Abdullah b. Mes'ud îslâm'm ilk günlerinde İslâm ile şereflenmiş olan altına müslümandm Habeşistan'a hicret etmiştir. Hz. Fey-gamber'den sonra Kabe'de açıktan Kur'an okuyan ilk sahâbîdir. Bedir sava­şında Ebû CehiPi öldürmüştür. Abdullah, Uhud savaşında bîr ara ortaya çı­kan panik sırasında peygamberin yanından ayrılmayan birkaç kişiden biri­dir, Rjgsûlülîah'daii (s.a) 848 hadis rivayet etmiştir. 60 yaşını geçmiş oiarak Medine'de hicretin 32. yılında vefat etmiştir.

Mücahid, mezkur hadiste Rasülüllah'ın (s.a) anlattığı bu peygamberin Hz. Nuh (a.s) olduğunu söylemiştir. İbn Hacer ise, "îsrailoğulları'na gelen peygamberlerden biridir" demiştir. Peygamberlerin hemen hepsi kavmi tara­fından çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Nitekim Rasûlüllah'ın (s.a) Uhud savaşında mübarek dişi kırılmıştır. O zaman Rasûlüllah da (s.a) "Allah'ım kavmimi bağışla, onlar gerçeği bilmiyorlar" buyurmuştur.

Hadiste anlatılan peygamber, akan kanını silmiştir ki, o kan yere düş­mesin. Zira düşerse kavmin başına musibet iner. Câhil kavmin faziletle kar­şılanması, dua ile onların bağışlanmasının istenmesi mutlak anlamda ol­mamıştır. Aksi halde onların hepsinin iman etmesi gerekmektedir. Zira pey­gamberlerin duası Allah katında makbuldür.

Eğer Rasûlüllah'ın anlattığı Nuh peygamber ise, "(Sun) dedi ki: "Rab-bım yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bırakma" (Nuh, 26) ayetiyle, hadisteki sözü çelişki halinde gözükmektedir. Ancak, hadiste geçen câhil kavmin ba­ğışlanması istikametindeki dua; Hz. Nuh'un, kavminin imanlarından ümid kesmemesinden önce olmuştur. Ayette belirtilen beddua ise onların imana gel­melerinden ümid kesmesinden sonra yapılmıştır.[127]

 

37. Ebu Saîd ile Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Nebi (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir müslümana yorgunluk, ağrı, tasa, keder, ezâ, gam, hatta vücuduna batan bir dikene varıncaya kadar herhangi bir şey isabet et­se, Allah buna karşılık, onun hatalarından bazılarını affeder". (Buhârî ve Müs­lim rivayet etmişlerdir).[128]

 

Kişi gerçek bir iman sahibi değilse; karşılaştığı acılar onu sıkıntıya ve öfkeye iter, kadere rızasızlık göstertir. Bu davranış sevabı yok ettiği gibi, (Al­lah korusun) isyan ile İslâm'dan dahi çıkarır. Acılara sabır ise, kişinin inancım tehlikeden kurtarır ve ezaya sabır nisbetinde derecesini yükseltir. Hadiste geçen "Nasab" yorgunluk, "Vasab" ise devamlı acı anlamındadır.

"Hemm" gelecek ile "hüzn" ise geçmiş ile ilgilidir denilmiştir. "Hemm" tasa, kaygı; "hüzn" ise kederlenmek, üzülmek anlamındadır.

"Ezâ" nefse hoş ve uygun olmayan her şeye denir. "Gamm" hüzünden daha şiddetlidir. Nitekim kişinin üzüntüden bayılmasına bu isim verilmiştir.

Rasûlüllah (s.a) müslümana ânz olan her sıkıntının günahlarının bağış­lanmasına vesile olacağını buyurduktan sonra bunu bir diken misaliyle daha anlaşılır hâle getirmiştir. Zira o zaman ye zeminde hemen herkes dikeni tanır ve onun insan için çok küçük ve geçici bir acı olduğunu biîir. Böyle bir acı sebebiyle bile müslümamn hatâlarından bir kısmını Allah affediyor. Ne var ki affedilen bu hatalar kul hakkı ile ilgili değildir.

Hastalıklar ve acılar, mü'min için bağışlanmaya sebeptir. İnsan iki kötü neticeye muhatap olmamalıdır. Yâni hem acı çekip hem de acıya sabır karşı­lığı olan sevabı elinden kaçırmamalıdır. Mü'min uyanıktır. Başına gelene sab­rederek, sabrettiği acıyı unutturacak kat kat mükâfatlar elde eder.   [129]

 

38. İbn Mes'ud (r.a) der ki: Nebi'nin (s.a) yanına girdiğimde sıtmaya tu­tulmuştu. "Yâ Rasûlüllah! Siz şiddetli bir sıtmaya tutulmuşsunuz" dedim. Bana "Evet, ben sizden iki adamın tutulacağı sıtmaya denk sıtmaya tutulurum" buyurdu. Ben de "Bu sana iki kat ecir olduğu için mi?" dedim. Buyurdular ki: "Evet öyledir. Herhangi bir mü'mine küçük bir diken veya ondan daha büyüğü batarsa, Allah bu sebeple onun hatâlarım örter. Ağaç yapraklarım döktüğü gibi küçük günahları da ondan dökülür". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[130]

 

Rasülüllah'ın (sa) sıtma hastalığının diğer insanların tutulduğu sıtma­dan daha şiddetli olması tabiidir. Nitekim bir badis-i şerifte: "Sizin bela ve musibete duçar olarak en çok sıkıntı çekeniniz peygamberlerdir" buyurul-muştur. Hadisin ravisi Abdullah b. Mes'ud hemen bir kıyas yaparak, "Ma­dem ki acı iki kattır, sevabın da iki kat olması gerekir" diye düşünmüş ve bu konuda Rasûlttllah'ın (s.a) fikrini almak istemiştir. Rasûİülİah da (s.a) onun sözlerini tasdik etmiştir. Daha sonra peygamberimiz (s.a) çeşitli belâ ve mu­sibetlere sabretmek suretiyle sevab hasıl olacağını, çekmekte olduğu aa es­nasında somut bir örnekle ifade etmiştir. Bir dikenin acısının bile mü'minin günahlarına bağış yolunu açtığını, âdeta ağaç yapraklarının sonbaharda te­ker teker düştüğü gibi; mü'minin de çektiği sıkıntılara, sabırla katlanması ora­nında günahlarından arınacağı müjdelenmiştir. Başka bir rivayette Ebu Saîd der ki: "Rasûlüîlah (s,a) sıtmaya tutulmuş bir halde iken, yanına vardım. Örtüsünün üzerine elimi koyduğumda kadifenin üzerinde sıtmanın sıcaklığı­nı hissettim ve "Yâ Rasûlütlah sıtmanız ne kadar da şiddetli" dedim. Rasû­lüîlah (sa) "Bizpeygamberlere acı kat kat olur. (Bu nisbette de) ecir katlanır" buyurdu.

Peygamberler daha şiddetli acılara muhatap olurlar ve o oranda da se­vap alırlar. Bu Özellik, onlann sabrının kemâlinden ve karşılığını Allah'tan beklemenin de eksiksizliğindendir. Zira Allah onları insanlara örnek kılmıştır.[131]

 

39. Ebu Hüreyre (ra) Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet edi­yor "Allah her kime hayır dilerse, onu musîbete uğratır). (Buhâri rivayet etmiştir).[132]

 

Cenab-ı Allah bir kimseye dünyada ve ankette hayır dilerse, ona belft ve musibet yöneltir. Bu bela ve musibet, ya onun bedeninde, ya maunda, ya da çoluk çocuğunda olur. Nitekim bir hadiste: "Mü'min ya hastalıktan, ya fakirlikten, yahut da zilletten birine maruz kalır" denilmiştir. Mü'min musî­bete sabrederek Hakka sığınmakla dünyada hayra mazhar olur. Ahirette de günahları affolunur. Böylece hem şimdiki, hem de gelecekteki hayırları ken­dinde toplamış olur.[133]

 

40. Enes'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlüîlah (s.a) söyle bu­yurmuştur: "Sizden biriniz başına gelen bir musibetten dolayı satan ölü­mü temenni etmesin. Eğer böyle bir istekte bulunması kaçınılmaz duruma gelirse söyie desin: "AUahım, yaşamak benim için hayırlı olduğu müd­detçe beni yaşat, ölüm benim için hayırlı ise benim canımı al". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[134]

 

Hadiste, bir musibet sebebiyle ölümün temenni edilmemesi emredilmek-tedir. Temenni lafzının kullanılması herhalde ölüm vaktinin istenildiği an gel­memesi ve gerçekleşmemesi sebebiyledir. İstekler kadere yön veremez. İnti­har ve intihara teşebbüs kesinlikle haram kılınmıştır Değil ölümün istenme­si, temenni edilmesi bile bu hadisle yasaklanmıştır.

Kişinin kendine, malına veya kendisiyle İlgili bir şeye musîbet gelebilir. Bundan dolayı ölümü arzulamak, kadere rıza göstermemektir. Ancak, âlem­lerin Rabbi olan Allah'a mülâki olmayı şevkle arzulamak, Allah yolunda se-hîd olmak, mukaddes beldede defnedilmeyi arzu etmek, dinî yükümlülükle­rin yerine getirîlemediği fitne zamanlarında ölmeyi arzulamakta sakınca yok­tur. Mü'min, dünyevî güçlüklere karşı göğüs gererek yorulur ve ölümü arzu etmekten başka çare bulamazsa; "AUahım rızânı kazanmak, ibadetlerini ye­rine getirmek, kötülük, gaflet ve isyandan uzak kalmak gibi hallerle hayatım daha hayırlı olacaksa beni yaşat" diye dua etmelidir. En azından İçinde bu­lunduğu sıkıntılara katlanıp sabretmekle yine hayır kazanacağı malumdur.

Eğer musîbete sabretmeyerek isyankâr olacak ve her geçen an günah deposu haline gelecekse, ölümünün bir an önce gerçekleşmesi onun men­faatine olacaktır. Bir hadis-i şerifte "Ömrü uzun olup, emeli güzel olana ne mutlu" buyurulmuştur. Tfcvbenin kabulünü ümitle ve iyi amel işlemekle geçen günler elbette güzeldir. Bu hadisle, "Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever" hadisi arasında çelişki söz konasu değil­dir. Zira iyi hâllerinin ve sâlih amellerinin kötüye dönüşmesinden, güçlük­lere maruz kalarak sabırla karşılık verememe endişesinden, fitne ve fesa­dın zuhurundan korkan kimsenin ölümü arzulaması, kişinin imanını ko­rumaya verdiği önemi gösterir. Bu gayret ve istek Allah'ın rızasına uygun davranışlardandır.[135]

 

41. Ebu Abdullah Habbâb b. Eret (r.a) demiştir ki: "(İslâm'ın ilk günle­rinde} Rasûlüllah (s.a) bürdesini başının altına koyup Kabe'nin gölgesinde yattığı bir sırada, biz kendisine (Kureyş'in baskılarından) şikâyet ettik ve "Bizim için yardım dilesene, bizim için dua etsene" dedik. O da şöyle cevap verdi: ' 'Sizden önceki ümmetlerden mü 'min bir adam yakalanarak, kendisi İçin açılan bir çukura atılırdı. Sonra bir testere getirilir, başına dayanır, iki parça edilir­di. Demir taraklarla eti ve kemiği taranırdı da bu (işkenceler) onu dininden döndiiremezdi. Vallahi A İlah bu hareketi (İslâm dinini) öylesine hedefine var-dıracakır ki, San 'â 'dan yola çıkan bir binekti, Allah 'tan ve koyunlarına karşı kurdun saldırmasından gayri hiçbir şeyden korkmaksızm Hadramevt'e ka­dar gidecektir. Lâkin siz acele ediyorsunuz". (Buhârî rivayet etmiştir).[136]

 

Diğer bir rivayette; "Rasûlüllah (sjlv) paltosunu (başına) yastık yapmıştı. Biz müşriklerden çok zorluklarla karşılaşıyor idik" denilmiştir.

Ebu Abdullah, Habbâb'm künyesİdir. Habbâb islâm ile ilk şereflenen-lerdendir. Altıncı sırada müslüman olduğu söylenir. Allah yolunda işkence çekenlerdendir.

Mücahid der ki; "İslama girdiklerini ilan eden ilk müslümanlar; başta Rasûlüllah (sm) olmak üzere Ebû Bekr, Habbâb, Suhayb, Bilâl, Ammar ve Ammar'ın annesidir. Allah Teâlâ, Rasûlüllah'ı (sm) amcası Ebû Talib sebe­biyle müşriklerin kötülüklerinden korumuştur. Ebû Bekr'i de kavmi muha­faza etmiştir. Diğerlerine gelince, onlara demirden elbiseler giydirip güneşin altında işkenceye tâbi tuttular. Güneşin ve demirin kızgınlığında büyük izdi-rap çektiler".

Habbâb, Bedir savaşına ve diğer savaşlara katılmıştır. Habbâb, hasta­lanmış ve çok acı çekmiştir. Bu acılardantlolayı: "Eğer Rasûlüllah (sm) ölü­mü istemeyi yasaklamasaydı, ölmek için dua ederdim" demiştir. Hicretin 37. senesinde 73 yaşında iken vefat etmiştir. Küfe'de ilk defa defnedilen sahabîdir.

Ölüm haberi Hz. Ali'ye gelince: "Allah Habbâb'a rahmet etsin. Şevkle müslüman oldu. İstekle hicret etti. Mücahid olarak yaşadı. Bedenîyle imti­han oldu. Allah güzel amel işleyenlerin ecrini yok etmez" dedi. Habbâb Ra-sûlüllah'dan (s.a) 32 hadis rivayet etmiştir. Hadisin ravisi Habbâb, Rasülül-lah'a (s.a) kafirlerin eziyetlerinden şikayet ettiklerini söylüyor. Zira diğer bir rivayette müşriklerden çok azap gördükleri açık bir şekilde İfade edilmekte­dir. Rasûlüllah'a (s.a) yapılan şikâyet ile Rasûlüllah'ın müşrikleri cezalandır­ması istenmemektedir. Zaten peygamberimizin buna maddî gücü de yoktu. İstenen şey, Rasûlüllah'ın (s.a) duasıdır. Zira onun duası Allah katında mak­buldür. Ancak Rasûlüllah (s.a) ashabını, müşriklerin ezalarına sabra teşvik ederek, Önceki ümmetlerden iman edenlere de imanlarından dönmeleri için azap edildiğini, ama onların inançlanndan taviz vermediklerini, ayrıca ön­cekilerin bu konuda çektiği ızdıraplann daha çok olduğunu anlatmak için; "Sizden önceki ümmetlerden mü'min bir kimse, yakalanarak kendisi için açı­lan bir çukura atılırdı. Sonra bir testere getirilir başına dayanır, iki parça edi­lirdi. Demir taraklarla etleri ve altındaki kemikleri taranırdı da bu (eziyetler) onu imanından döndüremezdi" buyurmuştur. Hadiste, dini için eziyet gö­renlerin sabırları övülmüştür. Baskı karşısında kalpte imam sabit tutarak dil ile küfür ifade eden kelimelerin söylemesine ruhsat olmakla beraber, azimete sarılarak küfre boyun eğmemek daha faziletlidir.

Peygamberimiz, "Vallahi" diyerek sözüne devam etmiştir. Busunla, mir. istemeden-yemin sözün söylenebileceği anlaşılmaktadır.

"San'â" Yemen'de bir şehirdir. Şam'da da bu isimde bir şehir söylenir. "Hadramevt" ıraya "Hadramut" Tfcmen yakaûannda birşeh&dk Bu iki şehrin özellikle söylenmesi, haik arasında maruf ve meşhur olma­sındandır. \ani İslâm o kadar yaygınlaşacak ki; sefere çıkan bir kimse, ima­nından dolayı kötülük görme ve fitne fesat gibi şeylerden hiçbir endiss duy­mayacak ve Allah'tan başkasından korku hissetmeyecektir. Fakat acek etme­mek, Allah'ın ilminde olup vuku bulacak şeylerin zamanım bekiemsk ge?gkk.

Rasûlüİlah'ın (s.a) gelecekte olacak şeyleri önceden haber vermesi; osun peygamberlik alâmetlerindendir. Nitekim kısa bir zaman sonra htkn âmi yay­gınlaşmış ve islâm diyân genişlemiş, San'â ve Hadramevt de İslâm topiafcla-nna dahi! olmuştur.

Bu hadis, Üsd'ül-Ğâbe'de nakledilen "Habbâb k*hç yapan demirci bir köle idi. Rasûlüllah (s.a) yanma uğrardı ve ona iltifatta bulunurda. SShibesi olan kadın, kızdırılmış demiri Habbâb'm başına koyarak işkence ederdi. Hab-bâb da Rasûlülîah'a (s.a) bu durumu bildirdi. Peygamber de (s.a) "Aliahım Habbâb'a yardım et" buyurdu. Sahibesi olan Ümmü EnmSr ismindeki bu kadın başından rahatsızlandı. Kadın köpekler gibi uturdu. Kendisine denildi ki: "Ateşle dağla(mrsan iyi olursun)". Habbâb da kızdırılmış demiri alır, onun başım dağlardı" şeklindeki rivayetle çelişki halinde değildir. Zira Rasülüllsh ümmetinin eziyet çekmesini hiçbir ?aman arzu etmezdi. Hemen her vesile ile onlara dua ederdi. Bununla beraber ümmetinin karşılaştığı eziyetlere katlan­malarını da, sabırlı olmalarını da istemiştir.

Başka bir rivayette Habbâb, kendisi gibi kimsesiz ve fakir müslümanla-nn müşriklerden büyük işkencelere maruz kaldığını belirtmektedir. Nitekim Bilâl'ı güneşin tam şiddetli olduğu öğle vaktinde sırt üstü yatırıp, büyük bir kayayı göğsünün üzerine korlardı. Ammar'ın annesi Sümeyye de, iki deveye bağlanıp, kalbine de mızmk sapIaüiMan için ölmüştü.[137]

 

42. Ibn Mes'ud (ra) der ki: "Huneyn günü (harb) olup bitince Rasûlül­lah (s-a) ganimet taksiminde ban kimselere fa^la (vermek suretiyle) ihsanda bulundu. Akra* b. Hâbis'e yüz deve, Uyeyne b. Hisn'a da o kadar deve verdi. Arapîann ileri gelenlerine de çeşitli şeyler vererek anları bölüşmede üstün tuîtu. Bunun üzerine adamın biri: "Vallahi, bu paylaştırmada ne adalet, ns ds Al­lah nzası gö&tilmiştir" dedi. Adama "Vallahi, senin bu sözlerini Rvsüîûl-lah'a bildireceğim" dedim. Sonra da Rasûlüllah'a gelerek adamın söyledik­lerini ona anlattım. Yüzünün rengi birden değişerek pancar gibi kizard*. Soma da şöyle buyurdu: "Allak ve Rasûlü adalet göstermezse Mm gösterir? Allah Musa'ya rahmet etsin. O bundan daha çok ağır sözlerle ezaya uğratıldı da sabretti" buyurdu. Ben de (kendi kendime): "Bundan sonra hiçbir haberi om iletmeyeceğim" dedim. (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir).[138]

 

"Huneyn" Mekke ve Taif arasında, Arafat'ın gerisinde bir vadidir. Hu­neyn savaşı hicretin 8. yılında Mekke fethinden sonra şevval ayında olmuştur.

"Akra" başında kellik bulunması sebebiyle bu ismi almıştır. Temim kabilesi ileri gelenlerindendt Câhiliyye ve İslâm dönemlerinde kavmi içinde yöneticilik yapmıştır.

Rasûlüllah'in (s.a) ganimeti dağıtım şekline itiraz eden şahsın Ensar'-dan Muatteb b. Kuşeyr veya Zü'I-Huveysıra olduğu söylenir. "Vallahi, bu pay­laştırmada ne adalet, ne de Allah'ın nzast gözetilmiştir" sözü, Rasûlülîah'a isyan ve onun peygamberliğine dil uzatmaktır. Bu söz sahibi kâfir olur. Ra-sülüliah (s.a) kendisine, itiraz edip dinden çıkan bu kimseyi cezalandırma yoluna gitmemiştir. Zira İnsanlar arasında "Muhammed ashabım öldürüyor" gibi bir şayianın yayılmasına ve insanların İslâm'dan uzaklaşmasına neden olur düşüncesiyle münafıklara nasıl muamele ediliyorsa, İtiraz sahibine de aynı muamele yapılmıştır.

Abdullah, bu şahsın sözlerini RasûlUllah'a nakledeceğini yeminle söyle­miştir. Bu, bir mecliste söylenilenleri emanete riâyet etmeyerek başkasına ak­tarmak gibi değildi. Çünkü, "Rasûttüllah kendisi hakkında bu şekilde konu­şanı tanımalıdır" düşüncesiyle Abdullah olup biteni Peygamberimize anlat­mıştır. Nefsi rahatsız eden "bir şey duyulduğunda nasıl yüzün rengi değişiyor­sa, Rasûlüllah da (s.a) bu sözleri duyar duymaz rahatsız olmuş ve yüzünün rengi değişmiştir.

Rasûlüllah (s.a), hidâyetten nasibi olmayanların sözlerine tahammül et­menin, önceki peygamberlerden beri devamlı bir âdet (sünnet) olduğunu be­yan ederek "Allah Musa'ya rahmet etsin, O bundan daha çok ağır sözlerle ezaya uğratıldı da, sabretti" buyurmuştur. Hz. Musa'ya çeşitli iftiralar atıl­mıştır. Bunlardan biri de "Husyeleri büyük " olduğu şeklinde idi. Abdullah b. Mes'ud bir daha Rasûlüllah'a bir söz taşımayacağım ifade etmiştir. Zira Rasûlüllah'ı üzmekten öteye gitmeyen bu gibi haberlerin, ona nakledilmesi­nin faydalı olmayacağı kanaatine varmıştır.[139]

 

 43. Enes'den (na) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Allah bir kula iyilik dilerse, cezasını öne alarak dünyada verir. Bu­na karşılık Allah bir kula kötülük dilerse, günahları sebebiyle ona dünyada ceza vermez. Bütün cezasını kıyamet gününe bırakır. Mükâfaatm büyük­lüğü belânın büyüklüğü oranındadır. Allah Teâîâ, bir toplumu severse on­lara bela verir. Kim (kaderine) razı olursa o'nun için Allah'ın hoşnutluğu, öfke ile karşılayana da Allah'ın gazabı vardır'*. (Tirmizî rivayet etmiş ve hadîs hasendİr demiştir).[140]

 

Allah'ın bir kula iyilik dilemesi sebebiyle öne aldığı ceza, o kulun işledi­ği kötülüğün karşılığıdır. Bu ceza ya kendisine ya çoluk çocuğuna ya da ma­una ânz olan bir belâ ve musîbet şeklinde olur. Günahlarının karşılığı ceza­lar ile dünyada karşılaşmayanlar ve günahlarını ahirete taşıyarak cehennem­de azab görecek olanlar, Allah'ın kendilerine hayır dilemediği insanlardır. Zira cehennem azabı, dünyada karşılanan sıkıntılarla mukayese edilemeyecek de­recede fazladır.

Kişi dünyada hangi derecede bela ve musibetlerle karşılaşır ve sabreder­se, o derecede ahirette sevab ve mükâfata kavuşur.

insanlar dünyanın yeşilliği ve bol nimetleriyle başbaşa kalınca, kalpleri dünyaya meylederek gaflete dalabilmektedirler. Allah sevdiği kullarına çeşit­li belâlar vererek; onların daima yaratıcılarını hatırlamalarını sağlamakta ve kadere rızalarına, kendi rızasıyla karşılık vermektedir. Nitekim Allah "İyi­liğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?" (Rahman, 60) buyurmuştur.

Her kim de kadere razı olmaz ve isyan içinde bulunursa; onun için Al­lah'ın azabı vardır. Böyle kimseler büyük bir pişmanlık hissedeceklerdir. Bir hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde belâ ve musibete uğrayanlara sabırlarının karşılığı verildiğinde; dünyâda sıkıntı çekmeyen, sağlık ve afiyet içinde bulu­nanlar (sabır ehlinin kazandığı sevabtan mahrum kaldıkları için, kendi ya­şantılarından pişmanlık duyarlar da) 'keşke dünyada iken ciltlerimiz makas­larla kesilseydi' derler" buyurulmuştur.

Ancak, "belânın sevabı çoktur" diye belâ da aranmamalıdır. Afiyette olmak belâya tercih olunur. Fakat basa gelen belâya sabredilir.[141]

 

44. Enes'dcn (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bbu lalha'nra (r.a) hasta bir çocuğu vardı. Ebu Talna evinden aynldı-ğı esnada çocuk Ölmüştü. Kendisi eve dönünce; "Oğlum nasıl?" dedi. Çocu­ğun annesi Ümmü Süleym: "O eskisinden daha rahat" dedi ve kendisine ak-

nasebette bulundu, iş bitince kadın kocasma: "Çocuğu defnediniz" dedi. Sa­bahleyin Ebu Talna RasûiüÜah'a giderek olup bitenleri anlattı. RasÛIüUah: "Bu gece cinsi münasebetiniz oldu mu?" buyurdu. "Evet" dedi. Bunun üze­rine Rasûlüll&n "Allah'ım! Bunların gecelerini mübarek eyle" diye dua bu­yurdu. O geceki münâsebetten Ümmü Süleym bîr oğlan doğurdu. Ebû 7&lha bana "Çocuğu al, Rasûlütkth'a götür" dedi ve birkaç tane de hurma verdi. RasûlüUah'm (sa) huzuruna varınca "Çocuğun yanında bir şey var mı?" bu­yurdu. "Evet birkaç tane hurma var" dedim. Rasûlüllah hurmaları aldı, ağ­zında çiğnedi. Sonra da ağzından çıkarıp bebeğin ağzına koydu, damağını oğdu ve ona Abdullah adını verdi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[142]

 

Buhârî'nin diğer bir rivayetinde îbn Uyeyne'nin şöyle dediği nakledil­miştir: Ensardan biri: "Dokuz oğlan çocuğu gördüm. Hepside Kur'an ehli idi" (diyerek Rasûîüllah'ın dua ettiği ve damağım oğduğu Ebu Talha'nın somadan olan oğlu) Abdullah'tan olan çocukları kastediyordu.

Müslim'in bir rivayeti de şöyledir: "Ebu Talha'nın Ümmü Süleym'den olsa bir oğlu ölmüştü. Ümmü Süleym yakınlarına; "Ebu Talha'ya oğlunun vefat ettiğim ben söylemedikçe siz haber vermeyiniz'' dedi. Ebu Talha geldi. Ümmü Süleym ona akşam yemeği hazırladı. O da yemeğini yedi, (suyunu) içti. Kadın kocası için eskisinden daha güzel süslendi. Böylece Ebu Talha onun­la cinsî münasebette bulundu. Ümmü Süleym kocasının doyduğunu ve ken­disiyle ilişkide bulunup işini tamamladığım görünce ona şöyle sordu: "Ey Ebu Talka bir kavim, bir ev halkına emanet olarak bir şeyler verseler, sonra da bu emanetlerini geri isteseler, ev halkının onları reddetmeye hakları var mı?" Ebu Thlha "Hayır yoktur" dedi. Bunun üzerine kadın kocasına "O halde sen de oğlunun serini (sabrederek) Allah'dan bekle" dedi.

Enes (r.a) der kî: Ebu lalha kızdı ve "Madem öyleydi de beni kirlenin-ceye kadar neden bıraktın da, oğlumun ölümünü sonradan bildirâin" dedi. Hemen kalkıp Rasûlüİlah'jn huzuruna geldi ve olup bitenleri anlattı. Rasû (s.a): "Geceniz hakkınızda hayırlı olsun" dedi. Enes (r.a) der ki: Ümmü Sülcym gebe kaldı. Rasûlüllah seferde idi. Ummü Süleym de kocasıyla beraber RasûlüUah'ın maiyetinde idi. Rasûlüllah bir seferden dönerse Medi­ne'ye geceleyin girmezdi. Ordu Medine'ye yaklaştığında Ümmü Süleym'in do­ğum sancısı tuttu. Ebu Talha hanımıyla meşgul olmaya başladı. Rasûlüllah yoluna devam etti.

Enes (r.a) diyor ki: Ebu Talha, "Rabbim! Biliyorsun ki, RasûlüUah'la beraber Medine'den çıkıp yine onunla beraber gitmek isterim. Fakat bu defa gördüğüm şu durum nedeniyle geri kaldım" dedi. Bu esnada kadın kocası­na: "Eskisi kadar sancım yok, yürüyelim" dedi. Enes der ki: "Biz de yürü­dük. Medine'ye vardıklarında kadmm yeniden sancısı geldi ve bir oğlan ço­cuğu doğurdu. Annem bana "Ey Enes çocuğu sabahleyin Rasûlüllah'a götü-rünceye kadar onu hiçbir kimse emzirmesin" dedi. Sabah olunca çocuğu alıp Rasûlüllah'a götürdüm" dedi ve hadisin tamamını zikretti.

Ebu Talha'nın ölen oğlunun adı Ebu Umeyr'dir. "Ebu Umeyr " künyesi Rasûlüllah tarafından verilmiştir, ömrünün kısa olması sebebiyle Umeyr de­nilmiştir. Ebû Umeyr'in oynadığı bir serçesi vardı. Bu serçe daha sonra öldü. Rasûlüllah (s.a) bırgün Ümmü Süleym'in yanına vardı ve Ebu Umeyr'i sor­du. Serçesi öidüğü için üzgün olduğunu duyduğunda onur.-yanına giderek "Ey Ebu Umeyr! Ne oldu Nuğayr (serçeakt?" di ve onunla şakalaştı. Ebu Umeyr, hadisin ravisi Enes'in kardeşidir. Ebu Talha. Ummü Süleym ile ev­lenmek istediğinde henüz muslüman olmamıştı ümmü Süleym Ebu Tal­ha'ya muslüman olursa o zaman evlenebileceğim bildirmişti. Ebu Talha da İslâm ile şereflenerek Ummu Süleym ile evlenmişti.

Ebu Talha'nın adı Zeyd b. Sehl olup Ensar'dandır. Ebu Talha'nın Ebu Umeyr isimli oğlu hastalanmamıştı Ebu Talha Rasûlüllah (s.a) yanına gitti­ğinde çocuk ölmüştü Hanımı Ümmü S1, '.-ym oğlu Enes'ı çağırmış ve karde­şinin ölümünü Ebu Talha'ya haber vermemesini istemiştir. Ebu Talha'nın o gün oruçlu olduğu rivayet edilir. Ebu Talha çocuğun durumunu sorduğunda, kadın çocuğun eskisinden daha sakin olduğunu haber vermiştir. Gerçekten çocuk sıkıntıdan, hastalıktan kurtulmuş, ahirete intikal etmekle rahaı bul­muştu. Ebu Talha ise, çocufun hastalığının şifâ bulduğunu sanmıştı.

Kadın Ebu Talha'ya aksam iftar yemeğini hazırlamış, Ebu Talha da ye­meğini huzur içinde yemişli. L'mrau SüJe.'ir. c akşam her zamankinden daha süslü giyinmiş kendine güzelce çeki düzer, vermiş.).

Çocuğun iyi olduğunu öğrenen Ebu Talha karnını da doyurduktan son­ra kendisi için süslenmiş karısıyla şakalaşmaya başlar ve cinsi münasebette bulunur. Ümmü Süleym bilâhere çocuğun ölümünü haber verir. Sabahleyin Ebu Talha doğru Rasûlüllah'ın (s.a.v) huzuruna vararak olup bitenleri anla­tır. Rasûlüllah'ın (s.a) Ebu Talha'ya, "Bu gece hanımınla cinsi münasebet yap­tınız mı?" şeklinde soruşundan Ebu Talha'nın Rasûlüllah'a bıj hususta bilgi vermediği anlaşılmaktadır. Ebu Talha; "Evet cinsi münasebette bulunduk" diye cevap verince, peygamberimiz (s.a) "Allahım bunlar İçin bereketli kıl" buyurmuştur. Bu geceden Ümmü Süleym hamile kalmış ve Abdullah ismin­de bir erkek çocuğu olmuştur. Rasûlüllah'ın duasına mazhar olan bu çocu­ğun (Abdullah'ın) nesli bereketli olmuştur. İshâk, Ismâîl, Abdullah, Ya'kûb, Ömer, Kasım, Umara, İbrahim, Umeyr, Zeyd ve Muhammed isminde erkek çocukları, 4 tane de kız çocuğu olmuştur.

Nitekim Ensar'dan Ubâye b. Rûfâa, Abdullah'ın dokuz oğlunu gördü­ğünü, hepsinin de Kur'an okuduklarını belirtmiştir.

Diğer bir rivayette; Ümmü Süleym, kocasına emanet olarak verilen bir şeyin geri istendiğinde emaneti elinde bulunduranların geri vermemek iste­melerinin doğru olmayacağını tasdik ettirdikten sonra; "O halde yanında ema­net olarak bulunan oğlunu da, sahibi olan Allah aldı, sabırsızlık gösterip se­vaptan mahrum olma. sabret ve karşılığını Allah'tan bekle" demiştir.

Rasûlüllah (s.a) hacca veya savaşa gittiğinde, gece Medine'ye dönmezdi. /ıra sabah veya öğle vakitlerinde dönülürse, kadın kocası için hazırlık ya­par, süslenir yemeğini hazırlar, kocasını güzel bir şekilde karşılayarak onun gönlünü hoş eder.

Bir kişi geceleyin evine döndüğünde hanımını pejmürde dağınık bir hal­de görerek ondan tiksinebilir. Bu konular kadın İçin söz konusudur. Ancak gece döneceği Önceden haberli ise dönmesinde sakınca yoktur.

Hadiste, muslüman kadının keskin zekası ve akıllılığı bakımından güzel bir örnek sergilenmiştir. Kadının, çocuğunun ve benzerlerinin ölümüne sa­bırlı olması için de güzel bir misal verilmiştir. Hadiste aynca, ölüm haberi­nin uygun bir şekilde duyurulması, kocasının Üzüntüsünü gidermek için ka­dının gayret sarfetmesi ve fedakârlıkta bulunması, sahabenin Rasûlüllah*a (s.a) bağlılığı ve hemen her konuda ona başvurması ve istişare etmesi, kan-kocanın birbirlerinin üzüntüsünü gidermeye çalışması, birbirlerine karşı sevgilerinin ve yakınlıklarının devam etmesi için süslenmeleri, çocuklara Abdullah gibi güzel isimlerin konulması ve Allah için bir şey kaybeden kimseye Allah'ın ondan daha hayırlısını vermesi gibi hususlara işaret edilmektedir.[143]

 

45. Ebu Hüreyre'dcn (ra), Rasûluİlafc'm (sa) şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir: "Güçlü kimse, (güreşerek) rakibini yenen değildir. Asü güç­lü önlendiğinde kendine hâkim olandır". (Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir)[144]

 

Hadiste geçen "gaâab" kelimesini öfke olarak terceme ettik. Gadab, rı­zanın karşıtıdır. Kişinin isteğinin aksine, kendisinde veya kendisinin tasarru­funda olan ya da kendisiyle ilgili şeyler de vuku bulan bir olaya karşı takın­dığı tavrı ifade eder.

Kim nefsinin hoşlanmadığı şeylere karşı öfkesine hakim olur ve karşı ta­rafa hcş görülü davranır; affederse, yüksek dereceler elde eder ve övgüye lâ­yık olur. Babanın çocuğuna, edeb ve terbiye için- (şer'an caiz görülen mik­tarda) ceza vermesinde sakınca yoktur.

Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha şiddetlidir. Nitekim bir hadis-i şerifte; (Bir savaştan dönüldüğünde) "Küçük savaştan büyük savaşa döndünüz" buyuruimuştur.[145]

 

46. Süleyman b. Sured'den (r.a), söyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebi (s.a) ile oturuyordum. O sırada İki kişi birbirine sövüyorlardı. Bunlardan bi­rinin yüzü kıpkırmızı olmuş, boynunun damarları şişmişti. Rasülüllah (s.a); "Ben bir kelime biliyorum ki, şu adam onu söylese duyduğu öfke kaybolur. Eğer o "Eûzü billahi min'eş-Şeytân'ir-Racîm'1 dese öfkesi geçer" buyurdu. -Bunun üzerine adama "Nebi (s.a) lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınmanı istiyor" diye söylediler". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[146]

 

Süleyman b. Sured sahâbîdir. Cahiliyye devrinde ismi "Yesâr" idi. Ra-sûiüllah (s.a) ona Süleyman ismini verdi. Huzâa kabilesindendir. Süleyman, kavmi arasında ibadet ve faziletiyle tanınmıştır.

Bir savaşta öldürülerek başı Mervan b. Hakem'e götürülmüştür. 93 yıl yaşamıştır. RasûlüHah'dan (s.a) 15 hadis rivayet etmiştir.

Bu hadis-i şerif "Ne mman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtükler-se, Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir" (A'raf, 200) ayetine dayan­maktadır ve "Şeytan" büyükienen, haddi aşan, azan ve isyan eden anlamına gelir. "Racîm" Allah'ın rahmetinden kovulmuş demektir.

öfkelenen kimseye "Rasülüllah (sm) lanetlenmiş şeytandan Allah'a sı­ğınmam İstiyor" denildiğinde, o kimsenin "Ben delirdim mi?" dsdiği riva­yet edilir,

öfke, insanın akbnı gidermekte, şeytanın kişinin dinini v£ dünya&nı yık­masına yardımcı olmaktadır. İnsanın öfkesini yenmesi için istiâzesi (şeytanın şerrinden Allah'a sığınması) gerekir. Hadiste Rasûlüllah'ın (s.a) her vesiîeyte insanî&n irşad ettiği anlaşılmaktadır.[147]

 

47. Muâz b. Enes'den (r.a) rivayet edildiğine göre Nebi (s.a) buyuruyor kî: "Her kim yerine getirmeye gücü yetmesine rağmen öfkesini -yenerse* Al­lah onu kıyamet günü bütün insanların huzurunda çağırır ve hurilerden dile­diğini almakta onu sebest bırakır". (Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş, "Bu hasen hadistir" demiştir).[148]

 

Muâz b. Enes Mısır'da ikâmet etmiştir. Oğlu Sehl kendisinden hadis ri­vayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel, Muâz'dan oğluna intikal eden hadislerin bulunduğu sahifeyi Müsned'inde rivayet etmiştir.

Hadiste geçen bazı kelimelerin izahı:

"Gayz"; kızgınlık anında kişinin değişmesi olup, "öfke" olarak tercü­me edilmiştir.

"Huri"; gözün siyahlığının simsiyah, beyazlığının da bembeyaz olmasıdır. "lyn"; gözlerin iriliği ve büyüklüğü anlamında kullanılır.

Bir hadis-i şerifte "Her kim yerine getirmeye gücü yetmesine rağmen öfkesiniyenerse, Allah onun kalbini huzur ve imanla doldurur" buyurulur-ken, bir başka hadiste İse; "Her kim öfkesini yenerse, Allah onun açığını kapatır" bu vurulmuştur.

Hz. Hüseyin'in bir kölesi vardı. Bir gün Hz. Hüseyin abdest alırken o da elindeki ibrikle su döküyordu. Köle ibriği kaldırınca, ibrik Hz. Hüseyin'­in ön dişlerine değerek kırılmasına sebep oldu. Hz. Hüseyin köleye baktı. Köle: "öfkesini yenerler" dedi. Hz. Hüseyin "öfkemi yutkundum" dedi. Köle "İnsanları affederler" dedi. Hz. Hüseyin, "Seni affettim" dedi. Köle "Al­lah da güzei'davrananları sever" dedi. Hz. Hüseyin, "Git, Allah için hürsün" dedi. Köle, "Kölelikten kurtuluşumun hediyesi nedir?" dedi. Hz. Hüseyin "Birkılıçla, birsukabıal, evde başka şeyvar mı bilmiyorum?"dedi. Böyle­ce Hz. Hüseyin "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta A lah için har­carlar, öfke(lerin)i yutar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever" (Âl-i îmran, 134) âyetini bizzat tatbik etmiştir.

Hadis öfkeyi yutmaya teşvik etmektedir. Affetmenin değeri, yerine geti­rilebilecek bir öfkeyi yenme nisbetinde. artar.[149]

 

48. Ebu Hureyre (r.a) der ki: Bir adam Nebi'ye (s.a) "Bana bir tavsiyede bulun"dedi. RasûlüUah da: "Kızma" buyurdu. Adam aynı isteği birkaç defa. tekrarladı. RasûlüUah yine "Kızma" buyurdu. (Buhâri rivayet etmiştir)[150]

 

Hadiste Rasûlüllah'a (s.a) "Bana bir tavsiyede bulun" diyen kimsenin Câriye b. Kudâme olduğu söylenir. Ancak Câriye'nin sahabe ya da tabii olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Süfyân b. Abdullah es-Sekafi'nin de bu şekilde bir istekte bulunduğu ve Rasûlüllah'ın "Kızma" buyurduğu rivayet edilir. Yine Ibn Ömer, Abdullah b. Amr ve Ebu'd-Derdâ'mn da ayrı ayrı aynı istekte bu­lundukları ve Rasûlüllah'ın da aynı cevabı verdiğine dair hadisler mevcuttur. Rasûlüüah'dan (s.a) istenen tavsiye dünya ve âhiret hayrım kapsayan nitelik­lerdir. Nitekim bir hadiste: "Bana bir amel söyle ki (yaptığımda) beni cenne­te girdirsin" şeklinde müracaat olunduğunda, cennete girdiren amelin öfke­lenmemek olduğu RasûlüUah tarafından bildirilmiştir. Öfke, kişinin hem dün­yası hem de ahireti için zararlıdır ve tüm kötülüklerin kaynağıdır. Nitekim bir rivayette soran kişi şöyle demiştir. "RasûlüUah (öyle buyurduğunda ken­di kendime düşündüm (ki): öfke serlerin hepsini (kendisinde) topluyor"[151]

 

49. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a) buyu­ruyor ki:' 'Mü'min erkek ve kadının; kendisine, çocuğuna ve malına devamlı olarak belâ (ve musibet) iner de, (böylece) günahsız olarak Allah'a kavuşur". (Tirmizî rivayet etmiş ve "hadis; hosen-sahih'dir" demiştir)[152]

 

Kendisine hastalık, fakirlik ve yalnızlık, ya da yabancı bir memlekette (gur­bette) bulunması vb. şekilde oltaya çıkar. Çocuğu içia; ölümü, hastalığı, gü­zel ahlâk sahibi olmaması gibi durumlar söz konusu olabilir, Bütün bu mu­sibetler veya bir kısmı, o mu'miain günahlaıuun tamasra silininceye kadar inmeye devam eder. Mü'mîn bağışlandıktan sonra vefat eder ve böylece ya-ratıcısının huzuruna günahsız olarak gider. Mezkur hadis, mü'minin çok çe­şitli musibetlerle denendiğine ve sabredenlerin kurtulduğuna işaret stmekte-dir. Nitekim AHah Teâlâ, "Andolmn, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele" (Baka­ra, 155) buyurur.[153]

 

50. îfen Abbâs'dan (r.a) şöyîe dediği rivayet edilmiştir. Uyeyne b. Hısn Medine'ye geldi ve amc&smın oğlu Hurr b. Kays'a misafir oldu, Hurr b. Kays Hz. Ömer'in (ra) yakınlık duyduğu kimselerdendi. Kurrâ'dan (Kur'an oku­yucularından) olsalar gerek yaşlı gerek genç olsun, Hz. Ömer'in sohbet ve istişarede bufcrâduğıı arkadaşları idiler. Uyeyne amcasının oğluna: "Bu emir'in yanında seıûn itibarın var, huzuruna varmam için izin İste" dedi. Hurr, (amcasının oğlu için) izifi istedi. Hz. Ömer de (na) izin verdi. Uyeyne huzura var-dîğrada: "Ey Hattâb'ın oğlu! Vallahi sen bize bol (çok) vermiyor, aramızda adaletle hükmetmiyorsun" dedi. Hz. Ömer bu sözlere çok kadı, hatta onu cezalandırmak istedi. Bunun Üzerine Hurr b. Kays "YâEmir'd-MÜ'minîn' \ittah Teâlâ nebisine (sjx) "Sen afv yolunu tut, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir"W diye buyurdu; bu adam da câhillerdendir" dedi.

fbn Abbâs der ki: "Vallahi Hurr bu âyeti okurken, Hz. ömeronaaykı-n davranmaâı. O her zaman Allah'ın Kitah'm at ederdi". (Buhârî rivayet etmiştir).[154]

 

Uyeyne b. Hısn Mekke'nin fethi sırasında müslüman oldu. Kuîûb'taR (Kalpleri İslâm'a ısmdınlanlardan) idi. Arapların katı davranan-lanndandı. Dinden dönmüştü. Hz. Ebubekir devrinde esir alındı. İslâm'a tek­rar dönünce, Ebû Bekir de onu serbest bıraktı. Hurr b. Kays şahabıdır.

Hadiste geçen ve "kimseler" olarak tercüme ettiğimiz "Nefer" kelime­si, insanların hepsi veya erkeklerden on kişiden aşağı topluluk anlamındadır. Hurr b. Kays fakîh ve kâri idi. Hz. Ömer'in hilâfeti döneminde bir danışma meclisi vardı ki, Hurr da bu meclisin üyesi idi. Meclistekiler halifeyi hata yap­ması halinde uyarıyorlar, unuttuğunu da hatırlatıyorlardı,

KÜhûl (olgunluk) devresi, 33 yaşından 50 yaşına kadar olan devredir. 33 yaş öncesi ise, Şebâb (gençlik) çağıdır. 50 yaş sonrası da ihtiyarlık dönemidir.

Hz. Ömer, Uyeyne'nin hak sahiplerine haklarını vermemek ve hüküm­lerinde adaletsizlik gibi ithamları karşısında öfkelenmiştir. Bu durum karşı­sında Hurr, Hz. Ömer'in öfkesini yatıştırmak ve Hz. Ömer'i müsamahaya teşvik için ona Rasfiiüllah'ı örnek almasını hatırlatmış ve: "Yâ Enıfre'l-Mü 'minin! Allah Teâlâ nebisine "Sen afv yolunu tut, iyiliği emret, câhiller­den yüz çevir {A'raf, 199) buyurdu, bu adam câhillerdendiri'Ğ£m$k. Hz. Ömer bu âyetin hatıdatılmasıyla öfkesini yuttu, zira o, Kur'an'a tam bir teslimiyet içindeydi.

Rivayet edildiğine göre, hgdiste sözü edilen ayet-i kerîme inriiginse, Ra-sûlâllah (s.a) Cebrail'e, bu ayetten neyin kastedildiğini sordu. Cebrai! de bü-

şöyle dedi: "Rabbin sana, seninle akrabalık İlişkisini kesene, senin akrabalığım devam ettirmeni, sana vermeyene vermeni, sana zulmedeni affetmem emrediyor"

Hadis, ilim adamının kıymetini ortaya koymakta ve ayrıca yöneticinin kendisini hayra iletecek arkadaşlar edinmesine işaret etmektedir.[155]

 

51. İbn Mes'ûd'dan (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a) buyuru­yor ki: "Hiç şüphesiz ki, benden sonra adam kayırmalar ve çirkin göreceği­niz işler olacaktır". Sahabîler: "Yâ Rasûlüllah! O durumlarda ne yapmamı­zı emredersiniz?" diye sordular. Rasûlüllah da: "Üzerinizdeki hakkı yerine getirir, kendi alacağınızı da Allah'tan istersiniz" buyurdu. (Buhârî ve Müs­lim rivayet etmiştir).[156]

 

Hadis, herhangi bir iş için ehliyetli ve lâyık olmalarına rağmen seçile­meyen insanlarla, aynı vasıfta veya daha aşağıda bulunmakla beraber tercih edilen kimselerin çoğalacağına işaret etmektedir.

Adaleti gözetmeden adam kayırma yoluna giren yetkililerden, namazı geç kılmak ve benzeri hoş karşılanmayan eksikliklerin görülmesi tabiidir. Ha­diste Hakk'ın nzâsı dışında hareket eden bu yöneticilere karşı sabırla mua­mele etmek, kaderin hayrına da, şerrine de rıza göstermek ve hikmet sahibi Allah'ın muradına teslim olmak, elde edilemeyen hakları ise Allah'tan iste­mek tavsiye edilmiştir.[157]

 

52. Ebu Tfahya Useyd b. Hudayr'dan (na) şöyle rivayet edilmiştir: "En-sâr'dan biri, "Yâ Rasûlüllah! Falan kimseyi âmil tayin ettiğiniz gibi beni de âmil olarak tayin ediniz" dedi. RasÛlıılah ona "Şüphesiz benden sonra adam kayırmalarla karşılaşacaksınız, fakat bunlara karşı sabrediniz ki, (kevser) ha­vuzunun başında benimle buluşastnız" buyurdu". (Buhârî ve Müslim riva­yet etmişlerdir).[158]

 

Useyd, oğlunun adı Yahya olması sebebiyle "Ebu Yahya" künyesini al­mıştır. Rasûlttİlah'ın (s.a) kendisine "Ebu îsâ" künyesini verdiği de rivayet olunur. Useyd »j. Hudayr, Mus'ab b. Umeyr'in Medine'de İslâm'ı tebliği es­nasında müslüman olmuştur. Ebu Bekir Useyde İkram ve iltifatlarda bulu­nurdu. Useyd II. Akabe biatında bulunmuştur. Uhud ve sonraki savaşlara katılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'i güzel okuyanlardandı. Peygamberimiz (sa) "Useyd b. Hudayr, ne iyi adamdır" büyümüştür. Useyd, Rasûlüllah'dan (s.a) 18 hadis rivayet etmiş ve hicretin 20. yılında vefat etmiştir.

Ensar'dan "Ya Rasûlüllah! Falan kimseyi âmil tayin ettiğiniz gibi beni de âmil olarak tayin ediniz" diyen kişi Useyd b. Hudayr'dır. Suyûtî Useyd'in kendim gizlediğini belirtmektedir. RasÛlttlIah'dan tayin isteğinde bulunurken '/û/on "dan kastedilen kimsenin isminin açıkça belirtilmiş olması muhtemeldir.

Hakkı olan bir şeyin başkasına verilmesi karşısında sabretmenin mükâ­fatı Rasûlüllah ile kevser havuzunda buluşmaktır.

Rasûlüllah'ın (sa) mucizesidir ki; gerçekten de sonraları devlet adamla­rı, tayinlerde ve atıyyelerde hakkı ve. adaleti gözetmemişlerdir. Bir göreve ta­yin olmaya talip olunmamahdjr. Talep eden o göreve liyakatli olduğunda ve bir başkası da bu işe ehil bulunmadığında bunun bir sakıncası yoktur.[159]

 

53. Ebu İbrahim Abdullah b. Ebî Evfâ'dan (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlüllah (s.a) düşmanla karşılaştığında, savaş günlerinden birinde güneş zevale dönünceye kadar beklemişti. Sonra askerlerin arasında ayağa kalka­rak: "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah 'dan afi­yet dileyiniz. Düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki cennet kılıç­ların gölgesi altındadır" buyurdu. Sonra Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Ey Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren, bulutları yürüten ve (düşman) ordularını dağıtan Allahıml Şu düşmanları perişan eyle ve onlara karşı bizi muzaffer kıl". (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmiştir).[160]

 

Hadisin râvisi Abdullah, Rıdvan biatmda bulunmuş, Hayber ve sonraki savaşlara katılmıştır. RasûlüIIah'ın (s.a) vefatından sonra Kûfe'ye giderek orada ikâmet etmiştir. Kûfe'de en son vefat eden sahabîdir.

Abdullah'a çekirge hakkında sorulduğunda, şöyle demiştir: "Rasûlül­lah ile altı savaşa katıldım. (Bu savaşlarda) çekirge yerdik". Abdullah Rasû-lüllah'dan (s.a) 95 hadis rivayet etmiş ve hicretin 86. yılında vefat etmiştir.

Rasûlüllah <s.a) bizzat 27 savaşa katılmış ve bunlardan 9'unda da bizzat savaşmıştır. O askerî sahada da erişilmez bir dehâ İdî.

Rasûlüllah (s.a) savaşı öğle sıcağında yapmazdı. Hava serinleyinceye kadar beklerdi. Böylece savaş malzemesini taşıyan ve kullanan asker güçlük çekmezdi. RasûlüIIah'ın savaşlarında nusret rüzgârı eser ve peygamberimiz de muzaffer olurdu. "RasûlüIIah'ın savaşı geciktirmesinin hikmeti bu rüz­gârı beklemesîdir" şeklinde de bir yorum yapılmıştır. Nitekim bir hadis-i şe­rifte: "Rasûlüllah (sm) güneş kaybolup, nusret (yardım) rüzgârı esinceye ka­dar beklerdi" buyurulmuştur.

Rasûîüllab (s.a) "Ey.insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz" buyurmuşlardır. Bir başka rivayette "Siz onların boyunlarım vuracaksınız, onlar da sizin boyunlarınızı vuracaklar" ziyadesi vardır. Zira İnsan işin sonunun nereye varacağını bilemez. Nitekim "Bana göre sıhhat üzere olup şük­retmem, musîbete uğrayıp sabretmemden daha sevimlidir" buyurulmuştur.

Düşmanla ka ulaşmayı arzulamak kibirlenme çeşitlerinden bir çeşittir. Kişinin kendisini kuvvetli sanarak gevşek davranmasına sebep olur. Ayrıca bu düşmanın gücünü kuvvetini önemsememektir. Bu sebeplerle düşmanla kar­şılaşmayı istemek uygun görülmemiştir. Ancak daima hazırlıklı olmak ve sa­vaşın kaçınılmaz olduğunda azimli bulunmak gerekir.

Düşmanın müslümanlara üstün gelmesinden korkulduğundan RasûlüI­Iah'ın (s.a) böyle buyurduğu da söylenir. Zira bir hadiste "Sizler nasıl yar­dım görüyorsanız, onlar (düşmanlar) dayardım olunurlar" buyurulmuşturv Bu bakımdan Cihad'da sabretmek çok önemlidir.

Düşmanla karşılaşıldığında sabırla karşı koymak, onlarla savaşmaktan korkmamak gerekir. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah, ordusu­na mutlak zaferi va'd etmiştir: "Ve üstün gelecek olanlar mutlaka bizim ordumuzdur" (Saffat, 173)

"Biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır"duyurulmuştur. Çünkü kılıç yakın çarpışma âletidir. Böylece lüzumu halinde düşmana yakın olma­nın, savaşta sabırlı ve gayretli bulunmanın gereği vurgulanmıştır.

Mezkur hadisin bir benzeri de şu hadis-i şeriftir: "Cennet annelerin ayaklan altındadır"; yani kim annesine iyilik eder ve haklarına riayet eder­se cennete girer.

Hadisin devamında peygamberimiz (s.a) yardım dileyerek, "Ey Kitâb'ı indiren, bulutları yürüten ve düşman ordularım dağıtan Al/ahım! Şu düşman­ları perişan el ve onlara karşı bizi muzaffer kıl" buyurmuştur. Rasûlüllah dua da edebi göstermek için, söze Allah'a övgüyle başlamıştır,

"Kitab" İle Kur'an-ı Kerîm veya diğer ilâhî kitaplar (Tevrat, İncil, Ze­bur) kastedilmiştir.

Hendek savaşında bütün İslâm düşmanları bir araya gelmiş ve Rasû-lüllah'a karşı savaşmışlardır. Bu sebeple bu savaşa "Ahzâb" da denilmiştir. "Ahzâb"; partiler, gruplar, taraftarlar demektir. Hendek savaşında düşman­ların sayısı oldukça fazlaydı. İlâhî kudret üe müslümanlar galip gelmişti. Peygamberimiz bu duasında Hendek savaşındaki düşmanların bozgununa işaret etmektedir.

Mezkur hadis aynca zorlu anlarda duaya teşvik etmektedir. Zira bir ha­diste "LÛ havle veta kuvvete İlla bittah 99 hastalığa şifâdır. Bu hastalıklar­dan en hafifi ise kaderdir" buyurulmaktadır.[161]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

 SIDK/DOĞRULUK

 

Bu konu ile ilgili ayetler

 

"Ey İman edenler! Allah'tan korkun, bir de sâdık olanlarla beraber ohın". (Tevbe, 119)

"...sâdık erkekler ve sâdık kadınlar..." (Ahzab, 35)

"... Bunun için onlar, iş ciddüeşince derhâl Allah'a (yedikleri sözde) sa­dâkat gösterselerdi, kendileri için elbet hayırlı olurdu". (Muhamtned, 21)[162]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

54. İbn Mes'ûd'dan (na) Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

"Doğruluk fsıdfc) iyiliğe götürür, iyilik de cennete iletir. İnsan doğru söy­leye söyleye sofunda Allah katında doğru olarak yazılır. Yalancılık fenalığa, fenalık da cehenneme götürür. însan yalan söyleye söyleye sonunda Allah ka­tında yalana olarak yazılır". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[163]

 

"iyilik" diye terceme ettiğimiz "birr", bütün hayırlı amellere verilen bir İsimdir. "Cennet" anlamına geldiğini de söyleyenler olmuştur. Salih amelle­ri ve cenneti kapsaması da uygundur. "İnsan" diye tercümesini verdiğimiz "racul" kelimesi erkek anlamındadır. Ancak burada kadın cinsini de içer­mektedir. Zira doğru söylemekle onlar da yükümlüdür.

însan doğru söylemeyi tekrar ede ede, artık doğruluk onun bir vasfı ve ahlâkı olur.

Kötülüklerin her biri bir diğerine bağlantılıdır. Bir kötülüğe bulaşan kimse, diğerine de ister İstemez sürüklenir. Bütün bunlar cehennem için sebep teşkil ederler.

Allah katında doğru ve yalancı olarak yazılmaya gelince, bu; "doğru­luktan ayrılmayan kimsenin doğruluğuna Allah katında da Hükmedilir, Sıd-dîk, doğru (emin, güvenilir) sıfatına lâyık görülür ve böylece doğruların se­vabını da elde eder" anlamındadır. Aynı şekilde yalancılar da yalancılık vas­fına ve cezasına çarptırılırlar.

Melekler tarafından yazılan iyilikler ve kötülükler ne kadar tekrar edi­lirse, iyiliğin ya da kötülüğün sahibi de, o derecede melekler arasında şöhret bulur. Allah katında yazılma bu şekilde de yorumlanabilir. Veya Alhh doğ­rular İçin insanların kalplerine muhabbet, yalancılar için de buğz ve kin ilkâ eder. insanlar doğrulan kalpleriyle sever, dilleriyle överler, yalancılara ise kalp­leriyle buğzedsrler, onları dilleriyle kınarlar.

Ezelde her şey yazılıp tesbit edilmiştir. Allah için sonradan bir şey yaz­ması düşünülemez. Nitekim Cenab-ı Allah doğruluğa teşvik ederek "Ey inananlar! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun" (Tevbe, 119) bu­yurmuştur.[164]

 

55. Ebu Muhammed el-Hasen b. Ali b, Ebî Tâlib (r.a) demiştir ki, Rasû-lüUah'dan (s.a) şu sözleri ezberledim: "Sana şüphe vereni bırak, şüpheli oİ-mayana bağlan. Hiç şüphesiz cioğru söz; güven ve sükûnet, yalan İse şüphe­dir". (Tinnizî rivayet etmiş ve "Hadis, sahih'dir" demiştir).[165]

 

"Ebu Muhammed" künyesini ve "Hasan" ismini RasûlüUah (s.a) ver­miştir. Babası Ali b. Ebî Talib (r.a), annesi Fâtımat'uz-Zehrâ'dır. Câhiliyye döneminde "Hasan" ve "Hüseyin" adlan bilinmiyordu. RasûlüUah (&&.) bu isimleri ilk defa torunlarına vermiştir.

Hz. Hasan hicretin 3. yılında ramazan ayının ortasında doğmuştur. Ye-zid b. Muaviye'nin teşvikiyle hanırru tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Medine'de Bakî mezarlığında medfundur, Hz. Hasan daha fazla müsluman kanı dökülmemesi için hilâfeti terkederek Muaviye'nin tahta geçmesine mü­saade etmiştir.

Hz. Hasan, dedesi Rasûlülîah'dan (s.a) 13 hadis rivayet etmiştir.

Mezkur hadis şüpheli şeyleri terketmeyi emretmektedir. Şüpheli şeyler­den sakınmak menduptur. Bu nedenle nefsin haram veya helâl olduğuna şüphe ettiği şey îerkedilmelidir. Zira mü'mimn nefsi helâle meyleder, onda huzur bulur, haramdan nefret eder.

Bir hadis-i şerifte RasûlüUah (s.a) bir adama: "Sana şüphe vereni bırak, şüpheli olmayana bak" buyurdu. Adam: "Bunu (şüpheliyi şüpheli olmayan­dan ayırt etmeyi) nasıl bileceğim?" dedi. RasûlüUah (sa): "Bir şey yapmak İstediğinde, elini göğsüne koy. Zira kalp haramdan titrer, rahatsız olur, helâl­den huzur bulur. Vera' sahibi müsluman, küçük günahları büyür korku­suyla terkeder" buyurdu. Diğer bir rivayette ise: "Vera' sahibi kimdir" de­nildi. RasûlüUah (sa): "Şüpheli şeyde dur(up yapmay)andır"buyurdu. Ni­tekim bir hadiste de: "Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzım temi­ze çıkarır" buyurulmustur.[166]

 

56. Ebu Süfyân Sahr b. Harb'den (r.a) Hîrakl kıssasıyla ilgili uzun bir hadisin bir bölümünde şöyle rivayet edilmiştir: Hirakl RasÛlüllah'ı (s.a) kas­tederek "O size neyi emrediyor?" dedi. Ebu Süfyân der ki; "Ben de: "Sa­dece Allah'a kulluk ediniz, O'na hiçbir şeyi ortak etmeyiniz. Atalarınızın söylediklerini terkediniz" buyuruyor ve "Bize namaz kılmayı, doğruluğu, haramdan kaçınmayı ve yakınlara sılayı emrediyor" dedim". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[167]

 

Ebu Süfyân, Ebrehe'nin filleri ve ordusuyla Beytullah'a (Kâ'be'ye) sal­dırmasından 10 yıl önce doğmuştur, önceleri, kalpleri islâm'a ısındmlanlar-dandi, daha sonra tslâm'a bağlılığı arttı.

Ebu Süfyân Huneyn savaşına katıldı. Rasûlüllah ganimet taksiminde ona 100 deve ile başka hediyeler verdi. O zaman Ebu Süfyân: "Vallahi (Yâ Rasû­lüllah!) Sen cömertsin. Anam babam sana feda olsun. Sana karşı savaştım. O zaman sen ne güzel savaşçı idin. Seninle sulh yaptım. Sen ne güzel barışçı­sın. Allah sana hayırlarla muamele etsin" dedi.

Ebu Süfyân Tâİf savaşında bir gözünü, Yermûk savaşında da diğer göz­ünü kaybetti.

Mezkur hadiste sözü geçen Hirakl, Rasûlüllah'ı (s.a) tanımak için "O size neyi emrediyor" diye sormuştur. Bu sorudan, Hz. Peygamber'in kavmi­ne İlâhî emirleri tebliğ ederek dinî yükümlülükler getirdiğinin, o zamanın in­sanı ve özellikle de hristiyanlar tarafından bilindiği anlaşılmaktadır.

Ebu Süfyân, RasÛlüllah'ın "Sadece Allah'a kulluk ediniz" emrini be­lirtmekle kalmamış, "Ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız" emrini de Have etmiştir.

Bu, İslâm'da tevhid inanana verilen önemi ortaya koymaktadır. Ebu Süf-yan'ın inanışına ters düşen tevhid inancı onda öyle yer etmiş ki; bu hususu pekiştirerek söylemiştir. Aynca, hristiyan olan Hirakl'in teslis itikadından do­layı şirk ite içice olduğunu bildiğinden; İslâm'ın tevhid inancı üzerinde dura­rak onun İslâm'ın karşısında yer almasına gayret etmiştir.

Hadiste geçen "namaz kılmayı ve doğruluğu " diye terceme ettiğimiz "sa-tât ve sıdk"w yerine ''namaz kılmayı ve zekat vermeyi" ifadesininin yani; "salât ve zekât (sadaka)" olmasının daha uygun olduğu görüşünde olanlar vardır. Bazı rivayetler de böyle bir değerlendirmeye yol açmaktadır.

Ebu Süfyân İle Hirakl arasındaki bu konuşma Ebu Süfyân müslüman olmadan önce olmuş ve Ebu Süfyân, bu hadiseyi müslüman olduktan sonra anlatmıştır. Aksi halde müşrikin rivayeti kabul edilmez.

Hadis, RasÛlüllah'ın (s.a) doğruluğa (sıdk'a) verdiği ehemmiyeti ve onun doğruluğu ile şöhret bulduğunu; düşmanlarının bile bu hususu itiraf ettiği­nin en güzel delilidir.

Hadiste, İslâm'ın esasının Allah'ın birliği İle O'na şirk koşmamak oldu­ğuna, özellikle de dinî konularda körü körüne taklitçilikten uzak durulması gerektiğine temas edilmiştir.[168]

 

57. Bedir harbine katılan, Ebu Sabit, Ebu Said ve Ebu'l-Velid ktinyele riyle anılan Sehi b. Huneyfden (r.a) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Her kim samimiyetle Allah'tan şehîd olmayı dilerse, -yatağında ölse bile- Allah onu şehîdler derecesine çıkarır". (Müslim rivayet etmiştir).[169]

 

Ebu Said, Ebu Sa'd, Ebu'1-Veüd ve Ebu Abdullah künyeleriyle de anı­lan Ebu Sabit Seht b. Huncyf, Bedir ve diğer savaşlara da katılmıştır. Hz.

Ali döneminde valilik yapmıştır. Kûfe'de hicretin 38. yılında vefat etmiştir. Sehl, 40 hadis rivayet etmişir.

Allah Teâlâ, samimi olarak şehîd olmak arzusunu taşıyanı, bu niyyeti-nin sadâkatinden dolayı yatağında bile ölse şehîdler mertebesine yükseltir. Nitekim Rasûlüllah (s.a) bir savaş yolculuğunda: "Medine'de kalıp, özürle­rinden dolayı savaşa katılamayan öyle insanlar vardır ki; gittiğiniz her yerde ve aştığınız her derede sizinle beraberdirler (sizin sevaplarınız gibi sevap alır­lar)" buyurmuşlardır.

Kalbin samimiyeti, ihtiyaç duyulan şeylerin eîde edilmesine sebep olur. Bir iyilik yapmak arzusunda olan, arzusunu gerçekleştinnese de o iyiliğin kar­şılığı sevab elde eder. Hadis, şehîd olmayı arzulamanın müstehab olduğuna ve şehîdlik arzusunda ihlash olmaya işaret etmektedir.[170]

 

58. Ebu Hüreyre'den (r.e), RasulüUah'ın (sa) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Peygamberlerden bîri bir gazveye çıku vs kavmine şöyle dedi: "İçi­nizden yeni evli olup da henüz gerdeğe girmeyenler, ev yapıp da çatısını yap­mamış olanlar, gebe koyun ve develer satın alıp da yavrulamalarını bekleysn kimseler, benim arkamdan gelmesinler".

Sefere çıktı. İkindi vakti ya da bu vakte yakın bir zamanda (savaş edece­ği) şehre yaklaştı. Güneşe: "Sen de me'mûrsun, ben de me'mûrum*' dedi. Arkasından "Allahım, güneşin batmasını ertele" dedi. Allah onlara zafer nasib edinceye kadar, güneşin batması ertelendi. Sonra ele geçen ganimeti topladı. O ganimeti yakmak için gökten ateş indi. Ancak ganimeti yakmadı. Bunun üzerine o peygamber: "İçinizde ganimete karşı hıyanet edenler var; her kabi­leden bir adam bana biat etsin" dedi. Biat esnasında bir adamın eli pey­gamberin eline yapıştı. Nebî: "Hıyanetiyapan sizin (kabileniz) içindedir. Bu sebeple kabilede bulunan herkes bana biat etsin" dedi. Kabile mensupların­dan iki veya üç kişinin elleri onun eline yapıştı. Onlara: "Hıyanet sizdedir" dedi. Bunun üzerine inek başı gibi alımdan bir baş getirdiler. Peygamber, bu başı ganimet mallan arasına koydu. Ateş de derhal geldi ve onları yaktı. Biz­den evvel hiç kimseye ganimetler helâl değildi. Sonra Allah bizim zayıflık ve acizliğimizi görünce bize ganimetleri heîâl kıldı". {Buhârî ve Müsîİm rivayet etmişlerdir).[171]

 

Hadiste geçen peygamberin, Yûşâ b. Nûn olduğu söylenir.

"... Allah onlara zafer nasib edinceye kadar güneşin batması ertelendi" buyurularak, o peygamberin mucizesine işaret edilmiştir. Rasulüîlah (s.a) için de; İsrâ ve Hendek vak'alannda güneş hapsedilmiştir. Güneş hapsedildiğin­de yoluna geri dönüp-dönmediği veya olduğu yerde kahp-kalmadsği ya da ha­reket halinde iken hızının kesiüp-kesİlmediğj gibi konularda ihtilaf edilmiştir.

Yeni evlenip henüz gerdeğe girmemiş, ev yapıp henüz çatısını çatmamış ve gebe koyun ve deve satın ahp henü? yavrulamalarını bekleyen kimselerin akıllan hep bunlara takılı olacağından cihâda ve şehîd olmaya arzulu olma­yabilirler.

Hz. Peygamber, cihâda tam olarak sarılmaya enge! olacak şeylere dik­kat çekerek askeri dehasını ortaya koymuştur. öy!e ki bu engeller, bu durum­daki kişilere cihâdı kötü bile gösterebilir.

Geçmiş milletlerde; ateşin gelerek tanimeti yakması, o ganimetin ka­bulüne ve ganimete hıyanet edilmediğine delil sayılırdı. İslâm dininde ise ganimetler mubah kılınmıştır. Ganimetin helâl kılınması, Rasûlüllah'ı (s.a) diğer peygamberlerden ayıran özelliklerdendir.Bu hadiste "Ganimetler ba­na helal kılındı. Benden önce kimseye helal kılınmamıştı" buyurulmuştur. Hadiste zikredilen peygamber, her kabîleden bir adamın kendisine biat et­mesini istemiştir. Ordusunun sayısının 70 bin olduğu rivayet edilir. Herbİ-rinin ayn ayn biat etmesi zaman alacağı ve zor olabileceği için bu yolu ter­cih etmiştir. O zaman ganimet malına hıyanet etmenin alâmeti, hıyanet edenin elinin yapışmasıydı.[172]

 

59. Ebu Hâlid Hakîmb. Hizâm'dan rivayet edildiğine göre RasûlüUâh'-ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Alıcı ve satıcı birbirlerinden ay­rılmadıkları müddetçe, ahş-veriş sözleşmesini bozabilirler. Eğer doğru konu­şup (varsa ayıplan söyleyerek ve her şeyi) açıklarlarsa, alış verişlerinde bere­ket olur. Eğer gizlerler ve yalan söylerlerse alışverişlerinin bereketi gidebilir". (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir)[173]

 

Ebu Hâlid Hakîm, Mekke'nin fethinde müslüman olmuştur. Cahiliy-ye ve İslâm dönemlerinde de kavminin ileri gelenlerindendi. önceleri mü-ellefe-i.Kulûb (kalpleri İslâm'a ısındınlanlar)dandı. RasÛlüllah (s.a) Hu-neyn muharebesinde ona yüz deve verdi. Sonra İslâm'a bağlılığı ve İslâmî yaşantısı arttı. Dar'un-Nedve onun idi, Muaviye'ye ytizbin dirheme sattı ve parası­nı tasadduk etti. Son zamanlarında gözleri görmez oldu. 120 sene yaşa­dı, ömrünün ilk yarısı câhiliyye döneminde, ikinci yansı da İslâm döne­minde geçti. Hicrî 54. veya 58. yılda vefat etti. Rasûlüllah'dan (s.a) 40 ha­dis rivayet etmiştir. Satıcı malının ayıbını gizlemeyip, doğruyu söylerse, bu davranışından do­layı malında ve kazancında bereket hâsıl olur. Aynı şekilde kul, Rabbine kar­şı mu&melesinde doğru olup, gösterişten uzak olarak din! vecibelerini yerine getirirse, berekete nail olur, mükâfat ve sevap kazanır.Kişi yalan söylemekle belki zahiren bir şeyler kazanabilir. Ancak o ka­zandığının bereketi olmaz. Üstelik yalan ve aldatmanın cezasını da çek­mekten kurtulamaz. Bir hadis-i şerifte: "Eğer alıcı ve satıcı doğru söylerler ve ayıplan açıklarlarsa altş-verişlerinde bereket otur. Eğer yalan konuşurlar ve ayıplan gizlerlerse belki bir miktar kazanç elde ederler ama o alış ve­rişlerinin bereketini giderirler. Yalan yere yemi matı artırır, (fakat) ka-zprt in bereketini giderir" buyurulmuştur.[174]

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

MURAKABE

 

Konu üe ilgili ayetler

 

"... Ki O, (namazda) kıyam ettiğin vakit seni ve secde edenler içinde do­laşmanı (dâima) görendir". (Şuarâ, 218^219)

"... Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir". (Hadid, 4)

"Şüphe yok ki ne yerde, ne gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz". (Âl-Î lmrân, 5)

"Çünkü Rabbin şüphesiz ki rasâd yerindedir (her an nigâhbandır, gö-zetleyicidir)". (Fecr, 14)

"(Allah) gözlerin hâin bakışını, göğüslerin gizleyeceği her şeyi bilir" (Mü'min, 19)[175]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

60. Ömer b. el-Hattâb'm (na) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Birgün, Rasûlüllah'ın (s.a) yanında otururken bir ara yanımıza elbi­sesi bembeyaz, saçtan simsiyah bir adam geldi. Üzerinde yolculuk izleri görülmüyordu. (Bununla beiaber) onu aramızdan tanıyanımız da yoktu. Sonra KasûluUah'ın yanına (varıp) oturdu. İki dizini Rasûlüllah'ın iki di­zine dayadı. Ellerini uyluklarına koydu ve "Yâ Muhammedi Bana İslâm'ın ne olduğunu anlat" dedi. Rasûlüllah da onu şu cevabı verdi: "İslâm; Allah'-dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, ramazan ayında oruç tutman ve im­kân bulduğunda (Kabe'yi) haccetmendir". Bunun üzerine adam RasûlüUah'a, "Doğru söyledin" dedi. Ömer der ki: "RasûlüUah'a önce soru sorun sonra da onu tasdik etmesine hayret ettik". Sonra "Bana iman'dan haber ver" de­di. Rasûlüllah (s.a) "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahi-ret gününe inanman ve bir de kaderin hayır ve senine inanmandır" buyur­du. O yine: "Bana ihsân'dan haber ver' dedi. Rasûlüllah (s.a) "İhsan, Al­lah'a, onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmemekte isen de, O seni görür" diye cevap verdi. Bu defa: "Bana kıyametin vaktinden ha­ber ver" dedi. Rasûlüllah (s.a) "Bu konuda sorulan, sorandan daha fazla bilgili değildir" dedi. O: "öyle ise kıyametin alâmetlerinden haber ver" de­di. Rasûlüllah (s.a) "Câriye'nin kendi hanımefendisini doğurması ile yalın ayak, çini çıplak koyun gjiden yoksulların yüksek binalar yapmakta birbir~ leri ile yarıştıklarım görmendir" buyurdu. Burada adam çekip gitti. Bir müddet (hayrette) kaldım, Sonra Rasûlüllah (sa) "Ey Ömer! Soranın kim olduğunu biliyor musun?" buyurdu. Ben "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dedim. Ra­sûlüllah (s.a) "O Cebrail idi Size dininizi öğretmeye gelmişti" buyurdu (Müs­lim rivayet etmiştir).[176]

 

Hadiste "... elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam geldi Üzerin­de yolculuk izleri görülmüyordu. Onu aramızda tanıyanımız da yoktu" bu-yurularak, onun melek olduğu vurgulanıyor. Zira yolcu olsa elbisesinde toz toprak gibi izler bulunur. Şehirli olsa kendisini tanıyan olur. Bununla güzel giyime önem verilmesine işaret edilmiştir. Zahirî edebin güzelliği, dahilî ede­bin güzelliğini yansıtır. Bu sebeple cuma ve bayram günlerinde güzel elbise­lerin giyilmesi sünnettir.

Bazıları, "Meleğin İzin istemesine gerek yoktur" demişlerse de bir ri­vayette Cebrail "Allah'ın selamı üzerine olsun, ey Muhammedi" demi;, Rasûlüllah da selâmı almış ve Cebrail yakın olmak için izin İstemiştir. Bu izin istemenin kendisini halktan gizlemesi için yaptığı da söylenir.

Mezkur hadiste Cebrail ile RasûlüUah*ın (s.a) soru-cevap tarzındaki mu­haveresi, Rasûlüllah'ın eğitim ve öğretimİndeki metodlanndan birisidir. Ceb­rail'in Rasûlüllah'ın huzuruna oturuşu, ilim meclisindeki saygı ve edebi vur­gulamaktadır.

Cenab-ı Allah'ın "Peygamberin çağırmasını, aranızda herhangi birini­zin diğerini çağırması gibi tutmayın. [177]

 

61, Ebu Zerr Cündüb b. Cünâde ve Ebu Abdurrahmân Muâz b. Ce-bel'den (r,a) rivayet edildiğine göre Rasûlüîlah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Ne­rede olursan ol, Allah'tan kork. İstediğin bir günahın peşinden, onu silecek bir iyilik yap ve İnsanlara karşı güzel ahlaklı ol". (Tirmizî rivayet etmiş ve Hadis; basendir demiştir)[178]

 

Ebu Zerr el-Gıfârî. ilk müslümanlar arasında dördüncü veya beşinci sı­rada yer almaktadır. İnsanların en doğru konuşsnlanndandı. Rasûlüllah (s.a) bazı hadîslerinde Ebu Zerr'i övmüştür. Ebu Zerr 281 hadis rivayet etmiştir. Hicri 31 yılında vefat etmiştir.

Muaz b. Cebel, 18 yaşında müslüman olmuş, Akabe biatında bulun­muş. Bedir ve diğer savaşlarda Rasûlüllah'in (s.a) yanından ayrılmamıştır. Muaz'dan 157 hadis rivayet edilmiştir. Rasûlüllah (s.a) "Ümmearr-in helâli ve haramı en iyi bileni Muaz b. Cebel'dir" buyurmuştur. Hicri lî. yılmda vefat etmiştir.

Hadis Allah'tan sakınmayı, O'nun öfkesinden korkmayı; yani takva sa­hibi olmayı emretmektedir. "Takva" Allah'ın emirlerini yapmak, yalakla­rından kaçınmaktır. Bİr hadiste Rasûlüllah (s.a) Ebu Zerr'e "Gizli ve açık tüm işlerinde Allah'tan sakınmanı sana tavsiye ederim" buyurmuştur.

İyilikler kötülükleri giderir. Kötülüklerin giderilmesi konusunda şu gö­rüşler vardır:

a)  Kötülükler yazıcı meleklerin kitablanndan silinir.

b) Kişi o kötülüklerden hesaba çekilmez.

c) İyiliklerin giderdiği kötülükler, küçük günahları içermektedir. Büyük günahların giderilmesi ise, ancak bütün şartlan haiz bir tevbe ile olur. Kul hakkı ile ilgili günahlar ise o hakkın iadesi, helalleşmek, (bunlar mümkün olmadığında) hak sahibi adına istiğfar etmekle giderilir.

Hadiste güzel ahlâklı olmak emredilmiştir. Tatlı dil, güler yüz, kötülükten uzaklaşmak, iyilik yapmak ve kendi nefsinin hoşuna gidecek şekiller­de diğer insanlara muamelede bulunmak, güzel ahlâkın görûntülerindendir

buyurmasına rağmen, Ceb-nü Peygamberimize "Yâ Muhammed" diye hitâb etmiştir. Melekler bu âye­tin emrine dahil olmayabilirler.

Hadiste kıyamet alâmetlerinden bahsedilmiştir. Bazı alâmetler de şun­lardır. Hz. İsa'nın nüzulü (yere inmesi), Deccâl'in ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, işin ehHne verilmemesi ve ana-babaya saygısız olunması.

"İslâm, iman ve ihsan nedir?" sorularını Rasûlüllah (s.a) tarif «imce, Cebrail'in "Doğru söyledin" demesine sahabîler hayret etmiştir. Zira soru, soranın bilmediğine, onu doğrulamak ise onun bildiğine delâlet eder. İîahî Kitaplar yüz dört tanedir. Bunların 100'ü (50'si Şît'e, 30'u İdris'e, iö'ü Adem'e, 10'u İbrahim'e) sahife olarak verilmiştir. Diğer dört tanesi de Ifev^at, îs-dl, Zebur ve Kur'an'dır.

Peygamberlerin sayısı, Ahmed b. HanbeFin Müsned'inde Ebû Zer» dsn nakiediien bir rivayette 1.24 bin olarak belirtilmiştir.

"Yevm'ui-Ahir"; son gün, kıyamet günüdür. "Ahir"; yani "son" de­nilmesi, o günün gecesinin olmayışındandır. Zira o. dünya haysünm kon günüdür.

Cebrail kıyametin vaktini sorduğunda Rasûlüllah, "Bu konuda sorulan sorandan daha fazla bilgili değildir" buyurmuştur. Müftü sorulanı bilmedi­ğinde "bilmiyorum" demesi, araştınp-öğrenerek, daha sonra cevap vermesi gerekir. Hadis, insanm daima kendisini Allah'ın gözettiğini ve her hâline mut­tali olduğunu bilerek hareket etmesi ile Allah'ın huzuiunda mes'ul olacağım hissederek amelini güzelleştirmesi gerektiği mesajını vermektedir.

Kıyamet alâmetlerinden olarak zikredilen "Cânye'nin kendi hanımefen­disini doğurması" ifadesi başka rivayetlerde "kendi kendisini doğurması" şeklindedir. Bunun; savaşların çoğalacağı, cariyenin efendisine kız ve oğlan çocuğu doğuracağı, bu çocuğun babam gibi annesine efendi olacağı veya ka­dının bilmeyerek köle elan annelini satm alarak ona köle muamelesi yapaca­ğı şeklinde yorumlan yapılmıştır.

Cebrail istediği suretle gözükebilir. Çoğunlukla; sahabîlerden Dıhye şek­linde görünürdü. Rasûlüliah onu iki defa sûret-t asliyyesi İle görmüştür.

Rasûlüllah (s,a) "O Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye gelmişti" buyur­makla dinin, islâm, iman ve ihsan'dan oluştuğunun belirtilmesi, "Allah ka­tında din, islâm'dır." (Âl-i İmran, 19) ayeiiyle İslâm'ın "din" olarak isim­lendirilmesi çelişki ifade etmez.[179]

 

62. İbn Abbâs'dan (r.a) rivayet edilmiştir: Bir gün RasûluUah'm bindi­ği hayvanın terkisinde (arkasında) idim. Bana şöyle dedi: "Ey delikanh! Sa­na birkaç cümle öğreteceğim; Allah'ın emirlerini gözet ki Allah da seni ko­rusun. Allah'ı hatırından çıkarma ki O'nu önünde bulasın, istediğinde Al­lah'tan iste (yardım isteyecek olursan Allah'dan iste). Bilesin ki bütün in­sanlar sana faydaü olmak için bir araya gelseler, Allah'ın sana takdir etti» şeyden başka bir hususta sana faydalı olamazlar.Eger sana karsı bir zarar ıcın hepsi toplamalar, Allah'ın sana yazdığından başka hiçbir zarar veremez­ler. Kalemler kaldırılmış, sahifelerin mürekkebi kurumuştur". (Tirmizı ri­vayet etmiş ve Hadis; hasendir demiştir).[180]

 

Tirmizî'den başkasının rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur: "Delikan­lı, Allah'ın hukukunu gözet ki O'nu karşısında bulasın. Geniş zamanlar. da Allah 'i bil ki O da sıkıntılı anlarında seni tanısın. Bilesin ki, senden uzak­laşan, sana isabet edecek değildir. Bilmelisin ki, yardım, sabırla beraberdir. Tasanın peşinde ferahlık, güçlüğün ardında da kolaylık vardır".

Binilen hayvanm gücü yetiyorsa ikinci bir kimsenin de geriye binmesi caizdir. Nitekim İbn Abbas, Rasûlüllah'ın (s.a) bindiği hayvanm terkisine bindiğini rivayet etmektedir. Peygamberimizin bindiği hayvanm terkisine ayn ayn zamanlarda aldığı insanların sayısı 40'ın üzerindedir.

RasûlüUah tbn Abbas'a, "Ey ğulöm" diye hitab etmiştir. "Delikan­lı" olarak terecine ettiğimiz "ğulâm" çocuğun sütten kesilip, buluğ ça­ğına kadar geçirdiği döneme verilen isimdir. Nitekim îbn Abbas da o za­man on yaşındaydı.

Rasfllüllah (s.a) muhatabın öğrenmeye şevkini artırmak, onu algılama­ya hazır hâle getirmek ve dikkatini toplamak için "Ey delikanlı! Sana bir­kaç cümle öğreteceğim" diye söze başlamıştır.

Allah'ın hukuku, ondan sakınmak, nehiylerinden ve razı olmadığı şey­lerden kaçınmak İle gözetilmiş olur. Allah, kendi hukukunu gözeten kimse­yi, çoluk çocuğunu, dünyasını ve anketini korur, özellikle ölüm anında ima­nını muhafaza eder. Zira karşılık, amelin cinsine göredir.

Ebu'l-Hasen eş-Şâzeli; "Nefsimin bana fayda vermesinden ümit kestim. Başkasının bana fayda vermesinden nasıl ümitli olurum?" demiştir, tnsan, başkasından bir şey beklememelidir. Her şeyi Allah'tan istemelidir.

Hasan Basrî de, Ömer b. Abdi'l-Aziz'e yazdığı bir mektupta, "Başka­sından yardım dilersen, Allah seni ona havale eder" demiştir.

Allah'a İtaatte ve onun yasaklarından sakınmakta sabırla devam edil­melidir.

Rızık, şifa ve mağfiret gibi ancak Allah'ın gücünün yettiği ve verdiği şeyleri Allah'tan başkasından istemek haramdır, tflre ve borç gibi şeylerin ise insanlardan istenmesinde bir sakınca yoktur.

Allah'ın ilminde bulunan ve Kur'ân-ı Kerim'de olan hiçbir şeyde en kü-j çük bir değişiklik olmamıştır ve olmayacaktır.

Bir sıkıntı Üe karşılanan kişi, bu sıkıntısının çoğalması ve devam etmesi haline, çevresinde bulunanların çaresiz kaldıklarını ve dterindea bir şey gel­mediğini görünce, sonunda Allah'a yönelir, O'ndan başkasına umid bağla maz; işte bu tevekküldür.

Mezkur hadîs murakabeyi, Allah'ın emirlerini titizlikle yerine getirip, nehiylerinden kaçınmayı, işleri Allah'a havale etmeyi, O'na tevekkülü teş­vik etmektedir.

Sıkıntı ile beraber rahatlık vardır. Allah Teâlâ "Muhakkak her güçlük­le beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır" (İnşirah, 5-6) buyurmuştur.[181]

 

63. Enes'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Siz gözünüzde kıldan daha küçük (önemsiz) görerek bazı işler yapıyorsunuz ki; biz bu işleri, RasülüÜah (s.a.) zamanında helake yo! açan günahlardan sayardık". (Buhârî rivayet etmiştir).[182]

 

"Hatanın küçüklüğüne bakma, âsi olduğun kimsenin büyüklüğüne bak" denilmiştir. Hataların önemsenmemesi, onların çoğalmasına ve büyümesine sebep olur.

Bîr hadiste, "Mü'min günahım üzerine düşecek bir kaya gibi (büyük) görür. Münafık İse, günahını burnuna konup gidecek bir sinek gibi (küçük) görür" buyurulmuştur.

Bir günâhı küçümsemek, Allah'tan korkunun azlığına; küçük bir gü­nahı büyük görmek ise Allah'tan sakınmaya ve imânın kemâline deüldir.

Allah'ı hakkıyla bilen ve O*ndan en çok sakınanlar peygamberlerden sonra sahabîlerdir. Niîekim onlar, başkalarının küçümsediği İşleri, helake götüren şeyler olarak telakki etmişlerdir.[183]

 

64. Hbu Hüreyre'den (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz, Allah Teâlâ kıskanır. Allah Teâiâ'nm kıskanması, Al­lah'ın haram kıldığı şeyi, kulun işlemesidir". (Buharı ve Müslim rivayet et­miştir).[184]

 

Kişi hanımını kıskanır, başkasının zarar vermesine müsaade etmez, kö­tü gözle bakılmasını istemez. Allah da haram kıldığı şeylere kulların yaklaş­masını hoş karşılamaz. İnsan kıskançlık anında bazı değişiklikler gösterir, rahatsızlığı belli olur. Cenâb-ı Allah için bu çeşit değişiklikler söz konusu değildir.

Hadis, haram işlemekten kaçınmayı emretmektedir. Zira haram işlen­mesi Allah'ın öfkesine sebep olmaktadır.[185]

 

65. Ebu Hüreyre (r.a) der ki, Hz. Peygamber'i (s.a) söyle söylerken işittim:

-Isrâiloğullan'ndan, abraş (alaca derili), kel ve kör üç kişi vardı. Allah bu üç kişiyi imtihan etmek istedi, kendilerine bir melek gönderdi. Melek ab-raşa geldi ve "Hangi şey sana daha sevimlidir?" dedi. Abraş, "Güzelrenk, güzel deri ve halkın benden iğrendiği abraştığın benden giderilmesi" dedi. Melek onun vücudunu sıvazladı, hemen üzerindeki iğrenç görüntü kaybola­rak, kendisine güzel bir renk verildi. Melek, "Hangi mal sana daha sevimli­dir?" diye sordu. O "Deve" dedi  Kendisine on aylık gebe bir dişi deve

verildi. Melek ona, "Allah bunu sana mübarek eylesin" dedi. Sonra melek kel kişinin yanına gitti. "Ençok hangişeyi istersin?" diye sordu. Kel "Gü­zel saç ve halkın benden tiksindiği şu kelliğin benden gitmesini" dedi. Melek onu sıvazladı. İğrenç görünüşü kaybolarak kendisine güzel saç verildi. Me­lek ona, "En sevdiğin mal nedir?" diye sordu. Adam "meJfcMdedi. Kendisi­ne gebe bir inek verildi. Melek ona "Allah bu ineği sana mübarek eylesin" dedi. Daha sonra melek kör adamın yanına geldi ve "Hangi şey daha çok hoşuna gidiyor?" dedi. Kör, "Allah'ın gözümü bana iade etmesi ve insanla-n görebilmem"dedi. Melek onu da sıvazladı. Allah da ona gözünü iade et­ti. Melek "Hangi mal daha çok hoşuna gider?" dedi. Kör "Koyun" dedi.

Ona da kuzulu bir koyun verildi. Onların deve ve ineği yavruladı. Bunun da koyunu kuzuladı. Birinin bir vadi dolusu devesi, öbürünün bir vadi dolusu ineği, ötekinin de bir vadi dolusu koyunu oldu. Bir müddet sonra melek ada­mın iyileşmeden önceki eski kılığına girerek abraş kişiye geldi ve ona "Ben fakir biriyim, yolda kaldım. Bugün gitmek istediğim yere varmak, ancak ön­ce Allah'ın sonra senin sayende olacak. Sana güzel renk, güzel ten ve çokça mal veren Allah hakkı için, ben senden bir deve istiyorum ki, onun safında gideceğim yere varayım" dedi. O eski abraş: "Malımın hak sahipleri çok" diyerek meleği reddetti. Bunun üzerine melek ona "Seni tanıyor gibiyim, sen halkın kendisinden iğrendiği yoksul bir abraş değil miydin?" diye sordu. Adam "Hayır bu mal bana ancak (ecdadımdan) büyüklerden miras kaldı" dedi. Me­lek, "Eğer söylediğin yatan İse Allah seni eski durumuna çevirsin" detü. Son­ra melek ilk görüşmelerindeki suret ve hey'etinde kel adamın yanma vardı. Ona da abraşa dediği gibi dedi. Kel de abraş gibi reddetti. Melek "Eğer ya­lancı isen, Allah seni daha önceki hâline döndürsün" dedi. Nihayet eski kıbk-kıyafetinde köre geldi. "Ben yoksul bir adamım. Yolcuyum, yolda kaldım. Bugün ben ancak Allah 'in, sonra senin yardımın ile gideceğim yere varabili­rim. Sana gözlerini iade eden hakkı için, senden yolculuğumu sağlayacak bir koyun istiyorum" dedi. O kimse, "Ben bir kör idim. Allah bana gözlerimi geri verdi. Bu koyunlardan istediğin kadarını al, istediğini de bırak. Vallahi, Allah için aldığın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım" dedi. Melek adama "Afalın sende kalsın. Sizler bir imtihana tabi oldunuz. Allah senden razı ol' du. İki arkadaşına da kızdı" dedi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[186]

 

"İsrail" üz. Ya'kûb'un lakabıdır. "Beniîsrâü"Uz. Ya'kûb'un soyun­dan gelenlerdir. Hadiste zikredilen Abraş, ke! ve körün denenmesi, onların diğer insanlar için ibret olması ve amellerine göre dünyada ve abirette karşı­lık görmeleri içindir. Elbette AJlah, onların niyetlerinin ve davranışlarını nasıl olacağını ezelî ilmiyle bilmektedir.

Melek zikredilen bu üç kişiye insan suretinde gelmiştir. Abraş (cilt has­tası) diğerlerine nisbetle hastalığı daha belirgin ve daha çirkin gözükmesi se­bebiyle, kel ve körden önce zikredilmiştir. Zira ni'metlere nankörlüğü ha­linde intikamının acele olmasına daha lâyıktır.

İnsanın daha sonra elde ettiği nimetlere şükretmeyerek bunların ken­disine babadan-dededen geldiğim iddia etmesi, hem nimeti, hem de nime­ti veren Allah'ı inkar etmesidir. Bu kişiyi bu hataya cimriliği iter. Çocuk­luğunu ve nimetlerden yoksun olduğu anları unutanlar şükretmekten na­sipsiz olanlardır.

Melek bu üç kişiye hastalıkları giderilip, istedikleri nimetler kendilerine verildikten sonra denemek için, bu defa onların eski hâlleri Üzere, kendi kı­yafetlerine girerek yanlarına varmıştır. Meleklerde erkeklik ve dişilik yok­tur. Ancak onlar erkek suretinde olduklarında, Öyle gözükürler. Meleğin abraş ve kele kendi kıyafetlerinde gitmesine ve onlara eski hâllerini hatırlatmasına rağmen onlar cimrilik göstermekte direnmişlerdir.

En kötü ve en çirkin sıfatlardan biri de cimriliktir. Zira cimrilik, hadis­te zikredilen iki şahsı, Allah'ın nimetlerini unutmaya ve nankörlüğe itmiştir.

Cimrilik ve yalancılık Allah'ın kızmasım-ve öfkesini gerektiren şeyler­dendir. Nitekim abraş ve kel, cimrilik edip, yalan söyledikleri İçin eski hâlle­rine döndürülmüşlerdir.

Doğruluk ve cömertlik, övülen sıfatlardandır. Kör kişi, bu iki sıfatı ken­disinde taşıdığından Allah'a şükretti ve cömert davrandı. Böylece Allah'ın rızasına kavuştu.

Hadis, ibret ve mev'ıza için Beni İsrail'den kıssa anlatmanın caiz oldu­ğuna delildir. Zira kıssa, irşad ve tebliğde etkili bir yöntemdir.[187]

 

 66. Ebu Ya'la Şeddâd b. Evs'den (r.a) Nebi'nİn (s.a) şöyle buyurduğu rivaye. edilmiştir: "Akıllı (kişi) nefsini hesaba çeken ve ölümünden sonrası için ameî işleyendir. (Âciz) insan da nefsini kendi nevasına tâbi küan, (sonrada) Allah'tan kurtuluş bekleyendir". (Tirmizî rivayet etmiş ve Hadis hasen-dir demiştir).[188]

 

Ebu Ya'la, Hassan b. Sâbit'in kardeşinin oğludur. 75 yadında İken hic­ri 58. yılda Filistin'de vefat etmiştir. Rasülüllah'dan (s.a) 50 hadis rivayet etmiştir.

Kişinin, nefsini hesaba çekerek, onu dininf helak edecek lezzet ve şeh­vetlerinden alıkoyması, kabir ve ötesinde yalnızlığında kendisine arkadaş ola­cak iyi ameller işlemesi akılîılığındandir.

Allah aşkına ey nefis dinle ve anla bak ne diyor nâsih!

"İnsana, kabrinde ancak fayda veren; takva ile amel-i sâlİhtir" denil­miştir.

"Gelecekte yaparım " diyerek üzerine düşen vecibeleri terkeden ve nef­sini iyi amellere ters düşen şeylere teşvik ve tahrik eden, hevasına tabî iken, ahirette kurtulacağını ümid eden âciz olandır.

Nefis muhasebesi yaparak, nefsi hep kontrol altında bulundurmak su­retiyle kulluk görevlerini yerine getirmek akıllılıktır. Yalan duygulara ve al­datıcı vehimlere kapılmamak gerekir. Zira Allah insanlara amelleri ölçüsün­de sevap vermektedir. Amel olmaksızın arzu edilen sevaplara ulaşılamaz, özel­likle bu İstekte samimiyet ve sadakat yoksa!...[189]

 

67.Ebu Hureyre'dtfîi (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmeşi, kişinin iyi bir müslüman olduğunun işaretidir". (Hadis hasendir. Tirmizî ve başkaları ri­vayet etmişlerdir)[190]

 

Nefsini Allah'ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğdiren ve bu istika­mette kılan, hiç kuşkusuz iyi bir ahîâka sahib olan kimsedir.

Allah Teâlâ, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olana gazap et­mektedir. Zira kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmak, kişinin ken­disini İgüendiren şeylerle meşgul olmasına engel olur. Zamanı daha iyi de-ğerlenu^lmesi ve insanın fıtratına uygun ve saadetini hazırlayacak şeylerin tercih euJmcsi gerekir.

İnsan dünyada ve ahirette kendine yararlı şeylerle meşgul olmalı, ihti­yacı ohnayan ve faydalanamayacağı şeylerle ilgilenmemelidir. Zira gereksiz işlerle uğraşmak, kişiye zarar ve İşkence olur. Başkasının işlerine karışma­ması da, kişinin İstikâmetinin kemfilindendir.[191]

 

68. Ömer'den (r.a) Nebi'nİn (s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Erkeğe kansını niçin dövdüğü sorulmaz". (Ebu Dâvud ve başkaları riva­yet etmiştir).[192]

 

Kan koca arasındaki sırların muhafazası gerekir. Erkeğe hanımına ni­çin vurduğu sorulamaz. Zira söylenmesinden utanılan bir şey sebebiyle veya gizlenmesi gereken bir hususla ilgili olabilir. Erkek hanımının edebinden so­rumludur. Bununla beraber haksız yere hanımına eziyet edemez. Allah zul­medenleri sevmez ve onlan cezalandırır. Hakime başvurulması halinde aile sırlan hakkında suâle ihtiyaç duyulursa cevap verilmesi gerekir. Zira arala­rında doğru karar verilmesi ve aralarının düzeltilmesi için bu zaruridir. Ha­kime müracaat olunmadıkça başkalarının bu işi araştırması doğru değildir. Haksız yere dövülme ihtimali suâl sormayı haklı kılmaz.[193]

 

ALTINCI BÖLÜM

 

TAKVA

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkun!" (ÂI-i tmrfin, 102)

"O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun!". (Teğabûh, 16)

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sözü doğru söylevin". (Ahzab,

"Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir (kurtuluş) çıkış yeri ihsan eder. Onu hatır ve hayâline gelmeyecek bir cihetten de nzıklandınr". (Talak, 2-3)

"... Eğer Allah'tan korkarsanız, O size iyi ile kötüyü ayırdedecek (bir ma'rifet ve nur) verir, suçlanma örter, sizi yargılar, Allah büyük lutf-u ina­yet sahibidir". (Enfâl, 29)[194]

 

Konu üe ilgili hadisler

 

69. Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Ey Allah'ın R&sûlü! İnsanların en şereflisi kimdir?"denildi. Rasûlüllah, "Allah'tan en çok korkan kimsedir" buyurdu. "Sana bunu sormuyoruz" dediler. RasûlüSIah "Halittüllah (ibra­him) oğlu, Nebiyulhh (fshâk) oğlu, Nebiyullâh Yûsuf'tur" buyurdu. "Sa­na sorduğumuz bu değil" dediler. Bunun üzerine Rasfılüllah "Her halde bana Arapların meziyetlerini soruyorsunuz? Bu kimselerin caihiliyye döneminde en iyileri, şeriat hükümlerini öğrendikleri takdirde İslâm döneminde de en seçkinleridir" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[195]

 

Hz. Yusuf Allah'ın peygamberidir. Rüya ta'biri ilmine sahiptir. Zama­nın devlet idareciliğinde üst seviyede görev yapm;ştır. Güzellikte eşsizdi. Kav­mine faydah olmuştur. Bu sebeplerle insanların en faziletlilerindendir.

Câhilİyye döneminde kavmi içinde şeref sahibi oîaa'ar, islâm'a girdik­ten sonra îsîâmî hükümleri öğrenir ve tatbik ederjerse, îsîâm dönemlerinde de şerefli durumları daha anar. Zira tsîâm ahlâkı ile kişinin örfen devam e4en güze! hasletleri birleştiğinde üstün bir şahsiyet ortaya çıkar, İnsan Al­lah'a karşı takva sahibi olmakla şerefe nail olur, kerim sıfatım haiz olur. Muttaki olanın dünyada hayrı çok, âhiretîs de derecesi yüksek oiur.

Ecdadı muttaki olup. kendisi de bu minval üzere bulunan kimse soyu­nun sopunun şerefi iie şereflenir.

Takva sahibi olanlar, peygamberler, şeref sahibi olaiüardan müslüman oiup isiâmî hükümleri öğrenip yaşayanlar, Allah katında büyük dereceleri haiz kimselerdir.[196]

 

70. Ebu Saîd el-Hudri'den (r.a) Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Dünya tatlı ve renklidir. Aİlah sizi dünyada hüküiîiran biaeak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Bu sebeple dünyadan sakmııuz. Ka­dından sakınınız. îsrailoğullan ilk önce kadınlar konusunda denenmiş ve sa­pıklığa yönelmişlerdir". (Müsiim rivayet etmiştir).[197]

 

Taüıhk onu latmak için, yeşillik de ona bakmak için rağbet edilen şey­lerdir, Her ikisi bîr arada bulunduğunda ise rağbet fazlalaşır. Âdeta dünya tatlı ve yeşil bir meyve ve sebzeye benzetilmiştir ki o nasıl zamanla yok olu­yorsa dünya da yok olmaya mahkumdur.

İnsanlar dünyada halîfeler, vekilier kılınmışlardır. Veya her devirdeki 'insanlar, bir öncekilerinin halifeleri ve vekilleridirler. İnsanlar yaptıklarına göre karşılık bulacaklardır. Kendilerinden öncekilerden ibret almak, onla­rın düştükleri hatalara yaklaşmamak, güzel hasletlerini devam ettirmek, son­radan gelenlerin yapması gereken şeylerdir.

îsrailoğıtflan'nin ilk fitnesinin kadınlardan olduğunun belirtilraesİyle Hâ-\ rût ve Mârût kıssasına veya BeVam b. Bâûrâ kıssasına İşaret edilmiş olabilir.

Yabancı kadınlarla bir arada kalmaktan ve fnne doğuracak yerlere bak­maktan sakınmak gibi şehveti tahrik edecek şeylerden uzak durmak gerekir. Böylece kadınların fitnesinden kaçınılmış olur. Kişinin helâl olan kadınıyla fazla meşgul olup, dinî vecibelerini terketmesi de doğru değildir.

Geçmiş milletlerden ibret alınmalıdır. Zira Benî îsrâil için söz konusu : olan şeyler, aynı sebeplere tevessül edildiğinde başkaları için de geçerlidir.[198]

 

71. İbn Mes'ûd'dan (r.a) Nebi'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allahım! Senden hidâyet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerim". (Müs­lim rivayet etmiştir).[199]

 

RasÛlÜüah hidayet, takva, iffet ve zenginlik istemişti. "Hidayet" doğruya (İslâm'a) delâlet ve yönelmektir. "Takva" emirlere sarılmak yasaklardan kaçınmaktır. "İffet" mubah olmayan şeylerden sakınmak ve uzak durmaktır.

"Zenginlik" gönül zenginliği, insanların elterindekinde gözü olmamak, onlara el açmamaktır. Rasûlülîah (s.a) zaten bu hasletlere sahiptir. Kendi­sindeki bu hasletlerin artarak devam etmesini talep etmektedir.

Bütün İşlerde Allah'a sığınmak ve ona boyun eğmek, Rasûlüllah'm (s.a) insanlar içinde Allah'ı en iyi bilen ve O'ndan en çok korkan olduğu mezkur hadisten anlaşılan hususlardır.[200]

 

72.Ebu Tarîf Adîyy b. Hatim et-Tâî (r.a) der ki; RasÛlüUah'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kim bîr işi yapıp yapmamak için yemin eder, sonra da yeminde belirttiği istikametin dışmda davranmayı takvaya daha uygun görürse, takvaya uygun olanı yapsın". (Müslim rivayet etmiştir).[201]

 

Adiyy'in babası Hatim et-Tâî, cömertlikte darb-ı mesel olan kimsedir.

Adiyy, hicretin 9. yılında, Rasûlüllah'm yanına bir hey'ette gelmiştir. Müslümanların Adiyy'in kız kardeşi Sefâne binti Hatim'i esir aldıkları, Se-fâne'nin müslüman olarak kardeşine gittiği, onu Rasûlüllah'm yanına getir­diği ve Adiyy'in de müslüman olduğu söylenir. Adiyy Rasûlüllah'tan 66 ha­dis rivayet etmiştir, Rasûlülîah ona ikram ve iltifatta bulunurdu. Adiyy ka­rıncalara ekmeği ufalayarak verir ve "Onlar komşulardır ve onların da (üze­rimizde) hakları vardır" derdi. Hicretin 67, yılında 120 yaşında iken vefat etmiştir.

Namazı terketmeye veya içki içmeye yemin etmiş kimsenin o yeminini bozması farzdır.

Yemin ettiği şeyden daha hayırlı bir iş gördüğünde ise yeminini bozar, daha hayırlı olanı yapar ve yemininin keffaretini verir.

Mezkur hadis takvaya bağlılığı teşvik etmektedir. Bir günaha azmeden kimse, onu işlemekten vazgeçmelidir. O günahı işlemeye yemin etmiş bile olsa, ona terketmeiidir. Günah bir şey için yapılan yeminin bozulmasında ve yerine getirilmemesinde sakınca yoktur.[202]

 

73. Ebu Umâme Sudayy b. Aclân el-Bâhili'nin (r.a) "Rasûlülîah'ı (s.a) Veda Haccında, hutbede şöyle söylerken işittim" dediği rivayet edilmiş tir: "Allah'tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan ayınızda oruç tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Âmirleriniz (in meşru olan is­teklerin) e İtaat ediniz". (Tirmizî, "Kitâb'us-Salât"in sonunda rivayet et­miş ve Hadis, hasen-sahihdir, demiştir).[203]

 

£bu ümâme, sahabHerin meşhurlanndandır. RasüJüllah'dan (s.a) 250 hadis rivayet etmiştir. Mısır'da ve Humus'ta ikamet etmiştir. Hicretin 31. yılında Şam'da vefat etmiştir. Şam'da en son vefar eden şahabıdır.

Ramazan ayı müslümanlann ayıdır. Nkelcim peygamberimiz "Receb AI-fah'mayı, Şa'bân benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır"buyurmuştur.

Hadiste zikredilen amellere bağlılık, Allah için takvalı bulunmakla oran­tılıdır. Allah'tan sakınmak (takva sahibi olmak) cennete giden yoldur ve cen­nete girmenin şartıdır. Dünya'da istikamet üzere olmak ise ahirette kunuiu-şa sebeptir.

Âmirlere Allah'ın haram kıldığı şeyleri emretmedikleri müddetçe itaat edilir. Allah'a isyan söz konusu olan şeylerde ise hiçbir kimseye itaat edilemez.[204]

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

YAKÎN VE TEVEKKÜL

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Mli'minJer (düjnıan) ordularını) görünce; "İste bu, Allah'ın ve Ra-sûlti'nüa bize va'd ettiği şeydir, Allah ve peygamberi doğru söylemiştir" de-dijer. (Bu), oiüann imanlannı, teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yap­madı". (Ahzab, 22)

"OnJar öyle kimselerdir ki halk kendilerine,- (düşmanlarınız olan) in­sanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun" dedi de, bu (söz) onJann imanını artırdı ve "Allah bize. yeter, O ne güzei vtk/ldir" dedi­ler. Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan Allah'tan ni'mef (afiyet ve selamet) ve fazl-u ticaret ile geri geldiler. (Bu suretle) Allah'ın rı­zasına da uymuş bulundular. Allah çok büyük lütf-u inayet sahibidir" (ÂI-i İmrâE, I73-/174)

"Ölmek sânından olmayan O Baki (Tcâlâ)va

"Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır". (İbrahim, 11)

"Bir kere de azmettin mi artık Allah'a güvenip dayan". (Âl-i İmran, 159) Tevekkülü emreden ayetler pek çoktur.

"Kim Allah'a güvenip dayanırsa, O kendisine yetişir". (Talak, 3)

"Mü'minler ancak onlardır ki Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, kar şılannda âyetleri okununca, (bu) onların imanını artırır. Önîar ancak Rab lerine dayanıp-güvenirler". (Enfal, 2)

Tevekkülün fazileti hakkındaki ayetler de pek çoktur.[205]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

74. İbn AbbâVdan (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Bir nebi gördüm. Yanında gayet küçük bir cemâat vardı. Bir başka nebi'yi de bir-iki kişiyle birlikte,.diğer bir nebi!-yi ise yanında tek bir kişi dahi yok iken gördüm. Bu sırada gözümün önün­de büyük bir kalabalık belirdi. Onlan kendi ümmetim zannettim. Bana "Bu Musa ile kavmidir. Fakat sen ufka bir bak" denildi. Ufka bakınca büyük bir kalabalık gördüm. Bana "Şimdi de diğer ufka bak" denildi. Baktım bir de ne göreyim, çok büyük bir kalabalık (var). "Bu kalabalık senin ümme­tindir. Onların arasında yetmiş bin kişi var ki hesapsız ve azapsız cennete gireceklerdir" denildi.

Sonra Rasûlüllah ayağa kalkıp evine gitti. Orada bulunanlar, sorgusuz ve azapsız olarak cennete girecek yetmiş bin kişi hakkında konuşmaya baş­ladılar. İçlerinden biri; "Onlar Rasûlüllah'ın sahabtkri olmalıdırlar" dedi. Bir diğeri "Onlar İslâm olarak doğup Allah 'a şirk koşmayanlar oba gerek" dedi. Bu şekilde çeşitli görüşler ileri sürdüler. Bu esnada Rasûlüllah onların yanına geldi ve "Kimler hakkında konuşmaya daldınız?" buyurdu. Onlar da durumu kendisine anlattılar. Rasûlüllah "Bunlar efsun yapmayanlar ve yaptırmayanlar, teşe'um etmeyenler ve yalnız Rûbblerine tevekkül edenlerdir" dedi. Bunun üzerine Ukkâşe b. Mıhsan ayağa kalkarak "Allah 'a duâ et de, beni onlardan kılsın" dedi. Rasûlüllah: "Sen onlardansın"buyurdu. Arka­sından bir başkası da ayağa kalkarak, "Beni de onlardan kılması için Al­lah'a duâ ediniz" dedi. Rasûlüllah "Bu hususta Ukkâşe senden önegeçti" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[206]

 

"... Yetmiş bin kişi var ki, hesapsız ve azapsız cennete gireceklerdir" buyurulanlann, oruda görülen kalabalıktan başkaları olmadı veya kalabalı­ğa dahil olmala-s da muhtemeldir.

Sahabîlerin kendi araiarmda bu yetmiş bin kişinin kimler olduğu konu­sunda çeşitli görüştar ileri sürmeleri, şer'î nasslarda araştırma ile ilimde mü­nazaranın esiz olduğunu ifade eder.

Sahabîîerin ileri sünlükleri görüşlerde, İslâm'ın Uk zamanlarından beri RasûlüUah'a arkadaş olup, ona yardım eden, evlerini-barklanm terkederek hicret edenler İle, müslüman olarak doğup, hif şirke girmeden İslâm üzere devam edenlerin faziletleri ortaya konmuştur

Peygamberler ve ümmetlerinin RasûlüUah'a (s,a) gösterilmesi, peygam-berimizin makamının yüksekliğine işarettir. Bu arz olunuş (gösterilme) ya uyku hâlinde olmuştur; zira peygamberlerin rüyâian haktır veya uyanık halde iken, îsrâ gecesinde olmuştur ya da başka bir şekilde olmuştur. Allah (c.c) nebisine İstediği özelliği vermektedir. Rasûlüllah'ın ümmeti, diğer peygam­berlerin ümmetlerinden çoktur. Bu da başka bir özelliktir.

Bir zararın dcV edihtıssi, bir menfaatin de elde edilmesi için Allah'a da­yanmak ve ona tevekkül etmek gerekir. "Efsun" olarak terceme ettiğimiz "Rukye"\ okuyup üflemek, okuyarak tedavi etmektir. Rukye'nin caiz ol­duğu ve olmadığı yerler vardır. Kur'an-ı Kerim âyetleri ve Rasüiüliah'in {s.a) yapüğı sabit olan dualarla dua etmek ve okumak caizdir. Câbüiyye âdetle­rinde yapıldığı gibi, imana ve tevekküîün kemâline ters düşen sihir ve büyü gibi şeyler yapmak ise haram kalınmıştır. Yine teşe'üm ve kuş uçmasını uğursuz saymak da haramdır.

Ukkâşe b. Mıhsan, sahabîlerin faziletlilerinden ve cssurlanndandır.

Bedir savaşında kılıcı kınlmcaya kadar çarpışmıştır. Rasüîülîah (s.a) ona bir odun parçası vermiş, Ukkâşe onu afep eiinds sallaymca kılıca dönüşmüş­tür. Ukkaşe onunla, Aİlsh müslümanlara fethi müyesser küıncaya kadar çar­pışmıştır. Bu kılıç, "avn" diye İsimlendirilmiştir. Ukkâşe bu kılıcı ölünceye kadar yanından ayırmamıştir.

Ukkaşe, imarımın kuvveti ve hayra aşsn İstekli ve Allah katmdakiiere arzulu olması dolayısıyla "Beni de onlardan kılması için Allah 'a duû et" de­diğinde, Rasûlüüah (s.a) "Sen onlardansın" buyurdu.

Rasûlüilah'ın (s.a) duassyla Ukkâşe'hm onlardan olması; zikredilen vasiflan Ukkaşs'nin taşıması sebebiyle onlardan olması veya RasûKillah'a (s.a) onun da oniardsn olduğunun vahiyle bildirilmiş olması sebebiyle olabilir.

Bir başkasının da kalkarak, "Benide onlardan kılmesî için Allah'a dva et" demesi üzerine de Rasüîülîah (s,a) "Bu konuda Ukkâşe seni geçti" bu-yurtuü£î"T. Ukkâşî'de bulunan faziletler bu şahısta olmadığı için RasûlOÎ-lah'ın bö\le buyurmuştur söylemr."V&rflart belirtilen (bu 70 bin) kişi­nin makamına duanın jaziletiyle erişmekte seni geçti" buyurulmuştur.

RasûîüUah, faziletinin kemâliyle kimseye hoşlanmayacağı şekilde cevap vermezdi. Bu sebeple "Sen bu tabaka ehlinden değilsin" demeyi uygun

Ukkâşe'nin de onlardan olması için yspılan duanın kabul olduğuna da­ir vahyin gelmesiyle, "Ukkaşe seni geçti': demiştir. Bu durum başkası için olmamıştır şeklinde de bu hadis yorumlanmıştır, Kurtubt ise; "Ukkâşe'nin istediğini, herkesin ayrı ayrı istememeleri için, güzel bir cevapla bu kapıyı kapamıştır" der. Bu görüş çok daha güzeldir.

Bazıları da, ikinci kiginîn münafık olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu itham doğru değildir. Zira sahabîierde asıl olan, iman ve adî sahibi obuala­rıdır. Münafık olduklanna dair sahih bir nakil otmadıkça nifakla itham edi­lemezler. Ayrıca münafıkların böyle bir istekte bulunmaları nadirdir. Zira onlar Aüah katındaki derecelere rağbet eimezler. Nitekim Hatib el-Bağdâdî, bu şahsın "Sa'd b. Ubâde" olduğunu zikretmiştir.[207]

 

75. İbn Abbas'dan (r.a) Rasûlülîah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Allahım! Ancak sana teslim oldum. Yalnız sana inandım. Yalnız sapa dayanıp güvendim. Sana yöneldim ve senin yardımınla düşmanla mü­cadele ettim. Allahım! Beni doğru yoldan ayırmandan yine sana sıgnuyo-rum. Senden başka ilâh yoktur. Sen daima dirisin. Cinler ve nisanlar ise clürler''. (Buhfirî ve Müslim rivayet etmiştir. Metin Müslim'indir. Buhâri muh-tasaran rivayet etmiştir).[208]

 

"Allahtm! Ancak sana teslim oldum" sözünü, tbn Abdİlberr söyle açık­lar: Senin hikmetine ve emrine teslim oldum, salim oldum, memnun kaldım. İman ettim, tasdik ettim ve yakînen inandım. "Sana yöneldim" sözü için­de; "Senin ibâdetlerine döndüm. Sana yaklaştıracak şeylere yöneldim" der.

Buhârf nin muhtasar rivayetinde, "Senin izzetine sığınırım. Senden başka ilâh yoktur. Sen daima dirisin, cinler ve insanlar İse ölürler" buyurulmuştur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Yalnız Allah'a tevekkül etmek gerekir. Zira kemâl sıfatlarım taşıyan sa­dece O'dur. Yalnız O'na İtİmad edilir. Bütün mahlukât acizdir, ölüm ile son bulurlar, dolayısıyla mahluka değil, Hakk'a ve Hâlık'a güvenmek lazımdır.

Tam bir sadâkat ve hulüs-i kalble, Rasûlüllah'ın (s.a) buyurduğu bu duâ ile Allah'a dua etmek, peygamberimizin sünnetlerinden biridir.

Kim Allah'tan başkası yanında aziz olursa, Allah onu zelil kılar. Kim Allah'ın yolundan başkasına giderse, şaşırır dalâlette olur. Her kim de Al­lah'a dayanır, O'nun emirlerine sarılır, yasaklarından da kaçınırsa, aziz olur.[209]

 

76. Ibn Abbas (r.a) der ki: "Hasbinallâhu ve ni'me't-Vekîl" (Allah bi­ze yeter! O ne güzel vekildir) cümlesini Hz. İbrahim (a.s) ateşe atıldığı za­man söyledi. Aynı sözü Hz. Muhammed de (s.a) söyledi. Şöyle ki; kendisine "İnsanlar, size karsı ordu hazırladılar. O halde onlardan korkunuz"'** de­dikleri zaman, bu (söz) onların imanını artırdı ve "Allah bize yeter! O ne güzel vekildir" dediler. (Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir).[210]

 

Ibn Abbas'dan (r.a) gelen diğer bir rivayet şöyledir: "Hz. İbrahim (a.s) ateşe atıldığı zaman son sözü "Hasbinallâhu ve ni'me'l-vekîl" (Allah bana yeter! O ne güzel vekildir)" olmuştur.

Kurtubî, tefsirinde Ibn Îshâk'dan şöyle nakletmiştir: Hz. İbrahim'i yak­mak İçin odunlar toplanıp, mancınık hazırlandıktan sonra yer ve gök içinde bulunan melekler, tüm canlılar ve cinler hepsi birden feryad ettiler: "Rabbi-mizt Yeryüzünde ibrahim'den başka sana ibadet eden yok. Bize ona yar­dımcı olmamız için izin ver" Allah Teâlâ (c.e): "Sizden yardım dilerse ve yardıma çağırırsa, çağırılan ona yardım etsin. Bu konuda ona izin verdim. Benden başkasından yardım istemezse ben ona yardım ederim" buyurdu. Hz. İbrahim'i ateşe atmak istediklerinde su meleği gelerek, "Ey İbrahim! İstersen ateşi söndüreyim" dedi. Hz. İbrahim "Sana ihtiyacım yok" dedi. Rüzgâr meleği geldi, "Eğer istersen ateşi uçururum" dedi. Hz. İbrahim "Hayır" dedi. Sonra başını semâya kaldırarak "AUahım! Sen semâda tek­sin, ben de yeryüzünde tekim. Benden başka sana kulluk eden yok! Allah bana kâfi (yeterli) dır. O ne güzel vekildir" dedi.

Nuaym b. Mes'ud el-Eşcaî, Rasülüllah İle sahabîlerîne gelerek; "Ebu Süfyân ve taraftarları sizi yok etmek için büyük bir ordu topladılar. Onlar­dan korkun ve üzerlerine gitmeyin " dedi. Bu söz onların imaniannı artırdı ve tam bir teslimiyetle "Allah bize yeterlidir! O ne güzel vekildir" dediler.

Mezkur hadiste Allah'a tevekkülün ve peygamberlerinin yolundan gi­dilmesine işaret edilmiştir.[211]

 

77. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir takım kavimler cennete girer ki, bunların kalpleri  (naldan konusunda Allah'a dayanıp güvenen) kuşların kalpkri gibidir" (Müs­lim rivayet etmiştir)[212]

 

Bütün müminler Allah'ın va'di üzere cennete gireceklerdir. "Kavim" îügaîîe "erkek topluluğu" demektir. Bu topluluğa kadınkr dahil değildir. Nitekim "Ey inananlar! Bir topluluk, (diğer) bir toplulukla alay etmesin. Belki (alay ettikleri kimseler) kendilerinden iyidirler. Kadmlar da (diğer) ka­dınlarla alay etmesinler. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar" (Hü-curet, 11) buyurulmuşte. Âyette "topluluk" afasak terceme edilen "kavm"t kadınlar dahil edilmeyerek, aynca zikredilmişlerdir. Kur'an'm umumunda ise "kavm"e kadm-erkek dahil edilmiştir. Mezkur hadiste de "k&vimler" sözcüğü kadın ve erkeği kapsar.

Kuşların nsik için çeşitli p!aa ve projeleri yoktur. Onlann vücutları çok hafiftir, dolayısıyla güçlük ve zorluğa dayanamazlar. Allah Teâiâ, bunların zayıflığma rağmen rızık yoİIannı kolaylaştırır onlar da sayısız nimetler ile mmetlenİrler.

Fakir ve zayıf ama imanlı, ve Allah'a tam tevekkül etmiş nice kuüar vardır ki, âdeta kuş gibi anlayışta seridir, hayırları kabui ederler ve zararsızdırlar. Işîe bunlar cennet adaylarıdır.

Hadis, tevekküle ve kalp inceliğine teşvik etmektedir. Zira tevekkül ve gftnül hoşnutluğu, cennete girme ve ni'metlerden istifade etme sebeplerin­dendir.[213]

 

78. Câbir'den (r.a) rivayet-edilmiştir:

Câbir, Rasûluiîah (s.a) yanında Nedd taratma hsrbe gitmiş, RasÛlttl-lah (s.a) dönerken, o da onunla geri donmuşta. Kafile ağaçlı bir vadiye ge­lince, öğle uykusu için moia zamanı geldi. RasûIOllah bir konaklama yeri beğendi. Halk da gölgelenmek için ağaçların altına dağıtdı. Rasûlüüah (s.a) "Sainura" ağacının altsnda İdi. Kılıcım ağaca astı. Biraz uyumuştuk ki, RasûîüUîm bizi çağınverdİ. Yanında (müşriklerden) bir bedevi duruyordu. Rasûlüüah dedi ki; "Bu bedevi ben uyurken kılıcımı aS;p, bana çekmişti. O elinde çekilmiş halde iken uyandım. Bedevi bana: "teni benim elimde,1! kim kurtaracak?" dedi. Ben de üç defa "Allah koruyacak" dedim". (Câbir der ki:) "Rasöiüliah bedeviyi cezalandırmadı. Yerinde oturdu". (Buhâri ve Müs­lim rivâyeî etmiştir).[214]

 

Diğer bir rivayet ise şöyledir:

Câbir (f.s) dedi ki: KasÛlüllah (s.a) ile birlikte Zftt'Ur-Rikfi'da idik. Göl­geli bir ağacın yanma varınca, orayı Rasûlüüah'a bırakıp, oradan ayrıldık. E« esnada müşriklerden biri gelmiş, Rasûlüllah'in (s.a) kılıcı ağaçta asılı bulunürken, kılıcı kınından çıkarıp Rasûlüllah'a (s.a) çekmiş ve "Benden kor­kuyor musun?" demiş. RasÛlüllah (s.a)"Hayır" diye karşılık vermiş. Bu­nun üzerine o müşrik "O halde seni benim elimden kim kurtaracak?" diye sorunca, RasûlüUah (s.a) "Allah" diye buyurmuş.

EbÛ Bekr el-lsmâİH'nin Sahih'indeki rivayet ise şöyledir.

Bedevi dedi ki: "Senibenden kim kurtaracak?" RasÛlüllah da "Allah" diye buyurdu. O sırada kılıç adamın elinden düştü. RasÛlüllah hemen kılıcı eline alarak "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" diye buyurdu. Adam "İntikam alıcılarının en hayırlısı ol"dedi. RasÛlüllah "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah 'in Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin?" buyurdu. Bedevi "Hayır! Fakat sana karşı savaşmayacağıma ve seninle sa­vaşanlarla beraber olmamak için sana söz veriyorum" dedi. RasÛlüllah da adamı serbest bıraktı. Adam arkadaşlarının yanma vardığında "İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum" dedi.

Zât'ür-Rik'a seferi hicretin 6. yılında olmuştur. Seferin yorgunluğu ve güneşin hararetinden öğle uykusuna yatarak dinlenme gereği duyulmuştur. RasÛlüllah (s.a) uyurken gelip kılıcını alan bedevi, Muhariboğullan kabile­sinden Ğavres b. el-Haris'dir. RasÛlüllah bu sefere bu kabile ile harb etmek için çıkmıştı. Allah'ın koruması olmasa İdi, o Rasûlüllah'a (s.a) zarar vere­bilirdi. Ğavres'in müslüman olduğu rivayet olunur.

Bir rivayette; RasÛlüllah (s.a) kılıç kucağında otururken "Ey Kîuham-med! şu kılıcına bakabilir miyim?" dedi. RasÛlüllah "£Vef"dedi. Adam kılıcı aldı..." denilmektedir.

Zû Kıred gazvesinde de böyle bir olayın olduğunu bildiren rivayeti göz-önünde bulundursak, hadisenin benzerinin birkaç defa olması ihtimal dahi­lindedir.

RasÛlüllah (s.a) tic defa "Allah"diye cevap vermiştir. Bu ya Rasûlül-lah'm (s.a) Allah lafzından zevkle, daima söylediğindendir ya da bedevi üç defa "Seni benim elimden kim kurtaracak" diye sormuş ve RasÛlüllah da buna karşılık olarak üç defa "Allah" diye buyurmuştur. Nitekim bedevi, Buhârî'nin rivayetinde iki defa sorusunu tekrarlamıştır.

Mezkur hadis Rasûiüllah'ın (s.a) cesaretine, tehlikeli anlarda kalbinin sebatına, Allah'a güvenine, O'na tevekkülündeki sadakatine ve O'na sığını­şının güzelliğine işaret etmektedir.

Allah'a tevekkül etmenin neticesi hadiste açık bir şekilde izah edilmiş­tir. Hadis, Rasûlüllah'm (s.a) affına, ahlâkının üstünlüğüne, kendi nefsi için intikam almadığına, işlerindeki ileri görüşlülüğüne, Hakka davet için insan­ları eğitmesinin güzelliğine dikkat çekmektedir.

Bir rivayete göre Cebrail bedevinin göğsüne vurmuş, kılıç bedevinin elin­den düşmüştür. Bedevi müslüman olarak kavmine dönmüş ve onları İslâm'a davet etmiştir.

Rasûiüllah'ın (s.a) onu serbest bırakmasından sonra bakışlarının tesi­riyle, Allah Teâlâ'nm bedevinin kalbini İslâm'a açması ve onun böylece İs­lâm'a girmiş olması da muhtemeldir.

Bedevî, kendisini Rasûlülİah'ı (s.a) öldürmek üzere gönderen arkadaş­larının yanına döndüğünde de "İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum" demiştir.[215]

 

79. Hz. Ömer'den (r.a) "RasûlüUah'ı (s.a) şöyle derken duydum" de­diği rivayet edilmiştir: "Şayet siz Allah'a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sa­bahları açlıktan karınlan çekilmiş olduğu halde çıkarak, akşamlan karınlan dolu olarak dönen kuşlara nzık verdiği gibi Allah size de rızkınızı verirdi". (Tirmizâ rivayet etmiş ve bu hadis hasendir, demiştir).[216]

 

Bütün hâllerde Allah'a güvenerek hayrın O'nun katında olduğuna tam tevekkül edeni Allah Teâlâ, sabahleyin aç kamına gidip, akşam tok karnına dönen kuşlan doyurduğu gibi doyurur. Hadis, çalışmadan oturup, başkala­rına yük olmayı çirkin görmekte ve aynca her işte sıdk ile Allah'a tevekkül etmeyi, çalışmayı ve sebeplere başvurmayı belirtmektedir.

Kuşların sabah erkenden çıkıp uğraşıp didinmeleri gibi hiç durmadan sebeplere tevessül etmek ve çalışmak da Allah'a tevekküldeki sadâkattendir.[217]

 

80. Ebu Umâre el-Berâe b. Âzib'den (r.a) RasülüIIah'ın (s.a) şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir: "Ey falanca! Yatağına girdiğin zaman şöyle de: "Allahümme eslemîü nefsi Ueyke ve veccehtü vechi ileyks ve/evvadtü emrf ileyke ve elce 'tü zahri i/ey ki rağbeten ve rahbeten Ueyke lâ melce 'e velâ men-câ tnirtke İllâ Ueyke. Ârnenîû bi kitabike 'İlezi enzelte ve mbiyyike 'llezi ersel­le". (Aliahim! Kendimi Sana teslim ettim. Yüzümü sana döndüm. Korkum da, ümidim de Sen'den olduğu için, her işimi Sana havale ettim. ArkamıSa-na dayadım: Sen'den sığınacak ve "korunacak yer yine Sana'dır. indirdiğin kitabma da, gönderdiğin peygamberine de iman ettim). (Bu duayı ettikten sonra) eğer sen o gece ölürsen, doğduğun zamanki gibi günahsız oiarak ölür­sün. Eğer sabaha çıkarsan, hayra nail olursun". (Buhârî ve Millim rivayet etmiştir). [218]

 

Buhârî ve Müslim'in sâhihJerindeki diğer bir hadiste Berâe'den şöyle ri­vayet edilmiştir: Rasûlüilah (s.a) bana: "Yatağına gireceğin zaman namaz abdesti gibi abdest al. Sonra da sağ yanın üzerine yat ve şöyle şöyle de buyurdu. Duanın aynısını zikretti. Sonra RasÛIüllah, "Son sözlerin, yatar­ken söyleyeceğin bu sözler olsun" buyurdu.

Ebu Umâre'ye "Ebu Amr" ve "Ebu Tufeyl" de denilmiştir. Berâe b. Â2İb Bedir savaşında küçük görülerek savaşa alınmamıştır. Uhud savaşına katılmıştır. Rssûlüllah'dan (s.a) 305 hadis rivayet etmiştir. Kûfe'de ikamet etmiş ve orada vefat etmiştir.

PeygamberinuVin (s.a) "Yâfüfân " diye hitab ettiği kişi Useyd b. Hu-dayr*dir.

Mü'mİn yatağına girdiğinde Allah'a hitaben, "Rabbim! Ne/simi Sana teslim ettim. Hikmetlerine itaatle Sana amadeyim. Hükümlerine raziyım. Ka­derine gönülden bağlıyım. Tam bir teslimiyette ve rızâm ile bütün benliğimi Sana yönelttim. Bütün dünya ve âhiret işlerimi Sana havale ettim. Sana te­vekkül ediyorum. Sen'in koruman için Sana dayandım. Biliyorum ki Sen'­den daha kuvvetlisi yoktur, Sen'in sevabını arzuluyor, azabından korkuyo­rum. Her iki halde de ancak Sana dönüyorum. Sen 'den başka kendine sığı­nılacak yoktur. Sen 'den başkasında kurtuluş da yoktur. Gönderdiğin Kur'-an 'o ve diğer ilâhi kitaplara inandım. Gönderdiğin peygamberlerin tamamı­na da inandım "der ve o gece Ölürse imanlı oiarak ölür. Zira bir hadiste "Son sözü "Lâ ilahe illallah " olan kimse cennete girer" buyurulmuştur. Mü'min Allah'tan hem korkmalı, hem de sevabını beklemelidir. Peygamberimiz (s.a) "Mü'minin korkusu ve ümidi tartıisa (birbirine) denk olur" buyurmuştur. Yatağa yatmadan önce abdest almak ve sağ yana yatmak sünnettir. Bu sağ tarafın şerefi ve kalbin uyku halinde sıkışmaması içindir. Sağ tarafa yatıldı-ğında az uyku uyunur ve gece namaza kalkmaya sebep olur.

Hadis, bütün hâllerde Allah'a sığınmayı vurguluyor. Her gece Allah ile ahdi yenileme ve İslâm ile imanı güçlendirmeye teşvik ediyor. Hadiste zikre­dilen cümlelerin uykudan Önce söylenmesi müstehaptır. Günün en son sözü olarak bu duanın söylenmesi, İçerdiği anlam ile kişiyi iman nurlanyla baş-başa bırakmakta, Allah katında da bunu söyleyeni yükseltmektedir.

Uykudan önce abdest almak, tam bir temizlik içinde uyumaya vesile­dir. Hadiste buna da teşvik vardır.[219]

 

81. Ebu Bekr es-Sıddîk b. Osman b. Âmir b. Amr b. Ka'b b. Sa'd b. leyin b. Mürre b. Kâ'b b. Lüeyy b. Galib el-Kureşî et-Teymî (r.a) kendisi, ana­sı ve babası da sahabîdir (r.a) der ki:

Biz mağarada Rasûlüllah ile beraber iken ve müşrikler başımızın üstün­de dolaşırken oniann ayaklanna baktım da "Ya Rasûlellah! Eğer onlardan birisi ayaklarına bakacak olsa mutlaka bizi görür" dedim. Rasûlüllah: "Ey Ebu

Bekr! Üçüncüleri Allah olan iki kimseyi sen ne sanıyorsun?" buyurdu. (Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir).[220]

 

İslâm'da ilk defa "S ilik" lakabıyla anılan Hz. Ebu Bekr'dir. "Ebu Bekr" künyesi ise, isminden daha çok anılmıştır. Hz. Ebu Bekr'in ismi Ab­dullah'tır. Hz. Ebu Bekr'e "Sıddîk" lakabı, Peygamberimiz (s.a) Mirac'a çıktığında O'nu hemen tasdik etmesi sebebiyle verilmiştir. "Attk" lakabıyla da anılmıştır. Hz. Ebu Bekr'in babası Osman'ın künyesi "Ebu Kuhâfe"dir. Annesi, Ümmü'1-Hayr Selma binti Sahr'dır. Rasûlüllah'm (s.a) İslâm'a da­vetinde Hz. Ebu Bekr, hiç tereddüt etmeden daveti hemen kabul etmiştir. Hürler içinde erkeklerden ilk müslüman olandır. Babası Ebu Kuhâfe ise, Mek­ke'nin fethinde müslüman olmuştur. "Rabbimden başka bir dost edinsey-dim, Ebu Bekr'i dost edinirdim" hadis-İ şerifi Hz. Ebu Bekr'in faziletini

açıklamaktadır. Rasûlüllah'dan (s.a) 142 hadis rivayet etmiştir. 63 yaşın­da iken hicri 13. yılda vefat etmiştir. Rasûlüllah'm (s.a) kabrinin yanına defnedilmİşitr.

Rasûlüllah (s.a) ile Hz. Ebu Bekr Mekke'den Medine'ye hicret ederler­ken, Mekkeli müşrikler peşlerine düşmüşler, peygamberimizle Hz. Ebu Bekr de Sevr mağarasına saklanmışlardır. Kur'an-i Kerim'de: "İnkar edenler ken­disini (Mekke 'den) çıkardıkları sırada, ikisi mağarada iken arkadaşına ' 'üzülme, Allah bizimle beraberdir!" diyordu..." (Tevbe, 40) buyurulmuştur. Sevr Mağarası'nın mı, Hire Mağarası'mn mı üstün olduğu konusunda İse İhtilaf edilmiştir.

Feyrüzâbâdî: "Sevr mağarası daha faziletlidir. Zira Allah Teâlâ onu Kur'-an 'da zikretmiş (Tevbe, 40) ve bu mağarada Adnanoğullarmın efendisi (pey­gamberimiz) korunmuştur" demiştir. Bazıları da "Hira Mağarasrdaha üs­tündür. Zira Rasûlüllah, ibadet için orayı seçmiş ve vahiy orada gelmeye başlamıştır" demişlerdir.

Mağaranın ağzmdan Rasûlüllah ve Hz. Ebu Bekr girmişler, müşrikler ise ağaç dallarını ve örümcek ağını görünce mağarada olmalarına ihtimal ver­memişlerdir. İçeride Hz. Ebu Bekr (r.a), Rasûlüllah'a (s.a) bir zarar gelme­sinden endişe ederek "Mağaraya girerlerse ne yaparız yâ Rasûlallah!" dedi­ğinde Peygamberimiz (s.a) mağaranın diğer tarafına işaret ederek; "İşte şu­radan çıkarız" buyurmuşlardır. Tamamen kaya kütleleriyle kapalı olan yer Rasûlüllah'm işaretiyle beraber Allah'ın kudretiyle açılı vermiştir.       

Hadis, Allah'a güvenmenin, O'nun gözetiminde huzur içinde bulunmanın ve tehlike ânında tüm tedbirlere başvurduktan sonra O'na sığınmanın gere­ğini ifade etmektedir.

Hz. Ebu Bekr'in telâşı kendisi için değil, Rasûlüllah'a bir zarar gelmesi halinde İslâm'ın zarar göreceği düşüncesinden dolayı idi. Hz. Ebu Bekr'in Rasûlüllah'a (s.a) olan sevgisi, ona acıyıp yardım etmek istemesi ve düşman­ların ona bir zarar vermesinden korkması onun peygamberimize olan bağlı­lığını ve imanının mertebesini ortaya koymaktadır.

Hadis, Allah'ın peygamberlerini ve velilerini koruduğuna, onları mu­zaffer kıldığına delildir. Nitekim Allah Teâlâ "Elbette biz elçilerimize ve ina­nanlara hem dünya hayâtında, hem de şâhidlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz" (Mü'min, 51) buyurmuştur.[221]

 

82. Mü'minltrin annesi Ümmu Seleme Hind binti Ebu Ümeyyc Huze-yOfe el-Mahzûmiyye'den (r.a) şöyle rivayet olunmuştur:

Hz. Peygamber (s.a) evinden çıktığında şöyle buyururdu: "Allah'ın adiyia sığınıyorum. Allah'a dayanıp güveniyorum. Allahım sapmaktan veya sapti-nlmaktan, zulüm yapmaktan, zulme uğramaktan, saygısızlık etmekten, ba­na karşı saygısızlık yapılmasından Sana sığınırım". (Hadis sahihtir; Ebu Dâ-. vud, Tirmizî ve diğerleri sahih senedlerle rivayet etmiştir. Tirmizî. hadis sa­hihtir, demiştir. Buradaki metin Ebu Davud'undur).[222]

 

Peygamberimiz (s.a) hicretin 4. yıhnda ümmü Seleme ik kocası Ebu Seleme'nin ölümünden sonra evlenmiştir. Ümmü Seleme kocasıyla beraber Habeşistan'a ilk hicret edenler arasında yer almıştır.

Medine'ye hicret eden ilk kadın şahabı olduğu söylenir. Ümmü Seleme 378 hadis rivayet etmiştir. Rasûlüîîah'm (s.a) hanımlar) (mü'minlerin anne­leri) arasında en son vefat edendir.

Ebu Davud'un rivayeti; RasûlüUah (s.a) evinden çıktığında bakışları­nı semaya kaldırır ve "Allah'ım sena sığınıyorum..." derdi" şeklindedir.

Hadiste zikredilen duayı evden çıkarken okumak müstehaptir. Bu duâ-mn okunması Rasûlüllah'a ittibâ, duanın karşılığı ise bayrı elde etmek ,ve nefsi uyanık bulundurmaktır, öte ysndan bu cümleleri söyleyen; dalâlet, zillet, zulüm ve cehaletten uzak olur.

Hadis Allah'a sığınmayı ve Aüah'ın emirlerine sarılmayı teşvik etmek­tedir. Böylece kişi sapmaktan ve Hakk yolundan çıkmaktan kurtulur. Ebu DSvud; Kit&b'ul-Edeb, 5094. Ahraed b. Hanbel; ve İbn Mfice; 3884[223]

 

83. EnesMen (s.a) Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Kim evinden çıkarken, "Bismillahi tevekkeltü atellahi velâ havle vetâ kuvvete illâ billahi" (Allah'ın adı ile Allah'a dayandım. Allah'ın izni olmak­sızın hiçbir hareket ve kuvvet yoktur) derse, kendisine Allah tarafından "Sen hidayete erdir ildin. Her ihtiyacın yerine getirildi ve korunduff* denilir. Şey­tan da ondan uzak durur". (Ebu Dâvud, Tirmizf, Neseî ve diğerleri rivayet etmiştir. Tirmizî hadis hasendir, demiştir).[224]

 

Bir kimse evinden çıkarken bütün işlerini Allah'a havale «Ser ve gü­nahlardan ancak O'nun korumasıyla kurtulacağını, İtaat ve ibadeti de yi­ne O'nun yardımıyla yapabileceğini dile getirir. Kendisine Allah veya me­lek tarafından, Allah'ın ismiyle yardım dilediği ve O'nunla korunmayı ar­zu ettiği için, hidayette olduğu, dünyevî ve uhrevî işlerinde muvaffak ola­cağı, her türlü düşmanın şerrinden korunacağı bildirilir. Mümin bütün iş­lerinde sadakatle Allah'a tevekkül eder, gücü, kuvveti ve her çeşit hare­keti, yalnız Allah'a, O'nun iznine izafe ederse, Allah onun koruyucusu olur. Mü'minin Allah'ın koruması altında olduğunu duyan şeytân, bunu diğer şey­tanlara naklederek böyle bir kimsenin yolundan saptırılamayacağmı acziyet içerisinde itiraf eder.

Hadis, Allah'a tevekkülün ve Allah'a sığınmanın faziletini beyan et­mektedir. Zira bu dua, nnYmini bütün serlerden koruyan bir kaledir. Ha­diste zikredilen duanın evden çıkarken okunması, dua sebebiyle hayır elde etmek için müstehaptır.[225]

 

84. Enes'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir:

Hz. Peygamber (s.a) zamanında iki kardeş vardı. Biri peygamber'e (s.a) geür-gider, diğeri ise işe (çalışmaya) giderdi. İşe giden, kardeşini (çalışmadı­ğı için) Rasûlüllah'a şikayet etti. Rasûlüllah da ona, "Belki de onun yüzünden rızkım elde ediyorsun" buyurdu. (Tirmizî, Müslim'in şartına göre sahih olan bir senedle rivayet etmiştir)[226]

 

RasûIüUah'ın (s.a) sözlerini, fiillerini öğrenmek ve yaşamak için onun yanından ayrılmayan kimse, ihtiyaçlarım gideren ve sanat sahibi olan kar­deşi tarafından Peygamberimize şikâyet edilmiştir. Bunun üzerine Rasûlül­lah {s.a) rızkın Allah'ın elinde olduğunu, kime hangi miktarda dilerse verdi­ğini hatırlatarak "Belki de kardeşinin işlerini görüp ihtiyaçlarım gidermen rızkınızın artmasına ve kolaylaşmasına sebeptir" buyurmuştur. Zira Allah, din kardeşinin yardımında olan kimseye yardımcıdır. Rızık ve yardım, ko­runup gözetilmeye muhtaçlar sebebiyledir, îlim tahsilinde olanların rızkını Allah? tekeffül etmiştir.

Kim ilim tahsili ve dinî hükümleri öğrenmek, Allah'ın şeriatini koru­mak için çalışırsa, Cenab-ı Allah onun işlerini görecek ve ihtiyaçlarını gide­recek kimseyi hazır kılar. Hadiste, ilim ehline yardım etmek teşvik edilmiş tir. İnsan, nafakasını temin ettiği şahıslar sebebiyle bereket bulur, bol nzka nail olur.[227]

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

DOĞRULUK (İSTİKAMET)

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"O halde sen (habibim) emrolundugun vech ile dosdoğru hareket et" (Hud, 112)

"Hakikat Rabbimiz Allah'tır" deyip de sonra doğruluğu iltizam eden­ler (yok mu?) onların üzerlerine "Korkmayın, tasalanmayın, va'd olundu­ğunuz cennetle sevinin" diye melekler inecektir. Biz dünya hayatında da, âhi-rette de sizin dostlarınız. Çok yargılayıcı, çok esirgeyici (AUah)dan bir fazlu kerem olmak üzere burada canlannız neden hoşlanırsa (hepsi) sizindir. Bu­rada ne isterseniz (hepsi) sizin". (Fussilet, 30-32)

"Rabbimiz Allah'tır, deyip de soara (bütün hareketlerinde) doğruluğu iltizam edenlere, (evet) onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olma­yacaklardır Onlar (iyi amel ve hareketlerime mükafat olmak üzere orada ebedî olarak kabadırlar". (Ahkâf, 13-14)

"Hakikat Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğruluğu iltizam edenler (yok mu?...)" (Fussilet, 30; Ahkâf, 14) ayetiyle hadisimiz mutabakat halin­dedir. Doğruluk, Allah'ın emirlerim yerine getirmek, nehiylerinden kaçın­maktır. Allah'a kulluk esnasında istikametten ayrılmamaktır. İman, amel olmadıkça yeterli değildir. Zira amel imânın tercümanı ve simgesidir.[228]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

85. Ebu Amr'dan -Ebu Amre Süfyân b. Abdullah da denilir- (r.a) riva­yet edilmiştir: "Yâ Rasûlüllah! Bana fslâm hakkında öyle bir söz söyle ki, bu hususta senden başkasına bir şey sormafya gerek duyma)yayım" dedi. Rasûlüllah (s.a) "Allah 'a iman ettim, de. Sonra dosdoğru ol" buyurdu. (Müs­lim rivayet etmiştir).[229]

 

Süfyan b. Abdullah Hz. Ömer döneminde Taifte vali idi. Süfyan Ra-sûlüüah'dan (s.a) İslâm'ı yaşayabilmesi için öyle bir söz söylemesini istemiş­tir ki, bu söz ile başkasının açıklamasına ihtiyaç katmasın ve bu sözle amel edildiğinde, o sahibi İçin yeterli olsun.

Rasûlüllah da (s.a) ondan Allah'a iman ve imanın bütün ayrıntılarını dili ile ikrar edip kalbiyle tasdik etmesini, imanın gereği olan tüm amellerde de hiçbir eğrilik yapmadan, dosdoğru hareket etmesini istemiştir.

Hadis, "Cevâmi'ül'Kelim"dendir ki, bu Rasûiüllah'a (s.a) verilen hu-susuyetlerden birisidir.[230]

 

86. Ebu Hüreyre'den (s.a) Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İşlerinizde mutedil olunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki içiniz­den hiçbiri ameli sebebiyle kurtuluşa erecek değildir". Sahabîler, "Ya Ra­sûlüllah! Sen de mi?" dediler. Rasûlüllah "Evet ben de kurtulamam. Meğer ki Allah katından bir rahmet ve faziletle beni koruya" buyurmuşlardır. (Müs­lim rivayet etmiştir)[231]

 

Ne sevap, ne ceza, ne de şer'î bir hüküm, akıl ile sabit olmaz. Bütün bular ancak şeriat ile sabittir. Allah hiçbir şey ile mükellef tutulamaz. Dün­ya ve âhiret O'nun mülküdür. İstediğini yapar. Bütün itaatkârlara azab et­se, onları cehenneme soksa bile bu O'nun adaletindendir. Hatta kâfirleri ni­metle cennete soksa dahi! Ancak Allah haber vermiştir ve O'nun haberi doğ­rudur ki O böyle yapmaz. Bilakis O, mü'minleri bağışlar ve rahmetiyle on­ları cennete sokar. Kâfirlere azap eder ve onları cehenneme sokar. Bu ise O'nun adaletidir. Hiçbir kimse itaatiyle sevaba ve cennete hak kazanamaz.

"... Yaptıklarınıza karşılık cennete girin" (Nahl, 32) ayetinin, ameller ile cennete girmeye delil olması, hadisimiz ile çelişki teşkil etmez. Bilakis âyet ve benzerleri cennete girmenin ameller sebebiyle olduğuna delildir. Amelleri yapabilmek, bunlarda ihlaslı olmak ve amellerin kabulü Allah'ın rahmet ve keremiyledir. Yani hiç kimse cennete sadece amelle giremez. Hadisten kas­tedilen de buduî.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Allah'ın kullarına fazlı ve keremi, onların amellerinden daha çok ve daha geniştir. Allah üzerine hiçbir şey vacip değildir. Allah'ın rahmetine nail ol- madıkça kimse amelleri sebebiyle cennete hak kazanamaz.

"... Yaptıklarınıza karşılık cennete girin" (Nahl, 32) ayeti, sırf amel ile cennete hak kazanmaya değil, Allah'ın bunu va'di sebebiyledir. Hiçbir beşer, Rabbinin hakkını tastamam yerine getiremez. Zira Allah'ın nimet­leri çoktur. İnsan onlara karşı şükretmekten âcizdir. Nitekim Allah "...Eğer Allah'ın nimetlerini saymak isterseniz sayamazsınız..." (İbrahim, 34) buyur­muştur.

İyi ameller cennete girmek için sebeptir. Cenneti kazanmak ise ancak Allah'ın rahmeti, fazlı ve keremiyle olur.

Mü'min iyi amel işlerken duayı da yanından eksiltmemelidir ki böylece Allah'ın rahmetine nail olsun ve cennete girebilsin.[232]

 

DOKUZUNCU BÖLÜM

 

VARLIKLARIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ, DÜNYANIN FANİLİĞİNİ,

KIYAMETİN KORKUNÇ HÂLLERİNİ, DÜNYA VE ÂHİRET

İŞLERİNİN TAMAMINI DÜŞÜNMEK, NEFSİN İSTEKLERİNE

MÂNİ OLMAK, ONU ISLÂH EDEREK DOĞRULUĞA YÖNELTMEK

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"(Habibim) de ki: Ben size sırf Allah için İkişer İkişer, teker teker (kar­şımda) durmanız, sonra arkadaşınızda hiçbir mecnunluk olmadığını iyi dü­şürtüp bil)menizi va'z ederim". (Sebe, 46)

"Hakikat göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ar­dınca gelişinde (ve uzayıp kısalmasında) akl-ı selim sahipleri için elbet ibret verici deliller vardır. Onlar (o salim akıl sahipleri, öyle insanlardır ki) ayak­ta iken, otururken, yanlan üstünde (yatar) iken, (hep) Allah'ı hatırlayıp anar­lar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. (î'mâli fikir ederler ve şöyle derler): Ey Rabbimiz Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru". (Al-i İm-ran, 190-191)

"Onlar hâlâ (İbretle) bakmazlar mı o deveye, nasıl yaratılmıştır o? O göğe, nice yükseltilmiştir? O dağlara nasıl dikilmiştir? O yere, nasıl yayılıp döşenmiştir? (Habibim) sen hemen (onlara Allah'ın nimetlerini, tevhid de­lillerini) hatırlat, sen ancak bir batirlatıcısm", (Gasiye, 17-21)

' "Onlar kendilerinden evvelkilerin sonuçlarının nice olduğuna bakma­ları için yer(yüzün) de gezip dolaşmadılar mı? Allah onlann kökünü kırmış­tır. O kâfirlerin hakkı da bunun benzeridir". (Muhammed, 10)

Bu konuda ayetler pek çoktur.[233]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

Daha önce zikri geçen (5. Bölüm, 66 nolu hadis)

"Akıllı ne/sini muhasebeye tâbi tutan kimsedir" anlamındaki hadis bu konu ile ilgili hadislerdendir.[234]

 

ONUMCU BÖLÜM

 

HAYIRLI ŞEYLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELENİ CİDDİYET

VE TEREDDÜTSÜZCE YÖNELDİĞİ BU HAYIRDA SEBAT ETMESİ

İÇİN TEŞVİK ETMEK

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Öyle ise siz de (ey mü'minler) hayır işlerine koşun, birbîrinizle yarış edin". (Bakara, 148)

"Rabbinizin mağfiretine ve takva sahipleri için hazırlanmış olan cenne­te -ki eni göklerle yer (kadardır)- koşuşun". (Âl-i fmrân, 133)[235]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

87. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre, RasûlüİIah (s.a) şöy­le buyurmuştur: "Hayırlı işler yapmakta acele ediniz! Yakında karanlık ge­ce parçaları gibi fitneler olacaktır. Kişi mü'min olarak sabahlar, kâfir ola­rak geceler, yine mümin olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Çünkü dünya malı karşılığında dinini satar". (Müslim rivayet etmiştir).[236]

 

"Beş şeyden önce, beş şeyi ganimet bil! ihtiyarlığından önce gençliği­nin, hastalığından Önce sağlığının, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşgu­liyetinden önce boş vaktinin, ölümünden önce hayatının" hadisinde de ol­duğu gibi engeller çıkmadan önce amel-i salİh işienmelidİr.

Fitneler üst üste gelirse, kalbi ifsad eder ve onda katılık ve gaflet oluş­turur ki bu da kişinin nifaka ve küfre girmesine sebep olabilir.

Müslüman kardeşinin malını gasbetmesi veya helâl sayması, faizi, al­datmayı ve buna benzer haramları helal sayması veya küçümsemesi, kişinin küfre girmesi için yeterlidir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Dine bağlılık farzdır. Herhangi bir engel çıkmadan önce salih amelleri işlemekte acele edilmelidir. Çünkü Ahir zamanda peşipeşine dalâlete iten fit­neler zuhur edecektir.[237]

 

88. Ebu Sirvea Ukbe b. el-Hâris (r.a) şöyle anlatır:

Medine'de Hz. Peygamber'in (s.a) arkasında ikindi namazını kılmıştım. Selam verdikten sonra hemen ayağa kalkarak, cemaatin omuzları üzerinden atlayıp, zevcelerinden birinin evine gitti. Halk, onun acele kalkıp gitmesin­den endişe etti. Bir müddet sonra çıkıp geldi. Onun çabuk hareketi karşısın­da halkın şaşırdığını görünce şöyle buyurdu: "Evimizde bir miktar altın ve gümüş olduğunu hatırladım. Bunun beni Allah'a yönelmekten alıkoymasın­dan hoşlanmadım da onun hemen dağıtılmasını emrettim". (Buhâri rivayet etmiştir).[238]

 

Buhâri'nİn diğer bir rivayeti ise şöyledir: "Evde sadaka olarak ve­rilecek altın veya gümüş bırakmıştım. Onun gece yanımda kalmasını hoş görmedim".

Ebu Sirvea ve kardeşi Ukbe, Mekke'nin fethinde müslüman olmuşlar­dır. Buhârî Ebu Sirvea'dan üç hadis rivayet etmiştir. Rasûlüllah'ın (s.a) ace­le etmeden yürümesi âdeti iken, hızlı hızlı yürüdüğünü sahabîler görünce ken­dilerine bir musibetin gelmesinden endişe etmişlerdir. Rasûlüllah'ın (s.a) ev­de olan bir miktar altını "Namazda iken hatırladım" buyurduğu da rivayet edilmiştir. Peygamberimiz onları düşünerek Allah'a yönelmekten geri kal­mayı hoş karşılamamıştır. Bazıları da; "Dağıtılacak zekâtın geciktirilmesi, kişiyi kıyamet günü hesap için geride bırakmaya sebep olur" demişlerdir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır: Kalbi, Allah'tan alıkoyan şeylerden ayıklayıp temizlemek, hayırlı işler­de acele etmek müstehaptır. Doğrudan zekâtım verebilecek kudrete sahip olan kimse, vekil tayin edebilir.[239]

 

89. Câbir'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir adam Uhud har­binin olduğu gün Nebi'ye (r-a) "Eğer Allah yolunda öldürütürsem, nerede olurum"dedi. Rasûlülİah: "Cennet'te (olursun)'*buyurdu. Adam elindeki hurma tanelerini attı. Sonra şehid oluncaya kadar savaştı". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[240]

 

Hadiste geçen şahsın Amr b. Humâm el-Ensârî olduğu söylenir. Kıssa­sının Bedir savaşında vuku bulduğunu, anlatılan bu kişinin başkası olduğu da rivayet edilir. Yemekte olduğu hurmalan cihadda aceîe ettiği için normal bir şekilde yiyememiş, hatta Allah'ın rızasına bir an önce kavuşmak İçin on­ları yiyeceği vakit için dahi sebredememiştir. Nitekim bu şahsın "Bu hur­maları yiyinceye kadar yaşayacak olsam, bu vakit çok uzundur" diyerek hur­maları attığı rivayet edilmiştir. Uhud savaşında ilk şehid olan kimse olduğu da söylenir. Hâkim de Enes'ten şöyle rivayet etmiştir: Siyah renkli bir kimse RasÛIüllah'a (s.a) gelerek: "Yâ Rasûlüllah! Ben siyah renkli, kötü kokan ve malı olmayan bir kimseyim. Ben su kimselere karşı öîdürülünceye kadar çarpışsam nerede olurum?" dedi. Peygamberimiz: "Cennetle Nursun" bu­yurdular. Bunun üzerine adam şehid oluncaya kadar savaştı. Rasûlüllah (s.a) onun yanına gelerek "Allah yüzünü beyaz, kokunu güzel ve malını çok etsin " buyurdu.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Hayırlı işlerde acele eden kurtuluşa erer. Ihlâs İle Allah yolunda nefsini feda eden için cennet vardır.

Bilmediği şeyi sorup Öğrenmesi kişi için müstehaptır.[241]

 

90. Ebu Hüreyre (r.a) şöyle anlatır:

Bir adam Rasûlüîlah'a (s.a) gelerek "Ya RasÛlellah! Hangi sadaka se­vap yönünden daha büyüktür?" diye sordu. Rasûlüüah "Senin sağlıklı, aşı­rı cimri, fakirlik korkusu ve zenginlik arzusu içinde bulunduğun halde iken verdiğin sadakadır. Can boğaza gelip, "bu falancanın, şu da falancanın" diyeceğin zamana kadar bırakmatnandır. O vakit, saten vermek istediğin fa­lancaların olmuştur" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[242]

 

"Hangi sadaka, sevap yönünden daha büyüktür?" diye peygamberimize soran sahabînin Ebu Zerr olması muhtemeldir. Zira Ahmed b. HanbeFin ve Abd b. Humeyd'in müsnedlerinde, Ebu Zerr'den bu şekilde bir som rİ-vâyet edilmektedir. Nitekim "Şeytan sizi fakirlikle korkutur (fakir düşece­ğinizi söyleyerek sadaka vermekten geri kalmanızı ister)" (Bakara, 268) bu-yurulmuştur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Sağlıkta verilen sadaka, hastalıkta verilen sadakadan daha faziletlidir. Zİra sıhhatli ânında kişinin cimriliği artar. Hastalığında sadaka vermek iste­yen, bilâhere bu hastalığından şifa bularak sağlığına kavuşan kimse m'yyet ettiği sadakayı verirse; bu onun ihlâsına, Allah'a olan sevgisine işarettir. Ancak iyileşmekten ümidini kesen ve malının başkalarına kalacağı düşüncesiyle sa­daka veren böyle değildir.

Birtakım engeller çıkmadan önce hayırlı işler yapmakta ve sadaka ver­mekte acele etmek gerekir. Can boğaza geldiğinde ne vasiyet, ne sadaka, ne de herhangi bir tasarruf makbul değildir. Ebu Davud'un Ebu Said el-Hudrî'den rivayetinde, Rasûlüllah (s.a) "Kişinin sağlığında bir dirhem sa­daka vermesi, ölümü ânında yüz dirhem sadaka vermesinden daha hayırlıdır" buyurmuştur.[243]

 

91. Enes'den (r.a) Rasûlüllah'm (s.a) Uhud harbinin olduğu gün eline bir kılıç alarak şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir "Bunu benden kim ala­cak?". Herkes "Ben, ben" dedi. Rasûlüllah: "Onun hakkını vermek şartıy­la kim alacak?"buyurdu. Hak durakladı. Ebû Dücâne (r.a) "Onun hakkını vermek üzere ben alacağım" dedi. Hemen kılıcı aldı ve onunla müşriklerin başlarını ikiye ayırdı. (Müslim rivayet etmiştir).[244]

 

Hadiste zikredilen Ebu DÜcâne'nin adı; Simâk b. Harşete'dir. Bedir ve Uhud savaşına katılmıştır. Uhud savaşında Mus'ab b. Umeyr ile beraber Ra-sülüllah'ın yanında bulunmuşlar, çeşitli yaralar almalarına rağmen peygam­berimizi korumuşlardır. Mus'ab bu savaşta, Ebu Dücâne ise Yemâme sava­şında şehid olmuştur.

Ebu Dücâne "Yâ Rasûlüllah! Onun hakkı nedir?" diye sormuş, Rasû­lüllah (s.a) "Onunla eğilinceye kadar düşman yüzüne vurmandır" buyur­muştur. Bunun üzerine "O kılıcı alıyorum" demiştir.

Zübeyr'den ise şöyle rivayet edilir: "O kılıcı Rcsülüttah'dan (s.a) iste­diğimde, onu bana vermemişti. Ebu Dücâne'ye verdiğinde, "Vallahi onun ne yaptığına bakacağım " dedim ve onu takip ettim. San bir sargı alarak ba­şına bağladı. Ensar dedi ki "Ebu Dücâne ölüm sargısını çıkardı". Daha sonra önüne çıkan müşriği öldürdü".

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır.

Ebu Ducâne'nİn cesareti, Allah yolunda nefsini feda etmesi ve dhad-daki sadâkati, sahabîlerin faziletini beyan etmektedir. Kılıcı almakta tered­düt edenler, onun hakkını tam olarak vermeye güç yetiremeyeceklerini dü­şündükleri için tereddüt geçilmişlerdir. Nitekim Rasûlüllah (s.a) "O'nun hak­kını vermek şartıyla kim buyurmadan önce hepsi ellerini uzatmıştır.

Rasûlüllah, ashabını kendilerini daha fazla feda ederek düşmanı hezi­mete uğratmaya teşvik etmiştir.[245]

 

92. Zübeyr b. Adiyy'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Enes b. Mâlik'in (r.a) yanına vardık. Haccâc'tan karşılaştığımız şey-Jerden şikayet ettik. Enes "Rabbinize kavuşuncaya kadar sabrediniz. Çün­kü her gelen zaman, geçenden daha kötüdür. Bunu peygamberimizden (s.a) duydum, dedi". (Buhârî rivayet etmiştir).[246]

 

Zübeyr b. Adiy el-Hemedânî el-Yâmî, Rey'de kadılık yapmıştır. Güve­nilir bir râvidir. Fakîh'tir. Hicri 131 yılında vefat etmiştir. Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî, Abdu'l-Melik b. Mervan zamanında önce Hicaz, sonra da İrak'­ta valilik yapmıştır. Enes b. Malik'e bu şikayet Basra'da yapılmıştır.

Buhâri'nin rivayet ettiği başka bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur: "Her gün, bir önceki günden daha şerlidir. (Bu durum) Rabbinize kavuşuncaya kadar (devam eder)".

Hasan Basrî "Her yıl, biraz daha zelil olursunuz" demiştir.

Abdu'l-Vehhâb eş-Şa'rânî de, "Allah 'in bir musibetle imtihan edip, sonra ondan daha şiddetlisi ile denemesi âdetidir. Bu, kulun hafiften şiddetliye doğru alışUnlmasıdır. Başlangıçta şiddetli olanla imtihan edilse, belki ona taham­mül edemez. Halbuki hafiften şiddetliye doğru böyle değildir" demiştir.

Hasan Basri'ye Haccâc'tan sonra Ömer b. Abdülaziz'in dönemi sorul­muş, O da "insanların teneffüs edecekleri bir zaman gereklidir" demiştir. Bazıları da ' 'Bir asır, genel olarak bir sonraki asırdan deha iyidir" demişler­dir. Aynca Haccâc döneminde sahabîlcrin sayısj çoktu. Bunların hemen hepsi, Ömer b. Abdülaziz döneminde vefat ettiler. Elbette sahabîlerin yaşa­dığı zaman, sonraki zamandan daha hayırlıdır.

Vakit kılıçtır, eğer onu iyi amellerle kesmez, diğer sıkıntılardan kurtul­ma zamanım beklersen, o kılıç seni keser. Faydasız bir şekilde en güzel şey­ler elinden kaçar.

Hadiste: "Rabbinİze kavuşuncaya kadar sabrediniz" buyurulmuştur. Mü'min Rabbİne kavuşmadıkça huzura eremez. Diğer bir deyişle, dünyada rahatlık yoktur. Hadis Neseî'de rivayet edilen "ümmetim yağmur gibidir. Önü mü, sonu mu hayırlıdır bilinmez" hadisi ile tenakuz halinde değildir. Zira konu ile ilgili hadis, zaman itibariyledir. Neseî'deki hadis ise zaman İçinde yaşayanlarla ilgilidir.

Bir hadiste "Kıyamet, ancak insanların en şerlileri üzerine kopar" bu­yurulmuştur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır.

Sıkıntılara sabretmek ve sâlih amellerde acele etmek müstehaptır.

Her günün bir Öncekinden daha meşakkatli ve zor olacağı haber veril­miş ve aynca âhir zamanda fitne ve fesadın daha da yoğunlaşacağına ve yaygın olacağına işaret edilmiştir.[247]

 

93. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet ' edilmiştir: "Yedi şey gelmeden önce iyi amellere koşun: Unutkanlık getiren ;; fakirlik, azdıran zenginlik, (sağlığı) bozan hastalık, bunaklaştıran yaşlılık, ansızın gelen ölüm, beklenen (ve) bilinmeyen serlerin en kötüsü Deccâl veya v daha korkunç ve daha acı olan kıyametden başka bir şeyi mi bekliyorsunuz?'.' : (Tirmizî rivayet etmiş ve "hadis hasendir" demiştir).(93)    [248]

 

Yedi meşgul edici hâl gelmeden önce, iyi amellerle meşguliyette yarış­mak emredilmektedir. İnsan fakirlik sebebiyle çeşitli üzüntülerle karşılaşır. Bu üzüntüler kişide unutkanlık doğurur. Zenginlik, sahibini kulluk görevle­rini yerine getirmekten alıkoyar. Akla veya bedene zarar veren hastalık ise ibadetlerin kemâliyle yerine getirilmesine engel olur. Nitekim bir hadis-i ?e rifte: "/*/ nimet vardır ki, insanların çoğu bunlarda atdanmıştır. Bunlar soğuk ve boş Duyurulmuştu.. Aşın yaşlılık da bunaklık denilen, dengesiz konuşma ve hareketlere sebep olur. Ani ölüm veya gençlikte ölüm de, insa­nın gaflette iken yakalanmasına yol açabilir. Deccâl ise, sayılanların en şid­detlisi ve korkuncudur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır.

Deccâl'in ortaya çıkması kıyamet alâmetlerindendir. Dünya azabı, âhi-ret azabına nisbetle daha hafiftir.

İnsan engeller çıkmadan önce salih ameller işlemeye gayret etmelidir.

Kişiyi hayırdan uzak kılan; şiddetli fakirlik, zenginlik, hastalık ve yaşlı­lıktır.[249]

 

94. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) Hayber savaşı günü şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bu bayrağı, Allah'ı ve Rasûlü'nü seven, Al­lah'ın onun elinde zafer kazandıracağı bir adama vereceğim". (Ebu Htirey-re bu rivayeti sırasında Hz. Ömer'in (r.a) sözlerine yer verir).

Ömer (r.a) demiştir kî: "Sadece o gün emirliği istemekten hoşlandım da, bu işe çağırılırım ümidiyle kendimi göstermeye çalıştım". (Ebu Hüreyre devamla): Rasülüllah Ali b. Ebî Tâlib'i çağırdı. Bayrağı ona vererek "Yü­rü! Allah sana zaferi müyesser kılana kadar sağına-soluna bakma" buyur­du. Ali (r.a) biraz yürüdü. Sonra bakışlarını ileriye doğru tutarak durdu ve "Ya Rasûlüllah! İnsanlarla hangi şey için savaşacağım?" diye sordu. Rasü­lüllah: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaş, şehadet getirdikleri takdir­de; şüphesiz, senden canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Meğer ki bu ce­zayı hak etmiş olalar. Onların iç hallerinin hesaplan da Allah'a aittir" bu­yurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[250]

 

Hayber'in fethi hicretin 7. yılında olmuştur. Allah'ı ve Rasûlü'nü se­venleri Allah ve Rasûlü de sever. Nitekim: "... Allah yakında öyle bir top­lum getirecek ki (O) onları sever, onlarda O'nuseverler... "(Maide, 54) bu­yur ulm ustur.

Hadis Hz. Ali'nin faziletini ifade etmektedir. Hz, Ömer'in bayrağın ken­disine verilmesi için olan isteği de bunu te'kid etmektedir. Hz. Ali, zafere erişinceye kadar sağına soluna bakmamakla emrolunmuştur. Hz. Ali bu emre: "Yâ Rasûlüllah! İnsanlarla hangi şey için savaşacağım?" diye sorarken bile bakışlarını ileriye doğru tutmak suretiyle uymuştur. Bu emir, Hayber fethe-dîlinceye kadar düşmana aman vermemekti. Hz. Ali ise, emrin hem zahirine hem de bâtınına uymuştur.

Allah'ı ve Rasûlü'nü sevmek, onlara iman etmekle ve emirlerine tâbi olmakla mümkündür. Rasûlüllah'ın gelecekteki bilinmeyen bir şeyi haber ver­mesi mucizedir. Hayber'in fethedileceğini önceden bildirmiştir.

Kelime-i Şehâdet'i söyleyen kimsenin (kasden adam öldürmediği veya dinden çıkacak bir şey söyleyip-yapmadığı sürece) öldürülmesi caiz değildir.

İnsanlann zahirî durumuna göre hüküm verilir, iç âlemleri Allah'a ha­vale edilir. Hadis, zekâtı gönüllü olarak vermeyp"t"e karşı yönetimin zor kullanma yetkisine sahip olduğunu ifade et.[251]

 

ONBİRİNC! BÖLÜM

 

MÜCÂHEDE

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Bizim uğrumuzda mücâhede edenler(e gelince): Bİz onlara elbette yol­larımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah muhsinlerle beraberdir". (Ankebût, 69)

"Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et". (Hicr, 99)

"Rabbinin adını an. (İbâdetinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yal­nızca O'na yöne!". (Müzemmil, 8)

"işte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu(n sevabını) görecek". (Zilzâl, 7)

"önden nefisleriniz için ne hayır gönderirseniz, onu Allah'ın nczdinde  bulursunuz. (Hem) bu daha hayırlıdır hem de sevap bakımından büyüktür". (Müzemmil, 20)

"Her ne hayır işlerseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren)dir". (Bakara, 273)

Konu ile ilgili ayetler malum olup pek çoktur.[252]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

 95. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Allah Teâlâ buyuruyor ki: kim Benim dostlarımdan birine düşman­lık ederse, ona mutlaka savaş açarım. Kulumu Bana yaklaştıran şeylerin Benim katımda en sevimli olanı, farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum nafile iba­detlerle devamlı Bana yaklaşır da, nihayet Ben onu severim. Onu sevdiğim vakit de işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum". (Buhârî rivayet etmiştir)[253]

 

"Velî" Allah'a itaat ve takva İle dost olan, Allah'ın da kendisini koru­duğu ve yardımcı olduğu kişidir. Bir başka şekilde; emirlerine uyup, yasakla­rından kaçınarak Allah'a yakın olan, O'nu zikirden ihmal etmeyen, nafile ibadetleri çokça yapan, kalbini O'mın nuru kapladığı için başkasına yer ver­meyen, O'nun kudretinin delillerinden başkasını görmeyen, O'nun ayetlerinden başkasını işitmeyen, kısacası ibadet ve itaat dışı hiçbir harekette bulun­mayan bir kimse olarak da tarif edilebilir. Böyle bir kimse, muttaki (Allah'­tan çok sakınan) dır. Nitekim: "- Onun velileri sadece muttakîlerdir..." (En-fâl, 34) buyuru! muştur.

Allah Teâlâ'nın kulunu desteklemesi, ona yardımcı olması, uzuvlarını koruması, razı olmayacağı şeylerden onu uzak tutması; "işiten kulağı, gö­ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum" şeklindeki tabirlerden kinayedir. Âdeta Allah, zâtını kulunun yerine koyuyor ve âlet menzilesine iniyor. Kul da bu aletlerden faldalanıyor. Şu anlamda da düşünülebilir. "Kulum benim zikrimden başkasını duymaz; melekûtumdaki şeylerden başkasına bakmaz; razı olduğum şeyler haricine elini uzatmaz; razı olmadığım yerlere gitmez".

Bu hadis-i kudsî'den anlaşıldığı üzere, en önemli ibadetler farz olan iba­detlerdir, öncelikle yapılması gereken ibadetler farzlardır. Ondan sonra na­file İbadetler gelir.

Allah dostlarına, onların hoşuna gitmeyen işler yapmak veya onlara ezi­yet etmek suretiyle düşmanlık yapmak haramdır. Allah'ın gazabına vesile­dir. Ancak bir hak-hukuk sebebiyle mahkemeye müracaat caizdir. Nitekim Allah'ın en iyi dostları olan sahabîler arasında da mahkemeye müracaat edildiği görülmüştür.[254]

 

96. Enes'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah'ın (s.a) Rabbi'nden rivayet ettiği bir hadis-İ kudsî'de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yak­laştığında, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek geline, Ben ona koşarak giderim". (Buhârî rivayet etmiştir).[255]

 

Hadis kudsi hadislerdendir. Hadisin evveli: "Ben kulumun Beni zanm-mn yanındayım. Beni hatırladığında onunla beraberim. Beni kendi nefsinde zikrederse. Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Beni bir toplum İçinde zik­rederse, o toplumdan daha hayırlı bir toplumda onu anarım" şeklindedir.

Kirmânî, bu tabirlerin Allah için kullanılmasının mecazî olduğunu be­lirtir. \fcni; "Az da olsa itaatle Bana yaklaşana, Ben de kat kat sevap ve ik­ramla yaklaşırım, ttaati ne miktarda artmrsa. Ben de o derecede sevabı artı­rırım, O Bana ağır ağır hareketle itaat ederse, Ben ona sevabı hızlı bir şekilde ulaştırırım".

Hadis, Aİİah'm cömertliğine, rahmet ve affının çokluğuna işaret etmek­tedir; zira az karşılığında, çok vermektedir.[256]

 

97. İbn Abbas'dan (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasüiüllah (s.a) şöyle bu­yurmuştur: "İki (önemli) ni'met vardır ki; insanların çoğu onlar hakkında aldamp kıymetini bilmemiştir: Onlar, sıhhat ve boş vakittir". (Buhârî rivayet etmiştir)[257]

 

Hadiste mükellef bir mü'min ticaret yapan birine, boş vakitler de onun sermâyesine benzetilmiştir. Kim sermayesini en güzel şekilde kullanırsa ka­zanır. Kim de sermayesini kaybederse zarar eder ve pişmanhk duyar. Hadis saglığm ve boş vakitlerin değerlendirilerek Allah'a yakın olmaya ve zaman geçmeden hayırlı işler yapmaya teşvik etmektedir.

İnsanların çoğu bu nimetlerin kıymetini takdir edemiyorlar, zamanları­nı faydasız şeylerle geçirip, sağlıklarını bozan şeylerle meşgul oluyorlar, is­lâm ise, vaktin değerlendirilmesine, sağlığın korunmasına önem vermektedir.[258]

 

98. Üz. Âişe'den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

Nebi ayaklan yarılacak hale gelinceye kadar gece namazı kılar­ken* uzun süre ayakta kalırdı. Ben kendisine: "Ta Rasûlaiîah! Allah 7eâ-İâ, sizin geçmiş ve gelecek günahınızı af/etmiştir. Neden böyle yapıyorsu­nuz?" dedim. O "Allah'a şükreden bir kul olmayı sevip-istemeyeyim mi?" diye cevap verdi. {Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Metin Buhârî'nin-dir. Benzer bir hadis Muğire b. Şu'be tarikıyla yine Buhârî ve Müslim'de rivayet olunmuştur).[259]

 

Bazı rivayetlerde; "Ayaklarından su çıkıncaya kadar", "ayaklan şişin-ceye kadar" şeklindedir.

"Şükür" ni'meti itiraf etmek ve onu hizmette kullanmaktır.

Kim bu konuda özen gösterir, titiz davranırsa, "şekûr" olarak adlandı­rılır. Kur'an-i Kerîm'de "... Kullarımdan şükreden azdır" (Sebe, 13) buyurul-muştur. Teheccüd, şükür yollarından en önemlisidir. Rasüiüllah (s.a): "Gü­cünüz nisbetinde amel işleyiniz. Zira siz usanmadıkça Allah (ibadetlerinizin karşılığını vermekten) usanmaz" buyurmuştur. Nitekim Peygamberimiz (s.a) ibadetlerde usanmazdı. Nitekim "Göz aydınlığım (nurum) namazda kılınmıştır" buyurmuştur.

Peygamberler büyük günahlardan korunmuşlardır. Bu konuda İcma var­dır. Zemmedilen küçük günahlardan da korunmuşlardır. Alimlerin çoğu, on­ların zelle'den de korunmuş oldukları görüşündedir.

Peygamberlerin zellelerinin "Hasenat'ül-Ebrâr, Seyyiât'Ül-Mukarrabin" cinsinden olduğu söylenir. Yani iyilik sahiplerinin amelleri Îİe Allah'ın ve­lilerinin (dostlarının) amelleri eşit olmaz. Peygamberlerin amelleri ise kıyas dahi edilemez. İşte peygamberler, içinde bulunduktan manevî havada kendi mertebelerinde bazı eksiklerini görebilirler. Hiç de sorumlu olmadıkları bir konuda Allah'a daha yakın olabilmek İçin bulundukları hallerden istiğfar eder­ler. Zira nimetler şükrün arttırılmasına sebeptir.[260]

 

99. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Ramazan'ın son on gü­nü girince Rasûlüllah (s.a) geceyi ibadet ederek geçirir, ev halkım uykudan kaldırır, kendisini ibadete verir, hanımlarına da yaklaşmazdı". (Buhâri ve Müs­lim rivayet etmişlerdir). [261]

 

Ramazan'ın son on günü, ramazanın 21. gününden son gününe kadar olan zamandır. Peygamberimiz, hu on günün gecelerini devamlı ibadetle ge­çirirdi. Senenin bütün gecelerini ibadetle geçirmek ise yasaklanmıştır. Bu ge­celerde ev halkını uykudan kaldırması, bu vakitlerin faziletine dikkatlerini çekmek ve bu vakitlerde sâlih ameller işlemeye teşvik içindir. TirmizTnin Zey­nep bintİ Ümmü Seleme'den bir rivayetinde "Rasûlüllah (sm) ehl-i beytinden ramazanın son on gününde geceyi ihya etmeye güç yetirecek herkesi kaldırırdı" buyurulmuştur. Zira bu gecelerden birisi "Kadir gecesi"dir ki, İçinde kadir gecesi bulunan ay bin aydan daha hayırlıdır.

Ramazan gecelerinin, özellikle son on gecenin ihya edilmesi müstehaptır.[262]

 

100. Ebu Hüreyre'den (r.a), Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Güçlü mü'min, Allah katında zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Fakat her ikisinde de ayrı ayrı hayır vardır. Sana fayda vere­cek şeye sanl! AUah'dan yardım iste! Acze düşme! Eğer başına bir şey gelir­se; "Şayet şöyle yapsaydım, böyle olurdu" deme! Ancak, "Bu Allah'ın tak­diridir. O dilediği gibi yaptı" de! Zira "Şayet (şöyle yapsaydım böyle olurdu) denilmesi, şeytanın işine kapı açar*\(Müslim rivayet etmiştir).[263]

 

"Kuvvetli mümin" imanının kuvvetiyle sebeplere iltifat etmeyen, aksi­ne sebepleri halkeden Allah'a güvenen ve fakat aynı zamanda ahiret işlerine sadakatle rağbet edip, ibadetlere çokça yönelen kimsedir.

Yapılan işler ve alınan tedbirler kadere engel olamaz ve kaderin önüne geçemez. Zira bu tedbirler ve kader karşısında acizlik de kaderde vardır. "Şöyle yapsaydım, böyle olurdu" düşüncesiyle kaderi değiştireceği vehmine kapılan, dalâlete düşmekte şeytana kolaylık sağlamış olur.

Kuvvet ve zayıflık; nefisle mücâhede, ibadetleri yerine getirme, insanla­ra yararlı işler yapma, onlardan zararlı şeyleri uzaklaştırma açısındandır.

lnsanm, kendisine fayda verecek, dinini, güzel ahlâkını koruyacak her İşe istekli olması, bu konuda Allah'tan yardım dilemesi gerekir. Çünkü Al­lah'tan yardım isteyen, yardım görür.

Allah'tan gelene tam bir teslimiyette bulunmalı, kadere nza ile gerekli olan çarelere müracaat edilmelidir. Bununla beraber geçmiş bir konuda; "Şöyle olsaydı, böyle olurdu" gibi düşüncelere dalmak doğru değildir. Ancak, Al­lah'ın takdir ettiğinden fazlasına nail olamayacağım bilerek, kaçırdığı hayra üzelerek "Keşke şöyle olsaydı" demek mekruh değildir.[264]

 

101. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Cehennem şehvetler İle, cennet de nefsin hoşlanmadığı şeylerle örtülmüştür". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[265]

 

Cennete girmek, ancak haram ve mekruhlarla irtibatı kesmek ve bunla­ra düşmemek için büyük gayret ve sabır göstermekle olur. Cehennemden de kurtuluş, ancak şehvetleri terketmek ve nefsi onlardan arındırmakla olur. "Yâni cennet nefsin hoşlanmadığı şeyleri işlemekle nefse zor gelen ibadet, taat ve hayırda çalışmakla elde edilir. Ancak kalbin katılaşmasına ve itaatte tembel­liğe itecek derecede ibadette aşırılık yasaklanmıştır. Cehenneme de, haram olan şevetlere tâbi olmakla girilir.[266]

 

102. Ebu Abdullah Huzeyfe b. el-Yemân'm (r.a) şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Bir gece, Nebi'nin ,'s.a) arkasında namaz kıldım. Bakara suresini oku­du. "Yüzüncü ayette rukû'a varır" dedim. Yüzüncü ayeti geçti, içimden "Su­renin tamamını bir rekat'ta okuyacak" dedim. Bunu de geçti. "Rukûa varır" dedim. Sonra da Nisa suresine geçti. Onu da bitirdi. Sonra Âl-i İmrân suresi­ne başladı. Ağır ağır okuyordu. İçinde Allah'ı teşbih etmeyi içeren bir ayet geçince teşbih ediyor. Dua ayetleri geçince, duâ ediyor, sığınmayı ifade eden ayetler geçince de Aliah'a sığmıyordu. Sonra rûku'a vardı. "Sübhane Rabbiyef-Azim" dedi. Rukû'u da kıyam hâli gibi uzun sürdü. Sonra "Semiaîiâhü li-men hamideh, Rabbena lekel hamd" diyerek doğruldu. Neredeyse Rukû'da durduğu kadar bir süre de ayakta durdu. Sonra da secdeye vardı. Secdede "Sübhâne Rabbiye'I Â'Iâ' dedi. Secdesi de, kıyamda duruşuna yakın bir süre tuttu". (Müslim rivayet etmiştir).[267]

 

Huzeyfe'nin babası da müslüman olmuştur. Uhud savaşında yanlışlıkla müslümanlar tarafından şehid edilmiştir. Huzeyfe o zaman "Ey Allah'ın kul­lan! O babamdın babam! babam!" diye bağırmış, fakat el-\eman, çoktan

Öldürülmüştü. Huzeyfe "Allah sizi bağışlasın"demiş ve diyetini müsiüman-lara hibe etmiştir.

Huzeyfe, sahabîierin ileri gelenlerindendir. Peygamberimizin (s.a) sır ar­kadaşıydı. Peygamberimiz ilerde ortaya çıkacak fitneleri ona söylerdi. Birkaç fetihde komutanlık yapmıştır. Hz. Ömer devrinde Medâin'de vali idi. Resû-lüllah'dan (s.a) 100'ün üzerinde hadis rivayet etmiştir. Medine'de hicretin 36. yıhnda vefat etmiştir.

RasÛIüllah'ın (s.a) Bakara'dan Nisa suresine, sonra da Âl-Î îmrân sure­sine geçerek mushaftaki sıraya riayet etmemesi üzerinde çeşitli görüşler ilsri sürülmüştür. Müteahhir âlimler; "Rasûlüllah (sm) bunun caiz olduğunu be­yan için yapmıştır" demişlerdir.

Hadisin ifâde ettiği hükümler şunlardır: Nafile namazda imama uyuta­bilir. Gece namazını uzun tutmak müstehaptır. Rükû'da ve secdede en az bir defa teşbih yapılmalıdır. Azın en güzeli üç defa yapılması, en çok da on bir defa yapılmasıdır. Daha fazlası Rasûlulah'dan (s.a) çok az vuku bulmuştur.[268]

 

103. İbn Mes'ûd'un (r.a) şöyîe dediği rivayet edilmiştir: "Bir gece Rasü-lülîah (s.a) ile birlikte namaz kıldım. Kıyamı o kadar uzattı ki, bir ara uygun olmayan bir iş yapmayı düşündüm", kendisine: "Ne yapmayı düşündün?" denilince: "Oturup (kalarak), Rasûlulah'ı ayakta bırakayım diye düşünmüştüm" dedi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[269]

 

İmama tâbi olarak namaz kılan kimse, farz veya nafile namazda ayakta durmakta zorlanır ve güç yetsremezse, oturarak namaza devam etmesi caiz­dir, tbn Mes'ûd, edebe aykırı olmasın diye oturmamış ve Rasûlüllah (s.a) ile beraber ayakta devam etmiştir. Rasûlulîah (s.a) gece namazlarını uzatmayı tercih ederdi, tbn Mes'ûd Rasûlüllah'a (s.a) tâbi olmakta çok ihtimam göste­rirdi. Ancak Rasûlullah'm namazı alışılandan daha fazla uzun tutması üzeri­ne oturmayı düşünmüş ve fakat bunu da uygun görmemiştir.

Hadis davranışlarda imama muhalefet etmenin uygun olmadığına delildir.

Hadisin ifade ettiği hükümler ise şunlardır: Kapalı kalan bir hususta so­ru sormak caizdir. Bu nedenle îbn Mes'ûd kendisine "neyapmayı düşündün" diye soranları hoş karşılamış ve düşündüğü şeyi söylemiştir.[270]

 

104. Enes'den (r.a) Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Üç şey öiüye (kabre kadar) eşlik eder. Ev halkı, malı ve ameli. İkisi geri döner, biri (kendisiyle) kalır. Ev halkı ve malı döner. Ameli yanında kalır". (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir)[271]

 

Rasûlüllah (s.a) ön ölüye üç şeyin eşlik edeceğini belirtmiş, daha son­ra da bu üç şeyin ne olduğunu açıklamıştır. Bunlardan birinin ölüyle beraber kalacağını, diğer ikisinin geri döneceğim beyan ettikten sonra da; dönen iki şeyin ve kabirde kalanın ne olduğunu açıklamıştır. Peygamberimiz bu öğre­tim metodu ile konuya dikkatleri çekmeyi ve konunun zihinlerde yerleşmesi­ni sağlamıştır. Zira sayıların söylendiği her defada insan onların ne olduğu­nu öğrenmeyi İsteyecektir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Kişi, kendisiyle kalacak olan amel-i salihi işlemeye Önem vermelidir. Zi­ra in, anîar onu kabre koyup döndüklerinde, güzel amel kendisiyle beraber kalır.[272]

 

105. îbn Mes'Ûd'dan (r.a) Nebî'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Cennet, sizin her birinize takunyanızın kayışından daha yakındır. Cehen­nem de böyledir" (Buhâri rivayet etmiştir). [273]

 

Mü'min, hiçbir hayn küçük görerek işlemekten, hiçbir şerri de küçük görerek kaçınmaktan geri kalmamalıdır. Zira kişi Allah'ın hangi iyiliği kabul edip onun sebebiyle bağışlayacağım, hangi kötülüğe kızıp cezalandıracağım bilemez.

Cennet, niyyetin ve itaatin Allah için yapılmasını sağlamakla kazandır.

Kâfirin müslüman olup cennete yaklaşması ne kadar kolay ise, mü'mi-nin dinden çıkarak veya büyük günah işleyerek cehenneme yaklaşması da o kadar kolaydır.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır İtaat cennete, günah cehenneme götürür. Nefsin nevasına muhalefet cennete giden yoldur. Nefsin nevasına uymak ise, cehenneme götürür. İnsanla cennet ve cehennem arasında sadece ikisinden birine itecek bir ameli işlemek' vardır.[274]

 

106. Rasûlüllah'm (s.a) hizmetinde bulunan ve Suffe ehlinden olan Ebu Firâs Rabia b. Ka'b el-Eslemî'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlülİah (s.a) ile birlikte geceler, ona abdest suyunu verir ve gerekli diğer eşyasını getirirdim. Bir gün: "Benden bir şey dile" buyurdu. "Seninle cennette beraber olmak isterim" dedim. Rasûlülİah: "Bundan başka ne istersin?" buyurdu. Ben: "İstediğim budur" dedim, "öyle ise çok secde ede­rek, nefsine karşı bana yardıma ol" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir) [275]

 

Ebu Firâs, Peygamberimize barışta ve savaşsa hizmet ederdi. Ehli Saf­fettendir. Rasûîüllah'dan (s.a) 12 hadis rivayet etmiştir. Hicretin 63. vefat etmiştir.

Rasûlüllah'dan (s.a) daha cömert insan yoktur. O kendisine hizmet ede­ni mükâfatlandırmak istemiştir. Rasûlüllah (s.a) Allah'ın izniyle istediği, kişi­ye bazı hususiyetler verirdi. Hz. Huzeyme'yi (r.a) iki şahidin sâhidüSine denk sayması gibi. Ebu Firâs, Rasûîüllah (s.a) ile cennette beraber o!ma!c istemiş­tir. Rasûlüllah (s.a) ise bu isteğinin çok büyük ve onu kazanmanın güç oldu­ğunu ima ederek başka bir şey istemesini dilemiştir. Ebu Firas aynı isteğini tekrar edince Peygamberimiz (s.a) onun bu konudaki samimiyetini ve ısrarı­nı görmüş ve "öyleyse çok secde ederek, nefsine karşı bana yardıma ol" buyurmuştur. Nasıl ki doktorun tedavi edebilmesi için, hastama doktorun tavsiyesine uyması gerekiyorsa, Rasûlüllah da (s.a) bu isteğine nail olabilme­si için Ebu Firas'a çokça secde etmesini tavsiye etmiştir. Kim bol bol secde ederse, Rasûlüllah'a ve Allah'a yakınlaşır. Nitekim "(Allah'a} secde e! ve yak­laş!" (Alak, 19) buyurulmuştur. Her bir secde O'iıa yaklaşmak için vesiledir.

Hadisin ifâde ettiği hükümler şunlardır:

itaat ederek nefsini yenen ve onu hevâ-hevesten uzaklaştırmak için uğ­raşan cennete girecektir. Cennete girenler Rasûlüüah'ı görmek ve ona yakın olmak şerefine nail olacaklardır. Ashâb-ı kiram âhirette Rasûlüllah'a (s.a) yakın obuayı şiddetle arzulamalardır. Abdest suyunun hazırlanmasında yardım kabul etmek ise caizdir.[276]

 

107. Rasülüllah'in (s.a) azadhsı Ebu Abdullah'ın (r.a) -ki kendisine Ebu Abdurrahmân Sevbân da denilir- RasülttUah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim dediği rivayet edilmiştir: "Çok secde et! Zira Allah için her secde edişinde, Allah seni bir derece daha yüceltir ve bir günahım affeder". (Müslim rivayet etmiştir).[277]

 

Ebu Abdullah Yemenlidir. Bir savaşta esir alınmıştı. RasülüUah onu azad etmiştir. Satın alarak azad ettiği de rivayet edilir. Peygamberimiz'in (s.a) ve­fatından sonra HırmVa yerleşmiştir. Muâvİye döneminde hicretin 54. yılında vefat etmiştir. Rasûlüllah'dan (s.a) 20 hadis rivayet etmiştir.

Her secde edişte kul bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Na­mazda tek secde caiz değildir. Her rek'at için iki secde gerekir. Her bir secde İçin yücelme ve bağışlanma söz konusudur.

Tilavet ve şükür secdesi gibi secdelerde İse tek secde yapılır. Bunlar da hadisin kapsamı içerisindedir.

Ma'dân b. lalha'dan şöyle rivayet edilmiştir. Sevban'a geldim ve "Bana Öyle bir amel söyle ki, onu işleyeyim, bu sebeple de Allah beni cennete soksun" veya "Allah katında en sevimli ameli söyle" dedim. Sevban sustu. Tekrar sor­dum. Yine sustu. Üçüncü defa sorduğumda "Bu konuda RasûlüUah'a (sm) sordum. Rasûlüllah (sm) ise şöyle buyurdu..." diyerek hadisi rivayet etti. Son­ra lbn Talha der ki, Ebu Derdâ ile karşılaştım. Ondan bu konuyu sordum. Bana, Sevban'ın dediği şeylerin benzerini söyledi. Nitekim lbn Mâce hedisi Ebu Derdâ'dan rivayet etmiştir.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

ibadetler kötülükleri gideren şeylerdendir. Müslüman farz ve nafile na­mazlara önem vererek namazlarını hakkıyla kılmaya çalışmalıdır.[278]

 

108. Ebu Safvfin Abdullah b. BUsr cl-Eslctnî'dcn (r.a) RasûlüUah'ın (s*) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştin "İnsanların en hayırlısı, uzun ömürlü olup, ameli güzel olandır". (TiimizS rivayet etmiş ve bu hadis hasendir demiştir).[279]

 

Rasûlüllah (sa) elini Ebu Safvân'ın başına koymuş ve "Bu çocuk bir asır yaşayacaktır" buyurmuştur. Ebu Safvân 100 sene yaşamıştır. Ebu Saf-vân'ın babası ve annesi de sahabî idiler. Ebu Safvân hicrî 88. (veya 96.) yılda vefat etmiştir. Rasûlüllah'dan (sa) 50 hadis rivayet etmiştir.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Güzel amelle süslenen uzun ömür, faziletlidir. Zira iyi amellerin biriki­mi Allah'a yakınlığı sağlamaktadır. Kötü amellerle doldurulan uzun ömür İse, o derece Allah'tan uzaklaştırır.[280]

 

109. Enes*den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Amcam Enes b. Nadr Bedir savaşına katılmamıştı. Bundan dolayı: "Yâ Rasûtûtlah! Müşriklerle savaştığın ilk harpte yoktum. Allah bana şayet müş­riklerle savaşa katılmayı nasib ederse, neler yapacağımı Allah gösterecektir" dedi. Uhud harbi gününde müslümanlai dağıldığında amcam Enes, arkadaş­larını kastederek "Allahım! Şu müslümanlann yaptıkları yüzünden Sana özür beyan ediyorum" dedi. Müşrikleri kastederek de "Şunların tutumundan da Sana sığınırım" diye dua etti. Sonra savaş için öne atıldı. Sa'd b. Muâz ona karşı geldi. Sa'd'e şöyle dedi: "Ey Sa'd! Arzum cennettir. Ka'be'nin Rabbi olan Allah'a yemin ederim ki, Uhud'un ötesinden cennetin kokusunu alıyo­rum". Sa'd "Yâ Rasûlüllah.' Onun yaptığım ben yapamadım" dedi. Enes der ki: Onu kimi kılıç yarası, kimisi mızrak yarası, kimi de ok yarası olmak üze­re seksen küsur yerinden yaralanmış olarak bulduk. O şehid olmuştu. Müş­rikler ona müsle (işkence) yapmışlardı. Onu kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi onu parmak uçlarından tanıyabildi. Enes devam ederek şöyle dedi: Şu ayetin amcam ve onun gibiler hakkında nazil olduğunu sanıyoruz: "Mü'~ minîer içinde Allah 'a verdikleri sözele sadâkat gösteren nice erler var. îşte on­lardan kimi adadığını ödedi. Kimi de bekliyor. Onlar hiçbir suretle akidlerint değiştirmediler" (Ahzab, 23). (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[281]

 

Enes b. en-Nadi Bedir savaşına katılmadığı için o savaşa katılanların ka­zandığı sevapları elde edememiş olmanın üzüntüsünü tatmış, bir sonraki sa­vaş için ruhen öyle bir hazırlanmaya başlamıştı ki, kendisini tutamayarak "Yâ Rasûlüllah! Müşriklerle savaştığın ilk harpte yoktum. Allah bana şayet müş­riklerle savaşa katılmayı nasip ederse, neler yapacağımı Allah gösterecektir" demiştir. Neler yapacağını açıklamamıştır. Zira belki yerine getirememe veya eksik yapma endişesini taşımıştır. Nitekim bir rivayette "Başka şeyler söyle­mekten korkmuştur" denilmektedir.

Uhud savaşında Rasûlüllah'ın (s.a) savaş nizamı aldırdığı ve yerleştirdi­ği sahabtlerin savaşın sonucunu beklemeden yerlerini değiştirerek Rasûlül­lah'ın (sa) emrine uymamaları ve böylece savaşın müslümanlar aleyhine dön­mesine sebep olmalarına üzülerek "Allahım şu müslümanlann yaptıkları yü­zünden Sana özür beyan ediyorum" demiştir. Rasûlüllah ve mü'mmlerle çar­pışan hidayetten nasibi olmayan müşrikler için de "Şunların tutumundan da sana sığınırım" demiştir.

Enes b. Nadr ya gerçekten cennetin kokusunu atmış, ya da "Biliyorum cennet, işte bu meydanda kazanılır ve ben de bunun için hazırım" dercesine "Uhud'un yakınından cennetin kokusunu alıyorum" demiştir.

Hz. Enes'in tek basma düşman topluluğunun üzerine gitmesi, savaş hâlinde bu davranışın caiz hatta mendub olduğuna delildir. Sonuçta da Hz. Enes o kadar yara almıştır ki, ev halkı bile kendisini tanıyamamamış-tır. Kız kardeşi onu parmak uçlarından tanımıştır. Burada, parmak izin­deki ve parmak ucundaki ilâhi sırra işaret vardır. Nitekim Allah Teâlâ "Evet toplarız, onun parmak uçlarını bile (yapıp) düzeltmeye gücümüz yeter" (Kıyâme, 4) buyurmuştur.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Güzel vaadde bulunmak ve nefsi hayırlı bîr İş için adamak caizdir. Rasû-lüUah'ın (s.a) ashabı şehid olma arzusunda sadakatli ve cennete girmekte is­tekli idiler.[282]

 

110. Ebu Mes'ûd Ukbe b. Amr el-Ensâri el-Bedrî (r.a) der ki: "Sadaka ayeti inince, biz sırtımızda hammalbk yapmaya başladık. Adamın biri gele­rek büyük bir sadaka verdi. Bazıları "Riyakar" dediler. Başka bir adam da gelip bir sâ' (hurma) verdi. Bu defa bazı adamlar "Allah şu adamın bir sâ' (hunnas)ından müstağnidir" dediler. Bunun üzerine "Sadakalarda (farz olan zekâttan fazla olarak ve gönüllerinden koparak) bağışlarda bulunan mü'min-lerle, (bir türlü) güçlerinin yetebildİğinden başkasını bulamayan (fakir)lerle, (diğer türlü laf atarak ve kaş, göz oynatarak) eğlenenler, (yok mu?) Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için pek acıklı bir azap vardır" (Tevbe, 79) ayeti nâzi! oldu". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[283]

 

Ukbe b. Amr II. Akabe bîatında bulunmuştur. Rasûîüilah'dan (s.a) 102 hadis rivayet etmiştir.

Hadiste zikredilen "sadaka âyeti", "Onların mallarından bir miktar sa­daka al ki, onunla onlan temizleyesin, yüceltesin. Onlara dua et..." (Tevbe, 103) ayet-i celîlesidir. Bunun üzerine sahabîler, sadakadan hâsıl olan sevaba nail olmak ve Allah'ın rızasını kazanmak İçin hamallık dahi yapmak suretiy­le kazandıklarından sadaka vermişlerdir. Büyük bir sadaka veren Abdurrah-man b. Avftır. 8 bin dirhem verdiği söylenir. Bir sâ' veren sahabînin, Ebu Ukayl (veya Ebu Akîl) olduğu söylenir. Başkasıdır da denilmiştir. Bir sâ" rförî müdd'-dür. Bu kişi, iki sâ' hurma karşılığında kuyudan iple su çıkarıyordu. Bir sâ' hurmayı böyle kazanmıştı.

Sahabîlerden çok vereni "riyakar", az vereni de "Allah şu adamın bir sâ'mdan müstağnidir" diye kınayanlar için "Sadakalar hususunda gönülden veren mü'minleri çekiştirenler..." (Tevbe, 79) ayeti inzal olmuştur.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

İnsan, Rabbine gücü nisbetinde ibadet etmeli, münafıkların ve kötü ni­yetli kişilerin sözlerine kulak vermemeli, az da olsa gücü oranında sadaka vermelidir. Ne kadar küçük (az) olursa olsun, İyilik küçük görülmemelidir.[284]

 

111. Saîd b. Abd'ul-Aziz, Rabîa b. Yezîd'den, o da Ebu İdris el-Kavlâni'den, o da Ebu Zerr Cündüb b. Cünâde'den (r.a), o da Nebi'nin (s.a) .Allah Teâlâ'dan yaptığı rivayette şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ey kulla­rım! Şüphesiz Ben zulmü kendime haram kıldığım gibi, onu aranızda da ha­ram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz.

Ey kullarım! Benim hidâyet ettiğim kimseler hariç, hepiniz yolunuzu sa-pitmışsıruz. O halde Ben'den hidâyet isteyin ki, sizi doğru yola ileteyim.

Ey kullarım! Benim doyurduklarından başka hepiniz açsınız. Ben'den nzık İsteyin ki sizi yedireyim.

Ey kullarım! Giydirdiklerim dışındı hepiniz çıplaksınız. O halde Ben'­den giyecek isteyin ki, sizi giydireyim.

Ey kullarım! Sizler gece-gündüz günah işlersiniz. Ben de günahların ta­mamını affederim. Bu sebeple, Ben'den bağışlanmanızı isteyin ki, size mağ­firet edeyim.

Ey kullarım! Hiçbir zaman, Bana zarar vermeye gücünüz yetmez ki, ve­resiniz. Bana fayda verecek hale ulaşamazsınız ki, Bana faydanız dokunabilsin.

Ey kullarım! Sizden öncekiler ve sonrakiler, ins ve cirminiz içinizden mut­taki bir adamın kalbinin en iyi hâli üzere onun kalbi gibi olsa, bu durum Be­nim mülkümde en küçük bir şey artırmaz.

Ey kullarım! Sîzden öncekiler ve sonrakiler, ins ve çiniliniz, içinizden en kötfi bir adamın kalbinin bulunduğu en kötü niyyeti üzere toplaasa, bu durum benim mülkümden bir ;ey eksiltmez.

Ey kullarım! Sizden öncekiler ve sonrakiler, ins ve cinniniz bir alanda toplamalar, sonra Ben'den dileklerini isteseler, mahlukatın tamamına İste­diklerini versem, iğnenin denize sokulup çıkartıldığında denizden eksilttiği kadar Benim katımdaki hazineyi ancak eksiltebilir.

Ey kullarım! Sizin amellerinizi adınıza zabteder, onların karşılığını ek­siksiz size veririm. O halde kim hayır bulursa hemen Allah'a hamdetsin. Kim de kötülükle karşılaşırsa kendi nefsini kınasın".

Saîd der ki: "Ebu İdris bu hadisi rivayet ederken diz üstü çökerdi". (Müs­lim rivayet etmiştir).[285]

 

İmam Nevevî diyor ki: Ahmed b. Hanbel'İn "Şamlıların rivayet ettiği, en şerefli hadis budur" dediğini rivayet ettik.

Saîd b. Abdu'1-Aziz Dımeşk'te müftülük yapmıştır. 80 yaşında iken 167 yılında vefat etmiştir. Rabîa b. Yezid'in künyesi "Ebu Şuayb"iıx. Dımeşk fakihlerindendir. 112 yılında Afrika'da şehid olmuştur. Ebu İdris Şam'da ya­şamıştır. Huneyn savaşının yapıldığı gün doğmuştur. 80 yılında vefat etmiştir.

Mezkur hadis kudsî bir hadistir. Allah Teâlâ "Ey kullarım!" buyurmuştur. Hür, köle, erkek, kadın herkes bu hitaba muhatabtır. "Şüphesiz Ben zulmü kendi nefsime haram kıldım" buyurmuştur. Allah'ın bir fiili nefsine haram kılması, o fiilin kesinlikle olmamasıdır. İnsanın da kendi nefsine emretmesi ve yasaklaması vâkidir. Nitekim ''.. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredici­dir..." (Yusuf, 53) ".. ve kim nefsi kötü heveslerden menederse" (Nâziât, 40) buyurulmuştur. Halbuki insan Allah'ın emrindedir. Buna rağmen kendi ken­dine emir ve yasak verebilmektedir. Allah'ın üzerinde ne emredici, ne de ya­saklayıcı vardır. O'nun kendi nefsine haram kılması müstahü değildir. Al­lah'ın zulüm etmesi düşünülemez. O'nun adli buna mânidir. Zira zulüm bir şeyi konulması gereken yere değil, konulmaması gereken yere koymaktır. Baş­kasının hakkını haksızlıkla tasarruf etmek, haddi aşmaktır. Allah Teâlâ bun­lardan münezzehtir. Allah'ın itaat ettiği kimse yoktur ki, Allah'ın tasarrufu­na sınır koysun da, 'haddi aştı' diyebüsİn. Bilakis her şey O'nundur. Kendisi adaleti sebebiyle helâller ve haramlar koymuştur. O'nu sorgulayacak hâkim yoktur. Kendisi Hâkim'dir, hikmet sahibidir. O'nun üzerinde hiçbir hak te-reddüb etmez. O'nun hakkında böyle bir şey muhaldir. "Şüphesiz Ben zul­mü kendi nefsime haram kıldım"buyurması sebebiyle "Allahiçin 'nefis'lafzı ıtlak olunur" diyenler olmuştur. Bazıları da "İnsan nefsine mukabele ola­rak buyurulmuştur" demirlerdir. Nitekim, "O halde birbirlerinize zulmetmeyiniz"buyurmuştur. Allah için 'nefis' îafzı ıtlak olunsa bile onun nefsi "Her nefis (can) ölümü tadacaktır..." (Âl-i îmran, 185} ayetinde belirti­len "nefis" mukabili delildir.

Allah Tfcâîâ zulmü İnsanlar arasında da haram kılmıştır. Nefsi, nesli, ır­zı, malı ve aklı korumak için önceki milletlerde de zulüm haram idi. Zulüm bazan bunların hepsinde, bazan bazısında, bazan da birinde vuku bulmak­tadır. Zulmün en büyüğü ise şirktir. Nitekim ".. Çünkü ortak koşmak, bü­yük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurulmuştur. Şirkten sonra ise büyük günahlar sıralamaya girmektedir. Allah Teâlâ "Ey kullarım!" diye bu lafzı tekrar etmekle insanların şanım yükseltmektedir. Ayrıca gelecek sözlerin öne­mini belirtmektedir.

"Benim hidayet ettiğim kimseler hariç, hepiniz yolunu sapılmışsınız" buyurmakla, peygamberler vasıtasıyla Allah'ın dininden haberdar olundu­ğuna veya kişi kendi haline terkedilse haktan sapacağına işaret edilmektedir. Allah Teâlâ peygamberlerinin getirdikleri sayesinde, insanları imanlı olmaya muvaffak kılmıştır veya Allah'ın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmak­la hidayete erilmiştir. Bu kudsî hadis "Her doğan çocuk îslâm fıtratı üze­rine doğar" hadisine ters düşmemektedir. Zira haktan sapmak, insana son­radan arız olmaktadır. Nitekim peygamberimiz "Allah, insanları ve cinleri kendisini tanıyacakları fıtrat üzere yarattı. Şeytan onları sapıttı" buyur­muştur. Her doğan, İslâm'ı öğrenip, yasamaya uygun olarak yaratılmıştır. Ana-babasımn müslüman olması veya birisinin müsiüman olması halinde, çocuk İslâm üzere devam eder. Ana baba kâfir iseier, çocuk onlara tâbi olur. Peygamberimiz "Her doğan îslâm fıtratı üzere doğar. Ancak ana-ba-bası onu yahudileştirir, hırıstiyanlaştırır, ya da mecûsileştİrir" buyurmuş­tur. Çocukluk çağında Ölenler hakkında ihtilaf edilmiştir. Cennette olduk­ları görüşü en doğrusudur. Netice olarak denilebilir ki, insan İslâm'ı kabul etmeye ve onu hakkıyla yaşamaya uygun olarak yaratılmıştır. Şu kadar ki, İnsanın yaşayabilmesi için de İslâm'ı Öğrenmesi gerekir. Zira öğrenmeden önce İslâm'ın câhilidir. Bu sebeple "Allah sizi annelerinizin karnından çı­kardığı zaman Hiçbir şey bilmiyordunuz..." (NahI, 78) buyurulmuştur. Al­lah'ın hidayetlerini istediği kimseler, hidayete erenlerdir. Diğerlerinin ise hidayetlerini murad etmemiştir. Nitekim "Rabbin isteseydi, yeryüzünde-kilerin hepsi mutlaka inanırdı..." (Yunus, 99) diye buyunıimuştur. Cenab-ı Allah, tıakk yoluna delâlet etmek ve ona kavuşturmak için "O halde Ben'-den hidâyet isteyin ki, sizi doğru yola ileteyim" buyurmuştur. Zira O*nun fazlı ve keremi olmadan hidayete enlemez. Bizim hidayeti istememizi bu­yurmakla, bizim hidayete muhtaç olduğumuza ve Allah'a boyun eğmek zorunda kaldığımıza işaret etmektedir. Aynca istenmeden hidayet verilecek olsa, belki bazıları "Bana hidayet, bende olan meziyetler sebebiyle verildi" vehmine kapılabilirler. Rabbinden hidayet isleyen ise, nefsinin kulluğunu, Al­lah'ın da Rab'liğini itiraf eder. Hidayet konusu, dinî menfaatin kazanılması ve zararın defi için lüzumlu olduğundan ilk önce ele alınmıştır.

İnsanların hepsi kuldur. Onların gerçek anlamda mülkleri yoktur, Rızık hazineleri O'nun elindedir. Alîah Teâlâ fazlıyla bir kimseyi doyurmasa, O'-nun adaletiyle aç olarak kalır. Zira O, hiçbir kimseyi doyurmak zorunda de­ğildir. "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur kî, rızkı Allah'a aid olmasm..." (Hûd, 6) buyurulmuştur. Bu Allah'ın fazhndandır. Asıl olarak görevi olduğundan değildir. Zahirî kazanç sebepleri ve yollan, doyurmanın Allah'a ait olmasına engel değildir. Zira zahirî sebepler de O'nun kudreti ve bâtını hikmetleriyle olmaktadır.                                             

Nimetler Allah'tan istenmelidir. Zira başkasından istenmesi dunımun-ûa da istenilen nzık Allah'tandır.

"Günahların tamamını affederim" buyurulması, şirki İçine almamak­tadır. Zira "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz../"iNisa, 48; 116) buyurulmuştur.

''.. Bir adamın kalbinin en iyi hâli üzere, onun kalbi gibi olsanız, ."şek­linde terceme ettiğimiz "en muttaki" kalptir. Başka bir nüshada da "en temiz" anlamındadır. Burada Rasülüllah'ın murad edildiği söylenir.

".. En kötü bir adamın kalbinin bulunduğu en kötü niyyeti üzere..." den ise şeytanın kasdedildiği söylenir.

Tüm insanlar en kâmil şekilde Allah'a iman etseler ve güzel ameller işle-seler, bu O'nun mülkünde bir şey ziyadeleştirmez. Tüm insanlık isyan halin­de olsa, bu da O'nun mülkünden bir şey eksiltmez.

Allah Teâlâ, hafaza melekleri ile kulları arasında şâhid olacaktır. Ayrıca insanların organları da şahid olacaktır.

Allah bu amellerin karşılığını verecektir. Zira "... Kıyamet günü ecirleri­niz, size eksiksiz verilecektir..." (Âl-i İmran, 185) buyurulmuştur. Peygamber efendimizden, mü'mİnlerin günahlarının karşılığı olan ezâ ve cefayı görecekleri, sevabîarıyla da cennete girecekleri müjdesi vardır.

Cennete girenler Allah'a hamd ederler. Cehenneme girenler de kendi ne­fislerini kınarlar.

Hadisin ifâde ettiği hükümler şunlardır:

Hidayet Allah'ın elindedir. Bu nedenle hİyadet O'ndan İstenmelidir. Rı-zık da Allah'tan istenmelidir. Herkes Allah'ın kuludur. Kimse kendine fayda veremez. Rızıklar Allah'ın elindedir. İstediğine istediği kadar verir. Bu du­rum zahiri sebeplere tevessüle ters düşmez; zira sebeplere tevessül de Allah'm izniyledir. Sebepler bizzat rızık için tesirli değillerdir. İstiğfarı çoğaltmak, tev-beyi içtenlikle yapmak gerekir. Niyyet ve istikâmet gerçek olursa, Allah gü­nahları bağalar. Allah'a hiçbir günah zarar vermediği gibi, hiçbir itaat de fayda vermez.[286]

 

ÖNİKİNCİ BÖIJÜM

 

ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI ARTIRMAYA TEŞVİK

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul edebilece­ği bir ömür vermedik mi? Size (azab ile) korkutan (uyaran) da gelmişti". (Fâtır, 37).

İbn Abbas ve diğer muhakkikler, ayetin anlamının "Size altmış yıl ömür vermedik mî?" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. İleride zikredeceğimiz ha­dis de bu manayı te'yid eder. Diğer bir görüşe göre de söz konusu müddet on sekiz senedir. Hasan Basri, Kelbî ve Mesruk, bu ömrün kırk sene olduğu­nu bildirmişlerdir. İbn Abbas'ın da aynı görüşte olduğu rivayet edilmiştir.

Medine halkının, kırk yaşlarına vardıklarında kendilerini sadece ibade­te verdikleri de nakledilmişim

Bir görüşe göre de bu yaş "buluğ çağı"dır. Allah Teâlâ'nın "Size (azab ile) uyaran (korkutan) da gelmişti" sözündeki "nezîr" (uyaran) lafzına ge­lince, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğunluğuna göre bu ayette sözü edilen "nezîr" Hz. Muhammed'dir. İkrime, tbn Uyeyne ve diğer bazı müfessirlere göre ise ihtiyarlıktır.[287]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

112. Ebu Hüreyre'den (r.a) Nebî'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: ' 'Allah, yaşı altmış yüa ulaşıncaya kadar ecelini ertelediği kimseye hiçbir mazeret bırakmamıştır". (Buhârî rivayet etmiştir).[288]

 

Allah Teâlâ altmış ve daha fazla sene ömür verdiği kimsenin özürlerini giderir. "Şayet benim ecelim uzatılsaydı, bana emredileni yapardım" deme­sine imkan bırakmamıştır. Kendisine verilen ömürle, ibadeti terkine özür hakkı kalmayınca, artık onun için istiğfara, âhirete ve ibadetlere yöneliş vardır. Ya­ni Allah Teâlâ, uzun Ömür verdiği kimseye, ibadeti terkinden dolay: tutuna-bileceği bir özür sebebi bırakmaz.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Allah Teâlâ bir hususta delil getirmedikçe cezalandırmaz. Altmış yıl, ecelin yaklaştığını haber vermektedir.[289]                                               

 

113. tbn Abbas'ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Ömer (r.a), Bedir harbine katılanların yaşlıları ile yaptığı toplantılara beni (de) alırdı. Onlardan birinin (bu duruma) canı sıkıldı ve "Bu (delikanlı) niçin bizimle birlikte toplantıya giriyor? Bizim (de) onun yaşında oğulları­mız var" dedi. Ömer (r.a) "Sizin de bildiğiniz bir sebepten" diye cevap ver­di. Ömer, bir gün beni çağırdı ve (yine) onlarla beraber meclisine aidi. Bu defa beni onlara göstermek için çağırdığını anlamıştım. Ömer (ra) " 'Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman...' mealindeki ayet-i kerime hakkında ne der­siniz?" dedi. Meclisle bulunanlardan biri "Yardım gördüğümüzde ve bize fetih nasib olduğunda Allah'a hamd etmek ve ondan mağfiret dilemekle emrolunduk" dedi. Birktsmı da sustu, hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Ömer (r.a) bana "Yâ İbn Abbas! Sen de böyle mi diyorsun?'6 dedi. Ben "Hayır" dedim. Ömer "Pekisen ne diyorsun?" dedi. Ben "O sûre, Rasû-lüllaft 'in (sm) ölümü(nün yakınlığım bildirmektedir. A Hah, bunu Rasûlü 'ne: "Allah'ın nusretinin geldiği vefeth müyesser olduğu zaman, ecelinin yak­laştığına alâmettir, Rabbine hamd İle teşbih et ve O 'ndan mağfiret dile; şüp­hesiz O, tevbeleri kabul eder" buyurarak haber vermiştir" dedim. Ömer de "Ben de senin dediğin şekilde anlıyorum" dedi. (Buhârî rivayet etmiştir).[290]

 

Hz, Ömer, Bedir savaşına katılmış sahâbHerin ileri gelenlerinden bir grupla Önemli konulan görüşür ve onlarla daima istişare ederdi. İbn Abbas'ı da ya­şının küçük olmasına rağmen ilminin genişliği ve derinliği sebebiyle istişare heyetine dahil ederdi. Ancak bu ayrıcalık bazı sahabîler tarafından iyi karşı­lanmamıştır. Bunlardan biri olan Abdurrahmân b. Avf m canı sıkılmış ve "Bu niçin bizimle beraber toplantıya giriyor? Bizim onun yaşında oğullarımız var" demiştir.

Hz. Ömer de, onun Rasûlülîah'ın (s.a) amcaoğlu oluşuna, doğru görüş­lerin kaynağından, ilim menbamdan oluşuna, ayrıca ilminin çokluğu sebe­biyle yaşıtlarından üstünlüğüne işaret ederek, "Sizin de bildiğiniz bir sebepten" dîye cevap vermiştir. Nitekim Hz. Ömer, ibn Abbas'ın ümî durumunu daha açık bir şekilde isbat etmek için, onu bir başka gün yine meclise davet etmiş­tir, îbn Sa'd'ın rivayetinde Hz. Ömer: "Bu gün size onun Üstünlüğünü bile­ceğiniz şeyi göstereceğim" demiştir. Hz. Ömer: "Allah'ın yardımı ve fetih gel­diği zaman..." (Nasr, 1-3) suresinin tefsirini cemaate sormuş ve yeterli bir ce­vap akmayınca, İbn Abbas'ın görüşünü belirtmesini istemiştir, tbn Abbas

"Bu sûre RasûlüUah'm ecelinin yaklaştığım haber vermektedir" dediğinde, Hz. Ömer de "Ben de senin dediğin şekilde anlıyorum" demiştir. Gerçekten de Nasr suresinden bir süre sonra Rasûlüllah (s.a) vefat etmiştir. Bu sûrenin Mekke'nin fethinden önce nazil olduğu ve peygamberimizin ecelinin yaklaş­tığının haber verildiği, alimlerin çoğunun görüşüdür. Bazıları da sûrenin Pey­gamberimizin vefatından 80 gün önce nazil olduğunu söylemişlerdir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Ecelin yaklaşmasıyla, istiğfar emredilmiştir; zira son olarak yapılan amelin istiğfar olması teşvik edilmiştir. Kişi güzel anlayışı ve ilminin genişIİğiyle ya­şıtlarından öne geçebilir.[291]

 

114. Hz. Aise'nin (r-a) söyle söylediği rivayet edilmiştir: "Allah'ın nus­reti ve fetih gelince" mealindeki «Ore nftzû olduktan sonra Rasûlüllah (s.a) her namazm rükûunda ve secdesinde "Rabbimtz! Sana hamdederek, seni tentik ederim. Allahtm! Beni affeyk" derdi". (Buhlrî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[292]

 

Buhâri ve Müslim'in sahihlerinde Hz. Aişe'den (na) yapılan diğer bir ri­vayette: "Rasûlüllah (s a) rükû ve secdesinde: "ASahım! Rabbimiz' Sana hamd ile Seni teşbih ederiz. Allahım! Beni affeyle". diyerek çok söyler ve böylece Kur'an'ı(n "Rabbine hamdederek, O'nu noksan sıfatlardan tenzih et ve O'-ndan mağfiret dik" ayetlerini yasayısıyla) tefsir ederdi" denilmiştir.

Müslim'in Hz. Aişe'den yaptığı bir başka rivayet ise şöyledir:

"Rasûlüllah, vefatından Önce çokça "Sübhâneke ve bi hamdike estağfı-ruke ve etûbi ileyke" (ilâhi! Seni bamd ile teşbih ederim. Senden mağfiret dilerim. Sana yönelirim) derdi. Hz. Âİşe der ki: Ben "Yâ Rasûlallah! Sizi ilk defa söylerken gördüğüm bu cümleler ne oluyor?" diye sordum. Bana "Al­lah'ın nusreti ve fetih geldiğinde.»" mealindeki sûre ümmetim içinde bana bir alâmet kılındı. Onu gördüğümde bunları söylerim" buyurdu.

Müslim'in Hz. Aişe'den olan başka bir rivayetinde şöyle denilmiştir:

"Rasûlüliah (s.a) "Sübhanellahi ve bi-hamdihi estağfîrulâh ve etûbu ileyh" cümlelerini çokça tekrarlıyordu. Ben "Yâ Rasûlüllah! Sizi "Sübha­nellahi ve bi hamdihi estağfırullah ve etûbu ileyh" (Allah'ı hamd ile teşbih ederim. Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na yönelirim) cümlelerini sık sık söy­lerken görüyorum" dedim. Buyurdular ki; "Rabbim bana ümmetim içinde iken bir alâmet göreceğimi haber verdi. Ben o alâmeti görünce sık sık "Süb­hanellahi ve bi hamdihi estağfırullâhe ve etûbu ileyhi" diyorum. Ben bu alâ­meti "Allah'ın nusreti ve fetih -bu Mekke'nin fethidir- gelip de, insanların grup grup Allah'ın dinine girdiğini görünce, hemen Rabbini hamd ile teşbih et, O'ndan af dile. Hiç şüphesiz O, tevbelerin kabul edicisidir" ayetlerinde gördüm" buyurdu.

Rasûlüllah (s.a) Nasr sûresi nazil olduktan sonra; "Ey Rabbimiz! Seni teşbih eder, sana hamdederim. Allah'ım! Beni bağışla" duasını çokça söyle­miştir. %ni "Seni, Sana lâyık olmayan noksanlıklardan tenzih ederim. Beni

hidayete ulaştırdığın için Sana hama ederim". Veya "Sana hama ederek. Se­ni tenzih ederim", "Attanım! Her ne kadar günahım olmasa da benim ma­kamıma, mertebeme göre eksiklik olan şeylerden beni bağışla" diye dua et­meyi sıklaştırmıştır.

"teşbih", "tahmid"den öne alınmıştır. Zira eksik ve kusurlardan arın­dırma, övgüden öncedir. Peygamberler, mutlak olarak günahlardan korun­muşlardır.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Rasûlüllah'ın (s.a) istiğfarının, yakarışının ve Allah'a yönelişinin çoklu­ğu, nimetlerin elde edilmesiyle Allah'a şükür etmenin gerekliliğini gösterir. Rasûlüllah'! (s.a) taklid ederek yapılan dua ve istiğfar müstehaptir.[293]

 

115. Enes'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah Teâlâ Rasûlül­lah'ın (s.a) vefatından evvel vahyi peşpeşe (yoğun bir şekilde) gönderdi, öyle ki, Rasûlüllah vahyin en sık indirildiği bir sırada vefat etti". (Buhârî ve Müs­lim rivayet etmişlerdir).[294]

 

Cenab-ı Allah: "... Bu gün size, dininizi olgunlaşırdım. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (Mâide, 3) buyurmuş­tur. Bu âyetin inzalinde birkaç ay sonra Rasûlüllah (s.a) vefat etmiştir.

Kur'an ve Sünnet İle hem dünya, hem ahiret işleri kemâle erdikten sonra, Peygamberimiz vefat etmiştir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Rasûlüllah'ın (s.a) hayatının sonlarında vahyin inmesi artmıştır. Bunlar da ecelinin yaklaştığına ve Allah'a kavuşmasına alâmet olmuştur.[295]

 

116. Câbir'den (r.a) rivayet edildiğine göre Nebî (s.a) şöyle buyurmuş­tur: "Herkes, ölmeden önceki hâli üzere diriltilir". (Müslim rivayet et­miştir).[296]

 

Erkek-kadın, hür-köle herkes ölümünden önceki hâli üzere haşrolacak-tır. Çalgıcı elinde çalgı aletleriyle, sarhoş elinde içkiyle dirilecektir. Kim ne ile meşgul İse, o meşguliyetle dirilecektir.

Hadis, haşr gününde kişiye faydası olması için, onu güzel amel işleme­ye, Rasuhillah'a (s.a) ibadetlerinde, ahlâkında ve diğer hâllerinde uymaya, hastalık ve yaşlılık anında ölümün yaklaşması ihtimaliyle diğer vakitlerden daha fazla İbadette bulunmaya teşvik etmektedir.[297]

 

ONÜÇÜNCÜ BÖUÜM

 

HAYIR YOLLARININ ÇOKLUĞU

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"Her ne hayır işlerseniz, şüphesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren)dir". (Bakara, 215)

"Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir". (Bakara, 197)

"İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyor (idiy)se, onu(n sevabını) gö­recek". (Ziizâl, 7)

"Kim iyi amel (ve hareket) ederse bu kendi lehinedir". (Câsiye, 15) Bu konuda ayetler çoktur. [298]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

Konu ile ilgili hadislere gelince, gerçek şu ki pek çok hadis vardır, sayıla­mayacak kadardır. Bunlardan bazılarını zikredelim:[299]

 

117. Ebu Zerr Cündüb b. Cünâde'den (r.a) şöyle rivayet erimiştir: "Yâ Rasûlüitâh! Amellerin hangisi daha faziletlidir?" dedim. "Allah'a îman ve O'nun yolunda cihad etmektir" buyurdu. "Hangi köleyi âzâd etmek daha faziletlidir?" dedim. "Sahibi yanında en değerli ve en pahalı olanı azad etmektir" buyurdu. "Bunları yapamazsam" dedim. "İşi becerene yardım eder, beceriksizin de işini yaparsın" buyurdu- "Yâ Rasûlüllah! Bu işlerden birini görmekten âciz olursam ne buyurursunuz?" dedim. "Halka zararlı olmak­tan kendini alıkoyarsın. Busenin nefsine karşı bir sadakadır" buyurdu. (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[300]

 

Sevabı en çok olan amel, Allah'a inanmaktır. Zira imanın karşılığı Cen­nette ebedî kalmaktır. Allah'ın rızasına sebeptir. Allah yolunda öyledir. Zira Allah Teâlâ, "Allah, mü'minlerin mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır..." fîevbe, 111) buyurmuştur,

Azad eden için sevabı en çok olan, kölenin en iyisi, en değerlisi ola­nın azadıdır. Zira bu, kendilerine en sevimli olanıdır. "Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz.." (Âl-i lmran, 92) bu-yurulmuştur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Allah yolunda ve İnfakta bulunmanın karşılığı (mükâfat) harcama nis-betmdedir. Sevap, zorluklara göre olur. Bir işi yapmaktan âciz kalan ihtiyaç sahibine yardımcı olmak gerekir. Başkalarına eziyet vermekten sakınmanın sevabı, sadaka vermek ve iyilikte bulunmanın sevabından aşağı değildir. Al­lah'a iman, amallerin Allah katında kabulünün esâsıdır. Ameller, Snra*K* îney-5£leridir. İslâm köleliğin kaldırılması için çalışmış olduğundan köle azad et­meye müslümanlan çokça teşvik etmiştir.[301]

 

118. Ebu Zerr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (s.a) şöyle bu-, vurmuştur: "Vücudumuzun her eklemi için ayrı ayrı sadaka gerekir. Her teş­bih sadakadır. Her hamd cümlesi sadakadır. Her tehlîl, sadakadır. Her tek­bir sadakadır. İyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten sakındırmak sadaka­dır. Kişinin duhâ (kuşluk) vaktinde kılacağı iki rek'at namaz buniann yerini îutar". (Müslim rivayet etmiştir).[302]

 

Vücudunun tüm organları sağlam ve sağlıklı olan kimse, Allah'ın ken­disine verdiği bu nimetten dolayı sadaka vermelidir. Çünkü kişinin İşlerini tam olarak yürütebilmesi sağlıklı olmasına bağlıdır. Sadaka belâyı def eder. Vücudun sıhhati İçin verilen sadaka, ona musibetin geimesine engel olur. Sa­daka bu anlamıyla vâcib değildir. Çünkü sadaka ve onun yerine geçerli olan­lardan duhâ namazı kılmak vacip değildir. Yani teıki halinde günahkâr olunmaz.

Abmed b. Hanbel ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste, Rasûlül­lah "lnsanda üçyüz altmış mafsal vatdtr. İnsanın her bir ma/sah için sadoka vermesi gerekir" buyvmnıştur. "Buna kimin g&cü yeter yâ Rasûlüiiah!" denildiğinde; "Mesddtte bulunan balgamı yok etmen sadakadır. Yoldan ge­çenlere eza veren şeyi kaldırman sadakadır. Bunları da yapamazsan iki rekât duhâ namazı kılman, sana yeter" buyurmuştur. Nitekim hadisten anlaşıldığı Üzere tahmid; Allah'a övgü, (mesela el-hamduliUah demek) sadakadır. Her lehli! sadakadır. Her tekbîr (Allahu Ekber demek) sadakadır. Şeriatın em­rettiğini emretmek, şeriatın yasakladığını .yasaklamak sadakadır. Her ne ka­dar namaz amellerin en faziletlilerinden de olsa, duhâ vaktinde kılman na­maz 360 sadaka vermekten faziletli olamaz. Aynca farz ve varib olan bir iba­detin yerine ise duhâ namazı kaim olamaz. Bununla beraber bütün bu işlerin karşılığı olan sevabın elde edileceğinin belirtilmesi, duhâ namazının fazileti­ne işarettir, öte yandan, namaz tüm kötülüklerden alıkoyan Duhâ namazı­nın da kişiye serden uzaklaştırıp, sayılan diğer faziletlere yöneltmesi ümit edilir. Hadisten çıkarılan hükümler ise şunlardır:

Allah'a, afiyet ve belâlardan korumasından dolayı şükür olarak sadaka­yı çoğaltmak gerekir. Fullerle şükürden âciz olan, diliyle hamd, teşbih, tek­bir ve iyiliği emretmekle şükretmiş olur. Rasûlüllah'ın (s.a) yaptığı zikirlerle Allah'ı zikretmeye ve duhâ namazına devam etmek gerekir. Duhâ namazının en azı iki rek'at, en çoğu da sekiz rek'attır. Sadaka vermeye gücü yeten kim­senin sadaka vermesi, hadiste belirtilen diğer iyiliklerden daha faziletlidir. Hem sadaka vermesi, hem de diğer iyilikleri yapması halinde ise, daha çok sevap elde eder.

Tükürük ve balgam gibi şeylerle mescidi kirletenlerin günahı sadece ken­disinde kalmayıp, bunları görüp de gidemeyenlere de şamil olmaktadır. Yol­dan getip-geçene rahatsızlık veren şeyleri kaldıran kimsenin bu esnada "Lâi-lahe ilallâh" demesi halinde, "İmanın en aşağıstyla en üstününü olanı cem etmif olur" denilmektedir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Hayır çeşitleri çoktur. O kadar ki, insanların önemsemediği şeyler dahi hayır olabilir. Mesela insanlara rahatsızlık veren bir şeyi yoldan alıp atmak, mesciddeki tükürüğü temizlemek gibi insanlara fayda verecek şeyleri yapmak, zararlı şeylerden de kaçınmak gerekir. Mescidlere saygılı olmak ve orada edebi muhafaza etmek, uygunsuz davranışlardan sakınmak ve mescidleri her türlü kirlerden temizlemek müstehaptır.[303]

 

119. Ebu ZerrV-n (ra) rivayet edildiğine göre Nebi (s.a) şöyle buyurmuş­tur: "Ümmetimin iyi ve kötü amelleri bana arzedüdi. İyi amellerinin arasın­da (yoldan geçenlere) eziyet veren şeyin yoldan kaldırılmasını, kötü ameller arasında mescidde (bulunup da) üstü örtülmeyen tükürüğü gördüm". (Müs­lim rivayet etmiştir).[304]

 

120. Ebu Zerr'den (r.a) rivayet edildiğine göre bazı kimseler Rasûlüllah'a (s.a) "Yâ Rasûlüiiah! Bütün sevapları zenginler aldılar. Zira onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyorlar. Ayrıca mallarının fazlasından sadaka da veriyorlar" dediler. Rasûlüiiah: "Allah size sadaka vereceğiniz im­kânı bahşetmedi mi? Her teşbih sadakadır. Her tekbir sadakadır. Her hamd sadakadır. Her tevhîd sadakadır. İyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten ne-hiy sadakadır. Sizden birinin eşiyle birleşmesinde bile sadaka sevabı vardır"

Isnam Nerevf

buyurdu. "Yâ Rasûlüliah! Şehvetini yerine getirirse ona sevab mı var?" de­diler. "Şayet şehvetini haram yolla (zinada) giderse idi, onun üzerine günah olmayacak mıydı? İşte bunun gibi şehvetini hela! yolda tatmin edene de se­vap vardır" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[305]

 

Fakir olan sahabîlerin, zenginlerin mallarının çok olmasıyla zekât ve sa­daka vererek kendilerinden daha fazla sevap kazandıklarını Rasûlüllah'a (s.a) arz etmeleri, onların sevaplarına gıpta ettiklerindendir. Hayırda yarışmaları ve iyi amellerde çok arzulu olmalarındandır.

Allah (c.c) her bir "Sübhanellak" sözü sebebiyle bir sadaka sevabı ver­mektedir. Her bir "Allahu Ekber", "Elhamdü lillâh" ve "La ilahe illallah" için de ayrı ayrı sadaka sevabı vermektedir.

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak için de aynı şey sö'2 konu­sudur. Bütün bunlar Allah'ın rızasına vesile olan şeylerdir. Her şeyin karşılı­ğını da O vermektedir. İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak vacip oldu­ğu için diğerlerinden sonraya bırakılmıştır. Farz ibadetler bu hasletlerin fazi­letinden daha üstündür. Zira bir Hadis-i Kudsî'de "Kulum üzerine farz kıl­dıklarımı yerine getirmekten daha faziletli bir şeyle bana yaklaşamaz" bu-yurulmaktadır.

Sadaka vermeye gücü yeten kimsenin verdiği sadaka, başkasına da fay­dalı olmasından dolayı sadaka sayılan şeylerden daha faziletlidir" denilmiş­tir. Faydası.başkasına da geçen bir amel, genellikle faydası sadece kendinde kalandan daha üstündür. Eğer niyyet çok halis olursa- amel, bazen mal ile sadaka sevabına eşit%olabilmektedir. Bu durum sadaka vermekten aciz olan kimse içindir.

Bir hadiste buyurulduğu üzere "Her iyilik sadakadır". îbn Mâce'nin ri­vayet ettiği bir hadiste ise "Hiçbir gün, gece ve saat yoktur ki; o vakitlerde Allah, kullarından istediğine sadaka (sevabı) bağışlamasın..." buyurulmuş-tur. Müsîümanm her ânı hayar olduğuna göre, o daima sadaka (sevabı) al­maktadır.

Peygamberimiz (s.a) "Sizden birinin eşiyle birleşmesinde bile sadaka se­vabı vardır" buyurunca, genellikle nefse muhalefet etmek ve nefse zor gelen $eykrden sevap olduğunu düşünerek lezzet alman bir fiille sevap kazanılma­sına hayrat eden sahabîter: "Ya Rasûlültah! Şehvetini yerine getirirse, ona sevab m» var?" dediler. Rasûİüllah ise şehvetin haram yolla giderilmesi halinde günah olduğu gibi, helâl yolla giderilmesi durumunda da sevap kazanı-lacağmıbelirtmiştir. Rasûİüllah (s.a) bununla haram ile helal arasında kıyas yapmıştır. Buna "Kıyas'ut-Aks" denilir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Allah'ın rızasını kazanmak ve sevap elde etmek için hayırlı işlerde müs-lümanlarm birbirleriyle yarış etmeleri ve bu husustaki eksiklikleri için üzül­meleri gerekir.

İslam'da "ibadet" mefhumu oldukça geniştir. Salih niyet ve güzel bir duygu ile yapılan meşru her şeyde sevap vardır. Bunlar çok basit olsalar da sahibi için hayırdır. İbâdet karşılığında sevap alındığı gibi, Allah korkusun­dan dolayı terkedilen kötülükler sebebiyle de sevaba nail olunur.[306]

 

121. Ebu Zerr'den (r.a) Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmişe tir; "Mü'min kardeşini güler yüzle karşılamak da olsa, hiçbir iyiliği küçüm­seme". (Müslim rivayet etmiştir).[307]

 

Hiçbir iyilik küçümsenerek veya az görülerek terkedilmemelidir. Zira bu iyilik Aİlah'm rızasına vesile olabilir.

Bir Hadis-i Şerifte "Bir kul, Allah'ın hoşnut olduğu kelimelerden bir keiimeyi, ehemmiyet vererek söyler de, Allah o kimseyi bu kelime sebebiyle birçok derecelere yükseltir" buyurulmuştur.

Hayır murad edilerek yapılan hiçbir amel, küçük görülüp horlanmama-lıdır. Başkalarına muhabbet duymak ve gönüllerine sevinç vermek, müslfi-manlar arasında sevgi ve saygı bağlarının yerleşmesi için gereklidir.[308]

 

122. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Üzerine güneşin doğduğu her gün, her insanın bedenindeki bü­tün eklemlerine karşılık bir sadaka borcu vardır, iki kişi arasında adaletle hü­küm vermen sadakadır. Hayvana binmek isteyen kimseye yardım edip onu hayvan üzerine kaldınvermen de sadakadır. Tatlı bir söz sadakadır. Namaza gitmek için attığın her bir adım sadakadır. Yola düşen bir engeli kaldırıp at­man sadakadır". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[309]

 

Müslim'in Hz. Âişe'den (r.a) rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah (s&) şöyle buyurmuştur: "Her insanın vücûdunda üç yüz altmış eklem ve oynar kemik vardır. Kim Allah'ı tekbir, Allah'a hamd, Allah'ı tehül, Allah'ı teşbih eder, Allah'a istiğfar eder, halkın gelip geçtiği yoldan bir taş veya diken, yahud da kemik parçası kaldırıp atarsa, iyiliği emreder kötülükten sakındınrsa, bu Üç yüz altmış sayısı kadar iyilik yaparsa, o gün kendini cehennemden uzaklaş-tinnış olarak gezer".

İnsan sağlıklı olmasından ve mafsallarının sıhhatinden dolayı, Allah'a şükretmelidir. Dargınlar, hasımlar ve bir konuda doğru karar vermesi için ha­kem tayin edenler arasında adalet ve insafla hareket etmelidir. Ne haramı he­lal, ne de helali haram kılmalıdır. Müslümanlar arasında sevgi ve birlik bağı­nın kurulması, aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesi o kadar önemlidir ki, bu nedenle yalan söylenmesine bile izin verilmiştir. İslâm'da, toplumun birliği ve dirliği için gerçekte hoş karşılanmayan bazı şeylere müsamaha edil­miştir. Yeter ki İnsan, Allah'ın rızasına ve hayra halis bir niyetle yönelmiş ol­sun. Allah (cx): "Onların aralarındaki gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Yalnız sadaka, yahut iyilik, ya da insanların arasını düzeltmeyi emre-den(in konuşması) müstesna, kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bu­nu yaparsa, yakında ona büyük bir mükâfat vereceğiz" (Nisa, 114) buyur­muştur.

Rasûlüllah da (s.a) "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, kul Allah katında yükselmek için bir iyilik yaparsa; o amel, kıyamet gü­nü sahibinin elinden tutar, tâ ki cennete girinceye kadar" buyurmuştur.

Hadis insanın 360 mafsal üzere yaratıldığını bildirmektedir. Diğer bîr hadiste ise "İnsanın 360 kemiği vardır" buyurulmuştur. Bir kimse "Allahu ekber", "eî-Hamdü lillâh" "Lâ ilahe illallah", "Sübhânellah'\ "Estağfirullah" veya "Atlahümmeğfîrlî" demekle, yoldan geçenlere zarar veren diken, kemik ve taş gibi şeyleri kaldırmakla, iyiliği emir, kötülüğü de yasaklamakla ve da­ha başka iyilikler yapmakla, bir günde iyiliklerin sayısını üç yüz altmışa çı­karırsa, o gün her bir mafsalı içüı şükretmiş ve Allah'ın rızasına nail olmuş olur.

İki rekat duhâ namazının bütün bu iyiliklerin sevabına denk olduğu, 118 no'lu hadiste belirtilmişti.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

İnsanların arasını adaletle düzeltmeli ve onlara güzel muamele etmeli, mescidde cemaatle namaz kılmaya önem verilmelidir. Hadiste zikredilen amel­ler sadakanın sevabına eşittir. Kimin sadaka vermeye gücü yetmez, bu iyilik­leri yaparsa; sadaka vennişçesine sevaba nail olur. Her kim de hem sadaka verir, hem de diğer iyilikleri yaparsa, her bir amelinin karşılığını alır.

Allah'ın nimetlerine şükrederek, O'na ibadetlerle ve iyiliklerle yaklaşıl­maya çalışılmalıdır.[310]

 

123. Ebu Hüreyre'den (r.a) Nebf nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Kim sabah ve akşam mescide giderse, her gidişinde Allah ona cen­nette ziyafet hazırlar". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[311]

 

Her kim Allah rızası için namaz kılmak, itikafa girmek, Kur'an oku-mak, va'z dinlemek ve İslâmî konularda ders mütâîa etmek gibi şeyler sebe­biyle camiye giderse, Allah onun amelinin karşılığı olarak cennette ziyafet hazırlar.

Hadîs, camiye gitmenin faziletini beyan etmekte, özellikle de sabah ve akşam namazlarını orada kılmaya teşvik etmektedir.[312]

 

124. Ebu Hüreyre'den (r.a) RasûlüIIah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ey müslüman kadınlar! Hiçbir komşu kadın, komşusunun (ver­diği) koyun paçası bile olsa (iyiliğini) küçümsemesin". (Buhârî ve Müslim ri­vayet etmiştir)[313]

 

Müslüman, yapacağı bir İyiliği az görerek yapmaktan kaçınmamalıdır. Zira Allah leâlâ: "Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür" (Zİîzâl, 7) buyurmuştur. Rasûlüllah da (s.a) "Yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz" 'uyunnuştur.

Hadis; ne kadar küçük (az) de olsa, imkânlar nisbetinde hediye ve şadaka vermeye teşvik etmektedir. Zira hangi değer ve miktarda olsa da; hediye ve sadaka hayırlı bîr ameldir.

Ayrıca ne kadar olursa olsun, iyilik yapana da teşekkür edilmelidir. Zira bir hadiste "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şiikredemez"bnymtoaaştw.[314]

 

125. Ebu Hüreyre'den (r.a) Nebi'nİn (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "îman, yetmiş bu kadar veya -akmış küsur- şubedir. En yüksek (de­recesi) "Lâ ilahe illa'İlâh" sözü, en aşağı (derece)si de, yoldaki bir engeli kal­dırıp atmaktır. Haya (utanma hissi), îmandan bir parçadır". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[315]

 

Hadiste sayılan amellere, iman ismi verilmiştir. Yani ameller imanın şu­beleridir. Önce imanın şubelerinin yetmiş, sonra altmış küsur olarak belirtil­mesi, hadisin ravisinin şekkidir. Az olarak zikretmek, çok zikredilmeye ters düşmez. "Rasûlüllah (sm) önce 60 olarak belirtmiş, sonra fazla olduğunu an­layarak bu defa yetmiş küsur olduğunu söylemiştir" diyenler de olmuştur.

"Bana bir söz söyle ki, senden başkasına sormaya gerek kalmasın" diyen sahâbîye Rasûlüllah (s.a) "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol" buyurmuştur. Bütün ameller asla rücû eder ki, o da imandır. İmanın gereği olan hasletler ise çoktur. Bazıları da "İmanın şubesi 60 küsur idî; sonra W eklendi ve 70 küsur olarak karar kılındı" demişlerdir. İbn Hib-ban: "Allah'ın kitabında Rasûlüllah'ın (sa) sünnetinde saydığı itaatlerin hepsini saydım, onları 79 olarak gördüm. Ne fazla ne de eksiktir. Anla­dım ki, kastedilen budur" demiştir, tbn Hacer de bunların, kalbin amel­leri, dilin amelleri ve bedenin amelleri olarak üçe ayrıldığını söyler.

İman farklı hasletlere ayrıldığına göre, en faziletlisi "Lâ ilahe illaltâh"dır. Zira Allah'a îman her şeyin esâsıdır. Bu olmadan hiçbir amel değer kaza­namaz. Allah'a yaklaştıran amellerin en küçüğü de yoldan geçenlere zarar veren şeyleri kaldırmaktır.

Hadisteki "şu'be" ile raurâd haslettir. Yani iman birçok hasletlere sa­hiptir. Haya da bu hasletlerden biridir. Haya utanmak ma'nasınadır. Ayıpla­ma ve kötüleme durumlarından sakınmak sebebiyle insana arız olan değiş­me ve kırılmadan ibarettir. Haya fıtrî olur; insanların yanında avret mahalli­ni açmaktan haya gibi. îmanî olur; mü'min olan kimsenin Allah'tan korktu­ğu için günahlardan sakınması gibi. Rasûlüllah (s.a) imanın en yüksek mer­tebesini "lâ ilahe illallah", en aşağı mertebesini de yoldan eziyet veren şeyi kaldırmak olarak tayin ettikten sonra, imanın orta mertebesini ise haya ola­rak tesbit etmiştir. Diğerlerini ise bu üç şeye kıyaslanması için zikrctmemiş-tir. Küsur olarak terceme ettiğimiz "ei-Bid'u" bir Hadis-i Şerifte "el-Bid'u üç ile dokuz arasıdır" diye açıklanmıştır.

Hadisten çıkarılan htiv -Jmler şunlardır:

Amelle îman birbirinden ayrı düşünülemez. Amelin ehemmiyetine göre İman mertebeleri vardır. Haya'mn fazileti, haya ile süslenmek insanı günah­lardan uzaklaştırır, ibâdet ve itaate yaklaştırır.[316]

 

126. Ebu Hüreyre'den (ra) Rasûlüllah'ın (s.a; şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Adamın biri yolda yürürken susuzluğu arttı. Bir kuyuya rastla­dı. Kuyuya inerek (sudan) içti, sonra yukan çıktı. O şuada susuzluktan dilini çıkarıp soluyan bir köpek gördü, öyle susamıştı ki (yaş) toprağı yalıyordu. Adam kendi kendine "Bu köpek de biraz Önceki benim susuzluğum gibi su­suz kalmış" diyerek kuyuya indi. Mestine su doldurdu, ağzıyla tutarak yu­kan çıkardı. Köpeği suladı. Allah da onun bu amelinden razı oldu ve onu bağışladı. "Yâ Rasûlüllahl Hayvanlarda bizim için sevab var mıdır?" dedi­ler. Rasûlüllah "Evet, her yaşayan ciğer sahibinde sevap vardır" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[317]

 

Buhârî'nin bir başka rivayetinde: "Allah, onun bu hareketinden mem­nun kalarak cennetine koydu" buyunılmuştur.

Buhârî ve Müslim'in bir diğer rivayeti ise şöyledir: "Susuzluktan öleya-zan bir köpek, kuyu etrafında dolaşıp duruyordu. Bu esnada Benî İsrail fahişelerinden biri onu gördü. Hemen çizmesini çıkardı. Onunla su çıkarıp köpeği suladı. Bundan dolayı Allah, o kadını affetti".

Hadiste aşırı susuzluktan dilini çıkaran ve bunu gidermek için yaş top­rağı yalayan bir köpeği sulaması sebebiyle günahları bağışlanan bir kişi zik­redilmiştir. Hayırlı bir amel, başkalarına ne nisbette faydalı oluyorsa, o oranda sahibi sevabla karşılık görür. Zararlı olduğunda öldürülmesi caiz olan bir hay­vana yapılan bir iyilik, Allah katında bu kadar değer görürse, eşref-i mahluk olan insana ve özellikle de sâlih bir kişiye yapılan iyilikler, çok yüksek bir sevap kazandırır. Allah'ın rızasının hangi amelde olduğu bilinemeyeceği İçin, küçük de olsa hiçbir iyilik terkedilmemelidir. Olur ki, küçük bir iyilikle O'-nun nzası kazamlabilir. Ihlâs ile yapılan bir amelin sevabı çok fazla olur.

Hadiste zikredilen kimse, insanların bulunmadığı bir yerde, riyadan, gös-. terişten uzak bir şekilde ihlas İle bu ameli işlemiştir. Mükâfatın tastamam ol­ması, yapılan amelin kemâliyle olmaktadır. Diğer bir rivayette "Köpeği (iyi­ce) kamncaya kadar suladı" buyurulmuştur. Allah da ona nimetini tam ola­rak vermiştir. Uhrevî bir sevap için bazı eşyaların zarar görmesi normaldir. Mestle suyun çıkarılması elbette mestin zarar görmesine, bozulmasına sebep olur. Daha faziletli olanın az faziletli olana hizmet etmesi de caizdir. Zira in­san hayvandan daha faziletlidir. Buna rağmen adam köpek için zahmet çekmis ve yorulmuştur. Hayvanları korumak ve gö2eımek mezkur hadisin iba­retlerin dendir.

Israiloğullan'ndan fahişe bir kadının da susuzluktan öleyazan bir fcîpe-ği sulamastyla İlgili rivayet daha önceki rivayetle çelişkili değildir. Zira ben­zer olayların çokluğu söz konusudur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Bütün canlılara iyilik etmek gerekir. Zira Allah böyle hayırlı ameitere büyük sevaplar vermekte, sahibini de bağışlamaktadır.

Kendisinin, çoluk-cocuğunun ve hayvanlarının İhtiyacından fazla suyun ihtiyaç sahiplerine verilmesi, kişiyi Allah'a yaklaştıran amellerdendir.

Allah'ın rahmeti umumidir. Yarattığı tüm canlıları kapssr.

Allah'ın fazlı geniştir. O isterse küçük bir iyilik sebebiyle büyük günah­ları bağışlayabilir.[318]

 

127. Ebu Hüreyre'den (r.a) Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Yoldan geüp-geçen roüslümanlan rahatsız eden yol üzerindeki bir ağacı kesmesi sebebiyle bir adanır cennette dolaşırken gördüm". (Müslim ri­vayet etmiştir).[319]

 

Müslim'in diğer bir rivayetinde: "Bir adam, yol üssünde bir ağaç dalına rastladı, 'Vallahi bunu bumdan kaldıracağım kL Müslümanlara engel olmasın' dedi ve cennete konuldu" denilmiştir.

Buhârî ve Müslim'in bir başka rivayetinde ise: "Adamın biri yürürken yol üzerinde bir diken buldu ve onu kaldırıp anı. Allah, onun bu hareketini beğendi. Kendisini affetti" buyurulmustur.

Hadis, güzel bir fiili sırf ihlasla yapmanın cennete girmeye sebep oldu­ğuna işaret etmektedir. Aynca bu hadis, insanlara yolda geçerken zarar ve­ren şeyleri kaldırmanın faziletine ve mü si umanlara fayda verecek şeyleri yap­maya teşvik etmektedir.[320]

 

128. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim güzelce abdest alır, sonra cuma namazına gelir, hutbeyi dinler ve susarsa iki cuma arası ve üç gün de fazlasıyla, (bu arada) geçen günahları affedilir. Her kim, hutbe okunurken çakıl taşlan ile oynarsa cuması bâtıl olur". (Müslim rivayet etmiştir).[321]

 

Abdestin âdabına ve sünnetlerine riayet ederek abdest abp, cuma nama­zı için camiye giden kimse hutbeyi dinler ve konuşulması mubah olan şeyleri o esnada terkederse; cuma namazı ve dinlenilen hutbeden gelecek ikinci cuma namazı ve hutbesine kadar olan zamanki yedi gün içinde geçen günahla­rı, buna üç günün günahJan da eklenerek on günlük günahı bağışlanır. Böy­lece yapmış olduğu bu güzel amel karşılığında, bire on sevab kazanmış olur. Çakıl taşının zikredilmesi, o asırda mescîdlerin durumuna işaret etmektedir. Günümüzde hutbe okunurken halı ile meşgul olmak da aynı şeydir. Peygam­berimiz cemaati, hutbeye kalbleri ve tüm organları ile yönelerek huşu içinde dinlemeye teşvik etmektedir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardjr:

Abdesti güzel bir şekilde almak gerekir. Hür, âkİJ, bâh'Ç, erkek ve mukîm üzerine farz olan cuma nan*«"mn faziletli olduğu belirtilmiştir. Cuma namazı, mescidde ve ancak cemaat ile kıhnabilir.

Cuma namazı, on günlük küçük günahların bağışlanmasına sebep olur. Zira bir iyiliğe on misli sevap verilir.

Cuma günü hutbe okunurken, hutbeyi dinlemek ve başka bir şeyle meş­gul olmamak vaciptir.[322]

 

 129. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Müslüman -veya mü'min- bir kul, abdest aldığında yüzünü yı­kayınca, gözleri ile bakarak işlediği bütün günahları, su ile birlikte veya su­yun damlalarının sonuncusu ile beraber çıkar gider. Ellerini yıkadığında, el­leriyle tutup işlediği bütün günahları su ile yahut suyun son damlasıyia elle­rinden dökülür. Ayaklarım yıkayınca, ayaklarına bulaşan tüm günahlar, su ile birlikte veya suyun son damlasıyla beraber akıp gider. Böylece (küçük) günahlarından İyice temizlenmiş olur". (Müslim rivayet etmiştir)[323]

 

Mü'min abdest alırken yüzünü yıkayınca gözleri ile bakarak islediği Al­lah hakkıyla ilgili küçük günahlardan kutulur. Günahlar bir cisim gibi çıkıp gitmezler. Burada onlann bağışlanması kastedilmektedir. Yüzde bulunan ağız ve kulak, abdest alırken aynca yıkandığı veya meshedildiği için, bu ikisine temas edilmemiştir. Göz aynca yıkanmayıp yüz ile beraber yıkandığından, gözler ve bunlarla ilgili günahlar zikredilmiştir. Diğer organların yıkanmasıyla da bu organlardan neş'et eden, Allah hakkıyla ilgili küçük günahlar ba­ğışlanır.

Hadis, abdestin faziletini, devamlı abdestli bulunmanın günahlardan arın­maya vesile olacağım, bütün bunların Allah'ın mü'mİnlere verdiği lütuflar-dan olduğunu beyan etmektedir.[324]

 

130. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir: "Büyük günahlardan sakımldığı takdirde, beş vakit namaz, gelecek cumaya kadar cuma namazı, gelecek sene ramazan ayına kadar ramazan orucu, aralarında olan küçük günahlara keffâret olur". (Müslim rivayet etmiştir).[325]

 

Güzel amellerle ancak küçük günahların bağışlanacağı, alimlerin itti­fak ettiği bir husustur. Kul haktan ise kesinlikle sâîih ameller İle giderile­mez. Büyük günahlar tevbe ve Allah'ın fazlıyla bağışlanabilir. Beş vakit namaz, cuma namazı ve ramazan orucu günahların bağışlanmasına vesile olur. Sayılan bu ameller ile küçük günahlar varsa bağışlanır. Ne büyük, ne de küçük yoksa, sevaplar yazılır ve Allah katında dereceler yükselir. Eğer büyük günahlar var, küçük günahlar yoksa; o zaman büyük günahlar, gü­zel amel nisbetinde hafifletilir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Hadiste zikredilen ibadetleri en güzel şekilde eda etmek, Allah'ın fazlı ve keremiyle bu ibadetler arası vuku bulan küçük günahların bağışlanması­na sebeptir. Bu arada büyük günah işlenmiş ise, Allah'ın onun cezasını ha­fifletmesi umulur. Büyük günahlar için tam bir tevbe gereklidir.[326]

 

131. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah'ın hataları sildiği ve dereceleri yücelttiği şeyleri bildireyim mi?". "Evet yâ Rasûlüllah bildir" dediler. "Güçlüklere rağmen, eksiksiz ab-dest almak, camilere adımlan çoğaltmak, namazdan sonra gelecek namazı beklemek; bunlar hudutta düşmana karşı nöbet tutmak(la aynı)dır". (Müs­lim rivayet etmiştir). [327]

 

Evlerin camiye uzak olması, yakın olmasından hayırlıdır. Zira namaz için camiye giderken atılan adım ne kadar çok olursa, o kadar sevaba nail olunur. Ancak evin camiye uzaklığı, kişiye tembellik ve cemaatle namazı ih­mal ettiriyorsa, elbette bu durum faziletli değildir.

Namazdan sonra gelecek vaktin namazının beklenmesi için cami'de kal­mak şart değildir. Mescidde beklenebileceği gibi, evde, çarşıda, iş yerinde de beklenebilir. Fikrinin ve kalbinin namazda olması kişi için yeterlidir. Zor şart­lara rağmen abdesti güzelce almak, camiye giderken adımlan çoğaltmak ve namaz vaktini beklemek, düşmana karşı nöbet tutmanın sevabına denktir.

"Düşmana kargı nöbet tutmak" diye tercüme ettiğimiz "er-Ribât", müs-lümanlan muhafaza etmek için hudut boylarında düşmanın içeri sızabilece­ği yerleri beklemek, oraları muhafaza altına almaktır. Devamlı kötülüğe mey­leden nefs-i emmareye karşı uyanık olmak, şehvetlerini yok etmek, şeytanın hilelerini boşa çıkarmak, düşmana karşı koymaktır. "Küçük cihaddan, bü­yük cihada döndük" hadis-i şerifi de bu hususu te'yid etmektedir.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Kİyat'tts-S&lihîn Tfercüme ve Şerhi

Kişinin kendisinin içme v.b. ihtiyacı olduğu su ile veya çok şiddetli sıca*, ve soğukta da olsa abdesti güzel ve tastamam almasına teşvik vardır.

Cemaatte mescidde namaz kılmaya, namazlarda başka bir şeyle meşgul olmamaya önem vermek gerekir, ibadetlerin zorluğuna tahammül etmek, ci-had ve cihada hazırlık gibidir. Hadiste zikredilenler, bağışlanmaya ve Allah'a yakın olmaya vesiledir.[328]

 

132. Ebu Musa el-Eş'ârî'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s;a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim iki soğuk vaktin (sabah ve İkindi) namazlarını kılar­sa cennete girer". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[329]

 

îki serin vakitten murâd, sabah ve ikindi namazıdır. Nitekim Müslim'in rivayetinde "Yani ikindi ve sabah namazları" ziyadesi vardır.

Sabah ve ikindi, gündüzün başlangıcı ile sonuna doğru olan zamanlar­dır ki, sıcağın şiddeti kaybolmuş ve hava güzelleşmiştir. Beş vakit namaz kı­lınmadan önce iki rek'at sabah vaktinde, iki rekat da akşam vaktinde kılınır. "İki soğuk vakitten kastedilen, bu dönemde kılman namazlardır" denilmiş­tir. Ancak bu hususi anlamda olduğu için, hadisin de umuma şamil olması nedeniyle yeterli görülmemiştir. Sabah vakti, uykunun en lezzetli olduğu an­dır. İkindi vakti, gündüzün işlerinin tamamlanması için uğraşılan ve akşam yemeği için hazırlık yapılan zamandır. Bu iki vakitte namazların kılınması, nefsin tembellikten uzak olduğuna ve ibadete olan muhabbetine delildir.

Bu iki vakitte namazları vaktinde kılan kimse, diğer vakitleri daha da titizlikle yerine getirir. İki serin vakitten maksadın sabah ve yatsı vakitleri olduğu da söylenmiştir. Yatsı vaktinin söylenmesi, o vakitte uyku belirtileri başlar, beden ağırlaşır, namaza karşı tembellik gösterilir. Hareketler yavaşlar ve namaz kılmak zor gelir. Zahirî meşakkat, illet olarak alındığında yatsı na­mazının meşakkati özellikle günlerin uzadığı mevsimlerde gözardı edilemez. Bu sebeple diyebiliriz ki, sabah ve ikindi vaktinin fazileti yanında yatsı vakti­nin de yer alması muhtemeldir.

Hadisten çıkanlan hükümler şunlardır:

Sabah ve ikindi namazlarının vaktinde ve gereğince eda edilmesi fazilet­lidir. Zira, zabah namazı uykunun en lezzetli ânında, ikindi namazı da gün­düzün işlerinin tamamlanmasına çalışılan bir anda olmaktadır. Diğer vakit namazlarına gereken titizliği göstermek ise ayrıca fazilettir.[330]

 

133. Ebu Musa ei-Eş'âri'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: "Kul hastalandığında veya yolculuğa çıktığında, evinde otur­duğu ve sıhhatli zamanlannda yapmakta olduğu (nafile) ibadetler(in sevabı) gibi kendisine sevab yazılır". (Buhârî rivayet etmiştir)[331]

 

Hadisten çıkanlan hükümler şunlardır:

Hayırlı işlerden birini yaparken yolculuk ve hastalık gibi bir sebeple o işi yanda bırakan kimse, onu yapmışçasına sevab alır. Farz bir ibadet ise ta­mamlanmadıkça muaf tutulamaz. Farz ibadetlerin mutlaka yerine getirilme­si gerekir. Aksi halde günahkâr olunur. Hadis, çalışan bir kimsenin veya meşru özürlerle cemaatle namaza katılamayanın bu durumunun, onun cemaatle na­maz faziletinden mahrum olmayacağı ümidini te'yit etmektedir.[332]

 

134. Câbir'den (na) RasÛlüUah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: 'Her iyilik (güzel iş) sadakadır". (Buhârî rivayet etmiştir. Müslim de Ebu Huzeyfe tankıyla rivayet etmiştir).[333]

 

İyilik ve hayır cinsinden yapılan bütün amellerin sevabı sadaka sevabı gibidir.

Hadisten çıkanlan hükümler şunlardır:

Mü "minin yaptığı her hayırlı iş için sadaka sevabı gibi sevap vardır.[334]

 

135. Câbir'den (r.a) Rasûlüîlah'ın (s;a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Bir müslüman bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenilen onun için sadaka olur. Herhangi bir kimse o ağaca zarar verirse, o da o kimse için sadaka olur". (Müslim rivayet etmiştir).[335]

 

Müslim'in diğer bir rivayetinde: "Bir müslüman diktiği ağacın meyve­sinden herhangi bir insan, hayvan ve kuş yerse, kıyamet gününe kadar diken nâmına sadaka olur" denilmiştir.

Müslim'in bir başka rivayeti ise şöyledir: "Bir müslümanın diktiği ağaçtan, ektiği ekinden herhangi bir insan, hayvan ve kuş yerse, (onların yedikleri meyve veya mahsul) onun için sadaka olur". (Buhârî ve Müslim Enes'den (r.a) riva­yet etmişlerdir).

Mahsulü yenilen ağaç veya yiyen kimse tarafından tazmin edilmezse ye­nilen şeyler, sahibi için sadaka sevabı getirir.

Çalınması hâlinde de çalman miktann sadaka olarak verildiğinde getireceği sevaba denk sevab ahr. Elbette çalman sebze ve meyveler, çalan kimse için hela! olmaz. Sahibine iade etmesi, parasını ödemesi veya helâlleşmesi ge­rekir. Her çeşit hayvanm yediği veya telef ettiği de sahibi için sadatca gibidir. Her ne kadar sahipleri değişse de, ilk defa diken veya eken kimseye kıya­mete kadar sevap yazılmaktadır. Sadaka-İ Câriye, kendisinden faydalanı­lan bir İlim, babasına hayır duada bulunan çocuk, dikilen ağaç, ekilen mah­sul, düşmana karşı savaş hazırlığı vb', kişiye Öldükten sonra da sevap geti­ren şeylerdir.

En faziletli kazanç konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Ticaret, el sa­natı ve ziraat en faziletlileri olarak ileri sürülmüştür. Ziraatİn diğerlerinden de üstünlüğü çoğunluğun görüşü olmuştur.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Ağaç ve mahsul, dikip ekmenin fazileti ve bunları diken ve ekenin seva­bı ölümü halinde de devam eder. Allah'ın yaratıklarına faydalı olmak, onla­rın işlerini kolaylaştırıp ihtiyaçlarını gidermek sevaptır.

Müslüman, malının çalınması, gasb edilmesi, yok edilmesi halinde sab­reder ve karşılığını Allah'tan beklerse sevap kazanır. [336]

 

136. Câbİr'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Benî Seleme kabilesi Mescid-i Nebevî'ye yakın bir yere göç etmek istedi. Rasülüllah (s.a) bu duru­mu haber alınca onlara: "Haber aldığıma göre Mescid'in yakınına taşınmak istiyormuşsunuz?" buyurdu. "Evet, yâ Rasûlellah! Bunu arzu ediyoruz" de­diler. Rasülüllah: "Ey Benî Seleme! Yurtlarınızdan ayrılmayınız. (Camiye giderken atacağınız) adımlarınız ın sayısınca sevap yazılır buyurdu’’. (Müslim rivayet etmiştir)[337]

 

Bir başka rivayette: "Her bir adıma karşılık bir derece vardır" buyur­muştur.

Buhârî de bu anlamda bir hadisi, Enes'den (r.a) rivayet etmiştir.

Benî Seleme Ensar'dan meşhur bir kabiledir. Evleri Mescid-i Nebevî*-den uzaktı. Bu sebeple taşınmak istediler. Rasülüllah (s.a) onların bu arzula­rına karşı, "Evlerinizde kalınız, mescidin yakınma taşınmayınız. Cuma na­mazı ve cemaatle namaz kılmak için atılan her bir adıma sevap vardır" bu­yurmuştur.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Bîr amelin gerektirdiği gayret ve güç nisbetinde sevap vardır. Gereğin­den fazlası ve azı için sevap yoktur. Mescidden uzakta da İkamet edilse, mes-cidde cemaatle namaza teşvik edilmektedir.[338]

 

137. Ebu Münzir Übey b. Ka'b'dan (r.a) şöyle söylediği rivayet edilmiş­tir: "Bir adam vardı. Ben, evi mescide onun evinden daha uzak bir kimseyi bilmiyorum. Buna rağmen o, cemaatle namazı kaçırmazdı. Ona soruldu -veya ben söyledim-; "Karanlık gecelerde ve sıcak günlerde binecek bir merkep saderken atacağınız) adımlarınızın sayısınca sevab) yazılır" buyurdu". (Müs­lim rivayet etmiştir).[339]

 

Bir başka rivayette "Senin için umduğun mükâ/aat vardır" buyurdu.

"Ebu Münzir" künyesini kendisine peygamberimiz vermiştir. Übey H. Akabe biatında Ensar'dan 70 kişi arasında idi. Bedir ve diğer savaşlara katıl­mıştır. Rasûlüllah'dan (s.a) 164 hadis rivayet etmiştir.

Sahihayn'da Enes'ten rivayet edilen şu hadis, Ebu Münzir'in faziletini ortaya koymaktadır. "Rasulüilah (sm) Übey'e "Kitap ehlinden ve puta tapan­lardan (Hakk'ı) tanımayanlar..." (Beyyine) sûresini okudu ve "Allah azze ve celle sana okumamı emretti" buyurdu". Übey Medine'de Hz. Osman dev­rinde vefat etti. Hz, Ömer devrinde vefat ettiği de söylenir.

Ev mescide ne kadar uzaksa, o ölçüde atılan adımlar da kişiyi Allah'a yaklaştırır. Camiye giderken atılan adımlardan başka camiden dönerken atı­lan adımlar da sevaba dahiîdir. Zira "Oradan da aileme dönerken attığım adımlar..." denilmiştir. Peygamberimiz de (s.a) bu sahabîye, arzuladığına ka­vuşacağı müjdesini vermiştir.

İnsanın niyeti ve kasdı ne ise ona göre karşılık göreceği belirtilmiştir.[340]

 

138. Ebu Muhammed Abdullah b. Amr el-Âs'dan (r.a) RasÛlÜllah'ın (s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kırk hasletin en üstünü, sütünü sağıp kullanmak Üzere, başkasına emaneten keçi vermektir. Çünkü seva­bım nmarak ve va'd olunan sevabına inanarak bu hasletlerden birini işieyen kimseyi, Allah (işlediği) bu iyilik sayesinde cennete koyar". (Buhârî rivayet etmiştir).[341]

 

Ebu Muhammed'e "Ebu Abdurnhman" ve "Ebu Nusayr" da denil­miştir. Abdullah ile babası arasında on iki yaş vardır. Abdullah, babasından önce müslüman olmuştur. İlimle meşguliyeti oldukça fazladır. Ebu Hüreyre "Abdullah'tan başka benden daha fazla Rasûlüllah'tan hadis alan yoktur. O yazardı. Ben ise yazmazdım" demiştir. Abdullah, daha çok hadis öğren­mesine rağmen, Mısır'da ikamet etmesi sebebiyle Ebu Hüreyre'den daha faz­la hadis rivayet edememiştir. Zira hadis tahsili için Mısır'a gidenlerin sayısı azdır. Bununla beraber Abdullah'tan 700 hadis rivayet edilmiştir. Hicretin 63. yılında 72 yasında Mısır'da vefat etmiştir.

Selam almak, aksırana "yerhamukellâh" demek, yoldan geçenlere za­rar veren şeyleri kaldırmak, sanatkâra yardım, işi beceremeyene destek olmak, na'hn tasması vermek, müslümanın maddî manevî ayıbını örtmek, sevindir­mek, mecliste yer açmak, hayra delâlet etmek, tatlı dilli olmak, ağaç dikmek, mahsul ekmek, müslümana bir işinde aracılık yapmak, hasta ziyaret etmek, musafaha yapmak, Allah için sevmek, Allah için bugz etmek, müslümanlar-la bir arada sohbet etmek, ziyaretleşmek, hayrı tavsiyede bulunmak, şefkat ve merhamet etmek, sahih hadislerle gelen güzel hasletlerdir.

Rasulüilah (s.a) 40 hasleti saymamıştır, Kendince bu hasletler malum idi. Bunların en faydalısını zikretmiştir. Sütünü sağıp kullanmak üzere baş­kalarına emanet olarak verilen keçi, koyun ve benzeri hayvanların, 40 haslet arasında en üstün olduğunu belirterek belki de diğerlerinin sayılması halin­de, bu hasletin daha net olarak anlaşılmaması endişesiyle, diğerlerini terke-dip sadece bu hasleti zikretmişlerdir.

Hadisin İfade ettiği hükümler şunlardır:

Allah'ın (cx) hayırlı amelleri çoğaltması ve çeşitlerini artırması O'nun fazl ve keremindendir.

Allah haynn azını da, çoğunu da kabul eder. Niyetin hâlis, azmin sâdık olması halinde her türlü bağış Allah katında değer bulur.[342]

 

139. Adiyy b. Hâtim'den (r.a) Nebi'yi (s.a) şöyie derken işittim, dediği rivayet edilmiştir: Buyurdular ki: "Yarım hurma ile de olsa, cehennemden sakınınız". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[343]

 

Buhârî ve Müslim'in yine Adİyy b. Hâtiın'den yaptıkları bir başka riva­yette Rasûîüİlah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Arada tercüman olmaksızın Rab-biniz sizin herbirinizte konuşacaktır. O esnada kişi sağına bakar, ancak ön­ceden gönderdiği iyiliklerini görür. Soluna bakar, ancak daha evvel işlediği kötülükleri görür, önüne bakıp tam karşısında sadece cehennemi görür. O halde yarım hurma ile de olsa cehennemden sakınınız. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (cehennemden) korunsun".

Cehennem azabından koruyacak sâlih ameller yapmak ve sadaka ver­mek sureliyle kişinin ateşten korunması gerekir. Bir hurmanın yarısı veya bir parçası bile oisa, vermek suretiyle kişinin ateşten korunabileceği buyurula-rak, iyiliği küçümsemeden her çeşidine teşvik edilmiştir. "Ahirette kul ile Al­lah arasında bir elçi olmadan vahiy yoluyla konuşacaktır" şeklinde mezkur hadisi yorumlayanlar da olmuştur.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

tmkân nisbetinde sadaka vermek, güzel ahlâk ile ahlâklanmak, iyi dav tanışlarda bulunmak ve yumuşak konuşmak gereklidir.

Allah'ın huzurunda mahcup olmamak için ibâdetlerle süslenip, kötülük­lerden annılmalıdır. Kıyamet gününde Allah ile kulu arasında ne perde, ne bir elçi, ne de tercüman bulunacaktır. Mü'min, Rabbinin emrine muhalefet etmekten sakınmalıdır. Zira Allah her şeyi gören ve hesabını sorandır.

İnsan yaptıklarından sorumludur. O halde iyi amele yönelmelidir. Zira kıyamette kişinin kendisine iyi amelinden başka fayda veren bir şey yoktur.[344]

 

140. Enes'den (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Allah kulunun yemek yemesinden, sonra da ona karşı kendisine ham-detmesinden elbette razı olur". (Müslim rivayet etmiştir ).[345]

 

Yemekten sonra hamdın zlkredilmesİyle az da olsa nimete hamd etme­nin gereğine işaret edilmiştir. Rasûlüliah'm sünnetinde olduğu üzere yemek­ten sonra: "Elhamdülillah" denilmelidir. İbn Melek der ki; "Cemaat halin­de yemek yeniliyor ise, ''elhamdülillah"yüksek sesle söylenmemelidir. Zira yemeğe devam edenlere duyurarak, onların yemeğe devam etmelerine engel olunmamalıdır".

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Allah'a (c.c) fazlından ve nimetlerinin çokluğundan dolayı şükretmeye teşvik edilmiştir. Zira şükür, kurtuluş ve kabule giden yoldur. Nimetler sebe­biyle hamde layık olan sadece Allah'dır.[346]

 

141. Ebu Musa'dan (r.a) Nebİ'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: "Her müslümanın sadaka vermesi gereklidir" buyurdu. Sahabîlerden biri: tr¥a imkân bulamazsa ne tavsiye edersiniz?" dedi. "Elleriyle iş görür, kaza­nır, hem kendisine faydalı olur, hem de sadaka verir" buyurdu. O sahabî: "Eğer elinden gelmezse ne dersiniz?" dedi. "Güç durumdaki bir zavallıya yardım eder" buyurdu. Sahabî: "Buna da muktedir olmazsa neyi münasib görürsünüz?" dedi. "İyiliği -veya hayrı- emreder" buyurdu. Sahabî: "Şayet bu kadarını da yapamasa ne buyurursunuz?" dedi. RasûlüUah (s.a) ona: "Nef­sini kötülükten alıkoyar, bu da bir sadakadır" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[347]

 

Hadiste "Her müslümanın üzerine sadaka vermesi gereklidir" ifade­sinden kastedilen, Allah'ın sayılamayan nimetleri karşısında kulun şükret-mesidir. "İnsanın her bir mafsalı için sadaka borcu vardır" hadisinde ol­duğu gibi, sadaka umumi anlamdadır. Nitekim Ebu Davûd ve Ahmed b. Hanbel'in rivayetlerinde peygamberimiz "İnsanda 360 mafsal vardır, în-sanın her bir mafsalı için sadaka vermesi gerekir" buyurmuşlardır. Saha-bîler "Ya RasûlüUah! Buna kim güç yetirebilir?" dediklerinde peygambe­rimiz "Mescidde bulunan tükürüğü temizler, yolda eza vereni kaldırır, bun­ları da yapamazsa iki rek'at duha namazı kılar. Sadaka sevabı olarak bun­lar ona yeterlidir" buyurmuşlardır.

Hadis, insanlığı çalışmaya teşvik ederek kazandığı para, ücret veya mah­sul ile hem kendisine faydalı olmaya hem de başkalarına sadaka vererek on­lara da yararlı olmaya davet etmektedir. Çalışan kimse hem ihtiyaçlarını gi­derecek; hem de hayırda bulunarak sevap kazanacaktır. Yani madde ile mâ­nâyı bir arada bulunduracaktır. Başkalanna sadaka veremeyecek durumda olanlar ise, gücü kuvveti kalmamış kimselere bedenle yardımcı olarak onla­rın yüklerini bineklerine kadar taşımak, yüklemek, ihtiyacını yetkililere ilet­mek vb. şeylerle yardım eder. Bir hadis-i şerifte: "Kul mü'min kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımında olur" buyurulmuştur.

Bedenle yardımcı olamayan kimse iyiliği emreder. İyiliği emredecek bilgisi yok İse veya kendisine yaşadığı ortamda bu iş bırakılmıyorsa ya da herhangi bir şekilde bu işten mazur ise, o zaman da bütün vecibelerini ye­rine getirir. Zira farzları eda etmemek de kötülüktür. Bunlar nefsinin dün­yada ve 'ahirette selâmette kalmasına, azab görerek helak olmamasına ve­sile olur ki, bu nefsi için sadaka otur. Bu her insanın yerine getirmekle mü­kellef olduğu vacib olan şükürdür. Müstehap olan ise, mü'minin nafile iba­detleri ve zikirleri ile başkalarına faydalı olmak için sadaka ve bedenen yar­dımında bulunmaktır.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Müslüman ihtiyacını gidermek, sadaka vermek, başkasına muhtaç ol­mamak, işiyle ve sadakasıyla başkasına faydalı olmak için çalışıp kazanmalıdır.

Sadaka, iyi ve hayırlı işlerden çoğunu, hatta kötülükten sakınmayı bile kapsamaktadır.[348]

 

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

İBADETTE ÖLÇÜLÜ OLMAK

 

Konu ile ilgili ayetler;

 

"Tâhâ, Biz Kur'an'ı sana zahmet çekesin diye indirmedik". (Tâhâ, 1-2)

"Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez". (Bakara, 185)[349]

 

Konu ile ilgili hadisler

 

142. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Nebi (r.a) bir gün, Hz. Aİşe'nin (na) yanında bir kadın varken, onun odasına girdi. Rasûlüllah (s.a) Hz. Âişe'ye: "Bu kadın kimdir?" buyurdu. Hz. Aişe <r.a): "Falan kadındır, o kadın namazlarından bahsediyor" dedi. Rasûlülîah: "Yeter, güçyetirebi-ieceğiniz şeyleri yapınız. Vallahi siz (amellerden) usanmadıkça, Allah (sevap vermekten) usanmaz" buyurdu. Hz. Âişe (r.a) devamla: "Onun (Rasûlütlah'm) nazarında en sevimli ibadet, sahibi tarafından devamlı yapılanı idi" dedi. (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[350]

 

Hz. Aİşe'nin yanındaki kadın, Havla binti Süveyb'tir. Bir rivayetle Hz. Aişe kadım "Medine halkının en çok ibadet edeni"t bir başkasında "(Gece­leri) Uyumadan devamlı namaz kılar" şeklinde tavsif etmiştir. Rasûlülîah (s.a) bu şekilde ibadet edeni, usamp-bıkmasmdan ve üzerine farz olan ibadetler­den bile uzaklaşma durumuyla karşılaşmasından endişe ederek: "Yeter..." bu­yurmuştur. Suyûti; "Peygamberimizin Hz. Aişe'yi bir kadını bu şekilde öv­mesini doğru bulmaması da muhtemeldir" demiştir.

İbadetleri devamlı yapabilmek önemlidir. "Allah'ın nazarında en sevimli ibadet, sahibi tarafından devamlı yapılanıdır"" şeklinde bir rivayet de mev­cuttur. Ancak âlimlerin çoğunluğu: "Rasûlülîah nazarında..." şeklinde yo­rumlamışlardır. Her iki durum arasında çelişki yoktur. Zira Allah katında sevimli olan, Rasûlü'nün yanında da sevimlidir, ibadetlerin sevap yönünden en sevimlisi, devamlı olanıdır. Elbette iyilikte, hayırda, nafile ibadetlerde de­vamlı olan, bir gün bu hasletlerle beraber olup, bir ay uzaklaşan gibi olmaz.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Usanmaya ve gevşekliğe sebep olduğundan, ibadeti çoğaltmak hoş de­ğildir. İbadetin yerine getirilmesinde orta yolu, itidali tercin etmek gerekir. Az da olsa devamlı olan ibadetler, amellerin sevap yönünden en çok olanlarıdır.[351]

 

143. Enes'in (r.a) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Üç kişilik bir grup, Nebi'nin (s.a) ibadetinden sormak için, Nebi'nin (s.a) hanımlarının odaları­na geldiler. Kendilerine gereken bilgi verilince. Rasûlüllah'm ibadetini azım-sar gibi oldular da "Biz nerede Rasûlülîah nerede! O'nun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır" dediler. İçlerinden biri "Ben bundan böyle öm­rüm boyunca geceleri namaz kılarak geçireceğim" dedi. Diğeri "Ben de seneyi oruçla geçireceğim" dedi. Üçüncüsü de "Kadınlardan uzak kalacağım, asla evlenmeyeceğim" dedi. Bu esnada Rasûlülîah geldi ve şöyle buyurdu: "Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Biliniz ki vallahi ben, sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'ndan en sakmanınızım. Bununla beraber hem oruç tu­tarım, hem de iftar ederim. Gecenin bir kısmında namaz kılar, diğer kısmın­da da uyurum. Kadınlarla da evlenirim; kim benim sünnetimden yüz çevirir­se benden değildir" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[352]

 

Uç kişilik grup; Ali b. Ebî Talib, Abdullah b. Amr b. el-Âs ve Osman b. Ma'zûn'dur. RasûlüUah*m ibadetini azımsamaları konusunda bazıları: "Ken­di anlayışları nisbetince az gördüler. Nice şeyler vardır ki bazı şahıslar ya­nında az görülür. Ama gerçekte çokturlar" denmiştir. Bazı âlimler: "Rasû­lüllah'm amellerini çok görerek kendi amellerini aztmsadtlar" demişlerdir. Ancak üç kişinin ''Biz nerede, Rasûlülîah nerede! Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır" demeleri bu görüşü reddetmektedir. Zira onlar; Ra­sûlülîah (s.a) ile bizim aramızda çok farklılık var. Uzun mesafeler var. Biz hatalara düşmeye çok yakınız: Günahlara girebiliriz, ama o korunmuştur. Allah Teâlâ "Tâ ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın..."

 (Fetih, 2) buyurmuştur diyerek; Rasûfüllah'ın ibadetlerinin kendileri için ye­terli olmayacağı; zira kendilerinin günahkâr oldukları düşüncesine kapılmış­lardır.

Birisi, geceleri namaz kılmayı, hiç uyumamayı; öteki bayram ve (Teşrik) günleri hariç ora; tutmayı söylerken; üçüncüsü de, nefsini lezzetterden uzak tutması ve evliliğinin ibadetini tam olarak yerine getirmesine engel olmaması için, kadınlardan uzak kalmayı, hiç evlenmeyeceğini söylemiştir. Cüneyd der ki: "Evlenip de eski hâli üzere kalan kimseyi görmedik". Ama İslâm, bu üçünü de emretmediği gibi, özellikle son görüş; yani evlenmemek yasakladığı şey­dir. Şayet bunlar Allah katında makbul şeyler olsaydı, mutlaka Rasûîüllah onu yapardı. Ama islâm dinde bile olsa aşırılığın karşısındadır. O i'tidalî em­reder. Nitekim kendisi bazen oruç tutmuş, bazen de yemiştir. Gecenin bir kıs­mında namaz kılarak, kulluk hakkını eda etmiş, bir kısmında da istirahat ederek nefsinin hakkım vermiştir. "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse ben­den değildir" hadis-İ şerifi "Benim sünnetimi kamilen yerine getirmemiştir" anlamındadır. "Sünnet" bütün sünnetlere şâmil değildir. Bununla beraber evlilikle İlgili hadisin müteakiben gelmesi de dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:'

İbadette orta yolu takip etmek gereklidir. Rasûlüllah'm (s.a) ashabının fazileti ve ibadete aşırı istekli oluşları belirtilmiş ve evlilik teşvik edilmiştir.[353]

 

144. İbn Mes'ûd'dan (na) Nebî'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet ediî-miştir: "Şiddete gerek olmayan yerlerde aşırılık gösterenler helak oJdu". İbn Mes'ûd, Rasûlüllah'm (s.a) bu sözü üç defa tekrarladığım söyler. (Müslim rivayet etmiştir).[354]

 

Şiddete gerek olmadığı halde aşırılık gösterenler ve özellikle ağzını dol-dura doldura konuşanlar, nefsine, neva ve hevesine tâbi olarak bu şekilde dav-randıldan için helak olurlar. Peygamber efendimiz (s.a) bunlann tehlikeli bir gidişat üzere olduklarını üç defa tekrarlamakla belirtmiştir.

Rasülüllah (s.a) konuştuğunda sade bir dille, yumuşak bir tavırla ve her­kesin anlaması için de üç defa tekrarlayarak anlatırdı.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır;

Sözlerinde ve işlerinde aşırılık gösterenlerin helake gideceğini Rasûlül­iah (s.a) ifade etmiştir.

koiiu;,\ırken zorlanmak ve ağızı doldurarak (avurdu doldurarak) konuş-Tiak hoş karşı!anüiü:".ıştır.

Şiddet, hayır getirmez![355]

 

145. Ebü Hüreyre'den (r.a) Nebî'nin (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Din (İslâm) kolaylıktır. Kendini (amellerim eksiksiz olsun diye) zera koşup zorlayan herkese bu din üstün gelir. O halde ortalama gidiniz. (Ame­lin en iyisini yapamasanız da ona) yaklaşanı yapınız. (Eğer böy'e yaparsanız) size müjdeler oîsun! Sabah, akşam ve gecenin bir bölümünde (ibadete mu­vaffak kılması için Allah'tan) yardım isteyin", (Buhârî rivayet etmiştir).[356]

 

Buhârî'nin diğer rivayetinde: "Ortalama gidiniz. (Amelin en iyisini yap-masanız da, ona yaklaşanı yapınız. Gündüzün ilk vakitlehyle, akşam vak­tinden biraz da geceden faydalanınız- Ona yoldan ayrılmayınız ki maksada erişesiniz" buyurulmuştur.

Dinî ibadetlerde derinleşip, davranışı kendini zora koşan; neticede âciz kalıp amellerin tamamından veya bir kısmından ayrılır. Kişi en iyisini yapa­mazsa, azim ve fiilleriyle,.kulluğunu az da olsa ibadetleriyle yerine getirirse;

Allah'ın rızasına nail olmakla çok nimetlere hak kazanır. Hadis, amelde iti­dal ile muameleye teşvik etmektedir. "En iyisini yapacağım" diye uğraşmak, her şey için geçerli değildir. Allah Teâlâ yapabileceğimiz amellerle bizi mü­kellef kılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ: "., Din (işlerin)de üzerinize hiçbir güç­lük yüklemedi..." (Hacc, 78) buyurmuştur. Allah yolunun yolcusu olan iba­det ve taat ehli, gece yolcusu gibidir. Zira sıcak Ülkelerde gündüz yolculuğu çok meşakkatli ve sıkıntılıdır. Sabahın, akşamın ve gecenin serinliği, yolcu­luk için en uygun vakitlerdir. Bu vakitleri kollayan yolcu, varacağı menzile ulaşır.

Maksûda erişmek; acele etmek ve nefsi perişan etmekle değil, azim ve gayretle beraber, nefsin dinç ve dinamik olmasını sağlamakla olur.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır: ibadet için yorucu olmayan vakitler tercih edilmelidir.

İbadette i'tidal, Rabbin rızasına ve kulluk görevlerinin yerine getirilme­sine vesiledir. 

bildirilirken, diğer rivayetlerde ise Hamne binti Cahş'a ait olduğu zikredil­mektedir, ipin sahibi Hamne iken, o ipi iki direğe asıp tutunan Zeyneb olabi­lir. Cahş'ın kızlarının her ikisine de Zeynep dendiği söylenir. Buna göre ipin Hamne'ye ait olduğu ve söylenen diğer adına göre de "Zeynep" denmesi muh­temeldir.

tbn Huzeyme'nin Sahİh'inde "Meymune bint'il-Hâris'in dediler"denil­miştir. Bu rivayet şâzz'dir. Bununla beraber, buna benzer olayın birkaç defa tekrarlanmasının muhtemel olduğu da söylenmiştir.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:   ,

İslâm kolaylık dinîdir. Mescidde erkek ve kadınların nafile namaz kıl­maları caizdir. Gücü yeten kimse, münkeri eliyle yok etmelidir. Namaz kılan kimsenin bir şeye yaslanması, dayanması mekruhtur.[357]

 

146. Enes'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebî mescide girdi. İki direk arasında çekilip gerilmiş bir ip gördü ve "Bu ip nedir?" diye sordu. "O ip Zeyneb binti Cahş'mdır, namazda yorulduğunda ona tutunur" dedi­ler. Nebî (s.a): "Onu çözünüz. Sizden biri dinç, istekli olduğunda namaz kıl­sın. Yorulunca da yatıp istirahat etsin" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[358]

 

Rasûlüllah'a cevap verenlerce bu iki direğe ip çekildiğinin Önceden bi­linmesi muhtemeldir. Bazı rivayetlerde ipin Zeynep binti Cahş'a ait olduğu[359]

 

147. Hz. Âişe'den (r.a) Rasûlüllah'm (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Sizden birisi, namaz kılarken uykusu gelirse, kendisinden uyku ge­çinceye kadar yatsın, uyusun. Çünkü uykulu İken namaz kıldığında farkında olmadan istiğfar edeyim derken, kendine sövercesine (kendisine) beddua ede­bilir". (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).[360]

 

"Uykusu gelmek" olarak terceme ettiğimiz "Ne'ase" uyku öncesi, uy­kuya hazırlıktır. Konuşanlann sözlerini işitip, anlamım farkedememek misal olarak verilebilir.

Namaz kılarken uyku geldiğinde, farz olsun, nafile olsun, namaz tamam­lanarak selam verilmek suretiyle namazdan aynlımr. Her uyku geldiğinde de namaz terkedilmez. Ancak uyku ağırlaşinça namaz bırakılabilir.

Uykulu halde namaz kılan kimse, harflerin telaffuzunda güçlük çeker. Harflerin değişmesiyle anlam da değişeceğinden, namazı ifsad olduğu gibi, günahkâr da olabilir. Halbuki insan, özellikle nafile namazı Allah katında yükselmek, O'nun rızasını kazanmak ve bağışlanmak için kılmaktadır. Farz namazda İse, harflerin değiştirilmesiyle farz üzerinden sakıt olmamaktadır.

Nefsi, ibadette aşın zorlamak mekruhtur.[361]

 

148. Ebu Abdullah Câbir b. Semure'den (r.a) şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Namazlarımı Nebî (s.a) ile beraber kılardım. O'nun namazı ve hut­besi, ne uzun ne de kısa idi". (Müslim rivayet etmiştir).[362]

 

Câbir ve babası Semure sahâbîdirler. Câbir bin Semure Rasûlüllah'dan (s.a) yüzkırkaltı (146) hadis rivayet etmiştir. Hicretin 66. yılında vefat etmiş­tir. Diğer bir rivayette ise Câbir, "Vallahi Rasûlütlah (sm) ile beraber İki bin­den fazla namaz kıldım" demiştir.

Rasûltillan, sadece cuma ve bayram namazlarında hutbe irad etmezdi. Ümmete tebliğ etmek istediği ve gerek duyulan her vesile ile yaptığı konuş­maya da hutbe denilir.

Hadisin ifade ettiği hükümler şunlardır:

Rasûlüîlah (s.a) hastalara ve ihîiyaç sahiplerine acıyıp, müslümanlara mer­hamet ettiği için namazj ve hutbeyi kısa tutardı. Rasûlulah'a (s.a) "Cevâmi'ul-Kelim " sıfatı verilmiştir. Yani birçok anlamı, çok kısa kelimelerle ifade ederdi.[363]

 

149. Ebu Cuhayfe Vehb b. Abdullah'dan (r.a) şöyle dediği rivayet edil­miştin ''Nebî (s.a) Sefcnân ile Ebu Derdâ'yı birbiri ile kardeş ilân etmişti. Bir gün Selmân, Ebu Dsrdâ'yı ziyaret etti. (Ebu Derdâ'nın eşi) Ümmü Derdâ'yı eski elbiseler içinde görünce: "Nedir senin ded!. Kadın Selmân'a: "Kardeşin Ebu Derdâ'nın dünyada bir ihtiyacı yok" dedi. Bu sırada Ebu 0er-dâ geldi. Selmân'a yemek hazırlattı ve Selmân'a: "Sen ye, ben oruçluyum" dedi- Selmân da ona: "Sen yemezsen, ben de yemem" dedi. Bunun üzerine Ebu Derdâ da yedi. Gece olunca Ebu Derdâ, (nafile) namaz kılmak istedi. Selmân ona "uyu" dedi. Biraz sonra yine namaza kalkmak istedi. Selmân ona yine "uyu" dedi. Gecenin son vakti gelince Selmân "şimdi kalk" dedi. Birükte namaz kıldılar. Selmân Ebu Derdâ'ya "Rabinin senin üzerinde hak­kı vardın Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde, hakki vardır. Her hak sahibine hakkını ver" dedi. Ebu Derdâ Nebî'ye (s.a) gelerek olup bitenleri anlattı, Nebî (s.a) "Selmân doğru söylemiş" buyurdu (Buhâîî rivayet etmiştir).[364]

 

Ebu Cuhayfe, peygamberimizden 45 hadis rivayet etmiştir. Peygamberi­miz vefat ettiğinde, Ebu Cuhayfe henüz bulûğ çağına girmemişti. Ali b. Ebî Talib ona ikram eder, onu sever ve ona güvenirdi. Kûfe'de Beyt'ül-Mâl'ı (Ha­zine) ona emanet ederdi. Ebu Cuhayfe, hicretin 72. senesinde Kûfe'de vefat etmiştir.

Peygamber efendimiz Medine'ye hicretinden sonra, sahabîierin birbirle­ri ile dayanışması ve dinî görevlerin yerine getirilmesi için Ensar İle Muhacir­ler arasında kardeşlik te'sis etmişti. Uveymir Ensar'dandı. Ümmü Derdâ'nın ismi Hayre idi. Ebu Derdâ'dan önce vefat etmiştir.

Selmân-ı Fârisî'nin Derdâ'ya "Sen yemedikçe yemem" demesi Ebu Der­dâ'nın ibadetlerde ve başka şeylerde nefsine güçlük verdiğini, Ümmü Der­dâ'nın şikayet üslubuyla haber vermesiyle bildiği içindir.

Gece namazı konusunda da bu gayeye matuf olarak sahur vaktine ka­dar müsaade etmemiştir. Çünkü kulda, Rabbin hakkı vardır, nefsin hakkı vardır, eşin hakkı vardır. Nefsin hakkı, ihtiyaç duyduğu yemek ve uyku gibi şeyleri nefse tattırmakla giderilir. Eşin de hakkı, onun maddî-manevî istek­lerini yerine getirmektir.

İbn Huzeyme'nin rivayetinde "Misafirin üzerinde hakkı vardır" ziya­desi vardır. Dârekutnî'nİn rivayeti ise şöyledir: "Ebu Derda, Selman'm de-, diklerini haber vermek için Rasûlüllah'a yaklaştığında, Rasûlüllah (sa) "Ey Ebu Derdâ şüphesiz bedeninin senin üzerinde hakkı vardır" buyurdu". Bu rivayete göre peygamberimiz vahiy yoluyla Selmân İle Ebu Derdâ arasında geçenleri öğrenmiştir.Hadiste rivayet edilen şekle göre ise, Rasülüİlah'ın va­hiy yoluyla konuya muttali olmasından sonra Ebu Derdâ'nın olup bitenleri detaylı şekilde .anlatması muhtemeldir.

Hadisin ifade ettiği hükümler ise şunlardır.

Din kardeşliği, bir din kardeşinin diğer din kardeşini ziyareti ve evinde gecelemesi caizdir. Müslümanlara nasihatte bulunmak ve ihmal ettiği konu-. larda hatırlatma yapmak gerekir. Gecenin sonlarında kılınan namaz fazilet­lidir. Güzel muamele kadının kocası üzerindeki haklarındandır. Nafile oru­cun bozulması caizdir.[365]

 

150. Ebü Muhammed Abdullah b. Arar b- el-Âs'ın (r.a) şöyle dediği ri­vayet edilmiştir:

"Vallahi ömrüm boyunca gündüz oruç tutacağım, gece namaz kılaca­ğım1" diye yemin ettiğimi Nebi (s.a) bildirmişlerdi. Rasûlüllah: "Böylesöy-leyen sen misin?" diye sordu. Ben de "Evet ben söyledim. Anam babam sana/eda olsun yâ Rasûlüllah" d&tim. Bana "Senin buna gücün yetmez. Bazen oruç tut, bazen ye, bazen uyu, bazen (teheccüd) için kalk, her aydan üç gün oruç tut. Bir iyiliğin karşılığı on mislidir. Bu, bütün seneyi oruçlu geçirmek gibidir" buyurdu. Ben "Bundan daha fazlasına muktedirim"dedim. "Ohalde bir gün oruç tut, iki gün İftar et" buyurdu. "Bundan daha fazlasını yapabilirim" dedim. "Öyleyse bir gün oruç tul bir gün tutma; bu Davud'­un  orucudur ve oruçların en mu'tedilidir -Bir rivayete göre.oruçlarm en üstünüdür-" bnyurda. Ben "Bundan fazlasına da güç yetirebilirim" de­dim. "Bundan daha fazlası olmaz" buyurdu. "RasÛlüilah'm (sjo) tavsiye etîiği, ayda üç günlük orucu kabul etseydim, bu bana ehlim ve malımdan daha sevimli olurdu ".

Diğer bir rivayette: Rasülüllah (s.a) bana "Gündüzleri oruç tuttuğun ve geceleri ibadetle geçirdiğin bana haber verilmedi mi sanıyorsun?" buyurdu. Ben "Evet ya Rasûlüllah dyledir" dedim. "Böyle yapma, bazen oruç tut, bazen da ye. Geceleri hem uyu, hem de (teheccttde) kalk. Çünkü vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin senin Üzerinde hakkı vardır. Misafirin senin üzerinde hakkı vardır. Her ayda üç gün oruç tutman sana yeter. Yaptığın her iyiliğe karşılık on kat mükâfatın var. Bu bütün seneyi oruçlu geçirmen demektir" buyurdu. Ben bu konuda aşın davrandıkça, bana da şiddetli davranıldı. Ben "Yâ Rasûlüllah! (Bundan da­ha fazlası için) kendimi güçlü hissediyorum" dedim. "Allah'ın Nebisi Da­vud'un orucu gibi oruç tut. Daha fazla tutma" buyurdu. Ben "Davud'un orucu ne (kadar)dır?" dedim. "Yılın yansı (kadar)dir" buyurdu.

Abdullah yaşlandıktan sonra: "Keşke Rasûlüllah'ın (sji) verdiği ruhsatı kabul etmiş olsaydım" derdi.

Diğer bir rivayette: Abdullah der ki; Rasûlüllah (s.a) bana "Senin, sene­yi oruçlu geçirdiğin ve her gece Kur'an okuduğun şeklinde duyduğum haber doğru mu?' buyurdu. "Evet Yâ Rasûlüllah öyle. Böyle yapmakla ancak ha­yır murad ettim" dedim. "Öyleyse Allah'ın Nebüsi Davud'un orucunu tut. O İnsanların en çok İbadet edeni idi. Ayda bir defa da Kur'an'i hatmet" bu­yurdu. Ben "Yâ Nebiyyallah! Benirribundan fazlasına gücüm yeter" dedim. "O halde yirmi günde oku (hatmet)" buyurdu. Ben "Yâ Nebiyyallah! Ben bundan daha fazlasına da güç yetirebilirim" dedim, "öyleyse on günde oku (hatmet)" buyurdu. Ben "Yâ Nebiyyaliah! Ben bundan daha fazlasına da güç yetirebilirim" dedim. "Kur'an'ı yedi günde bir hatmet. Artık bundan faz­lasına kalkışma" buyurdu.

Ben isteğimi artırıp, nefsime karşı güçlük çıkardıkça; bana da güçlük çıkarıldı. Halbuki Nebi (s.a) bana: "Sen bilemezsin, belki de ömrün uzun olur" buyurmuştu. Abdullah der ki: "Nebî'nin (s.a) bana söylediği çağa geldim. Yaşlandığımda Allah'ın Nebisi'nin (s.a) ruhsatını kabul etmiş ol­mayı çok istedim".

Diğer bir rivayette: "Çocuğunun üzerinde hakkı vardır" buyurdu.

Diğer bir rivayette ise: "Senenin tamamını oruç tutanın omcufnda ha­yır) yoktur" buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.

Bir diğer rivayette de "Allah katında en değerli oruç, Davud'un (a.s) oru­cudur. Allah katında en değerli namaz da Davud'un (a.s) namazıdır. O gece­nin yansına kadar uyurdu. Üçte birinde ise kalkıp namaz kılardı. Altıda bi­rinde yine uyurdu. O bir gün oruç tutar bir gün yerdi. Düşman ile karşılaştı­ğında kaçmazdı".

Bir başka rivayette Abdullah der ki: "Babam beni soylu bir kadınla ev­lendirdi. Zaman zaman gelinine kocasından (şikayetçi olup-olmadığım) so­rardı. O da "Ne iyi erkektir! Onunla evlendiğimden beri ne yatağıma (ayak) bastı, ne de eteğimizi kaldırıp baktı" diye söyledi. Bu durum uzayuıca, ba­bam konuyu Nebi'ye (s.a) arzetti. Rasûlüilah da "Onu benimle karşılaştır" buyurdu. Bir müddet sonra Rasûlüilah ile karşılaştım. Bana "Nasıl oruç tu­tuyorsun?" buyurdu. Ben "Her gün" dedim. Bana "Kur'anı nasıl hatmedi­yorsun?" buyudu. "Her gece" dedim.

Hz. Abdullah (yukarıda) geçen rivayetlerin benzerini anlattı. Hz. Ab­dullah gece kolay okuyabilmesi için Kur'an'ın yedide birini gündüz ev hal­kından birine okurdu. Kuvvetlenmek istediğinde bazı günler oruç tutmazdı. (Ancak tutmadığı bu) günleri sayar, Hz. Nebi (s.a) ile anlaştıkları sayıda bir eksiklik yapmamak için,   ;nra bu günler kadar oruç tutardı.

(Bu rivayetlerin hepsi sahihtir. Büyük bir bölümü Buhârî ve Müslim'in sahihlerinde, bir kısmı da bunlardan birinde yer almaktadır).[366]

 

Rasûlüllah'ın (s.a) "Senin buna gücün yetmez" buyurması konusunda tbn Hacer el-Askaianî şöyle der: "Hâli hazırda gücün yetmez" anlamında olması muhtemeldir. Zira Peygamberimiz (s.a) Hz. Abdullah'ın nefsini zora koştuğunu ve böylece yapması gereken diğer görevlerini ihmal edeceğini bile­rek böyle buyurmuştur. Veya "Gelecekte gücün yetmez" anlamındadır. Ni­tekim yaşlanıp, aciz kalınca "Keşke Rasûlüllah'ın ruhsatını kabul etseydim" demiştir. Zira Hz. Abdullah Rasûiüllah ile anlaştıkları ibadeti terketmeyi uy­gun görmemiş, çok zor da olsa; hayatının sonlarında bile, üzerinde anlaştık­ları ibadeti yerine getirmiştir.

Peygamberimiz (s.a) Hz. Abdullah'a ayda üç gün oruç tutmasını tavsiye etmiştir. Bu ümmete verilen bir haslet de, bir iyiliğe on kat sevap verilmesi­dir. Nitekim peygamberimiz de bu konuya işaret ederek, iyiliklerin on misli sevapla karşılık göreceğini ifade etmiştir. Her ay üç gün oruç tutmakla senenin tamamı oruç tutmuş gibi olunuyor. Hz. Abdullah'ın daha fazlasına güç yetirebileceğini ileri sürmesi üzerine, peygamberimiz, bir gün oruç tutup, iki gün yemesini tavsiye etmiştir. Hz. Abdullah'ın buna da razı olmaması üzeri­ne bir gün oruç tutup, bir gün yemesini ve daha da ısrar etmemesini istemiş­tir. Bir rivayete göre de peygamberimiz: "Sana her ay üç gün oruç tutmak yeterli değil mi?" buyurdu. Ben "Ya Rasûiüllah" dedim. Rasûiüllah "Beş" buyurdu. Ben "Yâ Rasûiüllah" dedim. Rasûiüllah 'Terfi"buyurdu. Ben "Yâ Rasûiüllah" dedim. Peygamberimiz "Dokuz" buyurdu. Ben "Yâ Rasûiüllah" dedim. Peygamberimiz "onbîr" buyurdu. Ben "Yâ Rasûlellah" dedim. Ra­sûiüllah (s.a) "Davud'un orucundan üstün oruç yoktur. Zamanın yansı bir gün oruç, bir gün yemek" buyurdu. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere fazla­lık, tedricen olmuştur.

Bir gün oruç tutmak ve bir gün yemek Hz. Davud'un âdeti ve sünneti­dir. Peygamberimiz bu oruç için "Oruçların en faziletlisi"buyurmuştur. Zi­ra nefis bir gün yemekle kuvvet bulmakta ve ertesi günün orucuna taham­mül sağlamaktadır. Bütün senenin oruçla geçirilmesi halinde ise belki farz kılınan diğer ameller yerine getirilemeyecek ve bu oruç sahibi günaha gire­cektir. "Hz. Davud'un orucunun Abdullah için en faziletli oruç olduğu, onun gelecekte takat gösteremeyeceği bilindiği için, ona aittir" diyenler de olmuş­tur. Delil olarak da peygamberimizin devamlı oruçtan Hamza b. Amr'ı bun­dan yasaklamadığını, bu hususun şahıslara göre değiştiğini söylerler. Ancak Buhârî'nin "Allah katında oruçların en sevimlisi Davud'un orucudur" riva­yeti ile Tirmizî'nin "Oruçların en faziletlisi Davud'un orucudur" rivayeti âlim­lerin çoğunluğuna göre mutlak olarak fazileti ifade eder. "Din kolaylıktır. Kendisini (amellerim eksiksiz olsun diye) zora koşup zorlayan herkese, bu din üstün gelir" hadis-i şerifi de ibadetlerde i'tidali teşvfk etmektedir. Mez­kur hadisin de ana fikri budur.

Hz. Abdullah, ibadette ziyadeliği istemesinin ancak Allah'ın rızasına nail olmak, kulluğunu eda etmek, Rabb'ine gereği üzere taatte bulunmak oldu­ğunu söylemiştir.

Rasûlüliah'm (s.a) "Davud'un orucunu tut. Çünkü o, insanların en çok ibadet edeni İdi" buyurması, Rasûiüllah haricindekiler içindir. Zira konuşan kimse, genelde sözüne kendisini dahil etmez. Öte yandan fazilet, mertebelere ve derecelere göredir. Üstelik Allah'tan bir mevhibedir. Nitekim Allah Teâlâ "Rahmetini dilediğine has kılar" (Âl-i İmran) buyurmuştur.

Peygamberimizin Hz. Abdullah'a: "Belki ömrün uzun olur" buyurma­sı, onun muçizelerindendir. Zira Abdullah'ın ömrü uzun olmuş ve çok yaşlanmışür. "Devamlı oruç tutanın orucu yoktur" hadisini beddua olarak de­ğerlendirenler de olmuştur. "Bayram ve Teşrik günlerinde de onjç tufsnier içindir" şeklinde yorumlayanlar da vard;r. Anc&k devamlı oruç tutmaya be­denin müsait olmadığı şeklinde anlaşılması daha uygundur. Zira büt^n sene­yi oruçla geçirmesi Hanua b. Amf e!-£sIemFye gücünün yetEr-eî-i «nebiyle yasaklanmamıştır.

Hz. Davud (a.s), gecenin yansını uyku ile geçirdikten sor^s üçie birinde namaz kılardı ki, bu vakit Rabbin tecelli ettiği ve "İsteye?! var mı, istiğfar eden var m;?"buyurduğu vakittir. Altıda birini yine uykuyla geçirirdi. O bir gün oruç tutar ve bir gün yerdi ki, bedeni hem ibadete karşı, hsm de düş­manlara karşı mukavemet edebilsin. Nitekim hadİs-i şerifte dt "O düşmanla karşılaşınca da kaçmazdı" buyuruimuştur. Nesefde de "Vc'd edince, ona mu­halefet etmezdi" ziyadesi vardır. İbn Haeer: "Bu ziyade ile bir ibadete mü­davim olup onu terkedenin, va'd edip muhalefet edene benzzdiğine işaret vardır" yorumunda bulunmuştur.

Hz. Abdullah "Babam beni soylu bir kadınla evlendUdi" diyerek, soy­lu, şerefli kadınlarla evlenmeye işaret etmiştir. Hz. Abdullah'ın hanımı, ko­casının kendisini ibadete vererek, kendisiyle ilgilenmediğini, evliliğin gereği ilişkide bulunmadığını, kayınpederine kinayeli bir şekiide anlatmıştır H2. Ab-duIEah'm babası, önce gelininin bu işe razı olduğunu sanmış, fakat tekrar araş­tırıp gelininden aynı şeyleri duyunca, bu tutumun uzun sürnsesiyîe gelininin eğlu üzerindeki hakkını düsünsrek Rasûlüîlah'a şikayet etmiştir.

Hadisin İfade ettiği hükümler şunlardır:

Bıkıp usanacağından endişe edilen nefse uysal davranmak.

İbadette itidalli öîmak. Abdullah b. Amr b. et-Âs'ın Rasûlüllah'la (s.a) anlaştığı şeye bağlilığı i!e, teheccüd ve gece narnazî teşvik edilmiştir. İslâm'da ruhbanlık yoktur, iyiliklerin kar kat değer görmesi bu ümmetin özeliiklerir-dendir. İslâm'da ibadetler, imam cihüddan ve nzık talebinden uzak îsiâm hem dünya, hem ahlret için çahşmaya davet eder.[367]

 

151. Rasûlüllah'ın (s,a) vahiy îcatiblerinden biri olan Ebu Rİb'î Hanzaia b. er-Rabî el-Üseydî'den (r.a) şövte dediği rivayet edilmiştir:

Ebu Bekr (r.a) ile karşılaştım. Bana "Ey Hanzaia nasılsın?" dedi. Ben "Haiizala münafık oldu" dedim. "Sübhanellah! Sen ne diyorsun" dedi. Ben: "Çünkü biz Rasûlüllah'ın (s.a) huzurunda bulunuyorken, bize cennetten ve cehennemden bahsediyor. Sanki o anda gözümüzle görür gibi oluyoruz. Ra-sûlüllah'ın huzurundan çıkıp, eşlerimizle çocuklarımızla kanşip oyalanınca duyduklarımızın çoğunu unutuyoruz" dedim. Ebu Bekr (na): "Vallahi biz de aynı şeylerle karşılaşıyoruz" dedi. Bunun üzerine ben ve Ebu Bekr bera­ber yürüdük, Rasülüllah'ın (s.a) huzuruna vardık. Ben 'Yâ Rasülullah! Han-zaîa münafık oidu" dedim. Rasûlüllah (s.a): "Ne oldu sana?" buyurdu. Ben de "Yâ Rasûlüllah! Huzurunda bulunuyorken, bize cennet ve cehennem-, den bahsediyorsun. O anda sanki cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyo­ruz. Fakat senin yanından çıkınca eşlerimiz ve çocuklarımızla oyalanmaya, işlerimizle meşguliyete başlayınca, sözlerinin çoğunu unutuyoruz" dedim. Ra-sûlüHah (s.a) şöyle buyurdu: "Nefsim kudret eîinds olan Allah'a yemin ede­rim iti, huzurumdaki haliniz üzere kalsaiuz ve zikrs devam etseniz, yatakları­nızda ve yollarınızda melekler sizinfc musâfaha ederdi. Ancak ey Hanzaia! Bir sa&t (ibadetle) bir saat (geçiminizle uğraşımz)" dedi ve bu sözü üç defa tekrarladı'*. (Müslim rivayet etmiştir).[368]

 

Ebu Rib'î, Kureyş'ten ilk defa yazdan kimsedir. Sonra irtidat etmiştir.

"Allah'a yalan uyduran, ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha za­lim kim olabilir»" (En'am, 21,93) ayeti bu konuda nazil olmuştur. Daha sonra roUslüman olmuş, kendisinde yadırganacak bir hâl zuhur etmemiştir. Secde halinde iken vefat etmiştir. Rasûlüllah'ın vahiy katibi iken hıristiyan olarak irtidat ettiği de rivayet edilmiştir. Ebu Rib'î irtidatından sonra tekrar İslâm'a döndüğü için, son hâline göre hüküm verildiğinden, sahâbî olarak vefat et­miştir. Rasülüllah'dan (s.a) üç hadis rivayet etmiştir.

Ebu Rib'î Hanzala, Rasûlüllah'ın (s.a) meclisinde iken korku, muraka­be ve ahirete yönetiş içinde bulunmasına rağmen; oradan ayrılıp, işine gücü­ne dalınca kendisinden bu hâllerin gitmesiyle, münafık halinin anz olmasın­dan korkmuştur. Nifakın aslı, şerri gizleyip, hayrı açığa vurmaktır. Halbuki kalbi şerr ve inkâr ile kaplıdır.

Ebu Bekr'in (r.a) "Vallahi biz de aynı şeylerle karşılaşıyoruz" buyur­masından dolayı Kurtubî "Bu hâl üzere devam ettiğini ve çoluk çocuğuna, malına dönmediklerini iddia edenlerin sözü geçersizdir" demiştir. Zira o, Ra-sûlülîah'dan (s.a) sonra, kıyamete kadar insanların en üstünüdür. Bununla beraber beşer fıtratından çıkamamıştır, insan, şeytan ile melek arasında bir mertebede bulunmaktadır. Melekler emrolunduklan şeyi yaparlar. Onlar "Gece gündüz teşbih ederler, hiç ara vermezler" (Enbiya, 20). Şeytanlar ise emrolu-nanı yapmazlar. Onlar hep şer İle meşguldürler. İnsan ise hem dünya, hem de âhiret işleriyle sorumludur. Her ikisini de ihmal etmek doğru değildir. Bi­raz dünya, biraz âhiret saadeti ile meşgul olmak gerekir. Nitekim Rasûlüllah "Ey Hanzala! Bir saat (ibadetle), bir saat (geçiminizle uğraşınız) " buyurmuş­tur. Bir başka hadiste peygamberimiz "Akıllı kimsenin zamanım saatlere böl­mesi gerekir. Bir müddet Rabbine itaat eder. Bir bölümünde nefsini mu­hasebe eder. Bir bölümünde Allah'ın mahlûkatını tefekkür eder. Bir bölü­münü de yiyecek ve içecek gibi İhtiyaçları için ayırır" buyurmuştur. Rasûlül­lah (s.a) Hanzala'nın korku, murakabe, tefekkür ve ahirete yönelişini devam ettirmekle mükellef olmadığını bildirmiştir. "Ey Hamala bir saat..." diye üç defa tekrar ederek, Hanzala'mn endişesini gidermiştir.

Hanzala, Rasûlüllah'ın (s.a) meclisinde; o maneviyat menbaının yanında iken bulunduğu ulvî duygular ve hâlleri devam ettirecek olsa, meleklerle yollarda ve evinde musafaha ederdi. Ama insan; bedeni, kalbi ve tüm özel­likleriyle meleklerden ayrılmaktadır.

Cenneti yalın bir gözle görme hâli geçici bir hâldir. Rasûlüllah'ın yüce makamı, onları kendi atmosferlerinden alıyor. Rasûlüllah'ın müşahedelerin­den ve sırımdan lezzet almaya başlıyorlardı. Ama ondan ayrıldıklarında bu hâl kayboluyordu.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

İnsan; melekler ve şeytanlar âleminin arasındadır. Zikir ve murakabeye devam etmek, gevşeklik göstermemek gerekir.

Akıllı insan, Rabbine itaat edecek, nefsini hesaba çekecek, Allah'ın mah­lûkatını tefekkür edecek ve yiyip içecek vakitleri ayarlayarak tertib üzere uy­gulayan İnsandır.

islâm; fıtrat, ortayol ve i'tidal dinidir. Dünya ve âhiret menfaatlerini, be­denin ve ruhun ihtiyaçlarım birarada bulundurur.[369]

 

152. İbn Abbâs'dan (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Nebi (s.a) hutbe irad ederken ayakta duran bir adam gördü. Kim olduğunu sordu. "O Ebu İsrail'­dir. Güneşte ayakta durmaya, oiurmamaya, gölgelen memeye, konuşmama­ya ve oruç tutmaya kendi kendine söz verdi" dediler. Nebi (s.a) "Ona söyle­yin konuşsun, gölgelensin ve otursun. Orucunu (da) tamamlasın" buyurdu". (Buhârî rivayet etmiştir).[370]

 

Ebu İsrâîl'in ismi, Yüseyr el-Ensari'dir. Konuşmamayı adamak, konuş­mamak ibadet olmadığından dinimizde yoktur. Nafile namazda ayakta dur­mayı uzatmayı adamak haricinde de ayakîa durmayı adamak da caiz değil­dir. Oruç tutmayı adamak caiz olduğundan, peygamberimiz (s.a) "Orucunu (da) tamamlasın" buyurmuştur. Peygamberimiz'in (s.a) minberde hutbe okur­ken, Ebu İsrail'i ayakta beklediğini gördüğü rivayet edilir.

Namaz, ezan, Arafat'da dua gibi ibadetlerde ayakta durulduğu gibi, ih­ramının) da (erkek) güneşten sakınarak örtünmemesi gerekir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Konuşmamayı adamak, İslâm'da Allah'a yaklaştırın bir amel değildir. Allah leâlâ meşru kılmadığı, izin vermediği, kendine yaklaştıran bir amel kıl­madığı şeyleri kabul etmez.[371]

 

ONBEŞİNCİ BÖLÜM

 

AMELLERE DEVAM ETMEK

 

Konu ile ilgili ayetler

 

"İman edenlerin, Allah'ı ve Hak'tan ineni zikr için, kaîblennin saygı İle yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Onlar daha evvel kendilerine kitap verilip de üzerlerinden uzun zaman geçmiş, artık kalbleri kararmış bulunan­lar gibi olmasınlar". (Hadİd, 16)

".., Arkalarından da Meryem Oğlu İsa'yı gönderdik. Ona İncil'i verdik. Kendisine tâbi olanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Onla­rın (yeni bir âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlığa (gelince), onu üzer­lerine biz farzetmedik. Ancak (onlar bunu sırf) Allah'ın rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna hakkıyla riâyet de etmediler". (Hadid, 27)

"İpliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayın". (Nahl, 92)

'Sana ölüm gelinceye kadar da Rabbine ibadet et". (Hicr, 99).[372]

 

Konu İle ilgili hadisler

 

Onlardan biri Hz. Âişe'nin (r.a) "Rasûlüllah'ın katında en sevimli iba­det, sahibinin üzerinde devam ettiğidir" hadisidir ki; önceki bölümlerde zik­redilmiştir.

142 no'lu hadiste tercemesi ve şerhi geçmiştir.[373]

 

153. Ömer b. el-Hattâb'dan (r.a) Rasûlüllah'ın (s.a) şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: "Her kim, (her) gece (okumayı alışkanlık haline getirdiği) hizbini okumadan veya tamamlamadan uyur da, sonra onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa, onu geceden okumuş gibi hesabına sevap yazılır". (Müslim rivayet etmiştir).[374]

 

Mü'minin gece devam ettiği nafile namaz kılmak, Kur'ân okumak ve zikretmek gibi güzel amelleri, kul ile Rabb arasında manevî bir irtibatı sağla­maktadır. Herhangi bir özürle ihmali İmlinde, sabah namazı ile öğle namaza arasında okuyarak telafi etmelidir. Bu iki namaz arasında insanlar uyku ve günün başlangıcı olarak günlük işlerine daldıkları için, böyle bir anda Al­lah'a yönelmeye dikkat çekilmiştir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Vİrdlere önem vermek ve devamlı okumak gerekir. Virdini bir özür se­bebiyle okuyamayan, onu kaza etmekte acele ederse, vaktinde edâ etmiş gibi tastamam sevabını alır.[375]

 

154. Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan (r.a) rivayet edilmiştir: "Rasûlüliah (s.a) bana şöyle buyurdu: "Ey Abdullah! Falanca gibi olma. O önceleri, ge­celeyin ibâdet ederken; sonra gece ibadetini terketti". (Buhâri ve Müslim ri­vayet etmiştir).[376]

 

Rasûlüllah'ın (s.a) "falanca gibi" buyurarak o şahsın ismini açıklama­ması, hatasını açıkladığı kişiyi gizlemeye yönelik olabilir. Ayıplanacak bir iş yapanın adının öğrenilmesine çabalamanın doğru olmadığı ima edilmiştir.

Rasûlüllah'ın (s.a) muayyen bir şahsı kastetmediği, ancak gece ibadetini terketmekten Hz. Abdullah'ı sakındırmak için böyle söylemiş olması da muh­temeldir.

Farz ve vacip olmasa da, mûtad hale getirilen güzel amelleri terketmek hoş görülmemiştir.

Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır:

Yerilecek (zemmedilecek) kimsenin adının amlmaması gerekir.

Hayırlı işlere ahşan kimsenin, işlerine devam etmesi müstehaptır. [377]

 

155. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle rivay