6- Kader Ve Kazaya İman   1

İKİNCİ KİSİM... 3

İBÂDETLER GİRİŞ İBÂDET KAVRAMI. 3

İbâdetlerin Genel Amaç Ve İlkeleri 3

İbâdet Biçimlerinin Hikmetleri 3

İbâdetin Kurbet Ve Tâat Terimleriyle İlişkisi 3

İbâdetlerde Kolaylık. 3

İbâdet Yükümlülüğü. 3

İbâdetin Ruhu. 4

İbâdet Konuları Ve Çeşitleri 4

İbâdet Dili 4

BİRİNCİ BÖLÜM TEMİZLİK (TAHARET) 4

1- Temizlik Kavramı 4

2- Hakiki - Hükmî Temizlik Ve Suların Hükmü. 5

A- Hakiki Ve Hükmî Temizlik. 5

B- Suların Hükmü. 5

1- Mutlak Su - Mukayyet Su. 5

2- Durgun Su Ve Akar Su. 5

3- Hakiki - Hükmî Pislik Ve Temizleme Yolları 5

A. Hakiki Ve Hükmî Pislik. 5

1- Necaset 5

2- Hades. 6

B- Temizleme Yolları 6

1- Kuyu,. Havuz Ve Depoların Temizlenmesi 6

2- Istibrâ Ve İstincâ. 6

4- Abdest, Gusül Ve Teyemmüm.. 6

A- Abdest 6

1- Mahiyeti Ve Önemi 6

2- Abdestin Farzları 7

3- Abdestin Sünnetleri Ve Âdabı 7

4- Abdesti Bozan Durumlar 7

5- Abdestin Alınış Biçimi 7

6- Özürlünün Abdesti 8

7- Mest Ve Sargı Üzerine Mesh. 8

a- Mestler Üzerine Mesh. 8

b- Sargı Üzerine Mesh. 8

B- Gusül (Boy Abdesti) 8

1- Mahiyeti Ve Önemi 8

2- Guslü Gerektiren Haller 8

a- Cünüplük. 8

b- Hayız Ve Nifas. 9

3- Guslün Farzları 9

4- Guslün Sünnetleri 9

5- Guslün Yapılış Biçimi 9

C- Teyemmüm.. 9

1- Mahiyeti Ve Önemi 9

2- Teyemmümün Farzları Ve Şartları 9

3- Teyemmümü Bozan Durumlar 9

4- Teyemmümün Yapılış Biçimi 10

5- Kadınlara Mahsus Haller 10

A. Hayız. 10

1- Tanımı Ve Mahiyeti 10

2- Hayizın Başlangıç Ve Bitiş Yaşı 10

3- Hayızm En Kısa Ve En Uzun Süresi 10

4- Dinî Hükümler 10

5- Hayız Kanının İlâçla Önlenmesi Veya Geciktirilmesi 11

B- Nifas (Loğusalık) 11

C- İstihâze. 11

İKİNCİ  BÖLÜM NAMAZ.. 11

1- Namaz Kavramı Ve İbâdet Değeri 11

A- Namaz Kavramı, Mahiyeti Ve Önemi 11

B- Namazın İbâdet Değeri 12

2- Namazın Dünyevi Ve Uhrevı Yönleri 12

A- Namazın Hikmet Ve Faydaları 12

1- Hikmetleri 12

2- Namazın Faydaları 12

B- Namazın Âhiret Hayatı İle İlgili Yönü. 13

1- Namazı Kılmanın Mükâfatı (Ödülü) 13

2- Namazı Terk Etmenin Âhirete İlişkin Cezası 13

3- Namazın Çeşitleri, Rekatları Ve Yükümlülüğü. 13

A. Namazın Çeşitleri Ve Rekatları 13

1- Farz Namazlar 13

2- Vacip Namazlar 13

3- Sünnet Namazlar 13

4- Nafile Namazlar 13

B- Namaz Yükümlülüğü. 13

1- Müslüman Olmak. 14

2- Bulûğ Çağına Ermiş Olmak (Ergenlik) 14

3- Akıllı Olmak. 14

4- Aşın Derecede Bedensel Engelli Ve Ağır Hasta Olmamak. 14

4- Namazların Vakitleri 14

A- Normal Bölgelerde Namaz Vakitleri 14

1- Sabah Namazının Vakti 14

2- Öğle Namazının Vakti 14

3- İkindi Namazının Vakti 14

4- Akşam Namazının Vakti 15

5- Yatsı Namazının Vakti 15

6- Vitir Namazının Vakti 15

7- Teravih Namazının Vakti 15

8- Bayram Namazlarının Vakti 15

B- Namaz Vakitlerinin Hesapla Belirlenmesi 15

C- Kutuplara Yakın Bölgelerde Namaz Vakitleri 15

D- Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler 15

5- Namazın Farzları 16

A- Namazın Şartları 16

1- Hadesten Taharet 16

2- Necasetten Taharet 16

3- Setr-i Avret 16

4- İstikbâl-i Kıble. 16

5- Vakit 17

6- Niyet 17

B- Namazın Rükünleri 17

1- İftitah Tekbiri 17

2- Kıyam (Ayakta Durmak) 17

3- Kıraat 17

4- Rükû (Eğilmek) 17

5- Sücûd (Secde) 17

6- Ka'de-i Ahîre (Son Oturuş) 18

Ta'dîl-i Erkâna Riâyet Etmek. 18

Selâm Vermek. 18

Namazdan Kendi İrâdesi Ve Fiili İle Çıkmak. 18

6- Namazın Vacipleri, Sünnetleri Ve Âdabı 18

A- Namazın Vacipleri 18

B- Namazın Sünnetleri 19

C- Namazın Âdabı 19

7- Namazın Mekruhları, Namazı Bozan Durumlar Ve Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller 19

A- Namazın Mekruhları 19

B- Namazı Bozan Durumlar (Namazın Müfsidleri) 20

C- Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller 20

8- Kur'an Okumayı Öğrenme Ve Okuyanın Hataları (Zelletii'ı-Kârî) 20

A- Kur'an Okumayı Öğrenme. 20

B- Okuyanın Hatası (Zelletü'1-Kârî) 20

9- Ezan Ve Kamet 21

A- Ezan. 21

B- Kamet 21

10- Cemaatle Namaz Ve İmamet 21

A- Cemaatle Namaz. 22

1- Cemaatin Önemi Ve Fazileti 22

2- Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Cemaatin En Az Sayısı 22

3- Cemaate Gitmemeyi Mubah Kılan Mazeretler 22

4- Saf Düzenin Genel Esasları 22

5- Namaza Katılacak Kişilerin Saftaki Yerleri 22

B- İmamet (İmamlık) 23

1- Namazda İmam Olmanın Şartları 23

2- İmamın Namaz Esnasında Dikkat Edeceği Hususlar 23

3- Cemaatin Namaza Başlarken Uyması Gereken Hususlar 23

11- Cemaatle Kılınan Namaza Yetişme Halleri 23

A- Müdrik. 23

B- Lâhik. 23

C- Mesbûk. 23

12- Mescid /Cami 24

13- Beş Vakit Namazın Kılınış Biçimi 24

A- Namazların Tek Başına Kılınış Biçimi 24

1- Sabah Namazı 24

2- Öğle Namazı 25

3- İkindi Namazı 25

4- Akşam Namazı 25

5- Yatsı Namazı 25

14- Vitir Namazı 25

15- Cuma Namazı 26

A- Cuma Gününün Önemi Ve Fazileti 26

B- Cuma Namazı 26

1- İlk Cuma Namazı 26

2- Cuma Namazının Hükmü. 26

3- Cuma Namazının Şartları 26

4- Cuma Namazının Kılınışı 27

C- Zuhr-i Âhir Namazı (Son Öğle Namazı) 27

16- Bayram Namazları 27

A- Bayram Namazı 27

1- Bayramların Önemi 27

2- Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti 27

3- Bayram Namazlarının Kılmış Biçimi 27

B- Teşrik Tekbirleri 28

17- Teravih Namazı 28

18- Nafile (Tatavvu') Namazlar, Mübarek Gün Ve Geceler 28

A- Nafile Kavramı Ve Mahiyeti 28

B- Nafile Namazlar 28

1- Tahiyyyetü'l-Mescid. 29

2- Kuşluk (Duhâ) Namazı 29

3- Evvâbîn Namazı 29

4- Teheccüd Namazı (Gece Namazı) 29

5- İstihare Namazı 29

6- Teşbih Namazı 29

7- Hacet Namazı 29

8- Yağmur Duası 29

9- Küsûf (Güneş Tutulması) Ve Husuf (Ay Tutulması) Namazı 29

10- Diğer Bazı Nafile Namazlar 29

C- Mübarek Gün Ve Geceler 29

1- Kadir Gecesi 30

2- Berat Gecesi 30

3- Mi'rac Gecesi 30

4- Regaib Gecesi 30

5- Mevlid Kandili 30

19- Hastalık, Yolculuk Ve Korku Hallerinde Namazların Kılınış Biçimleri 30

A- Hastaların Namazı 30

B- Yolcuların Namazı 30

1- Yolculuk (Sefer Ve Seferilik) Kavramı Ve Mahiyeti 30

2- Seferîlik Hükümleri Ve Hikmeti 30

3- Seferîlik Şartları 31

a- Yolculuk Mesafesi Ve Müddeti 31

b- Belirli Uzaklıktaki Bir Yere Gitme ve Varılan Yerde Belirli Bir Süre Kalma Niyeti 31

c- Yerleşim Biriminden Ayrılma. 31

d- Sefere Çıkış Amacı 31

4- Yolcu Namazı 32

5- Seferîlik Hükümlerinin Son Bulup Bulmaması Durumları 32

a. Vatan-ı Aslî 32

b. Vatan-ı İkâmet 32

c- Vatan-ı Süknâ. 32

6- Yolculuk Âdabı 32

C- Korku Namazı (Salâtül-havf) 32

20- İki Namazı Bir Vakitte Kılmak (Cem'u's-Salâteyn) 33

21- Namazların Kazası 33

22- Secdeler 34

A- Sehiv Secdesi 34

1- Tanımı, Önemi ve Hükmü. 34

2- Sehiv Secdesini Gerektiren Sebepler 34

3- Sehiv Secdesinin Yeri Yapılış Biçimi 34

B- Tilâvet Secdesi 35

C- Şükür Secdesi 35

13- Cenaze Namazı 35

A- Ölüm Ve Mahiyeti 35

B- Ölüm Sırasında Yapılacak İşler 35

C- Cenazenin Yıkanması, Kefenlenmesi 35

1- Cenazenin Yıkanması (Gasil) 35

2- Ölünün Kefenlenmesi 36

D- Cenaze Namazı Ve Cenazenin Taşınması ve Defnedilmesi 36

1- Cenaze Namazı 36

2- Cenazenin Taşınması Ve Defnedilmesi 36

E- Kur'an Okuma, Telkin, Cenaze Masrafları Ve Ölünün Borçları 36

1- Kur'an Okuma. 36

2- Telkin (Telkin, Talkın) 36

3- Taziye. 37

4- Cenaze Masrafları Ve Ölünün Borçlan. 37

F- Ölüler İçin Hayır Yapma Ve Kabir Ziyareti ". 37

1- Ölüler İçin Hayır Yapma. 37

2- Kabir Ziyareti 37

24- Şehidlik. 37

1- Hükmî Şehid. 37

2- Hakikî Şehid. 37

25- Iskât-ı Salat 37

NAMAZLARDA OKUNAN KISA SURE VE DUALAR.. 37

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ORUÇ.. 38

1- Orucun Tanımı Ve Çeşitleri 38

A. Tanımı 38

B- Orucun Çeşitleri 38

1- Farz Oruç. 39

2- Vacip Oruç. 39

3- Sünnet Ve mendûb Oruç. 39

4- Nafile Oruç. 39

C- Oruca Niyet 39

D- Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler 39

2- Ramazan Orucunun Farz Oluşu Ve Delilleri 39

3- Orucun Fazileti 39

4- Orucun Farz Olmasının Şartları 39

5- Oruç Tutmaya Engel Olan Veya Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler 39

A- Oruç Tutmaya Engel Olan Haller 39

B- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler 40

C- Vaktinde Tutulmamış Oruçların Kazası Ve İskât-ı Savm.. 40

6- Orucun Farz Olmasının Sebebi Ve Ayın Görülmesi (Rü'yet-i Hilâl) Meselesi 40

7- Orucun Rüknü, Şartları Ve Mustehapları 40

A- Orucun Rüknü. 40

B- Orucun Şartları 40

C- Orucun Sünnetleri Ve Müstehaplan. 41

8- Orucu Bozup Bozmayan Ve Oruçluya Mekruh Olan Şeyler 41

A- Orucu Bozup Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar 41

B- Orucu Bozup Hem Kazayı Hem Kefareti Gerektiren Durumlar 41

C- Orucu Bozmayan Fakat Oruçluya Mekruh Olan Davranışlar 41

D- Orucun Bozulmadığı Bazı Haller 41

E- Oruç Ve Tedavi 42

 

 

 

 

6- Kader Ve Kazaya İman

 

A- Kavramsal Çerçeve

Kader; sözlükte ölçü, şekillendirme, bir şeyi hesaplı ve ölçülü olarak yapma ve yönetme; din dilinde ise "Allah Teâlâ'nın, varlıkların muayyen şekillerde meydana gelmelerini ezelde bilmesi ve takdir etmesi" anla­mına gelmektedir.

Kaza ise; sözlükte emir, hüküm, yaratma anlamlarına gelip Aflah Teâlâ'nın takdir ettiği şeylerin zamanı geldiğinde O'nun ilim, irade ve takdirine uygun biçimde gerçekleşmesi demektir.

Kader ve kaza birbirinden ayrılmaz iki kavramdır. Kader bir binanın plan ve projesinin önceden hazırlanmasına, kaza ise bu plan ve proje­ye göre binanın yapılmasına benzetilebilir. Nasıl ki bir mühendis binayı yapmadan önce onun bütün hesaplarını yapıp plan ve projesini hazır­lar ve işçiler de bu plan ve projelere göre onu yaparlarsa, âlemin ya­ratıcısı olan Allah da bu âlemi yaratmadan önce onun planını çizmiş, kanun ve usullerini koymuş olup evrende olup biten her şey bu plan ve kanunlara göre olmaktadır. Dolayısıyla ay, güneş ve yıldızlar O'nun koyduğu düzene göre hareket etmekte ve canlılar onun koyduğu ka­nunlara göre hayatlarını sürdürmekte olup hiçbir şey bu düzen ve kanunların dışına çıkmamaktadır.

B- Naslar Çerçevesinde Kader ve Kaza

1- Kur'ân-ı Kerîm'de

Kader kelimesinin Kur'an'da en yaygın kullanımları Allah'ın takdir etmesi, ölçü ve kanun koyması, belli bir nizam ve düzen içinde yarat­ması gibi anlamlardadır. Bu anlamlara gelen âyetlere şu örnekleri vere­biliriz:

"Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, topraktan yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren Yüce Rab-bi'nin adını teşbih et".[1]

"Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını (yazgısını) tayin eden Allah, yüceler yücesidir".[2]

"Onun katında her şey bir ölçü iledir".[3]

"Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık".[4]

"Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz"[5]

"Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yeryüzünde durdur­duk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter".[6]

"Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur.[7]

"Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır".[8]

"Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (sperma) yarattı da ona şe­kil   Verdi".[9]

Kaza ise Kur'an'da karar vermek, hükmetmek, bildirmek, yaratmak gibi anlamlara gelmektedir. Bu kullanımlara örnek olarak da şu âyetleri gösterebiliriz:

"Biz kitapta İsrâiloğulları'na: Sizler yeryüzünde iki defa fesat çıkara­caksınız ve azgınlık derecesinde  bir kibre  kapılacaksınız, diye  bildirdik".[10]

"Ona (Lût'a) hükmümüzü vahyettik: "Sabaha çıkarlarken mutlaka on­ların ardı kesilmiş olacaktır".[11]

"Allah adaletle hükmeder. O'nu bırakıp taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler".[12]

"Onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti".[13]

"Sizi  ve yapmakta  olduğunuz şeyleri  (putları) Allah  yarattı".[14]

Sonuç olarak kader ve kaza meselesi, Kur'an'da iman esasları ara­sında zikredilmemekle ve onlardan bir iman objesi (mü'menun bih) olarak söz edilmemekle beraber, dolaylı olarak birçok âyette konuya temas edilmekte, insan fiillerinde hem Allah'ın hem de kullarının etki­sinin söz konusu olduğu bildirilmektedir. Zaten kader inancının özünü de bu anlayış oluşturmaktadır. Allah'ın yaratıcılığından söz eden âyetler müminin Allah'ın azamet ve kudreti karşısındaki acizlik psikolojisini, kulun yapıcılığından söz eden âyetler ise insanın kendi varlığının far­kında olma şuurunu ifade etmektedir.

2- Sünnette

Kader konusu hadis literatüründe daha genişçe ve açık ifadelerle yer almaktadır. Nitekim kadere imanı da içeren altı inanç esasının bir arada ifade edilmesi ilk olarak Cibril hadisinde yer almıştır. Söz konusu hadis Buhârî'nin Safı/h'mde şu şekilde geçmektedir: Bir gün Hz. Pey­gamber açık bir yerde bir grup sahabi ile beraber oturuyordu. Yanına bir adam gelip "İman nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber de "İman Allah'a, onun meleklerine, sonunda ona varılacağına, onun elçilerine ve ölümden   sonraki   hayata   inanmaktır"   dedi[15].   Bu   hadis Müslim'de ise üç değişik rivayeti ile yer alır. Birinci ve ikinci rivayetler hemen hemen Buhârî'dekinin aynıdır[16]. Üçüncü rivayetin ise hem râvilerinde hem de metninde değişiklik vardır. Bunda Hz. Peygamberin cevabı şu şekildedir: "Allah'a, onun meleklerine, kitabına, ona kavuşacağına, onun elçilerine, ölümden sonraki hayata ve kadere, kaderin hepsine inanmaktır".[17] Görüldüğü üzere kader konusu üç rivayetten sadece üçüncüsünde iman esaslarına dahil olmak­tadır. Müslim'de yer alan bir rivayette de Yahya b Yamer Abdullah b. Ömer'e "kader yoktur, her şey burada başlar ve biter" diyenler hakkın­daki görüşünü soruyor ve o da: "İman Allaha, onun meleklerine, kitap­larına, elçilerine ve kıyamet gününe inanmaktır, kadere, hayrına ve şerrine de inanmaktır" diyor. Burada yukarıdaki hadiste yer alan "Al­lah'a kavuşmak" ifadesi düşerken, bir önceki hadiste geçen kadere, "hayrihî ve şerrihî" ilâve edilmiştir.[18]

Görüldüğü üzere hadislerde kadere iman, "onun hepsine", "getire­ceği hayra ve şerre" inanma şeklinde ortaya konulmakta ve "hepsinin Allah'tan olduğu" bildirilmektedir.

Kadere iman, birçok hadiste altı iman esası şeklinde olmasa da müstakil olarak dile getirilmektedir. Bunlardan biri cenin (rahimdeki çocuk) halindeki çocuğa bir melek gönderilerek onun rızkının, ecelinin, saîd (cennetlik) mi yoksa şakî (cehennemlik) mi olacağının belirlendiğini bildiren "cenin" hadisidir[19]. Bir başkası Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ arasında geçen diyalogu konu edinen hadistir. Bu hadiste Hz. Musa'nın Hz. Âdem'e yönelttiği soruya onun verdiği cevap aslî günahı çağrıştırmaktadır.[20] Müşrik çocuklarının âhiret hayatındaki konumu ile ilgili rivayette de benzer bir durum söz konusudur. Burada Hz. Pey­gamber, kendisine müşrik çocuklarının durumu sorulunca "Onların ne -yapacaklarını Allah gayet iyi bilir" demektedir.[21]

Kur'ân-ı Kerîm gibi hadislerde de hem kadercilikten hem de İrade hürriyetinden yana olan rivayetler bulunmaktadır. Söz gelimi "Şakî, ana­sının karnında şaki olandır. Saîd de kendinden gayrisi ile öğütlenendir[22], "Allah, cennet için ona layık insanlar yaratmıştır. Onları daha babalarının sulbünde (sperminde) iken cennet için yaratmıştır. Cehennem için de insanlar yaratmıştır. Onları da daha babalarının sul­bünde iken cehennem için yaratmıştır"[23], "Kul, başına gelecek bir şeyin gelmemesinin ve başına gelmeyecek bir şeyin de gelmesinin mümkün olmadığını bilmedikçe imanın hakikatine ulaşamaz" (Ebû Dâvud, "Sünnet", 16} gibi hadislerde kulun fiillerinin daha önceden Al­lah tarafından tesbit ve takdir edildiği, dolayısıyla insanın fiillerinde mecbur olduğu dile getirilmektedir. Buna karşı "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştınr"[24] hadisinde olduğu gibi bazı rivayetlerde de insanların doğuştan günahsız oldukları sonra kendilerinin günah ve küfre düştükleri bildirilmektedir.

Hadis kitaplarının kader bölümlerinde özellikle Buhârî'nin "Kitâbü'l-Kader"inde yer alan rivayetler incelendiğinde, bunların ahlâk konulan ile iç içe oldukları görülür. Bu da Hz. Peygamber'in kader konusunu felsefî/entellektüel bir problem olarak değil, amelî/ahlâkî bir mesele olarak ele aldığını gösterir. İnsan, bu inanç sayesinde karşılaştığı belâ ve musibetlere karşı koyma, azimli, kararlı ve sabırlı olma şuuru kaza­nır. Başarıda gurura, başarısızlıkta da ümitsizliğe kapılmaz. Bu yaklaşım Kur'an'la da paralellik arz etmektedir. Nitekim Hadîd sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musi­bet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır. (Allah, bunu) elinizden çıkana tasa-lanmayasınız ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez".[25]

C- Konunun İlâhî Sıfatlarla İlgisi

1- İlâhî Adalet Açısından

Kader ve kazaya iman Allah Teâlâ'nın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına imanın zaruri bir neticesidir. Kemal sıfatlarına sahip olan bir Allah'ın varlığına inanan her müslüman zaten dolaylı olarak bu inancı kabul etmiş olmaktadır.

Kur'an'da Allah Teâlâ'nın ilminin ezelî ve ebedî olduğu, büyük-küçük, uzak-yakın her şeyi bildiği, O'nun bilgisi olmaksızın hiçbir yap­rağın kımıldamadığı, hiçbir canlının gebe kalmadığı, kısacası Allah'ın ilminin dışında hiçbir şeyin bulunmadığı bildirilmektedir. Dolayısıyla Allah'ın ilmi ne yer ne de zaman açısından sınırlandırılabilir. Allah'ın ilmi gibi iradesi de mutlaktır ve O'nun iradesi dışında hiçbir şey olmaz. Zaten   kader  de  Allah  Teâlâ'nın  varlık ve  olayları   meydana   gelmeden önce bilmesi ve takdir etmesi demek değil midir? Allah, insanın bütün fiillerini önceden bilir, fakat insan bu bilgiye önceden vakıf değildir. Meselâ bir katil, yaptığı İşin ilm-i ilâhîde, dolayısıyla kendi kaderinde yazılı olduğunu önceden bilemez. Bundan dolayı insan, yapacağı işi, kaderinde yazılı olanı okuyarak değil, kendi irade ve kararıyla yapar.

Ayrıca Kur'an, Allah Teâlâ'nın sınırsız bir kudrete sahip olduğunu, evrende olup biten herşeyin O'nun kudreti dahilinde bulunduğunu ve ezelde bu ilâhi güç dışında hiçbir şeyin mevcut olmadığını bildirmekte, "ol!" dediği her şeyin hemen olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın kudret ve yaratması ile meydana gelmektedir.

Bazı çevreler Allah Teâlâ'nın insan fiillerini önceden bilmesini insa­nın hürriyetine, dolayısıyla "sorumlu tutulması" ilkesine aykırı bularak kadere itiraz etmektedirler. Halbuki zaman ve mekân cisimlerin hareket ve yer değiştirmelerine bağlı göreceli kavramlar olup, bu niteliklere sahip olmayan varlıklar için geçerli değildirler. Her türlü sonradan oluş­tan münezzeh olan Allah için öncelik sonralık söz konusu olmadığın­dan, O'na zaman ve mekân kavramları nisbet edilemez. Dolayısıyla "Allah'ın önceden bilmesi" ifadesindeki "öncelik" bize göre yani nisbî bir anlam taşır. Allah için ise öncelik sonralık söz konusu değildir.

2- Kulun Sorumluluğu Açısından

Kader ve kaza meselesi Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatla­rı kadar insanın sorumluluğu ile de ilgili bir konudur. İnsanın, davranış­larında hür olup olmadığını ve sorumluluklarının sınırlarını tartışırken şu iki hususu gözden uzak tutmamak gerekir: Allah, yarattığı varlıkların tümü üzerinde hakimdir ve evrende olup biten her şey O'nun bilgi ve kudreti dahilinde olmaktadır. Allah'ın bilgi ve iradesi dışında bir yaprak bile kımıldayamaz. İkincisi de insana, kendi davranışlarında kısmî bir özgürlük tanınmış olup o, bu sayede diğer varlıklardan ayrılmakta ve sorumlu tutulmaktadır.

Öte yandan Kur'an âyetlerinin bir kısmı İnsanın fiillerinde hür, bir kısmı ise zorlama altında olduğu mesajını vermektedir.

İlk grupta yer alan yani İnsanın fiillerinde hür olduğunu bildiren âyetlere örnek olarak şunları gösterebiliriz:

"Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör".[26]

"De   ki:   hak  Rabbiniz'dendir.  Öyle  ise   dileyen   iman   etsin,   dileyen inkâr  etSİn".[27]

"Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir".[28]

İkinci grupta yer alan yani insanın fiillerinde hür değil, cebir altın­da bulunduğunu ifade eden âyetlere örnek olarak ise şunlar gösterile­bilir:

"Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şa­şırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır".[29]

"Sizler, ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde bir şeyi dileyebilirsiniz".[30]

"Âlemlerin  rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz"[31].

Görüldüğü üzere birinci grup âyetlerde insanın yapıp ettiklerinde serbest olduğu, sonucun da onun tercihlerine göre tayin ve tesbit edileceği haber verilmektedir. İkinci grup âyetlerde ise insanın, fiillerin­de Allah'ın irade ve takdirine boyun eğmek zorunda olduğu bildiril­mektedir. Bu durum yani insan fiillerinde hem Allah'ın yaratıcılığından hem de kulun yapıcılığından söz edilmesi bir çelişki değildir. Çünkü insanın fiillerinde hem Allah'ın hem de kulun rolü vardır ve söz konu­su âyetlerin bir kısmı insan fiillerinde Allah'ın, diğer kısmı da insanın rolüne işaret etmektedir.

Kadere iman, insanın iradesini kullanmasına, çalışıp kazanmasına, dolayısıyla yapıp ettiklerinden sorumlu olmasına engel olmaz. Çünkü Allah Teâlâ insana irade ve kudret vermiştir. O, bunları kullanarak işle­rini yapar. Allah, onun tercihine katılırsa yapmak istediği iş olur, aksi takdirde ise olmaz. Demek ki, insanın sorumlu tutulacağı bir fiilin meydana gelebilmesi için hem söz konusu eylemin sahibi olan kişinin hem de Allah'ın katkısı olmalıdır. Birincisine "kesb", ikincisine ise "halk" denilir. İnsan, yapmak istediklerinden değil, yaptıklarından sorumludur. İnsanı yapmadığı (kesbetmediği) şeylerden sorumlu tutmayan Allah, onun kesbettiği şeylerden de sadece yarattıklarından sorumlu tutar. Kesb, insanın iradesi dahilinde olan bir durumdur. İnsan, yapmak iste­diği şeyi Allah Teâlâ'nın yaratıp yaratmayacağını önceden bilemez. Bundan dolayı ona düşen, yapmak istediği işin gerçekleşmesi için ge­rekli olan sebeplere baş vurmak ve sonucu Allah'tan beklemektir.

İnsanın, isteğe bağlı fiillerinin oluşumunda önemli bir paya sahip olan kesbini görmezlikten gelerek, kendini aciz ve cebir altında kabul etmesi ve yapıp ettiklerinin kendine rağmen planlanıp yaratıldığını ileri sürmesi doğru değildir. Nitekim bu tarz iddialarda bulunan bir kişiye bir tokat atılacak olsa, o insan bunun bir kader olduğunu düşünme yerine   hemen   karşılık  vermeye   kalkışır.   İnsan,   bir   kötülük   işlediğinde sorumluluk kabul etmemek için bunun bir kader olduğu iddiasında bulunurken, bir iyilik yaptığında düşünce tarzını değiştirerek Allah'tan karşılık bekler.

İnsan fiillerini tümüyle Allah'a veya bütünüyle insana nisbet eden yaklaşımlar isabetli değildir. Çünkü fiillerde bunlardan birinin etkisinin olması, diğerinin hiçbir etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Allah Teâlâ: "Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştır"[32] buyu­rarak aynı fiil üzerinde hem Allah'ın hem de onu işleyen kişinin etkisi­nin olduğunu açıklamaktadır. Dolayısıyla insan fiilleri Allah'ın gücüyle kulun kesbinin bir araya gelmesiyle gerçekleşecektir.

İnsanın fiillerinin kesbe bağlı olarak yaratılması, bir yönüyle Allah'ın tabiattaki olayları sebepler üzerinden yaratmasına benzetilebilir. Tabiatta olup bitenleri doğrudan yaratmaya kadir olan yüce yaratıcı, araya se­bepler koyarak dolaylı yaratmayı tercih etmekle âciz konuma düşmedi­ği gibi, insan fiillerini kesbe bağlı olarak yaratmakla da beceriksiz ko­numa düşmez.

D- Mezheplerin Konuyla İlgili Görüşleri

Kader konusu tarihin çok eski devirlerinden beri hem felsefenin hem de dinlerin gündeminde olan bir meseledir. Nitekim ilkçağ filozof­ları içinde insanın hür olduğunu savunanlar olduğu gibi, onun fiilleri­nin sebeplerin sonucu olduğunu, dolayısıyla hür olmadığını söyleyenler de olmuştur. Felsefe tarihinde birinci görüşü Epikürcüler, ikincisini de Stoacılar savunmuşlardır. İnsan fiilleri üzerine tartışmalar yeni çağda da devam etmiş ve bazı filozoflar insanın hür olduğunu, bazıları ise onun zorlama altında bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu söz konusu tartış­malar günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır ve bugün de bütün can­lılığı İle devam etmektedir.

Kader konusundaki tartışmalar ortaçağ boyunca yahudi ve hıristiyan teolojilerinde de görülmektedir. Söz gelimi Yahudilik'te Karailer cebri, Rabbailer ise insanın hür olduğunu savunurken; Hıristiyanlık'ta genel görüş irade hürriyetinden yana olmakla beraber Ya'kübiler gibi cebri kabul eden heteredoks mezhepler de çıkmıştır.

İslâm âlemine gelince, kader tartışmalarına Hz. Peygamber'in olum­lu bakmadığını biliyoruz. Bu durum ilk dönemlerde müslümanların ka­der üzerinde tartışma yapmaktan uzak durmalarını sağlamıştır. Ancak âyet ve hadislerde her iki şekilde de anlaşılmaya imkân tanıyan ifade­lerin yer alması ve bu görüşlerin çevre kültürler tarafından beslenmesi sonucu zamanla müslümanlar arasında da benzer tartışmalar zuhur etmeye başlamış ve onlar içinden de hem cebri hem de irade hürriyetini   savunanlar   çıkmıştır.   Birinci   görüşü   savunanlara   genel   ad   olarak Cebriyye, ikincisini savunanlara da Kaderİyye denilmektedir.

1- Cebriyye

Ca'd b. Dirhem ve Cehm b. Safvan'ın öncülüğünü yaptıkları bu ha­rekete göre insanın, kendi fiillerinde ne ihtiyarı ne de kudreti söz ko­nusudur. Aksine o cebir altındadır. Çünkü insanın yapıp ettiklerini yara­tan Allah'tır. İnsan ise fiillerin gerçek faili değil, sadece onlara konu olan bir figürandır. Fiillerin insana nisbeti "doğma" fiilinin güneşe, "dönme" fiilinin dünyaya nisbeti gibi mecazîdir. İnsanı, fiilleri konusun­da edilgen duruma getiren bu yorum şekli, bir sürü zulüm ve haksızlı­ğın faili olan ve yapıp ettiklerinin sorumluluğunu üzerlerinden atmak isteyen Emevî yöneticilerinin işine gelmiş ve Allah'a zulüm isnadına kadar götüren cebir teorisine arka çıkmaya başlamışlardır. Bununla be­raber Emevîler cebir inancının gereği olarak dönemlerinde vuku bulan olaylar için "bunlar Allah'ın işleridir" deyip uzak durmamışlar, aksine olaylarda taraftar olarak aktif rol almışlardır.

Cebriyye, cüz'î {insana ait) iradeyi inkâr eden bu tavrıyla tabiatta meydana gelen olaylar gibi insan fiillerinin de belirli sebeplere bağlı olarak zorunlu bir şekilde meydana geldiğini savunmaktadır. Onlara göre insan fiilleri ilâhî iradenin belirlemesi ile tesbit ve tayin olmakta, Allah'ın yaratmasıyla da meydana gelmektedir.

2- Kaderiyye/Mu'tezile

İnsan fiillerinde sadece insanın irade ve kudretinin esas olduğu gö­rüşü ilk önce Mabed el-Cüheni ve Amr b. Ubeyd gibi Kaderîler tara­fından ortaya atılmış, daha sonra da başta Vâsıl b. Atâ olmak üzere Mu'tezilî âlimler tarafından ısrarlı bir şekilde işlenmiştir. Bunlar, fiillerin insana nisbetinin, güneşe doğma fiilinin nisbetinde olduğu gibi mecazî değil, gerçek olduğunu, onlar üzerinde Allah'ın ne yaratma ne de yok etme şeklinde bir etkisinin olmadığını savunmakta, Allah Teâlâ'nın ezelî ilmi ile insanların yapıp ettiklerini sadece bildiğini söylemektedirler. Allah, insana iş yapma kudretini önceden vermiştir. İnsan onu dilediği şekilde kullanabilir. Allah, İyilikleri hem İster hem de emreder. Kötülük­leri ise ne ister ne de emreder.

Mu'tezile, insanın fiillerinde hür olduğu görüşünü, onun sorumlulu­ğunu temellendirme bağlamında ele almış ve insanı yapıp ettiklerinde özgür kılmadıkça dinî sorumluluğunu temeilendirmenin mümkün olma­yacağını düşünmüştür. Bu düşünce, onları Cebriyye'nin karşısında yer almaya sürüklemiş, bu koridora girince de kendi içlerinde tutarlı ola­bilmek için kader ve kazayı tümden reddetmek gibi radikal bir tavra sapmışlardır.

3- Ehl-i Sünnet

Ehl-i Sünnet kelâmı, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin öncüsü olduğu Eş'arî mezhebi ile Ebû Mansur el-Matürîdî'nin imamı olduğu Matürîdî mezhe­binden oluşmaktadır. Eş'arî başlangıçta Mu'tezilî iken, gördüğü lüzum ve ileri sürdüğü gerekçeler üzerine bu mezhepten ayrılmış ve Ehl-i sünnet kelâmının iki önemli kolundan birini oluşturan Eş'arîyye mezhe­bini kurmuştur. Dolayısıyla bu mezhebin görüşlerinin oluşumunda hem Mu'tezilî arka plan hem de tepki psikolojisinin etkileri söz konusudur.

Eş'arîler'e göre insan fiilleri istek dışı ve isteğe bağlı olanlar olmak üzere İkiye ayrılır. İstek dışı fiilleri irade de, yaratma da tamamen Al­lah'a aittir. Onlarda insanın hiçbir rolü yoktur. Dolayısıyla bu tür fiiller­den dolayı onun her hangi bir sorumluluğu da söz konusu değildir. İsteğe bağlı fiillere gelince, onları insan istemekte, Allah da yaratmak­tadır. Bu işlem şöyle olmaktadır: İnsan bir iş yapmak istediğinde âdetullah (Allah'ın süregelen âdedi) devreye girer ve insanda bir kudret yaratılır. O da bu kudreti ile fiilini yapar. Dolayısıyla fiil, kulun kesbi ile Allah'ın yaratmasının bir araya gelmesi sonucu vuku bulur. İnsanın kudreti ile fiili arasındaki bu ilişki zaruri değil, mümkün türden bir ilişkidir. Allah bu âdeti değiştirmek istediğinde kendisi için bir zorluk söz konusu değildir. Söz gelimi, insan yayını gerip okunu fırlattığı hal­de, Allah gitme fiilini yaratmadığı takdirde okun hedefine ulaşması, ateş ile pamuk bir araya getirildiği halde Allah yanma fiilini yaratmadı­ğı takdirde ateşin pamuğu yakması, anne baba bir araya geldiği halde Allah yaratmadığı takdirde çocuğun olması mümkün değildir. Bütün bunlar birer vesile (âdet)dir ve Allah dilediği takdirde olmaları müm­kündür. Dolayısıyla olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisi bazı filozofla­rın iddia ettiği gibi zaruri değil, itibarîdir.

İnsan, Allah'ın mutlak iradesi ile; kendine ait sınırlı hürriyet arasın­da bir yerde durmakta olup, fiilleri de bir yönüyle Allah'a bir başka yönüyle de kendine nisbet edilir. O, mutfak cebir özelliği taşıyan tabia­tın fiillerine göre hür, mutlak iradeye sahip olan Allah'a göre de cebir altındadır. Fiiller yaratma yönüyle Allah'a, teşebbüs etme ve sebepleri yerine getirme yönüyle de insana nisbet edilir. Sonuç olarak insan fiillerinde ne mutlak cebir, ne de mutlak ihtiyar (serbestlik) söz konusu olup ikisi arasında bir yol esastır.

Eş'arîler gibi Matürîdîler de İsteğe bağlı fiillerin oluşumunda kesb ve halk (yaratma) aşamalarının söz konusu olduğunu kabul etmekte, Allah'ın iradesinin mutlak ve ezelî olduğunu, işi yapma gücünün insana fiille beraber verildiğini söylemektedirler. Bu görüşleri ile de Allah'ın iradesini hadis ve sınırlı kabul eden ve insanda kudretin fiilden önce bulunduğunu savunan  Mu'tezile'den ayrılmaktadırlar. Ayrıca  Matürîdîler, cüz'î irade ve kesb konularında insana daha fazla etkinlik tanımaları, cüz'î iradenin Allah'ın yarattığı değil, insanın ortaya koyduğu bir şey olarak görmeleri ve İrade ile ilim arasında ayırım yapıp kaderi, Allah'ın her şeyi önceden bilmesi şeklinde yorumlamaları ile de Eş'arîler'den ayrılmaktadır.

Görüldüğü üzere £hl-i sünnet kader konusunda Cebriyye ve Kaderiyye'nin aşırılıklarından uzak olan orta bir yolu izlemeyi tercih etmiştir. İsteğe bağlı fiillerin insanın kesbi ve Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği şeklinde formüle edilen kader inancını öne çıkarmak­ta, I. (VII.) yüzyılın sonlarında alevlenen ve Cebriyye-Kaderiyye bağla­mında tartışılan kader anlayışını reddetmektedir.

E- Kaderle İlgili Bazı Meseleler

1- Hayır ve Şer

Hayır; iyilik, Allah'ın emrettiği ve hoşnut olduğu her türlü davranış, yararlı iş ve nimet anlamlarına gelir. Şer ise; kötülük, musibet, Allah'ın yasak kıldığı ve işlenmesi halinde ceza ve yergiyle karşılanacak olan davranış demektir. Kadere imanı öngören hadiste onun kapsamına gi­ren işler hayır ve şer olmak üzere İkiye ayrılmaktadır. Kur'an'da bu iki kelimenin hep amel ile irtibatlı olarak kullanılması, fiillerin davranışlarla şer niteliği kazandığına işaret sayılmalıdır. Ayrıca Kur'an'da bu fiillerin insanın isteğine bağlı kılınarak onun hayrı istediği kadar şerri de iste­diğinin[33], Allah'ın insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de acele vermesi halinde ecellerinin bitirilmiş olacağının haber verilmesi (Yûnus ıo/n) ve herkesin işlediği hayır ve şerrin karşılığını gö­receğinin bildirilmesi[34] de insanın hayır ve şer konusundaki merkezî konumuna işaret sayılmalıdır.

Şerrin Allah'a mı yoksa kula mı nisbet edilmesi gerektiği, bir başka ifade ile, onun Allah'ın iradesinden mi yoksa kulun kesbinden mi kay­naklandığı meselesi kelâm mezhepleri arasında tartışılan bir husustur. Mu'tezİle mezhebine göre Allah'ın yarattığı şeylerin tümü hayırdır. Şer nitelemesi ise insanın iradesinin delâleti sebebiyle yapılmaktadır. Dola­yısıyla şer kavramı izafî (göreceli) yani insana göredir. Ehl-i sünnet'e göre ise şerri yaratmak değil, kesbetmek çirkindir. Allah şerri yaratır fakat ona rıza göstermez. Anlaşılması zor gibi gözüken bu problem, teşriî (dinî/cüzî) irade ile kevnî (tabiî/fıtrî) irade arasında ayırım yapmak­la çözülebilir. Birincisi sadece taatlere taalluk eder. İkincisi ise, haytr-şer her şeyi içine alır. Allah'tan başka yaratıcı olmadığı İçin hayrı da şerri de yaratan O'dur. Bunları insan irade eder. Allah da yaratır. Ancak onun hayra rızası vardır, şerre ise rızası yoktur.

İnsan, bir şeyin kendisi hakkında hayır mı yoksa şer mi olduğunu Önceden bilemeyebilir. Görünür sebeplere dayanarak hayır zannettiği şeyler şer, şer zannettikleri de hayır olabilir. Kur'an'da: "Umulur ki, hoş­lanmadığınız bir şey sizin için hayırdır ve yine umulur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için serdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir"[35] buyurularak elden gelen çabayı harcadıktan sonra Allah'a sığınma ve tevekkül etme öğütlenmektedir.

2- Hidayet ve Dalâlet

Hidayet, sözlükte doğru yolu gösterme, istikamete yöneltme, reh­berlik etme; dalâlet ise, istikametten ayrılma, yolunu şaşırma, sapıklığa düşme ve haktan uzaklaşma anlamlarına gelmektedir. Dinî literatürde ise Küfür ve şirk gibi inkâr içinde plan bir kişinin bu durumdan kurta­rılarak doğru yola yöneltilmesine hidayet, Allah'ın ve peygamberinin gösterdiği yoldan uzaklaşmaya da dalâlet denilmektedir Mu'tezile'ye göre hidayet doğruyu açıklama (beyan), Ehl-i sünnet'e göre ise Allah'ın, dalâlet içinde olan bir kişiyi bu durumdan kurtararak doğru yola ulaş­tırması demektir. Bu iş hem açıklama, hem de hidayet sonucunu do­ğuracak eylemlerin yaratılması şeklinde olabilir.

Allah, insanları zorla değil, yol göstererek ve yardımı ve iyiliği ile muamele ederek (başarılı kılarak) hidayete sevk eder; kendi hallerine bırakarak (hızlan) da dalâlete düşmelerine imkân verir. Ama hiçbir za-. man onları zorla hidayete yöneltmez veya yoldan çıkarmaz. Çünkü bu durumda onların irade hürriyeti ortadan kalkar.

Hidayet ve dalâlet bağlamında tartışılan konuların başında "Allah'ın kalpleri mühürlemesi" meselesi gelmektedir. Kur'an'da kâfirlerin kalpleri­nin mühürlendiği şu şekilde bildirilmektedir:

"Gerçek şu ki: Kâfir olanları korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühür-iemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir".[36]

"Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için ya-ratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvan­lar gibidir, hattâ daha da şaşkındırlar".[37]

"...Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler".[38]

Yüce kitabımızın bildirdiği "kalplerin mühürlenmesi" işi, Allah'ın, kendisinden küfür sadır olan insanın kalbinden gerçeği anlama yetene­ğini silmesi demektir. Bu durum, söz konusu kişinin hakikati anlamak için çaba harcaması durumunda Cenâb-ı Hakk'ın ona tevfiki ile mua­mele ederek hidayete sevk etmesine engel değildie.  Nitekim  Kur'an'da kalplerin   mühürlenmesi   yanında   Allah   yolunda   savaşanların   hidayete eriştirileceği de haber verilmektedir.[39]

Kur'an, inanmayanların "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalı­dır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır"[40] diyerek kalplerin mühürlenmesini kendilerine mazeret olarak gösterdiklerini haber vermektedir. el-Bakara sûresinin 6-7. âyetlerinde mühürlenme ifadesi, "kalpleri katılaşmış ve peygambere kulak asmayan insanlar"dan söz edildikten sonra zikredilmektedir. Bu ifadeler, bazı insanların hakikati kabul etmek için kalplerini açmadıkları­nı bildirir. Yani kalpleri var fakat onu kullanıp gerçeği anlamazlar[41]. Bunlar, bazan da kendileri ile davet edildikleri hakikat arasın­da perde olduğunu iddia ederler[42]. Görülüyor ki, kalpleri mühürlü olanlar hep nefsinin arzu ve isteğine uyan, küfür ve inkâra saplanan kötü kimselerdir[43]. Demek ki Allah, kendisinin ve peygamberinin buyruklarına kulak asmayan kişilerin kalp­lerini, kendi hareketlerinden dolayı mühürlemektedir. Bu işlem Allah'ın, kendiliğinden takdiri değil, insanın hareketlerinin sonucudur. Yüce Al­lah, Yûnus sûresinin 42-43 âyetlerinde şöyle buyurmaktadır:

"Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin? Şüphesiz ki, Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler".

Kısacası, insanda küfür sadır olunca Allah onun kalbinden hakikati anlama kabiliyetini siler; gerçeği anlamak için çaba sarfettiğinde ise tevfiki ile muamele ederek onu hidayete sevkeder.

3- Rızık

Allah Teâlâ'nın yiyip içmek ve faydalanmak üzere canlı varlıklara sağladığı İmkânlara rızık denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de rızkı verenin Allah olduğu[44], onu dilediğine verdiği, dilediğinden de kıstığı[45], insan İçin çalışmasından başka bir şeyin olmadığı ve insanın çalışmalarının karşılığını göreceği[46] bildirilmek­tedir.

Mu'tezile'ye göre rızık, "kendisi ile yarar sağlanan şey" demektir. Dolayısıyla mülk edinilemeyen haram şeyler rızık da olamazlar. Bunlara göre rızkı veren Allah, haram olan şeyleri yiyenleri yermektedir. Haram olan şeyler rızık olacak olsa Allah kendi verdiği şeyler sebebiyle insanı yermiş olur. Halbuki Allah zulmetmekten ve kötülükleri yaratmaktan uzaktır.

Ehl-i sünnet'e göre ise rızık yenilip içilen şeydir. Dolayısıyla helâl-haram insanın yiyip içtiği şeylerin hepsi rızık kapsamı içindedir. Haram yiyenler, rızıklarını bu yolla kazandıkları için yerilmektedirler. Allah bu kişilerin' kazandıkları şeyleri yaratmakta fakat ona rıza göstermemekte­dir. Ehl-İ sünnet'e göre rızık kavramı Mu'tezile'nin yaptığı gibi tanımla­nacak olursa ömrü boyunca haramla beslenen insanlarla, insan dışında­ki canlıların Allah tarafından rızıklandırılmamış olması gerekir. Halbuki Allah, sadece insanların değil, tüm canlıların rızkını vermektedir.

Sonuç olarak Ehl-i sünnetin rızık tanımı, Kur'an'ın beyanına daha uygun ve gerçekçidir.                                                        

4- Ecel

Sözlükte 'süre' ve 'müddet' dernek olan ecel, ömrün bittiği ve dünyanın sona erdiği an anlamlarına gelir. Fertlerin ve milletlerin birer eceli vardır ve bunlar Allah tarafından takdir edilmiştir. Kur'an'da bütün canlıların ölümünün Allah'ın iznine bağlı olduğu, Allah'ın insanı yarat­tıktan sonra ona bir ecel takdir ettiği[47], bunun belli bir süre­ye göre yazıldığı[48], ölümden kurtuluşun mümkün olmadı­ğı, insan nerede olursa olsun ölümün onu yakalayacağı[49], takdir edilen ecelin ileri alınmayacağı ve geri bırakılmayacağı[50] bildirilerek şöyle buyurulmak-tadır:

"Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müd­dete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kala­bilirler ne de öne geçebilirler".[51]

İslâm mezheplerinde tabiî ölümle ölen kişinin eceliyle öldüğünde görüş birliği olmakla beraber, kaza ya da öldürülmek suretiyle ölen kişinin eceli ile ölüp ölmediği konusunda uyuşmazlık söz konusudur. Ehl-İ sünnet'e göre bu kişi de eceliyle ölmektedir. Çünkü ömrün sona ermesi anı olan ecel değişmez. Katil, bir insanı öldürmekle ecelini öne aldığı için değil, ölümüne sebep olduğu ve Allah Teâlâ'nın "İnsanları haksız yere öldürmeyiniz" yasağını çiğnediği için yerilmekte ve cezaya müstehak görülmektedir. Mu'tezile, Kur'ân-ı Kerîm'deki 'ecel' ve 'ecel-i müsemmâ' tâbirlerine[52], kaza ile oluşan yani "yer değiştiren ecel" ve Allah'ın ilminde belirlenen yani "tabiî ecel" anlamlarını ver­mekte ve iki tür ecelin bulunduğunu İddia etmektedir. Ehl-i sünnet ise ecelin tek olduğunu, uzatılıp kısaltılamayacağını savunmakta, sıla-i ra­him (memleket ziyareti) ve sadakanın ömrü uzatacağıyla ilgili rivayetleri[53] gerçek anlamı ile değil, bereketi ve hayırlı işleri teşvik çerçevesinde yorumlamaktadır.

5- Tevekkül

Sözlükte 'güvenmek, dayanmak, işi başkasına havale etmek' anlam­larına gelen tevekkül, İlâhî ve tabiî kanunların gereklerini yaptıktan sonra Allah'a güvenerek sonucu O'ndan beklemek demektir. Kur'an ve Sünnet'te bu kavramdan çokça söz edilir. Cenâb-ı Hak: "Eğer Allah'a iman etmiş iseniz, sadece O'na tevekkül ediniz"[54]; "Bir kere kararını verdin mi Artık Allah'a tevekkül et!"[55] buyurmak­tadır. Hz. Peygamber ise: "Allah'a hakkıyla tevekkül etseydiniz O, kuşla­rın rızkını verdiği gibi sizin rızkımızı da verirdi. Baksanıza kuşlar sabah yuvalarından aç çıkıyorlar ve akşam tok dönüyorlar"[56] diyerek; ve yanına gelip Allah'a tevekkül ederek devesini salıverdiğini söyleyen bedeviye: "Deve­ni sağlam kazığa bağladıktan sonra tevekkül et"[57] buyurarak tevekkülün anlamını özlü bir şekilde açıklamıştır.

Allah, çalışıp çaba gösterene verir. Bu, O'nun sünnetidir. Dolayısıyla tevekkül etmeden önce elden gelen çabanın gösterilmesi gerekir. Söz gelimi bir çiftçi önce tarlasını sürmeli, ekmeli, sulamalı ve gübrelemeli, sonra da Allah'a tevekkül etmelidir.

Bir müslüman için Allah'ın emrettiği gibi çalışmak nasıl bir görev ise O'ndan başkasına dayanmamak da bir görevdir. İnsanın gayret ve çalışmasını ortaya koymadan Allah'a güvenmesi tevekkül değildir. Te­vekkül, İslâm inancının inananlara bahşettiği ruhî bir kudrettir. Mü'min, Allah'ın vekil olduğunu bilir ve sebeplere baş vurduktan sonra Allah'a tevekkül ettiği takdirde Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için güzel sonuçlar lütfedeciğine inanır.

 

İKİNCİ KİSİM

 

İBÂDETLER GİRİŞ İBÂDET KAVRAMI

 

İbâdetin Mahiyeti ve Önemi

İbâdet, insanın Allah'a gönülden isteyerek yönelmesi, O'na sevgi ve saygı göstermesi, tek kelime ile O'na kullukta bulunması demektir. İbâ­det, Allah'a boyun eğmenin en son derecesi, O'na sevgi ve saygının en güzel göstergesi, O'na şükür borcunu ödemenin en mükemmel şeklidir. İslâmî anlayışa göre, Allah'a kulluk ve bağlılık, O'nu anma ve yüceltme, O'na yakınlaşmaya çalışma, hoşnutluğunu kazanma niyet ve arzusu içerisinde gerçekleştirilen her çeşit faaliyet, fert ve toplum yaran düşüncesiyle yapılan her iyi iş veya haramlardan sakınma İbâdet kav­ramı içinde sayılır. Bu genel anlayışın yanında İslâm fıkıh ilminde ibâ­det terimi, daha çok Allah ve Resulü tarafından mükelleften (yükümlü­den) yapılması istenen ve şeklî yönü ön planda görünen belirli davra­nış ve amel biçimlerini ifade etmek için kullanılır.

Saygı, tazim (yüceltme) ve itaatin en yüksek ifadesi olan ibâdet, ancak Allah'ın hakkı olup O'ndan başkası buna lâyık değildir. Zira yara­tan, yaşatan ve sonsuz nimetleri veren O'dur. Allah'ın yüceliği karşısın­da sadece insanoğlu değil kâinatta bulunan her şey, kendi varlık tarz ve şekline göre Allah'ı anmakta, fıtrî ve derûnî bir bağ ile Allah'a yö­nelmekte, İbâdetle O'na yakınlaşmaya çalışmaktadır. Çünkü Allah, kâina­tı ve içindekileri başıboş, sorumsuz, oyun ve eğlence için yaratmamış­tır; var oluşun ve yaratılışın bir gayesi ve anlamı vardır; o da Allah'ı tanımak, O'nun emirlerine uyup kulluk etmektir. "Ben cinleri ve insanla­rı, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım"[58] âyetinde de belirtildiği gibi, cin ve insanın yaratılış amacı da aynıdır. Ancak irade ve şuur taşımayan canlı ve cansız varlıkların ibâdeti ile akıl ve irade sahibi insanların ibâdeti farklıdır. Şuurdan yoksun olan yaratıklar, aşağı­da meali verilen âyetlerden anlaşılacağı üzere, ilâhî kanunlara tâbi ola­rak kendi dilleriyle (lisân-ı hâl ile) Allah'a ibâdet etmektedirler: "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu teşbih eder. O'nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların teşbihlerini anlayamazsınız"[59], "Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor[60], "Göklerde ve yerde bulunan­larla dizi dizi kuşların Allah'ı teşbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve teşbihini öğrenmiştir. Allah onların yaptıklarını hakkıy­la bilir"[61]. Öte yandan akıl ve şuur sahibi olan insanlar ibâ­deti, kendi hür iradelerini kullanmak suretiyle Allah'a yaparlar ve yaratı­lış gayeleri doğrultusunda hareket etmiş olurlar. Allah'a değil de başka­larına kullukta bulunmayı tercih edenler ise, insanlık değerlerini kay­betmiş ve maddiyyâta yönelmiş olurlar.

 

İbâdetlerin Genel Amaç Ve İlkeleri

 

Dinin insana hitap eden biri iç, diğeri dış olmak üzere İki yönü vardır. Dinin içe hitap eden yönünü teşkil eden hükümlerine "itikadı hükümler", dışa hitap eden yönünü meydana getiren hükümlerine ise "amelî hükümler" denir. İbâdetler, bu tasnifte dinin amelî hükümlerinin ilk halkasını oluşturur. İbâdetle ilgili hükümler Allah hakkı {hukukullah) olan hükümlerden sayılır. Allah hakkı hükümler, belirli bir ferdin yararı­na bakılmaksızın, ancak fertler de İhmal edilmeksizin daha çok toplu­mun faydasını gerçekleştirmeyi ve toplumdaki kamu düzenini korumayı hedef tutan hükümlerdir. Bu yüzden, bu nevi hükümler bütün İnsanla­rın rabbi olan Allah'a nisbet edilmiştir. Çünkü ibâdetler, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi sağlaması yanı sıra, fert ve toplum üzerinde pek çok yönden önemli etkiler meydana getiren, ahlâkî seviyeyi yükselten, kötü­lüklerden uzaklaştıran, ruh ve beden sağlığına yararlar sağlayan, beşerî ilişkilerde kardeşlik, dostluk, dürüstlük, adalet, hakkaniyet, eşitlik ilkele­rini benimsetip hâkim kılan, kamu düzeninin bozulmasını önleyen, sos­yal bütünleşme, kaynaşma, dayanışma ve yardımlaşma ruhunu kazandı­rıp geliştiren bir fonksiyona da sahiptir. Şöyle ki, namaz Allah'a kulluk­ta bulunmanın en önemli vasıtası olup, ruhu temizler, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirip insanı kötülük ve ihtiraslardan uzaklaştırır. Cemaatla kılınan beş vakit namaz, bayram ve cuma namazları, müslümanlar arasında dayanışma, tanışma, kardeşlik ve birliği sağlar. Hac ibâdeti, İslâm âleminin her köşesinden nezih bir heyecan ile akın edip gelen binlerce dindaşın mukaddes (kutsal) bir belde olan Mek­ke'de toplanıp aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini ve din sevgisini canlandırmalarını ve birbirleriyle fikir/ilim alışverişinde bulunmalarını sağlar. Oruç, nefs-i emmâreyi (insanı kötülüğe yönlendiren nefis) terbi­ye ile insanı nefsine hâkim olmaya ve iradesini kuvvetlendirmeye alıştı­rır. Zekât, sadaka, fitre gibi malî ibâdetler, fakirlerle zenginler arasında dostluk ve sevginin meydana gelmesine vesile olur, toplumda maddî yönden huzurlu ve güvenli bir hayatın gelişmesini sağlar. 

Diğer taraftan, ibâdetlerin kültür ve medeniyet seviyesinin yüksel­mesine san'at, estetik ve teknolojinin gelişmesine olumlu yönde etki ettiği de inkâr edilemez. Bunlara, ibâdetlerin topluca yapıldığı cami ve mescidlerin birer san'at eseri olarak yapılması, zamanı hesaplamak ve bazı takvim meselelerini belli esasa bağlamak maksadıyla hilâli gözet­leme yeri olan rasathaneler kurulması, namaz vakitlerinin tesbiti ama­cıyla güneşin hareketleri üzerinde gözlemler yapılması, hayırseverler tarafından vakıf olarak medrese binalarının inşası, kamu hizmetlerini yerine getiren şifâhâne (hastane), karakol, köprü, yol, han, hamam gibi sosyal tesislerin yapılması örnek teşkil edebilir.

 

İbâdet Biçimlerinin Hikmetleri

 

İbâdetler şekil olarak basit görünseler de yüce yaratanın buyrukları olduğu için güçleri ve sırları bu âlemin ötesine uzanır ve her biri yara­tanla bağlantının değişik biçim ve boyutlarda gerçekleşmesini sağlar. Bu sebeple de namaz örneğinde olduğu gibi belli duaların ezberlen­mesi ve okunması, belirli davranış biçimleri, hacda olduğu gibi çoğu sembolik nitelik taşıyan bir dizi davranış, ibâdetin bir parçasını veya şekille ilgili öğesini oluşturabilir. Bu tür davranışların ibâdet sayılmasının anlamı ise her zaman zihnen kavranamayabilir. Çünkü ibâdetler, dinin belli ölçüde biçimsellik ve sembolizm içeren bir yönünü temsil eder. İnsan aklı, yüce yaratanına ibâdet edilmesinin önem ve gerekliliğini kavrasa bile bunun nasıl ve ne şekilde yapılacağını bilemez. Yaratıcının ibâdet esnasında ortaya konmasını istediği davranış biçimleri, ibâdetin özüne göre önem bakımından ikinci derecede olup ne gibi hikmetler taşıdığı akılla kısmen anlaşılsa bile yine de aklın kavrayamayacağı bir özelliğe sahiptir. Hz. Ömer'in, hacer-i esved (kutsal kara taş) hakkındaki şu sözü bazı ibâdet biçimlerinin akılla kavranılamayacağını gösteren en güzel bir örnektir: "Vallahi biliyorum ki sen insana ne zarar ve ne de fayda veren bir taşsın. Ancak Resûllullah'ı seni öperken gördüm ve ben de seni öpüyorum"[62]. Yine Hz. Ali'nin: "Eğer dinin ibâdet biçimleri, kişisel görüş ile tesbit edilecek olsaydı, bana göre mestin altını meshetmek, onun üstünü meshetmekten daha evlâ olurdu. Ancak ben Resûlullah'ı mestlerinin üstünü meshederken gördüm"[63] sözü de bu konuda örnek olarak veri­lebilir. Bundan dolayı ibâdetlerin yalnızca Allah'ın emrettiği ve resulü­nün açıklayıp gösterdiği tarzda yapılması esastır. Peygamberimiz "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öylece kılın"[64], "Hac ile ilgili hükümleri benden öğrenin"[65] hadisleriyle ibâdet şekillerinin ilâhî bildirimlerle (vahiy ile) belirlendiğini ifade  buyurmuştur.  Bu  yüzden  Allah'ın   emrettiği  ve  Peygamber'in  de açıklayıp   gösterdiği   İbâdetler  ne   artar,   ne   eksilir  ve   ne   de   zamanın değişmesiyle değişir.

 

İbâdetin Kurbet Ve Tâat Terimleriyle İlişkisi

 

İbâdet Allah için yapılır ve namaz, oruç, hac, zekât gibi bir ibâdet ancak Allah'ın emrine uygun bir şekilde yapılırsa kabul oiur. Kul, ibâdet ile Allah'ın emrine uymuş, O'na yaklaşmış ve sevap kazanmış olur. Bir kimse Allah'tan başkasına yakın olmak için bir davranış sergileyebilir. Meselâ, bir kimse, ilminden dolayı bir âlime yakın olmak isteyebilir: Kişi böyle bir yakınlaşmada Allah rızasını da amaçlamışsa, o zaman bu dav­ranışından dolayı sevap da kazanmış oiur. Yine bir kişi hem kendisine hem de başkalarına faydası ulaşması için bir amel yapabilir: Meselâ bir kimse Allah'a yakınlaşma gayesi ile Kur'an okuyabilir. Yine bir kimse cami, yol, köprü, okul vb. hayır işleri yapabilir. Bununla Allah'ın rızasını da amaçlamışsa, bu amelinden dolayı sevap kazanır. Bu tür ameller fıkıh literatüründe "kurbet" (yakınlaşma) terimiyle ifade edilir. Bir kimse, Allah'a ve O'ndan başkalarına da İtaat edebilir. Bir âyette şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulü'l-emre (idarecilere ve âlimlere) de itaat edin"[66]. Bu âyet, Allah'ın emirlerine uygun olmak şartıyla idarecilere, âlimlere ve büyüklere itaat edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre bir kimse, Allah'ın bu emrine uyarak büyüklerine itaat ederse sevap da kazanır. Bu tür ameller fıkıh literatüründe "tâat/itâat" terimiyle ifade edilir. Burada belirtelim ki, ibâdet nevinden olan ameller aynı zamanda hem kurbet hem de tâattır.[67]

 

İbâdetlerde Kolaylık

 

Hiç şüphesiz, her bir ibâdet belli bir ölçüde külfet ve meşakkat içerir. Ancak kişi, dinin her bir ibâdetten dolayı kendisi İçin dünya ve âhirette sağlayacağı faydaları düşündüğünde, yapacağı her bir ibâdet sırasında karşılaşacağı güçlüklere kolaylıkla katlanabilir. Kur'an ve hadis­lerde çeşitli ibâdetlere atıfta bulunularak dinde zorlaştırmanın bulun­madığı, kolaylaştırmanın esas alındığı, her zorluğun beraberinde bir kolaylık ve ferahlığın bulunduğu, insana gücünün üzerinde bir yük yüklenmediği, ibâdet yükümlülüğünün de yapılabilir ve üstesinden ge­linebilir olduğu sıkça hatırlatılır. Bu sebepledir ki7 ibâdetlerin yapılma­sında herhangi bir sıkıntı ve engelle karşılaşıldığında seçimlik ibâdet biçimleri, telâfi imkânları veya özürden dolayı muafiyetler de söz konu­su olmaktadır.

 

İbâdet Yükümlülüğü

 

İslâm'da, ibâdet yükümlülüğü akıl şartına bağlı olarak bulûğ (ergen­lik) ile başlar ve bu mükellefiyet "Sen şimdi Rabb'ini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine ibâdet et"[68] âyetinde belirtildiği gibi insan yaşa­dığı müddetçe devam eder. Ancak çocuklar bulûğ çağına ulaştıklarında güçlük çekmemeleri için temyiz yaşı olan yedi yaşından İtibaren na­maz, oruç gibi bedenî ibadetlere yavaş yavaş alıştırılır.

Hz. Peygamber, 'Allah katında ibâdetlerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır"[69] hadisiyle ibâdetleri yapmada devamlılık ve sürekliliğin önemli bir husus olduğuna işaret etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de genel olarak ibâdetleri yerine getirmede orta yolun   takip   edilmesi   belirtilmiş[70]

ve Hz. Peygamber: "Dininizin (dinî işlerinizin) en hayırlısı, en kolay ola­nıdır"[71] buyurmuş, ayrıca ibâdetlerde aşırıya gitmek isteyen bazı sahâbîleri uyararak, onlara dengeli, ölçülü bir dinî hayat tavsiye etmiştir[72]. Kur'an ve Sün-net'te mükellefiyet çağı gelmeden önce çocukların belli bir yaşta ibâ­detlere aliştmlmasi İstenir.[73]

 

İbâdetin Ruhu

 

İslâm'da ibâdetler, ancak Allah için yapılır, yapılan ibâdetin karşılığı ancak O'ndan beklenir ve O'na ortak koşma (şirk) sayılabilecek davra­nışlardan sakınılır. Bu yüzden, her gün beş vakit namazlarda okunan Fatiha sûresinde yer alan: "Ancak Sana ibâdet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz" yakarış ifadelerinde ibâdetin Allah'a tahsis edildiği ve yardımın sadece O'ndan beklendiği açıkça vurgulanır.

Kur'ân-ı Kerîm'de genel olarak iyi ve güzel amel işleyenlerin büyük mükâfat alacağı yani ödüllendirileceği, buna karşılık ilâhî emirlere bo­yun eğmeyenlerin çetin bir azaba uğratılacakları belirtilmiş, özel olarak da namaz, zekât gibi ibâdetlerin yerine getirilmesinin mutlu sonuçları, terk edilmesinin dünyada ve âhirette doğuracağı felâketler vurgulan­mıştır.

Bir hadiste "Amellerfin kıymeti) niyetlere göredir" buyrulur. Buna göre farklı derecedeki farz, vacip, nafile ibadetleri birbirinden ayıran ve ayrıca bir eyleme ibâdet niteliği kazandıran kriter niyettir. Her bir ibâdet, kendisi için belirlenen şartlara uygun bir şekil­de ifa edilir, böylece mükellefiyet ve dolayısıyla sorumluluk sona erer. Ancak ibâdeti yapmış olmaktan dolayı kişinin Allah katında ne ölçüde sevap elde edeceği  hususu, yerine getirilen  ibâdetin  niteliğine ve  kişinin samimiyetine bağlıdır. Zira ibâdetin özünü kişinin niyet ve gösteriş­ten uzak olarak ve içten gelen bir istekle yapması oluşturur. Bu sebep­le ibâdetin kabul edilmesinde onu yapan kişinin ihlâs ve samimiyetinin büyük bir önemi vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kurbanlarınızın ne etleri ve ne de kanlan Allah'a ulaşır. Allah'a sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır"[74]; "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazla­rını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mani olurlar"[75] buyrularak ibâdetin özünü İhlasın oluşturduğu vurgulan­mıştır. Peygamberimiz de: "Nice oruç tutan kişi vardır ki, onların orucu açlıktan ibarettir"[76]. "Nice gece namaz kılan kişi vardır ki, onların namazı uykusuzluktan ibarettir"[77] anlamlarındaki hadisleriyle hâlis niyet bulunmadan yapılan ibâdetlerin içinin boş ameller olduğunu beyan buyurmuştur.

 

İbâdet Konuları Ve Çeşitleri

 

İbâdet konuları fıkıh kitaplarının ilk bölümlerinde yer alır ve bunlar genel olarak temizlik (abdest, teyemmüm, gusül v.b.), namaz, oruç, zekât, hac, kurban, kefaret, adak, nikâh, cihâd gibi başlıklar altında ayrıntılarıyla incelenir. İbadet konularının ele alınıp incelenmesinde mü­kellefiyetin yaygınlığı esas alınır ve namaz gibi ibâdetlerin ön şartı olan temizlik (abdest, gusül v.b.) konusuna öncelik verilir. Bunu namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler takip eder. Fıkıh kitaplarında nikâha ibâdet değerinin verilmesinde toplumun en küçük birimi olan aileyi korumak, onun sağlam esaslar üzerine kurulmasına ve sağlıklı işleyişine destek olmak gibi amaçların gözetildiği söylenebilir. Farz-ı kifâye olarak kabul edilen cihâda ibâdet değerinin verilmesinde ise hayatın ve top­lumun temel değerlerinin savunulabilmesi ve korunabilmesi için bazan zarurî hale gelen düşmanla savaşmayı teşvik etmek gibi amaçların dik­kate alındığı ifade edilebilir.

İbâdetler, dinen yapılması kesin ve bağlayıcı bir tarzda istenip is­tenmemesi bakımından "farz", "vacip" ve "nafile" (sünnet ve mendûp) kısımlarına ayrılır. Beş vakit namaz, ramazan orucu, hac, zekât farz; bayram ve vitir namazları vacip; farz namazlarından önce veya sonra kılınan sünnet namazlar, ramazan ayı dışında tutulan oruçlar ise nafile İbâdetlere örnek teşkil eder. Yerine getirilmesi (edâ) için belirli bir vakit tayin edilen ibâdetlere "vakte bağlı ibâdetler", böyle bir belirlemenin bulunmadığı ibâdetlere ise "vakte bağlı olmayan ibâdetler" denir. Na­maz, oruç gibi vakte bağlı ibâdetler, kendilerine tayin edilen vakitlerde yerine getirilir, bir özürden dolayı yapılamayan ibâdetler sonraki bir zamanda kaza edilir. Keffâret, adak gibi ibâdetler ise, istenilen herhangi bir zamanda edâ edilebilir. İbâdetler sorumluluk veya yerine getiren kişinin   şahsı  veya   malı   ile  olması   bakımından,  "bedenî",  "malî",  "hem bedenî hem malî" olmak üzere üç kısma ayrılır. Namaz ve oruç "be­denî ibâdete"; zekât, fitre ve kurban "malî ibâdete"; hac da "hem malî hem de bedenî ibâdete" örnek teşkil eder. İbâdetlerin, kural olarak bizzat mükellefler tarafından yerine getirilmesi asıldır. Ancak malî ibâ­detler ile hem bedenî hem de malî ibâdetlerin, belirli şartlar altında niyabet ve vekâlet yoluyla ifası caizdir. Buna göre, mükellef bir kişi, namaz ve orucunu bizzat tutar, bir başkasının yerine ne namaz kılına-bilir, ne de oruç tutulabilir. Ancak, zekât ve fitre gibi "malî" veya hac gibi' "malî-bedenî ibâdetler", bir diğer kimseyi yerine vekil tayin etmek suretiyle yerine getirilebilir.

 

İbâdet Dili

 

İbâdetler, kulun Allah ile ilişkisini sağlayan en önemli vasıtalardır. Her bir ibâdetin kendisine özgü şartları ve rükünleri yani farzları vardır. Kul her bir ibâdeti kendisine özgü şartlarına ve rükünlerine uyarak yerine getirirse, o ibâdet Allah katında kabul görür. Dinin direği ve ibâdetlerin başı olan namazın kendisine özgü rükünlerinden (farzların­dan) biri de "kıraaf'tir, yani Kur'ân-ı Kerîm'den bir miktar âyet ve sûre okumaktır. Kur'an ise, Peygamber Efendimiz'e Arapça olarak vahyediimiş Allah kelâmıdır ve dolayısıyla namazda geçerli olan dil sadece Arap­ça'dır. Bu sebeple dili, ırkı ne olursa olsun, bir müminin namazının sahih (geçerli) kılacak kadar Kur'an'dan bir miktar âyet ve sûreyi ezber­lemesi farzdır. Bir insan, namazın geçerli olmasını sağlayacak miktar âyet ve sûreyi ve duaları bir iki gün gibi kısa bir zamanda ezberleye­bilir. Zira bu miktar âyet, sûre ve duaların metinlerinin tamamı bir sayfanın boyutunu aşmaz; üstelik bu metinler müslüman kitleler tara­fından bilinir ve namazlarda da okunur. Diğer taraftan namazın en mükemmel ve faziletli olanı cemaatle kılınanıdır. Ezan ile namaza davet edilen müslümanlar, dilleri ve ırkları ne olursa olsun hep birlikte Kur'an'ın orijinal metnini okuyan İmama uyarak namazlarını topluca kılarlar. İşte, evrensel bir din olan İslâm'ın dindaşlarının arasında asgarî ortak olan noktalarından birini teşkil eden ve dolayısıyla inananlar ara­sındaki birlik ve beraberliğin oluşmasında önemli bir rol oynayan ezan ile Fatiha sûresi gibi namazda okunması gereken âyet ve sûrelerin asıl metinlerinin ezberlenip anlamlarının kavranılmasına ve ayrıca namazda Arapça metinlerinin okunmasına özen gösterilmelidir. Bir mümin, kendi ana diline çevrilen ve anlamını bildiği Kur'an tercümesiyle ibâdet edip Rabb'ine kendi ana diliyle isteklerini, yakarışlarını sunmak isteyebilir ki, kişinin böyle samimi bir isteği çok normal karşılanır. Ancak burada işaret edilmelidir ki, çevirenin gerek Arapça'ya ve gerekse tercüme edeceği dile hâkimiyeti ne kadar güçlü olursa olsun, Kur'an'ın lafızla-rındaki gizli  olan  mâna ve özellikleri tamamiyle yansıtamaz, dolayısıyla Kur'an'ın hiçbir tercümesi aslının yerini tutamaz. Sözün özü, Kur'an Allah kelâmıdır; tercümesi ise nasıl olursa olsun yine de her zaman insan sözü olarak kalacaktır ve hiçbir müslüman da Kur'an'ın asıl met­nine gösterdiği saygıyı, onun tercümesine göstermeyecektir. Diğer ta­raftan, Kur'an'ın bir dilde yapılmış pek çok tercümelerinin bulunmasına rağmen, eskilerin büyük bir emek sarf ederek yaptıkları çevirmelerde görülen zaaflar dikkate alınarak yeni yeni tercümelerin yapıldığı da bilinmektedir. Bu da gösteriyor ki, Kur'an'ın aslına tamamen uygun ve mükemmel bir tercümesi yapılamamıştır ve yapılması da çok zordur; hattâ bugüne kadar gösterilen bilimsel gayretlere rağmen bu mümkün olamamıştır. Tercümelerin tabiatı gereği birtakım zaaflar taşımasından ve Kur'an'ın aslının yerini tutamamasından, onlardan yararlanılamayacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bu, ayrı bir konudur ve onunla ibâdetin caiz olup olmadığını söylemek ise başka bir meseledir. Bu durum karşısında tercümenin aslının yerini tutmadığını, Kur'an'ın asıl metninin Allah ke­lâmı, tercümesinin ise bir bakıma insan sözü derecesinde kaldığını gö­ren ve konunun özünü kavrayan bir mümin, namazda okuduğunda Allah katında kabul edileceğini kesin olarak bildiği bir metin dururken, kabul edilip edilmeyeceği şüpheli olan bir metni yani tercümesini okumayı ister mi? Diğer taraftan Hz. Peygamber'den itibaren günümü­ze kadar, namazın hep Kur'an'ın orijinal metni ile kılındığı ve dilleri ne olursa olsun müminlerin namazın sahih olmasını sağlayacak miktar Kur'an'dan âyet ve sûreleri ezberlemelerinin kendileri için herhangi bir güçlük meydana getirmediği, Arap olmayan on binlerce hafız ve islâm bilgininin yetiştiği, bunların tarih boyu Arapça eserler telif ettiği de unutulmamalıdır. Bir müminin namaz dışındaki ibâdet, münâcât (yaka­rış) ve dualarını kendi dilinde yapabilmesinde herhangi bir sakıncanın bulunmadığı da bu vesileyle belirtilmelidir.

Bu konuya son verirken hatırlanmalıdır ki, fıkıh bilginleri de Kur'an'ın tercümesiyle namazın sahih olup olamayacağını uzunca tar­tışmışlardır."[78] Fıkıh bilginlerinin bu konudaki görüşleri şu şekilde özet­lenebilir. Hanefîler'den Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed Arapça'yı oku­maktan âciz olan kişilerin, Kur'an'ın tercümesiyle -aslını öğreninceye kadar geçici bir süre- namaz kılabileceklerini, diğer mezhep imamları ve bu mezheplere mensup fıkıh bilginleri ise, Arapça'yı okumaktan âciz olan kişilerin, Kur'an'ın tercümesiyle namaz kılamayacaklarını ve bu kişilerden -aslını öğreninceye kadar geçen sürede- Kur'an okuma şartı­nın   düşeceğini   ifade   etmişlerdir.   Ebû   Hanîfe   ise,   önceleri   Kur'an'ın muhkem âyetlerinin yani tevil edilemeyen âyetlerinin tercümesiyle na­mazın sahih olacağını savunmuş ancak, daha sonraları bu görüşünden dönmüştür. Bazı kaynaklarda, Ebû Hanîfe'nin, İranlılar'ın topluca müslümanlığr kabul ettiği ilk günlerde, dilleri Arapça'ya dönmediği için onlara kolaylık olsun diye Kur'an'ın tevil edilemeyen (farklı şekilde yo-rumlanamayan) âyetlerinin Farsça'ya yapılan tercümesiyle namaz kılabi­leceklerine izin verdiği bu fetvasından dönüşünün gerekçesini "İranlı­lar'ın Arapça'ya dilleri dönecek ve Kur'an'ı aslından okuyabilecek bir seviyeye ulaşmaları ve ayrıca bid'at hareketlerinin yaygınlaşması" şek­linde gösterilmiştir.[79]

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 15-18 Mayıs 2002 tarihlerinde İs­tanbul'da "Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I" adıyla bir bilimsel toplantı tertiplenmiş ve bu toplantıya Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri ile ilahiyat fakültelerinden çok sayıda akademisyen katılmış ve toplantı­da ibâdet dili ile ilgili olarak aşağıdaki kararlar kabul edilmiştir:

"Madde 35. Kur'ân-ı Kerîm'in değişik dillere çevrilmesi ve anlaşılır tefsirlerinin yapılmasına büyük ihtiyaç vardır. Fakat şu da unutulmama­lıdır ki, hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz ve her bakımdan aslına tam bir uygunluk arz etmez. Çevirisine Kur'an denilemeyeceği ve o çevirinin Kur'an hükmünde olmadığı konusunda İslâm bilginleri görüş birliği içerisindedir.

Namazda kıraat, hem Kur'an'ın belirlemeleri hem de Hz. Peygam­berin açıklama ve örnekleriyle kesin ve sabit bir farz olup, kendi öz­gün dilinde okunmasıyla yerine getirilebilecek bir rükündür. Herkesin konuştuğu veya dilediği dilde kıraat farzını yerine getirmesi halinde, birçok kargaşanın, çekişmenin ve bölünmenin ortaya çıkacağı açıktır. Böyle bir uygulama, beraberliği zedeleyeceği, toplumsal bütünlüğü bo­zacağı, ibâdetlerden beklenen asıl amacı ortadan kaldıracağı için de mahzurludur. Fakat namazın ihmal ve tehir edilemeyeceği dikkate alı­narak, Kur'an'ın asli lafzını okuyamayanların, öğreninceye kadar tek başına namaz kılarken meâliyle kılması mümkündür.

Dua ise, kulun doğrudan yaratıcısına sığınıp ondan istekte bulun­ması demek olduğundan, bunun herkesin kendi diliyle yapmasından daha tabiî bir şey olamaz."

"Madde 36. Ezan İslâm'ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın nere­sinde olursa olsun, müslüman varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Bu  şekliyle  özgün   dilinde  okunması   konusunda   15  asırlık  bir gelenek ve bir ittifak söz konusudur. Ezanın asıl amacı, vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan müslümanların hep­sine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bunu teminin yolu da bilinen asli lafızlarıyla okunma­sından geçer."[80]

 

BİRİNCİ BÖLÜM TEMİZLİK (TAHARET)

 

1- Temizlik Kavramı

 

Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te temizliğin önemi ve gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuş, namaz gibi ibâdetlerin ön şartı sayılmış ve yüce Al­lah'a ibâdet ederken beden, elbise ve ibâdet edilen yerin temiz olması emredilmiştir. Hz. Peygamber'e gelen ilk vahiy ile ilmin önemi ve ge­rekliliği ortaya konmuş, bunu takip eden vahiyle de yine peygambere:

"Ey elbisesine sarılıp örtünen (Resulüm), kalk ve (insanları) uyar; ve sadece Rabb'ini yücelt; elbiseni temiz tut; murdar şeylerden uzak dur; yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma ve Rabb'inin rızasını kazanmak için sabret"[81] şeklinde hitap edilerek maddî ve manevî temizliğin önem ve gerekliliğine işaret edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan:

"Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever"[82] âyetinde maddî ve manevî temizliğe özen gösterenler övülmüş ve Allah'ın sevgisine lâyık oldukları belirtilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de, Kubâ halkı temizliğe özen gösterdiği için:

"Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah da çok temizle­nenleri sever"[83] âyetiyle takdir edilmiştir.

"Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez"[84] âyetinde de ibâdet esnasında temizliğe dikkat edilmesinin ve israfa kaçmamak kaydıyla en güzel ve en temiz elbise giyilmesinin önemi vurgulanmıştır. Ayrıca:

"İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye emretmiştik"[85] âyetinde Beytullah olarak bilinen Kabe'nin temiz tutulması emredilmiş­tir. Bu âyetin delâlet ve işaretinden, bütün mabetlerin (tapınakların) yani ibâdet edilen yerlerin temiz tutulması gerektiği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber: "Temizlik İmanın yarısıdır"[86], "Allah temizdir, temizliği sever"[87] buyurmuş, beden ve çevre temizliği ile ilgili pek çok hususta emir, öğüt ve tavsiyelerde bulunmuş ve bu konudaki davranışlarıyla da ashabına ve bütün müslümanlara örnek olmuştur. Fıkıh bilginleri tahareti (temizliği), uzmanlık alanları gereği insanın zahirî (dış) yönünü esas alarak "hakiki pisliklerin (neca­set) giderilmesi ve hükmî pisliklerin (hades) kaldırılması * şeklinde ta­nımlamışlar ve öncelikli olarak beden, elbise ve namaz kılınacak yerle­rin temizliğiyle ilgili ilke ve prensipleri ortaya koymuşlardır. Hakiki pis­liklerin beden, elbise ve namaz kılınacak yerden giderilmesine "necaset­ten taharet", abdestsizlik, cünüplük, hayız (aybaşı) ve nifas (loğusalık) hallerinde insanda meydana geldiği var sayılan hükmî pisliklerin kaldı­rılmasına da "hadesten taharet" adını vermişlerdir.

Bilindiği gibi,  insanın  bir de  kalp ve gönül kelimeleriyle ifade edi­len iç yönü vardır ve bu yönünün de temiz olması gerekir. İslâm dini, beden, elbise ve ibâdet yerlerinin temizliği gibi, "kalp ve gönül temiz-liği"ni   de   emretmiştir.   Dış  temizlik   İle   hem   beden,   elbise   ve   ibâdet edilecek yerde bulunan hakiki pisliklerin (necaset), hem de insanda var olduğu  farzedilen   hükmî pisliklerin   (hades)  temizlenmesi   kastedilir.  Di­nimizin, üzerinde daha önem ve titizlikle durduğu temizlik ise kalp ve gönül temizliği yani iç temizliğidir. Çünkü dışı süslenmiş, ancak iç âle­mi  kötü  ve  kirli duygularla  dolu  bulunan  bir kimse  imanın  hakikatine ulaşamaz.   Cenâb-ı   Hak,   kurtuluşa   erenlerin   ilk   sıfatının   kötülüklerden arınıp temizlenme olduğunu şöyle açıklıyor: "Şüphesiz arınıp temizlenen ve Rabb'inin adını zikredip de namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir"[88]. Mükemmel bir temizlenme ise dış temizlenmenin yanı sıra, akıl  ve  kalbin  temizliğini de içerir. Aklın temizliği, vahyin  irşadıyla  ay­dınlanma şeklinde olur. Kalbin temizliği İnsanın kişisel davranışları itiba­riyle gösteriş, cimrilik,  kibir, gıybet, yalan gibi  kötü  huy ve hastalıkları terk edip onların yerine kalbini ihlâs, takva, hilim, cömertlik, doğruluk, dürüstlük   gibi   iyi   huylarla   doldurması;   beşerî   ilişkiler   boyutunda   ise insanın  hemcinslerine karşı kin,  haset,  kötülük gibi  olumsuz duygulara kalpte yer vermemesi, aksine iyilik ve hoşgörüyü ilke edinmesi anlamı­na geli[89]. Buna göre, İslâm'da görünür ve görünmez hakiki pisliklerden (necaset)  temizlenme  temizliğin   ilk  kademesini,   insanda   meydana  gel­diği var sayılan hükmî kirliliklerden (hades) temizlenme temizliğin ikinci kademesini  ve  insanın   içinde  (kalbinde)   bulunan   kötülük ve  kirlilikler­den temizlenme de temizliğin  üçüncü ve en yüksek  kademesini teşkil eder.  Müslümanın   kademe  kademe  "hakiki", "hükmî" ve  "manevî"  pisik/kirliliklerden arınıp temizlenmesi ve bu saflıkla Allah'ın huzuruna çıkması öğütlenir. Kur'ân-ı Kerîm'in: "Allah ancak takva sahiplerinden (ibâdet ve amellerini) kabul eder"[90] âyetinde, ibâdet ve amellerin kabul edilmesinin ancak manevî temizlik ile mümkün olabile­ceği belirtilmiştir

Diğer yandan fıkıh bilginleri, insanın yaratılış gayesinin Allah'ı tanı­mak ve O'na kulluk etmek olduğunu, bedenî bir ibâdet olan namazın dinin direği sayıldığını ve bu İbâdetin ön şartının temizlik olduğunu açıklamışlar ve yazdıkları kitaplarının ilk bölümünü abdest, gusül, te­yemmüm gibi temizlik konularına ayırmışlardır. Bu bölümde ayrıca te­mizlikte kullanılabilecek suların nitelik ve şartlarını, dinen pis sayılan maddeler (necis) ve bunların temizlenmesi usulleri gibi konulan, hijyen bilgisi açısından değil, nasların ışığı altında ve kendi tecrübelerini de ilâve ederek ayrıntılarıyla incelemişlerdir. Fıkıh bilginlerinin temizliğe ayırdıkları bu bölümde verdikleri bilgiler, özellikle namazın temizlikle ilgili şartlarını açıklaması yanı sıra, sağlıklı, düzenli, mutlu dünyevî bir hayatın şart ve esaslarını ortaya koyması ve yaşadıkları çağlardaki fert ve toplumların kültür ve medeniyet seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. İnsanların, en azından hayat bilgisi, sağlık bilgisi şeklinde nitelendirebileceğimiz bu tür bilgilere dünya devam ettikçe İhtiyaçları olacaktır. Hattâ teknolojik gelişmelere paralel olarak su kirliliği, hava kirliliği, çevre kirliliği gibi özellikle insan sağlığını olumsuz yönden etki­leyen birtakım problemlerin meydana geldiği bu çağda, temizlik kural­larına uymanın eskisinden daha çok önemi ve gerekliliği ortadadır. Bu yüzden, fıkıh ve ilmihal kitaplarında dış ve iç temizlik kurallarına ayrın­tılı bir biçimde yer verilerek, fertlerden her vesile ile temiz yiyecek ve içeceklerle beslenmeleri, elbise, beden, ev, işyeri, okul, cami, mahalle, sokak, caddelerin temizliğine özen göstermeleri, ayrıca nehir, göl, deniz gibi su kaynaklarını özellikle sanayi atıklarıyla kirletmemeleri istenir. Böylece her yönüyle tertemiz bir beldede yaşamanın farklı bir hayat tarzı olduğunu kabul eden ve tertemiz elbiseler içinde, nezih bir or­tamda ibâdet etmenin önemine ve faziletine inanan ve bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getiren bir toplumun oluşması sağlanır.

 

2- Hakiki - Hükmî Temizlik Ve Suların Hükmü

 

A- Hakiki Ve Hükmî Temizlik

 

İslâm'da, hem genel anlamdaki temizliğe hem de namaz gibi ibâ­detlerin ön şartı olarak öngörülen ibâdet amaçlı temizliğe büyük bir önem verilmiş, hakiki, hükmî ve manevî temizlik dinî mükellefiyet kap­samında görülmüştür.

Fıkıh terimi olarak "nezâfet" sadece hakiki pisliklerden temizlenmeyi ifade eder. 'Taharet" terimi ise hem hakiki pisliklerden (necaset) hem de hükmî kirlilik halinden (hades) temizlenmeyi kapsar. Yukarıda geçen paragraflarda ayrıntılarına temas ettiğimiz gibi, beden, elbise ve ibâdet edilecek yerdeki görünür/görünmez ve dinen pis sayılan maddelerin temizliği "hakiki temizliktir. Buna karşılık cünüplük, hayız ve nifas gibi hallerde insanda meydana geldiği var sayılan hükmî/itibarî kirliliklerin temizliği de "hükmî temizlik" olarak adlandırılır. Ancak bazı fıkıh bilgin­leri, abdest ve gusülü "su" ile yapıldığı için "hakiki temizlik" kapsamın­da kabul etmişler, buna karşılık "hükmî temizlik" ifadesini, sadece top­rakla yapılan "teyemmüm" için kullanmışlardır.

Hem hakiki hem de hükmî temizliğin tabiî yolu "su" ile temizliktir. Suyun bulunmadığı veya temizleyici nitelikte olmadığı durumlarda ise aşağıda açıklanacak olan diğer temizleme araç ve usullerine başvurulur. Bu yüzden fıkıh kitaplarında temizlikte kullanılacak suların nevi, şart ve özellikleri üzerinde öncelikle ve önemle durulur.

Müslümanlar temizlikte kullanmak ve başka ihtiyaçlarını karşılamak üzere yer altı ve yer üstü su kaynaklarından mümkün olduğu kadar yararlanmak üzere faaliyetlerde bulunmuşlar ve suyu, kanal ve şebeke­lerle yerleşim birimlerine kadar getirmişler, çeşmeler, sebiller yapmışlar, kuyular, havuzlar, sarnıçlar ve depolar edinmişlerdir. Böylece müslüman-lar arasında "su ve temizliğe dayalı bir kültür" oluşmuş ve su ihtiyacını karşılamak üzere yapılan yapıtlar tarihî eserler hüviyetinde İslâm mede­niyetinin en önemli unsurlarından birini teşkil etmiştir.

 

B- Suların Hükmü

 

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın tüm canlıları sudan yarattığı ve temizle­me ile birlikte birçok hikmete bağlı olarak gökten temiz su indirdiği belirtilerek suyun yeryüzündeki varlıkların hayatî açıdan önemine ve asıl temizlik aracı olduğuna işaret edilmiştir[91]. Hz. Peygamber de hadis­lerinde su ile temizlenmenin önemini sıklıkla vurgulamış, su kaynakları­nın korunması, kirletilmemesi, suyun İsraf edilmemesi ve benzeri konu­larla ilgili olarak pek çok açıklamalara buyrukları arasında yer vermiştir[92]. Diğer yandan fıkıh bilginleri de, hakiki ve hükmî temizlikte kullanılmasının caiz olup olmadığı yönünden suların nevi, nitelik ve hükümlerini ayrıntılı bir biçimde incelemişlerdir.

Hanefî fıkıh bilginleri suları tabiî su özelliğine sahip olup olmaması bakımından mutlak su-mukayyet su, suyun akıp akmaması yönünden de durgun su-akar su kısımlarına ayırmışlar ve her bir kısımla ilgili hükümleri ayrı ayrı açıklamışlardır.

 

1- Mutlak Su - Mukayyet Su

 

Tabiî halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karış­mamış suya "mutlak su" denilir. Yağmur, kar, deniz, göl, nehir, ırmak, çeşme, kaynak ve kuyu suları normalde böyledir. Mutlak suyun üç vas­fı ve iki tabiatı vardır. Vasıfları, rengi, kokusu ve tadıdır; tabiatı da in­celiği ve akıcılığıdır. Mutlak su, tabiatları değişmedikçe vasıfları değişse de içine düşen veya kendisine karışan "temiz" maddeler sebebiyle mut­lak su özelliğini yitirmez. Meselâ, suyun içine sabun düşmesi, klor ka­tılması, suyun uzun süre beklemesi, yosun tutması, içine toprak veya çevresindeki ağaç yapraklarının düşmesi gibi durumlarda suyun vasıfla­rında değişiklik meydana gelmesi ile temizleyici olmaktan çıkmaz.

Mutlak sular, temiz ve temizleyici olup olmaması yönüyle beş kıs­ma ayrılır. Suyun temizleyici sayılması, abdest ve gusül gibi hükmî temizlik aracı olabilmesinin caiz oluşunu, temiz sayılması ise diğer maddî/hakiki temizlikte kullanılabilmesini ifade eder. Bu taksimatın iç­mek ve yemek pişirmek gibi hususlarda kullanılacak sularla alakalı ol­madığı bilinmelidir. Şöyle ki:

1- Rengi, tadı ve  kokusu  bozulmamış ve  içine  pis  bir madde  ka­rışmamış,   maddî  ve   hükmî  temizlikte   kullanılması   mekruh   ve   şüpheli hale   gelmemiş   sular,   hem   temiz   hem   de  temizleyici   sayılır.  Tabiatta normal  halde  bulunan  mutlak sular kural  olarak böyledir.  İnsanın, atın ve  deve,  sığır,   koyun  ve   keçi   gibi  eti  yenen   hayvanların  ve   kuşların artığı olan sular da kural olarak hem temiz, hem de temizleyicidir.

2- Temiz ve  temizleyici   olmakla   birlikte,   kullanılması   mekruh   olan sular: Tavuk gibi  eti  yenen,  kedi  gibi  eti  yenmeyen  evcil  hayvanların, çaylak, doğan  gibi yırtıcı   kuşların  artığı  sular böyledir.  Hz.  Peygamber kedi  hakkında:  "O,  pis  değildir,  çünkü  aranızda  dolaşıp  duran  yaratık­lardandır"[93]  buyurmuş   Ve   bunlar­dan  sakınmanın   mümkün  olamayacağına  işaret etmiştir.  Eti  yenmeyen yırtıcı  kuşların  gagası  kemik olduğundan, bunların artığı olan sular as­lan,  kaplan   gibi   diğer  yırtıcı   hayvanlarınkinden   farklı   görülmüştür.   Bu gibi eti yenmeyen gagalı kuşların artığı olan sularla abdest almak veya gusletmek  mekruhtur.  Ancak   normal   su   bulunmadığı   takdirde   bunlar, hem abdest ve gusül gibi hükmî temizlikte hem de diğer temizliklerde kullanılabilir.

3- Abdest   ve   gusül   gibi   hükmî   temizlikte   kullanılmış   atık   sular (mâ-i müsta'mel), maddî bakımdan temiz olsalar bile ikinci defa hükmî temizlikte kullanılamaz. Üzerimize dökülmesi halinde bu tür sular temiz olduğundan namaza mani olmaz.

4- Temiz  ve  temizleyici  olmayan   sular,  içine  pislik  düştüğü   kesin olarak  veya  galip  zan   İle  bilinen   az  miktardaki  sular  ile  içine  düşen pislikten   dolayı   tadı,   rengi   ve   kokusu   değişen   büyük   su   birikintileri yani büyük havuzlar ve akar sulardır. Köpeğin, domuzun, yırtıcı hayvan­ların artığı sular da temiz değildir.

5- Eşek ve eşekten olma katırların artığı sular hükmî temizlikte kul­lanılıp  kullanılmayacağı  ise şüphelidir. Temiz su  bulunmadığında,  bun­larla abdest ve gusül alınır ve arkasından ayrıca teyemmüm yapılır.

İçine temiz bir maddenin katılmasıyla tabiî niteliğini kaybeden mut­lak  sulara  veya   tabiî  bir oluşumla   meydana   gelip  de  özel   bir  isimle anılan   sulara   "mukayyet  su"  adı  verilir.  Gül  suyu,   meyve   suyu,   çiçek suları, üzüm suyu, diğer meşrubat türleri veya içinde nohut, mercimek, bakla  vb. temiz şeylerin  pişmesiyle  incelik ve akıcılığını   kaybeden  ve­yahut   içine   süt,   karpuz  suyu,   gül   suyu   gibi   bir   madde   karışmasıyla renk, koku veya tat gibi vasıflarından birini veya ikisini kaybeden sular böyledir.  "Mutlak sular",  temiz ve temizleyicilik özelliğini  kaybetmediği sürece hem hakiki pisliklerin temizlenmesinde hem de hükmî pisliklerin temizlenmesinde rahatlıkla kullanılabilir. Ancak "mukayyet sular" normal su bulunmadığında, -temizleyici özelliğe sahip olması  kaydıyla- sadece hakiki pisliklerin temizlenmesinde kullanılabilir.

 

2- Durgun Su Ve Akar Su

 

Hanefî fıkıh   kitaplarında   kabul   edilen   bir  ölçüye  göre,   en   az  bir saman çöpünü alıp götüren su "akar su", böyle özelliği olmayan sular da  "durgun  su" olarak nitelendirilir.  Durgun  bir suyun  yüzeyi  yaklaşık 50 m2 (8x8 ilâ 20x20 zira, arşın)  ise "büyük havuz" adını alır.  Bu gibi havuzlarda   suyun   derinliği   önemli   olmayıp,   avuçlandığında   elin   dibe değmemiş olması, o su birikintisinin "büyük havuz" sayılması için yeter­li bir ölçüdür.  Durgun  suyun yüzeyi bu Ölçülerden yani 50 m2/den az olunca ona da "küçük havuz" denir. Akar sular ile avuçlandığı takdirde dibe elin değmediği büyük havuzlardaki sular "çok su" sayılır. "Çok su" sayılan bir suyun içine düşen bir pislikten dolayı, üç vasfından biri (tat, koku   ve . renk)   değişmedikçe  temiz  ve   temizleyicilik   özelliğini   kaybet­mez. Dolayısıyla temiz kalan tarafdaki sudan yararlanılabilir. Buna karşı­lık "küçük havuzlar" ile, avuçlandığı takdirde dibe elin  değmediği  bü­yük  havuzlar ve  saman   çöpünü  alıp  götüremeyen  akar sular  "az  su" sayılır. "Az su" sayılan bir su, içine düşen pislik ile -suyun tabiî vasıfla­rı değişmese bile- temiz ve temizleyicilik özelliğini yitirir. Şafiî ve Han-belîler,   bu   konu   ile   ilgili   "kulleteyn"   adıyla   bilinen   hadisi[94] esas alarak yaklaşık 206 litre hacmindeki bir suyu "çok su" saymışlardır. Mâlikîler ise, daha da  müsamahalı  davranarak normal abdest ve gusül  alınabilecek miktardaki  suyu  içine  alabilecek hacme sa­hip su kabını dolduracak kadar suyu "az su" olarak nitelendirmişlerdir.

Bazı fıkıh  bilginleri  insanın tiksindiği İçin içmediği bir suyun  hakiki ve  hükmî temizlikte   kullanılmasının   caiz  olmadığını   belirtmişlerdir.   Hiç şüphesiz, insan yaratılışı gereği doğal ve tertemiz bir suyu  içine sindi­rerek içmek istediği gibi, hem hakiki hem de hükmî temizliği bu vasıf­ları taşıyan  bir su  ile yapmak ister. Su  kaynaklarına pek çok sebepten dolayı daima  ufak tefek tozların, pis  maddelerin  karışması  söz konusu olabilir.   Dolayısıyla   temizlik   şartına   bağlı   ibâdetleri   yerine   getirmekle yükümlü bir insan her yerde ve her zaman hakiki ve hükmî temizlikte kullanmak   üzere   -içme   suyunda   aradığı   nitelikleri   taşıyan-   doğal   ve tertemiz   bir   su   bulamayabilir.   Kur'ân-ı   Kerîm'de:   "Allah   size   kolaylık murat eder,  güçlük murat  etmez"[95] buyrularak,  hadislerde ise:   "Kolaylaşırınız,   güçleştirmeyiniz;   müjdeleyiniz,   nefret   ettirmeyiniz",   "Din   kolaylıktan   ibaretttir"[96] denilerek İslâm'da kolaylığın önemli bir prensip olduğu belirtilmiştir. Fıkıh bilgin­leri  bu  prensipten yola çıkarak,  bir suyun temiz ve temizleyici özelliği ile  ilgili   bazı   ölçüler  belirlemişler ve  bu   ölçülere   uyan   suların   ibâdet temizliğinde  kullanılabileceğini  caiz görmüşlerdir.  Diğer taraftan  sağlığı korumak da dinimizin genel prensiplerindendir. Bu yüzden fıkıh  bilgin­leri suları, sadece temiz ve temizleyicilik özelliklerine sahip olup olma­dığı yönünden  değil, aynı zamanda  sağlığa  zararlı  olup olmaması yö­nünden   de   değerlendirmişlerdir.   Nitekim   bazı   fıkıh   bilginleri   madenî kaplarda  güneşte  ısınmış  su  ile abdest almayı  -sağlığa  zararlı  olduğu gerekçesiyle-  mekruh  saymışlardır.  Hiç şüphesiz fıkıh  kitaplarında  sula­rın temiz ve temizleyici özelliklere sahip olup olmadığı ile ilgili hüküm­lerin  tesbitinde   uygulanan   ölçüleri,  çevre   kirliliği  oluşmayan  yerlerdeki sulara uygulamak mümkün olmakla birlikte, özellikle günümüzde sanayi atıklarıyla   kirlenmekte   olup   insan   ve   canlıların   sağlığını   tehdit   eden mikroplu sular için uygulamak doğru olmaz. Bir kişi, şahsî tecrübesi ile bir suyun  temiz ve  temizleyici  özelliklere  sahip olup  olmadığını  veya sağlığa zararlı  olup olmayacağını anlayabilir. Ancak günümüzde kanali­zasyonların   bulunduğu,   özellikle   sanayi   bölgelerindeki   yer  altı   ve  yer üstü   sularının   temiz  ve   temizleyici   özelliklere   sahip   olup   olmadıkları veya sağlığa zararlı olup olmadıkları belirlenirken teknik araç ve gereç­lerden  mutlaka yararlanılması ve uzman  kişilerin sağlık ve hijyenik ba­kımdan açıkladıkları görüş, uyarı ve önerilerine itibar edilmesi şüphesiz daha doğru bir yoldur.

 

3- Hakiki - Hükmî Pislik Ve Temizleme Yolları

 

A. Hakiki Ve Hükmî Pislik

 

Fıkıhta, hakiki/maddî pislik "necaset", hükmî/itibarî pislik ise "hades" terimiyle ifade edilir. Beden, elbise ve namaz kılınacak yerdeki haki­ki/maddî pisliklerden temizlenmeye "necasetten taharet", abdestsizlik, cünüplük gibi hükmî pisliklerden temizlenmeye ise "hadesten taharet" denir. Hakiki/maddî ve hükmî/itibarî temizlik namaz gibi ibâdetlerin ön şartıdır.

 

1- Necaset

 

Necaset maddî pislik olup pis olan maddeye de "necis" veya "neces" adı verilir. Necasetin karşıtı "taharet" (temizlik), "necis"inki ise "tâhir" (temiz)dir.

Necis maddeler, çeşitli bakış açılarına göre gruplandırılabilir. Neca­set, akıcı olup olmaması açısından katı (câmid) necaset, akıcı (mayi) necaset; görülüp görülmemesi açısından belli bir hacmi olup kuruduk­tan sonra görülen necaset (en-necâsetü'l-mer'iyye), katı bir hacmi ol­mayan ve kuruduktan sonra da görülmeyen necaset (en-necâset gayrü mer'iyye); namazda hoşgörülen miktar ve niteliği açısından hafîf neca­set (en-necâsetü'l-hafîfe), ağır necaset (en-necâsetü'l-ga!îza) kısımlarına ayrılır.

İslâm'da istisnalar dışında her şey temiz sayılır. Bir şeyin dinen ve fıkheri temiz sayılması, daha çok ibâdet temizliğine engel olmadığının belirtilmesi anlamındadır. Fakat bir maddenin ibâdetler açısından temiz sayılması, her halükârda, o nesnenin yenilip içilmesinin helâl olduğu anlamına gelmez. Meselâ, içine ziraî mücadelede kullanılan zehirleyici bir ilâç karıştırılmış bir su veya uyuşturucu özelliği olan bir ot, bu açı­dan temiz sayılsa bile, bunların yenilip içilmesi haramdır. Buna karşılık adları aşağıda zikredilen necis maddelerin tamamının yenilip içilmesi haramdır. Fıkıh bilginleri dinen necis sayılan maddeleri saymaya ve bu maddelerin kişinin vücudunda, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde bulunduğu takdirde, müsamaha ve kolaylık gösterilerek namazın sıhha­tini engellemeyecek necaset miktarını belirlemeye çalışmışlardır.

Ana hatlarıyla belirtmek gerekirse, etinin yenmesi ister helâl ister haram olsun, akıcı kanı olan kara hayvanlarından, dinî usullere uygun bir biçimde boğazlanmadan ölen veya öldürülen hayvanların etleri necistir. Kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insanın idrarı, dışkısı, ağız dolusu kusmuğu, etinin yenmesi helâl olmayan hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dinen ittifak edilen necislerdir.

Eti yenen hayvanların idrar ve dışkılarını Hanbelî ve Mâlİkîler temiz sayarken Şâfiîler necis sayarlar. Hanefîler'e göre, tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları "ağır necaset (en-necâsetü'-l-galîza)", sığır, koyun, geyik gibi eti yenen dört ayaklı hayvanların salya, idrar ve dışkıları "hafif necaset (en-necâsetü'l-hafîfe)" olarak nitelendirilir. Hanefîler'e göre, at, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile, havada pislemeleri sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların dışkı­ları hafif necaset grubundandır. Domuz ve köpek ihtilaflı olmakla birlik­te canlı hayvanların bedenleri necis değil temiz sayılır. Dinî usule göre boğazlanmadan ölen hayvanın derisi tabaklanınca temiz olur. Ölü hay­vanın boynuz, kemik, tüy, yün, diş gibi katı cüzleri de Hanefîler'e göre temizdir. Hanefîler'e göre meni necis olmakla birlikte kurumuş ise ova­lamakla temizlenmiş sayılır.

Namaz kılmak İsteyen bir kişi, namaza başlamadan önce temizliğe büyük bir önem vererek, vücut, elbise ve namaz kılacağı yerdeki necis maddelerin her bir zerresini en iyi şekilde temizlemek için elinden ge­len gayreti sarf eder ve tertemiz bir elbise içinde, nezih bir yerde Al­lah'ın huzuruna çıkmayı arzu eder. Ancak insanın mesleği veya olum­suz şartlar her zaman ideal anlamda yapmayı düşündüğü bir temizliği gerçekleştirmeye izin vermeyebilir. İşte bu durumları göz önünde bu­lunduran fıkıh bilginleri Kur'an ve Sünnet'teki kolaylık ve kolaylaştırma ilkesinden yola çıkarak, namaz temizliğinde müsamaha gösterilebilecek necaset miktarının alt sınırını belirlemede bazı ölçüler koymaya çalış­mışlar ve bu amaçla necasetleri yukarıda açıkladığımız gibi ağır/hafif şeklinde iki kısma ayırmışlardır.

Dinen temiz sayılan maddeleri kirletmek konusunda ağır necaset ile hafif necaset arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisi de az olan bir xsuya düştüklerinde o suyu pisletirler. Artık o su hakiki ve hükmî temiz­likte kullanılamaz. Necasetlerin, hafif/ağır şeklinde ikiye ayrılması, namaz ibâdetinin sıhhatine engel olup olmaması yönündendir. Ağır necaset, eğer katı ise yaklaşık üç buçuk gramı (bir miskal), sıvı ise el ayasını (avuç içini) kapsayacak miktarı vücut, elbise veya namaz kılınacak yer­de bulunursa namaza engel olur. Hafif necasetin ise, bir uzvun veya onu örten elbisenin dörtte birinden az miktarına bulaşmış olması, na­mazın sıhhatine engel olmaz. Temiz olmayan bir maddenin müsamaha sınırını aşmayan miktarı ile namaz kılmak mekruh karşılandığından, namaza başlamadan önce her türlü kir ve pis maddeleri temizlemek gerekir.

Öte yandan, kaçınılması zor olduğu için vücut ve elbiseye sıçrayan idrar serpintileri, sokaklarda yürürken sıçrayan çamur parçaları, kasabın üstüne damlayan kan damlacıkları, sinek ve benzeri haşarattan bulaşan pislikler, necis maddelerin buharı ve tozu gibi nesneler aynı müsamaha sınırı içerisinde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte İslâm'da kolaylık ilkesi çerçevesinde belirlenmiş bu tür ruhsat hükümlerinden sadece ihtiyaç ve zaruret halinde yararlanılmalı, imkân ölçüsünde namazda ve genel yaşantıda en ideal şekilde temizliğe özen gösterilmelidir. Zira, temizlik, ibâdetlerin kabulü ve sağlık açısından önemli olduğu gibi, insanın onur ve vakarına yakışır bir hayat tarzının vazgeçilmez bir par­çasını teşkil eder.

 

2- Hades

 

Hades, fıkıh dilinde abdestsizlik, cünüplük, hayız ve nifas sebebiyle insanda meydana geldiği var sayılan hükmî/itibarî pislik veya hük­mî/itibarî pisliğin sebebi anlamlarına gelir. Hades, "büyük hades" ve "küçük hades" şeklinde ikiye ayrılır. Abdestle giderilebilen hükmî pislik "küçük hades", gusülle giderilebilen hades ise "büyük hades" sayılır. Buna bağlı olarak abdeste "küçük temizlik", gusüle ise "büyük temizlik" denir. Zaruret durumunda, abdest ve gusülün alternatifi "teyem-müm"dür. İslâm'da "hükmî temizlik" (abdest, gusül ve teyemmüm), namaz, tilâvet ve şükür secdesi, tavaf gibi ibâdetlerin sahih olmasının ön şartıdır. Cünüp olan veya hayız ve nifas kanları kesilen yükümlünün gusül yapması farzdır. Bu hususlardan ileriki sayfalarda genişçe bahse­dilecektir.

 

B- Temizleme Yolları

 

Hades terimiyle ifade edilen hükmî/itibarî pislikleri temizlemenin yolu kural olarak su kullanmak, suyun bulunmaması halinde ise temiz toprak veya toprak cinsinden bir madde kullanmaktır. Dinen temiz sayılmayan hakiki/maddî pisliğin (necaset) ise, durum ve niteliklerine göre çeşitli yol ve usullerle giderilmesi mümkündü[97].

Hiç şüphesiz, temizliğin en genel ve tabiî usulü su ile yıkamaktır. Hades terimiyle ifade edilen hükmî pislik bir kere yıkanmakla temiz­lenmiş olur. Buna göre abdeste abdest organları, gusülde bütün vücud bir kere yıkanmakla temizlenmiş sayılır. Hakikî pisliklerin temizliği ise necasetin sıvı olup olmamasına, gözle görülüp görülmemesine göre de­ğişebilir. Elbise, sergi ve beden üzerinde gözle görülen maddî pislikler \enk ve kokuları gidinceye kadar su ile yıkanınca temizlenmiş olur. İdrar gibi gözle görülmeyen pisliklerle kirlenmiş elbiseler, sergiler bir akarsuda yıkanınca temizlenmiş olur. Yine böyle bir elbise bir kabın içinde üç defa yıkanıp her defasında sıkılınca, halı, kilim gibi sergiler, üç defa yıkanıp her defasında  suyu  süzülünce, temizlenmiş  olur. Yine ağaç veya topraktan yapılmış kaplar üç defa yıkanıp kurutulunca te­mizlenmiş olur. Gereken özen gösterilmesine rağmen yıkanan elbise, beden veya kap kaçakta kan, yağlı boya gibi maddelerin hafif leke izlerinin kalması pek önemli değildir.

Pis topraktan yapılan kap kaçak, bardak ve benzeri şeyler ateşte pişirilip kendisinde pislik eseri kalmayınca ve çakı, bıçak, tahta, düz mermer, taş gibi şeyler, yaş veya kuru bir pislik bulaşır ise, temiz bir bez, sünger veya toprak ile pisliğin eseri kalmayıncaya kadar silinirse temizlenmiş olur.

İskarpin, bot, çizme gibi pisliği emmeyen ayakkabı türlerine, hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik dokunduğunda, su ile yıkanabileceği gibi, keskin ve sert bir aletle kazımak veya yere sürtmekle de temizlenir. Donmuş bir yağ ve benzeri katı yiyeceklere herhangi bir pislik dokun­duğunda, pisliğin dokunduğu yerin çevresiyle birlikte kazınıp atılmasıyla temizlenmiş olur.

Yeryüzü ve yeryüzünde kök salmış ot ve ağaçlar veya yere dö­şenmiş taş, tuğla, kiremit ve benzeri maddeler pislendiğinde güneş, rüzgâr ve ateşin etkisi ile kuruyup üzerlerinde pisliğin eseri kalmayacak olsa temizlenmiş olurlar.

İçine necis bir madde düşmüş veya karışmış su, havuz veya ha­mam kurnası, temiz bir suyun gelip oradan akmasıyla temizlenmiş olur. Bunlardan başka, üzerine toprak serme, içindeki suyun bir kısmını veya tamamını boşaltma, tezeğin yanıp kül olması gibi kimyasal değişim, boğazlama ve tabaklama, başlıca diğer temizleme yol ve usulleri olarak zikredilebilir. Bunlar arasında içine necis bir madde düşen kuyuların temizliği ile ileride anlatılacak olan "istibrâ" ve "istincâ" yoluyla yapılan beden temizliği ayrı bir önem taşır.

 

1- Kuyu,. Havuz Ve Depoların Temizlenmesi

 

Fıkıh kitaplarında kuyu ve havuzların sağlık kurallarına uygun bir biçimde korunması, kirletilmeyip temiz tutulması, tahrip edilmemesi, içine pislik düşmesi halinde temizlenmesi usulleri üzerinde ayrıntılı bir biçimde durulur.

Hanefîler, suları ne kadar çok olursa olsun yüzeyleri en az 50 m 'ye ulaşmayan veya akıp giden bir su yolu üzerinde bulunmayan kuyu­ları "küçük havuz" hükmünde değerlendirmişlerdir. Bu yüzden, kuyunun suyu, içine dinen bir pis sayılan (necis) maddenin düşmesi halinde, suyun tat, renk ve kokusunda her hangi bir değişiklik meydana gelme­se bile, pislenmiş sayılır. Hiç şüphesiz insan yaratılışı gereği, içine necis sayılan bir maddenin düştüğü kuyunun suyunu hiçbir amaçla kullan­mak ve ondan yararlanmak istemez, pisliğin tek bir zerresi bile kalmayıncaya kadar kuyunun suyunu tamamen boşaltmak ister. Ancak imkân ve şartlar her zaman insana böyle bir davranışta bulunmaya izin ver­meyebilir. Öte yandan küçücük bir pislik bulaştı diye bir suyu devre dışı bırakıp ondan hiçbir şekilde istifade etmemek israf anlamına gele­ceği gibi, biraz sonra sözünü edeceğimiz bazı dinî mükellefiyetleri de beraberinde getirir. Fıkıh bilginleri, Kur'an yine Sünnet'teki "kolaylık ve kolaylaştırma" ilkesinden yola çıkararak, kuyuların temizliğinde kuyu İçine düşen necis maddenin büyüklük ve küçüklüğünü, niteliğini, katılık ve sıvılığını ve benzeri hususları, yine bölgede suyun bol veya kıt bu­lunuşunu dikkate alıp suyun bir kısmının veya tamamının boşaltılması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ayrıca bu çeşit kuyu suyuyla alınan abdest ile kılınan namazların iade edileceğini, yapılan guslün tekrarlanacağını ve yıkanan çamaşırların yeniden yıkanacağını ilâve etmişlerdir. Günü­müzde binalarda bulunan su depolarının temizliğinde, kuyulara uygula­nan hükümler geçerlidir. Kuyu ve su depolarının temizliğinde, fıkıh bil­ginlerinin müsamahakâr ve kolaylık sağlayan hükümlerinden günümüz­de de zaruret ve ihtiyaç halinde yararlanılabilir. Ancak, özellikle Hanefî mezhebi dışındaki mezheplerin küçük ve az bir suyu büyük havuz ola­rak nitelendirmelerinin, yükümlüler için büyük kolaylıklar sağlayacağı kesindir. Ancak bu derece kolaylık sağlayan hükümlerin, su temininde güçlük çekilmeyen bölgelerde uygulanmasının ne kadar doğru olacağı tartışılabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, kuyuların temizliğinde, günü­müz modern araç ve gereçlerden yararlanılması, suyun temiz olup ol­madığı belirlenirken uzman kişilerin hijyenik açıdan görüşlerine başvu­rulması büyük bir önem arz etmektedir.

 

2- Istibrâ Ve İstincâ

 

İslâm dininin kuralları, bütün hayatı kuşatıcı nitelikte olduğu için, bunlar arasında insanın mahrem ve özel durumlarıyla ilgili emir ve tavsiyeler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber, sahâbîlere sadece iman ve ibâdet esaslarını öğretmekle kalmamış, aynı zamanda günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmuş ve bu konularda ashabına emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Ancak bazı müşrikler, Hz. Peygamberin insanların günlük yaşantılarıyla ilgili verdikleri bilgileri akıllarına sığdıramamışiardır. Nitekim, Selmân-ı Fârisî'ye bir müşrik alaylı bir eda ile: "Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hattâ helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor"[98] diyerek Hz. Peygamber'e çok küçük ve basit işlerle meşgul oldu­ğu imasında bulunmuştur. Hiç şüphesiz, tuvalet âdâbıyla ilgili bilgiler, iman ve ibâdet esaslarına göre küçük birer ayrıntı sayılabilir. Ancak Hz. Peygamberin bu tür bilgileri verişinde, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeyecek derecede  bir ciddiyet ve insanı  bir bütün  olarak değerlendirme gibi derin ve anlamlı bir hassasiyet yatmaktadır. Gerçekten de bu tür ayrıntılar ile medeniyet ve gelişmiş kültür arasında sıkı bir bağ ve ilişkinin bulunduğu bilinmektedir. Nitekim, sonraki dönemlerde İslâ­miyet'i inceleyen bazı Batılı bilginler, İslâm dininin tuvalet âdabına va­rıncaya kadar insan yaşantısını düzenlemiş olduğundan hayranlıkla söz etmişlerdir.

Fıkıh dilinde küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabile­cek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesini bekleyip, uzvun dışına taşan idrar yaşlığını temizleme İşlemine "istibrâ" denilir. Bu te­mizlik işlemi, gerek ibâdetlerin sıhhati gerekse ferdin sağlığı, beden ve elbise temizliği açısından önemlidir. Özellikle erkekler açısından istibrâ daha da önemlidir. Şayet özürlülük hali söz konusu değilse, vücuttan idrar sızıntısı olduğu sürece abdest geçerli olmaz. Bunun için de idra­rın vücuttan iyice çıkmasını beklemek, bu amaçla biraz hareket etmek, yürümek veya öksürmek gerekebilir. İdrar sonrası abdest alınmayacak olsa bile, yine de idrar sızıntısının elbiseye bulaşmasını önlemek için idrar uzvu üzerindeki idrar yaşlığını iyice temizlemek gerekir. Küçük abdest bozarken idrar serpintilerinin elbise ve bedene sıçramaması için gereken özen gösterilmelidir. Zira Hz. Peygamber idrardan sakınmayı emretmiş, kabir azabının çoğunun idrardan sakınmama sebebiyle ola­cağını haber vermiştir.[99]

Fıkıh dilinde, büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yolla­rında kalan dışkı, idrar, meni, kan gibi pislikleri temizleme işlemine "istincâ denilir. Bu temizlik işlemi günlük yaşantının bir parçasını oluş­turduğu için, gerek ferdin sağlığı ve beşerî ilişkileri gerekse ibâdet ha­yatı bakımından büyük bir öneme sahiptir. Aslolan bu temizliğin su ile yapılmasıdır. Ancak her zaman ve her yerde su bulma imkânı olmaya­bilir. Bu yüzden, fıkıh bilginleri, gerek Hz. Peygamber'İn konuya ilişkin uyarılarını, gerekse İslâm'ın genel ilkelerini dikkate alarak, su dışında istincâda kullanılabilecek maddeleri tesbit etmeye çalışmışlardır. Ayrıca istincâ âdabı üzerinde de genişçe durmuşlardır. Özetlemek gerekirse, fıkıh bilginleri öncelikle temizliğe elverişli su, taş gibi maddelerin istincâda kullanılabileceğini, buna mukabil ekonomik değeri olup israf olacağı için bez, kıymetli taş, pamuk gibi maddelerin, eğitim ve ilim aracı olduğu için kağıdın, sağlığa zararlı olduğu için kemik, tezek, kireç, kömür gibi maddelerin, diğer yandan insan ve canlıların haklarına say­gısızlık olacağı İçin yiyecek maddelerinin istincâda kullanılamayacağını ifade etmişlerdir. Fıkıh bilginleri, eğitim ve ilim aracı olduğu için kağı­dın bu maksatla kullanılmasını doğru bulmamış iseler de günümüzde iki kağıt türü birbirinden ayrıldığı ve kağıdın imal ve temini kolaylaştığı için  özel  olarak  üretilen  tuvalet  kağıdının  da  belirli   kurallar  dahilinde temizlik aracı olarak kullanılmasının bir sakınca teşkil etmeyeceği söyle­nebilir. Ancak Batı toplumlarında yaygın olduğu şekliyle sadece tuvalet kâğıdı ile temizlenmenin yetersiz olduğunu da belirtmek gerekir. Zira sadece kâğıt kullanılması halinde az da olsa bir dışkı kalıntısı veya bulaşığının bedende kalacağı düşünülebilir. Büyük veya küçük abdest kapalı, gizli, tenhâ bir yerde yapılmalı, avret mahallen insanlara açık tutulup gösterilmemeli, temizlik sol elle yapılmalı, suyun ve diğer te­mizlik araçlarının kullanılmasında israftan kaçınılmalı, fakat temizliğin titizlikle yapılmasından da ödün verilmemelidir. Ayrıca su ile temizlik yapıldıktan sonra avret yerinin bez veya tuvalet kâğıdı ile kurulanması­nın sağlık ve temizlik açısından önemli olduğu da bilinmelidir.

 

4- Abdest, Gusül Ve Teyemmüm

 

A- Abdest

 

1- Mahiyeti Ve Önemi

 

Farsça ab (su) ve dest (el) kelimelerinden oluşan ve "el suyu" an­lamına gelen abdest, namaz gibi ibâdetlerin ön şartı sayıten ve kendisi de bir nevi ibâdet sayılan hükmî temizliktir. Arapça karşılığı, güzellik ve temizlik anlamına gelen "vudû"dur. Fıkıh terimi olarak abdest, belirli uzuvları usulüne uygun olarak su ile yıkamak ve bazılarını ise eldeki su ıslaklığı ile meshetmekten ibaret hükmî bir temizlik İşlemini ifade eder.

Abdest,   gusüf   ve  teyemmümle   ilgili   olarak   Kur'ân-ı   Kerîm'de:   "Ey iman edenler!  Namaza  kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklerinize kadar kol­larınızı  yıkayın,  başlarınızı  mesnedin  ve topuklara   kadar ayaklarınızı  yı­kayın.   Eğer   cünüp   olduysanız   tamamen   temizlenin   (gusledin).   Hasta, yahut yolculuk halinde bulunuyorsanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da  kadınlara dokunmuşsanız (cinsel birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde   eğer  su   bulamamışsanız  temiz  toprakla   teyemmüm   edin   de yüzünüzü ve  (dirseklere  kadar)  kollarınızı onunla  meshedin. Allah  size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (İhsan   ettiği)   nimetini  tamamlamak  ister;   umulur   ki   şükredersiniz."  (el-Mâide  5/6)  buyrulur.   Bu   âyet,   Medine'de   6.   (627)   yılda,   Benî   Mustalik Gazvesi'nde  geceleyin   susuz  bir yerde  kalınıp  abdest  almak  mümkün olmadığından dolayı  nazil olmuş ve "teyemmüm" âyeti olarak adlandı-rılmışsa da burada abdestin farzları da açıklanmıştır. Dolayısıyla da aynı zamanda  bir abdest âyetidir. Şu var ki, abdest  bu  âyet  ile farz kılın­mamıştır.  Çünkü   abdest  Peygamberimiz'in   Medine'ye  hicretinden  önce Mekke'de namaz ile birlikte farz kılınmış ve İslâm'da  hiçbir zaman abdestsiz namaz kılınmamıştır. Bu âyet ile, önceden bilinen "abdest" ve "gusüi"ün sebepleri ve yapılış şekilleri toplu olarak açıklanmış ve te­reddüde yer bırakmayacak bir şekilde bazı ibâdetlerin ön şartı olduğu teyit edilmiştir. Ayrıca, -sebebi ne olursa olsun- teyemmümün hem abdest hem de gusül yerine geçeceği bildirilmiştir.

Abdest, başlı başına bir maddî temizlik özelliği taşımakla ve sağlık açısından pek çok faydalar içermekle birlikte, temelde bir hükmî temiz­lik işlemi ve manevî arınma vasıtasıdır. Bu konuda, Peygamberimiz'in, 'Kim emroiunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde namaz kılarsa geçmiş günahları bağışlanır."[100], "Bir kimse abdest alıp, yüzünü yıkayınca, yüzündeki âzalarının işlediği bütün günahları su damlalanyla birlikte akıp gider ve kendisi de tertemiz olur."[101] hadisleri örnek olarak gösterilebilir. Abdestin, fıkıh ıstılahın­da, hakiki pislikten temizlenmeyi ifade eden "necasetten taharetin de­ğil, hükmî pislikten temizlenmeyi ifade eden "hadesten taharetin karşı­lığı sayılması da, onun bu özelliğini gösterir.

Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te temizlik ve arınmanın önemi üzerinde ısrarla durulması yanı sıra, abdestin dinin direği sayılan ve günün belli vakitlerinde kılınan namazın ön şartı olarak farz kılınmasıyla, müslüman-ların her zaman ve düzenli bir biçimde hakiki ve hükmî temizlik içinde bulunmaları hedeflenmiştir. Vücudun dış tesirlere daha açık ve dolayı­sıyla kirlenme ihtimali daha çok olan el, kol, yüz, ağız, burun gibi or­ganların sık sık yıkanmasının genel temizlik ve sağlık açısından temin edeceği faydalar, açıklamaya lüzum göstermeyecek kadar çoktur. Ana hatlarıyla söylemek gerekirse, insanın psikolojik yapısının uyarılmasından ayrı olarak, ağız, diş ve vücut sağlığının, vücut doku ve hücrelerinin iyi beslenebilmesi için kan dolaşımını sağlayan damarların tabiî esneklikle­rinin korunmasında ve damar sertlikleri ile tıkanmalarının önlenmesinde abdestin çok olumlu bir rolü olduğu bugün bilinmektedir.

Bütün bu maddî yararlarının üstünde olmak üzere, abdest almanın, kendine özgü kuralları içinde namaz kılmak için Yüce Allah'ın huzu­runda bulunacak olan müminin gönül ve ruh temizliğine hazırlık yap­masını sağlayıcı, maddî ve manevî temizliği bütünleştirici bir fonksiyona sahip olduğunun dikkatten uzak tutulmaması gerekir.[102]

Hz. Peygamber, namazın anahtarının abdest olduğunu ve Allah'ın tahâretsiz (abdestsiz) hiçbir namazı kabul etmeyeceğini[103] buyurmuştur. Buna göre, abdest belli ibâdetlerin ön şartı sayılan ve kulun bu ibâdetlerden sevap kazanmasına yardımcı olan vasıta (vesile) bir ibâdettir. Bazı davranış ve fiiller içinse abdestli olmak farz kılınmamış olsa bile, taşıdığı birçok maddî ve manevî faydalar sebebiyle tavsi­ye edilmiştir. Bundan dolayı abdestin dinî değer ve bağlayıcılık hükmü "farz", "vacip" ve "mendup" şeklinde üç çeşittir.

Namaz kılmak, tilâvet ve şükür secdesi yapmak, Kur'ân-ı Kerîm'i tutmak veya ona el sürmek için abdest almak farzdır. Kabe'yi tavaf etmek için abdest almak fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre farz ol­makla birlikte Hanefîler'e göre vaciptir. Abdestin bu dinî hükmünün sonucu olarak abdestsiz olan kimsenin, namaz kılması, şükür ve tilâvet secdesi yapması, Kabe'yi tavaf etmesi, Kur'an'a dokunması ve onu elle tutması caiz görülmez. Ancak abdestsiz olarak mushafa bakarak veya ezberden Kur'an okumak ise caizdir. Yatmadan önce, vakit namazları İçin ayrı ayrı, Kur'an'ı ezberden okumak, ezan okumak, dinî ve ilmî kitapları okumak ve okutmak için alınan abdestler ise menduptur. Hat­tâ mümine manevî destek sağladığı, ayrıca Peygamberimiz'in abdestsiz hiçbir iş yapmadığı göz önünde tutularak İslâm âlimleri, müslümanın her işe abdestli olarak başlamasını ve imkân ölçüsünde günlük hayatta dahi abdestli bulunmasını tavsiye etmişlerdir.

 

2- Abdestin Farzları

 

Kur'ân-ı Kerîm'de abdestin hükmünü açıklayan âyette[104]:

1- Yüzün yıkanması,

2- Ellerin (kolların) dirseklerle birlikte yıkanması,

3- Başın meshedilmesi ve

4- Ayakların topuklarla birlikte yıkanması istenmektedir.

Yüzün sınırı iki kulak yumuşakları arasındaki alan ile alındaki saç bitim yerinden çene altına kadar olan yer olarak belirlenmiştir. Yüz yıkanırken, sakal, bıyık ve kaşların altına suyun ulaşması gerekir. Ancak sakal sıkı İse üstünü yıkamak yeterlidir. Suyun, el parmakları arasındaki deriye ulaşmasını sağlamak için parmak aralıkları hilâllenir, özellikle sıkı yüzükler oynatılır. Başın dörtte birinin el içi su ıslaklığıyla meshedilmesi Hanefîler'e göre yeterlidir. Şâfiîler'e göre başın mesh miktarı daha az iken, Mâlikî ve Hanbelîler'e göre âdeta başın tamamıdır. Ayaklar topuk­larla birlikte yıkanır ve suyun parmaklar arasına ulaşması sağlanır. Ab­destli olarak giyilmiş mestlerin üzerine el içi su ıslaklığıyla meshedil­mesi yeterlidir. Şîa mezheblerinden İmâmiyye, âyetteki ifade tarzını dikkate alarak, çıplak ayakların yıkanması yerine meshedilmesinin gerek­tiğini ifade eder. Hz. Peygamber'in uygulamaları ve ayaklarını güzelce yıkamayıp ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanlara: "Vay ateşte yana­cak ökçelerin haline"[105] hadisi çıplak ayakların yıkanması gerektiğini ortaya koyar ki günümüze kadar gelen uygulama da böyle­dir.

Yüz, kollar ve ayakların yıkanması ile başın meshedilmesi abdesti meydana getiren unsurlar (erkân) olup bunlar aynı zamanda abdestin farzlarıdır. Hanefîler'in dışındaki mezhepler, bu dört farza bazı ilâve yapmışlardır. Meselâ Şâfiîler, niyeti ve abdest organlarının âyette belir­lenen sıraya göre yıkanmasını (tertîb)[106], Mâlikîler niyeti, yıkanılan organ­ların oğulmasını (tedlîk) ve yıkama ve meshin ara verilmeden yapılma­sını (müvâlât) farz olarak kabul etmişlerdir.[107]

Abdestin sahih (dinen geçerli) olabilmesi, farzlar dışında bazı şartla­rın da yerine getirilmesine bağlıdır. Şöyle ki, abdestte kullanılan suyun temiz ve temizleyici özelliğe sahip olması, abdest organlarında kuru bir yerin kalmaması, deri üzerinde tabaka teşkil edip suyun temasını en­gelleyen hamur, boya, yağ, oje gibi bir maddenin bulunmaması ve abdest alırken özürlülük hali müstesna, abdesti bozan bir durumun bulunmaması gerekir. Bir tabaka teşkil etmediği için suyun deriyle te­masını engellemeyen yağsız kirler, çamur lekeleri, kına gibi şeyler ab­destin sıhhatini engellemez. Aynı şekilde boyacı, marangoz, değirmenci gibi bazı meslek ve sanat sahiplerinin temizleme konusunda aşın dere­cede itina göstermelerine rağmen tırnak ve derileri üzerinde kalan bo­ya ve benzeri leke gibi maddelerin küçük kalıntıları, zarurete bağlı ola­rak abdestlerinin sahih olmasını engellemez.

Bir organı yıkamak sağlık açısından zararlı İse, meshedilir, mesh de zararlı ise terk edilir. Abdest organlarından biri veya birkaçı bulunma­yan kişi, mevcut organlarını yıkamakla yetinir.

Yukarıda açıklanan farzlar -şartlara uyularak- yerine getirilince ab­dest sahih olmakla birlikte, abdestin mükemmel olabilmesi için sünnet­lerine ve âdabına da riâyet etmek gerekir.

 

3- Abdestin Sünnetleri Ve Âdabı

 

Hanefî mezhebine göre, abdestin sünnetleri şunlardır: Abdeste baş­larken elleri bileklere kadar üç kere yıkamak, eûzü besmele çekmek, niyet etmek, üç defa ağza bolca su alıp çalkalamak (mazmaza), üç defa burna su çekip (istinşak) sol elle temizlemek (sümkürmek), (oruçlu iken ağza ve burna abartılı su verilmez), abdeste başlamadan önce veya ağıza su alındığı esnada dişleri misvak veya diş fırçası ile yıkamak veya bunlar yoksa parmaklar iie ovmak, abdest organlarını âyetteki sıraya göre yıkayıp meshetımek, yıkamaya sağdan başlamak, abdest or­ganlarını üçer defa yıkamak, el ve ayak parmak aralıklarını ovalamak, sık sakalın altına su geçmesi için çaba sarf etmek, başın tamamını el ıslaklığıyla meshetmek, kulakları meshetmek, abdest organlarını üzerle­rine dökülen su ile iyice ovmak, abdest organlarını ara vermeden yı­kamak.

Abdestin sünnetlerinden başka pek çok âdabı vardır ve başlıcaları şunlardır: Abdest alırken mümkünse kıbleye yönelmek, abdesti su ser­pintilerinin elbiseye sıçramayacağı bir konumda almak, suyu organlara hızlı çarpmamak, bir özür bulunmadıkça başkasından yardım isteme­mek, bu sırada başkasıyla konuşmamak, abdestin başlangıcından sonu­na kadar abdest aldığını hatırda tutmak ve bildiği duaları okumak, sıkı olmayan yüzükleri oynatmak, ağza ve burna sağ el ile su vermek, sol el ile sümkürmek, suyu ölçülü kullanmak, abdest bitince kelime-i şehâdet getirmek, abdestten sonra bir miktar su içip dua etmek ve Kadir sûresini okumak.

Abdestin sünnetlerinden birini terk etmek ve âdabına aykırı davra­nışta bulunmak mekruhtur.

 

4- Abdesti Bozan Durumlar

 

Aşağıdaki durumlardan biri ile abdest bozulur:

1- İdrar veya dışkı yollarından kan, idrar, meni, mezi, dışkı gibi sıvı veya katı necis bir maddenin çıkması ve yellenmek.

2- Vücdun   idrar  ve   dışkı   yollarının   dışındaki   bir  yerden   kan,   irin veya sarısu gibi bir şeyin çıkması. Ağızdan çıkan akıcı bir kan, tükürük­ten fazla  veya  ona  eşit  ise abdesti  bozar.  Diğer  uzuvlardan  çıkan  bir kan,  çıktığı  yerin  çevresine  dağıtmayacak  miktarda  olduğu   sürece  ab­desti bozmaz. Yaradan çıkan irin, sarı su da böyledir; yaranın çevresine yayılmadığı takdirde abdesti bozmaz. Şâfiîler'e göre, idrar ve dışkı yol­larının dışındaki bir yerden çıkan kan, irin, san su ile abdest bozulmaz. Erkek veya kadının cinsel organları üzerine tampon olarak konmuş bez veya  pamuğun  dış  kısmına  idrar  ıslaklığının   ulaşması  veya  kendiliğin­den  çıkan  veya  çıkarılan   bu  bez ve  pamukta   idrar  ıslaklığının   bulun­ması abdesti bozar.

3- Ağız dolusu kusmak. Ağız dolusu kusulan şey, ister yemek, ister safra,   ister  kan   olsun,   bunlar  abdesti   bozar.   Mâlikî  ve  Şâfiîler'e   göre kusmak ile abdest bozulmaz.

4- Namazda yakınında  bulunan şahısların duyabileceği  şekilde gül­mek (kahkaha). Bununla hem abdest hem de namaz bozulur. Namazın dışında   sesli   gülmek   abdesti   bozmaz.   Şâfiîler'e   göre   namazda   sesli gülmek namazı bozmakla birlikte abdesti bozmaz

5- Bayılma, delirme, sarhoş olma ve uyuma gibi şuurun kontrolüne engel   olan   durumlar  abdesti   bozar.   Uykunun   dışındaki   şuur   kaybına yol açan durumların süresi ve o esnada kişinin konumu ne olursa ol­sun abdest bozulur. Uyku halinde ise, kişinin farkında olmadan abdes-tinin kaçma ihtimali bulunan bir konumda olması ölçü alınır. Buna göre, yatarak, dayanarak derin uykuya dalan kişinin abdesti bozulduğu halde, namaz kılarken ayakta veya rükûda iken uyku ile uyanıklık ha­linde'bulunan kişinin abdesti bozulmaz. Ancak, hafif uyku halinde iken abdestinin bozulup bozulmadiğı konusunda tereddüde düşen kişinin abdestini yenilemesi tavsiye edilir.

6- Fahiş   mübaşeret   (aşırı   dokunma).   Hanefîler'e   göre   kadına   sırf dokunmakla abdest bozulmaz. Ancak kadın ve erkeğin cinsel organları­nın  çıplak olarak veya  ince  bir giysi  bulunduğu  halde  birbirlerine te­mas etmesi  sonucunda dokunanların  abdesti  bozulur.  Şehevî duygular kabarık iken  çıplak olarak  kucaklaşma  da fahiş  mübaşeret  kapsamında sayılmıştır.  Şâfiîler'e  göre, erkeğin,  nesep,  süt ve  sıhrî  hısımlık yoluyla mahremi   olanların   dışında   kalan   bir  kadının  tenine  çıplak  olarak  do­kunması sonucu her ikisinin de abdesti bozulur. Mâlikîler ve Hanbelîler, kadının   tenine   dokunmakla   abdestin   bozulması   hükmünü   cinsel   haz duyma durumu ile sınırlandırmışlardır.

7- Teyemmüm yapmış olan kimsenin suya ulaşması.

8- Özür sahibi olan kişi için namaz vaktinin çıkması.

Ağlamak, gözden yaş gelmesi, kabuk bağlamış bir yaranın kabuğu­nun kan çıkmaksızın düşmesi, ışınlan elma gibi sert bir meyve, kullanı­lan misvak veya fırça üzerinde görülen ve akıcılığı olmayan kan bula­şığı, tırnak kesme, saç traşı olmak kural olarak abdesti bozmaz.

Abdestin bozulup bozulamayacağına dair görüş ayrılığı bulunan konularda ihtiyatlı davranmak uygun olur. Özellikle bir cemaate imam olanların bu hususlara daha fazla özen göstermeleri gerekir.

 

5- Abdestin Alınış Biçimi

 

Fıkıh mezheplerinin kabul ettiği bütün farz, vacip ve sünnetleri içe­ren bir abdest şu şekilde alınır: Abdestin, su damlalarının elbiseye sıç­ramayacağı temiz bir yerde alınmasına özen gösterilir. Mümkünse kıb­leye yönelinir. Önce abdest organlarında suyun temasını engelleyecek hamur, sakız, tabakalı boya, çapak gibi maddeler temizlendikten sonra, abdeste "eûzu besmele" ile başlanır. "Niyet ettim Allah rızası için ab­dest almaya" diye niyet edilerek eller bileklere kadar üç defa yıkanır. Parmak aralarının İyice yıkanmasına özen gösterilir ve .parmakta yüzük varsa ileri geri oynatılır. Ayrıca misvak veya fırça ile bunlar yoksa sağ elin parmaklarıyla dişler ovalanarak temizlendikten sonra, ağız sağ avu-ca alınan su ile üç defa çalkalanır, üç defa da yine sağ elle burna su çekilir ve sol  elle temizlenir (sümkürülür). Oruçlu  olmayan   kimse avucuna bol su alarak suyun ağız ve burnun her yerine ulaşmasını sağlar. Oruçlu olanın İse daha tedbirli davranarak suyun boğaza kaçmamasına dikkat etmesi gerekir. Sonra üç kere yüz yıkanır. Sakallı olan kimse parmaklarını alttan yukarı sakalın arasına geçirerek kıl diplerine suyun ulaşmasını sağlar. Bundan sonra önce sağ kol, sonra da sol kol dirsek­ler dahil olmak üzere üçer defa yıkanır. Sağ el içi, ayası ıslatılarak ba­şın üstü meshedilir. Bu şekilde başın dörtte birini meshetmek yeterli ise de iki elle tamamının meshedilmesi sünnettir. Eller yine ıslatılarak baş parmakla kulağın dışı, şahadet parmağı veya serçe parmak ile içi meshedildikten sonra her iki elin arkası ile boynun yanlan ve şah da­marı üzeri meshedilir. Önce sağ, ardından sol ayak topuklarla birlikte üçer defa yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına ve topukların kuru kalmamasına özel dikkat gösterilir.

Abdeste, "Suyu temiz ve temizleyici ve İslâm'ı insanlar için nur kı­lan Allha'a hamd olsun" şeklinde temizlenme imkânları bahşetmiş olan Allah'a hamdedilerek başlanır. Ağız yıkanırken, "Allahım! Bana resulünün Kevser havuzundan bir daha sonsuza kadar susamayacağım bir bardak su İhsan buyur", burna su alırken, "Allahım! Bana cennetin kokusunu koklat, cehennemin kokusunu koklatma", yüz yıkanırken: "Allahım! Bazı yüzlerin ağaracağı ve bazı yüzlerin de kararacağı kıyamet gününde benim yüzümü ağart", sağ kol yıkanırken: "Allahım! Âhirette amel def­terimi sağ elime ver ve hesabımı kolaylaştır", sol kol yıkanırken: "Allahım! Amel defterimi sol elime verme ve hesap vermemi zorlaştır­ma", baş meshedilirken, "Allahım! Senin arşının gölgesinden başka göl­genin bulunmadığı günde beni arşının gölgesinde gölgelendir", kulaklar meshedilirken, "Allahım! Beni hak sözü dinleyip de en güzeline uyan kimselerden kıl" boyun meshedilirken: "Allahım! Benim vücudumu ce­hennemden azat et", sağ ayak yıkanırken: "Allahım!, Bazı ayakların ka­yacağı günde ayağımı Sırat köprüsünde sabit kıl", sol ayak yıkanırken: "Allahım! Bazı ayakların kayacağı gün ayağımı Sırat köprüsünden kay­dırma" şeklinde dualar veya başka dualar okunur. Abdestten sonra kelime-i şehâdet getirmek, kıbleye yönelerek abdest alınan sudan bir miktar içerken, "Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Al­lah'tan başka tanrı yoktur ve şahitlik ederim {yani bilir, tanır ve açıkla­rım) ki, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür. Allahım! Beni çok tövbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle. Rabbim! Senden affını ve tövbelerimin kabulünü dilerim" şeklinde bir dua ve Kadir sûresini oku­mak abdestin âdâbındandır.[108]

 

6- Özürlünün Abdesti

 

Fıkıh'ta, abdesti bozan ve kısmen süreklilik taşıyan bedenî rahatsız­lıklara özür, böyle olan kimselere de özürlü kimse (ma'zûr) denilir. Me­selâ, idrarı tutamama, devamlı burun kanaması, devamlı kusmak, yara­nın devamlı kanaması, kadından istihâze kanının gelmesi birer özür halidir. Günümüzde tıbbî âletlere bağlı olarak tedavileri yapılan hastalar meselâ böbrek hastalığına duçar olan kimseler de, tedavileri süresince özürlü sayılırlar.

İslâm dininin en önemli ilkelerinden birisinin "kolaylık" ilkesi oldu­ğuna şu âyetler misal olarak gösterilebilir: "Allah her şahsı ancak gü­cünün yettiği ölçüde mükellef kılar."[109], "Âmâya güçlük yok­tur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur[110], "Allah size dinde hiçbir güçlük yüklemedi"[111]. Bu dinde, özür sahip­leri hakkında da her yönden kolaylık gösterilmiş ve abdestleri var sayı­larak ibâdetlerini vaktinde ve kolaylıkla yerine getirmeleri için hafif olan hükümlere yer verilmiştir.

Yukarıda sözü edilen türde olup en az bir namaz vakti süresince devam eden ve ondan sonra da her vakit İçinde en az bir kere nük­seden bedenî rahatsızlıklar özür hali sayılır. Böyle olmazsa, özür hali gerçekleşmiş olmaz. Meselâ, burnu kanayan birinin, bir namaz vakti çıkıncaya kadar abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre kanı durmaz­sa bu kimse özürlü sayılır. Özürlü olan kimse her namaz vakti için ayrı abdest alır, o vakit içinde aldığı abdestîe, onu bozan bir durum mey­dana gelmedikçe vakit namazı ve kaza dahil dilediği kadar farz ve nafile namaz kılabilir. Yani bu abdest ile vaktin farzı ile birlikte kazaya kalmış namazlarını, vitir, bayram ve cenaze namazlarını kılabilir. Özürlü kimselerin abdestleri namaz vaktinin çıkmasına kadar devam eder. x Özürlü, abdestli iken tavaf edebilir, mushafa elle dokunabilir. Şâfiîler'e göre her namaz için ayrı bir abdest almak gerekir. Bu çeşide giren özürlü kimseler, oturarak veya kıyam, rükû, secde yerine başını hafif öne eğip îmâ (işaret) ederek yahut özürlü yerine pamuk ve benzeri şeylerle güçlük çekmeden kapatıp akıntıyı durdurarak özrün kesilmesine engel olabilirse, hem özürlü olmaktan hem de özürlü hükmüne tâbi olmaktan çıkmış sayılır. Özürlünün bu sebeple elbisesine bulaşan kan. İdrar özür devam ettiği sürece, namazın sıhhatine engel değildir.

 

7- Mest Ve Sargı Üzerine Mesh

 

Mesh, sözlükte bir şey üzerine eli gezdirmek veya bir şeyi silmek gibi anlamlara gelir. İslâm'da hakiki ve hükmî temizlik, namaz ve ben­zeri ibâdetlerin ön şartı, anahtarı ve başlangıcıdır. Elbise, beden ve ibâdet  edilecek  yer  temizlenmedikçe   bu   tür  ibâdetler  yerine   getirilemez. Hakiki ve hükmî temizlikler genellikle su ile yıkanmakla, bazan da mesh ile gerçekleştirilir. İşte fıkıhta bir temizlik işlemi olarak kabul edi­len mesh şu yerlerde söz konusu olur:

1- Abdestte baş, kulak ve boyun ile abdestli olarak giyilen  mestle­rin,   yine   hem   abdestte   hem   de   gusülde   yara   ve   sargıların   üzeri   el ıslaklığıyla meshedilir.

2- Teyemmümde  ise  mesh, toprağa  vurulmuş/sürülmüş  el   içi  yani ayalarının yüz ve kollar üzerine sürülmesiyle yapılır.

Normal olarak abdest alırken baş, boyun ve kulaklara yapılan mesh ilkten konulmuş genel ve aslî bir hükümdür. Buna karşılık ayaklara giyilen mestler üzerine veya organlarındaki yara ve sargılar üzerine yapılan mesh ise, yıkamaya bedel yani yıkama yerine geçen geçici ve istisnaî bir hükmî temizlik işlemidir. Toprakla yapılan teyemmüm de yine yıkama yerine geçen geçici ve istisnaî bir hükmî temizlik sayılır.

 

a- Mestler Üzerine Mesh

 

Ayaklara giyilen meste abdest alırken meshetmek dinen caiz gö­rülmüştür. Bu, İslâm'ın müslümanlar için koyduğu bir kolaylık hükmü­dür. Hanefî, Şafiî ve Mâlikîler, mest üzerine meshin caiz olduğunu ka­bul etmekle birlikte, mestleri çıkarıp ayakları yıkama külfetine katlanan kişinin daha fazla sevap kazanacağını ileri sürmüşlerdir. Hanbelîler ise, diğer konularda olduğu gibi, mesh konusunda da ruhsatla amel etme­nin daha çok sevaba vesile olacağı kanaatindedirler.

Mest deri, kalın kumaş (çuha), keçe, keten ve benzeri maddelerden ayaklara giymek için yapılan, ayakları topuklarla birlikte örten, içerisine su geçirmeyen ve yere konduğu zaman kendi kendine dik durabilen bir ayakkabı çeşididir. Ayaklan topuklarıyla birlikte örten çizmeler, po­tinler, kendileriyle yaklaşık altı kilometre yürünebilecek derecede kuv­vetli kalın çoraplar, boğazlı terlikler ve benzerleri, mest hükmünde olup bunlar üzerine de mesh yapılabilir. Ancak devamlı olarak yerle temas halinde olan çizme ve potin türü ayakkabıların üzerlerine meshedile-cekse, bunların altında ve üstünde namaza engel bir pisliğin bulun­maması gerekir.

Abdest alırken mestin üzerinde elin üç parmağı kadar bir yerin elin ıslaklığıyla bir kere meshedilmesi gerekir. Bunun için mestin ab­destli olarak giyilmiş, ayağın abdestte yıkanması gereken yerlerini ta­mamen örtmüş, ayrıca dayanıklı ve sağlam bir maddeden yapılmış ol­ması gerekir. Mest ile yaklaşık 6 kilometre yürünebilmesi veya bırakıl­dığında dik durabilmesi bu dayanıklılık ve sağlamlığın ölçüsü olarak zikredilir. Mestin topuktan aşağı kısmında, altında veya üstünde ayak parmaklarından üçü girecek şekilde bir deliğin, yarık veya yırtığın  bulunmaması ve ayrıca mestin ıslak yerde yürürken içine su sızdırmaması da gerekir.

Abdesti bozan durumlar mest üzerine meshi de bozar. Üzerine nieshedilmiş mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması, mestin içine giren suyun bir ayağın yandan fazlasını ıslatması ve mesh süresinin sona ermesi de meshi bozar. Mesh süresi mukimler (yolcu olmayan) için bir gün bir gece (24 saat), yolcular için üç gün üç gece (72 saat)'dir. Mesh süresinin başlangıcı, mestin abdestli olarak giyilmesinden sonra meydana gelen hades yani abdesti bozan durumdan itibaren başlar. Mukim iken yolcu olan kişi, yolcu için belirlenen süreden yararlanabilir. Buna karşılık yolculuğu sona eren bir kimse bu imkândan bir gün bir gecelik süreden fazla yararlanamaz. Ayaklarını yıkamak suretiyle abdestli olan kişinin bu abdesti devam ettiği sürece mestlerini tekrar çıkarıp giymesiyle abdesti bozulmaz. Mestlerinin üzerine meshetmek suretiyle abdestini alan kişi, eğer mestlerini çıkaracak olsa, sadece ayaklarını yıkamak suretiyle abdestini tamamlayabilir,

 

b- Sargı Üzerine Mesh

 

Sargı üzerine mesh, İslâm'ın müslümanların sağlığını korumak ve ibâdetlerini aksatmadan yapabilmelerini sağlamak amacıyla koymuş ol­duğu bir kolaylık hükmüdür. Abdest alırken veya guslederken; kırılan, yaralanan bir abdest veya gusül organmdaki yara ve kırıkların yıkanma­sı sağlığa zararlı İse bunların yanları yıkanır ve özürlü yerin üzerine bir kez meshedilir. Aynı şekilde bunlara sarılan sargı bezi, bant, alçı gibi sargılar -sağlığa zararlı değilse- çözülerek yara ve kırığın etrafı yıkanır ve özürlü yeri meshedilir. Çözülmesi sağlığa zararlı olan sargının üzeri­ne İse bir kez meshedilir. Sargının abdestsiz, cünüp iken sarılması meshe engel değildir. Sargılar üzerine meshîn bir süresi yoktur. Bir sargıyı meshettikten sonra sargı değiştirilse bile buna yeniden meshetmek gerekmez. Sargı üzerine ikinci bir sargı sarılacak olursa, hüküm yine aynıdır. Üzerlerinde ilâç ve merhem bulunan yaraların meshi de sargı üzerine mesh hükmündedir. Yara ve kırıklar tamamen iyileşip sargılar çıkarılınca mesh de bozulur.

Abdest uzuvlarının çoğunda veya yarısında, yanık ve benzeri yara bulunan kimse teyemmüm eder. Yarısından az olan kimse sağlam olan yerlerini yıkar; yaralı uzvunu mesheder, teyemmüm yapamaz. Gusül konusunda ise, sağlam yerler yıkanır, yaralı kısım meshedilir.

 

B- Gusül (Boy Abdesti)

 

1- Mahiyeti Ve Önemi

 

Gusül, sözlükte "yıkanma" anlamına gelir. Fıkıh ilminde ise gusül, bütün vücudu su ile yıkamayı kapsayan hükmî bir temizlik işlemini ifade eder. Fıkıhta abdeste "küçük temizlik", gusüie de "büyük temiz­lik", abdest almayı gerektiren hallere "küçük hükmî pislik", gusülü ge­rektiren hallere de "büyük hükmî pislik" adı verilir. Guslü gerektiren sebepler, "cünüplük" hali ile "hayız" ve "nifas" kanlarının kesilmesi du­rumlarıdır. Türkçe'de gusül için "boy abdesti" terimi kullanılır

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Eğer cünüpseniz iyice temizlenin, gusledin."[112], "Temizleninceye kadar onlara (hayızlı kadınlara) yaklaşmayın."[113], "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilin-ceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- güsul edinceye kadar namaza yaklaşmayın"[114] âyetleri ile Peygamberİmiz'in pek çok hadisi[115] dinen yükümlü olan kimselerin, cünüp olunca veya hayız ve nifas kanları kesilince boy abdesti almalarının farz olduğunu göstermektedir.

Abdest gibi gusül de başlı başına "hükmî bir temizlik" işlemi ve bir arınma vasıtasıdır. Bunun yanı sıra, guslün vücuttaki maddî kirleri temizleyip insan sağlığına pek çok fayda sağladığı da inkâr edilemez. Hayız ve nifas kanlarının kesilmesinden sonra gusleden kadın bir taraf­tan bedeni üzerindeki kirleri iyice temizlemiş, diğer taraftan üzerindeki manevî ağırlığı atmış ve zindelik kazanmış olur. Böylece bedenen ve ruhen rahatlığa kavuşmuş olur. Cünüplük hali vücut kimyasını değiştirir, damarlarda büyük bir sarsıntı, vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik mey­dana getirir. İşte böylece, gusül ile, cünüplük halinde bir taraftan vü­cutta kalabilecek kir ve ter kalıntıları giderilmiş, diğer taraftan cünüplük halinin kan dolaşımını sağlayan damarlarda meydana getirdiği sarsıntıyı ve vücutta yol açtığı yorgunluk ile gevşekliği giderip vücuda dinçlik kazandırır.

Hiç şüphesiz mümin, Allah'ın her buyruğunda pek çok hikmetlerin bulunduğuna İnanarak ve elinden gelen gayretleri sarf ederek onları yerine getirmek ister. Şu halde, mümin, Allah'ın her emrinde olduğu gibi gusülde de kullarca bilinen ve bilinmeyen pek çok hikmet ve faydalar bulunduğu inancıyla ve Allah'ın emrine itaat ederek gusül vecîbesini yerine getirmeli ve böylece Allah'ın hoşnutluğunu kazanıp sevap elde etmelidir.

 

2- Guslü Gerektiren Haller

 

İslâm'da genel anlamda maddî kirlilik ve pisliklerden temizlenmeye önem   verilmiş  ve   müslümanın   hem   kendisinin   rahat  etmesi   hem   de başkalarını rahatsız etmemesi için vücut temizliğine de özen göstermesi İstenmiştir. Bu genel temizliğe ilâve olarak günde beş defa kılınan na­mazların ön şartı olarak abdest farz kılınmış ve ayrıca cünüplük hali ile hayız ve nifas kanlarının kesilmesi durumlarında vücudun tepeden tır­nağa temiz bir su ile yıkanması emredilmiştir. Hiç şüphesiz, gusül ile cünüplük, hayız ve nifas hallerinde insanda meydana geldiği var sayı­lan İtibarî pisliklerin giderilmesi söz konusudur. Guslün, fıkıh ıstılahında maddî pislikten temizlenmeyi ifade eden "necasetten tahâref'i değil, hükmî pislikten temizlenmeyi ifade eden "hadesten taharet" sayılması, onun bu özelliğini gösterir. İslâm'da bu üç sebep dışında dahi bazı durumlarda boy abdesti almak farz olmasa da, taşıdığı maddî ve ma­nevî faydaları sebebiyle mendup görülmüş ve tavsiye edilmiştir.

 

a- Cünüplük

 

Cünüplük   biri   cinsel   ilişkide   bulunmak,   diğeri   şehvetle   meninin gelmesi şeklinde olmak üzere iki sebeple meydana gelir.

1- Cinsel   İlişki:   Cinsel   ilişki   halinde,   sünnet   mahallinin   girmesiyle -ister meni  gelsin  ister gelmesin- cünüplüğün  meydana geldiği  kabul edilir. Bu durumda hem kadının hem de erkeğin yıkanması gerekir.

2- Şehvetle Meninin Gelmesi: Bir kimseden  uykuda  İken veya uya­nıkken  şehvetle yerinden  ayrılıp,  şehvetle  dışarı  atılan   meni  cünüplük halini doğurur. Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvet kesildikten sonra dışa­rıya   çıkan   meniden   dolayı   Ebû   Hanîfe   ile   İmam   Muhammed'e   göre gusül gerekir. Ebû Yûsuf'a göre ise gerekmez. Özellikle yolculukta veya kış mevsiminde  bu  görüşe uyulması  kolaylık sağlar.  Uykudan  uyandığı zaman, elbisesinde meni yaşlığı gören bir kişi (erkek veya kadın), rüya­sında   "ihtilâm"   {düş   azma)   olduğunu   hatırlamasa   bile,   bu   durumda cünüp sayıldığı için gusül yapması gerekir. Bunun aksine ihtilâm oldu­ğunu hatırladığı halde elbisesinde meni yaşlığı veya eseri görmeyen bir kimsenin  ise gusül yapması  gerekmez. Fıkıh  literatüründe erkeğin  me­nisinin koyu-beyaz, cinsel haz sonucunda kadından gelen sıvının rengi­nin   ise   incesarımtrak   olduğu   kaydedilmiştir.[116]

Şehvet ve tazyik söz konusu olmadan, hastalık, ağır bir şeyi kal­dırmak veya yüksek bir yerden atlamak gibi bir sebepten dolayı meni çıksa gusül gerekmez. Şâfiîler'e göre, bu durumlarda da boy abdesti almak gerekmektedir.

Cünüplük halinde kişinin farz veya nafile namaz kılması, tilâvet ve şükür secdesinde bulunması, hutbe okuması, Kabe'yi tavaf etmesi caiz değildir. Aynı şekilde mushafa ve üzerinde Kur'an âyetleri  bulunan kağıt parçalarına  dokunması  da  caiz görülmemiştir[117].  Bu  gibi  âyet yazılı metinler zaruret halinde  bir kılıf içinde taşınabilir. Ayrıca  cünübün ez­berden   bile   olsa   Kur'an   okuması   haramdır.   Ancak   cünüplük   halinde dua   ve  zikir   niyeti   ile   bazı   dua   âyetlerini,   Âyete'I-kürsî'yi,   Fatiha   ve İhlâs sûrelerini ezberden okuyabilir. Ayrıca "besmele", "Lâ ilahe illellah", "Sübhânellah",   "el-Hamdülillah",   "Allahüekber"   gibi   lafızları   söyleyebilir. Cünüp   kimsenin   bir  zaruret   bulunmadıkça   camiye   girmesi   ve   orada kalması haramdır. Caminin içinden cünüp kimsenin geçmesinin zorunlu olduğu  durumlarda   ise  Hanefî ve  Mâlikîler teyemmüm  yapmasını  gerekli görürken  Şâfiîler ile Hanbelîler geçişte bir zaruret bulunmasa bile bunun şart olmadığını belirtmişlerdir. Hanefîler, cünüplük hali süresince yiyip içme, uyuma veya yeniden cinsel ilişkide bulunmanın bir sakınca­sı olmadığını, ancak bir an önce gusül yapmanın daha faziletli bir dav­ranış   olduğunu   belirtmişlerdir.  Oruçlu   bir  kimsenin   cinsel   ilişkide   bu­lunması  ve iradî olarak menisini  getirmesi  halinde orucu  bozulur. An­cak rüyada ihtilâm olması orucu bozmaz.

 

b- Hayız Ve Nifas

 

Aşağıda genişçe açıklanacağı üzere, kadın hayız ve loğusa olduğu zaman, namaz kılamaz, şükür ve tilâvet secdesinde bulunamaz, oruç tutamaz, eline Kur'ân-ı Kerîm'İ alamaz, Kur'an okuyamaz, camiye gire­mez, Kabe'yi tavaf edemez, kocası İle cinsel ilişkide bulunamaz. Bunla­rın hepsi haramdır. Hayız ve nifas kanlan kesildikten sonra gusletmesi farzdır. Bu süre zarfında geçirdiği namazları kaza etmez; Allah onları affetmiştir. Fakat oruçları sonradan kaza etmesi farzdır.

Bir müslümanın -şehid değilse- cenazesini yıkamak müslümanlar üzerine farz-ı kifâyedir. Bu insana gösterilen saygının ve onu âhirete tertemiz bir bedenle yolcu etmenin bir ifadesidir. Yeni müslüman olan bir kişinin boy abdesti alması cünüpse farz, değilse mendubtur. Bu önceden İşlediği günahları silip Islâmî hayata tertemiz bir şekilde baş­laması anlamına gelir.

Cuma ve bayram namazlarından önce, hac veya umre niyetiyle ih­rama girerken ve Arafat'ta vakfeden önce gusül yapmak sünnettir. Kan aldıranın, cenaze yıkayanın, baygınlıktan ayılarım, Berat ve Kadir gecele­rini ihya etmek isteyenin, Mekke ve Medine'ye gireceklerin, Müzdeli-fe'de duracakların (vakfe), ziyaret tavafı veya herhangi bir tavafı yapa­cakların, güneş ve ay tutulması namazlarını kılacakların, yağmur duası yapacakların, bir günahtan tövbe etmek isteyenin, yolculuktan gelen veya yeni elbise giyen kimsenin, bir toplantıya katılacakların ve benzeri durumdaki kimselerin gusletmeleri tavsiye edilmiştir.

 

3- Guslün Farzları

 

Hanefîier'e göre guslün farzı üçtür. Bunlar da bir defa ağzı, burnu ve bütün bedeni yıkamaktır. Hanefî ve Hanbelîler'e göre ağız ve bu­run, gusülde bedenin drş kısmı gibidir. Bu bakımdan gusülde, ağza su almak (mazmaza) ve burna su vermek (istinşak) suretiyle bu uzuvları yıkamak farzdır. Mâliki ve Şâfiîler'e göre ise, ağız ve burnu yıkamak farz değil, abdestte olduğu gibi sünnettir. Bütün vücut, hiçbir yer kuru kalmamak üzere tepeden tırnağa yıkanır. Gusülde, saç, sakal, bıyık ve kaşların yıkanıp diplerinin ıslatılması, saçları örgülü olmayan kadınların saçlarını yıkayıp, diplerine suyu ulaştırmaları gerekir. Saçları örgülü ka­dınlar ise, örgülerini çözmeden sadece saçlarının diplerini bol su akıt­mak suretiyle ıslatmaları yeterlidir[118]. Ayrıca göz pı­narı, koltuk altları, göbek çukuru, özellikle küpe deliklerinin de iyice ovalanıp yıkanması gerekir. Bedende tabaka halinde kurumuş boya, hamur ve tırnaklara sürülen oje ve benzeri şeyler, bulundukları yerlerin ıslanmasına engel olduğu için, bunlar temizlenmeden gusül olmaz. Gusülde niyet, Hanefîier'e göre sünnet, diğer mezheplere göre ise farzdır. Vücudu iyice ovalamak Mâlikîler'e göre farzdır.

Bedeninde yarası bulunanlar, abdestte olduğu gibi gusülde de ruh­sat hükümlerinden yararlanırlar.

Bir kimse ağzına, burnuna su almak suretiyle deniz, nehir, göl veya havuza girse hem abdest hem de gusül almış sayılır. Bu durumda İken uzuvlarını hareket ettirse veya su içinde abdest ve gusüle elverişli bir süre dursa, sünnete de uymuş olur. Deniz, havuz, hamam gibi halka açık yerlerde yıkanırken avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmesi büyük bir önem arz etmektedir.

 

4- Guslün Sünnetleri

 

Guslün başlıca sünnetleri şunlardır: Gusle besmele ve niyet ile baş­lamak, öncelikle elleri ve avret yerini yıkamak, bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onu temizlemek, namaz abdesti gibi abdest almak, abdestten sonra sırasıyla üç defa başa, sonra üç defa sağ, üç defa sol omuza su dökerek, her defasında bedeni iyice ovuşturmak, suyu ölçülü kullanmak, kimsenin göremeyeceği bir yerde olsa bile avret yerlerini bir peştamal ile örtmek, gerekmedikçe kimseyle konuşmamak, gusül bitince bedeni bir havlu ile kurulamak ve çabucak giyinmek.

Abdestte mekruh olan şeyler gusülde de mekruhtur. Ayrıca avret yerleri açık olarak kıbleye dönmek, besmelenin dışında dua okumak ve guslün sünnetlerinden birini terk etmek de mekruhtur.

 

5- Guslün Yapılış Biçimi

 

Farz ve sünnetlerine uygun bir boy abdesti şöyle alınır: Gusletmek (yıkanmak) isteyen kişi, önce eûzü-besmele çeker ve "Niyet ettim Allah rızası için gusül yapmaya" diye niyet eder. Ellerini bileklerine kadar üç defa yıkar. Sonra avret mahallini yıkar ve bedeninde kurumuş bir pislik veya suyun deriye temasını engelleyen bir şey varsa onu da yıkar, sonra namaz abdesti gibi abdest alır, ancak ağzı bol su ile üç defa yıkar ve onu her defasında çalkalar, sonra üç defa burnuna su çeker, pislik kalmaması için sol eliyle sümkürür ve abdestini tamamlar. Eğer bastığı yerde su toplanırsa, ayaklarını boy abdestini bitirdikten sonra bulunduğu yerden ayrılırken yıkar. Bundan sonra devamla üç defa ba­şına su döker, ayrıca üç defa sağ, sonra üç defa sol omzuna su döker, su döktüğü yerleri ovuşturarak suyun vücuda iyice temasını sağlar. Göz pınarlarını, göbek çukurunu, küpe deliklerini ovalayarak yıkar, saç ve sakal diplerine suyun ulaşmasını sağlar. Vücutta kuru bir yer kalmadığı kanaati meydana gelinceye kadar bedenini yıkar. Yıkandıktan sonra abdesti bozacak bir durum meydana gelirse bu sadece abdesti bozar, tekrar gusletmeyi gerektirmez.

 

C- Teyemmüm

 

1- Mahiyeti Ve Önemi

 

Teyemmüm, sözlükte, kastetmek anlamına gelir. Fıkıhta ise, teyem­müm, su bulunmaması halinde veya kullanma imkânı olmayan durum­larda, hadesi yani büyük ve küçük hükmî pisliği gidermek ve belirli ibâdetleri gerçekleştirmek niyetiyle, temiz toprak veya toprak cinsinden bir maddeye el ayalarını sürüp, onlarla yüzü ve iki kolu meshetmekten ibaret bir hükmî temizlik işlemini ifade eder. Abdest ve gusül normal durumlarda su ile yapılıp hakiki temizliği de içeren hükmî bir temizlik iken teyemmüm istisnaî hallerde başvurulan ve hem gusül hem de abdest yerine geçen sembolik bir temizlik çeşididir. Toprağın hükmî pisliklerin giderilmesinde bir araç olarak kullanılmasının pek çok hikme­ti vardır. Günümüzde toprağın insan sağlığı açısından pek çok maddî faydalar sağladığı bilinmektedir. Şöyle ki, havada oiuşan elektriklenme vücudun dış yüzeyinde aşırı elektron artışına sebep olur. Vücuttaki statik elektriğin fazlasını atmanın yollarından biri de su ile yıkamak ve­ya toprağa temas etmektir. Bu durum ise, abdest ile teyemmümün vücudun elektro-statik dengesini korumadaki rolünü açıkça göstermek­tedir.

Teyemmüm hicretten sonra 6 (627) yılında meşru kılınmıştır. Bu yılda yapılan Benî Mustalik Gazvesi'nde Hz. Peygamber ile bin kadar askeri, susuz bir yerde gecelemişti. Sabah  namazını  kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın, abdest ve gusül iie ilgili hüküm­leri de içeren "Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut herhangi biriniz tuvaletten gelirse yahut kadınlarla temasta bulunur da su bulamazsanız, temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinize ve kolla­rınıza ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki şükredesiniz."[119] âyet indi. Teyemmüm ile namaz kılmalarına izin verilen sahâbîler buna çok sevindiler ve teyemmüm ederek sabah namazlarını kıldılar.

Teyemmüm dinen yükümlülere tanınmış bir kolaylık hükmüdür[120]. Müslümanın abdest veya gusül şartına bağlı olarak yüce rab-bine karşı yapması gereken ibâdetleri güçlük çekmeden ve kesintisiz bir şekilde devam ettirmesini sağlayan ve onun bu hususta duyduğu ruhî ihtiyacını gideren bir fonksiyona sahiptir. Fıkıh bilginleri bu kolay­lık hükmünün ruhsat (geçici hüküm) veya azimet (esas hüküm) oldu­ğunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre bu bir ruhsat, diğer kısmına göre ise bu, su bulunmaması halinde azîmet, suyu kullanma imkânı bulunmayan durumlarda ise ruhsattır.

Teyemmüm; abdest ve gusül yerine geçen bir hükmî temizlik ol­duğu için, ancak belirli bir mazeretin bulunması halinde yapılabilir. Teyemmümü mubah hale getiren mazeretler iki grup halinde toplana­bilir:

1- Abdest veya gusüle yetecek kadar suyun bulunmaması ve suyun yürüyerek veya vasıtayla kolayca gidilip dönülecek bir mesafeden daha uzakta bulunması.

2- Suyu kullanmayı engelleyen fiilî bir durumun veya dinen geçerli ,bir  mazeretin   bulunması.  Bunlar  hasta  olma,  hastalığın   artması,  İyileş­menin gecikmesi, canına, ırzına, yakınlarına, malına zarar gelmesi, suyu elde  etmeyi  sağlayacak araç ve  gerecin   bulunmayışı  gibi  durumlardır. Bir  kimse,  aşırı  fiyat  istenmeksizin   su   satılıyorsa   onu   satın   alması  ve teyemmüm etmemesi gerekir. Su bulunduğu halde, abdest veya gusül alındığında cenaze ve bayram namazlarını kaçırmaktan endişe eden kişi bakımından   su  bulunmamış  hükmündedir.  Buna   karşılık  beş  vakit  na­maz, cuma  namazı  gibi  bedeli veya  kazası  mümkün  olan  namazlarda, su   bulunduğu   halde   sırf  bu   namazı   kaçırma   endişesinden   ötürü   te­yemmüm edilemez.

 

2- Teyemmümün Farzları Ve Şartları

 

Teyemmümün niyet, yüzü meshetmek ve kolları dirseklerle birlikte meshetmek şeklinde üç farzı vardır. Teyemmüm hem abdest hem de gusül  yerine  geçen  hükmî temizlik olduğu  için,  kişinin   hangi  sebeple teyemmüm ettiğini niyetiyle belirlemesi gerekir. Hanefî mezhebine gö­re, kişi, ellerini teyemmüm edeceği toprağa koyarken veya yüzünü toprakla meshe başlarken, bu hareketini cünüplükten kurtulmak, hayız ve nifas halinden çıkmak veya namaz kılmak, abdestsiz yapılması caiz olmayan başka bir ibâdeti yerine getirmek maksadıyla yapmalıdır. Ab­destsiz olan kimse, yalnız Kur'ân-ı Kerîm'i (mushaf) eline almak veya mescide girmek amacıyla teyemmüm etse, bununla namaz kılamaz. Çünkü, Kur'an'ı elde tutmak, abdest almaya ve teyemmüm etmeye bağlı ise de, asıl ibâdet onu okumaktır. Okumak için taharet (abdest veya teyemmüm) şart değildir. Ezan okumak, kamet (ikâmet) getirmek, kabirleri ziyaret etmek, ölüyü defnetmek, selâm almak, hayırlı işte bu­lunmak için yapılan teyemmüm ile de namaz kılınmaz.

Temiz, kuru ve tozlu toprak ile teyemmüm edilebileceği gibi, taş, kum, çakıl, kiremit, tuğla gibi maddelerle de yapılabilir.

Hanefîler'e göre, namaz vakti girmeden önce teyemmüm yapılabilir. Fakat namazın müstehap vakti girmeden su bulunmasını galip zanla ümit eden kimsenin, teyemmümü geciktirmesi menduptur. Diğer mez­heplere göre ise, namaz vakti girmeden teyemmüm yapılamaz. Çünkü teyemmüm zaruret sebebiyle temizlik sayılmıştır; özürlünün abdesti gibi vaktinden önce teyemmüm edilmesi caiz değildir. Teyemmümü bozan bir şey olmadıkça, abdestte olduğu gibi, onunla birden fazla farz ve nafile namaz kılınabilir. Şâfiıler'e göre bir teyemmüm ile yalnız bir farz ve birden çok nafile namaz kılınabilir.

Hasta veya hapis olup, temiz su veya toprak bulamayan kimse, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre namazı sonraya bırakır. Ebû Yûsuf'a göre ise, namaza niyet etmeden kıbleye döner, namaz kılar gibi yapar, yani ayakta durur, rükûya varır, secdeye gider, teşehhüde oturur ve selâm verir; ancak, ayakta iken Fatiha ve sûre okumaz, rükû ve secdede teşbih getirmez, teşehhüd okumaz. Bu durumda cünüp olanla abdestsiz olan arasında herhangi bir fark yoktur. Böyle bir kişi­nin yaptığı bu hareketiyle namaz borcu düşmez, onu sonradan kaza etmesi gerekir.

Abdestte olduğu gibi önce besmele çekmek, sıraya dikkat edip, önce yüzünü ve sonra kollarını meshetmek, bunları yaparken ara ver­memek, ellerini toprağa vurduğunda ileri geri hareket ettirmek, ellerini kaldırınca parmaklardaki toz ve toprakları silkelemek, toprağın parmak aralarına girmesi için, parmakları iyice aralamak, yüzü ve kolları aşağıda anlatıldığı şekilde meshetmek teyemmümün sünnetlerinden sayılır. Te­yemmümün sünnetlerinden birini terk etmek ve birden fazla sayıda mesh yapmak mekruhtur.

 

3- Teyemmümü Bozan Durumlar

 

1- Abdesti bozan veya guslü gerektiren haller teyemmümü de bo­zar.  Çünkü  teyemmüm   bu   ikisinin   bedelidir.  Aslı   bozan,  onun  yerine geçeni de bozar. Cünüp olan kişi, teyemmüm yaptıktan sonra, abdesti bozan   bir   durum   meydana   gelince,   yalnız   abdesti   bozulmuş   sayılır. Cünüplük hali avdet etmez. Bu durumda yalnız abdeste yetecek kadar su bulursa, abdest alır; bunu da bulamazsa, tekrar teyemmüm eder.

2- Düşman  korkusu,  hastalık,  şiddetli  soğuk,  kuyudan  su  çıkaracak aracın  bulunmaması  gibi, teyemmümü  mubah  hale  getiren   mazeretler sona erince veya su bulununca, teyemmüm de sona erer.

3- Namaz   kılarken   suyu   gören   kişinin   teyemmümü   ve   dolayısıyla namazı bozulur. Ancak namazı teyemmümle kıldıktan sonra suyu gören bir kimsenin namazını iade etmesi gerekmez. Şâfiîler'e göre vakit için­de  görürse tekrar  kılar.  Suyun,  namaz vakti  çıktıktan   sonra  görülmesi halinde, iadenin gerekmeyeceği konusunda görüş birliği vardır.

 

4- Teyemmümün Yapılış Biçimi

 

Farz ve şartlarına uygun bir teyemmüm şöyle yapılır: Önce "eûzü besmele" çekilip, hangi maksatla teyemmüm edilecekse ona niyet edi­lir. Sonra kollar sıvanır, parmaklar açık bir şekilde ikisi birden temiz toprağa vurulur, eller toprak üzerinde ileri geri çekilir. Sonra ellere yapışan toprak parçacıklarını silkmek için eller birbirine hafifçe vurulur ve ellerle yüzün her tarafı meshedilir. Yine ellerin ikisi birden parmak­lar açık olarak toprağa vurulur ve ileri geri çekilir. Sonra eller birbirine hafifçe vurularak silkelenir. Bundan sonra sol elin baş parmağını ayırıp, sol elin diğer parmaklarının içi ile sağ elin dış tarafları, baş parmağın ucundan başlayarak dirseğe kadar meshedilip çekilir. Sonra dirsekten sağ kolun İçine dönülür, yani sol elin serçe parmağı ile baş parmağı yarım halka yapılır ve elin ayası ile sağ kolun dirseğinden itibaren İç tarafı bileğe kadar meshedilip, parmak uçlarından çıkılır. Tekrar toprağa vurmadan aynı şekilde sağ elin içi ile, sol elin dışı ve içi -sağ elde olduğu gibi- meshedilir.

 

5- Kadınlara Mahsus Haller

 

İslâm'da kadın ve erkek arasında hak ve mükellefiyetler açısından esasta herhangi bir farklılık bulunmamakla birlikte, kadınların fizyolojik yapılarından kaynaklanan özel durumları, temizlenme başta olmak üze­re fıkhın çeşitli alanlarını ilgilendiren ayrı hükümlerin konulmasını ge­rekli kılmıştır. Fıkıh ve İlmihal kitaplarında "kadınlara mahsus haller" denince "hayız", "nifas" ve "istihâze" terimleriyle ifade edilen bu üç hal kastedilir. Yetişkin ve sağlıklı bir kadından iki çeşit kan gelir: Hayız ve nifas kanı. Hayız, bir kadının döl yatağından (rahimden) belirli süreler içinde gelen kanı; nifas İse, doğumdan sonra gelen kanı ifade eder. Hayız ve nifas dışında, rahimden hastalık veya bedenî rahatsızlık sebe­biyle gelen kana ise istihâze denir ki, bu bir özür kanı olarak değer­lendirilir. Bu üç durum, kadınların abdest ve gusül gibi hükmî temizli­ğe bağlı birtakım ibâdetler ve dinî yükümlülükler ile ilgili birçok hü­kümle irtibatlı olduğu için fıkıh kitaplarında ayrıca ele alınır ve ayrıntılı bir biçimde incelenir.

 

A. Hayız

 

1- Tanımı Ve Mahiyeti

 

Hayızın sözlük anlamı 'akmak'tır. Fıkıhta ise hayız, sağlıklı yetişkin bir kadının döl yatağından (rahimden) bir hastalık veya loğusalık dışın­da belirli aralıklarda ve bir süre kan gelmesi hali demektir. Bu dilimiz­de, âdet hali, aybaşı hali, âdet kanaması gibi terimlerle ifade edilir. Hayız gören kadına "zâtü'l-hayz", hayız halinde olan kadına "hayız", hayızdan kesilen kadına da "âyise" denir. Kadının hayızlı olmadığı dö­neme de "tuhr" (temizlik) adı verilir.

Âdet görmeye başlayan kadın artık baliğe (ergin) sayılarak, namaz, oruç. hac gibi bütün şer'î emirleri yerine getirmekle ve yasaklardan kaçınmakla yükümlü olur. Erkek çocuğun ihtilâm olması da aynı sonuç­ları doğurur. Âdet veya ihtilâm gecikirse fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre on beş yaşın bitmesiyle her iki cins ergenlik çağına girmiş sayılır.

Hz.  Peygamber'in  "Allah, ergenlik çağındaki  bir kızın  namazını  başörtüsüz kabul etmez"[121] ve "Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışındaki yerleri­nin başkalarına görünmesi uygun olmaz"[122] anlamın­daki hadisleri hayız görmeye başlayan bir kızın artık dinî hükümlere muhatap olduğunu gösteren bir delildir.

Hayız hali, İslâm dininde bazı ibâdetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik (hades) olarak değerlendirilmiş ve bununla ilgili bazı fıkhî hükümler konmuştur. Kur'an'da, hayızın eziyet veren bir hal olduğu, bu dönemde kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durulması gerektiği[123], boşanmış kadınların üç hayız süresi "iddet" bekleyeceği[124], hayızdan kesilmiş veya henüz hayız görmeyen kadınların iddetinin ise üç ay olduğu[125], belirtilmiştir. Hz. Peygamber de hadislerinde hayız gören kadınların dinî muafiyet ve yükümlülüklerini ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır.

Tarih boyunca çeşitli toplumlarda âdet kanaması çok ters yorum­lanmış, çeşitli kültürlerin etkisiyle âdet gören kadın toplumdan uzak tutulmuş, dışlanmıştı. Nitekim Câhİliye döneminde Araplar ve yahudiler, kadınların hayız gördükleri günlerde onlardan uzak dururlar, aynı sofra­ya bile oturmazlardı. Hz. Peygamber'e senelerce hizmet etme şerefine nail olan Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır: "Yahudiler, içlerinde bir ka­dın hayız gördüğü zaman, o kadınla beraber yemek yemezler ve ev­lerde onunla bir arada bulunmazlardı. Sahâbîler bu davranışın doğru olup olmadığını Hz. Peygamber'e sordular. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "(Ey Muhammedi) Sana kadınların hayız halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır (ezâ). Bu sebeple aybaşı halinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsel ilişkide bulunmayın). Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği üzere ve yerden onlara yaklaşın"[126] âyetini indirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: "Hayız Allah'ın, Adem (a.s.)'in kızlarına yazdığı bir şeydir" (Buhârî, "Hayız", u buyurarak âdet halinin kadınların tabiî ve fıtrî bir özelli­ği olduğunu ifade etmiştir. Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Resûlullah {s.a.v.) şöyle cevap vermiştir: "Cinsel ilişki hariç, (hayızlı kadına tutumunuz) normal zamanlardaki gibi olmalı­dır"[127]. Hz. Âişe'den şöyle rivayet edilmiştir: "Ben adetli iken Allah elçisi kendi isteği ile kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu"[128]. "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra ona verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı ona verirdim. Alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi"[129]. Görüldüğü gibi İslâm, beden ve ruh yönünü etkileyip onu rahatsız eden hayız ve loğusalık dönemlerinde, kadını aile ve top­lumdan dışlama yerine, ona tabiî, hoş ve yumuşak davranılmasını em­retmiş, belli ibâdet hükümleri ve cinsel ilişki yasağı dışında hayızın kadının günlük yaşantısını ve beşerî ilişkilerini etkilememesini esas al­mıştır.

İlk âdet kanaması genç kızlarda şok etkisi yapabilir. Bazan hayat boyu sürebilecek gerginliğe, sinirliliğe ve huzursuzluğa sebep olabilir. Bu yüzden bilinçli ve anlayışlı anne, gelişmekte olan genç kızına, gü­nün birinde rahminden biraz kan geldiğini göreceğini, bu olayın fizyo­lojik olduğunu, bundan  korkmaması gerektiğini, bunun annelik ve  kadınlık sorumluluğunun başlangıcı olduğunu, hayatın en anlamlı ve ol­gun dönemine geçişi simgelediğini söylemeli ve hayızla ilgili dinî bilgi­leri anlatmalıdır. Aybaşı hali bir nevi rahatsızlık ve yorgunluk hali ol­duğundan dolayı, kadınların bu konuda doktorların tavsiye ve uyarıları­na dikkat etmeleri ve bunlara tam olarak uymaları gerekir.

 

2- Hayizın Başlangıç Ve Bitiş Yaşı

 

Kadınların âdet görmeye başlama ve âdetten kesilme yaşları, bün­yeye, iklim ve bölgeye, kalıtıma, beslenmeye ve diğer sebeplere bağlı olarak değişiklikler gösterir. Bu yüzden bu konuda kesin bir yaş sınırı belirlemek pek mümkün olmamakla birlikte fıkıh bilginleri birçok dinî ve hukukî hükmü yakından etkilediği için bu sınırları belirleme yönün­de çaba sarf etmişler, bazı ölçüler geliştirmeye çalışmışlardır. Fıkıh bil­ginlerine göre, kadınlar yaklaşık dokuz yaşlarında hayız görmeye başlar ve belirli bir çağa, meselâ elli, elli beş, almış yaşına gelince âdetten kesilirler. Fıkha göre belirlenen bu yaş sınırları dışında kadının cinsel organından gelecek kan özür kanı (istihâze) sayılır.

Bugünkü tıbbî bilgilere göre, âdet çağının genel olarak on bir -on üç yaşlarında başlayıp kırk beş- elli beş yaşlarında sona erdiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte kadının fizikî bünyesine, psikolojik duru­muna, çevre şartlarına vb. sebeplere bağlı olarak âdet çağının başlan­gıç ve bitiş yaşı farklılık gösterebilmektedir.

 

3- Hayızm En Kısa Ve En Uzun Süresi

 

Hanefîler'e göre, hayızm en kısa süresi üç gün, üç gece olup bun­dan azı özür kanı sayılır; ortası beş gün, en uzun süresi ise on gündür Bu sürede görülen kanlar "hayız-kanı" sayılır. Hanefiler'in dayandıkları delil şu hadistir: "Bekâr veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise, on gündür"[130]. Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise, hayızm en kısa süresi bir gün bir gece, en uzun süresi on beş gün­dür. Mâlikîler, en az süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, yeni âdet görmeye başlamış bir kadın için on beş gün olmak üzere takdir ederler.

Kanın hayız süresince aralıksız olarak gelmesi şart değildir, ara sıra kesilebilir. Meselâ, bir kadın dört gün kan görse de sonra iki gün kan kesilip, bundan sonra iki gün daha devam etse, bu sekiz günün ta­mamı adet gününü teşkil etmiş olur.

İki âdet arasındaki temizlik haline "tuhr" denir. Hanefî, Şafiî ve Mâ-likî  mezheplerine  göre,  iki  âdet arasındaki  en  kısa  temizlik süresi  on beş gündür. Hanbelî mezhebine göre, bunun en azı on üç gündür. Fakat mezheplerde, en uzun temizlik süresi için bir rakam verilmemiş­tir. Temizlik süresi aylarca, yıllarca da devam edebilir. Bu şekilde temiz­lik hali uzayıp giden kadına "mümteddü't-tuhr" adı verilir. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre, bir hayız süresi içinde kanın kesildiği günlere "temiz­lik günleri" (yevmü'n-nekâ) denir ki, âdet gören kadın bu günlerde temiz sayılır ve diğer temiz kadınların yapacaklarını yapar. Hanefî ve Şâfiîler'e göre, hayız süresi içinde kanın görülmediği günlerde de kadın hayızlı kabul edilir. Meselâ, bir kadın bir gün kan görse, ikinci gün kan kesilmiş olsa ve üçüncü veya dördüncü gün yeniden kan görse, kadın bütün bu süre içinde hayızlı sayılır. Ancak bir hayız süresi içinde kanın kesilmesi on günü aşmamalıdır.

Bazı kadınların aybaşı günleri düzenlidir. Meselâ, her ay beş veya altı yahut dokuz gün âdet görürler. Böyle kadına, âdeti belli anlamında "mu'tâde" denir. Bir aybaşı hali, bir defa ile belirli hale gelebilir Mese­lâ, henüz âdet görmeye başlayan bir kız, ilk defa olarak sekiz gün kan, bundan sonra yirmi iki gün temizlik görse, bu şekildeki âdeti belirli hale gelmiş olur. Böyle bir kadın, rahatsızlığı sebebiyle ayrıca özür kanı görmeye başlasa, âdeti ve temizlik günleri bu şekilde hesap edilir.

Bazı kadınların da hayız günleri düzensiz olabilir. Bunlar, meselâ, bir ay beş, diğer bir ay altı gün âdet görebilir. Bu durumda, ihtiyatlı olanla amel etmek gerekir. Nitekim böyle bir kadın, altıncı gün olunca yıkanır namazlarını kılar ve Ramazan'da ise orucunu tutar. Çünkü bu altıncı gündeki kanın özür kanı (istihâze) olması akla gelir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça cinsel ilişkide bulunamaz. Boşanmışsa iddeti bitmiş sayılmaz. Çünkü bu altıncı gündeki kanın hayız kanı olması da muhtemeldir.

Bir aybaşı süresinin değişmiş sayılması için, en az iki defa başka bir sürede cereyan etmesi yeterlidir. Meselâ, bir kadın düzenli olarak her ay beş gün süreyle aybaşı hali görürken, bu süre daha sonra altı güne çıksa, artık bu yeni süreye tâbi olur.

Düzenli süreyi aşan, fakat on günü geçmeyen kanlar aybaşı kanı sayılır. Bu durumda düzenli süre on güne dönüşmüş olur. Meselâ, her ay yedi gün kan gören kadın, daha sonra on gün kan görse, toplam on gün hayızlı sayılır. Bu takdirde âdeti yedi günden on güne çıkmış bulunur. Ancak düzenli olarak görülen kandan sonra, on günden fazla süreyle kan görülmeye başlansa, düzenli süreye itibar edilir, fazlası özür kanı (İstihâze) sayılır. Meselâ, daha önce aybaşı hali düzenli olarak yedi gün süren bir kadın, daha sonra her ay on bir veya on iki gün kan görmeye başlasa, bunun düzenli olan yedi günü hayız, geri kalan dört veya beş günü özür kanı (istihâze) kabul edilir.

Düzenli süreden önce görülmeye başlayan ve toplam on günü aşmayan kan da hayız kanı sayılır. On günü aşarsa düzenli süre kısmı hayız, önceki fazlalık özür kanıdır. Mesalâ, her aybaşından itibaren beş gün âdet gören kadın, daha sonra düzenli süreden önce iki veya üç gün daha kan görmeye başlasa, bunların tamamı olan yedi veya sekiz gün hayız kanı sayılır. Eğer toplam on günü aşarsa, düzenli süre olan yedi gün hayız, fazlalık günler ise özür kanı kabul edilir.

İlk defa hayız görmeye başlayan kıza "mübtedie" denir. Böyle bir kızın âdeti sabit olmaksızın kanı kesilmeyip devam edecek olursa, her aydan on günü hayız, yirmi günü de temizlik günleri sayılır.

Bir hastalık veya dikkatsizlik sonucu, âdet günlerini unutmuş olan bir kadına "mütehayyire" denir. Böyle bir kadından kan, kesilmeksizin devam ederse, hayız konusunda galip zannıyla amel eder. Galip zan da yoksa ihtiyata uyar. Meselâ, hayız süresinin beş gün olduğuna ka­naat getirirse buna uyar. İhtiyat uygulanırsa, boşanma iddeti konusun­da âdeti on gün, temizlik süresi de altı aydan bir saat eksik olmak üzere takdir edilir. Başka bir görüşe göre ise, temizlik süresi iki ay olarak kabul edilir.

Bugünkü tıbbî bilgilere göre, âdet kanamasının ortalama üç-altı gün sürdüğü kabul edilmektedir. Âdet devresi, yani iki âdet kanaması arasındaki süre ise ortalama yirmi sekiz, asgari yirmi bir gündür. Bu­nunla birlikte kadının fizikî bünyesine, psikolojik durumuna, çevre şart­larına vb. sebeplere bağlı olarak hayız süresi farklılık gösterebilmektedir.

 

4- Dinî Hükümler

 

Aybaşı olan kadının namaz kılması ve oruç tutması caiz değildir. Hayızlı olduğu süre zarfında kılmadığı namazları kaza etmez[131]. Namazlar her gün tekrarlandığı için dinimiz ona kolaylık göstermiştir. Fakat tu­tamadığı farz ve vacip oruçları sonradan kaza eder. Hz. Âişe bu konu­da şöyle demiştir: "Biz Resûlullah zamanında âdet görüyorduk. Tutama­dığımız oruçları kaza etmekle emrolunduğumuz halde, kılamadığımız namazları kaza etmekle emrolunmuyorduk".[132] Temiz olduğu halde yatıp da uyandığı zaman hayız görmeye başlamış olduğunu anlayan bir kadın, uyandığı andan itibaren âdet görmeye başlamış sayılır. Buna karşılık hayızlı ola­rak yatıp da uyandığı zaman temiz olmuş olduğunu anlayan bir kadın, ihtiyaten uyuduğu zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Bu iki du­rumda da eğer yatsı namazını kılmadan yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti  geçmiş  bulunursa  bu  namazı  kaza etmesi  gerekir.  Hanım sahâbîlerden biri Hz. Peygamber'e; "Benden devamlı kan geliyor, temiz­lenemiyorum, namazı bırakayım mı?" diye sormuş. O da: "Hayır, o bir damar (dan gelen) dır, hayız değil, özür kanıdır. Ama sen hayız gör­düğün günler sayısınca namazı bırak, bitince yıkan ve namazını kıl"[133] cevabını vermiştir. Bu hadise göre, hayız görüp de hayızı sona eren veya özürlü olup da kanı devam eden kadınların âdet süresinin bitiminde yıkanıp namazlarını kılmaları farzdır.

Âdet gören kadın, hac esnasında Kabe'yi tavaf hariç, hacla ilgili di­ğer bütün işleri ve ibâdetleri (menâsik) yapabilir. Hz. Peygamber hac esnasında hayızlı olan hanımı Hz. Âişe'ye: "Hacıların yapacakları fiilleri sen de yap; şu  kadar var ki temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme."[134] buyurmuştur.

Cünüp gibi hayızlı olan kadın da Kur'an okuyamaz ve ona el sü­remez. Bir âyette: "Ona ancak temizlenenler dokunabilir"[135] buyrulmaktadır. Peygamberimiz: "Hayızlı ve cünup olan kimse Kur'an-'dan bir şey okumasın"[136] hadisiyle kadının hayızlı iken Kur'an okuyamayacağını belirtmiştir. Fıkıh bilginleri­ne göre âdet gören bir kadın ibâdet maksadıyla Kur'an okuyamaz, ancak dua ve zikir (Allah'ı anma) niyetiyle bazı sûre ve âyetleri meselâ Fatiha ve İhlâs sûrelerini, Âyetü'l-Kürsî'yi ezberden okuyabilir. Ayrıca, "besmele", "Lâ ilahe illellah", "Sübhânellah" ve "Allahüekber" gibi cüm­leleri de söyleyebilir.

Cünüplük halinden kurtulmanın kişinin elinde olduğunu, uzun müddet devam eden hayız ve nifas halinden çıkmanın İse kişinin elin­de olmadığını ileri süren Mâlikîler, loğusa ve hayızlı kadının, ezberden Kur'an'ı okumalarında bir sakınca bulunmadığını ifade etmişlerdir[137]. Bazı Hanefî fakihleri, öğretmen olan bir kadının hayızlı iken Kur'an âyetlerini kelime kelime veya yanmşar âyet şeklinde okuyabileceğini ileri sürmüş­lerdir.[138]

Bir hadiste şöyle buyrulur/ "Hiçbir hayızlı veya cünüp mescide gi­remez"[139]. Bu kişilerin mescidde kalmaları da doğru değildir, haramdır. Ancak mescidden bir şeyi almak veya oraya bir şey koymak gibi zaruret olursa o zaman teyemmüm eder ve mescide gi­rerler. Şafiî ve Hanbelîler, hayızlı ve loğusanın kirletmemek şartıyla mescidden karşıdan karşıya geçmesini caiz görürler. Hz. Peygamber'in Hz. Âişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilir.

Hayızli veya  loğusa  iken  kadınla cinsel ilişkide bulunmak haramdır. Bir âyette:  "(Ey  Muhammedi)  Sana   kadınların   hayız  halini  sorarlar.  De ki: 0,  bir  rahatsızlıktır (ezâ).  Bu  sebeple aybaşı  halinde olan   kadınlar­dan   uzak   durun   (onlarla   cinsel   ilişkide   bulunmayın).   Temizleninceye kadar onlara  yaklaşmayın.  İyice  temizlendikleri  vakit,  Allah'ın  size  em­rettiği  üzere ve yerden  onlara yaklaşın"[140] buyurulmaktadır. Bu  hüküm,  nifas  halindeki  kadınlar hakkında  da  geçerlidir.  Hayız veya loğusa  kadının ancak göbekle diz kapağı arasının dışındaki yerlerinden cinsel    anlamda    istifade   edilebilir   ki,   bu   şekildeki    cinsel    istifadeye "İstimtâ"' denilir. "Hanımım hayızlı iken yapabileceğim helâl bir şey var mı?" diye soran  bir sahâbîye Hz. Peygamber: "İzârın  üstünden yararla­nabilirsin"[141]  şeklinde   cevap   ver-miştir. "İzâr", bir kadının göbekle diz kapağı arasını örtmek İçin giydiği kısa  etek ve  benzen giysi demektir. Bu  hadise göre, karısı  hayız veya loğusa  olan  bir erkek,  göbekle  diz kapağı  arası  bir giysiyle örtülü  ol­duğu  halde ve  bu  örtülü  yerlere dokunmamak şartıyla  ondan  değişik tarz   ve   yollarla   istimtâ'da   bulunabilir,   yani   zevkini   tatmin   edebilir. Hayızlı  ve  loğusa  iken   kadınla  cinsel   ilişkide  bulunmak  büyük günah­lardandır.   Bu   bakımdan   tövbe   ve   istiğfar   etmek   gerekir.   Hanefî   ve Hanbelîler ile diğer bazı  bilginler, hanımı hayızlı veya loğusa  iken cin­sel    ilişkide    bulunan    kimsenin    yaptığı    bu   yanlışlığın    cezası    olarak (keffâret) bir ya da yarım dinar (bir dinar yaklaşık 4 gram altın) değe­rinde sadaka vermesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir.

Hayızın en uzun süresi olan "on gün" geçince, cinsel ilişkide bu­lunmak helâl olur. Fakat âdeti bu on günden daha kısa olan meselâ aybaşı süresi beş gün olan bir kadının, âdet gördüğü beş gün bitip kanın kesilmesiyle onunla hemen cinsel İlişkide bulunmak hemen helâl olmaz. Böyle bir durumda cinsel ilişkide bulunmanın helâl olabilmesi için kadının, ya gusletmiş olması veya üzerinden bir namaz vakti geç­miş olması ya da varsa bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir.

Eğer kan, kadının âdeti tam olmadan önce kesilmiş ise, üç günü aşmış ve kadın gusül yapmış olsa dahi, âdeti bitmedikçe koca onunla cinsel ilişkide bulunamaz. Çünkü âdet süresi içinde kanın tekrar gelme­si mümkündür. Ancak kadın, böyle kanın kesilmesi üzerine yıkanmış oîunca ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.

Hayız ve nifas halleri, guslü gerektirir. Yani aybaşı hali sona erip, kan kesildikten sonra hemen gusül (boy abdesti) yapıp, temizlenmek gerekir. Çünkü daha önce meali verilen âyette[142] temizlen­menin gereğine değinilmiştir. Nifas da hayız gibi olduğundan, bu da aynı hükme tabidir.

Hayız görmekte olan kadını boşamak caiz değildir. Ancak buna rağmen boşama geçerlidir ve "bid'î talâk" adını alır. Konu ile ilgili âyette: "Boşayacağınız zaman, eşlerinizi iddetlerini gözeterek boşayın" buyurulmuştur. Diğer yandan, Hz. Peygamber, hayız halinde iken ric'î talâkla eşini boşayan Abdullah b. Ömer'e, eşine dönüp onu temizlik günlerinde veya hamile iken boşayabileceğini bildirmiştir. Ha-nefîler'e göre iddet müddeti üç hayız, Şâfiîler'e göre ise üç temizlik müddetidir.

 

5- Hayız Kanının İlâçla Önlenmesi Veya Geciktirilmesi

 

Önceden de belirtildiği gibi, bir kadından belirli günlerde mutat hayız kanının gelmesi o kadının sağlıklı olduğunun bir işaretidir. Bir kadından hayız kanının hiç gelmemesi veya belirli günlerden daha uzun veya kısa süreli gelmesi, onun hastalığının bir göstergesidir. Fıkıh bilginleri, böyle bir kadının hayızla ilgili hastalığını tedavi ettirmesinin ve hayız görmesi için ilâç kullanmasının caiz olduğu hususunda görüş birliğine sahiptir.

Fıkıh bilginleri, sağlıklı bir kadının, hayız kanının gelmesini önlemek veya onu geciktirmek için ilâç kullanmasının caiz olup olmadığını tar­tışmışlardır. Hanbeiî fıkıh bilginleri, bir kadının hayız kanının gelmesini önlemek için ilâç kullanmasının caiz olmasını iki şarta bağlamışlardır. Bu şartlardan biri, kadının kullandığı ilâçtan bedeninin zarar görmeme­si, ikinci şart ise çocuk olmasını isteyen kocasının iznini almasıdır. Zira devamlı veya sık sık ilâç kullanma sonucunda, rahimde veya bedende meydana gelecek tahribattan dolayı, kadının sağlığı tehlikeye düşebilir. Hayız kanının gelmesini önlemek için kullanılan ilâçların doğum kontro­lü görevi yaptığı da bilinmelidir.

İmam Mâlik'e, hac ve umre yapacak bir kadının, hayız kanının er­kenden gelmesinden korkup onu geciktirmesi için İlâç kullanmasının caiz olup olmadığı sorulunca, o bu soruya: "Bu doğru değildir" cevabı­nı vermiş ve hayzı geciktirmek için ilâç kullanmayı mekruh görmüştür. İbn Rüşd ise, böyle bir kadının ilâç kullanmasının onun bedenine zarar vereceğinden endişe ettiği için İmam Mâlik'in bunu mekruh gördüğünü bildirir. İmam Mâlik'in bu konudaki görüşünün sebebini bu şekilde açıklayan İbn Rüşd, ilâç kullandığı için hayız kanı kesilen veya geciken kadının hayız değil, temizlik halinde olduğuna da kapalı bir biçimde işaret etmiştir.

Burada işaret edilmelidir ki, sağlıklı bir kadının, hayız kanının gel­mesini önlemesi veya geciktirmesi için sık sık ve devamlı ilâç kullan­ması, onun sağlığını ve bedeninin dengesini zamanla bozacağı kesin veya kesine çok yakındır. Yine unutulmamalıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın"[143] buyrula-rak, bizden, Allah'ın bize bir emaneti olan bedenimizi kendi ellerimizle tehlikeye atmadan onu en iyi şekilde korumamız istenmiştir. Bir kadı­nın, hayızlı iken yapılması kendisinden dinen istenmeyen bir ibâdeti yapmak için bile olsa, hayız halini ortadan kaldıracak bir ilâcı kullan­ması, sağlık açısından tehlike oluşturup onun sağlığını zamanla boza­cağından dolayı dinen caiz görülemez. Yukarıda İmam Mâlik'in görüşü­nün, sadece hac İbadetiyle ilgili olduğu, haccın ise çok fazla tekrarla­nan bir ibâdet olmadığı da gözden uzak tutulmamalıdır.[144]

 

B- Nifas (Loğusalık)

 

Kadınlara mahsus hallerden biri olan nifas, çocuğun doğumdan hemen sonra gelen kan demektir. Bu aynı zamanda kanın gelmesiyle meydana gelen hades hali yani bazı ibâdetleri yapmaya engel olan hükmî kirlilik durumunu İfade eder. Buna dilimizde loğusalık, böyle kadına da loğusa denilir. Loğusa kadının, hayızlı kadın gibi, bedeni, artığı, teri ve pişirdiği her şey temizdir.

Nifasın en kısa süresi için belli bir sınır yoktur. Bir gün, bir saat bile olabilir. Çünkü bunu belirleyen bir âyet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır.

Hanefî ve Hanbelîler'e göre nifasın en uzun süresi kırk gündür. Bu duruma göre, her kadın için belirli bir loğusalık süresi olabilir. Yani loğusa kadın, çocuk doğurduktan sonra on, on beş, yirmi, yirmi beş, otuz gün veya kırk güne kadar kan görüp, ondan sonra temizlenmiş olabilir. Kırk günden sonra gelen kan, istihâze (özür) kanı sayılır. Nifasın en uzun süresinin kırk gün olduğunu belirten bazı hadisler vardır. Peygamber Efendimİz'in hanımlarından Ümmü Seleme (r.anhâ): "Resûlullah zamanında loğusa kadın kırk gün namaz kılmayıp, otururdu (namaz kılmazdı)"[145] buyurmuştur. Sahâbîlerden Enes b. Mâlik (r.a.) de: "Resûlullah loğusa kadın için kırk günlük bir süre belirlemiştir. Ancak daha önce kanı kesilip, temizlenen bunun dışında­dır"[146] demiştir.

El ve ayak gibi organları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle de nifas hali meydana gelir ve bu hal genellikle on-on beş gün kadar devam eder. Fakat henüz organları belirmemiş bir düşüğe nifas hü­kümleri uygulanmaz.

Hanefîler'e göre nifas süresi içinde görülen temizlik de nifastan sa­yılır.   Meselâ,  on   gün   kan   gelip   beş  gün   kesildikten   sonra   tekrar  onnün kan gelecek olursa bu yirmi beş günün tamamı nifas hali sayılır. Şafiî ve Mâlikîler'e göre ise, aradaki temizlik süresi on beş günü geçer­se, "temizlik (tuhr)", bundan sonrası "hayız" sayılır. Temizlik hali on beş günden az devam ederse, hepsi loğusalık sayılır. Hanbelîler'e göre de, bu temizlik günleri temizlik hali sayılır. Bu sebeple temiz haldeki ka­dınlara vacip olan şeyler, nifas gören kadına da bu temizlik günlerinde vacip olur.

İkiz doğumlarda loğusalık süresi, ilk çocuğun doğumu ile başlar. Şâfiîler'e göre ise, bu süre ikinci çocuğun doğumu ile başlar. Birinci çocuğun doğmasından sonra gelen ise, eğer âdet zamanına rastlamış ise hayız kanı, aksi halde özür kanı (istihâze) sayılır.

Bir kadının loğusalıktaki âdeti, önceki doğumunda kan gördüğü günler kadardır. Buna göre meselâ, bir kadın önceki doğumunda yirmi gün kadar kan görse bu, onun loğusalık âdeti sayılacağından ikinci doğumunda kırk günü aşan bir sayıda meselâ kırk iki gün kan görse, yirmi günü aşan bu yirmi iki gününün loğusalık değil özür kanı oldu­ğu anlaşılır ve bu süre zarfında kılınmayan namazlar ve tutulmayan oruçlar kaza edilir.

İkinci doğumda kan kırk günü aşmaz da meselâ otuz dokuz veya kırk gün devam ederse bu defa loğusalıktaki adeti otuz dokuz veya kırk güne intikal etmiş sayılır ve kırk günü aşmadığı için bunların hep­si  loğusalık kanı olmuş olur.

Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Ancak, "Ge­be olanların iddet süresi, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır"[147]  âyetinin   hükmünce   kadın   doğum   yapmakla   iddeti   sona erer.[148]

 

C- İstihâze

 

Fıkıh'ta, rahmin iç taraflarında bulunan bir damardan aybaşı (hayız) ve loğusalık (nifas) süreleri dışındaki zamanlarda bir hastalık sebebiyle akan kana istihâze, böyle bir kadına da müstehâza denilir. Hayız gör­mekte olan bir kadından üç günden az, on günden fazla gelen kan, loğusa bir kadından kırk günün üstünde gelen kan, istihâze kanıdır yani bir özür kanıdır. Yine buluğ (ergenlik) çağına henüz ulaşmadığın­dan dokuz yaşına girmemiş kızdan, gebeden, âdetten kesilmiş kadın­dan gelen kan da istihâze kanıdır.

İstihâze kanı, dinmeyen burun kanaması veya yaradan akan kan gibidir. Bununla yalnız abdest bozulur. Bu kan, en az bir namaz vakti süresince   devam   ederse,   sahibi   özürlü   (ma'zûre)   sayılır.   Bu   yüzden kendisi  hakkında  özürlülere ait hükümler uygulanır.  Hz. Âişe'den  şöyle rivayet   edilmiştir:   Fâtıma   binti   Ebî   Hubeyş,   Hz.   Peygamber'e   hitaben: "Ya  Resûlellah,  ben  istrhâze  kanı  gören  bir kadınım,  bir türlü temizle­nemiyorum, namazı  bırakayım mı?" diye sordu.  Efendimiz şöyle buyur­du: "Bu ancak damar (dan gelen bir kanjdır; hayız değildir. Hayız vakti geldiği zaman,  namazı  bırak,  hayız süresi  geçince  kanı yıka, guslet ve namaz   kıl"[149].  Diğer  taraftan   Hz. Peygamberin Hamne binti Cahş'a istihâze kanı geldiği durumlarda oruç tutmasını   ve   namaz   kılmasını   emrettiği   nakledilir[150]. Buna göre kendisinden  istihâze kanı gelen  kadın,  namaz ve oruç gibi ibâdetleri yerine getirir. Tavaf yapabilir,  Kur'an'a  el  sürebilir,  onu  oku­yabilir,   mescide   girebilir.   İstihâze   kanının   süregelmesi,   cinsel   ilişkiye girmeye   dinî   bir   engel   teşkil   etmemekle   birlikte   bu   konudaki   tıbbî tavsiyelere dikkat edilmesi gerekir.  Kendisinden  istihâze kanı gelen  ka­dın,  abdestten  önce  avret yerlerini  yıkar.  Kanı  durdurmak  veya  azalt­mak amacıyla pamuk veya sargı ve benzeri tıbbın önerdiği şeyleri kul­lanarak tedbir almaya çalışır, sonra abdestini alır,  namazını  kılmaya  ve diğer ibâdetlerini yapmaya başlar. Aldığı tedbir sonucunda  kendisinden dışarı   kan  çıkmayan   kadın  özürlü   sayılmaz.  Bu  yüzden  vakit çıkmakla onun  abdesti bozulmaz. Ayrıca  kan ayakta, rükû ve secde durumların­da geliyorsa oturarak ima ile namaz kılmayı tercih etmesi de bir tedbir olarak tavsiye edilmektedir.

Sir kız ergenlik çağına girince, hayızla birlikte istihâze kanı da görmeye devam ederse, her ayın on günü hayız, yirmi günü temizlik kabul edilir. Bu durumdaki kadının loğusalığı kırk gündür. Düzenli âdet görmekte olan bîr kadın, istihâze kanı görürse, âdet süresinden fazla olarak devam eden kan, İstihâze kanı sayılır. Âdet süresini unutmuş olan kadın ise istihâze kanı görürse, ihtiyata uygun çözümü uygular.

 

İKİNCİ  BÖLÜM NAMAZ

 

1- Namaz Kavramı Ve İbâdet Değeri

 

A- Namaz Kavramı, Mahiyeti Ve Önemi

 

Namaz, Farsça bir kelime olup Arapça karşılığı "salâf'tır. Salât, söz­lükte 'dua etmek', 'yalvarmal<', 'rahmet etmek' gibi anlamlara gelir. Dinî bir terim olarak salât (namaz) "tekbir" ile başlayıp "selâm" ile tamam­lanan belirli hareket ve sözlerden ibaret bedenî-ruhânî bir ibâdeti ifade eder.

Namaz, Allah'a imandan sonra farzların en büyüğü, imanın dışa yansıyan en büyük göstergesi, İslâm'ın beş şartından biri, dinin direği, kalbin nuru ve müminin mi'racıdır. Namaz, mümini Allah'ın manevî huzuruna yükselten, ruhen arındırıp yücelten, bir taraftan şükretmeye bir taraftan da sabra alıştıran ve kulluk bilincine eriştiren bedenî bir ibâdettir.

Namaz, İslâm'dan önceki ilâhî dinlerde de emredilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde Peygamberimiz'den önceki peygamberlerden söz edilirken, onlara da namazın emredildiği belirtilir ve bazı peygam­berlerin namazın öneminden bahseden ifadelerine atıfta bulunulur. Hz. İbrahim'in bu hususla ilgili olarak Kur'an'da yer alan duası şöyledir:

"Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur".[151]

Yine Kur'an'da Hz. Lokman'ın oğluna verdiği öğütlere değinilirken onun şöyle dediği nakledilir:

"Yavrucağızım! Namaz kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye ça­lış. Doğrusu bunlar azim, sebat ve kararlılıkla yapılması gereken işler­dir".[152]

Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) da peygamber olarak gönde­rilip vazifelendirilmesinden itibaren namaz kılmakla yükümlü tutulmuştu. Mekke döneminde gerek Peygamberimiz ve gerekse ilk müslümanlar, müşriklerin baskı ve hakaretlerine rağmen Mescid-İ Harâm'da, evlerinde. vadilerde, bahçelerde ve benzeri yerlerde namaz kılıyorlardı. Ayrıca Dârü'l-Erkam adlı bir evi de mescid haline getirmişlerdi. Mekke döne­minde inen birçok âyette namazın öneminden bahsedilmekte ve na­maz kılanları engelleyenler sert bir dille kınanmaktadır. İslâmiyet'te bu­gün bilinen şekliyle beş vakit namaz Mi'rac Gecesi'nde farz kılınmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de yüzden fazla âyette namazdan bahsedilmektedir. Bu durum, İslâm'da namaza büyük bir önem verildiğinin göstergesidir. Bu âyetlerden bazılarının meali şöyledir:

"Resulüm! Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Şüphe yok ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak (zikretmek) elbette   (ibâdetlerin)   en   büyüğüdür.  Allah   yaptıklarınızı   bilir".[153]

"Namazı kılın, zekâtı verin, önceden ne hayır yaparsanız onu Al­lah'ın  katında  bulacaksınız. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı görür".[154]

"Evet, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah'a tes­lim ederse onun mükâfatı Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler".[155]

"Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşu içindedirler... Ve onlar ki namazlarına devam ederler".[156]

"Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz narr.az Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir".[157]

"Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve Hanifler ola­rak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte doğru din de budur" (ei-Beyyine 98/5).

"Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır".[158]

Peygamberimiz de namazın İslâm'ın beş şartından biri olduğunu beyan etmiş[159] ve "Namaz dinin direğidir"[160] hadis-i şerifleriyle de namazın dindeki yerini ve önemini ortaya koy­muştur.

Kur'ân-ı Kerîm'de bir taraftan "Namaz kılın!" ifadesiyle namaz farz kılınmış, diğer taraftan da "Namaz müminler üzerine vakitleri belli farz­dır"[161] buyrularak namazın belli vakitlerde kılınacağı beyan edilmiştir, Kur'ân-ı Kerîm'de beş vakit namaza şu şekilde işaret edilmiş­tir:

"Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde)   namaz   kıi;   bir   de   sabah   namazını.   Çünkü   sabah   namazı şahitlidir".[162]

Fıkıh bilginleri ile müfessirlere göre, bu âyet, beş vakit namazı ihti­va etmektedir. Şöyle ki, güneşin öğlen zeval vaktinden sonra batıya dönmesinden sonra öğle (1) ve ikindi (2), güneşin batmasından sonra akşam (3) ve yatsı (4) namazları vardır. Bu âyette sabah (5) namazı ise özelliğinden dolayı ayrıca zikredilmiştir.

"Gündüzün iki tarafında, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çün­kü iyilikler kötülükleri (günahları) yok eder.

Gündüz, "fecir'in husule gelmeye başladığı yani tan yeri ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre" demektir. Gece ise, "güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar ge­çen süre"dir. Buna göre, gündüzün iki tarafındaki namazlar sabah (1), öğle (2), ikindi (3) namazları; gecenin ilk saatlerindeki namazlar, akşam (4) ve yatsı (5) namazlarıdır.

"(Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile teşbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında {iki ucunda) da teşbih et ki, sen Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden)".[163]

Tefsir ve fıkıh bilginleri bu âyetteki "övgü ile tesbih"ten maksadın namaz olduğunu belirtmişlerdir. Zira namaz en kâmil ve en büyük bir zikirdir. Ayrıca:

"Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde), sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Al­lah'ı teşbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O'na mah­sustur".[164]

İbn Abbas'tan gelen bir rivayet e göre, bu âyet beş vakit namazı içine almaktadır.

"Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın"[165] âyetinde geçen "orta namaz"dan maksat ikindi namazıdır.

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın"[166] âyeti cuma namazının farz olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber her gün farz olan beş vakit namazı devamlı olarak kılmış, bu namazları imam olarak cemaate kıldırmış ve ayrıca sözlü olarak da Allah Teâlâ'nın mümin kullarına bir gündüz ve gecede beş vakit namazı farz kılmış bulunduğunu açıklamıştır. Bir köylü kişi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir:

"Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir. Köylü: "Benim üze­rimde bunlardan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Resûlullah şöyle  cevap  vermiştir:  "Hayfr  kendiliğinden  ve  gönüllü   olarak  kılarsan bu   müstesnadır".[167]

Yine, Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel'İ Yemen'e gönderirken şöyle demiştir:

"Sen, Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları, Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehâdet etmeye davet et. Şayet Allah'a iman edip bana itaat ederlerse, Allah'ın kendile­rine  bir gündüz  ve   bir gecede   beş vakit  namazı  farz  kıldığını   bildir".[168]

Diğer taraftan İslâm ümmeti, bir gündüz ve bir geceyi içine alan yirmi dört saatlik zaman diliminde beş vakit namazın farz olduğu ko­nusunda görüş birliği içindedirler. Kur'ân-ı Kerîm'de bayram namazlarına İşaret edilmiş olmakla birlikte, vacip olan vitir namazı ile nafile (sünnet ve müstehap) namazlar Peygamber Efendimizin uygulamalarıyla sabit olmuştur.

 

B- Namazın İbâdet Değeri

 

Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde bütün yaratıkların Allah'a kendi li-sanlarıyla ibâdet ettikleri beyan edilmektedir. İnsan, akılla donanmış bir canh, yaratıklar içinde üstün bir varlık ve Allah'ın yer yüzündeki halife-sidir. Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah'ın insana sonsuz lütuf ve ikramlarda bulunduğu, onu en güzel bir biçimde yarattığı şöyle belirtilmiştir:

"Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yaratıklarımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık"[169]; "Biz insanı en güzel biçimde yarattık".[170]

Bu yüzden, insandan da şanına yakışan, kendisine en uygun ve bütün yaratıkların ibâdet biçimlerini içeren bir ibâdet istenmektedir. İşte, namaz insanın şanına yakışan, ona en uygun olan, yaratıkların ibâdet şekil ve tarzlarını içeren ve Allah'ına karşı şükrünü en mükem­mel şekilde yerine getirebileceği bir ibâdet şeklidir. Zira namaz en büyük zikirdir ve Allah'ı anmanın ve O'na kullukta bulunmanın en mü­kemmel vasıtasıdır. Namaz, beden, dil ve kalb (gönül) ile yapıldığı için, ona en mükemmel zikir denilmiştir.

Şah Veliyyullah Dihlevî'nin de ifade ettiği gibi, namaz özü bakı­mından üç unsurdan oluşur: İlk önce Yüce Allah'ın celâl ve azametini (yüceliğini) düşünme sonucunda kalbin huşu ile dolması, ardından dilin bu yüceliği, bu huşûyu en münasip kelimelerle ifade etmesi ve son olarak da  organların,   kalpteki  huşûya   uygun  düşecek fiil  ve  davranışlarda bulunmasıdır. Kulun yüzünü ve gönlünü Allah'a yönelterek, O'nun huzurunda yakarış halinde ayakta durması (kıyam), tazim ifade eden bir fiil ve davranıştır. Kulun bundan daha üstün tazim ifade eden fiil ve davranışı, kendi acizliğini, Rabb'inin de izzetini (ululuğunu) benliğin­de hissetmesi ve bunun bir göstergesi olarak başını öne eğmesi (rü-kû)'dir. Rükûdan daha üstün saygı ifade eden fiil ve davranış ise, kişi­nin en şerefli ve duyularının hepsinin bir arada bulunduğu organı olan yüzünü Yüce Allah'ın huzurunda alçaltıp toprak seviyesine indirmesi (secde)'dir. Namazın en güzel bir İbâdet oluşu, onun Allah'ın huzurun­da ayakta dik durma (kıyam), tam olarak eğilme (rükû) ve alnı toprağa değdirme (secde) gibi tazim ve saygı ifade eden fiil ve davranışları içermesinden ileri gelmektedir. İşte bu fiil ve davranışlar, Allah'ın huzu­runda ilâhî yüceliği ve beşerî aczi hissettiren ve böylece de ruhun gerekli gelişmesini sağlayan aşamalardır.[171]

Cenâb-ı Hak kendi egemenlik atmosferini oluşturmak üzere her gün beş vakit namazın kılınmasını emretmiştir: Sabahleyin güneş doğ­madan önce, öğleyin, ikindi vaktinde, akşamleyin ve gece yatmadan önce. Bu durum, yaradanımıza saygı ve bağlılığımızın bir göstergesi olarak her namaz için, bütün maddî ve şahsî çıkarlarımızdan, egoizmi­mizden birkaç dakikalığına vazgeçmemizi gerektirir. Öğle namazı, her hafta cuma günü aynı vakitte, mutlaka cemaatle kılınan bir namaza dönüşür. Cuma namazı olarak kılınan bu namazın farzından önce bir hutbe okunur.

İslâm kutlanması gereken iki bayram belirlemiştir. Biri oruç ayı so­nunda ramazan bayramı, diğeri Mekke'ye yapılan hac sırasında kurban bayramıdır. Bu iki bayram beş vakit namaza ilâve olarak özel birer namazla kutlanır. Sabahleyin güneşin doğmasından sonra kuşluk vak­tinde cemaatle kılınan bayram namazı için bir araya gelinir, namaz sonrasında imam bir hutbe okur. Bu namazlar, bir mümin için asgarî dinî görevlerdir. Önemli olan, insanın kendisi için ayırdığı zamanların dışında, yirmi dört saat içinde hiç değilse her saat İçin bir dakikaya denk düşecek toplam yirmi dört dakikayı asgarî görevleri olan ve belli vakitlerde kılınan bu namazlar için ayırıp bu vesile ile günde yaklaşık yirmi dört dakikayı da Allah'ın huzurunda harcamasıdır. Fakat insan her zaman; mutlu günlerinde de mutsuz anlarında da, çalışırken de yatar­ken de başka işlere başlarken de Allah'ı anmak ve düşünmek zorun­dadır. Kur'an bize bu konuda şöyle seslenir:

"Akıl sahipleri ayakta iken, otururken, yanlan üzere yatarken Allah'ı zikrederler.   Göklerin   ve   yerin   yaratılışını   düşünürler   ve   şöyle   derler:

Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın"[172]; "Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın".[173]

 

2- Namazın Dünyevi Ve Uhrevı Yönleri

 

A- Namazın Hikmet Ve Faydaları

 

1- Hikmetleri

 

Namazın farz kılınmasının pek çok hikmeti vardır89. Bunların en başta geleni, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmektir. Her vaktin namazı, o vakitte bulunmanın yani o vakitte hayatta bulunmanın ve ona bağlı olarak Cenâb-ı Hakk'ın verdiği diğer nimetlerin şükrüdür. İnsan, namaz vasıtasıyla, kendisine çeşit çeşit nimetleri veren rabbine şükür borcunu ödemeye, yaratanının lütuf ve ikramlarını güzel bir dille söyleyerek kulluk görevini yerine getirmeye çalışmış olur. Günde beş defa namaz kılarak özellikle "hayat nimeti"ne şükredip bunu alışkanlık haline geti­ren bir müminin, kendisine verilen her bir nimete, o nimete uygun bir tarz ve şekilde şükürde bulunacağı da rahatlıkla söylenebilir.

Namazın meşru kılınmasının diğer önemli bir hikmeti de, onun müminin bilerek veya bilmeyerek işlediği hata ve günahlarına kefaret olmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de, her namazın, bir önceki namazdan itibaren işlenecek günahlara kefaret olduğu şöylece açıklanmaktadır:

"Gündüzün iki tarafında, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çün­kü iyilikler kötülükleri yok eder".[174]

Kötülükleri gideren iyiliklerden biri de beş vakit namazdır. Nitekim Resûlullah (s.a.s) bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Ne dersiniz, sizden birisinin kapısının önünde bir ırmak bulunsa da, her gün beş defa onda yıkansa, kendisinde kir namına bir şey kalır mı?. Sahâbîler: "Hayır" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: İşte beş vakit namaz da bunun gibidir, Allah o sayede bütün hata­ları (günahları) giderir"[175]

Bu hadiste büyük ve küçük günahların ayırımı yapılmamakla birlik­te, bir başka hadiste[176] büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde beş vakit namazın küçük günahlara kefaret olacağı bildirilmiş­tir. Ancak günde beş vakit kıldığı namazlarla, bir gün içindeki hata ve günahlarından   temizlenme   imkânını   bulmuş  ve   bunun   şuuruna   ermiş müslümanın, büyük günah işlememe konusunda da oldukça  ileri dere­cede bir irade eğitimi aldığı rahatlıkla söylenebilir.

 

2- Namazın Faydaları

 

Namazın maddî ve manevî pek çok faydası vardır. Hakkı verilerek ve içten gelerek sırf Allah rızasını kazanmak için kılınan bir namaz, ruhu yücelten, insanı kötülüklerden alıkoyan, kalbi nurlandıran, mümini Ailah'a yaklaştıran, insanı iyiliğe, alçak gönüllüğe, düzen ve intizama sevkeden güzel bir ibâdettir. Ayrıca, bağışlama, fedakârlık, karşılıklı lü­tufkârlık gibi faziletlere erebilmek için gerekli bulunan manevî eğitimin en önemli aracıdır.

Daha önce de ifade edildiği gibi beş vakit namaz müslümanlara Hz. Peygamberin Allah'ın katına yükselişi yani Mi'rac Gecesi'nde farz kılınmıştır. Mi'rac, madde âleminden mânâ âlemine yükselme demektir. Peygamberimiz, "namaz müminin mi'racıdır" buyurmuş ve müminin namaz kılarken Allah'ın katına yükseldiğini belirtmiştir. Bu ifade sebep­siz değildir. Nitekim namaz kılan bir müslüman ilk olarak ayağa kalkar, ellerini kaldırır ve "Allahüekber {Allah en büyüktür)" der. O, bu sözle Allah'tan başka her şeyi reddeder ve tek olan rabbinin iradesine boyun eğer. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra, kendisini O'nun huzurunda o kadar âciz hisseder ki, saygıyla eğilir, rükûda başını eğer ve bu sıra­da "Sübhâne rabbiye'1-azîm" {Ulu Allahım! Seni kendine yakışmayan bütün noksanlıklardan uzak bilir, teşbih ederim) der. Ardından doğrulur ve kendine hidâyet verdiği için Allah'a şükreder. O an düşünür ve Allah'ın azameti karşısında kendinden geçerek secde etmek ve tam bir tevazu içinde başını toprağa koymak gerektiğini hisseder, bu esnada da "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" "Yüce Allahım! Seni kendine yakışmayan bütün noksanlıklardan uzak bilir, teşbih ederim" der. O bu hareketleri bedenini ruhâniyete alıştırmak ve maddî âlemden manevî âleme, Al­lah'ın huzuruna kendisini götürülmeye giderek daha lâyık hâle getir­mek için tekrar tekrar yapar. Bu noktaya eriştiğinde, Allah'a selâm verir ve kendisinden selâm alır. Gerçekten bu selamlaşma için, Hz. Muham-med'in Allah'ın katına yükselişi ve karşılaşması sırasında, yani mi'rac'da kullanılmış olduğu belirtilen şu ifadeleri kullanır:[177]

"En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz!) Selâm  bize ve Allah'ın  salih  kullarına olsun. Şahitlik ederim  (yani  bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur ve şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulü­dür." Mümin böylece ruhanî âlemde bir seyahat yapar ve Allah'ın katı­na bu şekilde yükselir.[178]

Namazı göz aydınlığı olarak nitelendiren Resûlullah üzüntü ve ke­der zamanlarında huzur ve sükûna kavuşmak İçin; "Ey Bilâl! Kalk, ezan oku   da   namaz   kılalım   ve   huzura   kavuşalım"   dediği   nakledilir.[179]

"Şüphe yok ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar"[180] âyetinde belirtildiği gibi, namaz her gün belirli aralıklarla namaza duran mümini her çeşit kötülük ve çirkinlikten alıkoyar ve onu dünyanın hırs ve gösterişlerinden de korumuş olur.

Bunlar namazın manevî yönüdür. Maddî bakımdan da namazın fert ve toplum açısından pek çok faydaları vardır. İnsanın temizliğine, be­den ve ruh sağlığına, intizamlı ve programlı hareketlerine sebep olur; namaz kılan kişi, faydalı şeyleri düşünür ve onları yapar, düzenli bir hayat sürer, işlerinde başarılı olur; namaz sayesinde kişi, güzel ahlâk sahibi ve vakarlı olacağı için herkesin sevgi, saygı ve takdirini kazanır, toplumda itibarlı bir kişi olur. Cemaatle kılınan namazın da ırk, renk, dil, sosyal sınıf ve ülke ayırımı gözetmeksizin müminleri aynı safta top­laması ve kollektif şuuru oluşturması, sosyal dayanışmayı gerçekleştir­mesi açısından güçlü bir rol üstlendiği şüphesizdir.

Namazın farz kılınmasındaki hikmetler, sağladığı maddî ve manevî faydalar her türlü düşüncenin üstündedir. Ancak bir müslüman nama­zını yalnız Allah rızasını kazanmak, rabbine şükretmek ve O'nu yücelt­mek için kılar. Namazın hiçbir faydasının bulunmadığını düşünse bile, onu yine de Allah emrettiği için kılar ve bu ibâdet için ayırdığı dakika­ların hayatının en mutlu zamanı olduğunu kabul eder.

 

B- Namazın Âhiret Hayatı İle İlgili Yönü

 

1- Namazı Kılmanın Mükâfatı (Ödülü)

 

Bir müslüman namaz kılmakla dünyadaki borcunu ödemiş olur. Namazını ihlâs ile yani içtenlikle kılan kişinin âhirete ilişkin mükâfatı (ödülü) da, sevap kazanıp cennete girmektir. Ubâde b. Sâmid'den riva­yet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

"Yüce Allah mümin kullarına bir gündüz ve bir gecede beş vakit namazı farz kılmıştır. Allah, bu beş vakit namazı küçümsemeden hakkım vererek kıian kimseyi cennete sokmaya söz vermiştir. Fakat bu na­mazları kılmayan kimseler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar".[181]

Yine Resûlullah (s.a.s.) veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz   Allah'tan    korkunuz;   beş   vakit   namazınızı   kılınız;   oruç ayında (Ramazan'da) oruçlarınızı tutunuz; mallarınızın zekâtını veriniz ve âmirlerinize itaat ediniz ki, Allah'ın cennetine giresiniz".[182]

 

2- Namazı Terk Etmenin Âhirete İlişkin Cezası

 

Hz. Peygamber'e, mi'rac gecesinde namazın farz kılınması yanısıra Bakara sûresinin "Âmene'r-resûlü" diye anılan iki âyeti de vasıtasız bir şekilde vahyedildi.[183] Birinci âyette iman esasları tekrarla­nır, Son âyetin meali İse şöyledir:

"Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rab-bimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbi-mizi Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de üzerimize yükleme! Bizi affet! Ayıplarımızı ört! Bize rahmetinle muamele eyle! Sen bizim sahi­bimiz ve yardımcımızsın. Artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"

Allah nazarında önemli olan, niyet ve iradedir, yapılanın miktarı ve dış şekli değil.[184] Dinine bağlı bir kişi, namazını hiçbir zaman terk etmez ve namazlarını belirlenen vakitlerin­de kılar. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar vardır; kişi mazereti sebebiyle meselâ hasta olduğu için namazı ayakta kılamıyorsa bu ibâ­detini oturarak da yerine getirebilir. Eğer oturarak da kılamıyorsa işa­retle (îmâ) kılar. Önemli olan maddî veya dünyevî meşguliyetlerinin ortasında mânevi görevini unutmamaktır. İnsanlık hali, unutursa veya uykudan uyanamazsa veya buna benzer geçerli bir mazereti bulunursa mazeretinin bittiği anda manevî görevi olan namazını kılmalıdır. Hz. Peygamber savaşta da ashabına nöbetleşe korku namazını kıldırmış[185] ve Hendek savaşı sırasında, düşman saldırısı bütün gün namaz kılmak için fırsat vermediği İçin namazlarını daha sonra kılmıştır. Şüphesiz her şey müminin vicdanına kalmıştır. Allah katında şahsen sorumlu olacaktır. Allah ise aldatılamaz ve hiçbir şey O'ndan gizlene­mez.

Darlık ve kesin zaruret zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar devre­ye gireceğinden, aklı eren kimse için namazı terk etmenin hiçbir maze reti yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de, namazı mazeretsiz terk edenler veya gös­teriş İçin namaz kılanlar ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:

"Günahkârlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik".[186]

"Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, buniar namazı terk ettiler, hevâ ve heveslerine uydular. Bu yüzden ileride sapıklıkları­nın cezasını çekecekler. Ancak tövbe eden, iman edip salih amel işle­yen   bunun   dışındadır".[187]

"Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Al­lah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler".[188]

"Vay o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarından habersizdir­ler".[189]

Peygamberimiz de kıyamet gününde kişinin İlk önce farz namazlar­dan sorguya çekileceğini belirtmiştir.[190]

 

3- Namazın Çeşitleri, Rekatları Ve Yükümlülüğü

 

A. Namazın Çeşitleri Ve Rekatları

 

Hanefî fıkıh  bilginlerine göre, namazlar, şer'î hükmü açısından farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört çeşittir.[191]

 

1- Farz Namazlar

 

Farz namazlar farz-ı ayın ve farz-ı kifâye olmak üzere iki kısma ay­rılır. Günlük beş vakit namaz ile haftalık cuma namazı farz-ı ayındır. Farz-ı ayın olan günlük beş vakit namaz, yükümlülük çağındaki her müslümana farz olup her biri bunu ayrı ayrı yerine getirmekle mükel­leftir. Günlük farz namazlar, sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört olmak üzere bir gündüz ve gecede toplam on yedi re­kattır. Farz-ı ayın olan haftalık cuma namazı ise cuma günü şartlan gerçekleştiğinde öğle vaktinde öğle namazı yerine iki rekat olarak kılı­nır. Bu namaz ile mükellef olmayan kişiler {meselâ, hanımlar) de gönül­lü olarak cuma namazını kılarlarsa, bu namaz öğle namazı yerine ge­çer. Dolayısıyla ayrıca öğle namazı kılmalarına gerek kalmaz.

Defin edilmeden önce müslüman ölü için kılınan cenaze namazı İse farz-ı kifâyedir. Bu namaz, içinde ölünün yakın, dost ve tanıdıkları­nın da bulunduğu bir grup müslüman tarafından kılınınca, diğer müslümanlardan sorumluluk kalkar.

 

2- Vacip Namazlar

 

Yatsı namazından sonra kılınan üç rekat vitir namazı ile ramazan ve kurban bayramlarında ikişer rekat olarak kılınan bayram namazları vacip namazlardır. Bu namazlar, Şafiî, Hanbeiî ve Mâlikî mezheplerinde sünnet namazlar arasında yer almakla birlikte, farz-ı kifâye olduğunu söyleyenler de vardır. Bir kimsenin kendi iradesiyle kılmayı adadığı ne­zir (adak) namazları da vacip hükmündedir. Bu namaz en az iki rekat olur. Yine bir kimsenin başladığı nafile (sünnetler dahil) bir namazı tamamlaması ve bozulduğunda kaza etmesi vaciptir. Bazı Hanefî fıkıh bilginleri güneş tutulması (küsûf) namazının da vacip olduğunu ileri sürmüşlerse de fakihlerin çoğunluğu bu namazın sünnet-i müekkede olduğunu ifade etmişlerdir.

 

3- Sünnet Namazlar

 

Bunlar, farz namazlardan önce veya sonra Hz. Peygamber'in sünne­tine uyularak kılınan namazlardır. Bazıları sünnet-i müekkede, bazıları da sünnet-i gayr-İ müekkede veya mendup/müstehap olarak isimlendi­rilir. Hz. Peygamber'in farz ve vacip olmaksızın devamlı olarak kıldıkları namazlara "sünnet-i müekkede", ara sıra terk ettiği namazlara ise "sün­net-i gayr-ı müekkede" veya "mendup/müstehap" denir. Sünnet-i müek­kede olan namazları kılan sevabı hak eder, terk eden ise cezayı hak etmemekle birlikte kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olur. Bu ba­kımdan sünnet-İ müekkedenin hükmü, vacibe yakındır. Sünnet-i gayr-ı -müekkede yani mendup ve müstehap olan namazları kılan kimse se­vabı hak eder, terk eden ise kınanmaya ve azarlanmaya müstehak ol­maz.

Sabah namazının farzından önce iki; öğle namazının farzından önce dört, farzından sonra İki; akşam namazının farzından sonra iki; yatsı namazının farzından sonra iki rekat olarak kılınan namazlar sünnet-i müekkededir. Ramazan ayında yatsı namazından sonra yirmi rekat kılı­nan teravih namazı da sünnet-i müekkede türünden bir namazdır. Yine cuma namazının farzından önce dört, farzından sonra dört rekat olarak kılanan namazlar da sünnet-i müekkede kabul edilir. Ayrıca cuma na­mazının son sünnetinin arkasından iki rekat "vaktin sünneti" adıyla başka bir sünnet namaz kılınır. İkindi ve yatsı namazlarının farzlarından önce kılınan dörder rekatlık namazlar da sünnet-i gayr-İ müekkede ve­ya mendup/müstehap sayılır. Farz namazlara tâbi olarak belli bir düzen ve devamlılık içinde kılındıkları için, bu namazlara revâtib sünnetler adı da verilir.

 

4- Nafile Namazlar

 

Nafile namazlar, farz ve vacip namazların dışında olmak üzere Hz. Peygamber'in uygulamalarına ve teşviklerine dayanılarak belirli zaman­larda veya bazı vesilelerle Allah'a yaklaşmak ve sevap kazanmak ama­cıyla kılınan namazların genel adıdır. Bu anlamda, "sünnet namazlar" da nafile namazlar kapsamında sayılır. Bu tür nafile namazlar en az İkişer rekat kılınır Bu kapsama giren namazların kılınmaları kesin olarak emredilmedikleri halde gönüllü olarak kılındıkları için, bunlar "tatavvu' namazlar" olarak da isimlendirilir. Bu namazlara, tahiyyetü'l-mescid, kuş­luk (duhâ), evvâbîn, teheccüd, husuf (ay tutulması), küsûf (güneş tu­tulması), istiskâ (yağmur duası), yolculuğa çıkış ve yolculuktan dönüş, tövbe, abdest ve gusül sonrası, tavaf, ihrama girme, teşbih, istihare, hacet namazları örnek olarak gösterilebilir.

Bir hadiste, kulun ilk önce farz namazlardan sorguya çekileceği ve farzların eksik olması halinde bunların sünnet ve nafile namazlarla ta­mamlanacağı belirtilmiştir[192]. Mümin farz ve vacip na­mazlara son derece özen göstererek belirlenen vakitlerinde kılmalıdır. Bunun yanı sıra elinden geldiği kadar da sünnet ve nafile namazları kılmalıdır. Böylece âhirete hazırlık yapmalıdır.

 

B- Namaz Yükümlülüğü

 

Bir   kimseye   namazın   farz  veya   vacip  olması   ve   onun   namazdan sorumlu tutulması için o kişide şu şartların bulunması aranır:

 

1- Müslüman Olmak

 

Müslüman olan her erkek ve kadına namaz farzdır. Fıkıh bilginleri­nin çoğunluğu, müslüman olmayanların namazla yükümlü olmadığı kanaatindedir. Yeni müslüman olmuş bir kimsenin daha önceki namaz­ları kaza etmekle yükümlü olmadığı hususunda dört mezhep görüş birliği içindedir.

"İnkâr edenlere, inkarcılıklarından vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle"[193] mealindeki âyet ve "İslâm, daha ön­cesini siler"[194] anlamındaki hadis bu hükmün açık delilidir.

 

2- Bulûğ Çağına Ermiş Olmak (Ergenlik)

 

Bulûğ, çocukluk çağının son bulup gençlik çağının başlaması de­mektir.  Ergenlik çağına  ulaşmamış  çocuklar Allah  katında  namazla yükümlü değildir. Ancak temyiz (iyiyi kötüden ayırabilme) yeteneği geliş­miş çocuk namaz kılarsa bu geçerlidir.

Hz. Peygamber'in, çocukların yükümlülük çağına gelmeden önce namaz disiplinini  kazanmış olmalarını  sağlamayı  hedefleyen  hadisi[195]  gereğince,   ÇOCUk   yedi yaşına gelince velisi tarafından yavaş yavaş namaza alıştırılır; on yaşına ulaştığında bunun üzerinde biraz daha fazla durulması, hattâ hafif zor­layıcı ve disiplin sağlayıcı tedbirlere başvurulması gerekir. Pek tabiîdir ki, bu hususta söz konusu görev ve yükümlülük, bulûğ çağına ulaş­mamış çocuğa değil, velisine yöneliktir. Nitekim,

"Ailene   namazı   emret;   kendin   de   ona   sabırla   devam   et"[196]

"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koru­yun"[197] mealindeki âyetler de bu konuda velinin görevli ve yükümlü buiunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

3- Akıllı Olmak

 

Dinî yükümlülüklerin söz konusu olabilmesi için, kişinin aklî meleke­lerinin yerinde olması (temyiz gücünden yoksun bulunmaması) şarttır. Aklî melekeleri yerinde olmayan kişiye mecnûn (deli) denir ki, günü­müzde bu "akıl hastası" terimi ile ifade edilmektedir. Akıl hastalığı sü­rekli olduğu gibi kısa süreli de olabilir. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre akıl hastalığının süresi yirmi dört saati geçtiğinde namaz yüküm­lülüğü düşer, daha sonra bu sürede geçen namazların kazası gerek­mez. Diğer üç mezhebe göre ise, akıl hastalığının namaz vaktinin ta­mamını kapsaması halinde namaz yükümlülüğü düşer. Aklı zayıf olanla­ra, bunaklara (ma'tûhlara) namaz farz değildir; fakat namaz kılarlarsa sevap kazanırlar. Kısa süreli baygınlık hali, uyku gibidir; bayılan kişi bu hal geçince kılamadığı namazları kaza eder. Uzun süreli baygınlık hali ise namaz yönünden kısa süreli akıl hastalığı gibidir; Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre yirmi dört saati geçtiğinde namaz yükümlülüğü dü­şer. Şafiîler'e ve Mâlikîler'e göre bu durum bir namaz vakti ile sınırlıdır. Hanbelîler'e göre ise, baygınlık hali uzun da sürse bu halde kılınmayan namazlar kaza edilir.

Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre, başıyla işaret etmek suretiyle (îmâ ile) namaz kılamayan hasta, baygın kişi gibi kabul edilir; bu du­rum yirmi dört saatten fazla sürerse, bu sürede geçen namazları kaza etmez.

Uyuyan kişiden namaz yükümlülüğü düşmez.

"Bir namazı uyku veya unutma sebebiyle vaktinde kılamayan kimse, onu   hatırladığı   zaman   kılsın"[198]  anlamındaki   hadis, uyuyan   kişinin   uykuda   geçen   namazlarını   ve   unutanın   unuttuğu   na­mazları kaza etmesi gerektiğinin açık bir delilidir.

"Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar-namaza yaklaşmayın"[199] mealindeki âyet sarhoşun namaz yü­kümlüsü olduğunun açık bir delilidir. Ancak, bir haram maddeyi kul­landığı için sarhoş olup namazını zamanında kılamayan kişinin, sonra­dan kaza etse bile, namazını geciktirdiği için günahkâr olacağı açıktır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu, ilâç ve benzeri mubah bir maddeyi kul­landığı için sarhoş olup, sarhoşluk süresi yirmi dört saatten fazla süren kişinin, baygın kişi gibi sayılacağı, dolayısıyla sarhoşluk süresi içerisin­deki namazlarının düşeceği kanaatindedirler.

 

4- Aşın Derecede Bedensel Engelli Ve Ağır Hasta Olmamak

 

Bazı fıkıh bilginleri bir kimsenin namaz yükümlüsü olabilmesi İçin sırf akıllı olmasının yeterli olamayacağını, onun aynı zamanda namazın hiç değilse bazı rükünlerini bedenen yerine getirebilecek güç ve imkâ­na sahip olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüşte olanlara göre, meselâ ayaklarıyla birlikte iki eli bileklerinden kesik olan bir kişi, aşırı derecede bedensel engelli olduğu için namaz kılmakla yükümlü değil­dir. Yine, îmâ (işaret) ile bile olsa namazını kılamayan ağır bir hasta da -aklî melekeleri yerinde olsa bile- ağır hastalığı müddetince namaz kılmakla mükellef olmadığı için, iyileştiğinde bu süre zarfındaki namaz­ları .kaza etmez. Buna karşılık, bazı fıkıh bilginleri, elleri ve ayakları kesik kişinin, namaz mükellefi olmakla birlikte abdest alma mecburiye­tinde olmadığını yani abdest almaksızın namaz kılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı fıkıh biginleri ise böyle bir kişinin abdest alması mecbur olmasa da imkânların elverdiği ölçüde teyemmüm ederek na­maz kılması gerektiğini ve işaretle bile olsa namaz kılamayan hasta kişinin ise bu durumda namazını erteleyerek iyileştikten sonra kaza etmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bu şartlar yanında, bütün mezheplere göre, hayız halinde bulun­mama ve loğusa olmama da namaz yükümlülüğü şartlarındandır. Buna göre bir hanım âdet halinde veya loğusa iken geçen namazları kaza etmekle yükümlü değildir. Ancak, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre, namaz vakti girip namaz kılacak kadar bir süre geçtiği halde namazını kılmamış ve vakit çıkmadan önce âdet görmeye başlamış ya­hut loğusa olmuş bir hanımın, daha sonra bu namazı kaza etmesi gerekir. Hanefî mezhebine göre kaza etmesi gerekmez.[200]

 

4- Namazların Vakitleri

 

Vakit, namazın farz/vâcip olmasının "sebeb"i ve edasının (kılınması­nın) da "sarfıdır. Bu sebeple, farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir, teravih ve bayram namazları kendileri için belirlenen vakitlerde kılınır. Vakit girmeden kılınacak bir namaz geçerli olmadığı gibi, vak­tinden sonra kılınacak namaz da "edâ" değil "kaza" olur. Bir namazın vaktinde kılınmayıp özürsüz olarak terk edilmesi büyük bir günahtır. Diğer taraftan cuma, bayram ve sünnet namazlar, vakitleri çıkınca kaza edilmez.

Günlük farz olan namazlar için, belirlenmiş vakitler beştir. Kur'an'da, beş vakit farz namaza işaret edilmekle birlikte, her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu, yer küresinin her yerinde aynı olmadığı için açıkça belirtilmemiştir. Namazların vakitlerinin başlangıç ve sonu hadîs-i şerif­lerle sabit olmuştur. Özellikle "Cibril'in imameti" adıyla meşhur olan hadis İle, her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu güzel bir şekilde açıklanmıştır. Bu hadisi pek çok sahâbî birbirine yakın lafızlarla rivayet etmiştir. Câbir b. Abdullah'ın "İmâmetü Cibril" adıyla rivayet ettiği hadi­sin anlamı şöyledir:

"Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber'e gelerek: "Kalk namaz kıl demiştir. Hz. Peygamber de güneş zevali aşınca öğle namazını kılmıştır. Sonra Cebrail yine ikindi vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Pey­gamber de her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olduğunda kalkıp ikin­di namazını kılmıştır. Sonra akşam vakti gelerek: "Kalk namaz kıl" de­miş, o da güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" demiş ve Hz. Peygamber de akşam şafağı kay­bolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrail (a.s.) sabah vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber de sabah vakti tan yeri ağarınca sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiş, Hz. Peygamber de kalkıp öğle nama­zını her şeyin gölgesi bir misli uzadığı zaman kılmıştır. Sonra İkindi vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" demiş, o da ikindi namazını her şeyin gölgesi kendi boyunun iki misli uzadığı zaman kılmıştır. Sonra akşam­leyin aynı vakitte gelmiş ve önceki günün vaktinde kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra, yahut gecenin üçte biri geçtikten sonra gelmiş ve Hz. Peygamber yatsı namazını kılmıştır. Son­ra sabah ortalık iyice aydınlandığı zaman gelmiş ve: "Kalk namaz kıl" demiş ve o da sabah  namazını  kılmıştır. Sonra  Cebrail  (a.s.) şöyle demistir: "  İşte  bu  iki  vakit arası,  namaz vakitleridir".[201]

Fıkıh bilginleri, bu ve diğer hadislerden yola çıkarak namaz vakitle­rinin başlangıç ve sonunu tesbit etmeye çalışmışlardır. Ayrıca kutup bölgeleri ile onlara yakın bölgelerde namaz vakitlerinin hangi esaslara göre belirleneceğini ve iki namazın bir vakitte birleştirilerek kılınıp kılı­namayacağını tartışmışlardır.

 

A- Normal Bölgelerde Namaz Vakitleri

 

Farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Cuma namazı öğle namazı yerine geçer. Vitir ve bayram namazları vaciptir. Teravih namazı ise sünnet olup ramazan ayında kılınır. Her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu şöyledir:

 

1- Sabah Namazının Vakti

 

Sabah namazının vakti, İkinci fecrin meydana gelmesinden, yani tan yerinin ağarmaya başlamasından, güneşin fiilen doğmasına kadar olan sürededir.

İki fecir vardır. Birinci fecir, doğu ufkunda beliren ve ufuktan yuka­rıya doğru dikey olarak yan daire şeklinde yükselen bir beyaz­lık/aydınlıktır. Bu beyazlık/aydınlık kısa bir zaman sonra kaybolur ve kendisini normal bir gece karanlığı izler. Bu aydınlık, gecenin bitip sabah vaktinin başladığı izlenimini vermekle beraber, gerçekte böyle olmadığı için buna "fecr-i kâzib" (aldatan fecir, yalancı tan) adı veril­miştir. Bu fecir gece hükmündedir- Bu yüzden ne yatsı vakti çıkmış, ne de sabah vakti girmiş olur. Hattâ, oruç tutacaklar için bu süre içinde yemek- içmek de haram olmaz.

Sözü edilen karanlıktan sonra "fecr-i sâdık" (gerçek fecir, gerçek tan) diye adlandırılan ikinci fecir meydana gelir ki bu, sabaha karşı doğu ufkuna yayılmaya başlayan bir beyazlık/aydınlıktan ibarettir. Bu iki fecir arası ekvator bölgelerinde üç derecedir.[202] Bununla yatsı namazının vakti çıkmış ve sabah namazının vakti girmiş olur. Bu aynı zamanda oruç için imsak vaktidir; oruç ibâdetinin yasaklarının başlangıcıdır.

Hanefî mezhebine göre, sabah namazının, camilerde halkın cemaa­te rahatlıkla katılabilmesi için, ortalık biraz aydınlandıktan sonra (isfâr) kılınması müstehaptır. Bununla birlikte, namaz herhangi bir sebeple bozulduğu takdirde, bozulan bu namazın âdâb ve erkânına uygun bir biçimde yeniden  kılınacağı da dikkate alınarak bu namazı güneşin doqum vaktine kadar geciktirmek de doğru değildir. Ancak kurban bay­ramının ilk günü Müzdelife'de bulunan hacıların sabah namazını henüz ortalık alaca karanlık iken kılmaları daha faziletlidir. Diğer üç mezhebe göre ise, her zaman sabah namazını ortalık henüz alaca karanlık İken (tağlîs) erkenden kılmak daha faziletlidir.

 

2- Öğle Namazının Vakti

 

Güneş doğarken cisimlerin gölgesi batı yönünde ve uzun iken, gü­neş gök yüzünde yükseldikçe gölgeler kısalmaya başlar ve güneş tam tepe noktasına gelince kısa bir süre için gölgelerin uzayıp kısalması durur. İşte bu an zeval vaktidir ki, cisimlerin, bu andaki yere düşen gölgesine "fey-i zeval" denir. Fey-İ zeval, mevsim ve ülkelere göre uzun, kısa ve hiç olmayabilir. Meselâ, fey-i zeval, ekvatordan kuzey ve güneye doğru uzaklaşınca ve yaz mevsimlerinde daha uzun olur. Öğle namazının vaktinin başlangıcı, güneşin zeval anının son bulmasıdır yani güneşin batıya doğru eğilmeye başlamasıdır. Güneş batıya doğru' eğil­meye başladığı andan itibaren de gölgeler doğu yönüne doğru uza­maya başlar. Bir cismin gölgesi, kendi boyu uzunluğuna ulaşınca öğle vakti sona erer ve ikindi vakti başlar. Buna "asr-ı evvel" (birinci ikindi) denir. Bu görüş, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile di­ğer üç mezhebin görüşüdür. Ebû Hanîfe ise, öğle vaktinin sonu için, bir cismin gölgesinin kendi boyunun iki katına ulaşması vaktini ölçü alır. Buna da "asr-ı sânî" (ikinci ikindi) denir. Bir cismin gölgesinin ken­di boyuna veya iki katına ulaşıp ulaşmadığı tesbit edilirken, zeval anındaki gölgesi hesaba katılmaz.

Bu konudaki görüş farklılıkları dikkate alınarak, öğle namazının "asr-ı evvel"den önce, ikindi namazının ise, "asr-i sânfden sonra kılınması tavsiye edilmiştir.

Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir.

Yaz mevsiminde öğle namazını, namaz kılanların camiye giderken sıcaktan etkilenmemeleri için biraz geciktirilerek serinde kılınması (ib-râd), diğer mevsimlerde ise hemen vakit girince kılınması müstehaptır.

 

3- İkindi Namazının Vakti

 

İkindi namazının vakti, biraz önce belirtildiği üzere öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur.

İkindi namazını, biraz geciktirerek kılmak müstehaptır. Ancak, bu namazın kerahet vakti olarak bilinen güneşin sararıp gözleri kamaştır­mayacağı vakte kadar geciktirilmemesine de dikkat edilmelidir.

 

4- Akşam Namazının Vakti

 

Akşam   namazının   vakti,   güneşin   batmasıyla   başlar,   batı   ufkunda meydana gelen "şafak"ın  kaybolmasıyla  sona  erer.  Ebû  Hanîfe'ye göre, "şafak" akşamleyin   batı  ufkundaki  kızartı/kızıllıktan  sonra  meydana  ge­len  beyazlık/aydınlıktır.   Bu  aydınlık  kaybolunca  akşam  namazının  vakti sona   erer.   Ebû   Yûsuf,  İmam  Muhammed  ve  diğer  üç  mezhebe  göre ise,   "şafak"  ufukta   meydana  gelen   kızıllıktır.   Bu   kızıllık  gidince  akşam namazının  vakti  çıkmış  olur.  Ebû  Hanîfe'nin  de  bu  görüşte  olduğuna dair bir rivayet vardır.

Kızıllık ile aydınlık arası üç derecedir[203] yani batı  ufkunda  kızıllıktan sonra   meydana   gelen   beyazlık/aydınlık,   ekvator   bölgeleri   ile   bunlara yakın  bölgelerde yaklaşık on  iki dakikalık bir süre devam etmektedir.[204] Kızıllık ve beyazlık arasındaki bu süre, ekvatordan güney ve kuzey böl­gelere doğru gidildikçe daha da uzamaktadır. Bu durum ise, yaz mev­siminde yatsı namazının geç kılınmasını, hafkın uzun bir süre yatmaksı-zın yatsı namazını beklemelerini ve dolayısıyla erkenden yatıp erkenden İşine  gitmek  isteyen  kişileri  sıkıntıya  sokmaktadır.  Hanefî mezhebinde bu   husus   da   dikkate   alınarak,   ufuktaki   kızıllığın   kaybolmasıyla   akşam namazının  vaktinin  çıkıp yatsı  namazının  vaktinin  girdiğine  İlişkin  Ebû Yûsuf ile   İmam   Muhammed'in   görüşü  tercih   edilmiş  ve  fetva  da   bu görüşe göre verilmiştir.[205]

Kutuplara yakın bölgelerde ise, bazı mevsimlerde gece çok kısa sürmekte ve batı ufkundaki kızıllığın kaybolmasından hemen sonra, tan yeri ağanp sabah olmaktadır. Fıkıh bilginlerinin bu bölgelerde, akşam ve yatsı namazlarının vakitlerinin belirlenmesiyle ilgili görüşleri ileride özel bir başlık altında verilecektir.

Akşam   namazının  vakti  çok  kısa  sürdüğü   için   ilk  vaktinde  kılmak müstehaptır.

 

5- Yatsı Namazının Vakti

 

Yatsı namazının vakti, yukarıda belirtilen batı ufkunda beliren şafa­ğın kaybolmasından itibaren başlar, ikinci fecrin oluşumuna kadar de­vam eder, İkinci fecir ortaya çıkınca, yani tan yeri ağarınca yatsı nama­zının vakti çıkar, sabah namazının vakti başlar. İkinci fecrin meydana gelmesi, ayrıca oruç için imsakin de başlangıcıdır.

Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mubah, bir özür bulunmadıkça ikin­ci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.

 

6- Vitir Namazının Vakti

 

Vitir namazının vakti yatsı namazının vaktidir. Şu var ki, yatsı na­mazından sonra kılınır. Vitir namazını, uyanacağından emin olamayan kişi için yatmadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kişi için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

 

7- Teravih Namazının Vakti

 

Ramazan ayında kılınan teravih namazının vakti, yatsı namazından sonradır. Vitirden önce veya sonra kılınabilir. Yatsıdan önce kılınırsa iadesi gerekir.

 

8- Bayram Namazlarının Vakti

 

Bayram namazlarının vakti, güneş yükselip kerahet vakti yani na­maz kılınması mekruh olan vakit çıktıktan sonra başlar, istiva vaktine kadar devam eder. İleride açıklanacağı gibi, kerahet vakti, güneşin do­ğumundan İtibaren başlar ve kuşluk vaktine kadar devam eder. İstiva vakti ise gündüzün ortası demektir. Normalde gündüz (örfî nehar) gü­neşin doğumundan batımına kadar olan süredir. Şer'î gündüz (şer'î nehar) ise ikinci fecrin doğumundan (tan yeri ağarmasından) itibaren başlar ve güneşin batımıyla son bulur. Buna göre, sabah, öğle ve İkin­di namazları gündüz namazlarıdır. Oruç da şer'î gündüzde ifa edilen bir ibâdettir. Bazı fıkıh bilgileri, şer'î gündüzü esas alarak istiva vaktini, zevalden yaklaşık 40-50 dakika öncesi olarak kabul edip istiva ile zeval s vakti arasını kerahet vakti olarak ifade ederler. Fıkıh bilginlerinin ço­ğunluğuna göre İse, istiva vakti örfî gündüzün ortası olan zeval vakti­dir. Ramazan bayramı namazı bir mazeretten dolayı birinci gün kılına-mazsa, ikinci gün aynı vakitte kılınır. İkinci günde de kılınamazsa bir mazeret olsa da daha sonraki gün kılınamaz. Buna mukabil mazeret sebebiyle bayramın birinci gününde kılınamayan kurban bayramı nama­zı, İkinci gün aynı vakitte kılınır; ikinci gün de kılınamazsa, bu defa üçüncü gün aynı vakitte kılınır. Bayram namazlarının kazası caiz değil­dir.

 

B- Namaz Vakitlerinin Hesapla Belirlenmesi

 

İslâm, kolaylık dinidir. İbâdet vakitlerini belirleme için müslümanları ince hesaplar yapmak ve hassas âletler kullanmakla yükümlü tutmamış­tır. Bu sebepledir ki, müslümanlar ilk devirlerden beri, Peygamberi-miz'in uygulamasıyla sabit olan ve hadisleriyle açıklanan namaz vakitlerini, her hangi bir âlet kullanmadan tecrübelerine dayalı olarak gökyü­zünde güneşin seyrine, gece ve gündüzün alâmetlerine bakarak belirle­yip namazlarını kılmışlardır. Ancak günümüzde, saat ve takvimle namaz vakitlerinin belirlenmesi daha kolay hale gelmiştir. Burada unutulmama­lıdır ki, takvimlerde gösterilen "namaz vakitleri cetveli" teknolojik ge­lişmeler ışığı altında ve yukarıda açıklanan bilgiler de esas alınarak hazırlanmaktadır. Kandilli Rasathanesi eski müdürü merhum Fatin Gök­men Hoca'nın, namaz vakitleri ve imsak vaktini gösteren cetvellerin hazırlanması hususundaki gayret ve çalışmaları her türlü takdirin üs­tündedir. Son olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 21.01.1982 tarihli toplantısında, yurtiçi için hazırlanacak "Diyanet Takvi-mi"ne konacak namaz vakitleri ve İmsak vaktinin hesaplanmasında esas alınacak ölçüler ile hangi vakitlere ne kadar temkin (ihtiyat, tedbir) süresi eklenmesinin uygun olacağı hususlarını, bilimsel araştırmalar ve fıkhî ölçüler çerçevesinde görüşüp karara bağlamıştır.

 

C- Kutuplara Yakın Bölgelerde Namaz Vakitleri

 

Namaz vakitleri, güneşin hareketleri takip edilerek belirlenir. Ancak kutuplara doğru çıkıldıkça, gece ile gündüz arasındaki süre farkı yazdan kışa öylesine değişir ki, bazı bölgelerde güneşin hareketleri namazların vaktini tayinde çok az yardımcı olur, bazı bölgelerde ise hiç yardımcı olmaz; bu gibi bölgeler, gecenin altı, gündüzün altı ay sürdüğü, diğer bir deyişle güneşin altı ay batmadığı ya da altı ay doğmadığı ve in­sanların az da olsa yaşadığı istisnaî bölgelerdir. Yine öyle bölgeler var­dır ki, buralarda bazı mevsimlerde geceler o kadar kısa sürelidir ki, akşam, yatsı ve sabah namaz vakitlerinin belirlenmesine yardımcı olan ufuktaki kızıllık, beyazlık ve karanlık durumları normal bölgelerdeki gibi meydana gelmez.

45. enlemin kuzeyinde kalan bölgelerin müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra, yaklaşık hicrî VI. (XII.) yüzyılda yaşayan fıkıh bilginleri, özellikle Hanefî fıkıh bilginleri, namaz vakitlerinden birinin veya ikisinin gerçekleşmediği bu bölgelerde yaşayan kişilere, o vakitler için namazın farz olup olmadığını tartışmaya başlamışlardır.[206] Bu fakih-lerden bir kısmı, yılın bir mevsiminde batı ufkundaki akşamın şafağı kaybolup karanlık durumu meydana gelmeden tanyerinin ağardığı bir yerdeki kişiye, vakitleriyle ilgili olark atmosferdeki alâmeti (belirtileri) meydana gelmeyen namazların farz olmadığına fetva vermişlerdir. Bu fetvalarını, abdest organlarından  bir veya  ikisini kaybeden  kimsenin bu organlar, yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas ederek ortaya koy­muşlardır   Sözünü   ettiğimiz   asırda   yaşayan   Hanefi   fıkıh   bilginlerinin

möunluöu ise bu bölgelerde yaşayan müslümanların da beş vakit namazı kılmakla yükümlü olduklarını ifade etmişlerdir. Bu âlimlere göre, bu bölgelerde yaşayan kişiler, bulundukları yerde bu namazlardan her-hanqi birinin vakti gerçekleşmezse, ya o namazı kaza olarak kılarlar ya da o beldeye en yakın olup, beş vakit namazın vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazları kılmaya çalışırlar Çünkü her ne kadar vakit, namazı kılmanın bir şartı ve farz olmasının bir sebebi/belirtisi ise de, namazın farz olmasının asıl sebebi Allah'ın şu hitabıdır:

"Namazı   kilin!".[207]

İşte bu sebepledir ki, bütün müslümanlar, günlük beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler. Bu görüşü savunan fıkıh bilginleri, ayrıca, "Deccâl hadisi" adıyla bilinen hadisi de delil olarak ileri sürmektedirler. Deccâl'den bahseden ve oldukça uzun olan hadisin, konu ile ilgili kıs­mı şöyledir: Sahâbîler Peygamberimiz'e:

"Deccâl yeryüzünde ne kadar kalacaktır ey Allah'ın resulü?" diye sorarlar.

Peygamberimiz de:

"Kırk gün. Bu kırk günün bir günü bir yıl gibi, bir günü bir ay gi­bi, bir günü Cuma (hafta) gibi, diğer günleri ise normal günleriniz gibidir" cevabını verir.

Sahâbîler: "Ey Allah'ın resulü! Şu bir yıl gibi olan günde bize, nor­mal günlerde kıldığımız bir günlük namaz miktarı kâfi gelecek midir?" diye tekrar sorarlar.

Peygamberimiz de:

"Hayır;  onun   miktarını  siz takdir edeceksiniz"  şeklinde  cevap  verir.[208]

Ancak, görüldüğü gibi hadiste takdirin hangi esasa göre yapılacağı açıklanmamıştır.

İmam Şafiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.

Yine yukarıda sözünü ettiğimiz XI. yüzyıl fıkıh bilginleri ve onlardan sonra gelen fıkıh bilginleri, güneşin uzun zaman doğmadığı veya bat­madığı kutup bölgeleri ile bunlara yakın bölgelerde yaşayanlara beş vakit namazın farz olup olmadığını da tartışmışlardır. Bu bölgelerde vaktin oluşmadığını ileri süren âlimler, buralarda yaşayan kişilerin beş vakit namazla yükümlü olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık, âlimlerin   çoğunluğu   ise,   yukarıda   açıklanan   esaslar   çerçevesinde   bu bölgelerde yaşayanların da beş vakit namazla yükümlü bulunduklarını ve vakitleri takdir ederek namaz kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu bilginler, aynı şekilde bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların oruç, zekât, hayız, nifas, iddet ve benzen yükümlülükleri konusunda da bir hesap ve takdirin yapılmasını uygun görmüşlerdir. Böylece bu bölge­lerde yaşayan müslümanların da namaz, oruç gibi ibâdetleri yerine getirmek suretiyle bu ibâdetlerin hazzını alma ve Rab'lerine kullukta bulunma imkânına sahip olacaklarını kaydetmişlerdir.

Günümüzün bazı araştırmacıları, konu ile ilgili olarak ilmî ve fıkhî kişisel görüşlerini çeşitli münasebetlerle ortaya koymuşlardır. Bu kişisel görüşlerden ayrı olarak, yakın tarihlerde, Hindistan/Haydarâbât ve Belçi­ka/Brüksel'de sözünü ettiğimiz istisnaî bölgelerdeki namaz vakitlerinin ve imsak vaktinin tayin ve tesbiti meselesini ele almak üzere bilimsel toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda, bazı araştırmacılar, güney veya kuzey kutbuna yaklaşıldıkça güneşin doğuş ve batışları çok farklı olan bölgelerde, 45. paralel üzerinde geçerli namaz vakitlerinin, 45. paralel­den 90. paralele kadar yani kutuplara kadar uzanan bölgelerde dahi geçerli olacağını savunmuşlardır. Bir diğer bilgin grubu ise, bu gibi İstisnaî bölgelerde Mekke'deki namaz vakitlerinin esas alınması gerektiği tezini savunmuşlardır."[209]

 

D- Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler

 

Bazı vakitler vardır ki, bu vakitlerde namaz kılmak yasaklanmıştır. Bu vakitlere "mekruh vakitler" veya "kerahet vakti" denir. Bu vakitler şunlardır:

1- Güneşin doğmasından yaklaşık beş, altı derece yükselmesine ka­dar  olan   vakit.   Bu   vakit,   güneşin   doğuşundan   itibaren   yaklaşık  otuz dakika sürer.  15-20 dakikalık temkin süresi de  buna eklenirse, güneşin doğuşundan  itibaren yaklaşık 40-50 dakika kadar bir süre namaz kıiın-mamalıdır.  Bu  süreden  sonra  kerahet vakti  çıkmış  olur. Artık istenilen nafile  veya   kaza   namazları   kılınabilir.   Kerahet  vaktinin   çıkıp  çıkmadığı basit bir usulle de  belirlenebilir. Şöyle  ki, çeneyi göğse dayayarak gü­neşe  doğru   bakılır;  eğer  güneş   ufuktan  yükselmiş  olduğu   için   görül­mezse, kerahet vakti çıkmış demektir.

2- Güneşin  tam  tepe  noktasında  bulunduğu  zamandan  zevalin  bi­timi  vaktine, yani  öğle  namazı  vakti  girdiği zamana  kadar olan  vakit. Önceden  de ifade edildiği gibi, bazı fıkıh  bilginleri şer'î gündüzü  esas alarak kerahet vaktinin  başlangıcını zevalden yaklaşık 40-50 dakika ön­cesi olarak kabul etmişlerdir.

3- Güneşin sararıp gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden bat­masına kadar olan vakit.

Sahabeden Ukbe b. Âmir el-Cühenî şöyle rivayet etmektedir: "Üç vakit vardır ki,  Resûlullah  bize  bu  vakitlerde  namaz  kılmamızı ve ölülerimizi defnetmemizi yasakladı: Güneş doğduğu zaman yükselin­ceye kadar, güneş tepe noktasına geldiği zaman zevaline kadar, güneş batmaya   meylettiği   zaman".[210]

Bu sebeple bu üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz veya va­cip namazlar, ne de cenaze namazı kılınır. Daha önce okunmuş bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi de yapılamaz. Yapılırsa iade edi­lir. Bu üç vakitte nafile namaz da kılınamaz. Ancak kılınırsa mekruh olmakla birlikte geçerli olur ve iadesi gerekmez. Tam zeval anına rast­layan bir namaz, farz veya vacip ise fasit (bozulmuş), nafile ise mekruh olur. Ancak Ebû Yûsuf'tan bir rivayete göre cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılmak mekruh değildir. İmam Şafiî de bu görüştedir.

Bu üç vaktin dışında, aşağıda zikredeceğimiz vakitlerde ise sadece nafile (buna sünnetler dahil) namaz kılmak mekruhtur.

1- İkinci   fecirden   güneşin   doğacağı  zamana   kadar  olan   vakit.   Bu vakitte  nafile  namaz  olarak sadece  sabah  namazının   iki   rekat sünneti kılınabilir.

2- İkindi  namazının  farzı  kılındıktan  sonra  güneşin   batımına   kadar geçen sürede nafile namaz kılmak mekruhtur.

3- Akşam namazının farzından önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Ancak Şafiî mezhebine göre, akşam namazının farzından önce iki rekat namaz kılmak, sünnet-i gayr-i müekkede olup müstehaptır.

4- Bayram namazlarından önce ve sonra nafile namaz kılmak mek­ruhtur. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre bayram namazından sonra evde nafi­le namaz kılmak mekruh değildir.

5- Farz  namaz  için   kamet getirilirken  sabah   namazının   iki   rekathk sünneti dışında nafile namaz kılmak mekruhtur.

6- Hac   esnasında   Arafat  ve   Mİizdelife'de   namazlar  cem'  edilirken (birleştirilirken) aradaki sünnetleri kılmak mekruhtur.

7- Hatip  hutbeye  çıktığı  zaman  ve   hutbe  esnasında   nafile  namaz kılmak mekruhtur. Ancak hatip hutbeye çıkmadan önce başlanılan sün­net tamamlanır.

8- Farz namaz için vakit daraldığı  halde nafile namaz kılmak mek­ruhtur.

 

5- Namazın Farzları

 

Bir namazın, -ister farz olsun ister vacip veya nafile olsun- sahih ve geçerli olabilmesi için onda bazı şartların ve rükünlerin bulunması gerekir. Bunlar namazın farzlarını teşkil eder. Bunlar dışında, ayrıca na­mazların vâcibleri, sünnetleri ve edebleri de vardır.

Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı namaza başlamadan ön­ce bulunması gereken farzlar olup şunlardır:

1- Hadesten taharet,

2- Necasetten taharet,

3- Setr-i avret,

4- İstikbâl-i kıble,

5- Vakit,

6- Niyet.

Bunlara "namazın şartları" da denmektedir.

Diğer altısı da "namazın içindeki" farzlar olup şunlardır:

1- İftitâh tekbiri (Başlama tekbiri),

2- Kıyam,

3- Kıraat,

4- Rükû,

5- Sücûd,

6- Ka'de-i ahîre.

Bunlara "namazın rükünleri" de denmektedir ki, bunlar namazın mahiyetinden birer cüzünü (parçasını) oluştururlar. Yukarıdaki rükünlerin yanı sıra, "ta'dîl-i erkân" da Ebû Yûsuf'a ve diğer üç mezhebe göre, namazdan kendi isteği ile çıkmak (hurûc bi-sun'ihî) da Ebû Hanîfe'ye göre birer rükündür. Yine Mâliki Şafiî ve Hanbelîler'e göre namazın sonunda selâm vermek farzdır. Şimdi namazın şartları ve rükünlerini teşkil eden bütün bu farzları ayrıntılı olarak tek tek ele almak yerinde olacaktır:

 

A- Namazın Şartları

 

1- Hadesten Taharet

 

Hades, abdestsizlik ve guslü gerektiren durumlar (cünüplük âdet halı ve loğusalık hali) demektir. Namaz kılacak kişinin, cünüp ise veya adet hah ve loğusalık hali sona ermişse boy abdesti (gusül) almadan, bu durumlardan biri söz konusu değilse abdest almadan namaz kılması necerli olmaz. Boy abdesti veya abdest alacak su bulamayan veya bul­duğu halde kullanma imkânı olmayan kişi teyemmüm eder.

 

2- Necasetten Taharet

 

Yukarıda "Temizlik" bölümünde genişçe bilgi verildiği gibi, namaz kılacak kişinin bedeni, elbisesi ve namaz kılacağı yer temiz olmalıdır. Bu sebeple de beden, elbise ve namaz kılınacak yerde dinen pis sayı­lan ve namazın sıhhatini engelleyecek miktara ulaşan necis (dinen pis sayılan) maddelerin bulunmaması ve bunların temizlenmesi gerekir. Bir kimse, bilmeyerek namazın sıhhatini engelleyen bir miktara ulaşan ne­caset bulaşmış bir elbise ile kıldığı namazı elbisesini temizledikten son­ra yeniden kılar. Hanefî mezhebinde benimsenen görüşe göre namaz kılınacak yerin temizliği ile ilgili asgarî şart, ayakların, ellerin, dizlerin ve alnın konacağı yerlerin temiz olmasıdır. Üzerinde necaset bulunan halı, kilim gibi bir serginin temiz kalan kısmında kılınan namaz geçerlidir. Necaset bulunan bir yerin üzerine, necasetle irtibatı kesecek ve koku­sunu dışarı vermeyecek şekilde temiz bir sergi serilirse veya temiz top­rak dökülürse bunun üzerinde namaz [alınabilir.

 

3- Setr-i Avret

 

Setr kelimesi Örtmek, avret kelimesi ise örtülmesi gereken yer de­mektir. Dinî terim olarak, örtülmesi farz olan, başkalarının bakması caiz olmayan uzuvlara "avret yeri" denir.

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin"[211] âyetiyle namazda güzel ve temiz elbise­lerin giyilmesi bildirilmiştir.

Peygamberimiz de: "Allah, ergenlik çağındaki bir kızın namazını baş kabul etmez"[212] ve "Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışındaki yerleri­nin başkalarına görünmesi uygun olmaz"[213] buyurmuş­tur.

Fıkıh bilginleri, bu ve benzeri naslara dayanarak namazda avret yerlerinin örtülmesinin farz olduğunu ifade etmişler ve namazda örtül­mesi gereken yerlerle ilgili asgarî ölçüleri belirlemişlerdir. Hanefî mez­hebinde erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları, göbek altından dizlerin aKına kadar olan kısımdır. Kadınların ise, yüz ile eller hariç, bütün vü­cudu avrettir. Kadının yüzü ve elleri namazın dışında da avret değildir. Hanefî mezhebinde kadınların ayaklarının avret yeri olup olmadığı tar­tışmalıdır. Bir görüşe göre ayaklar, namaz bakımından avret sayılmasa da namaz dışında avret yeri sayılır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri­ne göre, erkekler için avret yeri göbek ile dizkapakları arası, kadınlar için el ve yüz hariç, bütün bedendir.

Hz. Peygamber namaz için özel bir elbise edinmemiş ve her hangi bir özel bir elbise biçimi de önermemişti; hem kendileri hem de sahâbiier namazlarını genel olarak zamanlarının geleneksel takım elbi­sesi olarak kabul edilen ridâ ve izâr içinde kılıyorlardı. Ridâ ihram gibi omuza atılır ve bedene sarılırdı. İzâr ise peştemal gibi bele bağlanır­dı.[214] Hz. Peygamber Sahâbîler'e giydikleri bu geleneksel elbiselerinin namaz esnasında açılıp avret mahallerinin gözükerek namazlarının bo­zulmaması için ridâ ve izârlarını usulüne uygun bir biçimde bağlamala­rını sıklıkla hatırlatıyordu.[215]

Diğer taraftan fıkıh bilginleri de namaz için herhangi bir kıyafet şekli önermemekle birlikte namaz kılmak için giyilen elbisenin vücudun rengini göstermeyecek şekilde olması, yani, tül ve benzeri gibi şeffaf olmaması gerektiğini ifade etmişlerdir[216]. Ancak, vücudun hatlarını (silu­etini) belli eden dar ve bedene yapışık elbise ile kılınan namaz -mekruh olmakla birlikte- geçerlidir. Erkeğin, ipek elbise giymesi gibi dinen yasak kıyafet ile kıldığı namaz, Hanefî ve Şafiî mezhebine göre tahrîmen mekruh (harama yakın mekruh), Mâlikîler'e göre haram ol­makla birlikte geçerlidir. Hanbelî mezhebine göre ise ipek elbise ile kılınan namaz geçersizdir.                   

Namaz kılarken avret yerinin/kişinin iradesi dışında aniden açılıver-mesi halinde, Hanefîler'e göre örülmesi gereken uzvun dörtte bir mik­tarında açılmışsa ve bir rükün edâ edilebilecek kadar süre (meselâ rü­kû veya secdede kalınacak süre) açık kalırsa namaz bozulur. Kendi ira­desi ile olursa hemen bozulur. Şafiî ve Hanbelîler'e göre, hemen kapa­tılırsa namazı bozulmaz.

 

4- İstikbâl-i Kıble

 

İstikbâl-i kıble, kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke'de Mescid-i Harâm'ın içinde bulunan Kâbe-i Muazzama'dır. Kıble­ye yönelmek namazın şartlarından biridir. Kıbleden başka tarafa bilerek yönelen kişinin namazı, tilâvet secdesi sahih olmaz. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüs'teki Mescid-i Aksa (Beytül-makdis) idi. Şu mealdeki âyet İle kıble Mekke-i Mükerreme'de bulunan Kâbe-i Muazzama'ya çevrildi:

"İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescİd-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü o tarafa çeviriniz".[217]

Mescid-i Harâm'da tek başına namaz kılan, Kâbe-i Muazzama bina­sının her hangi bir cephesine doğru yönelerek namazını kılabilir. Mescid-i Harâm'da cemaatle namazda ise, imamın önüne geçmeyecek şekilde cemaat, Kâbe-i Muazzama binasını merkeze alarak, bu yapı et­rafında çember halinde saf tutar ve hepsi imamla birlikte namaz kılar­lar.

Kâbe-i Muazzama binasını görecek bir yerde bulunan kimselerin, bu binanın bizzat kendine yönelerek namaz kılmaları farzdır. Kabe bi­nasını göremeyecek bir mevkide bulunanların ise, tamı tamına Kabe binasına yönelerek namaz kılmaları farz değildir. Bunların yaklaşık ve tahminî olarak Kabe binası tarafına yönelmeleri farzdır ve namazlarının sahih olması için bu yeterlidir.

Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüde düşen kimse, ya­nında kıbleyi bilen birisi bulunmazsa, çevre şartlarına göre araştırmasını yapıp kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıbleyi araştır­manın farz olduğu şu delile dayanır: Âmir b. Rabîa (r.a.) şöyle der:

"Karanlık bir gecede Resûlullah ile birlikte idik. Kıblenin hangi yön­de olduğunu tesbit edemedik. Her birimiz bir yöne doğru namazımızı kıldık. Sabah olunca durumu Hz. Peygamber'e haber verdik. Bunun üzerine şu mealdeki âyet nazil oldu: "Doğu da batı da Allah'ındır. Onun   için   nereye  dönerseniz,  Allah'ın  yüzü   (kıblesi)  oradadır".[218]

Hanefîler'e göre, kıble hususunda gerekli araştırmasını yapıp kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa doğru namaz kılan kişi, sonradan ya­nıldığını anlasa bile artık o namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz kılarken kıblenin yanlış olduğunu öğrenen kişi kıbleye dönerek namazını tamamlar. Şâfiîler'e göre ise, kıble yönü konusunda yanıldığını öğrenen kişi, namazı yeniden kılar.

Eskiden bir cami, güneşin hareketleri takip edilerek kıblesi tesbit edilip ona göre inşa edilmekteydi. Günümüzde bazı takvimlerde her bölge (il ve ilçeler) için ayrı ayrı "kıble saati" diye bir kayıt bulunmak­tadır. İşte tam o saatte, düz bir yerde doksan derece ile dik duran bir çubuğun gölgesinin güneşe olan uzantısı (yönü) kıbleyi göstermektedir veya tam o saatte ayakta iken yüzü güneşe doğru olan kişi kıbleye dönmüş demektir.

Bir kimse hasta olduğu için veya hasta olmadığı halde bir düşman, yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıble yönüne dönemediğİ takdirde, gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Yine, yerin çamur olması sebebiyle bineği üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalan bir yolcu, bineğini durdurup kıbleye dönerek namazını îmâ (işaretle) ile kılar.   Böyle   bir   yolcu   için   arkadaşlarından   ayrılma   korkusu   veya   bir düşman korkusu söz konusu ise, bu takdirde gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Zira Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklememiş[219] ve ayrıca: "(Eğer bir şeyden) korkar-sanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene ka­vuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği şekilde) O'nu anın (namaz kılın)[220] buyurmuştur.

Gemi ile yolculuk yapan kişi, gücü yeterse kıbleye dönerek nama­zını kılar, geminin yönü değiştikçe yönünü kıbleye çevirerek namazını tamamlar. Ancak, geminin hareketlerini izleme imkânına sahip olmayan bir kişi, namaza başlarken kıble olarak belirlediği yöne doğru namazını kılıp tamamlar. Hareket halindeki uçak, otobüs gibi umumî vasıtalar da gemi gibidir. Özel vasıtalarda yolculuk yapan kişinin, aracını hareket ettirmesi ve onu durdurması kendi elindedir. Bu sebeple namaz vakti gelince aracını uygun bir yerde durdurur ve orada kıbleye dönerek namazını ayakta kılar. Ancak güvenli olmadığı için yolda arabasını dur­duramayan veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmayan bir yolcu, umumî vasıtada yol­culuk yapan bir yolcu gibi namazını kılabilir.

Müslümanların namaz kılarken, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kabe'ye yönelmeleri, aralarındaki birliği canlandırmalarının, nizam ve intizamlarını korumalarının, gönüllerini ortak bir ibâdetin ilâhî neşesiyle ve nuruyla aydınlatmalarının bir ifadesidir.

 

5- Vakit

 

Farz namazlar, bu namazların sünnetleri, vitir namazı, teravih na­mazı ve bayram namazları için vaktin girmiş olması şarttır. Farz namaz­lar: sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da farz olarak öğle namazı yerine geçer. Belirli bir şarta bağlanmış nezir namazı da, bu şart henüz gerçekleşmeden kılınırsa adak vecibesi yerine gelmez. Vakte bağlı bir namaz, vakit daha girmeden kılınınca muteber olmaz, yeniden kılınması gerekir. Bir namaz için belirlenmiş vakitten sonra kılınan namaz da "edâ" olmayıp "kaza" olur. Cuma, bayram ve sünnet namazları, vakitleri çıkınca artık kaza edilmez. Namazların vakit­leri önceki sayfalarda ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.

 

6- Niyet

 

Namazlarda niyet şarttır. Niyet, kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ve fiilin ne için yapıldığının şuuruna vararak onu bilmesi demektir. Namaz hususunda niyet, sırf Allah rızası için namaz kılmayı istemeyi ve hangi namazı kıldığının bilincine varmayı ifade eder. Amellerin kıymet­leri,   sevapları   niyetlere   göredir.   İnsanın   niyeti   içten   olmalı,   ibâdetini şuurlu bir halde yapmalı, işlerini Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla gerçekleştirmelidir.

Niyetin kalp ile yapılması esastır. Bununla birlikte kalp ile yapılıp, "şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim" şeklinde dil ile söylenmesi daha iyidir. Dil ile bir şey söylenmese, yine de namaz geçerli olur. Kişinin kalbinden geçirdiği ile dilinden söylediği birbirine uymuyorsa, dil ile söylenen geçersizdir.

Farz namazlarda, vitir, bayram ve adak gibi vacip namazlarda, han­gi farzın veya vacibin kılındığını belirlemek şarttır. Meselâ: "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim. Vitir namazını kılmaya niyet ettim. Cuma namazını kılmaya niyet ettim. Bayram namazını kıl­maya niyet ettim" gibi. Genel anlamda "farz namazı kılmaya niyet et­tim, vâcib namazı kılmaya niyet ettim" şeklinde bir niyet yeterli değil­dir. Çünkü namaz kılan tarafından hangi vakit namazına ait farzın veya vacibin kılınacağı belirlenmemiştir. Ancak vakit içinde, meselâ "sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim" yerine "vaktin farzını kılmaya niyet ettim" denilmesi yeterlidir. Kaza namazı kılarken de hem vaktin hem de günün belirlenmesi (tayin) gerekir. Meselâ " vaktine yetişip de kılamadığım ilk sabah/ilk öğle/ilk ikindi/ilk akşam/ilk yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim veya "vaktine yetişipde kılamadığım son sa­bah/son öğle/son ikindi/son akşam/son yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim" gibi. Böylece hangi namazı kaza ettiği bir ölçüde belirli hale gelmiş olur. Cemaat halinde kılınan namazlar da ayrıca imama uyulduğuna dair niyet edilmesi gerekir. Meselâ: "Bugünkü öğle nama­zının farzını; hazır olan bu imama uyarak kılmaya niyet ettim" denilir. Sadece erkeklerden meydana gelen bir cemaate imam olarak namaz kıldıran kişinin ayrıca imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak, cemaat arasında kadınlar bulunuyorsa, bu takdirde imamın "Allah rızası için namaz kılmaya ve bana uyan cemaate imam olmaya niyet ettim" şek­linde imamlık yapmaya da niyet etmesi şarttır.

Sünnet namazlarda, "Bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya niyet ettim. Öğle namazının ilk sünnetini kılmaya niyet ettim. Teravih namazını kılmaya niyet ettim" şekillerinde niyet edilir.

Niyetin iftitah (başlama) tekbirinden hemen önce yapılması daha iyidir, ancak niyet ile tekbir arasında, namaz dışı bir davranış, fiil veya iş bulunmaması kaydıyla biraz fasıla bulunması zarar vermez. Tekbirden sonra yapılacak bir niyet İle namaz sahih olamaz. Tercih edilen görüş budur. Ancak, bir başka görüşe göre ise, Sübhâneke'den veya "eûzü besmele"den önce yapılacak bir niyet ile de namaz geçerli olur. Bura­daki   niyetten   maksat,   kişinin,   kıldığı   namazın   nevini   meselâ,   öğlenin sünneti veya farzı veyahut vitir veya teravih namazı olduğunu kalbinde

belirlemesidir (tayin).

 

B- Namazın Rükünleri

 

1- İftitah Tekbiri

 

İftitah (başlama) tekbiri namaza başlarken aiınan tekbirdir. Bu, kişi­nin kendi işitebileceği bir sesle "ANahüekber" demesini ifade eder ki, "Allah en büyüktür" anlamına gelir. Bu tekbire, "tahrîme" de denir. Zira bu tekbirle namaza girilmiş, namazla bağdaşmayacak fiiller haram kı­lınmış ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre şarttır. İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre ise namazın bir rüknünü teşkil eder.

"Allahü'l-kebîr", "Allah kebîr" gibi Allah'ı yüceltme, ululama anlamı taşıyan başka sözlerle bu farz yerine getirilmiş olursa da, "estağfirullah" (Allah'tan bağışlanmamı istiyorum) veya "bismillah" (Allah'ın adıyla baş­lıyorum) gibi dua ifadeleri ile bu farz yerine getirilmiş sayılmaz. Tekbir cümlesinde, "Allah" kelimesinin ilk harfini "Allah" şeklinde "elifi uzata­rak, yine "ekber" kelimesinin "be" harfini "ekbâr" şeklinde uzatarak okumamaya dikkat edilmelidir. Bu şekilde okuyunca mâna bozulur, dolayısıyla bu farz yerine getirilmemiş yani namaz kılınmamış sayılır.

Ayakta duramayan kişi\ oturarak tekbir alır. Tekbir, gücü yetenler için Arapça'dır. Başka dilde olamaz. Dilsiz veya tekbir getirmekten âciz olan kimseden tekbir vecîbesi düşer. Arkasındaki cemaate duyurabilme-si için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır.

Namazın başlangıcında imama uyan kişi, tekbirini imamdan sonra alır. İmama rükû, secde veya oturma esnasında uyan kişinin, iftitah tekbirinin tamamını ayakta alması şarttır. Bu sebeple, imam rükûda iken imama uyan kişi "Allah" lafzını ayakta "ekber" lafzını rükûda iken söylese imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rükûu kaçırırsa, birinci rekatı kaza eder.

 

2- Kıyam (Ayakta Durmak)

 

Namazın bir rüknü olarak "kıyam", iftitah tekbiri ve her rekatta Kur'an'dan okunması gereken âyet veya küçük  sûreler boyunca ayakta durmayı ifade eder. Kıyam, namazın bir rüknü olduğu için, ayakta durmaya gücü yeten bir kişinin farz veya vacip bir namazı oturarak kılması geçerli sayılmaz. Namazda ayakta durmanın farz olduğuna dair birçok âyet ve hadis bulunmaktadır. Allah Teâlâ Kur'ân'ı Kerîm'de:

"Allah'a itaat ederek ayakta durun"[221] buyurur. Sahâbîlerden İmrân b. Husayn şu mealdeki hadisi rivayet etmiştir:

"Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber'e namazı nasıl kılaca­ğımı sordum. 'Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yaslanarak kıl' buyurdu",

Bazı hadis kitaplarında, bu hadis şu ilâve ile nakledilmiştir: "Eğer gücün   yetmezse   sırt   üstü   kıl.   Allah   kimseye   gücünün   yeteceğinden fazlasını   yüklemez”.[222] Bu duruma göre hasta, ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü İslâm'ın genel kurallarına göre, zorluk ve ihtiyaç kolaylığı celbeder ve zaruretler kendi miktarla-rınca takdir olunur.[223]

Hareket halindeki gemi, uçak, otobüs gibi umumî vasıtada namaz vaktini kapsayacak kadar bir süre yolculuk yapan kişi, bir özrü bulun­duğundan farz ve vacip namazları bu araçlarda kılabilir. Ayakta müm­kün olmazsa, oturarak veya oturduğu koltukta namazını kılar, rükû ve secdelerini îmâ ile (İşaretle) yapar. Ancak secde İçin rükûdan daha faz­la eğilir. Özel vasıtada yolculuk yapan kişi, namaz vakitlerinde aracını durdurup iner ve elverişli bir yerde namazını kılar. Ancak yol güvenli olmadığı için yol kenarında duramaz veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmazsa, o takdir­de vasıtada namazını kılabilir.

Sünnet ve nafile namazları, ayakta kılmak daha faziletli olmakla bir­likte, bir özür bulunmaması halinde de oturarak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar kolaylık ve genişlik esasına dayanır. Bununla birlikte Ebû Ha-nîfe'ye göre, sabah namazının sünneti oturarak kılınamaz. Teravih na­mazını bir özür bulunmadıkça oturarak kılmak da mekruhtur.

 

3- Kıraat

 

Kıraat, sözlükte okumak demektir. Fıkıhta ise, namaz kılan kişinin, Kur'an'ın âyetlerinden bir miktarını okumasını ifade eder. Kıraat nama­zın bir rüknü olup farzdır. Tek başına kılan kişi, bir miktar Kur'an âye­tini ayakta iken kendi işiteceği şekilde ve fakat harflerini belirterek, imam ise, kıraatin açıktan okunduğu (cehrî) namazlarda yakınında bu­lunanların işiteceği bir ses tonuyla okur.

Kıraatin farz olduğunun delili âyet ve hadislerdir; Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun"[224] buyrulmuş, Pey­gamberimiz ise şöyle buyurmuştur:

"Kıraatsiz   yani   Kur'arı   okumadan   bir   namaz   geçerli   olmaz".[225]

Hanefîler'e göre, nafile namazlar ile vitir ve iki rekatlı namazların her rekatında kıraat farzdır. Dört veya üç rekatlı farz namazların ise, iki rekatında farzdır.

Namazda farz olan kıraat (Kur'an okuma) miktarına gelince, bu miktar Ebû Hanîfe'ye göre kıraatin farz olduğu rekatlarda kısa da olsa bir âyettir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete göre, bu miktar kısa üç âyet veya üç âyet miktarı uzun bir âyettir, İhtiyata uygun olan da budur. Ebû Hanîfe'ye göre, bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kişi, bu âyeti her rekatta bir kere okur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, bu âyeti her rekatta üç kere tekrar eder.

Hanefîler'e göre namazda Fatiha sûresinin okunması vaciptir. Fâti-ha'nın terk edilmesi mekruh olmakla birlikte, onun yerine başka âyetler okunması halinde namaz geçerli olur. Hz. Peygamberin: "Fâtiha'yı okumayanın namazı (geçerli) olmaz"[226] hadisi, Hanefî-ler'ce "Fâtiha'sız namazın fazileti yoktur" anlamında yorumlanmıştır.

Şafiî, Hanbelî ve Mâliki mezheplerinde kıraatin en azı her rekatta Fatiha sûresinin okunmasıdır.[227] İlk iki rekatta Fâtiha'dan sonra zamnvı sûre okunması sünnettirABu üç mezhep, yukarıda meali verilen hadisi ve başka hadisleri delil göstererek namazda Fâtiha'nın okunmasının farz olduğunu ve Fatiha okunmadan kılınan bir namazın geçersiz olduğunu ifade etmişlerdir. Şafiî mezhebine göre, "Besmele", Fatiha sûresinden bir âyet olduğu için, onun da okunması farzdır.

İmama uyan cemaatin Kur'an okuması gerekmez. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kur'an okunduğunda onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız"[228] buyrulur. Bu âyet, namazda dinlemeyi ve susmayı emret­mektedir. Dinlemek açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak ise hem hafiyyen (gizli), hem de açıktan (cehrî) kıraat yapılan namazla­rı İçine alır. Bu yüzden namazda imama uyan kimsenin sesli namazlar­da da, sessiz namazlarda da susması vaciptir.

Bu konuda başka bir delil de: "Bir kimse İmamın arkasında namaz kılarsa, imamın okuyuşu onun da okuyuşudur"[229] mea­lindeki hadistir.

Diğer üç mezhepte ise kıraat, imam ve yalnız başına kılan için farz olduğu  gibi  sessiz (hafî, sırrı)  namazlarda  imama  uyan  için  de farzdır.

Sesli (cehrî) namazlarda da, Şafiî mezhebine göre, imama uyan kişinin Fâtiha'yı okuması farzdır. Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde ise, sesli namazlarda cemaat okumaz, dinler.

Dilsizlerin namazda okunması gereken Kur'an metinlerini telaffuz etmeleri mümkün olmadığı için, onlardan kıraat vecîbesi düşer. İslâm bilginleri, kıraat farîzasının ancak Kur'an'ın asıl metniyle yapılması ha­linde yerine getirilmiş olacağı hususunda görüş birliği içindedirler. Çün­kü Kur'an Arapça olarak inmiştir. Önceden de genişçe açıklandığı gibi kıraatin tek bir lisanla gerçekleşmesi müslümanların birlik ve beraberli­ğinin bir göstergesidir. Tarih boyunca da uygulama böyle olmuştur. Diğer taraftan kıraatin Arapça olarak yapılması, çok zor da değildir. Hattâ namazın sahih olmasını sağlayacak kıraat miktarı sûre ve âyetleri öğrenip ezberlemek Arapça dilini bilmeyenler için bile bir günlük, hat­tâ bir iki saatlik bir iştir.

 

4- Rükû (Eğilmek)

 

Rükû da namazın bir rüknü olup farzdır. Kıraat bittikten sonra eği­lerek rükûa varılır, baş ile sırt düz tutulur ve eller dizlere kadar varır ve dize dayanılır. Ayakta namaz kılan kimse için sadece başını eğmesi yeterli değildir, sırtını da eğerek baş ve sırt tam bir düz satıh meyda­na getirmelidir. Bu şekil tam bir rükûdur. Ancak namaz kılan, rükûa vardığında tam bu vaziyette bulunmazsa, bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu sahih olmaz, fakat rükû vaziyetine daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, gücü yeterse, normal rükûa göre biraz daha eğilir. Oturduğu halde namaz kılan kimsenin, rükû ederken alnı dizlerine paralel olacak derecede sırtını eğmesi yeterlidir.

Rükûda yukarıda belirtildiği şekilde eğilip bir süre beklemek ve da­ha sonra doğrulup çok kısa bir süre kıyam vaziyetinde durmak (kaveme) gerekir. Hanefî mezhebinde bu sürenin en azı "sübhâne'llâhi'l-azîm" diyecek kadar bir zaman dilimidir. Hanefîler'e göre bu kadar bir süre beklemek ve durmak vacip, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır.

İmama rükû halinde yetişen kişi, ayakta tekbir alıp, bundan sonra rükûa varır. İmama rükûda iken yetişen kişi, o rekatı imamla kılmış sayılır. İmamdan önce rükûa giden veya rükûdan önce doğrulan kişinin bu rükûu yeterli değildir, yeniden rükû yapması gerekir.

 

5- Sücûd (Secde)

 

Secde (yere kapanmak), namazın bir rüknü olup farzdır. Namaz kı­lan kimse, rükûdan sonra kıyama geçer ve hemen arkasından secdeye varır; alnı yere değdiğinde rükû vaziyetinden daha fazla eğilmiş olur ve sadece alnı ve burnu yere değecek kadar yüzünü ve ayrıca iki ayağının parmakları, iki eli ve iki dizini yere koyar. Böylece Allah'a tazim­de bulunur. Bu secde, her rekatta birbiri ardınca iki defa yapılır. Bun­lardan birisi kasden terk edilirse namaz bozulur. Ancak yanılarak biri terk edilirse, namazın sonunda dahi hatırlansa secdeye varılır, daha sonra oturulur ve "Tahiyyât", "Salli-Bârik", "Rabbena Âtinâ" duaları okunduktan sonra sehiv secdesi yapılır.

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz"[230]; "Haydi Allah'a secde edip O'na kuiluk edin"[231] buyrulur.

Bu âyetler gösteriyor ki, secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah'a gösterilen saygı, itaat ve teslimiyetin en mükemmel bir şeklidir. Yaradanım yüceltmek üzere ihlâs ve samimiyetle secdeye kapanan kim­se, acizliğini kabul etmiş ve kulluk şuuruna ermiş insan demektir. Sec­de insanı bedenen alçaltan ve fakat ruhen yücelten bir davranıştır, zira secde anı insanı Allah'a en çok yaklaştıran andır. Nitekim bir hadiste şöyie buyrulur:

"Kulun Rabbi'ne en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu hal­dir. Şu halde/Secdede duayı (teşbihleri) çokça yapın".[232]

Tam ve (mükemmel bir secde yedi âza üzerine yapılan secdedir. Peygamberimiz'den nakledilen bir hadiste, bu azaların yüz {alın ve bu­run), iki el, iki diz ve iki ayak (iki ayağın parmakları) olduğu belirtilmiş­tir.[233]

Gücü yetmediği İçin oturarak namazını kılıp, bedelsel özründen do­layı veya vasıta içinde namaz kıldığından dolayı secdeye kapanamayan bir kişinin, secdesi rükûundan daha fazla eğik olmalıdır.

Secde edilecek yerin yüksekliği, taban seviyesinden on iki parmak­tan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olmamalıdır. Cemaat kalabalık olunca veya başka bir mazeret bulununca dizler üzerine de secde edilebilir. Yine kalabalık sebebiyle aynı namazı cemaatle kılanların birbirlerinin sırtına secde etmeleri de caizdir. Atılmış yün, pamuk gibi yumuşak bir şey üzerine secde edildiğinde yüz bunların içinde tamamen kaybolu-yorsa ve alın ve burun yerin sertliğini hissetmiyorsa secde caiz olmaz.

Secdede secde denebilecek kadar bir süre durmak ve iki secde arasında bir süre oturmak (celse) gerekir. Hanefî mezhebinde bu süre­nin en az "sübhâne'llâhi'1-azîm" diyecek kadar bir zaman olması ge­rekmektedir. Hanefîler'e göre bu kadar bir süre beklemek vacip, Hane-fîler'den Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır. Fakat rükû ve secdede en az üçer kere teşbih (sübhâne'llâhi'1-azîm gibi) okumak sün­nettir. Namazı tek başına kılan kimse, beş, yedi ve daha çok teşbih okuyabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla   teşbih   okumamalıdır.   Çünkü   cemaati   usandırmak   ve   namazdan kaçırmak uygun değildir.

Rükûda okunacak teşbih şudur: "Sübhâne rabbiye'l azîm" (Pek bü­yük olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksikliklerden uzak bilir, teşbih ederim). Secdedeki teşbih de şöyledir: "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" (Pek yüce olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksiklik­lerden uzak bilir, teşbih ederim).

 

6- Ka'de-i Ahîre (Son Oturuş)

 

Namazların sonunda teşehhüd miktarı oturmak bir rükün olup farzdır. Buna "ka'de-i ahîre" denir. İki rekatlı namazlarda ikincisinden, üç rekatlı namazlarda üçüncüsünden, dört rekatlı namazlarda dördüncü­sünden sonraki oturuşlar son oturuş (ka'de-İ ahîre) sayılır.

Ka'de-i ahîrede oturarak beklenmesi farz olan süre Hanefî mezhe­bine göre teşehhüd miktarıdı.[234] Teşehhüd miktarı ise tahiyyât okuya­cak kadar bir süredir. Tahiyyât: et-Tahiyyâtü lillâhi ve's-salevâtü ve't-tayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetu'lllahi ve berakâtuhû. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâd'illâhi's-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilahe ille'llâh ve eşhedü enne Muhammed'en abduhu ve resûlühü. An­lamı: "En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz!) Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulü­dür."

Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde farz olan süre, teşehhüd miktarına ilâveten bir de Hz. Peygamber'e salevât getirebilecek ("Allahümme sallı alâ Muhammed" deyip kesecek) kadar bir zaman dilimidir.[235] Mâlikî mezhebinde kabul edilen bir görüşe göre ka'de-i ahîre'de oturulması farz olan, selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.[236]

Hanefîler'e göre, son oturuşta teşehhüd miktarı oturmanın farz olu­şu şu hadise dayanır:

'Hz. Peygamber, İbn Mes'ud (r.a)'a teşehhüdü öğrettiği zaman şöy­le   buyurmuştur:   Bunu   söylediğin  ve  yaptığın   zaman   namazın   tamam olmuştur".[237]

Yani teşehhüdün okunduğu veya oturma işinin yapıldığı zaman namaz tamamlanmış demektir. Burada Resûlullah (s.a.s), namazın ta­mamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Pey­gamber, tahiyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden nama­zın gerçekten tamam olması oturmaya bağlıdır.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre, iki, üç veya dört rekatli farz bir namazın sonunda yanlışlıkla oturmaksızın ayağa kalkılarak bir rekat daha kılınıp secde yapılınca bu namazlar nafileye dönüşmüş olur. Bu durumda, iki ve dört rekatlı bir namaza birer rekat daha ilâve edilerek fazlalık çift rekat haline getirilip, sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez. Bu şekilde nafileye dönü­şen bu farz namazın yeniden kılınması gerekir.

İmam Muhammed'e göre ise, namazda son oturuş yanlışlıkla terk edilerek bir rekat daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz bozulur. Bu şekilde bozulan bu farz namaz nafileye de dönüşmez. Ona göre de bu namazın yeniden kılınması gerekir.[238]

 

Ta'dîl-i Erkâna Riâyet Etmek

 

Namazda /ra'dîl-i erkân", rükû ve secöe gibi rükünlerin hakkının verilerek yapılmasını, rükûdan doğrulurken vücudun dimdik bir hale gelerek en az bir kere; "Sübhâne'llâhi'l-azîm"diyecek kadar bir süre ayakta durulmasını (kaveme) ve ondan sonra secdeye varılmasını ve iki secde arasında en az "Sübhâne'llâhi'l-azîm"diyecek kadar bir süre otu­rulmasını (celse) ifade eder. İmam Ebû Yûsuf ile Şafiî, Mâlikî ve Hanbe-lî mezhepleri'ne göre ta'dîl-i erkân namazda bir rükün veya rüknün şartıdır ve farzdır. Bunların bu konudaki delilleri şu hadistir:

Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedeviye şöyle buyurmuştur:

"Namaza kalktığın zaman tekbir getir, sonra kolayına gelen Kur'an âyetlerinden bir kısmını oku. Sonra mutmain olacak şekilde secde yap. Sonra   bunu   bütün   namazın  süresince  böyle  yap".[239]

Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre ise, ta'dîl-i erkân vaciptir. Birinci görüş sahiplerine göre, ta'dîl-i erkâna riâyet edilmeksizin kılınan bir namazı yeniden kılmak gerekir. İkinci görüşe göre ise, bu durumda yalnız sehiv secdesi yapmak yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece ihtilâftan kurtulunmuş olur."[240]

Günlük hayatta en yararlı, en değerli saatler ibâdet ile geçen vakit­lerdir Namaz ulvî ve müminin mi'racı olan bir ibâdettir. Bu sebeple namazdan manevî bir feyiz ve zevk alan kimseler acele etmez, her bir rüknün hakkını verirler ve namazı sükûnet içinde kılarlar, acele ederek bir an önce namazdan çıkıp kurtulmayı tazime ve edebe aykırı görür­ler.

 

Selâm Vermek

 

Hz. Peygamber: "Namazın anahtarı temizliktir (abdest). Namaza baş­lamayı sağlayıp onunla bağdaşmayan fiilleri haram kılan 'tekbir (Alîahuekber)' kelimesinin söylenmesi, onu sona erdirip namaz sırasında yasaklanan fiilleri helâl hale getiren ise 'teslim (selâm verme: es-Selâmü aleyküm)' kelimesinin söylenmesidir"[241] buyurmuştur. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri başta bu hadis olmak üzere başka hadisleri de delil göstererek namazın selâm vermek suretiyle tamamla­nıp sona ereceğini ve dolayısıyla namazın sonunda selâm vermenin farz olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak ŞâfİÎ ve Mâlikîler sadece sağ tarafa, Hanbelîler İse, hem sağa hem de sola selâm vermenin farz ol­duğunu  ileri sürmüşlerdir.[242]

Hanefîler ise, yukarıdaki hadisi, "Bir kimse namazın sonunda teşehhüd miktarı oturduğu halde selâm vermeden önce abdesti bozu­lursa, onun namazı caiz olmuştur”[243] anlamındaki hadis ve diğer delillerle birlikte değerlendirerek namazın sonunda selâm vermenin farz değil, vacip olduğunu belirtmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak, Hanefîler'e göre bir kimse teşehhüd miktarı oturduktan sonra bir tarafa selâm vermekle namazdan çıkabileceği gibi, konuşmak, gül­mek, bir iş yapmak veya bir başka namaza başlamak gibi fiille de na­mazdan çıkabilir; bunlar tercih edilmemekle birlikte namazı sona erdir­meye yeterli fiillerdir.

 

Namazdan Kendi İrâdesi Ve Fiili İle Çıkmak

 

Fıkıhta, namaz kılan kimsenin, namazın sonunda usulüne uygun bir biçimde namazdan kendi isteğine bağlı bir fiil ile çıkmasına "el-hurûc bi-sun'ihi" adı verilir. Bu, Ebû Hanîfe'ye göre bir rükün ve dolayısıyla farzdır. Şöyle ki, namaz kılan bir kişi namazın sonunda normal olarak teşehhüd miktarı oturduktan sonra selâm vermek suretiyle namazını tamamlayıp sona erdirir. Biraz önce de ifade edildiği gibi, Hanefîler'de namazın sonunda selâm verme farz olmayıp vacip olduğu için namaz kılan kişi teşehhüd miktarı oturduktan sonra tercih edilmemekle birlikte selâmdan başka gülmek, konuşmak gibi bir fiil ile de namazdan çıkabilir. Ancak Ebû Hanîfe, bu fiilin namaz kılan kişinin kendi isteği ve ira­desi ile olmasının şart olduğunu ileri sürerken Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed söz konusu fiilin namaz kılanın iradesiyle olmasının şart olmadığını ifade etmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak Ebû Hanîfe'ye göre, bir kimsenin iradesi dışındaki bir fiil ve durum ile meselâ burnu kanaması suretiyle abdestin bozulması, suyu görmekle teyemmümün bozulması, mestler üzerine verdiği meshin süresi sona erdiği için ab-destinin bozulması durumlarında namazı tamam olmuş olmaz. O kişinin hemen abdest alıp, namaza aykırı bir davranışta bulunmaksızın derhal teşehhüde oturarak kendi iradesi ile namazdan çıkması gerekir. Aksi halde namazı geçersiz olur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu durumlardaki kişinin namazı tamam olmuş olur. Bu anlayışın diğer bir sonucu olarak, bir kimse teşehhüd miktarı oturduktan sonra, henüz kendi iradî fiili ile namazdan çıkmadan, namaz vakti sona erse veya başka bir namaz vakti girse, böyle bir kişinin namazı iki İmama göre tamamdır, Ebû Hanîfe'ye göre ise bozulmuş olur. Çünkü bu namaza kendi iradî fiili ile son vermiş değildir."[244] Dolayısıyla Ebû Hanîfe'ye göre bu kişinin vakit'çıktığı veya başka bir namaz vakti girdiği için bozulan namazını kazâ/e'tmesi gerekir.

 

6- Namazın Vacipleri, Sünnetleri Ve Âdabı

 

A- Namazın Vacipleri

 

Namazın  farzları   gibi   bazı   vacipleri   de  vardır.   Bu   vacipleri   yerine getirmekle namazın farzları tamamlanmış, noksanları telâfi edilmiş olur. Namazın vacipleri şunlardır:[245]

1- Namaza "Allahüekber" gibi tekbir ifade eden  bir cümle ile  baş­lamak. Bu, Hanefîlerin dışındaki diğer mezheplerde farzdır.

2- Fatiha sûresini okumak. Diğer üç mezhepte Fâtiha'yı  her rekatta okumak farzdır.

3- Farz namazların  ilk iki rekatında, vacip ve nafile namazların her rekatında Fâtiha'dan sonra kısa bir sûre veya buna denk miktarda âyet veya  âyetler okumak  (zamm-ı  sûre).  Fâtiha'ya   kısa   bir sûre veya  âyet ilâvesi, diğer mezheplerde sünnettir.

4- Farz olan  namazlarda farz olan  kıraati, ilk iki  rekatta yerine ge­tirmek.

5- Tek başına namaz kılarken, öğle ve ikindi namazlarında ve gün­düz vakti  kılınan  nafile namazlarda  kıraati gizli yapmak. Sabah, akşam ve   yatsı   namazlarında   ve   geceleyin   kılınan   nafile   namazlarda   kıraat açıktan veya gizli olarak yapılabilir.

6- İmam olan kimsenin, cemaatle kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram,  teravih,  vitir  namazlarının   her  rekatında,  akşam   ve  yatsı   na­mazlarının  İlk iki  rekatında  kıraati  açıktan  yapması,  öğle ve  ikindi  na­mazlarının  bütün  rekatlanyla  akşam  namazının  üçüncü  ve yatsı  nama­zının  da   son   iki   rekatında   kıraati   gizli  yapması  vaciptir.   İmama   uyan kişi, okumaz, namaz sesli (cehrî) ise dinler, sessiz (hafî, sırrı) ise susar.

Diğer üç mezhepte ise imama uyan kimse, Kur'an okumanın açık­tan yapılmadığı namazlarda içinden okur. Mâliki ve Hanbelî mezheple­rinde ise, sesli namazlarda cemaat okumaz, dinler. Şafiî mezhebine göre ise, okumanın açıktan yapıldığı namazlarda da imama uyan kişi­nin Fâtiha'yı okuması gerekir.

7- Secdede sadece alın ile yetinmeyip alın ile birlikte burnu da ye­re koymak.

8- Üç ve  dört  rekatlı  namazların  ikinci  rekatının  sonunda  oturmak (ka'de-i ûlâ).

9- İlk ve son oturuşlarda Tahiyyât'ı okumak. Şafiî ve  Hanbelî mez­hebinde Tahiyyât'ı ve  onun  arkasında  peygambere  salât  okumak farz­dır.

10- Namazın  farzlarında  sıraya  (tertib)   uymak.  Meselâ  önce  ayakta durmak, ardından  Fâtiha'yı ve ondan  sonra da zamm-ı sûreyi okumak, ondan sonra rükûa ve secdeye gitmek gibi.

11- Namazın   sonunda   sağ  ve   sol  taraflara   selâm   vermek.  Ancak, -JHanefiler'de bir görüşe göre, sağ tarafa selâm vermek vacip, sol tarafa selâm vermek ise sünnettir. Buna göre, sağa selâm vermekle namaz bitmiş olur ve son anda cemaat namazına katılmak isteyen bir kişinin, sağ tarafa selâm vermeyi bitirmiş olan bir imama uyması sahih olmaz. Şafiî ve Mâlikîler'e göre, namazın sonunda sağa selâm vermek farzdır ve bununla namaz son bulmuş olur. Hanbeîiler'e göre ise, iki tarafa da selâm vermek farzdır.

12- Ta'dîl-i erkâna uymak. Bu, Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe gö­re farzdır.

13- Vitir namazında  Kunut dualarını  okumak ve  kunut tekbirini al­mak.

14- Bayram namazlarına mahsus üçer ilâve tekbir almak.

15- Hatalı   olarak,  farkında   olmadan  farzı   geri   bırakmak  ve  vacibi terk etmek veya geri bırakmaktan dolayı sehiv secdesi yapmak.

16- Namazda  okunan  secde  âyetlerinden  dolayı tilâvet secdesinde bulunmak.

 

B- Namazın Sünnetleri

 

Namazın birtakım sünnetleri de vardır ki, bunlardan bir kısmı onun vaciplerini tamamlar ve noksanlarını telâfi eder. Namazın sünnetlerinin başlıcaları şunlardır:

1- Beş vakit farz ve cuma namazında  ezan  okumak ve kamet ge­tirmek. Bu hüküm erkekler içindir.

2- İftitah   tekbirinde   elleri   yukarı   kaldırmak.   Erkekler,   her   iki   baş parmağını -parmak aralıkları tabiî açıklıkta  olmak üzere ve avuç içleri kıbleye  veya   birbirine   dönük  tutularak-  kulak  yumuşaklarına   değecek ölçüde,  kadınlar ise ellerinin parmak uçlarını göğüs hizasına  kadar kal­dırırlar  ve   bu   vaziyette   iken   "Allahüekber"   derler.  Şafiî  ve  Mâlikîler'e göre erkekler de iftitah tekbirinde ellerini omuz hizasına  kadar kaldırır­lar. Şafiî ve Hanbelîler'e göre rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken de elleri kaldırmak-sünnettir.

3- Kıyamca  sağ   eli  sol   el   üzerine  koymak.   Erkekler sağ   elin   baş parmağı  ile serçe parmağını halka yaparak sol elin  bileğinden tutarlar ve   diğer   parmaklarını   sol   kolun   üzerine   uzatırlar.   Kadınlar   ise   halka yapmaksızın  sağ  ellerini  sol  elleri  üzerine yerleştirerek  göğüslerine  ko­yarlar.

4- Namazların  başlangıcında Sübhâneke'yi  içinden  okumak,  bundan sonra yine gizlice eûzü-besmele çekmek ve diğer rek'âtlarda Fâtiha'dan önce besmele çekmek ve Fâtiha'dan sonra sessizce "âmin" demek. Bir görüşe   göre   Fâtiha'dan   önce   okunan   besmele   vaciptir.   İmama   uyan eûzübesmele   okumaz.   Fâtiha'dan   sonra   okunacak   sûrelerin   başındaki besmele   okunmaz.   Ancak   İmam   Muhammed'e   göre,   kıraatin   açıktan okunmadığı namazlarda sûre başlarındaki besmele okunur.

5- Rükûa   ve  secdeye  giderken,  secdeden   kalkarken   "Allahüekber" demek   ve   rükûdan   kalkarken   "Semiallâhu   li-men   hamiden"   demek. İmama   uyan   rükûdan   kalkarken   içinden   "Rabbena   leke'l-hamd"   veya "Allahümme rabbenâ ve leke'l-hamd" der. Yalnız başına kılan bu ikisini yani  hem  "Semiallâhu  li-men   hamiden" ve  hem  de  "Rabbenâ  leke'l-hamd"i içinden söyler.

6- Rükûda  en  az  üç defa  "Sübhâne  rabbiye'l-azîm"  ve  secdelerde en az üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" demek.

7- Kıyamda bir özür yoksa iki ayak arasını dört parmak kadar açık bulundurmak.

8- Rükûda  incikleri  (dizin  arkasını)  dik ve sırtı yere  parelel  olarak düz tutmak ve  ellerle  parmak aralıkları  açık olduğu  halde  dizleri  tut­mak   Kadınlar  ise,  dizlerini   biraz  bükerler ve   sırtlarını  yukarıya  doğru meyilli   tutarlar   ve   ellerini   parmaklarını   açmaksızın   dizlerinin   üzerine koyarlar.

9- Secdeye giderken önce dizleri, arkasından elleri, sonra  da yüzü yere koymak. Secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra elleri, sonra da elleri dizlerin  üzerine koyarak kıyama doğrulmak veya oturuşa geçmek. Ayrıca secdeyi, yüz iki el arasına gelecek şekilde yapmak.

10- Secde oturuşları  ile teşehhüd oturuşlarında sol ayağı yere yatı­rıp üzerine oturmak, sağ ayağı ise dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek. Kadınlar sağ ve sol ayaklarını  sağ taraflarına yatırıp beden sola meyilli bîr biçimde yere otururlar.

11- Ka'de ve celselerde (oturuşlarda) elleri parmaklar az açılarak uy­luklar üzerine koymak.

12- Secdede  karnı  uyluklardan ve dirsekleri yanlardan ve dirsekleri de yerden uzak tutmak. Kadınlar kollarını yanlarına birleştirir ve karınla­rını uyluklarına yapıştırırlar.

13- Tahiyyât  esnasında   "Lâ   ilahe"  denirken   sağ   elin   şehâdet  par­mağını kaldırmak; bu halde baş parmak ile orta parmak halka edilir ve diğer iki  parmak yumruk halinde bükülür. "İllallah" derken ise, şehâdet parmağı  indirilir. Ancak bazı  âlimler,  bu  sünneti  yerli  yerince yapmak zor olduğu için terk edilmesini uygun görmüşlerdir.

14- Farz,   vacip   ve   müekked   sünnetlerin   son   oturuşu   ile   gayri müekked sünnet ile nafile namazların her oturuşunda Tahiyyât'tan son­ra Hz. Peygamber'e ve âline (ailesine) salât ü selâm okumak.[246] Şafiî ve Hanbelî   mezhebine  göre   namazın   sonunda  Tahiyyât'ın   akabinde   Pey­gamber'e salât okumak farzdır.

15- Her  namazın  son  oturuşunda  selâm  vermeden  önce  Kur'an'da bulunan veya hadislerde yer alan dualardan okumak.

16- Namazın  sonunda  selâm  verirken yüzü  önce  iyice  sağ  tarafa, sonra da iyice sol tarafa çevirmek.

17- Kur'ârH  Kerîm'i  namazda sırasıyla okumakta bir sakınca yoktur. Dinen yolcu sayılan kişi (seferi), Fâtiha'dan sonra dilediği sûreyi okuya­bilir. Ancak mukim {yolcu olmayan, hazarı)  için sünnet olan "mufassal"  denilen sûreleri okumaktır. Hücurât sûresinden Kur'an'in sonuna kadar olan sûrelere, bu sûrelerin aralan besmele ile çok fazla ayrıldığı için mufassal adı verilmiştir. Hücurât sûresinden "Bürûc" sûresinin sonuna kadar olan sûreler "tıvâl-i mufassal", "Târik" sûresinden "Beyyine" sûre­sinin sonuna kadar olan sûreler "evsât-ı mufassal" ve bundan sonraki sûreler ise "kısâr-ı mufassai"dir. Mukim için sünnet olan, sabah ve öğle namazlarında Fâtiha'dan sonra "tıvâl-i mufassal" denilen uzun sûreler­den, ikindi ve yatsı namazlarında "evsât-ı mufassal" denilen orta uzun­luktaki sûrelerden, akşam namazlarında ise "kısâr-ı mufassal" denilen kısa sûrelerden bir sûre okumaktır.

18- Önünden geçilmesi ihtimali varsa sütre (siper) koymak.

 

C- Namazın Âdabı

 

Namazın bazı âdâb'ı (edepleri) de vardır ki bunlar birer müstehap demektir. Bunları terk etmek, azarlanmayı gerektirmez, fakat bunlara uyulması daha faziletlidir, daha fazla sevap kazanmaya sebeptir. Bilinçli bir müslüman namazın büyük bir ibâdet olduğunu bilir, namaz saye­sinde Yaradan Rabbi'nin manevî huzurunda olduğunu anlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini görüp bildiğini düşünerek edebe son derece uygun hareket eder, /görünüş itibariyle pek mütevazı bir vaziyet alır, bâtınen kalbini mümkün mertebede mâsivâdan (Allah'ın dışında olandan), dün­yevî ilişkilerden kurtarmaya çalışır. Bu yüzden, "mükemmel bir namaz ancak kalb huzuriyledir" denilmiştir.

Namazın başlıca âdabı şunlardır:

1- Namazda zahiren (görünüşte) ve bâtınen (içten) huşu ve tevâzû (alçak gönüllülük) halinde bulunmak.

2- Ceket,   pardesü   gibi   üst  elbiseyi  açık  bulundurmayıp  düğümle­mek ve bütün rükünlerin hakkını verebilmek için uzun ve geniş elbise­ler giymek.

3- Kıyamda secde yerine, rükûda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına,  ka'dede  kucağa, selâm verirken sağ ve sol  omuz başlarına bakmak,  böylece  kendisini  sırf ibâdete  vermek  ve  namazın  dışındaki meşguliyetten korunmak.

4- Rükû   ve   secde   teşbihlerini   tek   başına   kılan   için   üçten   fazla yapmak.

5- Müezzin  kamet getirirken "Hayyele'l-felâh" dediği esnada cemaa­tin ayağa  kalkması ve "Kad  kâmeti's-salât" deyince de imamın namaza başlaması.   Ebû   Yûsuf'a   göre   ise  ancak  kamet   bittikten   sonra   imam namaza başlar. Bir başka görüşe göre ise, kamet biter ve imam safları düzelttikten sonra namaza başlar.

6- Namazda esnememeye, öksürmemeye ve geğirmemeye gayret etmek. Bununla birlikte esnemesine hâkim olamayan kişi ağzını fazla açmamalı ve gerekiyorsa elliyle kapamalıdır.

 

7- Namazın Mekruhları, Namazı Bozan Durumlar Ve Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller

 

İbâdet, Allah rızasının kazanılması için yapılır. Allah rızasının kaza­nılması ise, yapılacak ibâdet için belirlenen esaslara uymakla mümkün­dür. İşte bedenî bir ibâdet olan namaz da böyledir. Bu ibâdet, kendisi için belirlenen esaslar çerçevesinde yerine getirilir. Peygamberimiz: "Be­ni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öyle kılın" bu­yurmuştur. Önceden de ifade edildiği gibi, namazın farzları (şart ve rükünleri), vacipleri, sünnetleri ve âdabı vardır. Onlara tam bir şekilde olarak uyularak kılınan bir namaz mükemmel bir namazdır.

Namazın vaciplerinin bilerek terk edilmesi halinde namaz geçerlidir; ancak eksiklik söz konusudur. Namazın sünnet ve edeplerine aykırı davranışlar namazı geçersiz yapmasa da dinen hoş karşılanmaz. Namaz kılarken, namazı geçersiz yapmamakla birlikte yapılması veya yapılma­ması dinen hoş karşılanmayan söz, fiil ve davranışlara "namazın mek­ruhları" adı verilir.

Namazın şart ve rükünlerinden yani farzlarından birisinin eksik ol­ması halinde namaz geçersizdir; dolaysıyla yeniden kılınması gerekir. Ayrıca, namaz kılarken, namaz ibâdetinin mahiyeti ile bağdaşmayan her söz, fiil ve davranış da namazın bozulmasına sebep olur. Başlanmış bir namazın bozulmasına sebep olan söz, fiil ve davranışlara "namazın müfsidleri (namazı bozanlar)" adı verilir.

 

A- Namazın Mekruhları

 

Namazın mekruhları, tahrimî ve tenzihi olmak üzere iki çeşittir. Namazın vaciplerini terk etmek, harama yakın bir davranış olup tahrîmen mekruhtur. Namazın sünnetlerini terk etmek ve edeplerine aykırı davranışlar ise dinen hoş karşılanmaz ve tenzîhen mekruhtur. Namazın başlıca mekruhları şunlardır:

1- İkinci  rekattaki kıraati  birinci  rekattaki  kıraatten  daha  uzun oku­mak. Uzun okumanın ölçüsü, üç âyet daha fazla  okumaktır. Yine  kıra­atte, Kur'ân-ı Kerîm'deki sıraya uymamak.

2- Namaz   kılarken   bir   özür   bulunmaksızın   yere,   direğe,   duvara, değneğe   dayanmak;  tek  ayak  üzerine   durmak veya   bir  ayağı  yerden kesmek   veyahut   diğerine   dayanmak;   bir   özür   bulunmaksızın   bağdaş kurarak oturmak veya  dizleri dikip oturmak;  namazda  gerinmek,  esnemek, kendi isteği ile öksürmek. Yine, namazda bir şeyi koklamak, göz­leri yummak, sağa sola, arkaya bakmak veya eğilmek. Bir şeye gözü takılarak dikkatin dağılmaması veya namazda daha fazla huşu meydana gelmesi için gözleri yummada bir sakınca yoktur.

3- Namazda bir özür bulunmaksızın birkaç adım yürümek. Fakat yı­lan,   akrep   gibi   zararlı   bir   hayvanı   uzaklaştırmak   veya   öldürmek   için atılacak birkaç adım mekruh değildir.

4- Namazdan önce veya namaz esnasında erkekler için elbiselerinin kollarını dirseklere doğru toplamak.

5- Namazda   secdeye   giderken   dizleri   yere   koymadan   elleri   yere koymak veya  secdeden  kalkarken  dizleri  ellerden   önce  kaldırmak;  na­maz sona ermeden terleri veya yüze dokunmuş tozları silmek.

6- Namazda  elbise, beden veya sakalla  oynamak, eli ağza  koymak; namaz esnasında birinin verdiği selâmı el veya baş işaretiyle almak.

7- Cemaatle   kılınan   namazda   imamdan   önce   rükûa  veya   secdeye gitmek veya ondan önce rükû ve secdeden başını kaldırmak.

8- Rükû ve secdede teşbihleri terk etmek veya üçten az söylemek.

9- Kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye, secdeden kıyama geçme hal­lerinde  söylenmesi   gereken   tekbir  ve  zikirleri   yerli   yerince   okumayıp gecikerek okumak.  Kıyamdan   rükûa  vardıktan  sonra   "Allahüekber"  de­mek gibi.

10- Başkasına ait bir yerde veya sahibinin  iznini almadan onun el­bisesiyle namaz kılmak.

11- Namazı, temiz olmayan şeylere karşı veya temiz olmayan şeyle­rin   yakınında   kılmak.  Mezarlıkta,  yol  ortasında,   mezbahada,   hamamda namaz   kılmak   böyledir.   Ancak   bu   gibi   yerlerde   namaz   için   ayrılmış temiz bir yer varsa, orada namaz kılmakta bir sakınca yoktur.

12- Namazı, zihni meşgul edecek, kalbin  huzur ve huşûunu kaçıra­cak şeylerin bulunduğu bir yerde kılmak.

13- Bir kimsenin yüzüne karşı arada perde, duvar, korkuluk gibi bir engel olmaksızın namaz kılmak.

14- Yemek sofrası hazır iken namaza başlamak. Ancak diğer namaz vakti çok yaklaşmış ise bu durumda kılmakta bir sakınca yoktur.

15- Sıkışıp  da  abdesti  bozma   İhtiyacı  varken   bu   haldeki  abdestle namaz kılmak.

16- Namazı,  namazın sıhhatine engel olmayacak  miktarda  necaset bulaşmış bir elbise ile veya temiz bir elbise varken, dinen necis sayıl­masa da kirli bir elbise ile kılmak.

17- Elbiseyi,  dizlerinin  yıpranmasından  veya   ütüsünün   bozulmasın­dan korumak için rükûa ve secdeye varırken hafifçe yukarı çekmek.

18- Ateşe ve  puta tapınmayı çağrıştıracağı  sebebiyle  kor halindeki ateşe  karşı  namaz kılmak.  Üzerinde  insan veya  hayvan  resimleri  bulu­nan elbise ile veya böyle bir kumaş üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Ancak böyle bir elbisenin üzerine ceket, palto veya cübbe gibi bir şey giyilirse,   onunla   namaz   kılınmasında   bir  sakınca   yoktur.   Yine   namaz kılanın   başı   üstünde,  ön  veya  yanlarındaki   duvar veya   tavan   üzerine yapılmış  canlı varlıklara  ait kabartmalı  resimler veya  duvarlara  asılı fo­toğrafların   bulunması  sakıncalıdır.   Fakat  namaz  kılanın  ayakları  altında veya   oturduğu   yerde   bulunan   veya   karşıdan   bakılınca   uzuvları   fark edilmeyecek   kadar   küçük   olan   resimlerin   bulunmasında   bir   sakınca yoktur.   Kimlik   kartı,   nüfus   cüzdanı,   pasaport   gibi   belgeler  üzerindeki fotoğraf ve  resimler  ile,   kağıt  paraların   üstünde  bulunan   resimler,  bu belge ve paralar cüzdan veya çanta veyahut ceplerde kapalı bulunduk­ları için  ne  namaz içinde ve ne de namaz dışında  bir sakınca  doğur­maz.

 

B- Namazı Bozan Durumlar (Namazın Müfsidleri)

 

Namaza başlayan kişi, artık dünya ile ilgili meşguliyetleri kendisine yasaklamış olur. Namaz ibâdetinin bu özelliği göz önüne alınınca, na­mazın mahiyeti ile bağdaşmayan ve bu ibâdetin huşûunu ihlâl eden söz, fiil ve davranışların namazı bozacağı açıktır. Başlanmış bir namazı bozan durumların başlıcaları şunlardır:

1- Namazda konuşmak.

Namazda bilerek, yanılarak, namazda olduğunu unutarak kısa da olsa dünya kelâmı söylemek namazı bozar. Sahâbîlerden Zeyd b. Erkam şöyle rivayet ediyor:

"Biz namazda konuşuyorduk, bizden biri yanıbaşındaki arkadaşı ile konuşurdu. "Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun"[247] âyeti nazil olunca, susmakla emrolunduk ve namazda konuşmak­tan   menedildik".[248]

Peygamberimiz şöyle burmuştur: "Namazda insan sözlerinden bir şey konuşmak uygun olmaz. Namaz ancak teşbih, tekbir ve Kur'an okumaktan ibarettir".[249]

Buna göre, namazda selâm almak, selâm vermek, aksırana "yerhamukalllah" demek, kötü bir habere "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" demek, iyi bir habere "el-hamdülillâh" diye cevap vermek ve benzeri sözler namazı bozar.

2- Ağlamak, inlemek.

Dünyevî bir sebepten dolayı sesli olarak ağlamak veya ah vah şek­linde inlemek namazı bozar. Ancak Allah korkusundan veya cennet ve cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak veyahut dayanılmaz bir hasta­lıktan ötürü ağlama veya İnleme namazı bozmaz.

3- Öksürmek.

Namazda bir özür bulunmaksızın öksürmek namazı bozar. Ancak namazda olduğunu bildirmek, uyduğu imamın yanlışını düzeltmek, se­sin pürüzlenmesini gidermek gibi maksatlarla öksürmek namazı boz­maz.

4- Yemek, içmek.

Dışardan ağza giren susam tanesi kadar bir şeyi yemek veya bir damla su içmek namazı bozar. Ancak namaz öncesi yediği yemekten dolayı dişleri arasında kalan nohut kadar bir şeyi çiğnemeksizin yutmak namazı bozmaz. Yine ağız dolusu miktarda olmayan bir kusuntu tutu-lamayıp geri gitse, bundan dolayı da namaz bozulmaz.

5- Amel-i kesîr.

Namazın mahiyeti ile bağdaşmayacak ölçüde namazla ilgili olmayan her fiil ve hareket-namazı bozar. Hanefîler'de, bu konuda esas alman ölçü şudur: Yapılan bir fiil, dışardan bakan kimseleri, bunu yapan kim­senin namazda 'olmadığına tereddütsüz hükmettirecek şekilde ise bu fiil amel-i kesîr (çok işjdir; namazda olup olmadığı hususunda tereddüde yol'açacak şekilde olursa, bu fiil de amel-i kaiîi (az, önemsiz işjdir. Meselâ namazda kıyamda iken yerden bir taş alınıp kuşa veya başka bir şeye atılsa bu fiil bir amel-i kesirdir ve bu fiil ile namaz bozulur. Fakat, secde ederken secde edeceği yerde bulunan çakıl taşlarını alnı­na değmemesi için bir eliyle itse, bu fiil amel-i kalîl olduğu için namaz bozulmaz. Şu var ki, namaz ibâdeti ile bağdaşmayan bir işle meşgul olduğu için mekruh bir iş yapmış olur. Diğer taraftan, namaz esnasın­da abdesti bozulup hemen abdest alarak namazını tamamlayan bir kişinin bu fiili namazın tamamlanmasını sağladığı için amel-i kesîr kap­samı dışında tutulmuştur. Yine, bir görüşe göre, akrep, yılan gibi zararlı hayvanları öldürmek de amel-i kesîr sayılmamıştır. Yine, namazda bir özür bulunmaksızın peş peşe üç adım yürümek, vücudu bir rekatta peş peşe üç kere kaşımak amel-i kesîre örnek olarak gösterilebilir.

6- Özürsüz olarak kıbleye sırt çevirmek namazı bozar.

7- Kahkaha ile gülmek.

Hanefî mezhebine göre namazda kahkaha ile veya yanındakilerin işiteceği şekilde gülmek hem abdesti hem de namazı bozar. Namaz kılanın kendisinin işiteceği şekilde gülmesi ise sadece namazı bozar. Tebessüm ise sessiz gülme şekli olduğu için bununla namaz bozulmaz.

8- Eğitim niteliğindeki okuma.

Bir kimse, namazda iken gözüne takılan bir kitaba veya yazıya sa­dece bakmakla namazı bozulmaz. Ebû Hanîfe'ye göre, namaz kılan bir kişinin karşısındaki mushaftan önceden ezberinde olmayan bir âyeti okuması ile namaz bozulur, zira bu öğrenme niteliğindedir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu durumda namaz bozulmamakla birlikte böyle bir okuma mekruhtur, zira bunda Ehl-i kitaba benzeyiş vardır.

9- Bayılmak, çıldırmak.

Bu durumlarda irade yok olacağı için namaz bozulur.

10- Erkeğin kadınla aynı hizada namaz kılması.

Arada namaz kılan bir kişinin sığabileceği kadar aralık bulunmaksı­zın veya perde, duvar, korkuluk ve benzeri bir engel olmaksızın erkek­lerin kadınlarla aynı hizada namaz kılmaları, Hanefî mezhebine göre namazı bozan hallerdendir ki, bu konuda ileride genişçe bilgi verilecek­tir.

 

C- Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller

 

Burada hatırlatmak gerekir ki, başlanılan bir ibâdetin her hangi bir mazeret bulunmaksızın kasten kesilip bozulması büyük bir günahtır. Nitekim, bir âyette, "Amellerinizi iptal etmeyin" (Muhammed 47/33) buyrula-rak geçerli bir mazeret bulunmadıkça başlanılmış bir namazın bozulma­sının haram olduğu belirtilmiştir. Ancak, namazı kesmek yani bozmak bazı durumlarda vâcib, bazı durumlarda müstehap, bazı durumlarda da mubah olabilir. Hiç şüphesiz, namaz kılanın kendisi veya başkası için can ve mal kaybının veya tehlikesinin söz konusu olduğu durumlarda başlanılmış bir ibâdetin kesilmesi yani bozulması vacip olur. Meselâ bir yangını söndürmek, kalp krizi geçirmekte olan birini tedavi etmek veya onu hastaneye götürmek, boğulmakta olan birini kurtarmak, yırtıcı bir hayvanı savmak için namazı bozmak gibi. Hattâ bu gibi hallerde na­mazın kazaya bırakılmasında da bir günah bulunmamaktadır. Tek başı­na namaz kılan bir kimsenin cemaate katılıp daha fazla sevap kazan­mak maksadıyla namazını kesmesi müstehaptır. Yine mal çalmakta olan hırsıza engel olmak ve benzeri durumlarda da namazı kesmek müstehaptır. Namazın kesilip bozulmasının mubah olduğuna, çocuğu­nun başına bir tehlike gelmesinden endişelenen veya yemeğin yanma­sından korkan birisinin namazını kesmesi örnek olarak gösterilebilir.[250]

 

8- Kur'an Okumayı Öğrenme Ve Okuyanın Hataları (Zelletii'ı-Kârî)

 

A- Kur'an Okumayı Öğrenme

 

Kıraatin namazın rükünlerinden biri ve bunun da farz olduğu daha önce ifade edilmişti. Namaz kılan kişinin bazı okuyuş hataları vardır ki, bunlar namazın bozulmasına sebep olur. Bunlara okuyanın hataları "zelletü'l-kâri" denilir.[251] Burada önce, Kur'an'ı okuyup Öğrenmenin ve onu dinlemenin öneminden bahsedilecek, daha sonra okuyuş hataları açıklanacaktır.

Her müslümanın namazı caiz olacak miktarda Kur'ân-ı Kerîm'den âyet ve sûreler ezberlemesi farz-ı ayındır. Fatiha ile birlikte diğer bir sûreyi ezberlemesi ise, vaciptir ki, bununla namazın bir rüknü olan kıraat farzı da yerine getirilmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'in diğer kısımlarını ezberlemek de müslümanlar için bir farz-ı kifâyedir,

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey İnsanlar! Size Rabb'İnizden bir öğüt, gönülle-rindekine bir şifa, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir"[252];

"Biz, Kur'an'dan öyle.bir şeyi indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa ve rahmettir; zalimlere ise "ziyanı artırır"[253];

"De ki: O, İnananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağrılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar)"[254] buyrulur.

Hiç şüphesiz, mümin Kur'an'dan feyz almasını bildiği ve bu mak­satla okuduğu, dinlediği için Kur'an âyetleri kendisine şifadır, rahmettir ve rehberdir. Bu sebeple Kur'an'ı ezbere okumak veya mushafa baka­rak yüzünden okumak da bir ibâdettir. Böylece, onu anlar, ondan feyz alır, en önemlisi de onunla amel eder,

Kur'ân-ı   Kerîm'i  namaz dışında  ayakta  veya  yürüyerek veyahut  bir iş  yaparken   okumak  caiz olmakla   birlikte,  kıbleye  yönelerek  ve  güzel elbiseler giyerek abdestli bir şekilde okumak sünnettir.  Kur'ân-ı  Kerîm'i ayda  bir defa  hatmetmek müstehaptır. Yılda  bir,  kırk günde bir,  hafta da  bir hatmedilmesini tercih  edenler de vardır.  Üç günden  önce  hat-medilmesi   müstehap   değildir.   Çünkü   böyle   az   bir   sürede   okunacak Kur'an'ın yüksek mânalarını düşünmek mümkün olmaz ve tecvid kural­larına   hakkıyla   uyulamaz.   Kur'ân-ı   Kerîm'i  dinlemek   de   bir  ibâdet  ve farz-ı kifâyedir. Ancak zihnen ve fiilen başka işlerle meşgul olan kimselerin yanında Kur'an âyetlerinin açıktan okunması uygun değildir. Bu durumda dinlemeyenler değil, okuyanlar günaha girmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup öğrenmek gibi başkalarına öğretmek de büyük bir ibâ­dettir. Bir hadiste şöyle buyruluyor: "Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğre­nen ve onu başkalarına öğretenlerinizdir".[255]

 

B- Okuyanın Hatası (Zelletü'1-Kârî)

 

Kur'ân-ı    Kerîm'i    okumadaki    bir    hataya,    okuyanın    sürçmesine "zelletü'1-kârî" denir.  Kur'ân-ı  Kerîm'in  bir kelimesi  kasten  değiştirilir ve bununla   da   anlam   değişirse,   böyle   bir  okuyuşla   namazın   bozulacağı konusunda görüş birliği vardır. Ancak ilk dönem Hanefî fıkıh bilginleri, Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesinin sehven yani yanlışlıkla değiştirilmesinde namazın bozulup bozulmayacağı konusunda bazı ölçüler belirlemişlerdir. Ebû    Hanîfe    ve    İmam    Muhammed    sehven    değiştirilen    kelimenin Kur'an'da  benzerinin  bulunup bulunmadığını değil, anlamın fahiş (aşırı) şekilde bozulup bozulmadığını ölçü almışlardır. Ebû Yûsuf ise, değiştiri­len lafzın, Kur'an'ın  lafızlarından olup olmadığını ölçü almış ve kelime­nin   i'rab   (hareke   dahil)   ve   harflerin   telaffuzuna,  anlamın   değişip  de­ğişmemesine   itibar   etmemiştir.   Ebû   Hanîfe   ve   İmam   Muhammed'in görüşleri   ihtiyata   en   uygun   görüştür.   Ebû   Yûsuf'un   görüşü   ise   daha müsamahalı   bir görüştür.  Bu  sebeple,  XI.  yüzyılın   ortalarından  sonraki dönemlerde yetişen fıkıh bilginleri, Arapça bilmeyen toplumların İslâm'a girmesi sonucunda, harflerin telaffuzu, harekelerin okunması ve benzeri konularla   ilgili   olarak  ortaya   çıkan   okuyuş   problemlerinin   çözümünde Ebû Yûsuf'un  görüşünden yola  çıkarak bazı esaslar belirleyip çözümler üretmişlerdir.

Okuyuşla ilgili olarak yapılacak hatalar, aşağıdaki şekilde özetlenebi­lir:

1. Hareke yanlışlığı.

Kelimelerin harekelerinin yanlış okunması, anlamı ters çevirecek tarzda olsa, önceki âlimlere göre namaz bozulur. Ancak sonraki âlimle­re göre böyle bir okuma namazı bozmaz. Çünkü insanların çoğu, Kur'an'ın i'rab yönlerini ayıramazlar. Nitekim "Ve izi'btelâ İbrâhîme Rabbuhû: (Rabbi, İbrahim'i denediği zaman" (el-Bakara 2/124) âyetinde İb-râhîm"i ötre, "Rabbuhû"yu üstün okumak gibi. Bu takdirde âyetin an­lamı, "İbrahim, Rabbini denediği zaman" şeklini alır ki, böyle bir anlam uygun düşmez.

Şeddeli bir harfi yanlışlıkla şeddesiz, şeddesiz bir harfi şeddeli, uzun okunacak bir harfi kısa, kısa okunacak bir harfi uzun, ince oku­nacak bir harfi kalın, kalın okunacak olanı ince okumak, idgam edile­cek   bir   harfi   idgamsız,   idgamsız  okunacak  olanı   idgamlı   okumak  da böyledir.    Çünkü    bunlardan    sakınmak    güçtür.    "İyyâke    na'budu"daki "iyyâ"yı "iyâ" şeklinde şeddesiz okumak gibi.

2. Vakıf {durma) ve ibtidâ'da (okumaya yeniden başlama) olan yan­lışlık.

Namaz kılan kişinin, Kur'ân-ı Kerîm'i okurkan meselâ, öksürmesi gibi bir sebeple nefesi kesildiği için durulmaması gereken bir yerde durdu­ğu zaman, okumaya devam ederken anlamın bozulmayacağı bir yerden okumaya başlaması gerekir. Geçilecek yerde durmak veya durulacak yerde geçmekle anlam bozulmazsa, böyle bir okuyuşla namazın bo­zulmayacağı konusunda görüş birliği vardır. Anlamın bozulması halinde ise âlimlerin çoğunluğu namazın bozulmayacağı yönünde görüş belirt­mişlerdir. Çünkü büyük bir halk kitlesinin bundan kaçınıp sakınması güçtür.

Kelimeyi bölmek de böyledir. Meselâ, "ve'l-âdiyâtı" diyecek iken "ve'l-â" deyip, alt tarafını unutmak, yahut nefesi kesilmek ve sonradan tamamlamak veya okunacak bir kelime hatıra gelmeyip başka bir keli­meye veya âyete geçmek dahi âlimlerin çoğunluğuna göre, anlam de­ğişsin değişmesin namaz bozulmaz. Çünkü bu tür yanlışlıklar namaz kılanların çoğunluğu tarafından sıklıkla yapılabilir ve dolayısıyla bunlar­dan kaçınıp sakınmak güçtür.

Bir kelimeniry son harfini sonra gelen bir kelimeye birleştirerek okumak da böyledir. Meselâ, "İnnâ a'taynâke'l-kevser"i "innâ a'taynâ ke'l-kevser", "İyyâke na'budü"yü "iyyâ kena'budü" şeklinde okumak gibi.

3- Bir kelimeye bir harfin ilâvesi veya eksilmesi suretiyle olan yan­lışlık.

Bir harfin ilâve edilmesiyle veya bir harfin eksik okumasıyla anlam değişmiyorsa namaz bozulmaz. Âyete bir kelime eklemek veya ondan bir kelimeyi eksik okumak veyahut iki kelimenin yerini değiştirerek okumak da böyledir. Anlam değişmediği müddetçe namaz bozulmaz.

4- Harflerin söyleyişindeki yanlışlık.

Bir harfi, ona uygun olmayacak bir tarzda telaffuz ederken, iki har­fin mahreçleri yani harflerin çıktığı yer birse veya birbirine yakınsa, böyle bir okuyuşla namaz bozulmaz. Ancak, mahreçleri ayrı ise veya birbirlerine yakın değilse böyle bir okuyuşla namaz bozulur.

Bir kimse namazın bozulmasına sebep olacak şekilde yanlış okudu­ğu bir yeri, yeniden ve doğrultarak okursa namazı bozulmaz.

Peltek dilli bir kişinin bir harf yerine başka bir harfi telaffuz etme­siyle de namazı bozulmaz. Ancak böyle bir kişinin namaz kılarken söy­leyişinde güçlük çektiği harflerin bulunmadığı âyetleri seçip onlardan okuması   gerekir.   Elinden   gelen  gayreti   sarf ettiği   halde,   bazı   harfleri doğru  olarak okuyamayan   kişi,  peltek ve  kekeme  dilli   kişi   gibi   kabul edilir.

Şâfiî mezhebi ile Hanbelî mezhebinde Fatiha sûresinin dışındaki okuyuş 'hataları namazı bozmaz. Çünkü bu mezheplerde namazda Fati­ha sûresinin okunması farzdır.

 

9- Ezan Ve Kamet

 

A- Ezan

 

Ezan, sözlükte bildirmek demektir. Dinî terim olarak ise ezan, farz namazların vaktinin girdiğini bildirmek için, yüksek sesle okunan, belirli mübarek sözleri ifade eder.

Ezanın sözleri şöyledir:

"Allahüekber, Allahüekber, Allahüekber, Allahüekber;

Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü en lâ iiâhe İllallah;

Eşhedü enne Muhammed'e-r-rasûlullah, Eşhedü enne Muhammed'e-r-rasûlullah;

Hayye ale's-salâh, Hayye ale's-salâh;

Hayye ale'l-felâh, Hayye ale'i-felâh;

Allahüekber, Allahüekber;

Lâ ilahe illallah."

Türkçe anlamı:

"Allah en büyüktür (dört kere).

Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur (iki kere).

Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed Al­lah'ın elçisidir (iki kere).

Haydi namaza (iki kere).

Haydi kurtuluşa (iki kere).

Allah en büyüktür (iki kere).

Allah'tan başka tanrı yoktur."

Ayrıca sabah namazının ezanında "Hayye ale'l-felâh"tan sonra iki defa okunmak üzere "es-Salâtü hayrün mine'n-nevm" (Namaz uykudan daha hayırlıdır) cümlesi ilâve edilir.

Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettiklerinde yaptığı ilk işlerden biri de sahabe ile birlikte Mescid-i  Nebevî'yi yapmak olmuştur. Burada  namazlar cemaatle  kılınmadan  önce  Hz.  Peygamber'in  emri  ile  Bilâl  Ha­beşî   yollarda   "es-Salâh!   es-Salâh"   (Namaza!   Namaza!)   veya   "es-Salâtü câmiatün"  (Namaz,  bünyesinde  hem  iyilik ve güzellikleri  hem  de  mü­minleri  birleştirici ve toplayıcıdır!) veyahut "es-Salâte cemâeten" (Cema­atle   namaza!)   diye   sesleniyordu.   Mescidin   yakınında   oturanlar   erken gelip namaz vakitlerini bekliyorlar, böylece işlerinden oluyorlardı. Uzakta oturanlar  ise,  gecikiyorlar veya  cemaate  (birlikte  namaz  kılmaya)  yeti-şemiyorlardı.  Bu  durum   bir sıkıntıya  yol  açtığından   namaz vakitlerinin hangi  usulle duyurulmasının  uygun olacağını  görüşmek üzere  bir top­lantı yapıldı.  Bu  toplantıda  çeşitli  görüşler  ileri sürüldüyse  de  hiçbirisi beğenilmedi ve bir karara varılamadan toplantı dağıldı. Konuya çözüm getirilemediği için  herkes üzüntülü idi. Yüce Allah, ilâhî hükmün tebli­ğini bu konudaki beklentilerinin özleme dönüşmesine ertelemeyi murat etmişti.   Nitekim   bu   aşamada,   önce  Abdullah   b.   Zeyd   ezan   sözlerini gönlüne   ve   zihnine   nakşeden   bir   rüya   gördü   ve   Resûlullah'a   bunu haber verdi.   Hz.  Peygamber: "İnşallah   bu   hak  bir  rüyadır.  Onu  Bilâl'e öğret. O ezanı  okusun. Çünkü Bilâl'ın sesi seninkinden gürdür" buyur­du. Bilâl, öğrendiği ezanı yüksek bir yerden gür ve tatlı sesi ile okudu. Aynı rüyayı görmüş olanlardan biri de Hz. Ömer idi. Hz. Ömer, Bİlâl'in ezanını  duyunca   koşarak  Resûlullah'a  geldi  ve durumu  ona  heyecanla anlattı. Fakat o sırada  ezan ile ilgili vahiy de gelmiş ve  böylece ezan vahiy yolu ile dinî bir hüküm olarak sabit olmuştu.

Arkasında anlamlı bir hatıra bırakarak dinî bir hüküm haline gelen ezan," namaz vaktinin girdiğini bildiren bir vasıta, namaza ve cemaate bir çağrıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de ezana şu âyet-i kerîmelerle işaret edilir:

"Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen  bir toplum olmalarındandır".[256]

"Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Al­lah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın".[257]

Ezan namaza ve cemaate bir çağrı olmakla birlikte, ezan bünyesin­de ayrıca İslâm'ın inanç ve ibâdet esaslarını da barındırmaktadır. Çok az sözle pek çok hakikati ihtiva edip günde beş defa yüksek sesle okunan ezan sayesinde, camiye gelsin gelmesin herkese İslâm'ın inanç ve ibâdet esasları hatırlatılmakta, namazın kurtuluşa sebep olacağı bil­dirilmekte, İslâm dininin temel esasları dünyaya duyurulmakta, toplu­mun dinî hayatının canlı tutulup güçlenmesi ve devam ettirilmesi sağ­lanmaktadır".[258] Yeryüzünde namaz vakitleri değişik zamanlara rastladı­ğından, minarelerden yüksek sesle okunan ezan ile, bir an bile kesintiye uğramaksızın sürekli olarak, tüm insanlığa Yüce Allah'ın varlığı, birli­ği ve büyüklüğü, Hz. Muhammed'in peygamberliği ve namazın kurtuluş vesilesi olduğu güzel bir şekilde dünya döndükçe ilân edilebilmektedir. Bir hadiste şeytanın ezanı duymamak için uzaklara kaçtığı bildirilmiştir.[259] Çünkü şeytan, ezan ile cemaatin namaza davet edilmesinden, İslâm'ın tüm insanlığa ulaştırılmasından, tek kelime Üe ezanın içeriğinden nefret eder ve o sesi duymak istemez. Fıkıh bil­ginleri, ezanın sözlerinin taşıdığı engin anlamları ve yerine getirdiği görevleri dikkate alarak, bunun İslâm dininin şiarlarından yani İslâm dinini temsil etme ve onu diğer dinlerden ayırma özelliğine sahip önemli ve meşhur hükümlerden biri olduğunu ifade etmişlerdir. Hanefî mezhebindeki yaygın kanaate göre ezan erkekler için vacip derecesinde sünnet-i müekkededir.[260] Diğer mezheplerde farklı görüşler bulunmakla birlikte yaygın kanaat, ezanın farz-ı kifâye olduğudur. Fıkıh bilginleri, ezanın dinî hükmü hakkında sünnet-i müekkede, vacip, farz-ı kifâye gibi farklı görüşler ileri sürmüşlerse de, dinin bir şiarı kabul edilen ezanın topluca terk edilemiyeceği ve topluca terk eden belde halkının bunu yapmaya zorlanacağı konusunda görüş birliğine sahiptirler. Bu sebeple İslâm ülkelerinde on beş asırdan beri minarelerden göklere doğru yükselen ezan sesi hiç eksik olmamıştır. Bundan dolayı İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da:

"Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli. Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli" mısralarını bu ruh ve anlayış içinde söylemiştir.

Ezan, beş vakit farz namaz ile cuma namazı için okunur. Bunların dışındaki namazlarda ezan yoktur. Beş vakit farz namazlar kaza edilir­ken de ezan okunur. Ancak birden fazla farz namaz kaza edilirken her biri için ayrı birer ezan okumak ve kamet getirmek müstehap olmakla birlikte hepsi için bir kamet yeterli olmasa da tek ezan yeterlidir.

Ezan okuyan kişiye "müezzin" denir. Müezzinin, müslüman, akıllı, erkek ve baliğ (ergen) olması şarttır. Bu şartları taşımayanların okuduk­ları ezan geçerli değildir. Müezzinlik yapacak kişi, tüm insanlığa Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberin risâletini ilân etme, inananları namaza, inanmayanları kurtuluşa çağırma gibi çok önemli bir görevi yerine geti­rir. Bu sebeple, böyle kutsal bir görevi ifa edecek kişi, özellikle namaz vakitleri ve ezanla ilgili fıkıh bilgisine sahip, muttaki, gür ve tatlı sesli olmalıdır. Bu nitelikleri taşıyanların ezan okumaları tercih edilir.

Ezan, namaz vakti girdikten sonra okunur; namaz vakti girmeden okunan ezan tekrarlanır. Ancak Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve diğer mez­heplere göre sabah namazı ezanı vakit girmeden önce okunabilir.

Ezan, diğer bir yönden de namaz gibi Allah'ı anmak, O'na yakarışta bulunmaktır. Bu yüzden müezzin, ibâdet aşkıyla, abdestli olarak yüksek bir yerde (minarede) ayakta ve kıbleye yönelerek sesinin çıktığı kadar yüksek bir sesle ezanı okur. "Hayye ale's-salât" derken sağ tarafa, "Hay-ye ale'l-felâh" derken sol tarafa döner. Minarede ise, gerektiğinde dola­şarak ezanı okur ve sesinin yükselmesi için parmakların uçları ile kulak­larını tıkar. Peygamberimiz, ezan okuyanın sesini yükseltmesini istemiş ve:

"Çünkü müezzinin sesinin ulaşabildiği yere kadarki alanda olup da onu işiten cin, insan ve her varlık kıyamet gününde ezan okuyanın lehinde şahitlik yaparlar"[261] buyurmuştur.

İlk önceleri ezan en yüksek evlerin damında, Mescid-i Nebevi inşa edildikten sonra onun üstünde okunuyordu. İlk minare'nin Muâviye döneminde ve onun emriyle yapıldığı nakledilmektedir.[262]

Fıkıh bilginleri, ezan bittikten sonra namaz için tekrar bir çağrının yapılması {tesvîb) nda bir sakınca görmemişlerdir. Bu sebeple tabiîn döneminden soprâ (II./VIII, yüzyılın sonu) bazı bölgelerde ezanın ardın­dan "Hayye ale's-salât" veya "es-Salâte es-salâte" gibi sözlerle namaza ikinci bir çağrı yapılması âdeti başlatılmıştı. Eyyûbîler döneminde de akşam namazı dışındaki diğer vakitlerde ezanın akabinde Peygamber'e salâtü selâm okuma usulü ihdas edilmiştir ki, bu uygulama bazı bölge­lerde hâlâ devam etmektedir.[263]

Ezan sesini duyan her müslümanın, ezana uyup her bir cümlesini müezzinin okuması ardından tekrar etmesi müstehaptır. Ancak ezanın "Hayye ale's-salâh", "Hayye ale'l-felâh" sözleri ile, sabah ezanındaki "es-Salâtü hayrun mine'n-nevrn" sözü tekrarlanmaz. "Hayye ale's-salâh" dendiğinde "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" (Günahtan dönmek, ondan sakınmak ancak Allah'ın koruması ile ve itaate güç yetirmek, ancak O'nun yardımıyla olur), "Hayye ale'l-felâh" dendiğinde "Mâ şâailahu kâne ve mâ lem yese' lem yekûn" (Allah'ın dilediği şey olur, dilemediği şey olmaz), "es-Salâtü hayrun mine'n-nevm" dendiğinde "Sadakte ve berirte" (Doğru ve iyi söyledin) denilir. Bunların her biri, ezan cümleleri müezzinin okuması arkasından söylenir.

Ezan bitince şu dua okunur:

"Allahümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't-tâmmeti, ve's-salâti'l-kâimeti, âti Muhmmede'ni'l-vesîlete ve'l-fazîlete, ve'd-dereceti'r-refîate, ve'b'ashü makâmen mahmûdeni'llezî ve'adtehu. İnneke lâ tuhlifü'l-mîâd".

(Allahım! Ey bu eksiksiz davetin (ezanın) ve kılınacak namazın Rabbi: Muhammed'e vesîleyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et! Onu vâdettiğin makâm-ı mahmûda eriştir! Şüphesiz Sen va'dinden dönmez­sin). Vesîle ve fazilet, cennette yüce birer makamdır. Makâm-ı mahmûd jse şefaat makamıdır. Hz. Peygamber: "Bu duayı okuyan kişiye şefaatim vaciptir"[264] buyurmuştur.

Ezan ile kamet arasını biraz ayırmak uygun olur. Bu sebeple ezan okununca hemen namaza başlanmaz; cemaatin gelmesi için bir müd­det beklenir. Bu müddet akşam namazı için üç kısa âyet okunacak kadarlık bir müddettir. Bunun dışındaki diğer namazlar için ise, her bir rekatında on âyet okunacak iki veya dört rekat namaz kılınacak kadarlık bir süredir.[265] Bazı bölgelerde, farz namaza başlamadan önce, insanların cemaate katılabilmeleri için üç defa İhlâs sûresi okunmakta­dır.

Namaz dışında da bazı sebeplerle ezan okumak menduptur. Mese­lâ, yeni doğan çocuğun sağ kulağına hafif bir ses ile ezan okumak menduptur. Ayrıca, yangın ve savaş esnasında, yolcunun arkasından, çölde yolunu kaybetme halinde ve buna benzer hallerde ezan okumak menduptur.[266]

 

B- Kamet

 

Aslı "ikâmet" olan "kamet" ezan ile birlikte teşrî kılınmıştır ve sözle­ri ezanınki gibidir. Ancak "Hayye a/e'/-fe/âh'\an sonra iki defa "Kad kâmeti's-salâtü kad kâmeti's-salâh" (Namaz başladı, namaz başladı) ilâve edilir. Ezan yavaş, yavaş, kamet ise daha hızlı okunur.

Beş vakit farz namazları ile bunların kazası yalnız veya cemaat ha­linde kılınırken namaza durmadan önce kamet getirilir. Yine cuma na­mazının farzı için de kamet vardır. Ezan ile kametin hükmü birdir. Ha-nefîler'e göre, kamet erkekler için sünnettir. Mâlikî ve Şâfiîler, diğer mezhepler gibi ezanı erkeklere ait bir hüküm olarak kabul etmekle birlikte, kametin kadınlar için de bir sünnet (müstehap) olduğunu ifade ederler.

Bir vakit için bir ezan okunur ve bir kamet getirilir. Sadece cuma namazı için iki ezan okunur; cuma günü minareden okunan ezana dış ezan, cami içinde okunana ise iç ezan denir. Bu sebeple, bir cami veya mescidde cemaate yetişemeyenier, namazı cemaat halinde kılacak olsalar, ezan okumaları ve kamet getirmeleri gerekmez.

Bir mahalle veya köyde camiden okunan ezan yeterlidir; bu genel ezanı duyanların evde, iş yerinde ve benzeri yerlerde tek başına namaz kılarken tekrar ezan okumaları gerekmez. Ezan sesinin ulaşmadığı kır­larda ve yerleşim birimlerinin dışında ise, farz namaz kılanların ezan okumaları müstehaptır; terk etmeleri ise mekruh değildir. Ancak bu gibi durumlarda kametin terk edilmesi mekruhtur.

 

10- Cemaatle Namaz Ve İmamet

 

İslâmiyet'te birlik ve beraberliğe büyük bir önem verilmiş ve dinin direği olarak kabul edilen namazın cemaatle beraberce kılınması isten­miştir. Sözlükte, "cemaat", İnsan topluluğu demektir. Fıkıhta ise, cema­at, içlerinden birini imam yapıp birlikte namaz kılan topluluğu ifade eder. Cemaatle kılınan namazda kendisine uyulan kişiye "imam" ve bu kişinin görevine de "imamet (imamlık)" denir. İmama uymaya "iktidâ", "ittibâ" adı verilir ki, bu kişiye de "muktedî", "müttebi", "me'mûm" gibi adlar verilir. Tek başına--narnaz kılana da "münferid" denir. Cemaatle namaz kılmak üzere/ özel olarak yapılan yerlere de "mescid " veya "cami" adı verilir.

 

A- Cemaatle Namaz

 

1- Cemaatin Önemi Ve Fazileti

 

Cemaatle namaz kılmak, ezan gibi, İslâm'ın şiar alâmetlerinden biri­dir. Cemaatle kılınan namaz ile müslümanların birliği, birbirlerine bağlı­lığı gösterilmiş olur, müslümanlar arasında sevgi ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden istifade eder. Salih kişilerle birlikte kılı­nacak namazların, yapılacak duaların Allah katında daha çok kabul edi­leceği ümit edilir.

Kur'ân-i Kerîm'de: "Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıra­cak olursan, onlardan bir bölümü seninle birlikte namaza dursun, silâh­larını da yanlarına alsınlar"[267] buyrulmuştur.

Bu âyette savaş esnasında bile cemaatle namazın kılınması emre­dilmiştir. Savaş esnasında cemaatle namaz emredilirse, güven içinde bulunulduğu zaman namazın öncelikle cemaat halinde kılınması gerek­tiği anlaşılır. Hz. Peygamber cemaatle namazın önemini şu hadis/eriyle ortaya koymuştur:

"Bir köy veya kırda üç kişi bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp yener. Şu halde cemaate devam edi­niz   Hiç kuşkusuz sürüden ayrılan koyunu  kurt kapar".[268]

"Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederek söy­lüyorum, içimden öyle geçiyor ki, odun toplamayı emredeyim, odun yığılsın. Sonra namazı emredeyim, ezan okunsun. Daha sonra bir ada­ma cemaate imam olmasını emredeyim. En sonunda cemaate gelme­yen adamlara gidip onlar içindeyken evlerini yakayım".[269]

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, insanları yakmak ve evlerini yıkmak için gönderilmemiştir; o bir rahmet peygamberidir. Buradaki ifadesiyle, cemaatle namazın önemini vurgulamıştır.

Hz. Peygamber, cemaatle namazın faziletini de birçok hadisleriyle açıklamışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

"Cemaatle   kılınan   namaz  tek  başına   kılınan   namazdan   yirmi  yedi derece   daha   faziletlidir".[270]

"İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sıra ve yer bulamazlar, aralarında kur'a çekmek zorunda kalırlar ve kur'a çekerlerdi. Şayet camide cemaate erken ye­tişmenin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, bunun için birbirleriyle yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emek­leyerek de olsa, bu namazları kılmaya gelirlerdi".[271]

"Her kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar na­maz kılmış sevabını alır. Her kim sabah namazını cemaatle kılarsa bü­tün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır".[272]

 

2- Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Cemaatin En Az Sayısı

 

Beş vakit farz namazlar, cuma ve bayram namazları, teravih nama­zı, ramazan ayında vitir namazı cemaatle kılınır. Bütün mezheplere gö­re, gücü yeten akıllı ve baliğ (ergen) erkek müslümanların toplanıp cuma namazını cemaatle kılmaları farzdır. Hanefî ve Mâlikîler'e göre, cuma namazı dışındaki diğer farz namazları cemaatle kılmak, gücü ye­ten akıllı ve baliğ erkek müslümanlar için vâcib derecesinde sünnet-i müekkededir. Şâfiîler'e göre, farz namazları cemaatle kılmak farz-i kifâyedir. Hanbelîier'e göre ise, cemaatle namaz kılmak farz-ı ayındır; ancak namazın geçerlilik şartı değildir.

Cemaatin en az sayısı, imam ve ona uyan kişi ile birlikte olmak üzere iki kişidir. Hattâ imama uyan kişi, kadın veyahut bir mümeyyiz çocuk yani yedi yaşındaki akıllı bir çocuk da olabilir. Cuma ve bayram namazlarında cemaatin en az sayısı, mezheplere göre değişmektedir. Ancak, cemaat ne kadar fazla olursa, sevabı o derece fazla olur. Bu sebeple, cemaat daha kalabalık olduğu için, şehir, kasaba, köy mescidlerinde cemaatle kılınan namaz ev, iş yeri gibi yerlerde cemaatle kılman namazdan daha faziletlidir.

Hz. Peygamber, kadınların da cemaatle namaz kılmak üzere mesci­de gidebileceklerini, ancak evdeki ibâdetlerinin daha faziletli olduğunu şu hadisleriyle bildirmiştir:

"Kadınları mescidlere gitmekten alıkoymayın. Evleri ise oniar için daha   hayırlıdır”.[273]

"Kadınların en hayırlısı; mescidi, evlerinin içi olandır".[274] Ayrıca Peygamberimiz:

"Kadınlar cemaate katılmak istedikleri zaman, koku sürünmesinler"[275] buyurarak, kadınların cemaate katılırken dikkat et­meleri gereken en önemli hususlardan birine işaret etmiştir.

 

3- Cemaate Gitmemeyi Mubah Kılan Mazeretler

 

İslâm dini kolaylık ve rahmet dinidir. Bu sebepledir ki, dinimizde, kabul edilebilir ve geçerli--bir mazereti bulunan kişiler, cemaate devam etmekle yükümlü tutulmamışlardır. Buna karşılık, devam etmek istedik­leri halde, haklı ve geçerli mazeretleri bulunduğu için cemaate gide­meyen kişilerin niyetlerine göre cemaat sevabını elde edecekleri de belirtilmiştir. Cemaate gitmemek için, kabul edilebilen mazeretlerin başlıcaları şunlardır: Hastalık, aşın sıcak ve soğuk, çamur, zifiri karanlık, hapis cezası, kör olmak, felçli olmak, yaşlılık, şiddetli rüzgâr, yoğun kar veya yağmur, hastaya bakmak, can ve mal emniyetinin olmaması, nö­bet tutmak, ilimle meşgul olmak ve benzeri sebepler.

 

4- Saf Düzenin Genel Esasları

 

Peygamber Efendimiz, namazda safların düzgün ve sık olmasına büyük bir önem vermiş ve müslümanları günde beş defa Allah'ın hu­zurunda bir araya getiren namazın belirli bir düzen içinde kılınmasının esaslarını bildirmiştir. Hz. Peygamber:

"Safları düz tutunuz. Çünkü safların düz olması namazın tamam olmasını sağlayan hususlardan biridir”[276] anlamındaki ha­dislerinde safların düzgün olmasının namazın mükemmel bir şekilde kılınmasını sağlayan bir unsur olduğunu ifade etmiştir. Yine Hz. Pey­gamber:

"Safları düz tutunuz. İleri geri durmayınız. Sonra kalpleriniz birbirin­den farklı olur. Bulûğ çağında olup aklı başında ve bilgili olanlarınız benim arkamda, onlardan sonra gelenler daha arkada, daha sonra gelenler de onların arkasında dursunlar"[277] anlamındaki hadislerinde ise, safların düz tutulmamasının müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik bilincinin kaybolmasına, kalp ve gönüllerin birbirin­den kopmasına sebep olacağına dikkat çekmiştir. Bununla beraber saf­ların düzgün olmasının da tek başına bir kıymet ifade etmeyeceğine ayrıca ön saflarda bilgili, liyakatli, yaşlı, tecrübeli kişilere yer verilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Hiç şüphesiz düzgün bir saf, aynı zamanda doğruluğun, dürüstlüğün, birliğin bir belirtisi sayılır ve Allah bu nitelik­leri sever; eğriliği, yalancılığı, bölünmüşlüğü ve dağınıklığı sevmez. Yine Allah, ilim, irfan, liyakat gibi üstün nitelikleri sever, bunların yaygınlaş­masını emreder; bilgisizlik, kötülük gibi hususların giderilmesini ister ve bunlarla da savaşılmasını emreder. Namazda bilgili, akıllı, liyakatli, tec­rübeli ve benzeri üstün niteliklere sahip kişilere ön saflarda yer veril­mesinin hikmeti de budur; yani bilgi, liyakat ve tecrübeye öncelik ta­nınması, asla bir kayrılma ve imtiyaz değil aksine bunların teşvik edil­mesi suretiyle cahilliğin ve kötülüğün ortadan kaldırılmasının sağlanma­sı hedeflenmektedir.[278] Diğer taraftan imamın arkasında bulunan kişile­re, onun cehrî (sesli) namazlarda okuduğu âyetlerdeki muhtemel yanlış­lıklarını düzeltmek, unutması halinde ise okuyacağı âyetleri hatırlatmak, abdesti bozulunca onun yerine geçip namazı kalınan yerden devam ettirmek gibi görevler düşebilir. Bu görevler ise, özellikle namaz konu­sunda bilgisi ve tecrübesi fazla olan kişilerce yerine getirilebilir. İşte bu nitelikleri taşıyanlara ilk safta yer verilmesinin, diğer önemli bir sebebi de budur.

Peygamber Efendimiz erkek ve kadınlardan oluşan bir topluluğun, cemaatle namaz kılınırken: "Erkeklerin saflarının en hayırlı olanı ilk saf, en şerli (sevabı en az) olanı ise son saftır. Kadınların saflarının en ha­yırlı olanı son saf, en şerli (sevabı en az) olanı ise ilk saftır"[279] anlamındaki hadislerinde kendilerine özgü güzel bir üslûp içerisinde bu gibi tavsif (mahiyet ve nitelikleriyle etraflıca anlatma), tasvir ve benzetmelerle erkeklerin ön saflarda, kadınların ise son saflar­da bulunması gerektiğini ortaya koymuştur.

Erkek ve kadınların ayrı saflarda yer alarak namaz kılmalarının pek çok hikmetleri vardır. Burada işaret edilmelidir ki, erkek olsun kadın olsun bir müminin camiye gelmekten maksadı, Allah'ın rızasını ve O'nun lütfedeceği sevapları kazanmaktır. Namaz hangi safta kılınırsa kılınsın namaz kılan kişi Allah'ın huzurundadır ve kişi kıldığı namazdan niyet ve samimiyetine  göre sevap  kazanacaktır.  Bu  sebepledir ki,  mümin erkeklerin ön saflarda, mümin kadınların ise arka saflarda namazla­rını kılmaları erkeklerin daha çok, kadınların ise daha az sevap kazana­cakları anlamına gelmez. Burada dikkate alınması gereken husus, mü­min kişilerin namazlarını huşu içinde yani gönlünü Allah'a tam mana­sıyla vererek kılmalarıdır. İşte bu hadis, hem erkeklere hem de kadınla­ra gönül huzuruyla namaz kılacakları ve en çok sevap kazanacakları bir ortama işaret etmiş bulunmaktadır.

Sahih ve muteber hadis kaynaklarında Enes b. Mâlik'den saf düze­niyle ilgili şöyle bir rivayet yer almaktadır: "Enes'in ninesi Müleyke ha­zırladığı yemeğe Hz. Peygamber'i davet etti. Resûlullah (s.a.s.) yemekten sonra: "Kalkın sizinle namaz kılalım" buyurdu... Peygamber kalktı; ben ve orada bulunan bir yetim çocuk O'nun arkasında saf olduk; yaşfı kadın da bizim arkamızda durdu ve Hz. Peygamber bize iki rekat na­maz kıldırdı ve 50nra ayrıldı".[280]   Bu   hadis   de

gösteriyor ki, Hz. Peygamber, birkaç kişi ile birlikte kıldığı nafile na­mazlarda bile erkeklerin kendisinin arkasındaki safta, kadınların ise on­ların arkasındaki safta durmalarını istemiş ve namazı bu şekildeki bir saf düzenine göre kıldırmıştır.

Bir fakih ve İslâm^fitozofu olarak tanınan İbn Rüşd (öl. 595/1198) namazdaki saf düzenini anlatırken kadının imamdan başka er­kek/erkekler varsa onların arkasında, tek İse imamın arkasında duraca­ğını ifade etmiş ve ayrıca bu hususun Enes b. Mâlik'in rivayet ettiği hadisle sabit olduğu için bu konuda muhalif bir görüşün bulunduğunu bilmediğini de açıkça belirtmiştir.[281]

 

5- Namaza Katılacak Kişilerin Saftaki Yerleri

 

Fıkıh bilginleri, Hz. Peygamber'in sözlü ve fiilî sünnetlerini, ayrıca zamanlarına kadar ki uygulamaları da göz önünde bulundurarak saf düzenine ilişkin esasları ayrıntılarıyla belirlemişlerdir.[282] Bu husustaki esasları anahatlarıyla belirtmek gerekirse, imama uyan bir kişi erkek ise, imamın sağ tarafında, kadın ise arada bir saflık boşluk bulunacak şe­kilde arkasında durur. Cemaat İki kişi ve daha fazla ise, imamın arka­sında saf tutarlar. Cemaat, erkek, kadın ve çocuklardan oluşuyorsa, imamın arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, daha sonra da kadınlar saf tutarlar. Çocukların saf düzeninde bu sıralamaya uyarak erkeklerin   arkasında   namaz   kılmaları   sünnet,   erkek   ve   kadınların   bu sıralamaya uymaları ise farzdır.[283] Bu yüzden bir kadın bir erkeğin önünde veya onun tam bitişiğinde aynı namazı cemaatle kılacak olsa, erkeğin namazı bozulur. Buna, "muhâzâtü'n-nisâ (kadınların erkeklerle bir hizada bulunması)" adı verilir. Kadınların erkeklerin hizasında cema­atle namaz kılarken erkeğin namazının bozulması, Hanefîler'e ve bazı fakihlere göredir. Buna karşılık Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise kadınların erkeklerin arkasında saf bağlayarak namaz kılmalarının gerek­tiğini ifade etmekle birlikte, bunu namazı bozan bir sebep olarak de­ğerlendirmemişlerdir.[284]

Kısacası fıkıh mezheplerinin safların düzen ve tertibine ilişkin görüş­lerinde esas itibariyle herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Bu sebep­le hiçbir mezhepte bir kadının -ister yabancı bir kimse (nâmahrem) olsun, ister kendisinin babası, oğlu, kardeşi gibi bir yakını (mahremi) olsun, İster kocası olsun- bir erkeğin yanında veya onun önünde na­maz kılması doğru ve güzel (müstahsen) görülmemiştir.[285] Hattâ erkek­ten ileri veya onun tam bitişiğinde namaz kılan kadının genç veya yaşlı olması arasında hüküm itibariyle herhangi bir ayrım da yapılma­mıştır.[286] Şu da bir gerçektir ki Hanefîler ve bazı mezheplere mensup fıkıh bilginleri diğer mezheplerden farklı olarak saf düzenindeki bu sıra­lamaya uyulmamasını, aynı zamanda özellikle erkeğin namazının fesada uğratılmasının bir sebebi olarak da değerlendirmişlerdir. Ancak bu ter­tibe uyulmadan kılınan bir namazın bozulabilmesinin belli şartların ger­çekleşmesi halleriyle sınırlandırmışlardır. Bu şartlar şunlardır:[287]

1- İmam  olan  kişinin   kadınlar için  de  niyet etmesi  gerekir.  İmam namaza başlarken arkasındaki cemaatin erkek veya kadın  olmasını dik­kate   alarak   niyet  eder.   Eğer   imam   namaza   başlarken   cemaat   içinde kadın bulunmadığı için sadece erkeklere imamlık yapmaya niyet etmiş­se,   böyle   bir  durumda   kadınların   ona   uymaları  sahih   (geçerli)   olmaz; dolayısıyla  kadının  hizasındaki erkeğin de namazı bozulmaz.  Bu  durum cami  ve  mescidlerde  değil   özellikle  evlerde   kılınan   namazlar  için  söz konusudur.   Bu   sebeple   bazı  fıkıh   bilginleri   cenaze,   cuma  ve   bayram namazlarında imamın ayrıca kadınların uyması için niyet etmesinin şart olmadığını ifade etmişlerdir.

2- Hem kadının hem de önünde veya tam bitişiğinde durduğu er­keğin akıllı ve ergen olması gerekir.

3- Kılınan   namazın   rükû  ve  secdesinin   bulunması   gerekir.  Cenaze namazı bu şartları taşımadığı ve ölü için duadan ibaret olduğu İçin, bu namazda   kadının   erkeklerle  aynı   hizada   bulunmasıyla   erkeğin   namazı bozulmaz. Ancak böyle bir saf tutuş şekli mekruhtur.

4- Erkek ve  kadının  aynı  namazı  cemaat  halinde  kılmaları  gerekir. Meselâ,  kadının tam  bitişiğinde yani  hizasında  bulunduğu  erkeğe uya­rak  öğle   namazını   kılması  veya   kadının   aynı   hizada   durduğu   erkekle birlikte  aynı   imama   uyarak  öğle  namazını   kılmaları  gibi.   Eğer  bu  na­mazı cemaatle değil de tek başlarına  kılıyorlarsa veya  kadın  cemaatle, erkek   tek   başına   kılıyorsa   veyahut   erkek   cemaatle   kadın   tek   başına kılıyorsa,   bu   şekilde   namaz  kılmaları   mekruh   olmakla   birlikte   bu   du­rumlarda   bu   namazı  ortaklaşa   kılmadıkları   için   erkeğin   namazı   bozul­maz.

5- Namazın   bozulması  için  aynı  hizadaki  kadın   ile  erkeğin   namaz kıldıkları yerin aynı düzlemde olması gerekir. Bu sebeple bunlardan biri mescidin zemininde diğeri insan boyu yükseklikteki bir mahfilde namaz kılmaları  namazı  bozmaz. Yine kadın  ile erkeğin  namaz  kıldıkları yerin duvar, korkuluk, kafes, perde, direk ve benzeri bir şeyle ayrılmış olması veya  ikisinin arasında en_ az bir adam sığacak kadar bir boşluğun  bu­lunması halinde de/efkeğinTxarnazı bozulmaz.

6- Erkek ile kadının yöneldikleri cihetlerin bir olması gerekir. Ancak, Kabe binası içinde her biri başka bir cihete yönelerek cemaatle namaz kılarken aynı hizada bulunmak veya Kabe dışında çember halinde olma dolaysıyla karşı karşıya gelmek namazı bozmaz.

7- Erkeğin, cemaat namazına  başlanmadan önce tam  bitişiğine ge­lip  duran   kadından   bir  veya   iki  adım   ileri   gitmemiş   olması;   namaza başlandıktan sonra  hizasına gelip durmuş kadına  ise geri durması  için münasip   bir  şekilde  erkeğin   uyarıda   bulunmamış  olması  şarttır.   Eğer erkek,  namaza   başlamadan  önce  hizasında   gelip  duran   kadından  bir veya iki adım ileri gitmemiş ise, namazda durması gereken yerde dur­mamış ve dolayısıyla  üzerine  düşen  görevi yapmamış  olduğu  için  na­mazı   bozulur.   Buna   karşılık,   erkeğin   namaza   başlamış   olduğu   sırada sonradan gelip hizasında duran kadından bir veya iki adım ileri gitme­si  söz   konusu   olamaz.   Zira   böyle   bir  davranış  yani   yürümek  namaz ibadetiyle   bağdaşmaz.   Bu   durumda   erkeğin   yapacağı   tek   İş,   kadına münasip   bir  şekilde   uyarıda   bulunmaktır.   Bu   şekilde   uyarıldığı   halde geri  çekilmeyen   kadının   üzerine  düşen   görevi  yerine  getirmediği  için namazı  bozulur. Erkeğin  namazı  ise bozulmaz.  Böyle bir durumda er­keğin   değil   kadının   namazının   bozulduğu   görüşü   Iraklı   Hanefî   fıkıh bilginlerine   aittir.[288] Bu   görüşü   paylaşan   başka   mezheplere   mensup fıkıh bilginleri de vardır.

Kadınlar iştirak haklarını kullanıp cemaate devam edecek olurlarsa, erkek ve kadınların birbirlerinin namazlarını fesada uğratmamaları için herkesin mescidierde kendilerine ayrılan yerlerde namaz kılmaları gere­kir. Erkek ve kadınlardan oluşan bir cemaatin daha çok sevap kazan­malarının saf düzeninde bu kurala da riayet etmelerine bağlı olduğu özellikle bilinmelidir.

 

B- İmamet (İmamlık)

 

1- Namazda İmam Olmanın Şartları

 

Namazda imam olmak ve imamlık etmek İçin aranan başlıca şartlar şunlardır: Müslüman olmak, baliğ (ergen) olmak, akıllı olmak, namazın caiz olabileceği kadar sûre ve âyeti ezberden okuyabilmek, erkek ol­mak ve özürlü olmamak. Buna göre, müslüman olmayanlar, akıl hastası (mecnûn), akıl zayıfı (ma'tûh) olanlar ile ergenlik çağında olmayan ço­cuklar (mümeyyiz sabi) namazda imam olamazlar. Çünkü bunlar, namaz yükümlüsü değillerdir. Kadınlar, erkeklere imamlık yapamazlar. Ancak kadının, kadınlardan oluşan bir cemaate, imam olup namaz kıldırması mekruh olmakla birlikte caizdir. Bu takdirde, imam olacak kadın, saf önüne çıkmaksızın kadınların arasında birinci saf içinde ortada durarak namazı kıldırır. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde, kadının kadına imam olması mekruh olmayıp doğrudan caizdir.

Namaz caiz olacak kadar sûre ve âyetleri düzgün bir şekilde ezbe­re okuyan kişinin, namazda ezbere okuyamayan veya peltek, kekeme olduğu için âyetleri tecvit kurallarına uygun bir biçimde okuyamayan bir kişiye uyması caiz değildir. Yine, sağlıklı bir kişinin, abdest alma yönünden özürlü bir kişiye uyarak namaz kılması geçersizdir.

Farklı mezheplere sahip olan kişiler, birbirlerine uyarak cemaatle namaz kılabilirler. Ancak farklı mezheplere mensup kişilerden meydana gelen topluluğa imam olacak kişinin, kendisine uyan diğer mezhep mensuplarının mezheplerindeki namazın şart ve rükünlerine uyması gerekir. Hanefî ve Şafiî mezhebine göre, bir kimse kendi mezhebinde namazı bozan bir şeyin, kendisine uyduğu imamda bulunduğunu gö­rüp bilirse, ona uyması sahih olmaz. Hanefî mezhebine mensup bir kişinin, burnundan kan aktığını görüp bildiği halde abdestini yenileme­den imamlığa geçen bir Şafiî'ye veyahut Şafiî mezhebine mensup bir kişinin, kadına dokunduğunu görüp bildiği halde abdestini yenilemeden imamete geçen bir Hanefî'ye uyması gibi. Çünkü, Hanefî mezhebine göre kan, Şafiî mezhebine göre de kadına dokunma abdesti bozar. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre ise, namazın sıhhati için şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, imama uyan kişinin mezhebine bakılmaz. Meselâ, Mâlikî mezhebine göre abdest alırken başın tamamı­na meshedilmesi farzdır. Bununla birlikte, Mâlikî mezhebine mensup bir kişinin, abdestte başının dörtte birini mesheden Hanefî mezhebine mensup bir imama uyarak kılmış olduğu namazı geçerlidir.

İmamın saygın bir kişi olması, cemaatin çoğalmasına sebep olur. Bu sebeple, insanlar, kendilerine imam olup namaz kıldıracak kişinin bilgin, ağır başlı, liyakatli, güzel ahlâklı, haramlardan sakınan bir kişi olmasını arzu ederler. Görevli bir imamı bulunmayan bir cemaat içinde imamlığa en lâyık kişi, namaz hükümlerini en iyi bilendir. Cemaat için­de bu şartı taşıyan birden fazla kişi varsa, bunlardan kıraati daha güzel olan imamlığa daha uygundur. Bunda da eşitseler, bunlardan daha muttaki olup haramlardan kaçınan kişinin namaz kıldırması tercih edilir. Bunda da eşit iseler, yaşça büyük olan kişinin imam olması tercih edi­lir. Bununla birlikte evde cemaatle kılınan namazda, imamlıkta aranan niteliklere sahip olması şartıyla ev sahibinin veya onun gösterdiği kişi­nin imamlık yapması dafia uygundur.

 

2- İmamın Namaz Esnasında Dikkat Edeceği Hususlar

 

İmam olan kişinin, cemaat içinde yaşlı, hasta ve ihtiyaç sahiplerinin bulunduğunu dikkate alması ve cemaate ağır gelecek şekilde namazı uzatıp insanları cemaatten uzaklaştıracak davranışlardan kaçınması gere­kir. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif kıldırsın. Çünkü cemaat arasında küçük, hasta ve yaşlı kişiler bulunur. Fakat tek başına   kıldığı  zaman,  dilediği   kadar  uzatsın".[289]

Yine Peygamberimiz bir hadislerinde: "Ben, uzatmayı arzu ederek namaza durduğumda, bir çocuğun ağlamasını işitir, onun annesine güçlük çıkarıp üzülmesine sebep olmasından hoşlanmadığım için, na­mazı kısa keserim"[290] buyurmuştur.

Diğer taraftan imamın, namazı usul ve âdabına uygun olmayan bir tarzda acele kıldırması da mekruhtur. Yine imamın, namaz kıldırırken kendisine kolay gelen âyet ve sûrelerden okuması vaciptir. Henüz iyice ezberlemediği âyetleri okumamalı,"" bir âyette yanılır, hatırlayamazsa, namazın caiz olacağı kadar okumuşsa, hemen rükûa gitmeli, bu mik­tarda okumamışsa bir başka âyete geçmelidir.

Cemaat kalabalık olduğu için, imamın aldığı intikal (bir rükünden diğer bir rüküne geçiş) tekbirleri arkada bulunan cemaat tarafından duyulmuyorsa, müezzin aracı olarak bu tekbirleri yüksek sesle tekrar eder. İmam, namaz bittikten sonra yüzü cemaate, karşı gelecek şekilde oturarak sünnet olan dua ve zikirleri yapar.

İmam namaz kıldırdığı sırada abdesti bozulursa cemaatten birini yerine geçirir. İmamın yerine geçen kişi namaza kalan yerden devam eder. Hanefî mezhebine göre, cemaatin namazının sahih ve geçerli olması imamın namazının geçerli olmasına bağlıdır. Buna göre meselâ imam namazı unutarak abdestsiz olarak kıldırdıysa, cemaatin de namazı geçersiz olur. Dolayısıyla cemaatin de durumu öğrenmesi halinde imam gibi namazını yeniden kılması gerekir.

 

3- Cemaatin Namaza Başlarken Uyması Gereken Hususlar

 

Cemaatle namaz kılan kişinin, hem namaza hem de imama uydu­ğuna niyet etmesi gerekir. Yine imama uymanın sahih olabilmesi için, imam ile cemaatin namaz kıldıkları yerin hakikaten veya hükmen bir bütünlük halinde olması gerekir. Bu sebeple, imam ile cemaatin ara­sında yüksekçe bir duvar olup imamın görülmesi veya sesinin işitilmesi mümkün olmazsa, bu durumda imama uyulmuş olmaz. Yine imam ile ona uyan kişi arasında kayık geçecek genişlikte bir dere, (su yolu, ark) veya ırmak veyahut araba geçecek genişlikte olup üzerinde o namaz için saf tutulmayan insan veya araç trafiğine açık bir yol bulunması durumunda da imama uyma geçerli olmaz.

 

11- Cemaatle Kılınan Namaza Yetişme Halleri

 

Önceden de ifade edildiği gibi, tek başına namaz kılana "münferid", imama uyan kişiye de "muktedî" adı verilir. İmama uyan (muktedî) kişi için üç hal söz konusudur: Müdrik, lâhik ve mesbûk.

 

A- Müdrik

 

Sözlükte, "yetişen", "kavuşan" anlamına gelen müdrik kelimesi, fıkıh terimi olarak namazın başından sonuna kadar imama uyup bütün re­katları onunla birlikte kılan kimseyi ifade eder. İmama ilk rekatın rükû-unda yetişen kimse de müdrik adını alır.

Namaza imam ile başlamanın fazileti çok büyüktür. En son rekatın teşehhüdünde de olsa, İmama uyan kişi de cemaat sevabını kazanır.

Farz namazları en güzel şekilde yerine getirme şekli, cemaatle kılı­nan namazdır. Bu şekilde kılınan bir namazın sevabı, bir hadiste belir­tildiğine   göre   tek   başına   kılınan   namazdan   yirmi   yedi   derece   daha fazladır. Cemaate yetişmek için özellikle cami İçinde koşmak hoş karşı-lanmamakla birlikte, acele ile yürünülebilir. Fıkıh bilginleri, farzlara tâbi olan sünnet namazların, farz namazlarının noksanlıklarını telâfi edip onları tamamladıklarını ifade ederek, bu namazların terk edilmesinin doğru olmadığını, ancak vakit daralmış ve cemaati kaçırma endişesi bulunuyorsa bunların sonraya bırakılabileceğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre, farz bir namazın kılındığını gören bir kişi, cemaate katılmak için ilk sünnet namazını kılmaz ve doğrudan cemaate katılıp imama uyar. Ancak, sabah namazının farzının kılındığını görüp cemaati kaçırmayaca­ğını tahmin eden kişi, sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra ima­ma uyar; bu sünneti kılınca cemaati kaçıracağını sanan kişi ise hemen imama uyar. Öğle ve yatsının sünnetini cemaate katılmak için terk eden kişi, farz namaz bittikten sonra bunları kaza edebilir. Sabah ve ikindinin sünnetlerini ise, nafile namazlar bakımından kerahet vakti olduğu için kaza edemez.

"Amellerinizi boşa çıkarmayın" (Muhammed 47/33) mealindeki âyet, baş­lanmış bir ibâdetin kasten ve özürsüz olarak bozulmasının caiz olmaya­cağının açık  bir delilidir.  Fıkıh  bilginleri, tek başına  başlanılan  bir na­mazın cemaatle daha mükemmel bir şekilde kılınmak üzere bozulması­nın caiz olduğunu ifaçle-etm işlerdir. Şöyle ki, tek başına farz bir nama­zı kılmaya  başlayan İDİr kişinirt bulunduğu yerde, o farz namazı kılmak üzere   bir   cemaat   oluşunca,   bu   kişi,   bu   namazın   bir   rekatını   henüz secde  ederek  tamamlamamışsa,  cemaate   katılmak  için   namazını   keser vef imama  uyar. Ancak, başlanılan bu namaz, iki rekatlı sabah veya üç rekatlı   akşam   namazının   farzı   ise,   bunların   ikinci   rekatını   secdeleriyle tamamlanmamışsa, yine namazı  keserek,  imama  uyar. Sabah ve akşam namazlarının   ikinci   rekatını   secdeleriyle   tamamlamış   ise,   namazı   tek başına tamamlar. Öğle, ikindi ve yatsı gibi dört rekatlı bir namazın ilk rekatını secdesiyle birlikte tamamlamışsa,  ikinci  rekatı  da   kılarak selâm verir ve  imama  uyar. Tek başına  kıldığı bu iki  rekat namaz nafile na­maz yerine geçer.  Üçüncü  rekatta  olup secde etmemişse, ayakta veya oturarak  yine   selâm   verir   ve   cemaate   katılır.   Ancak,   üçüncü   rekatın secdesini yapmış ise, namazını tek başına tamamlar.

Nafile kılmakta olan böyle bir kişi, cemaat oluşunca, birinci rekatta ise, bunu iki rekata tamamladıktan sonra selâm vererek imama uyar, üçüncü rekatta ise bunu da dört rekata tamamlayarak selâm verir ve cemaate katılır. Böylece, yukarıda mealini verdiğimiz âyetin hükmüyle amel edilerek, başlanılan bir namaz da boşa çıkarılmamış olur.

 

B- Lâhik

 

Namaza imamla birlikte başladığı halde kendisinde uyku, dalgınlık, aşın kalabalıktan dolayı sıkıntı veya abdestin bozulması gibi bir durum meydana gelmesi sebebiyle namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimseye "lâhik" denir.

Lâhik durumuna düşen kişi, kaçırdığı rekatları, sanki imamın arka­sında kılıyormuş gibi kılarak namazını tamamlar. Lâhik, mümkün olursa, kaçırdığı rekatları veya rükünleri tek başına ikmal eder ve imama tek­rar uyarak onunla birlikte selâm verir. Ancak, kaçırdığı rekatları tamam­ladığı takdirde imama yetişemeyeceğini bilen lâhik kişi, hemen imama uyar, imam namazdan çıkınca, kaçırmış olduğu rekat ve rükünleri he­men kaza eder.

Dinen yolcu sayılan bir kişiye uyan mukim kimse, dört rekatlı na­mazda, imam iki rekat kılıp selâm verdikten sonra ayağa kalkar lâhik kişi gibi namazını kıraatsiz olarak dört rekata tamamlar.

Namazda abdesti bozulan ve lâhik olan kişi, bulunduğu saftan ayrı­lır, namaz ibâdeti ile bağdaşmayacak dünyevî bir işfe uğraşmaksızın hemen abdestini alır, gelir namazına kaldığı yerden devam eder ve namazını imamın arkasında kılıyormuş gibi tamamlar ve cemaat seva­bını kazanır. Eğer abdesti bozulan imam ise, namazın cemaatle kılın­masına devam edilebilmesi için, yakınında bulunan bir kişiyi imamlığa geçirir, belli usullere uymak suretiyle alacağı yeni abdest ile namazına kaldığı yerden başlayıp tamamlar. Tek başına namaz kılan kişi de na­mazda iken abdesti bozulsa, yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde alacağı yeni abdestle namazının kalan kısımlarını tamamlayabilir.

Ancak, her lâhik'in namazını kaldığı yerden başlayıp tamamlaması kolay değildir. Bu sebeple lâhiklerin bu noksan olan namazlarına yeni­den başlamaları daha uygun görülmüştür.

 

C- Mesbûk

 

İmama namazın başında değil, birinci rekatın rükûundan sonra me­selâ, ikinci, üçüncü ve dördüncü rekatlarında uyan kişiye mesbûk denir. Başka bir ifade ile en az bir rekatı kaçıran kişiye mesbûk denir.

Bir rekatın rükûunda yetişen kişi, o rekata yetişmiş sayılır. Buna karşılık, rükûdan sonra meselâ imam secde veya oturma halinde iken ona uyan kişi ise, o rekatı kaçırmış sayılır. Mesbûk, imam kıyam halin­de iken "Allahüekber" diyerek namaza başlar ve imamın kıraati sessizce okuduğu rekata yetiştiğinde "Sübhâneke"yi okur, imamın açıktan kıraati okuduğu rekatta ise "Sübhâneke"yi okumaz.

Bir rekatın rükûundan sonra imama uymak isteyen kişi, ayakta "Allahüekber" diyerek namaza başlar ve imam secdede ise secdeye varır, onunla birlikte secde eder, imam oturma halinde ise oturur ve "Tahiyyât"! okur ve yetiştiği rekatları imamla birlikte kılar. Mesbûk, imam   selâm   verdikten   sonra   "Allahüekber"   diyerek   ayağa   kalkar   ve eksik kalan rekatları münferid gibi kılar; kaza edeceği ilk rekatta Sübhâneke, eûzübesmele, Fatiha ve zamm-ı sûre okur.[291] Burada mes-bûkla ilgili bazı örnekler verelim:

1- Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının ikinci rekatların­da   imama   uyan   kişi,  "Allahüekber"  diyerek  namaza   başlar ve  onunla birlikte   yetiştiği   rekat   veya   rekatları   kılar.   Namazın   son   oturuşunda (ka'de-i   ahîrede)   yalnız   "Tahiyyât"!   okur,   imam   selâm   verince   ayağa kalkar,  İmam  ile  kılmamış olduğu  ilk rekatı  kılmaya  başlar. Sübhâneke, eûzübesmeleden sonra  Fatiha sûresi  İle bir miktar da  Kur'an'dan okur, sonra  "Allahüekber" diyerek rükûa  ve secdelere varır, daha  sonra  otu­rup "Tahiyyât"),  "sallibârik" ve "rabbenâ  âtinâ"  duasını  okuyarak selâm verir.

2- Akşam namazının üçüncü rekatında cemaate yetişip imama uyan kişi, Sübhâneke'yi  okur.  İmamla   birlikte  o  rekatı  kılıp oturur ve yalnız Tahiyyât'ı   okur.    İmam   selâm   verince   ayağa    kalkar,   Sübhâneke   ve eûzübesmeleden sonra  Fatiha sûresi ile bir miktar da  Kur'an'dan okur, sonra  "Allahüekber" diyerek rükûa ve secdelere varır, daha  sonra  otu­rup yalnız Tahiyyât'ı okur. Daha sonra ayağa kalkar, besmele ile Fatiha sûresini,  bir miktar da âyet okuyup  rükû ve secdeye varır, sonra otu­rup  "Tahiyyât",  "salli-bârîk" ve\rabbenâ  âtinâ"  duasını  okuyarak selâm verir.

3- Dört   rekatlı   bir   namazın   üçüncü   rekatında   imama   uyan   kişi, imamla birlikte iki rekat kıldığı için son oturuşta yalnız "Tahiyyât"ı okur ve imam selâm verince ayağa  kalkar ve  kaçırdığı  iki  rekatı tek başına nasıl kılıyorsa, o şekilde kılar.

4- Dört  rekatlı   bir  namazın   dördüncü   rekatında   imama   uyan   kişi, imam    ile    birlikte    teşehhüde    oturduktan    sonra    kalkar    Sübhâneke, eûzübesmele, Fatiha ve zamm-ı sûre okuduktan sonra rükû ve secdele­re  varır.   Bundan  sonra  oturur, yalnız Tahiyyât'ı  okur ve  ayağa   kalkar, besmele  ile  Fatiha  ve  bir  miktar  da  âyet  okur,  rükû  ve  secdelerden sonra   ayağa   kalkar,   besmele   ile   Fâtiha'yı   okuyup   rükû   ve   secdelere vardıktan sonra oturur, Tahiyyât, saiii-bârik ve "rabbenâ âtinâ" dualarını okuyarak selâm ile namazını bitirir.

5- Bir namazın son rekatının  rükûundan sonra cemaate yetişen  bir kişi,  cemaatle  kılınan  o  namazın  bütün  rekatlarını  kaçırmış  sayılır.  An­cak böyle bir kimse, cemaat sevabını kazanmak için, imam selâm verip namazı  bitirmediği  sürece, ona  uyabilir Bu takdirde,  imam  selâm  verdikten   sonra   "Allahüekber"  diyerek  kalkar,  o  namaz,  tek  başına   nasıl kılıyorsa, o şekilde kılar.

 

12- Mescid /Cami

 

Sözlükte secde edilen yer anlamına gelen "mescid", terim olarak müslümanların ibâdet etmelerine tahsis edilmiş mekânı, Allah'a ibâdet edilen yeri (mâbed'i) ifade eder. Mescidlerin büyüğüne ise "cami" adı verilir. Cami, sözlükte toplayan, bir araya getiren anlamına gelir ki, bu, el-mescidü'l-câmi' (büyük cemaatleri toplayan mescid) tamlamasının kısaltılmış şeklidir.

Kur'ân-ı   Kerîm'de[292], insanlar  için   yapılan   ilk  mabedin Mekke'deki  Kabe  olduğu  bildirilmiştir. Bunu  ilk defa yapan  kişinin  Hz. Âdem olduğu ve Hz. İbrahim ve oğlu  İsmail'in de Kabe'yi aynı temel­leri  üzerine yeniden  inşa  ettikleri  nakledilmiştir.  Bir  hadiste, yeryüzün­deki ilk mescidin  Kabe'nin de içinde yer aldığı Mescid-i  Haram, ikinci­sinin   de   Hz.   Süleyman'ın   Kudüs'de   yaptırdığı   Mescid-i   Aksa   (Beytül-makdis) olduğu  rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber, peygamberlik geldik­ten   sonra   Kabe'nin   de   içinde   bulunduğu   Mescid-i   Harâm'da   namaz kılmıştır. Müşriklerin baskısı sonucunda Mescid-i Harâm'da namaz kılma imkânı  kalmayınca, Hz. Peygamber Dârü'l-Erkam'ı yani  Erkam  adlı  şah­sın evini mescid haline getirmiş ve orada cemaatle namaz kılmıştır. Hz. Ömer'in   müslüman   olmasından   sonra   müslümanlar   yeniden   Mescid-i Harâm'da   açıkça   namaz   kılmaya   başlamışlar,  ayrıca   bu   dönemde   Hz. Ebûbekir gibi bazı müslümanlar da evlerini mescid haline getirmişlerdir, Hz.   Peygamber,   Medine'ye   hicret  etmeden   önce   orada   mescidler ya­pılmaya    başlanmıştır. „ Peygamberimiz   Medine'ye    hicretleri    esnasında Kubâ   mevkiinde   Mescid-i   Kubâ   adıyla   bir  mescid  yapılmış,   Medine'ye hicretinin İlk aylarında da Mescid-i Nebevi adıyla bilinen ulu bir mescid inşa   edilmiştir.   Ayrıca   bu   dönemde   müslüman   olan   kişiler,   Hz.   Pey-gamber'in izniyle kendi mahalle ve köylerinde beş vakit namazı cema­atle   kılmak  için   mescidler   edinmişlerdir.   Hz.   Peygamber'in   vefatından sonra, müslümanlar fethettikleri her bölgede büyük, küçük, sade ya da görkemli mescidler yapmışlardır.

Mescidler, tevhid inancının sembolü olan Kabe'nin bir şubesi olup buralarda yalnız Allah'a ibâdet edilir. Bu yüzden mescidlerin büyük bir şerefi ve fazileti vardır. Bu şerefe işaret için her mescide Allah'ın evi (Beytulllah) denilmekte ve buraların tazime lâyık kutsal mekânlar oldu­ğu vurgulanmaktadır.

Hz. Peygamber, bir hadisinde:

"Bütün yeryüzü bana mescid kılındı"[293] buyurarak İbâdetlerin bazı mekânlara sıkıştırılmış olmadığına dikkat çekmiştir. Bu­nunla birlikte, Hz. Peygamber, cemaatle namaz kılmanın önemi üzerin­de ısrarla durmuş, iki kişi de olsa cemaat olup her hangi bir mekânda birlikte namaz kılabileceklerini, ancak mescidlerde cemaatle namaz kıl­manın ecrinin daha fazla olacağını açıklamış, cuma ve bayram namaz­larının ise sadece mescid veya namazgahlarda cemaatle kılınabileceğini bildirmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ve âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve sadece Allah'tan korkan kimseler imar ederler”[294] buyrularak cami/mescid yapmanın, onların bakım ve onarımının önemi vurgulanmıştır. Fıkıh bilginleri, ce­maate devam ederek camilerde ibâdet etme, ilim öğrenme ve öğret­me, Kur'ân-ı Kerîm'i okuma gibi amellerle oraların manevî yönden ihya ve imar edileceğini ifade etmişlerdir. Bir müslümanın cami yaptırması, onun bakım ve onarımını üstlenmesi mendup ve müstehaptır. Ancak, bir beldede, oturanların ihtiyacını karşılayacak kadar cami ve mescid yapımı ise müslümanlar üzerine farz-ı kifâyedir.

Mescid/camiler özeli iki farz namazların kılınması için yapılmıştır. Bu sebeple, farz namazların mescidlerde, nafile namazların ise, ev gibi yerlerde kılınması daha faziletlidir. Peygamberimiz:

"Ey insanlar! Evlerinizde namaz kılın. Çünkü kişinin en faziletli na-maa farzlar dışında evinde kıldığı namazdır”[295] buyurmuştur. Peygamberimiz bir başka hadislerinde:

"Namazlarınızın bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çe­virmeyin"[296] buyurarak, müslümanların evlerini sırf içinde yatılıp kalkılan birer otel, yiyilip içilen birer lokanta durumuna getirme­yip, oraları aynı zamanda ibâdet edilen, namaz kılınıp Kur'an okunan bir mekân halinde kullanmalarına dikkat çekmiştir. Hattâ bazı fıkıh bil­ginleri, bu hadisi delil getirerek bir kişinin farz namazları bazan ev halkından camiye gidemeyen kadın ve çocuklara imam olarak evinde kılmasını tavsiye etmişler ve bunun gerekçesini de şöyle açıklamışlardır: Farz namazı evinde ev halkına cemaatle kıldıran kişi, bu vesile ile on­lara hem namazın bilmedikleri yanlarını öğretmiş, hem de onların ce­maatle namaz kılmanın sevabından faydalanmalarını sağlamış olur.

Namaz kılınacak yerin temiz olması namazın şartlarından biri oldu­ğu için cami ve mescidlerin temiz tutulması müminler üzerine başta gelen bir görevdir. Caminin temiz tutulması yanında camiye girenlerin vücut ve elbise temizliğine de dikkat etmeleri gerekir. Hattâ, cemaatin kalabalık olduğu cuma ve bayram günlerinde boy abdesti alarak cami­ye gidilmesi sünnettir.

Camiye girecek kimselerin maddî pisliklerden temizlenmiş olması yanında, onların cünüplük gibi hükmî kirliliklerden arınmış olmaları da gerekir. Bu sebeple cünüp, hayız ve nifas halinde bulunan kimselerin camiye girmeleri haramdır[297]. Caminin üstü ile, üst ve alt katları da aynı hükme bağlıdır. Ancak, Hanefi ve Mâlikîier'e göre bu halde bulunan kişilerin zaruret durumunda camiye teyemmümle girmeleri mümkündür. Camilerin avlu, revak gibi sadece cemaatin kala­balık olduğu günlerde namaz kılınan bölümleri ise, bu hükümlere tâbi değildir.

Camiye girerken "Allahım! Bana rahmet kapıların aç", "Allahım! Se­nin lütuf ve keremini dilerim" şeklinde dua okunması tavsiye edilmiştir. Camiye sağ ayakla girmek, oradan sol ayakla çıkmak sünnettir. Bir ca­miye herhangi bir maksatla giren kimsenin "Tahiyyetü'l-mescid" niyetiy­le iki rekat namaz kılması da sünnettir. Camilerde cemaati rahatsız eden, onların huzurunu bozan, oraların manevî havasıyla bağdaşmayan her türlü davranıştan uzak durulması gerekir. Soğan, sarımsak gibi ağır kokulu yiyecekleri çiğ olarak yiyerek camiye gitmek mekruh sayıldığı gibi başkalarını inciterek ön saflara geçmek, zaruret bulunmadıkça na­maz kılanın önünden geçmek de mekruh kabul edilmiştir.

Hz. Peygamber: "Bu mescidler, Allah'ı zikretmek, namaz kılmak ve Kur'an okumak içindir"[298] buyurmuştur.

Bu sebeple, cami içinde yüksek sesle konuşmak, alış veriş yapmak, dilencilik yapmak gibi caminin yapılış amacına aykırı olan davranış ve işlerden son derece sakınılmalı ve imam, müezzin, vaiz gibi camide görev yapan kişilerin-hutbeleri, konuşmaları, nasihatları, okudukları Kur'an âyetleri büyük bir dikkatle ve onlardan yararlanmak maksadıyla dinlenilmelidir.

Bir kişinin kendi mahalle mescidinde namaz kılması, mahalle sakin­lerinin birbirleriyle kaynaşmasını sağladığı için başka mescidlerde namaz kılmasından daha faziletlidir, Bununla birlikte, bu kişinin daha bilgili, daha liyakatli imamı bulunan başka bir mescidde namaz kılması bilgi­sinin artmasını sağlayacağı için daha faziletlidir. Görevli bir imamı ve belirli bir cemaati bulunan mahalle mescidinde cemaatle namaz kılın­dıktan sonra, aynı mescid içinde cemaat halinde tekrar ezan okunarak ve kamet getirilerek namaz kılınması mekruhtur. Zira, cemaatle namaz kılmaktan maksat, birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunu geliştirmek, pekiştirmek ve beslemektir. Bir vakit namazının böyle bir mescidde ikinci defa cemaatle kılınması ise cemaatin bölünmesi anlamına gelir ki,   bu   durum   sözünü   ettiğimiz   bu   maksadın   gerçekleşmesine   engel olur. Ancak sırf mazeretleri sebebiyle cemaate yetişemeyen sınırlı sayı­daki kişilerin, tekrar ezan okumaksızın ve kamet getirmeksizin mescidin herhangi bir köşesinde, cemaat halinde namazlarını kılmalarında ise bir sakınca yoktur. Zira böyle bir durum cemaati bölme anlamı taşımadığı gibi, cemaatle namaz kılmadan beklenen maksadın gerçekleşmesini de engellemez. Yol kenarında veya çarşı içinde bulunup sabit ve belirli cemaati bulunmayan mescidlerde de cemaate yetişemeyenler, tekrar ezan okumaksızın ve kamet getirmeksizin cemaat halinde namaz kılabi­lirler.

 

13- Beş Vakit Namazın Kılınış Biçimi

 

A- Namazların Tek Başına Kılınış Biçimi

 

Namazlar farz, vacip, sünnet ve nafile nevilerine ayrılır ve bunlar ikişer, üçer ve dörder rekatlı olarak kılınır. Bunlar, önceden açıkladığı­mız farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine ve âdabına uyularak şöyle kılı­nır:

 

1- Sabah Namazı

 

Sabah  namazının  if<i  rekat sünnetini  kılmak için,  kıbleye dönülerek "Niyet  ettim  Allah   rızası   için   bugünkü  sabah  namazının  sünnetini   kıl­maya"   diye   niyet   edilir,   eller  baş   parmak  uçları   kulak  yumuşaklarına değecek   kadar   yukarı   kaldırılırken   "Allahüekber"   diye   tekbir   alınarak namaza  başlanır.  Bundan sonra sağ  elin  avucu, sol elin  üstüne  konur ve sağ elin küçük ve başparmaklarıyla sol elin bileği tutulur ve böyle­ce eller göbek altında  bağlanmış olur. Kadınlar ise, tekbir alırken elle­rinin parmak uçlarını omuz hizasına gelecek şekilde kaldırırlar ve elleri­ni  halka  yapmaksızın  göğüslerinin  üzerinde tutarlar.  Bu  durumda   İken "Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebâre ke'smük ve teâlâ ceddük ve lâ ilahe gayrük"[299]  ile "Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm, Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm"   ve   "el-Hamdü   lillâhi   rabbi'l-âlemîn   er-rahmâni'r-rahîm mâliki   yevmi'd-dîn.   İyyâke   na'budü   ve   iyyâke   nesta'în   ihdina's-sırâta'l-müstaklme   sırate'llezîne   en'amte   aleyhim   gayri'I-mağdûbi   aleyhim   ve İa'd-dâllîn"   şeklinde   Fatiha   sûresi   okunur.   Hemen   arkasından   sessizce âmin denir ve Kur'an'dan bir miktar okunur. Bir miktardan maksat, en az Kevser, İhlâs sûresi gibi kısa bir sûre veya en az üç kısa âyet veya­hut en az üç kısa âyet uzunluğunda bir âyettir. Bundan sonra eller yanlara salıverilip "Allahüekber" denilerek rükûa varılır. Rükûda iken eller ile diz kapakları tutulur, sırt ve bel dümdüz yapılır, topuklar da birbirine yanaştırılır. Kadınlar ise, dizlerini biraz bükük, sırtlarını yukarı doğru meyilli tutarlar, ellerini dizlerinin üzerine koymakla yetinirler. O halde iken en az üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm" denir. "Semi'allâhü li-men hamiden" denerek ayağa kalkılır, ayakta "Allâhümme rabbenâ ve ieke'l-hamd" denir. Secdeye gitmeden önce hiç değilse "Sübhânellâh" denecek kadar bir süre eller yanlara salıverilmiş vaziyette ayakta duru­lur ki buna kaveme denir. Bundan sonra "Allahüekber" diyerek secdeye varılır. Secdeye inerken yere önce dizler, sonra eller konur, baş da eller arasına alınarak alın ve burun yere dokundurulur. Secdede el ve ayak parmakları kıbleye çevrilir. Dirsekler yanlardan açılıp, uyluklar ka­rından uzakça tutulur, yani karın içeri çekilir, kollar koltuklardan uzak tutulur ve yere yapıştırılmaz, ayak parmaklarının altı kıbleye doğru yere yapıştırılır, yerden kaldırılmaz. Kadınlar ise, kollarını yanlarına birleştirir ve karınlarını uyluklarına yapıştırırlar. Secdede üç defa "Sübhâne rab-biye'l-a'lâ" denir, sonra "Allahüekber" denilerek secdeden kalkılır ve hiç değilse "5übhânellâh" denecek kadar bir süre oturulur ki bu oturuşa celse denir ve tekrar "Allahüekber" denilerek ikinci secdeye varılır, bunda da üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" denir, bununla bir rekat bitmiş olur.

Bu ikinci secdeden sonra "Allahüekber" denilerek İkinci rekat için ayağa kalkılır. Secdeden ayağa kalkarken önce baş, daha sonra dizler kaldırılır. Bir özür bulunmadıkça, eller yere dayandırılarak kalkılmamalı-dır. Ayakta eller bağlanıp, besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an'dan okunur, birinci rekatta olduğu gibi rükû ve secdelere varılır. İkinci secdeden sonra sol ayak yere döşenerek üstüne oturulur ve sağ ayağın parmaklarının altı yere yapıştırılarak dikilir. Bu vaziyette sağ ayağın altı kıbleye çevrilmiş olur. Eller uyluklar üzerine konur. Kadınlar ise, sağ ve sol ayaklarını sağ taraflarına yatırıp beden sola meyilli bir biçimde yere otururlar. Bu oturuş, iki rekatlı bir namazda son oturuş­tur.   Bu   oturuşta   Tahiyyât,   "salli-bârik"[300]  ve   "rabbenâ   âtinâ"[301]   duaları

 

 

okunur. "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh" denerek sağ tarafa yüz çevirerek seiâm verilir, sonra da "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh" denerek sol tarafa yüz çevirerek selâm verilir. Bununla sağ ve sol taraf­ta bulunan müminlere ve meleklere selâm verilmiş olur. Selâmdan son­ra şu dua okunur: "Allahümme ente's-selâmü ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'i-ikrâm" (Allahım! Sen selâmsın, bütün nok­sanlıklardan uzaksın. Dünya ve âhiret selâmeti senin yardımınla olur. Ey celâl ve ikram sahibi olan Allahım! Sen mukaddessin, tazime (yüceltil-meye) gerçekten lâyıksın). Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur.

Sabah namazının sünnetinde, kıraat (Kur'an okuma), tekbir, teşbih, tahmîd ve tesmî'ler[302] içinden yani namaz kılanın sadece kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla yapılır.

Sabah namazının iki rekat farzına gelince, bunun için önce erkekle­re mahsus olmak üzere kamet getirilir ve "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denerek namaza başlanır ve sabah namazının sünnetinde belirtildiği üzere kılınıp tamamlanır. Ancak sabah namazında Fatiha'dan sonra Kur'an'dan biraz fazlaca okunması sünnettir. Bu sünnetin en az miktarı kırk âyettir. Bununla" birjikte üç kısa âyet miktarı veya bir sûre yahut sıraya riâyet edilerek birkaç kısa sûre okumak da caizdir.

Sabah namazının farzını tek başına kılan kişi, tekbirleri, kıraati yani Fatiha ve zamm-ı sûreleri ve tesmî'leri, sadece kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla yani İçinden (hafî) okuyabileceği gibi bunları başkaları­nın işitebileceği hafif bir ses tonuyla açıktan (cehrî) da okuyabilir. Na­mazın sonunda yapılacak dualar, "namazların cemaatle kılınış biçimi" bahsinde verilecektir.

 

2- Öğle Namazı

 

Öğle namazının ilk dört sünnetine, "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü öğle namazının ilk sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve ilk iki rekatı sabah namazının sünneti gibi kılınır. Ancak bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil, ilk oturuş olduğu için bu oturuşta sadece 'Tahiyyât" okunarak "Allahüekber" demek suretiyle üçüncü rekat için ayağa kalkılır. Bu namazın üçüncü ve dördüncü rekatları da yine sabah namazının sünneti gibi kılınır. Sadece üçüncü rekata kalkınca Sübhâneke ve eûzu okunmaz.

Öğle namazının dört rekat farzına gelince, bunun için önce erkek­lere mahsus olmak üzere kamet getirilir ve "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü öğle namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denerek namaza başlanır ve ilk iki rekatı sabah namazı­nın farzı gibi kılınır. Ancak bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil ilk oturuş olduğu için bu oturuşta sadece Tahiyyât okuna­rak "Allahüekber" demek suretiyle üçüncü rekat için ayağa kalkılır. Besmele ve Fatiha okunarak, rükû ve secdelere varılır. Dördüncü rekat­ta da besmele ve sadece Fatiha okunduktan sonra rükû ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilir. Öğle na­mazında okunacak âyet miktarı, sabah namazında okunacaklardan ço­ğunlukla az olur.

Öğle namazının son iki sünnetine "Niyet ettim Allah rızası İçin bu günkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve sa­bah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat kılmak müstehaptır. Bu takdirde ya iki rekatta bir selâm verilir veyahut ikindi­nin sünneti gibi kılınır ve dört rekatın sonunda selâm verilir.

 

3- İkindi Namazı

 

İkindi namazının dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir. Her iki rekatı bağımsız namaz gibidir. Bu yüzden dört rekatın her iki rekatlık bölümü sabah namazının sünneti gibi kılınır. Ancak birinci otu­ruşta "Rabbenâ âtinâ" duası okunmaz.

İkindi namazının dört rekat farzına kamet getirildikten sonra "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya" diye niyet edilip "Allahüekber" demek suretiyle namaza başlanır ve öğle namazının farzı gibi kılınır.

 

4- Akşam Namazı

 

Akşam namazının üç rekat farzına, kamet getirildikten sonra "Niyet ettim  Allah   rızası  için  bugünkü  akşam  namazının farzını  kılmaya" diye niyet edilip "Allahüekber" denerek başlanır, öğle ve ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Ancak üçüncü rekatta Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okunmaz ve doğrudan rükûa varılıp secdelerin sonunda oturulur, Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilir.

Tek başına namaz kılan kişi, akşam namazının farzını sabah namazı gibi açıktan okuyarak da kılabilir. Ancak akşam namazının farzında, vaktin darlığından dolayı kısa sûreler okur.

Akşam namazının İki rekat sünnetine "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstehaptır. Bu takdirde ya her iki rekatta bir selâm verilir veyahut son dört rekatı ikindi namazının sünneti gibi kılınır. Altı rekat halinde kılınan bu namaza evvâbîn adı verilir.

Cuma ve beş vakit farz namazlardan önce veya sonra belli bir ter­tip ve devamlılık İçinde kılınan sünnetlere revâtib sünnet adı verilir. Akşam namazının ardından altı rekat olarak kılınan ve hükmü müstehab/mendub olan evvâbîn namazı da bu anlamda bir râtib sün­net namazdır.[303]

 

5- Yatsı Namazı             

 

Yatsı namazının ilk cJÜrt rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir ve ikindi namazının sünneti gibi kılınır. "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsı namazının farzını kılmaya" şeklinde niyet edilen yatsı namazının dört rekat farzı, öğle ve ikindinin farzları gibi kılınır. Ancak tek başına namaz kılan kişi, kıraati açıktan yapabilir. Yatsı namazının son iki rekat sünneti de sabah ve akşam namazlarının sünnetleri gibi kılınır. Ancak yatsı namazının son sünneti dört rekat olarak da kılmabi­lir. Bu takdirde yatsının ilk dört sünneti gibi kılınır. Bununla birlikte iki rekatta bir selâm vermek suretiyle de kılmabilir.

B. Namazların Cemaatle Kılınış Biçimi

Cemaatten her biri hem namaza hem de imama uymaya niyet eder. Meselâ, "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya, uydum hazır olan imama" diye niyet eder. İmam elleri­ni kaldırarak ve açıktan "Allahüekber" diyerek namaza başlar. Cemaat de ellerini kaldırarak içinden "Allahüekber" deyip namaza başlarlar. İmam ve cemaat "Sübhâneke"yi içinden okurlar, sonra cemaat susar. İmam içinden eûzü-besmele'yi okur, kıraatte bulunur. Sabah  namazı ile akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında, cuma ve bayram namazlarının bütün rekatlarında Fatiha ile ilâve edeceği âyetleri hiç değilse yakınında bulunan cemaatin işite­bileceği bir sesle açıktan okur, tekbirleri "Allahüekber" tesmi'leri "Se-mi'allâhü li-men hamideh" ve selâmları "es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah" açıktan yapar. Yine imam akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarıyla, öğle, ikindi namazla­rının bütün rekatlarında tekbirleri, tesmi'leri ve selâmları açıktan, "Sübhâneke" ve kıraati ise içinden okur.

Cemaat ise tekbirleri içinden alır. İmam rükûdan kalkarken, açıktan "Semi'allâhü li-men hamideh" ve içinden "Rabbenâ ve leke'-l-hamd" deyince cemaat de içinden yalnız "Rabbenâ ve leke'l-hamd" der ve imam ile birlikte rükûda kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm", secdelerde de üçer defa "Sübhâne rabbiye'İ-a'lâ" derler.

İmam ve cemaat iki rekatlı bir namazın sonunda Tahiyyât'la birlikte "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" dualarını içlerinden okurlar[304]. İmam ve cemaat üç ve dört rekatlı namazların birinci oturuşlarda yalnız Tahiyyât'ı, ikinci oturuşlarda Tahiyyât'la birlikte "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" dualarını sessizce okurlar. İmam namazın sonunda önce sağ ta­rafa, sonra da sol tarafa açıktan cemaat de bu şekilde içlerinden selâm verirler.

İmam selâm verdikten sonra, müezzin açıktan: "Allahümme ente's-selâmü ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" der. (Allahım! Sen selâmsın (bütün noksanlıklardan uzaksın), dünya ve âhiret selâmeti de senin yardımınla meydana gelir. Sen mukaddessin, ey celâl ve ikram sahibi Allahım).

Namazın son sünneti varsa kılınır, daha sonra imam yüzünü cema­ate çevirir[305], daha sonra müezzin yüksek sesle: ""Alâ resûlinâ salevât" (Peygamberimiz'e selât ve selâm okuyalım) der, müezzin ve cemaat de içlerinden   Hz.   Peygamber'e   salât   ü   selâm   getirirler,[306]   Yine   müezzin:

"Sübhânellâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ  ilahe illellâhu ve'llâhü ekber ve lâ havle ve lâ kudrete illâ billâhiVaiiyyi'l-azîm" der. (Allah'ı teşbih ederim, Hamd Allah'a  mahsustur. Allah'tan başka tanrı yoktur. Allah en büyük­tür.  Güç  ve  kuvvet ancak ulu  ve  yüce Allah'ın   izniyle  meydana  gelir yani  günahtan   dönmek,  çekinmek,  itaate  güç  yetirmek  ancak  Allah'ın korumasıyla ve yardımıyla mümkündür). Bundan sonra ya müezzin yük­sek sesle veya  imam  ile cemaatten her biri sessiz bir şekilde "Âyete'l-kür5Î"yi  okur.  Otuz  üçer defa  "Sübhânellah",  "el-Hamdüllillah",  "Allahü-ekber"  derler.   Bundan  sonra   müezzin  yüksek sesle:  "Lâ   ilahe  illallâhü vahdehu   lâ  şerîkeleh,   lehü'l-mülkü  ve   lehü'l-hamdü  ve  hüve  alâ   külli şey'in kadîr, sübhâne rabbiye'l-'aliyyi'l a'le'l-vehhâb" (Allah'tan başka ilâh yoktur.   O,   birdir.   O'nun   ortağı   yoktur.   Mülk   O'nundur.   Hamd   O'na mahsustur. O her şeye kadirdir. Pek yüce, pek bağışlayıcı olan Rabbim, bütün   noksanlıklardan   uzaktır,  kendisini  tenzih   ve  teşbih   ederim)   der ve eller yukarı kaldırılarak dua yapılır.

Tek başına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar nama­zın müstehaplarından olup, bunlara riayet edenler büyük ecir kazanır­lar.

Namazların baştan beri açıklandığı şekilde vakit, şart ve rükünlerine uyularak kılınması, Hz. Peygamber'den günümüze kadar kesintisiz bir şekilde nakledilmiş olup, bu.-konuda ayrıca yüzyıllardan beri her asırda ümmetin icmaı (görüş birjigi) meydana gelmiştir. Hz. Peygamber: "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öylece kılın" bu­yurmuştur. Bu sebeple, Peygamberimizin kılışına aykırı düşen bir namaz İslâm dininde geçerli bir namaz sayılmaz.

 

14- Vitir Namazı

 

Vitir namazı vaciptir. Üç rekat olan vitir namazı şöyle kılınır: Önce "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü vacip olan vitir namazını kılma­ya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denilerek namaza başlanır. İlk iki rekatı yatsı namazının farzının ilk iki rekatı gibi kılınır. Üçüncü rekatta besmele, Fatiha ve Kur'an'dan bir miktar okunduktan soma daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahüekber" diye tekbir alınır, tekrar eller bağ­lanıp ayakta iken "Kunût" duaları okunur, sonra "Allahüekber" denilerek rükû ve secdelere varılır, daha sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bu oturuşta Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilerek namaz bitirilmiş olur.

Mâliki ve Hanbelîler'e göre, vitir namazı tek bir rekattır. Ancak, Hanbelîler'e göre üç veya daha çok rekat vitir kılınmasında bir sakınca yoktur. Şâfiîler'e göre ise, vitrin en azı bir rekat, en çoğu on bir rekat­tır. Bir rekattan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve selâm verilir. Sonra bir rekata niyet edilip selâm verilir. Vitir namazının rekat sayısı ile ilgili bu görüş ayrılıkları, bu konudaki farklı rivayetlerden kay­naklanmaktadır.

Vitir namazı, sadece ramazan ayında cemaatle kılınır ve imam bu namazı açıktan kıldırır. Hem imam hem de cemaat kunut dualarını gizli okur.

Hanefîler'e göre vitirden başka namazlarda kunut duası okunmaz. Yalnız, sıkıntı, fitne ve belâ meydana gelmesi halinde sabah namazları­nın farzında kunut duası okunabilir. İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre ise, devamlı olarak sabah namazlarının farzında ikinci rekatın rükû'dan son­ra ayakta kunut duası okunur[307]. Bu kunut Mâlikîler'e göre müstehap, Şâfiîler'e göre ise sünnettir. Diğer taraftan Şâfiîler'e göre, ramazan'ın ikinci yarısında vitir namazının son rekatında, rükûdan sonra kunut duası okumak menduptur.

Sabah namazında o namaza özgü kunut duasını okuyan Şafiî veya Mâlikî mezhebine mensup bir imama uyan bir Hanefî susar, kunutu okumaz. Eğer okuyacaksa gizli okur.

Vitir namazında okunan kunut duaları şöyledir:

"Allahümme innâ nes'te'înüke ve nes'tağfirüke ve nes'tehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aley-ke'l-hayre küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahieu ve netrükü men yefcürüke".

"Allahümme iyyâke na'budü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidu nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bi'l-küffâri mülhikun[308]".

{Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Senden bağışlanmamızı ve bizi doğru yola iletmenizi isteriz. Sana iman ederiz. Sana tevbe ve tevekkül   ederiz.   Seni   bütün   hayırlar  ile   överiz.   Sana   şükrederiz,   Sen inkâr  etmeyiz.   Sana   karşı   gelenlerle   ilişkilerimizi   keser  ve   onları   terk ederiz.

Allahim!  Biz ancak Sana  ibâdet eder, Senin  için  namaz kılar   Sana secde  ederiz.  Senin   rızanı  elde etmek  için  çalışır.  Sana   koşarız ' Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, Senin azabın kâfirle re ulaşır.)

Kunut duasını bilmeyen sadece "Rabbena âtinâ fî'd-dünya haseneten ve fı'lâhireti haseneten ve kına azabe'n-nâr" âyetini okuyabi­lir. Uç defa "Ailahümmağfirli" (Allahım beni mağfiret et) de diyebilir Üç defa "Yâ Rab" (Ey Rabbim) demesi de caizdir.

 

15- Cuma Namazı

 

A- Cuma Gününün Önemi Ve Fazileti

 

Cuma günü, müslümanların haftalık bayram günüdür. Bu mübarek günde müslümanlar mâbedleri olan camilerde toplanır, okunacak hut­beleri can kulağıyla dinleyip bbnlardan yararlanır, bilgilerini artırırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar, namazdan sonra birbirlerinin hal ve hatırlarını sorarlar ve tekrar normal günlük işlerine dönerler.

Peygamber Efendimİz'den cuma günü ve cuma namazının fazileti hakkında pek çok hadis nakledilmiştir. Resûlullah (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, cuma günü boy abdesti alır, elinden geldiği kadar te­mizlenir, saç ve sakalının bakımını özel yağlarla yağlayıp tarar veya evindeki kokulardan süründükten sonra camiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Yüce Allah'ın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra imam hutbeye başlayınca onu sessizce dinlerse, o cuma ile öteki cuma arasındaki günahları ba­ğışlanır".[309]

Hz. Peygamber, Cuma gününde, duaların geri çevrilmeyeceği bir vaktin bulunduğunu şu hadisleriyle açıklamıştır:

"Cuma gününde bir vakit vardır ki, şayet bir müslüman namaz kı­larken o vakte rastlar da Allah'tan bir şey isterse, Ailah ona dilediğini mutlaka   Verir".[310]

Cuma günü, beden temizliği yapmak, boy abdesti almak, güzel ve temiz elbiseler giymek, başka şeylerle uğraşmayıp erkence camiye git­mek. İki rekat Tahiyyetü'l-mescid namazı kılmak, Kehf sûresini okumak veya dinlemek müstehaptır.

 

B- Cuma Namazı

 

1- İlk Cuma Namazı

 

Cuma namazının, Mekke'de iken farz kılındığı, ancak müşriklerin baskısı sebebiyle orada kılınamadığı rivayet edilmekle birlikte bunun pek kuvvetli bir rivayet olmadığı kaydedilmiştir. Hicretten az önce Me­dine'de ilk cumayı Ensar'dan Es'ad b. Zürâre'nin kıldırmış bulunduğu rivayet edilmiştir. Ancak hadis ve siyer kaynaklarında bu konudaki bil­giler bir araya getirildiğinde görülecektir ki, hicretten önce cuma na­mazına müslümanları toplayan Es'ad b. Zürâre olduğu halde namazı, Mus'ab b. Umeyr kıldırmıştir. Çünkü Hz. Peygamber, Akabe biatlarından sonra Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye Kur'an'ı ve dinî hükümleri öğret­mek için göndermiş ve ona cuma günü toplanarak öğle vaktinde iki rekat namaz kılmalarını yazıyla bildirmiştir.

Hz. Peygamber Efendimiz de, hicret esnasında Medine yakınlarında, Salim b. Avf yurdunda "Rânûnâ" denilen vadi içerisinde bulunan "Benî Salim namazgâhı"nda ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.

 

2- Cuma Namazının Hükmü

 

Cuma namazı, ilâve bir namaz olmayıp öğle namazının yerine ge­çen bir namazdır. Bu namaz şartlarını taşıyan kimselere farz-ı ayındır. Bu namazın farz olduğu Kitap, Sünnet ve icma ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya (zikretmeye) koşun ve alış verişi bırakın. Bilesiniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne da-ğılın, Allah'ın lütfundan isteyin, Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz"[311] buyrulur.

Bu âyet, cuma namazının farz olduğunun açık bir delilidir. Pey­gamber Efendimiz de, pek çok hadislerinde cumanın önem ve faziletini açıklamış, ayrıca bunun farz olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Hz. Pey­gamber:

"Cuma namazlarını önemsemeyerek üç hafta cuma namazı kılma­yan  kimsenin  kalbini  Yüce  Allah  mühürler".[312]

"Bazı kimseler cuma namazlarını terk etmekten ya vazgeçerler veya Allah onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar"[313] anlamındaki hadislerinde hiçbir özrü ve mazereti bulunmadan cuma namazını kılmayan kişinin kalbinin mühürleneceği belirtilmiştir. Böyle bir ceza ancak farzın terkinde söz konusu olabilir.

İslâm bilginleri cuma namazının farz olduğunda görüş birliği için­dedirler. Ancak cuma namazının sıhhat/geçerlilik şartları hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

 

3- Cuma Namazının Şartları

 

Cuma namazına ait özef şartlar vardır. Bu şartlardan bir kısmı cu­ma namazının bir kimseye farz olmasının şartlarıdır, diğerleri ise cuma namazının sahih ve muteber olmasının şartlarıdır.

a- Cuma Namazının Farz Olmasının Şartları

Fıkıh bilginleri bir kimseye cuma namazının farz olmasını, o kimse­de vakit namazlarının farz olması için aranan müslüman, akıllı ve baliğ olma şartlarından başka şu şartların da bulunmasına bağlı olduğunu ifade etmişlerdir[314]:

1- Erkek olmak. Kur'ân-ı Kerîm'de, cuma namazının farz olduğunu bildiren âyette {el-Cum'a, 62/9) erkeklere hitap edilerek, onların namaz için ezan okunduğunda işlerini bırakıp Allah'ı zikretmeye yani hutbeyi din­lemeye ve namaz kılmaya gitmeleri emredilmiştir. Arap dilinde erkekle­re yönelik hitabın kadınları Kapsayıp kapsamayacağı hususu tartışmalı­dır. Bu konuyla alakalı olarak bazı fıkıh bilginleri Kur'an'da erkeklere yönelik hitabın -haricî bir karîne \ bulunmadığı müddetçe- kadınları kapsamayacağını söylemişlerdir. Buna karşılık bazı fıkıh bilginleri ise Kur'ân-ı Kerîm'de erkeklere yapılan hitabın içerisine, kadınların da girdi­ğini, ancak cihad, cuma ve bayram namazları gibi bazı konularda bir­takım haricî delil ve karineler ile kadınların hitap kapsamı dışında tu­tulduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim Hz. Peygamber bir bakıma yuka­rıda meali verilen Cum'a (62) sûresinin 9. âyetinin tefsiri mahiyetinde olan hadisleriyle içlerinde kadınların da bulunduğu bazı kimselere cu­ma namazının farz olmadığını açıklamışlardır. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Allah'a ve âhiret gününe inananlara, cuma günü cuma namazı farzdır. Ancak, hasta, yolcu, kadın, çocuk ve köle bundan müstesnadır"[315]. Şu hadis de bu anlamdadır: "Cuma, cemaat halinde her müslümana Allah'ın hakkı olarak farzdır: Ancak şu dört sınıf müs­tesna: Köle, kadın, çocuk ve hasta".[316]

Kendilerine cuma namazı farz olmayan bazı kadın, çocuk, yolcu, köle ve hastaların da Hz. Pergamber döneminde gönüllü olarak cuma namazına katıldıklarına dair rivayetler bulunmaktadır.

Fıkıh bilginleri bu âyet ve Hz. Peygamber'in sözlü ve fiilî sünnetle­rinden ve ayrıca kendi zamanlarına kadarki uygulamalardan yola çıka­rak kadınların cuma namazıyla yükümlü olmadığı, ancak gönüllü olarak katıldıkları takdirde kıldıkları cuma namazının o günün öğle namazı yerine geçeceği hususunda görüş birliği etmişlerdir.

2- Hür olmak.  Köleye  cuma   namazı  farz  değildir,  kılarsa  öğle  na­mazı yerine geçer.

3- Mukim  olmak. Cuma  namazı, cuma  namazı  kılınan yerde (şehir­de)   ikâmet  eden   kimselere  farzdır.   Buna   göre,   dinen   yolcu   (müsafir) sayılan  kimseye  cuma  namazı farz değildir,  kılarsa  sahih  olur ve artık öğle namazını kılmaz.

4- Sağlıklı olmak. Camiye gidemeyecek ölçüde hasta olan veya cu­ma  namazına  gittiği  takdirde  hastalığının  artmasından  veya  uzamasın­dan   korkan   kimseye  cuma   namazı farz  değildir.  Camiye  gidemeyecek ölçüde yaşlı olan kimse ile hasta bakıcı da böyledir.

Bazı fıkıh bilginlerine göre, kör ve kötürüm kişilere, kendilerini ca­miye götürecek kimseleri olsa da olmasa da cuma namazı farz değildir.

5- Mazereti   olmamak.   Cuma   namazına   gittiği   takdirde   malı,   canı veya   namusunun  tehlikeye  gireceğinden   endişe  eden   kimselere  cuma namazı farz değildir. Hapsedilmiş olmak, can, namus ve mal  güvenliği için nöbet tutmak, hava ve yol şartlarının sağlığa zarar verecek ölçüde olumsuz olması ve benzeri durumlar, cuma namazına gitmemeyi meşru kılan mazeretlerin başlıcalarını teşkil etmektedir.

Açıkça belirtelim ki, kendilerine cuma namazı farz olmayan kadınlar ile geçerli mazeretleri bulanan kimselerin öğle namazını kılmaları farz­dır. Ancak bu kişiler camiye gidip cuma namazını kıldıkları takdirde ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.

b- Cuma Namazının Sahih (Geçerli) Olmasının Şartları

Kılınan cuma namazının muteber olması ve öğle namazının yerini tutabilmesi için aranan şartlar da şunlardır:[317]

1- Cuma namazını, devlet başkanının veya onun görevlendirdiği bir kişinin kıldırması şarttır. Bu şartı ileri süren Hanefîler gerekçe olarak şunu göstermektedirler: Hutbe, müslümanlar arasındaki birlik ve bera­berliğin pekişip kuvvetlenmesini, birlik bilincinin oluşup gelişmesini sağlamak maksadıyla okunur. Bu bakımdan cuma günü hutbe okumak ve namaz kıldırmak bir şeref sayılır. Pek çok kişi veya grup hutbe okuyup  namaz  kıldırmak hususunda yarış  içerisine girebilir ve  her bir kişi veya grup hutbe vesilesiyle kendi görüş ve düşüncelerini halka iletmeyi isteyebilir. Bunun sonucu olarak camiler, birbiriyle çelişen gö­rüş ve düşüncelerin serbestçe açıklandığı ortamlar haline dönüştürülebi­lir; böylece kişi veya gruplar arasında çatışmaların meydana gelmesine yol açılabilir. Bu durum ise, cumadan beklenen faydalan yok eder. Do­layısıyla cumadan beklenen faydaların meydana gelmesi ancak cuma­nın, idarenin gözetim ve denetim altında kılınması ile mümkün olabilir. Ancak, müslüman bir ülkede meselâ, ölüm gibi bir sebeple devlet başkanının veya onun vekâleten kıldırması için izin vereceği bir kişinin bulunmadığı bir yerde, müslüman cemaatin içlerinden seçtikleri biri cuma namazını kildırabilir. Yine, müslümanların azınlık halinde yaşadık­ları bir gayri müslim ülkede yahut "dârü'l-harb" (düşman ülkesö'nde, müslümanlar aralarından birini imam seçerek arkasında cuma namazını kılabilirler.

2- Genel izin. Cuma namazının, yöneticiler tarafından izin verilen ve halka   açık  camilerde   kılınması   gerekir.  Cuma   namazı   için   izin   verilen camiin   kapısı   kapatılarak,  orada  sadece  belirli   kişilerin   cuma   namazını kılmaları geçerli değildir.

3- Vakit. Cuma  namazAtam öğle namazı vaktinde kılınır.  Bu vakit­ten   önce   ve  sonra   cumaJ namazı   hiçbir  şekilde   kılınamaz,   kazası   da yapılamaz.                            

4- Cemaat.  Fıkıh  bilginleri, cuma  namazının  cemaatle  kılınması  ha­linde geçerli olacağını  ifade etmişlerdir. Ancak cemaatin  ne  kadar ola­bileceği   hakkında   farklı   sayılar   ileri   sürmüşlerdir.   Ebû   Hanîfe'ye   göre cuma  namazı  için cemaatin en az imam dışında üç, Ebû Yûsuf'a göre imam dışında iki, İmam Mâlik'den bir görüşe göre otuz, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre kırk kişidir.

5- Hutbe.   İki   rekatlık   farz   olan   cuma   namazından   önce   hutbe okunması şarttır. Cuma hutbesinin rüknü, Ebû Hanîfe'ye göre "zikrullah (Allah'ı  zikir)"tan  yani   Allah'a   hamd  ve  senada   bulunmaktan   ibarettir. Bu    sebeple     hatip    hutbe    niyetiyle    yalnız    "el-Hamdülîllah"    veya "Sübhânellah" veyahut "Lâ ilahe illallah" deyecek olsa kifayet eder. Do­layısıyla  bu  cümlelerin  okunmasıyla  hutbe okunması  şartı  yerine geti­rilmiş sayılır.  Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise,  hutbenin sa­dece Alllah'a  hamd ve senâ'yı değil  bunun yanı sıra  Hz. Peygamber'e salât ü selâm'ı ve müslümanlara dua ve öğütleri de içermesi gerekir.[318] Dolayısıyla   hatip hutbesinde  bu  unsurlara yer vermediği  sürece  hutbe okunması şartını yerine getirmiş sayılmaz.

Hutbenin vacipleri, hatibin hutbeyi abdestli ve ayakta okumasıdır.

Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak, bunların arasın­da bir teşbih veya üç âyet okunacak kadar oturmaktır. Bu yönüyle buna "iki hutbe" denir. Bu iki hutbeden her biri "hamd"i, "kelime-i şehâdef'i ve "salât ü selâm"i ihtiva etmeli ve birinci hutbe bir âyetin okunması ile bu âyetin anlamı çerçevesinde yapılacak bir nasihati (öğütü), ikinci hutbe de müminler hakkında duayı içermelidir. Her iki hutbeyi de uzatmamak sünnettir. Cemaatin âcil işleri olduğu düşünüle­rek hutbe kısa tutulmalıdır. Zira, hutbelerin kısa, fakat özlü ve faydalı olması hatibin başarısının bir delilidir. Nitekim, bir hadiste Peygambe­rimiz:

"Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması dini iyi anladığının işaretidir; namazı uzatın, hutbeyi ise kısa tutun, şüphe yok ki, bazı sözler vardır ki, bir sihir gibi kalpleri büyüler"[319] buyur­maktadır.

Sahâbîler, Peygamber Efendimizin namaz ve hutbesinin ne uzun ne  de  kısa  olduğunu,  bunların  orta  halli  olduğunu  rivayet etmişlerdi.[320]

Hatip, İç ezan okununcaya kadar minberde oturur, sonra ayağa kalkar. İçinden eûzübesmele okuyarak, açıktan hamd ü senada bulunur, hutbesini cemaate karşı sunar. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir. Hutbe bitince kamet getirilir. Hatibin hutbenin sünnetlerine riayet et­memesi veya hutbe esnasında hutbe ile alâkası bulunmayan dünya kelâmı konuşması mekruhtur.

6- Şehir. Cuma namazının şehir ve civarında kılınması cumanın sıh­hat şartlarından biridir. Bu şartı getiren Hanefıler'e göre, şehir (mısr): "valisi, kadısı bulunan belde", "en büyük camii, cuma kılması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık bir nüfusu barındıran mahal", "devle­tin şehir saydığı yer" ve benzeri şekillerde tanımlanmıştır. "Şehir civa­rının ölçüsü normal şartlarda ezan sesinin duyulacağı sahadır. Şâfiîler ile Mâlikîler, cumanın halkın devamlı oturduğu köy ve şehirlerde kılın­ması gerektiği görüşünü savunmuşlar; Hanbelîler ise ancak cuma na­mazı ile mükellef (yükümlü) en az kırk kişinin oturduğu bir yerleşim bölgesinde kılınabileceğini söylemişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir soru üzerine, 1933 yılında konuyu ele alıp incelemiş, bu konudaki dinî delilleri değerlendirerek köylerde de cuma namazının kılınabileceği ce­vabını vermiştir.[321]

 

4- Cuma Namazının Kılınışı

 

Cuma namazı öğle vaktinde kılınır. Önce minareden ezan (dış ezan)   okunur.  Cemaat,   namazdan  alıkoyan  her türlü   işlerini   bırakarak hazırlıklarını tamamlayıp camiye gelerek dört rekatlık cuma namazının sünnetini, öğle namazının sünneti gibi kılar. Cemaattan bir kişi hatip minbere hutbe okumak üzere çıkarken camiye gelmişse artık bu nama­za başlamaz. Ancak sünnet kılmaya önceden başlanılmış ise tamamla­nır. Hatip minbere çıkmaya başlayınca müezzin ezan (iç ezan) okur, hatip ezanı minbere oturarak dinler. Ezan bittikten sonra, hutbesini ayakta cemaate yönelerek sunar. Hatip hutbesini sunarken cemaat her­hangi bir işle meşgul olmaz, konuşmayıp susar ve büyük bir dikkatle hutbeyi dinler. Peygamber Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

"Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine "sus" dediğin tak­dirde cumanın sevabını kaybetmiş olursun".[322]

Hatip hutbeyi bitirdikten sonra müezzin kamet getirir. Bu esnada hatip minberden inerek mihraba geçer ve İki rekat cuma namazını, sabah namazının iki rekat farzı gibi kıldırır. Cuma namazının farzı kılın­dıktan sonra dört rekat cuma namazının son sünneti, öğle namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Bundan sonra isteyen dört rekat "zuhr-i âhir" adıyla son öğle namazını ve bundan sonra da iki rekat "vaktin sünneti" adıyla cuma namazının son sünnetini kılar.

Cuma namazının farzına imam selâm vermeden önce yetişen kişi, imam selâm verdikten spnra ayağa kalkarak cuma namazını tamamla­yabilir. Ancak İmam Mühammed'e göre ikinci rekatın rükûundan sonra imama uyan kişi, cuma namazını değil öğle namazını tamamlar. Cuma namazı cemaatle kılındıktan sonra kaza edilemez. Bunun yerine öğle namazı kılınır.

Kur'ân-ı Kerîm'de, cuma namazı için ezan okunduğu zaman alış ve­riş gibi kişiyi ibâdetten alıkoyan akitlerin yasaklandığı bildirilmiştir[323]. Fıkıh bilginleri, bu yasağın namaz bitinceye kadar devam ettiğini ve bu yasağın yalnız cuma namazını kılmakla yükümlü kişilerle ilgili olduğunu açıklamışlardır. Hanefî ve Şafiî fıkıh bilginleri, cuma na­mazını kılmakla yükümlü kişilerin yasağa rağmen yaptıkları akitleri mek­ruh olmakla birlikte caiz olduğunu, Mâliki ve Hanbelî fıkıh bilginleri ise bu tür akitlerin geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.[324]

 

C- Zuhr-i Âhir Namazı (Son Öğle Namazı)

 

Resûluilah (s.a.s.) hayatta bulunduğu sürece, cuma namazını Mescid-i Nebevî'de kıldırmış ve Medine'nin çevresinde bulunanlar da gelip namazlarını Peygamberimiz'in arkasında kılmışlardır.

Hz. Peygamber döneminde ve ondan sonra da Hulefâ-yi Râşidîn (dört halife) dönemlerinde fethedilen ülkelerde, cumalar yerleşim mer­kezlerinde yalnız bir mescidde veya şehirlerin civarlarında açık alanlar ve musalla (namazgah) adıyla anılan geniş düzlüklerde kılınıyordu ve şehirde bulunan ve cuma namazı kılınmayan diğer camiler kapatılıyor­du[325]. Cuma namazının, yerleşim bölgesinin tek bir camiinde veya bir musallada kılınmasının, müslümanlar arasındaki birlik ve düzenliliği sağ­laması ve onların güçlerini göstermesi bakımından önemi inkâr edile­mez. Bu sebeple, Ebû Hanîfe, İmam Şafiî ve diğer mezhep imamları cuma namazının bir yerleşim bölgesinde tek bir yerde kılınması gerek­tiği görüşünü savunmuşlardır. Ancak zamanla şehirlerin yerleşim alanları genişleyip nüfusları çoğalınca, cuma namazının kılındığı mescidden ve­ya musalladan uzakta oturanların özellikle yaşlı kişilerin cuma namazına gelmeleri zorlaşmıştır. Bu durum karşısında İmam Muhammed ve bir görüşüne göre Ebû Hanîfe ihtiyaç miktarınca birden fazla camide cuma namazının kılınabileceği görüşünü benimsemişlerdir. Sonraki Hanefî fıkıh bilginlerinin çoğunluğu da bu görüşü tercih etmişlerdir. Güçlüğü orta­dan kaldırmak için bu görüş fetvaya esas olmuş ve buna göre hareket edilmiştir.

Mâliki mezhebi fakihleri, zaruret bulunmadıkça bir camide namaz kılınması gerektiği, ancak devlet başkanının izin vermesi halinde birden fazla camide kılınmasının da caiz olduğu görüşündedirler. İbn Rüşd, cumanın bir yerleşim merkezinin yalnız bir yerinde kılınması, namazın sahih (geçerli) olmasının şartı olsaydı, Hz. Peygamber'in bu önemli ko­nuda susmaması ve her hangi bir açıklama yapması gerektiğini kay­detmişti.[326]

Ebû Yûsuf'a göre, bir şehirde yalnız bir yerde cuma namazı kılına-bilir. Zorunlu durumlarda ise bir beldede iki yerde de kılınabilir. Sonra­ki Hanefî fıkıh bilginlerinden bir kısmı bu görüşü benimsemişlerdir.

Ancak şu durum gözden kaçırılmamalıdır ki, bir beldede birden fazla camide cuma namazının kılınmasını caiz görmeyen fıkıh bilginleri, belirledikleri ölçüler çerçevesinde cuma namazları sahih olmayan veya geçerli olacağında şüphesi bulunan kişilerin cuma namazının kılınması­nın ardından öğle namazlarını kılmalarının vacip olduğunu, bu namaz­larının sıhhati konusunda herhangi bir endişe taşımayanların ise öğle namazını kılmalarının mendup olduğunu ifade etmişlerdir.

"Zuhr-i âhır: son öğle namazı" olarak adlandırılan bu namaza şöyle niyet edilir: Vaktine yetiştiğim halde henüz yerine getirmediğim, yahut henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya niyet ettim". Zuhr-i âhir namazı, öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi kılınır. Ancak, dört rekatlı bir sünnet şeklinde kılınması daha evlâdır. Şayet cuma namazı sahih olmuş ise bu dört rekat namaz kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer, kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da bir nafile namaz olmuş olur.

Hanbelîler'e göre, zaruret yokken cuma namazının birden fazla ca­mide kılınması halinde yalnız devlet başkanının bulunduğu veya kılın­masına izin verdiği camidekilerin namazları sahihtir, diğerlerininki ise değildir. Bu durumda, namazları geçersiz olan kimselerin, öğle namazını kılmaları gerekir.

Şafiî fıkıh bilginleri de, cemaatin tamamını alacak bir cami varken birden fazla camide kılınmasını caiz görmemişlerdir. Cemaatin tamamını alacak büyüklükte bir cami varken birden fazla camide kılınması halin­de önce veya devlet başkanıyla birlikte kılanların namazları sahih, di-ğerlerinki ise geçersizdir^ Bu camilerden hangisinde cuma namazının önce kılındığı tesbit ediemediği durumlarda bütün cuma namazları geçersizdir. Cuma namazı geçersiz olanların öğle namazını kılmaları farzdır. Sonraki Şafiî mezhebi bilginleri de camiin cemaatı almaması durumunda birden fazla camide kılınmasını caiz kabul etmişler ve bu kişilerin öğle namazını kılmalarını ise mendup görmüşlerdir.

Burada önemle işaret edilmelidir ki, günümüz büyük şehirlerindeki bütün cemaati bir veya iki camide toplama imkânı kalmamıştır, Dolayı­sıyla, cuma namazının sahih olması için bunun bir veya iki camide kılınması şart koşulursa, böyle bir şart kesin olarak güçlüğe yol açar. Halbuki Allah, güçlüğü değil, kolaylığı ister. Hanefî fıkıh bilginlerinin, güçlüğü dikkate alarak, birden fazla camide cuma kılınmasının caiz olduğu yönünde verdikleri fetva ile amel edilmesi problemi çözer ma­hiyettedir.

Sonuç olarak denebilir ki, bu konu yani zuhr-i âhir meselesi içtihadı bir meseledir.[327] Dolayısıyla bu konunun hükmü fıkıh bilginleri­nin ictıhâdî görüşleriyle ortaya konmuştur. Bu sebeple kişi bu ictihâdî hükümle   amel   edip   cuma   namazından   sonra   bu    namazı   kılabilir.

 

16- Bayram Namazları

 

A- Bayram Namazı

 

1- Bayramların Önemi

 

Bayram, neşe, sevinç ve eğlence günü demektir. Hz. Peygamber, Medine'ye hicret edince, Medineliler'in yılda iki bayram, eğlence ve sevinç günü olduğunu görüp "Yüce Allah size o iki bayram günlerine bedel olarak daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur"[328] diye müjdelemiş, o günlerin ramazan bayramı ile kurban bay­ramı günleri olduğunu haber vermiştir. İşte o tarihten itibaren müslümanlar, bu günleri biri ramazan bayramı, diğeri kurban bayramı olarak kutlamaya devam etmişlerdir. Ramazan bayramı üç, kurban bay­ramı ise dört gündür. Müslümanların kutladıkları bu bayramlar, hem dinî hem de sosyal yönlüdür. Ramazan ayında zekât ve fitrelerle birbir­leriyle yardımlaşıp dostluk ve kardeşliklerini perçinleyen ve her çeşit meşakkatlere J<atlanıp oruçlarını tutan müslümanlar, bir aylık yasaktan sonra yeme içme\serbestliğine ulaşmış ve artık bayram yapmayı hak etmişlerdir. Yine dünyanın dört bir köşesinden gelip Mekke'de buluşa­rak hac görevini yerine getiren hacılar ile dünyanın her bir köşesinde yaşayan diğer bütün müslümanlar aynı günde kurbanlarını kesip kur­ban etlerini paylaşarak büyük bir coşkuyla bayramlarını yaparlar.

Bayram günlerinin belli başlı merasimi, bayram namazı ile bayram­laşmadır. Namaz kılınıp bayramlaşma yapıldıktan yani müslümanlar bir­birlerinin bayramlarını tebrik ettikten sonra, bu güzel ibâdet ve âdetin dışında herkesin bayramı değerlendirme şekli, zevk alacağı ibâdetleri, davranışları, katılacağı eğlence ve sevinç gösterileri, zevklere, keyiflere ve şahısların kabiliyet ve heveslerine göre farklılık arzeder. Ancak, bu eğlence ve sevinç gösterilerinin, zevk ve keyiflerin, bayramın aslî hüvi­yetine ve manevî havasına uygun bir biçimde cereyan etmesine ve bayramlara ait güzel örf ve âdetlerin yaşanıp korunmasına önemle dik­kat edilmelidir.

 

2- Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti

 

Kendilerine cuma namazı farz olan kişilere, bayram namazları vacip­tir.[329] Ancak bayram namazlarında hutbe namazdan sonra okunur ve sünnettir. Hanbelî mezhebinde bir görüşe göre, bayram namazları farz-ı kifâye, Şafiî ve Mâlikî mezheplerine göre ise müekked sünnettir.

Bayram namazlarının ilk vakti, güneşin yaklaşık beş, altı derece yükseldiği zamandır. Bu vakit, güneşin doğuşundan 15 dakikalık temkin süresinin eklenmesiyle birlikte yaklaşık 40-50 dakika sonradır. İşte bay­ram namazı bu vakitten başlamak üzere istiva vaktine yani gün ortası­na kadar kılınabilir.

 

3- Bayram Namazlarının Kılmış Biçimi

 

Bayram namazları, ikişer rekattır. Cemaatle kılınır ve kıraat açıktan yapılır. Ezan ve kamet okunmaz. İmam, "Niyet ettim Allah rızası için iki rekat ramazan veya kurban bayram namazını kılmaya" diye niyet eder. Cemaat de, "Niyet ettim Allah rızası için iki rekat ramazan veya kurban bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama" şeklinde niyet eder. Eller yukarı kaldırılarak "Allahüekber" denerek başlama tekbiri alınır. Eiler bağlanır ve gizlice "Sübhâneke" okunur. İmam açıktan, ce­maat de sessizce "Allahüekber" diye üç defa tekbir alır. Her defasında eller yukarıya kaldırılıp daha sonra yanlara salıverilir ve her tekbir ara­sında üç tekbir miktarı durulur. Üçüncü tekbirin ardından yine eller bağlanır, imam içinden "eûzübesme!e"yi okur, sonra açıktan Fatiha ile bir miktar da Kur'an okur, "Allahüekber" diyerek -bilindiği şekilde— rükû ve secdelere gider. Cemaat de içinden tekbir alarak imama tâbi olur. Sonra tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır, imam içinden "besme­lemi okuduktan sonra açıktan Fatiha ile bir miktar da Kur'an okur, tekrar üç defa eller kaldırılarak, birinci rekatta olduğu gibi üç tekbir alınır, bu üç tekbirden sonra yine imam açıktan cemaat de içinden "Allahüekber" diye tekbir alarak rükû ve secdelere varılır. Daha sonra oturulup Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları gizlice okuna­rak sağa sola selâm verilerek namaza son verilir. Bu duruma göre, her bir rekatda üç fazla tekbir-bulunur ki, bunlar da vaciptir.

Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, bu tekbirler her rekat­ta kıraattan önce alınır. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre, birinci rekatta altı, ikinci rekatta beş tekbir, İmam Şafiî'ye göre ise, birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alınır.

Hatip, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın hut­beye başlar, cumada olduğu gibi iki hutbe sunar. Ancak, bayram hut­belerine tekbir ile başlanır, cemaat de bu tekbirlere hafifçe katılır. Ha­tip, ramazan bayramı hutbesinde cemaate özellikle fitre, kurban bay­ramında ise kurban ile teşrik tekbirleri hakkında bilgi verir. Cuma hut­besinde sünnet olan hususlar bayram hutbesinde de sünnettir, mekruh olan hususlar da mekruhtur.

Bayram namazının birinci rekatının rükûunda iken imama uyan kişi, bu  rükûa  yetişeceğine  kanaat getirirse,  ayakta  gizlice  başlangıç tekbiri ile bayram tekbirlerini alır ve daha sonra rükûa varır. Rükûu kaçıraca­ğından korkarsa, başlangıç tekbirinden sonra rükûa varır. Bayram tek­birlerini rükûda iken ellerini kaldırmaksızin alır, imam rükûdan doğru­lunca, bayram tekbirlerini bitirmese bile kendisi de kalkar. Artık bitire­mediği tekbirler, onun üzerinden düşer.

Bayram namazının ikinci rekatına yetişen kişi, birinci rekatı kaza etmek üzere kalkınca, önce içinden "besmele" ile Fatiha sûresi ile bir miktar da Kur'an'dan okur, sonra yine sessizce bayram tekbirlerini alır ve namazını tamamlar.

Bayram namazına hiç yetişemeyen kişi, kendi başına bayram nama­zım kılamaz, dilerse dört rekat nafile namazı kılar, bu bir kuşluk nama­zı yerine geçer.

Şâfiîler'e göre, bayram namazlarını cemaatle kılmak daha faziletlidir. Ancak bu namaz, onlara göre tek başına hutbesiz de kılınabilir. Bu sebeple, kadıniar ve yolcular da bu namazı kılabilirler. Hanbelî mezhe­bine göre de, imam ile kılmayan bir kişinin bu namazı tek başına kaza etmesi sünnettir,.

Kurban bayramı^ namazını gecikmeden, ramazan bayramı namazını ise biraz geciktirerek kılmak müstehaptır.

Hz. Peygamber ve ondan sonraki dönemlerde bayram namazları bir cami içinde değil de açıklık alanlarda yani musallalarda kılınırdı. Ancak, zamanla şehirlerin yerleşim alanları genişleyip nüfusları kalabalıklaşınca, musallalarda bayram namazlarının kılınması güçleşmiş ve camilerde kılınmaya başlanmıştır.

Bayram günlerinde, erken kalkmak, boy abdesti almak, güzel hafif kokular sürünmek, elbiselerden en güzelini giyinmek, karşılaştığı mümin kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, fazlaca sadaka vermek, bayram gecelerini ibâdetle geçirmek müstehaptır. En faziletli olan, en az hafta­da bir defa tırnakları kesmek, bıyıkların fazla kısımlarını kısaltmak, vü­cutta bulunan fazla tüyleri gidermek ve yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine bakmaktır. Bu işler, en geç on beş günde bir yapılmalıdır ve kırk günden fazla geciktirilmemelidir.

Ramazan bayramında namazdan önce elma, üzüm, hurma gibi tatlı bir şeyin yenilmesi, kurban bayramında ise namaz kılınmadikça bir şe­yin yenilmemesi güzel görülmüştür. Kurban kesecek kimsenin keseceği kurban etiyle yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla birlikte, na­mazdan önce bir şeyin yenilmesi de mekruh değildir.

Bayram namazına vakar ve sükûnetle gidilmeli, ramazan bayramın­da gizlice, kurban bayramında açıktan tekbir alınmalıdır.