SÜTRE. 15

Önünden Geçilmesi Halinde Namazı Bozan Şeyler:15

Namazın Temel Unsurları:15

Namazın İki Şekli Vardır:16

Tevarüs Olunagelen Namaz Şekli:16

Kalp İle Tazîm:17

Kıbleye Yönelmek Ve Bunun Hikmeti:17

Kıbleye Yönelmede Daha Başka Hikmetler De Vardır:17

Beden İle Tazım:17

Dil İle Tazîm (Zikir):18

Fatiha Kapsamlı Bir Duadır:18

Zamm-ı Sûre:18

Rükûun Belirlenmesi:18

Secdenin Belirlenmesi:18

Namazdan Güzel Bir Sözle Çıkış. 19

Tahiyyât Ve Selâm;19

Dua Âdabı;19

İki Rekattan Daha Az Namaz Yoktur:19

Yaratıkların Çoğu İki Yarıdan (Çiftten) Oluşur;20

Namaz Rekatlarının Sayısı:20

NAMAZDA OKUNAN ZİKİRLER VE NAMAZIN MENDUP ŞEKLİ20

Namazın Nicelik Ve Nitelik Bakımından Kemali:20

Namazda Mendup Olan Şekil Ve Tavırlar:21

Yapılan Dua Ve Zikirlerden Gözetilen Amaç:21

Okunacak Dualar:21

Istiâze: Şeytandan Allah'a Sığınma:22

Gizli Ve Açıktan Besmele Okumak:22

Fatiha Sûresinin Okunması:22

İki Susup Bekleme (İskâte) anı:23

Namazlarda Okunacak Kur'ân:23

Bayram Ve Cuma Namazlarında Okunan Sûreler:23

Bazı Âyetlerin Okunması Esnasında Söylenmesi Güzel Olan Sözler:24

Rükû Esnasında Ellerin Kaldırılması:24

Secde Anında Eller Kaldırılmaz:24

Rükû Hali Ve Zikirleri24

Sabah Namazında Kunut Duası:25

Secde Şekli Ve Okunacak Dua Ve Zikirler:25

İki Secde Arasında Oturuş Şekli Ve Okunacak Zikir:26

Secde Sonrasında Oturuş:26

Teşehhüd/Tahiyyât:26

Teşehhüdde Okunacak Dualar27

Namaz Bittikten Sonra Yapılacak Dua Ve Zikirler:27

Okunacak Zikirlerin Zamanı:27

Revâtip (Sünnet) Namazların Yeri:28

NAMAZDA CAİZ OLMAYAN ŞEYLER.. 28

Namazda caiz olmayan şeyler:28

Çok Kabul Edilen Fiil Ve Sözler:28

Namazı Bozmayan Şeyler:29

SEHİV (YANILMA) SECDESİ29

Sehiv Secdesi Sünnettir:29

Sehiv Secdesi Yapılacak Yerler:29

TİLÂVET SECDESİ30

Tilâvet Secdesi Sünnettir:30

Tilâvet Secdesi Yapılacak Âyetler;30

Tilâvet Secdesinde Şu Zikirler Okunur:30

NAFİLE NAMAZLAR.. 30

Şeriat, Nafile Namazların Kılınmasına Teşvikte Bulunmuştur:30

1. Farz Namazların Sünnetleri:30

Müekked Sünnetler:31

Sabah Namazının Sünneti:31

Öğle Namazının Sünnetleri:31

Cuma Namazının Sünnetleri:31

İkindi Namazının Sünneti:31

2. Gece Namazı (Teheccüd):32

Şeytan, Uyuyanın Ensesine Üç Düğüm Atar:32

Nefislerin, Geceleyin Allah'ın Rahmetinin İnişine Hazır Oluşu:32

Teheccüd Namazının Sünnetleri Ve Okunacak Dua Ve Zikirler:33

Rasûlullah'ın (S.A.) Gece Zikirleri:33

Vitir, Gece Namazının Esasını Teşkil Eder:34

Vitir Namazı Duaları:34

3. Teravih Namazı:35

Ramazan Gecelerinin İhyası, Mağfiret Sebebidir:35

Sahabe Ve Teravih Namazı:35

4. Kuşluk Namazı:35

Kuşluk Namazının Üç Derecesi Vardır:36

5. İstihare Namazı:36

İstihare Âdabı Ve Duası:36

6. Hacet Namazı:37

7. Tevbe Namazı:37

8. Abdest Namazı:37

9. Teşbih Namazı:37

10. Husuf Ve Küsüf Namazı:38

11 İstiskâ (Yağmur İsteme) Namazı:38

12. Bayram Namazları: 38

Şükür Secdesi:39

Namaz Kılmak Yasak Olan Vakitler:39

AMELDE ORTA YOL: İTİDAL. 39

Tâatlerin Hastalığı, Nefsin Usanmasıdır:39

İbadetlerden Maksat Nefsin Öldürülmesi Değildir:39

Şer'î Maksatlardan Biri De Dinde Aşırılık Kapısının Kapatılmasıdır:40

Amellerde İtidal Ve Devamlılık:40

ÖZÜRLÜLERİN NAMAZI41

Özür Halinde Ruhsat Vardır:41

Serî Özürler:41

1. Sefer (Yolculuk):41

i. Namazı Kısaltma Ruhsatı:41

Seferin Tanımı:42

İkamet Mahallinden Çıkma Çeşitli Şekillerde Olur:42

ii. İki Namaz Arasını Cem Etmek:42

iii. Sünnetlerin Terki:43

iv. Binek Üzerinde Namaz:43

2. Korku:43

Korku Namazı:43

3. Hasta Namazı:43

4. Diğer Özürler:44

CEMAAT.. 44

Namazın Üstünlüğü:44

Cemaatin Özelliği:44

Şeriat, Birlik Ve Beraberliğe, Cemaat Olmaya Teşvikte Bulunmuştur.44

Cemaatin Terki:45

Cemaat Müekket Sünnettir:45

Zorluk Anında Cemaatin Terkine Ruhsat Vardır:45

Cemaate Gelmemeye Mazeret Teşkil Eden Haller:45

Namazda İmamlığa En Lâyık Olanlar:46

Kur'ân'ı En İyi Bilenlerin Öncelik Hakkı:46

Sünneti En İyi Bilenlerin Takdimi:46

Hicret Fazileti;46

Yaşça Büyüklük:47

Kişi, Kendi Hakimiyeti Alanında İmamlık Yapar:47

Cemaat Namazlarının Hafif Tutulması:47

İmama Uymak:47

İmamın Oturarak Kılması:47

Safların Düzenlenmesi:47

Safların Düzgün Olması:48

Mesbûk: Namaza Geç Gelen Kimsenin Durumu:48

Evde Namaz Kılanın, Cemaatin Bulunması Halinde Tekrar Kılması:48

CUMA NAMAZI49

Namaz İçin Haftalık Toplantı:49

Cuma Günü, En Hayırlı Gündür:49

Cuma Günü, Duaların Kabul Olduğu Bir An Vardır:49

Cuma Namazı, Güçlü Bir Yükümlülüktür:50

Cuma Kimlere Vacip Değildir:50

Cuma günü temizlenmek müstehaptır:50

Cuma Namazında Susmak Ve İmama Yakın Olmak:50

Hutbeden Önce Namaz Kılmak Müstehaptır:50

Cumada Başkalarını Rahatsız Etmemek:51

Cuma Namazının Sevabı:51

Cuma Günü Camiye Erken Gitme:51

Cuma Namazında Açıktan Okunur:51

Cuma Hutbesi:51

Hutbenin Sünnetleri Şunlardır:51

Cemâat Şartı:52

BAYRAM NAMAZLARI52

İslâm Bayramları:52

2. Kurban Bayramı:52

Bayramda Sünnet Ya Da Müstehap Olan Bazı Şeyler:53

Bayram Namazları Ve Hutbe:53

Bayram Yemeği:53

Kurban Hakkında Bazı Bilgiler:53

Kurban Keserken Okunacak Dua:54

CENAZE BAHSİ54

Hasta Ziyareti Ve Gerekli Bakımı:54

Ölü İçin Dua Etmek Ve Tasaddukta Bulunmak:55

Ölü Ailesine Taziye Ve Yardım:55

Musibete Duçar Olan Mü'min Hakkında Gelen Hadisler:55

Musibet, Günahlara Keffâret Olur:56

Hasta Üzerine Okumak (Rukye):56

Ölüm Temennisinde Bulunmamak:57

Allah'a Kavuşma Arzusu:57

Allah Hakkında Hüsnü Zan Beslemek:57

Ölümü Çokça Hatırlamak:58

Ölüm Anında Şehâdet Getirmek:58

Ölen Kimsenin Yanında Telkinde Bulunmak:58

Musibet Anında Söylenecek Söz:58

Ölmek Üzere Olan Kimsenin Yanında Söylenecek Söz:58

Ölünün Yıkanması:59

Şehit, Yıkanmaz:59

İhram Halinde İken Ölenin, İhram Elbisesi İçinde Defnedilmesi:59

Kefende Aşırılığa Gitmemek:59

Definde Acele Etmek:60

Cenazeye Katılmak:60

Cenaze İçin Ayağa Kalkmak:60

Cenaze Üzerine Namaz Kılınması:60

Cenaze Namazında Okunması Müstehap Olan Dualar:60

Ölü Üzerine Namaz Kılınması, Onun İçin Şefaattir:61

Ölülere Sövme Yasağı:61

Cenazenin Neresinden Yürünmeli:62

Müslüman Ölü İçin Lahit Yapmak:62

Müslüman Mezarları:62

Ölüye Ağlamak:62

Ağıtçılığın Haramlığı:63

Kadınların Cenaze Merasimlerine Katılması:63

Çocukların Ölümü, Anne Ve Baba İçin Keffdrettir:63

Taziye Sevabı:63

Cenaze Evine Yemek Götürmek:63

Kabir Ziyareti:63

ZEKÂTLA İLGİLİ KONULAR.. 64

Zekât, Yoksulluk Kapısını Kapatır:64

Zekât, Fakirleri Ve İhtiyaç Sahiplerini Hayata Bağlar:64

Zekât Miktarlarının Belirlenmesi:65

Zekât Malları:65

Ziraî Ürün Ve Ticaret Zekâtı:65

İNFAKIN ÜSTÜNLÜĞÜ, CİMRİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ.. 66

Zekâtın Ruhu, Sehâvet Yani Cömertliktir:66

Sadakanın Üstünlüğü:66

Cömert Allah'a Yakındır:67

İnfâk Ve Cimriliğin Hakikati:67

Cimrilik Ve İman, Mü'minin Kalbinde Bir Arada Bulunmaz:67

Nefsin, Hayvani Zulmetlerden Cennete Çıktığı Kapılar:68

ZEKÂT MİKTARI68

Zekât Nisaplarındaki Hikmet:68

Köle Ve Atlara Zekât Yoktur:69

Develerin Zekâtı:69

Davar (Koyun Ve Keçi) Zekâtı:69

Sığır Zekâtı:69

Altın Ve Gümüş (Para) Zekâtı:70

Ziraî Ürünlerin Zekâtı:70

Definelerin Zekâtı:70

Fitır Zekâtı:70

Ziynet Eşyalarının Zekâtı:70

ZEKÂT HARCAMA YERLERİ71

Harcama Mallan İki Kısımdır:71

Sadakalar, Malın Kiridir:72

Zekât Malı, Muhammed (S.A) Ailesi İçin Aşağılayıcıdır;72

Zekât, Ancak Zaruret Halinde Helâl Olur:72

İhtiyaç Anında İsteme Helâl Olur:72

Dilenmeyi Haram Kılan Malın Ölçüsü:72

İstemekte/ Dilencilikte Israr Etmek:73

Bereketin Manası Ve Hakikati:73

ZEKÂTLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR.. 73

Tahsildar Ve Toplayıcıya Vasiyet:73

Sadaka, Vasiyetten Hayırlıdır:74

Sadaka Değerinde Olan Fiiller:74

Dünyada İken Yapılan İyiliklerin Karşılığı, Benzer Şekilde Verilir:74

Yakınlara Tasaddukta Bulunmak Daha Üstündür:74

Güvenilir Hazine Memuru:75

Kadının Sadaka Vermesi Ve İnfâkta Bulunması:75

Sadakadan Dönmek:75

ORUÇ.. 75

Oruç, İnsandaki Hayvani Gücü Kontrol Altına Alır:75

Oruç, Hayvanı Gücün, Melekî Güce Boyun Eğmesini Sağlar:76

Orucun Belli Zamanlarda Tutulması:76

Orucun Miktarının Belirlenmesi Zorunluluğu:76

Yeme Ve İçmeyi Azaltmanın İki Yolu Vardır:76

Oruç Süresinin Uzun Olması, Nefsi Öldürür:77

Orucun Tanımlanması:77

Oruç İçin Belli Bir Ayın Seçimi:77

Ramazan Ayı, Oruç İçin En Uygun Aydır:77

ORUCUN FAZİLETİ78

Cennet Kapıları, Ramazan'da Açılır:78

Ramazan'da Günahların Affedilmesi:78

Orucun Sevabının Bir Sınırı Yoktur:78

Oruçlunun İki Sevinci Vardır:79

Oruçlunun Ağız Kokusu:79

Oruç Kalkandır:79

ORUÇLA İLGİLİ HÜKÜMLER.. 79

Oruç, Hilâlin Görülmesiyle Başlar:79

Oruçta Nicelik Ve Nitelik Bakımından Aşırılık, İstenen Bir Şey Değildir:80

Ramazan Orucunun Karşılanması:80

Oruç Vakti Uzatılmaz:80

Ramazan Hilâlinin Sübutu:81

Sahur, Berekettir:81

İftarda Acele Etmek:81

Visal Orucu Yasaktır:81

Oruca Niyet:81

Hurma Ya Da Su İle İftar Etmek:82

Oruçluya İftar Yemeği Vermenin Sevabı:82

İftar Anında Okunacak Dualar:82

Sadece Cuma Günü Oruç Tutulmaz:82

Bayram Günlerinde Oruç Tutmanın Haramlığı:82

Kadın, Kocasının İzni Olmadan Nafile Oruç Tutmaz:83

Nafile Oruç Tutanın, Orucunu Bozabilmesi:83

Oruçlunun Unutarak Yemesi:83

Ramazan Orucunu Kasten Bozmak;83

Oruçlunun Misvak Kullanması:83

Yolcunun Oruç Tutması Ya Da Tutmaması:84

Oruç Borcu Olarak Ölen Kimsenin Durumu:84

ORUÇLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR.. 84

Orucun Kemal Hali:84

Oruçla İlgili Peygamberlerin Sünneti:85

1. Aşura Günü Orucu:85

2. Arife Günü Orucu:85

3. Şevval Orucu:85

4. Her Aydan Üç Gün Oruç:85

Kadir Gecesi:86

Mescidde İtikâfa Çekilmek:86

HAC.. 86

Hacda Gözetilen Maslahatlar:86

Hac, Ömürde Bir Defa Farzdır:88

Hacc-I Mebrûrun Üstünlüğü:88

Ramazan'da Umre Yapmak:88

Gücü Olduğu Halde Hacca Gitmemenin Günahı:88

Nefsin, Hac Yolunda Ezilmesi, Allah'ın Dininin Yüceltilmesi Demektir:89

Allah'ın Evini Ziyaretin Çeşitleri:89

Mekke Ehlinin Haccı:89

Afakîlerin Haccı:89

Umre İçin İhram:89

Temettü Haccı:89

Kıran Hacet:90

İhram, Namaza Nishetle Tekbir Gibidir;90

İhram Yasaklarının Sırrı:90

İhram Elbisesi:90

İhram Halinde İken Nişan Ya Da Nikâh Yapılmaz:90

İhramlı Avlanamaz Ve Canlı Öldüremez:90

Mikat Yerleri:91

Arafat'ta Vakfenin Sırrı:91

Mina'ya İnmenin Sırrı:91

Müzdelife'de Gecelemenin Sırrı:92

Meş'ar-I Haram'da (Müzdelife'de) Vakfe:92

Şeytan Taşlama:92

Kurbanın Sırrı:92

Tıraş Olmanın Sırrı:92

Tavafın Yapılış Şekli:93

Kudüm Tavafı:93

Umrede, Arafat'ta Vakfe Yoktur:93

Safa Ve Merve Arasında Sa'y Etmenin Sırrı:93

VEDA HACCI94

Veda Haccı, Onuncu Senede Yapılmıştır;94

Rasûlullah'ın (S.A.) Haccının Türü;94

İhram Ve Telbiyede Sesi Yükseltmek:94

Rasûlullahhn (S.A.) Devesini Nişanlaması:95

Cünüp Kadının İhramı:95

Rasûlullah'ın (s.a.) Zî Tuvâ'ya İnmesi:95

Rüknü Selâmlama:95

Yemen Cihetindeki Rükünleri Selâmlamanın Sırrı:95

Tavafın Şartları:95

Safa'ya Çıkış:96

Safa Ve Merve Arasında Sa'yetmenin Sırları:96

Haccın, Umreye Çevrilmesi:96

Hac Günlerinde Umre:96

Kurbanlık Sevketmek, İhramdan Çıkmaya Manidir:97

Mina'ya Terviye Günü Çıkmak:97

Veda Haccı Hutbesi;97

Rasûlullah (S.A.) Vakfe Yerinde:97

Müzdelife'de Konaklama:97

Rasûlullah (S.A.), Müzdelife Gecesinde Teheccüd Kılmamıştır:98

Şeytan Taşlama:98

Kurban Kesilecek Yere Gitme;98

Arafat'ın Her Yeri Vakfe, Mina'nın Her Yeri Kurban Kesme Yeridir:98

Ka'be'ye Gidiş:99

Rasûlullahhn (S.A.) Hac Dönüşünde Ebtah'a İnişi:99

HACLA İLGİLİ BAZI KONULAR.. 99

Hacer-İ Esved, Cennettendir:99

Tavafta Bulunan Ve Namazlarını Mescid-İ Haram'da Kılanın Sevabı:99

Arife Gününün Fazileti:100

Saçları Kazıtma Ve Kısaltmanın Fazileti:100

Hac Ruhsatları:100

Ihsâr:100

Mekke Ve Medine Haremleri:101

Hareme Saygı:101

Avın Cezası:101

Medine'nin Üstünlüğü:101

İHSAN.. 101

Şâri Teâtâ'nın Yükümlü Kıldığı Ameller:101

Ilm-İ İhsan İki Şeye Muhtaçtır:102

Huyların Temeli Dörttür:102

1-2. Temizlik Ve İhbât (Teslimiyet):102

Taharetin Ruhu:102

Namazın Ruhu:103

Kur'ân Tilâvetinin Ruhu:103

Zikrin Ruhu:103

Duanın Ruhu:103

İnsan, Manevî Halini Kaybettiğinde, Bunun Sebebini Araştırmalıdır:103

3. Semâhat-ı Nefs:104

Semahatin Tezahür Şekilleri:104

4. Adalet:104

Islâh Edici Ameller, Allah'ın Rahmetini Harekete Geçirir:105

Bozguncu Ameller, Allah'ın Gazabını Harekete Geçirir:105

Adalet Vasfının Tezahür Şekilleri:105

Ehlullah İle Halk Arasındaki Fark:105

Melekleşmeye Ya Da Şeytanlaşmaya Götüren Diğer Bazı Davranışlar:105

Rasûlullah (S.A.) Sözü Edilen Dört Huya Sahip Olunmasını Emretmiştir:106

ZİKİR VE İLGİLİ KONULAR.. 106

Zikrin Üstünlükleri:106

Allah'ı İçten Zikretmek:107

Allah'ı Toplum İçinde Zikretmek:107

Allah Teâlâ'ya Yaklaşma:107

Allah'ın Rahmeti Ve Mağfireti:107

Allah'ın Kullarını Sevmesi:107

Zikrin, Diğer Amellere Üstünlüğü:108

Allah'ın Zikrinden Gafil Olmak Hasret Ve Nedamettir:108

Zikir İçin Okunacak Sözcüklerin Belirlenmesi:108

Rasûluîlah'ca (S.A.) Belirlenen Zikirler:109

1. Sübhânallah:109

2. El-Hamdu Lillah:109

3. Lâ İlahe İllallah:109

4. Allahu Ekber:110

Cüveyriye Hadisinin Sırrı:110

5. Dua Zikirleri:110

Rasûlullahhn (S.A.) Bazı Duaları:110

6. Huşu Ve Teslimiyet İfade Eden Zikirler:111

Dualar İki Kısımdır:111

Dua, İbadetin İliğidir:111

Dua Mutlaka Kabul Olunur:112

Duada Kararlılık Gerekir:112

Dua, Kazayı Geri Çevirir:112

Bollukta Dua:112

Dua, Rahmet Kapısını Açar:112

Duanın Kabul Edileceği Anlar:113

Her Peygamberin Kabul Edilen Bir Duası Vardır:113

Rasâlullah'ın (S.A.), Ümmeti İçin Allah'tan Söz Alması:113

7. Tevekkül Zikri:114

8. İstiğfar Zikirleri:114

İstiğfar Zikirleri:114

İstiğfar, Kalpten Gafleti Giderir:115

9. Teberrüken Allah'ın Adını Anmak:115

Ism-i a'zam:115

10. Peygambere Salevât Getirmek:115

Zikir Vakitleri:116

Zikrin Faydaları:116

Zikir Vakitleri Üçtür:117

Sabah Ve Akşam Zikirleri:117

Uyurken Okunacak Zikir:117

Evlenen Ya Da Bir Cariye Satın Alan Kimsenin Edeceği Dua:118

Çeşitli Durumlarda Yapılacak Dualar:118

Ezan Sırasında Ne Denilir?. 120

Zilhiccemde Zikir:120

İHSAN DERECESİYLE İLGİLİ DİĞER KONULAR.. 120

Huyların Kazanılmasını Sağlayan Sebepler Ve Manileri:120

Tefekkürün Çeşitli Şekilleri Vardır:120

1.Allah Teâlâ'nın Zatı Üzerinde Tefekkür:120

2. Allah'ın Sıfatları Hakkında Tefekkür:121

3. Allah Teâlâ'nın İnsanı Hayrete Düşüren Fiilleri Üzerinde Tefekkür:121

4. Allah'ın Günleri Üzerinde Tefekkür:121

5. Ölüm Ve Ötesini Tefekkür:122

Kur'ân Tilâveti:122

Kur'ân Sûrelerinin Kendi Aralarında Üstünlük Farkı:122

Niyet Ruh, İbâdet Bedendir:123

Ihlâs İle Yapılan Bir Amele Muttali Olunmasının Mü'mini Sevindirmesi:124

Güzel Ahlâk: Semahat Ve Adalet:124

Dilin Korunması:124

Dilin Âfetleri:124

1. Zühd:125

2. Kanaat:125

3. Cömertlik:125

4. Kısa Emel:126

5. Tevazu:126

6. Hilim, Teenni Ve Yumuşaklık:127

7. Sabır:127

Semahat Ve Adalet Hakkında Gelen Bazı Hadisler:127

MAKAMLAR VE HALLER.. 129

İhsanın Semereleri: Makamlar Ve Haller;129

Birinci Mukaddime: İnsanda Üç Latife Vardır:129

1. Akıl, Kalp Ve Nefis Hakkında Gelen Bazı Nasslar:129

Letâifin Yerleri;130

2. Aklî Delili: İşlevler, Ancak Bu Üç Temel Letâifle Tamamlanır:130

Kuvvelerin İşlevleri Birbirine Yakındır:130

Kalbin Sıfatları:130

Aklın Sıfatları:131

Nefsin Sıfatları:131

3. Tecrübe Delili:131

Aklın, Kalbe Ve Nefse Galip Olması:131

4. Akıllıların İttifakı Delili:131

Letâifin Sıfatları:132

İkinci Mukaddime:132

İnsan Dereceleri:132

İnsan, Üç Letâife Nasıl Hakim Olur:133

Makamlar Ve Haller:133

Yakın, Bütün Makamların Aslıdır:133

Yakının Manası:133

Akılla (Yakın) İlgili Makam Ve Haller134

1. Şükür:134

2. Tevekkül:134

3. Heybet:134

4. Hüsnüzan:135

5. Müferredlik (tefrîd):135

6. İhlâs:135

7. Tevhîd:135

8-9. Sıddıklık Ve Muhaddeslik:136

Sıddîk Ve Mukaddes Arasındaki Fark:136

Sıddîklık Alâmetleri:136

Mukaddeslik:136

Sıddîk, Hilâfete İnsanların En Lâyık Olanıdır:137

Mukaddes, Hilâfette Sıddîkın Hemen Ardından Gelir:137

10. Tecellî:137

İ. Zâtın Tecellîsi Ya Da Mükâşefe:137

ii. Zâtın Sıfatlarının Tecellîsi:137

11. Firâset:138

12. Salih Rüya:138

13. Münâcâtın Hazzına Ermek:139

14. Muhasebe:139

15. Haya:139

KALPLE İLGİLİ MAKAM VE HALLER.. 139

1. Cem Ya Da İrâde:139

Allah Ve Rasûlullah Sevgisi:140

Mü'minin Allah Teâlâ'ya Olan Muhabbeti:140

Veli Kulların Bazı Halleri:140

2-3. Şehîtlik Ve Havarîlik Makamı:141

Şehitlik Ve Havarîlik Arasındaki Fark;141

Şehitlik Ve Havarîliğin Çeşitleri:142

5. Sekr (sarhoşluk):142

6. Galebe:142

Bu Tür Galebe Haline Örnek:143

7. Allah'a Tâati Herşeye Tercih Etmek:143

8. Havf- Korku:144

NEFİSLE İLGİLİ MAKAM VE HALLER.. 144

Allah'tan Korkunun Hakikati:144

Tevbe Makamı:144

Haya Makamı:145

Vera Makamı:145

Şüpheli Şeylerden Sakınmak:146

Zühd Makamı:146

Zühd, Serî Bir Yükümlülük Değildir146

Nefisle Her An Mücadele Edilmelidir:147

Aklın, İman Nuru İle Aydınlanması:147

Gaybet Hali:147

Mahk (Uzun Süre Yeme Ve İçmeden Kesilme) Hali:148

Kalp, Akıl İle Nefis Arasında Bir Yerdedir:148

İman Nurunun, Nefsin Hayvanı Dürtüsüne Karşı Koyması:148

RIZIK ARAMA İLE İLGİLİ KONULAR.. 148

Rızık Talebi, Şartlara Bağlı Olarak Meşrudur:148

Rızık Talebinin Şartları:149

Ölü Arazi Ve İhyâsı:149

Sahipsiz Kalan Arazilerin Hükmü:149

Özel Koruluklar Yoktur:149

Akarsudan Sulama Hakkı:150

Açık Madenler, Toplum Malıdır:150

Buluntu Malların (Lukata) Hükmü:150

Mübadele:151

i. Akitte Taraflar:151

ii. Akitte Bedeller:151

iii. Sîga= İrade Beyanı:151

iv. Akdi Kesinleştiren Unsur:151

İş Bölümü:152

Topluma Zararlı Olan Kazanç Yolları:152

YASAK OLAN ALIŞ VERİŞ TÜRLERİ152

1. Kumar, Bâtıl Ve Haram Bir Yoldur:152

2. Ribâ, Haramdır Ve Bâtıl Bir Yoldur;152

Gerçek Ribâ:153

Ribelfadl:153

Ribânın Haram Kılınmasının Sırrı:153

Ribâ Yasağının İlleti:154

Ribevî Mallarda, Bedellerin Akit Meclisinde Kabzedilmesi Şartı:154

Ribevî Mallar:154

Yasak Alış Veriş Türleri:155

Yasak (Haram Ve Mekruh) Alış Verişlerin Gerekçeleri:155

1. Kullanılması Günah Ya Da Günaha Sebep Olması;155

Haram Yolla Kazanılan Mal Da Haramdır:156

Masiyete Yardım Da Masiyettir:156

2. Pis İşler Olması:156

3. Nizaya Sebep Olması:156

4. Akdin, Başka Bir Amaca Ulaşılması İçin Araç Kılınması:157

5. Teslimin, Akdi Yapan Eliyle Olmaması:157

6. Akdin, Tabiî Âfetler Dikkate Alınmadan Yapılması;157

7. Şehir Ve Pazar Düzeninin Bozulmasına Sebep Olması:158

Pazara Gelmeden Malın Kapatılması;158

Başkasının Satışı Üzerine Satış:158

Şehirlinin Bedevi Namına Satışı:158

İhtikâr:159

8. Müşteriyi Aldatmaya Yönelik Olması:159

9. Aslen Mubah Olan Bir Şeyin Satımına Kalkışılması:159

ALIŞ VERİŞLE İLGİLİ BAZI HÜKÜMLER.. 160

Ticarî Muamelelerde Hoşgörülü Davranmak:160

Alış Veriş Esnasında Yemin Etmek Mekruhtur:160

Altın Paraların, Gümüş Paralarla Mübadelesi:160

Satılan Ağaç Üzerindeki Meyveler;160

Akitte Koşulan Şartlar:160

Velâ Hakkı Satılmaz:161

Nimet, Külfet Karşılığındadır:161

Alış Veriş Sonunda Taraflar Arasında İhtilâf Çıkması:161

Şufa (Onalım) Hakkı:161

Ikâle Müstehaptır:161

Akitte İstisna:162

Anne İle Yavrusu Arasını Ayırmak:162

Cuma Vakti Alış Veriş Yapmak:162

Narh Koyma: Fiyat Sınırlaması:162

Borç İlişkilerinin Yazılması Ve Şahit Tutulması:162

Selem Akdi:162

Rehin:163

Ölçü Ve Tartıda Hile:163

İflâs Ve Aynî Hak:163

Borçluya Kolaylık Göstermek:163

Borcun Ödenmemesi:164

Sulh Caizdir:164

TEBERRU (BAĞIŞ) VEYARDIMLAŞMA.. 164

I- TEBERRU.. 164

TEBERRU ÇEŞİTLERİ:164

1. Sadaka:164

2. Hediye:164

Hediye Kaynaşmayı Sağlar:164

Yapılan İyiliğe Teşekkür Etmek:165

Hediye, Kini Giderir:165

Çiçek Hediye Etmek:165

Hibeden Dönme:165

Çocuklar Arasında Ayırım Yapmak:166

3. Vasiyet:166

Üçte birden fazla vasiyet edilmez:166

Varise, Vasiyet Yoktur:166

Vasiyetin Hazır Bulundurulması Müstehaptır:167

4. Umrâ:167

5. Vakıf:167

II- YARDIMLAŞMA.. 167

Yardımlaşma Türleri:167

FERÂİZ: MİRAS HUKUKU.. 168

Ölünün Mallarına En Lâyık Olan, Yakınlarıdır:168

Mirasla İlgili İlk Düzenlemeler;169

Miras Âyetinin İnmesi:169

Miras Hukukuyla İlgili Esaslar:169

1. Mirasta İtibar Akrabalığadır:169

2. Akrabalık İki Kısımdır:170

Mirasçı Olma, Şu Üç Manaya Bağlıdır:170

3. Aynı Seviyede Olmaları Halinde, Erkekler Kadınların İki Katı Pay Alırlar:171

4. Hacb-ı Hırmân Ve Hacb-I Noksan İlkesi:171

5. Miras Paylarının Açık Ve Hesabı Kolay Olması İlkesi:171

Çocuklar, Miras Almaya Ana Babadan Daha Lâyıktır:172

Eşlerin Mirasçı Olmasının Hikmeti:172

Asabe:173

Din Farklılığı, Mirasa Manidir:173

Katil, Varis Olamaz:173

Mirasta Kölenin Durumu:174

Ana Baba Bir Kardeşler İle Baba Bir Kardeşlerin Durumu:174

Velâ:174

EV VE AİLE DÜZENİ İLE İLGİLİ KONULAR.. 174

DÜNÜRLÜK VE İLGİLİ KONULAR.. 175

Evlilik Zaruridir:175

Takva Hayatı Evliliğe Mani Değildir:175

Ruhbanlık Bâtıldır; Evlilik Peygamberlerin Sünnetidir:175

Eş Seçimi:175

Kadınla, Dört Şey İçin Evlenilir:175

Zevcenin, Kadınları İyi Olan Bir Kabileden Seçilmesi:176

Doğurgan Ve Sevecen Kadınlarla Evlenmek:176

Huyu Güzel, Dini Bütün Dünürün Geri Çevrilmemesi:176

Kadının Uğursuzluğu:177

Bakire İle Evlenmek:177

İstenilen Kadına Bakmak:177

Yabancı Kadına Duyulan Arzunun Giderilmesi:177

Başkasının İstediği Kadını İstememek:178

Kadın, Bir Başka Kadının Boşanmasını İsteyemez:178

AVRET VE TESETTÜR.. 178

Cinsel Fesat Kapısının Kapatılması:178

1. Kadının, Bir Zaruret Olmadıkça Evinde Durması:178

2. Cilbâb Emri:178

3. Halvet Yasağı:179

4. Avret Mahalline Bakmanın Haram Olması:179

5. Beraber Yatma Yasağı:179

Kadın, Kocasına Başka Bir Kadını Tavsif Edemez;179

Avret-i Galîzanın Hükmü:180

Zaruret Olmadıkça Tamamen Soyunmanın Haramlığı:180

Yabancılara Bakmanın Hükmü:180

Köle, Mahrem Gibi Sayılır:180

NİKÂH AKDİ181

Nikâhta Veli Şartı:181

Nikâhta Kadının Rızası Şarttır:181

Kölenin Evlenmesi, Efendisinin İznine Bağlıdır:181

Nikâh Akdinden Önce Hutbe:182

Nikâhın İlânı Ve Merasim:182

Mut'a Nikâhı:183

Mehir:183

Mehir Az Ya Da Çok Olabilir:183

Mehirde Aşırılığa Kaçmak:183

Kadınlara Haksızlık Etmek Yoktur:184

Mehrin, Sadece Mal Olması Şartı Yoktur:185

Velime: Düğün Ziyafeti185

Rasûlullah (S.A.) Düğün Ziyafeti Vermiştir:185

Düğün Davetine Katılma:185

Peygamber, Tasvirlerle Süslenmiş Eve Girmez:185

Gösteriş Ve Öğünç İçin Verilen Davetlere Katılmamak:186

Davetlerde Tercih:186

MUHARREMÂT: EVLENİLMESİ HARAM OLAN KADINLAR.. 186

Evlenmenin Haram Olmasını Gerektiren Sebepler:187

1. Yakınlık:187

2. Süt Akrabalığı:187

Haramlık Hükmü Doğuracak Sütün Miktarı:187

3. Mahrem Kadınların Aynı Nikâh Altında Toplanması:188

4. Musâharet:188

5. Belli Bir Sayı İle Sınırlama:188

6. Din Ayrılığı:189

7. Kadının, Başkasının Cariyesi Olması:189

8. Başkasının Hakkının Taalluk Etmesi:189

9. Zina:190

Yasak Hükümlerinin Uygulanmasında Kararlılık:190

MÜBAŞERET (CİNSEL İLİŞKİ) ÂDABI190

Çoğalmanın Teşvik Edilmesi:190

Cinsel Sapıklıklar Haram Kılınmıştır;190

Azl Mekruhtur:191

Emzikli Kadınla Cimada Bulunmak:191

Eşler Arasındaki İlişkilerin Gizli Tutulması;191

Hayız Halindeki Kadınla İlişki:192

EŞLERİN BİRBİRİ ÜZERİNDEKİ HAKLARI192

Eşlik Bağı, En Büyük Ve Faydalı Bağdır:192

Zevcenin Hatasını Hoş Görmek:192

Eşlerin Birbiri Üzerindeki Hakları:193

İyilikle Geçinmek:193

Kocanın, Eşini Yatağına Çağırması:193

Kıskançlık İki Çeşittir:193

Erkekler, Kadınlar Üzerinde Hâkim Konumdadırlar.193

Eşler Arasındaki Anlaşmazlığın Hakem Usulüyle Çözümü:194

Eşler Arasını Bozmak Haramdır:194

Ev Ve Aile Düzeninin Bozulması Sonucunu Doğuran Bazı Haller:194

1. Eşler Arasında Adalete Riayet Etmemek:194


SÜTRE

 

Sütre edinmenin hikmeti: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Namaz kılan kimsenin önünden geçen kimse, ne derece vebal yüklendiğini bilse, onun için kırk (sene) beklemek önünden geç­mekten daha hayırlı olurdu.[1]

Bence bunun hikmeti şudur: Namaz, Allah'ın nişanelerinden olup, tazimi gerekir. Namaz görünüm itibariyle, uşakların efendi­lerine hizmet için onların Önünde kıyamda bulunmalarına, huzur­larında elpençe divan durmalarına benzer. Hal böyle olunca na­maz kılana saygı göstermek gerekir ve bunun en belirgin şekille­rinden biri de onu eda eden kişinin önünden geçmemektir. Zira efendi ile hizmetinde bulunan uşakları arasına girmek terbiyesiz­lik sayılır. Rasûlullah'ın (s.a.) şu hadisi bu mânâdadır:

"Şüphesiz sizden biri namaza kalktığında, elbette ki o, Rabbi ile münâcâtta bulunmaktadır ve Rabbi, kıble ile kendisi arasındadır. [2]

Buna ilaveten şunu da belirtelim ki, bu hareket, namaz kılan kimsenin kalbim meşgul eder, onun zihnini karıştırır. Bu yüz­dendir ki, namaz kılan kişinin, Önünden geçmek isteyenleri engel­leme hakkı bulunmaktadır. Rasûlullah'ın (s.a.), "Biriniz sütre edi­nerek namaz kılarken birileri onun önünden geçmek isterse, ona mani olsun. Israr ederse onunla vuruşsun; çünkü o bir şeytandır.[3] hadisi bu mânâda buyurulmuştur.[4]

 

Önünden Geçilmesi Halinde Namazı Bozan Şeyler:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kadın, eşek ve kara köpek namazı bozar. [5]

Bu hadisten anlaşılan şudur: Namazın sahih olması için ge­rekli şartlardan biri de, namaz kılınan yerin kadın, eşek ve köpek­ten uzak olmasıdır. Bunun hikmeti şudur: Namazdan maksat kişi­nin âlemlerin Rabbine münâcâtta bulunması, O'na yönelmesi ve kendisini O'na vermesidir. Kadınlarla bir arada olmak, onlara ya­kın bulunmak, onlarla sohbet etmek, namaz için bulunması gere­ken halin zıddına iltifat etmek anlamına gelir. Köpek, daha önce de zikrettiğimiz gibi şeytandır; özellikle de kara olanı. Çünkü bu yaratıklar, bozuk tabiatlıdırlar ve kuduz hastalığına yatkındırlar. Eşek de şeytan mesabesindedir. Çünkü o, çoğu kez insanlann gözü önünde çiftleşir, âleti kalkar. Onun bu halini görmek, namaz için olması gereken havayı bozar.

Ancak, sahabe hafız ve fakihleri bu hadisle amel etmemişler­dir. Hz. Ali, Hz. Âişe, İbn Abbâs, Ebû Sa'îd el-Hudrî[6] (r.a.) ve daha başkaları bunlardandır. Bunun mensûh olduğunu da rivayet et­mişlerdir. Ancak nesh doğrultusunda yapılan izah pek güçlü değil­dir. Bu konu, Rasûlullah'tan (s.a.) ilim alma yollarının farklılık arzettiği konulardan biridir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri önüne semerin arka kaşı gibi bir şey koyarsa, na­mazını kılsın ve onun öte tarafından geçenlere aldırmasın. [7]

Namaz kılanın önünden geçmeyi terketmek, her zaman için mümkün olmaz ve buna riayet büyük zorluklar doğurabilir. Bu iti­barla ilk bakışta namaz kılana ait olan sahanın ayırt edilebilmesi için sütre edinilmesi emredilmiş, sütrenin arkasından geçen kimse, arazide uzaktan geçen kimse gibi sayılmıştır. [8]

 

Namazın Temel Unsurları:

 

Namazın esasını üç şey oluşturur;

Bil ki: Namaz, üç temel şeyden oluşur:

i. Kalbin Allah'a huşu ile yönelmesi,

ii. Dilin Allah'ı anması (zikir),

iii. Beden ile en üst düzeyde saygı gösterilmesi.

Bu üç esasın, namazın vazgeçilmez unsurları olduğunda di­ğer hususlarda ihtilâflar olmakla birlikte bütün dinler müttefik­tir. Rasûlullah (s.a.), mazeret halinde bunların dışında kalan ko­nularda ruhsat vermiş olmasına rağmen, bu üç konuda asla ruhsat vermemiş, vitir hakkında: "Eğer güç yetiremiyorsan, ima yoluyla kıl!" buyurmuştur.[9]

 

Namazın İki Şekli Vardır:

 

Rasûlullah (s.a.), insanlar için namaz hakkında iki sınır koy­mak istemiştir:

i. Sorumluluktan kurtulmak için behemehal yerine getiril­mesi gerekli olan alt sınır,

ii. Namazdan beklenen faydayı tam olarak sağlayacak kâmil anlamda kılınmayı temin edecek üst sınır.

Birincisi yani namazın en alt sınırı şunlan kapsar:

i. Terki halinde namazın iade edilmesini gerektiren unsurlar,

ii. Terki halinde noksanlığa sebep olan fakat iadeyi gerektir­meyen unsurlar,

iii. Terki halinde namazın noksanlığına hükmolunmayan, fa­kat aşırı derecede kınamayı gerektiren unsurlar.

Bu mertebeler arasını ayırmak gerçekten çok zordur. Bu ko­nuda çok az yer hariç açık bir nass ya da icmâ yoktur. Bu yüz­den konuyla ilgili fukahâ arasındaki ihtilâf güçlü olmuştur.

Bu konuda delil olarak kullanılan şeyler şunlardır:

1. Namazını iyi kılmayan bir adama Rasûlullah'ın (s.a.) iki ya da üç defa, "Dön ve namazını kıl; çünkü sen namaz kılmadın!" bu­yurması, Rasûlullah (s.a.) bu adama sonunda şöyle demiştir:

"Namaza kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye dön ve tekbir al, sonra Kur'ân'dan bildiğin kolayına gelen bir yeri oku, sonra rükû et ve organların yatışıncaya kadar rükûda kal, sonra başını kaldırarak iyice doğrul. Sonra secdeye git ve organla­rın yatışıncaya kadar secde halinde kal, sonra başını kaldır ve or­ganların yatışıncaya kadar otur, sonra tekrar secdeye git ve organ­ların yatışıncaya kadar secde halinde kal. Sonra bunu bütün namazlarında aynen yap.[10] Tirmizî'nin rivayetinde şu ifade vardır:

"Bunu yaptığın zaman, namazın tamam olur; eğer bunlardan noksan yaparsan, namazını da noksan yapmış olursun. [11]

O şöyle demiştir: Bu rivayet, insanlar için ilkinden daha ha­fiftir. Çünkü sözü edilen şeylerden eksik yapılması halinde nama­zın eksik olacağı, tümden gitmeyeceği ifade edilmektedir.

2. Rasûlullah'ın (s.a.) rükün olduğuna işaret eden bir ifade kullanması. Buna örnek olarak şu iki hadisi verebiliriz:

'Fatiha sûresi olmadan namaz olmaz. [12]

"Kişi, rükû ve secdeden kalkışında belini doğrultmadıkça na­mazı yeterli olmaz. [13]

3. Sâri' Teâlâ'nın namazı ifade etmek üzere kullanmış olduğu kelimeler. Bu, o şeyin namazın rüknü olduğuna dair açık bir işa­rettir. Buna Örnek olarak: Rasûlullah'ın (s.a.), "Kim, inanarak ve sevabını umarak Ra­mazanda kâim olursa. [14] "(Sizden biri mescide girdiğinde) iki rek'at rükûda bulunsun. [15] hadisleriyle, Allah Teâlâ'nın, "Rükû edenlerle beraber rükû edin! [16]"Secdelerin arkasından. [17]"Fe­cir okuması.[18]"Saygıyla Allah için kıyamda durun. [19] buyruk­larını hatırlayabiliriz. [20]

4. Namaz için gerekli olduğunu söylemiş olması. Örnek: Rasûlullah'ın, "Onun başlangıcı (tahrîm) tekbir almak, sonu (tahlil) da selâm vermektir.[21]Her iki rek'atta bir tahiyyât (te-şehhüd) vardır. [22] teşehhüd hakkında, "Eğer bunu yaparsan na­mazın tamam olmuştur. [23] buyurması ve benzeri ifadeleri de böy­ledir.

5. Müslümanların, namaz için gerekli olduğunda ihtilâf etme­dikleri, aralarında tevarüs edegeldikleri, terki halinde de birbirle­rini kınadıkları şeyler. [24]

 

Tevarüs Olunagelen Namaz Şekli:

 

Kısaca namaz, Rasûlullah'tan (s.a.) tevatüren tevarüs edile-gelen şekliyle şöyledir: Kişi önce abdest alacak, avret yerini örte­cek, ayağa kalkacak, kıbleye dönecek, yüzü ile kıbleye, kalbiyle Al­lah'a yönelecek, amelini ihlâs ile işleyecek, dili ile "Allahu ekbcr" diyecek, Fatiha sûresini okuyacak ve ilave olarak farz namazla­rın üçüncü ve dördüncü rekatları hariç Kur'ân'dan bir sûre oku­yacak, sonra rükû edecek, parmaklarının uçları dizkapaklarma de­ğecek şekilde eğilecek ve rükû halinde bir süre kalacak, sonra ba­şını kaldıracak ve tam doğrulacak ve bir süre öyle kalacak, sonra eller, ayaklar, dizkapaklan ve yüz yere gelecek şekilde yedi organ üzere secde edecek, sonra başını kaldıracak ve dümdüz oturacak, sonra aynı şekilde ikinci secdeye gidecek. Böylece bir rekat ta­mamlanmış olacaktır. (İkinci rekatı da aynen böyle kılacak) sonra her iki rekat sonunda oturacak ve tahiyyât okuyacak, eğer nama­zın sonu ise, Rasûlullah'a (s.a.) salâvât getirecek ve en çok sevdiği duayı okuyacak, sağındaki ve solundaki meleklere ve müslümanla-ra niyet ederek selâm verecek ve böylece namazım bitirecektir.

Rasûlullah'ın (s.a.) namazı işte budur; onun bu saydığımız şeylerden herhangi birini farz namazlarda mazeret olmaksızın bi­lerek terkettiği asla vaki değildir. Sahabe, tabiîn ve onlardan son­ra gelen büyük imamların namazları da aynıdır. Namaz diye teva­rüs edegeldikleri şekil budur ve bu, dinin vazgeçilemez esasların­dan biridir.

Evet, fukahanın namazla ilgili bazı detay konularda ihtilâfla­rı olmuştur; bunların, bulunmaması halinde namazın şer'î varlığını ortadan kaldıran rükünler mi, yoksa terki halinde noksanlığa sebep olan vaciplerden mi, ya da terki halinde kınamayı gerekti­ren ve sehiv secdesi ile telafisi mümkün olan kısımlardan mı oldu­ğuna dair farklı görüş beyan ettikleri olmuştur (ama hiçbiri özde farklı düşünmemiştir). [25]

 

Kalp İle Tazîm:                                  

 

Kalbin huşu ile Allah'a yönelmesi konusunda esas şudur: Bu, yani kalbin Allah için huşu halinde olması ve büyük bir saygı, kor­ku ve ümit ile sadece O'na yönelmiş olması açık olmayan bir şey­dir; mutlaka zabturapt altına alınması gerekir. İşte Rasûlullah (s.a.) bunu iki şeyle munzabıt hale koymuştur: i. Yüzü ve bedeniyle kıbleye yönelmek, ii. Diliyle "Allahu ekber" demek.

İnsanın yaratılış Özelliği gereği, kalp ne ile meşgul olursa di­ğer organlar ve dil de o doğrultuda hareket eder. Nitekim Rasûlullah'ın (s.a.), "Adem oğlunun bedeninde bir et parçası vardır ki, o düzgün olduğunda bütün beden düzgün... olur.[26] hadisi bu ma­nayı ifade etmektedir. Demek oluyor ki dilin ve diğer organların fi­illeri, kalbin hal ve fiilini dışa yansıtan en uygun şeydir ve bunlar bir tür onun yerini tutmaktadır. Bir şeyi munzabıt hale getirmek için kullanılacak olan şeyin de mutlaka bu özellikte olması gerek­mektedir. [27]

 

Kıbleye Yönelmek Ve Bunun Hikmeti:

 

Allah Teâlâ, cihetten münezzehtir. Bu itibarla O'nun kutsal evine, en büyük nişanesine yönelmek, bizzat kendisine yönelmek yerine ikâme edilmiştir. Rasûlullah (s.a.), "Yüzü ve kalbiyle O'na yönelerek namaz kılarsa. [28] sözüyle, bu manayı kastetmiştir.

Kalbin, tazım için boyun eğmesi ve teslim olması manasını ifade için tekbirden daha açık ve uygun bir sözcük yoktur. Tekbir işte bunun için seçilmiştir. [29]

 

Kıbleye Yönelmede Daha Başka Hikmetler De Vardır:

 

i. Kıbleye yönelmek, namaz vakti Allah'ın kutsal evini tazım için vaciptir; böylece biri diğeriyle tamamlanmış olacaktır.

ii. Kıbleye yönelmek hanîf İslâm dininin en belirgin özellikle­rinden biridir ve müslümanlar bununla diğer din sâliklerinden ay­rılır. Böyle bir özelliğin, İslâm'a girmeyi belirleyici bir alâmet ola­rak konulması gerekir, İşte bu yüzden kıbleye yönelmek, İslâm'ın en büyük ve en yaygın ibadeti olan namazın bir parçası olarak be­lirlenmiştir. Rasûlullah'ın (s.a.), "Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse, o müslümandır; Allah'ın ve Rasûlünün zimmeti (ahdi) altındadır.[30] buyruğunun ifadesi bu­dur.

iii. Kıyamın tazim olabilmesi için, behemehal istikbalin de olması, yani saygı gösterilen şeye karşı yönelinmesi gerekir.

iv. Her halin, hem başlangıç hem de sonuç itibariyle diğer hallerden hükümce farklı olması gerekir. Rasûlullah'ın (s.a.), "Onun başlangıcı (tahrîm[31]) tekbir almak, sonu (tahlil) da selâm vermektir. [32] hadisi bu manadadır. [33]

 

Beden İle Tazım:

 

Beden ile tazime gelince, bunu ifade için üç hal vardır:

i. Huzurda elpençe divan durmak,

ii. Rükûda bulunmak,

iii. Secdeye kapanmak.

Tazimin en güzel şekli, bu üç hali de içeren davranıştır. Nef­sin tazime yönelik uyarılması için en alttan başlayarak en üst şek­le doğru bir seyir izlenmesi daha etkili olur. Secde hali, tazîm için gösterilen en üst mertebeyi teşkil eder ve bizatihi maksûd olması muhtemeldir. Diğerleri ise, ona ulaştıran aşamalar özelliği taşır. Bu itibarla onun bu benzetmede ortaya çıkan hakkının dikkate alınması vacip olmuştur ki bu da secde halinin tekrarlanılmasıyla olur. [34]

 

Dil İle Tazîm (Zikir):

 

Allah'ı zikretmenin de belli bir vakit ve şekil ile belirlenmiş olması gerekir. Çünkü belirleme, kulların durumunu daha iyi düzene koyar, kalplerini daha yatkm hale sokar, herkesin kendi gö-ruşunce güzel bulduğu şeyin peşine düşmesi gibi bir duruma mey­dan vermez. Kullar, sadece nafile olan duaların -ki benzerleri ön­cekilerin yükümlü tutuldukları şeylerdir- okunmasında kendi hallerine bırakılmışlardır. Kaldı ki Rasûlullah (s.a ) bu gibi konu larda bile müstehaphk şeklinde de olsa bir tayine gitmeksizin etmemiştir. [35]

 

Fatiha Kapsamlı Bir Duadır:

 

Madem ki zikir olarak okunacak şeyler de belirlenecekti, bu­nun için Fâtiha'dan daha uygunu olamazdı. Çünkü o, kapsamlı bir duadır. Allah Teâlâ, onu kullarının dili üzere indirmiş, onunla in­sanların nasıl hamdedeceklerini, nasıl Övgüde bulunacaklarını, kulluk, ibadet ve istiânede nasıl tevhîdde bulunacaklarını, her tür­lü hayır yollarını içine alan doğru yolu nasıl isteyeceklerini, gaza­ba uğramışların ve sapıkların yollarına düşmekten nasıl sığına­caklarını Öğretmiştir. En güzel dua, en cami' olanıdır; Fatiha da bu özelliktedir. [36]

 

Zamm-ı Sûre:

 

Kur'ân'a saygı göstermek ve onu okumak ümmet hakkında vaciptir. Bunu temin için, onun İslâm'ın en büyük rüknü, ibadetle­rin esası ve dinî nişanelerin en yaygını olan namazda okunması, bunun namazı tamamlayacak bir kurbet sayılması gibi uygun baş­ka bir şey olamazdı. İşte bunun için, namazda Kur'ân'dan bir sûre okunması şer'î bir hüküm kılındı. Sûre, tam bir kelâmdır ve Rasû­lullah (s.a.), onun belağatıyla inkarcılara karşı meydan okumuş, peygamberliğine delil olarak kullanmıştır, üstelik başı ve sonu iti­bariyle ayrıdır, her birinin kendisine ait parlak bir üslubu vardır. Bazı hallerde Rasûlullah'ın (s.a.J sûrenin sadece bir kısmım oku­muş olmasını dikkate alan ulemâ, üç kısa âyeti ya da uzun bir âyeti de sûre gibi saymışlar ve zamm-ı sûre olarak okunmasını ye­terli görmüşlerdir. [37]

 

Rükûun Belirlenmesi:

 

Herkes kıyam halinde iken aynı durmaz; kimi başını önüne eğerek durur, kimi eğik durur ve hepsi de kıyam sayılır. Bu du­rumda saygı için eğilmenin kıyam diye isimlendirilen fiilden ayrılmasına ihtiyaç duyulur. Bu da rükû şekliyle belirlenmiştir. Rükû, parmak uçları dizkapaklarma yetişecek şekilde aşırı eğilmedir.

Rükû ve secde halinin tazim olabilmesi için kişinin belli bir süre o halde kalması, âlemlerin Rabbine o halde iken boyun eğme­si ve tazimi ta kalbinin derinliklerinde duyması gerekir. Bu yüz­den, rükû ve secde vazgeçilmez bir rükün kılınmıştır. [38]

 

Secdenin Belirlenmesi:

 

Secde haliyle, karın üzeri yere yatmak ve benzeri davranış­lar, başın yere konulması noktasında aynıdır. Ancak birincisi say­gı için iken, diğeri değildir. Bu durumda, bu davranışların aralarının ayrılması ve tazim için olanın zapturapt altına alınması gerek­mektedir. Rasûlullah'ın (s.a.),"Yedi organ üzere secde etmekle emrolundum.[39]hadisi bu manayı ifade etmektedir.

Secde etmek isteyen herkesin, secde haline ulaşıncaya kadar mutlaka eğilmesi gerekecektir. Bu rükû değil, secde haline ulaş­mak için bir yoldur. Bu durumda rükû ile secde arasının farklı bir hareketle ayrılmasına ihtiyaç vardır. Böylece her biri başlı başına maksud olan bir taat halini alacak ve nefis her birinin faydası için ayrı ayrı uyarılmış olacaktır. Bu farklı hareket de "kavme[40] ol­maktadır.

Secdelerin ayrı ayrı olabilmesi için aralarına farklı bir hare­ketin girmesine ihtiyaç bulunmaktadır; bunu temin için de "celse[41] meşru kılınmıştır.

Hareketten kesilmeksizin yapılan kavme ve celse bir anlam ifade etmeyeceği, ibadete uygun düşmeyeceği, bir oyun halini ala­cağı sebebiyle, bunlarda itmi'nân hali yani bir süre hareketten ke­silme emrolunmuştur (tadil-i erkâna riayet). [42]

 

Namazdan Güzel Bir Sözle Çıkış

 

Namazdan, abddest bozmak ya da benzeri namaza mani ve onu bozucu herhangi bir şeyle çıkmak çirkin, kötü ve saygıyla asla bağdaşmayacak bir şeydir. Öbür taraftan namazı sona erdirecek, namazda iken haram olan şeyleri helâl kılacak bir fiilin bulunması da zorunludur. Eğer bu fiil şer'an belirlenmemiş olsaydı, herkes kendi arzusu doğrultusunda hareket edecekti. İşte bu yüzden na­mazdan çıkışın, insanların en güzel sözleriyle yani selâmla olması vacip kılınmıştır. "Onun sonu (tahlil) da selâm vermektir.[43] hadisi bu anlamdadır. [44]

 

Tahiyyât Ve Selâm;

 

Ashap, kullara selâmdan önce Allah'a selâm vermeyi müste-hap görürler ve, "Allah'a selâm, Cebrail'e selâm, falana selâm, derlerdi. Rasûlullah (s.a.), bunu "Tahiyyât" ile değiştirdi ve deği­şikliğin sebebini de şöyle açıkladı: "Selâm, Allah'ın üzerinedir, de­meyin; çünkü selâm Allah'ın kendisidir[45] Yani bir şeye selâmette bulunması için dua etmek, yokluk ve benzeri hallerden selâmette bulunması zatının gereği olmayan, varlığı da yokluğu da mümkün olan şeyler için uygun düşer; Allah için uygun düşmez.

Rasûlullah (s.a.), kendi yerinin dindeki önemine dikkat çek­mek, peygamberliğinin ikrarım sağlamak ve hakkına riayette bu­lunulmasını temin etmek amacıyla, kendisine salât ve selâm okun­masını istemiş, sonra daha genel bir ifade ile, "es-Selâmu aleynâ ve alâ ıbâdillahi's-sâlihîn" cümlesini[46] eklemiş ve şöyle buyur­muştur: "Kişi bunu söylediği zaman, gökte ve yerde bulunan her sâlih zat, bu duadan nasiplenir. [47] Bunun arkasından da kelime-i şehâdet okunmasını emretmiştir. Çünkü o, en büyük zikirdir. Ar­kasından da hoşuna gidecek bir duada bulunmasını istemiş ve bu­nu kulun seçimine bırakmıştır. [48] Çünkü namazın bitiş zamanı, dua zamanıdır. Zira o anda kul, rahmet deryasına gark olmuş bir haldedir ve duası kabule açıktır. [49]

 

Dua Âdabı;

 

Duâ âdabından biri de kabul olunması için Allah Teâlâ'ya öv­gü ile başlamak, O'nun peygamberi ile tevessülde bulunmaktır.

Sonra durum bu şekilde yerleşmiş, teşehhüd namazın bir rüknü kılınmıştır. Eğer bu şeyler olmasaydı, namaza son verilmesi sanki ondan pişman olmuş ve kaçmış birinin bırakışı gibi olur­du.

Daha başka, kimi gizli kimi açık hikmetler de vardır ki, an­lattıklarımızla yetinerek onları burada zikretmeye gerek görmüyo­ruz.

Kısaca söylemek gerekirse, zikrettiğimiz hususlar ve daha ön­ce sözünü ettiğimiz kaideler üzerinde düşünen kimse, kesin olarak anlar ki, bu keyfiyet üzere kılınacak namaz, mutlaka olması gere­ken ideal şekildir ve akıl, bundan daha güzel, daha kâmil bir şekil tasavvur edemez; kadrini bilen kimseler için namazın gerçekten en büyük ganimet olduğunu anlar. [50]

 

İki Rekattan Daha Az Namaz Yoktur:

 

Namazın azı, dikkate değer bir fayda sağlamaz, aşın derece­de çoğu ise, kılınamaz. Bu durumda hikmet-i ilâhî iki rekattan daha az miktarda namaz konulmamasını gerektirmiştir. İki rekat, namazın en az miktarıdır. Bu yüzdendir ki Rasûlullah (s.a.), "Her iki rek'atta bir tahiyyât (teşehhüd) vardır.[51]buyurmuştur. [52]

 

Yaratıkların Çoğu İki Yarıdan (Çiftten) Oluşur;

 

Burada ince bir sır vardır, o da şudur: Allah Teâlâ'nın canlıla­rın ve bitkilerin yaratılışında geçerli olan âdeti, bireyleri birbirine kenetlenmiş iki yarıdan meydana getirmesi şeklindedir. Bütün, bu iki yarıdan meydana gelir. "Çift olana ve teke yemin olsun ki. [53] âyetinde atıfta bulunulan mana budur.

Hayvanların iki yarıdan oluştukları malumdur. Bazen olur, bu iki yarıdan birine bir musibet arız olur, diğeri salim kalır; felçte olduğu gibi. Bitkilere gelince çekirdek ve tahıl tanelerinin iki yarı­sı vardır. Tohum topraktan bittiği zaman yeryüzüne iki yaprak ha­linde çıkar ve her yaprak, çekirdeğin ya da tahıl tanesinin bir yarı­sının özelliklerini taşır. Sonra büyüme hep bu tarz üzere devam eder. Yaratma konusunda geçerli olan bu âdet-i ilâhî, Hazîre-i kuds'te teşrî' konusuna da intikal etmiş, oradan da Rasûlullah'ın (s.a.) kalbine yansımıştır. Namazın ikişer rekat halinde meşru kı­lınmasının sırrı budur. [54]

 

Namaz Rekatlarının Sayısı:

 

Namazın aslı bir rekattir; bütün namazlarda iki rekattan da­ha az namaz meşru kılınmamıştır. İki rekattan her biri diğeri ile ayrılmaz bir hal almış ve ikisi bir bütün oluşturmuştur. Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ, namazı farz kıldığında hazarda[55] ve seferde ikişer rekat şeklinde farz kılmıştı. Sonra sefer namazı olduğu gibi bırakıldı, hazar namazına ziyade yapıldı[56] Bir rivayette, "Ak­şam namazı hariç; çünkü o üç rekattı." ziyadesi vardır.

Derim ki: Rekatların sayısı konusunda esas şudur; Hiçbir şe­kilde düşmeyen rekat sayısı on birdir. Şöyle ki: Hikmet-i ilâhî, bir gün ve gece boyunca orta sayılacak mübarek bir sayıda namaz kı­lınmasını gerektirmiştir. Bu sayı çok olmamalıdır; aksi takdirde yükümlüler için ağır gelir ve ifada güçlük çekerler. Çok az da ol­mamalıdır, o zaman da kullar için namazdan beklenen fayda hasıl olmaz. Daha önce onbir sayısının, bütün sayılar arasında gerçek tek'e en çok benzeyen sayı olduğunu görmüş idik.

Ne zaman ki Rasûlullah (s.a.) hicret etti, İslâm yerleşti, mün-tesipleri çoğaldı, taate karşı gösterilen rağbetler arttı, bu sayıya altı rekat daha eklendi. Sefer namazı eski hali üzere bırakıldı. Bu böyle oldu, çünkü bir şey üzerine yapılacak ziyadenin, onun dengi ya da daha çoğu olması uygun olmaz. Aslında uygun olanı, asıl miktarın yarısının eklenmesi idi. Ne var ki onbir sayısının kesirsiz yansı yoktur. Bu durumda iki sayı ortaya çıktı; beş ve altı. Beş sa­yısının eklenmesi halinde genel toplam tek değil çift olacaktı, bu itibarla altı sayısının eklenmesi taayyün etmiş oldu.

Rekat sayılarının vakitlere göre dağılımına gelince, bu haber­lerde zikrolunduğıına göre önceki peygamberlerin eserleri üzerine belirlenmiştir. Sonra akşam namazı, bir bakıma günün son nama­zıdır. Çünkü Araplar, geceleri gündüzlerden Önce sayarlar. Bu du­rumda rekatların toplam sayısını tek kılan rekatın bu vakitte ol­ması uygundur. Öbür taraftan akşamın vakti dardır. Dolayısıyla mevcut miktarlara ilave yapılması halinde, akşam namazına ila­vede bulunulması uygun olmayacaktı. Sabah namazı vakti ise uy­ku ve tembellik vaktidir. Bu itibarla ona da ekleme yapılmamıştır. Ancak güç yetirebilenler hakkında kıraatin uzun tutulması müste-hap kılınmış ve böylece telafi yoluna gidilmiştir. "Bir de sabah namazım kıl! Çünkü sabah namazı şahitlidir[57] âyetinin ifade ettiği mana budur.

Allah'u a'Iem! [58]

 

NAMAZDA OKUNAN ZİKİRLER VE NAMAZIN MENDUP ŞEKLİ

 

Namazın Nicelik Ve Nitelik BakımındanKemali:

 

Bil ki: Namazdan beklenen faydayı tam olarak bulunduran en kâmil namaz şekli iki şekil üzere olur: nitelik ve nicelik.

Nitelikten (keyfiyet) maksat, namazda okunacak zikirler, alı­nacak şekiller, insanın kendisini, sanki Allah'ı görüyormuş gibi namaz kıldığına inandırması, içinden namaza ters düşecek düşün­celer geçirmemesi, hoş olmayan hareket ve davranışlardan uzak durması vb. gibi şeylerdir.

Nicelikten (kemiyet) maksat ise, nafile olarak kılacağı na­mazlardır. İnşallah ileride nafile namazlarla ilgili bilgi vereceğiz.

Zikirler konusunda delil, istiftâh (açılış) duası hakkında kıs­men Hz. Ali hadisi, Ebû Hureyre, Hz. Âişe, Cübeyr b. Mut'im, İbn Ömer ve daha başkalarından gelen hadisler; diğer konularla ilgili olarak da Hz. Âişe, İbn Mes'ûd, Ebû Hureyre, Sevbân, Acure (r.a.) ve daha başkalarından gelen hadislerdir ki, bunları ileride ayrıntılarıyla zikredeceğiz.

Namazla ilgili şekil ve davranışlar hakkında asıl ise, Ebû Hu-meyd es-Sâidî hadisidir. Bu zat on kadar ashap arasında bu hadisi söylemiş, onların hepsi onu doğrulamıştır. Keza kısmen Hz. Âişe, Vâil b. Hucr hadisleri de öyledir.

Ellerin kaldırılması konusunda asıl ise İbn Ömer hadisidir.

Konuyla ilgili daha başka hadisler de vardır ki, ileride zikre­deceğiz. [59]

 

Namazda Mendup Olan Şekil Ve Tavırlar:

 

Namazda mendup olan tavır ve şekiller, şu hususların ger­çekleştirilmesini amaçlar:

i.Huşûun gerçekleştirilmesi, organların derli toplu tutulma­sı, halkın hükümdarların huzuruna çıkarken kapıldıkları korku ve heybete benzer bir tavırla nefsin uyarılması; ayakların aynı hizada olması, sağ elin sol el üzere konulması, bakışların yere çevrilmesi, sağa sola bakılmaması gibi.

ii.Okunan zikre hareketlerle eşlik edilmesi, sırf O'nun zikriyle meşgul olunup, başka şeye iltifat edilmemesi; kalbiyle duy­ması, diliyle söylemesi yanında parmakları ve eliyle onları teyit etmesi. Ellerin kaldırılması, şehadet parmağı ile işaret edilmesi gibi. Böylece kalp, dil ve organların birbirini destekler, birbirini teyit eder bir hal alması sağlanmış olacaktır.

iii. Ağırbaşlı ve örfen güzel kabul edilen hareket tarzının ter­cih edilmesi, taşkınlıktan ve sağduyu sahiplerinin hoş karşılamayıp akılsız kimselere nisbet ettikleri davranış ve şekillerden kaçı­nılması. Tavuğun yem toplaması gibi yatıp kalkma[60] köpek oturuşu[61] gibi oturma, tilki büzüşmesi gibi büzülme, deve çöküşü[62] gibi inme, yırtıcı hayvan yatışı gibi yatma, şaşkın ve çaresizlerin, musibete duçar olmuşların elleri böğüre koymak gibi durduk­ları gibi durma bu kabilden davranışlardır.

iv. Taatin, gönül huzuru içerisinde, sükûnetle ve yavaş yavaş yapılması. İstirahat oturuşu, ilk oturuşta kalkış için daha kolay olacağı için sağ ayağı dikip, sol ayağı alta sererek oturma; son otu­ruşta daha rahat olacağı için kıç üzerine oturma gibi. [63]

 

Yapılan Dua Ve Zikirlerden Gözetilen Amaç:

 

Namazda okunan dua ve zikirlere gelince, bunlar, şu amaçla­rın gerçekleştirilmesine yöneliktir:

i. Nefsin, fiilin yapılış amacı olan huşûun gerçekleşmesi için uyarılması. Rükû ve secde zikirleri gibi.

ii. Allah'ın zikrinin açıktan yapılması. Bu, imamın bir rü­künden diğerine intikalinin cemaate bildirilmesi amacını taşımak­tadır. İnerken, kalkarken alman tekbirler gibi.

iii. Namaz içerisindeki hiçbir hareketin zikirden yoksun ol­maması. Tekbirler, kavme ve celse zikirleri gibi.

Kişi tekbir aldığı zaman, Allah'tan başka herşeyden yüz çe­virdiğini, Allah ile hemdem olmaya, O'nunla münâcâtta bulunma­ya başladığını bildirmek için ellerini kaldırır.[64] Ellerini, kulakları ya da omuzu hizasına kadar kaldırır. Bunun her ikisi de sünnettir. Sonra hem saygı ifadesi olarak, hem de kendisini zihnen namaza verdiği gibi bedeninin de derli toplu olmasını, dağınık olmamasını temin için, sağ elini sol eli üzerine koyar, ayaklarını aynı hizada tutar, bakışlarını secde mahalline hasreder. Kalbin kendisini tam anlamıyla namaza vermesini temin etmek, zihni münâcâta hazır­lamak için istiftâh (başlangıç/açılış) duasını yapar. [65]

 

Okunacak Dualar:

 

Başlangıç duası olmak üzere çeşitli dualar vardır. Hepsi de sahih olan bu dualardan bazıları şunlardır:

1. Allahümme bâ'id beyni ve beyne hatâyâye kenıâ bâ'adte beyne'l-meşrik ve'l-mağrib, Allahümme nakkinî mine'l-hatâyâ kemâ yünakkâ's-sevbu'l-ebyad mine'd-denes, Allahümme ' hatâyâye bi'l-mâi ve's-selci ve'l-bered."

Manası: Allahim, benimle hatalarım arasını, doğu ile batı arasını uzak­laştırdığın gibi uzaklaştır! Allahım, beni hatalarımdan, beyaz elbisenin kir­den arındırıldığı gibi arındır! Allahım, hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!

Bence hataların kar ve dolu ile yıkanmasından maksat, it-mi'nân ve kalp huzuru doğacak şekilde günahların keffâret olun-masıdır. Araplar birinin sükûn ve huzur bulduğunu, hiçbir tered­düdü kalmaksızın kesin bilgiye ulaştığını ifade etmek için "Berede kalbuhu ve etâhu's-selcu" derler.

2. İnnî veccehtu vechî lillezî fatara's-semâvâti ve'l-arda hanîfen vemâ ene mine'l-müşrikîn. Kul inne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi'l-âlemîn, lâ şerike leh ve bizâlike ümirtu ve ene evvelu'l-müslimîn. [66] (bir rivayette de) "ve ene mi-ne'l-müslimîn."

Manası: Yüzümü hanîf müslüman olarak gökleri ve yeri yaratan Al­lah'a çevirdim. Ben müşriklerden değilim. De ki: Benim namazım da, ibadet­lerim de, hayatım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi oian Allah içindir. O'nun

hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslumanların ilki­yim (ya da) ben müslümanlardanım.

3. "Sübhaneke Allahümme ve bihamdike ve tebâreke 'smüke ve teâlâ ceddüke velâ ilahe gayruk. Allahu ekber kebtra (üç defa) ve sübhânallahi bükraten ve asîlâ" (üç defa).

Manası: Aliahım, seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim, her türlü kemal sıfatlarıyla Överim, sana hamdederim. Senin ismin mübarektir, şanın çok yücedir, senden başka tanrı yoktur. Allah en büyüktür. Sabah ak­li şam her an O'nu tenzih ederim. [67]

 

Istiâze: Şeytandan Allah'a Sığınma:

 

Sonra istiâzede bulunur. Çünkü Allah Teâlâ, "Kur'ân oku­mak istediğin zaman, taşlanmış şeytandan Allah'a sığın![68] bu­yurmaktadır.

Bence bunun sırrı şudur: Şeytanın en büyük zararlarından biri, Allah'ın kitabı hakkında hoşnut olunmayacak teviller doğrul­tusunda vesvese vermesi yahut da Kur'ân üzerinde düşünmekten onu alıkoymasıdır.

İstiâze için çeşitli ifadeler vardır. Bunlardan bazıları şunlar­dır:                                                                                                                        

1. "Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racım."

2. "Esteîzu billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm."

3. "Eûzü billahi mine'ş-şeytân min nefhıhî ve nefesihî ve hemezihî."

Manası: Şeytandan, onun bana kibir vermesinden, sihir, kehânet gîfei şeyler fısıldamasından, içime vesvese vermesinden Allah'a sığınırım. [69]

 

Gizli Ve Açıktan Besmele Okumak:

 

Sonra içten besmele okur. Zira Allah Teâlâ, okumaya başla­madan önce teberrüken isminin anılmasını ve öylece başlanılması­nı şer'î bir hüküm olarak bizden istemiştir. Üstelik bunda ihtiyata riayet de vardır. Zira besmelenin Fâtiha'dan olup olmadığına dair rivayetler farklılık arzetmektedir. Sahih olarak bilindiğine göre

Rasûlullah (s.a.), namaza yani kıraate "el-Hamdu lillâhi Rabbi'l-âlemîn..." diye başlardı ve "Bismillâhirrahmânirrahîm"i açıktan okumazdı.

Kanaatimce, RasûluIIah'ın (s.a.) bazı hallerde ashabına Öğret­mek amacıyla besmeleyi açıktan okumuş olması uzak bir ihtimal değildir.

Öyle gözüküyor ki Rasûlullah (s.a.), bu zikir ve duaları öğret­mek için ashabından belirli kimseleri seçiyordu ve herkesin so­rumlu tutulması ve terki halinde de kınanılması şeklinde bir ge­nellemeye gitmiyordu. Bu, bence İmam Mâlik'in söylediğinin tevili olmaktadır. Keza bu, Ebû Hureyre'nin (r.a.), "Rasûlullah (s.a.), tekbir ile kıraat arasında bir miktar susardı. Ona, 'Anam babam sana feda olsun! Tekbir ile kıraat arasında bir miktar susuyorsun. O esnada ne söylüyorsun?' dedim.[70] şeklindeki sözünden anlaşı­lan da bu olmaktadır. [71]

 

Fatiha Sûresinin Okunması:

 

Sonra tertîl üzere Fatiha ile Kur'ân'dan başka bir sûre okur. Harflerin hakkım vererek, uzatarak, âyet başlarında durarak gü­zelce okur. Öğle, ikindi namazlarında içinden okur. İmam, sabah namazında ve akşam ile yatsının ilk iki rekatlarında açıktan okur. İmam arkasında namaz kılanın susması ve kulak vermesi vaciptir. İmam açıktan okuyorsa, ancak onun susması esnasında okuyabi­lir. İmam içinden okuyorsa, o zaman kişi muhayyerdir. Eğer oku-yacaksa, Fâtiha'yı, imamın zihnini karıştırmayacak şekilde sessiz­ce okumalıdır. Bence görüşler içerisinde en uygunu budur. Konu ile ilgili hadislerin arası da ancak bu şekilde telif olunabilir.

Bunun sırrı hadiste de belirtildiği üzere imamın zihninin ka­rıştırılmasına meydan verilmemesidir. İmamla birlikte arkadaki-lerin de okumaları, onun zihnini karıştırması yanında, okunan Kur'ân üzerinde düşünmeyi engeller ve bu Kur'ân'a saygısızlık olur. Sâri* Teâlâ, insanların içlerinden okumalarına da kesin bir şekilde hükmetmemiştir. Çünkü halkın büyük çoğunluğu, tümden harflerin mahreçlerine dikkat ederek sahih bir şekilde okumaya koyulsalar bu gürültüye sebep olur, birbirlerinin kalbini meşgul ederler. Oysa ki Sâri' Teâlâ, gönlü meşgul edecek hareketleri ya­saklamıştır. Yasak olan bir harekete götürecek bir yükümlülük de getirmemiştir. Bununla birlikte muktedir olanlar için bunu seçime bırakmış ve isteyenin okuyabileceğine hükmetmiştir. Bu, ümmet için son derece uygun bir hükümdür.

Öğle ve ikindi namazlarında içten okumanın hikmetine gelin­ce, gündüz vakti, gerek çarşı ve pazarlarda ve gerekse evlerde ge­nelde gürültü ve patırtının, şamatanın eksik olmadığı bir zaman­dır. Diğer vakitler ise seslerin kesildiği zamanlardır. Bu vakitlerde açıktan okunması, insanların dinlemeye daha hazır olmaları itiba­riyle öğüt almalarını ve etkilenmelerini daha iyi sağlar. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur;

"İmam, 'Amîn!' dediği zaman, siz de deyin. Çünkü kimin âmini, meleklerin âmînine denk düşerse, onun gelmiş geçmiş bü­tün günahları affolunur. [72]

Derim ki: Melekler, zikir meclislerinde, orada bulunanlara olan iştiyaklarından hazır bulunurlar ve Mele-i a'lâdan üzerlerine yağan feyiz ve bereket sebebiyle ettikleri dualara âmîn derler. Ha­diste ayrıca imama uyma vurgulanmakta ve ona tabi olma (iktidâ) sünneti pekiştirilmektedir. [73]

 

İki Susup Bekleme (İskâte) anı:

 

Hadislerde namaz esnasında iki susma anından söz edilmek­tedir:

i. Tekbîr ile kıraat arasında olan susup bekleme. Bu bütün cemaatin tahrim tekbirini almış olmalarını beklemek ve hep bir­den can kulağıyla okunacak olan Kur'ân'ı dinlemelerini temin et­mek içindir.

ii. Fatiha ile zamm-ı sûre arasında susup bekleme. Bunun, cemaatin, imamı rahatsız etmeden ve susup dinleme yükümlülü­ğünü de terketmeden okuma imkânı bulabilmeleri için olduğunu söylemişlerdir.

Bence durum şöyle: Sünen sahiplerinin rivayet etmiş oldukla­rı hadis, imamın, cemaatin okuması için susup beklediği konusun­da açık değildir. Çünkü zahirden anlaşıldığı kadarıyla bu susup bekleme "Amîn" sözcüğünü telaffuz edebilmeleri içindir. Yahut Fatiha ile Amîn arasını ayırmak için yapılmış çok kısa bir sektedir ve amacı, Kur'ân'dan olmayan bu sözcüğün açıktan okunması ha­linde Kur'ân'danmış sanılmasını önlemektir. Yahut da okuyucu­nun nefesini toplayabilmesi için yapılmış kısa bir sektedir.

İlk neslin bu susup beklemeyi garip bulmaları, onun yerleşik ve çoğunluk tarafından da uygulanagelen bir sünnet olmadığını gösterir.

Allah'u a'lem! [74]

 

Namazlarda Okunacak Kur'ân:

 

Kişi, sabah namazında altmış ile yüz âyet kadar okur. Uzun kıraat sayesinde rekat sayısı bakımından olan azlık telafi edilmiş olur. Üstelik bu vakit, henüz dünya meşgalelerinin kalbi tam bü-rümediği bir andır. Bu itibarla Kur'ân üzerinde düşünmek için bu­nu bir fırsat telakki eder.

Yatsı namazında ise, "Sebbih isme rabbike'l-a'lâ. "Velleyli izâ yağşâ..." ve benzeri sureleri okur. Namazı çok uzatan ve bu yüzden cemaatin nefretini kazanan Muâz olayı, Rasûlullah'ın (s.a.) onu dinde fitne çıkarmakla itham etmesi meşhurdur. (Bu itibarla imam olanların namazda çok uzun okumaları yasaklanmıştır.)

Bazı rivayetlerde, öğle namazı sabah namazı, ikindi namazı da yatsı namazı gibi kabul edilmiştir. Bazı rivayetlerde ise, öğle­nin yatsı gibi, ikindinin de akşam gibi kılınması istenmiştir.

Akşam namazında, vakit dar olduğu için kısa sûreler (kısâ-ru'1-mufassal) okunur.

Rasûlullah (s.a.), her zaman için vakti kollar ve durum gereği bazen uzun okur, bazen de çok kısa tutardı, insanlara namaz kıl-dırırlarken hafif tutmalarını emrederdi. Çünkü cemaat içerisinde zayıf, hasta, iş güç sahibi olan olur.

Rasûlullah (s.a.), bazı namazlar için özel bazı faydaları sebe­biyle belli sûreleri tercih etmiştir. Bu, bağlayıcı olmadığı gibi, hak­kında güçlü bir talep de bulunmamaktadır. Bununla birlikte kim bunlara riayet ederse güzel bir şey yapmış olur; kim de uymazsa ona bir vebal gerekmez. [75]

 

Bayram Ve Cuma Namazlarında Okunan Sûreler:

 

Rasûlullah (s.a.), kurban ve fıtır bayram namazlarında "Kâf ve "îkterebet[76] sûrelerini okurdu. Çünkü üslup bakımından son derece güzel olan bu sûreler, aynı zamanda Kur'ân'ın bütün maksatlarını da özlü bir şekilde içerir. İnsanların bir araya geldikleri bir ortamda buna ihtiyaç vardır. Ya da "Sebbih isme", aHel etâke" sûrelerini okurdu. Çünkü bunlar da hem kısa, hem de makama münasip güzel üsluba sahiptir.

Cuma namazında ise, Cuma ve Münâfikîn sûrelerini okurdu. Bunlar makama münasip düşer ve böylece insanlar uyarılmış olur. Çünkü cuma namazı, sair vakitlerde camiye gelmeyen münafık ve benzerlerini de camide toplar.

Cuma günü sabah namazında "Elif Lanı Mim.  Tenzîl[77] Hel etâ" sûrelerini okurdu ve kıyamet saatinin ve dehşetinin hatırlanmasım amaçlardı. Cuma günü, bütün hayvanlar, kıyametin kopacağı anda kulak kesilirler. Bu itibarla insanların da o anın dehşetini hatırlamaları ve korku içinde olmaları uygun olur. [78]

 

Bazı Âyetlerin Okunması Esnasında Söylenmesi Güzel Olan Sözler:                     

 

Okuyucu, "Sebbih isme rabbike'l-a'lâ"ya geldiği zaman, "Sübhâne Rabbiye'1-a'Iâ" der.

Kim, "Eleysallahu bi ahkemi't-hâkimîn" âyetim okursa, "Belâ ve ene alâ zâlike mine'ş-şahidin" desin.

Kim, "Eleyse zâlike bi kadirin alâ en yuhyiye'l-mevtâ" âyetim okursa, "Amenna billah" desin. Bunun, Kur'ân'a ve Allah'a karşı gösterilmesi gereken âdâbdan olduğunda şüphe yoktur. [79]

 

Rükû Esnasında Ellerin Kaldırılması:

 

Kişi, rükû etmek istediğinde ellerini omuz ya da kulak hizası­na kadar kaldırır. Başını rükûdan kaldırırken de aynısını yapar. Bu hareketi secde esnasında yapmaz.

Bence bunun sırrı şudur: Ellerin kaldırılması bir saygı ifade­sidir; nefsi, namazla bağdaşmayan meşgalelerin terki ve Rab Teâlâ ile münâcâtta bulunma haline geçme konusunda uyarıcı Özellik taşır. Dolayısıyla tazim ifade eden her üç fiilin[80] de başlan­gıcında meşru kılınmış, bununla nefsin, bu fiillerden beklenen amacın oluşması için tekrar tekrar uyarılması amaçlanmıştır. Bu, Rasûlullah (s.a.) tarafından bazen yapılıp bazen terkedilen fiillerindendir. Dolayısıyla hepsi de sünnettir. Her birini sahabeden bir cemaat almış, tabiîn ve daha sonraki nesiller boyunca durum aynı şekilde devam edegelmiştir. Bu konu Medine ve Küfe ekollerinin ihtilâf ettikleri konulardan biridir. Her bir ekolün sağlam delilleri ve dayanakları vardır.

Kanaatimce bunların hepsi sünnettir. Benzeri bir örnek de vitrin bir rekat mı, yoksa üç rekat mı olduğudur. Rasûlullah'a (s.a.) ref edilen bir şey, bence ref edilmeyenden (merfû olmayan­dan) daha değerlidir. Zira merfû hadisler daha çok ve daha sağ­lamdır.

Durum böyle olmakla birlikte, bu gibi konularda insanın memleketinde bulunan halkı, kendisi aleyhine kışkırtıcı davranış­lara girmesi uygun olmaz. Rasûlullah'ın (s.a.), Hz. Âişe'ye, Ka'be'yi Hz. İbrahim'in attığı eski temelleri üzerine yeniden bina etme hakkındaki düşüncesini açarak, "Eğer kavminin cahiliye dönemi ile ilgili olan anıları henüz taze olmasaydı, Ka'be'yi yıkardım.[81] buyurması, bu mananın bir ifadesi olmaktadır.

İbn Mes'ûd'un, son zamanlarda yer etmiş sünnetin ellerin kaldırılmasının terki olduğunu zannetmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü o, namazın organların vakur bir halde olması, ha­reketten kesilmesi esası üzerine kurulduğu düşüncesinin etkisi al­tında kalmıştır; ve bu yüzden elleri kaldırmanın, bir tür saygı ifa­desi olduğu, bu yüzden de namaza ellerin kaldırarak başlandığı, keza nefsin, Allah'tan başka herşeyi geri atmak anlamına gelecek bir davranışla her fiil başlangıcında uyarılması gereğinin namazla ilgili esaslardan biri olduğu, bunun da matlup bir şey olduğu dik­katinden kaçmış olmalıdır. [82]

Allah'u a'lem!

 

Secde Anında Eller Kaldırılmaz:

 

"Bunu, yani elleri kaldırmayı secdede yapmaz." sözüne gelin­ce, derim ki: Kavme, rükû ile secde arasını ayırmak için meşru kı­lınmıştır. Dolayısıyla kavme anında ellerin kaldırılması secde için ellerin kaldırılması anlamına gelmektedir ve fiilin tekrarlanması­na gerek yoktur.

Başını her indirişinde ve kaldırışında, daha önce zikrettiği­miz uyarı manası taşıması ve cemaatin duyup intikâl etmelerinin sağlanması için tekbir alır. [83]

 

Rükû Hali Ve Zikirleri

 

Rükû halinde iken, el ayalarını dizkapaklan üzerine koyar ve parmaklarını kavrıyor gibi aşağısına doğru salar, dirseklerini böğ­ründen uzak, belini düz tutar, başını ne yukarı kaldırır ne de öne eğer; normal durur.

Rükû halinde iken şu zikirlerden birini okur:

1."Sübhâneke allahümme rabbenâ ve bihamdike, allahümme

Manası: Allahım, seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim, seni överim, sana hamd ederim, Allahım, beni bağışla.

Bu zikri okuması halinde, "Rabbini hamd ile teşbih et ve O'ndan mağfiret dile![84] âyetiyle amel etmiş olur.

2. "Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'rrûh. [85]

Manası: Münezzehsin! Mukaddessin! Bizim Rabbimiz, melekle­rin ve Ruhun Rabbisin!

3. Üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm".

Manası: Yüce olan Rabbim, her türlü noksanlıklardan münez­zehtir.

4. "Allahümme raka'tu, ve bike âmentu, ve leke eslemtu, ha-şa'a leke semt ve basarı ve muhhl ve azmi ve asabi."

Manası; Allahım, sana rükû ettim, sana inandım, sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliğim, kemiğim, sinirlerim her şeyim sana boyun eğmiştir.

Kavme, iyice doğrulması, omurga kemiklerinden her birinin iyice yerine oturması ve ellerini kaldırması şekliyle olur. Bu halde iken şu zikirleri okur:

1. "Semi'allahu limen hamideh".   

Manası: Allah, kendisine hamd edeni İşitir.

2. "Allahümme rabbenâ leke'l-hamdu hamden kesîratı tayyi-ben mübâreken fîh.

Manası: Allahım, sayısız, pak ve kutsal övgüler sana mahsus­tur.

Buna şu ziyade de gelmiştir: "Mil'e's-semâvâti ve mü'e'l-ardı ve mil'e mâ şi'te min şey'in ba'du.

Manası: Gökler ve yer dolusu, senin dilediğin şey dolusu övgü sana mahsustur.

Bir rivayette şu ziyade vardır: "Ehle's-senâi ve'l-mecdi, ehakku mâ kâle'l-abdu, ve küllünâ leke abdun, Allahümme lâ mâni'a limâ a'tayte, velâ mu'tıye limâ mena'te, velâ yenfe'u ze'l-ceddi min-ke'l-ceddu.

Manası: Ey övgülere lâyık, şanı yüce Rabbimiz! Kulun ki he­pimiz senin kullarınızız söyleyebileceği en lâyık söz şudur: Alla­hım, senin verdiğini engelleyecek, engellediğini verecek yoktur. Hiç­bir varlık sahibine, sana karşı varlığı fayda vermez.[86]

3. "Allahümme tahhirnî bi's-selci ve'l-bered ve'l-mâi'l-bârid, Allahümme tahhirnî mine'z-zünûbi ve'l-hatâyâ kemâ yünakkâ's-sevbu'l-ebyad mine'd-denes."

Manası: Allahım, beni kar, dolu ve soğuk suyla pakla. Allahım, beni günah ve hatalardan, beyaz elbisenin kirden arındırıldığı gibi arındır. [87]

 

Sabah Namazında Kunut Duası:

 

Sabah namazında kunut okunması konusunda hadisler, sahabe ve tabiîn kavilleri farklılık arzetmektedir. Bence kunut okunmasıyla, okunmaması aynıdır. Sadece büyük olaylar sırasın­da kunut okuyan ya da içinden rükûdan önce birkaç kelimelik ku-nutta bulunan, bence daha iyi yapıyordur. Çünkü hadisler, Rasû-lullah'm (s.a.), Ri'l ve Zikvân[88] kabilelerine bir süre beddua okudu­ğunu, sonra ise bunu terkettiğini göstermektedir. Bu, her ne kadar kunut okumanın mutlak surette neshedildiğini göstermezse de, onun yerleşik bir sünnet olmadığına da işaret eder.

Yahut şöyle deriz: Kunut, düzenli olarak ifa edilmesi gereken bir görev değildir. Sahâbînin (yani Ebû Mâlik el-Eşca'î'nin) görüşü de budur; yani bunda devamlı olunmamasıdır. Rasûlullah (s.a.) ve halifeleri, başlarına bir olay geldiği zaman rükûdan önce ya da sonra müslümanlara hayır dua, kâfirlere de bedduada bulunurlar, kunutu tümden terketmezlerdi. Yani fevkalâde olaylar anında ku­nut olmadığını söyleyen bir görüş yoktur. [89]

 

Secde Şekli Ve Okunacak Dua Ve Zikirler:

 

Secdeye giderken ellerinden önce dizlerini yere koyar, kolları­nı köpeklerin yayışı gibi yaymaz, ellerini böğründen uzak tutar ve koltuk altı görünecek şekilde durur, ayak parmaklarını kıbleye ba­kacak şekilde tutar.

Secde halinde iken şu zikirleri okuyabilir:

1. Üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ."

Manası: Yüce olan Rabbim, her türlü noksanlıklardan münez­zehtir.

2. "Sübhâneke Allahümme Rabbena ve bi hamdike, Allahüm­me 'ğfir lî."

Manası: Allahım, seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim, seni överim, sana hamd ederim, Allahım, beni bağışla!

3. "Allahümme leke secedtü ve bike âmentu ve leke eslemtu, secede vechî lillezî halekahû ve savverahû ve şakka sem'ahû ve basarahû, fe tebârekallahu ahsene'l-hâlikîn."

Manası: Allahım, sana secde ettim, sana iman ettim ve sana teslim oldum. Yüzüm, yaratanına, kendisine şekil verene, kulağını, gözünü açana secde etti. En güzel yaratıcının şanı ne yücedir.

4. "Sübbûhun kuddûsun rabbunâ ve Rabbu'l-melâiketu ve'r-rûh."

Manası: Münezzehsin! Mukaddessin! Bizim Rabbimiz, melekle­rin ve Ruhun Rabbisin!

5. "Allahümme 'ğfir lî zenbî küllehû dikkahû ve cillehû ve evvelehû ve âhirahû ve alâniyetehû ve sırrahû."

Manası: Allahım, günahımın hepsini, küçüğünü büyüğünü, ev-veiini âhirini, aşikârını gizlisini bana bağışla.

6. "Allahümme innî eûzü bi rızâke min sehatike  ve bi muâfâtike min ukûbetike ve eûzü bike minke lâ uhsî senden aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike."

Manası: Allahım, ben gazabından rızana, ukubetinden affına sı­ğınırım, senden yine sana sığınırım. Ben seni layıkıyla övmekten acizim; sen, kendini Övdüğün gibisin.

Rasûlullah'ın (s.a.) bir hadisinde, "Çok secde etmek suretiyle kendin için bana yardımcı [90]buyurması şunun içindir: Secde, tazimin en son haddidir, mü'minin mi'racıdır, insanın melekî yö­nünün hayvani yönün baskısından kurtulduğu andır; nefsini ilâhî rahmet deryasına garketmesini becerebilen kimse, elbette ki pek çok hayrın kaynağına inmiş demektir.

Rasûîullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde ümmetimin secdeden alınları sakarlı, ab-destten organları sekirli olacaktır.[91]

Derim ki: Misâl âlemi, ruhlarla onların kalıpları arasındaki münasebet esası üzerine kuruludur. Nasıl ki oruç tutanların yeme içme ve cinsel ilişkiden men edilmeleri, orada ağızların ve cinsel organların mühürlenmesi şeklinde beliriyorsa, burada da durum Öyledir. [92]

 

İki Secde Arasında Oturuş Şekli Ve Okunacak Zikir:

 

İki secde arasında otururken, sol ayağı üzerine oturup, sağ ayağım diker, el ayalarını dizkapakları üzerine koyar.

Bu sırada şu zikri okur: "Allahümme 'ğfir lî, ve'rhamnî, ve'hdinî ve âfinı ve'rzuknî."

Manası: Allahım, beni bağışla, bana acı, beni doğru yola ilet, ba-1" na afiyet ver ve beni nzıklandır. [93]

 

Secde Sonrasında Oturuş:

 

Secde sonrasında, sağ ayağını diker, sol ayağı üzerine oturur. Son oturuşta, sol ayağını öne çıkarıp, diğerini dikeceği ve kıçı üzerine oturacağı rivayet edilmiştir. Ellerini dizkapakları üzerine ko­yar. Yine sol eliyle dizkapağını tutacağı, (sağ eliyle de) üç parmağı­nı ve başparmağı halka edip, şehadet parmağıyla işarette buluna­cağı varid olmuştur. İkisini (yani serçe parmakla yüzük parmağı­nı) kapatıp, orta parmakla başparmağı halka yapacağı da rivayet edilmiştir.

Parmağın kaldrnlmasındaki hikmet, tevhide işaret oluşudur. Böylece söz ve fiil birbirini teyit edecek, mana, duyularla da algıla­nabilir şekilde temessül edecektir.

"Ebû Hanîfe'nin (r.a.) mezhebi, şehadet parmağıyla işarette bulunmanın terki şeklindedir" diyen kimse, hata etmiş olur ve kendisini ne rivayet ne de dirayet (aklî delil) destekler. Bunu İbn Hüraam söylemiştir. Evet, İmam Muhammed bunu Asıl adlı ese­rinde zikretmemiştir. Fakat Muvatta'da[94] zikretmiştir. Bazıları­nın, "Zâhiru'l-mezheb'de buna dair bir işaret yoktur," sözümüzle, "Zâhiru'l-mezheb böyle değildir," sözümüz arasını ayıramadıkları­nı gördüm. Bilgisizliğin ve taassubun zararları sayılamayacak ka­dar çoktur. [95]

 

Teşehhüd/Tahiyyât:

 

Tahiyyât duası hakkında farklı rivayetler gelmiştir. Bunlar içerisinde en sahihi İbn Mes'ûd yoluyla gelen teşehhüddür. [96] Son­ra sırayla İbn Abbâs ve Hz. Ömer yoluyla olan teşehhüdler gelir. Bunlar ahrufu'l-Kur'ân gibidir ve hepsi de sahih ve yeterlidir.

En sahih salât ve selâm ise şudur:

"Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahîme ve alâ âl-i ibrahim, inneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muham­med, kemâ bârekte alâ Ibrâhîme ve alâ âl-i ibrahim inneke hamîdun mecîd. Ve Allahümme salli alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyetihî, kemâ salleyte alâ âl-i ibrahim, ve bârik alâ Mu­hammedin ve ezvâcihî ve zürriyetihî, kemâ bârekte alâ İbrahim, inneke hamîdun mecîd."

Manası: Allahım, Muhammed'e ve Muhammed ailesine İbra­him'e ve ibrahim ailesine salât ve selâm ettiğin gibi salât ve selâm eyle! Çünkü sen Hamîd'sin, Mecid'sin. Allahim, Muhammed'e ve Mu­hammed ailesine İbrahim'e ve İbrahim ailesine ihsan buyurduğun bereket gibi bereket ihsan eyle! Çünkü sen Hamîd'sin, Mecîd'sin. Allahım, Muhammed'e, zevcelerine ve zürriyetine İbrahim ailesine salât ve selâm ettiğin gibi salât ve selâm eyle! Allahım, Muham­med'e, zevcelerine ve zürriyetine İbrahim ailesine ihsan buyurdu­ğun bereket gibi bereket ihsan eyle! Çünkü sen Hamîd'sin, Mecîd'sin. [97]

 

Teşehhüdde Okunacak Dualar

 

Teşehhüd esnasında şu duaların okunabileceği rivayet olun­muştur:

1. Allahümme, innî eûzü bike min azâbi cehennem ve eûzü bike min azâbi'l-kabr ve eûzü bike min şerri'l-mesîhi'd-deccâl ve eûzü bike min fîtneti'l-mahya ve'l-memât.

Manası: Allahım, cehennem azabından sana sığınırım, kabir azabından sana sığınırım, mesîh-deccâl şerrinden sana sığınırım, ha­yat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.

2. Allahümme, innî zalemtu nefsi zulmen kesirsin, velâ yağfi-ru'z-zünûbe illâ ente, fağfir lî mağfireten min 'ındike ve'rhamnî, inneke ente'l-ğafûru'r-rahîm.

Manası: Allahım, ben nefsime karşı çok zulüm işledim, günah­ları senden başka kimse bağışlayamaz, beni katından bir mağfiretle bağışla ve bana acı, şüphesiz ki sen çok bağışlayan ve çok acıyansın,

3. Allahümme 'ğfir lî mâ kaddemtu ve mâ ahhartu ve mâ es-rartu ve mâ a'lentu ve mâ esraftu ve mâ ente a'lemu bihî minnî, ente'l-mukaddim, ente'l-muahhir, lâ ilahe illâ ente."

Manası: Allahım, işlediğim, işleyeceğim, açıktan işlediğim, gizli işlediğim, haddi aştığım, senin benden daha iyi bildiğin her türlü gü­nahlarımı affet. Her şeyîn başı da sonu da sensin, senden başka tanı­rı yoktur. [98]

 

Namaz Bittikten Sonra Yapılacak Dua Ve Zikirler:

 

Namaz bittikten sonra şöyle zikreder: Üç defa "Estağfirul-lah" der ve devamla şunları söyler: "Allahümme ente's-selâmu ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm, lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh, lu'l-mülku ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadir, Allahümme lâ mâni'a Uma a'tayte, velâ mu'tıye limâ mena'te, velâ yenfe'u ze'l-ceddi minke'l-ceddu. Lâ İlahe illallah ve lâ na'budu illâ iyyâh, velehû'n-ni'metu velehû'l-fadlu velehû's-senâu'l-hasen, lâ ilahe illallah muhlisine lehû'd-dîn velev kerihe'l-kâfirûn, Allahümme innî eûzü bike mine'l-cübn ve eûzü bike mi-ne'l-buhl ve eûzü bike min erzeli'l-umr ve eûzü bike min fitneti'd-dünyâ ve azâbi'l-kabr."

Manası: Allahım selâm sensin ve güvenlik ancak sendendir, ey ikram ve izzet sahibi Allahım, Senin şanın yücedir, Allah'tan başka tanrı yoktur, O'nun ortağın yoktur, mülk O'nundur, hamd O'na mah­sustur, O her şeye kadirdir. Allahım, senin verdiğini engelleyecek, engellediğini verecek yoktur. Hiçbir varlık sahibine, sana karşı varlı­ğı fayda vermez. Allah'tan başka tanrı yoktur, ancak O'na ibadet ederiz, nimet O'nundur, üstünlük O'na aittir, güzel Övgüler sadece O'na mahsustur. Allah'tan başka tanrı yoktur. Kâfirler hoşlanmasa da biz ihlâs ile O'na kulluk ederiz. Allahım, korkaklıktan sana sığı­nırım, cimrilikten sana sığınırım, elden ayaktan kesilmekten (erzel-i ömr) sana sığınırım, dünya fitnesinden ve kabir azabından sana sığı­nırım.

Sonra otuz üç defa "Sübhânallah", otuz üç defa "el-Hamdu-lillah", otuz dört defa "Allahu ekber" der. Bir başka rivayette bunlardan her birinden otuz üçer defa, yüzüncüde de, "Lâ ilahe il­lallah vahdehû lâ şerike leh..." der. Başka bir rivayette, bunlar­dan her birinden yirmi beşer defa, dördüncü olarak da "Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerîkeleh..." diyeceği belirtilmiştir. Bir başka rivayette, her namazın arkasında on kere "Sübhânallah", on kere "el-Hamdulillah", on kere "Allahu ekber" diyecekleri, bir başka­sında her birinden yüz defa diyecekleri... rivayet edilmiştir. Bu sö­zü edilen dua ve zikirler, ahrufu'l-Kur'ân mesabesindedir. Onlar­dan herhangi birini okuyan kimse vaad olunan sevabı kazanır. [99]

 

Okunacak Zikirlerin Zamanı:

 

En uygun olanı, bu zikirlerin revâtip sünnetlerden önce yapıl­masıdır. Zira bazı zikirlerde buna açıkça delâlet eden unsurlar bu­lunmaktadır. Meselâ şu örneklerde olduğu gibi: "Kim, akşam ve sabah namazlarından ayrılmadan, ayaklarını namaz kıldığı yer­den oynatmadan 'Lâ ilahe illallah...' derse..." İlgili bir hadisi riva­yet eden râvî de şöyle demiştir: "Namazından selâm verip çıktığın­da yüksek sesiyle 'Lâ ilahe illallah...' derdi..."

Ibn Abbâs (r.a.) da şöyle demiştir: "Ben, Rasûlullah'ın (s.a.) namazının bitişini tekbirden anlardım."

Bazı rivayetlerde de buna zahir delâlet bulunmaktadır. "Her namazın arkasından" ifadesinde olduğu gibi.

Hz. Âişe'nin (r.a.), "Selâm verdiği zaman ancak 'Allahümme ente's-selâm' diyecek kadar otururdu," sözüne gelince, bu çeşitli anlamlara gelebilir:

i. Namaz halindeki oturuşu ancak bu kadar sürerdi, sonra cemaati sağına veya soluna ya da karşısına alarak yerinden dönersözü edilen zikirleri öyle okurdu; bununla da okunan zikirle-Namazdan olduğunun sanılmasını önlemeyi amaçlardı.            

ii Rasûlullah (s.a.), bu kelime haricindeki diğer zikirleri ara sıra terkederdi ve böylece onların farz olmadığını öğretmek isterdi. Hz Âişe'nin (r.a.) ifadesindeki "kâne idi" sözcüğü, bu fiilin bir ya da iki kere değil, çokça yapıldığım, devamlılığın da olmadı­ğını gerektirir. [100]

 

Revâtip (Sünnet) Namazların Yeri:

 

Revâtip sünnetlerde asıl olan, onların evde kılınmasıdır. Bu­nun hikmeti de, farz ile nafile olan sünnetler arasında ayrı cinsten bir fasılanın bulunması, bu fasılanın da dikkate alınabilir, ilk ba­kışta farkedilebilir türden olmasıdır. Farz namazdan sonra iki re­kat nafile kılmak isteyen birine Hz. Ömer'in (r.a.), "Otur, çünkü ehl-i kitap, sadece namazları arasında bir fasıla olmaması yüzün den helak olmuştur." demesi üzerine Rasûlullah'ın (s.a.), "Ey Hattâb oğlu! Allah seni isabet ettirdi.[101] demesi, ayrıca, "Onları evlerinizde kılınız. [102] buyurması, bu hususun ifadesidir. [103]

 

NAMAZDA CAİZ OLMAYAN ŞEYLER

 

Namazda caiz olmayan şeyler:

 

Namaz, organların huşu içerisinde, kalbin huzur ve sükûn halinde olması; dilin, zikir ve Kur'ân'a hasrolunup, dışında her türlü lakırdıdan uzak tutulması esası üzerine kuruludur. Dolayı­sıyla huşûa ters düşen her fiil ve davranış, zikir olmayan her söz namaz ile asla bağdaşmaz; namazın tamam olabilmesi ancak onla­rın terkine, onlardan geri durmaya ve dili tutmaya bağlıdır. Ancak namazla bağdaşmayan şeyler hep aynı düzeyde değildir. Her nok­sanlık, namazı tümden bozucu özellik taşımaz. Namazı tümden bozan şeylerle, öyle olmayıp onu kısmen noksan hale getiren şeyle­rin ayrılması, bizzat Sâri' Teâlâ'nın belirlemesine bırakılmış bir konudur. Bu konuda fukahâya ait çok söz vardır. Konuyla ilgili sa­hih hadisleri, onların sözlerine uygulamak zordur. Bu konuda ha­dislere en uygun düşen mezhep, en geniş olanıdır. [104]

 

Çok Kabul Edilen Fiil Ve Sözler:

 

Hiç şüphe yoktur ki, çok kabul edilen fiil ki onunla meclis değişmiş sayılır, keza çok sayılan söz, namazı noksanlaştiran, onun kemalini gideren bir şeydir.

Rasûlullah'ın (s.a.), "Şüphesiz bu namazda, insan kelâmı et­mek uygun olmaz; o sadece teşbih, tekbir ve Kur'ân kıraatinden ibarettir.[105]buyurması, namazda iken kendisine selâm verenlere cevap vermemesini "Şüphesiz ki namazda meşguliyet vardır. [106] di­ye izah etmesi, secde edeceği yeri eliyle düzelten birine, "Eğer mutlaka yapacaksan, bari bir defa yap.[107] buyurması, elleri böğüre koymayı yasaklaması ve bunun cehennem ehlinin istirahat şek­li olduğunu ifade etmesi[108] yani bu şeklin musibete duçar olmuş, şaşkın, ne yaptığını bilmeyen kimselerin hareketi olduğunu belirt­mesi, sağa sola bakmayı yasaklaması ve bu konuda, "Bu, şeyta­nın, kulun namazından çalmasıdır. [109] buyurması konuyla ilgili örneklerdir ve bunlar namazı kemâl halinden çıkaran, onu noksanlaştıran şeylerdir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birine esneme geldiği zaman, mümkün mertebe ken­disini tutsun; çünkü şeytan onun ağzına girer. [110]

Bence bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), esnemenin, ağıza sinek ve benzeri şeylerin kaçmasına sebep olabileceğine, bunun da zihni meşgul edip, kişinin kendisini namaza vermesini engelleyeceğine dikkat çekmiştir.

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: [111]

"Sizden biri, namaza kalktığı zaman çakıl    vb. şeylerle oyna­masın; çünkü ona rahmet inmektedir. [112]

"Allah Teâlâ, namazda iken sağa sola bakmadıkça kuta yöne­lik olur. Kul, sağa sola bakınca artık ondan yüz çevirir. [113]

Namazda iken, Allah'ın kula icabette bulunduğunu belirten rivayet de böyledir.

Derim ki: Bu hadis, Hak Teâlâ'nm cömertlik ve kerem kapısı­nın herkes için genel ve açık olduğuna, nefislerin, cibillî ya da kesbî kabiliyetleriyle ondan istifade konusunda aralarında farklı­lık gösterdiğine, kulun Allah'a teveccüh etmesi halinde O'nun cö­mertlik ve kereminden kendisi için bir kapı açılacağına, yüz çevir­mesi halinde ise mahrum kalacağına, hatta yüz çevirmesi sebebiyle cezayı bile hakedeceğine delildir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Namazda iken aksırmak, uyuklamak, esnemek, hayız görme­ye başlamak, kusmak ve burun kanamak şeytandandır.[114]

Bence Rasûlullah (s.a.), bu sözleriyle, sözü edilen şeylerin na­mazın taşıdığı manayla bağdaşmayacağını ifade etmektedir.

Birinciye yani çok sayılacak fiile gelince, Rasûlullah (s.a.) na­mazda iken, hükmü beyan için bazı şeyler yapmış, bazı şeyler kar­şısında sesini çıkarmamıştır (takrîr). Dolayısıyla bu ve daha aşağı derecede olan fiil ve davranışlar namazı bozmayacaktır. [115]

 

Namazı Bozmayan Şeyler:

 

İstikra (araştırma) sonucu elde edilen sonuca göre, az söz ve fiil namazı bozmamaktadır. Sözlere örnek: "Sana Allah lanet et­sin! Yerhamukellah! Anan sana yansın! Niye bana öyle ba­kıyorsunuz?" gibi sözlerdir. Az fiile örnek: Çocuğu (secdeye gider­ken) omuzundan yere indirmesi ve geri omuzuna koyması, ayakla­rı oğması, kapıyı açması, az yürüme, minberde iken, minberin di­binde yere secde etmiş olmak için minberden inmek, imamın ye­rinden arka safa geri çekilmek, ön taraftaki kapıya doğru onu aç­mak için ilerlemek, Allah korkusuyla ağlamak, anlaşılır işaretler­de bulunmak, yılan ve akrep öldürmek, boyunu döndürmeden sağa ve sola bakmak... gibi şeylerdir; bunlar namazı bozmaz.

Bedenine ya da elbisesine pislik bulaşması halinde, eğer bu kendi fiiliyle olmamışsa ya da bulaştığını bilmiyor ise, namazı bo­zulmaz.

İşin gerçeğini en iyi Allah bilir! [116]

 

SEHİV (YANILMA) SECDESİ

 

Sehiv Secdesi Sünnettir:

 

Rasûlullah (s.a.), insanın namazında bir kusuru bulunması halinde, eksiğini telafi edebilmesi için iki secde yapmasını sünnet kılmıştır. Bu, bir bakıma kazaya, bir bakıma da keffârete benze­mektedir.   [117]                                                                                      

 

Sehiv Secdesi Yapılacak Yerler:

 

Nass ile belirlenen sehiv secdesi yapılacak yerler dörttür:

1. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri namazında şüphe eder ve üç mü ya da dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi atsın ve hangisi kesin ise onun üzerine bina etsin, sonra da selâm vermeden önce iki secde yapsın. Eğer beş rekat kılmış ise, bu iki secde ile onu çiftlemiş olur, eğer dört re­katı tamamlamış olmak için kıldıysa, bu iki secde şeytanı çatlat­mak için yapılmış olur.[118]Yani ziyade bir hayır olur.

Rükû ve secde hakkında meydana gelen şüpheler de bunun gibidir.

2. Rasûlullah (s.a.), birinde Öğle namazını beş rekat kılmış ve selâm verdikten sonra iki secde yapmıştır. [119]

Rükünlerde ziyade yapmak, rekat sayısındaki ziyadelik gibi­dir.

3. Rasûlullah (s.a.), iki rekatta selâm vermiş, durum kendisi­ne söylenince kalkmış ve kalanını kılmış, sonra da iki secde yap­mıştır. Daha bir rekat varken selâm verdiği de rivayet edilmiştir. [120]

Kasden yapılması halinde, namazı bozacak olan şeylerin seh­ven yapılması bu hükümdedir.

4. Rasûlullah (s.a.) ikinci rekat sonunda oturmamış, kalkmış­tı. Bu durumda iken namazı tamamlamış ve selâm vermeden önce iki secde yapmıştı.

Oturuşta, teşehhüdün terki de bu manadadır.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İmam, iki rekat sonunda kalkarsa, eğer tam doğrulmadan önce hatırlarsa, otursun. Tam doğrulmuşsa, oturmasın ve sehiv secdesi yapsın.[121]

Perim ki: Bu böyledir, çünkü kalktığında, artık oturma zama­nı geçinir. Dönmesi halinde namazının bâtıl olacağına hük­metmem. Hacub, Sorulmaya yakın halde bulunan, fakat henüz doğrulmayan kimsenin öğünlüğün görüşü aksine oturması gerektiğine dair delildir. [122]

 

TİLÂVET SECDESİ

 

Tilâvet Secdesi Sünnettir:

 

Rasûlullah (s.a.), içinde secde edilmesi emri içeren veya secde edenlerin sevabını, yüz çevirenlerin de azabını beyan eden âyetlerin okunması halinde, Allah Teâlâ'nın kelâmına saygı ifadesi olmak üzere secde edilmesini sünnet kılmıştır. Meleklerin Hz. Adem'e secde etmeleri emri bulunan âyet, secde âyetlerinden de­ğildir. Çünkü tilâvet secdesinde söz konusu olan husus, Allah'a secdedir. [123]

 

Tilâvet Secdesi Yapılacak Âyetler;

 

Tilâvet secdesi yapılması istenen âyetler, on dört ya da on beş tanedir. Hz. Ömer (r.a.), minber üzerinde iken bunların müstehap olduğunu, vacip olmadığını açıklamış, dinleyicilerden hiçbir kimse itiraz etmemiş, onun dediğini kabul etmişlerdir.

Rasûlullah'ın (s.a.) Necm sûresini okurken secde ettiğini, be­raberinde müslümanların, müşriklerin, cin ve insan herkesin sec­de ettiğini belirten hadisin tevili bence şöyledir: Sözü edilen vakit­te Hak, son derece açık bir şekilde ortaya çıkmıştı, herkesin teslim olmak ve boyun eğmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. O hal geçip de herkes kendi tabiî haline dönünce, küfreden küfrüne, müslüman olan da müslümanlığına devam etti. Kureyş'ten yaşlı biri, kalbinin iyice mühürlü olması sebebiyle bu ilâhî havaya gir­memiş, secde etmemiş, ancak bir avuç toprak alarak alnına götür­müştü. Bu yüzden onun dünyada iken azaplandınlması kararlaştı­rılmış ve Bedir'de öldürülmüştü. [124]

 

Tilâvet Secdesinde Şu Zikirler Okunur:

 

1. "Secede   vechî   lillezî   halekahû   ve   şakka   sem'ahû   ve basarahû bi havlihî ve kuvvetihî."

Manası: Yüzüm, kendisini yaratana, güç ve kudretiyle kulağını ve gözünü açana secde etmiştir.

2. "Allahümme, uktub ti bihâ 'ındeke ecran, ve da' annî bihâ vizran,  ve'calhâ lî 'ındeke zühran ve tekabbelhâ minnî kemâ tekabbeltehâ rain 'abdike Dâvûd,

Manası: Allahım, bu yüzden bana katından sevap yaz, benim günahımı bağışla, onu benim için katından azık kıl, ve onu benden kulun Davud'dan kabul ettiğin gibi kabul eyle. [125]

 

NAFİLE NAMAZLAR

 

Şeriat, Nafile Namazların Kılınmasına Teşvikte Bulunmuştur:

 

Şeriatlarda, kulların maslahatına yönelik olarak tecellî eden ilâhî rahmet, onlar için gerekli olan şeylerin beyan edilmesini, taa-tin tam anlamıyla nasıl fayda verebileceğinin açıklanmasını gerek­li kılar. Böylece her insanın yeterince nasiplenebilmesi temin edilir; tabiî ihtiyaçlarını ve geçimlerini karşılamakla meşgul olan in­sanlar, behemehal yapılması gereken aslî yükümlülüklere yönelir­ler, boş olanlar da nefislerini terbiye etmek, olgunlaşmak ve âhiretlerini tam anlamıyla mamur etmek için uğraşırlar. İşte, teşrîde hep ön plânda tutulan bu ilke gereği, insanların nafile ola­rak kılabilecekleri namazların beyan edilmesi, uygun sebep ve va­kitlerinin belirlenmesi gerekmiştir. Bununla yetinilmemiş, bu na­mazların kılınmasına yönelik teşvikler getirilmiş, faydaları açık­lanmış, namaz kılınması yasak olan vakitler dışında, revâtip ola­rak belirlenmemiş namazların da kılınmasına insanlar özendiril­meye çalışılmıştır.

Bu meyanda şeriat, bağlayıcı olmaksızın bazı namazların kı­lınmasını istemiştir. Bunları aşağıda sırayla ele alacağız. [126]

 

1. Farz Namazların Sünnetleri:

 

Teşvik edilen bu namazların başında sünnet namazlar gelir. Bu namazların sünnet oluşunun sebebi şudur: Dünya meşgaleleri, insana Allah'ı unutturur, farz olarak kılınan namazlar ve bu esna­da okunan zikirler üzerinde düşünülmesini engeller, tâatlerden el­de edilmek istenilen faydanın hasıl olmasını önler. Çünkü bu meş­galeler, insanın hayvani yönünü güçlendirir, kalbi katılaştırır, melekî yönünü ise zayıflatır. Bu durumda, henüz farza başlanma­dan, kalbin bu tür meşgalelerden arındırılmasını ve pasının gide­rilmesini sağlayacak bir vasıtanın konulması gerekmiş, böylece farz ibadetlere hazır bir kalp ile girilmesi, kişinin kendisini ona verebilmesi amaçlanmıştır. İnsan çoğu zaman kıldığı namazdan yeterince istifade edememektedir. Nitekim Rasûlullah (s.a.), "Nice namaz kılanlar vardır ki, namazlarından nasipleri ancak yarısı, üçte biri, dörtte biridir.[127] sözüyle buna işarette bulunmuştur. Bu durumda, namazdan beklenen maksadın ikmal edilebilmesi için farz namazın (önünde) ve sonunda nafile olarak namaz konulması gerekli olmuştur. [128]

 

Müekked Sünnetler:

 

Bu namazların en güçlü olanı, vakitlere dağıtılmış olarak kı­lınması istenilen on ya da on iki rekattir. Rasûlullah (s.a.), nama­za aslî namaz rekatları sayısınca ilavede bulunmak istemişti. Aslî sayı on birdi. Kılınacak namazlar ikişer ikişer kılınacaktı. Bu se­beple iki sayıdan (yani on ya da on iki) birini seçmesi gerekti.

Rasûlullah'm (s.a.) konuyla ilgili, "Kim bir gün ve gecede on iki rekat namaz kılarsa, cennette onun için bir ev bina edilir: Dört rekat öğleden önce, iki rekat öğleden sonra, iki rekat akşamdan sonra, iki rekat yatsıdan sonra, iki rekat sabah namazından önce. [129] hadisi, bu namazları kılan kimsenin, Allah'ın rahmetinden büyük bir pay alabileceğine işarettir. [130]

 

Sabah Namazının Sünneti:        

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:          

"Sabah namazının iki rekatı, dünyadan ve dünyada olan her şeyden hayırlıdır. [131]

Dünyadan daha hayırlı olmasının sebebi, dünyanın fani olu­şu, nimetlerinin de zahmetsiz olmayışındandır. Namazın sevabı ise bakidir ve zahmetsizdir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturur ve Allah'ı zikreder, sonra iki rekat (işrâk) namazı kı­larsa, sanki bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır. [132]

Bu hadiste sözü edilen, Rasûlullah (s.a.) tarafından her gün yapılan itİkaf olmaktadır. Daha önce itikânn faydalarından söz et­miştik. [133]

 

Öğle Namazının Sünnetleri:

 

Rasûlullah (s.a.), öğle namazının dört rekat sünneti hakkın­da, "Onlar için gök kapıları açılır. [134] "O, öyle bir vakittir ki, o anda gök kapıları açılır. Ben, o vakitte benim için salih bir amelin yükselmesini çok isterim. [135]"Hiçbir şey yoktur ki o saatte teşbih etmesin." buyurmuştur.

Derim ki: Daha önce, vakitlerden münezzeh olan Yüce Al­lah'ın, belirli vakitlerde tecellîleri olduğunu, bazı vakitlerde ruhaniyetin yayıldığını belirtmiştik, o bahse bakınız. [136]

 

Cuma Namazının Sünnetleri:

 

Büyük insan kalabalığı içinde aynı yerde, aynı vakitte cuma­ya benzer namaz olmaması için, cumadan sonra, mescidde kılan kimsenin dört, evde kılan kimsenin de iki rekat namaz kılması sünnettir. Çünkü bu (sünnetin camide kılınmaması), cahil halkın cemaatten kaçılıyormuş gibi ve benzeri vehimlere kapılmalarına yol açar. Rasûlullah'm (s.a.), bir namazın diğer namaza konuşma ya da namaz mahallinden çıkma olmaksızın ulanmamasını emretmesinin hikmeti de budur. [137]

 

İkindi Namazının Sünneti:

 

İkindi namazından önce dört, akşam namazından sonra altı rekat namaz kılınmasının istendiği de rivayet edilmiştir.

Sabah namazından sonra sünnet namaz yoktur; çünkü sabah namazından sonra sünnet olan şey, namaz yerinde işrâk vaktine kadar oturmaktır. Dolayısıyla bununla maksat hasıl olmaktadır.

Üstelik sabah namazının farzından sonra nafile namazı kılınması, mecusilere benzeme kapısını açar. İkindi namazından sonra da, mecusilere benzememe gerekçesinden dolayı nafile kılınmaz. [138]

 

2. Gece Namazı (Teheccüd):

 

Teşvik edilen namazlardan biri de gece namazıdır. Gecenin sonu, zihnin meşgalelerden uzak olduğu, kalbin kendisini topladı­ğı, sessizliğin etrafı bürüdüğü, insanların uyuduğu, riya ve insanın kendisini beğenmesi gibi hastalıklardan en uzak olunduğu bir an­dır. Taat için en uygun vakit ise, meşgalelerden uzak olunan ve gönlün tam anlamıyla yönelebileceği anlardır. Rasûlullah (s.a.), "(...) İnsanlar uykuda iken, geceleyin namaz kılın (selâmetle cen­nete girin)[139] buyururken, Allah Teâlâ da, "Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraate daha eluerişlidir. Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var. [140]buyurmakta ve bu hususa işarette bulunmaktadır.

Sonra bu vakit, ilâhî rahmetin indiği, Rabbin kula en yakın olduğu bir zamandır, ki bu hususu daha önce anlatmıştık. Öbür taraftan uykusuzluğun, hayvanı yönün zayıflatılmasmda acaip bir etkisi vardır; bir tür ilaç gibidir. Bu özelliği sebebiyledir ki, vahşî hayvanları eğitmek ve onlara av tutmalarını öğretmek isteyenler, maksatlarına ancak onları aç ve uykusuz bırakmak suretiyle ula­şabilmekte, insanlar bu yolu uygulayagelmektedirler. "Şüphesiz şu uykusuzluk, sıkıntıdır ve ağır gelir. [141] hadisinin anlamı da budur.

İşte bu yüzden gece (teheccüd) namazına fazlaca önem veril­miş, üzerinde daha çok durulmuştur. Bunun bir sonucu olarak da Rasûlullah (s.a.), onun üstünlüklerini açıklamış, âdâb ve zikirleri­ni beyan etmiştir. [142]

 

Şeytan, Uyuyanın Ensesine Üç Düğüm Atar:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şeytan, sizden biriniz uyuduğunda, ensesi köküne üç düğüm atar; her düğümle birlikte, 'Senin üzerine haydi uzun gece ola!' diye vurur. O kimse uyanıp da Allah'ı zikrettiği zaman bir düğüm çözülür, abdest alırsa iki düğüm, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse zinde ve gönlü rahat olarak sabahlar. Aksi takdirde nefsi pis, uyuşuk ve tembel olarak sabahı bulur.[143]

Derim ki: Şeytan, kişiye uykuyu tatlandırır ve uzun bir gecesi olduğu doğrultusunda ona vesvese verir. Onun bu vesvesesi çok et­kin ve şiddetli olur ve onun etkisini ortadan kaldırmak, ancak uy­kuyu iyice giderecek, Allah'a teveccüh kapısını açacak büyük bir çaba sonucu sağlanabilir. Bu yüzden uyanınca, yüzü oguşturarak Allah'ı anmak, sonra abdest almak ve misvak kullanmak, sonra da kısa iki rekat namaz kılmak sünnet kılınmıştır. Daha sonra ise is­tediği kadar dua ve zikirde bulunabilir. Ben şahsen, sözü edilen bu üç düğümü tecrübe ettim, onların vuruluşunu ve etkisini, onun şeytandan olduğunu ve bu hadisi hatırlamama rağmen bizzat kendimde gördüm.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Dünyada iken nice çeşit çeşit elbiselerle giyinik kimseler var­dır ki, âkirette çıplaktırlar. [144]

Yani kendisi, nefsanî faziletlerden yoksun olduğu için, orada çıplak kalır.

Hadiste şöyle gelmiştir:

Bir gün Rasûlullah (s.a.), korkuyla uyandı, şöyle diyordu: "Sübhânallah! Bu gece ne hazineler, ne fitneler indirildi. Namaz kılmaları için odalardakileri (eşlerini kastediyor) kim uyandırır. [145]

Bence bu hadis, olayların, duyularla algılanacak şekilde mey­dana gelmeden önce, mana halinde temessül ettiğine ve yeryüzüne indiğine delildir. [146]

 

Nefislerin, Geceleyin Allah'ın Rahmetinin İnişine Hazır Oluşu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Rabbimiz tebâreke ve teâlâ gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Yok mudur bana dua eden, duasını kabul edeyim; yok mudur benden isteyen, istediğini vere­yim; yok mudur benden af dileyen, onu affedeyim.[147]

Şöyle demişlerdir: Bu, nefislerin, geceleyin Allah'ın rahmeti­nin inişine hazır hale gelişinden kinayedir. Çünkü gönül huzurunu ortadan kaldıran sesler kesilir; kalp, kendisim meşgul eden meş­galelerden, riyadan uzak olur. Bence hadis, bu izah yanında, "in­me" diye isimlendirebileceğimiz bir şeyin oluşunu da ifade etmek­tedir. Biz, kısmen bu manaya işaret etmiş bulunuyoruz. İşte bu iki sır sebebiyledir ki Rasûlullah (s.a.), "Rabbin, kula en yakın olduğu an, gecenin son anıdır. [148] buyurmuştur.

Yine o şöyle buyurmuştur:

"Gerçekten gecede öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kimse o saata rastlar da Allah'tan dünya ve âhiret işine dair bir hayır is­terse, o istediğini Allah kendisine mutlaka verir. [149]

"Geceyi ihya etmeye bakın; çünkü bu, sizden önceki sâlihlerin yoludur. O, sizi Rabbinize yaklaştırıcı, günahlarınızı silici, kötü­lüklerden alıkoyucu bir kurbettir. [150]

Biz, daha önce günahların nasıl keffâret olunduğunu, kötü­lüklerden nasıl alıkonduğunu ve daha başka hususları anlatmış­tık, oraya bakınız.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, temiz (abdestli) olarak yatağına girer, Allah'ı zikrede ede uykuya dalar da, gecenin bir saatinde kalkar ve Allah'tan dünya ya da âhiret hayrına dair bir şey isterse, Allah onu kendisi­ne muhakkak verir. [151]

Hadisin manası bence şöyle: Kim, melekût âlemine benzer bir halde ve Allah'ın azametinden de korkarak uykuya dalarsa, gece uykuyla geçirdiği her an, uykuya başladığı an gibi işlem görür ve nefsi, Allah'ın mukarreb kullan arasında O'na dönmüş olur. [152]

 

Teheccüd Namazının Sünnetleri Ve Okunacak Dua Ve Zikirler:

 

Teheccüdün sünnetlerinden biri, kalktığında, abdest almadan önce Allah'ı zikretmesidir. Bu meyanda şu duaları okuyabileceği rivayet edilmiştir:

1. Allahümme leke'l-hamdü.[153]

Manası: Allahım, hamd sana mahsustur, gökleri, yeri ve ikisi arasında olan her şeyi tutan, idare eden sensin, övgü sadece sana mahsustur. Göklerin ve yerin, onlarda bulunanların nuru sensin, hamd ancak sana mahsustur. Göklerin, yerin ve ikisinde bulunan herşeyin hükümdarı sensin, hamd ancak sana mahsustur. Sen hak­sin, vaadin haktır, sana kavuşmak haktır, sözün haktır, cennet hak­tır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıya­met haktır. Allahım, ben sana teslim oldum, sana inandım, sana gü­vendim, sana döndüm, senin bana verdiğin güçle mücadele ettim, anlaşmazlıklarımı sana havale ettim ve senin hükmüne razı oldum; gelmiş geçmiş, gizli aşikâr, senin benden daha iyi bildiğin bütün gü­nahlarımı affet! Her şeyin başı ve sonu sensin, ilâh olarak ancak sen varsın, senden başka tanrı yoktur.

2.On defa "Allahu ekber", on defa "el-Hamdu lillah",on defa "Sübhâne'l-meliki'l-kuddûs", on defa "Estağfirullah", on defa "ha ilahe illallah" der, sonra da on defa şu duayı yapar: "Allahümme innî eûzü bike min dîkı'd-dünyâ ve diki yevmi'l-kıyâme."

Manası: Allahım, dünya sıkıntılarından ve âhiret gününün sı­kıntılarından sana sığınırım.

3. "Lâ ilahe illâ ente sübâneke..."

Manası: Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Allahım seni her tür­lü noksan sıfatlardan tenzih eder, her türlü kemâl sıfatlarıyla öve­rim, günahımı affetmen için sana tevbe ederim, senin rahmetini iste­rim. Allahım, ilmimi artır, hidayet verdikten sonra kalbimi sapıtma ve bana katından bir rahmet bahşet; çünkü sen çok bahşedicisin.

4. Sûrenin sonuna kadar şu âyetlerin okunması: "înne fi hal-kı's-semâvâti ve'l-ardı va'htilâfi'l-leyli ve'n-nehâri le âyâtin li ulî'l-elbâb. [154]

Manası: Elbetteki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün yer değiştirişinde akıl sahipleri için büyük alâmetler vardır.

Sonra misvakla ağızını temizler, abdest alır ve vitir de dahil olmak üzere on bir ya da on üç rekat namaz kılar. [155]

 

Rasûlullah'ın (S.A.) Gece Zikirleri:

 

Gece namazının âdabından biri de, Rasûlullah'ın (s.a.) nama­zın rükünlerinde sünnet olarak devamlı olarak okuduğu zikirlere müdavim olmak, her iki rekatta bir selâm vermek ve sonra elleri kaldırıp, "Ya Rabbi! Ya Rabbi!" diye başlayarak büyük bir huşu içerisinde yalvarıp yakarmaya başlamaktır.

Rasûlullah (s.a.) gece namazında şu duayı yapardı: "Allahümme ic'al fi kalbî nûran.

Manası: Allahım, kalbime nur, gözüme nur, kulağıma nur kıl; sağımdan nur, solumdan nur, üstümden nur, altımdan nur, önüm­den nur, arkamdan nur kıl; benim için bir nur kıl! [156]

 

Vitir, Gece Namazının Esasını Teşkil Eder:

 

Rasûlullah (s.a.) gece namazını çeşitli şekillerde kılmıştır ki, hepsi de sünnettir. Vitir, gece namazının esasını teşkil eder. Rasû­lullah'ın (s.a.), "Şüphesiz Allah Teâlâ sizi bir namaz ile destekle­miştir; o vitirdir, onu yatsı ile fecir arasında kılınız." hadisinin ifa­de ettiği mana budur. Rasûlullah (s.a.), bu namazı tek olarak meşru kılmıştır. Çünkü tek, mübarek bir sayıdır. Hadiste şöyle gelmiştir: "Şüphesiz Allah tektir[157] bu itibarla ey ehl-i Kur'ân tek

yapın. [158]

Ne var ki Rasûlullah (s.a.), gece namazının ikamesine ancak ilâhî teyide mazhar olmuş kimselerin güç yetirebileceğini gördü­ğünden bunu herkese yönelik bir yükümlülük kılmadı ve vitir na­mazının gecenin ilk kısmında kılınmasına ruhsat verdi. Bununla birlikte gecenin son bölümünde kılınmasını da teşvik etti. Şu hadis bu manadadır:

"Kim, gecenin sonunda kalkamayacağından korkarsa, o vitri gecenin evvelinde kılsın; kim de gecenin sonunda kılabileceğini umuyorsa, o gecenin sonunda kılsın. Zira gece namazı şahitlidir, bu (yani gecenin son bölümünde kılınması) daha faziletlidir. [159]

Doğrusu vitir namazı sünnettir[160] ancak sünnetler içerisinde en güçlüsüdür. Hz. Ali, İbn Ömer ve Ubâde b. es-Sâmit[161] (r.a.), bunu böyle açıklamışlardır.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah, sizi bir namazla teyit etti ki, o sizin için kızıl develere[162] sahip olmaktan daha hayırlıdır. [163]

Derim ki: Bu, Allah Teâlâ'nın, kullar üzerine ancak kendileri­ne yeterli olacak kadarını farz kıldığını gösterir. Önce on bir rekat farz kılmış, sonra huzur halinde iken eklenen diğer rekatlarla (sa­yıyı on yediye) tamamlamıştır. Sonra daha ziyade istifade etmek ihtiyacı duyanları teyit etmek için Rasûlullah (s.a.), vitir namazını koymuştur. Çünkü o, kabiliyetli olanların daha çok sevap isteye­ceklerini, dolayısıyla daha fazla namaza ihtiyaç duyduklarını gör­müştür. Bunun sonucu olarak da, namaz rekatlarının asıl sayısın­ca yani on bir rekat ekleme yapmıştır. İbn Mes'ûd'un (r.a.), bedeviye, "Bu senin ve senin gibiler için değildir." derken kastetti­ği mana budur. [164]

 

Vitir Namazı Duaları:

 

Vitir namazında okunacak dualardan biri, Rasûlullah'ın (s.a.) Hasan b. Ali'ye Öğretmiş olduğu şu duadır. O bu duayı, vitrin ku-nutunda okurdu:

1. "Allahümme 'hdinî fîmen hedeyte..."

Manası: Allahım, beni hidayet ettiklerin arasında doğru yola ilet, be­ni afiyet verdiklerin arasında sağlık ve afiyet üzere kıl, işlerini üstlendik­lerin arasında benim de işlerimi üstlen, bana verdiğin her şeyi hakkımda mübarek eyle, beni hükmettiğin şeylerin şerrinden koru; şüphesiz ki sen hükmedersin, ama hiçbir kimse sana hükmedemez. Senin dost edindiğin kimse hiç zillete düşmez, senin düşman ilan ettiğin kimse de hiçbir zaman izzet bulamaz. Ey Rabbimiz, senin şanın çok yücedir, sen her şeyden yüce­sin.

2. Yukarıdaki duanın sonunda şöyle der:

"Allahümme innî eûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtikemin ukûbetike ve eûzü bike minke lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike."

Manası: Allahım, ben gazabından rızana, ukubetinden affına sı­ğınırım, senden yine sana sığınırım. Ben seni layıkıyla övmekten acizim; sen, kendini övdüğün gibisin.

3. Selâm verdiği zaman, üç defa "Sübâne'l-meliki'l-kuddûs" der, üçüncüsünde sesini yükseltir.

Rasûlullah (s.a.), vitri üç rekat kılması halinde , ilk rekatta "Sebbihi'sme rabbike'l-a'lâ" sûresini, ikinci rekatta "Kul yâ eyyühâ'l-kâfirûn" sûresini, üçüncü rekatte de İhlâs süresiyle Muavvizeteyn[165] sûrelerini okurdu. [166]

 

3. Teravih Namazı:

 

Nafile olarak kılınması istenen namazlardan biri de, Rama­zan gecelerinin ihyasına yönelik olan teravih namazıdır. Bunun meşru kılınmasında hikmet şudur: Ramazandan maksat, müslü-manların m el e ki eşmelerini, onlara benzer bir hal almalarını sağla­maktır. Rasûlullah (s.a.), bunun için iki derece kılmıştır:

i. Avam derecesi: Bunun için ramazan orucunun tutulması ve farzların yerine getirilmesi yeterlidir.

ii. İhsan derecesi: Bunun için ramazan orucunun tutulması yanında gecelerinin de ihya edilmesi, dilin her türlü lakırdılardan tutulması, itikâfa girilmesi, son on günde daha büyük bir şevkle kişinin kendisini ibadete vermesi gerekmektedir. Rasûlullah (s.a.), ümmetinin tamamının ihsan derecesinin gereğini yerine getireme­yeceğini bildiğinden, herkesin kendi gücünce çaba göstermesini is­temiş, herkesten aynı tavrı beklememiştir.

Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur:

"Yaptığınız şeye o kadar devam ettiniz ki, bunun size farz ola­cağından korktum. Eğer size farz kılınmış olsa, onu yapamazdı­nız. [167]

Bil ki: İbadetlerin, kullar üzerine farz kılınması için, onların nefislerinde yer edecek bir durumda olması gerekir. Bu teşri' ilke­sinden hareketle Rasûlullah (s.a.), ümmetin ilk nesillerinin bu ibadeti itiyat edinmeleri ve nefislerinin ona iyice yatkın hal alması, ihmal göstermeleri halinde içlerinde bir eziklik hissetmeleri halin­de yahut bunun dinin bir nişanesi halini alması durumunda bu­nun onlara farz kılınabileceği ve Kur'ân'ın bu doğrultuda bir hü­küm indirebileceği, buna da sonraki nesillerin güç yetiremeyebileceği korkusuna kapılmıştır. O bu korkuya, teşri sırasında, rahmet-i ilâhîyi, insanların meleklere benzer bir hal almaları doğrultusun­da yükümlü kılınmasını ister görmesi, onların da bu namaza en ufak bir ilgi göstermeleri ve nefislerinde yer edip, dört elle sarıl­maları sonucunda hemen Kur'ân'ın inip, onu bağlayıcı bir emir ha­line dönüştürmesinin uzak bir ihtimal olmadığını görmesi sonucu kapılmıştı. Allah Teâlâ, onun bu firasetini doğrulamıştır. Zira on­dan sonra gelen mü'minler kalplerine doğan ilhamla bu namaza dört elle sarılmışlardır. [168]

 

Ramazan Gecelerinin İhyası, Mağfiret Sebebidir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramazan gece­lerini ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.[169]

Çünkü kişi, bu dereceyi elde etmekle, melekleşmeyi ve gü­nahların keffâret olunmasını gerektiren Allah'ın rahmet dalgaları­na erişmiş olur. [170]

 

Sahabe Ve Teravih Namazı:

 

Sahabe ve daha sonra gelen nesiller, Ramazan gecelerinin ih­yası konusunda üç yeni şey getirmişlerdir:

1.Mescidlerde toplanmışlar ve teravihi cemaat halinde kıl­maya başlamışlardır. [171] Çünkü ibadetin topluca yapılması, avam-havas herkes için daha kolay gelmektedir.

2. Gecenin son bölümünde kılınan namazın şahitli olduğu ge­çer görüş olmakla birlikte, teravih namazı gecenin başında kılınır olmuştur.   Aslında  Hz.   Ömer'in   de   işaret   ettiği   gibi geciktirilmesi daha sevaptır, bununla birlikte uygulama, kolaylık ilkesinin gereği olarak bu doğrultuda yerleşmiştir.

3.Yirmi rekat olarak yerleşmesi. Müslümanlar, Rasûlullah'ın (s.a.), ihsan mertebesinde olanlar için, sene boyunca kılınmak üze­re on bir rekat namaz[172] koyduğunu görmüşlerdi. Bundan hareket­le, bir müslümanın Ramazan ayında kendisini ibadete vermesi, melekleşmeye çalışması halinde kılacağı namazın, onun koyduğu miktarın iki katından daha az olmasının uygun olmayacağı hük­müne vardılar ve teravih namazını böylece yirmi rekat olarak belirledirler. [173]

 

4. Kuşluk Namazı:                           

 

Kılınması istenilen nafile namazlardan biri de kuşluk nama­zıdır. Bunun hikmeti şudur: Hikmet-i ilâhî, gündüzün her dörtte bir diliminin, insanı gaflet halinden kurtaracak ve Allah'ı anması­nı sağlayacak ibadetten hali olmamasını gerektirmiştir. Gündüzün dörtte biri, üç saat gibi bir zaman eder ve bu süre, Arap-Acem bü­tün insanlarca zaman birimi olarak kullanılan Ölçüyle çok sayılan miktarın en alt sınırıdır. Bu yüzden kuşluk namazı, Rasûlul-lah'tan (s.a.) önce sâlihlerin sünneti olarak mevcut bulunuyordu.

Hem şu var: Gündüzün ilk saatleri, rızık arama ve geçim telaşesi için koşuşturma anıdır. Bu saatte sünnet kılman kuşluk na­mazının, insanı saran gaflet haline karşı bir tür ilaç olması amaç­lanmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.), çarşı ve pazara giren kimse­nin, "Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh..." zikrini okumasını sünnet kılmıştır. [174]

 

Kuşluk Namazının Üç Derecesi Vardır:

 

Kuşluk namazının üç derecesi vardır:

1. En az miktarı: Bu, iki rekattır ve insanoğlunun her bir ek­lemine karşılık vermesi gereken sadakanın yerini tutar. Allah Teâlâ'mn her organı, her eklemi sağlıklı kılması, büyük bir nimet­tir ve bu, Allah için güzel işler yapmak suretiyle O'na hamdedil-mesini gerektirir. Namaz, iç ve dış organlarla, dahilî kuvvetlerle yerine getirilen en büyük iyi iştir. Dolayısıyla bir şükür ifadesi ol­mak üzere bu namazın kılınması sünnet olmuştur.

2. İkinci derecesi dört rekat olarak kılmaktır. Bu konuyla ilgi­li olarak da Allah Teâlâ kudsî hadiste şöyle buyurur:

"Ey Âdem oğlu! Günün evvelinde benim için dört rekat na­maz kıl ki, ben de günün sonunda seni kollayayım.[175]

Bence bunun manası şudur: Bu dört rekat namaz, günün so­nuna kadar başka (nafile) bir amel işlemese bile, nefis terbiyesi için yeterli bir miktardır.

3. Sekiz ya da on iki rekat gibi daha fazla kılmak.

Kuşluk namazı için en uygun zaman, günün yükselmeye baş­ladığı, kumların ısındığı, deve yavrularının artık sıcaktan gezemez oldukları zamandır. [176]

 

5. İstihare Namazı:

 

Kılınması istenilen nafile namazlardan bir diğeri istihare na­mazıdır. Cahiliye döneminde insanlar, bir yola çıkmak, evlenmek, alış veriş yapmak gibi önemli bir işle karşı karşıya oldukları za­man fal oklarına başvururlar ve böylece o şeyi yapmanın mı, yoksa terketmenin mi kendileri için hayırlı olacağını öğrenmek isterler­di. Rasûlullah (s.a.), bunu yasakladı; çünkü bu, bir asla dayanmı­yordu ve sadece tesadüften ibaretti; üstelik Allah'a da iftira içeri­yordu; zira okların üzerinde "Rabbim bana emretti", "Rabbim bana yasakladı" yazıyordu.

Fal okları yerine Rasûlullah (s.a.) onlara istihare usûlünü ge­tirdi. İnsan, kendisini Allah'a verir ve bir şey hakkında O'nun va­sıtasıyla bilgilenmek, o şey hakkında Allah'ın rızasının bulunup bulunmadığını öğrenmek isterse, bunun için de kalbini tamamen onun kapısına bağlarsa, çok geçmez ilâhî bir sır iner ve kul böylece bilgilenmiş olur. İstiharenin en büyük faydasından biri, insanın kendi nefsî arzusunu ortadan kaldırmak istemesi, hayvanı yönü­nün melekî yönüne boyun eğmesi, insanın yüzünü Allah'a dönme­sidir. Eğer bunu yapabilirse, o zaman Allah'ın ilhamını bekleme konusunda tıpkı melekler mesabesinde olur. Nasıl ki melekler, kendilerine ilham geldiğinde, o ilham doğrultusunda nefsânî bir sâikle değil de, ilâhî bir sâikle harekete geçerlerse, insan da Öyle olur, melekleşir.

Bence, yapılacak işler hakkında çokça istiharede bulunulma­sı, melekleşmenin sağlanması konusunda tecrübe edilmiş bir ilaç­tır. [177]

 

İstihare Âdabı Ve Duası:

 

Rasûlullah (s.a.), istihare namazının nasıl kılınacağını ve ne dua edileceğini belirtmiş, bu namazı iki rekat olarak koymuştur. Namazda şu duanın yapılmasını öğretmiştir: "Allahümme innî estehîruke bi ılmike..."

Manası: Ya Rab! Hakkımda hayırlısını bildiğin için senin der-gah-ı inayetinden ben, hayırlısını bildirmeni dilerim. Ve hayırlı yöne gücün yetiştiğinden, senin lütuf hazinenden beni kudretlendirmeni dilerim. Ya Rab! Hayırlı olan yönün açıklanması ve takdirini senin o büyük fazl u kereminden isterim. Allahım, senin her şeye gücün ye­ter, halbuki benim yetmez. Sen her şeyi bilirsin, halbuki ben bil­mem. Muhhakkak sen, şuurumuzdan uzak olan her şeyi de pek ya­kından bilirsin. Ya Rab! Bilirsen ki, (bildiğinde hiç şüphe yoktur), şu azmettiğim iş, dinime, dünya ve âhiretime taalluku cihetiyle, (yahut istihare eden kimse dünya ve âhiret işimde der) benim için hayırdır; bunu bana mukadder kıl, beni buna muvaffak kıl ve bunu bana ko-laylaştır. Sonra işlemeye kudret bahşettiğin ve bana müyesser kıldı­ğın bu işi bana mübarek kıl, hayır ve bereketini artır. Yine bilirsen ki (bildiğinde hiç şüphe yoktur), şu azmettiğim iş, dinime, dünya ve âhiretime taalluku itibariyle (yahut istihare eden kimse dünya ve âhiret işimde, der) benim için serdir. Bu işi benden, beni ve gönlümü de bu işten çevir. Ve hayır, her nerede ise, onu bana mukadder ve müyesser kıl. Sonra nefsimi, ona razı kıl.

Ravi, istihare eden kişi, duanın "bu iş" diye kinaye yoluyla zikredilen her yerinde hacetini adıyla anar, demiştir.[178]

 

6. Hacet Namazı:

 

Kılınması İstenen nafile namazlardan bir diğeri hacet nama­zıdır. Bu namazın esası şudur: İnsanlardan beklenti halinde ol­mak, ihtiyaçları onlardan istemek, Allah'tan başkasından istiâne­de bulunma manası içerir ve bu istiâne de tevhidi zedeler. İşte in­sanlardan bu şerrin defedilmesi için, onlara hacet namaz ve duası meşru kılınmıştır. Hacetin bu yolla görülmesi, tevhidi teyit edecek ve kişinin ihsan derecesini yükseltecektir. Bunun için hacet nama­zı sünnet kılınmıştır.

Hacet namazı şöyle kılınır: Kişi, iki rekat kılar, sonra Allah'a övgüde bulunur, Rasûlullah'a (s.a.) salât ve selâm getirir, sonra da şu duayı okur:

"Lâ ilahe illallahu'l-kalîmu'l-kerîm...

Manası: Halım ve kerîm olan Allah'tan başka tanrı yoktur. Yüce arşın Rabbi Allah, her türlü noksanlıklardan münezzehtir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Ya Rab! Benim İçin rahmetinin gereği olan amelleri isterim, mağfiretini kesinleştirecek fiiller isterim, her türlü iyilikten bol bol isterim, her türlü kötülükten esen­lik dilerim, Allahım, bende affetmedik hiçbir günah bırakma, gider-medik hiçbir sıkıntı bırakma, rızana uygun olan hiçbir ihtiyacımı görmeden beni kapından salma, ey acıyanların en merhametlisi olan Allahım.[179]

 

7. Tevbe Namazı:

 

Nafile namazlardan bir diğeri, tevbe namazıdır. Özellikle de bir günah işledikten hemen sonra, o günahın pası henüz kalpte yer etmeden Allah'a yönelmek ve tevbe etmek, işlenen günaha keffâret olur ve kötülüğü ondan giderir. Bu itibarla, bu namazın kılınması sünnet olmuştur. [180]

 

8. Abdest Namazı:

 

Bir diğeri de abdest namazıdır. Bu namazın faziletini beyan sadedinde Rasûlullah (s.a.), sabah namazında BilâPe[181] 'Ya Bilâl! islâm döneminde işlemiş olduğun en güvendiğin amelini bana söyle; şüphesiz ben, cennette iken önümde senin ayak seslerini işit­tim." buyurmuş, o da bunun her abdest alışının arkasından na­maz kılışı olabileceğini söylemiştir. [182]

Bence bunun sırrı şudur: Devamlı abdestli durmak ve her ab­dest sonrasında da namaz kılmak, ihsan mertebesi için önemli bir göstergedir ve bunu ancak yüksek makamlara gelmiş kimseler ba­şarabilir.

Rasûlullah'ın (s.a.) yine Bilâl'e, "Cennete girmede beni neyle geçtin?[183] buyurmasının manası bence şudur: Bu olayda öne geç­me, ihsan mertebesinde önde olmanın suretidir. Bilâl'ın, ihsan mertebesine ulaşmış herkesin önderi olan Rasûlullah'tan (s.a.) Ön­de bulunmasını şöyle izah edebiliriz: Kâmil olan için, ihsan merte­besini oluşturan her kemâl haline nisbetle bir yakınlık durumu  vardır ve halini dışa vuran şey de bu yakınlıktır. O kemâl haline yönelik bilgi, duymak ve tatmak yoluyla oradan kalbe doğar. Bu­nun benzeri şudur: Meselâ şair ve muhasip olan Zeyd'i ele alalım. Onun zihnine, kendisinin bir şair ve şiirde ne mertebede olduğu­nun doğması halinde, hesap bilgisi hiç aklına gelmez. Kendisinin muhasip olduğu zihnine geldiğinde de, o yeteneğinin parlaklığı karşısında kendisinden geçer ve şiir yeteneğini unutur. Peygam­berler {s.a.), iman yakınlığı halini herkesten daha iyi bilen kimse­lerdir. Çünkü Allah Teâlâ, onların duymak ve tatmak yoluyla onun hakikatine vakıf olmalarını murad etmiştir. Böylece onlar, bu mertebede kendi yaşadıkları şeyleri insanlar için bir yol olarak koyacaklardır. Peygamberlerin, hissî ve daha başka lezzetleri, bü­tün mü'minlerin tattığı şekil üzere tatmalarının sırrı budur. Rasûlullah (s.a.), Bilâl'ın Önde olmasından, onun imânı yakınlığını gör­müş ve onun ihsan mertebesinde iyice yerleşmiş olduğunu anla­mıştır. [184]

 

9. Teşbih Namazı:      

 

Bir diğeri de teşbih namazıdır. Bunun önemi, haddi zatında Rasûlullah (s.a.) tarafından zikirleriyle birlikte, ihsan mertebesin­deki kimseler için sünnet kılınmış tam ve kâmil bir namaz mesa­besinde olan büyük miktarda zikir içeren bir namaz oluşundadir. Böyle bir namaz, onun hakkını tam verenler için yeterlidir. Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.), bu namazın faziletinden olmak üzere, on özellikten bahsetmiştir. [185]

 

10. Husuf Ve Küsüf Namazı:

 

Nafile namazlardan bir diğeri de, güneş ve ay tutulması, aşırı karanlık bastırması gibi kevnî âyetlerin zuhuru esnasında kılınan namazlardır. Kevnî âyetler ortaya çıktığında nefis kendine gelir ve «lerhal Allah'a sığınır, dünyadan bir tür el etek çeker. İşte böyle bir hal nıü'min hakkında kendisini dua, niyaz ve namaza vermesi, di­ğer hayırlı amellerde bulunması için bir fırsattır.

Sonra bu vakitler, Allah Teâlâ'nın âlem-i misâlde olayları hükme bağladığı zamandır. Bu yüzden arifler, bu anda korku his­sederler. Nitekim Rasûlullah (s.a.) da bu yüzden korku duymuş­tur. Bu vakitler, ruhaniyetin yeryüzüne yayıldığı anlardır. Bu itibarla ihsan mertebesinde bulunanlar için uygun olan davranış şekli, bu vakitleri kollayarak kendisini Allah'a yaklaştırmaya ça­lışmaktır. Numan b. Beşîr hadisinde güneş tutulması hakkında Rasûlullah'ın "Allah Teâlâ, yaratıklarından bir şeye tecellî ettiğinde, o şey ona boyun eğer.[186] buyurması bu manayı ifade et­mektedir.

Sonra kâfirler güneş ve aya secde ederler. Bu durumda mü'min için en uygun davranış, onların ibadete müstahak olma­dıklarım gösteren bir âyet görmesi halinde, derhal Allah'a tazarru ve niyazda bulunmak olacaktır. "Ne güneşe, ne de aya secde edin; onları yaratan Allah'a secde edin! [187] âyeti bu manayı ifade et­mektedir. Bu, dini yücelten bir şiar, inkarcıları da susturan bir ce­vap olacaktır.

Sahih olarak rivayet olunduğu üzere Rasûlullah (s.a.), yaka­rış makamı olması hasebiyle secdeye itibarla bir rekatta iki kı­yamda ve iki rükûda bulunmuştur. Çünkü bunlar da, secde gibi huşu ifade eden fiillerdir; dolayısıyla tekrarı uygun olur. Rasûlul­lah (s.a.) bu namazı cemaatle kılmıştır ve "înne's-salâte câmiaten' diye nida edilmesini emretmiş, namazda açıktan okumuştur. [188]

Dolayısıyla kim, Rasûlullah'ın (s.a.) yaptığı gibi yaparsa, gü­zel bir iş işlemiş olur. Kim de normal bilinen namaz şeklinde kılar­sa, o da Rasûlullah'ın (s.a.), "Bunu gördüğünüzde, Allah'a dua edin, tekbir alın, namaz kılın ve sadaka verin! [189]buyruğu ile amel etmiş olur. [190]

 

11 İstiskâ (Yağmur İsteme) Namazı:

 

Nafile namazlardan biri de yağmur duası namazıdır. Rasûlul­lah (s.a.), ümmeti için çeşitli yerlerde, birçok defa yağmur talebinde bulunmuştur. Ancak ümmeti için bu konuda sünnet olan nama­zı şöyle belirlemiştir: Kendisi pejmürde bir halde, büyük bir tevazu ve niyaz içerisinde cemaati namaz kılınacak yere çıkarmış, orada iki rekat namaz kıldırmış ve namazda açıktan okumuştur. Sonra bir hutbe irad etmiş, hutbede kıbleye yönelerek dua etmiştir. Elle­rini iyice kaldırmış, ridasını tersyüz ederek giymiştir.[191]

Müslümanların, bütün himmetlerini bir araya toplayarak, belli bir şeye karşı büyük bir arzu duyarak, istiğfarda bulunarak, hayır hasenat işleyerek belli bir yerde toplanmaları, duaların kabul edilmesinde son derece etkin olur. Sonra namaz, kulun Allah'a en yakın olduğu andır. Ellerin kaldırılması, tam anlamıyla tazar-ruda bulunmayı, yalvarıp yakarmayı, gerçek anlamda niyazda'bu­lunmayı, nefsin huşu haline girmesi için uyarılmasını temsil eder. Ridamn tersyüz edilerek giyilmesi, hallerinin değiştiğini remze-der. Nitekim, imdat çağırışında bulunanlar da, hükümdarların hu­zurlarına girerlerken aynı şeyi yaparlar.

Rasûlullah (s.a.), yağmur duasında şunları okurdu:

"Allahümme 'ski ıbâdeke ve behîmeteke ve'nşur rahmekete ve ahyi beledeke'l-meyyit. [192]

Manası: Allahjm, kullarını, hayvanlarını sula, rahmetini yay, ölmüş beldeni yeniden dirilt!

"Allahümme 'skınâ gaysen muğîsen merîen nâfıan gayra dârrin 'acilengayra âcilin. [193]

Manası: Allahım, bize yardım eden, toprağı doyuran, içimize si­nen, bolluk ve bereket getiren, faydalı olan zararı olmayan, hemen yağan geç kalmayan yağmur ver! [194]

 

12. Bayram Namazları: [195]       

 

Bunun üzerinde ileride ayrıca durulacaktır. [196]

 

Şükür Secdesi:                           

 

Nafile namazlar arasında sayılabilecek bir şey de şükür secdesidir. Bu, sevindirici bir şeyin olması, ya da bir musibetin defedilmesi halinde ya da bunlara ait bir haberin duyulması halinde yapılır. Aslında şükür kalbin işidir. Bunun, güç kazanabilmesi için mutlaka dışa vuran bir de şeklinin olması gerekir. Hem nimetlerin vermiş olduğu bir taşkınlık ve şımarıklık hali olur; nimetin sahibi­ne boyun eğmek, onun huzurunda yere kapanmak suretiyle bu taşkınlık ve şımarıklık ortadan kaldırılmış olur.

Buraya kadar anlattıklarımız, Rasûlullah'ın (s.a.), ümmetin­den ihsan mertebesinda olanlar, kendilerinde ilerleme yeteneği bulunanlar için sünnet kılınan namazlar olmaktadır. Bunlar, avam havas herkes üzerine vacip kılınan ve kesin olarak herkes­ten kılınması istenilen farz namazlara ek olarak ve bağlayıcı ol­maksızın konulmuştur. [197]

 

Namaz Kılmak Yasak Olan Vakitler:

 

Namaz hayırlı bir ibadettir. Bu itibarla, dileyen yukarıda say­dıklarımıza ilave olarak dilediği kadar fazladan kılabilir. Şu kadar var ki beş vakitte namaz kılmak yasaklanmıştır. Bunlardan üçü hakkındaki yasak, diğer ikisine nisbetle daha güçlüdür. Bu üç saat şunlardır:

1. Güneşin, doğuş anı. Bu ufuktan yükselişine kadar sürer.

2. Güneşin tam tepe noktaya dikilmeye başlamasından, batı­ya doğru meyline kadar olan vakit.

3. Güneşin sararıp batma anı.

Bu vakitler, mecusilerin ibadet vakitleridir. Onlar, dinlerini tahrif eden ve Allah'ı bırakarak güneşe tapınmaya başlayan, şey­tanın yoldan sapıttığı bir kavimdir. Rasûlullah'ın (s.a.), "Güneş, [531 doğarken, şeytanın iki boynuzu arasından doğar.[198] sözünün ifa­de ettiği anlam budur. Çünkü bu anda kâfirler, güneşe secde ha­linde olurlar. Bu durumda İslâm ümmetinin, ibadetlerin en büyü­ğü olan namazın vakti yönünden de, küfür milletinden ayrılması gerekli olmuştur.

Diğer iki vakte gelince, bu şu hadiste ifadesini bulmuştur: Güneş doğup iyice ortaya çıkıncaya kadar sabah namazından sonra, batıncaya kadar da ikindi namazından sonra namaz kıl­mak yoktur.[199]

Derim ki: Bu iki vakitte namaz kılınmasının yasaklanması, yasak olan diğer üç vakitte namaz kılınmasına yol açması sebebiy­ledir. Bu yüzden Rasûlullah'ın (s.a.), bazen bu vakitlerde namaz kıldığı olmuştur. Çünkü kendisi, mekruh bir duruma düşmekten emin bulunmaktadır.

Cuma günü öğle zeval vakti namaz kılınmasının caiz olduğu istisna olarak rivayet edilmiştir. "Ey Abdi Menâf oğulları! Sizden her kim insanların işini üstlenirse, sakın ola ki, hiçbir kimseyi bu kutsal evi tavaf etmekten ve gece ya da gündüz dilediği her vakitte namaz kılmaktan alıkoymasın. [200] hadisinden de, Mescicî-i Ha-ram'da yasak olan bu üç vakitte de namaz kılmanın caiz olduğu hükmü çıkarılmıştır. Genel yasak hükmüne burada ve cuma günü uyulmamasının sırrı, bu ikisinin dinî nişanelerin ortaya çıktığı za­man ve mekan oluşlarıdır. Bu özellikleriyle, namaza engel olan manayı ortadan kaldırmış olmaktadırlar. [201]

 

AMELDE ORTA YOL: İTİDAL

 

Tâatlerin Hastalığı, Nefsin Usanmasıdır:

 

Tâatler konusunda en onulmaz dert, usangaçlıktır. Nefis bir usandı mı, artık huşu havasına giremez ve ibadetlerin içermiş ol­duğu meşakkatler, ibadet manasından çıkar. Rasûlullah (s.a.), "Her şeyin bir zindelik hali vardır; her zindeliğin de bir gevşeklik ve usanma hali vardır.[202] hadisiyle bu manayı kastetmiştir. Bu hikmet sebebiyledir ki, bir iyiliğin toplum tarafından işlenmez ol­duğu, gereken ilgi ve önemin verilmediği bir anda işlenmesi halin­de sevabının kat kat olacağı belirtilmiştir. Çünkü bu hâlde iken o iyiliğin işlenmesi, ancak büyük bir irade, azim ve gayret sonucu meydana gelebilir.

Usanma korkusu sebebiyledir ki Sâri' Teâlâ, her ibadeti, ay­nen hastaya verilen ilaç gibi ne az ne çok, tam ölçüsünde takdir buyurmuştur.[203]

 

İbadetlerden Maksat Nefsin Öldürülmesi Değildir:

 

Sonra ibadetlerden maksat, kulların ihsan mertebelerine ulaşmalarını sağlamaktır. Ancak bu sağlanırken onların gerekli ihtiyaçlarını karşılamaları engellenmeyecek, herhangi bir hakkı ihlal etmelerine imkân verilmeyecektir. Selmân'ın[204] (r.a.), "Şüp­hesiz gözlerinin, üzerinde bir hakkı vardır, eşinin üzerinde bir hakkı vardır." demesi ve Rasûlullah'ın (s.a.) onu tasdik etmesi bu manayı ifade etmektedir. Rasûlullah (s.a.), "Ben hem oruç tuta­rım, hem de yerim; geceleri hem ibadet ederim hem de uyurum, ka­dınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o ben­den değildir.[205] buyurmuştur.

İbadetlerden beklenen amaç, nefsin istikâmet kazanması, eğ­riliğinin giderilmesidir; yoksa onun öldürülmesi değildir. Çünkü nefsin Öldürülmesi, çoğunluk hakkında zaten imkânsızdır (ve fıt­rata da aykırıdır). Bu manada Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur:

"İstikâmet sahibi olun, sizin için sünnet kılınan yoldan sap­mayın; amellerden güç yetirdiğiniz kadarını işleyin. [206]

İstikâmet, nefsi melekî lezzetlerden haz almak, hayvani reza­letlerden de elem duymak için uyarmaya yeterli olacak, hayvanı yönünün melekî yönüne uymasını aklettirebilecek bir miktarla gerçekleşir. Eğer bu miktardan fazla olacak olursa, o zaman nefis onu itiyat edinir ve artık ondan faydalanamaz. [207]

 

Şer'î Maksatlardan Biri De Dinde Aşırılık Kapısının Kapatılmasıdır:

 

Teşrî' esnasında dikkate alınan önemli maksatlardan biri de, dinde aşırılık kapısının kapatılmasıdır. Aşırılık, insanların bir şe­ye dört elle sarılmalarını gerektirir. Arkadan bir nesil gelir ve o şe­yin kendi üzerlerine yazılmış semavî bir yükümlülük olduğunu zannetmeye başlar. Sonra bir nesil daha gelir ve o şey hakkında mevcut bulunan zan, artık kesin bilgiye dönüşür, muhtemel olan, kalplerin yatıştığı şey olur. Bunun sonucunda din muharref bir hal alır. Allah Teâlâ'nm, "Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptı­lar. [208] buyruğu bu manayı ifade eder.

Sonra, bir kimse diliyle aksini ikrar etse bile içinde, Al­lah Teâlâ'nın ancak zor tâatlerle razı olacağına, şayet bunlar hak­kında ihmal gösterirse, kendisiyle nefis terbiyesi arasına büyük bir perdenin gireceği ve bu durumda Allah'ın hakkına riayette bü­yük bir kusur göstermiş olacağı zannını taşırsa, o kişi bu zannı doğrultusunda muaheze olunur ve itikadınca nasıl yapması gerek'vorsa, o şekilde hareket ederek tefrit (ihmal) halinden çıkması qtenir. Eğer bunu yapmaz ve taksir gösterirse, o zaman bilgisi, kendi aleyhine döner ve zararlı bir hal alır; aydınlatıcı olmaktan nkar zulmete dönüşür. Bunun sonucunda da nefsindeki kusur se­bebiyle tâati kabul olunmaz. Rasûlullah (s.a.), "Şüphesiz din ko­laylıktır; bu din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendi­ni zora koşan kimseye, mutlaka din galebe çalacaktır.[209] buyur­mak suretiyle bu hususa dikkat çekmiştir. [210]

 

Amellerde İtidal Ve Devamlılık:

 

Bu gibi sebepler yüzünden Rasûlullah (s.a.), ümmetinin amel­ler İşlerken itidali elden bırakmamaları, konulmuş olan şer'î sınır­lar aşılarak, usangaçlık verecek, dinde karışıklıklar doğuracak, tabiî ihtiyaçların karşılanması için gerekli faaliyetleri engelleye­cek bir davranış içine girmemeleri konusunda onları uyarmış, aşı­rılığın mahzurlarını bazen açık bir dille, bazen de işaret yoluyla açıklamıştır.

Bu meyanda o, şöyle buyurmuştur:

"Amellerin Allah katında en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır. [211]

Bence, bunun sırrı şudur: Bir amelde devamlılık göstermek, onu bırakmamak, kişinin ona karşı sürekli bir rağbet beslediğinin delilidir. Sonra nefsin, bir tâatten etkilenmesi, faydasını içine sin-direbilmesi için belli bir müddetin geçmesi ve onda devamlılık gös­terilmesi, ona karşı gönlün huzur duyması gerekir. Bütün bunla­rın yanı sıra, o amelin nefsin meşgalelerden uzak olduğu bir ana tesadüf etmesi de gerekir. Aynen kişinin rüyasında nefsinin Mele-i a'lâdan inen ilimlere yatkınlık kesbetmesine sebep olan meşgale­lerden uzaklığı gibi. Bu vaktin ne zaman olduğu ise belli değildir. Bu durumda, o vakti yakalayabilmek için, o amelin devamlı ve çokça yapılmasından başka çare yoktur. Lokman'ın.), "Kendi­ni, çokça istiğfar etmeye alıştır; çünkü Allah'ın öyle bir saati var­dır ki, o saatte istekte bulunanı boş çevirmez." şeklindeki Öğüdü, bu manayı ifade etmektedir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Siz gücünüzün yeteceği amellere bakın! Çünkü siz usanmadıkça, Allah usanmaz[212] Yani, siz usanmadıkça, Allah Teâlâ, iş­lediğiniz ameller sebebiyle size sevap vermeyi bırakmaz. Allah Teâlâ hakkında "usanma" kelimesinin kullanılması müşâkele[213] içindir.

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri uykulu iken namaz kılarsa, ne yaptığını bilemez; belki istiğfar ediyorum diye kendisine söver. [214]

Yani Rasûlullah (s.a.) şunu demek istiyor: Kişi, usandığı ve uykulu olduğu bir anda, içinde bulunduğu halin etkisiyle tâat ile tâat olmayan şeyi dahi ayıramaz. Bu durumda, ibadetin hakkını nasıl verebilir?!

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Öyle olunca orta bir yol tutun, ona yaklaşın, sevinin, sabah, akşam ve gecenin bir kısmında[215] yardım isteyin." [216]

"Orta yolân maksat, devamlı olarak riayet etme, üzerinde devamlı olma imkânı bulunan itidal halidir.

"Ona yaklaşın" sözünden maksat ise şudur: Yani sizler, O'na, ancak zor ameller yaparak yaklaşacak kadar uzak değilsiniz.

"Sevinin" yani, umut üzere olun ve güveninizi kaybetmeyin.

"Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında yardım isteyin." Bu üç vakit, rahmetin indiği ve kalbin nefsânî düşüncelerden uzak ol­duğu zamanlardır. Daha önce bu husustan söz etmiştik.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, hizbini[217] yahut bir cüz'ünü okumadan uyur da, onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa, kendisine onu gece okumuş gibi sevap yazılır. [218]

Bence, kaza konusunda dikkate alınan asıl nokta şu iki husustur:                                                                                  

1 Tâatin terki sebebiyle nefis tamamen başıboş halde kaldıda bunu itiyat edinir, daha sonra kişi onu ifa etmek istediğinde zorlanır.

Zamanla sorumluluktan çıkar ve Allah Teâlâ'nın hakkına riayet konusunda taksir gösterdiği düşüncesini içinde duymaz olur. Bunun sonucunda da aklına gelen ya da gelmeyen yönlerden sorgulanır. [219]

 

ÖZÜRLÜLERİN NAMAZI

 

Özür Halinde Ruhsat Vardır:

 

Teşrîde noksanlık olmaması için, özür halinde ruhsat hüküm­lerin beyan edilmesi gerekir. Böylece yükümlülerin, güçleri nisbe-tinde tâatte bulunmaları imkânı doğar. Bunun miktarı Sâri' Teâlâ'mn takdirine bırakılmıştır. Çünkü orta yolun bulunması bu­na bağlıdır. Kulların isteğine bırakılmamıştır; zira onlar özürlerin takdiri konusunda ifrat ve tefrite düşebilirler.

Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), şer'an dikkate alman Özürlerin ve getirilen ruhsatların belirlenmesine özen göstermiştir.

Ruhsat bahsinde Rasûlullah (s.a.) tarafından dikkate alınan esas şu olmuştur:

i. İyiliğin emredilmesini gerektiren hikmet doğrultusunda tâatin aslını itibara almak ve onlara her halükârda sımsıkı sarıl­mak.

ii. Sâri' Teâlâ'mn, insanların o iyiliği işlemesi kolaylaşsın di­ye koymuş olduğu sınırlara ve kurallara bakmak ve bunlarda za­ruret gereği olarak düşürme, ya da değiştirme gibi tasarruflarda bulunmak. [220]

 

Serî Özürler:

 

Şer'an dikkate alınan Özürler şunlardır: [221]

 

1. Sefer (Yolculuk):

 

Yolculukta ne gibi zahmet ve sıkıntıların bulunduğunu anlat­maya gerek yoktur. Rasûlullah (s.a.), yolculuk sebebiyle bazı ruh­satlar getirmiştir: [222]

 

i. Namazı Kısaltma Ruhsatı:

 

Bu ruhsatlardan biri, namazın kısaltılarak kılınmasıdır. Na­mazın aslî sayısını olduğu gibi bırakmış ki bu on bir rekattır, gönül huzuru ve ikamet şartına bağlı olarak eklenmiş olan rekat­ları düşürmüştür. Bu sayıda (yani on bir rekat sayısında), bir tür azimet özelliği olduğundan, sefer halinde bu şekilde kılınabilmesi için illâ zaruret olması, son derece zorluk ve sıkıntının bulunması şartı aranmamıştır. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), 'Yeryüzünde se­fere çıktığınızda kâfirlerin size kötülük etmelerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.[223] âyetindeki korku şartının, ihtirazı bir kayıt olmadığını, mefhûm-u muhalifinin bu­lunmadığını ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Bu, Allah'ın size tasadduk etmiş olduğu bir sadakadır; O'nun sadakasını kabul edin! [224] Allah'ın sadakasını geri çevirmek küstahlık olur. Bu yüz­dendir ki Rasûlullah (s.a.), her ne kadar kısmen de olsa tam kıl­mayı tecviz etmiş ise de, sefer halinde namazını hep kısaltmıştır. Şu halde bu, müekked bir sünnettir.

Namazları tam kılmanın caiz olduğunu belirten rivayet ile, sefer halinde iki rekatın tam olduğunu, bunda kısaltma olmadığını ifade eden rivayet arasında ihtilâf yoktur. Çünkü aslî vacibin sa­dece iki rekat olması mümkündür. Bununla birlikte dört olarak kı­lınması, birincinin yerini tutar. Hasta ve kölenin, cuma namazını kılması halinde kendilerinden Öğle namazının düşmesi; kendisine bir deve zekât vermek vacip olan kimsenin, bütün mallarını tasad­duk etmesi gibi olur. Bu yüzden sefer hükmünün bir gereği olarak, yükümlü hakkında "yolcu" kelimesinin kullanılması sahih olduğu andan itibaren, bu ismin kendisinden tamamen kalktığı ana kadar namazlarını kısaltarak kılması caizdir ve bunun için bir meşakkat bulunup bulunmadığına, tamamlamaya kudreti olup olmadığına bakılmaz. Çünkü bu şekilde kısaltarak kılması, bu durumda olan kimsenin daha baştan belirlenmiş bir yükümlülüğü olmaktadır. Ibn Ömer'in, "Rasûlullah (s.a.), yolculuk namazını iki rekat olarak koydu; onlar Öylece tamamdır; kısaltma yoktur." sözünün manası budur. [225]

 

Seferin Tanımı:

 

Bil ki: Sâri' Teâlâ'nın üzerine hüküm bina ettiği sefer, ikâmet, zina, hırsızlık ve daha başka kavramlar, ehl-i Örf tarafından yerli yerinde kullanılan, manaları bilinen şeylerdir. Bu gibi kavramların, efradını cami ağyarını mani bir tanımının yapılması, ancak bir tür ictihâd ve düşünme sonucu mümkün olabilir. Önemli olan konulardan biri de ictihâd yolunun bilinmesidir. Biz, sefer , hakkında bazı Örnekler bilmekteyiz. Bundan hareketle şöyle deriz:  Sefer, örnekleme (kısmet ve misâl) yoluyla malumdur. Dili konu­şanların tümü tarafından bilinir ki, Mekke'den çıkıp, Medine'ye gitmek, Medine'den çıkıp Hayber'e gitmek, hiç kuşkusuz seferdir Sahabe uygulama ve sözlerinden Mekke'den Cidde'ye, Taife ve Usfân'a gitmenin de sefer olduğu anlaşılmaktadır. Dört berîd[226] mesafelik bir yere gitmenin de aynı şekilde sefer olduğu kesindir. [227]

 

İkamet Mahallinden Çıkma Çeşitli Şekillerde Olur:

 

Yine dili konuşanlar bilirler ki, insanın ikamet mahallini ter-ketmesi çeşitli şekillerde olur:

1. Bağa bahçeye, çifte çubuğa gidip gelmek,

2. Belli bir maksat olmaksızın başı boş dolaşmak,

3. Sefer.

Yine dili bilenler, bu manalardan her birini ifade etmek için ayrı ayrı kelimelerin kullanıldığını, bunlardan birinin diğeri yeri­ne kullanılmadığını bilirler. Bu durumda yapılacak ictihâd, örfen ve şer'an sefer kelimesinin kullanılabileceği örneklerin araştırıl­ması ve sebr ve taksim yöntemiyle diğer kısımlardan ayrılacağı özelliklerin tespit edilmesi; bu özelliklerden en kapsamlısının cins yerine, daha dar olanlarının ise fasıl yerine konmasıdır. Bu işlem sonucu biz şunu öğreniriz: İkamet mahallinden ayrılmak cüzü nefsidir. Çünkü ikamet mahallinde oturmakta olan bir kimseye yolcu denmez. Belli bir yere gitmek amacıyla ayrılmak da cüzü nefsidir. Aksi takdirde, sefer değil başıboş dolaşmak olurdu. Gitti­ği yerin, yola çıktığı gündüzün sonunda, gecenin başında ikamet yerine dönemeyecek kadar uzak olması da cüzü nefsidir. Aksi tak­dirde onun gidip gelmesi, bağ bahçeye gidip gelmek gibi olurdu. Yolculuğun sefer hükmünü alabilmesi için, tam bir günlük yol ol­ması da Salim bu görüştedir gerekmektedir. Dört berîdlik bir mesafenin sefer olduğu kesindir; daha az mesafenin sefer olduğu şüphelidir. Sefer kelimesinin kullanılmasının sahih olması için, dört berîdlik bir yere gitme niyetiyle şehir surlarının dışına çıkıl­ması yahut köyün uç evlerinin geçilmesi gerekir.

Sefer kelimesinin artık kullanılamaz olması için ise, bir yerle­şim biriminde ikamet için elverişli olacak bir müddet kalmaya niyet gerekir. [228]

 

ii. İki Namaz Arasını Cem Etmek:

 

Sefer ruhsatlarından biri de, öğle ile ikindinin, akşam ile yat­sının birleştirilerek (cem-i takdim ya da cem-i te'hîr şeklinde) kı­lınmasıdır. Bu konuda asıl, daha önce de işaret ettiğimiz gibi şu­dur: Aslî vakitler üçtür; fecir (sabah), öğle ve akşam. İkindi,- öğle­den; yatsı da akşamdan çıkarılmıştır ki, iki vakit arasında zikir­den hali olan zaman uzun, uyku da gaflet hali üzere olmasın. Ra-sûlullah (s.a.), yolculuk esnasında aslî vakitleri dikkate alarak cem-i takdim ya da cem-i te'hîr şekliyle namazların birleştirilerek kılınabilmesi ruhsat hükmünü getirmiş, ancak namazın kısaltıla­rak kılınmasında olduğu gibi bunu devamlı olarak yapmamış, cem üzerinde fazlaca durmamıştır. [229]

 

iii. Sünnetlerin Terki:

 

Sefer ruhsatlarından biri de sünnet namazların terkedilebil-mesidir. Rasûlullah (s.a.), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.anhum), yolculuk esnasında, sabah namazının sünnetiyle vitir hariç, nafile namaz kılmazlardı. [230]

 

iv. Binek Üzerinde Namaz:

 

Getirilen bir diğer ruhsat, binek üzerinde nereye gidiyorsa o tarafa yönelerek, ima ile namaz kılınmasıdır. Bu, nafile namazla­ra, sabah namazının sünnetine ve vitir namazına mahsustur; farz­lar için geçerli değildir. [231]

 

2. Korku:         

 

Şer'an geçerli olan özürlerden biri de korkudur. [232] 

 

KorkuNamazı:

 

Rasûlullah (s.a.), korku namazını çeşitli şekillerde kıldirmıştır:

i. Cemaati iki saf halinde düzenlemiş ve onlara hep birlikte kıldırmıştır. Secde ettiği zaman, safın biri onunla birlikte secdeye eitmiş, diğer saf ise düşmanı beklemiştir. Kalktıklarında bekle­yenler secdeye gitmiş ve öncekilere yetişmişlerdir. İkinci rekatinde ,f Önceki bekçilik yapanlar Rasûlullah (s.a.) ile secde etmişler, diğer- I leri ise bekçilik yapmışlardır. Rasûlullah (s.a.) oturduğunda, bekçi­lik yapanlar secde etmişler ve her iki safla birlikte teşehhüdde bu­lunmuş ve selâm vermiştir. Bu şekilde namaz kılmak, düşmanın kıble yönünde olması durumuna mahsustur.

ii. Ayrı ayrı cemaatlere iki defa kıldırmıştır. Bu şekil, düş­manın kıble cihetinde olmaması, iki rekatin cemaate bölüştürül-mesinin zihinleri karıştırması, (kalabalık olması sebebiyle) hepsi-      ; nin namaza katılmalarının mümkün olmaması haline mahsustur.

iii. Bir grup düşman karşısında durmuş, diğer bir gruba bir rekat kıldırmış, ikinci rekat için kalktığında, birinci rekatı kılan grup Rasûlullah'tan (r.a.) ayrılmış, namazı tamamlamış ve düş­man karşısına gitmiştir. Düşman karşısındaki grup gelmiş ve Ra~ sûlullah'a (s.a.) uymuş, Rasûlullah (s.a.) onlara ikinci rekati kıldır­mıştır. Rasûlullah (s.a.) teşehhüd için oturunca, bunlar kalkmışlar ve ikinci rekatlarını tamamlamışlar, Rasûlullah'a (s.a.) yetişmiş­ler, Rasûlullah (s.a.) onlarla birlikte selâm vermiştir...

Bu şekilde kılınmasını gerektiren durum, düşmanın kıbleden başka yönde olması, rekatların bu şekilde iki gruba dağıtılmasının karışıklığa meydan vermemesi halidir.

iv. Rasûlullah (s.a.) bir gruba kıldırmış, diğer bir grup ise düşmana karşı durmuştur. Bir rekat kıldırınca, kılanlar namaz kılmayanların yerine gitmişler, onlar gelmiş ve ikinci rekatı da on­larla kıldırmıştır. Sonra her iki grup da namazlarını tamamlamış­lardır.

v. Her biri, nasıl imkân bulduysa öylece kılmıştır; yaya olan yaya, binek üzerinde olan binek üzerinde, kıbleye ya da bir başka yöne dönerek. Bu şekilde kılınmasını gerektiren durum, korkunun çok yüksek olması, ya da harbin fiilen devam etmesi halidir.

Kısaca, Rasûlullah'tan (s.a.) rivayet edilen her şekil caizdir. Bunlardan hangisi kendisine daha kolay geliyorsa, o anki masla­hata hangisi daha uygunsa o yapılmalıdır. [233]

 

3. Hasta Namazı:

 

Şer'an geçerli kabul edilen özürlerden biri de hastalıktır. Bununla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:[234]

"Ayakta kıl, eğer güç yetiremezsen, oturarak kıl, ona da güç yetiremezsen, yan üzeri kıl. [235]

Nafile namazlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Kim ayakta kılarsa, bu daha faziletlidir. Kim de oturarak kılarsa, onun için ayakta kılanın sevabının yarısı vardır. [236]

Derim ki: Aslında namazın hakkı, onu çokça kılmaktır ve na­mazın aslı ayakta da ve oturarak da ifa edilebilmektedir. Kıyam, teşrî anında vacip olmuştur. Bir şey tümden elde edilemiyorsa, bü­tünüyle terk de edilmez. İşte bu yüzden, ilâhî rahmet, kulların na­file namazlarını oturarak da kılmalarının caiz olmasını gerektir­miştir. Ancak ikisi arasındaki derece farkını da açıklayarak, belli bir özür olmadıkça ayakta kılınmasını teşvik etmiştir. [237]

 

4. Diğer Özürler:

 

Bunların dışında düşman takibinde iken kılman namaz (salâtu't-tâlib), yağmur namazı, çamur namazı olduğundan da bahsedilmektedir. Sahabenin, inkâr ve ihmal şaibesi taşımaksızın çaresiz kaldığı durumlar karşısında kendiliklerinden getirdikleri kolaylıklar, behemehal Rasûlullah (s.a.) tarafından kabul edilmiş­tir. Onun, "Size bir şey emrettiğim zaman, gücünüz nisbetinde onu yerine getirin. [238] buyruğu, konuyla ilgili kapsamlı bir ilke mahi­yetindedir.  

Allah'u a'lem!    [239]                

 

CEMAAT

 

Bil ki: Tâatler içerisinden bir şeyin, terki ve ihmali asla müm­kün olmayan zarurî ihtiyaçlar arasına girecek şekilde yaygın bir merasim kılınması, herkesin gözü önünde ifa edilir olması; şehirli, köylü herkesin onun ifasında eşit olması, övünç konusu olur bir hale sokulması kadar insanlar için yararlı başka bir şey olamaz. Bu durum, Allah'a kullukta bulunmayı teyit edecek, bunun bir yol kılınması Hakk'a götürecektir. Bunun sonucunda zararından kor­kulan şey, insanları hakka celbeden şey halini alacaktır. [240]

 

Namazın Üstünlüğü:

 

İbadetler arasında, namazdan daha kâmil, delil bakımından daha üstün bir başka şey yoktur. Onun bu özelliği, insanlar ara­sında yaygın kılınmasını, onun üzerinde toplanılmasını, insanların onun için bir araya gelmelerini gerekli kılmıştır.

Sonra ümmet içerisinde kendilerine uyulacak bilgili insanlar bulunur. Bunların yanında yüce mertebelere ulaşabilmeleri için teşvikkâr çağrılara ihtiyaç gösterenler, zayıf yapılı olanlar bulu­nur. Bunlar yükümlü kılındıkları şeyi insanların gözü önünde yap­ma zorunluluğu duymasalar, ihmal gösterirler. Bu durumda bütün insanlar için, namaz gibi herkese yönelik ibadeti, açıktan ve her­kesin gözü önünde yapmak gibi bir yükümlülükten daha yararlı ve uygun bir şey olamazdı. Böylece o yükümlülüğü yapanla terkeden, gönüllü olanla isteksiz olan ayrılabilecek; âlim olanlara uyulacak, cahil olanlara öğretilecek, böylece cemaat halinde Allah'a tâatte bulunmak bir tür mihenk taşı gibi olacak; insanlar ona vurulacak; iyileri kötülerinden ayrılabilecek, halisi sahtesi görülebilecekti. [241]

 

Cemaatin Özelliği:

 

Müslümanların Allah'a teveccüh etmiş bir halde, korku ve ümit arasında bir halet-i ruhiye İçerisinde, yüzlerini O'na teslim etmiş olarak bir araya gelmeleri, bereketlerin inmesinde ve rah­metin yayılmasında acayip bir etkiye sahiptir. Nitekim daha önce istiskâ ve hacdan söz ederken buna temas etmiştik.

Sonra Allah Teâlâ'nın bu ümmeti halketmesindeki maksadı, Allah'ın dininin en yüce olması, yeryüzünde İslâm dininden daha üstün başka bir dinin bulunmamasıdır. Bu amacın gerçekleşebil­mesi, ancak halkın ve ileri gelenlerin, şehirlilerin, bâdiyede otu­ranların, büyük küçük herkesin, İslâm'ın en büyük nişanesi ve en yaygın olan ibadeti vesilesiyle, sık sık bir araya gelmelerine bağlıdır. [242]

 

Şeriat, Birlik Ve Beraberliğe, Cemaat Olmaya Teşvikte Bulunmuştur.

 

Bu saydığımız sebeplerden dolayı teşrî esnasında hikmet-i ilâhî cuma ve cemaat namazlarının konulmasını gerektirmiş, bu doğrultuda büyük teşvikler de bulunmuş, terkini ise şiddetli bir üslupla yasaklamıştır.

Cemaatin toplanması iki şekilde olur:

i. Mahalle halkının toplanması,            

ii. Şehir halkının toplanması.

Mahalle halkının toplanması her namaz vakti için kolayca sağlanabilir. Şehir halkının toplanması ise, ancak hafta gibi bir süre aralığıyla mümkün olabilir. Birinci toplantılar, cemaatle na­maz olmaktadır. Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Cemaat namazı, kişinin yalnız başına kıldığı namazdan yir­mi yedi derece (bir rivayette de, yirmi beş derece) daha üstündür.[243]

Rasûlullah (s.a.) açıkça ya da işaret yoluyla belirtmiştir ki, ki­şi abdest alır, abdestin hakkını verir, sonra mescide yönelir, bütün bunları sırf namaz kılma niyetiyle yaparsa, onun yürümesi namaz hükmündedir, attığı her adım günahlarına keffâret olur, müslü-manların birbirlerine olan duaları etraflarını kuşatır, namazı bek­lemekte ribât (Allah için nöbet beklemek) ve itikâf manası vardır.

İşte cemaat namazının bu faziletlerini dikkate alan Rasûlul­lah (s.a.), kendi katında temessül eden çok ince bir nükteye bina­en sözü edilen iki sayıdan biriyle cemaatin önemine dikkat çek­miştir. Daha önce bu konulara temas etmiştik; oraya bakınız. Ne sağından ne solundan, hiçbir yönünden bâtıla açık olmayan Hakk'da yersiz, hesapsız, hikmetsiz hiçbir şey yoktur. [244]

 

Cemaatin Terki:

 

Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir yerleşim biriminde ya da bâdiyede üç kişi bu­lunur da, aralarında cemaatle namaz kılınmazsa, şeytan onları yoldan çıkarmış demektir. Bu itibarla cemaat olmaya bakın. Çün­kü kurt, sürüden ayrılanı yer. [245]

Bence bu hadis, cemaati terkin, namazı ihmal etme kapısını aralayacağına işarettir. [246]

 

Cemaat Müekket Sünnettir:

 

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Canım elinde olana yemin ederim, düşündüm ki emredeyim de odan toplansın, sonra emredeyim de namaz için ezan okunsun, sonra bir adama emredeyim de insanlara imamlık yapsın, sonra namaza gelmeyen adamlara gideyim ve evlerini başlarına yakayım.[247]

Derim ki: Aslında cemaat müekket sünnettir, terki halinde kınamayı gerektirir. Çünkü dinin nişanelerinden biridir. Şu kadar var ki Rasûlullah (s.a.), cemaate katılma konusunda isteksiz olan ve geri duran kimselerin, bu davranışlarındaki asıl sebebin İs­lâm'daki niyet zaafı olduğunu görmüş ve onların kalplerine korku vermek için, tepkisini şiddetli bir üslupla ortaya koymuştur. [248]

 

Zorluk Anında Cemaatin Terkine Ruhsat Vardır:

 

Öbür taraftan herkesin ve devamlı olarak cemaate katılması, zayıf, hasta ve iş güç sahipleri için bir zorluk içerir. İşte ilâhî hik­met bunu dikkate almış ve bu gibi durumlarda cemaatin terkine ruhsat vermiştir. Böylece ifrat ve tefrit arasında denge kurulmuş­tur. [249]

 

Cemaate Gelmemeye Mazeret Teşkil Eden Haller:

 

i. Soğuk ve yağmurlu gece: Bu, cemaate katılmamaya cevaz veren zorluklardandır. Bu takdirde müezzinin, "Namazı menzille­rinizde kılın!" diye nida etmesi müstehap olur.[250]

ii. Beklemesi zor olan bir işin olması: Akşam yemeğinin ha­zırlanması gibi. Çünkü bu halde cemaate katılmak, nefsi meşgul eder, üstelik yemek kalmayabilir.

Sıkışık halde iken cemaat olunması da Öyledir. Bu, devamlı olarak kalbi meşgul edeceğinden namazdan beklenen faydanın ha­sıl olmamasına sebep olur.

"Yemek hazırken namaz yoktur. [251]hadisiyle, "Namazı, ne yemek ne de bir başka şey sebebiyle geciktirmeyin. [252]     hadisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü hadislerden her birinin, ayrı bir durum ya da manaya hamledilmesi imkânı vardır. Zira hadisten murat, aşırılık kapısını kapatmaktır. İkincisinde yasak, hazır ol­mayan yemeğin ortaya getirilmesine yöneliktir. Namazın gecikti­rilmemesi, aşırılık şerrinden emin olan kimseler için zaten vazife­dir. Bu, oruçlunun, her iki hal üzere iftar etmesi gibidir. Hazır ye­meğin yenmesi ve namazın geciktirilmesi ise, yemeğe karşı aşırı bir arzunun bulunması, yahut o anda yenmediği takdirde kalma­yacağı korkusunun olması haline mahsustur. Şu halde hüküm du­ruma göre değişecektir.

iii. Fitne korkusu: Cemaate katılmamaya cevaz veren engel­lerden biri de fitne korkusudur. Koku sürünmüş kadının mescide çıkması gibi. Rasûlullah'm (s.a.), "Sizden biriniz, hanımı mescide gitmek üzere izin istediğinde, onu engellemesin. [253] hadisiyle, ço­ğunluk sahabenin kadınların mescidlere gitmemeleri doğrultusun­da hüküm vermeleri arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Çün­kü yasak olan, bir mesnede dayanmayan mücerred kıskançlık se­bebiyle olan engellemedir. Fitne korkusunun bulunması haline yö­nelik değildir. Caiz olan kıskançlık, fitne korkusunun bulunduğu hale aittir. Nitekim hadiste buna işaret edilmiş ve kıskançlığın iki türlü olduğu açıklanmıştır. Hz. Âişe'nin (r.a.), "Eğer Rasûlullah (s.a.), kadınların bugün moda haline getirdikleri (giyim kuşam ve ziyneti) görseydi, İsrailoğullannm kadınları nasıl menedilmişse, o da bunları camiye gitmekten menederdi.[254]şeklindeki sözü yasa­ğın gerekçesini göstermektedir.

iv-u. Korku ve hastalık: Bu ikisinin durumu açıktır.

Rasûlullah'm (s.a.), gözleri görmeyen birine, "Namaza çağrı­yı duyuyor musun?" diye sorması ve onun da evet demesi üzerine: "Öyleyse, icabette bulun! [255] buyurmasına gelince, onun sorusu azimet hakkında idi; dolayısıyla ona ruhsat vermedi. [256]

 

Namazda İmamlığa En Lâyık Olanlar:

 

Sonra namazda kimin imamlığa daha lâyık olduğunun, nasıl toplanılacağının açıklanmasına, insanlara namaz kıldıran imam­lara, hafif tutmaları öğüdünün verilmesine, imama uyanların ona nasıl tabi olacaklarının beyan edilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu konuda, namazı uzatması sebebiyle Rasûlullah'm (s.a.), Muâz'ı (r.a.J azarlaması meşhurdur.

Bu ihtiyacın bir sonucu olarak Rasûlullah (s.a.), bu konuyu gayet açık bir şekilde beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Cemaate, Allah'ın kitabını en iyi bilenleri imam olur. Eğer Kur'ân bilgisi hususunda eşit iseler, sünneti en iyi bilenleri; sün­net hususunda da eşit iseler hicret itibariyle en kıdemlileri, hicret hususunda da eşit iseler Islâmiyeti kabulde en kıdemlileri imam olur. Sakın birinin hâkim olduğu yerde, başka biri ona imam ol­masın! [257]

 

Kur'ân'ı En İyi Bilenlerin Öncelik Hakkı:

 

Kur'ân'ı en iyi bilenlerin takdim edilmesinin sebebi şudur: Hasûlullah (s.a.), daha önce de açıkladığımız gibi ilim için bir sınır koymuştur. Bunun ilk şartı da Kur'ân bilgisine sahip olmaktır; çünkü her ilmin başı Kur'ân'dır. Sonra Kur'ân, Allah'ın nişanele-nndendir. Bu durumda onu bilen kimsenin takdim edilmesi, mer­tebesinin yüceltilmesi vaciptir. Çünkü bu durum, Kur'ân bilgisine sahip olma konusunda insanların birbirleriyle yarışmalarını temin eder. Yoksa zannedildiği gibi, takdimin sebebi sadece namaz için Kur'ân kıraatine olan ihtiyaç değildir. Asıl amaç, insanları bu konuda yarış havasına sokmak, toplumda değerin ancak Kur'ân bil­gisine sahip olmakla elde edilebileceği intibaını vermektir. Bilindi­ği gibi faziletler ancak yarış havasına girildiği zaman elde edilebi­lir. Kur'ân bilgisine sahip olanların özellikle namaz konusunda takdim edilmelerinin sebebi ise, namazın Kur'ân kıraatine olan ih­tiyacıdır. Bu konu üzerinde düşünülmelidir. [258]

 

Sünneti En İyi Bilenlerin Takdimi:

 

Kur'ân'ı en iyi bilenlerden sonra, sünnet bilgisine sahip olan­lar takdim olunur. Çünkü sünnet, Kur'ân'ı takip eder ve dinin kı­yamı ancak onunla mümkündür. Sünnet, Rasûlullah'ın (s.a.) üm­meti içerisinde bırakmış olduğu mirasıdır. [259]

 

Hicret Fazileti;

 

Sünnet bilgisinden sonra hicret fazileti dikkate alınmıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a.), hicret üzerinde çok durmuş, ona teşvik etmiş, dinde ne büyük bir yeri olduğuna işarette bulunmuştur. İmamette de dikkate alınması, ona bir tür teşvik olmakta ve böyle­ce onun yüce bir mertebe olduğu vurgulanmaktadır. [260]

 

Yaşça Büyüklük:

 

Sonra yaşça büyüklük gelmektedir. Zira bütün milletlerde yaygın olan âdete göre, yaşça büyük olanlara saygı gösterilir. Çünkü onlar, daha tecrübeli ve daha ağırbaşlı olurlar. [261]

 

Kişi, Kendi Hakimiyeti Alanında İmamlık Yapar:

 

Rasûlullah (s.a.), bir başkasının hakimiyet alanında, başka birinin imamlık yapmasını yasaklamıştır; çünkü bu, o kişiye ağır gelir, otoritesini zedeler. Bu yüzden, imamlık hakkı ona bırakıl­mıştır. [262]

 

Cemaat Namazlarının Hafif Tutulması:

 

Rasûlullah (s.a.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Biriniz cemaate imam olduğu vakit namazı hafif kıldırsın! Çünkü onların içinde hasta, zayıf ve yaşlı olanlar vardır. Yalnız başına kıldığı zaman, namazını dilediği kadar uzatsın![263]

Derim ki: Hakka davet, semeresini verebilmesi için kolaylaş­tırma ilkesiyle yapılmalıdır. Nefret ettirme, usandırma, ibadetle­rin konuluş amacını tersine çevirir. Bütün insanlara yönelik geti­rilen yükümlülükler, kolay olmalıdır. Nitekim Rasûlullah (s.a.), bu hususu açıkça belirterek, namazı uzatanlar hakkında, "Gerçekteni içinizde nefret ettirenler vardır.[264] buyurmuş ve bu konuda üm­metini uyarmıştır. [265]

 

İmama Uymak:

 

Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İmam, sadece kendisine uyulmak için imamdır. Şu halde siz ona muhalefet etmeyin; o rükûa gitti mi, siz de rükûa gidin. O 'Se-mi'allahu limen hamideh' dedi mi siz, 'Rabbena leke'l-hamd' de­yin. O secde etti mi, siz de secde edin. O oturarak namaz kıldı mı, sizde hep beraber oturarak kılın." Bir rivayette de şu ziyade var­dır: "O, Velâ'd-dâllîn' dedi mi, siz de 'âmîn' deyin! [266]

Derim ki: Cemaatin ilk başlangıcı, Muâz'm (r.a.) kendi görü­şüyle yaptığı içtihadıdır. [267]Rasûlullah (s.a.), bu konuda onu tasvip etmiş ve onaylamıştır. Eğer öyle olmasaydı, o zaman namazları bir olmaz, aynı zaman ve mekanda kılınmış olması rastlantı olurdu. [268]

 

İmamın Oturarak Kılması:

 

Hadisteki, "imam oturarak namaz kıldı mı, sizde hep beraber oturarak kılın. [269] kısmı, mensuhtur. Rasûlullah'ın (s.a.), ömrü­nün sonunda cemaat ayakta iken oturarak kıldırması bunun deli­lidir. Neshin sırrı şudur: Cemaat ayakta iken imamın oturması, Acemlerin hükümdarlarına karşı gösterdikleri aşırı tazime benze­mektedir. Nitekim bu durum bazı hadislerde tasrih edilmiştir. İs-lâmî esaslar yerleşip, şeriatın pek çok hükmünde onlara muhalefet iyice yer edince, bir başka asıl ağır basmaya başladı ki o da, kıya­mın namazın rüknü olması ve özür olmadan terkinin caiz olmama­sıdır. Cemaatin ise kıyamı terketmel erini gerektirecek bir özürleri  yoktur. [270]

 

Safların Düzenlenmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Benim hemen arkamda aklıyeterleriniz dursun, daha sonra da sırasıyla derece itibariyle onları takip edenler dursun." Bunu üç defa tekrarladı. "Pazar yerlerindeki gibi keşmekeşlikten sakının[271]

Bu, insanlar arasında aklıyeterlere, büyüklere gerekli saygı gösterilmesi esasının yerleştirilmesi içindir. Bu talimat, geçerli olan örf ve âdetin dikkate alınması sonucu da olabilir. Hem, daha aşağı mertebede olanların öne geçirilmesi, ileri gelenlere ağır gele­bilir. Bunun için cemaatin, akhyeterlerden başlayarak derece de­rece sıraya konması sünnet kılınmıştır. Cami ve cemaate saygılı olmaları, Kur'ân üzerinde düşünebilmeleri için de pazar yerlerin­deki gibi keşmekeşlik içinde bulunmaları yasaklanmış, namazda hükümdar huzuruna çıkan insanlar gibi tavır alınması istenmiş­tir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Siz, meleklerin Rableri katında saf saf durdukları gibi saf

bağlayıp dursanız ya! [272]

Her meleğin belli bir yeri olur ve onlar, yetenekleri konusun­daki aklî tertip üzere saf olurlar ve öyle bir kenetlenirler ki, arala­rında en ufak bir gedik kalmaz.

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ben, saftaki aralıktan şeytanın sanki kara koyun gibi aranıza sokulmakta olduğunu görüyorum. [273]

Biz tecrübe etmişizdir ki, zikir halkasında kenetlenmek, zih­nin bir noktada toplanmasını, zikirden bir tat alınmasını, gönül­den geçen düşüncelere son verilmesini sağlamaktadır. Onun terki, bu manaları noksanlaştırmakta ve boşalan yerleri hemen şeytan doldurmaktadır. Rasûlullah (s.a.), şeytanı, kara koyun şeklinde te-messül etmiş halde görmüştür. Çünkü kara koyun, dar yerlere so­kulmaya karşı hırsıyla bilinir. Onun kara olduğunun belirtilmesi ise, iç dünyasının kötü olduğunu sembolize etmek içindir. Şeytanın bu surete girmesinin sebebi budur. [274]

 

Safların Düzgün Olması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ya saflarınızı düzeltirsiniz, yahut Allah yüzlerinizi başka başka taraflara çevirir.[275]

"Başını imamdan Önce kaldıran kimse, Allah'ın onun başını eşek başına çevireceğinden korkmaz mı? [276]

Rasûlullah (s.a.), insanlara düzgün durmalarını ve imama uy­malarını emretti, onlar ihmal gösterdi. Bunu, onların aleyhlerine bir durum olarak belirledi, fakat aldıran olmadı. Bu kez uyarının dozunu artırdı ve eğer muhalefette bulunmaya devam ederlerse, Hakk'ın lanetine maruz kalacaklarını belirtti. Zira ilâhî feyizler­den gereği gibi istifade etmemek, onlara sırt çevirmek, laneti ge­rektiren bir şeydir. Lanetin, insanları kuşatması ise, meshi yani onların hayvan şekline dönüşmesine veya aralarında ihtilâfların doğmasına sebep olur.

Hayvanlar arasından eşeğin seçilmesindeki nükte, onun ah­maklıkta ve aşağılıkta darb-ı mesel olmasıdır. Söz konusu olan asi de, ahmaklık ve aşağılıkta onun gibidir.

Sadece yüzün, eşek başı şekline çevirileceğinden söz edilmesi­nin sırrı ise şudur: Onlar, yüzü Allah'a döndürme, sadece O'na te­veccühte bulunma konusunda, edepsizliklerini yüzleriyle yapmış­lardır. Bu itibarla onlar, kötülüğü işledikleri organ yüzlerin dağ­lanmasında da olduğu gibi yoluyla cezalandırılmışlardır.

Ayrıca onlar, ileri geri olmak suretiyle saf düzenlerini boz­muşlardır. Bu itibarla da cezaları, manevî açıdan ileri geri olmala­rı yani birbirleriyle ihtilâf ve münakaşa halinde olmaları şeklinde tecellî etmiştir. [277]

 

Mesbûk: Namaza Geç Gelen Kimsenin Durumu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Namaza geldiğinizde, biz secdede isek, hemen siz de secdeye gidin ve onu saymayın. Kim rükûya yetişirse, o, namaza (yani o re­kata) yetişmiş demektir. [278]

Çünkü rükû, kıyam haline çok yakındır. Dolayısıyla ona yeti­şen, sanki o rekata tamamen yetişmiş gibidir. Secde, namazın te­mel direğidir. Kıyam ve rükû ise ona hazırlayıcı mahiyettedir. [279]

 

Evde Namaz Kılanın, Cemaatin Bulunması Halinde Tekrar Kılması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Konak yerlerinizde kılar da, sonra cemaatle namaz kılınan bir yere gelirseniz, onlarla beraber siz de (tekrar) kılın; çünkü o, si­zin için bir nafile olur.[280]

Bence bu, namazı terkedenlere, "biz evde kıldık" gibi açık bir  mazeret kapısı bırakmamaya yönelik bir tedbirdir. Öbür taraftan da, ilk bakışta da olsa müslümanların dağınık görünmelerini önle­meyi amaçlamaktadır. [281]

 

CUMA NAMAZI

 

Namaz İçin Haftalık Toplantı:

 

Cuma namazının meşru kılınmasında asıl sebep şudur: Na­mazın, bütün ülke genelinde yaygın kılınması ve bu vesileyle in­sanların bir araya toplanması esas bir ilkedir. Ancak bütün şehir halkının her gün bir araya getirilmesi zordur. Dolayısıyla bunun, belli bir zaman aralığıyla yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu zaman çok kısa olmamalıdır; aksi takdirde insanlara ağır gelir ve bekle­nen faydayı sağlamaz. Çok uzun da olmamalıdır; o takdirde de et­kisi kaybolur ve beklenen maksat gerçekleşmez. Hafta, bir zaman birimi olarak Arap-Acem ve çoğu milletler tarafından kullanılmak­taydı ve bütün şehir halkının katılacağı toplu namaz için vakit olarak belirlemeye elverişliydi. Böylece süre olarak haftanın belir­lenmesi vacip oldu.

Sonra belirlenecek günün hafta içerisinde hangisi olacağı ko­nusunda milletler arasında farklılıklar oldu; kendilerince bazı ge­rekçelere dayanan yahudiler cumartesini, hıristiyanlar da pazar gününü seçtiler. Allah Teâlâ, bu ümmete ilim hazinesinden büyük bir kapı araladı ve önce Rasûlullah'ın (s.a.) ashabının kalbine, bu günün cuma olduğunu ilham etti. Zira onlar, Rasûlullah (s.a.) he­nüz Medine'ye gelmeden önce cuma namazı kılmışlardı. İkinci ola­rak da Rasûlullah'a (s.a.) açtı. Bu, Cibril'in kendisine, üzerinde si­yah bir nokta olan bir ayna getirmesi ve bu misalle neyin kastedil­diğini ona öğretmesi yoluyla oldu. [282]

 

Cuma Günü, En Hayırlı Gündür:

 

Bu bilginin özeti şudur: Tâatlerin edası için en uygun vakit, Allah Teâlâ'nın kullarına yaklaştığı, dualarının kabul edildiği zamandır. Çünkü bu an, tâatlerinin kabulü ve onların nefisler üze­rinde etkin olması için en uygun vakitlerdir. Bu zamanda yapılan tâat, diğer vakitlerde yapılan pek çok tâatin yerini tutar. Her haf­ta, Allah Teâlâ'nın kullarına yaklaştığı bir an vardır. Kesîb[283] cen­netinde kullarına tecellî etmesi bu anda olacaktır. Büyük bir ihti­malle bu vakit, cuma günündedir. Çünkü büyük olaylar hep bu günde olmuştur. Rasûlullah (s.a.), bu manayı ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur:

"Üzerine güneş doğan en hayırlı gün, cuma günüdür. Adem, o gün yaratıldı; o gün cennete konuldu ve o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de ancak cuma günü kopacaktır. O gün hayvanlar, (kıya­metin kopacağı anda her tarafı saracak uğultuya) korku içerisinde kulak kesilirler. [284]

(Ashabın bu bilgisi), kendilerine mele-i sâfilden sızan ilham­larla olmuştur. Onlar da bilgilerini, kazanın inmesi anında Mele-i a'lâ sâkinlerinin çıkardıkları "sanki yalçın kaya üzerindeki zincir uğultusu gibi" seslerden, kendilerine ulaşan sızıntıdan edinmekte­dirler.

Rasûlullah (s.a.), ümmetinin, bu mübarek gün hakkında bil­gilendirilmesi nimetini en güzel bir şekilde ifade etmiş ve şöyle bu­yurmuştur:

"Bizler en son gelenleriz, ama kıyamet gününde (cennete gir­mede yahut ilk olarak hesabı arzetmede) herkesi geçenler de bizler olacağız. Şu kadar var ki her ümmete[285] kitap bizden önce veril­miş, bize onlardan sonra verilmiştir. Sonra Allah'ın onlar üzerine farz kıldığı şu gün[286] yok mu! Onlar, bu gün hakkında ihtilâfa düştüler, Allah, bizi ise ona hidayet buyurdu. Diğer insanlar bu hususta bize tabidirler; yahudilerin bayramı yarın, hıristiyanla-nnki ise öbür gündür. [287]

Kısaca söylemek gerekirse bu, Allah Teâlâ'nın bu ümmete has kıldığı bir fazilettir. Yahudi ve hıristiyanlar ise, teşrîde bir tür esas olabilecek noktayı yakalamışlar; fakat gün olarak cumanın belirlenmesinde hata etmişlerdir. Semavî şeriatlar, her ne kadar biri diğerinde bulunan bir meziyetten yoksun olsa bile, teşri esas­ları konusunda hata içermezler. [288]

 

Cuma Günü, Duaların Kabul Olduğu Bir An Vardır:

 

Rasûlullah (s.a.), bu anın çok önemli olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

"Gerçekten cuma günü öyle bir an vardır ki, şayet bir müslü-man o ana rastlar da Allah'tan bir hayır dilerse, Allah onu kendi­sine mutlaka verir.[289]

Bu anın ne zaman olduğu konusuna rivayetler farklılık arzetmektedir. [290]

i. Bazıları, imamın oturmasından namaz bitimine kadardır, demişlerdir. Çünkü bu an, gök kapılarının açıldığı andır ve mü'minler bu saatte bütün himmetleriyle Allah'a yönelmiş olurlar. Dolayısıyla bu an, göklerin ve yerin bereketlerinin bir araya geldi­ği bir andır.

ii. Bazıları ise, ikindiden sonra, güneşin batışına kadardır, demişlerdir. Çünkü bu vakit, kazanın inme zamanıdır. Bazı ilâhî kitaplarda, Âdem'in (s.a.) bu anda yaratıldığı belirtilmektedir.

Bence, görüşlerin her biri, muhtemel en yakın zamanın beya­nı mahiyetindedir ve kesin bir belirleme olmaktan uzaktır. [291]

 

Cuma Namazı, Güçlü Bir Yükümlülüktür:

 

Sonra, cuma namazının güçlü bir fariza olduğunun beyanına ve bunun teyit edilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu konuda Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ya birtakım adamlar, cuma namazını terketmekten vazge­çerler; yahut Allah, onların kalplerini muhakkak surette mühürler ve artık gafillerden olurlar. [292]

Bence bu, cumanın terkinin, ihmal ve umursamazlık kapısını aralayacağına, şeytanın da insanı bu şekilde yoldan çıkardığına işarettir. [293]

 

Cuma Kimlere Vacip Değildir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Cuma her müslüman üzerine vaciptir; kadın, çocuk ve köle hariç. [294]

"Cuma, nidayı duyan üzerine vaciptir. [295]

Bu, ifrat ve tefrit arası dengenin kurulmasıdır. Denge, özürle­ri olan kimselerin, camiye gitmesi zor olanların ve gitmelerinde fitne bulunanların durumlarının yükümlülük esnasında dikkate alınması ve onlar hakkında kolaylık getirilmesi yoluyla sağlanmış­tır. [296]

 

Cuma günü temizlenmek müstehaptır:     

 

Cuma günü boy abdesti almak, dişleri temizlemek, koku sü­rünmek, güzel elbiseler giyinmek... gibi şeyler müstehaptır. Çün­kü bunlar, temizliği ikmâl eden şeylerdir ve temizlik hasletine karşı nefsin aşırı derecede uyarılmasını sağlar. Rasûlullah'ın (s.a.), "Eğer ümmetime sıkıntı verecek olmasaydım, her namaz es­nasında onlara misvak kullanmalarını emrederdim. [297] buyruğu­nun manası budur.

İnsanların mutlaka yıkanmaları ve temizlenmeleri gereken bir gün olmalıdır. Zira bu, insanların gerekli ve güzel olan itiyatla-rındandır. Her gün yıkanma imkânı olmayınca, cuma günü yıka-nılması emredilmiştir. Çünkü cuma, vakit olarak belirlenmeye en uygun gündür ve bu namaz için tamamlayıcı bir unsurdur. "Her müslümanın, her yedi günde bir yıkanıp, bedenini ve başını (gü­zelce) yıkaması bir görevdir. [298]hadisinin manası budur.

Sonra, o sıra insanlar kendi işlerini kendileri görürlerdi ve bunun sonucu olarak da bir araya geldikleri zaman, koyunlar gibi kokarlardı. Başkalarını rahatsız etmemeleri ve toplanmayı kolay­laştırması için herkesin bu toplantı gününde yıkanmaları emredil­di. Bu izahı, İbn Abbâs (r.a.) ve Hz. Âişe (r.a.) yapmıştır. [299]

 

Cuma Namazında Susmak Ve İmama Yakın Olmak:

 

Cuma namazında susmak ve imama yakın olmak, boş şeyleri terketmek ve erken davranmak istenmiştir. Çünkü bu, verilecek dersin dinlenmesini ve üzerinde düşünülmesini daha iyi sağlar.

Mescide, binerek değil de yürüyerek gidilmesi müstehap sa­yılmıştır. Çünkü bu tevazu ve Rabbe karşı huşu içerisinde olmaya daha uygundur. Zira cuma, hem varlıklı hem de yoksul insanları bir araya getirir. Binek bulamayan kimseler belki utanabilirler. Dolayısıyla herkesin yaya gelmesi istenilerek bu kapının kapatılması amaçlanmıştır.   [300]                                                            

 

Hutbeden Önce Namaz Kılmak Müstehaptır:

 

Hutbeden önce namaz kılınması, revâtip sünnetler bahsinde açıkladığımız sebepten dolayı müstehap kılınmıştır. Camiye geldi­ğinde, eğer imam hutbe okuyorsa, hemen kısaca iki rekat namaz kılı verir ve hem sünnet namazım kılmaya, hem de hutbe âdabına mümkün mertebe riayet etmeye çalışır. Bu meselede, ülkende yay­gın olarak uygulamada olan şeye aldanmayasın; zira bu konudaki hadis sahihtir ve uyulması vaciptir. [301]

 

Cumada Başkalarını Rahatsız Etmemek:

 

Başkalarını tepelemek, iki kişi arasını açmak, yerine otur­mak için bir başkasını kaldırmak yasaklanmıştır. Bunlar cahiller tarafından çokça yapılmaktadır ve sonuç itibariyle de insanların aralarının açılmasına, kin tohumlarının saçılmasına sebep olmak­tadır. [302]

 

Cuma Namazının Sevabı:

 

Sonra Rasûlullah (s.a.), cuma namazını tam, âdâb ve erkânı­na riayet ederek kılan kimselerin sevabını açıklamış; bunun, iki cuma arasında işlenilmiş günahlara keffâret olacağım beyan bu­yurmuştur. Zira bu, nur deryasına dalması, müslümanlann duası­nın kapsamına girmesi, onlarla sohbet feyzine nail olması, öğüt ve nasihat bereketine ulaşması ve daha başka faydalar elde etmesi için yeterli bir miktardır. [303]

 

Cuma Günü Camiye Erken Gitme:

 

Rasûlullah (s.a.), cuma günü camiye erken gitmenin sevabını açıklamış, elde edecekleri sevabı; deve, sığır, koç ve tavuk kurban etmek gibi bir benzetme ile açıklamıştır. Bu saatler, cumanın va­cip olduğu andan, hutbenin irad olunacağı vakte kadar olan kısa vakitlerdir.

Bilesin ki, uzak yakın herkese yönelik bütün namazlar, sade­ce iki rekat şeklinde kısa tutulmuştur. Bunların uzun olması, in­sanlara ağır gelir; oysa ki bu tür cemaatler içerisinde zayıf, hasta ve iş güç sahibi olanlar bulunur. [304]

 

Cuma Namazında Açıktan Okunur:

 

Cuma namazında açıktan okunur ve böylece insanların Kur'ân üzerinde daha iyi düşünmelerine imkân verilir; ayrıca Kur'ân'ın Önemi ve İslâm toplumundaki yeri de vurgulanmış olur. [305]

 

Cuma Hutbesi:

 

Cuma namazında bir de hutbe bulunur ve bununla cahillerin bilgilendirilmesi, unutanların hatırlatılması amaçlanır.[306]

Rasûlullah (s.a.), cuma namazında iki hutbe okur, ikisi ara­sında otururdu. Oturma, hem hatibin, hem de cemaatin dinlenme­sini ve zindeleşmesini sağlar.[307]

 

Hutbenin Sünnetleri Şunlardır:

 

i. Allah'a hamd ederek başlamak,

ii. Rasûlullah'a (s.a.) salât ve selâm getirmek,

iii. Şehâdet okumak,

iv. "Emmâ ba'du = İmdi" diye ayırıcı bir kelime ile söze baş­lamak,

v. öğüt vermek,

vi. Takvayı emretmek,

vii. Dünya ve âhiret azabına karşı uyarmak,

viii. Kur'ân'dan birşeyler okumak,                    

ix. Müslümanlar için hayır duada bulunmak.

Hutbenin bu sayılan unsurları içermesinin gereği şundandır: Bilindiği gibi hutbe, ezan gibi dinî nişanelerdendir. Bu itibarla onun, Allah'ın zikrinden, Rasûlüne övgüden, Allah'ın kitabından bazı kısımlar okumaktan hali olması uygun olmaz.

Hadiste, "İçinde kelime-i şehâdet (teşehhüd) bulunmayan her hutbe, kesik kol gibidir. [308] buyurulmuştur.   [309]

 

Cemâat Şartı: 

 

Ümmet, lâfzî yolla değil de manevî yoldan olmak üzere, Cuma namazı için cemaatin ve bir tür yerleşik hayatın da olmasının şart olduğunu çıkarmıştır.

Rasûlullah (s.a.), onun halifeleri ve müctehid imamlar (r.an-hum), yerleşim birimlerinde cuma kılarlar, bâdiyede oturanları (göçebe halkı) cuma namazı ile sorumlu tutmazlardı. Dahası, onlar zamanında bâdiyede cuma kılınmazdı. Asırdan aşıra, nesilden nesile gelen bu uygulamadan hareketle, cuma için cemaatin ve yerle­şik bir hayatın da şart olduğunu çıkarmışlardır.

Ben derim ki: Madem kî cumanın aslı esası, dinin ülkede yay­gın halde yaşanılır kılınmasıdır; Öyleyse elbette yerleşik hayat ve cemaat şartı aranacaktır.

Bence bu konuda en sahih olanı, bir yere "karye" (yani köy, en küçük yerleşim birimi) deniyorsa, orada cuma namazı küınabil-melidir. Çünkü bu konuda çok sayıda ve çeşitli tariklerle hadisler rivayet edilmiştir ve bunlar hep birbirini destekler mahiyettedir. "Beş kişiye cuma yoktur." Bâdiyede yaşayanlar da bu hükme katıl­mıştır. "Cuma, elli erkek üzerinedir." Bence elli sayısı, onların bir koy olacağını belirtmek içindir. "Cuma, her köy üzerine vaciptir. [310] hadisleri bunlardandır.

Bu konuda en az sayı için, kervan gelmesi üzerine cemaatin mescidi terkedip, RasûluHah'ı (s.a.) hutbe okur halde bırakması olayı[311] delil olarak kullanılmıştır. Öyle gözüküyor ki onlar, Allah'u a'lem! tekrar mescide dönmemişlerdi.

Bu şartlar varsa, ora halkına cuma farz olur ve gelmeyenler günaha girer. Kırk sayısı şart olarak aranmaz.

Cuma namazını kıldırmaya en lâyık olan, yörenin mülkî âmiridir. Hz. Ali'nin (r.a.), "Dört şey, imama havale edilmiştir...11 sözü, bunu ifade etmektedir. Cuma namazının kılınması için, dev­let başkanının bizzat bulunması şart değildir. Doğrusunu en iyi Allah bilir! [312]

 

BAYRAM NAMAZLARI

 

İslâm, cahiliye bayramları yerine İslâmî bayramlar koymuştur;

Bu konuda asıl şudur: Her ulusun özel bazı günleri olur ve o günlerde giyinir kuşanır ve süslenirler, bu halde iken yurtlarından çıkarlar ve bir araya gelerek o günü kutlarlar. Arap Acem bütün uluslar arasında böyle bir âdeti olmayan yoktur. Rasûlullah (s.a.), Medine'ye geldiğinde, onların kutlamakta oldukları iki günleri vardı. Onlara: "Bu iki gün neyin nesi?" diye sordu. Onlar: "Biz, ca­hiliye döneminde bu iki günde kutlama yapardık." dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), onlara: "Allah Teâlâ, sizin bu iki günü­nüze karşılık olarak, daha hayırlı olan kurban ve fıtır bayramları­nı verdi.[313] buyurdu.

Daha Önce kutlamakta oldukları günlerin, nevruz ve mihri-can olduğu söylenir. Bu günlerin değiştirilmesinin sebebi şudur: Bayram olarak kutlanılan bütün günler incelendiğinde, onların mutlaka dinî bir nişaneyi takdis etmek, yahut mezhep imamlarına uygunluk arzetmek, ya da daha başka dinî mahiyet içeren bir se­bebe dayandığı görülür. Rasûlullah (s.a.), onları, eski âdetleriyle başbaşa bıraktığında, cahiliye dönemi din anlayışının takdis edil­miş olacağından, atalarının yollarının terviç edileceğinden korktu. Bunun üzerine onlara, hanîf İslâm dinine ait nişanelerin yüceltil­diği iki günü bayram kıldı ve kutlamalara, Allah'ı anmak ve bazı tâatleri de işlemek görevi de ekledi ki, bayram günlerinde müslü-manların bir araya gelmeleri sadece eğlenceye yönelik olmasın, on­ların toplanmaları Allah'ın dinini yüceltme amacından geri kalma­sın. [314]

 

İslâm Bayramları:

 

1. Fıtır (Ramazan) bayramı:

Bu bayramlardan ilki, fıtır ya da Ramazan bayramıdır. Bir ay boyunca tutulan oruç ibadetinin bittiği, fıtır sadakasının verildiği gün kutlanır. Bu bayramda herkesi, kendilerine zor gelen oruç iba­detini tamamlamış olmanın verdiği tabiî bir sevinç bürür. Bunun yanında, fakirlerin fıtır sadakalarım almaları onları da sevindirir. Kişinin, Allah Teâlâ'nın kendilerine farz kılmış olduğu önemli bir ibadeti yerine getirmiş olması, geçen seneden bu tarafa bir sene boyunca, Allah'ın kendisine ve çoluk çocuğuna sağlık ve afiyet ver­miş olması, aklı başında olan herkes için sevinmeyi gerektiren bir nimettir. [315]

 

2. Kurban Bayramı:

 

İkincisi, Hz. İbrahim'in (s.a.), oğlu İsmail'i (s.a.) kurban et­mek istediği, Allah Teâlâ'nın da büyük bir koç göndererek onu kurtardığı günün yıldönümünde kutlanır. Bu bayram, hanîf İslâm dininin önderleri olan peygamberlerin anılarım tazelemek, Allah uğruna canı ve malı feda etmek, bu yolda sabır ve metanet göster­mek konusunda onları örnek almak anlamları taşır. Ayrıca kurban bayramı, hacılara benzeme, onların yaşadıkları dinî havaya arzu duyma anlamına da gelir. Bu yüzden bayramda tekbîr alınması sünnet kılınmıştır. Allah Teâlâ da, "Size hidayet ettiği için, Allah'ı tazim etmenizi ister.[316] buyurur. Yani, Allah Teâlâ'nın, sizi oruç tutmaya muvaffak kılmasına bir şükür ifadesi olmak üzere tekbir getirin, demektir. [317]

 

Bayramda Sünnet Ya Da Müstehap Olan Bazı Şeyler:                                                    

 

Bu yüzden kurban kesmek, Mina günlerinde tekbir getirmek[318] sünnet[319] olmuştur. Kurban kesmeye niyet eden kim­senin tıraş olmaması müstehap kılınmıştır. Bayram namazı ve hutbe sünnet[320] kılınmış, böylece müslümanların bir araya gelme­lerinin, Allah'ı zikirden ve dinî nişanelerin takdisinden hali kal­maması istenmiştir.             

Bunun yanında şer'î bir maksat daha gözetilmiştir. O da şu­dur: Her milletin bir gövde gösterisi olur; orada bütün fertleri bir araya gelir. Böylece güç ve kudretlerinin gözükmesi, çokluklarının görülmesi istenir. Bayramlar da böyledir. Bunun içindir ki, çocuk­lar, yaşlı-genç bütün kadınlar ve hatta hayızlı olanlar dahil herke­sin bayram yerine katılmaları müstehap kılınmıştır. Bunlar, na­maz kılınan yerden ayrı dururlar ve müslümanların dualarına ka­tılırlar. Bunun için Rasûlullah (s.a.), gelirken ve giderken ayrı ayrı yolları kullanır, her iki yolda, müslümanların güç ve kudretlerini göstermek üzere dizilenleri kutlardı.

Esasen bayram, süslenmek demek olduğundan, en güzel elbi­selerin giyilmesi, merasimlerin yapılması, gidip gelirken ayrı ayrı yolların kullanılması, namazgaha çıkılması müstehap olmuştur. [321]     

 

Bayram Namazları Ve Hutbe:

 

Bayram namazının sünnetlerini şöylece sıralayabiliriz:

i. Namaza ezansız ve kâmetsiz başlanması,

ii Kur'ân'ın açıktan okunması,

iii. Hafif tutulmak istendiğinde "Sebbihi'sme rabbike'l-a'lâ", "Hel etâke" sûrelerinin, tam tutulmak istendiğinde de "Kâf" ve "İkterebeti's-sâatu" sûrelerinin okunması,

iv. Birinci rekatta kırâattan önce yedi, ikincide kırâattan ön­ce beş tekbir alınması. Kûfelilerin uygulamasında, birinci rekatta aynen cenaze namazındaki gibi kırâattan Önce, ikincisinde de kırâattan sonra dört tekbir alınır. Her ikisi de sünnettir. Hare-meyn-i Şerîfeyn uygulaması daha üstündür.

v. Hutbe okunması. Hutbede hatip, takva üzere olunmasını emreder, öğüt verir ve Allah'ı zikreder. [322]

 

Bayram Yemeği:

 

Fıtır bayramında, birkaç hurma yemeden tek sayıda yer namaza gitmez. Bununla, bir gün önceki oruç haline oruç ayının bitmesi sebebiyle muhalefet edilmiş olur. Namazdan önce fıtır sadakasını verir; böylece, böyle bir günde fakirlerin muhtaç du­rumdan çıkarılması ve namaza tasasız katılmaları sağlanır.

Kurban bayramında ise, namazdan dönünceye kadar bir şey yemez, teberrüken kesmiş olduğu kurban etinden yer. Böylece ona Önem verdiğini göstermiş olur. [323]

 

Kurban Hakkında Bazı Bilgiler:

 

Kurbanı, namazdan sonra keser. Çünkü kurbanın kesilmesi, ancak hacılara benzeme yoluyla bir tür ibadet manası kazanır. Bu ise, namaz için toplanmak yoluyla olur.

Kurban, her ev için bir yaşını tamamlamış keçi ya da altı ayı­nı doldurmuş koyundan olur. Kurbanı hedye (hac kurbanı) kıyas etmişler; sığırı ve deveyi yedi davar kurbanı yerine ikame etmiş­lerdir.

Kurban, Allah yolunda mal harcanması anlamı taşır. Allah

Teâlâ da, "Onların ne etleri, ne de kanlan Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır.[324] buyurmaktadır. Allah yolun­da fedakarlığına, niyetinin samimiyetine delil olması için, kurban edeceği hayvanı Allah adıyla boğazlaması, iyisinden seçmesi müstehap kılınmıştır. Bunun için de dört türlü hayvanı kurban etmek­ten sakınılması istenmiştir. Bunlar:

i. İyice topal olanlar,

ii. Kör ve şaşı olanlar,

iii. İyice hasta olanlar,

iv. Kemiklerinde ilik kalmayacak Ölçüde zayıf olanlar.

Ayrıca boynuzu kırık, kulağı kesik olan hayvanların kurban edilmesi de yasaklanmış; kesilecek hayvanın gözlerinin ve kulak­larının sağlam olması sünnet kılınmıştır. Kulaklarının ucu ya da arkası kesik, ortadan delik ve oyuk olan hayvanların kurban edil­memesi istenmiştir.

Boynuzlu, siyah gözlü, siyah karınlı ve siyah ayaklı tekelerin kurban edilmesi sünnettir; çünkü bu sayılan özellikler, genç kara davarda olması gereken en güzel vasıflardır. [325]

 

Kurban Keserken Okunacak Dua:

 

Kurbanda okunacak dua ve zikirlerden biri şudur: "Inriî veccehtu vechî lillezî fatara's-semâvâti ve'l-arda hanîfen vemâ ene mine'l-müşrikîn. Kul inne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi'l-âlemîn, la şerike leh ve bizâlike ümirtu ve ene mine'l-müslimîn.

Allahümme minke ve ileyke ve leke, Allahu ekber!"

Manası: Yüzümü hanîf müslüman olarak gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim. Ben müşriklerden değilim. De ki: Benim namazım da, ibadetlerim de hayatım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim (ya da) ben müslümanlardanım.

Allahım bu, sendendir, sana adanmıştır ve senin rızan içindir. Allah en büyüktür. [326]

 

CENAZE BAHSİ

 

Bil ki: Hasta ziyareti ve bakımının yapılması, üzerine okun­ması, ölmek üzere olan kimseye müşfik davranılması, ölünün tek­fin ve teçhiz işlerinin yapılması, defnedilmesi, onun için hayır ya­pılması, üzerine ağlanması, aile ve yakınlarının taziye edilmesi, kabir ziyaretinde bulunulması... bütün Arap uluslarınca yapıla-gelmekte olan işlerdi ve aynı şeyler bütün diğer uluslarda da şöyle ya da böyle vardı. Bunlar, normal mizaçta olan insanların onsuz edemeyecekleri âdetlerdir ve insanların bunları terketmeleri düşü­nülemez. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.) gönderildiğinde, bu gibi ko­nularda mevcut bulunan âdetlere bakmış ve bunların (birçoğunu olduğu gibi kabul etmiş, bir kısmının) ıslâhına gitmiş, yanlış olan­ları da düzeltmeye çalışmıştır. [327]

 

Hasta Ziyareti Ve Gerekli Bakımı:

 

Bu gibi konularda geçerli olan maslahat ya hasta olan kişinin dünya ya da âhiret açısından bizzat kendisine, ya yine bu iki açı­dan biri yoluyla hastanın ailesine, ya da topluma yöneliktir.

Hasta, dünya hayatında, teselli edilmesi, kendisine müşfik davranılması yoluyla sıkıntısının hafifletilme sine, kendi başına yapmaktan aciz kaldığı hizmetlerinin görülmesine muhtaçtır. Bu­nun gerçekleşebilmesi için de, hasta ziyareti ve bakımının, din kardeşleri ve şehir halkı tarafından behemehal yerine getirilmesi gerekli dinî bir görev (sünnet) kılınması gerekir.

Ahireti hakkında da, sabırlı olmaya; başına gelen bela ve sı­kıntıları, aynen hastanın içmek zorunda kaldığı tadı acı, fakat so­nuçta yararlı olan ilaç mesabesinde görmeye muhtaçtır. Ki, bunun sonucunda dünya hayatına iyice dalıp perdelenmesin, Rabbinden uzak düşmesin. Aksine, ölümle birlikte günahlarının da çözülmesi ve yok olması sağlansın. Bunun gerçekleşebilmesi için de, mutlaka o kişinin sabrm faydaları, çekilen elemlerin yararları doğrultusun­da uyarılması gerekir.

Ölüm döşeğinde olan kimse, dünya hayatının son gününü, âhiret hayatının da ilk gününü yaşıyordur. Bu itibarla, onun Al­lah'ı anması ve O'na yönelmesi konusunda teşvik edilmesi, böylece ruhunun iman hali üzere çıkması ve bunun sonucunda da âhiret hayatında bunun semeresini görmesi temin edilmeye çalışılmadır.

Normal tabiatta bulunan bir insan, yaratılış itibariyle aile ve mal tutkusuna sahip olduğu gibi, hayatında ve ölümünden sonra insanlann kendisini hayırla yadetmeleri tutkusuna da sahiptir ve kötü taraflarının ortaya çıkmasını sevmez. Hatta her ulus içinden, en akıllı kimseler çıkarlar ve ünlerinin devam etmesi için kalıcı büyük eserler yaptırırlar, arkalarından "Ne cesurdu, ne kahra­mandı!" denmesi için kendilerini tehlikelere atarlar, "Hem dünya­sında, hem de ölümünden sonra büyük nasibi varmış" desinler di­ye, kendisine anıt mezar yapılmasını vasiyet ederler. Hatta bilge kişiler, "Ünü insanlar içinde yaşayan kimse, aslında ölü değildir." demişlerdir.

İşte bu telakki, tüm insanlarca paylaşılan cibillî bir duygu ol­duğundan, insanlar bu telakkiler üzerinde yaşayıp Öldüklerinden, onların bu telakkilerini doğrulamak ve vasiyetlerini yerine getir­mek, onlara ölümlerinden sonra bir tür iyilikte bulunmak manası kazanmıştır. [328]

 

Ölü İçin Dua Etmek Ve Tasaddukta Bulunmak:

 

Ruh, cesetten ayrıldığında (insanî ruh için) başka bir doğuş söz konusu olur. İlâhî ruhun feyzi onda kalan şeyden çok işlevli bir duyu gücü (hiss-i müşterek) vücuda getirir ve bu güç misâl âleminden bir yardımla işitme, görme ve konuşma yeteneğim bir­den sağlar. Bu haliyle, dünya hayatında sahip olduğu bilgileri, zanları üzere olmaya devam eder. Üzerine, üst âlemden azap göre­ceği ya da nimetleneceği bilgiler iner. Allah'ın sâlih kullarının himmetleri, Hazîre-i kuds'e yükselir. Onlar, ısrarla bir ölü hakkın­da dua ettiklerinde, yahut onun için büyük bir sadaka verdiklerin­de, bu Allah'ın tedbiriyle, Ölüye fayda verir ve o, hazîreden üzerine inmekte olan feyz ile birleşir. Bu da onun halinin iyileşmesini te­min eder. [329]

 

Ölü Ailesine Taziye Ve Yardım:

 

Ölünün aile ve yakınlarına büyük bir üzüntü isabet eder. Dünyevî açıdan onların maslahatı, kendilerinin taziye edilmesi ve acılarının paylaşılmasıdır. Bu, onların duymakta oldukları acı kısmen hafifletir. Ayrıca onlara, ölünün defninde yardımcı  olunması, o gün ve gecede kendilerine yemek verilmesi gerekir.       

Âhiret açısından ise, içinde bulundukları sıkıntı halinden kurtulmaları ve Allah'a teveccüh etme kapısını açmaları için ken­dilerine ecr-i cezîl dilenir. Ayrıca ağıt yakarak ağlamaları, yaka paça yırtmaları, dövünmeleri ve benzeri acı ve ızdırabı artıran ta­hammülsüzlük belirtisi davranışlarda bulunmaları önlenir. Çünkü bu durumda onlar, tedaviye muhtaç hasta mesabesindedirler; bu halde iken onların kendi hallerine bırakılmaları ve dahası yangına körükle gidilmesi uygun olmaz.

Cahiliye döneminde insanlar, Allah'a şirk koşmaya götüren bazı âdetler edinmişlerdi. Dinin çıkarı, bu kapının kapatılmasını gerektiriyordu. O yüzden konuyla ilgili bazı yasaklar getirilmiştir.

Bu girişten sonra konuyla ilgili gelen hadislerin izahına geçe­biliriz: [330]

 

Musibete Duçar Olan Mü'min Hakkında Gelen Hadisler:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kendisine hastalık veya başka bir şeyden eza isabet eden hiç­bir müslüman yoktur ki, Allah onun sebebiyle günahlarını ağa­cın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin.[331]

Hataların keffâret olmasını gerektiren sebeplerden daha önce söz etmiştik. Bunlardan bir tanesi de, nefis perdesinin ortadan kaldırılması, kötü yeteneklere sevkeden behîmî ruhun çözülmesi idi. Bunu başaran kimse, dünya hayatına razı olmadan, bir tür uzaklaşır.

"Mü'minin misali, taze ekin demeti gibidir; rüzgar onu eğiltir, kimi kere yere yıkar, kimi kere de doğrultur. Eceli gelinceye kadar böyle devam eder. Münafığın misali ise kendisine hiçbir şey dokunmayan dimdik erze[332] ağacı gibidir. Sonunda bu ağacın külmesi bir defada olur. [333]

Bence bunun sırrı şudur: İnsan nefsinin hayvanı ve melekî ol­mak üzere iki kuvveti vardır. İnsanın, özellik itibariyle, bazen hayvanı yönü gizlenir ve melekî yönü üste çıkar. Bu durumda o, melekleşir ve onlardan sayılır. Bazen de aksi olur ve melekî yönü gizlenir, hayvanı yönü üste çıkar. Bu durumda da hayvanlaşır ve artık o insanlıktan çıkar. Hayvanı gücün tasallutundan, melekî gücün egemenliğine geçme sırasında, bu iki gücün birbiriyle müca­dele edeceği haller vardır. Bazen bu Ötekine, bazen de o, berikine üstün gelir. Bu hal, dünyada iken mücâzâtın gerçekleşme yeridir. Biz, daha önce mücâzâtın neden ve niçininden söz etmiştik. Oraya bakınız.

Rasûlullah {s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kul hastalandığı ya da yola çıktığı zaman, sağlam ve mu­kim iken işlemekte olduğu şeylerin sevabı kadar kendisine sevap yazılır. [334]

İnsan, bir şeyi yapmaya azmettiği zaman, onu bundan ancak haricî bir engel alıkoyar. O, kalbin görevini yerine getirmiştir. Gerçek takva kalptedir. Ameller, sadece onun dışa vurması ve te-yitçisidir. Kişi, imkân bulduğunda azmettiği şeye dört elle sarılır. Aciz olması halinde ise, (ihmal etmez) zamana bırakır. Bu itibarla, kalben yapmaya azimli olduğu şeyi, imkânlar elvermediği için ya­pamadığında da sevap alır.   [335]                              

 

Musibet, Günahlara Keffâret Olur:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şehitler beştir ya da yedidir... [336]

Kulun ihtiyarı sonucu olmayan şiddetli musibetler, günahların keffâret olunması ve kulun Allah'ın rahmetine hak kazanması konusunda şehitlik gibi tesir eder.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Müslüman, müslüman (kasta) kardeşini ziyaret ettiğinde, dönünceye kadar cennetin hurmalığındadır.[337]

Şehir halkının birbiriyle kaynaşması, ancak aralarında ihti­yaç sahibi olanlara yardımcı olmakla mümkün olabilir. Allah Teâlâ, şehir halkının kaynaşmasına yardımcı olacak işleri sever. Hasta ziyaretleri ise, kaynaşmanın meydana gelmesinde önemli bir etkendir.               

Bir kudsî hadiste şöyle gelmiştir:

Allah Teâlâ, kıyamet günü şöyle diyecektir: "Ey âdemoğlu! Ben hasta oldum da, sen beni ziyarete gelmedin!" Âdemoğlu: "Ya Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim; sen âlemlerin Rabbisin!" diyecek. Allah Teâlâ: "Bilmez miydin ki, filan kulum hasta oldu. Sen onu ziyaret etmedin. Bilmez miydin ki, onu ziyaret etmiş ol­saydın, beni onun yanında bulacaktın." buyuracak. [338]

Derim ki: "Melekler ve Rûh iner. [339] âyetinde sözü geçen Rûh-ı A'zam'a nisbetle bu tecellî, insana nisbetle rüyasında gördüğü açık suret gibidir. Nasıl ki, insanın Rabbi hakkındaki inancı, ya da o şahıs hakkındaki Allah'ın hükmü ve rızası, rüyasında Rabbi ola­rak temessül ederse, bunun için gerçek mü'minin Rasûlullah'ın (s.a.) gördüğü gibi O'nu en güzel surette görmesi gerekirse, kapı­sının eşiğinde kendisini tokatlıyor halde gören kimsenin rüyasının tevili, o kapı yönünden Allah'ın hakkı konusunda ihmal gösterdiği şeklinde yoruluyorsa; Allah'ın hakkı, hükmü, rızası, tedbiri ve in­san fertlerinin işlerini üstlenmesi (kayyûmluğu), yahut onların meydana gelişinin başlangıcı olması, insanların Rabbleri hakkın­daki itikatları da, pek çok suret şeklinde temessül eder. Bu, insan­ların normal kıvamda olmaları, nefislerinin istikamet üzere olması halinde, âhirette insan türüne ait özelliklerin bireylerde tecellî et­mesi sonucunda böyle olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.) bunu açıkla­mıştır.

Bu tecellî, sadece Rûh-ı A'zam içindir. Rûh-ı A'zam, insan fertlerini toplayıcı olan, onların çokluklarının buluştuğu yer, dün­ya ve âhirette ulaşabilecekleri en son nokta olan varlıktır. Bununla şunu demek istiyorum: Allah Teâlâ'ya ait, kayyumluğu ve hak­kındaki hükmü hasebiyle küllî bir şe'n vardır. İnsanların, âhirette kalpleriyle devamlı ayan beyan gördükleri, bazen de uygun bir surette temüssül etmesi halinde gözleriyle gördükleri şey budur.

Kısaca, bu tecellî, insanların kendi aralarında kaynaşmaları ve sadece beşere mahsus olan insanî kemâli elde etmeleri, arala­rında güzel ilişkiler kurmaları gibi insan türüne ait özelliklerin bi­reylere yansıması açısından fertler hakkındaki Allah'ın hükmünü ve hakkını açıklayıcı olmuştur. Bu yüzden, toplum için olan şeyin, [ 86 ] bu ilişkiden dolayı kendisine nisbet edilmesi gerekmiştir. [340]

 

Hasta Üzerine Okumak (Rukye):

 

Rasûlullah (s.a.), içinde Allah'ın zikri, O'ndan yardım isteği bulunan tam, kâmil rukyeler emretmiş, bununla Allah'ın rahme­tinden bir Örtünün onları bürümesini, onlara gelecek belaları de­fetmesini, cahiliye döneminde yapmakta oldukları afsunlardan, ta-ğutlardan istimdadda bulunmadan vazgeçmelerini istemiş, onlara eskiden yaptıklarından daha güzellerini getirmiştir.

Rasûlullah'm (s.a.) öğrettiği rukyelerden bazıları şunlardır:

1.  Okuyucunun sağ eliyle sıvazlayarak, "Ezhibi'l-be's Rab-be'n-nâs, veşfi ente'ş-şâfi la şifâe illâ şifâuke şifâen lâ yuğâdiru se-kamen." demesi.

Manası: Ey insanların Rabbi! Ağrıyı sızıyı gider ve şifâ ver, şifâ veren ancak sensin, senin şifandan başka deva yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiç dert bırakmasın!

2. "Bismillahi erkîke..."

Manası: Allah'ın adıyla, seni eza veren herşeyden, her hasetçi nefsin ve gözün şerrinden afsunluyorum. Allah sana şifa versin! Al­lah'ın adıyla sana şifa diliyorum.

3. "Utzuke bi kelimâtillahi't-tâmme..."

Manası: Allah'ın tam kelimeleriyle, seni her türlü şeytandan, haşerâttan, kem gözden Allah'ın korumasına alıyorum.

4. Yedi  defa, "Es'elullahe el-azîm Rabbe'l-arşi'l-azîm en yeşfıke."

Manası: Yüce Allah'tan, yüce arşın Rabbinden sana şifa verme­sini istiyorum.

5. Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup üflemek ve bedeni sıvazlamak, elini bedenindeki ağrıyan yere koymak ve üç defa "Bismillah", yedi defa "Eûzü bi 'ızzetillahi ve kudretihl min şerri mâ ecidu ve uhâziru." demek.

6. "Bismillâhi'l-kebîr, eûzü billahi'l-azîm min şerri külli ırkın ne'âr, ve min şerri harri'n-nâr."

Manası: Yüce Allah'ın adıyla, dert dolu her damardan, cehen­nem ateşinin şerrinden yüce Allah'a sığınırım.

7. "Rabbunâllahu'llezî fî's-semâ tekaddese ismuke..."

Ey, göklerde olan Rabbimiz! İsmini takdis ederiz. Hükmün, gök­lerde ve yerde her yerde geçer. Rahmetin ise göklerdedir. Rahmetini yere de indir. Bizim günahlarımızı, kusurlarımızı bağışla! Sen, iyile­rin Rabbisin. Rahmetinden bir parça indir. Şifa hazinenden bu derde bir şifa ver. [341]

 

Ölüm Temennisinde Bulunmamak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiç biri ölüm temennisinde bulunmasın![342] İnsanın Rabbine karşı takınması gereken edepten biri de, üzerine olan nimetini kendisinden almasını istememesi, böyle bir cüret göstermemesidir. Hayat, büyük bir nimettir. Zira o, iyilikle­rin elde edilmesi için sebeptir. İnsan öldüğü zaman, amelinin çoğu kesilir ve artık yükselemez. Sonra ölüm temennisi, taşkınlıktır, fe­veran ifadesidir ve bu iki özellik, en kötü huylardandır. [343]

 

Allah'a Kavuşma Arzusu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı se­ver; kim de Allah'a kavuşmayı sevmezse, Allah da ona kavuşmayı sevmez. [344]

Bence, Allah'a kavuşmadan maksat, gaybî imandan, müşaha-de yoluyla olan imana intikal etmektir. Bu ise, kendisini saran hayvani yoğun perdelerin açılması ve melekî nurun ortaya çıkması ile olur. Bunun üzerine kendisine, Hazîre-i kuds'ten yakın iner. Böylece, aracılar vasıtasıyla vaad edilen şeyleri, gözüyle görür, ku­lağıyla işitir olur.

Hayvanı zayıflatmak, melekî yönünü güçlendirmek uğrunda çalışmaya devam eden mü'min kul, her unsurun kendi yerine özlem duyması, her duyu organının, o organa mahsus lez­zetleri algılamaya arzulu olması gibi Rabbine kavuşma haline iştiyak duyar. Her ne kadar, bünyesinin yapısı bakımından elem duyar, ölümden ve sebeplerinden hoşnutsuz olursa da, neticede o  hali özler.

Hayvanı yönünü güçlendirme uğrunda koşuşturan günahkar kul ise, dünya hayatına karşı büyük özlem duyar ve aynı şekilde ona meyleder; Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz.

Hadisteki, Allah'ın sevmesi ve sevmemesi ifadeleri, söz ahen­ginin sağlanması (müşâkele) içindir. Çünkü bu gibi kalbi duygular Allah için sözkonusu değildir. Bunlardan maksat, kula yararlı ya da zararlı olacak şeyi hazırlaması, onları gözetir olmasıdır.

Hz. Âişefra.), insan tabiatının ölümden hoşlanmamasıyla, mü'min kulun Allah'a kavuşmayı sevmesi arasını telifte zorlan­mıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), kavuşmaktan murad olu­nan manaya, ölüm meleklerinin gözükmesi halinde, Allah'a kavuş­ma arzusu olduğunu beyanla dikkat çekmiştir. [345]

 

Allah Hakkında Hüsnü Zan Beslemek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sakın sizden biriniz, Rabbine hüsnü zanda bulunmadığı halde ölmesin.[346]

Bil ki: Nefsi istikamet üzere kılacak, onun eğriliklerini gide­recek en az amelden yani farz olan yükümlülüklerin yerine getiril­mesi ve büyük günahlardan da kaçınılmasından sonra insanın Al­lah'a güvenmesi, O'na karşı ümitvar olması kadar yararlı başka bir amel yoktur. Çünkü ümitvar olma, kendisini Allah'ın rahmeti­nin inmesine hazır hale getirmeye sevkeden etkin dua ve güçlü himmet gibi etkili olur ve insana fayda sağlar. Korku ise, insanın Allah düşmanlarına karşı kullanacağı bir kılıçtır. Onunla, şehevî ve hayvanı yoğun perdeleri aralar ve şeytan vesveselerine karşı koyar. Nasıl ki, savaşmada mahir olmayan kimseler, bazen kılıçlarını gereği gibi kullanamazlar ve kendi kendilerini yaralarlarsa, nefis terbiyesinde de mahir olmayan kimseler, aynı şekilde bazen korkuyu yerli yerinde kullanamayabilir ve bunun sonucunda, bü­tün güzel amellerini ucub, riya ve diğer âfetlerle itham ederler, bu­nun sonucunda da Allah katında onlardan hiçbir ecir beklemez bir  hal alırlar. Diğer taraftan da bütün küçük günahlarını ve sürçme- 1 lerini gözlerinde büyütürler ve onların behemehal yer etmiş oldu­ğuna ve onlarla cezalandırılacağına inanırlar. Bu inanç üzere Öl­düklerinde, seyyi âti arının kendilerini ısırıyormuş gibi temessül et­tiğini zannederler. Bu, misal âlemine ait bir kuvvetin, onların ha­yal ettiği hal üzere temessül etmesine ve onların bu şekilde bir tür azap görmelerine sebep olur. Yersiz şüpheleri ve kötü zanlan sebe­biyle de hasenatlarından gereği şekilde yararlanamazlar. Hadis-i kudsîde Allah Teâlâ'nın, "Ben kulumun zannı üzereyim.[347] buyurmasındaki mana budur. İnsan, hastalığında ve zayıf anında çoğu kez korku kılıcını yerli yerinde kullanamaz, yahut ne yapacağını karıştırır. Bu itibarla böyle biri hakkında sünnet, onun reca halini, korku hali üzerine çıkarmak olmuştur. [348]

 

Ölümü Çokça Hatırlamak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Lezzetleri alt üst eden (ölümü) çokça hatırlayınız. [349]

Nefis perdesinin kırılması ve insan doğasının dünya hayatı­nın lezzetleri içerisine dalmasının önlenmesi konusunda, ölümün hatırlanması kadar etkili hiçbir şey yoktur. Çünkü Ölüm, insanın dünyadan ayrılış şeklini ve Allah'a kavuşma halini gözünün önüne getirir. Bunun ise, nefis üzerinde tuhaf bir etkisi vardır. Daha ön­ce bu konuya temas etmiştik, oraya bakınız. [350]

 

Ölüm Anında Şehâdet Getirmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kimin, son sözü %â ilahe illallah...'olursa, cennete girer. [351]

Can çekişme haline girmiş bir kimsenin, "Lâ ilahe illallah" diyebilmesi, imanının sıhhatine ve onun sevincinin kalbine girdiği­ne delildir. Keza, bu hengamede zikretmesi, muhtemelen nefsinin ihsan mertebesine ulaştığını ve onun, o makama uygun biçimde şekillendiğini gösterir. Böyle bir hal üzere Ölen kimsenin cennete girmesi ise vacip olur. [352]

 

Ölen Kimsenin Yanında Telkinde Bulunmak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ölülerinize 'Lâ ilahe illallah...' telkininde bulunuz.[353]

"Ölüleriniz üzerine Yâsîn okuyunuz. [354]

Bu, ölüm halinde olan bir kimseye, âhiret hayatına yönelik olarak yapılan en güzel bir iyiliktir. Telkin için "Lâ ilahe illal-lah"m seçilişi, onun, îslâmî zikirler arasında tevhidi ifade eden, şirki reddeden en üstün, en şerefli zikir oluşundandır.'Yâsîn sûresinin seçilişi ise, ileride de geleceği üzere onun Kur'ân'ın kalbi [ 90 ] ve öğüt için yeterli olmasındandır. [355]

 

Musibet Anında Söylenecek Söz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Başına musibet gelen hiçbir müslüman yoktur ki, Allah'ın emri üzere, 'Innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn! Allahım, musibetim hususunda bana ecir ver ve bana bunun arkasından daha hayırlı­sını ihsan eyle!' desin de, Allah mutlaka ona daha hayırlısını ih­san buyurmasın. [356]

Bu, musibete duçar olan kişinin Allah Teâlâ katında musibet sebebiyle ecir bulunduğunu ve Allah'ın, onun yerine daha hayırlı­sını vermeye kadir bulunduğunu hatırlayarak üzüntüsünün hafif­lemesini sağlaması içindir. [357]

 

Ölmek Üzere Olan Kimsenin Yanında Söylenecek Söz:                                           

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ölen kimsenin yanında bulunursanız, hayır söyleyin! [358] Bu, vefat eden Ebû Seleme hakkında Rasûlullah'ın (s.a.), "Allahım, Ebû Seleme'yi affet ve onun derecesini yücelt!" buyurması gibi bir söz olmalıdır.

Cahiliye döneminde âdet, geride kalanların kendi aleyhlerine dua etmeleriydi; ola ki bu, icabet saatine rastgelir ve duaları kabul olabilirdi. Rasûlullah (s.a.), bunu hem ölü, hem de kendileri İçin daha hayırlı olacak şekilde değiştirdi. Sonra bu, musibetin, ilk öğ­renilmesi anında gösterilen tepkidir. Böyle bir anda Allah'a tevec­cüh edilmiş olmak için bu duanın okunması sünnet kılınmıştır. [359]

 

Ölünün Yıkanması:

 

Rasûlullah (s.a.), kızı hakkında şöyle buyurmuştur: "Onu su ve sidr ile tek olarak üç defa yahut beş defa hatta lü­zum görürseniz daha fazla yıkayın. Sonuncuda kâfur da kullanın.[360]

"Onu, sağından ve abdest organlarından yıkamaya başlayın. [361]

Ölünün yıkanmasında esas, onun diri gibi yıkanmasıdır. Çünkü, ölü diriyken öyle yıkanırdı, ölüyü yıkayanlar da kendilerini öy­le yıkarlar. Ölüye değer verildiğini ifade için, bundan daha iyisi olamaz. Sidr ile ve çok sayıda yıkanmasının emredilmesi, ölüm hastalığının hastanın aşırı derecede kirlenmesine ve pis kokuların cesedine sinmesine sebep olabileceği içindir.

Sonuncu yıkamada kâfur kullanılmasının emredilmesi ise, bu bitkinin cesedin çabuk bozulmasını Önleme gibi bir özelliğe sahip olmasındandır. Denildiğine göre, kokusuna haşeratın yaklaşma­ması gibi bir faydası da vardır.

Sağından başlanması, ölünün yıkanmasının, dirilerin yıkan­ması mesabesinde olmasındandır ve bu organlara daha çok değer verildiğinin ifadesidir. [362]

 

Şehit, Yıkanmaz:

 

Şehit hakkında geçerli olan sünnet/onun yıkanmaması ve ka­nıyla birlikte elbisesiyle gömülmesi şeklindedir. Bununla, yaptığı işin çok yüce bir şey olduğuna dikkat çekilmiş olur ve amelinin bakî olduğunun, ilk anda zihinlerde hemen yer etmesi sağlanmış olur. Sonra beşerî nefisler, bedenlerinden ayrıldığında, kendi ken­dilerini duyan ve bilen bir halde kalırlar ve bazıları kendilerine ne yapıldığım idrak eder bir halde olur. Kam ve elbisesiyle gömülmesi gibi yaptığı amelin bir izinin bırakılması halinde, ölüm anında iken yapmakta olduğu ameli hatırlamasında ve onun yanında temessül etmesinde kendisine yardımcı olur. Rasûlullah'ın (s.a.), "Yaraları kanar; rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur.[363]buy­ruğunun manası budur. [364]

 

İhram Halinde İken Ölenin, İhram Elbisesi İçinde Defnedilmesi:

 

Rasûlullah (s.a.), ihramlı hakkında da şöyle buyurmuştur: "Onu, iki (parça olan ihram) elbisesi içine kefenleyin! Ona ko­ku sürmeyin, başını örtmeyin; çünkü o, kıyamet gününde,telbiyede bulunarak diriltilir. [365] Dolayısıyla, onun hakkında bu emrin ge­reği yapılır.

Rasûlullah (s.a.), "Ölü, içinde Öldüğü elbise ile haşrolunur. [366] derken, bu nükteye işaret etmiş olmaktadır.

Kefenlemede esas, kişinin uykuya çekildiği andaki giysisine benzer bir halin ölçü alınmasıdır. Kefenin erkek hakkında en kâmil hali; izâr, kamîs ve milhafe denilen üç parçadan oluşması, ya da hülle (takım elbise halinde) olmasıdır. Kadın hakkında ise, bunlara ilave olarak baş ve göğüs örtüsü de eklenir. Daha Örtücü olması bakımından kadmın haline uygun olan budur. [367]

 

Kefende Aşırılığa Gitmemek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kefen konusunda aşırılığa gitmeyin; çünkü çabucak soyulur. [368]

Rasûlullah (s.a.), kefen konusunda, ifrat ve tefrit arasında or­ta yolun tutulmasını, aşırılık konusunda cahiliye dönemi âdetleri­ne kaçılmamasım istemiştir. [369]

 

Definde Acele Etmek:                                

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Cenazeyi süratlice götürün. Eğer cenaze sâlihse, netice hayırdır Bir an evvel, onu kabirdeki hayır ve sevabına ulaştırmış hırsunuz. Şayet cenaze sâlih değilse, netice serdir. Bir an evvel onu omuzlarınızdan atmış olursunuz.[370]

Bence acele etmenin sebebi şudur: Yavaştan davranmak, muhtemelen Ölünün cesedinin kokmasına ve ölü sahiplerinin hu­zursuzluklarının artmasına sebep olur. Çünkü onlar, ölüyü gör­dükçe üzüntüleri artar. Göz görmeyince gönül katlanır ve başka şeylerle meşgul olmaya başlarlar ve zamanla unuturlar. Rasûlul­lah (s.a.), "Müslümanın (kokmuş) cesedinin (cife), ailesi gözü önünde bekletilmesi uygun olmaz. [371]hadisinde, sözünü ettiğimiz her iki illete de işaret buyurmuştur.

Bence hadisteki "Eğer cenaze sâlihse. ifadesi, hakikati üze­re alınmalıdır. Bazı nefisler, bedenlerinden ayrıldıklarında, cesede ne yapıldığını hisseder ve ruhanî bir şekilde konuşur ve bu konuş­ma insanların kulaklarıyla duyma şeklinde anladıkları gibi alışık yoldan değil de, nefse doğma yoluyla olur. Rasûlullah'ın (s.a.), in­san hariç onun konuşmasını her şeyin duyacağından söz etmesinin anlamı budur. [372]

 

Cenazeye Katılmak:

 

Rasûlullah {s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, bir müslüman cenazesinin arkasından inanarak ve sevabını umarak yürürse, ona bir kırat ecir vardır. [373]

Cenazeyi takip etmenin istenmesindeki sır, ölüye değer veril­diğini göstermek ve ölü yakınlarının gönlünü almaktır. Bunun ya­nında dua için elverişli sâlih insanlardan oluşan bir topluluğun meydana gelmesini sağlamak, defin işinde ölü sahiplerine yardım­cı olmak da amaçlanır. Bu yüzden, defin işi bitirilinceye kadar ayakta durulması teşvik edilmiş, cenaze kabre konulmadan önce oturulması yasaklanmıştır. [374]

 

Cenaze İçin Ayağa Kalkmak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ölüm bir dehşettir. Bu itibarla bir cenaze gördüğü­nüz zaman ayağa kalkn! [375]

Dünyevî lezzetleri altüst eden ölümü hatırlamak, müslüman kardeşlerin hayatlarının son bulmasından ibret almak şer'an iste­nilen bir şeydir. Ancak bu açık olmadığından bunu yapan ile terke-den arasını ayırmak mümkün olmaz. İşte bu yüzden, cenaze görül­düğünde ayağa kalkılması istenilerek bunun munzabıt bir hal al­ması istenmiştir. Rasûlullah (s.a.), bunu bir azimet hüküm olarak belirlemedği gibi, sünnet de kılmamıştır.

Ayağa kalkma hükmünün mensuh olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre mensuh olmasının hikmetini şöyle açıklayabiliriz: Cahiliye devrinde insanlar, ayağa kalkmaya benzer fiiller yapıyor­lardı. Rasûlullah (s.a.), ayağa kalkma emrinin asıl amacından saptırılabileceği ve yasak olan kapıların açılması için bir vasıta olarak kullanılabileceği korkusunu duydu ve bu yüzden de nesh edildi. [376]

Allah'u alem!

 

Cenaze Üzerine Namaz Kılınması:

 

Cenaze üzerine namaz kılınmasının meşru kılınması, mü'minlerden bir topluluğun ona şefaatte bulunmak amacıyla bir araya gelmelerinin, ölü üzerine rahmetin inmesinde belirgin bir etkisinin olması sebebiyledir.

Cenaze namazı şöyle kılınır: İmam, ölüyü kıble tarafına ala­cak şekilde durur ve insanlar onun arkasında saf olurlar. İmam dört tekbir alır ve ölü için hayır dua eder ve selam verir. Diğerleri de imama uyar. Bu, Hz. Ömer (r.a.) zamanında yerleşen, sahabe ve daha sonra gelen nesillerin büyük çoğunluğunca üzerinde itti­fak edilmiş olan cenaze namazı şeklidir. Bununla birlikte cenaze namazıyla ilgili olarak gelen hadisler arasında farklılıklar bulun­maktadır. [377]

 

Cenaze Namazında Okunması Müstehap Olan Dualar:

 

1. Fatiha sûresinin okunması sünnettir. Çünkü bu sûre, en güzel ve en kapsamlı dua olmakta, bizzat Allah Teâlâ tarafından kitabı Kur'ân'da kullarına öğretilmiş bulunmaktadır.

Aşağıdaki dualar da Rasûlullah (s.a.) tarafından okunduğu bilinen dualardandır:

2. "Allahümme'ğfir li hayyinâ..."

Manası: Allahım, bizim dirimize, ölümüze, burada hazır bulu-

nanımıza, bulunmayanımıza, büyüğümüze, küçüğümüze, erkeğimize, kadınımıza mağfiret eyle! Allahım, bizden kimi yaşatacak olursan, onu İslâm üzere yaşat; kimi de öldürecek olursan onu iman üzere öl­dür! Allahım, bizi ecrinden mahrum eyleme ve onun arkasından bizi ihmal etme!                                                                                         

3. "Allahümme inne fulân..."

Manası: Allahım, şüphesiz ki falan oğlu falan senin zimmetinde ve emanın altındadır. Onu kabir fitnesinden ve cehennem azabından koru! Sen, vaadinde durursun ve buyurdukların haktır. Allahım, onu affet, ona rahmet eyle; şüphesiz ki sen çok bağışlayan ve çok rahmet edensin.

4. "Allahümme 'ğfir lehâ verhamhu..."

Manası: Allahım, ona mağfiret buyur; ona rahmet eyle, onu af­fet ve kendisine afiyet ver. Vardığı yerde ona ikramda bulun; yerini genişlet, kendisini kar, dolu ve soğuk suyla pakla; onu günah ve ha­talardan, beyaz elbisenin kirden arındırıldığı gibi arındır. Ona, dün­yadaki yurdunun yerine daha hayırlı bir yurt, ailesinin yerine daha hayırlı bir aile, zevcesinin yerine daha hayırlı bir zevce ihsan eyle! Bunu kabir fitnesinden ve cehennem azabından koru![378]

 

Ölü Üzerine Namaz Kılınması, Onun İçin Şefaattir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki bu kabirler, sahipleri için karanlıkla doludur. Allah Teâlâ, namazım sebebiyle onlar için kabirleri aydınlatır. [379]

"Hiç bir müslüman yoktur ki, öldüğü zaman cenazesinde Al­lah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan kırk kişi hazır bulunsun da, Al­lah kendilerine o kimse hakkında şefaata izin vermesin. [380]

Başka bir rivayette de, "Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir cemaat namazını kılsın da. [381] buyurmuştur.

Etkin olan, Allah katında değeri olan kimselerin duasıdır. Edilen dua, perdeleri aralar ve ilâhî rahmetin inmesini sağlar. İstiskâda (yağmur duasında) olduğu gibi. Bu durumda iki şeyden birinin olması için teşvikte bulunulmuştur:

i. Ya ölen nefis, yüksek biri olmalı ve başlıbaşına bir ümmet sayılmalı,

ii. Ya da namazında büyük bir cemaat hazır bulunmalı. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kimin üzerine hüsnü şehâdette bulunursanız, ona cennet va­cip olur; kimi de kötülükle anarsanız ona cehennem vacip olur. Zi­ra sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz.[382]

Allah Teâlâ, bir kulunu sevdiği zaman onu Mele-i a'lâda se­ver, sonra onun hakkında hüsnü kabul Mele-i sâfîl arasına iner, onlardan da insanlardan sâlih olanların kalbine doğar. Bir kula buğz ettiği zaman ise, aynı şekilde yukarıdan aşağıya doğru ona buğz iner. Dolayısıyla kimin hakkında müslümanların sâlihle-rinden oluşan bir topluluk, riyasız ve âdet olsun diye olmaksızın kalplerinden gelen bir samimiyetle hüsnü şehâdette bulunursa, bu o kişinin kurtulmuş olduğunun belirtisidir. Yine böyle bir cemaa­tin o kimseyi kötü bir şekilde yadetmeleri de, onun helak olmuş bi­risi olduğunun göstergesidir. "Zira sizler yeryüzünde Allah'ın şa­hitlerisiniz. [383] sözü, onların Mele-i a'lâdan inen ilhama açık ol­duklarını ve gayba tercüman bulunduklarını ifade eder. [384]

 

Ölülere Sövme Yasağı:                            

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ölülere sövmeyin; çünkü onlar, önceden gönderdiklerine ulaşmış durumdadırlar. [385]

Ölülere sövmek, hayattaki yakınlarına eza verir ve onların kin ve öfke duymalarına sebep olur; üstelik ölüye de ulaşmaz. Hem, insanlardan pek çoğunun durumunu Allah'tan başka kimse bilmez. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), ölülere sövmeyi yasaklamış­tır. Rasûlullah (s.a.), bu sebebi, bir adamın cahiliye döneminde öl­müş birine sövmesi ve Hz. Abbas'ın (r.a.) bu yüzden öfkelenmesi üzerine açıklamıştır. [386]

 

Cenazenin Neresinden Yürünmeli:

 

Cenazenin önünden ya da arkasından yürünebilir mi? Dört kişi mi yoksa iki kişi mi taşımalıdır? Ayakları tarafından mı, yok­sa kıble tarafından mı çekilir? Doğrusu, bunların hepsi de caizdir. Bunlardan her biri hakkında sahih bir hadis ya da eser bulunmak­tadır.[387]

 

Müslüman Ölü İçin Lahit Yapmak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Lahit bizim için, şakk da başkaları içindir.[388]

Lahit yapılmasının İstenmesi, ölüye değer verildiğini göster­mek ve ona saygısızlık olmaması için toprağın doğrudan yüzüne doğru atılmamasını temin etmek İçindir. [389]

 

Müslüman Mezarları:

 

Rasûlullah (s.a.), Hz. Ali'yi (r.a.) göndererek yıkmadık hiçbir put, tesviye etmedik hiçbir mezar bırakmamasını emretmiştir. Me­zarların kireçle bina edilmesini, üzerine yapı kurulmasını, üzerine oturulmasını, [390] mezarlara doğru namaz kılınmasını yasaklamış­tır. [391] Çünkü bu, insanların kabirleri mabud edinmelerine ve onla­ra saygı göstermede haddi aşmalarına yol açar ve bunun sonunda, Ehl-i kitabın yaptığı gibi dinleri tahrife uğrar. Rasûlullah'm (s.a.), "Allah, yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin; onlar peygamberleri­nin mezarlarını mescid edindiler. [392] hadisinin manası işte budur.

Mezar üzerinde oturma hakkında, ziyaretçilerin oraya bağ­lanmaları, mezarları çiğnemeleri... gibi çeşitli izahlar yapılmıştır. Buna göre yasağın sebebi, ölüye saygıdır. Doğru olanı, şirke yakla­şan tazim şekliyle, ona hakarete varan davranış arasında orta yolun bulunması, mezarlarda yatanlardan istimdâdda bulunulma­ması dır. [393]

 

Ölüye Ağlamak:

 

Ölü üzerine ağlamak ve bu sebeple üzülmek, insanın tabia­tında bulunan bir şeydir, insanların böyle bir davranıştan soyut­lanmaları mümkün değildir. Bu yüzden insanlardan, yakınlarının Ölümüne üzülmemelerini istemek caiz değildir. Nasıl olabilir ki, bu insan tabiatının rikkatinden doğmaktadır ve toplumun aralarında kaynaşabilmeleri için bu gibi davranışlarda bulunmaları gerekli­dir ve bunlar şer'an istenilen davranışlardır. Keza bu, insan tabia­tının normalliğinin bir belirtisidir.

"Bu bir rahmettir; Allah, onu kullarının kalbine koymuştur. Allah, ancak merhametli olan kullarına rahmet eyler[394]hadisi­nin ifade ettiği mana da budur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah, göz yaşından ve kalbin üzüntüsünden dolayı insana azap etmez. Ancak (diline işaret ederek) şundan dolayı ya azap eder yahut rahmet[395]

"Yanağını döven, yaka paça yırtan ve cahiliye gidişatına ça­ğıran bizden değildir. [396]

Bunun sim şudur: Bu gibi hareketler, üzüntüyü artırır. Bir yakınını yitiren kimse, hastalığının hafifletilmesi için tedaviye muhtaç olan hasta mesabesindedir. Böyle bir kimsenin üzüntü ve tasasını artıracak hareketlere girmek doğru olmaz. Keza musibete duçar olan kimsenin de, başına gelen şeyi unutmaya çalışması, kendisini gam ve keder içerisine gömmemesi gerekir. Sonra yaka paça yırtmak, yanak dövmek gibi hareketler, ilâhî kazaya razı ol­mamaya sebep olabilir. Öbür taraftan cahiliye döneminde insan­lar, içlerinden gelmese bile dövünerek güya acı duyduklarını göste­rirlerdi. Bu kötü ve zararlı bir âdetti; dolayısıyla Rasûlullah (s.a.) onu yasakladı. [397]

 

Ağıtçılığın Haramlığı:

 

Rasûlullah (s.a.), ağıtçılar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Ağıtçı kadın, kıyamet gününde üzerinde katrandan bir elbise ue uyuzlu bir gömlek olduğu halde kabrinden kaldırılır. [398]

Çünkü böyle bir kadın, iyice günaha batmıştır. Bu sebeple o, islediği günahların her tarafını bürüyen pis kokulu katran ve uyuz seklinde temessülü yoluyla cezalandırılmıştır. Kadının bu şekilde kaldırılması, teşhir için olur ya da ağıt yakması esnasında ayakta olduğu için, cezası da öyle verilir.

Yukarıdaki hadisin baş tarafında da şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimde cahiliyet âdetlerinden kalma dört şey vardır ki, onları terkedemezler. Bunlar: Asaleti ile öğünme, neseplere dil uzatma, yıldızlarla yağmur isteme ve ağıtçılıktır. [399]

Rasûlullah (s.a.), insanların bu işleri terkedemeyeceklerini görmüştür. Çünkü bunlar aşırı şehvet gibi, insan tabiatının aşırılı­ğının bir gereğidir. İnsanların bir şaşkınlığı vardır ve bu neseplere dil uzatma konusunda ortaya çıkar. Ölülerle olan ülfetleri, onlara ağlamalarım gerektirir. Rasatta bulunmaları, yıldızlarla yağmur isteme sonucuna götürür. Bu sebepledir ki, Arap Acem hiçbir ulus yoktur ki, bu sayılan şeyler onlarda yer etmiş olmasın. [400]

 

Kadınların Cenaze Merasimlerine Katılması:

 

Rasûlullah (s.a.), cenazeyi takip eden kadınlar hakkında şöy­le buyurmuştur:

"Günahkâr olarak, sevapsız olarak dÖnün! [401] Kadınlara bunun yasaklanışı, cenazeye katılmaları halinde, çığlık atacakları, ahu figanda bulunacakları, sabır gösteremeye­cekleri ve avret mahallerinin açılabileceği ihtimali yüzündendir. [402]

 

Çocukların Ölümü, Anne Ve Baba İçin Keffdrettir:

 

Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

"Müslümanlardan birinin üç çocuğu Ölsün de, kendisi cehen­neme girsin, olmaz. [403]

Bu, Allah'a teslim olarak nefsini yenmesi ve daha Önce sözü­nü ettiğimiz daha başka manalar sebebiyledir. [404]

 

Taziye Sevabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, musibete maruz kalan birini teselli ederse, kendisine onun sevabı kadar sevap verilir.[405]

Bence bunun iki sebebi vardır:

i. Musibete uğrayan kimsenin yanında olan kimsenin kalbi incelir,

ii. Misâl âlemi, tedâyufî (?) manaların zuhuru esasına dayanır. Sevdiği birini yitirmiş birini teselli eden, kendi yakınını yitir­miş gibi üzüntü gösterir. Dolayısıyla kendisine, onun sevabı gibi sevap verilir. [406]

 

Cenaze Evine Yemek Götürmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ca'fer ailesi için yemek yapın; çünkü onların başına kendile­rini meşgul edecek şey gelmiştir (kendilerini düşünecek durumda değillerdir). [407]

Bu, musibete maruz kalan aileye karşı gösterilebilecek en son şefkat örneğidir ve onların akıllarının başlarında olmadığı bir an­da karınlarının doyurulmasını temin etmek, onları düşünmektir. [408]

 

Kabir Ziyareti:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ben size daha Önce kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık zi­yaret ediniz. [409]

Rasûlullah {s.a.), ilk önceleri kabir ziyaretini yasaklamıştı; çünkü bu, onlara tapınma kapısını açıyordu. İslânıî esaslar yerle­şip, Allah'tan başkasına tapınmanın haramlığı insanların iyice kalplerine yerleşince yasağı kaldırdı ve kabir ziyaretine izin verdi. Gerekçe olarak da, kabir ziyaretinin faydasının büyük olduğunu, bunun ölümü hatırlattığını, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün ondan göçüleceğim düşünmek için bunun iyi bir fırsat olduğunu  söyledi.

Kabir ziyaretinde bulunacak kimse şöyle dua eder: "es-Selâmu aleykum ya ehle'd-diyâr..."

Manası: Selâm size ey mü'minler ve müslümanlar diyarı! İnşal­lah biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size afiyet dileriz.

Diğer bir rivayette de şöyle gelmiştir:

Selâm size ey kabir ehli! Allah, bizleri ve sizleri affetsin. Siz ön­cülersiniz; biz ise arkanızdan geleceğiz.[410]

Allah'u alem! [411]

 

ZEKÂTLA İLGİLİ KONULAR

 

Zekât, nefsi olgunlaştırır ve fakirlerin kollanmasını amaçlar:

Bil ki: Zekât bahsinde dikkate alınan iki temel maslahat vardır:

i. Nefis terbiyesine yönelik olan maslahat, 

ii. Şehir/ülke düzeninin sağlanmasına yönelik maslahat.

Nefis, cimrilik üzere yaratılmıştır. Cimrilik ise, âhiret hayatı için en zararlı huylardan biridir. Cimri olan kimse, öldüğünde kal­bi mala bağlı kalır ve bu yüzden azap görür. Bir kimse kendisini zekât vermeye alıştırır ve cimriliği yok ederse, bu kendisi için ya­rarlı olur.

Âhiret hayatı hakkında, ihbât yani Allah'a ihlâs ile teslim ol­ma, O'na karşı huşu üzere olmadan sonra en yararlı huy, nefsin sehâvet üzere olmasıdır. Nasıl ki ihbât sıfatı, nefsi hep ceberut âlemine karşı uyanık kılarsa, aynı şekilde sehavet de, dünyevî müptezel durumlara düşmekten kendisini uzak tutar. Çünkü sehâvetin aslı, melekî gücün hayvanı gücü egemenliğine alması; melekî gücün kontrolü kendi elinde bulundurması, hayvanı gücün onun güdümüne girmesi ve onun hükmüne boyun eğmesidir. Sehâvet özelliğini elde edebilmenin yolları da, ihtiyaca rağmen mal harcamak, kendisine zulmeden kimseyi affetmek, hoşa gitmeyecek şeylerle karşılaştığında âhirete olan kesin inancı sebebiyle sıkıntılara karşı sabretmek gibi davranışlardır. Rasûlullah (s.a.), bunların hepsini de emretmiş ve bunlar içerisinde en büyüğü olanı ki bu mal harcamadır zabturabt altına alarak belirlemiştir. Zekât, öneminin vurgulanması için Kur'ân'da pek çok yerde namaz ve iman ile birlikte zikredilmiştir. Bu meyanda Allah Teâlâ, cehen­nemliklerden bahsederken şöyle buyurmuştur:

"Biz  namazımızı  kılmıyorduk,  yoksulu  doyurmuyorduk, bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk.[412]

 

Zekât, Yoksulluk Kapısını Kapatır:

 

Zavallı bir insan, şiddetli bir sıkıntı içine düştüğünde, Al­lah'ın tedbiri, onun ihtiyacının giderilmesini gerektirir. Bu, her­hangi bir adamın kalbine, o kimseye infakta bulunmasının ilham edilmesi yoluyla gerçekleşir. O adamın içinden bu ilham doğrultu­sunda hareket etmek gelir. Böylece ruhanî bir inşirah hali gerçek­leşir ve bu, Allah'ın rahmetini harekete geçirmede etkili, nefsin ol-gunlaştmlmasında da gerçekten çok yararlı olur. Şeriatlardaki bü­tün insanlara yönelik küllî ilham, faydaları bakımından tafsili il­hamın peşinden gelir.

Sonra insan tabiatı, hemcinsine karşı müşfik yaratılmıştır. Bu özellik, insanlara karşı güzel davranma manasına gelen iyi huylardan çoğuna kaynaklık eder. Kim bu özelliği yitirirse, onda mutlaka kapatılması gereken bir eksiklik var demektir. Hem sa­dakalar, hatalara da keffâret olmakta ve bereketi artırmaktadır. Nitekim buna daha önce temas etmiştik. [413]

 

Zekât, Fakirleri Ve İhtiyaç Sahiplerini Hayata Bağlar:

 

Zekât konusunda gözetilen ikinci temel maslahat toplum dü­zenine yöneliktir. Bir yerleşim birimi, hiç şüphesiz zayıfları, ihti­yaç sahiplerini de barındırır. Zenginlik ve yoksulluk ise, gelip geçi­cidir; bugün bunlar zengin ya da yoksul olur, yarın ötekiler. Bu du­rumda, eğer varlıklı olanların yoksul ve ihtiyaç sahibi olanlara yardımcı olmaları bir yol olmasaydı, o zaman onlar helak olur, aç­lıklarından ölürlerdi.

Hem ülke düzeninin sağlanabilmesi için, güvenliği ve ülke yö­netimini sağlamakla görevli olan kimselerin geçimlerini sağlayacak mal bulunması da zorunludur. Bunlar, ülke yararına çalıştık­ları ve bu yüzden kendi geçimlerine bakmaya fırsat bulamadıkları için, onların geçimlerinin ülke halkı üzerine olması gerekir. Kamu harcamalarını belli bir kesimin karşılaması kolay olmaz veya bu imkânsız olur. Bunun için de, ülkede yaşayan herkesten belli oran­da mal toplanması bir usul olmalıdır.

Bu iki maslahattan birinin diğeri ile iç içe olması gibi masla­hata daha uygun bir şey olmadığından, Sâri' Teâlâ, bunları birbi­riyle iç içekılmıştır. [414]

 

Zekât Miktarlarının Belirlenmesi:

 

Sonra, zekât miktarlarının belirlenmesine ihtiyaç doğdu. Zira böyle bir belirleme olmazsa, insanlar bu konuda ölçüyü kaçırırlar ve haddi aşarlar. Belirlenecek miktarın, verenin ruhu duymayacak ve cimrilik duygusunu törpülemeyecek kadar çok az olmaması ge­rekir. İfası zor olacak şekilde çok da olmaması gerekir.

Keza zekâtların toplanacağı müddetin de belirlenmesine ihti­yaç vardır. Çabucak gelecek şekilde çok kısa olmamalıdır; çünkü o zaman ifası zor olur. Cimrilik duygusunu köreltici etki yapmaya­cak, ihtiyaç sahipleri ve ülke güvenliğinden sorumlu kimselerin (kamu görevlilerinin) uzun uzun beklemelerinden sonra gelecek kadar uzun da olmamalıdır.

Bu konuda âdil hükümdarların, öteden beri tebalarmdan top­lamayı âdet edindikleri usulleri kabullenmek kadar maslahata uy­gun bir şey olamaz. Çünkü insanların, Arap Acem herkesçe usul olarak kabullenilmiş ve zorunluymuş gibi bir hal almış, alışmış ol­maları sebebiyle içlerinde bir sıkıntı duymaz, artık külfetini gör­mez oldukları şeylerle yükümlü tutulmaları, hem kabullenmeleri­ni kolaylaştıracak, hem de onlara karşı müşfik davranılmış ola­caktır. [415]

 

Zekât Malları:

 

Normal coğrafî bölgelerde yaşayan âdil hükümdarların vergi toplamayı âdet edindikleri mal çeşitleri dörttür. Bunlar insanlara ağır gelmez ve akıl da bunu makul görür. Bunlar şunlardır:

1.Verginin, üretici mallardan alınması. Bu tür mallar, korun­maya en çok muhtaç olan mallardır. Zira, ürünün elde edilmesi, kişinin kendi yurdu dışına gidip gelmesiyle ancak mümkün olabi­lir. Hem, bunlar sürekli arttıklarından insanların onlardan zekât vermeleri kendilerine pek ağır gelmez. Böylece, semere cereme dengesi kurulmuş da olur.

Çoğalıcı mallar üç sınıftır:

i. Üremekte olan sâime mallar,

ii. Ekinler,

iii. Ticâret maları.

2. Servet sahipleri: Bunlar, mallarının hırsızlara, soyguncula­ra karşı korunmasına en çok muhtaç kimselerdir. Bu durumda on­ların, güvenlik için gerekli harcamalara katılmaları ve bunun için de kendilerine zor gelmeyecek oranda zekât/vergi vermeleri gere­kecektir.

3. Defineler, yorulmadan elde edilen mallar: İnsanların cahiliye döneminden kalma defineler, helak olmuş kavimlere ait mü­cevherler gibi yorulmadan elde ettikleri mallar, beleşten ele geçtiği için, onların bir kısmını vermeleri kendilerine zor gelmez.

4.Kazanabilecek güçte olan herkes: Kazanabilen herkese bel­li bir oranda vergi konulur. Çünkü ülkede yaşayanların hepsi ya da büyük çoğunluğu dikkate alınır ve hepsinden çok cüzî bir şey toplanırsa, bu onlar için bir şey ifade etmez ama, sonuçta ortaya çok büyük bir meblağ çıkar. [416]

 

Ziraî Ürün Ve Ticaret Zekâtı:

 

Uzak ülkelerden mal getirip satmak ve böylece ticaret yap­mak, ziraî ürünleri hasad etmek, meyveleri toplamak genelde se­neden seneye ancak olur. Bu mallar, zekât mallarının en büyük kısmını oluşturur.

Zekât için zaman olarak yıl belirlenmiştir. Çünkü yıl, farklı özellikte olan mevsimleri içerir; ürünler bu mevsimler içerisinde olur ve zekât gibi bir konuda süre olarak alınmaya müsaittir.

En kolay ve maslahata en uygun olanı, zekâtın sadece sözü edilen mal cinslerinden alınmasıdır. Meselâ, her deve sürüsünden bir deve, her sığır sürüsünden bir sığır, her davar sürüsünden birkoyun... gibi.

Sonra bunlardan her biri, misal, kısımlara ayırma (kısmet) ve istikra yoluyla bilinmeli ve bu sayede efradını cami' ağyarını mâni' bir tanıma ulaşılabilmelidir.

Mal deyince, pek çok ülkede deve, sığır ve davar akla gelir. "En'âm" kelimesi, bu üç türü de içine alır. At ise, Türkistan gibi nadir yerler istisna sürüler halinde beslenmez ve çokça üremez.

Ziraî ürünlerden maksat, tahıllar ve bir sene boyunca daya­nabilen meyvelerdir. Uzun süre dayanamayan ürünlere sebze de­nir.

Ticaret, kâr etmek amacıyla alım satım işleminin yapılması­dır. Hibe ya da miras yoluyla bir şeye malik olup da bunu satan ve böylece kazanan kimseye tacir denilmez.

Kenz[417] uzun süre muhafaza edilen büyük miktarda altın ve gümüşe denir. On dirhem, yirmi dirhem, senelerce kalsa bile kenz olmaz. Bu iki maden dışında kalan mallar da çok da olsalar kenz kapsamına girmez. Elde durmayan ve gelip giden paraya da kenz denmez.

Bu arzettiğimiz mukaddimeler, zekât konusunda kabullenil­miş (müsellem) esaslar yerine geçer.

Sonra Rasûlullah (s.a.), bunlardan müphem olanları, Araplarca bilinen ve her konuda kullanılmakta olan sınırlarla/birimlerle munzabıt hale getirmiştir. [418]

 

İNFAKIN ÜSTÜNLÜĞÜ, CİMRİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ

 

Zekâtın Ruhu, Sehâvet Yani Cömertliktir:

 

Sonra infâkın üstünlüğünün açıklanmasına ve ona teşvikte bulunulmasına, böylece zekâtın içten gelen bir arzu ve nefis sehâvetiyle Ödenmesinin sağlanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Sehâvet, zekâtın ruhudur. Nefis terbiyesine matuf olan maslaha­tın kıvamı ancak sehâvetin bulunmasıyla mümkündür. Keza cim­riliğin kötülüklerinin ve ondan uzak durulması gereğinin açıklan­ması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Zira cimrilik, zekâtı vermeyen kim­senin mutazarrır olmasının ilk sebebidir. Bu ise ya dünyada olur. Müvekkel meleklerden birinin: "Allahım, infak edene halef veri", öbürünün de, "Allahım, cimrilik yapıp vermeyene telef ver![419] de­mesinin manası budur. [420]

 

Sadakanın Üstünlüğü:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:                                      

"Cimrilikten sakının; çünkü cimrilik, sizden öncekileri helak etmiştir. [421]                                                                                   

"Şüphesiz sadaka, Rabbingazabını söndürür. [422]

"Şüphesiz sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi, hata ve günahı söndürür. [423]

"Hiçbir kimse helâlinden bir hurma tanesi tasadduk etmez ki Allah, onu sağ eliyle kabul buyurarak tâ dağ kadar yahut daha büyük oluncaya kadar, sizden birinizin tayını veya dişi deve yav­rusunu büyüttüğü gibi büyütmesin.[424]

Bence bunun sırrı şudur; Mele-i a'lânın, ülkenin ıslâhı ya da nefsinin tezkiyesi için çalışanlar sebebiyle, âdemoğull arının ıslâhı ve onlara İlâhî rahmetin inmesi için olan duaları, infakta bulunan kimseye yönelir. Bu, Mele-i sâfile ve oradan da diğer insanlara, o kimseye İyi davranmaları ve iyilikte bulunmaları doğrultusunda ilhama dönüşür ve hatalarının mağfiretine sebep olur.

Allah'ın sadakayı kabul etmesinden maksat, misal âleminde amelin suretinin, sahibine mensup bir şekilde temessül etmesidir. O suret orada, Mele-i a'lânın duaları ve Allah'ın ona rahmeti ile gelişir, büyür. Bu yahut da âhirette olur. Nitekim, "Altınla gümü­şün hakkını vermeyen hiçbir attın ve gümüş sahibi yoktur kj,, kıya­met gününde bunlar ateşten levhalar haline getirilip de, cehennem ateşinde kızdırılarak, onlarla sahiplerinin yanları, alnı ve sırtı dağlanmasın. [425]hadisi bu manayı ifade eder.

Yine Rasûlullah (s.a.), zekâtı verilmeyen paranın kıyamet gü­nünde sahibinin boynuna zehirli bir yılan gibi dolanacağım ve avurtlarını yakalayarak ona azap edeceğini belirtmiştir. [426] Deve, sığır ve koyun hakkında da benzer şeyler söylemiştir. [427]

Bence, zekâtım vermeyen kimsenin bu şekilde ceza görmesini gerektiren iki sebep vardır. Bunlardan birincisi asıl, diğeri ise onu teyit eder mahiyettedir. Şöyle ki: Zihnî suretler, başka suretlerin düşünülmesini gerektirirler; aynen içten geçen sözlerin (kelâm-ı nefsî) birbirini çağırıştır arak uzayıp gitmesi gibi.

Zihinde bulunan karma suretler de aynı şekilde, başka karma suretlerin bulunmasını çağrıştırır. Babalık ve oğulluk gibi. Meni kaplarının dolu olması ve onun buharının fikrî kuvveler üzerinde baskı yapması, nefsi, düşünde kadın suretleri görmesi yolunda ha­rekete geçirir. Kapları zulmanî buharlarla dolu olan kimse de, bu­nun etkisiyle meselâ fil gibi eza veren korkunç şeyleri tasavvur et­me eğiliminde olur. İdrâk güçleri de aynı şekildedir ve onların ta­biatları, nefis üzerine misâl âlemine ait bir kuvvetin inmesi halin­de, cimriliğinin açık bir şekilde temessül etmesini gerektirir. Bu, cimrilik yaptığı ve saklamak için zahmetlere katlandığı, fikrî kuvyelerinin hep kendisiyle meşgul olduğu şeylerin de açık bir şekilde temessül etmesi sonucuna götürür. Bunun sonucunda o kişi, Allah Teâlâ'nın cari olan sünneti gereğince temessül eden bu şeyler se­bebiyle azap görür; altın ve gümüş dağlanmak şeklinde, deve ken­disini tepelemesi ve ısırması şeklinde temessül eder. Diğerleri de böyle.

Mele-i a'lâ, bunu bilirler ve onlar arasında bu mallara sahip olan kimselere zekâtın vacip olduğuna dair icmâ oluşur, insan nefişlerinin azap görmesi onların yanında temessül eder. İşte bu du­rum, bu azap verici suretlerin haşır alanında indirilmesini hazırla­yıcı olur.

Malın boyuna dolanan zehirli yılan şeklinde temessül etme­siyle, dağlama levhaları şeklinde temessül etmesi arasındaki fark şundandır: Birincisi, genel mal sevgisinin kendisine galebe çalma­sı halinin temessülüdür. Bu durumda malın sureti tek bir şey ola­rak temessül eder; mal sevgisinin kendisini sarması da, son derece zehirli yılanın etrafına dolanması ve avurtlarından yakalayarak sokması suretinde eza görmesi şeklinde temessül eder. İkincisi ise, bizzat biriktirdiği altın ve gümüşlere yönelik tutkusunun, onu sak­lamak için katlandığı zahmetlerin temessülüdür. Fikrî kuvveleri biriktirdiği paracıklarımn sûretleriyle dolar ve bunun sonucunda da, o suretler tam ve azap verici bir şekilde temessül eder. [428]

 

Cömert Allah'a Yakındır:

 

Rasûlullah (s,a.) şöyle buyurmuştur:

"Cömert, Allah'a yakındır, cennete yakındır, insanlara yakın­dır, ateşten uzaktır; cimri ise Allah'tan uzaktır, cennetten uzaktır, insanlardan uzaktır, ateşe yakındır. Muhakkak cömert bir cahil, Allah Teâlâ'ya cimri bir âbidden daha sevimlidir.[429]

Cömertin Allah'a yakın olması, onu tanımaya ve O'nunla ara­sındaki perdeyi aralamaya yetenekli olmasıdır. Cennete yakın ol­ması, melekî yönüyle bağdaşmayan müptezel davranışları atmaya ve böylece hayvanı yönünün melekî gücün güdümüne girmesini te­mine yetenekli olmasıdır. İnsanlara yakın olması da, onların sev­gisini kazanması, onların kendisiyle münakaşaya girmemeleridir. Zira nizaların altında hep cimrilik vardır. Rasûlullah (s.a.), bu ma­nayı şöyle ifade etmiştir:

"Cimrilikten sakının; çünkü cimrilik, sizden öncekileri helak etmiştir. Onları aralarında kan dökmeye ve dokunmazlıklarını çiğnemeye sürüklemiştir. [430]

Cömert cahilin, cimri âbidden üstün olması, insan tabiatının bir şeyi kolayca yapabilmesi halinin, o şeyi zoraki yapmasına nis-betle daha kâmil ve üstün olmasındandır. [431]

 

İnfâk Ve Cimriliğin Hakikati:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İnfâk edenle, cimrilik edenin misali, üzerlerinde demirden zırhlar bulunan ve elleri memeleriyle köprücük kemiklerine doğru sıkıştırılan iki adam gibidir. Cömert her sadaka verdikçe, zırhı ge­nişler; o derecede ki parmak uçlarını bile kaplar, izini Örter. Cim­ri, bir sadaka vermek istedi mi zırhı büzülür ve her halkası yerini alır. [432]

Bu hadiste, infâk ve cimriliğin hakikat ve ruhuna işaret var­dır. İnfâk için gerekli olan şeyler insanda bulunduğu zaman, insan onu yapmak istediğinde eğer cömert ve semahat sahibi bir nefse sahipse hemen ruhanî bir açılma ve mala karşı bir hücum hali hasıl olur. O anda gözünde mal çok değersiz, hakir bir hal alır ve bunun sonucunda harcaması kolaylaşır; hatta bundan bir ferahlık bile duyar. Bu özellik, nefsin, kendisinde yer etmiş behîmî müpte-zel davranış kalıplarından kendisini kurtarabilmesi için temel da­yanak mahiyeti taşır. Eğer cimri ise, nefsi mal tutkusu içinde ken­disini kaybeder ve gözünde malın güzelliği canlanır, kalbini onun tutkusu istila eder ve kendisini ona vermeden edemez. İşte bu Özellik de, nefsin müptezel davranış kalıpları bataklığına batması, onlarla sarmaş dolaş olması için temel mahiyeti taşır. Bu izahtan sanırız, "Cennete hiçbir hilekâr, hiçbir cimri ve hiçbir yaptığını ba­şa kakıcı giremez. [433] hadisinin manası da anlaşılmış olur.[434]

 

Cimrilik Ve İman, Mü'minin Kalbinde Bir Arada Bulunmaz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kulun kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunamaz[435]

"Cennetin sekiz kapısı vardır; kim namaz ehlinden ise, na­maz kapısından çağırılır, kim cihad ehlinden ise, cihad kapısın­dan çağırılır, kim sadaka ehlinden ise, sadaka kapısından çağırı­lır, kim oruç ehlinden ise Reyyân kapısından çağırılır.[436]

Bil ki: Cennetin hakikati, nefsin, üzerine inen hoşnutluk, uy­gunluk ve itminan hali sebebiyle rahatından ibarettir. Nitekim bu manada Allah Teâlâ cennetlikler hakkında, "Allah'ın rahmeti içindedirler; onlar orada ebedi kalıcıdırlar. [437]zıddı durumda olanlar hakkında da, "Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların la'ne-ti onların üzerinedir. Onlar ebediyen la'net içinde kalırlar. [438] bu­yurmuştur.[439]

 

Nefsin, Hayvani Zulmetlerden Cennete Çıktığı Kapılar:

 

Nefsin, hayvanı zulmetlerden cennete çıkışı, ancak melekî yö­nünün üstün, hayvanı yönünün de yenik düştüğü huy yoluyla olur. Bu çıkış kapılarım şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Huşu ve taharet kapısı: Bazı nefisler, huşu ve taharet hu­yunda melekî gücün üstün olması şeklinde yaratılmış olur. Bu özellikteki nefis, namaza düşkün olur ve ondan büyük bir nasibi bulunur.

2. Semahat kapısı: Yahut üstünlük semahat huyunda olur. Bu özellikteki nefis, sadaka vermeye, kendisine zulmedeni affet­meye, izzeti nefîs sahibi olmakla birlikte mü'minlere karşı mütevazi davranmaya düşkün olur ve bundan büyük bir nasip sahibi olur.

3. Şecaat kapısı: Yahut üstünlük şecaat huyunda olur, kulla­rın ıslâhı için gerekli olan düzenlemeler o huy sahibine ilham edi­lir. Bu huyda olan nefis, cihada düşkün olur ve bundan büyük bir paya sahip olur.

4. Riyazet kapısı: Yahut (güçleri) uyuşmaz olan nefislerden olur ve bu durumda ilham ya da tecrübe yoluyla, nefsin hayvani gücünün oruç ve itikâfla kırılmasının kendisini hayvani karanlık­lardan kurtaracağını öğrenir. Sonra bunu duyma ya da ictihâd yo­luyla bütün kalbiyle kabul eder ve gereğini yapar. Bunun sonucu olarak da Reyyân kapısından girmek suretiyle ameline uygun ola­rak mükâfatlandırılır.

Rasûlullah'ın (s.a.) hadisinde saymış olduğu kapılar, bu say­dığımız huylar olmaktadır. Bunlara ek olarak şu kapılar vardır:

5. İlimde rüsûh sahibi olan ulemâ kapısı,

6. Bela, musibet ve yoksulluk ehli kapısı,

7. Adalet kapısı. "Yedi kişi vardır ki, Allah Teâlâ onları, hiç­bir gölgenin olmadığı günde kendi gölgesinde gölgelendirir: Âdil devlet başkanı[440] hadisinin ifade ettiği mana budur. Bunun da alâmeti, o kişinin, insanlar arasını bulmaya çalışmaya çok arzulu olmasıdır.

8. Tevekkül ve uğursuzluğun terki kapısı.

Bu kapılardan her biri hakkında çok sayıda meşhur hadis vardır.

Kısaca, bu sayılanlar, nefsin Allah'ın rahmetine çıkması için açılmış kapılardır. Allah'ın yüce hikmeti, Allah'ın kulları için ya­ratmış olduğu cennetin, bu huylara karşılık olarak sekiz tane ka­pısının olmasını gerekli kılmıştır. Sabikînden olan kemâl sahipleri için, bu kapılardan iki, üç ya da dört... tanesi birden açılabilir ve onlar kıyamet gününde hepsine birden davet edilebilirler. Nitekim Rasûlullah (s.a.), Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) bu şekilde davet olunacağım müjdelemiştir.

"Kim, Allah yolunda bir şeyden bir çift infâkında bulunursa, o cennet kapılarından davet olunur. [441] hadisinin manası, bazı ka­pılarından demektir. Önemine binaen, hususiyle zikredilmiştir. [442]

 

ZEKÂT MİKTARI

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Beş vesk[443] hurmadan daha azında zekât yoktur, beş ukiyye[444] gümüşten daha azında zekât yoktur, beş deveden daha azında zekât yoktur. [445]

 

Zekât Nisaplarındaki Hikmet:

 

Nisabın, tahıldan ve hurmadan beş vesk olarak belirlenmesi, bu miktarın en küçük bir ailenin bir yıllık ihtiyacını karşılayabilir miktarda olmasındandır. En küçük bir aile, eşlerden ve bir hiz­metçi ya da bir çocuktan meydana gelir. Ya da buna yakın az sayı­da olan kişilerden oluşur. Genelde bir insan, bir ntıl ya da bir müd yiyecek yer. Her biri günde bu kadar yediğinde nisap olarak belir­lenen beş vesk, onlara bir sene boyunca yeter ve hesapta olmadık ihtiyaçları ya da ekmeklerine katık için ayrıca bir miktar da artar.

Gümüşten beş ukiyye olarak belirlenmesi ise, bu miktarın, fi­yatların uygun olması halinde çoğu yerde en küçük bir aileye bir sene boyunca yeterli olmasındandır. Ucuzluk ve pahalılık bakı­mından normal olan coğrafî bölgelerdeki insanların âdetleri araştı­rıldığında, bu sonuç görülecektir.

Devede nisap beş olarak belirlenmiş ve bundan bir koyun zekât verilmesi istenmiştir. Aslında zekât, bizzat malın kendi cin­sinden alınmalıdır ve nisap olarak belirlenecek sayı da önemli bir miktar olmalıdır. Buna rağmen devede nisabın beş olarak belirlen­mesinin sebebi şudur: Deve, cüsse bakımından en büyük ve en ya­rarlı hayvandır. Zira boğazlanıp eti yenebilir, binilebilir, sağılabi-lir, damızlık olarak saklanabilir, tüyü ve derisinden yararlanılabi­lir. Bazıları, az sayıda asil deve beslerlerdi ve bunlar bir sürü de­venin yerini tutardı. O zamanlarda bir deve sekiz ilâ on iki koyuna eş değerde tutulurdu. Bu, pek çok hadiste görülmektedir. İşte bu yüzden beş deve, en az koyun nisabına eş değer tutulmuş ve beş deveye sahip olan bir kimsenin bir koyun zekât vermesi istenmiş­tir. [446]

 

Köle Ve Atlara Zekât Yoktur:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Müslümana, kölesi ve atı için zekât yoktur.[447] Bu hükmün gerekçesi, kölelerin üretilmek üzere edinilmesi­nin âdet olmamasındandı. Keza at da, pek çok bölgede çok sayıda bulunmaz, diğer mallar yanında önemi olmazdı. Bu itibarla nâmî (çoğalıcı) mallardan sayılmadı; olsa olsa ticaret için olabilirdi. [448]

 

Develerin Zekâtı:

 

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes'ûd, Amr b. Hazm (r.anhum) ve daha başka sahâbîlerden rivayet edildiğine, hatta müslümanlar arasında mütevâtir derecesine ulaşan uygulamaya göre, deve zekâtı şöyledir:

Her beş devede bir koyun.

Sayı yirmi beşe ulaştığında, otuz beşe kadar bir binti mahâd (iki yaşma girmiş dişi deve).

Otuz altıdan kırk beşe kadar bir binti lebûn (üç yaşma girmiş dişi deve).

Kırk altıdan altmışa kadar bir hıkka (dört yaşma girmiş dişi deve).

Altmış birden yetmiş beşe kadar bir ceze'a (beş yaşına girmiş dişi deve).

Yetmiş altıdan doksana kadar, iki binti lebûn. Doksan birden yüz yirmiye kadar, iki hıkka.

Yüz yirmiden fazla olması halinde her kırkta, bir binti lebûn; her ellide, bir hıkka.

Bu konuda asıl şudur: Verilecek develer, sürüye göre dağıtıl­dığında, küçük deve küçük sürüye, büyüğü de büyük sürüye karşı tutulmuş ve böylece adalete riayet edilmiştir. Deve sürüsü tabiri, Arap örfüne göre ancak yirmi deveden çok hakkında kullanılırdı. Rasûlullah (s.a.) bunu, zekât bahsinde yirmi beş olarak belirledi. Sonra her on deveye karşılık olmak üzere, develer için Araplarca son derece önemli olan yaş ilavesinde bulundu; her onbeş deve için ise sayı ilavesine gitti. [449]

 

Davar (Koyun Ve Keçi) Zekâtı:

 

Yine onların müstefiz derecesindeki rivayetlerinden gına göre davar zekâtı şöyledir:

Kırktan yüz yirmiye kadar bir koyun.

Yüz yirmi en fazla olması halinde, iki yüze kadar iki koyun.

İki yüzden fazla olması halinde, üç yüze kadar üç koyun.

Bundan sonra da her yüzde bir koyun.

Bu konuda esas şudur: Davar sürülerinden bazısı az, bazısı ise çok olur. Azı ile çoğu arasındaki fark büyük olur; zira davarın beslenmesi kolaydır ve herkes kendi gücüne göre davar malı bes­ler. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.), sürünün en az miktarım kırk sa­yısıyla, en çoğunu bu sayının üç katıyla belirledi. Sonra da her yüzde, bir koyun zekât verilmesini vacip kıldı ki, hesabı kolay olsun. [450]

 

Sığır Zekâtı:

 

Muâz (r.a.) hadisinden sahih olarak öğrendiğimize göre sığır zekâtı şöyledir:

Her otuz sığırda, bir erkek ya da dişi iki yaşına basmış dana (tebî ya da tebîa).

Her kırk sığırda, erkek ya da dişi üç yaşına basmış düve (müsinn ya da müsinne).

Sığır, deve ile koyun arasında yer alır; bu itibarla her ikisine olan benzerliği birden dikkate alınmıştır. [451]

 

Altın Ve Gümüş (Para) Zekâtı:

 

Yine müstefiz derecesine ulaşan hadislerden öğrendiğimize göre altın ve gümüş zekâtı şöyledir:

Gümüşte kırkta birdir. Bir kimsenin sadece yüz doksan dir-

hemi bulunsa, zekât düşmez. Zira, birikmiş para, en değerli mal­dır. Bu itibarla ondan zekât olarak verilecek oranın yüksek olması halinde insanlar zarar görürler. Dolasıyla onun zekâtı, diğer mal­lara nisbetle en az olmalıdır.

Altın da gümüş gibi işlem görür. O zamanlarda, bir dinar on dirheme eş değerde tutulurdu. Bu itibarla altın nisabı olarak yirmi miskal (dinar) belirlenmiştir. [452]

 

Ziraî Ürünlerin Zekâtı:

 

Yağmur suyu, kaynak suyu ile sulanan (ya da hüdayi nabit olan) ürünlerden öşür (onda bir) alınır. Masraflı sulama ile elde edilen ürünlerden ise yirmide bir oranında zekât alınır. Zahmeti az, ürünü çok olandan, verginin daha çok oranda alınması uygun­dur. Masraflı yapılan üretimden ise daha az oranda alınması gere­kir.

Hurma ve üzümün yaşken tahmin yoluyla muhammen mik­tarın belirlenmesi hakkında, "Üçte birini bırakın; üçte birini bı­rakmazsanız, dörtte birini bırakın![453] buyurmasının hikmeti şu­dur: Mahsulün tahmin yoluyla belirlenmesinin meşru kılınması, üreticileri sıkıntıdan kurtarmak içindir. Çünkü onlar, üzüm ve hurmalardan koruk halde de, taze halde de; ham halde de, olgun­laşmış halde de yemek isterler. Bununla zekât tahsildarlarının da işi kolaylaştırılmış olur. Çünkü onlar, aksi takdirde mahsûlleri sa­hiplerinin yemesinden kolay kolay kurtaramaz. Tahmin yoluyla belirlemede yanılma olabilir. Zekâtta ise hafifletme yoluna gidilir Bu itibarla, üçte bir ya da dörtte birin terkedilmesi emredilmiştir.

Satmak için üretilen bir malı belirlemede kıstas, ancak kıy­metidir. Bu itibarla, onların altın ve gümüşün zekâtına tabi tutul­ması gerekir. [454]

 

Definelerin Zekâtı:

 

Definelerin beşte biri, zekât olarak verilir. Çünkü bunlar, bir yönden ganimete benzer ve meccanen ele geçirilmiştir. Bu yüzden de zekâtı beşte bir gibi yüksek bir orandır.   [455]        

 

Fitır Zekâtı:

 

Rasûlullah (s.a.), köle hür, erkek kadın, küçük büyük her müslüman için bir sâ' hurma, ya da arpa fıtır sadakası verilmesini emretmişlerdir. Bir rivayette bir sâ' keş ya da kuru üzüm verilebi­leceği de belirtilmiştir. Verilecek miktarın bir sâ' olarak belirlen­mesi, bu miktarın bir aileyi doyurabilecek kadar ve fakir için azımsanmayacak bir miktar olmasındandır. Öbür taraftan veren için genelde bir mutazarrır olma durumu da söz konusu değildir. Bazı rivayetlerde yer alan yanm sâ' buğday, bir sâ' arpa gibi kabul edilir. Çünkü o zamanlar buğday çok pahalıydı; ancak çok varlıklı kimseler yiyebilirdi ve yoksul yiyeceği değildi. Nitekim Zeyd b. Er-kam (r.a.), hırsızlık olayı ile ilgili olarak bunu belirtmiştir. Sonra Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: "Allah, size nimetini artırdıkça, siz de artırın."

Fıtır sadakasının, Ramazan bayramında verilmesinin gerekli kılınışı çeşitli gerekçelere dayanır. Bunlardan bazıları şunlardır:

i. Fıtır sadakası, Ramazan bayramının, Allah'ın nişanelerin­den biri olduğu manasını pekiştirir.

ii.Oruçlular için arınma ve oruçlarını tamamlayıcı bir unsur anlamı taşır. Bu manada farz namazların sünnetlerine benzer. [456]

 

Ziynet Eşyalarının Zekâtı:

 

Ziynet eşyaları için zekât var mıdır? Bu konuda gelen hadis­ler, birbirinden farklı hükümler arzetmektedir. Ziynet eşyalarına "kenz" denilmez; öbür taraftan bunlarda kenz manası da mevcut­tur. Böyle bir durumda ihtiyat gereği (zekâtını ödeyerek) ihtilâftan kurtulmaya çalışmak daha uygundur. [457]

 

ZEKÂT HARCAMA YERLERİ

 

Zekât harcama mahalleri konusunda asıl şudur: Ülke iki kı­sımdan oluşur:

1. Sadece nıüslümanların yaşadığı, başka unsurlardan hiçbir kimsenin olmadığı yerler. Bu gibi yerlerde vergi yükümlülüğünün az tutulması gerekir. Çünkü buraları, adamlar toplayıp, savaş ha­linde bulunmaya ihtiyaç göstermez. Çoğu kez, kamu yararını ilgi­lendiren işleri, bizzat yapacak kimseler çıkar. Allah Teâlâ'nın iyi­lik yapanlara sevap vereceği vaadi, bu tür hayır işlerin gerçekleş­mesi için bir saik olur ve bu tür hayır işlerini yapan insanlar, ken­di harcamalarını kendi mallarıyla karşılarlar. Zira müslüman toplumunda, bu tür işleri yapacak kimseler mutlaka bulunur.

2. Başka unsurlarla karma olarak yaşanılan yerler: Bu gibi ülkelerde vergi konusunda sert tedbirler alınması gerekir. "Kâfir­lere karşı çok şiddetli, kendi aralarında çok merhametlidirler.[458] âyetinin ifade ettiği anlam budur.

Bu tür bölgeler, çok sayıda asker tutmaya ve güçlü yardımcı­lara ihtiyaç gösterir, her türlü faydalı işleri yapmak üzere insanla­rın görevlendirilmesini gerektirir ve bunların geçiminin beytülmai üzerine olması zorunludur.

İşte Rasûlullah (s.a.), her iki kısım için de hükümler koymuş, vergi toplanmasını harcamalara göre ayarlamıştır. İkinci kısımla ilgili olan bahisler ileride cihad bahsinde gelecektir. [459]

 

Harcama Mallan İki Kısımdır:

 

1. Faydası kamuya yönelik harcamalar için ayrılan mallar: Sadece müslümanların yaşamakta olduğu bölgelerde, devletin gelirlerinin esasını, harcama mahallerine uygun olarak iki tür mallar oluşturur:

i. Artık mâliki bulunmayan mallar: Mirasçısı olmaksızın ölen kimsenin terekesi, maliki bulunamayan kayıp hayvanlar, ilan edil­mesine rağmen sahipleri çıkmayan buluntu mallar vb. gibi.

Bu tür malların, herhangi bir kimse için temlik anlamı içer­meyen, yararı kamuya yönelik olan yerlere harcanması gerekir. Kanal açılması, köprü yapılması, mescid inşası, kuyular açılması, su yollarının yapılması ve benzeri şeyler bu kabildendir.

ii. Zekât malları: Beytülmalda toplanan zekât malları: Bunların ise, hak sahiplerine temlik yoluyla harcanması gerekir: "Şüphesiz ki sadakalar ancak fakirlere, yoksullara... aittir.[460] âyeti bu hususu belirtmektedir.

Özetle söylemek gerekirse, bu türden olan ihtiyaç alanları, her ne kadar çoksa da, onları üç ana bölümde toplamak mümkün­dür:

1. İhtiyaç sahipleri: Sâri' Teâlâ, bunları fakirler, yoksullar, yolda kalmışlar ve kendi menfaatleri için borçlanmış olanlar diye belirlemiştir.

2. Güvenlik görevlileri: Bunları da savaşçılar ve tahsildarlar olarak belirlemiştir.

3. Müslümanlar arasında mevcut olan ya da olması muhte­mel bulunan fitneleri defetme harcamaları: Bu ya müslüman olup kâfirlerle işbirliği içerisinde olan zayıf müslümanlann, ya da müs-lümanlara zararı dokunan kâfirlerin mal ile satın alınmaları şek­linde olur. Bu türden olanların hepsine birden müellefe-i kulûb ya­ni kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenen kimseler denir. Müslüman­lar arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için birileri ta­rafından üstlenilen meblağ da bu fondan ödenir.

Bu fondan yapılacak ödeme şekli, hak sahiplerine nasıl tak­sim edileceği, kimden başlayacağı ve ne kadar vereceği konusu devlet başkanının takdirine bırakılmıştır.

İbn Abbâs'm (r.a.), zekât malıyla köle âzâd edilebileceği, zekâttan hacca gidenlere verilebileceği görüşü bilinmektedir, el-Hasen de aynısını söylemiş ve, "Şüphesiz ki sadakalar ancak fa­kirlere, yoksullara... aittir. [461] âyetini okuduktan sonra, "Bunlar­dan hangisine versen, yeterli olur," demiştir. Ebû'l-As da, Rasûlullah'm (s.a.) kendilerini hac için zekât develerine bindirdiğini söyle­miştir.

Sahîftte şöyle gelmiştir:

"Hâlid'e gelince, siz Hâlid'e haksızlık ediyorsunuz. O, bütün zırhlarını ve savaş âletlerini Allah yolunda hapsetmiştir.[462]

Bu hadis iki şeye delâlet eder:

i. Vacip olan bir şeyin yerine, müslümanlar için daha hayırlı olan başka bir şeyin verilmesi caizdir,

ii. Hapis (vakıf), zekâtın yerini de tutar.

Buna göre, "Şüphesiz ki sadakalar ancak fakirlere, yoksulla­ra... aittir.âyetindeki hasr ifadesi, münafıkların arzuları doğ­rultusunda harcanmasını istedikleri şeye nisbetle izafî olacaktır. [463] Nitekim âyetin yukarıdan aşağı doğru gelişi (siyak ve sibakı) de bunu göstermektedir. Bunun hikmeti şudur: İhtiyaçlar sonsuzdur, sırf müslümanlann yaşadığı İslâm bölgelerinde, beytülmalin zekât dışında fazla bir gelir kaynağı yoktur. Bu durumda, ülke/şehir hal­kının ihtiyaçlarının karşılanması için mutlaka harcama mahalleri­nin genişletilmesi gerekmektedir. [464]

 

Sadakalar, Malın Kiridir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki bu sadakalar, ancak insanların kirleridir. Bun­lar ne Muhammed'e helâl olurrue de Muhammed'in ailesine. [465]

Sadakalann, insanlann kiri olması, günahlan temizlemiş, be-lalan uzaklaştırmış olmasından ve bu konuda kula fidye sayılma-sındandır. Bu, Mele-i alâ sakinlerinin idraklerinde, sanki öyley-miş gibi temessül eder. Aynen zihnî, lâfzı ve yazıya ait suretlerin, karşılık tutulan hârici şeye ait varlıklar olarak temessül etmesi gi­bi. Bu bizce teşbihi varlık olarak isimlendirilir. Bazı yüce nefisler, sadakalarda bir tür zulmet olduğunu idrak eder. Aziz pederim Kuddise sirruh! kendisiyle ilgili olarak bu kabil çok şey anla­tırdı. Nasıl ki salâh ehli, zina ve pis organlann adını ağızlanna al­maktan hoşlanmazlar, güzel şeylerin adını anmayı severler ve Al­lah'ın ismini tazim ederlerse, sadakalan da insanların kiri olarak algılarlar ve ondan hoşlanmazlar. [466]

 

Zekât Malı, Muhammed (S.A) Ailesi İçin Aşağılayıcıdır;

 

Sonra, insanın herhangi bir mal ya da hizmet karşılığı olmak­sızın elde ettiği mal, tazim amacıyla da kendisine takdim edilme-mişse bir tür züldür ve aşağılayıcıdır. Bu durumda mal sahibinin o kimse üzerinde üstünlüğü ve minneti bulunur. Nitekim Rasûlul-lah'ın (s.a.), 'Veren el, alan elden üstündür.[467] hadisi bu manayı ifade eder. Dolayısıyla bu yoldan mal elde etmek, kazanç yollan arasında en kötüsüdür; böyle bir yol, dinde önemli yeri olan pâk ve temiz kimselere yakışmaz.

Bu hükümde başka bir sır daha vardır. O da şudur: Rasûlul-lah (s.a.), eğer sadakayı kendisi için almış olsaydı ve bunu, çıkarla­rı kendi çıkarı sayılacak yakınları için caiz kılsaydı, o zaman töh­met altında kalırdı ve hakkında hiç de olmadık şeyler söylerlerdi. İşte Rasûlullah (s.a.), bu hükmü koymak suretiyle bu yolu kapat­mıştır. Bunun sonucunda zekât, bölgenin zenginlerinden alınan ve fakirlerine harcanan bir mal olmuştur. Böylece İslâm, toplumda bulunan fakir ve muhtaçları kollamış, onları hayra yaklaştırmak, serden de kurtarmak istemiştir. [468]

 

Zekât, Ancak Zaruret Halinde Helâl Olur:

 

Zekât, aşağılayıcı, horlayıcı, mürüvveti zedeleyici bir mahiyet taşıdığından, Rasûlullah (s.a.) bu konuda zaruret olmadıkça zekât alınmamasını ısrarla istemiştir. Sonra insanlar zekât almaya alı­şırlar, bundan geri durmazlar ve mallarını bu yolla çoğaltma gibi bir eğilime girerlerse, bu durum onların tembelleşmelerine ve mutlaka olması gereken kazanç yollarının ihmaline ya da azalma­sına sebep olur, bunun yanında haksız yere malı olanlara verilme­si halinde gerçek muhtaçların zor durumda kalmaları sonucunu doğurur. İşte bu yüzden ilâhî hikmet, zekâttan geri durulması ge­reğinin, insanların gözü önünde iyice yer edecek biçimde ifade edilmesini gerektirdi. Böylece zaruret olmadıkça hiçbir kimsenin zekât malına yönelmemesi sağlanmış olacaktı. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, malını artırmak için insanlardan dilenirse, o yü­zünde yara bere, ya da yiyeceği cehennemden bir taş (kor) parçası olur. [469]

Bunun sırrı şudur: İnsanlardan dilendiği şeyler sebebiyle du­yacağı elem, eline kor aldığı, ya da kızgın taş yuttuğu zaman nasıl acı duyacaksa, o şekilde temessül eder. İnsanlar arasında zillet içerisinde olması, yüzünün suyunu dökmesi de, ona en yakın olan yüzün yara bere olması şeklinde temessül edecektir. [470]

 

İhtiyaç Anında İsteme Helâl Olur:

 

Malına âfet isabet eden kimsenin, geçimini yoluna koyuncaya kadar dilenmesinin helâl olacağı belirtilmiştir. [471]

 

Dilenmeyi Haram Kılan Malın Ölçüsü:

 

Dilenmeyi haram kılan zenginlik Ölçüsünün miktarı hakkın­da iki rivayet vardır::

i. Bir ukiyye ya da elli dirheme sahip olmak.

ii. Sabah ve akşam yetecek kadar yiyeceğe sahip olmak.

Bu konudaki hadisler, bize göre çelişki arzetmemektedir. Çünkü insanlar, durumları itibariyle farklıdırlar. Her insanın bir kazanç yolu vardır ve onsuz yapamaz, bir başka yola baş vurma imkânı da olmaz. Buradaki imkândan maksadım, şehir/ülke yöne­timini konu alan ilimlere ait bir terim olan imkândır; yoksa nefis terbiyesini konu alan ilme ait bir terim olan imkânı kastetmiyo­rum. Bir sanat icrasıyla hayatını kazanan kimse, o sanatın yapıl­dığı âletleri olmadıkça dilenebilir. Ziraatle uğraşan kimse ise, zira­at âletlerini buluncaya kadar dilenmek için mazurdur. Ticaretle hayatım kazanan kimsenin, mal buluncaya kadar; rızkını cihâd yoluyla elde eden kimse de ganimet elde edinceye kadar dilenmede mazurdur. Nitekim Rasûlullah'm (s.a.) ashabı böyle farklı farklı durumdaydı. Bu durumda olanlar için dilenmeyi haram kılıcı mal miktarı bir ukiyye ya da elli dirhemdir.

Bazıları da vardır ki, çarşı pazarda hamallık yaparak, yahut odun toplayıp satarak ya da benzeri şeyler yaparak rızkını günde­lik kazanır. Bu durumda olan insanlar için miktar ise, sabah ak­şam karınlarını doyuracak kadar bir mala sahip olmalarıdır. [472]

 

İstemekte/ Dilencilikte Israr Etmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"istemekte ısrar etmeyin! Vallahi sizden biriniz benden bir şey ister de, razı olmadığım halde benden bir şey koparırsa, verdiğim malın asla bereketini görmez.[473]

Bunun hikmeti şudur: Mele-i a'lâya katılmış olan nefislerde, hoşnutsuzluk ve rıza gibi zihnî suretler, müstecâb dua mesabesin­de olur. [474]

 

Bereketin Manası Ve Hakikati:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hakikaten şu mal yeşil ve tatlıdır. Dolayısıyla onu her kim gönül zenginliği ile alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Her kim de, ona göz dikerek alırsa, o malda kendisine bereket verilmez ve yiyip yiyip de doymayan kimse gibi olur. [475]

Bir şeyin bereketi çeşitli şekillerde olur: Bunun en alt merte­besi nefsin mutmain, kalbin huzur içinde olmasıdır. Meselâ, elle­rinde yirmişer dirhem olan iki adamı ele alalım. Bunlardan biri fa­kirlikten korkmakta, diğeri ise böyle bir korkudan uzak, umut üzere olmaktadır.

Bereketin diğer şekli, malı daha yararlı bir şekilde kullanma­dır. Meselâ, ellerindeki mal miktarı aynı olan iki adamı düşüne­lim. Bunlardan biri, malını ihtiyacını giderecek ve ondan yararla­nacak şekilde yerli yerince harcamayı başarmıştır. Diğeri ise, ma­lını gereksiz yerlere harcayarak ziyan etmiştir.

Bu sözünü ettiğimiz bereketi, duanın celbi gibi, hey'et-i nefs celbetmiş olur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, iffetli olmak isterse, Allah onu afif kılar. [476]

Hadis, bu tür nefsânî hallerin elde edilmesinde, azim sahibi olmanın ve himmeti bir noktaya toplamanın büyük etkisi olduğu­na işarettir. [477]

 

ZEKÂTLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR

 

Tahsildar Ve Toplayıcıya Vasiyet:

 

Sonra, insanların zekâtlarını tahsildarlara gönül hoşnutluğu ile teslim etmelerinin öğütlenmesi gerekmiştir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sadaka memuru size geldiği zaman, sizden razı olarak ay­rılmalıdır.[478]

Bu, zekâtta güdülen nefse yönelik maslahatın gerçekleşmesi içindir.

Sonra, tahsildarların zulüm ettiğini ileri sürerek, zekât ver­mekten kaçınmak gibi bir mazeret kapısı bırakmamak için şöyle buyurmuştur:

"Tahsildarlar size geldiklerinde, onları iyi karşılayın ve yap­mak istedikleri şeyle kendilerini baş başa bırakın. Eğer insaflı davranırlarsa, bu kendi lehlerine; yok zulmederlerse bu da kendi aleyhler inedir. [479]

Bu hadisle, "Kimden fazla istenirse, vermesin! [480] hadisi ara­sında bir farklılık yoktur. Zira zulüm iki türlüdür:

i. Nass tarafından hükmü açıklanan zulüm; o takdirde ver­mez.

ii. îctihâda mahal olan, farklı değerlendirmelere konu olabi­len zulüm. Mazeret kapısının kapatılması, bu türden olan hakkın­dadır.

Sonra, zekât tahsildarlarına da öğütte bulunmak ve zekâtları toplarken haddi aşmamalarını, insanların mallarının en iyilerini almamalarını, asla zimmete mal geçirmemelerini tembihlemek ge­reği ortaya çıkmış ve böylece durum dengelenmiş ve beklenen maksadın tam olarak gerçekleşmesi amaçlanmıştır.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Canım elinde olana yemin ederim ki, ondan bir şey alırsa, mutlaka kıyamet gününde onu boynunda taşıyarak gelir; eğer deve ise böğürtüsüyle.[481]

Bu hadisin sırrı, zekât vermeyenler, mal sahiplerinin zekât vermemek için tutunabilecekleri mazeret kapılarının kapatılması hakkında verdiğimiz izahlardan anlaşılacaktır.

Zekât konusunda, az zekât vermek için ayrı sürülerin birleş­tirilmesi, bir arada olanların ayrılması gibi yola başvurulması da yasaklanmıştır. [482]

 

Sadaka, Vasiyetten Hayırlıdır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kişinin hayatında iken bir dirhem tasaddukta bulunması, Ölümü anında yüz dirhem sadaka vermesinden daha hayırlı­dır. [483]

"Ölümü anında sadaka veren yahut köle âzâd eden kimse, doyduktan sonra hediyede bulunan gibidir. [484]

Bunun sırrı şudur: Kişinin ihtiyaç duymadığı ya da kendisi için ihtiyaç duymayacağını düşündüğü bir şeyi infakta bulunması, nefsin sehâvetinden kaynaklanan bir davranış olmadığından, önemi yoktur. [485]

 

Sadaka Değerinde Olan Fiiller:

 

Sonra Rasûlullah {s.a.), cimriliği giderecek, yahut nefsi olgun­laştıracak veya toplumu kaynaştıracak fiillerin beyan edilmesine ihtiyaç duydu ve bu gibi fiilleri, sadaka değerinde kıldı. Böylece onların, sonuç itibariyle sadaka ile müştereklik arzettiklerine dik­kat çekmiş oldu. Bu meyanda meselâ şöyle buyurmuştur:

"İki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen kimseye yardım ederek, hayvanına bin­dirmen yahut eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım bir sadakadır. Her tehlîl, her tekbîr, her tesbîh bir sadakadır. [486]

 

Dünyada İken Yapılan İyiliklerin Karşılığı, Benzer Şekilde Verilir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi bir müslüman, bir çıplak müslümanı giydirecek olursa, Allah da onu cennet giysilerinden giyindirir. [487]Daha önce de zikrettiğimiz üzere, misâl âleminin karakteris­tik özelliği, manaların ancak en yakın suret üzere şekillenmesini gerektirmesidir. Meselâ yedirmede, yemek sureti vardır. Olaylar­la, rüyada görülen suretler arasında, manaların cisimler suretinde temessülünde ibret alınacak bir durum vardır. Bu noktadan hare­ketle, Rasûlullah'ın (s.a.), Medine vebasını niçin kara bir kadın şeklinde gördüğünü anlayabilirsin. [488]

 

Yakınlara Tasaddukta Bulunmak Daha Üstündür:

 

Sonra insanlardan bazılarının kendi aile ve yakınlarını ter-kettikleri, onlara gereken ilgiyi göstermedikleri, buna karşılık uzak kimselere tasaddukta bulundukları görülür. Bu durum, ya­kınlarını ihmal durumuna götürür. Bu, bir tür davranış bozuklu­ğudur ve kendi yakınlarıyla kaynaşmayı terketmektir. İşte bunun için, bu kapının da kapatılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Bu meyan­da olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah yolunda infâk ettiğin bir dinar, köle âzâdı için infâk ettiğin bir dinar, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dinar, aile­ne sarfettiğin bir dinar vardır. Bunların sevap itibariyle en büyü­ğü, ailene sarfettiğindir. [489]                                                           

"En üstün sadaka, zenginlikten verilen sadakadır. Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla! [490] hadisiyle, hangi sadakamn daha üstün olduğu sorusuna verdiği, "Yoksulun verdiği sada­kadır. Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla![491]şeklin­deki cevap arasında bir farklılık yoktur. Çünkü her birinin, ayrı bir mana ya da yöne hamledilmesİ imkânı vardır. Hadiste sözü edilen zenginlik, mal zenginliği değil; gönül zenginliğidir veya aile­ye yeterli olacak kadar malı olan kastedilmektedir. Veya şöyle de diyebiliriz: Zengin olan kimsenin sadakası, malı hakkında en bü­yük bereket sebebidir; yoksul olduğu halde sadaka vermek ise, cimrilik duygusunu en iyi izale eden bir davranıştır. Bu izah, teşrî kanunlarına son derece uygundur. [492]

 

Güvenilir Hazine Memuru:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Aldığı emri infaz eden, topladığını gönül hoşluğu ile tasta­mam veren ve teslimine memur olduğu şahsa teslim eden güvenilir müslüman hazine memuru, iki sadaka verenden biridir. [493]

Yapması gereken şeyi yerine getirmesi, ona muhalefetten ka­çınması ve bütün bunları gönül hoşluğu ile yapması, o kimsenin nefsinin sehâvetine delâlet eder; gönül hoşluğu, tam ödemesi, nef­sinin yakın üzere olması da bunun belirtileri olur. Bu yüzden o ki­şi, sadakayı veren gerçek kişiden sonra ikinci defa veren olarak ni­telenmiştir[494].

 

Kadının Sadaka Vermesi Ve İnfâkta Bulunması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kadın, kocasının kazancından onun emri olmaksızın infâkta bulunduğunda, ona infâk ettiği şeyin sevabının yarısı vardır. [495]

Veda haccında da şöyle buyurmuştur:

"Kadın, kocasının izni olmadan onun evinden hiçbir şey infâkta bulunmasın! Yiyecek de mi?" diye soruldu. "O, bizim en değerli malımızdır."buyurdu[496]

Bir kadın şöyle dedi: "Biz, babalarımız, oğullarımız ve eşleri­miz üzerine yüküz. Onların mallarından bize ne helâl olur?" Rasûlullah (s.a.) şöyle cevap verdi: "Taze olanı[497] yersiniz ve hediye de edersiniz. [498]

Bu hadisler arasında çelişki yoktur. Çünkü birinci hadis, umumen ya da delâleten emredip, husûsen ya da sarahaten emret-memiş olduğu şey hakkındadır. Bu durumda iken koca sadakada bulunmaz; kadın sadakada bulunduğunda koca onun bu yaptığını kabul eder. Kadının, kocasının malı üzerindeki tasarruf hakkı, an­cak örfe uygun olması halinde caiz olur. Bunda adamın malının değerlendirilmesi manası da vardır; meselâ yaş hurmaların hediye edilmemesi halinde çürümesi ve ziyan olması gibi. Başka türlü ha­reket etmesi ise, yiyecek de olsa caiz değildir. [499]

 

Sadakadan Dönmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sadakandan dönme; zira sadakasından dönen, kusmuğuna dönüp onu yiyen gibidir[500]

Bunun sebebi bence şudur: Sadaka veren kimsenin, sadaka olarak verdiği şeyi satın almak istemesi halinde, onun hakkında müsamaha gösterilir, yahut da kendisi müsamaha edilmesini is­ter. Bu, o miktar hakkında sadakasının bozulmasına sebep olur. Çünkü sadakanın özü, kalbin o malla olan bağlantısını kesmektir. Kendisine gösterilen müsamaha sebebiyle o malı geri almaya karşı kalbinde bir arzu bulunduğu zaman, sadakanın özü olan şey ger­çekleşmez. Yine amelin işleniş şeklinin eksiksiz olması matluptur. Geri alınmasında ise, bunun bozulması vardır. Hicret edilerek ay­rılman eski yurtta ölmenin kerahetinin sırrı da budur.

Allah'u a'lem! [501]

 

ORUÇ

 

Oruç, İnsandaki Hayvani Gücü Kontrol Altına Alır:

 

Hayvani gücün şiddetli olması, melekî gücün etkisini göster­mesini engeller. Bu itibarla, hayvani gücün kontrol altına alınması için gerekli çabanın gösterilmesi gerekir. Hayvanı gücün çokluğun­da, şiddetli oluşunda ve katmerleşmesinde etkin olan sebep, ye­mek İçmek ve şehvanî lezzetlere dalmaktır. Çünkü bu, normal öl-Çüde yemenin yapmadığı etkiyi yapar. Bu durumda, hayvanı gücü kontrol altına alabilmenin yolu, bu sebepleri azaltmaktır. Bunun içindir ki, melekî gücün etkisini göstermek isteyen herkes, çeşitli dinlere mensup olmalarına ve birbirlerinden uzak ülkelerde yaşa­malarına rağmen, bu sebeplerin azaltılması üzerinde görüş birliği etmişlerdir. [502]

 

Oruç, Hayvanı Gücün, Melekî Güce Boyun Eğmesini Sağlar:

 

Sonra maksat, hayvânî gücü ortadan kaldırmak olmayıp, onu melekî gücün egemenliğine sokmak ve böylece onun verdiği ilham doğrultusunda hareket etmesini, onun rengini almasını sağlamak­tır. Melekî gücün ise, onun müptezel karakterinin boyasına girme­sine mani olmak, onun aşağılık davranış kalıplarının, aynen mührün muma şeklini vermesi gibi melekî güç üzerinde etkisini göstermesine imkân vermemektir. Bunu gerçekleştirebilmenin tek yolu da, melekî gücün bunun bilincinde olması ve bunu hayvânî güce telkin etmesi, ona öneride bulunması; onun da melekî güce boyun eğmesi ve ona karşı taşkınlık yapmaması, onun isteklerine karşı durmamasıdır. Bu devamlı olarak tekrar eder; beriki istekte bulunur, öteki boyun eğer ve öyle bir hal alır ki, artık alışkanlık kazanılır ve hayvanı güç hep melekî gücün emri altında olur. Melekî gücün bizzat bilincinde olduğu ve hayvânî güçten yapması­nı istediği şeyler, öbürünün de ister istemez boyun eğmesi, ancak melekî gücün açılıp ferahlık duymasını (inşirah hali), öbürünün de büzülüp kabuğuna çekilmesini (inkibaz hali) sağlayacak bir şeyle [ 126 ] olur. Bu da, melekût âlemine benzemeye, ceberut âlemine ıttıla kesbetmeye çalışmak gibi şeylerdir. Bunlar, melekî gücün yapabi­leceği şeylerdir; hayvânî güç onlardan son derece uzaktır. Bunun bir başka yolu da, hayvânî gücün gereklerini,/haz aldıkları şeyleri ve azgınlığı anında arzu duyduğu şeyleri terketmektir.

İşte bunu sağlayabilecek tek şey, oruçtur.  [503]                     

 

Orucun Belli Zamanlarda Tutulması:

 

Buna, insanların büyük çoğunluğu sürekli olarak devam ede­mez. Çünkü yerine getirilmesi gerekli önemli ihtiyaçları vardır; mallarla, eşlerle ilgilenmek gereklidir. Bu yüzden orucun belli bir zaman aralığıyla ve melekî gücün hayvânî güç üzerine egemenliği­ni sağlayacak, gereklerini dışa vuracak, daha öncesinden ihmal edilmiş şeylere keffâret olacak kadar yeterli bir miktarda olması gerekmiştir. Aynen, uzunca bir iple kazığa bağlı atın, sağa ve sola koşuşturması ve sonra bağlı olduğu yere dönmesi gibi olacaktır. Bu da, gerçek devamlılıktan sonra bir tür devamlılık sayılır. [504]

 

Orucun Miktarının Belirlenmesi Zorunluluğu:

 

Sonra, orucun miktarının da belirlenmesi gerekir. Aksi tak­dirde bazıları tefrit (gevşeklik) gösterir ve maksadı gerçekleştirme-yecek oranda oruç tutar, sonunda bir faydasını görmez. Bazıları da ifrata (aşırılık) kaçar ve işi, bedenini zayıf düşürecek, zindeliğini giderecek, nefsini yorgun argın düşürecek, kendisini mezara soka­cak ölçüye vardırır. Oysa ki oruç, nefsânî zehirleri defetmek için kullanılması gereken bir panzehirdir; aynı zamanda insanî ruhun bineği olan beden için bir tür ceza manası taşır. Bu itibarla tam öl­çülü kullanılması ve zaruret miktarınca takdir edilmesi gerekir. [505]

 

Yeme Ve İçmeyi Azaltmanın İki Yolu Vardır:

 

Yeme ve içmeyi azaltmanın iki yolu vardır:

i. Çok az miktarda yemek ve içmek,

ii. İki yemek arasını, mutat olan vakitten daha uzun tutmak.

Şeriatlarda muteber olan yol ikincisidir. Çünkü o, hafifletir, yorar ve açlık ve susuzluğu bilfiil tattırır, hayvânî gücü şaşkınlık ve dehşet içine sokar ve onun üzerinde gözle görülebilir bir etki ya­par.

Birinci yol, yavaş yavaş zayıflatır ve komaya sokmadıkça in­san etkisini duymaz. Hem birinci yol, ancak zorlama yoluyla genel teşrî altına alınabilir. Çünkü bu konuda insanlar gerçekten çok farklıdırlar; kimi bir rıtıl yerken, kimileri iki rıtıl yer. Birinci için yeterli olan miktar, ikincinin ölümü olabilir.

Yemekler arasını ayıran vakitlere gelince, Arap Acem ve nor­mal iklimlerde yaşayan diğer insanlar, bu konuda müttefiktirler. Genelde bir gün ve gecede sabah ve akşam olmak üzere iki, ya da bir öğün yemek yerler. Bu durumda, akşama kadar bir öğün yeme­dikleri takdirde açlık etkisini kendilerinde gösterir. Böylesi az olan bir miktarın, ifasıyla yükümlü olanların takdirine bırakılması ve meselâ onlara, "Her biriniz, hayvânî gücünü kontrol altına alacak kadar yesin!" denmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durum, teşrî ilkesine aykırıdır. [506]

 

Oruç Süresinin Uzun Olması, Nefsi Öldürür:

 

Şöyle bir söz vardır: "Kim, sürüyü kurda teslim ederse, zul­metmiş olur." Bu gibi şeyler, ancak haddizatında iyi olan şeyler için geçerlidir.[507]

Sonra, iki öğün arasındaki müddetin, üç gün üç gece gibi nef­si öldürücü ve onun kökünü kazıyıcı derecede uzun olmaması gere­kir. Çünkü bu, oruçtan beklenen şer'î amaca ters düşer ve insanla­rın büyük çoğunluğu buna dayanamaz. Keza, imsakin zaman içeri­sinde tekrarlanması da gerekir ki, yeterli alıştırma yapılmış olsun ve boyun eğme gerçekleşsin. Aksi takdirde tek bir açlığın şiddet­li de olsa hiçbir faydası olmaz. Bu durumda, nefsin Ölüm kertesi­ne gelmeden kontrol altına alınmasının zabturapt altına alınması ve orucun tekrarının belirlenmesi konusunda, zeki aptal, şehirli bedevi herkesçe malum bulunan ve bütün insanlarca, yahut insan­ların büyük çoğunluğunca kullanılmakta olan miktarların ya da benzerlerinin esas alınması gerekecektir. Onların meşhurluğu ve herkesçe kabul edilmiş olması, onlardan yorgunluğu giderecektir. [508]

 

Orucun Tanımlanması:

 

Bu mülahazalar, orucun; "yeme, içme ve cinsî ilişkiden bir ay süresince tam gün boyunca el çekilmesi" şeklinde belirlenmesini gerektirmiştir. Çünkü bir gün boyunca olmaması, Öğle yemeğinin geciktirilmesi anlamına gelir. Geceleyin bir şey yenmemesi de za­ten mutattır ve bir etkisi olmaz. Bir ya da iki hafta boyunca devam etmesi, süre az olacağından gerekli etkiyi yapmaz. İki ay gibi bir süre ise, normalin üstündedir ve gözlerin içine çökmesine, nefsin yorgun argın düşüp usanmasına sebep olur. Nitekim bizim, bu ko­nuda sayılamayacak kadar çok müşahedelerimiz vardır.

Gün, fecrin doğuşundan başlar, güneşin batışına kadar uzar. Çünkü Arap hesap ve değerlendirmesine göre bu böyledir. Daha önce tutmakta oldukları Aşura orucunda da böyle yapmaktaydılar. Ay ise, hilâlin görülmesiyle başlar ve öbür hilâlin görülmesiy­le sona erer. Çünkü Arap ayları böyledir; onlar, hesaplarını şemsî [ 129 ] aylara göre yapmazlar. [509]

 

Oruç İçin Belli Bir Ayın Seçimi:

 

İş, bütün insanların, Arap Acem tüm ulusların ıslâhına yöne­lik genel şer'î bir hüküm konulmasına geldiğinde, bu konuda za­man olarak belirlenecek olan ayın, insanların seçimine bırakılma­ması gerekirdi. Çünkü o zaman herkes, kendisine oruç için kolay gelecek bir ayı seçerdi ve bu mazeret ve yükümlülükten sıyrılma çabası kapısını açar, emr-i bi'1-marûf ve nehy-i ani'l-münker kapı­sını kapatırdı, İslâm'ın en büyük ibadetlerinden biri olan orucun sönük kalmasına yol açardı.

Sonra müslümanlardan oluşan büyük kalabalıkların, aynı anda birbirlerini görecek şekilde belli bir şey üzerinde birleşmele­ri, o şeyi severek yapmalarına yardımcı olur, yükümlülüğü kolay­laştırır ve şevkle yapmalarım sağlar. Yine onların bu birliktelikle­ri, halktan ve havastan olan herkes üzerine melekî bereketlerin inmesini sağlar, kemâl mertebesine ulaşmışlarının nurları, daha aşağı mertebede bulunanlarının üzerine akseder ve duaları, her taraftan onları kuşatır. [510]

 

Ramazan Ayı, Oruç İçin En Uygun Aydır:

 

Oruç için belli bir ayın belirlenmesi gerekince, bu ayın Rama­zan olması taayyün eder. Çünkü Kur'ân bu ayda inmiştir, onun üstünlüğü hakkında ümmet-i Muhammed görüş birliği etmiş ve

ona dört bir elle yapışmışlardır, ileride de bahsedeceğimiz gibi bü­yük bir ihtimalle Kadir gecesi de bu aydadır.

En sonunda da orucun mertebelerinin beyan edilmesi gerek­miştir:

i. Orucun alt sınırı: Bu, zamanı olsun olmasın istisnasız her­kes için tutulması zorunlu olan oruçtur; bu kadarı tutulmadığı za­man aslî meşruiyet hükmü çiğnenmiş olur.

ii. Tamamlayıcı mertebe: Bu sınır, ihsan mertebesine ulaş­mışların yapacağı, sâbikûndan olanların tutunacağı kısmı oluştu­rur.

Alt sınır, Ramazan ayı orucunun tutulması ve sadece beş va­kit namazın kılınmasıyla yetinilmesidir. "Kim yatsı ve sabahı ce­maatle kılarsa, sanki geceyi ihya ederek geçirmiş gibidir.[511]hadi­si bu doğrultuda gelmiştir.

İkinci mertebe ise, alt sınır üzerine hem nitelik hem de nice­lik bakımından fazlalık içerir. Bunları Ramazan gecelerinin de  ihyâsı, dilin ve organların da her türlü kötülüklerden tutulması, Şevval ayından altı, her aydan üç gün daha oruç tutulması, Aşura ve arife günleri oruç tutulması, Ramazan'm son on gününde itikâfa girilmesi gibi şeylerdir.

Giriş mahiyetinde arzettiğimiz bu bilgiler, oruç konusunda genel esaslar mesabesindedir. Bu girişten sonra artık, konuyla il­gili hadislerin açıklanmasına başlayabiliriz. [512]

 

ORUCUN FAZİLETİ

 

Cennet Kapıları, Ramazan'da Açılır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ramazan girdiğinde cennet kapıları bir rivayette rah­met kapıları açılır, cehennem kapılan kapatılır ve şeytanlar zin­cirlere vurulur.[513]

Bil ki: Bu fazilet, hiç kuşku yoktur ki müslümanlara nisbetle-dir. Zira kâfirler Ramazan'da daha şiddetli bir körlük, daha aşırı bir sapıklık içerisinde olurlar. Çünkü, Allah'ın nişanelerine karşı hürmetsizlikleri ay boyunca devam eder.

Müslümanlar oruç tutup, geceleri ihya edip, içlerinde kemâl sahibi olanlar nur denizlerine daldığında, duaları her bir taraftan kendilerini kuşattığında, nurları kendilerinden daha aşağı derece­de olan diğer mü'minlere yansıdığında, onların üzerine inen bere­ketler, bütün İslâm toplumunu sardığında, her biri kendi kabiliye-tince kurtarıcı amellere koyulup, helak edici günahlardan sakındı­ğında, kendileri için cennet kapılarının açılması, cehennem kapıla­rının da kapanması manası gerçekleşmiş olur. Çünkü cennet ve cehennem, aslında rahmet ve İânet demektir. Sonra yeryüzü halkı­nın, bir sıfat hakında ittifak etmeleri, Allah'ın cömertlik hazine­sinden kendisine uygun düşecek şeyi celbeder; nitekim istiskâ ve hac bahsinde buna değinmiştik.

Bu ayda, şeytanların zincirlere vurulması, meleklerin yeryü­züne yayılması manası da gerçekleşmiş olur. Çünkü şeytan, ancak kendisinden etkilenebilecek kimseler üzerinde etkin olur. Nefsin, şeytandan etkilenebilmesi de, hayvanı yönünün azgınlaşması haünde olur. Oysa ki onun bu gücü oruç sayesinde kırılmıştır. Melek ise, ancak kendisine yaklaşma kabiliyeti bulunan kimselere yakla­şır. Kişinin bu kabiliyeti de, melekî yönünün galebe çalması yoluy­la olur; oruç sayesinde bu da gerçekleşmiştir.

Sonra Ramazan, büyük bir ihtimalle her hikmetli işin karara bağlandığı mübarek bir geceyi (Kadir gecesini) içinde bulundurur. Bu durumda misâl ve melekût âlemine ait nurların panldaması ve yeryüzüne yayılması; bunların zıddı olan zulmetlerin de dağılması hiç kuşkusuz söz konusu olacaktır. [514]

 

Ramazan'da Günahların Affedilmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramdkan oru­cunu tutarsa, geçmiş günahları affolunur.[515]

Çünkü bu ay, melekî gücün galip, hayvanı gücün de mağlup olacağı bir zamandır. Bu ay boyunca tutulan oruç, rıza ve rahmet deryasına dalmayı mümkün kılabilecek yeterli bir miktardır. Hiç kuşkusuz bu, nefsi bir renkten başka bir renge sokacak bir durum­dur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, kadir gecesini inanarak ve sevabını Allah'tan umarak ihya ederse, geçmiş günahları affolunur[516]

Çünkü tâatin, ruhaniyetin yayılması, misal âleminin hüküm­ranlığının ortalığı kaplaması anında meydana gelmesi, başka za­manlarda olmadık biçimde nefsin üzerinde derin etki yapar. [517]

 

Orucun Sevabının Bir Sınırı Yoktur:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ademoğlunun her iyi ameli on katından yedi yüz katına ka­dar sevaplandırılır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bundan oruç müstesnadır; çünkü o benim içindir, onun mükâfatını da ancak

ben veririm; kulum şehvetini, yemeğini benim için terkediyor. [518]

iyiliğin, kat kat sevaplandırılmasının sırrı şudur: İnsan ölüp de, hayvanı gücün etkisi ortadan kalktığı ve ona uygun düşen lez­zetlere arka çevirdiği zaman, melekî yönü ortaya çıkar ve tabiatıy­la onun nurları parlar. Mücâzâtın sırrı da işte budur. Eğer amel iyi ise, melekî yönün ortaya çıkması ve kendisine uygun düşmesi sebebiyle onun azı, o zaman çok olur.

Orucun istisna adilmesinin sırrı ise şudur: Amellerin defter­lere yazılması, her amelin, misâl alemindeki o adama has yeri iti­bariyle sureti tasavvur olunarak yazılır. Müvekkel melekler, ora­daki suretten, beden perdesinden soyutlanması halinde kişiye ne ceza tertip edileceğini bir şekilde anlarlar. Biz bunu defalarca mü­şahede etmişizdir. Yine müşahede etmişizdir ki, yazıcı melekler, çoğu zaman amelin karşılığının ortaya çıkması konusunda durak-sarlar. Bu ameller, nefsin şehvetlerine karşı mücahede kabilinden olur. Zira amelin karşılığının bilinebilmesi için, onun sadır olmuş olduğu huyun miktarının bilinmesine gerek vardır. Onlar bunu zevk yoluyla tatmamışlardır; kalbe doğma (vicdan) yoluyla da bil­memektedirler. Hadiste geldiği üzere, keffâretler ve dereceler ko­nusunda yazıcı meleklerin kendi aralarında tartışmalarının sırrı budur. Bu durumda Allah onlara ameli olduğu gibi yazmalarını ve karşılığını de kendisine bırakmalarını vahyeder. "...Kulum şehve­tini, yemeğini benim için terkediyor.[519] buyruğu, orucun, insanın hayvanı yönü üzerinde bir tür azap etkisi olan keffâretler kabilin­den olduğuna işarettir. Bu hadisin başka bir bâtınî anlamı daha vardır ki, ona orucun sırlarından bahsederken temas etmiştik; ora­ya bakınız. [520]

 

Oruçlunun İki Sevinci Vardır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftarı anındaki sevinci, di­ğeri de Rabbine kavuştuğu anki sevincidir. [521]

Birincisi, tabiî olup, nefsinin arzuladığı şeyi elde etmiş olma­sındandır.

İkincisi ise ilâhîdir ve bu, cesed perdesinden soyutlanıp, üze­rine yukarıdan yakın indiğinde, tenzih esrarının zuhuru için hazır hale gelmesi yönündendir. Nasıl ki namaz, sübûtî tecellî esrarının zuhuruna sebep oluyorsa, oruç da tenzih esrarının zuhuruna sebep olur. "Güneşin doğmasından önce ve güneşin batmasından Önce bir namaz kılmaya gücünüz yetiyorsa, bunu mutlaka yapın![522] hadisi namazla ilgili olarak bu manadadır. Konuyla ilgili daha başka sırlar vardır ki, onları açıklamaya bu kitabın hacmi müsait değildir. [523]

 

Oruçlunun Ağız Kokusu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. [524]

Bunun sırrı şudur: Tâatin eseri, tâate olan sevgiden dolayı se­vimlidir ve misâl âleminde tâat yerine ikâme olunur (temessül). Rasûlullah (s.a.), oruç sebebiyle meleklerin ferahlık duymasını ve Allah'ın o kuldan razı olmasını bir kefeye, insanoğullarınm nefisle­rinin, misk kokusunu koklamaları anında duydukları ferahlık ve sevinci de öbür kefeye koymuş, böylece insanlara gaybî sırrı apaçık gözleriyle görüyormuş gibi göstermek istemiştir.[525]

 

Oruç Kalkandır:

 

Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

"Oruç bir kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu bir gün olursa, o gün kötü söz söylemesin, kötü iş işlemesin ve şamata çıkarmasın. Şayet kendisine birisi söver yahut kavga ederse, 'Ben oruçlu bir kimseyim,' desin... [526]

Çünkü oruç, şeytanın ve nefsin şerrinden korur, insanı onla­rın etkilerinden uzaklaştırır, aralarına girer. Bunun içindir ki, orucun kalkanlık manasının güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu da oruçlunun, dilini çirkin sözlerden koruması, şehevî fiillerden geri durmasıyla olur. Hadisteki, "kötü söz söylemesin, kötü iş işleme­sin" ifadesi buna işaret eder. Saldırgan fiillerden geri durmakla olur. Hadisteki "şamata çıkarmasın" ifadesi de buna işaret eder. "Şayet kendisine birisi söverse" ifadesi, sözlere; "yahut kavga ederse" ifadesi fiillere işaret eder. "Ben oruçlu bir kimseyim, de­sin" ifadesinin, diliyle yahut kalbiyle olacağı söylenmiştir. Farz ve nafile ayırımı yapılarak diliyle ya da kalbiyle diyeceği de söylen­miştir. Hepsi de caizdir. [527]

 

ORUÇLA İLGİLİ HÜKÜMLER

 

Oruç, Hilâlin Görülmesiyle Başlar:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hilâli görmedikçe oruç tutmayın; onu görmedikçe bayram da etmeyin. Şayet hava bulutlu olursa, onun miktarını hesap edin bir rivayette sayıyı otuza tamamlayın![528]

Oruç, kameri ayın görülmesi yoluyla belirlenmiştir. Kamerî ay ise, bazen otuz, bazen de yirmi dokuz çeker. Bu durumda hava­nın bulutlu olması sebebiyle ayın girip girmediği konusunda şüphe edilirse, takdir ya da sayının otuza tamamlanması esasına başvu­rulması vacip kılınmıştır.

Şeriatların dayandığı temel esaslardan biri, hükümlerin ümmî kimselere nisbetle açık ve munzabıt olan şeylere bağlanma­sı, astronomi hesaplan gibi inceliklere dahnmamasıdır. Hatta şeri­at, bu tür hesaplara dalınmasını gözardı bile etmiştir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Biz, ümmî bir ümmetiz; hesap kitap bilmeyiz. Ay şöyle, şöyle ve şöyledir. [529]

"İki bayram ayı noksan olmaz; Ramazan ve Zilhicce. [530]

Bu hadisin manası şudur:

i. Bu ayların ikisi birden noksan olmaz. [531]

ii. Gün hesabıyla eksik de olsalar, sevap bakımından otuz gün gibi tam sayılırlar.

Bu ikinci izah, teşrî ilkelerine daha uygundur. Hadisle Rasûlullah (s.a.), sanki herhangi bir kimsenin kalbine böyle bir şeyin gelmesine imkân vermemek istemiştir. [532]

 

Oruçta Nicelik Ve Nitelik Bakımından Aşırılık, İstenen Bir Şey Değildir:

 

Bil ki: Oruç konusunda önemli temel maksatlardan biri, aşırı­lık kapısını kapatmak, aşınlıkçılann ihdas ettikleri şeyleri reddet­mektir. Çünkü bu ibadet şekli, yahudi, hıristiyan ve Arap âbidleri[533] arasında yaygın olarak mevcuttu. Onlar oruçtan asıl maksadın, nefsi kontrol altına almak olduğunu görünce, bu husus­ta aşınhğa kaçmışlar, ona nefsin kontrol altına alınması manasını aşan birçok şey eklemişlerdi. Bu ise, Allah'ın dinini tahrif etmek anlamına geliyordu. Bu ilaveler ya nicelik ya da nitelik bakımın­dan oluyordu. [534]

 

Ramazan Orucunun Karşılanması:

 

Nicelik bakımından ilaveye örnek hakkında Rasûlullah {s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir veya iki gün oruçla Ramazan'ın önüne geçmeyin. Ancak bir adam, âdet edindiği bir orucu tutuyorsa, onu tutsun. [535]

Rasûlullah (s.a.), yine bu kabilden olmak üzere bayram gü­nünde, yevm-i sekte[536] oruç tutmayı yasaklamıştır. Çünkü bu gün­lerle, Ramazan arasında fasıla yoktur. Aşınlıkçılar tarafından bu günlerde oruç tutulması bir yol edinildiği zaman, sonradan gelen­ler, onlan bu oruçlar üzerinde bulur ve nesiller boyunca bu böyle devam eder. Sonuçta dinde tahrif olur. Aşırılığa kaçılan yerlerden biri de, ihtiyat mahallerinin lâzım sayılmasıdır. Yevm-i şek de bu kabildendir. [537]

 

Oruç Vakti Uzatılmaz:

 

Rasûlullah (s.a.), nitelik bakımından aşınhğa kaçılmamasım önlemek için visal orucunu yasaklamış, sahur yemeğini teşvik etmiş, sahurun geç, iftann ise hemen yapılmasını emretmiştir. Bunlann hepsi, aşırılıktır ve cahiliye kalıntılanndandır.

"Şaban yarı olduğu zaman oruç tutmayın.[538] hadisiyle, "Ra-sûlullah'ı (s.a.) peşi peşine iki ay oruç tutar görmedim; Şaban ve Ramazan hariç. [539] şeklindeki Ümmü Seleme (r.a.) hadisi arasın­da bir farklılık yoktur. Çünkü Rasûlullah'm (s.a.), insanlara em­retmediği şeyi kendisi için yaptığı olurdu.

Bunların çoğu, sedd-i zerîa ve küllî mazinnelerin[540] dikkate alınması gereği kabilindendir. Rasûlullah (s.a.), bir şeyi yerli ye­rince kullanmama, ya da riayet edilmesini emrettiği haddi aşarak bedeni yıpratacak ve nefsi bıkkınlık altına sokacak bir kerteye ulaşmak gibi bir ihtimalden emindi. Başkaları ise, bundan emin değildir. Dolayısıyla onlar, bu gibi konulann şeriat tarafından be­lirlenmesine ve aşınhğa yol açacak kapılann kapatılmasına muhtaçtırlar. Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.), başkalanna dört ha­nımdan fazlasıyla evlenmeyi yasaklarken, kendisine dokuz ve da­ha fazlasını helâl görmüştür. Zira, yasağın illeti, zulme imkân verilmemesidir. [541]

 

Ramazan Hilâlinin Sübutu:

 

Sonra hilâl, âdil ya da hali mestur olan bir müslümanın gör­düğüne dair şehadetiyle sabit olur. Rasûlullah (s.a.), her iki suretle de amel etmiştir. Bir bedevi gelmiş ve: "Ben hilâli gördüm." demiştir. Rasûlullah (s.a.), ona, "Allah'tan başka tanrı olmadığına şehâdet eder misin?" demiştir. Adam, evet deyince, Rasûlullah (s.a.), "Muhammed'in, Allah'ın rasûlü olduğuna şehâdet eder mi­sin?" demiş, adam yine evet deyince Rasûlullah (s.a.), Tâ Bilâl! İnsanlara yarın oruç tutmalarını ilân et!" diye emretmiştir. [542]

İbn Ömer (r.a.), kendisinin hilâli gördüğünü ve Rasûlullah'm (s.a.) oruç tuttuğunu haber vermiştir. [543]

Dinî mahiyet arzeden her konuda da hüküm aynıdır; çünkü bu konuda şahitlik, rivayete benzemektedir. [544]

 

Sahur, Berekettir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sahuryiyin; çünkü sahurda bereket vardır.[545]

Sahurda iki bereket vardır:

i. Biri, bedenin sağlıklı olmasını, zayıf düşmemesini sağla­ması bakımındandır. Zira tam gün boyunca oruç tutmak zaten zor­dur. Bir de sahur yemeyerek bu süre katlanamaz.

ii. İkincisi, dinin korunmasına yöneliktir ve aşırılığa kaçılıp da dinin tahrife uğramasına meydan verilmemesini temin etmeyi amaçlar.  [546]                                                          

 

İftarda Acele Etmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar, iftarı acele yapmaya devam ettikleri sürece hayır üzere yaşamaya devam ederler. [547]

"Bizim orucumuzla, ehl-i kitabın orucu arasındaki fark, sa­hur yemeğidir. [548]

Kudsi hadiste de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "En sevgili kullarım, iftarı acele yapanlardır. [549]

Hadisler, konunun, ehl-i kitapça tahrif edildiğine işaret et­mektedir. Dolayısıyla dinin korunması, onlara muhalefette bulun­mak ve yaptıkları tahrifleri dışlamakla olur. [550]

 

Visal Orucu[551] Yasaktır:

 

Rasûlullah (s.a.), visal orucunu yasaklamıştır. Kendisinin de tutmakta olduğu hatırlatılınca şöyle buyurmuştur: "Hanginiz be­nim gibi olabilir? Şüphesiz ben gecelerim de Rabbim beni doyurur ve içirir; (siz ise öyle değilsiniz ki). [552]

Bence visal orucunun yasaklanması iki sebepten dolayıdır:

i. Orucun, daha önce de açıkladığımız gibi nefsin öldürülmesi noktasına varmamasını temin etmek,

ii. Dinin tahrifine fırsat vermemek. Rasûlullah (s.a.), ilâhî te­yide mazhariyeti sebebiyle, nefsinin bu yüzden bitap düşmeyeceği­ni, dolayısıyla visal orucunun kendisi için bir mahzur teşkil etme­yeceğini belirtmiştir. [553]

 

Oruca Niyet:

 

"Fecirden önce oruç tutmaya niyet etmeyen kimsenin orucu yoktur.[554]hadisiyle, sabahleyin yiyecek bir şey olmadığını öğre­nince, "Öyleyse ben oruçluyum[555] buyurması arasında bir çelişki yoktur. Çünkü birincisi farz olan oruçlar, ikincisi ise nafile oruçlar hakkındadır. "Orucu yoktur" denilirken de, kastedilen şey, orucun kemalidir.

"Biriniz, tabağı elindeyken nidayı işittiği zaman, ihtiyacını giderinceye kadar onu bırakmasın!" hadisinde geçen "mda"dan maksat, özel nida yani Bilâl'in nıdasıdır. Bu hadis, "Şüphesiz Bilaf, [556]ezanı geceleyin okur; bu itibarla siz İbn Ümmü Mektûm okuyuncaya kadar yiyin, için!'[557] hadisinin muhtasarıdır. [558]

 

Hurma Ya Da Su İle İftar Etmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri iftar edeceği zaman, hurma ile iftar etsin; çünkü o berekettir. Bulamazsa su ile iftar etsin; çünkü o paktır. [559]

Tatlı, özellikle de açlıktan sonra, insan bedeninin arzuladığı bir şeydir ve ciğerlere iyi gelir. Arap tabiatı, hurmaya meyleder. Böyle bir arzunun beden üzerinde etkisi vardır. Hiç şüphe yoktur ki arzu ile alınan gıda, vücuda yararlı şekilde harcanır. Bu ise, bir tür berekettir. [560]

 

Oruçluya İftar Yemeği Vermenin Sevabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, bir oruçluya iftar yemeği verirse veya bir gaziyi dona­tırsa, ona oruçlunun veya gazinin sevabı gibi sevap vardır. [561]

Bir oruçluya, oruçlu olduğu ve bu yüzden kendisine saygı gös­terilmesi gerektiği inancıyla iftar yemeği veren kimse, bu haliyle bir sadaka işlemiş, oruca saygı göstermiş, tâat ehline iyilikte bu­lunmuş olur. Onun bu iyiliği amel defterine yazılırken, çeşitli yön­lerden oruç manasını içeren bir suret halinde temessül eder; dola­yısıyla da oruç sevabıyla mükafatlandırılır. [562]

 

İftar Anında Okunacak Dualar:        

 

İftar dualarından olmak üzere şunlar gelmiştir: 

1. "Zehebe'z-zama'u ve'btelleti'l-urûk ve sebete'l-etr inşâellak."

Manası: Allah'ın izniyle susuzluk gitsin, damarlar kansın, sevap hasıl olsun!

Bunda, insanın tabiatıyla ya da hem tabiatı hem de aklıyla hoş bulduğu hallere şükretme ifadesi vardır.

2. "Allahümme leke sumtu ve ala rızkıke eftartu."

Manası: Allahım, senin için oruç tuttum, senin rızkınla iftar ettim. Bunda, amelde İhlasın teyid edilmesi ve nimete karşı şükür ifadesi vardır. [563]

 

Sadece Cuma Günü Oruç Tutulmaz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hiçbiriniz cuma günü oruç tutmasın. Ancak ondan önce ya­hut sonra oruç tutarsa o başka.[564]

"Geceler arasından cuma gecesini nafile ibadet için tahsis et­meyin...! [565]

Bunda iki sır vardır:

i. Aşırılık kapısının kapatılması istenmiştir. Çünkü Sâri' Teâlâ, bu günü özel cuma namazıyla ayrıcalıklı kılıp, onun üstün­lüğünü beyan edince, aşırılık yanlılarının bu gün hakkında ifrata düşmeleri ve namaza o günün orucunu da eklemeleri beklenir ol­muştur.

ii. Cuma gününde bayram manasının gerçekleşmesi isten­miştir. Çünkü bayram, neşeli olma ve lezzetlerden yararlanma manasına gelir. Cumanın bayram kılınması, bu namazın, insanla­rın zorlamaksızan kendi içlerinden gelerek katılmak isteyecekleri bir toplantı havasını almasını sağlar. [566]

 

Bayram Günlerinde Oruç Tutmanın Haramlığı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İki günde oruç yoktur; fıtır ve kurban bayramı.[567]

"Teşrik günleri, yiyip içme ve Allah'ı zikretme günleridir. [568]

Bu hadisler, bayram manasının gerçekleştirilmesini, dindeaşırılığa ve ham sofuluğa düşmemek için dizginlerin tutulmasını istemektedir. [569]

 

Kadın, Kocasının İzni Olmadan Nafile Oruç Tutmaz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kadının, kocası yanındayken, ondan izinsiz olarak oruç tut­ması helâl olmaz. [570]

Çünkü kocası yanındayken kadının oruç tutması, kocanın ba­zı haklarının kaybına sebep olur; oruç kadının cazibesini ve şuh halini gidereceğinden, kocanın sıkıntı duymasına sebep olur. [571]

 

Nafile Oruç Tutanın, Orucunu Bozabilmesi:

 

Rasûlullah'ın (s.a.), "Nafile oruç tutan kimse, kendi nefsinin emiridir; ister tutar, ister bozar. [572] hadisiyle, (güne nafile oruçla  başlayan, ancak kendilerine bir yiyecek hediye edilmesi üzerine oruçlarını bozan) Hz. Aişe ve Hz. Hafsa'ya, "Yerine başka bir gün kaza edin!" buyurması[573] arasında bir çelişki yoktur. Çünkü birin­ci hadisi "...ister tutar, ister kaza etmeyi göze alarak bozar." şeklinçle takdir etmek, ikinci hadisteki kaza emrini de müstehaplığa yormak mümkündür. Çünkü insanın yapmaya karar verdiği bir şeyi yerine getirmesi, iç huzurunu sağlar. Yahut bu emrin, Rasû­lullah'ın (s.a.) onların içlerindeki sıkıntıyı görmesi sebebiyle sade­ce onlara has olduğunu söylemek de mümkündür. Bu hadis Hz. Aişe'nin, hac esnasında hayız olması sebebiyle, Rasûlullah'ın (s.a.) diğer eşleri gibi hac ve umre ile değil de sadece hac ile döndüğüne ağlaması üzerine, Rasûlullah'ın (s.a.) onu kardeşi Abdurrahman ile Tenim'e gönderip umresini kaza ettirmesine benzemektedir. [574]

 

Oruçlunun Unutarak Yemesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim oruçlu iken unutur da, yiyip içerse, orucunu ta­mamlasın. Zira onu ancak Allah yedirmiş ve içirmiştir[575]

Kişinin oruçlu iken unutup yemesi içmesi halinde mazur gö­rülmesinin sebebi, oruçlu olduğunu hatırlatıcı bir durumun olma-masındandır. Namaz ve ihram ise böyle değildir. Çünkü onlarda kıbleye karşı dönük olmak, dikişli elbiselerden soyutlanmış olmak gibi namazda ya da ihram halinde olduğunu hatrrlatıcı durumlar vardır. Dolayısıyla, oruç halinde iken unutan kimsenin mazur gö­rülmesi yerindedir. [576]

 

Ramazan Orucunu Kasten Bozmak;

 

Ramazan ayında gündüzleyin karısıyla cinsel ilişkide bulu­nan kimseye Rasûlullah'ın (s.a.), bir köle âzâd etmesini[577] emret­mesi hakkında şunları söyleyebiliriz:

Bu kişi, Allah'ın nişanelerine saygı perdesini yırtmış ve böyle­si kötü bir işe cüret etmiştir. Onun bu cüretkârlığının sebebi de if­rat derecedeki bedenî arzusudur. Bu, keffâret olmak üzere son de­rece ağır bir tâatin vacip kılınması suretiyle, bu yaptığına karşılık verilmesini gerektirmiştir. Böylece bu ceza, hep gözünün önüne ge­lecek ve nefsinin azgınlığına kendisini kaptırmaması sağlanacak­tır. [578]

 

Oruçlunun Misvak Kullanması:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) oruçlu iken misvak kullandığını belirten hadislerle, "Yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katın­da misk kokusundan daha güzeldir, [579] hadisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu gibi sözler, sadece mübalağa ifade etmek için kullanılır. Sanki şöyle demiş gibidir: "Oruç öyle sevimlidir ki, oruçlunun ağız kokusu olsa bile, oruç yüzünden o bile sevilir." [580]

 

Yolcunun Oruç Tutması Ya Da Tutmaması:

 

Yine Rasûlullah'ın (s.a.), 'Yolculukta oruç tutmak, tâatten değildir; iftar edenler sevabı götürdüler.[581] hadisiyle, "Kimin bineği ve varmak istediği yere meşakkatsiz ulaşma imkânı varsa, nerede yetişirse orada Ramazan'ı tutsun. [582] hadisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü birinci hadis, yolculuğun zor olması, zayıflığa ve bayılmaya sebep olması haline yöneliktir. Nitekim râvînin, "Kişi, eliyle kendisini gölgeliyordu" ifadesi bu gerekçeyi ifade eder. Ya­hut müslümanların güçlü, bunun için de mutlaka oruçsuz bulun­malarına ihtiyaç olduğu hale yöneliktir. Râvînin, "Oruç tutanlar düştüler, tutmayanlar ayakta kaldılar" ifadesi de buna işaret et­mektedir. [583] Yahut, sefer halinde iken oruç tutmama ruhsatını çe­şitli gerekçelerle iyi görmeyen kimseye yöneliktir.

İkincisi ise, yolculuğun kale alınacak bir meşakkatten ve zik­rettiğimiz sebeplerden uzak olması haline yöneliktir.[584]

 

Oruç Borcu Olarak Ölen Kimsenin Durumu:

 

"Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun na­mına velisi oruç tutar. [585] hadisiyle, "Onun yerine, her gün karşı­lığında bir yoksulu doyursun! [586] hadisi arasında bir farklılık yok­tur. Çünkü her ikisinin de yeterli olması caizdir. Bunda iki sır var­dır:

i. Birincisi ölünün kendisine yöneliktir. Çünkü, bedenlerin­den ayrılan nefislerin birçoğu, üzerine vacip olan ve bu yüzden sor­gulanacağı yükümlülüklerden birinin yerine getirilmemiş olduğu­nu idrak eder ve bu sebepten elem ve ızdirap duyar. Bu duygu, üzerine bir hasret ve nedamet kapısı aralar. İşte bu gibilere duyu­lan şefkat, onun bu ifa edilmemiş yükümlülüğünün en yakını tara­fından yerine getirilmesinin caiz olmasını gerektirmiştir. Velinin, o ameli ya da benzeri başka bir ameli onun niyetine yapması ha­linde, gösterdiği bu himmet kurbanlarda olduğu gibi ölü kişi hakkında fayda verir. Keza bir sadaka vermek niyetiyle ölüp de, bu arzusu velisi tarafından gerçekleştirilen kimsenin durumu da aynıdır. Ölü üzerine namaz kılınması bahsinde, ölüler için dirilere sadaka verilmesi sonucunda, ölünün bunu hissedeceğini söylemiş­tik. Aynı izah burası için de geçerlidir.

ii. ikincisi ise dinin korunmasına yöneliktir. Bu emir, orucun ne denli güçlü bir fariza olduğunu göstermekte, onun ölüm dahil hiçbir hal üzere düşmeyeceğini vurgulamaktadır. [587]

 

ORUÇLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR

 

Orucun Kemal Hali:

 

Bil ki: Orucun kemali, ancak iki şeyin varlığına bağlıdır:

i. Onun her türlü şehevî, hayvani ve şeytanî fiil ve sözlerden uzak tutulması. Çünkü bu gibi kötü fiil ve sözler, nefse müptezel huyları hatırlatır ve kötü davranışlara girmesi için onu kışkırtır.

ii. Orucu bozabilecek ya da ona davetiye çıkaracak her türlü şeylerden uzak durulması.

Birincisi hakkında Rasûlullah {s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Oruç bir kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu bir gün olursa, o gün kötü söz söylemesin, kötü iş işlemesin ve şamata çıkarmasın. Şayet kendisine birisi söver yahut kavga ederse, 'Ben oruçlu bir kimseyim,' desin.[588]

"Kim, yalan sözü ve onunla amel etmeyi terketmezse, Allah Teâlâ'nın, onun yemesini ve içmesini terketmesine ihtiyacı yoktur. [589]

Hadisteki, olumsuzluk ifadesi, orucun kemâl haline yönelik­tir.

İkincisi hakkında da, "Hacamat eden de, hacamat olan da orucunu bozmuştur.'[590] hadisini örnek verebiliriz. Hacamat olan kimse, zayıf düşeceğinden, orucunun bozulmasına maruz kalabilir. Hacamat eden ise, kan alma aygıtını emerken karnına kan kaçma­sından emin olamaz.

Öpmek ve kucaklamak[591] da bu kısma örnektir.

İnsanlar ifrata düşmüşler, aşırılığa kaçmışlar ve nerdeyse bu­nu orucun rüknü mertebesine çıkarır olmuşlardı. Rasûlullah (s.a.), hem sözle hem de fiille, bunun orucu bozucu ve noksanlaştıncı bir fiil olmadığını açıkladı ve "ruhsat" ifadesiyle bunun başkaları hak­kında terk-i evlâ kabilinden olduğunu ihsas etti. Kendisi ise, şeria­tın beyanı ile görevliydi, evlâ olan kendisi hakkında bizzat o idi İhsan mertebesinden, sıradan müslümanların derecesine tenezzü­lü söz konusu olan diğer konularda da durum aynıdır.

Allah'u a'lem! [592]

 

Oruçla İlgili Peygamberlerin Sünneti:

 

Oruç hakkında peygamberlerin takip ettikleri yollar farklı ol­muştur. Nuh (s.a.), her gün (savm-ı dehr) oruç tutardı. Davud (s.a.), bir gün oruç tutar bir gün yerdi. İsa (s.a.), bir gün oruç tutar, iki ya da üç gün yerdi.

Rasûlullah (s.a.) ise, kendisi hakkında, hiç yemiyor denilecek kadar oruç tutar, hiç oruç tutmuyor denilecek kadar da yerdi. Ra­mazan hariç hiçbir ayı tam olarak oruçlu geçirmezdi. Çünkü oruç, bir ilaçtır; ancak hastalığın tedavisi için gerekli olan miktar kadarı kullanılır.

Nuh (s.a.) kavmi, azgın bir yapıya sahipti. Başlarına gelenler de bu yüzden gelmişti. Davud (s.a.), çok güçlü ve vakurdu. "Düş­manla karşılaştığı zaman, kaçmazdı. [593] hadisi, bu manada söy­lenmiştir. İsa (s.a.), bedence zayıftı, ailesi va malı yoktu.

Peygamberlerden her biri, kendi durumuna en uygun olan yo­lu seçmişti. Bizim peygamberimiz, orucun ve yemenin faydalarını bilir, mizacına uygun düşen şeyi kollardı. Bunun sonucu olarak da, durum neyi gerektirmişse o şekilde tutmuştur.

Ümmeti için ise, bazı oruçları sünnet/müstehap kılmıştır. Bunları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür: [594]

 

1. Aşura Günü Orucu:

 

Bunun meşru kılınışının sırrı şudur: Allah Teâlâ, Musa'yı (s.a.) Firavun'dan ve kavminden bu günde kurtarmıştı. Musa  (s.a.), bu günde oruç tutmak suretiyle Allah'a şükretmişti. Böylece ehl-i kitap ve Araplar arasında bu gün oruç tutmak âdet olmuştu. Rasûlullah (s.a.), bunu olduğu gibi bıraktı. [595]

 

2. Arife Günü Orucu:

 

Bunun sim, hacılara benzemek, onlara karşı şevk ve muhab­betin olduğunu izhar etmek, onlar için inen rahmete mazhar olma­ya çalışmaktır. Aşura günü orucundan daha faziletli olması ise, arife günü orucunun o günde inmekte olan rahmet deryasına dal­mak, ikincisinin ise geçmiş ve sona ermiş olan bir rahmeti yadet-mek anlamına gelmesindendir. Rasûlullah (s.a.), rahmet deryasına dalmanın semeresine yönelmiştir. Bunlar, geçmiş günahların keffâret olunması, gelecek günahlardan ise, kalbin yönelmemesi sebebiyle uzak durulmasıdır. Rasûlullah (s.a.), bu özelliği arife gü­nü orucunda görmüştür. Kendisi hac yaparken bu orucu tutma­mıştır. Çünkü kurban ve bayram namazından söz ederken de be­lirttiğimiz gibi, bunların meşru kılınmasında esas, hacılara benze­meye çalışmaktır. Benzemeye çalışanlar ise, hacıların kendileri de­ğil, başkaları olacakıtır. [596]

 

3. Şevval Orucu:

 

Şevvâl'den altı gün oruç tutmak da bu kabildendir. Bu konu­da Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur:

"Her kim Ramazan orucunu tutar da, sonra Şevvâl'den altı günü eklerse, bu, bütün sene oruçlu gibi olur.[597]

Şaban orucu, farz namazlara nisbetle revatip sünnetler gibi­dir; Ramazan'dan gereği gibi faydalanamayanlar için tamamlayıcı bir rol icra eder. Fazileti beyan edilirken, bütün sene oruçlu gibi olunacağının ifade edilmesi, "iyiliklerin, on katıyla sevaplandırılacağı" ilkesi sebebiyledir. Hesap 30+6x10= 360 şeklindedir. [598]

 

4. Her Aydan Üç Gün Oruç:

 

Yine "iyiliklerin, on katıyla sevaplandınlacağı" ilkesi gereği, her ayı oruçluymuş gibi geçirmek için, her aydan üç gün oruç tu­tulması istenmiştir. Hem, üç sayısı, çokluğun en alt sınırıdır.

Bu üç günün tayini konusunda rivayetler farklılık arzetmek-tedir. Bu meyanda, "Yâ Ebû Zer! Her aydan üç gün oruç tuttuğun­da, on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci günlerinde tut![599] hadi­si gelmiştir.

Yine ayın cumartesi, pazar ve pazartesi günleri tuttuğu, diğer ayda sah, çarşamba ve perşembe günleri tuttuğu; her ayın başında üç gün tuttuğu; Ümmü Seleme'ye (r.a.) ilki pazartesi ve perşertibe olan üç gün tutmasını emrettiği rivayet edilmiştir.

Hepsinin de dinde yeri vardır. [600]

 

Kadir Gecesi:

 

Bil ki: Kadir gecesi, iki gecedir:

i. "O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır. [601]âyetinde sözü edilen gecedir.

Kur'ân, bu gecede topluca (dünya semasına) indirilmiş; sonra parça parça (yirmi üç senelik bir süre içerisinde yeryüzüne) inmiş­tir. Bu, senede bir gecedir ve Ramazan içerisinde olma zorunlulu­ğu yoktur. Evet, bu gece büyük bir ihtimalle Ramazan ayındadır; ama bu kesin değildir. Kur'ân'ın indiği anda da, Ramazan'a tesa­düf ettiği bilinmektedir.

ii. İkincisi, ruhaniyetin yayıldığı, meleklerin yeryüzüne indi­ği gecedir. Bu gecede müslümanlar kendilerini ibadete verirler, nurları kendi aralarında birbirine yansır, melekler onlara yakla­şır, şeytanlar onlardan uzaklaşır, duaları ve tâatleri kabul edilir. Bu, Ramazan ayı içinde ve son on günün tekleri arasında bir gece­dir; bazen öne bazen de arkaya kayar, ama hiçbir zaman son on günün içinden çıkmaz.

Bu iki geceden birincisini kasteden kimse, bütün sene içinde bir; ikincisini kasteden de, sadece Ramazan ayının son on günü içinde olduğunu söyler.

Rasûlullah (s.a.), (kadir gecesinin Ramazan'ın son yedi gü­nünde olduğunu rüyalarında gördüklerini söyleyen bir gruba) şöy­le buyurmuştur:

"Görüyorum ki, rüyalarınız Ramazan'ın son yedi gecesi hakkında bir birini tutmaktadır. Artık kim kadir gecesini arayacaksa, onu Ramazan'ın son yedisinde arasın.[602]

"Ben bu geceyi hakikaten rüyamda gördüm, ama o bana unutturuldu. Ben kendimi su ve çamur içinde secde ederken gördum. [603]

Bu, yirmi birinci günün sabahında olmuştur. [604]

Bu konudaki sahabenin kendi aralarındaki ihtilâfı, onu bulmalarındaki ihtilâflarına bağlıdır.

Bu geceye yetişen kişinin yapacağı dualardan biri şudur:

"Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu'l-avf fa'fu annî."

Manası: Allahım, sen affedicisin, affı seversin, beni affet!   [605]                

 

Mescidde İtikâfa Çekilmek:

 

Mescidde itikâfa çekilmek, zihnin toplanması, kalbin meşga­lelerden uzak kalması, kişinin kendisini tâate vermesi, meleklere benzemesi, kadir gecesini bulma imkânına ulaşması gibi meziyet­lere sebep olur. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), Ramazan'ın son on gününde itikâfa çekilirdi. Ümmetinden ihsan derecesine ulaşmış kimseler hakkında da bunu sünnet kılmıştır. Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir:

"İtikâfa giren kimse için sünnet olan şeyler şunlardır: Hiçbir hasta ziyaretine gitmeyecek, hiçbir cenazeye katılmayacak, kadına el sürmeyecek, onu kucaklamayacak, zarurî bir ihtiyacı olmadan mescidden çıkmayacak."

Oruçsuz itikâf olmaz, itikâfa mutlaka büyük mescidlerde gi­rilmesi gerekir.

Bence bu şartlar, itikâfın manasının gerçekleşebilmesi, yapı­lan tâatin bir önemi olması, nefse meşakkat vermesi, günlük âdetlerin terkedilmesi içindir.

Allah'u alem! [606]

 

HAC

 

Hacda Gözetilen Maslahatlar:

 

Hacda gözetilen maslahatlar çeşitlidir. Bunları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

1. Allah'ın evine saygı oluşu: Kâ'be, Allah'ın nişanelerinden biridir; dolayısıyla ona saygı göstermek, Allah'a saygı göstermek demektir.

2.Yıllık kongre oluşu: Her devletin ya da ulusun, uzak yakın herkesin katıldığı toplantıları olur. Böylece birbirlerini tanımaları, kendi durumlarını öğrenmeleri, simgelerini saygıyla yüceltmeleri amaçlanır. Hac da, müslümanların yıllık kongresidir, güçlerinin gösterildiği, askerlerinin toplandığı, dinlerinin yüceltildiği bir göv­de gösterisidir. Nitekim, "Biz, Beyt'i (Ka'be'yi) insanlara toplantı ve güven yeri kıldık.[607] âyeti bu manayı ifade etmektedir.

3. İnsanların, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'den tevarüs ettikleri şeylere uygun olması: Bu iki peygamber, hanif İslâm dininin imamlarıdırlar ve onu Arap milleti için şeriatl aştırmışlar dır. Ra-sûlullah (s.a.) ise, hanif İslâm dininin ortaya çıkarılması ve şanı­nın yüceltilmesi için gönderilmiştir. "Atalarınızın İbrahim'in di­ninde olduğu gibi[608] âyeti bu manayı ifade eder.

Bu durumda, İslâm şeriatının kurucuları olan bu iki peygam­berden tevarüs edilegelen fıtrat özelliklerinin, hac vecibeleri gibi şeylerin korunması gerekli olacaktır. Rasûlullah'ın (s.a.), "Hac menâsikini ifa ettiğiniz yerlerde (meşâir) durunuz; çünkü siz, atanız İbrahim'in mirası üzeresiniz.[609] hadisi bu manayı ifade etmek­tedir.

4. Avam havas bütün müslümanların haline uygun düşecek olması: Minâ'ya inmek, Müzdelife'de gecelemek gibi. Eğer böyle ol­masaydı, o zaman hac insanlara ağır gelirdi. Ne yapacakları belir-lenmeseydi, o zaman da çokluklarına ve her tarafı tutmuş olmala­rına rağmen, birlik halinde olmaz, darmadağınık olurlardı.

5. Tevhid ve şükür ifade eden fiillerden oluşması: Hac öyle fi­illerle ifa edilmeli ki, sahibinin muvahhid ve Hakk'a bağlı olduğu­na, hanif İslâm dini üzere bulunduğuna delâlet etsin, bu dinin ilk müntesipleri üzerine olan nimetlere karşı Allah'a gösterilen bir şükran nişanesi olsun. Safa ve Merve arasında sa'y edilmesi'böyle­dir.

6. Hurafelerden arındırılması: Cahiliye dönemi insanları hac­cediyorlardı ve hac, onların dinlerinin temelini teşkil ediyordu. An­cak ona, Hz. İbrahim'den gelmeyen bazı işleri katmışlardı. Bunlar kendilerinin sokmuş oldukları şeylerdi ve Allah'a şirk koşma anla­mı taşıyordu. İsaf ve Nâile'ye[610] saygı göstermeleri, azgın Menât[611]  için tehlîlde[612] bulunmaları, telbiye esnasında, "Lâ şerîke leke illâ şerîken hüve Ze[613] demeleri gibi. Bu tür fiillerin şiddetle yasaklan­ması gerekiyordu.

Araplar, hac vecibeleri arasına, kendilerini beğenmişlikleri sebebiyle bazı işler de sokmuşlardı. Kureyş'in, "Biz, Allah'ın evinin sakinleriyiz. Harem'den dışarı çıkmayız." demeleri[614] ve bunun üzerine de, "Sonra insanların sel gibi akın ettiği yerden siz de akın edin!'[615] âyetinin nazil olması böyledir. Mina günleri atalarını anarlardı. Bunun üzerine, "Babalarınızı andığınız gibi, yahut on­dan daha yüksek şekilde Allah'ı anın. [616] âyeti indi.

Ensâr, bu esası hissettiklerinden, (daha Önce iki putun dikili olduğu) Safa ve Merve arasında sa'y etmek konusunda, "Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın nişanelerindendir[617] âyeti ininceye ka­dar içlerinde sıkıntı duymuşlardı.

7. Cahiliye dönemi insanları, sakat kıyaslar uydurmuşlardı. Bunlar, dinde aşırılık kabilindendi ve insanlar için zorluklar içeri­yordu. Böylesi uygulamaların ortadan kaldırılması ve terkedilmesi gerekiyordu. "İhram halindeki bir kimsenin, evlere kapılarından girmemesi gerekir." demeleri ve evlere kapılarından girmenin ih­ram ile bağdaşmayacak bir rahatlık olduğu inancıyla, kapıdan gir­mek yerine tırmanarak (arkasından açtıkları bir delikten) girmele­ri bu kabildendir. Bunun hakkında şu âyet inmiştir: "İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davra­nış, korunan ve ölçülü giden kimsenin davranışıdır. [618]

Hac mevsiminde ticaret yapmayı da iyi görmezler ve bunun, ihlâsı zedeleyeceğini söylerlerdi. Bunun üzerine de şu âyet indi: "Rabbinizin fazl ü kereminden istemenizde, size bir günah yok­tur[619]

Keza azıksız hacca gitmeyi müstehap sayarlar ve, "Biz, ehl-i tevekkül insanlarız" derler, sonra da insanlara yük olurlar ve teca­vüzde bulunurlardı. Bunun hakkında da, "Azık edinin. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvadır. [620]âyeti inmiştir.

Cahiliye dönemi hurafelerinden biri de, "Hac günlerinde um­re yapmak, en çirkin günahlardandır. "Ne zaman Safer çıkar, hac yolculuğu sebebiyle develerin sırtında açılmış olan yaralar iyileşir, hac kervan izleri yağan yağmurlarla kapanır, işte o zaman umre yapmak helâl olur." demeleriydi. Böyle bir inanç, afakîler yani Mekke ve havalisinden uzakta yaşayan insanlar için büyük zor­luklar içeriyordu. Çünkü umre yapmak için ikinci bir yolculuğa çıkmak zorunda idiler. Rasûlullah (s.a.), Veda haccmda umre ya­parak ihramdan çıkmalarını ve onun arkasından da hac yapmala­rını emretti ve kalplerinde yer etmiş olan eski inançların tamamen silinip atılabilmesi için bu konu üzerinde çok durdu, emrini teyit etti. [621]

 

Hac, Ömürde Bir Defa Farzdır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ey insanlar! Allah, size haca farz kılmıştır. Dolayısıyla hacc edin!" Bir adam: "Her sene mi, yâ Rasûlallah!" diye sordu. Rasû­lullah (s.a.), sustu. Adam sözünü üç defa tekrarladı. Bunun üzeri­ne şöyle buyurdu: "Evet desem, her sene vacip olur, siz de buna güç yetiremezsiniz. Ben sizi bıraktığım sürece, siz de beni bıra­kın.[622]

Bunun sırrı şudur: Allah'ın vahyinin muayyen bir şekilde be­lirlenerek inmesini hazırlayan şey, insanların o şeye karşı olan beklentileri, himmet ve bilgilerinin o şeyi kabulle karşılayacak halde oiması, bunun için yeterli olacak miktarın kendi aralarında yaygın ve mütedavil bir halde bulunması, sonra peygamberin (s.a.) o şeye azmetmesi ve onu Allah'tan istemesidir. Bunların bir araya gelmesi halinde, vahiy mutlaka o doğrultuda iner. Allah Teâiâ'mn indirdiği her kitabı, sadece gönderdiği kavmin dili ile ve anlaya­cakları bir şekilde göndermiş olması, onlar üzerine indirdiği her hükmün ya da delilin behemehal onların anlayışlarına yakın ol­ması üzerinde düşünmelisin. Hem nasıl öyle olmasın ki?! Zira vahyin başlangıcı lütuftur. Lütuf ise, icabet için en elverişli şeyin seçimi demektir. [623]

 

Hacc-I Mebrûrun Üstünlüğü:

 

Rasûhıllah'a (s.a.) soruldu: "En üstün amel hangisidir? Al­lah'a ve Rasûlüne imandır," buyurdu. "Sonra hangisidir?" diye so­ruldu, "Allah yolunda cihâddır," buyurdu. "Sonra hangisidir?" di­ye soruldu, "Kabul olunmuş hacdır." diye cevap verdi[624]

Bu hadisle, zikir hakkında gelen, "Size amellerinizin en üstü­nünü haber vereyim mi?" hadisi arasında bir farklılık yoktur. Çünkü amellerin üstünlüğü, farklı açılardan ele alındığında farklı­lık arzeder. Burada maksat, Allah'ın dinini yüceltmenin, O'nun ni­şanelerine saygı göstermenin faziletini beyan etmektir. Bu açıdan bakıldığında, Allah'a imandan sonra cihâd ve hac gibi bir başka amel daha olamaz.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim hacceder, kem söz söylemez, kötü iş işlemezse, anasının doğurduğu günkü gibi döner[625]

"Umre,   ikinci   bir   umreye   kadar  yapılan   günahların keffâretidir. Hacc-ı mebrûrun ise, cennetten başka karşılığı yoktur. [626]

"Hac ile umre arasını peş peşe kılın; çünkü onların peş peşe kılınması, körüğün demiri, cüruftan ayıkladığı gibi, fakirliği ve günahları uzaklaştırır. [627]

Allah'ın nişanelerine saygı göstermek, Allah'ın rahmet derya­sına dalmak, günahlara keffâret olur ve insanı cennete sokar. Hacc-ı mebrûr, hac ile umre arasını peş peşe kılmak, çokça umre yapmak, Allah'ın rahmetine mazhar olabilmek için yeterli bir şey­dir. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), onları yapan kimse için rahmete mazhariyetten söz etmiştir. Ancak kem söz söylememeyi, kötü iş­ler işlememeyi şart koşmuştur ki, ilâhî rahmet deryasına dalabil-me gerçekleşsin. Zira kötü söz ve fiillerden geri durmayan kimse­lere rahmet kapıları açılmaz, bunun için de beklenilen sonuca ula­şamazlar. [628]

 

Ramazan'da Umre Yapmak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz, Ramazan'da yapılan bir umre, bir hacca bedel­dir. [629]                                                       

Bence bunun sırrı şudur: Haccm, umreden üstün olması, Al­lah'ın nişanelerine saygı gösterme, insanların Allah'ın rahmetinin inmesi için bir araya toplanmaları gibi umrede bulunmayan özel­liklere sahip olmasındandır. Ramazan'da yapılan umre de bu etki­yi yapar. Çünkü Ramazan, ihsan mertebesindeki müslümanların nurlarının birbirlerine yansıdığı ve ruhaniyetin inip yeryüzüne ya­yıldığı bir vakittir. [630]

 

Gücü Olduğu Halde Hacca Gitmemenin Günahı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, azığa ve kendisini Allah'ın evine ulaştıracak bir bineğe sahip olduğu halde haccetmezse, ha yahudi ha hıristiyan olarak ölmüş, farketmez.[631]

İslâm'ın temel esaslarından birini terketmek, dinden çıkmak gibi bir şeydir. Haccı terkeden kimsenin, yahudi ve hıristiyana; namazı terkeden kimsenin de müşrike benzetilmesi, yahudi ve hı-ristiyanların namaz kılıp haccetmemeleri, Arap müşriklerinin de haccedip namaz kılmamaları sebebiyledir. [632]

 

Nefsin, Hac Yolunda Ezilmesi, Allah'ın Dininin Yüceltilmesi Demektir:

 

"Hacı kimdir?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.), "Saçı başı toz toprak içinde olan, koku sürünmeyen kimsedir?" buyurdu. "Hangi hac daha üstündür?" diye soruldu. 'Yüksek sesle telbiye okunan ve kurban kesilen hacdır." buyurdu. "(Ayette kastedilen) yol nedir?" diye soruldu. "Azık ve binektir." buyurdu. [633]

Hacı dediğin, nefsini Allah yolunda ezmesini bilmelidir. Hac­dan gözetilen şer'î maslahat, Allah'ın dininin yüceltilmesi, Hz. İb­rahim'in sünnetine uygun düşülmesi, Allah'ın nimetlerinin yade-dilmesidir.

Yol (yani hacca gitme imkânı), azık ve binek olarak belirlen­miştir. Zira, hac gibi zor ibadetlerde dikkate alınması gerekli olan kolaylık ilkesi ancak bu ikisiyle gerçekleşebilir.

Daha önce cenaze namazında ve ölü adına oruç tutmadan söz etmiştik. Oradaki izahat, Ölen kişinin yerine hac yapılması halin­de, onun bundan istifade edeceği konusunda da aynen geçerlidir. [634]

 

Allah'ın Evini Ziyaretin Çeşitleri:

 

Bil ki: Allah'ın evine yönelik yerine getirilmesi gerekli vecibe­ler ( menâsik), sahabe, tabiîn ve diğer müslümanlardan ulaşageldiğine göre dört türlüdür:

i. Sadece hac,                 

ii. Sadece umre,

iii. Temettü haccı, iv. Kıran haccı. [635]

 

Mekke Ehlinin Haccı:

 

Mekke'de İkamet edenler, ihrama bulundukları yerlerden gi­rerler. İhram halinde iken, cinsel ilişki ve öpmek sevmek gibi ona davetiye çıkaracak şeylerden, dikişli elbise giymekten, başını ört­mekten, koku sürünmekten, av avlamaktan uzak durur, bir görüşe göre nikâhtan sakınır.

Sonra Arafat'a çıkar ve arife günü öğle sonrasını orada geçi­rir. Güneşin batışıyla birlikte Arafat'tan ayrılır, o geceyi Müzdeli-fe'de geçirir, güneş doğmadan önce oradan ayrılır ve Mina'ya gelir. Büyük Akabe'de şeytan taşlar, varsa kurbanını keser ve tıraş olur ya da saçlarını kısaltır. Sonra Kâ'be'ye döner ve Minâ günlerinde (farz olan) ifâda tavafını yapar, Safa ile Merve arasında sa'y eder. [636]

 

Afakîlerin Haccı:

 

Mekke sınırları dışından gelen ise, "mîkât" denilen yerlerde ihrama girer. Arafat'ta vukuftan önce Mekke'ye girmişse, kudüm tavafında bulunur, remel yapar, Safa ile Merve arasında sa'y eder. Sonra ihram hali üzere kalır ve o şekilde Arafat'a çıkar, şeytan taşlar, tıraş olur ve tavaf eder; remel yapmaz, sa'y da yapmaz. [637]

 

Umre İçin İhram:

 

Umre için "hill[638]de ihrama girer. Dışarıdan gelen biriyse, mikât yeri olarak belirlenmiş yerlerde ihrama girer. Tavaf eder, sa'y yapar, tıraş olur ya da saçlarını kısaltır. [639]

 

Temettü Haccı:

 

Temettü, afakînin hac aylarında umre için ihrama girmesi, Mekke'ye girip umresini tamamlaması, ihramından çıkması, hacca kadar ihramsız olarak kalması, zamanı gelince hac için ihrama girmesi ve haccını da yapması şeklinde olur. Temettü haccı yapan kimseye, gücüne göre kurban kesmesi gerekir. [640]

 

Kıran Hacet:

 

Kıran haccı, afakînin aynı anda hem hac hem de umre için birden ihrama girmesi şeklinde olur. Sonra Mekke'ye girer ve hac vecibelerini yerine getirinceye kadar ihram üzere kalır. Böyle biri­nin bir görüşe göre sadece bir tavaf ve sa'y yapması gerekir. Bir görüşe göre ise ikişer defa tavaf ve sa'y yapar. Sonra gücüne göre bir kurban keser. Mekke'den ayrılmak istediğinde veda tavafı ya­par. [641]

 

İhram, Namaza Nishetle Tekbir Gibidir;

 

Bil ki: Hac ve umre için ihrama girmek, namaza nisbetle tek­bir almak gibidir. İhram, ihlâs ve tazimin duyularla algılanabilir bir şeklidir, haccetme azminin, açık bir fiille zabturapt altına alın­masıdır. Nefsin, her türlü lezzetleri, rahatını, konforunu, alışık ol­duğu âdetlerini, güzelleşmek için yapılan işleri terketmesi suretiy­le Allah'a boyun eğdiğini sembolize eder. Allah uğrunda, yorgunlu­ğa katlanma, toza toprağa belenme, pejmürde bir hale düşme ma­nasım gerçekleştirir. [642]

 

İhram Yasaklarının Sırrı:

 

İhram altında bulunan kişinin sözü edilen şeyleri terketmesi-nin şer'an istenmesi, nefsi zelil kılma, süslenmeyi terketme, pej­mürde bir hal alma manalarının gerçekleşmesi, Allah korkusunu ve O'na saygı göstermeyi içinde duymayı sağlama, nefsi, arzu ve isteklerinin peşinde koşuşturmadan alıkoyma ve onu sorgulama imkânının sağlanması içindir.

Av avlamak, bir tür eğlence ve aşırılıktır. Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.), "Kim, av peşinde koşarsa, heva ve heveslerinin peşinden koşmuş olur.[643] buyurmuştur. Rasûluîlah'ın (s.a.) ve bü­yük sahâbîlerin caiz olmasına rağmen avla uğraştıkları asla sabit değildir.

Cinsel ilişki, hayvanı şehvet içerisine dalmaktır. Buna rağ­men bu kapının tümden kapatılması caiz değildir; çünkü bu, şer'î ilkelere ters düşer. Bu durumda onun, hiç olmazsa en azından ih­ram, itikâf, oruç gibi bazı hallerde ve mescid gibi bazı mekanlarda yasaklanması kadar normal bir şey yoktur. [644]

 

İhram Elbisesi:

 

İhrama girecek kimsenin ne giyeceği soruldu. Rasûlullah (s.a.), bu soruya şöyle cevap verdi: "Gömlek, sarık, don, bornoz, mest giymeyin. [645]

Bedevi için de: "Üzerindeki kokuyu üç defa yıka. Cübbene ge­lince, onu da çıkart. [646]buyurmuştur.

Dikişli elbise ile, ihram için giyilecek kumaş parçası arasın­daki fark şudur: Dikişli elbise, bir ziynettir, insanlar onu giymek­ten hoşlanır. İkincisi ise, sadece avret yerini örtmek içindir. Birin­cinin terkedilmesi Allah için tevazu manasına gelir. İkincinin terki ise, edepsizlik olur. [647]

 

İhram Halinde İken Nişan Ya Da Nikâh Yapılmaz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İhramlı, ne nikâh edebilir, ne nikâh olunur, ne de dünür olur. [648]

Bununla birlikte Rasûlullah'ın (s.a.) ihramlı iken Meymune (r.a.) ile evlendiği rivayet edilmiştir.

Sahabe, tabiîn ve fukahadan oluşan Hicaz ekolü, sünnetin, ihramhnın nikâh yapamayacağı doğrultusunda olduğu görüşünde­dirler. Irak ekolü ise, bunun caiz olduğunu kabul etmektedirler. Bu gibi konularda ihtiyat üzere hareket etmek daha faziletlidir.

Birinci görüşe göre yasağın sırrı şudur: Nikâh, ava nisbetle daha çok istenilen bir haz türüdür. Akdin kurulması, devamına benzetilemez. Çünkü sevinç duyma, eğlenme, sadece bu akdin ku­rulduğu anda yaşanır. Bu yüzden, bu gibi konularda darb-ı mesel olarak evliler değil de, gelin güveyi kelimeleri kullanılır. [649]

 

İhramlı Avlanamaz Ve Canlı Öldüremez:

 

Sonra avın da tanımlanması gerekir. Çünkü insan, bazen ye­mek istediği şeyi öldürebilir, bazen de yemek istemediği bir şeyi öldürebilir, avlanmakla spor yapmayı kastedebilir, bazen olur kendi­sinden ya da diğer insanlardan zararını uzaklaştırmak istediği bir şeyi öldürebilir, bazen olur hayvan boğazlar. Bunlardan hangisi avdır? Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Beş tür hayvan vardır ki, onları Öldürene, öldürdüğünden dolayı bir günah yoktur: Fare, karga, çaylak, akrep, kuduz köpek.Başka bir rivayette, "insana ya da eşyasına zarar veren saldırgan serkeş hayvan" da sayılmıştır.[650]

Örfe müracaat edildiği zaman, bunlara av denilmez. Deve, sı­ğır, davar, tavuk ve benzeri evde beslenilmesi âdet olan hayvanla­rın boğazlanmasına da av denilmez. Diğer kısımlara gelince, zahir olan onların av kapsamına girmesidir. [651]

 

Mikat Yerleri:

 

Medine tarafından hac ya da umre yapacaklar için Zü'l-Hu-leyfe, Şamlılar için Cuhfe, Necd tarafından gelecekler için Karnu'l-menâzil, Yemenliler için Yelemlem mikat, yani ihrama girme yeri olarak belirlenmiştir. Bunlar, mikat yerlerini ihramsız geçemezler. Bu sınırlar içerisinde kalanların, ihrama girecekleri yer ise, kendi bulundukları yerlerdir. Mekke ahalisi de aynı şekilde bulundukla­rı yerden ihrama girerler.

Mekke'ye, toz toprak içinde, pejmürde bir vaziyette, nefsi kır­mış olarak girmek şer'an istenilen bir şeydir. İnsanın tâ memleke­tinden itibaren ihrama girmesini istemek de zorluğa sebep olur. Zira bazılarının memleketi, bir iki hatta üç aylık yol olabilir. Bu durumda, ihrama girmek için Mekke etrafında belirli yerlerin ta­yin edilmesi gerekmiştir. Belirlenen bu yerlerin, açık ve herkesçe bilinen yerler olması, yol üzerinde bulunması zorunludur. Bu mü­lahazalar göz önünde bulundurulmuş ve yukarıda ismi geçen yer­ler mikat olarak belirlenmiştir.

Medineliler için en uzak mesafe kabul edilmiştir; çünkü Me­dine vahye beşiklik etmiştir, imanın kök saldığı yer olmuştur, hic­ret yurdudur, Allah'a ve rasûlüne inanmış ilk şehirdir. Bu itibarla ora ahalisinin, Allah'ın dinini yüceltmede daha açık bir rol üstlen­meleri, Allah'a tâatte diğerlerine nisbetle daha fazla çaba göster­meleri uygun olurdu. Hem orası, Rasûhıllah (s.a.) zamanında iman etmiş ve imanlarında da samimi olmuş en yakın bölgedir. Cüâsâ, Tâif ve Yemâme ise böyle değildir.[652]

Diğer mikat yerlerinde ise, zaten bir zorluk yoktur. [653]

 

Arafat'ta Vakfenin Sırrı:

 

Arafat'ta durmanın sırrı şudur: Müslümanların aynı zaman ve mekanda, Allah'ın rahmetini arzulayarak, samimiyetle dua ve niyaz ederek, yalvarıp yakararak bir araya gelip toplanmalarının, bereketlerin inmesi, ruhaniyetin yayılması konusunda büyük etki­si olur. Bunun içindir ki, şeytan o gün, son derece hor, hakir ve pe­rişan olur. Sonra müslümanlann tek bir vücut halinde bu kutsal mekanda toplanmaları bir tür gövde gösterisi mahiyetindedir. Bu gün ve mekanın seçilmesi, haberlerde rivayet edildiğine göre tâ Hz. Adem'den başlayarak devam eden peygamberlerin uygulama­larından tevarüs edilmiştir. Daha önceden geçmiş selef-i sâlihin takip ettikleri yolların benimsenmesi, yükümlülüklerin şer'an be­lirlenmesinde esaslı bir ilkedir. [654]

 

Mina'ya İnmenin Sırrı:

 

Mina'ya inmenin sırrı şudur: Mina, cahiliye döneminde Ukaz, Mecinne, Zülmecâz ve benzerleri gibi önemli bir pazar yeriydi. Bu­rayı pazar yeri olarak kabullenmelerinin sebebi, haccın çeşitli ve uzak bölgelerden pek çok sayıda insanı bir araya getirmesiydi. Böyle bir imkânın doğduğu hac günlerinde Mina'dan daha uygun ve güzel bir pazar yeri olamazdı. Çünkü Mekke, oraya akın eden­ler tarafından dolduruluyor ve izdiham meydana geliyordu. Eğer uzak yakın, şehirli köylü, soylu ve sıradan bütün insanlar, Mina düzlüğüne inmek konusunda anlaşmamış olsalardı, o zaman bü­yük sıkıntı çekerlerdi. İnsanların belli bir kesiminin oraya inmesi­ne hükmolunsaydı, o zaman onlar kendi içlerinde sıkıntı duyarlar­dı.

Mina'da toplanmak âdet olunca, Arap töreleri ve taassubu ha­rekete geçmiş, her kabile kendi şerefi ve çokluğuyla övünür olmuş­tu; orada atalarının meziyetlerini dile getirirler, kendilerinin güç ve kudretini, çokluklarını göstermek isterler, böylece uzak yakın herkesin kendi şereflerini görmelerini arzu ederler, ünlerinin her bölgeye yayılmasını sağlamak isterlerdi. İslâm'ın da bu türlü top­lantılara ihtiyacı vardı. Çünkü o da müslümanların güç ve kudre­tini göstermek, hazırlıkça ve sayıca üstünlüklerini dost düşman herkese bildirmek, böylece Allah'ın dinini hâkim kılmak, onun şa­nını her tarafa duyurmak, her bölgeye ulaştırmak istiyordu. İşte bu yüzden Rasûlullah (s.a.), Mina'da toplanmanın haccın bir veci­besi olarak devamına hükmetti, oraya inmeyi emir ve teşvik etti. Ancak övünme ve ataları anma âdetini kaldırdı, onun yerine Al­lah'ı anmayı ikâme etti. Nitekim misafirperverliklerine, düğün ve akîka[655] gibi verdikleri ziyafetlere de dokunmamış, aksine onları teşvik etmişti. Çünkü bunların, toplumun kaynaşması açısından büyük faydaları vardı. [656]

 

Müzdelife'de Gecelemenin Sırrı:

 

Müzdelife'de gecelemek de kadîm bir sünnetti. Muhtemelen başka bir yerde asla görülmedik bir kalabalığın olduğunu görmele­ri sebebiyle burada konaklamayı âdet edinmişlerdi. Çünkü böyle büyük kalabalıklar izdihama sebep olur ve insanlar birbirlerini çiğneyebilirler. Arafat'tan ayrılışları, güneşin batmasıyladır. Gün­düz boyunca her bir yerden gelmişler ve büyük sıkıntılar çekmiş- ıerj iyice yorulmuşlardır. Bu vaziyette iken, Mina'ya ulaşmaları istenirse, çok yorgun düşeceklerdir. Bu yüzden yolda Müzdelife'de konaklamayı âdet edinmişlerdir.

Cahiliye döneminde insanlar, Arafat'tan güneş batmadan ön­ce ayrılırlardı. Bu, açık bir vakit değildir; bu durumda ne zaman yola çıkılacağı kesin olarak bilinemez. Halbuki bu gibi kalabalıkla­rın düzenli bir şekilde hareketlerinin sağlanması gerekir. Bunun için de vaktin açıkça belli olmasına, ihtimal içermemesine ihtiyaç vardır. Bu durum, ayrılış vaktinin güneşin batışı olarak belirlen­mesini gerektirmiştir. [657]

 

Meş'ar-I Haram'da (Müzdelife'de) Vakfe:

 

Meş'ar-ı Haram'da vakfenin meşru kılınmasının sebebi, cahi­liye döneminde insanların burada toplanıp, birbirlerine karşı övünmeleri, gösteriş yapmalarıdır. Bu kötü âdet kaldırılmış ve ye­rine Allah'ı zikretme ikâme olunmuştur. Böylece eski âdetlerinden uzak tutulmaları amaçlanmış, orada insanların tevhid ile Allah'ı anmaları bir tür yarış havasına sokulmuş ve sanki şöyle denmiş­tir: Sizin Allah'ı anmanız mı daha çok olacak, yoksa cahiliye döne­mi insanlarının meziyetlerini anmaları mı daha çok olacak? [658]

 

Şeytan Taşlama:

 

Şeytan taşlamanın hikmeti şudur: İlgili hadiste de belirtildiği üzere bu, Allah'ı zikretme yerine ikâme edilen bir fiildir. Şöyle ki: Zikir belirleme türlerinin en güzeli, en tamı ve belirleme yollarını en iyi şekilde kapsayanı, hem zaman hem de mekan ile belirlenmiş olması, beraberinde sayı şartı getirilmesi ve hiç kapalı kalmayacak şekilde herkesin gözü önünde gerçekleştirilmesinin istenmesi hali­dir. Şeytan taşlama işte bu sayılan özellikleri taşıyan bir zikirdir.

Allah'ı zikir iki türlü olur:

i. Allah'ın dinine boyun eğdiğini ilan amacı taşır. Bunda asıl olan, sayıca çokluk değil, insanların bulunduğu yerlerde yapılmış olmasıdır. Şeytan taşlama işte bu türdendir. Bu yüzden çok sayıda yapılması emredilmemiştir.

ii. Nefsin, ceberut âlemine yönelmek suretiyle olgunlaşması­nı amaçlar. Bu tür zikrin çok yapılması istenir.

Hem şeytan taşlamanın, haberlerde Hz. İbrahim'den kalma bir sünnet olduğu da belirtilmektedir. O, kendine musallat olan şeytanı bu şekilde kovmuştur. Bu gibi olayların yadedilmesi, nefis üzerinde son derece etkili olur. [659]

 

Kurbanın Sırrı:

 

Kurban kesmenin hikmetine gelince, bu Hz. İbrahim'in fiiline benzemek, onun oğlunu Allah yolunda kurban etmek istemesi ve burada yani Mina'da fiilen bu arzusunu yerine getirmeye çalışma­sı olayını yâdetmek, ona ve Arapların atası Hz. İsmail'e olan Al-lah'ın nimetini anmaktır. Bu tür hatıraların aynı mekan ve za­manda yade dilme sinin, nefis üzerinde etkisi son derece büyüktür.

Sadece temettü ve kıran haccı yapan kişiye, şükür ifadesi ol­mak üzere kurban kesmesi vacip kılınmıştır. Çünkü cahiliye itika-dınca hac mevsiminde umre yapılamazdı. Bu meşakkatin kaldırılmış olması insanlar için büyük nimetti. Buna şükür olmak için kurban kesilmesi vacip kılınmıştır. [660]

 

Tıraş Olmanın Sırrı:

 

İhramdan çıkış, vakara ters düşmeyen bir fiille olmalıdır. Eğer bu şeriat tarafından belirlenmemiş olsa ve insanların kendi görüşlerine bırakılsaydı, o zaman herkes bir yol tutar ve ihramdan böylece çıkmaya çalışırdı. Hem bunda, pejmürdeliğin artık son bulduğunun en kâmil anlamda bir ifadesi vardır. İhramdan tıraşla çıkmak, namazdan selâmla çıkmaya benzer. İfâda tavafından önce yapılması ise, hükümdarın huzuruna girmek isteyen kimsenin, girmeden önce kendisine çeki düzen verdiği gibi, Allah'ın evine zi­yaret için girecek kimsenin de kendisine çeki düzen vermesi gerek­tiği anlamını taşır. [661]

 

Tavafın Yapılış Şekli:

 

Tavafı şöyle yapar: Hacer-i esved'e gelir, onu selâmlar, sonra onun sağından itibaren yedi defa Ka'be'nin etrafında döner, her defasında Hacer-i esved'i öper ya da uzaktan elinde baston gibi bir şeyle ona işarette bulunur, tekbir alır, Yemen cihetindeki rükünle­ri selâmlar. Tavafı abdestli ve avret yerleri Örtülü olarak yapar. Lüzumsuz lakırtılarda bulunmaz. Sonra Makam-ı İbrahim'e gelir ve iki rekat namaz kılar.

Hacer-i esved'den başlaması şunun içindir: Tavafın başlangıç yerinin ve hangi tarafa doğru yürüneceğinin belirlenmesi gerekir. Hacer-i esved, Ka'be'nin en mukaddes parçasıdır; çünkü cennetten inmiştir. Sağ yönü ise, soldan daha mübarektir. Dolayısıyla tava­fın Hacer-i esved'den başlayarak sağa doğru yapılması gerekmiş­tir. [662]

 

Kudüm Tavafı:

 

Kudüm tavafı, mescid selâmlama namazına benzer. Allah'ın evine saygı göstermiş olmak için yapılır. Zaman ve mekan müna­sip iken, tavafın geciktirilmesi edepsizlik olur. Yapılan ilk tavaf esnasında reme[663] ve ıztıbâ[664] yapılır, yani seğirterek çalımlı çahmlı yürünür. Tavafın akabinde de Safa ile Merve arasında sa'y yapı­lır.

Bunun çeşitli gerekçesi vardır:

i. İbn Abbâs'ın zikrettiği gibi müşriklerin kalplerine korku salmak, müslüm ani arın güç ve kuvvetlerini göstermek için böyle yapılır. Mekkeliler, "Yesrib humması müslümanları zayıf düşür­müş," demekteydiler. Bu durumda remel, bir tür cihâd olur. Bu ge­rekçe, Mekke'nin fethi ve müşriklerin müslüman olmalarıyla sona ermiş ve bitmiştir.

ii. Allah'a tâat yolunda arzulu olunduğunu, uzun yolun ve aşın yorgunluğun iştiyakını artırmaktan öte, azmini köreltmediği­ni, şevkini kırmadığını gösterir. Nitekim bu manada şair şöyle de­miştir:

"Deve, yol yorgunluğundan şikayet ettiği zaman, binici ona vus­latın rahatlığını vaad eder de, o hemen cani anı verir."

Hz. Ömer (r.a.), gerekçesinin sona erdiği düşüncesiyle remel ve ıztıbâ' yapmayı terketmek istemişti. Sonra, bunların sona erme­yen daha başka gerekçeleri olabileceği mülahazasıyla düşüncesin­den vazgeçti. [665]

 

Umrede, Arafat'ta Vakfe Yoktur:

 

Umrede, Arafat'ta vakfe yapmak meşru kılınmamıştır. Çün­kü umre için belli bir vakit yoktur ki, insanların burada bir araya gelmeleri sağlansın. Dolayısıyla diğer vakitlerde Arafat'ta durma-;. nın bir manası yoktur. Eğer umre için beli bir vakit tayin edilsey­di, o zaman o, umrelikten çıkar hac olurdu. Senede bir yerine iki defa toplanmak ise, açıktır ki zordur.

Umrede esas, Allah'ın evine tazimde bulunmak ve Allah'ın ni­metine karşı şükretmektir. Bunun için de tavaf ve sa'y yeterlidir. [666]

 

Safa Ve Merve Arasında Sa'y Etmenin Sırrı:

 

Safa ve Merve arasında sa'y etmenin sırrı, hadiste geldiği üzere şudur: Hz. İsmail'in annesi Hacer, suları tükenip de zor durumda kalınca bu iki tepe arasında su bulabilme ümidiyle koşmuş, yavrusuna bir şey olur korkusuyla dönmüş ve böylece yedi defa gi­dip gelmişti. Allah Teâlâ, onun çaresizliğini Zemzem'i çıkararak ve insanların kalplerine oraya yerleşmelerini ilham ederek gidermişti. Dolayısıyla onun evlatlarına ve tabilerine bu nimetten dolayı şükretmeleri vacip olmuştur. Bu mucizeyi hatırlamak, insanın hayvanı gücünü hayret ve dehşete düşürür ve insanları Allah'a yaklaştırır. Bu konuda, kalbin bu ikisiyle destek bulması gibi ya­rarlı bir şey olamaz. Mekke'ye ilk giriş anında açık, munzabıt ve insanların alışageldikleri şeylere muhalif olan, nefsin zelil kılın­ması manası taşıyan bir fiil ile onların sıkıntı ve zorluklarla dolu hallerine benzemeye çalışmak, dil ile onları yadetmekten çok daha etkili olur.

Rasûlullah (s.a.), "Sakın son varacağı yer Beyt-i Şerif olma­dıkça hiçbir kimse bir yere ayrılmasın.[667] buyurmuş ve hayızhlar için ruhsat getirmiştir.

Bunun sırrı şudur: İlk ziyaret edilen de, son ziyaret edilen de Allah'ın evi olmalı ki, böylece bu yolculuktan maksadın sadece bu kutsal evin ziyareti olduğu sembolize edilsin ve hükümdarı ziyare­te gelen heyetin ayrılmadan önce tekrar onun huzuruna çıkıp izin almalarına benzesin.

Allah'u a'lem! [668]

 

VEDA HACCI

 

Veda Haccı, Onuncu Senede Yapılmıştır;

 

Bu konunun kaynakları, Câbir, Hz. Âişe, İbn Ömer ve daha başka sahâbîlerden (r.anhum) gelen hadislerdir. Bu hadislerde an­latıldığına göre Veda haccı şöyle yapılmıştır:

Rasûlullah (s.a.), Medine'de hac yapmadan dokuz sene kal­mış, sonra onuncu sene Rasûlullah'ın (s.a.) hac yapacağı ilan edil­miştir. Bunun üzerine insanlar Medine'ye bölük bölük gelmeye başlamışlardır. Rasûlullah (s.a.) Medine'den çıkmış ve Zülhuley-fe'ye gelmiştir. Burada yıkanmış, koku sürünmüş, mescidde iki re­kat namaz kılmış, bir izar ve ridâ[669] giyinmiş ve ihrama girerek , "Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerike lek, inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerike lek" diyerek telbiye[670] getirme­ye başlamıştır. [671]

 

 

Rasûlullah'ın (S.A.) Haccının Türü;

 

Rasûlullah'ın (s.a.) haccıyla ilgili iki hususta ihtilâf edilmiştir:

i. Yaptığı bu hac, hacc-ı ifrâd mıydı, yoksa temettü haccı mıy­dı? Yani umreden çıkmış ve hac için yeniden ihrama mı girmişti? Yoksa sadece hac için ihrama girmişti de, sonra Cibril kendisine hac üzerine umreyi de katmasını mı işaret etmişti ve o da bunun üzerine, haccı tamamlayıncaya kadar ihram halinde kalmış, kur­ban sevkettiği için de ihramdan çıkmamıştı?

ii. RasûluIIah (s.a.), telbiyeyi ne zaman getirmeye başlamıştı; namaz kıldığı anda mı, devesine bindiği anda mı, yoksa Beydâ tebesine çıktığı anda mı?

İbn Abbâs, insanların peyderpey gelip Rasûlullah'a (s.a.) ka­tıldıklarını ve her grubun kendi gördüğünü daha sonra rivayet et­tiğini ve dolayısıyla ihtilâfın buradan kaynaklandığını, Rasûlul-Iah'ın (s.a.) ilk telbiye getirişinin iki rekat namaz kılmasının he­men arkasından olduğunu söylemiştir.

Yıkanması ve iki rekat namaz kılması, Allah'ın nişanelerine saygı göstermeyi daha açık bir şekilde ifade edeceği içindir. Hem bu, niyetin sırf Allah için olduğunu, Allah'a tâate Özen gösterildiği­ni açık bir fiille munzabıt hale sokmak demektir. Keza bu şekilde elbisenin değiştirilmesi nefsi uyarır ve Allah Teâlâ için tevazu ha­line bürünmesini sağlar.

Koku sürünmesine gelince, ihram toz toprağa belenme ve pej­mürde bir hal alma demektir. Bu durumda, uzun sürecek olan bu pejmürdelik halinin önceden kısmen telafisine çalışmak gereke­cektir.

Telbiye için yukarıda geçen duayı seçmesi, sahibinin emirleri­ni yerine getiren kölenin ifadesine benzer olmasındandır. Cahiliye döneminde insanlar, Allah'a ortak koştukları putları tazim eder­lerdi. RasûluIIah (s.a.), "Lâ şerike lek" cümleciğini ekleyerek, onla­rın bu davranışlarını reddetti ve müslümanların telbiyelerini onlarınkinden ayırdı.

Telbiye yanında, Allah'tan rızasını, cenneti ve rahmetiyle mu­amele edip affetmesini ve cehennemden uzak tutmasını istemek de müstehaptır. [672]                                                               

 

İhram Ve Telbiyede Sesi Yükseltmek:

 

Cibril (s.a.), ihram ve telbiyede hacıların seslerini yükseltme­lerini işaret etmiştir. RasûluIIah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir müslüman yoktur ki, telbiye etsin de, yeryüzünün bir ucundan öbür ucuna sağında ve solunda olan taş, ağaç, toprak onunla bir­likte telbiyede bulunmasın.[673]

Bunun sırrı, telbiyenin Allah'ın nişanelerinden oluşundadır, onda Allah'ın adının yüceltilmesi vardır. Bu kabilden olan her zik­rin yüksek sesle yapılması müstehaptır. Bunun, herkesin gözü önünde olacak şekilde yapılması, bu seslerin yükseldiği yerlerin İslâm yurdu halini alması, bunun sevabının onun amel defterine oraların telbiye etmesi şeklinde yazılmasını gerektirmiştir. [674]

 

Rasûlullahhn (S.A.) Devesini Nişanlaması:

 

RasûluIIah (s.a.), devesinin hörgücünün sağ yanını yaralamış ve nişan koymuştur. Boynuna da kurbanlık olduğuna delâlet et­mesi için iki pabuç takmıştır.

Bunun sırrı şudur: Kurbanlık deveye nişan koymak, Allah'ın nişanelerini ve hanif İslâm dininin hükümlerini, uzak yakın her­kesin göreceği bir şekilde yüceltmek manası içerir ve kalbin niyeti, açık ve munzabıt bir fiille desteklenmiş olur. [675]

 

Cünüp Kadının İhramı:

 

Zülhuleyfe'ye varınca Esma bt. Umeys doğurmuş ve şimdi, kendisinin ne yapacağını sorması üzerine, RasûluIIah (s.a.) ona, "Yıkan da bir elbise ile kuşak sarın ve ihrama gir!" buyurmuştur.[676]

Hadis, bu durumda olan kadınların, ihram sünnetlerini gücü nisbetinde yerine getirmeye çalışacaklarını gösterir.

RasûluIIah (s.a.), Hz. Âişe'nin (r.a.) Şerifte hayız görmeye başlaması ve bu yüzden ağlaması üzerine de şöyle buyurmuştur:

"Bu, Allah'ın, Âdem kızlarına takdir buyurduğu bir şeydir. Hacının her yaptığını sen de yap. Yalnız temizleninceye kadar tavafetme! [677]

RasûluIIah (s.a.), bu şeyin çokça vuku bulan bir durum oldu­ğunu beyanla sözüne başlamıştır. Bu gibi şeylerin, teşrî esnasında dikkate alınması ve bu yüzden doğabilecek güçlüklerin kaldırılma­sı ve nasıl davranılması gerekiyorsa açıkça beyan edilmesi gerekir. Bu ilkeden hareketle hayız halindeki kadından kudüm ve veda ta­vafları düşürülmüştür. [678]

 

Rasûlullah'ın (s.a.) Zî Tuvâ'ya İnmesi:

 

Rasûlullah (s.a.), Mekke'ye yaklaştığında Zî Tuvâ'ya inmiş ve Mekke'ye gündüz vakti yukarıdan aşağıya doğru girmiş, alt tara­fından da çıkmıştır. Bu, Mekke'ye girişin, yorgun olmaksızın kalp huzuruyla olmasını temin için yapılmıştır. Böylece Allah'ın celâl ve azametinin daha iyi hissedilmesi sağlanacaktır. Hem bu takdir­de, Rasûlullah'ın (s.a.) Ka'be'yi tavafı, insanların gözü önünde ola­caktır. Zira bu, Allah'a olan tâate ziyadesiyle ilgi gösterme anlamı taşır. Keza Rasûlullah (s.a.), insanlara hac vecibelerini öğretmek istemiş ve bu yüzden onların orada toplanıp, hazır beklemelerini sağlamak istemiştir.

Mekke'nin alt tarafından çıkması ise, her iki yoldan da müs-lümanlarm güç ve kudretlerinin gösterilmesini istemiş olmasın­dandır. Benzeri durum bayram günleri de yapılır; namaza gider­ken ve gelirken ayrı ayrı yollar kullanılır. [679]

 

Rüknü Selâmlama:

 

Ka'be'ye vardığı zaman, rüknü selâmlamış ve yedi defa tavaf etmiştir. Üçünde remel yapmış, dördünü de normal yürüyerek ta­mamlamıştır. Yemen cihetinde olan rükünleri selâmlamış ve ikisi arasında, "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi ateş azabından koru![680] âyetini okumuştur. Sonra Ma-kam-ı İbrahim'e gelmiş ve, "ibrahim'in makamından bir namaz yeri edinin! [681] âyetini okumuş ve orada iki rekat namaz kılmıştır. Namaz kılarken, makamı Ka'be ile arasına almıştır. Bu namazda, Kâfinin ve İhlâs sûrelerini okumuştur. Sonra rükne dönmüş ve onu şelâmlamıştır. [682]

 

Yemen Cihetindeki Rükünleri Selâmlamanın Sırrı:

 

Remel ve ıztıbâ'daki sırrı anlatmıştık. Sadece Yemen tarafın­daki iki rüknün selâmlanmasının sırrı ise, İbn Ömer'in anlattığına göre, bu ikisinin, Hz. İbrahim'in attığı eski aslî temeller üzere de­vam ediyor olmasıdır. Diğer iki duvar ise, zamanla cahiliye dönemi insanlarınca değiştirilmiş bulunuyordu. [683]

 

Tavafın Şartları:

 

Tavafta, aynen namaz için gerekli olan şartlar aranmıştır. Çünkü İbn Abbâs'ın (r.a.) zikrettiği üzere tavaf, Hakk'ın ve O'nun nişanelerinin tazimi konusunda namaza benzemektedir; dolayısıy­la onun hükmünü almıştır.

Tavaftan sonra iki rekat namazın sünnet olması, Allah'ın evi­ne olan saygının eksiksiz olmasını sağlamak içindir. Çünkü saygı­nın tamamı, insanların namaz kılarken ona karşı yönelmeleriyle sağlamr.

Tavaf namazının Makam-ı İbrahim'de kılınmasının sebebi, burasının Mescid-i Haram'ın en mübarek yeri olmasındandır. Çünkü makam, Hz. İbrahim efendimize zahir olan Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. Bu gibi şeylerin yâdedilmesi, haccın temel direğini oluşturur.

İki rükün arasında "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi ateş azabından koru![684] âyetini okuma­nın müstehap olması, bunun Kur'ân'da yer alan en kapsamlı dua­lardan biri oluşu sebebiyledir. Bu özelliğiyle o, bu kısa anlık za­man için okunmaya uygun bir içerik arzetmektedir. [685]

 

Safa'ya Çıkış:

 

Sonra kapıdan Safa'ya çıkmış ve Safa'ya yaklaşınca, "Şüphe­siz ki Safa ve Merve Allah'ın nişanelerindendir... [686]âyetini oku­muş, "Allah'ın başladığıyla başlarım," buyurmuş[687] ve Safa'dan başlayarak sa'y yapmıştır. Ka'be'yi görecek şekilde Safa'ya çıkmış, orada kıbleye yönelmiş, tevhid ve tekbirde bulunmuş ve şunları okumuştur:

"Lâ ilahe illallahu vahdekû lâ şerike leh..."

Manası: Bir tek Allah'tan başka hiç tanrı yoktur. O'nun ortağı yok­tur. Mülk O'nundur, hamd de ancak O'na mahsustur. Hem O, her şeye ka­dirdir. Bir tek Allah'tan başka tanrı yoktur. Vaadini yerine getirdi, kulu­nu muzaffer kıldı, yalnız başına bütün hizipleri bozguna uğrattı.

Bu arada dua etmiş ve bu söylediklerini üç defa tekrarlamış­tır. Sonra oradan inmiş ve Merve'ye doğru yürümüş, ayakları, vadinin ortasına basınca hızlıca yürümüş (hervele yapmış), oradan çıkınca mutat şekilde yürümeye devam etmiş ve Merve tepesine varmıştır. Safa üzerinde yaptıklarını aynen Merve üzerinde de yapmıştır. [688]

 

Safa Ve Merve Arasında Sa'yetmenin Sırları:

 

Rasûlullah (s.a.), bu âyetten, Safa'mn Merve'den önce zikre­dilmesine atf-ı nazarla, kelâmın meşru kılman şey doğrultusunda dizilmiş olduğunu anlamış ve sa'ye önce Safa'dan başlamıştır.

Yaptığı duanın tevhid içermesi, Allah'ın kendisine olan vaadi­nin gerçekleşmesinden, düşmanlarına karşı kendisine yardım etti­ğinden bahsetmesi, Allah'ın nimetlerini yâdetmek, bazı mucizele­rini herkese açıklamak, şirkin sonunu kesmek ve cahiliye dönemi inançları adına ne varsa hepsinin ayakları altında olduğunu beyan etmek, Allah'ın dininin yüceliğini böylesi bir yerde ilân etmek için­dir. [689]

 

Haccın, Umreye Çevrilmesi:

 

Sonra şöyle buyurmuştur:

"Arkamda bıraktığım iş tekrar karşıma çıksaydı, kurban sev-ketmez, bu haccı umre yapardım. Dolayısıyla sizden hanginizin yanında kurbanlık yoksa, hemen ihramdan çıksın ve haccı umreye çevirsin![690] Kendisine, "Yâ Rasûlallah! Bu iş, bizim bu senemize mi mahsustur, yoksa ilelebet devam edecek mi?" diye soruldu. "Hayır, aksine ilelebet böyle devam edecektir." buyurdu. [691]

Bunun üzerine, Rasûlullah (s.a.) ve beraberinde kurbanlık gö­türenler hariç bütün insanlar ihramdan çıktılar, saçlarını kısalttı­lar. [692]

 

Hac Günlerinde Umre:

 

Veda haccında Rasûlullah (s.a.) bazı şeyleri ortaya koymuş-

i. RasûluIIah'tan (s.a.) önce insanlar, hac günlerinde umre yapmayı en çirkin günahlardan sayarlardı. Rasûlullah (s.a.), bu tahrifi kesin olarak ortadan kaldırmak istedi.

ii. Henüz eski anılar daha taze olduğu için, umreden çıkıp hemen hac öncesinde, hammlarıyla ilişkide bulunmak ağırlarına gidiyordu. Hatta, "Yani, cinsel organlarımızdan meni damlayarak Arafat'a gideceğiz!" demişlerdi. Bu inanç, bir aşırılıktı. Dolayı­sıyla Rasûlullah (s.a.) koyduğu kesin tavırla bu yolu kapamıştı.[693]

iii. İhrama, haccın başlaması anında girilmesi, Allah'ın evine saygı bakımından daha kâmil olacaktı. [694]

 

Kurbanlık Sevketmek, İhramdan Çıkmaya Manidir:

 

Kurbanlık sevketmek, ihramdan çıkmaya mani idi; çünkü kurban sevketmek, onu boğazlayıncaya kadar ihram üzere devam edeceğine dair bir tür nezirdir. İnsanın üstlendiği şey, sadece için­den geçen bir düşünce ya da mücerred bir niyet ise, fiille munzabıt hale sokulmamışsa, bir önemi yoktur. Ama, fiille teyit edilmiş ve munzabıt hale sokulmuş ise, artık ona riayet gerekir. Zabturapt altına almak ise çeşitli sekilerde olur. Bunun en alt mertebesi dil ile söylemektir. En güçlüsü ise, sözle birlikte murad ettiği hale Özel aleni bir fiilin de bulunmasıdır. Kurbanlık şevki işte böyledir. [695]

 

Mina'ya Terviye Günü Çıkmak:

 

Terviye[696] günü olunca, Mina'ya yönelmişler ve hac için ihra­ma girmişlerdir. Rasûlullah (s.a.), devesine binmiş ve öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarım Mina'da kılmış, güneş doğun­caya kadar bir süre beklemiş, sonra yola koyularak[697] Nemire'ye in­miştir.

Terviye günü yola koyulması, hem kendisi hem de beraberin­de bulunan diğer insanlar için daha uygun olmasındandır. Çünkü o günde insanlar görülmedik bir kalabalık oluşturmaktadırlar; iç­lerinde zayıf ve hasta olanlar vardır. Bu durumda onların halinin de dikkate alınarak bu şekilde hareket edilmesi müstehap olmuş­tur.

Vaktinden önce Arafat sınırlarına girmemiştir. Çünkü eğer girseydi insanlar bunu bir sünnet edinirler ve vaktinden önce ora­ya varmanın sevaba vesile olduğuna inanırlardı. [698]

 

Veda Haccı Hutbesi;

 

Güneş Nemire'de iken zeval vaktine girince devesi Kasvâ'nm hazırlanmasını emretti, ona semer vuruldu. Vadinin ortasına gel­di ve insanlara, "Şüphesiz ki sizin kanlarınız ve mallarınız birbiri­nize haramdır[699]diye başlayan meşhur Veda haccı hutbesini irad etti.

Sonra Bilâl, ezan okudu ve kamet getirdi. Önce öğle namazını kıldılar, sonra ikindi namazı için kamet etti ve ikindi namazını kıl­dılar. Bu iki namaz arasında, başka bir namaz kılmadı.

Rasûlullah (s.a.), o gün hutbesinde insanların bilmeye muh­taç oldukları, bilmemek dolayısıyla mazur olamayacakları hüküm­leri açıklamıştır. Çünkü o gün, görülmedik bir kalabalık vardı. Bü­tün insanlığa duyurulması istenilen bu tür hükümlerin açıklan­ması için böylesi kalabalık cemaatler fırsat telakki edilir. Rasûlul­lah (s.a.) da öyle yapmıştır.

Öğle ile ikindi namazı cem-i takdim yoluyla, akşam ile yatsı da cem-i te'hîr yoluyla kılınmıştır. Çünkü o günde insanlar, başka bir gün ve mekanda görülmedik kalabalıkta bir araya gelmişlerdir. Bu gibi mukaddes mekanlarda tek cemaat olması, dağınık olun­maması arzulanır. Orada bulunan herkesin onu görebilmesi için, böyle kalabalık içerisinde ifa edilmesi gerekir. Böyle bir kalabalığı iki defa toplama ise son derece zor olur. Hem insanlar, burada zi­kir ve dua ile meşguldürler. Bunlar, bu günde yapılması gereken görevlerdir. Vakitlere riayet ise, bütün sene boyunca yerine getiril­mektedir. Bu gibi yerlerde, güzel ve nadir olan şeyler tercih edilir. [700]

 

Rasûlullah (S.A.) Vakfe Yerinde:

 

Sonra Rasûlullah (s.a.), devesine bindi ve vakfe yerine geldi, kıbleye yöneldi, güneş batıncaya kadar vakfe halinde kaldı. Ufuk­taki sarılık hafif gidince, oradan ayrıldı.

Rasûlullah'ın (s.a.) Arafat'tan güneş battıktan sonra ayrılması, cahiliye döneminde sokulan tahrifi bertaraf etmek içindir. Çün­kü onlar, güneş batmadan önce ayrılıyorlardı. Güneşin batmasın­dan önce şeklinde bir belirleme, munzabıt olmaz, müphemlik arze-der. Güneşin batmasından sonra şeklinde belirlenmesi ise, açık ve munzabıttır. Böylesi kalabalıkların düzenli bir şekilde hareketleri­ni sağlayabilmek için, munzabıt olan belirlemelere ihtiyaç vardır. [701]

 

Müzdelife'de Konaklama:

 

Rasûlullah (s.a.), Arafat'tan yola koyulmuş ve Müzdelife'ye varmıştır. Burada, akşam ile yatsıyı cem-i tehir şeklinde bir ezan ve iki kametle kıldırmıştır. Aralarında nafile (sünnet) namazı kıl-mamıştır. Sonra fecir doğuncaya kadar uzanmıştır. Burada ezan ve kametle sabah namazını kılmış ve ortalık ağarmıştır. Sonra Kasvâ'ya binmiş ve Meş'ar-i Haram'a[702] gelmiş, orada kıbleye doğ­ru dönmüş, Allah'a dua etmiş, tekbir getirmiş, tehlîl ve tevhidde bulunmuştur. İyice aydmlanıncaya kadar orada vakfe yapmıştır. Güneş doğmadan önce oradan ayrılmış ve Batn-ı Muhassir'e[703] va­rınca, orada biraz hızlanmıştır. [704]

 

Rasûlullah (S.A.), Müzdelife Gecesinde Teheccüd Kılmamıştır:

 

Rasûlullah (s.a.), Müzdelife gecesinde teheccüd kılmamıştır. Çünkü o, müstehap olan bir çok şeyi, yapmayı arzu etmesine rağ­men, insanlar sünnet edinirler korkusuyla terkederdi.

Meş'ar-ı Haram'da, vakfede bulunmanın sırrından daha önce söz etmiştik.

Muhassir'de biraz hareketlenmesinin sebebi, buranın ashâb-i filin helak oldukları yer olmasıdır. Allah'tan ve onun azametinden korkan kimseler, bu gibi yerlerden korku duyarlar, gazaba uğra­maktan kaçarlar. Rasûlullah (s.a.), bu duyguyu, açık olmadığı için, nefsi uyarıcı açık bir fiille munzabıt hale getirmeyi arzu etmiş ve bunun için oradan hızlıca geçmiştir. [705]

 

Şeytan Taşlama:

 

Sonra Akabe cemresine gelmiş ve tekbir getirerek fiske taşı gibi ufak yedi taş atmıştır. Bunları vadinin içinden atmıştır.

Şeytan taşlaması ilk gün, erken vakitte, diğer günler ise öğle­den sonra yapılır. Çünkü ilk günde yapılması gereken görevler arasında kurban kesmek, tıraş olmak, İfâda tavafında bulunmak vardır. Bütün bunlar, şeytan taşlamadan sonra yapılmaktadır. Bu itibarla ilk gün şeytan taşlamanın erken vakitte olması bir kolay­lıktır. Diğer günler ise, ticaret günleridir ve Mina'da çarşı pazar kurulur. Bu itibarla, bu günlerde şeytan taşlama işinin ihtiyaçla­rın görülmesi sonrasına bırakılması, bir tür kolaylık olacaktır, İn­sanlar da genelde işlerini günün başında görürler ve Öğleden sonra yapılacak taşlama için boşalırlar.

Şeytan taşlaması, Safa ve Merve arasında sa'y yapılması hep tek yapılır. Çünkü tek sayısı mübarek bir sayıdır; Allah teki sever. Bir'in gerçek halefi ise, üç, yedi gibi bolünemeyen tek sayılardır. Bu durumda, yeterli olması halinde yediden ziyadeye gidilmemesi uygun olur.

Fiske taşı gibi küçük taşların atılmasına gelince, daha küçü­ğü hissedilmez. Büyüğü ise, böylesi kalabalık yerlerde insanlara zarar verebilir. [706]

 

Kurban Kesilecek Yere Gitme;

 

Rasûlullah (s.a.), sonra kurban keseceği yere çekilmiş ve alt­mış üç tane deveyi bizzat kendi elleriyle kurban etmiştir. Geri ka­lanlarının kesilmesini ise Hz. Ali'ye (r.a.) havale etmiş; onu kur­banlarına ortak kılmıştır. Sonra emretmiş ve her kurbandan bir parça alınarak bir tencereye konulmuş ve pişirilmiştir. Rasûlullah (s.a.) ve Hz. Ali (r.a.) onların etinden yemişler, çorbasından içmiş­lerdir.

Rasûlullah'm (s.a.) kendi eliyle altmış üç tane kurban etmesi­nin hikmeti, Allah Teâlâ'nm kendisine bahşettiği Ömrün her sene­sine karşılık bir kurban keserek şükretmek istemesidir. Kurbanın önemini vurgulamak ve Allah için kurban edilen şeyle bereketlen­mek için onların etinden yemiş, çorbasından içmiştir. [707]

 

Arafat'ın Her Yeri Vakfe, Mina'nın Her Yeri Kurban Kesme Yeridir:

 

Rasûlullah (s.a.} şöyle buyurmuştur:

"Ben şurada kurban kesti/n. Mina'ntn her yeri kurban yeri­dir. Binaenaleyh siz, konakladığınız yerlerde kurban kesin!

Ben şurada vakfe yaptım. Arafat'ın her yeri vakfe yeridir. Ben şurada vakfe yaptım. Müzdelife'nin her yeri vakfe yeridir.[708]

Bir rivayette şu ilave vardır: "Mekke'ye açılan her düzlük, yoldur ve kurban yeridir. [709]

Rasûlullah (s.a.), insanlar için şeriatın bir hükmü olmak üze­re yaptığı şeyle, Öyle denk düştüğü için, ya da o güne mahsus özel bir durum gerektirdiği için, ya da en iyisini tercih etmiş olduğu için yapmış olduğu işler arasını ayırmıştır. [710]                                    

 

Ka'be'ye Gidiş:

 

Rasûlullah (s.a.), sonra devesine binmiş ve Allah'ın evine doğ­ru yola koyulmuştur. Öğle namazını Mekke'de kılmış, tavaf yap­mış ve Zemzem'den içmiştir.

Hemen Allah'ın evini ziyarete gitmesi, tâatin ilk vaktinde ol­masını istemesindendir. Hem insan, başına herhangi bir engelin çıkmayacağından emin olamaz. O yüzden yükümlülüklerin bir an evvel yapılmasında fayda vardır.

Zemzem'den içmesi, Allah'ın nişanelerini tazim etmek ve rah­met olarak çıkarmış olduğu bu mübarek suydan nasiplenmek için­dir.

Mina günleri bitince Ebtah'a inmiş, veda tavafı yapmış ve oradan ayrılmıştır. [711]

 

Rasûlullahhn (S.A.) Hac Dönüşünde Ebtah'a İnişi:

 

Rasûlullah'm {s.a.) hac dönüşünde Ebtah'a (Muhassab'a) inişi hakkında ihtilâf etmişlerdir. Acaba bu, bir ibâdet amacıyla mı ya­pılmıştır, yoksa âdet gereği mi olmuştur?

Hz. Âişe (r.a.), Ebtah'a inmenin sünnet olmadığım, Mek­ke'den çıkmaya daha elverişli olduğu için orada konakladığını söy­lemiştir. [712]

"Hedefimiz, Allah fetih nasip ederse inşallah Hayf yani miişriklerin küfür üzere ahd ü peyman ettikleri yerdir.[713] hadisine ba­kılarak, RasûluUah'm (s.a.) bununla dini yüceltme amacı taşıdığı sonucu da çıkarılmıştır.

Birinci görüş, daha sahihtir. [714]

 

HACLA İLGİLİ BAZI KONULAR

 

Hacer-İ Esved, Cennettendir:

 

Rasûîullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hacer-i esved, sütten daha beyaz bir halde cennetten inmiş­tir; onu Âdem oğullarının hataları karartmıştır. [715]

"Allah'a yemin ederim ki, Allah Teâlâ onu kıyamet gününde, göreceği iki gözü, konuşacağı bir dili olduğu halde hasredecek ve o, bihakkın kendisini selamlamada bulunana tanıklık edecektir.[716]

"Rükün ve makam, cennet yakutlarından iki yakuttur. [717]

Bu ikisinin aslen cennetten olmaları muhtemeldir, yeryüzüne indirilince, hikmet-i ilâhî, yeryüzünün oluşumunda uygulanan hükmün onlara da uygulanmasını gerektirmiş ve bu yüzden nurla­rı silinmiştir.

Şunun murad edilmesi de muhtemeldir: Meleklerin, onların şanının yüceltilmesine yönelik teveccühleri, Mele-i a'lâ'mn ve Adem oğullarından sâlihlerin himmetlerinin onlara taalluku sonu­cu, onlarda melekî bir kuvvet oluşmuştur. Bu şekilde, İbn Abbâs'ın (r.a.), "Buna konuşun!" sözüyle Muhammed b. Hanefıyye'nin[718] (r.a.), "Yeryüzü taşlarından bir taş." sözü arası da bulunmuş olur.

Biz apaçık şekilde müşahede etmişizdir ki, Beytullah, melekî bir güçle doludur. Bunun içindir ki, misâl âleminde ona, iki göz ve dil gibi dirilere has özellikler verilmesi vacip olmuştur. Mü'minle-rin imanını, ehl-i tazimin tazimini belirleyici olduğundan, bunu, li­san ile, istilâmda bulunanların leh ya da aleyhlerine şehadette bu­lunma şeklinde ayakların ve ellerin konuşmasının sırrından bahsettiğimiz gibi açıklamak vacip olmuştur. [719]

 

Tavafta Bulunan Ve Namazlarını Mescid-İ Haram'da Kılanın Sevabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim tam bir hafta boyunca sayarak bu evi tavaf eder ve her tavafta iki rekat namaz kılarsa, bir köle âzâd etmiş gibi olur. Bir adam ayağını oraya her koyup kaldırdıkça Allah Teâlâ, bu sebeple ona bir sevap yazar, bir günahını siler ve derecesini bir basamak yükseltir.[720]

Bu faziletin iki sırrı vardır:

i. Tavaf, Allah'ın rahmetine dalmanın, Mele-i a'lâ'mn duaları­nı kendisine celbetmenin mekan ve zamanıdır. Onun için, bunu sağlayacak en yakın özellikle anılmıştır.

ii. İnsan, tavafı Allah'ın emrine inanarak ve vaad ettiğini tas­dik ederek yaparsa, bu onun imanının olduğunu açıklar ve ortaya  koyar. [721]                                           

 

Arife Gününün Fazileti:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ'nın, Arife gününde olduğu kadar çok sayıda ce­hennemden kul âzâd ettiği başka bir gün daha yoktur. Şüphesiz O, (onlara)yaklaşır, sonra onlarla meleklere öğünür. [722]

Çünkü insanların bu kutsal mekânda toplanıp, hep birden Al­lah'a yalvarıp niyazda bulunmaları, tevbe etmeleri, hemen üzerle­rine rahmetin inmesini ve aralarında ruhaniyetin yayılmasını ge­rektirir.

Yine şöyle buyurmuştur:          

"En hayırlı dua, Arife günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söylemiş olduğu en hayırlı söz de, 'Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerikeeh..zikridir.[723]

Çünkü bu zikir, zikrin çoğu türünü içine almaktadır. Bu yüz­den, onunla birlikte "Sübhânallah el-Hamdu lillah" denilmesi pek çok yerde ve zamanda teşvik edilmiştir. Nitekim dua bahsinde bunlara temas edilecektir.

Sünnet olan, (?) mümkün mertebe Allah'ın dinini yüceltmiş olmak için hedy yani kurban kesmektir. [724]

 

Saçları Kazıtma Ve Kısaltmanın Fazileti:

 

Rasûlullah (s.a.), saçlarını kazıtanlar için üç defa, kısaltanlar için de bir defa dua etmiş ve böylece kazıtmanın daha üstün oldu­ğuna işaret etmiştir. Çünkü bu, yolculuk izini tamamen silip, pej­mürdeliği ortadan kaldıracağından hükümdar huzuruna girecekle­rin alması gereken hale daha uygun düşer, yapılan ibadetin izinin üzerinde iyice görünmesini tamin eder, böylece Allah'a saygıyı da­ha güzel ifade eder.

Rasûlullah (s.a.), kadının saçlarını kazıtmasını yasaklamıştır; çünkü bu bir müsledir[725] ve erkeklere benzemedir.

Kurban kesmeden önce tıraş olan, şeytan taşlamadan önce kurban kesen, akşamdan sonra şeytan taşlayan, tıraş olmadan ön­ce ifâda tavafı yapan kimseler hakkında "Lâ harec" yani bir sakın­ca yoktur diyerek kendilerine keffâret lâzım gelmeyeceğini beyan buyurmuştur. Doğrusu müstehaplığı ifade için "Lâ harec" ifade­sinden daha açık bir söz olduğunu bilmiyorum. [726]

 

Hac Ruhsatları:

 

Konuyla ilgili şer'î hükümlerin tamamlanabilmesi için, zorluk ve sıkıntı anlarında getirilecek ruhsat hükümlerinin de beyan edil­mesi gerekir. Bunlardan biri de, ihram yasaklarına tahammül et­meye imkân vermeyen "ezâ" halidir. "Sizden her kim hasta olursa, yahut başından gelen[727] bir rahatsızlığı (ezâ) varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye[728] vermesi gerekir. [729] âyeti bu konuyu işlemektedir.

Rasûlullah'ın (s.a.), başına bitler üşüşen Kab b. Ücra hakkın­da, "Başını tıraş et ve bir farak[730] zahireyi altı fakire yedir. [731] bu­yurması da, bu kabildendir.

Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, en güzel ruhsat türü, aslı hatırlatıcı olmalı ve aslı azimet hükmü işleme niyetiyle birlikte terki anında kişinin kalbine huzur verici bir unsur içermelidir.

Bu durumda, aşırılık anlamı taşıyan fiiller karşısında keffâretin vacip kılınması evleviyetle söz konusu olacaktır. [732]

 

Ihsâr:

 

Ruhsat hükümlerinden biri ihsâr halidir. Kureyş kâfirlerinin, Allah'ın evine gidilmesini engellemeleri üzerine Rasûlullah (s.a.), sevkettiği kurbanlıkları boğazlamış, tıraş olmuş ve ihramdan çık­mıştır. [733]

 

 Mekke Ve Medine Haremleri:

 

Mekke ve Medine'nin birer haremi olmasının sırrı şudur: Her şey için bir saygı şekli vardır. Mekânlara gösterilecek saygı da, orada kötü bir şey yapmaya girişmemektir. Bu, esasen hükümdar­ların kendilerine ait bir koruluklarının olması, diğer yerlerin ise herkese açık olması geleneğinden alınmıştır. Halkın, hükümdarla­ra olan bağlılıkları, onlara olan saygıları, kendilerinde, onlara tah­sis edilmiş olan mekanlarda bulunan ağaçlara ya da hayvanlara dokunmamaları gerektiği inancını yerleştirmişti. Hadiste de, "Her hükümdarın bir koruluğu (yasak bölgesi) olur; Allah'ın koruluğu ise, haramlarıdır. [734]buyurulmuştur. Bu telakki, insanlar arasın­da yayılmış ve kalplerinin tâ derinliklerine kadar nüfuz etmiş ve içlerine yerleşmiştir. [735]

 

Hareme Saygı:

 

Hareme gösterilecek saygı şeklinden biri de, adaletin ikamesi gibi başka yerlerde dahi vacip, zulüm gibi başka yerlerde dahi ha­ram olan şeylerin burada daha bir tekit edilmesidir.

"Haremde yiyecek maddelerinin ihtikârı (stoklanması) küfre varan bir zulümdür (ilhâd).[736] hadisiyle, "Ey iman edenler! İh-ramlı iken avı öldürmeyin! [737] âyeti bu manadadır.

Haremde ve ihram halinde avlanmak, ihram halinde cinsel ilişkide bulunmak, nefsin şehvete kapılıp azgınlık etmesinden kay­naklanan aşın davranışlardandır. Bu yüzden, onlar karşılığında keffâret konulması vacip olmuş ve böylece bu tür aşırı davranışla­rın önünün alınması istenmiştir. [738]

 

Avın Cezası:

 

Avın cezası hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda istenilen denklik, hacimde mi, yoksa kıymette mi olacaktır? Bu konuda en uygunu şöyle olmalıdır: Adil iki kişiye sorulmalı, eğer onlar, o şey hakkında selefin sûretâ benzerlik görüşünü benimserlerse, o doğ­rultuda amel edilmeli, yok kıymet vermeyi uygun görürlerse kıy­meti verilmelidir. [739]

 

Medine'nin Üstünlüğü:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer ümmetimden bir kimse, Medine'nin sıkıntısına katla­nırsa, kıyamet gününde ben ona şefaatçi olurum. [740]

Bunun sırrı şudur: Medine'nin imarı, dinin nişanelerinin yü­celtilmesi demektir. Bu, dinin güçlendirilmesine yönelik bir fayda­dır. Öbür taraftan Medine'ye gitmek, İslâm'ın oluşum dönemlerin­deki olayların geçtiği yerleri görmek, Mescid-i Nebevî'ye girmek... Rasûlullah'ın (s.a.) (ve ashabının) yaşadıkları hayatı hatırlatır, on­ların hatıralarının yâdedilmesini sağlar. Bu ise, bizzat mükellefin kendisine yönelik bir faydadır.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki İbrahim, Mekke'yi haram kılmış; orayı dokun­maz yapmıştır. Ben de Medine'yi haram kıldım.[741]

Bu hadis, Rasûlullah'ın (s.a.) bütün himmetini toplayarak dua etmesinin, bir şeye iyice azmetmesinin, ilâhî kararların inme­sinde önemli bir yeri olduğunu gösterir.

Allah'u a'Iem! [742]

 

İHSAN

 

Şâri Teâtâ'nın Yükümlü Kıldığı Ameller:

 

Bil ki: Sâri' Teâlâ'nın vacip ya da haram kılarak yükümlü kıl­mış olduğu öncelikli ameller, hey'ât-ı nefsâniyyeden kaynaklanan fiillerdir. Bunlar, âhirette nefislerin leh ya da aleyhlerine olur, ne­fislerin karakterim açıklar. Bu fiiller, hey'ât-ı nefsâniyyenin kalıp­ları ve dışa vurmuş şekilleridir.

Bu amellerin ele alınıp incelenmesi iki yönden olur:

i. Bütün insanlara yönelik bir yükümlülük kılınması açısın­dan ele alınır. Bu açıdan ele alındığında yapılacak esas şey, sözü edilen hey'ât-ı nefsâniyyeye mazinne (mahal) teşkil edecek amelle­rin seçilmesi, gecesi gündüzü gibi aydın olan açık yolun tutulması­dır. Öyle ki herkes bu yolla sorumlu tutulacak ve hiçbir kimse bundan sıyrılmaya ya da mazeret ileri sürmeye imkân bulamaya­caktır. Bu tür yükümlülüklerde mutlaka orta yolun tutulması, açık ve munzabıt olan şeylerin ölçü alınması gerekecektir.

ii.Nefislerin olgunlaştırılması ve onların bu yolla hey'ât-ı nefsâniyyeden matlup olanlarına ulaştırılması açısından ele alınır. Bu açıdan bakıldığında yapılacak esas iş, sözü edilen hey'ât-ı nefsâniyyenin bilinmesi, onlara ulaştıracak amellerin tanınması­dır. Bunların binası, vicdan üzere ve işi, işin sahibine havale et­mek yoluyla olacaktır.

Hey'ât-ı nefsâniyyeden sadır olan ameller üzerinde, birinci açıdan duran ilim, "ilmu'ş-şerâi'" (seriatiar/şer'î hükümler ilmi), ikinci açıdan duran ilim ise "ilmu'1-ihs ânadır. [743]

 

Ilm-İ İhsan İki Şeye Muhtaçtır:

 

İhsan bahisleri üzerinde duran kimse, iki şeye muhtaçtır:

i. Amellere, hey'ât-ı nefsâniyyeye götürmesi açısından bak­mak. Çünkü amel, belki riya ve şöhret için, yahut âdet gereği ya­pılmış olabilir, yahut içine kendini beğenme, başa kakma ve eza verme gibi unsurlar karışabilir. Bu durumda amel, kendisinden amaçlanan şeye ulaştırmaz. Bazen amel, nefsin, ihsan mertebesin­deki kimselere yaraşır şekilde uyarılmasını sağlayacak bir biçimde işlenmemiş olabilir. Bununla birlikte, aynı şeyle daha başka nefis­ler uyarılmış olabilir. Meselâ aslında arınmış biri olmadığı halde aslî farzlarla yetinip, onların üzerine nicelik ya da nitelik bakımın­dan herhangi bir nafile ibadet ilavesinde bulunmayan kimsenin durumu böyledir.

ii. Bizzat sözü edilen hey'ât-ı nefsâniyye üzerinde durmak ve onları gereği şekilde tanımak. Böylece, amelleri yaparken, ondan ne kastedildiği bilincinde olmak. Bu durumda olan kimse, kendi nefsinin doktoru olur ve onu, doktorun bedene baktığı gibi idare eder. Zira, âlet ve edevatın neye yaradığını bilmeyen kimseler, on­ları kullandıkları zaman bilinçsiz olacaklarından, aşağı yukarı önünü görmeyen devenin yürüyüşü gibi, ya da gecenin köründe odun toplayanın durumu gibi bir hale düşerler. [744]

 

Huyların Temeli Dörttür:           

 

Bu ilim dalında ele alınacak olan huyların esası dört tanedir. Nitekim daha önce buna işaret etmiştik.[745] Bunlar şunlardır:

1. Temizlik,

2. îhbât yani Allah'a teslimiyet ve huşu,

3. Semâhat-ı nefis

4. Adalet.    [746]

 

1-2. Temizlik Ve İhbât (Teslimiyet):

 

Temizlik (taharet) meleklere benzemeyi, ihbât ise, ceberut âlemine yönelmeyi ve teslimiyeti sağlar.

Birincisi için abdest ve gusül emredilmiş; ikincisi için de na­maz, zikirler, Kur'ân tilâveti emredilmiştir. Bu ikisinin bir arada bulunması haline "sekine" ve "vesile" deriz. Huzeyfe'nin (r.a.), Ab­dullah b. Mes'ûd (r.a.) hakkında söylediği, "Hz. Muhammed'in ashabından korunmuş olanlar bilir ki, o, vesilece Allah'a en yakın olanlarıdır." sözü, bu manayı ifade eder. Sâri' yani Rasûlullah (s.a.) bunu, "Taharet, imanın yarısıdır.[747] hadisinde "iman" diye isimlendirmiştir. Rasûlullah (s.a.) birincinin halini, "Şüphesiz ki Allah temizdir, temizliği sever. [748] hadisiyle beyan etmiş, ikincisine de, "İhsan, sanki O'nu görüyormuşsun gibi Allah'a kulluk et­mendir; her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor. [749] hadisiyle işarette bulunmuştur.

Bunun elde edilmesi için yapılacak esas şey, peygamberler­den tevarüs olunan şer'ı hükümlere (nevâmîs), ruh ve nurlarını koruyarak, çokça işleyerek, şekillerine ve zikirlerine riayet ederek yapışmaktır. [750]

 

Taharetin Ruhu:

 

Taharetin ruhu, iç aydınlığı, üns ve inşirah halidir, cerbeze halindeki düşüncelerin sönmesi, gönlü sıkıntıya sokan, hatırı meş­gul eden, fikir dağınıklığına sebep olan, huzursuzluk ve feveran hali veren şeylerin sönmesidir. [751]

 

Namazın Ruhu:

 

Namazın ruhu, Allah ile hemhal olmak, ceberut âlemine açıl­mak, Allah Teâlâ'nın celâl ve azametini hatırda tutmak, bununla birlikte sevgi ve gönül huzuruyla karışık bir saygı haline sahip ol­maktır, "ihsan, sanki O'nu görüyormuşsun gibi Allah'a kulluk et­mendir; her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor. [752]hadisi bu manaya işaret olmaktadır.

Nefsin, namazda bu hale ulaşabilmesi için nasıl alıştırma ya­pacağına şu hadiste işaret edilmiştir:

"Allah Teâlâ, 'Namaz sûresi olan Fâtiha'yı kendimle kulum arasında yarıya taksim ettim. Hem kulumun dilediği şey onun­dur.' buyurdu. Kul, 'el-Hamdu Hilafı rabbi'l-âlemîn' dediği zaman Allah Teâlâ, 'Kulum bana hamdetti,' der. 'er-Rahmâni'r-rahîm'de­diğinde Allah Teâlâ, 'Kulum bana sena etti,' der. 'Mâliki yevmi'dîn' dediğinde, Allah Teâlâ, 'Kulum beni temcîd eyledi der. (Bir defasında, 'Kulum işlerini bana havale eyledi,' der buyurmuştur.) Kul, 'İyyâke na'budu ve iyyâke nestetn' dediği zaman Allah Teâlâ, 'Bu kulumla benim aramdadır; hem kulumun dilediği onundur,' der. Kul, 'Ihdina's-sırâta'l-müstakîm sırâta'llezlne en'amte aley­him gayri'l-mağdûbi aleyhim velâ'd-dâllîn' dediği zaman Allah Teâlâ, 'İşte bu kulumundur, hem kulumun dilediği onundur,' buyurur.[753]

Bu, namazda kulun söylediği her kelimeye Allah Teâlâ'nın vereceği karşılığın düşünülmesinin emredilmiş olduğuna işarettir. Çünkü bu, devamlı olarak huzurda bulunulduğunu güçlü bir şekil­de hatırlatır.

Namazın, ayrıca Rasûlullah (s.a.) tarafından belirlenen dua ve zikirlerle yapılması da gerekir. Bunlar, Hz. Ali (r.a.) ve daha başkalarından gelen hadislerde zikredilmiştir. [754]

 

Kur'ân Tilâvetinin Ruhu:

 

Kur'ân tilâvetinin ruhu, büyük bir şevk ve saygı ile Allah Teâlâ'ya yönelmek, Kur'ân'ın mev'izeleri üzerinde düşünmek, hü­kümlerine boyun eğeceğini içinde duymak, emsal ve kıssalarından ibret almak, Allah Teâlâ'nın sıfat ve âyetlerinden her bahsedişinde "Sübhânallah" demek; cennet ve rahmetten söz edildiği her yerde, O'nun fazl ü kereminden istemek; cehennemden ve gazabından söz edilen yerlerde ise Allah'a sığınmaktır.

Nefsin öğüt alması ve böylece etkilenmeye alışması konusun­da Rasûlullah'ın (s.a.) belirlediği yol budur. [755]             

 

Zikrin Ruhu:   

 

Zikrin ruhu, ceberut âlemine huzur ve istiğrak halinde yönel­mektir. Bunun alıştırması da, "Lâ ilahe illallahu vallahu ekber" deyip, sonra Allah Teâlâ'dan buna cevap olarak, "Lâ ilahe illâ ene ve ene ekber[756]dediğini duymaktır. Sonra, "Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh" deyip, Allah Teâlâ'dan buna karşılık olarak "Lâ ilahe illâ ene vahdî lâ şerike lî[757] dediğini duymaktır. Böyle böyle hicap (perde) kalkıncaya kadar ve istiğrak hali gerçekleşin­ceye kadar devem eder. Nitekim Rasûlullah (s.a.), buna işaret et­miştir.[758]

 

Duanın Ruhu:

 

Duanın ruhu, her türlü güç ve kudretin yalnız Allah'ta oldu­ğuna inanmak ve gassal[759] elinde ölü, heykeltıraş elinde heykel ha­muru gibi olmak, münâcâtm lezzetini duymaktır.

Rasûlullah (s.a.), teheccüd namazından sonra, her iki rekat sonunda ellerini kaldırarak uzunca dua etmeyi ve duasında 'Ta Rabbi! Ya Rabbil" diye yakarmayı ve Allah Teâlâ'dan dünya ve âhiret hayırlarını istemeyi, her türlü bela ve musibetlerden Allah'a sığınmayı, ısrarla niyazda bulunmayı sünnet kılmış; bunun meşgalelerden ve lehviyattan uzak bir kalp ile yapılmasını; büyük ve küçük abdest sebebiyle sıkışık halde, aç ve öfkeli vaziyette ol­mamasını şart koşmuştur. [760]

 

İnsan, Manevî Halini Kaybettiğinde, Bunun Sebebini Araştırmalıdır:

 

İnsan, huzurda olma halini yakaladıktan sonra onu kaybet­mişse, bu kaybın sebebini araştırmalıdır. Eğer sebep, bedenî gü­cün aşırılığı ise, o zaman oruç tutmalıdır; çünkü bu gibi hallerde oruç insanın şehvetini kırar ve onu uslandırır. En fazla, peşipeşine iki ay oruç tutmalı, aşırılığa kaçmamalıdır. Meninin çokluğundan gelen bir sıkıntısı varsa, yemek ve içmeyi düzene sokmak endişe­sinden kurtulmak istiyorsa ve sahip olduğu bir helâli de varsa, o takdirde aşırılığa düşmeden bu ihtiyacını gidermeli ve bu işi, fay­dasını göreceği, zararından da korunacağı bir ilaç gibi ne az ne de çok yapmalıdır. Zira bu hususta aşırılığa düşmesi halinde, zindeli­ğini kaybeder.

Eğer sebep, dünya meşgalelerine kaptırmak ve insanlarla sohbete dalmak ise, o zaman ibadetlerine ilavede bulunmalıdır.

Eğer sebep; zihninin, içini tırmalayan düşüncelerle, cerbezeli fikirlerle dolu olmasıysa, o takdirde insanlardan uzak durmalı ve eve ya da mescide kapanmalı, dilini Allah'ın zikrinden başka her şeyden tutmalı, kalbini kendisini ilgilendirmeyen her türlü düşün­celerden uzaklaştırmalıdır. Uyandığında ilk andığının Allah olma­sı, uyurken kalbinin her türlü meşgalelerden uzak sadece Allah ile birlikte olması için nefsini sorgulamalı ve ondan ahd ü peyman al­malıdır. Böylece, elde etmiş olduğu manevî hale tekrar ulaşmaya çalışmalıdır. [761]

 

3. Semâhat-ı Nefs:

 

Üçüncüsü semâhat-ı nefistir. Bu, melekî gücün, lezzet talebi, intikam tutkusu, öfke, cimrilik, mal ve makam hırsı... gibi hayvani gücün telkinlerine aldırmaması, onun isteklerine boyun eğmemesi demektir. İnsanın, bu sayılan hallere uygun düşecek fi­illeri işlemesi halinde, onların rengi nefsin cevherinde belli bir sü­re yer eder. Eğer nefis semâhatli ise, müptezel halleri kendisinden kolayca uzaklaştırır ve sanki o şeyler nefis üzerinde hiç etki etme­miş gibi olur. Tekrar Allah'ın rahmetine açık ve, şayet engeller ol­masaydı nefislerin cibilliyetinin gerektirmiş olduğu nurlar derya­sına dalmaya hazır olur.

Nefsin semâhatli olmaması halinde ise, o fiillerin renkleri, aynen mühürün mum üzerine şeklini verdiği gibi nefis üzerine siner, dünya hayatının müptezelliği ve kirleri ona yapışır; artık nefsin onlardan kurtulması kolay olmaz. Bedenden ayrıldığı za­man, işlediği hatalar, dört bir yanından kendisini kuşatır, kendisi ile nefislerin cibilliyetinin gerektirmiş olduğu nurlar arasına çok ve kalın perdeler iner. Sonuçta bu, eza görmesinin, ızdırap duyma­sının sebebi olur. [762]

 

Semahatin Tezahür Şekilleri:

 

Semahat, iki şehvetin yani karın ve cinsel organın arzuları karşısında gösterilmişse, iffet; lüks ve refah içerisinde yaşama ar­zusu karşısında gösterilmişse, ictihâd; tahammülsüzlük, feveran, ah u figan arzusu karşısında gösterilmişse, sabır; intikam tutkusu karşısında gösterilmişse, af; mal sevgisi karşısında gösterilmişse, sehâvet ve kanaat; şeriatın isteklerine muhalefet etme arzusu kar­şısında gösterilmişse, takva adını alır. Bütün bunlar, bir noktada müştereklik arzederler. O da, hepsinin aslının, nefsin, hayvanı gü­cün telkinlerine aldırmaması, onun isteklerine boyun eğmemesidir. Sûfîler buna, dünyevî ilişkileri kesmek, yahut beşerî zaaflardan arınmak (fena bulmak), ya da hürriyet gibi isimler verirler ve bu hasleti çeşitli adlarla anarlar.

Semahat vasfını kazanabilmek için yapılacak esas şey, yuka­rıda sayılan kötü duygulara kapılmaya sebep olabilecek mahaller­den kaçınmaya çalışmak, kalbin hep Allah'ın zikriyle meşgul ol­masını sağlamak, nefsin tecerrüd (soyutlanma) âlemine meylini sağlamaktır. Zeyd b. Hârise'nin (r.a.), "Benim yanımda, taşı da toprağı da aynıdır." sözünün anlamı budur. Bu hal, mükâşefe hali­ne ulaşıncaya kadar devam eder. [763]

 

4. Adalet:

 

Bu öyle bir melekedir ki, ondan hem ev idaresiyle hem de ül­ke yönetimiyle ilgili elverişli, âdil nizamın ikamesi kolaylıkla sâdır olur. Aslı, öyle bir cibilliyet-i nefsâniyyedir ki, ondan küllî fikirler ile Allah ve melekler katında olan şeye uygun siyâsetler doğar. Şöyle ki: Allah Teâlâ, âlemde her şeyin yerli yerinde olmasını, kul­larının işlerinin düzen içerisinde yürümesini, birbirlerine yardımcı olmalarını, birbirlerine zulüm etmemelerini, birbirleriyle kaynaş­malarını ve tek bir vücut gibi olmalarını, birinin başına gelecek bir musibeti, aynen bedenin bir organına gelen acı ve ızdırabı diğer or­ganların paylaştığı gibi, hepsinin duymasını, çoğalmalarını, fasık-ların engellenmesini, âdil olanların yüceltilmesini, kötü davranış­ların ve geleneklerin ortadan silinmesini, her türlü hayırlı işin ve ilâhî kanunların aralarında yer edip yayılmasını murad etmiştir. Allah Teâlâ'nın, mahlukâtı ile ilgili olarak icmâlî bir kazası vardır ve her şey onun tafsilatı ve açıklamasıdır. Mukarreb melekleri, o küllî kazayı öğrenmişlerdir ve bunun sonucu olarak insanların ıslâhı için çalışanlara hayır dua, onları ifsad için çalışanlara da lanet eder olmuşlardır.

Şu âyetler bu manayı ifade etmektedir:

"Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim (halife) kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (islâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.[764]

"Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar. Onlar, Allah'ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.[765]

"Allah'a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozan­lar ve Allah'ın, riayet edilmesini emrettiği şeyleri (bağlan) koparıp terkedenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir... [766]

 

Islâh Edici Ameller, Allah'ın Rahmetini Harekete Geçirir:

 

Kim, bu ıslâh edici amelleri yaparsa, Allah'ın rahmeti, melek­lerin duası onu her taraftan çepeçevre kuşatır ve orada güneş ve ay huzmeleri gibi, onu saran ince ışık haleleri oluşur. Bu, insanla­rın ve meleklerin kalplerine, o kimseye iyilik yapmaları doğrultu­sunda ilhama dönüşür, gökte ve yerde hüsnü kabule mazhar olur. Tecerrüd (bedenden soyutlanma) âlemine intikal ettiği zaman, kendisini saran o haleleri hisseder, onlardan haz alır, bir genişlik ve kabul görür, kendisiyle melekler arasına bir kapı açılır.     [767]   

 

Bozguncu Ameller, Allah'ın Gazabını Harekete Geçirir:

 

Kim de bozguncu, kötü amelleri işlerse, Allah'ın gazabı ve meleklerin laneti onu çepe çevre kuşatır. Etrafını gazab-ı ilâhîden doğan zulmet halkaları sarar. Bu, meleklerin ve insanların kalple­rine, o kimseye kötü davranmaları şeklinde ilhama dönüşür, gökte ve yerde herkes ona karşı nefret ve Öfke duyar olur. Tecerrüd âlemine intikâl ettiğinde, etrafını saran o zulmet halkalarının ken­disini ısırmakta olduğunu hisseder. Böylece nefsi ızdırap duyar, darlık ve nefret bulur; her tarafından çepeçevre sarılır. Bunun so­nucunda da, olanca genişliğine rağmen yeryüzü kendisine dar ge­lir. [768]

 

Adalet Vasfının Tezahür Şekilleri:

 

Mal ve malı elde etmesi ve harcaması açısından ele alındığın­da "kifayet" diye isimlendirilir.

Ev idaresi (tedbîr-i menzil) açısından ele alındığında, "hürri­yet" diye isimlendirilir.

Şehir/ülke yönetimi açısından ele alındığında, "siyâset" diye isimlendirilir.

İnsanların birbirleriyle ünsiyeti, bir arada yaşamaları ve kay­naşmaları açısından ele alındığında, "hüsn-ü muaşeret" diye isim­lendirilir.

Adalet vasfının kazanılabilmesi için yapılacak temel şey, mer­hametli olmak, sevgiyle hareket etmek, ince kalpli olmak, katı kalplilikten uzak olmak, ayrıca küllî fikirlere boyun eğmek ve işle­rin sonunu düşünmektir. [769]

 

Ehlullah İle Halk Arasındaki Fark:

 

Bu iki haslet arasında, bir yönden bağdaşmazlık ve çelişki vardır. Çünkü kalbin soyutlanmaya (tecerrüd) meyli ile, rahmet ve sevgiye (meveddet) boyun eğmesi, insanların çoğu hakkında özel­likle de güçleri çatışmalı olanlarda bir arada bulunmaz. Bunun içindir ki ehlullahtan birçoğunun dünyadan el etek çektiklerini, uzlet hayatı yaşadıklarını, çoluk çocuktan ayn yaşadıklarını, in­sanlardan çok uzak bir hal aldıklarını görürüz. Halka gelince, on­lar çoluk çocuğa karışırlar, meşgalelere kendilerini kaptırırlar. O derecede ki bu durum, onlara Allah'ı anmayı unutturur.

Peygamberler (s.a.), her iki maslahata birden riayet etmeyi emrederler. Bunun için de, bu iki haslet hakkında müşkil noktala­rın diğerlerinden ayrılması ve konunun iyice açık bir hale getiril­mesi konusunda aşırı özen gösterirler. Şeriatlarda muteber olan ahlâk anlayışı[770] da işte budur. [771]

 

Melekleşmeye Ya Da Şeytanlaşmaya Götüren Diğer Bazı Davranışlar:

 

Sözü edilen huyların ve onların zıdlarının etkisini yapan bazı fiil ve davranışlar daha vardır. Bunlar da, insanı meleklerin ya da şeytanların mizaçlarına yaklaştırır, yahut nefsin bu iki gruptan biri tarafına olan meylinden kaynaklanır. Dolayısıyla bunlara yö­nelik emir ve yasaklar da bulunur. Bunlardan bazılarını daha önce zikretmiştik.

Şu hadislerde sözü edilen fiil ve davranışlar bu kabildendir:

"Şüphesiz şeytan, solu ile yer, solu ile içer.[772]

"Ecda[773] şeytandır.» [774]

"Meleklerin saf oldukları gibi, saf tutamaz mısınız? [775]

 

Rasûlullah (S.A.) Sözü Edilen Dört Huya Sahip Olunmasını Emretmiştir:

 

Rasûlullah (s.a.), bu dört huyun elde edilebilmesini sağlaya­cak fiil ve davranışları emretmiştir. İhbât (teslimiyet) ve tazarru halinin devamını sağlamak için zikirler emretmiş, sabır ve infâkta bulunmayı emretmiş, lezzetleri alt üst eden ölümün ve âhiretin çokça hatırlanmasını teşvik etmiş, dünyayı insanların gözünden düşürücü açıklamalar yapmış, Allah'ın celâli ve kudretinin azame­ti üzerinde düşünmelerini teşvik etmiş, böylece semahat sahibi ol­malarını amaçlamıştır. Adalet vasfına sahip olabilmeleri için, has­ta ziyaretini, iyilik yapmayı, akraba haklarını, selâmı yaymayı, hadleri yerine getirmeyi, iyiliği emredip, kötülüğe karşı durmayı emretmiştir. Bu fiil ve davranışları son derece açık olarak beyan etmiştir.

Bize ve tüm müslümanlara yaptığına karşılık, Allah Teâlâ bu şerefli peygamberi en güzel karşılıkla mükâfatlandırsın!

Eğer bu esaslar anlaşüdıysa, artık konuyla ilgili bazı ayrıntı­lara geçebiliriz.

Allah'u a'lem! [776]

 

ZİKİR VE İLGİLİ KONULAR

 

Zikrin Üstünlükleri:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir topluluk, Allah'ı zikretmek için oturduklarında, mutlaka melekler onları sarar ve her taraflarını rahmet bürür.[777]

Hiç şüphe yoktur ki müslümanların, şevkle Allah'ı zikir ede­rek toplanmış olmaları, ilâhî rahmeti harekete geçirir ve üzerleri­ne sekînet iner, melekleri onlara yakın kılar.

Bir hadiste de Rasûlullah (s.a.), "Müferridler öne geçti." baş­ka bir rivayette, "Müferridlere ne mutlu!" buyurmuş, "Kimdir on­lar?" diye sorulduğunda da, "Allah'ın zikrine düşkün olanlar." diye cevap vermiştir. [778]

Hadiste sözü edilen müferridler, sâbikûndan bir gruptur. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi, zikrin, üzerlerindeki günah yüklerini hafifletmesidir. [779]

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben, kulumun bana olan zannı üzereyim. Beni zikrettiği zaman da, ben onunla beraberim. O beni gönülden zikrederse, onu gönlümden zikrederim. Toplum arasında zikrederse, onu o toplumdan daha hayırlı bir toplum arasında zik­rederim... [780]

Kul için rahmetin inmesini sağlayan şey, huylarının ve bilgi­lerinin neşet ettiği cibilliyeti ve nefsinin kazanmış olduğu hey'âttır. Nice kullar vardır ki, semahatli bir huya sahiptir; Rabbi hakkında iyi zannı vardır; O'nun, günahlarını bağışlayacağına, ufak tefek şeyler yüzünden kendisini sorgulamayacağına, kendisi­ne müsamahalı davranacağına inanır. Onun bu umudu, nefsinden hataların uzaklaştırılmasına ve dolayısıyla affına sebep olur.

Nice kullar da vardır ki, cimri bir huya sahiptirler; Rableri hakkında iyi zan beslemezler, O'nun, zerre kadar şeylerden bile hesaba çekeceğine, kendilerine kılı kırk yararcasına muamele ede­ceğine, günahlarım görmemezlikten gelmeyeceğine inanırlar. Bu inanç, ölümünden sonra, nefsin yakasını bırakmayan ve onu dört bir tarafından kuşatan dünyevî hey'âta nisbetle en şiddetli olanı­dır. Bu fark, etkisini sadece Hazîre-i kuds'te hükmü henüz kesin­lik kazanmamış şeyler hakkında gösterir. Büyük günahlara (kebâir) ve o ayarda olanlara gelince, onda ancak icmâlî olarak za­hir olur.

"Beni zikrettiği zaman da, ben onunla beraberim." buyruğu, kabul beraberliğine ve zikrin Hazîre-i kuds'te önemli bir yeri oldu­ğuna işaret eder. [781]

 

Allah'ı İçten Zikretmek:

 

Eğer kul, Allah'ı içinden zikreder, O'nun nimetleri üzerinde düşünme yolunu tutarsa, bunun mükâfaatı, Allah Teâlâ'nın yolu üzerindeki perdeleri kaldırması ve böylece Hazire-i kuds'te kâim olan tecellîye ulaşmasıdır. [782]

 

Allah'ı Toplum İçinde Zikretmek:

 

Eğer kul, Allah'ı toplum içerisinde zikreder ve bununla Al­lah'ın dinini yaymak ve yüceltmek isterse, o takdirde bunun karşı­lığı, Allah Teâlâ'nın, onun sevgisini Mele-i a'lâ sakinlerinin kalbi­ne ilham etmesi ve onların da ona hayır duada bulunmaları, üzeri­ne bereketler indirmeleri, sonra yeryüzü sakinlerine, o kimseyi hüsnü kabulle karşılamalarının ilham edilmesidir. Nice ârif-i bil-lah vardır ki, marifetullaha ulaşmış, fakat yeryüzünde kabul gör­memiş, Mele-i a'lâ'da ismi anılmamıştır. Nice Allah'ın dinine yar­dım edenler de vardır ki, yeryüzünde büyük bir hüsnü kabule, bü­yük bereketlere mazhar olmuştur; fakat kendisi için perdeler kal­dırılmamıştır. [783]

 

Allah Teâlâ'ya Yaklaşma:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor: Her kim bir hayırla gelirse, ona bu hayrın on katı vardır. Fazla da veririm. Ve her kim bir kö­tülükle gelirse, kötülüğün cezası kötülüğün dengidir. Yahut af da ederim. Bana kim bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşı­rını; bana kim bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Her kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim. Ve her kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla yeryüzü dolusu gü­nahla gelirse, ben kendisini o günah kadar mağfiretle karşıla­rım.[784]

İnsan ölüp, dünyadan el etek çektiği, hayvanı gücü zayıflayıp devreden çıktığı, melekî gücün nurları parladığı zaman, işlemiş ol­duğu az hayır, çok olur. Arazî olan şey, zat ile kâim olan şeye nis-betle zayıftır. Tedbîr-i ilâhî, hayrın yayılması esası üzerine kuru­ludur. [785]

 

Allah'ın Rahmeti Ve Mağfireti:

 

Hayır, varlık âlemine daha yakın; şer ise ondan daha incedir. "Allah Teâlâ'nın yüz rahmeti vardır, onlardan sadece bir tanesini yeryüzüne indirmiştir. [786]hadisi bunu ifade eder. Rasûlullah (s.a.), bunu karış, arşın, kulaç, yürüme, koşma benzetmesiyle açıklamış­tır. Âhiret hayatı için, ceberut âlemine teveccüh etmek, oraya doğ­ru yönelmekten daha faydalı hiçbir şey yoktur. Hadisin, "Ve her kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla yeryüzü dolusu gü­nahla gelirse, ben kendisini o günah kadar mağfiretle karşıla[787]kısmı ile, "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, kendisinin günahı affeden ve günahtan dolayı muaheze eden bir Rabbi var­dır. [788]hadisi bu manayı ortaya koymaktadır. [789]

 

Allah'ın Kullarını Sevmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâtâ buyuruyor ki: Kim benim bir velî kuluma düş­manlık ederse, ben o kimseye harp ilan ederim. Kulum, farz kıldı­ğım ibadetlerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle de bana yaklaşmaya devam eder ve nihayet ben onu se­verim. Onu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden (bir şey) isterse ona veririm ve bana sığınırsa onu korurum. Yapmakta olduğum hiçbir şeyde, mü'min kulumun ruhunu almak konusunda tereddüt ettiğim gibi tereddüt etmedim. O ölümden hoşlanmaz, ben de ona kötülük et­mekten hoşlanmam, ancak bu da mutlaka olacaktır.[790]

Allah Teâlâ, bir kulunu sevdiği zaman, muhabbeti Mele-i a'lâ'ya iner, sonra yeryüzünde onun için hüsnü kabul konulur. Bi­rileri bu ilâhî nizama karşı çıkar ve o sevgili kula düşmanlık eder, Allah'ın düzeninin reddine, o kulun halini engellemeye çalışırsa, Allah Teâlâ'nın bu sevgili kulu hakkındaki rahmeti, o düşmanlık eden hakkında lanete, rızası onun hakkında gazaba dönüşür.

Hak Teâlâ, bir şeriat göndermek ve din ikâme etmek suretiy­le kullarına yaklaştığı zaman, bu şeriatın içeriği (belirlenmiş dav­ranış kalıpları, sünnetler ve şer'î hükümler) Hazîre-i kuds'te yazıl­dığı zaman, bu davranış kalıpları ve hükümler, Allah'ın rahmetini en iyi celbeden, O'nun rızasına en uygun düşen fiiller halini alır­lar. Artık bunun azı çok olur. Kul, farzlara ziyade olarak nafilelerle Allah Teâlâ'ya yaklaşmaya devam eder, öyle bir hal alır ki artık Allah onu sever, rahmeti onu bürür. İşte o anda onun or­ganları bir nur-ı ilâhînin teyidine mazhar olur; kul, nefsi, ailesi, malı hakkında berekete erer, duaları kabul olur, serden korunur, yardım görür. Bu yakınlığa biz, "amel yakınlığı" demekteyiz.

Hadisteki tereddüt, kula gösterilen inayet-i ilâhîlerin çatış­masından kinayedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın, her nizama ait nev'î ve şahsî olmak üzere bir inayeti vardır. İnsan bedenine olan inayeti, onun ölümüne, hastalanmasına ve sıkıntılı haller almasına hük­metmeyi gerektirir. Onun sevgili nefsine yönelik inayeti ise, her yönden onun üzerine ferah ve surur indirmesini, her türlü kötü­lüklerden onu korumasını gerektirir. [791]

 

Zikrin, Diğer Amellere Üstünlüğü:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Size amellerinizin en hayırlısını, Melik'İniz katında en temi­zini (makbulünü), dereceleriniz bakımından en yükseğini bildir-meyeyim mi?! O, sizin için altın ve gümüş infakından daha hayır­lıdır, düşmanla karşılaşmanızdan ve onlarla vuruşup sonunda onların boyunlarını vurmanızdan, yahut da onların sizin boyunlarınızı vurmasından daha hayırlıdır." Oradakiler, "Evet," dediler. Rasûlullah (s.a.): "Zikrullahtır." buyurdu.[792]

En üstünlük derecesi, bakış açısına göre değişir. Nefsin ceberut âlemine teveccühü açısından bakıldığında, zikirden daha üstün amel olmaz. Özellikle de, riyazete ihtiyaç göstermeyen pâk nefisler Öyledir; onlar sadece teveccühün devamına muhtaçtır. [793]

 

Allah'ın Zikrinden Gafil Olmak Hasret Ve Nedamettir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, bir yere oturur ve orada Allah'ı zikretmezse, bu kendisi­ne Allah'tan bir hasret ve nedamet olur. Kim bir yere yatar ve ora­da Allah'ı zikretmezse, bu kendisine Allah'tan bir hasret ve neda­met olur. [794]

"Herhangi bir topluluk, bir meclisten Allah'ı zikretmeden kal­karlarsa, mutlaka sanki eşek iaşesinden kalkmış gibi olurlar ve bu, onlar üzerine hasret ve nedamete dönüşür. [795]

"Allah'ı zikretmeden, fazla konuşmayın; çünkü Allah zikredil­meden yapılan çok konuşma kalp için kasvettir ve insanların Al­lah'tan en uzak olanı da kalbi kasvetli olandır. [796]

Kim, zikrin tadını alır, Allah'ı zikretmek suretiyle nasıl kalp huzuruna ulaşıldığını, o anda kalbinden perdelerin nasıl kaldırıl­dığını anlarsa, o Allah Teâlâ'yı sanki başgözüyle görüyormuş gibi olur.                                                                                                

Aksine kim de dünyaya yönelir, çoluk çocuğa, mala mülke ka­rışır, Allah'ı unutursa, o kişi de bulduklarını sanki yitirmiş gibi kalır, kendisiyle kalbi arası perdelenir. Bu haslet onu ateşe ve her türlü şerre götürür. Bunlar ise, o kimse için hasret ve nedamettir.

Hasret ve nedametler katmerleştiği zaman, artık kurtuluş ümidi kalmaz.

Rasûlullah (s.a.), söz konusu her hasret ve nedameti en iyi şe­kilde ortadan kaldıracak bir ilaç koymuştur. Bunu, her hale uygun düşecek ve gaflet zehirine panzehir etkisi yapacak bir zikir koy­mak suretiyle yapmıştır. Rasûlullah (s.a.), bu zikirlerin faydaları­na dikkat çekmiş, bunlar yapılmadığı zaman onların yerini hasret ve nedametlerin dolduracağını beyan buyurmuştur. [797]

 

Zikir İçin Okunacak Sözcüklerin Belirlenmesi:

 

Bil ki: Zikir olmak üzere okunacak lâfızların belirlenmesine ihtiyaç vardır. Aksi takdirde herkes kendi güdük aklıyla zikirler icad edecek, Allah'ın isim ve sıfatları hakkında ilhâda (ifrat ya da tefrite) düşecektir. Yahut makama, lâyık olduğu değeri veremeye­cektir.

Rasûlullah'ın (s.a.) bu konuda belirlemiş olduğu zikirlerin esasını on sözcük oluşturur. Bunların her birinde, diğerinde olma­yan sırlar vardır. Bunun için Rasûlullah (s.a.), her yerde, bu zikir­lerden birkaçının bir arada yapılmasını sünnet kılmıştır.

Sonra tek bir zikir üzerinde durmak, mükelleflerin büyük ço­ğunluğuna nisbetle, onun dilde bir laklaka halini almasına sebep olur. Bir zikirden diğerine intikâl etmek ise, nefsi uyarır, uykuyu giderir. [798]

 

Rasûluîlah'ca (S.A.) Belirlenen Zikirler:

 

Bu zikirler şunlardır: [799]

 

1. Sübhânallah:

 

Bunun hakikati, Allah Teâlâ'nın her türlü pisliklerden, nok­sanlıklardan ve ayıplardan tenzih edilmesidir. [800]

 

2. El-Hamdu Lillah:

Bunun hakikati, her türlü kemâl hallerinin, kusursuzluk sıfatlannın Allah Teâlâ'ya nisbet edilmesidir.

Bu iki zikir, tek bir cümlede toplandığı zaman, insanın Rabbi-ni tanıdığının en açık ifadesi olur. Çünkü insan Rabbini, ancak ona bir zât isbatı ve o zâtın da, biz mahlukâtta görülen her türlü noksanlıklardan tenzihi, bizce kemâl kabul edilen her türlü sıfatın da onun için isbatı şeklinde tanıyabilir. Bu zikrin suretinin amel defterinde iyice yer etmesi halinde, onun tamlığına hükmedildiği an Rab Teâlâ hakkındaki bilgi orada tam ve kâmil olarak or­taya çıkar. Bunun üzerine büyük bir yakınlık kapısı açılır. Rasû­lullah (s.a.) şu hadislerinde işte bu manaya işaret etmektedir:

"Teşbih, mizanın (terazi) yarısıdır, el-Hamdu lillah onu doldurur.[801]

Bunun içindir ki "Sübhânallahi ve bihamdikî" dile hafif, fa­kat terazide ağır, Rahmân'a sevimli bir zikir olmuştur. [802]Kim onu söylerse, onun için (cennette) bir hurma ağacı dikilir. [803] Onu yüz defa diyen hakkında da, günahlarının deniz köpüğü kadar dahi olsa kendisinden döküleceği hadislerde yer almıştır. Kıyamet günü, bu zikri söyleyenden daha üstün bir şey hiç kimse getireme­yecektir. Ancak bir kimse, onun benzerini veya daha fazlasını söylemişse o başka. Bu, Allah'ın melekler için seçmiş olduğu en üstün zikirdir.

Rasûlullah'ın (s.a.), "Cennete ilk çağırılanlar, bollukta ve darlıkta Allah'a hamdedenler olacaktır." sözünün sırrına gelince, onların bu yaptıkları sübûtîdir; sübûtî kuvvelerden kaynaklanmış­tır. Böylesi kimseler, cennet nimetlerinden nasiplenmeye herkes­ten daha lâyıktır.

Rasûlullah'ın (s.a.), "En üstün dua, el-Hamdu lillah'dır." buyruğunun sırrı ise şudur: Dua, ileride de belirteceğimiz gibi iki kısımdır. el-Hamdu lillah, her iki kısmını da ifade etmektedir. Çünkü şükür, nimeti artırır. Hem el-Hamdu lillah, Allah Teâlâ hakkında sübûtî marifet ifade eder.

Rasûlullah'ın (s.a.), "el-Hamdu lillah, şükrün başıdır." hadi­sinin sırrı ise şudur. Şükür, dil ile, kalp ile ve organlarla yapılır. Dil ile yapılan, diğer ikisinden daha açıktır.  [804]

 

3. Lâ İlahe İllallah:

 

Lâ ilahe illallah'ın bir çok bâtın anlamı vardır. Birincisi, cehrî şirkin reddi; ikincisi, hafi şirkin reddi; üçüncüsü, marifetullaha en­gel olan perdelerin reddidir. Rasûlullah'ın (s.a.), "Lâ ilahe illallah ile Allah arasında perde yoktur; O'na ulaşır,[805] hadisi buna işaret olmaktadır.

Hz. Musa, Lâ ilahe illallah'in bâtın manalarından ilk ikisini biliyor, onun, Allah'ın Özel olarak kendisine tahsis ettiği zikir ola­bileceğini düşünmüyordu. Allah Teâlâ, ona işin hakikatini vahyet-ti ve ona, Lâ ilahe illallah'm, Allah Teâlâ'dan başka her şeyi ve tercihlerini gözünün önünden uzaklaştırıcı etkisi olduğunu, başka bütün zikirler bir kefeye konulsa, bu da diğer kefeye konulsa, Lâ ilahe illallah'ın olduğu kefenin daha ağır basacağım, diğerlerinin onun yanında önemsiz kalacağını bildirdi.

Tehlîl, nefyi ve isbatı[806] içine alır ve şu sözcüklerden oluşur:

"Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh, lehû'l-mülku ve lehû'l-hamdu ve huve alâ külli şey'in kadir."

Manası: Tek olan Allah'tan başka tanrı yoktur. O'nun şeriki yoktur. Mülk ancak O'na aittir, hamd ancak O'na mahsustur. O, her şeye kadirdir.

Tehlilin fazileti hakkında Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur:

"Bir kimse günde yüz defa 'Lâ ilahe illallahu vahdehû tâ şerike leh, lehû'l-mülku ve lehü'l-hamdu ve huve alâ külli şey'in kadir' derse, o kimse için on köle dengi sevap olur, kendisine yüz hasene yazılır, yüz günahı silinir. Bu onun için, o gün akşamla-yıncaya kadar şeytandan mahfaza olur. [807]

Bu üstünlük, tehlîlin sübutî ve selbî marifeti içeriyor olma­sındandır. Selbî marifet, günahların silinmesinde etkindir. Sübûtî marifet ise, hasenatın meydana gelmesinde ve sevapların temessülünde etkindir. [808]

 

4. Allahu Ekber:

 

Bu, Allah'ın azamet, kudret ve saltanatının ilân edilmesidir. Allah hakkında sübûtî marifete işarettir. Bunun için faziletinden bahsedilirken, onun göğü ve yeri doldurduğu beyan edilmiştir.

Buraya kadar sayılan dört zikir, en üstün olan ve Allah'a en sevimli gelen zikirlerdir. Bu zikirler yapıldıkça, her biri karşılığın­da cennette bir fidan dikilir.     [809]                                                         

 

Cüveyriye Hadisinin Sırrı:

 

Rasûlullah (s.a.), eşi Cüveyriye'nin (r.a.) yanından ayrılırken o namaz kılıyormuş, tekrar döndüğünde hâlâ namaz kılmaktay-mış. Ona: "Hâlâ şu namazlığında mısın?" demiş, o da, "Evet," de­yince şöyle buyurmuş:

"Senden sonra ben dört kelimeyi üç defa söyledim, eğer senin söylediklerinle tartılacak olsa, onlar ağır gelirdi; Sübhânallahi ve bi hamdihî adede halkıhî ve rıdâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.[810]

Manası: Mahlukâtı sayısınca, kendisinin rızasmca, arşının ağır­lığınca, kelimelerinin yettiği yere kadar Allah'ı teşbih eder, O'na hamd ederim.

Bu hadisin sırrı şudur: Amel, deftere yazılıp orada yer edince, onun açılması ve genişlemesi, o kelimenin manasına göre olur. Eğer kelime, "mahlukâtı sayısınca" gibi bir kelime ise, onun açılı­mı da öyle olur.

Bil ki: Kimin en çok meyli, nefsin, zikrin manasının rengini alması doğrultusunda ise, onun hakkında münasip olanı, zikrin çokça yapılmasıdır. Kimin de en çok meyli, amelin suretinin sahi-fede korunması ve ceza gününde ortaya çıkması doğrultusunda ise, onun için en faydalı olanı da, zikirler arasında nitelik bakımın­dan diğerlerine üstün olan bir zikrin seçilmesidir.

Burada birileri kalkarak, madem ki, bu kelimeleri üç defa söylemek, diğer zikirlerden efdaldir, bu durumda çok zikir yapa­rak, tüm zamanları zikir ederek geçirmek boşunadır, şeklinde bir itirazda bulunamaz. Çünkü üstünlük bakış açısına göre değişir. Rasûlullah (s.a.), bu hadisi Cüveyriye'yi (r.a.) en kolay amele irşad buyurmak için söylemiş ve onu açık bir şekilde buna teşvik etmiş­tir.

Rasûlullah'ın (s.a.), sünneti üzere zikre, tehlîl ile birlikte Al­lahu ekber ve daha başka lâfızları eklemesinin sırrı, nefsin zikre karşı uyarılmasını sağlamak, tek bir kelimenin dilde laklaka hali­ni almasına imkân vermemektir. [811]

 

5. Dua Zikirleri:

 

Bedeni ve nefsi için yararlı olan şeyleri istemesi. Huyunun güzelleştirilmesini, üzerine sekine inmesini, yahut evinin, malının, makamının idaresi açısından kendisi için hayırlı olan şeyleri iste­mesi; aynı şekilde kendisi için zararlı olacak şeylerden Allah'a sı­ğınması.

Bunun sırrı, Hakk'ın âlemdeki tesirinin müşâhade edilmesi, her türlü güç ve kudretin O'ndan başkasında bulunmadığının ilân  edilmesidir. [812]

 

Rasûlullahhn (S.A.) Bazı Duaları:

 

Konuyla ilgili Rasûlullah'm (s.a.) en kapsamlı dualarından bi­ri şudur:

"Allahım! Benim için her işimin başı olan ve ebedî kurtuluşa ermemi sağlayacak olan dinimi ıslah eyle. Benim için, içinde yaşa­makta olduğum dünyamı ıslah eyle. Benim için varacağım yer olan ahiretimi ıslâh eyle. Hayatı, benim için her hayrın artmasına vesile kıl. Ölümü de, her kötülükten rahatlama vesilesi kıl. Al­lah'ım! Ben senden hidâyet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerım.[813]

Hz. Ali'ye (r.a.) şöyle demiştir:                   

"Allahım! Bana hidayet ver! Beni doğruya'1 Muvaffak kıl, de! Hidayet ile seni doğru yola ilettiğini, doğrulukla da oku doğrulttu­ğunu hatırla! [814]                                               

"Allahım! Beni bağışla, bana acı, beni doğru yola ilet, bana âfîyet ver, beni rızıklandır. Allahım!

Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver, bizi ateş azabından koru.

Rabbim, bana yardımcı ol, aleyhime yar olma, bana nusretini esirgeme, düşmanlarıma yardım etme, bana kurulan hileleri boşa Çıkar, aleyhime tuzak kurdurma, beni doğru yola ilet, doğru yolda ilerlemeyi bana kolaylaştır. Bana karşı taşkınlık edenlere karşı bana yardım eyle!"

"Rabbim, beni şükredenlerden, seni zikredenlerden, senden korkanlardan, sana itaat edenlerden, sana huşu duyanlardan, sa­na yönelip tevbe edenlerden kıl!"

"Rabbim! Tevbemi kabul buyur, günahlarımı yıka, duaları­ma icabet eyle, hüccetimi güçlü ve açık kıl, lisânımı doğrult, kalbi­mi doğruya ilet, gönlümdeki her türlü kini çıkar at!"

"Allahım! Beni sevginle, sevgisi senin katında bana fayda ve­recek kimselerin sevgisiyle rızıklandır.                                             

Allahım! Sevdiğim şeylerden bana rızık olarak verdiklerini, senin sevgini kazanmak için güç kıl! Allahım! Sevdiğim şeylerden elimden aldıklarını, senin sevdiğin şeylerle uğraşabilmem için fır­sat kıl!"

"Allahım! Korkundan, bizimle günahlarımız arasına geçecek bir pay kıl, tâatinden bizi cennete götürecek kadarını lütfet, dünya musibetlerini bize hafif kılacak kadar yakın ver. Bizi yaşattığın sürece kulaklarımızdan, gözlerimizden yararlandır, ömrümüz bo­yunca onları bizden alma. Öc ve kinimizi, sadece bize haksızlık edenler üzerine kıl ve bize zulmedenlere karşı bize yardım eyle. Musibetimizi, dinimiz konusunda eyleme. Dünyayı en büyük meş­gale ve kaygımız, ilmimizin ulaştığı son nokta kılma! Bize acıma­yacak olanları üzerimize musallat eyleme!"

Rasûlullah (s.a.), istiâze hakkında en kapsamlı dua olarak şu­nu öğretmiştir:

"Allahım! Altından kalkılmaz belâ ve musibetlerden, bahtsız­lıktan, kötü yazgıdan, düşmanları sevindirecek duruma düşmek­ten sana sığınırım."

'Allahım! Şüphesiz ben üzüntü ve tasadan, acizlikten, tem­bellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borç yükünden, düşmanların galip gelmesinden sana sığınırım!

Allahım! Ben, tembellikten, yaşlılıktan, ağır yük altına gir­mekten, günaha düşmekten sana sığınırım!

Allahım! Şüphesiz ben, cehennem azabından, cehennem fitne­sinden, kabir fitnesinden, kabir azabından, zenginlik fitnesinin şerrinden, fakirlik fitnesinin şerrinden, Mesîh-Deccâl fitnesinin şerrinden sana sığınırım."

"Allahım! Benim günahlarımı kar ve dolu suyu ile yıka! Kal­bimi, beyaz elbisenin kirden paklandığı gibi, her türlü kötülükler­den arındır. Benimle günahlarım arasını, doğu ile batı arasını [ uzaklaştırdığın gibi uzaklaştır."

"Allahım! Nefsime takvasını ver ve onu arındır. Onu arındı­racak ancak sensin. Onun velisi ve mevlâsı (efendisi) sensin."

"Fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalpten, doymayan ne­fisten ve kabul olmayan duadan sana sığınırım."

"Allahım! Nimetinin zeval bulmasından, afiyetinin değişme­sinden, gazabının ansızın yakalamasından ve tüm hışmına uğra­maktan sana sığınırım."

"Allahım! Fakirlikten, azlıktan, zilletten sana sığınırım. Zu­lüm etmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım." [815]

 

6. Huşu Ve Teslimiyet İfade Eden Zikirler:

 

Bu kabilden zikirlere şunu örnek verebiliriz:

"Allahım, sana secde ettim, sana iman ettim ve sana teslim oldum. Yüzüm, yaratanına, kendisine şekil verene, kulağını, gözü­nü açana secde etti. En güzel yaratıcının şanı ne yücedir!" [816]

 

Dualar İki Kısımdır:

 

Bil ki: Rasûlullah'ın (s.a.) bizden yapmamızı istediği dualar iki kısımdır:

i. Fikri kuvvelerin, Allah'ın azamet ve celâlini düşünmek su­retiyle doldurulmasını, yahut huşu ve teslimiyet halinin oluşması­nı amaçlayan dualar. Dilin, bu hale uygun düşecek ifadeleri söyle­mesi, nefsin o hale karşı uyarılması ve ona doğru yönelmesini sağ­lamada çok etkili olur.

ii. Dünya ve âhiret hayrının istenmesini, onların şerlerinden de Allah'a sığınılmasını amaçlayan dualar.

Nefsin himmeti ve bir şeyi istemeye iyice azmetmesi, ilâhî cö­mertlik kapısını çalar. Bu aynen, sonucun ortaya çıkması için, de­lilin öncüllerinin hazırlanması gibidir. Kalbi tedirgin eden ihtiyaç, onu münâcata yöneltir ve Allah'ın celâl ve azametini, gözlerinin önünde hazır kılar, himmetini O'na yöneltir. İşte bu hal, ihsan mertebesi sahiplerince (dua etmek için) bir ganimettir. [817]

 

Dua, İbadetin İliğidir:  

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:   

"İbadet, dua demektir.[818]                                                 

Çünkü ibadetin aslı, tazîm üzere huzurda istiğrak halidir. Her iki kısmıyla dua, bu esası ortaya koyacak yeterliliktedir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"En üstün ibadet, çıkış yolu beklemektir.[819]

Çünkü, himmetin rahmetin indirilmesi için yılmadan usan­madan asılması, ibadetten daha etkin tesir eder. [820]

 

Dua Mutlaka Kabul Olunur:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kul bir duada bulunduğunda, Allah Teâlâ, behemehal ya onun istediğini verir, ya da ondan dengi bir kötülüğü uzaklaştı­rır; (asla karşılıksız bırakmaz). [821]

Bir şeyin âlem-i misâlden dünyaya inmesinin tabiî yolları vardır ve hariçte bir engel bulunmadığı takdirde o yoldan iner. Se­beplerin birbirine asılması (tezâhümü) halinde ise tabiî olmayan bir yol vardır ve o yoldan iner. Rahmetin, istenilenin verilmesi ye­rine, dengi bir kötülüğün uzaklaştırılması, yahut dua edenin hu­zursuzluğunun giderilmesi ve kalbine sürür ilham edilmesi, yahut bedenine gelecek musibetin malına kaydırılması ve benzeri şekil­lerde tecelli etmesi, tabiî olmayan yolun tezahür şekillerinden ol­maktadır. [822]

 

Duada Kararlılık Gerekir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz dua ettiği zaman, 'Allahım! Dilersen beni affet! Di­lersen bana merhamet et! Dilersen beni rızıklandır!' demesin. Dua­da kararlılık göstersin! Çünkü Allah dilediğini yapandır. O'nu zorlayacak yoktur. [823]

Bunun sim şudur: Duanın özü ve sırrı, meleklere benzer bir hal alarak, ceberut âlemine teveccühte bulunarak, bir şeye karşı arzu duymaktır. Şüphe içeren bir istek, azimeti dağıtır, himmeti gevşetir.

Küllî maslahata uygunluğa gelince, o her zaman için hasıldır; çünkü sebeplerden herhangi bir sebep, Allah Teâlâ'yı onu gözet­mekten engelleyemez. Hadisin, "Çünkü Allah dilediğini yapan-dır.O'nu zorlayacak yoktur." kısmı, bu manayı ifade eder. [824]

 

Dua, Kazayı Geri Çevirir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kazayı (kaderi) ancak dua çevirir.[825]

Burada kazadan maksat, misâl âleminde yaratılmış olan surettir ki bu, kevn alemindeki olayın varlık sebebi olmaktadır. Bu manada kaza, diğer mahlûkât mesabesindedir; dolayısıyla mahv ve isbatı kabul eder.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz dua, inmiş ve henüz inmemiş şeylere karşı fayda verir. [826]

Dua, eğer henüz kevn âlemine inmemiş bir şeye karşı durur­sa, o şey yok olur ve yeryüzünde olayın meydana gelmesi için se­bep olmaktan çıkar. Eğer inmiş olayı karşılarsa, o takdirde de Al­lah'ın rahmetinin, onun acı ve ızdıraplarım hafifletme, huzursuz­luğunu giderme şeklinde tecellî etmesini sağlar. [827]

 

Bollukta Dua:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kimi, sıkıntı anlarında Allah'ın duasını kabul etmesi sevin-dirirse, o bolluk anında çokça dua etsin! [828]

Çünkü dua, ancak arzusunu ısrarla ortaya koyan, azmini top­layan ve başına gelecek musibetler henüz gelmeden önce bu doğ­rultuda nefsini eğiten kişiden kabul edilir.

Ellerin kaldırılması ve onların dua bitiminde yüze sürülmesi ise, arzunun dışa vuran şeklidir, hey'et-i nefsâniyye ile ona uygun düşecek beden halinin birbirini desteklemesi, nefsin niyaz haline karşı uyarılmasıdır. [829]

 

Dua, Rahmet Kapısını Açar:         

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:     

"Kimin için bir dua kapısı açılırsa, onun için rahmet kapıları açıl­mıştır.[830]

Bir kimse, nasıl dua edileceğini bilir, kalbinin derinliklerin­den gelen büyük bir arzu ile niyazda bulunur, icabetin hangi surette tezahür edeceğini bilir ve kendini huzurda hissederek sü­rekli dua eder ve nefsini bu hale alıştırırsa, onun için dünyada iken bir rahmet kapısı açılır ve her sıkıntıdan dolayı yardım görür. Ölüp, hataları her bir tarafını kuşatıp, dünyevî hey'âta ait bir per­de tarafından büründüğü zaman, daha önceden alışık olduğu gibi halisane Allah'a teveccüh eder ve hemen duası kabul edilir; içinde bulunduğu halden tereyağından kıl çekilir gibi kolayca terte­miz sıyrılır çıkar. [831]

 

Duanın Kabul Edileceği Anlar:

 

Bil ki: Kabul olunmaya en lâyık dualar, ilâhî rahmetin inme­sini gerektirecek bir anda yapılanıdır. Bu da aşağıdaki şekil ve za­manlarda olur:

i. İnsan nefsi için kemâl sayılacak bir zamanda yapılması; namazların hemen akabinde yapılan dualar, oruçlunun iftar eder-kenki duası böyledir.

ii. Dua sırasında Allah'ın cömertliğini harekete geçirecek bir ortamın bulunması; Arafat'ta yapılan dua böyledir.

iii. Duanın âlemin nizamına yönelik inayetullaha uygunluk arzetmesi; mazlumun duası gibi. Çünkü Allah Teâlâ'nın, kâinat düzeninin yürümesi için zâlimlerden mazlumların Öcünün alınma­sı doğrultusunda bir inayeti vardır. Mazlumun duası, işte bu ina­yete uygun düşer. "Mazlumun duası ile, Allah arasında bir perde yoktur. [832]hadisi de bu manadadır.

iv. Dünya hayatının rahatlığından uzak olunması. Bu du­rumda o kişi hakkındaki Allah'ın rahmeti bir başka surete dönüş­müş olur. Hastanın ve musibete duçar olanın duası gibi.

v. Duanın ihlâs ile yapılması: Kişinin mü'min kardeşine gıyabî hayır duada bulunması, babanın çocuğuna hayır dua etmesi gibi.

vi. Ruhâniyetin yayıldığı ve ilâhî rahmetin sarktığı anda ya­pılması: Kadir gecesinde ve cuma günü müstecâb saatte yapılan dualar gibi.

vii. Meleklerin hazır bulundukları mekanlarda yapılması: Mekke'deki kutsal yerlerde yapılan dualar gibi.

viii. Girildiğinde, nefsin huşu ve tazarru haline geçmesini sağlayacak mekanlarda yapılması: Peygamberlere (s.a.) ait ma­kamlarda yapılan dualar gibi.

Bu anlattıklarımız dikkate alındığında Rasûlullah'ın (s.a.), "Kul, günah ve sıla-yı rahmi ke