“EZ'ZEVÂCİR AN İKTİRATÎL-KEBÂİR”. 8

İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR “BÜYÜK GÜNAHLAR”- I. 8

Bu Kitab Niçin Yazıldı?. 8

Mütercimlerin Önsözü. 8

Takriz. 9

MUKADDİME.. 9

Birinci İle İlgili Hadisler 13

İkinci Nevi Hadîsler 15

KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLARDAN SAKINDIRMA HAKKINDA SON SÖZ.. 16

BİRİNCİ BAB.. 30

BATINİ KEBAİR VE BUNUNLA İLGİLİ HUSUSLAR.. 30

1. Kebire: Şirki Ekber (Büyük Şirk) 30

Tenbih. 32

2. Kebire: Riya (Gizli Şirk) 42

İcma' 46

İhlâs Hakkında Son Söz. 52

3. Kebire: Gazab (Boş Yere Öfkelenmek) Hıkd-Kin Ve Hased-Çekememezlik. 55

Bu Husustaki Âyetler 55

Hadisler 55

Hased (Çekememezlik) 58

Önemli Uyarılar 61

Ayetler 67

Hadîsler 67

BÜYÜK GÜNAHLARDAN DÖRDÜNCÜSÜ: KİBİR-UCB VE HUYELÂ.. 71

Bu Husustaki Hadisler 71

Önemli Uyarılar 76

Tevazu Hakkında Hadisler: 79

Uyarılar 87

39. Kebire: Günaha Dalmış İken Allah'ın Rahmetine Güvenerek Mekrinden Emin Olmak. 91

40. Kebire: Yeis-Emel Ve Reca'nın Yokluğu. 93

41 Ve 42. Kebire: Suizan Ve Allah'ın Rahmetinden Ümitsizlik. 94

43. Kebire: İlmi Dünyalık İçin Öğrenmek. 95

44. Kebire: Bilgiyi Gizlemek. 96

45. Kebire: İlmi İle Amel Etmemek. 98

46. Kebire: Haksız Ve Zaruretsiz Olarak İlim, Kıraat Veya İbadetten Herhangi Bir Şeyde Övünmek İçin Üstünlük İddiasında Bulunmak. 100

47. Kebire: Alimleri Hakir Görüp Onlarla Eğlenmek Ve Onları Hiçe Saymak. 100

İlim İle İlgili Hasen Ve Sahih Hadisler 101

48 Ve 49. Kebire: Allah'a Ve Resulüne Yalan İsnad Etmek. 103

50. Kebire: İslâmda Kötü Âdet İhdas Etmek. 104

51. Kebire: Sünneti Terketmek. 105

52. Kebire: Kaderi Yalanlamak Ve İnkâr Etmek. 106

53. Kebire: Ahdine Vefa Göstermemek Ve Verdiği Sözde Durmamak. 115

54 Ve 55. Kebireler: Her Ne Yönden Olursa Olsun Zâlim Ve Fasıkları Sevip Salihlere Buğzetmek  117

Allah İçin Sevişenlerle İlgili Sahih Ve Hasen Hadisler: 117

50. Kebire: Allah'ın Veli Ve Dostlarına Eziyet Edip Onlara Düşmanlık Yapmak. 118

57. Kebire: Dehre Sövmek. 120

58. Kebire: İfsadı Büyük Ve Zararı Yaygın Olup Allah'ı Küstüren Ve Sahibinin Aldırış Etmeden Söylediği Sözler 121

59. Kebire: İyiliği Görülen Kimseye Karşı Nankörlük. 121

60. Kebire: Resûl-i Ekrem'in İsmi Şerifi Anıldığında Ona Salavat Getirmemek. 122

Resûl-i Ekrem Efendimize Salavât-ı Şerife Getirmenin Fazileti Hakkında Hasen Ve Sahih Olarak Rivayet Edilen Hadisler 123

Hadisler: 123

61. Kebire: Aç Olan Kimseye Yemek Vermeyecek Kadar Kalb Kararması 125

62 Ve 63. Kebire: Büyük Günahlardan Birine Rıza Göstermek Veya Her Ne Şekilde Olursa Olsun Ona Yardım Etmek. 125

64. Kebire: İnsanlar Şerrinden Korunacak Kadar Kötülüğe Ve Hayasızlığa Dalmak. 125

65. Kebire: Basılmış Altın Ve Gümüş Paralarını Keyfi Olarak Kırıp Bozmak. 126

66. Kebire: Kalpazanlık. 126

İKİNCİ BAB.. 126

ZAHİR KEBÂİRLER.. 126

TAHARET KİTABI. 126

KABLAR BABI. 126

67. Kebire: Altın Ve Gümüş Kablarda Yemek Yemek Ve İçmek. 126

SÖZLER BABI. 127

68. Kebire: Kuranı Veya Ondan Bir Âyet Ve Hatta Bir Harfi Unutmak. 127

69. Kebîbe: Hasmiyle Cedelleşerek Kur'an Ve Dinî Konularda Onu Yenmek İçin Deliller Aramak  129

Kur'an İle İlgili Önemli Hususlara Tembih Eden Bazı Hadisler: 130

KAZA-İ HACET BÖLÜMÜ.. 132

70. Kebire: Yollar Üzerine Kaza-i Hacet Etmek. 132

71. Kebire: Bedenini Ve Elbisesini İdrardan Sakınmamak. 132

ABDEST BÖLÜMÜ.. 134

72. Kebire: Abdestin İcablarından Birini Terketmek. 134

YIKANMA BÖLÜMÜ.. 135

73. Kebire: Guslün Farzlarından Birini Terketmek. 135

74. Kebire: Zaruretsiz Mahrem Yerini Açmak Ve Peştemalsız Hamama Girmek. 136

HAYIZ BABI. 139

75. Kebire: Hayızlı Kadınla Münasebette Bulunmak. 139

NAMAZ BÖLÜMÜ.. 139

76. Kebire: Namazı Kasden Terketmek. 139

77. Kebire: Özürsüz Ve Kasden Namazı Vaktinden Önce Veya Sonra Kılmak. 141

78. Kebire: Perdesi Olmayan Açık Yerde Yatmak. 147

79. Kebire: İttifaklı Veya İhtilaflı Olan Namazın Farzlarından Birini Terketmek. 148

NAMAZIN ŞARTLARI. 150

80. Kebire: Peruk Takmak Ve Bu İşi Yapmak. 150

81. Kebire: Deri Altına Döğün Vurmak Ve Vurdurmak. 150

82. Kebire: Diş Uçlarını Keskinletmek Ve Bu İşi Yapmak. 150

83. Kebire: Cımbız Ve Benzeri Şeyle Kaş Ve Yüz Kıllarını Yolmak Ve Yoldurtmak. 150

84. Kebire: Usûlüne Uygun Olarak Sütre İle Namaz Kılan Kimsenin Önünden Geçmek. 151

CEMAATLE NAMAZ BÖLÜMÜ.. 152

85. Kebire: Bir Köy Veya Belde Halkının Cemaate Devam Etmelerini Gerektiren Şartlar Bulunduğu Halde Namazlarda Cemaati Terketmekte İttifak Etmeleri 152

86. Kebire: Cemaat Tarafından Sevilmeyen Bir Kimsenin Onlara İmamlık Yapmak İstemesi 154

87. Ve 88. Kebireler: Safları Bozmak Ve Düzeltmemek. 155

89. Kebire: Rükünlerde İmamı Geçmek. 156

90. 91. Ve 92. Kebireler: Namazda Gözleri Göklere Kaldırmak Ve Sağa Sola Bakmakla İhtisar 157

93. 94. 95. 96. 97. Ve 98. Kebireler: Mezarları Mescid Edinip Onların Başında Işık Yakmak -Onları Tapınak Haline Getirmek- Tavaf Etmek Ve Onlara El Kaldırıp Üzerlerine Salât-u Selâm Getirmek. 158

YOLCULUK BÖLÜMÜ.. 159

99. Kebire: Yalnız Başına Yolculuk Yapmak. 159

100. Kebire: Kadının Eşyasına Zarar Geleceği Korkulan, Bir Yola Tek Başına Çıkması 159

101. Kebire: Uğursuzluk Düşüncesiyle Yola Çıkmamak Veya Yolculuktan Vazgeçmek. 160

CUMA NAMAZI BÖLÜMÜ.. 160

102. Kebire: Özürsüz Cuma Namazını Terketmek. 160

103. Kebire: Cemaati Çiğneyerek Ön Safa Geçmek. 161

104. Kebire: Halka Teşkil Eden Topluluğun Ortasında Oturmak. 162

GİYİM BÖLÜMÜ.. 162

105. Kebire: Akil Ve Baliğ Olan Erkeğin Mazeretsiz Safi İpek Veya Ağırlığı Bakımından İpeği Galip Olan Elbise Giymek. 162

106. Kebire: Erkeğin Gümüş Yüzükten Başka Altın Ve Gümüşle Süslenmesi 164

107. Kebire: Söz, Hareket Ve Giyimde Kadının Erkeğe Ve Erkeğin de Kadına Benzemeye Çalışması 165

108. Kebire: Kadının Tenini Gösteren İnce Elbise Giymek. 166

109. Ve 110. Kebireler: Eteği Yerleri Sürüyen Uzun Ve Geniş Kollu Elbise Giyip Böbürlenmek, Kibrinden Sebep Sallanarak Yürümek. 167

111. Kebire: Savaş Dışında Sakalı Siyaha Boyamak. 169

İSTÎSKÂ BABI. 169

112. Kebire: Yıldızın Yağmurda Etkisi Olduğuna İnanarak Bu Yağmuru Falan Yıldız Yağdırdı Deyip İnanmak  169

CENAZE BÖLÜMÜ.. 170

113. 114. 115. 116. 117. Ve 118. Kebireler: Musibet Ve Felâket Anlarında Yüzünü Tırmalamak, Yanaklarına Vurmak, Yaka-Paça Yırtmak, Bağırıp Çağırmak, Ölünün İyiliklerini Anlatarak Ağıt Yakmak, Bu Ağıtı Dinlemek, Saçını Sakalını Yolmak Ve Veyl Ve Helak İle Kendisine Beddua Etmek. 170

119. Ve 120. Kebireler: Ölünün Kemiklerini Kırmak Ve Mezarlar Üzerinde Oturmak. 177

121. 122. ve 123. Kebireler: Mezarlar Üzerinde Mescîd Yapmak, Işık Yakmak, Kadınların Cenazeyi Teşyîi Ve Mezar Ziyareti 178

124. Ve 125. Kebireler: Efsun Yapmak Ve Nazar Boncukları Takmak. 179

126. Kebire: Ölümü Sevmemek. 180

ZEKÂT KİTABI. 181

127. Ve 128. Kebireler: Zekâtı Vermemek Ve Farz Olduktan Sonra Özürsüz Onu Geciktirmek  181

Âyetler: 181

Hadîsler: 181

129. Kebire: Borçlusunun Darda Olduğunu Bildiği Halde Onu Habsetmekle Sıkıştırmak. 194

130. Kebire: Sadaka Mallarında Hile Ve Hıyanet 195

131. Kebire: A’şarı Toplayıp Yığmak, Kötü Niyetle Katiplik Ve Benzeri İşleri Üzerine Almak  196

132. Kebire: Servet Veya Kazanç Bakımından Zengin Olduğu Halde Servetinin Daha da Çoğalması İçin Dilenmek. 199

133. Kebire: Eziyet Verecek Şekilde Israrla Dilenmek. 202

134. Kebire: Zengin Olup Vermesinde Sakınca Olmadığı Halde Yakın Komşusunun İstediği Herhangi Bir Şeyi Vermemek. 204

135. Kebire: Verdiği Sadakayı Başa Kakmak. 205

136. Kebire: Suyun Fazlasını İhtiyaç Ve Zaruret Olduğu Halde Vermemek. 206

137. Kebire: Hakkın Nimetine Küfranı Gerektirecek Şekilde Halka Karşı Küfran-ı Nimet 207

138. Ve 139. Kebireler: Dilencinin Allah Rızası İçin Cennetten Başka Bir Şey İstemesi Ve Allah Rızası İçin İstendiği Halde Zenginin Vermemesi 208

Sadakanın Fazileti, Hükmü Ve Nevi: 210

ORUÇ KİTABI. 213

140. Ve 141. Kebireler: Ramazanda Bir Gün Olsun Oruç Tutmamak Yolculuk Ve Hastalık Gibi Özürleri Olmaksızın Herhangi Bir Şekilde Kasden Orucu Bozmak. 213

142. Kebire: Ramazandan Kazaya Kalmış Orucunu İlk Fırsatta Tutmayıp Geciktirmek. 214

143. Kebire: Kadının Kocası Evde İken Ondan İzin Almadan Ve Rızası Olmadan Nafile Oruç Tutması 214

144. Kebire: Bayram Ve Teşrik Günleri Oruç Tutmak. 215

Oruç İle İlgili Hasen Ve Sahih Hadîsler: 215

İTİKÂF KİTABI. 217

145. 146. ve 147. Kebireler: Nezredilmiş İtikâfı Terketmek Cinsî Münâsebetle İtikâfı Bozmak İtikâfta Olmasa da Cami İçinde Münâsebette Bulunmak. 217

HAC KİTABI. 217

148. Kebire: Gücü Yeterken Ölünceye Kadar Haccetmemek. 217

149. Kebire: Hacda Birinci Tahlilden Umrede Mutlak Tahlilden Önce Ailesi Ve Hatta Hayvan İle de Olsa Münâsebette Bulunmak. 218

150. Kebire: Umre Ve Hac İçin İhrama Giren Kimsenin Yenir Vahşi Bir Hayvanı Bilerek Avlaması 218

151. Kebire: Kocanın İzni Olmadan Kadının Nafile Hac İçin İhrama Girmesi 219

152. Kebire: Kâbeye Hürmetsizlik Etmek Ve Obadaki Yasakları Helâl Tanımak. 219

153. Kebire: Haremi Mekke'de Zulüm Ve Haksızlık. 219

Son Söz: Harem'in Faziletleri İle İlgili Bazı Hususlara Ve Orada Olanlarla Kimlerin Bulunduğuna İşaret Etmek Beyanındadır 221

Ayrıca Sahih Ve Hasen Rivayetlerle Gelen Hadîslerden Bazıları 224

154. Kebire: Medine Halkını Korkutmak. 225

155. Kebire: Medine Halkına Kötülük Düşünmek. 225

156. Kebire: Medine'de Bir Kötülük İhdas Etmek. 225

157. Kebire: Medine'de Kötülük Îhdas Edene Yardımcı Olmak. 225

158. Kebire: Medine'de Kötülük İhdas Edecek Olanlara Gerekli Hazırlığı Yapmak. 226

159. Kebire: Medine'nin Ağaç Ve Bitkilerini Kesmek. 226

Medine'nin Fazileti İle İlgili Sahih Ve Hasen Hadîsler 226

KURBAN KİTABI. 227

160. Kebire: Kurbanın Vacip Olduğunu Kabul Edenlere Göre Gücü Yetenlerin Kurban Kesmemeleri 227

161. Kebire: Kurban Derisini Satmak. 228

AVLANMAK VE HAYVAN BOĞAZLAMAK KİTABI. 228

162. Kebire: Hayvanın Bir Uzvunu Kesmek. 228

163. Kebire: Hayvanın Yüzünü Dağlamak. 228

164. Kebire: Hayvanı Hedef Alıp Ona Atmak. 228

165. Kebire: Hayvanı Aç Ve Susuz Bırakıp Ölümüne Sebep Olmak. 228

166. Kebire: Hayvanlara Eziyet Etmek. 228

167. Kebire: Kurbanı Keserken Başkasına Saygıyı Kastedecek Şekilde Allah'tan Başkası Adına Kurban Kesmek. 230

188. Kebire: Herhangi Bir İş İçin Kurban Adayıp Onu Salıvermek. 231

AKİKA KİTABI. 231

169. Kebire: Doğan Çocuğa Melikü’l-Emlâk Mealinde Ad Takmak. 231

YEM EK KİTABI. 232

170. Kebire: Temiz Olan Sekir Verici Maddeleri Yemek. 232

171. Kebire: Akan Kanı Yemek. 235

172. Kebire: Domuz Etini Yemek. 235

173. Kebire: Ölü Hayvan Ve Darda Kalmanın Dışında Bunlara Katılan Hayvanların Etlerini Yemek  235

174. Kebire: Canlı Hayvanı Ateşte Yakmak. 237

175. Kebire: Pislik Yemek. 238

178. Kebire: Pis Olan Bir Şeyi Yemek. 238

177. Kebire: Zararlı Olan Bir Şeyi Yemek. 238

ALIŞVERİŞ KİTABI. 239

178. Kebire: Hür Adamı Satmak. 239

179. Kebire: Ribayı Yemek. 239

180. Kebire: Riba Yedirmek. 239

181. Kebire: Riba Senedini Yazmak. 239

182. Kebire: Riba İşleminde Şahidlik Yapmak. 239

183. Kebire: Riba Alanla Veren Arasında İrtibat Sağlamak. 239

184. Kebire: Buna Yardımcı Olmak. 239

185. Kebire: Riba Ve Benzerlerinde Haramdır Diyenlere Karşı Hile Yollarına Sapmak. 247

ALIŞVERİŞTE YASAK OLANLAR.. 247

186. Kebire: Aygırı Kısrağa Yaklaştırmamak. 247

187. Kebire: Fasid Alışveriş Ve Diğer Haham Yollardan Elde Edilen Kazançları Yemek. 248

188. Kebire: İhtikar 251

189. Kebire: Küçük Çocuğu Anasından Ayırmak. 253

191. Kebire: Yaş Ve Kuru Üzümü Şarap Yapacak Adama Satmak. 254

192. Kebire: Kötülük Yapacağı Bilinen Bir Adama Genç Çocuğu Teslim Etmek. 254

193. Kebire: Bir Cariyeyi Fuhşa Teşvik Edeceği Tahmin Edilen Adama Vermek. 254

194. Kebire: Çalgı Aleti Olarak Kullanacağı Bilinen Bir Kimseye Tahta Parçası Ve Benzeri Malzemeyi Satmak  254

195. Kebire: Bizi Öldürecek Düşmana Silah Satmak. 254

196. Kebire: İçecek Olduğu Bilinen Kimseye İçki Satmak. 254

197. Kebire: Kullanacak Adama Uyuşturucu Maddeler Satmak. 254

198. Kebire: Alıcı Olmadığı Halde Başkasının Alışverişini Bozmak. 254

199. Kebire: Satış Üzerine Satış. 254

200. Kebire: Alış Üzerine Alış. 254

201. Kebire: Alışverişte Hile Yapmak Ve Aldatmak. 255

202. Kebire: Yalan Yemin İle Malını Satmak. 260

203. Kebire: Hıyanet Ve Aldatmak. 262

204. Kebire: Ölçü Ve Tartılarda Az da Olsa Hile Yapmak. 262

KARZ -ÖDÜNÇ- BABI. 264

204. Kebire: Menfaat Sağlayan Ödünç. 264

İFLAS ETTİRME BABI. 264

205. Kebire: Ödememek Niyetiyle Borç Yapmak. 264

206. Kebire: Ödeme İhtimali Olmadığı Halde Borç Almak. 265

207. Kebire: Sebepsiz Yere Borcu Ödemeyi Uzatmak. 267

HİCİR BABI. 268

208. Kebire: Yetim Malı Yemek. 268

Yetime Bakmak, Ona Acımak Ve Dul Kadınların İşlerine Bakmak Hususunda Son Söz. 270

209. Kebire: Serveti Az da Olsa Küçük de Olsa Haram Ve Günahda Harcamak. 272

SULH BABI. 272

210. Kebire: Zimmî de Olsa Komşuya Eziyet Etmek. 272

211. Kebire: Böbürlenmek İçin İhtiyaçtan Fazla İnşaat Yapmak. 276

212. Kebire: Yerin Hudut Ve Alâmetlerini Değiştirmek Ve Bozmak. 277

213. Kebire: Kör Olana Yanlış Yol Göstermek. 278

214. Kebire: Sahibinin İzni Olmadan Yolunda Tasarruf Etmek. 278

215. Ve 216. Kebireler: Gelip Geçenlere Açık Zarar Verecek Şekilde Umuma Ait Yolda Ve Müşterek Duvarda Adet Dışı Sahibinin İzni Olmadan Tasarruf. 278

ZAMAN BABI. 278

BAŞKASININ KEFİLİ OLMAK.. 278

217. Kebire: Usûlüne Uygun Şekilde Üzerine Aldığı Taahhüdü İmkânı Varken Yerine Getirmekten Kaçmak  278

ŞİRKET VE VEKÂLET BABI. 278

218. Kebire: Ortağın Ortağına Hıyanet Etmesi 278

219. Kebire: Vekilin Müvekkiline Hıyanet Etmesi 278

İKRAR BABI. 279

220. Kebire: Vereselerden Birine Veya Vâris Olmayana Yalan Olarak Borcum Var Demek. 279

221. Kebire: Vereseden Başka Şahidi Olmayan Borç Ve Emânetleri Ölüm Döşeğinde Yatan Hastanın Söylememesi 279

222. Kebire: Bilerek Gerçek Olan Nesebi İnkâr 280

223. Kebire: Yalan Olan Bir Nesebi İkrar 280

ARİYE BABI. 280

224. Kebir: Ariyet Verilen Şeyi Sahibinin İzni Olmadan Kullanacağı Kararlaştırılan Şeyin Haricinde Kullanmak  280

225. Kebire: Ariyet Verilen Şeyi Sahibinin İzni Olmadan Başkasına İareye Vermek Veya Verme Dediği Halde Vermek. 280

226. Kebire: Ariyet Verilen Şeyi Süresi Dolduğu Halde Kullanmaya Devam Etmek. 280

GASB BABI. 280

227. Kebire: Gasb Zorla Başkasının Malını Elinden Almak. 280

İCARE BABI. 282

228. Kebire: İşini Yapan İşçinin Hakkını Vermemek Veya Onu Geciktirmek. 282

ÖLÜ TOPRAĞI İHYA BABI. 283

229. Kebire: Haram Olduğunu Söyleyenler İçin Arafa, Mina Ve Müzdelife'de İnşaat Yapmak  283

230. Kebire: Herkese Serbest Ve Mubah Olan Yol, Mescid, Kervansaray, Medrese Gibi Yerlerden İnsanları Menetmek. 283

231. Kebire: Mülkünün Ve Dükkânının Önünde de Olsa Ammeye Ait Yolu Kiraya Verip Ondan Ücret Almak  283

232.Kebire: Herkese Mubah Olan Bir Suyu Zabtedip Gelip Geçen Yolculara Vermemek. 283

VAKIF BABI. 284

233. Kebire: Vâkıfın Şartını Yerine Getirmemek. 284

LUKATA (YİTİK) BABI. 284

234. Ve 235. Kebireler: Şartlarını Yerine Getirip Gerekli Araştırmayı Yapmadan Bulduğu Malı Kendi Arzusuna Göre Kullanmak. 284

LAKİT -YİTİK VE KAÇAK KÖLE- BABI. 284

236. Kebire: Kaçak Köleyi Ve Yitik Malı Bulduğu Vakit Şahit Tutmayı Terketmek. 284

VASİYET BABI. 284

237. Kebire: Vasiyette Bir Tarafı Zararlandırmak. 284

VEDİ’A (EMÂNET) BABI. 285

240. Kebire: Emânete Hıyanet 285


 “EZ'ZEVÂCİR AN İKTİRATÎL-KEBÂİR”

 

İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR “BÜYÜK GÜNAHLAR”- I

 

 

Bu Kitab Niçin Yazıldı?

 

“..., size Rabbinizden bir öğüd, gönüllerde olan (dert)lere bir şi­fâ, mü’minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. [1]

Hamd, Allah'a mahsustur (O'na hamd ederim). O Allah ki kul­larına olan merhametinden ve kendi şanına yaraşır bir gayretle Kur'an-ı Kerîm'in yasaklayıcı kesin Nas'ları ve bunları açıklayan büyük kişilerin ortaya koydukları açık delilleri ile küçük ve büyük her türlü günahların etrafına yaklaşmağı yasakladı da bu sayede onları her türlü zillet ve cehennem azabından korudu. Onlar da ken­dilerine bu yolda çekidüzen verme imkânını buldular.

Ben, beni her türlü kötülüklerden koruyacak ve iyiliklere yönel­tecek şekilde, Allahu Teâlâ’nın eşi, dengi olmayıp ibadete lâyık olan yalnız kendisi, Efendimiz Muhammed aleyhi'sselâm’ın da O'nun ku­lu ve Resulü olduğuna şehâdet ederim. O peygamber ki, Allahu Teâlâ, emir ve yasaklarında ona uymamızı ve onun ahlâkı ile ahlâklanmamızı emretmiştir. Salât ve selâm ona ve onun, üstün vasıflan hâiz olan “Ashâb”ına olsun.

Bundan sonra bilmiş ol ki, Hicri 753 yılında uzun süre kendi ken­dime kebâir [2] ve kebâir ile ilgili yasaklayıcı, korkutucu ve azâb va'd edici bütün hükümleri delilleri ile birlikte ve gerekli açıklama­ları da içine alan bir eser yazmayı düşündüm. Fakat ne yazık ki te­reddüt içinde kaldım. Çünkü Mekke-i Mükerreme'de gerekli malze­meye sahip değildim. Bu hal, asrının imamı ve zamanının üstadı olan Hafız Ebû Abdullah ez-ZehEbi'ye nisbet edilen bir kitap elime geçin­ceye kadar devam etti. Ne yazık ki bu eser de susuzluğumu gidermek ve maksadımı ifade etmek için kâfi gelmedi. Çünkü bu zat, bu eser­de gerekli araştırma, inceleme ve tertibe riâyet etmedi. İşte bu ve kebâirin çoğalması, insanların gizli ve aşikâre günahlardan kaçınma­maları, beni bu eseri yazmaya sevk etti.

Zira insanlar isyana daldı, şehvetlerine uydu, aldandı ve cennet­ten uzaklaşmaya yöneldiler. Akıbetlerini unuttu, kötülüklere aldırış etmez oldular; Allah'ın azab ve mekrinden emin olmuş bir tavır içi­ne girdiler. Bu mühletin sonucunun bir kahir olacağını anlayamadı­lar. Beşeriyyeti bu vartadan kurtarmak için bir hizmet olmak üzere yukarda anlattıklarımı ve düşündüklerimi içine alan bu eseri yazma­ya başladım. Eserimin bu yönde zecr edici, men' edici, va'z edici olma­sını Allah'tan dilerim. Bu dilek sebebiyledir ki esere Ez-Zevâcib An İktirafil-Kebâir adını verdim.

Arzu ettiğim şekilde tamamlanmasını; şehirli - köylü bütün Müslümanların bundan yararlanarak iç ve dışlarını temizlemelerini Cenâb-ı Hak'tan dilerim. O, bana yeter ve ne güzel koruyucudur. Her hal ü kârda O'na yönelir ve O'ndan yardım dilerim. Güvenim ancak O'nadır. O'na tevekkül eder, O'na dayanırım. O, her şeyin ve Arş'ın Rabbidir. O'nun dilediği olur. Kuvvet ve kudret O'nundur.

Kitabı bir mukaddime ve iki bâb üzere tertip ettim. Mukaddime Kebire'nin tarifini ve âlimlerin kebâir hakkında söylediklerini yaz­dım. Birinci bâbta batini Kebire'leri ve fıkhın bâbları ile ilgisi bulun­mayan Kebire ile ilgili hususları yazdım. İkinci bâbta zahiri kebâir'i Şafiî fıkhına uygun bir üslûp üzere yazdım. Birbirinden daha çirkin ve fahiş olan günahlar hakkındaki açıklamaları ve her birinin merte­besini yerinde açıkladım. Kitaba, tevbenin fazileti hakkında bir de Hatime ekledim. Sonra cehennemi, vasıflarını, cehennemdeki azâb çeşitlerini; daha sonra da cenneti, vasıflarını ve oradaki çeşitli nimet­leri anlattım. Maksadım, insanları cennetten alıkoyup cehennem aza­bına sürükleyen kebair'den korumak ve cennet için gerekli çalışma­ları yaptırmaktır.

Allahu Teâlâ hepimizi cennet ehlinden kılıp Cemâliyle şereflene­cek kullarından eylesin. O, her şeye kaadirdir. Duaları kabul eden de O'dur. Âmîn.[3]

 

Mütercimlerin Önsözü

 

Böyle bir eserin tercemesini bize nasib eden Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd-ü senalar ederiz.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen yüce peygamberimiz Hazret-i Mukammed'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm ederiz.

Bundan sonra bilmiş ol ki; yasaklananı terk etmek, emredileni yapmaktan önce gelir. Bunun için her şeyden evvel dinimizin yasaklarını ve özellikle bü­yük günahları bilmemiz lazımdır. Gerçi bunları yedi ve yetmiş olarak sayan birçok kitaplar olduğu gibi, kebâiri ayırmak için her birinin izlediği kuralları da vardır. Fakat müellif Heytemi gibi 476 kebâiri ve bunlarla ilgili delilleri - âyet ve hadîsleri- bir arada toplayan olmamıştır.

Müellif merkum, büyük günahları diğerlerinden ayırmak için üç esas ka­bul etmiştir:

1- Hakkında had -dünyada peşin ceza- vârid olan,

2- Hadisde hakkında şiddetli veid vârid olan,

3- Hakkında telin vârid olan günahlardır.

Eserde kelime farkı ile ayrı ayrı rivayet edilen hadîslerin tercemede çoğu yerde yalnız birinin metin veya terceme olarak alınması ile yetinilmiş, diğer rivâyetlerin de kaynakları gösterilmiştir. Tercemede bütün rivayetlerin buluna­bilen kaynaklan dipnotta belirtilmiştir. Bazı önemli konularda da gerekli açıklamalar yapılmıştır.

Yukarda belirttiğimiz gibi, şimdiye kadar bütün bu günahtan, onlarla ilgi­li rivayetleri; Gazali ve benzeri din âlimlerinin görüşlerini bir araya toplayan böyle bir esere tesadüf etmemiştik. Müfti, vaiz ve imam-hatip gibi bütün din görevlileri ile tüm Müslümanların şiddetle muhtaç olduktan ve aradıklarını kolayca bulabilecekleri bu eseri, bütün din kardeşlerimize dinî bir hizmet olmak üzere terceme etmiş bulunuyoruz.

Tercemede vâki hataların, önce Cenâb-ı Hak'dan ve sonra da muhterem okuyucularımızdan affını dilerken, gördükleri eksiklikleri adresimize bildirme­lerini rica eder, eserin müellifine Cenâb-ı Hak'dan garik garik rahmetler diler­ken; bu tercemeden bütün Müslümanların faydalanmasını ve emeğimizi rızasına muvafık kılmasını Allahu Teâlâ'dan halisane niyaz ederiz.

                                                                                            Mütercimler Ahmed Hulusi Serdaroğlu, Lütfi Şentürk[4]

 

Takriz

 

Şahabeddin lakabıyla anılan Ahmed Heytemi, hicri onuncu yüz­yılda yaşamış Şafii âlimlerinden değerli bir zattır. Muteber eserler vermiştir; bunlar arasında ilk olarak Arabçadan Türkçeye çevrilen “Ez-Zevacir An-İktirafi'1-Kebâir” adındaki eseri, taşıdığı özellikler bakımından büyük bir önem arz eder!

İslâm dininin hükümleri, emirler ve yasaklar diye iki kısma ay­rılır. Yapılması istenen ve yapılmasında sevab bulunan şeylerle ilgi­li hükümler, emirlerdir. Yapılmaması istenen ve yapılmasında bir gü­nah bulunan işlerle ilgili hükümler de yasaklardır. Yayımlanan dini eserlerin çoğu ibadetlerle ilgili konuları ihtiva ettiklerinden, yasaklarla ilgili konulara bu eserlerde dağınık olarak rastlanır. Halbuki iba­det ve muamelâta müteallik konular bu fıkıh kitaplarında bölümle­re ayrılmak suretiyle tertip ve tanzim edilmişlerdir. Merhum Ahmed Heytemi’de bu fıkıh usulüne uygun olarak her konu ile ilgili yasak­lan toplamış ve kaynak olacak bir eser meydana getirmiştir. Haram­lar ve yasaklar konusunda şimdiye kadar böyle geniş bir eser Türk­çeye çevrilmemiştir.

Böyle kaynak olacak bir eseri Türkçeye çevirerek büyük bir boş­luğu doldurmaya muvaffak olan değerli hocamız Ahmed Serdaroğlu'na ve Lütfi Şentürk'e teşekkür etmeyi borç sayarız. Diğer taraf­tan bu kıymetli Kitaba gereken ihtimamı göstererek titizlikle basımı­nı yapan “Kayıhan kayınları” Sahihlerini de tebrik ederken, daha birçok faydalı eserler yayınlayarak irfan âlemine hizmet etmelerini Cenab-ı Hakk'dan niyaz ederim.

                                                                                                                    A. Fikri Yavuz (İstanbul Eski Müftüsü)[5]

 

MUKADDİME

 

Bilmiş ol ki imamlardan bir cemaat günahların küçüğü de ola­cağını kabul etmemiş, bütün günahları kebâîrden saymışlardır. Üstad Ebû İshak el-İsfirânî, Kaadı Ebû Bekir el-Bâkıllâni, e1-İrşad'da Îmâmu'l-Harameyn, el-Murşid'de İbnu'l-Kuşayri bunlar­dandır. İbn Fûrek de Eş'âire'den böyle bir rivayette bulunmuş ve bu görüşü tercih ederek tefsirinde, “Bize göre Allahu Teâlâ'ya karşı yapılan isyanın hepsi kebâir'dir. Bunların bir kısmına Sagâir denme­si izafîdir, yâni büyüğüne nisbetle küçüktür demektir.

“Eğer yasak edildiğiniz büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (öbür) kabahatlerinizi örteriz.”[6] âyet-i celile'sinin zahiri de bu sözün izafî olduğuna delâlet eder. Mu'tezile’nin günahı; Sağire ve Kebire olarak ikiye ayırmaları, doğru değildir.” dedi. Hatta Kitabının bazı bölümle­rinde de Ashâb-ı Kiram’ın bu görüşte ittifak ettiklerini kaydetti. Subki de buna itimad eder. Kaadı Abdulvahhab, “Bir isyana sağire demek mümkün değildir, ancak kebâir'den kaçınmakla o günah küçülür.” demiştir. Abdulvahhab'ın bu sözü, Taberânî'nin İbn Abbas (r.a.)'dan munkatî olarak rivayet ettiği “Yasak edilen her günah Kebire'dir.”[7], (Diğer rivayette:

“Allah'a isyan sayılan her günah Kebire'dir.” şeklindedir) sözüne uygundur. İbn Abbâs (r.a.)'a kebâir'den sorulduğunda bu şekilde cevap vermiştir.

Cumhûr-i ulemâ isyanı, Sagair ve Kebâir diye ikiye bölmüşlerse de mâna bakımından aralarında fark yoktur. Ayrılık, Sağâir ve Ke­bâir diye adlandırmakta ve bunları mutlak veya izafi olarak zikret­mektedir. Çünkü her iki görüş sahibi de günahlardan bir kısmının adalete mani olup diğer bir kısmının mani olmadığında ittifak etmişlerdir. Birinci görüş Sahihlerinin yani günahların küçüğü olmaz diyenlerin, Allahu Teâlâ'ya karşı yapılan isyana küçük demek­ten kaçınmaları, Allahu Teâlâ'nın şanının yüceliğine ve O'nun aza­bının şiddetine nazarladır. Çünkü O'na karşı yapılan her kusur bü­yüktür. Cumhur, buna bakmamış, çünkü bunun böyle olduğu meydandadır. Onlar bizatihi mâsiyeti Kebâir ve Sağâir'e bölmüşlerdir. Zira Allahu Teâlâ:

“Allah size küfrü, fâsıklığı ve isyanı çirkin gösterdi.”[8], buyurmak­la bizzat kendisi günahı üçe bölmüş; bir kısmına küfür, diğer kıs­mına fısk adını verirken bir diğerine fısk dememiştir. Yine Allahu Teâlâ,

“(O güzel hareket edenler) ufak ufak suçlar hâriç olmak üzere, gü­nahın büyüklerinden ve fuhuşlardan kaçınanlardır.”[9], buyurmuş ve isyanı üçe bölmüştür. Nitekim yakında geleceği gibi Sahih hadisde Kebâir yediye, diğer rivayette de dokuza kadar sayılmıştır. Bir di­ğer Sahih hadisde;

“Ve şuradan şuraya kadar olan (ibadet) ler, Kebâir'den kaçınmak şartüyle aralarındaki küçük günahlara keffâret olur.” buyurulmak-la kebâir bir kısım günahlara tahsis edilmiştir. Eğer günahların hep­si kebâir olsaydı buna cevaz olmazdı. Aynı zamanda zararı daha büyük günahlara kebâir demek daha uygundur. Nitekim,

“Eğer yasak edildiğiniz büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (öbür) kabahatlerinizi örteriz,”[10], ayet-i celilesi, günahların sağâir ve kebâir'e taksiminde sarihtir. Bunun için İmam Gazali, “Kebire ile Sagire arasındaki farkı inkâra kalkışmak doğru olmaz. Zira bunlar şeri'at yollarından öğrenilmiştir.” demiştir.

Günahları küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayıranlar da Kebire'nin tarifinde ihtilaf etmişlerdir. Ashabımızın Kebire'yi tarifle­rinde bir kaç vecih vardır:

Birincisi: Kitab ve Sünnette özellikle o günahı işleyen hakkın­da veîd (azâb ile korkutma) vârid olan günahtır. Er-Ravza'nın ve diğer bazı kitapların ibaresi böyledir. Müteahhirin (sonradan gelen bazı âlimler) ibareden şiddet kaydını kaldırmış ve hakkında yalnız veid vârid olan günahları Kebâir'e katmışlardır. Bunlar. Kitab ve Sünnetin veid - korkutma- bulunan her günahta şiddet kaydı mevcut ve onun lâzım'î vasfıdır demişlerdir. “Özellikle” kaydını koymakla umumî olarak hakkında veid vârid olanlar Kebire olmaktan çıkar. Bazıları da veîd, Kitap ve Sünnette vârid olduğuna göre. Kebire olmak için tahsise lüzum yoktur. Umumî veid, Kebire olmak için yeterlidir, dedilerse de bu doğru değildir, zira onların “Kitabın ve sünnetin nassı ile” sözü, açık ve meydandadır.

İkincisi: Haddi, yani dünyada dayak, recm ve kısas gibi ceza­lan gerektiren suçlar kebâirdendir, dediler. Beğâvî ve diğer bazıla­rının görüşü budur. Rafii:

“Bu görüş, çoğunluğun görüşüdür. Bu­nunla beraber ikinci görüşe daha çok meylederler. Fakat birincisi, Kebâir-i açıklamalarında anlattıklarına daha uygun düşer. Çünkü onlar, öyle Kebire'lerden bahsederler ki hiçbiri hakkında had yoktur. Riba ve yetim malı yemek, anaya babaya âsi olmak, akraba ile münâsebeti kesmek, sihir, söz gezdirme ve yalan şahitliği gibi. Bü­tün bunları büyük günahlardan saydıkları halde hiçbiri hakkında had yoktur.

Her ne kadar Zeyleî, âlimlerin ikinci tarife daha meyyal olduk­larına işaret ediyor, “Havi-i Sağîr” sahibi ve diğer bazıları buna da­yanarak ikinci tevcihin tercih edildiğini kesinlikle söylüyorlarsa da” bütün bu anlattıklarımız birinci tarifin daha doğru olduğunu gös­termektedir. Bu arada EzraTnin, benim söylediğimi tasrih ederek, Bu iki zâtın “Ashâb, ikinci tarife meyyaldir.” dediklerine şaşıyorum. Zira bu, çok uzak bir ihtimaldir.” dedi. Fakat bunu söyleyenlerin maksadı, her ne kadar had yoksa da hakkında nass vârid olanlar Müstesnadır şeklinde ise durum: hafifler. Haklarında, had vârid ol­madığı halde Buhârî ile Müslim'de ana ve babaya isyan ile yalan şa­hitliği kebâir'den sayılmışlardır, buna ne dersiniz? Sorusu da orta­dan kalkmış olur. Bununla beraber birinci görüşe sahip olanlara da bazı sorular yönelir. Onların Kebire dedikleri öyle günahlar var ki bunlar hakkında şiddetli veid vârid olmadığı halde bunlara da -ta­riflerine rağmen- Kebâir demişlerdir. Yine bunun gibi ilerde anlatılacağı üzere İbn Abdüsselâm, hakkında nass vârid olmadığı halde ittifaklı olarak bazı Kebâirlerden söz etmiştir.

Üçüncüsü: Kebâir, haram olduğuna nass vârid olan, yahut cin­sinden olan başka bir isyana had terettüp etmek, hemen farz olan bir farzı terk etmek, şehâdet, rivayet ve yeminde yalancı olmak gibi hu­suslardır. Hirevi “İşrâf”ında, Şurayh “Ravza”da genel icmaa aykırı olan her sözün de Kebâir'den olduğunu ilâve etmişlerdir.

Dördüncüsü: İman ve diğerleri, her cerime -günah- Kebâir'dir, demişlerdir. Nitekim Kafi'i “El-İrşâd” adlı Kitabında böyle demiş, ancak çerim yerine cerire yazmıştır ki aynı mealdedir. İbn Kuşayri “El-Murşid”de, imâm Subki ve diğer bazıları bu görüşü tercih etmişlerdir. Subki “Nihâye”sinde “Adamın yaptığı bir kusur -dine ihanet olmamak şartıyle- takva bakımından ihanete delâ­let ederse, işte bu, Kebire'dir. Şayet azimsiz kendisinden sâdır olur­sa, bu da Sağîre'dir”, demişlerdir. Yaptığı iş, dinin aslına ihanet an­lamını taşırsa bu, küfürdür. Gerçi küfür, büyük günahların en bü­yüğüdür, fakat biz, küfrü değil, büyük günahları anlatıyoruz.

Bermâvi, “Muteahhirîn (sonradan gelen âlimler) İmâm Hasan'ın görüşünü tercih etmişlerdir. Belki de ileride anlatılacağı gibi, sünnet­te mufassal olarak anlatılan ve kıyas yolu ile bunlara katılanları da­ha geniş şekilde içine almış olur.” demiştir. Bermavî, İmâm Hasan'ın görüşüne, Ezra’i’nin  itiraz ettiğini görmemiş gibidir. Çünkü Ezra'i, Sağâir'den sayılan bazı günahlar üzerinde düşündüğün vakit, onun mutlak olarak saydığı Sağâir'ler üzerinde duraklarsın.” dedi. Sanki o, bu sözü, İbn Ebi'd-Dem'in itirazından almış gibidir. Bunu “El-Hadim”de açıklayarak:

“O, bu sözü, İbn Ebi'd-Dem “Zâbitu’n-Nihâye”de bu görüşe dahil edilmiştir”, dedikten sonra, “El-Hâdim'de bunu daha da geniş­leterek:

“Sen birinci imamın sözünü düşündüğün vakit onun, bunu Ke­bire için bir hudud kabul etmediğini - bunu böyle anlayanlar Müs­tesna- anlarsın. Zira bu, hissen anlaşılan küçük günahlara da şâmildir. Halbuki onlar Kebâir değillerdir. Bununla beraber bu ta­rif, aşağıda sayacağımız Kebâir'in efradını içine aldığı için daha şü­mullüdür, fakat hissen anlaşılan küçük günahları da içine aldığı için ağyarını mani değildir.

Bermavi, Rafi’i’den yukarıdaki tevcihleri naklettikten sonra, “Mu­hakkiklerden bazıları haklarında nass varid olan ve kıyas ile tesbit edilen bütün Kebâir'leri içine alan bir tarif yapabilmek için, bütün bu tarifleri birleştirmenin daha uygun olacağını; zira tariflerden bi­rinin içine aldığı Kebâir'i diğeri alamamaktadır.” dediğini söyledi.

Ben de derim ki, hayır, biraz düşünen için imamın bu tarifin­de hiç bir Kebâir'in hâriçte kalmadığı kolaylıkla anlaşılır.

Ezra'î “E1-Hâdim”de Rafi’i’nin söylediklerini anlattıktan sonra, “En doğrusu, bu tariflerin her biri Kebâir'in bir bölümünü anlatmış olup, hepsi ile beraber bütün Kebireler anlatılmış olur.” dedi. Bu­nun için Kebire'yi tarif ederken, Mâverdî, “Haddi gerektiren veya üzerine veid terettüb eden günahtır.” dedi.

İbn Atıyye de, “Haddi gerektiren veya cehennem azabiyle kor­kutulan veya hakkında telin vârid olan her günah Kebâir'dir.” demiştir. İbnu's-Salâh ve diğerlerinden de buna benzer tarifler yakın­da gelecektir.

İmâm'ın “îzin verilmeyen her cerime Kebâir'dir” tarifine itiraz edilmiştir. Bu tarife göre insanlarca hoş karşılanmadığı hissen ifade eden bir lokma hırsızlığın ve yabancı kadını öpüp ellemenin de Ke­bâir'den olması gerekir. Halbuki bunlar Kebâir'den değillerdir, den­miştir. Bu itiraza verilen cevapta, bu gibi günahların Kebâir'den sa­yılmaları çoğunluğun görüşü olmakla beraber, bu iki günahın da Kebâir'den olduğunu söyleyenler vardır ki, buna itiraza mahal kal­maz. Eğer bunların Kebâir olmadığına ittifak olaydı, o vakit itiraz yerinde olurdu.

Beşincisi: Bazıları da Kebire'yi -Haddi gerektiren veya kendi­sine veid terettüb eden günahtır. Sağîre de, cezası az olan günah­tır.” şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif de Maverdi'nin “El-Hâvî” ad­lı eserindeki tarifidir.

Altıncısı: Kendi zatındaki illetten dolayı yasak ve haram liaynihi olan şeyler Kebâir'dir. Şayet bir kimse bunlardan birini -ya­saklanmış başka şeyleri de katmak suretiyle- irtikâb ederse bu Kebire aynı zamanda Fahişe de olur. Meselâ, zina, büyük günah­lardandır. Fakat bu, komşunun karısı ile yapılırsa fahiş bir Kebire olur.

Sağîre, hakkında nass bulunmayan bir şeyi irtikâb etmek veya nassın anlattığı şekilden başka şekilde o günahı irtikâb etmektir. Şayet bunu da, yasaklanmış bir iki günaha irtikâb etmek suretiyle işlerse, o da Kebâir olur. Meselâ, yabancı kadını elleyip öpmek, kü­çük günahtır, fakat bu komşunun ailesi ile yapılırsa -işin içine bir de komşu hakkı girdiği için- Kebire olur. İbnu'r-Rif'a ve di­ğerleri Kaadı Hüseyin'den, o da Huleymi'den böylece rivayet etmiş­lerdir. Yeri geldiğinde genişçe anlatılacaktır. Buna göre her gü­nahta Kebire ve Sağîre vardır. Sağire, kendisine eklenen diğer gü­nahlarla Kebire'ye dönüştüğü gibi, Kebire de diğer günahların ona eklenmesiyle fahiş hal alır ve buna “Kebire-i Fahişe” denir. Küfür, fahişenin en kötüsüdür. Yani diğer günahlarla benzerlik kabul etmeyen en büyük bir günahtır. Bütün bunlarla ilgili olarak verdiği misalleri sırası geldikçe anlatacağız.

Yedincisi: Kitap da “Haramdır” kelimesiyle geçen her şey Kebire'dir. Bunlar da dört şeydir: ölü eti, hınzır, yetim ve benzerinin ma­lını yemek ve savaş alanından kaçmak. Bu tarife göre Kebâir'ler dörde inhisar etmiş olur.

Sekizinci Tarif: Kebâir'i herkesin anlayabileceği şekilde sayı al­tına alabilmek için belirli bir tarifinin bulunmamasıdır. Vahidî “Basît” adlı eserinde buna dayanarak, “Doğrusu herkesin anlayabile­ceği şekilde Kebâir'i içine alacak bir tarif yoktur. Eğer böyle efra­dını cami, ağyarını mâni bir tarif olaydı hiç kimse Sağâir'i irtikâb etmeğe aldırış etmez ve bunu mubah sayarlardı. Ancak Allahu Teâlâ -hepsi açıkça bilinmeyecek şekilde- Kebâir'i gizledi ve bu saye­de insanlar Sağâir'den de kaçmak zorunda kaldılar. Çünkü birçok günahların Kebâir ve birçoklarının da Sağâir oldukları anlatılırken, birçokları da sükût ile geçilmiş ve haklarında kesin bir hükme va­rılmamıştır. Fakat çoğunluk, Kebair'in bilinmiş olduğu görüşüne var­mış, ancak bir tarif, bir kaide veya saymak suretiyle bilinebilecekle­rinde ihtilâf etmişlerdir.” demiştir.

Anlattığımız şu sekiz tarif dışında Muteahhirîn (sonradan ge­len âlimler) ve diğerlerinden rivayet edilmiş daha pek çok tarifler vardır. Bunlardan bazıları:

Hasan, İbn Cübeyr, Mücahid ve Dahhak, “Cehennem ile korku­tulan her günah Kebâirdir.” demişlerdir.

Gazali, “Korku duygusu olmayıp vicdanen azâb duymadan, iha­net ve cür'etle yapılan her günah Kebâirdir. Fakat şehevî arzuları­na mağlûp olarak pişmanlık ve korku duygusu ile yapılan günahlar da Sağîre'dir.” demiştir. Yine Gazali başka bir yerde Kebâir'le ilgili olarak şöyle demiştir: “Kebâir'i sayarak anlatmağa imkân yoktur. Çünkü bunlar rivayet yolu ile bilinir. Halbuki bunların tamamını sayan bir rivayet yoktur.” Fakat Alai buna itiraz ederek, Şayet Gazali, haklarında nass varid olan Kebair’i de bu hükmün içine alıyorsa, o zaman korku ve pişmanlık duygusu ile yapılan zinanında Kebair olmaması gerekir ki bunun böyle olmadığı yani zinanın mutlak surette Kebair olduğu ittifaklıdır. Şayet haklarında nass varid olmayan günahları kastediyorsa, o zaman bir dereceye kadar gerçeğe yaklaşmış olabilir” demiştir.

İbn Abdüsselam bu hususta tenkid edilen bir tarafı şudur: Allahu Teala’ya sövmek, Resullerinden birine hakaret etmek, Kabe veya Mushaf-ı Şerif’i pislikle kirletmek gibi günahların kebire olduklarında şüphe yoktır. Bu tenkide, bunlar şirkin içindedir, diye cevap verilir.

Şems Bermavi, “Bütün bu tenkidler, kebire’yi küfür ve diğer günahlara teşmil ettiğimiz vakit nazara alınır. Yoksa İmamu’l-Haremeyn’in sözünden anlaşılan,küfür dışında kalan Kebair kastedildiği vakit bu tenkidlere mahal kalmaz” demiştir. Her ne kadar küfre en büyük Kebair denir ise de, burada bahis konusu değildir.

İbn Abdüsselam bu söylenenleri anlattıktan sonra der ki:   

“Yine bunun gibi, namuslu bir kadını kendisiyle zina edecek olan bir ada­mın yanına getiren veya bir insanı öldürecek adama teslim edenin günahı, öksüz malı yiyen kimsenin günahından daha büyük oldu­ğunda şüphe yoktur. Bunun gibi, düşmana rehberlik yaparak Müslümanların saklı bulundukları yerleri gösteren kimse de savaş ala­nından kaçan kimseden daha büyük günah işlemiştir. Çünkü düş­manın Müslümanlara mal, can ve namus yönünden her türlü kötü­lüğü yapacaklarını bile bile bunu işlemiştir. Yine bunun gibi, birisi­nin aleyhinde yalan konuşması sebebiyle onun öldürüleceğini bile­rek bu yalanı söylemesi de en büyük günahlardandır”. Bütün bun­ları ve benzerlerini sıralayarak anlatmağa devam etti ve “Bazı âlim­lere göre, hakkında veid –korkutma- had –ceza- veya tel'in varid olan her günah Kebire'dir.”, dedi ve “Buna göre yolu göste­ren bu istikameti tayin ettiren alametleri, nişan ve işaret ve hudut­ları değiştirmek de Kebâirdendir. Zira bunun hakkında da tel'in va­rid olmuştur.”, diye ilâve etti. Buna göre, hakkında veid, tel'in ve had vârid olan günahlar gibi fesadı olan her günah da Kebire'dir.

İbn Dakik diyor ki: “Yapılan günahın zararı tek yönlü olarak düşünülmemeli, diğer zararları da göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü günahın bir tek zararını düşünüp hüküm vermekte insan bazan yanılabilir. Meselâ, içkinin zararlarından ilk akla gelen sarhoş­luk ve akli dengenin bozulmasıdır. Şayet biz, içkinin bu zararını tek yönlü olarak ele alırsak, az miktarda içkinin Kebâir'den olmaması gerekir. Çünkü bir kaç damla içki sarhoşluk vermez. Halbuki şara­bın bir katresi dahi haram ve bir damlasını içmek de Kebire'dir. Çün­kü az, insanı çoğa götürür. İşte bu zarar, o katreyi büyük günah yapar”.

Celâl Belkini, İbn Dakîk'in, şarabın katresi hakkındaki açıkla­malarını İbn Abdüsselâm daha önce yaptıktan ve “Kavâid” adlı ese­rinde bunu anlattıktan sonra, “Bu hususta hiç bir âlimin koymuş olduğu bir usûl ve kaideye rastlamadım.” demiştir. Belki de bu sö­zünden muradı, “itirazdan kurtulmuş bir kaide veya efradını cami, ağyarını mani bir tarif bulamadım,” demek istemiştir,” demiştir.

Bu hususta Muteahhirin'in beyanlarından birisi de İbnu's-Salah'ın fetvâsındaki sözüdür. Nitekim Celâl Belkini, “Ben de bu görüşü kabul ediyorum.” demiştir. Buna göre, mutlak surette, işte bu, büyük bir günahtır, denen her günah Kebire'dir. Bununla bera­ber bunun da bazı alâmetleri vardır. Bunlar kitap ve sünnette; dünyada ceza tertibi, cehennem azabı ile korkutmak, lanetlemek ve bu günahı irtikâb edene “Fâsık” denebilmek gibi şeylerdir.

Şeyhu'l-îslâm Barzi “Hâvî” üzerine yazdığı tefsirinde bunu özet­leyerek “Gerçek şu ki; herhangi bir günaha kitap ve sünnette veîd, had veya teftin vârid olur veya zaran hakkında veîd ve had vârid olanların birinin zararına denk olur veyahut bu, yaptığı iş haklarıda nass vârid olan Kebâir'in küçüğüne benzerse, işte bunlar Kebâir’dir. Meselâ, masum zanniyle öldürdüğü adam için sonradan kısas hakkının var olduğunun anlaşılması veya yabancı kadındır zanniy­le zina ettiği bir kadının sonra kendi karısı olduğunun anlaşılması gibi.” demiştir. Bu sonradan anlattığını İbn Abdüsselâm -Kavaid'in­de daha önce anlattığını da İbn Abbas (r.a.)'ın, “Allahu Teâlâ'nın cehennem va'di, gazab, lanet veya azabı ile sonuçlandırdığı her gü­nah Kebâir'dir.” dediği bunu teyid eder. Bunu İbn Cerîr İbn Abbâs (r.a.)'dan rivayet etmiştir.

Şunu bilmiş ol ki yukarda kaydettiğimiz tarifler, efradını ca­mi ağyarını mani değil, belki takribi tariflerdir. Yoksa bunları tam mânasiyle zabt etmek mümkün değildir. Diğer bazıları da herhangi bir tarif ile onları bir kaide altına almadan teker teker Kebâir'i say­mışlardır, İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden gelen bir rivayette Kebair, Nisa sûresinin başından:

âyetine kadar sayılan günahlardır, demişlerdir. Diğer bazıları da büyük günahların yedi olduğunu söylemişlerdir ki:

“Helak edici yedi (günahtan) sakının. (Bunlar) Allah'a eş tutmak, si­hir, haklı olarak öldürülenden başka, Allah'ın haram kıldığı adamı öldürmek, yetim malı yemek, ribâ yemek, harbin kızıştığı gün geri dönmek, evli mü’min ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara if­fetsizlik isnad etmek.”[11], hadisde buyurulmuştur. Yine Buhari ile Müslim'in diğer rivayetlerinde şöyle buyurulmuştur:

“Kebair, Allah'a ortak koşmak, sihir (yapmak ve yaptırmak), anne ve babaya asi olmak ve adam öldürmektir”. Ayrıca Buhari “Yemin-i ğamûs”i, Müslim ise “Yalan yere yemin”i ziyâde etmişlerdir.

Bunların cevabında deriz ki: Resûl-i Ekrem, o zamanın icablarına göre açıklanması gereken büyük günahları saymışlardır, yok­sa büyük günahlar yalnız bunlardan ibarettir demek değildir. Hz. Ali, Atâ, Ubeyd İbn Umeyr, Kebâir'in yedi olduğunu söyleyenlerden­dir. Kebâir'in on dört, on beş olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi İbn Mesûd (r.a.) gibi dört olduğunu söyleyenler de vardır. Ayrıca İbn Mesûd (r.a.)'den Kebâir'in üç başka bir yerde de on olduğuna dair rivayetler vardır. Abdurrazzak ve Taberânî'nin İbn Abbâs (r.a.)'dan rivayetinde yediden ziyâde yetmişe yakın oldukları söylenir, İbn Abbâs (r.a.)'in en büyük talebelerinden olan Saîd İbn Cübeyr, sınıf ve nevileri bakımından Kebâir'in yedi yüze yakın olduğunu söyler. Bu rivayeti Taberânî Saîd'den o da İbn Abbâs (r.a.)'dan nakletmiştir. Şöyle ki: Adamın biri İbn Abbâs (r.a.)'a:

“Kebâir yedi midir?” diye sorunca, İbn Abbâs (r.a.):

“Yediye değil, yediyüze yakındır, ancak istiğfar sayesinde Kebire diye bir şey kalmadığı gibi, israr ile de Sağire Kebire'ye dönü­şür,” buyurdu. Bizim adamlarımızdan Deylemi,

“Biz kendi gayreti­mizle telif ettiğimiz bir risalede Kebâir'i topladık. Bunlar kırkın üs­tündedir.” demiştir. Bu da İbn Abbâs (r.a.)’ın görüşüne yakındır.

Şeyhülislâm Alâf “Kavâid” adlı Kitabında anlattığına göre Re­sûl-i Ekrem'in sarih olarak bildirdiği Kebâir'i bir risalede topladı. Bunlar; Allah'a eş tutmak, adam öldürmek, zina yapmak -bunun en fahişi, komşu karısı ile münâsebette bulunmaktır-, savaştan kaçmak, zibâ yemek, yetim malı yemek, iffetli kadına iffetsizlik isnad etmek, sihir yapmak ve yaptırmak, haksız yere Müslümanın ır­zına dil uzatmak, yalan yere şahitlik yapmak, nemime ve söz gez­dirmek, hırsızlık yapmak, içki içmek, Kabe'ye saygısızlıkta bulun­mak, verilen sözü ve yapılan pazarlığı bozmak, sünneti terk etmek, hicretten sonra taarrub (Taarrub, Medine'ye hicret ettikten sonra kendisine cihad borç olup savaşa hazırlanacağı yerde, “Hayır, ben bedeviyim” deyip geri, eski haline dönmek demektir). Allah'ın rah­metinden ümit kesmek, Allah'ın mekrinden emin olmak, suyunun fazlasını yolcuya vermemek, idrar sıçramasından kaçınmamak, ana ve babaya isyan etmek, onlara kötü söz söylemeğe sebep olmak ve vasiyeti yerine getirmemektir ki bunlar, hadîsde haklarında nass varid olan yirmi beş Kebâir'dir.

Ben de derim ki: Ganimet malından çalmak, erkek hayvanın dişisine binmesine mani olmak (nitekim aşağıda Bezzâr'ın rivayet ettiği hadisde Resûl-i Ekrem bunu büyük günahların en büyüklerin­den saymıştır), Beyhaki’nin rivayet ettiği Kabe'ye karşı saygısızlık göstermek, (bu da bu işi helâl görmediği vakittir), gibi günahlar da bunlara ilâve edilir. Fakat Celâl Belkini, yukarda işaret edilen Kebâirleri saydıktan sonra, “Yukarıdaki hadislerde anlatılan daha birçok Kebâir kalmıştır. Onlar da, erkek hayvanı dişisinden menetmek, sihir öğrenmek, sihir yaptırmak, Allah'a sûizanda bulunmak, gani­met malını zimmetine geçirmek, özürsüz olarak iki namazı bir ara­da kılmak gibi günahlardır.” demiştir. Fakat iki namazı bir arada özürsüz olarak kılmanın Kebâir'den olduğu hakkındaki hadis zayıf­tır. Bunlarla beraber haklarında nass varid olan Kebâir otuza çıkmış olur. Ancak erkek hayvanı dişisinden men etmenin büyük gü­nahlardan olduğu hakkındaki hadîsin senedi zayıf olduğu gibi, zaran da diğerleri gibi değildir. Hadisde zikri geçtiği için onu andık. Hırsızlık hakkında da “Kebire'dir” diye bir nass varid olmamış; nass, ganimet malından çalma hakkında varid olmuştur. Gerçi Buhâri ile Müslim'in rivayetinde

“Hırsız, hırsızlık ettiği zaman mü’min olduğu halde hırsızlık  et­mez.”[12], Nesei'nin rivayetinde de

“Şayet bunu yaparsa İslâm ipini boynundan çıkarmış olur. (Bundan sonra) bu kimse tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.”[13], buyurulmuştur. Bir eli ile muahede ederken diğer eliyle onu bozma işinin geçmiş hadîslerde Kebâir'den olduğu hakkında bir sarahat yoktur, ancak şiddetli veid vardır. Sünneti terk hakkında da durum aynıdır, zira sünneti terk etmenin Kebâir'den olduğuna dâir hadîs­lerde bir nass yoktur. Yalnız Müslim'in şartlarına göre Sahih oldu­ğunu söyleyen Hâkim, “Müstedrek”inde,

“Farz olan beş vakit namaz, Cuma ve Ramazan gibi ibadetler (ara­larındaki günahlara) keffârettirler. Ancak üç günaha keffâret ol­mazlar. Bunlar Allah'a eş tutmak, bir adam ile muâhedeleşip anlaştıktan sonra onu öldürmek ve bir de sünneti terk etmektir.” şek­linde bir hadîs rivayet etmiştir. Resûl-i Ekrem hadisde geçen “Neks-i Safka”yı tercemede gösterdiğimiz şekilde açıkladığı gibi, sünneti terk etmeği de cemaat ve toplumdan ayrılmakla şerh etmiştir. Ahmed ve Ebû Davûd'dan gelen

“Cemaatten bir karış ayrılan kimse İslâm bağını boynundan çıkar­mış olur.”[14], hadîsi bunu teyid eder. “Cemaatten ayrılmak” tan maksad, bid'atlere sapmaktır.

Kebire'ler ile ilgili hadîslerden bahsetmekte beis yoktur. Bunlar ikiye ayrılır. Birincisi, Kebire'den, cezasının büyüğünden, helak edi­ci olanından açıkça bahsedilen günahlardır. Diğeri de lanetlenen veya “Bunu yapan Allah'ın gazabına uğrar” diye buyurulan veya iş­lediği bu günah için şiddetli veid -korkutma- bildirilen günahlardır.[15]

 

Birinci İle İlgili Hadisler

 

1- Buharî ile Müslim'in rivayet ettiği hadisde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Size en büyük günahları haber vereyim mi? (Resûl-i Ekrem bu dik­kat emrini üç defa tekrarladıkdan sonra) “Allah'a şirk koşmak, an­ne ve babaya asi olmak, yalan şahitliği yapmak ve yalan konuşmak­tır”. (Hadisi rivayet eden zât diyor ki):

“Resûl-i Ekrem (bu yalan şahitliği sözüne kadar diğerlerini yaslanmış vaziyette anlatırken) bu­rada doğrularak oturdu ve durmadan tekrar etmeğe başladı. O de­rece tekrarladı ki keşke sükût edeydi dedik.” [16]

2- Yine Buharî ile Müslim'in diğer bir rivayetinde, Resûl-i Ek­rem Kebairi sayarken şirk ile anne ve babaya asi olmağı anlattı ve bu arada adam öldürmeği de saydı. Yalan şahitliğini ve yalan yere yemini de en büyük günahlardan saydı.

3- Yine Buhâri ile Müslim'in diğer rivayetinde râvi, Resûl-i Ekrem'e:

“En büyük günah hangisidir?” diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ seni yarattığı halde Ona ortak koşmandır,” bu­yurdu. Ben;

“Evet, ya Resulallah, bu büyük, bundan sonra hangisi daha bü­yük?” diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Seninle yeyecek (onu bakamam) korkusu ile çocuğunu öldürmendir,” buyurdu. Ben:

“Sonra hangisidir, ya Resûlallah?” diye sordum. Resûl-i Ek­rem:

“Komşunun karısı ile zina etmendir”[17], buyurdu.

4- Yine Buhârî ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Büyük günahlardan birisi de kişinin anne ve babasına sövüp saymasıdır,” buyurdu. Kendisine:

“Hiç insan kendi anne ve babasına söver mi?” diye soruldu. Re­sûl-i Ekrem:

“Evet, adam başkasının babasına ve annesine söver, o da onun babasına ve annesine söver”[18], buyurdu.

Buhârî'nin diğer bir rivayetinde, bu son günah Ekber-i Kebâir'den, en büyük günahlardan sayılmıştır. Yine Buhârî başka bir riva­yetinde de “Allah'a şirk koşmayı, adam öldürmeyi, anne ve babaya âsi olmayı ve yalan yere yemini” kebâir'den saymıştır. Başka bir ri­vayetinde de “Şirki, haksız yere adam öldürmeyi, yetim malı ve riba yemeyi, savaş alanından kaçmayı, namuslu kadınlara iftirayı, helak edici günahlardan saydı. Diğer Sahih bir rivayette de bu yedi günah ile Müslüman olan anne ve babaya âsi olmayı, Kabe'ye say­gısızlığı” da Kebâir'den saymıştır. Sidik ve idrardan sakınmamanın da Kebâir'den olduğuna dâir rivayetler gelecektir.

Şube ve diğerlerinin “zayıftır” dediği, İbn Hibbân ve diğer bazı­larının mevsuk olduğunu söyledikleri Bezzâr'ın rivayet ettiği bir hadisde, “Hicretten sonra taarrub (yâni bedevi Arap ahlâkı ile ahlâklanmak)”  [19], yine zayıf olan başka bir rivayette de, “Hicret ettikten sonra Arabîliğe dönmek” şekillerinde ziyâdeler bulunmaktadır. Hicret ettikten sonra Arabîliğe dönmek demek, Medine'ye hicret et­tikten sonra kendisine cihad borç olup savaşa hazırlanacağı yerde, “Hayır ben savaşmam, bedeviyim” deyip geri, eski haline dönmesi demektir. Nitekim seleften (geçmiş âlimlerden) bazıları:

“Hakikat kendilerine hidâyet besbelli olduktan sonra arkalarına dö­nenler (yok mu?) şeytan onları fitlemiş, onlara uzun zaman göster­miştir.”[20] âyetiyle buna delil çekmişlerdir. İbn Sirîn'in Ubeyde'den gelen “Hicretten sonra Arabîliğe, bedevîliğe irtidad ve dönüş kebâirdendir.” rivayeti de buna uygun düşer. Havileri arasında munker birisi bulunan Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Dikkat edin, ben size Ekber-i Kebair'i haber vereyim, Allah'a şirk koşmak, ana babaya asi olmak.” buyurdu. Resûl-i Ekrem (buraya kadar an­lattıklarını) dizlerini dikmiş ve ellerini dizlerinin altından bağlamış, bir vaziyette anlatıyordu. Hemen ellerini çözdü ve eli ile dilinin ucun­dan tutarak “Aman yalan şahitliğinden sakının”[21], buyurdu. Mudelles olan diğer bir rivayette de “Size en büyük günahları haber vereyim mi? Allah'a şirk koşmaktır.”, buyurdu ve “Kim Allah'a eş tutarsa, muhakkak pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.”[22], mealindeki âyetini okudu. Sonra devamla “Anne ve babaya âsi olmak­tır.” buyurdu ve: “Bana, ana ve babana şükret. Dönüş ancak bana­dır.”[23], mealindeki âyet-i celîlesini okudu. Resûl-i Ekrem bütün bunları yaslanmış vaziyette anlatırken birden toparlanıp ayakları üzerine oturdu ve “Aman yalan konuşmaktan korununuz.”[24], buyurdu.

5- Ahmed'in rivayetinde, şöyle buyurulmuştur:

“En büyük günahlar, Allah'a şirk koşmak, anne ve babaya âsi olmak. Bir kimse sabır yemini yani şahitlik yapar ve buna da sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa Allah, kıyamete kadar onu kalbinde bir leke kılar.”[25]

6- Bezzâr'ın zayıf senedle rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“En büyük günahlar, Allah'a şirk koşmak, anne ve babaya âsi ol­mak, suyun fazlasından muhtaçları menetmek ve erkek hayvanı di­şisinden uzaklaştırmaktır.” [26]

7- İbn Murdeveyh'in senedinde zayıflık bulunan rivayetinde:

“Kıyamet günü Allah katında en büyük günahlar: Allah'a şirk koş­mak, haksız yere adam öldürmek, savaş günü Allah yolunda savaşdan kaçmak, anne ve babaya asi olmak, namuslu ve evli kadınlara dil uzatmak, sihir öğrenmek, riba yemek ve öksüz malı yemektir.”[27] buyuruldu.

İbn Ebî Hâtem'in rivayetinde de “Şarap, en büyük günahlardan­dır ve bütün kötülüklerin anasıdır. Şarap içen namazı da terk eder. Ana, teyze, hala ve diğer mahremleri ile de zina eder.” buyurulmuştur. Yine İbn Ebî Hâtem'in rivayetinde “Bir kimsenin haksız yere bir başkasının karısına dil uzatması, en büyük günahlardandır.” buyurulmuştur. Ahmed ve Ebû Davud'un,

“En büyük günahlardan birisi de haksız yere Müslümanın ırzına dil uzatmaktır[28], şeklindeki rivayeti de buna uygundur. Bezzâr da zayıf bir sened ile rivayetinde,

“Her kim mazeretsiz iki namazı bir vakitte kılarsa, Kebâirden bi­rini irtikâb etmiş olur.” buyurulmuştur. Yine İbn Ebî Hâtem ve Bez-zâr'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem'e Kebâirlerden sorulmuş o da.

“Allah'a şirk koşmak, O'nun rahmetinden ümit kesmek ve mekrinden emin olmaktır. Bu sonuncusu da Ekber-i Kebâir'dendir.” buyur­du. Bu hadisin mevkuf olmasının akla daha yakın olduğu söylenmiş­tir. Ayrıca Dare Kutnî

“Vasiyette, hak sahibini zararlandırmak da Kebâir'dendir.”[29], diye bir hadis rivayet etmişse de, İbn Ebî Hâtem “Doğrusu bu riva­yet de mevkuftur.” demiştir.[30]

 

İkinci Nevi Hadîsler

 

1- Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Üç sınıf İnsan var ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları tezkiye etmez. Onlar için acıklı azâb vardır.” bu­yurdu ve bunu üç kere tekrarladı. Râvi Ebû Zer:

“Bunlar mahvoldu, helak oldular, kimdirler, ya Resûlallah?” di­ye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Böbürlenerek cübbe ve paltolarını şarlatanlar, başa kakmak suretiyle ikramda bulunanlar ve yalan yemin ile mal satanlardır.” buyurdu. Bunun diğer rivayet şeklinde helak olanlar, “Yaşlı zâni, ya­lancı hükümdar ve kibirli yoksullardır.”[31], buyurulmuştur.

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde bu helak olan üç kişinin “Çöl­de fazla suyu olduğu halde onu yolcuya vermeyen, ikindiden sonra öyle olmadığı halde yalan yemin ile böyledir, diye kandırıp malını satan ve dünyalık temini maksadıyle hükümdara bîat eden, istediği­ni aldığında onun emrinde kalan, fakat umduğunu bulamayınca ah­dini bozan kimsedir.”[32], şeklindedir.

2- Ahmed'in tahrîç ettiği bir hadisde de şöyle buyuruîmuştur:

“Allahu Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki kıyamet günü onlarla ko­nuşmaz, onları tezkiye etmez ve taraflarına bakmaz.”

“Bunlar kimlerdir, ey Allah'ın Resulü?” diye sorulduğunda, Resûl-i Ekrem:

“An­ne ve babasından veya evlâdından yüz çevirip uzaklaşanlar, kendi­sini azâd edip hürriyetine kavuşturan, topluma karşı nankörlük edip onlardan ayrılan kimselerdir.”[33], buyurdu.

Müslim'in bir rivayetinde ise:

“Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti, efendilerinin izni ol­madan başkalarını efendi edinen üzerine olsun. Allahu Teâlâ farz ve nafileden hiç bir ibadeti ondan kabul etmez.”[34], buyurulmuştur.

Yine Buhâri ile Müslim'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Söz gezdiren cennete giremez.”[35]Ahmed'in rivayetinde ise,

 “Üç kişi cennete giremez. Bunlar, devamlı içki içen, akrabaları ile il­gilerini kesen ve sihirbazlara inanan kimselerdir.”[36], buyurulmuş­tur.

3- Ahmed ve Buhârî'nin rivayetlerinde şöyle buyurulmuştur:

 “(Allahu Teâlâ buyuruyor): Üç sınıf var ki kıyamet günü bunların hasmı doğrudan doğruya benim t Benim adıma and içer, sonra ye­minini bozar yerine getirmez, hür bir adamı köle diye satar, bir iş gördürmek için bir işçiyi tutar, işini gördürür de, sonra ücretini ver­mez.” [37]

4- Ahmed ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Anne ve babasına asi olan, devamlı içki içen ve yaptığı iyiliği başa kakan cennete giremez.”[38], buyurmuştur.

5- Ahmed ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde

“Anne ve babasına asi olan, devamlı içki içen ve kaderi inkâr eden cennete giremez.” [39]

6- Ahmed'in zayıf bir sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“(Şu) beş (günah) sahibi cennete giremez. Bunlar, devamlı içki içen, Sihre inanan, akrabası ile ilgisini kesen, gaybden haber veren kâ­hin ve yaptığı iyiliği başa kakanlardır.” [40]

7- Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde de,

“Allah'tan başkası için kurban kesene lanet olsun, anne ve babasını tel'in edenlere lanet olsun, bidati îcad edene lanet olsun, yerin alâme­tini, yolun işaretlerini değiştirenlere lanet olsun.”[41], buyurulmuştur.

8- Hâkim de Sahih olduğunu söylediği bir rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Üç kimse cennete giremez. Bunlar, anne ve babasına asi olan, dey­yus, bir de giyim ve davranışlarında kendilerini erkeklere benzeten kadınlardır.” [42]

İşte yukarda sıraladığımız bu hadisler ile Alâi ve diğerlerinin, bir kısım günahların Kebire ve Kebire derecesinde olduklarını beyan için açık nasslar olduklarına işaret etmişlerdir. Günahları etraflıca açıklayacağımız sırada inşaallah bu hususlarla ilgili daha pek çok ha­disleri ele alacağız. Burada bunları öncelikle anlatmamızın sebebi, Alâi ve diğerlerinin sözlerinin esaslarına işaret içindir.

Ebû Talib-i Mekki'ye gelince; o da Kebâir'i on yediye çıkarmıştır. Bunların dördü kalbdedir ve şunlardır:

Allah'a şirk koşmak,

İsyana devam etmeğe niyetli olmak,

Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek,

Allah'ın mekrinden emin olmaktır. Dördü de dildedir ve şunlardır:

İftira etmek.

Yalan şahitliği yapmak.

İnsanın durumunu veya bir uzvunu değiştiren sihir,

Hakkı ibtal eden veya batılı yerleştiren yalan yemindir. Üçü de midededir. Onlar da:

Haksız olarak haramı, yetim malını yemek,

Riba yemek,

Sarhoşluk veren şeyleri yemek ve içmek,

İkisi de edeb yerindedir. Bunlar:

Zina ve livatadır,

İkisi de eldedir ve şunlardır:

Adam öldürmek.

Hırsızlık yapmak.

Birisi ayaktadır.

O da savaş alanından kaçmaktır. Diğer birisi de bütün bedendedir. O da anne ve babasına âsi ol­maktır.[43]

 

KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLARDAN SAKINDIRMA HAKKINDA SON SÖZ

 

Bu hatimeyi öne almaktaki maksadımız, Allah'ın lütuf ve keremiyle, insanları helake götüren, Cennetten uzaklaştıran, zillet ve mes­kenete duçar eden, sorumluluk ve vebal altında bırakan, özellikle Cennette küçük düşüren her çeşit günahlardan alıkoymak içindir.

Allahu Teâlâ hepimize rızasına uygun ameller nasîb edip gü­nahlardan korusun.

Bilmiş ol ki Allahu Teâlâ kendisine isyan edenlere çeşitli şekil­lerde azâb edeceğini bildirmekle kullarını günah işlemeğe karşı uyar­mıştır. Nitekim Allahu-Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmakta­dır:

“Onlar bizi gazablandırınca kendilerinden intikam aldık.” [44]

“Bu suretle onlar serkeşlik ederek yasak edileni yapmakta ısrar edin­ce kendilerine, “Hor ve zelil maymunlar olun” dedik.” [45]

“Eğer Allah insanları kesibleri ile hemen muaheze ediverecek olsa, yeryüzünde bir deprenen bırakmazdı.” [46]

“Kim kendisine doğru yol besbelli oldukdan sonra peygambere mu­halefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakırız (fakat âhirette) kendisini cehenneme ko­yarız. O, ne kötü bir yerdir.” [47]

“Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve o, kendisine Allah'tan başka ne bir yar, ne bir mededkâr da bulamaz.” [48]Bu hususta da­ha pek çok âyetler vardır.                                            

Sahih hadisde şöyle vârid olmuştur:

“Allahu Teala bir takım şeyleri farz kıldı, onları kaybetmeyin (ye­rine getirin). (Helâl haram diye) bir takım hududlar çizdi, bunları aşmayın (bu çerçeve dışına taşmayın). Unuttuğundan değil de rah­met olarak bazı şeyleri sükût geçti, onlar üzerinde araştırma yapma­yın.” [49]

Yine Buhari ile Müslim'de rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem,

“Hiç şüphesiz Allah kıskanır. Muhakkak mü’min de kıskanır. Allah'ın kıskanması, Allah'ın mü’mine haram kıldığı şeyi' mü’minin işleme' sidir.”[50], buyurmuştur.

Yine Buhâri ile Müslim'de Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah'tan daha çok kıskanan kimse yoktur. Bunun için kötülüklerin açığını da gizlisini de haram kılmıştır. Allah'tan daha çok övül­mek, kendisine sevimli olan kimse yoktur.” [51]

Yine Sahih bir hadîsde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Mü’min bir günah işlediği vakit, kalbine siyah bir nokta bir leke vu­rulur. Tevbe ederse kalbi cilalanır ve yeniden parları tevbe etmez isyana devam ederse, siyah lekeler kalbini kaplayıncaya kadar ar­tar.”[52] İşte Âllâhu Teala'nın

“Bilâkis, onların kazanmakta oldukları, kalblerini yenmiş (paslan­dırmış) tır.” [53] ayetindeki   “Ran” dan   muradı da budur.

Yine Buhari ile Müslim'in rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Muaz İbn Cebeli Yemen'e vali gönderirken ona

“Mazlumun bedduasından sakın, zira onunla Allah arasında perde yoktur[54], buyurmuştur.

İbnu'l-Cevzî'nin, Enes İbn Mâlik radıyallahü anh'ın annesi Ümmü Sûleym'den rivayetinde, Ümmü Süleym Resûl-i Ekrem'den öğüt istemiş, Resûl-i Ekrem de

“Günahlardan uzaklaş, zira en makbul hicret, günahlardan uzaklaş­maktır. Farzlara devam et, zira en üstün cihad farzları edâ etmek­tir. Allah'ı çok zikret, zira Allah katında zikirden daha sevimli bir ibadet yoktur.”[55] buyurmuştur.

Ebû Zer (r.a.) Resûl-i Ekrem'e:

“Hangi hicret sahibi daha makbuldür?”   diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Günahları terk edip onlardan uzaklaşandır,” buyurdu. Bu anlamda daha pek çok hadîsler vardır.

Huzeyfe (r.a.)'ye, “Şu İsrâiloğulları, dînlerini terk ettikleri için mi suretleri değiştirilerek hınzır ve maymun olmak ve kendi kendile­rini öldürmek gibi çeşitli şekillerde azâb edildiler?” diye sordular. Huzeyfe (r.a.):

“Hayır, onlar açıkça inkâr etmediler, fakat emr olundukları şeyi yapmamak ve yasaklanan şeyleri yapmak için on­lara yüklenmeleri sebebiyle, insan, gömleğinden sıyrıldığı gibi, on­lar da dinlerinden ayrıldılar,” dedi.

İbn Abbâs radıyallahu anhuma diyor ki:

“Ey günah sahibi, bir günahı bırakıp daha büyüğünü işlerken son nefesinden nasıl emin olursun? Böyle bir emniyet içinde bu günahları nasıl işlersin? Ya­zıklar olsun sana, sağında ve solundaki meleklerden utanmaz mısın? Yaptığın günah ne kadar büyük ise, tevbe etmeden beklemen, on­dan daha büyük günahtır. Tasarladığın günahı, yaptım, diye sevin­men, o günahtan daha büyüktür. Yapmak istediğin herhangi bir kö­tülüğü yapamadım diye üzülmen, onu yapmandan daha günahtır. Bir günahı işlerken rüzgârın kapıyı sarsmasından korkarken, Allahu Teâlâ’nın seni gördüğünü bilerek ondan gönlünün ıztırap duymama­sı daha büyük günahtır. Yazıklar olsun sana, ne sanıyorsun? Eyyup aleyhisselâm senin işlediğin günahtan daha büyük bir günah mı iş­ledi de Allahu Teâlâ vücudunda, malında ona bu kadar belâlar ver­di? Aslında onun kusuru, kendisinden yardım isteyen bir mazluma yardım etmemesiydi”.

Fakat İbn Abbâş (r.a.)'dan böyle bir rivayet doğru olmasa ge­rektir. Şayet rivayet doğru ise tevile muhtaçtır. Çünkü Sahih kavle göre peygamberler nübüvvetten önce ve sonra -ister kasden ister sehven- günahların Kebâir ve Sağâir’inden masundurlar. Rivayet doğru ise tevili şöyledir:

Kendisinden yardım isteyene, imkânları olmadığı için yardım ede­memiş. Ancak imkânları olmasa bile yine yardım isteyenin yardımı­na koşması gerekirdi. Bu, daha iyi bir davranış olacaktı, işte daha iyiyi terk ettiği için Allahu Teâlâ kendisini muaheze etti.[56]

Bilâl İbn Sâd, “Yaptığın günahın küçüklüğüne değil, onu kime karşı yaptığına bak.” demiştir.                        

Hasan-ı Basri “Ey Âdemoğlu, günahı hiç yapmamak, yaptıktan sonra tevbe edip ondan vazgeçmekten çok daha kolay ve hayırlıdır.” demiştir.

Muhammed İbn Kâb el-Kuradi’de “Allahu Teâlâ'ya günahı terk etmekten daha sevimli bir ibadetle ibadet edilmemiştir.” demiştir. Nitekim bunu

“Size bir şey emrettiğim vakit, gücünüz yettiği kadar onu yapınız. Bir şeyi yasakladığım vakit de ondan (mutlak surette) sakınınız.”[57], Sahih hadis teyid etmektedir. Resûl-i Ekrem bu hadisde, emrettik­lerinin tam mânasiyle yapılmasında israr etmemiş, imkân nisbetinde yapılmalarını istemiştir. Fakat yasakladıkları üzerinde önemle durmuş ve onlardan kesinlikle kaçınılmasını istemiştir. Çünkü ya­sakları irtikâb, çok daha çirkin ve cezaları çok daha ağırdır. Artık gücünün yetip yetmediğine bakmadan, bütün imkânlarını seferber edip günahtan uzaklaşmak kendisine borçtur. (Esasen Allah, gücü­nün yetmeyeceği şeyle insanı mükellef tutmamıştır). Fakat emredi­len şeyler böyle değildir. Bunlarda aczinin dahli vardır. Bunlar, im­kanlara bağlıdır. Meşru olan imkân ve mazeretler dâima makbul, uydurma bahaneler de merduttur. Fudayl İbn Iyad “Sa­na göre günah ne kadar küçülürse Allah katında o nisbette büyür; sana göre bir günah ne kadar büyürse, Allah katında o nisbette kü­çülür.” demiştir.

Rivayete göre Allahu Teâlâ Mûsâ aleyhisselâm'a:

“Yaratıklarımdan ilk ölen, yani helak olan İblis' tir. Çün­kü bana ilk isyan eden o'dur, buyurdu ve isyan edenleri yaşasalar da ölü saydı.”

Huzeyfe (r.a.) diyor: “İnsan bir günah işleyince kalbine bir nokta, siyah bir leke vurulur. Günah işledikçe nokta nokta kalbi ka­rarır gider”.

Selefin -geçmiş büyüklerin- “İsyan, küfrün elçisidir.” sözü bunu teyid eder. Çünkü isyan ile kararan kalb, artık hayır kabul et­mez. Katılaşır, bütün merhamet, şefkat ve korku duyguları kalbin­den çıkar ve kolaylıkla canının arzu ettiği kötülükleri irtikâb eder. Böylelikle Allah'ı unutarak şeytanı kendisine dost edinmiş olur. Şey­tan da onu ümitlendirmek suretiyle alabildiğine azıtır ve nihayet küfre gitmesine sebep olur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Onlar Allah'ı bırakıp dişilere taparlar ve  “Elbette senin kulların”dan belli bir takımı alıp onları saptıracağım, onlara kuruntu kur­duracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim. Allah'ın yarattığım değiştirmelerini emredeceğim” deyen, Allah'ın lanet et­tiği azgın şeytana taparlar. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinen şüp­hesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, on­ları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Orada, kaçacak yer de bula­mayacaklardır.”[58], buyurmuştur. Diğer âyette

“Ey insanlar, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartma­sın. Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun; o kendi taraftarlarını, çılgın ateşlik kimseler olmaya çağırır.”[59], buyurulmuştur.

İmâm Ahmed Müsned'inde Ebû Hureyre (r.a)'den rivayetinde Allahu Teâlâ İsrâiloğullarından bazıları için:

“Kulum bana itaat ettiği vakit ondan razı olurum; razı olun­ca da hem kendisini ve hem de eserlerini mübarek kılarım. Benim bereketimin sonu yoktur. Kulum bana isyan ettiği vakit de ona gazab eder, öfkelenirim. Gazab ettiğim kimseyi lanetlerim. Benim la­netim onun yedi nesline kadar iner”, buyurmuştur. Bunu,

“Arkalarında cılız çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar, dürüst söz söylesin­ler.”[60], âyet-i celilesi teyid eder. Nitekim müfessirler âyetindeki “Din gününden” murad, ceza günüdür, demişlerdir.   Hadis-i Şerifte de:

“Yaptığın gibi bulursun.” buyurulmuştur. Yaptığın zulmün cezasını görmezsen, evlâtların görür. Bunun için Allahu Teâlâ:

“Haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan, sakınsınlar; dürüst söz söylesinler.”[61], buyurmuştur. Şayet öksüz kalacak çocukları­nı düşünüyorsan bütün işlerinde ve özellikle başkalarının çocukla­rında Allah'tan korkmayacak olursan, Allahu Teâlâ sana ve zürriyetine aynı şeyi yaptıracaktır.

Şayet, onların ne günahı vardır? Bir şey yapmadıkları halde geç­mişlerinin cezalarını ne diye çeksinler, babalarının günahından sebeb Allahu Teâlâ evlâtlarından niye intikam alsın? Dersen, derim ki: çünkü zürriyetleri onlara tabidir, onlardan meydana gelmişlerdir. On­lar ne ise evlâtları da aynıdır. Nitekim âyet-i celîle'de:

“İyi toprak Rabbinin izniyle bitki verir, çorak toprak kavruk bitki çıkarır.”[62], buyurulmuştur. Bir başka âyet de şöyledir:

“Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında on­ların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin onla­rın erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak ha­zinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapma­dım.”[63] Bu âyetler, fer'ın asle tabi olduğunu göstermektedir. Hat­ta duvar altındaki hazine bu yetimlerin ana tarafından yedinci de­delerine ait olduğu söylenir.

Şayet, siz böyle söylüyorsunuz ama kötülerden doğmuş nice iyi­ler ve iyilerden doğmuş nice kötüler vardır. Âdem ve Nûh aleyhiMüsselâmın evlâtları örnek olarak gösterilebilir. Âdem aleyhisaelâm pey­gamber iken oğlu Kaabil katil olmuş; Nûh aleyhisselâmın oğlu ken­disine iman etmemiştir, dersen, cevabında deriz ki: istisnalar kai­deyi bozmaz. Bunlar ender olmakla beraber hikmetini bilemediğimiz sebeplerden olabilir. Halbuki Allahu Teâlâ Resûl-i Ekrem'e,

“Ey Muhammed, sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin.”[64], bu­yurduğu gibi diğer âyette de:

“...Haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar; dü­rüst söz söylesinler.”[65], buyurulmuş ve bazı aslın sebebiyle fer'in de muazzeb olduğunu haber vermiştir. Bundan iki tarafın Müsavi olduğu lâzım gelmez. Ancak bazı kimselerin iyiliğinden furûları da yararlanır. Bununla beraber her ikisi de bir külli kaide değildir. Aynı zamanda bizim görüşünde kötü sandığımız bazı kimselerin, bile­mediğimiz gizli ve iyi amellerinden ötürü Allah tarafından bunların soyları mükâfatlandırılır. Bunun için biz: “Arkalarında âciz ve kü­çük çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar, dürüst söz söylesinler.” [66]âyet-i celîlesini alırız.

Yine Ahmed'in Müsned'inde anlattığına göre Hz. Aişe'nin Hz. Muâviye'ye yazdığı bir mektupta, “Kul, Allah'a isyan ettiği vakit, in­sanların medhi zemine döner.” demiştir. Ebû'd-Derdâ (r.a.) da “Hiç anlamadan insanların gönüllerini sana karşı göstermekten sakın.” demiştir.

Muhammed İbn Şirin, bir defa büyük bir borç altına girmiş ve son derece üzülmüştü. Bunun üzerine “Ben kırk yıl önce işledi­ğim bir günahın cezasını çekiyorum.” demiştir.

Süleyman Dârânî de “İnsan gece karanlığında işlediği bir gü­nahı kimsenin görmediğini sanır, fakat sabah olunca işlediği bu gü­nahın zilleti onun boynuna takılır.” demiştir.

Yahya b. Muâz da “Bir kimse: “Allah'ım, düşmanlarımı bana gül­dürme” diye dua ettiği halde bütün düşmanlarını kendisine güldüren bu kimseye şaşarım.” demiştir. Bunun nasıl olduğunu kendisine soranlara Yahya “Allah'a isyan eder de kıyamet günü bütün düş­manları kendisine güler.” Dedi.

Mâlik b. Dinar anlatıyor: “Allahu Teâlâ peygamberlerden birisine:

“Ümmetine söyle: düşmanlarımın girip çıktıkları yerlere gi­rip çıkmasınlar, onların kılıklarına girmesinler, onların binitlerine binmesinler, onların oturup kalktıkları ve yiyip içtikleri yerlerde yi­yip içmesinler. Sonra onlar da onlar gibi benim düşmanlarım olur­lar, buyurdu.”

Hasan-ı Basri anlatıyor: “Onlar Allah'a ihanet etti ve bu sebep­le isyan ettiler. Eğer Allahu Teâlâ'ya karşı saygılı olsalar Allah da onları günahlardan korurdu. Olgun insan bir kusur işlediği vakit, cennete girinceye kadar onun korkusu yüreğinden çıkmaz.” Nite­kim Buhâri'nin İbn Mes'üd (r.a.)'dan rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Doğrusu mü’min günahlarını, tepesine dikilmiş ve üzerine yıkılacak bir dağ gibi görür. Kötü insan da günahlarını, burnunun ucuna kon­muş ve bir şöyle etmekle uçup gidecek sinek gibi görür.”[67], buyur­muştur.

Kâ'bü'l-Ahbar'ın anlattığına göre tsrâiloğullanndan birisi yanılarak işlediği bir günaha pişman olmuş, üzülmüş ve “Acaba ben Rabbimi nasıl hoşnud edebilirim?” diye sağa sola koşmağa, dost ve ahbablarına mektuplar yazarak konu hakkında kendisini aydınlatma­larını istemeğe başlamış.

Ammâr b. Dâdâ diyor ki: “Kehmus:

“Ben kırk yıl önce işlediğim bir günaha hâlâ ağlarım,” dedi. Ben:

“ İşlediğin o günah ne idi? diye sordum,” Kehmus:

“Kırk yıl önce bir kardeşliğim Müsafir olarak bana gelmişti. Kendisi için bir balık aldım. Yemeği yedikten sonra komşumun du­varından bir parça toprak alarak kendisine getirdim. O da bu top­rak ile elini silerek temizledi. Bu suretle komşumun hakkı bana geç­ti. İşte bu günahıma ağlarım,” dedi”.

Ömer b. Abdülazîz valilerinden birisine yazdığı mektupta;

“İnsanlara karşı güçlü ve kudretli olup istediğini yapabüecek durumda olduğun vakit, Allahu Teâlâ'nın, senin üzerinde olan kud­retini düşün de ona göre hareket et. İyi bil ki, insanlara yapabilece­ğin kötülük geçicidir, en çok ölüme kadar devam eder. Buna karşı­lık onun âr ve azabı kıyamette senin için devam eder. Şunu da unut­ma ki, mazlumun hakkını zâlimden bizzat Allahu Teâlâ alır. Sakın sana karşı Allah'tan başka bir dayanağı olmayan kimselere zulmet­meğe kalkışma. Bir mazlum içtenlikle Allah'a sığındığı vakit Allahu Teâlâ hemen ona yardım eder.” Nitekim âyet-i celile'de

“Yoksa darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren ..., mi? Allah ile beraber bir Tanrı ha?”[68], buyurulmuştur. Abdullah b. Selâm'ın anlattığına göre, Allahu Teâlâ meleği yarattığı vakit, melek başını yukarı kaldırdı ve:

“Ey Rabbim, kiminle berabersin?” Diye sordu. Allahu Teâlâ:

“Hakkı ödeninceye kadar mazlum ile beraberim,” buyurdu.

Seleften bir zât da “Ey günahkârlar, Allahu Teâlâ'nın size karşı gösterdiği geniş Müsamahaya aldanmayın, isyanınız sebebiyle size olan gazabından çekinin ve korkun.” demiştir. Bu da Allahu Teâlâ'­ buyruğudur. Nitekim âyet-i celile'de.

“Nihayet onlar bizi gazablandırınca kendilerinden. İntikam aldık...”[69], buyurulmuştur.

Yakup el-Kaarİ anlatıyor: “Bir defa rüyamda esmer, uzun boy­lu bir adam gördüm. Herkes onun peşinden gidiyordu. Ben:

“Bu zat kimdir?” diye sordum.

“Üveys el-Karni'dir,” dediler. Ben de peşine takıldım ve:

“Bana öğütte bulun,” dedim. Üveys bana karşı suratını ekşitti. Ben:

“Senden bana doğru yolu göstermeni istiyorum, kızmana lü­zum yok,” dedim. Üveys bana dönerek:

“Allah'ın rahmetini O'na itaatte ara, isyanındaki gazabından sakın. Rahmetinden ümidini kesme,” dedi ve beni terk ederek ayrıldı.

Tevrat'ta da “Ey İsrâiloğulları, ben sizi seviyorum, fakat siz bana isyan edince ben de size buğzettim.” diye yazılıdır.

Abdullah b. Zeyd anlatıyor: Aydınlık bir gecede mezarlığa uğ­radım. Tam o sırada bir adamın zincirini sürükleyerek mezardan çıkmakta olduğunu, bir diğerinin de zincirinden çekerek döve döve adamı gerisin geri mezara çekmekte olduğunu gördüm. Dövülen adam:

“Niye dövüyorsun? Ben namaz mı kılmadım, oruç mu tutma­dım?” dedi. Döven:

“Evet, namaz kıldın, oruç tuttun fakat yalnız kaklığın vakit Allahu Tealâ'nın görüp bildiğine aldırış etmeden kimse görmüyor di­ye isyana daldın,” dedi.

İbrahim Teymî de “ölümü ve yok olmayı hatırlamak için sık sık mezarları ziyaret ederdim,” diyor. Yine şöyle anlatıyor: Bir gece bir mezarlığa uğradım, uykum geldi ve uyudum. Rüyamda mezarın bi­ri yarıldı ve adamın biri

“Alın şu çengeli, ağzından sokup ardından çıkarın, dedi. Ölü:

“Ya Rab, ben Kur'an okuyup haccetmedim mi? diyerek yapmış olduğu bütün iyilikleri saydı. Bir ses:

“Evet, herkesin göreceği yerde bunları yaptın fakat yalnız kal­dığın vakit, benim görüp bildiğime aldırış etmeden isyan ettin,” dedi.

Abdullah b. el-Medenî anlatıyor: “Benim bir dostum vardı, ba­na şöyle anlattı:

“Bir defa arkadaşımla yola çıkmıştım. Akşam vakti bir me­zarın kenarında namazımı kıldım. Bu sırada kabirden bir inilti duy­dum, kulak verdim, adam:

“Ah ben de namaz kılar ve oruç tutar­dım.” dedi. Bunu duyunca beni bir titreme aldı. Arkadaşımı çağır­dım. O da bu söylenenleri aynen duydu. Oradan eşyamızın yanına döndük. Ertesi gün aynı yere geldik. Yine akşam namazını burada kıldım ve aynı sesi duydum. Eve döndüm ve bu korkudan iki ay has­ta yattım.” dedi. Abdullah b. el-Medenî devamla “Benim başımdan da aynen böyle bir olay geçti.” dedi ve olayı şöyle anlattı:

“Küçük­tüm, üevamlı olarak babamın mezarına gider, ruhuna Kur'an okur­dum. Bir Ramazan ayının kadir gecesinde sabah namazını erkenden kıldıkdan sonra sabah karanlığı ile yine babamın mezarı başına git­tim, oturdum, bir miktar Kur'an okudum. Mezarlıkta benden başka kimse yoktu. Tam bu sırada acı bir inilti duydum. Bu inilti, hora­sanla yapılmış bir mezardan geliyordu.    Durdum ve iniltiye kulak verdim. Orada azab gören adamın şiddetli iniltileri afiyetini kaçırıyordu. Bir süre dinledim. Ortalık ışıyınca ses duyulmaz oldu. Ziya­ret için mezarlığa gelmeğe başladılar. Gelenlerden birisine:

“Bu me­zar kimindir?” diye sordum. O da:

“Bu öldüğü zaman ben küçüktüm. Ancak bu kimsenin beş vakit cemaate devam edip, lüzumsuz konuş­malarda bulunmadığını hatırlarım” dedi. Ölünün şu andaki duru­mu ile hayatındaki ibadetini karşılaştırınca hayretler içinde kaldım. Bunun için adamın durumunu incelemeğe koyuldum. Araştırdım ve bütün bu ibadetleri yanında riba yediğini öğrendim. Adam zamanın­da ticaretle uğraşırmış ihtiyarlayıp ticaret yapamaz hale gelince ha­zır servetini yememiş, tefecilik yaparak riba yemiş. Neticede bütün diğer iyilikleri, ramazanda ve hatta kadir gecesinde bile azâbtan kur­tulmasına yardımcı olamadı.” dedi ve şöyle devam etti:

“Ben bu­nu tanıdıklardan birisine anlattığımda, o

“Bundan daha acaibi, kaadıların elçisi diye bilinen Abdülbâsıt’ın durumudur. Kaadıların el­çisi iken zenginleşti.” dedi. Ben:

“Onun durumu nasıl?” diye sordu­ğumda, o:

“Abdülbâsıt ölmüştü. Mezarının yanına başka birisini def­netmek üzere kazdığımızda, gördük ki Abdülbasıt'e bir zincir vurul­muş, aynı zincire büyük bir köpek bağlanmıştı. Bu köpek diş ve tır­nakları ile Abdülbâsıt'ı ısırıp yırtıyordu. Onu görünce korkarak he­men mezarını kapadık. Başka bir adamın mezarını açtık, baktık ki kafatasından başka bir şeyi kalmamıştı. Kafasına geniş başlı büyük bir çivinin kapu biçiminde çakılmış olduğunu gördük. Korkarak he­men onun da mezarını kapadık. Üçüncü bir adamın mezarını açtık, adamın boynuna dolanmış bir yılan gördük. Yılanı kaçırmak iste­dik. Yılan bize bir üfledi ki nerde ise bayılıp düşecektik”.

Masiyetin sebeb olduğu Allahu Teâlâ gazabından meydana ge­len kabir azabından Allah'a sığınırız.

Süleyman b. Abdülcebbâr anlatıyor:

 “Bir günah işledim, buna önem vermedim. Rüyamda:

“Küçük olsa da sakın günahı küçük gör­me, zira burada küçük gördüğün, kıyamet günü senin için büyük olabilir.”, dediler”.

Ali b. Süleyman el-Enmâsî de “Rüyamda Hz. Ali'yi tam anlattık­ları şekilde gördüm, o:

“Eğer devamlı gece kalkan âbidler ve devamlı oruç tutanlar ol­masaydı, bir seher vakti ayağınızın altındaki toprak kum olup dağı­lırdı. Çünkü siz gereği gibi itaat etmeyen kötü kimselerdiniz.” dedi.

Şunu da iyi bilmiş ol ki, kişiyi günahtan koruyacak en kuvvetli silah, Allah korkusu ve O'nun şiddetli intikam ve elem verici azabı­nı hatırlamaktır. Nitekim âyet-i celîle'de:

“Allah'ın buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”[70],buyurulmuştur.                                                      

Nakledildiğine göre ölüm döşeğine yatan bir gencin ziyaretine giden Resûl-i Ekrem:

“Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorar. Genç:

“Günahlarımdan korkuyor ve fakat Rabbimden ümidimi kes­miyorum,” der. Resûl-i Ekrem:

“Ölüm anında (korku ile ümit) kimin kalbinde toplanırsa, Allahu Teâlâ onu korktuğundan emin kılar, umduğunu kendisine verir,” buyurdu.

Vehb b. el-Verd'den rivayet edildiğine göre İsâ aleyhisselâm “Cenneti sevmek ve cehennemden korkmak günahlara karşı sabrı ge­rektirir de insanı isyan ye dünya şehvetlerinden uzaklaştırır.” bu­yurmuştur.

Hasan-ı Basrî anlatıyor: “Sizden önce öyle insanlar (sahabeler) geçti ki çakıllar sayısınca altın infak etseler de yine kurtulamıyacaklarını sanırlardı. Bunlar günahı o nisbette büyük görürlerdi Bir mübarek hadîsinde Resûl-i Ekrem:

“Benim işittiğimi siz işitebiliyor musunuz? Gökyüzü meleklerin sık­letinden gıcırdadı ve gıcırdamakta da haklı idi. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki orada bir meleğin alnını sec­deye koymadığı kıyamda bulunmadığı veya rükû etmediği dört par­mak kadar boş bir yer bile yoktu.

Eğer benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız az güler çok ağlardı­nız; Allah'ın azabından ve şiddetli intikamından korkarak Allah'a feryad edip yollara, sahralara dökülürdünüz.” buyurmuştur. Diğer bir rivayette de “Kurtulup kurtulamıyacağınızı bilemezdiniz.”[71]

Ebû Bekir Abdullah el-Müzeni’de “Gülerek günah işleyen, ağ­layarak cehenneme girer.” demiştir. Hadîsde de şöyle buyurulmuştur:

“Eğer mü’min, Allah katındaki bütün azâbları bileydi bir vakit cehennemden emin olmazdı.” [72]

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde,

“Önce en yakın hısımlarını uyar.” şeklindedir.[73] Ayet-i kerime'si nazil olunca, Resül-i Ekrem kalktı ve:

“Ey Kureyş topluluğu, kendinizi Allah'tan satın alın. (Yoksa) ben Allah'ın azabından (kurtarmak için) size hiç bir fayda veremem. Ey Menaf oğulları, ben Allah'ın azabından kurtarmak için size hiç bir fayda veremem. Ey Resûlullahın amcası Abbas, ben Allah'ın azabın­dan kurtarmak için sana hiç bir fayda veremem. Ey Resûlullahın ha­lası Safiye, ben Allah'ın azabından kurtarmak için size bir fayda ve­remem. Ey Allah'ın Resulü Muhammed'in kızı Fâtıma, benden dile­diğini iste, yalnız ben Allah'ın azabından kurtarmak için sana bir fayda veremem.”[74], buyurdu.

Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde, Hz. Aişe, Resûl-i Ekrem'e

“Rablerine döneceklerinden kalbleri ürperek vermeleri gerekeni veren­ler...”[75], âyetinde anlatıldığı gibi zina, hırsızlık ve içki gibi günah­ları irtikab edenler de bu korkanlar arasında mıdır? diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Hayır, bu dediklerin değil, (bunlardan uzak olup) namazını kıldığı ve orucunu tutup sadakasını verdiği halde bu ibadet­lerinin kabulünden korkanlardır.” diye cevap verdi.[76]

Hasan-ı Basri'ye:

“Ey Ebâ Said, öyle bir takım vaizler var ki hep Allah'ın rah­metinden ve ümit etmekten bahsederlerken o derece ileri giderler ki, sevincimizden adeta uçacak hale geliriz, bu nasıl olur?” dediler. Hasan-ı Basri:

“Emniyet gelip çatıncaya kadar sizi korkutanlarla düşüp kalk­manız, korku gelip çatıncaya kadar ümit ve emniyet bahşedenlerle düşüp kalkmanızdan çok daha hayırlıdır,” dedi.

Hz. Ömer (r.a.)'e sûikasd yapılıp ölüm döşeğine yattığı vakit, oğ­luna:

“Oğlum, ben ölürüm. Sen de benim başımı, üzüntü içinde top­rağa, mezara korsun, fakat asıl üzüntü ve sıkıntı benimdir. Eğer Rabbim bana merhamet etmezse halim nice olur?” Dedi. Bunu duyan İbn Abbas (r.a.):

“Ey mü’minlerin emiri, neden bu kadar korkuyorsun?   Allahu Teâlâ seninle İslâmiyete bu kadar yardım yaptırdı, memleketler fet­hettirdi ve şehirler kurdurdu. Senin için üzülecek ne var ki?” Dedi. Hz. Ömer:

“Hesabtan kolaylıkla kurtulabilsem, benim için yeter, fazla bir şey istemem,” dedi.

Hz. Ali'nin oğlu Hüseyn'in oğlu Zeynelabidin abdest aldığı vakit kendisini bir titreme alırdı. Sebebini soranlara “Yazıklar olsun size, ben şimdi kimin huzuruna dönüyor ve kime münacatta bulunuyorum biliyor musunuz?” derdi.

Ahmed b. Hanbel de “Korku, beni arzu ettiğim yemek ve içmek­ten alıkor.” demiştir.

Buhâri ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem, Allah'ın azâb ve ikabını hatırlayarak gözyaşı akıtanları da kıyamette Arş'ın altında gölgelenecek yedi sınıf insanlar arasında saymıştır.[77]

İbn Abbâs (r.a.)’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem

“İki göz kıyamet günü cehennem ateşi görmez. Bunlar, gece karanlı­ğında Allah korkusundan ağlayan ve düşman karşısında uykusuz kalan gözlerdir.”[78], buyurmuştur.

Ebû Hureyre (r.a.)'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü bütün gözler yaşlıdır, ancak Allah'ın bakmasını ha­ram kıldığı şeylerden çekinen, Allah yolunda uykusuz kalan ve Allah korkusundan sebeb sineğin başı kadar bir damla gözyaşı dö­ken gözler ağlamaz.”[79] buyurmuştur.

Tirmizî'nin Sahih ve hasen olarak Ebû Hureyre'den rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Sağılan süt memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kim­se de cehenneme girmez. Allah yolunda çarpışırken meydana gelen tozla, cehennemin dumanı birleşmez.” [80]buyurmuştur.

Amr b. el-Âs (r.a.) 'in oğlu Abdullah da “Allah korkusundan ağ­layan gözden gelen bir damla yaş, benim için altun sadaka vermek­ten daha sevimlidir.” derdi.

Abdullah'ın oğlu Avn diyor ki: “Duyduğuma göre Allah korku­sundan akan gözyaşı, insanın vücudunun neresine isabet ederse ora­sı yanmaz. Hatta Resûl-i Ekrem'in ağlamasından göğsünde, kayna­yan tencerenin çıkardığı ses gibi, ses çıkardı.” dedi. El-Kindi de “Al­lah korkusundan akıtılan bir damla yaş, deryalar gibi, cehennem ate­şini söndürür.” demiştir. İbn Semmâk da kendi kendini kınayarak “Zahidlerin konuştuğu gibi konuşur fakat münafıklar gibi davranır­sın. Bununla beraber de cennete girmek istersin, öyle mi? Bu, çok uzak. O cennet, başkaları içindir. Onların yaptıkları ile bizim yap­tıklarımız arasında çok fark vardır.” derdi.

Sûfyan-ı Sevrî diyor: “Cafer-i Sadık'ın huzuruna girdim ve ken­disine:

“Ey Resûl-i Ekrem'in torunu, bana öğüt ver,” dedim. Cafer-i Sadık:

“Ey Sûfyan, yalancı için mürüvvet, hased eden için rahat yok­tur. Küsüp darılan adamın dostluğu olmaz. Kötü huyu olan da efen­di olamaz,” dedi. Ben:

“Ey yüce peygamberin torunu, biraz daha artır,” dedim. O:

“Haram olan şeylerden kaçın ki en çok ibadet edenlerden ola­sın. Allah'ın taksimine rıza göster ki, gerçek teslim olan Müslümanlardan olasın,   insanların, hakkında nasıl davranmalarını istersen, sen de onlara karşı öyle davran ki olgun mü’min olasın. Kötülerle ar­kadaş olma ki, kötülüklerinden kurtulmuş olasın. Nitekim hadisde:

“Kişi dostunun dini –ahlâkı- üzeredir.” buyurulmuştur.

“İşlerini, Allah'tan korkanlara sor ve onlarla istişâre et, “dedi. Ben:

“Ey Allah'ın Resulünün torunu, nasihatini biraz daha artır,” de­dim. O:

“Ey Süfyan, kabilesiz ululuk ve saltanatsız heybet isteyen, mâsıyet zilletinden çıkıp Allah'a itaat etsin,” dedi. Ben:

“Yine artır, “dedim. Bunun üzerine Cafer-i Sadık:

“Babam bana üç öğüt verdi ve dedi ki, oğlum, kötülerle arka­daş olan kötülükten, kötü yerlere girip çıkan da töhmetten kurtula­maz. Diline sahip olmayan da pişman olur.”

İbn Mübarek diyor: -Vüheyb h. el-Verd'e:

“İsyan eden kimse ibadetin zevkini alabilir mi?” diye sordum. O:

“Hayır, ibadetin zevkine varamaz,” dedi.

İmam Ebû'l-Ferec b. el-Cevzi de;

“Korku, şehvetleri yakan bir ateştir. Bunun fazileti de şehvetleri yakıp günahlardan koruduğu ve taate teşvik ettiği nisbettedir. Korkan adam nasıl fazilet sahibi ol­masın ki, iffet, vera', takva, mücahede ve Allahu Teâlâ'ya yaklaştı­racak bütün iyi ameller korku sayesinde elde edildiğini ayet-i celileler açıkça göstermektedir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Rablerinden korkanlara doğru yol ve rahmet...” [81]

“Allah onlardan razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır.   Bu, Rabbinden korkan kimseyedir.”[82]

“tnannuşsanız benden korkun.”[83]

“Allah'ın azametinden korkanlar için iki cennet vardır.”[84]

“Allah'tan korkan öğüt alacaktır.”[85]

“Allah'ın kulları arasında O'ndan korkan bilginlerdir.”[86], buyur­muştur ki, ilmin faziletine delâlet eden her âyet ve hadis, korkunun da faziletine delâlet eder. Zira korku, ilmin özünü teşkil eder, ilim ve bilgiden meydana gelir.

Bu husus ile ilgili hadislere gelince bunlardan bezılan şunlardır: İbn Ebi'd-Dünya'nın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah korkusundan kişinin vücudu ürperip tüyleri diken diken ol­duğu vakit günahları, kuruyan yaprakların dalından döküldüğü gi­bi, dökülür.” buyurmuştur.[87] Kudsi bir hadiste Allahu Teala:

 “İzzet ve celalim hakkı için iki emniyet ve iki korkuyu bir kulum­da toplamamı dünyada kendisini emniyette görür. Benden korkmazsa onu âhirette korkuturum. Dünyada korku üzere olursa onu ahirette korkulardan emin kılarım.” buyurmuştur.[88]

Ebû Süleyman ed-Dârâni de “İçinde Allah korkusu bulunmayan her gönül haraptır.” demiştir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Allah'ın melerinden ancak hüsranda kalan kimseler emin olur.” [89]buyurmuştur.

Mâlik b. Dinar da “Günahlara nedamet edip ağlamak, esen rüz­gârın, kurumuş ağacın yapraklarını döktüğü gibi günahları döker, mahveder.” demiştir.

Geçmiş büyüklerden birisi “Eğer, “Bütün insanlar cennete gire­cek de yalnız bir tanesi girmeyecek” dense, o bir tek insanın ben ol­masından korkardım.” demiştir. Ebû Bekir (r.a.)'den sonra en üstün ve cennetle müjdelenmiş Hz. Ömer (r.a.) münafıklar hakkında Resül-i Ekrem'in sırdaşı olan Hz. Huzeyfe'ye:

“Ben de münafıklardan mıyım?” Diye sormuş, Ebû Huzeyfe:

“Hayır, sen onlardan değilsin,” diye cevap vermiştir. Bu kadar üstün bir zat olmasına rağmen bu korkudan kendisini azade hisset­memiş ve bilemeyerek bir hataya düşmüş olabileceği endişesini taşı­mıştır.

Hasan-ı Basri (Allah rahmet etsin) anlatıyor: “Babamız Âdem aleyhi's-selâm cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildiği vakit hiç dur­madan üçyüz yıl ağlamıştır. Cennetten çıkışının acısını duymaması için dünyanın en mutedil yerlerinden olan Hindistan'ın Serendip böl­gesine indiği bir vadiyi gözyaşları ile doldurmuştur.”

Vuheyb b. el-Verd de: “Allahu Teâlâ, oğlu hakkında Nuh aleyhi's-selam'ı kınayarak:

“İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma.”[90], buyurduğu vakit, Nuh aleyhisselâm üçyüz yıl ağladı. Hatta gözünden akan yaşlarından yü­zünde dere gibi çizgiler belirdi. Vehb b. Münebbih de: Davud (s.a.) o kadar çok ağlardı ki, gözyaşlarından oturduğu yer sulanır ve ora­dan bitkiler biterdi; sesi kısılıncaya kadar da ağlaması devam ederdi.

Abdullah b. Ömer'in (radıyallahu anhuma) anlattığına göre; Zekeriyâ aleyhiVselâm'ın oğlu Yahya aleyhi's-selâm o kadar çok ağlar­dı ki, gözyaşlarından yanaklarının etleri yarılarak dişleri meydana çıkardı. Annesi:

“Oğlum, gel, iki bez parçası ile yanaklarını yamayayım da hiç olmazsa dişlerin görülmesin der ve öyle yapardı. Fakat yine gözyaş­ları aktıkça bu bezler gevşer, kopar, annesi de durmadan onları ya­pıştırırdı.” dedi

Buhâri, Hz. Âişe'den rivayetinde:

“Hz. Ebû Bekir Kur'an okuduğu vakit gözyaşlarını tutamazdı.” dedi. Yine bu rivayette:

“Resûl-i Ek­rem ölüm döşeğine yattığı vakit Hz. Ebû Bekir'e namaz kıldırmasını emretmişti. Hz. Aişe:

“Ya Resûlallah! Babam çok yufka yüreklidir, sizin mihrabını­za geçecek olursa cemaat onun ağlamasından başka bir şey duymaz,” demiştir.

Abdullah b. Musa da, “Hz. Ömer'in yanaklarında ağlamaktan iki siyah çizgi belirmişdi.” demiştir.

Abdullah b. Ömer de:

“Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkar eden kimse gibi olur mu?”[91], âyet-i celilesinden muradın, Hz. Osman olduğunu söyler. Muâviye (r.a.), Dırar radıyallahu anh'a:

“Hz. Ali'yi bana anlat,” dedi. Dırar:

“Bana kızmayacaksın, değil mi?” diye sordu. Muâviye:

“Hayır, kızmam, olduğu gibi anlat,” dedi. Dırar:

“O ilim ve maarifde o kadar ilerde idi ki, onun bu hususlar­daki bilgisini kimse ölçemez. O İslâm dinini yaşamakta ve yaymak­ta en güçlü bir insan, gerçeği kesin ve açık olarak konuşan, adaletle hükmeden, her tarafından ilim ve marifet fışkıran, her yanından hikmetler akan dünyanın cazibelerine kapılmayan, gecenin karan­lığı ile anlaşan ve tenha yerlerden hoşlanan, çok düşünen ve çok ağ­layan, kendi akıbetinden korkarak ellerini oğuşturup hayretler içinde sağa ve sola dönen, kendi kendini kınayan, süslü kumaşlar üze­rine, kaba elbiseleri tercih eden, sofrada bulduğu ile yetinen, adeta bizden birisi imiş gibi sorularımızı cevaplandıran, davetlerimize ka­tılan bir insandı. Gülümsediği vakit dişleri inci daneleri gibi parlar, din bilginlerine saygı gösterir, yoksulları severdi. Haksızlıkta güç­lülerin kendisinden yardım görme ümidi olmaz, zayıflar da adaletin­den ümit kesmezlerdi. Bazı geceleri sakalını eline alır ve yolarcasına toplayarak mihrabında sabahladığına bizzat kendim şahidim.

“Aman ya Rabbi, aman ya Rabbi” diyerek üzüntülü bir şekilde ağ­ladığını ve:

“Ey dünya, sen mi bana yöneldin, yoksa ben mi senin peşindeyim? Yazıklar olsun bana, seni ebediyyen terkediyorum, ar­tık bana dönmene imkan yok. Ey Ali, ömrün kısa, yaşayışın hakir, tehlikelerin ise çok büyük. Bu uzun ve yalnız yolculukta, bu azıcık azık ile ne yapacaksın?” der ve ağlardı. Bütün bunları şu anda gö­rür gibiyim, dedi. Bunları dinleyen Muâviye akıttığı ve yeni ile sil­diği gözyaşları ile oradakileri de ağlattıktan sonra:

“llah Ebû'l-Hasan'a (Ali'ye) rahmet etsin. Vallahi, o, senin anlattığın gibi bir zat idi. Ey Dırar, senin ona olan hasretin nasıldır?” Diye sordu. Dırar:

“Gözünün önünde evladı boğazlanan bir babanın elem ve has­reti gibidir,” dedi, gözyaşlarını tutamayarak talebesi Saîd b. Cübeyr ile birlikte hüngür hüngür ağladılar.

Cabir'in oğlu Yezid'in oğlu olan Abdurrahman da şöyle diyor:

“Mersid'in oğlu Yezîd'e:

“Nedir, bu gözyaşlann hiç durmaz mı?” Diye sordum. Mersid:

“Benim gözyaşlanmdan ne istiyorsun?” Dedi. Ben:

“Umulur ki Allahu Teâlâ senin gözyaşlarından beni de fayda­landırır, bunun için soruyorum,” dedim. Mersid:

“Kardeşim, Allahu Teâlâ, isyan ettiğim takdirde beni cehen-nem'e koymakla korkutmuştur. Halbuki beni, yalnız hamamda hap­setmekle korkutsaydı, yine gözyaşlamnın kurumaması gerekirdi. Da­ha nasıl ağlamayayım?”,dedi. Ben:

“Tenhalarda da böyle ağlıyor musun?”, diye sordum.

“ Bundan sana ne, neden soruyorsun?”, dedi. Ben:

“Umulur ki ondan da yararlanırım,” dedim. O:

“Vallahi bu hal, ailemle münâsebet kurmak istediğim zaman gözümün önüne gelir, arzumu yerine getiremem. Sofrada hatırlasam yemek yiyemem. Ben ağlarım, karım ağlar ve hiç bir şey anlamadıkları halde küçük çocuklarım da ağlar. Hatta zaman olur ki karımın,

“Nedir senin bu ağlamalarından çektiğim, hiç mi bir huzur günü görmeyeceğiz?” dediği olur,” dedi”.

Cafer b. Süleyman anlatıyor:

“Sabit Bennâni'nin gözleri ağrıdı, doktora gitti. Doktor:

“Tavsiyemi yerine getireceğine söz ver, gözünün daha ağrıma­yacağına dair sana teminat vereyim,” dedi. Sabit:

“Tavsiyen nedir?”, diye sordu. Doktor:

“Daha ağlamıyacaksın,” dedi. Sabit:.

“Ağlamayan gözde ne hayır kalır, diye mukabelede bulundu”.

Urfe'nin oğlu Hasan diyor ki: “Vâsıt mevkiinde Harun'un oğlu Yezid'i gördüm. Gözlerine hayran oldum. Bir süre sonra gözlerinin kör olduğunu görünce:

“O güzel gözlerine ne oldu?”, diye sordum. O:

“Gecelerde akan yaşlar onları kör etti,” dedi.

Feth-ı Mevsıli’nin arkadaşlarından biri yanına giderek al renk­te akan gözyaşlarını görünce:

“Kan mı ağlıyorsun?”, diye sordu.

“Evet, kan ağlıyorum,” dedi. Bu zat:

“Hayrola, niçin kan ağlıyorsun?”, diye sordu. Feth-ı Mevsılî:

“Allah'ın bana borç ettiği bir görevi yerine getiremediğim için ağlıyorum, dedi. Feth-ı Mevsıli öldükden sonra kendisini rüyasında gören bu zat:

“Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bululdu?” Diye sordu.

“Allah'ım beni yargıladı,” dedi. Bu zat:

“ O akıttığın gözyaşlanndan sebeb Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bulundu?”, diye sordu. Feth-ı Mevsılî:

“Allah'ım beni kendine yaklaştırdı ve

“Niçin bu kadar ağla­dın?” diye sordu. Ben,

“Allah'ım, senin bende olan bir hakkim ye­rine getiremediğimden ağladım.” dedim. Allahu Teâlâ,

“Yaş yerine niçin kan akıttın?” diye sordu. Ben,

“Baha rahmet kapılarını açmayacağından korktuğum için.” dedim. Allahu Teâlâ,

“Senin bütün bu düşüncelerinin sonucudur ki, seni koruyan melekler kırk yıl bana arzettiklei amel sahifelerinde bir günah bulunamamıştır.” buyurdu, dedi”.

İbri Hibban Sahihinde anlattığına göre Ata diyor ki:

“Ben ve Ömer'in oğlu Ubeyd Hz. Aişe'nin huzuruna çıktık. Hz. Aişe:

“ Ey Ubeyd,   demek ancak şimdi ziyaretime gelebildin?”, dedi. Ubeyd:

“Eskilerin: “Seyrek ziyaret et ki, sevgin artsın” sözüne uya­rak geciktim,” dedi. Hz. Aişe:                                               

“Hayır, tenbelliğinden geciktin,” dedi. Ömer'in oğlu Ubeyd:

“Ey mü’minlerin annesi, Resûl-i Ekrem'den gördüğün önemli şeylerden bize haber ver,” dedi. Hz. Aişe kısa bir süre sustuktan sonra:

“Bir gece Resûl-i Ekrem bana:

“Ya Aişe, bana Müsaade et de bu gece Habbime ibadet edeyim,” dedi. Ben:

“Ey Allah'ın Resulü, sana yakınlığı, senin Allah'a yakınlığını ve seni memnun eden şeyi en çok sevenlerdenim, dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem abdest alarak namaza durdu ve ağladı. O kadar ağ­ladı ki gözyaşları yerleri ıslattı. Bu hal böyle devam ederken, Hz. Bi­lal namaza davet etmek üzere içeri girdi. Resûl-i Ekrem'in gözyaşlarını görünce:

“Geçmiş ve gelecek hataların bağışlanmışken niçin ağlıyorsun?”, diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl Sahihlerine şüphesiz deliller vardır.”[92], âyet-i celilesidir. Yazıklar olsun bu ayeti okuyup da üzerinde düşünmeyen­lere,” dedi.

Şunu bilmiş ol ki, ağlamak, ya üzüntüden, ya korkudan veya se­vinçten olacağı gibi, Allah'a şükürden veya Allah korkusundan da olur. Bunların en üstünü ve karlısı, Allah korkusundan akıtılan gözyaşlarıdır. Fakat yalan ve riya olarak akıtılan gözyaşları rahmetten koğulma ve Allah'ın gazabını çekmekten başka bir fayda sağlamaz. Ezelde iyilerden veya kötülerden yazıldığını bilmeyen ve bu arada çeşitli günahları irtikâb edenlerin üzülerek günahlarına tevbe ile is­yandan uzaklaşıp ibadete dönerek geçmiş ve gelecekleri için gözya­şı akıtmaları en tabii bir haklarıdır.

Zatın biri, “İnsanların en yumuşak kalblisi, en az günah işleye­nidir.” demiştir.

Ukbe fa. Âmir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem'e:

“Ey Allah'ın Resulü, kurtuluş çaresi nedir?”, diye sorduklarında, Resûl-i Ekrem:

“Diline sahip ol, evinde otur ve günahlarına ağla,”[93] buyur­muştur. Diğer bir hadîsde de şöyle buyurmuştur:

“ Ben sizden daha iyi Allah’ı bilir ve sizden daha çok O'ndan kor­karım.”

Bunun içindir ki korku, peygamberler, âlimler ve velilerde; em­niyet ise zâlimler, zalim hükümdarlar ve cahillerde daha çoktur. Bun­lar, hesaplarını vermiş, Allah'tan uzak kalmaktan, kıyametin deh­şetinden ve cehennemin azabından emin olmuş bir tutum içindedir­ler. İşte bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ,

“Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerine unutturduğu kimseler gi­bi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.”[94] buyurmuştur.

Buhârî, Ensar'dan olan Ümmü Âlâ (r. anha)'dan rivayetinde, Ümmü Âlâ diyor ki: “Mekke'den gelen ilk muhacirler Medine'liler ara­sında kur'a ile taksim edildi Her yönü ile Muhacirlerin ileri gelen­lerinden olan Osman b. Maz'ûn (r.a.) bizim hissemize düştü. Yanı­mızda hastalandı ve öldü. Kendisini yıkayıp kefenlediğimiz zaman Resûl-i Ekrem de geldi. Ben:

“Ey Sâib'in babası, Allah sana rahmet etsin, Allahu Teâlâ'nın sana ikramda bulunacağına ben şehâdet ederim,” dedim. Resûl-i Ek­rem:

“Allahu Teâlâ'nın ona ikramda bulunacağını nereden biliyor­sun?” diye sordu. Ben:

“Anam babam sana feda olsun, ya Resülallah, bildiğimden de­ğil, öyle kanaat ettiğimden söylüyorum,” dedim. Resul-i Ekrem Osman'a yaklaşarak:

“Vallahi ben onun için hayırlar umarım,” buyurdu.

Resul-i Ekrem'in Ümmü Âlâ'yi reddetmesi onun Osman hakkın­da kesin hükümde bulunmasından idi. Onu ancak Allah bilir. Bu­nun için Ümmü Âlâ'nın kesin olarak Hz. Osman hakkında şehâdette bulunmasını iyi karşılamamiştı. Ümmü Âlâ'ya yakışan, “Allah'ın sana ikramda bulunacağını umarız”, şeklinde konuşması idi. Nite­kim Resul-i Ekrem de aynı şekilde, “Ben onun hakkında hayır uma­rım.” buyurmuş ve devamla “Ben peygamber olduğum halde Aîlahu Tealâ'nın kıyamet günü hakkımda ne işlem yapacağını bilemem.” buyurmuştur. Ümmü Ala:

“Vallahi ben de ondan sonra böyle kesin olarak hiç kimseyi tezkiye etmedim; hep ümit ve hüsn ü zan ifade eden kelimeleri kul­landım. Bu hal beni çok üzdü. Bir ara rüyamda akan bir göze gör­düm. Bu gözenin Osman b. Maz'ûn'a ait olduğunu söylediler. Uya­nınca Resûl-i Ekrem'e giderek rüyamı anlattım.” Resûl-i Ekrem:

“İşte o gördüğün, Osman b. Maz'ûn'un amelidir,” buyurdu. Os­man b. Maz'un Cr.a.) ölünce Resûl-i Ekrem yanına gelerek yanakla­rından öptü, ağladı ve gözlerinden akan yaş Osman'ın yanaklarına aktı ve orada bulunanlar da ağladılar. Resûl-i Ekrem:

“O, bu dünyadan dünyalık namına hiç bir şey almadan ayrı­lan bir insandır,” buyurdu ve onu övdü. Resûl-i Ekrem ona, “Geçmiş­lerin iyisi, geçmiş iyi bir insan” adını verdi. Medine-i Münevvere'deki Baki' mezarlığına ilk defnedilen bu zattır. Allah kendisinden ra­zı olsun.

Bedir savaşına katılmış İslâm kahramanı olan Osman b. Maz'un hakkında, kesin olarak, Ümmü Âlâ'nın, “Allahu Tealâ'nın ikramına mazhar olur.” sözü üzerine Resûl-i Ekrem:

“ Ne biliyorsun? Yoksa Allahu Teâlâ Bedir kahramanlarına, “Siz ne yaparsanız yapın, ben sizi bağışladım” diye bir vaidde bulundu­ğunu mu biliyorsunuz?”, buyurdu ve onları böyle kesin konuşmaktan men etti. Fakat kendisi Osman'ı öperek ağladı ve onu en üstün fazi­let olan, “Dünyadan bir şey almadı, geçmişlerin iyisidir” demekle iltifat etti. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Aynı zamanda kişinin ne kadar çok iyiliği olsa da Allah'ın azabından emin olmamasını ha­tırlatır Çünkü Allah üzerine hiç bir şey vacip değildir. Nitekim:

“De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek dilerse kim O'na karşı koyabilir?”[95], bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Ümmü Âlâ (r.a.) ya yaptığı gibi bir defasında da aynı muameleyi Hz. Âişe (r.a.) ye yapmıştır. Nitekim Müslim'in ri­vayetinde Hz. Aişe, “Resûl-i Ekrem'i Ensar'dan bir çocuğun cenaze­sine davet etmişlerdi. Ben:

“Ne mutlu bu çocuğa ki, cennet serçelerinden bir kuş olarak uçup cennete gitti. Çünkü hayrı ve şerri anlamadan ve hiç bir kö­tülük yapmadan öldü,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“O, senin bildiğin gibi değil, Allahu Teâlâ cennetlikleri onlar daha annelerinin karınlarında iken, cehennemlikleri de babalarının bellerinde iken yaratmıştır,” buyurdu.” demişlerdir.

Hatta bu rivayetten, Müslüman çocuklarının cennete girecekle­rine kesin olarak hükmedilemeyeceği anlamını almışlardır. Fakat ule­ma, bunca açık ve kesin âyet ve hadisler karşısında bu görüşde olan­ları şiddetle red ve inkâr etmişlerdir. Bu hadisle delil çekilemez, çün­kü bu hadisin zahir anlamının murad olmadığı ittifaklıdır. Zira bu rivayet, çocuklar hakkında Allah tarafından Resûl-i Ekrem'e cen­nete gireceklerine dair kesin bilgi verilmeden öncedir. Bu itibarla hiç bir tarafa kesinlikle hükmetmemiş, ancak kesin olan hükmü red­detmiştir. Bu husustaki kesin nasslar varid oldukdan sonra” artık Müslüman çocuklarının cennete gireceklerine dair kesin hükme varmakta bir sakınca kalmamıştır. İhtilaf, Müslüman olmayanların ve bütün kâfirlerin çocukları hakkındadır ki, esahlı ve en doğru olanı, bunların da cennetlik olmalarıdır ki, bu konuya bir daha temas ede­ceğiz.

Durum bu olduğuna göre mü’minler nasıl korkmasınlar ki, biz­zat Resûl-i Ekrem:

“Hûd ve benzeri el-Hakka, el-Vâkı'a, en-Nebe, et-Tekvîr ve Ğâşîye gibi sûreler beni kocalttı.” buyurmuştur.

Ulema diyor ki: “Resûl-i Ekrem'i kocaltan, bu sûrelerdeki korku ve dehşet veren, âhiret halleri ve onun tüyler ürpertici safhalarını anlatan şiddetli veidleri ihtiva eden hususlar olsa gerektir. Ayrıca Hûd süresindeki: “Emrolunduğu gibi İstikamet et.” âyet-i celilesi bun­ların başında gelir, istikamet ise ulaşılması en güç bir makamdır. Bunu hakkıyle yerine getirmek, ancak Resûl-i Ekrem'e müyesserdir, istikamet, şükür makamı gibidir; zira şükür, her an kişinin zahir ve batini, âlet ve duyu organlarını yaratıldıkları gayeye hizmete yönelt­mektir. İşte bu sebebtendir ki Resûl-i Ekrem'e:

“Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış iken bu de­rece korku içinde ağlayıp niyaz ve yakarışta bulunmanın hikmeti ne­dir?”. diyenlere, Resûl-i Ekrem:

“Ben şükreden kullardan olmayayım mı?”, diye cevap vermiştir. Evet, insanlardan bazıları:

“Doğrusu ben tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gi­reni bağışlarım.” [96]âyet-i kerimesinden ümide kapılmaktadırlar. Acaba ümit bunun neresindedir? Halbuki âyet mağfireti dört şarta bağlamaktadır. Bunlardan birincisi tevbedir. İkincisi, Resûl-i Ekrem'in:

“Sizden herhangi birinizin, kendisi için sevdiğini din kardeşi için de sevmedikçe, imanı (kâmil) olmaz.” [97]buyurduğu şekilde kâmil imandır. Üçüncüsü, sâlih amel ve dördüncüsü de hidâyette olanların yoluna girmektir. Bu da murakabe, zikir, fikir, hal, kal, dua, ihlâs ile Allah'a yönelmektir. Hal böyle olunca ümit bunun neresindedir? Bunun benzeri şu âyet-i kerîme'dir:

“Fakat tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimse, umulur ki kurtu­luşa erenlerden olur.”[98] İnsan, Allahu Teâlâ’nın “umulur” buyurduğuna muhakkak nazariyle bakmamalıdır. Çünkü bu, yalnız çoğunluk ifade eder, yoksa hepsini kapsamı içine almaz. Nitekim di­ğer âyette Firavn'ın tezekkür etmeyeceğini bildiği halde Musa ile Harun aleyhimesselâma:

“Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” [99]bu­yurmuştur. Halbuki Firavn, ne öğüt dinlemiş ve ne de korkmuştur. Demek ki “umulur ki” kaydı bulunan âyetlerden, “mutlak böyle olur” mânası anlaşılmamalıdır.

Belki, nasûh tevbe ile teybe, kâmil iman ile iman edip sâlih amel­ler işlediğin vakit felah ve hidâyete erip Allah'a yaklaşman umulur, demektir. Kesinlik yoktur, Sakın, “Ben sâlih amel işliyorum bu mer­tebeye yükselirim” diye kendini emniyette bilme. Zira âyet-i celilede:

“Allah'ın melerinden ancak mahvolacak millet güvende olur.”[100] buyurulmuştur. Hatta Allahu Teâlâ'nın:

“Allah doğrulardan doğruluklarını sormak...” [101]

“Allah kasabaların zalim halkını yakalayınca böyle yakalar; yakala­ması da şiddetli ve elimdir. Âhiretin azabından korkanlara, bunda hiç şüphesiz ibret vardır. Bu, insanların toplanacağı gündür; bu gö­rülecek bir gündür. Biz, o günü ancak belli bir süreye kadar gecik­tiririz. O gün gelince Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz. İçlerinde bedbaht olanlar da mes'ül olanlar da vardır.”[102]

“Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üze­rine aldığı kesinleşmiş bir hükmüdür. Sonra biz Allah'a karşı gel­mekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada dizüstü çök­müş bırakırız.”[103]

“Yaptıkları her işi ele alır onu toz duman ederiz.” [104]

“And olsun ki İblis, onlar hakkında görüşünü doğru çıkarmış, inanan­lardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.” [105]

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kö­tülük yapmışsa onu görür.”[106]

“Asra yemin olsun ki, İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak ina­nıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabır­lı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır [107]ayetlerini hatırdan çıkarmamalıdır. Sağduyu ve basiret gözünle bir bak, istisnanın de­laletiyle Asr süresindeki lâm-ı tarifin umumi ve istiğrak ifade etme­sinden anlaşılacağı gibi, iman ve sâlih amel ile hakkı ve sabn tav­siye edenlerden başka hepsinin hüsran ve zararda olduklarını, Allahu Teala yeminle haber vermiştir. Hakkı tavsiye, Kitab ve sünnetin ha­ber verdiği ahlâk, edeb ve hükümlerle diğer söz, iş ve hareketlerin­de zahiri ve batini hallerinde ihlâs üzere, yalnız Allah'ın rızası ga­yesine matuf olmaktır. Sabrı tavsiye de ibadete, onun güçlük ve zor­luklarına tahammül etmek, günaha ve benimi zevklerine karşı di­renmekledir. İşte ancak bunlardır ki, hüsran ve nedametten büyük ümitlere kapılabilirler. Allahu Teâlâ bizleri, bu dört vasfı taşıyan kullarından eylesin. Kalbi, Allahu Teâlâ'nın iki kudret parmağı ara­sında bulunan kimse nasıl olur da emniyete kapılır? İki kudret par­mağı demek, bir kısmı için saadeti ve bir kısmı için de şakaveti, bed­bahtlığı dilemesi demektir. Aslında kalbe “kalb” adının verilmesi, kolaylıkla sağa ve sola döndüğü içindir. Altındaki kuvvetli ateş ten­cereyi tahrik ettiği gibi, kalbde yanan ateş de kalbi titreştirir, sağa sola döndürür. Bunun için Resûl-i Ekrem secdesinde çoğunlukla:

“Ey kalbleri istediği tarafa çeviren Allah'ım! Kalbimi ve gönlümü sa­na ibadette sabit kıl.” diye dua ederdi.

Halbuki kalbleri istediği tarafa çeviren Allahu Teâlâ:

“Doğrusu Rablerinin azabından kimse güvende değildir.”[108] bu­yurmuştur. Eğer Allahu Teâlâ ariflerin ve gerçek vâris olan âlimle­rin gönüllerini reca ve ümit ile rahatlandırmasa onların ciğerleri, Allahu Teâlâ’nın hazırladığı ateş ile kasıp kavrulurdu.

Resûl-i Ekrem'in ashabından olan Ebû'd-Derdâ, (r.a.) yemin ede­rek “Son nefesinden emin olmak, imansız gitmeğe sebebtir.” derdi. Çünkü bu, Allahu Teâlâ'nın mekrinden emin olmanın cezasıdır.

Abdurrahman b. Mehdi anlatıyor: “Sufyan-ı Sevri ölüm döşeği­ne yatıp sancıları fazlalaştığı vakit ağladı. Adamın biri:

“Niçin ağlıyorsun? Yoksa günahlarının çokluğundan mı kor­kuyorsun?”, dedi. Yerden bir çöp alan Sufyan;

“ Günahlarım bu çöp kadar bana ağır gelmez, ben, ölüm anında imanımı kaybetmekten korkarım,” dedi”.

Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah anlatıyor: “Babam ölmek üze­re iken ben çenesini bağlamak için bir bez aldım. Başı ucunda bek­liyordum. O ise buhranlar geçiriyor ve terliyordu. Bir ara gözünü aça­rak:

“Yanımdan uzaklaş git, dedi. Ben:

“Baba kiminle uğraşıp duruyorsun?”, diye sordum. O:

“Oğlum, görmüyor musun?” dedi. Ben:

“Hayır, göremiyorum,” dedim. Babam:

“Oğlum, iblis karşıma dikildi, imanımı almağa çalışıyor, ben de ona, “Başımdan defol diyorum” dedi.”

Sehl de “Mürit, günaha düşmekten, arif de İmanının selb olma­sından korkar.” dedi.

Rivayet edildiğine göre peygamberlerden biri Allahu Teâlâ'ya açlık ve çıplaklığından şikâyet etti. Allahu Teâlâ:

“Kalbini küfürden koruduğum yetmemiş gibi bir de dünyalık mı istiyorsun?” diye kendisine itab etti.

Başına toprak saçıp istediğine pişman olan bu peygamber:

“Razıyım, beni bağışla ve küfürden koru,” dedi.

Ayakları sağlam ve imanları kuvvetli olan arifler bile bu kor­kuyu taşıdıklarına göre seni emniyette kılan nedir?”

Alimler imansız gitmeğe sebeb olan birçok alâmetler sayarlar. Bunlardan bazıları:

1. Bid'atlere dalmaktır. Peygamberimiz ve onun Ashâb'ı zama­nında olmayan ve ibadetlere sonradan ilâve edilen şeylerdir. Resûl-i Ekrem “Bid'atçiler, cehennemde Cehenemliklerin köpekleridir.” buyurmuştur.

2. Amelde nifak ve riya. Resûl-i Ekrem:

“Münafıkın belirtisi üçtür: Söylediği vakit yalan söyler, söz verdiği vakit sözünde durmaz, kendisine güvenildiği vakit emânete hıyanet eder. Bu adam namaz kılıp, oruç tutsa ve kendini Müslüman sansa da yine münafıktır.” [109]buyurmakla buna işaret etmişlerdir. Bu­nun için geçmiş büyükler son nefesde imansız gitmekten son dere­ce korkmuş, hatta bazıları, “Nifaktan uzak olduğumu bilmem, be­nim için bütün varlığı ile kâinattan daha sevimlidir.” demişlerdir. Ebû'-Derdâ (r.a.), “Nifak hususunda, yani kalbi bozuk olduğu hal­de saygılı ve dürüst ibadet yapıyor gibi görünmekten sakınan.” de­miştir.

Buhârî'nin rivayetine göre, Enes (r.a.) diyor ki:

“Ey insanlar! Sizler yaparken önem vermediğiniz ve hiçe saydığınız öyle hatalar var ki, biz bunları Resûl-i Ekrem'in zamanında tehlikeli günahlardan sayardık”.

Zamanının Şafii imamlarından olan Şeyh Makdisi'nîn Ebû Zer (r.a.) den rivayetinde, Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Resûl-i Ekrem bana dört öğüt vermiştir ki, benim yanımda bunlar dünyalardan kıymet­lidir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:

“Ey Ebû Zer, gemini yenile, zira derya derindir. Yükünü azalt, çün­kü yol engebeli ve arızalıdır. Azığını tam al, zira yol uzaktır. Para­sını hâlis al kalp para alma, zira gittiğin yerde sarraf vardır kalp parayı kabul etmez.” [110]buyurmuştur.

Saîd b. Cübeyr (r.a.), e, haşyetten sorduklarında, “Haşyet, Allah'­tan öyle korkmandır ki, o korku, seninle günah arasında perde olup sana günahı yaptırmamasıdır.” demiştir, işte haşyet böyle olur.

Allah'a mağrur olup aldanmağa gelince; bu da isyana dalıp Al­lah'tan mağfiret beklemektir. Gaflet içinde bulunan birisi şöyle bir tenha yere çekilmiş ve “Artık beni burada gören olmaz, çünkü kim­se yoktur. Burada günah işleyebilirim.” der demez, kendini dehşete düşürecek bir ses:

“Yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır.” [111]Adam bu sesi duyar duymaz kendine geldi.

Said b. Cübeyr (r.a.)

“Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” [112]âyet-i celîlesinin tefsirinde, “Bu, günaha devam edip Allah'tan mağfiret beklemektir.” dedi.

Adamın biri Tavus'un ziyaretine gitti. İçeriye girmek için kapı­yı çalıp izin isteyince karşısına yaşlı bir zat çıktı. Adam:

“Tavus sen misin?” diye sordu. Yaşlı zat:

“Hayır, ben onun oğluyum,” dedi. Adam:

“O halde babanız bunadı,” dedi. Tavus'un oğlu:

“Hayır, âlimler bunamaz. İçeri gir, fakat fazla konuşma, dedi. Adam içeri girdi ve Tavus ile görüştü. Tavus:

“Ben sana Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an'ın özetini öğretece­ğim,” dedi. Adam:

“Sen bunları bana öğretirsen, ben de başka bir şey sormam,” de­di. Tavus:

“Allah'tan öyle kork ki, O'ndan daha çok korktuğun kimse ol­masın. Korktuğundan daha çok da O'na ümit bağla ve kendine sev­diğini başkalarına da sev,” dedi.

Âlimin bunamadığını, İkrime'nin:

“...İçinizden bir kısmı da ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki...” [113]âyetinin tefsirinde: “Kur'an'ı hakkıyle okuyan kimse öm­rünün en fena zamanına düşmez.” demesi de bunu kuvvetlendirmektedir. Yâni âlimler o derece ömürlerinin en fena zamanına çoğun­lukla düşmezler, Allahu Teâlâ onları korur.

“Rabbinin makamından korkanlar için iki cennet vardır.”[114] âyet-i celîlesirun tefsirinde Mücahid, “Bu kimse günah işlemeyi kararlaş­tırdıktan sonra, başka bir engel olmaksızın, yalnız Allah'tan korkup utanarak terkeden kimsedir. Buna iki cennet verilir.” Demiştir. Ri­vayete göre Hz. Ömer devrinde cami ve cemaate devam eden âbid ve zahid bir gence bir kadın âşık olur. Genci davet eder, genç de bu davete katılır, Tam bu sırada Allahu Teâlâ'nın her yerde hazır ve nazır olduğunu düşünerek bayılıp düşer. Kadın genci dışarı çıkarır. Anne ve babası da genci alarak eve götürürler. Genç ölür. Mezar başında Hz. Ömer:

“Rabbinin makamından korkanlar için iki cennet vardır.” âyetini okur. Bu sırada mezardan bir ses,

“Evet, ey Ömer, Allah'ım, rızası ile beraber o iki cenneti de bana verdi.” der.

Yahya b. Muaz da, “En büyük günah, günaha pişman olup tevbe etmeden affı beklemek, itaat etmeden Allahu Teâlâ'ya yakınlığı ummak, amelsiz mükâfat beklemek ve üstelik Allah'tan fazlalık um­maktır.” demiştir.

İnsanı Allah'tan en çok korkmağa ve huzurunda huşu ile eğil­meğe sevkeden en kuvvetli âmil, ilimdir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Allah'ın kulları arasında Ondan korkan ancak âlimlerdir.” [115]buyurmuştur. Bunun için sahabenin uleması daha çok korkmuşlar­dır. Hatta Hz. Ebû Bekir mü’minin göğsünde bir kıl olmağı temen­ni etmiştir. Hz. Ömer ise ölüm döşeğinde, “Eğer bağışlanmazsa, ya­zıklar olsun, Ömer'e,” demiştir. İbn Mes'ud (r.a.), “Keşke öldükten sonra hiç dirilmeyeydim.” demiştir. Buna bazı itirazlar yapılabilir­se de bunu gerçek anlamda demediği, belki dirilip mahşer yerinde­ki muhasebe ve muhakemeden korkarak söylediği meydandadır.

Bunun benzeri, Resûl-i Ekrem'in sevdiği Usâme (r.a.) nin başın­dan geçen bir olaydır. Usâme (r.a.) savaş alanında kılıcını kaldıra­rak hasmının boynunu vuracağı sırada hasmı şehâdet kelimelerini getirmiş fakat Usâme, “Bunu kılıç korkusundan söylüyor, iman bu­nun kalbine inmemiştir” kanaatiyle adamın boynunu vuruyor. Du­rum Resûl-i Ekrem'e intikal edince, Resûl-i Ekrem soruyor. Usâme de bu kanaatini ifade edince, Resûl-i Ekrem, “Kalbini yarıp baktın mı?” buyuruyor. Yanlış hareket ettiğini anlayarak şaşkınlığa düşen Usâme o anda,

“Keşke ondan önce değil de o gün Müslüman olsay­dım.” diyor. Şüphesiz Usâme'nin bu sözü, küfrü temenni ettiği için değil, muaheze korkusu ile söylenmiş bir sözdür. Daha doğru­su Müslümanların kendisini tekfire kalkışacaklarından korktuğu içindir.[116]

Denildi ki: İlimden uzaklaşıp amellerini beğenen bazı kimseler, keramete benzeyen bazı lutûflara mazhar olduklarını görünce, geç­miş büyüklerin, dua, zikir, fikir ve ibadetle meşgul olma yolunu bı­rakıp dualarla meşgul olmağa başlarlar. Hatta bunlardan o kadar ileri gidenleri olmuş ki, birisi, “Ben, kıyametin kopmasını ve çadırı­mı cehennemin üzerine kurmamı istiyorum.” demiş, kendisine:

“Bunu niçin istiyorsun?” Diye sorana da,

“Ben biliyorum ki cehennem beni görür görmez söner ve ben de bu suretle âlemlere rahmet olurum,” demiştir.

İşte bu gibi sözler, en çirkin ve şeni sözlerdir. Çünkü burada Allahu Teâlâ'nın son derece önem verip insanları korkuttuğu cehen­nemi küçümseme vardır. Halbuki Allahu Teâlâ cehennemin vasfın­da mübalâğa ederek:

“İnkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı İnsanlarla taş olan ateşten sakının.” [117]buyurmuştur. Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

“Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.” [118]

Ayrıca Müslim'in rivayet ettiği Sahih bir hadîsde de:

“Yaktığınız bu ateş (var ya) cehennem ateşinin yetmiş cüz'ünden bir cüzdür”, buyurdu. Ashab:

“Vallahi bu ateş de yeter,” demeleri üzerine, Resûl-i Ekrem:

“O cehennem ateşi, her derecesi bu sıcaklıkta olmakla altmış dokuz derece daha fazladır”[119], buyurdu.

Diğer bir Sahih hadîsde de şöyle buyurulmuştur:

“Hesap günü cehennem getirilir. Cehennemin yetmişbin yuları var­dır. Her yularını da yetmişbin melek çeker.”[120]

Evinde lâmbasını yakmış oturan salihlerden bir zata nefsi bir günah işlemesini söylemiş. O da

“Dur bakalım, bu lâmbanın ateşi ce­hennem ateşinden yetmiş derece ehvendir. Şayet buna dayanabilirsen dediğini yaparım- diyerek elini lâmbanın ateşine yaklaştırınca hemen bir feryad ile geri çekildi ve

“Ya nasıl, yetmiş derece ehven olan ateşe dayanam açlığın halde koca cehennemin ateşine nasıl da­yanacaksın?” diyerek günah işlemekten vazgeçti.

Hz. Ömer (r.a.) Hz. Kâ'b'a hitaben:

“Bizi biraz korkutur musun?”, dedi. Kâ'b:

“Eğer kıyamet günü yetmiş peygamberin sevabiyle Allah'ın huzuruna çıksan yine de az gelirdi,” dedi. Hz. Ömer bayılıp ayıldıktan sonra:

“Ey Kâ'b, biraz daha anlatır mısın?” dedi. Hz. Kâ'b:

“Eğer batıya cehennemden öküz'ün burun deliği kadar bir de­lik açılaydı, doğuda bulunan insan onun hararetinden erirdi,” dedi. Bunu duyan Hz. Ömer tekrar bayıldı. Ayılınca:

“Biraz daha anlat,” dedi. Bunun üzerine Hz. Kâ'b:

“Kıyamet günü cehennem öyle bir nefes verecek ki, bütün me­lek ve peygamberler korkudan dizleri üstü çökecek: “Ya Rab, Sen­den, başka kimseyi istemiyorum, beni koru” demek durumuna düşe­ceklerdir,” dedi.

Yine Kâbü'l-Ahbar'ın anlattığına göre kıyamet günü Allahu Teâlâ bütün yaratıkları bir araya toplayacak ve melekler inip saf bağ­layacaklardır. Allahu Teâlâ Cabrâil aîeyhisselâma cehennemi getir­mesini emredecek, Cebrail aleyhisselâm yetmişbin yularla çekilen cehennemi getirecek. Cehennem yüzyıllık mesafeden bir nefes vere­cek ki, herkesin kalbi yerinden oynayacaktır. İkinci nefesinde bütün melek ve peygamberler dize gelecek, üçüncü nefesinde ise yürekler boğazlara gelecektir. Akıllar baştan çıkacak, herkes ameline sığına­caktır. İbrahim aleyhisselâm:

“Ya Rab, hulletin -dostluğunun- hakkı için yalnız nefsimi isterim, beni koru, Musa aleyhisselâm:

“Ya Rab, Seninle olan münacatım hakkı için beni koru,”  İsâ aleyhisselâm:

“Ya Rab, bana olan ikramın sayesinde anamdan da geçtim, nef­simi isterim,” diyeceklerdir.

Bir hadlsde, Resûl-i Ekrem Cebrail aleyhisselâma:

“Ne oluyor Mikâil'i hiç güler olarak göremiyorum?”, diye sorar. Cebrail aleyhisselâm:

“Evet, cehennem yaratıldığı gündenberi Mikâil gülmemiştir. Benim de gözlerim kapanmamıştır. Korkumuz, bir isyan sebebiyle bu cehenneme girmektir,” dedi.

Abdullah bin. Ravaha'yı ağlarken görenler:

“Niçin ağlıyorsunuz?”, diye sorarlar. Abdullah b. Ravaha:

“Nasıl ağlamayayım ki, Allahu Teâlâ, “Mutlak surette hepiniz cehenneme uğrayacak, cehenneme uğramadık kimse kalmayacaktır.” buyurduğu halde sonunda müttakilerin cehennemden kurtulacağını haber vermiştir. Cehenneme uğramam kesin, fakat oradan çıkmam şüphelidir. İşte buna ağlarım,” dedi.

Günah kirlerinden temiz olan melek ve peygamberlerin cehen­nem korkusundan durum ve tutumları bu olunca, aldanmışlann ha­li nicedir? Kendi aklınca, çadırını cehennem üzerinde kuracak da ce­hennemi söndürüp başkalarına şefaat edecektir. Bu ise olsa olsa cen­netle müjdelenen on kişiye mahsus olabilir. Bununla beraber onla­rın da önde geleni olan Hz. Ebû Bekir;

“Keşke bir Müslümanın göğ­sünde kıl olsam.”, Hz. Ömer,

“Ey Ömer, mağfiret olmazsan yazıklar olsun sana.” demişlerdir.

Bir hadisde, “Ben cennetteyim diyen kimsenin yeri cehennemdir.” buyurulmuştur.

Bununla beraber biz, “Allah'tan korkmak gerek derken, kadın­ların yaptığı gibi, gözyaşları dökdükten sonra yine eski haline dö­nen kimseyi kasdetmiyoruz. Bizim sözünü ettiğimiz korku, kalbi kaplayıp sahibini kötülüklerden alıkoyan taat ve ibadete yönelten korkudur. İşte yararlı korku budur. Yoksa ahmak korkusu değildir. Onlar, o an için korkarlar ve “Allah'ım, sen koru.” der, sonra da es­ki bildikleri günahlara dönerler. Bunun faydası yoktur. Bunlar, şey­tanın elinde oyuncaktır. Bu, tıpkı kapışı açık olan bir kaTanın dışın­da bulunan bir kimseye arslan saldırdığı halde, Allah kerîm, diye­rek orada beklemek suretiyle kal'aya girip kapısını kapamayanm du­rumuna benzer. Tabii bu durumda olan kimseyi arslan helak eder.

Buhârî “Sahîh”indeki rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:                                                                         

“(Sizden önceki milletlerden) çok günahı olan bir kişiye ölüm gelip çatmıştı da o, hayattan ümidini kesince oğluna şöyle vasiyet et­mişti:

“Ben öldüğümde beni yakın, geride kalan kemiklerimi öğütün sonra da rüzgâra verin. Vallahi, Allahu Teâlâ beni azâb etmek ister­se, bana azabı, bundan da çok ağır ve hatta hiç kimseye tatbik et­mediği cezayı tatbik eder.

Adam ölünce dediği gibi yaptılar. Sonra Allahu Teâlâ bu adamın bütün zerrelerinin bir araya toplanmasını yere emretti. Yer de Al­lah'ın emrini yerine getirdi ve adam olduğu gibi Allah'ın huzurun­da dikildi. Al'ahu Teâlâ:

“ Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam:

“Senden korktuğum için yaptım,” deyince, Allahu Teâlâ onu ba­ğışladı”[121]

Sahih-i Buhârî'de anlatıldığına göre Ukbe Huzeyfe'ye -Allah her ikisinden de razı olsun-, “Resûl-i Ekrem'den duyduklarından an­latır mısın?” diye sorar. O da Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu haber verir:

“(Sizden evvelki ümmetlerden) bir kişiye ölüm gelip çatmıştı da o, hayattan ümidini kesince ailesine şöyle vasiyet etmişti:

“Ben öldüğümde birçok odun toplayıp yakınız (ve beni bu ateşe atınız). Ateş, benim etimi yiyerek kemiğime erişinceye kadar bırakınız. Ke­miğimi yakınca bu yanmış kemiklerimi alınız, onu döğüp un yapı­nız. Rüzgarlı bir günde onu havaya atınız. (Onlar da dediği gibi yap­tılar.) Allahu Teâlâ onun bütün zerrelerini bir araya toplayarak

“Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam”

“Senin korkundan dolayı böyle yaptım,” dedi. Allahu Teâlâ da onu mağfiret etti”.

Ukbe (r.a.) devamla: “Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu duy­dum:

“Sizden önceki (ümmetler içinde) adamın birine Allahu Teâlâ mal vermişti. Ölüm yaklaşınca adam oğullarına:

“Size karşı ben nasıl bir babayım?”, diye sordu. Oğulları:

“Çok iyi bir babasın,” dediler. Adam:

“Fakat ben hiç bir iyi amelde bulunmadım. Ben ölünce beni yakın, kemiklerimi döğün. Fırtınalı bir günde havaya savuran, dedi. (Ölünce) onlar da öyle yaptılar. Allahu Teâlâ onu bir araya topla­dı ve:

“Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam:

“Korkundan, ya Rab, deyince, Allahu Teâlâ onu rahmetiyle kar­şıladı.” [122]

 

BİRİNCİ BAB

 

BATINİ KEBAİR VE BUNUNLA İLGİLİ HUSUSLAR

 

Kebâirîn en tehlikelisi ve bunları irtikâb edenlerin, günahkârla­rın en adileri olmaları, çoklarının kolaylıkla irtikâb edilip çoğunlu­ğun bu hastalıklarla mübtelâ olmaları bakımından, Batın! Kebâir'i Zahirî Kebâir'den öne aldım. Yine bu sebebierdendir ki, bunlar üze­rinde titizlikle durarak Müsmanları bu hastalıklara karşı hazır ve uyanık bulundurmak istedim. Çünkü bu batini kebâir daha önem­lidir. Nitekim imamlardan biri “Kalbin irtikâb ettiği kebâir, uzuvla­rın işledikleri kebâir'den daha büyüktür. Çünkü Batınî Kebâir'in hepsi fışkı ve zulmü gerektirir. Aynı zamanda hasenatı mahvettiği gibi, şiddetli ve devamlı cezaları gerektirir.” demiştir. İmamlardan bir diğeri de bu Bâtıni Kebâir'i altmışın üzerine çıkardıkdan sonra şöyle buyurmuştur: “Bunların zarar ve kötülükleri zahiri kebâir olan hırsızlık, zina, içki, adam öldürmekten daha ağırdır. Zira diğer suç­lar bir veya bir kaç defa yapılır ve yapıldıktan sonra biterler. Fa­kat Bâtınî Kebâir dediğimiz kalb hastalıkları ve bunların zararları ardı arası kesilmeden devam eder. İnsanoğlu işlediği bir günahtan tevbe eder; bazı günahları hasenat ve diğer iyiliklerle mahvolur”. Ni­tekim:

“Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.”[123], buyurulmuştur. Fakat kalb hastalıkları gönülde yerleşirse onları söküp atmak zor olur.[124]

 

1. Kebire: Şirki Ekber (Büyük Şirk)

 

Allahu Teâlâ fazl u keremiyle bizleri koruyup, sıhhat afiyet ve kâmil imanlar nasîb eylesin. En keremli ve en merhametli O'dur. Al­lahu Teâlâ hepimizi rızasına erişen kullarından eylesin.

Bilmiş ol ki; yukarda tariflerini yaptığımız Zahirî Kebire'lerin hep­si, mü’min olarak işlenen büyük günahlardır. Bunun için bütün âlim­ler Kebire'den söz ederken küfürden sonra gelen kebâir'i sıralamış­lardır. Fakat biz burada bütün kebireleri, derecelerini ve derecelerine göre cezalarım sıralayacağımız için bu usûle riâyet etmedik. Ünce en büyük Kebire olan küfrü ele alarak işe başladık.

En büyük günah küfür olduğu için, küfür ve küfrün hükümleri üzerinde uzun uzadıya açıklamalarda bulunmak gerekir. Buna göre deriz ki:

Allahu Teâlâ:                                                              

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başka­sını dilediğine bağışlar.” [125]

“Doğrusu Allah'a eş koşmak büyük zulümdür.”[126],

“Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir.”[127] Buyurmuştur.

Sahih-i Buhâri'de Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir:

“Size en büyük günahları haber vereyim mi? Allah'a eş koşmak, an­ne ve babaya âsi olmak.” Resûl-i Ekrem bunları anlatırken yaslanmış vaziyette idi. Birdenbire doğruldu ve:

“Aman yalan konuşmak, aman yalan şahitliği.”[128] buyurdu. Hadisi rivayet eden zat diyor ki:

“Resûl-i Ekrem bu sözü durmadan öyle tekrar ediyordu ki, aceba sus­mayacak mı.” dedik.

Yine Sahih hadisde:

“Helak edici yedi günahtan sakınınız. (Bunlar) Allah'a şirk koş­mak.” [129]buyurdu ve sirasıyle diğerlerini saydı.

Ahmed, Buharİ, Tirmizi ve Nesei de rivayet ettikleri bir hadisde:

“Kebâir, Allah'a şirk koşmak, adam öldürmek, anne ve babaya âsi ol­maktır.”[130] Diye başlar.

Yine Ahmed, Buhârî, Tirmizi ve Nesai'nin rivayetlerinde:

“Kebâir, Allah'a şirk koşmak, anne babaya âsi olmak ve adam öldür­mektir...”[131] Diye başlar.

Yine:

“En büyük günahlardan size haber vereyim mi? O, yalan konuşmak­tır.”[132] buyurdu. Yalan konuşmak büyük günahlardan olmakla, küfür, katil ve zinadan daha büyük olduğunu ifade etmez. Ayrıca Ebû Davud ve Nesei de:

“Kebâir dokuzdur, en büyükleri Allah'a şirk koşmaktır.” [133]şek­linde vârid olmuştur.

Taberâni'de ise:

“Yedi Kebâir'den sakının. Bunlar Allah'a şirk koşmak...” [134]şek­linde başlamaktadır. Bezzâr'da da:

 “Kebâir; Allah'a eş koşmak, asm ve babaya âsi olmak, suyun fazlasını muhtaçlara vermemek ve erkeği dişisinden men etmektir.” [135]şeklindedir.

Yine Ahmed, Buhâri, Müslim ve Tirmizi'nin diğer bir rivayetinde:

“Dikkat edin size en büyük günahları anlatayım: Allah'a şirk koş­mak, anne ve babaya âsi olmak ve yalan konuşmaktır.”[136] şeklin­dedir.

Taberâni'de ise şu şekildedir:

“Kebireler yedidir.” [137]dedikten sonra hicretten sonra bedeviliğe dönmeği de bunlar meyanında saymıştır. Bunlar yakında ele alına­caktır.

Yine Buhârf nin rivayet ettiği bir hadisde:

“Kebâirlerin en büyüğü Allah'a eş koşmak, adam öldürmek, anne ve babaya asi olmak ve yalan yere şahitlik yapmaktır.” [138]buyurulmuştur.

Ahmed, Tirmizî İbn Hibbah ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlardan bazıları şunlardır: Allah'a şirk koşmak, anne ve babaya asi olmak, yalan yemin etmek. Bir kimse sabır ye­mini yani yalan şahitliği yapar ve burada sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa kıyamete kadar kalbinde bir leke olarak ka­lır.” [139]buyurmuştur.

Yine Taberani'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlardan bazıları, Allah'a şirk koşmak, yalan yere ye­min etmektir.” [140]buyurmuştur.

Ayrıca-Taberâni, Hakim ve Beyhakl'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın dostları, Allahu Tealâ'nın farz kıldığı beş vakit na­mazı dosdoğru kılanlar, orucu borç bilip mükâfatını Allah'tan uma­rak tutanlar, zekâtm borç olduğunu kabul ederek ödeyenler ve Al­lah'ın yasakladığı büyük günahlardan sakınanlardır.”, buyurdu. Kendisine:

“Büyük günahlar hangilerdir?”, diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlar, Allah'a ortak koşmak, haksız yere adam öldürmek, savaş alanından kaçmak, sihir (yapmak ve yaptırmak), yetim malı yemek, riba yemek, Müslüman olan anne ve babaya âsi olmak, namuslu kadına iftira etmek, kıblegâh olan Haremi Şerife say­gısızlık etmek, orada haram ve yasak olanları helâl tanımaktır. Kim ki bu büyük günahlardan kaçınır, namazını kılar, orucunu tutar ve zekâtını vererek ölürse, kapıları altın işlemeli olan cennet bahçelerin­de Muhammed    (sallallahu aleyhi ve sellem)e arkadaş olur,”  bu­yurdu.[141]

Yine Ahmed, Müslim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ek­rem Hz. Ömer (r.a.) e:

“Ey Hattab'ın oğlu veya ey Ömer, kalk, insanlara çağır ve de ki Cennete ancak müminler girebilir,”[142] buyurmuştur. Timi­zi, hadisin hasen ve Sahih olduğunu söylemiştir.

Yine Ebû Davud'un rivayetinde Avf’ın oğluna hitaben Resûl-i Ekrem:

“Ey Avf’ın oğlu, ata bin ve insanlara seslen: “Cennete ancak mü’min olan girebilir,” buyurmuştur.

Yine Buhâri'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ey Bilâl, kalk ilân et; cennete ancak mü’minler girer ve gerçek şu ki Allahu Teâlâ bu dini fâcir kimse ile de takviye eder.” buyur­muştur.

Yine Ahmed, Müslim, Ebû Davud ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Cennete ancak Müslüman olan kimse girer.” [143]buyurmuş­tur.

Ahmed, Buhar i ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Dinini değiştiren kimseyi öldürün.”[144] Buyurmuştur. Taberâni'nin rivayetinde ise, “Dininden irtidâd edeni öldürün.”, şeklindedir.

“Üç şey ile size emreder, üç şeyden de sizi nehyederim. Yalnız Al­lah'a ibadet ederek hiç bir şeyi O'na ortak koşmamanızı, Allah'ın ipi mesabesinde olan Kur'an'a sımsıkı sarılmanızı ve Allahu Teâlâ'nın başınıza getirdiği âmir ve hükümdarlara itaat etmenizi size emre­derim. Dedikodudan, servetinizi gayr-ı meşru ve fuzûli yerlere sarfetmekten ve çok soru sormaktan da sizi nehyederim.” buyurmuştur.

Ebû Nuaym ve Taberânî'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“İslâm dininden irtidad eden erkeği yeniden Islâmiyete davet edin; tevbe ederse kabul edin, etmezse boynunu vurun. İslâm dinin­den ayrılan kadını da yeniden İslâmiyete davet edin; kabul eder Müs­lüman olursa ne güzel, aksi halde onu da cariye olarak esir alın,” buyurmuştur. Bu hadisin zahirinden, irtidad eden kadının öldürülmeyip yalnız esir muamelesi göreceği anlaşılıyorsa da, diğer Sahih rivayette,

“Dininden irtidad edeni öldürün.” mealindeki mutlak ola­rak varid olan hadisler irtidad eden kadının da öldürüleceğini ifade etmektedir. Bize göre de en doğrusu budur. Yalnız hadisde “Allah'ın azâb ettiği ile Allah'ın kullarını azab etmeyin, yani kimseyi ateşle yakmayın.” rivayeti vardır.

Taberânî'nin bir rivayetinde: “Dinini değiştireni öldürün. Müs­lüman oldukdan sonra kâfir olanın (küfründe ısrar ettiği sürece) Allahu Teâlâ tevbesini kabul etmez.” şeklindedir.

İbn Hibban'dan gelen rivayette de, “Dininden döneni öldürün, fakat Allah'ın azabiyle (yani ateş ile) azâb etmeyin.” meâlindedir.

Beyhaki'nin rivayetinde, “Dinini değiştirenin boynunu vurun.” şeklindedir.

Taberâni’de de, “Dini, Müslümanlarm dinine uymayanın boynu­nu vurun; şehâdet kelimelerini getirirse artık onu öldürmeğe yol yok­tur. Ancak haddi gerektirecek bir suç işlerse ona had icra edilir.”, şeklinde rivayet edilmiştir.[145]

 

Tenbih

 

Burada çoğunluğun bilmeyerek düştüğü şirk ve şirkin bazı bö­lümlerini açıklayacağız. Gayemiz, din kardeşlerimizi uyarmaktır. Umulur ki, bu sayede böyle bilmeyerek düştükleri ve amellerinin mahvolması ile ebedi olarak şiddetli ikab ve en büyük azâb içinde kalmalarına sebep olan şirkten korunurlar. Bunları bilmek cidden önemlidir. Zira İmâm-ı A'zam ve diğer bazılarına göre, küfrü irtikâb eden kimsenin bütün amelleri mahvolur ve bütün geçmiş borçlarını yeniden kaza etmesi gerekir. Buna rağmen mezhep mensupları küf­rü gerektiren söz ve halleri daha fazla çoğaltmışlardır.

O halde îslâmiyetten azıcık nasibi olan aklı başında her Müslüman, amelinin mahvolup kaza külfetine düşmemesi ve karısının boş olmaması için imamlarının haber verdikleri küfrü mucip olan bu halleri bilip bunlardan sakınmaları gerekir. İmâm Şafii de amelin sevabının mahvolduğu görüşündedir, ancak kaza gerekmediğini söy­lemektedir. Diğer çoğunluk, her ne kadar bunları taklid edip bun­lara uymadılarsa da, kendini ve dinini korumak için ihtiyata riâyet ve özellikle bıı gibi önemli mes'elelerde ihtilaftan korunmak lâzımdır. Bunun içindir ki, mutemed ve gayri mutemed imamların ve diğer­lerinin bu hususta bütün söylediklerini aşağıda adını vereceğim Kitabta açıkladığım gibi, burada da bunların bir kısmını açıklayaca­ğım. Bu hususta daha geniş bilgi isteyen o Kitaba başvursun.

Küfrün nevilerinden biri ve en başta geleni şirk -Allah'a ortak koşmak- tır.

Küfür ve şirkin nevilerinden birisi de insanın şu anda veya ge­lecekte küfre niyet etmesidir. Yani, “Ben bir süre sonra kâfir olaca­ğım” diye kalbinden geçirmesidir. Veyahut “Şu şöyle, bu, böyle olur­sa kâfir olurum” diye hatıradan geçirmek veya söylemekle -ister­se o talik ettiği şey muhal da olsa- kâfir olur. Küfrü gerektiren bir şeye inanmak, küfrü gerektiren bir işi yapmak -ister inanarak, is­ter inaden ve isterse istihzâen olsun- veyahut dinde ittifakla sabit olan Allahu Teâlâ'nın ilim ve kudretini, cüz'iyyata olan ilmini veya Allah hakkında menfi olan bir sıfatı -meselâ renk ve şekil gibi- veya âleme muttasıldır veya âlemden hâriçtir gibi şeyleri Allah'a isnâd etmek gibi.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Allahu Teâlâ'ya açıkça ve dolayısiyle noksanlık getirecek şeyi izafe etmektir. Açıkça noksanlığı gerek­tiren şeyi Allah'a izafe etmenin küfür olduğunda ittifak vardır. İkin­cisinde (yani dolayısiyle noksanlık getirecek şeyi Allah'a izafe et­mekte) ihtilaf olmakla beraber, bize göre en doğrusu küfür olma­masıdır. Yani ifadelerinden Allahu Teâlâ hakkında noksanlık lâzım gelen, “Allah cisimdir, cevherdir” gibi sözler anlaşılan kimselerin, bunlara kesin olarak inanmadıkça küfürlerine hükmedilmez. (Mücessimelerin, “Allah cisimdir fakat diğer cisimlere benzemez” sözlerri de böyle tevil edilir.) Yaratıklara ve meselâ güneşe secde etmek de bu hükümdedir. Kendisini mazur gösterecek bir karine bulunmaz­sa küfrüne hükmedilir. Bu mes'ele de ilerde açıklanacaktır. Bunu yal­nız kâfir olanlar yapar diye Müslümanlarm ittifak ettikleri bir işi yapmakta da hüküm böyledir. Bu kimse Müslüman olduğunu söyle­se de mâni bir karine olmayınca küfrüne hükmedilir. Kiliseye giden­lerle beraber zunnar kuşanıp (tapınmak maksadıyle) kiliseye gitmek veya Kur'ah-ı Kerîm'den bir âyet, besmele veya bir melek ve hatta bir peygamber ismi bulunan yazıyı bilerek ve kasıtlı olarak necasete, tuvalete atmak gibi. Hatta bazıları bunların yazılı bulunduğu kâğı­da sümkürüp tükürmeği ve az miktarda da olsa camii pislikle sı­vamağı da bu hükümde saymışlardır. Nübüvveti kesinlikle bilinen bir peygamberin peygamberliğinde şüphe veya Allah tarafından in­dirilmiş olan yüzdört Kitabın asıllarında şüphe veya Kur'an-ı Kerim'de bulunan âyetlerden birinin Kur'an'dan olup olmamasında şüphe de aynı hükümdedir. Müslümanları sapıtmak için konuşan adamı tek­fir etmekte, Sahâbe'yi tekfirde şüphe de, Kabe ve Mescîd-i Haram'da, haccın sıfat ve hey'etinde, namaz ve orucun şeklinde şüphe etmek­te de hüküm böyledir. Dinde malum olup üzerinde ittifak edilmiş olan sünnetlerin meşrûiyyetini inkâr, haramı helâl saymak, abdest-siz namazın caiz olduğunu iddia etmek gibi. Yalnız kâfirdir diye küfründen sebep bir zimmiye eziyeti helâl tanımak, meşru şekilde alışveriş ve nikâh gibi helâl olan muameleleri haram tanımak, pey­gamberimiz hakkında, “O, kara derili idi” veya “Daha sakalı bit­meden öldü”, veya “O, kureşi, Arabî hatta insan değildi” demekte de hüküm aynıdır. Bunların hepsi küfürdür. Burada da peygamberi­mizde Almayan nitelikleri ona nisbet vardır ki, bu, onu yalanlamak demek olduğu için küfürdür. İttifaklı olarak peygamberimizde bu­lunan herhangi bir vasfı inkâr küfürdür. Peygamberimizden sonra bir peygamber geleceğini caiz görmek veya “Mekke'de doğup Me­dine'de ölenin o olup olmadığını bilemiyorum” demek, nübüvvetin Allah vergisi olmayıp ibadetle ve gönlü temizlemekle herkesin o de­receye ulaşabileceğine inanmak, bir veliyi bir peygamberden üstün tanımak, velilere peygamberler gibi vahyedildiğine inanmak, velinin ölmeden cennete girdiğine inanmak, herhangi bir peygamberde ku­sur arayıp onu ayıplamak, herhangi bir peygamber veya meleği tel'in edip sövmek, alay ve istihza etmek; meselâ Peygamber Efendimiz te­miz olan mübarek elleri ile yemek yerken yediği yemeği parmakları ile sıyırıp parmaklarını yalamasına gülmek, işinde ve dininde yer­mek maksadıyle kendisine noksanlık nisbet etmek veyahut onu, kü­çültücü bir şeye benzetmek veya ondan yüz çevirip ona bir zarar gelmesini arzulamak, yine yermek maksadıyle şerefine yakışmayan şeyleri ona nisbet etmek, onu küçümsemek veya küçük düşürücü söz­ler söylemek ve ona uydurma birtakım kusurlar aramak gibi husus­ların hepsi ittifaklı olarak küfürdür. “Bu gibiler öldürülür, hatta tevbelerine bile bakılmaz” diyenler de vardır. Nitekim Resûl-i Ek­rem, hakkında bu gibi sözleri söyleyen birisi öldürülmüştür. Zımnen de olsa küfre rıza küfürdür. Hatta Müslüman olmak isteyen bir kâ­fire, “Biraz bekle şu işimi bitireyim” veya “Şu hutbemi okuyayım da sana îslâmiyeti telkin ederim” diyerek onu sürüncemede bırak­ması da küfürdür. Bu durumda hemen şehâdeti telkin edecektir. An­cak Allahu Teâlâ'nın ona imanı nasîb etmemesi ve küfür üzre ölme­si için beddua etmek ayrı hükümdedir, bundan küfür lâzım gelmez. Tevil kabul etmeyecek şekilde bir Müslümana kâfir demek de böyle­dir, çünkü İslâm'a küfür adını vermiş oluyor. Allahu Teâlâ'nın ve bir peygamberin ismini, emir ve nehiy, va'd ve veid gibi herhangi bir hükmünü eğlenceye almak, “Şunu Allah bana emretse yapmaz­dım, kıble bu tarafta olsa kılmazdım, cenneti bana verse girmezdim, bütün bu hastalık ve sıkıntılar arasında bir de bana namazı borç etmesi zulümdür” demesi de küfürdür. Yine bunun gibi, zulme uğ­rayan bir kimse:

“Ne yapalım, Allah'ın takdiri böyle idi,” demesi üzerine, zulme­den kimse:

“Hayıf, ben, Allah'ın takdiri olmadan yaparım, dese veya “Me­lek ve hatta peygamber de şehâdet etse yine inanmam, falancı pey­gamber olsa ben onu tanımazdım, eğer peygamberin dediği doğru ise biz kurtulduk onu inkâr edenler kâfir oldu” demesi de küfürdür. Çünkü burada nübüvvetin doğruluğunda şüphe vardır.

“Tırnaklarını kes, zira tırnak kesmek sünnettir” dendiği vakit, sünnete haka­ret maksadıyle,

“Sünnet olsun, kesmiyorum” demesi de küfürdür ve­yahut “La havle velâ kuvvete illâ billâh” ve benzeri sözler bizim karnımızı doyurmaz demesi, müezzini yalanlaması, sesini zil ve çan sesine benzetmesi, ezan ile alay etmesi de aynı hükümde küfürdür. İçki gibi haram liaynihi olan bir maddeye alay olsun diye besmele ile başlaması kıyamet günü ile alay edercesine, “Ben kıyametten kork­muyorum” demesi, Allah'a acziyet isnad etmek maksadıyle, “O, hır­sızı yakalayamaz” demesi, kendisini âlim, vaiz ve muallimlşre ben­zeterek alay maksadıyle yüksekçe yerlere çıkıp va'z ediyor, ders ve­riyor gibi eğlence yapıp cemaati güldürmesi, ilimle alay ederek “Bir parça tirid ilimden hayırlıdır” demesi, ağır bir hastalığa yakalanan kimse, “Benim canımı al da ister mü’min ister kâfir al” demesi ve­ya çocuğu ölen kimse, “Çocuğumu aldın, daha başka elinden ne ge­lirse yap” demesi veya,, birisi kendisine, “Ey kâfir” diye seslendiği vakit, buna nza gösterip kabul edercesine, “Evet, ne var?” deyip ona cevap vermesi veya önce küfrü temenni edip sonra Müslüman olmayı istemesi veya hiç bir zamanda ve hiç bir dinde helâl olmayan adam öldürmek, zina yapmak, zulüm ve haksızlıkta bulunmak gibi haram ve yasakların helâl olmalarını temenni etmek veya “Bunları haram etmekte Allahu Teâlâ zulmetti” demek, veya dinine meylet­mek üzere kâfir kisvesine bürünmek veya “Yahudiler Müslümanlardan hayırlıdır” demek veya aksıran bir adama, “Allah sana rahmet etsin” deyene, “Onun rahmete ihtiyacı yok, böyle söyleme” demek de küfürdür. “İman nedir? İmanı anlat” diyene, alay olsun diye, “Bil­miyorum” demek, karısına şehvet sevgisi değil de saygı sevgisi ola­rak, “Sen bana Allah ve Resulünden daha sevimlisin” demek, Ebû Bekir (r.a.)in Ashâb'dan olduğunu inkâr, Hz. Aişe'ye iffetsizlik isnad etmek (bu da Kur'an'ı yalanlamak olduğu için) küfürdür. Çün­kü Hz. Aişe'yi tezkiye eden âyet inmiştir. Her yönü ile kul işinin ya­ratıcısıdır, işini kendisi yaratır ve yapar demek de küfürdür. Şaka da olsa, “Ben Allah'ım” demek, farzları inkâr maksadıyle, “Ben Al­lah'ın hakkını bilmiyorum” demek, bir işi yaptığı veya yapmadığı hal­de, “Allah biliyor onu yaptım” veya “Allah biliyor onu yapmadım” demek, alay olsun diye, “Kur'an'dan, zikirden, namazdan ve benze­ri ibadetlerden artık ben doydum” demek, “Mahşer, cennet ve ce­hennem de nedir?” demek, bir günah işlediği vakit, “Ne yaptım ki” deyip günahını hiçe saymak, ilim meclisine davet edildiği vakit, -Be­nim orada ne işim var?” demek, belirli kötü bir âlimi değil de bütün âlimleri lanetlemek de küfürdür. Çünkü peygamberler de bu ifade­ye girer, alay olsun diye, “Şeriat de nedir?” demek, bir fakîhe ilmi­ne hakaret maksadıyle, “Bu da nedir ki?” demek, ruhun kıdemine kail olmak, rubûbiyet zahir olunca ubudiyet kalkar deyerek bunun­la kendisinden ilâhi hükümlerin kaldırıldığını kasdederse veya in­sanlık vasıflarından kurtulup lâhûtiyyete intikal ettiğini veya kendi beşerî vasıflarının ilâhi vasıflara dönüştüğünü veya dünyada Allah'ı açıkça gördüğünü veya Allah ile konuştuğunu veya kendisinin baş­ka ve güzel suretlere girebileceğini veya ilâhî teklifin kendisinden kaldırıldığını iddia etmek de küfürdür. Başkasına, “Artık sen şu za­hirî ibadetleri bırak, gizli ve gönül amellerine bak” demek, ırlamağı, türkü ve şarkıları dinlemek dinin icablanndandır, bu gibi şiirler Kur'an'dan daha çok etkili olur, demek, “Kul ibadet etmeden de Al­lah'a ulaşabilir” demek. “Ruh, doğrudan Allah'ın nurundandır. Kur nura yaklaşınca birleşirler” demek de küfürdür.

Diğer teferruatı, zayıf ve kuvvetli olarak dört mezhep imamla­rının görüşlerini bir araya getirmek suretiyle ve bütün genişliği ile yukarda sözünü ettiğim “El-1'lâm bima yaktu'u’l-İslâm” adlı eserde yazdım. Bu kadar yüklü bir Kitabdır ki, hiç bir okuyucu ondan Müs­tağni olamaz.

Taberâni’nin rivayetinde, “Bir kimse başkasına kâfir dediği va­kit bunlardan biri küfre gider; muhatabı kâfir ise veya küfrü kabul ediyorsa kâfir olur. Aksi halde küfür, söyleyene döner.” şeklindedir.

Harâıti, Deylemî ve İbn Neccâr da rivayetlerinde, “Bir kimse bir başkasının küfrüne şehâdette bulunacak olursa, bunlardan biri so­rumlu olur; şayet küfrüne şehâdet edilen kimse kâfir ise mes'ele yok, değilse -bir Müslümana kâfir demekle- kendisi küfre gitmiş olur.” buyurulmuştur.

Yine Taberâni ile Beyhaki'nin rivayetlerinde, “İki Müslüman ara­sında Allahu Teâlâ'nın koyduğu bir perde vardır. Bunlardan biri di­ğerine kötü söz söyleyecek olursa bu perdeyi yırtmış olur. Biri diğe­rine, “Ey kâfir” deyecek olursa ikisinden biri kâfir olur.” buyurulmuştur.    

Yine Taberânî'niri rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Bir adam kardeşine, “Ey kafir!” dese onu öldürmüş gibidir. Mü’mini lanetlemek de onu öldürmek gibidir.”

Ebû Davud'un rivayetinde:

“Müslüman olan herhangi bir kimse bir Müslümam tekfir ettiğinde: eğer o kâfir ise, mes'ele yok; aksi halde kendisi küfre girmiş olur.”[146], buyurulmuştur.

Nesei, İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetleri ise şöyledir:

“Ben İslâmiyetten uzağım” deyen kimse, yalan söylüyorsa dediği gibi (İslâmiyetten uzaklaşmış) tır; doğru söylüyorsa selâmetle İslâmiyete dönemez.”[147].

Buhârî ve benzerlerinde ise, “Bir adam din kardeşine, “Ey kâfir!” dese ikisinden biri küfre girer.”[148], şeklindedir.                           

Taberâni'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Lâilâhe illallah” deyenlerden dilinizi çekin, onları işledikleri herhan­gi bir günah ile tekfire kalkışmayın, zira Ehl-i Tevhîd-i tekfir ede­nin kendisi daha çok küfre yaklaşmış olur.”[149] Müslim ve Tirmizî'nin rivayetinde de:

“Herhangi bir kimse kardeşine, “Ey kâfir” derse, ikisinden biri bu tekfir sebebiyle muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne a'lâ, aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.”[150], buyurulmuştur.

İbn Hibbân'ın rivayeti ise, “Hiç bir kimse bir kimseyi tekfir et­mez, şayet tekfir edecek olursa bunlardan biri küfre gitmiş olur.” şek­lindedir.

Müslim'in rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah gökten hiç bir bereket (yağmur) indirmemiştir ki, insan­lardan bazıları ona kûfranda bulunmamış olsunlar. Allah yağmuru indirir; onlar, “Yıldız şöyle yaptı, böyle yaptı.” derler.” [151]

Ahmed, Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Görmediniz mi Rabbiniz ne buyurdu? Ben kullanma hiç bir nimet (yağmur) ihsan etmemişimdir ki, onlardan bir grup o nimete küfran etmesin. “Onu yıldız verdi, yıldız sayesinde oldu” derler.” [152]

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi'nin rivayetlerin­de şöyle buyurulmuştur:

“Rabbiniz bu gece ne buyurdu bilir misiniz?” Onlar,

“Allah ve Resulü daha iyi bilirler” demeleri üzerine Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ; Kullarımdan bazısı bana mü’min ve bazısı da bana kâfir ola­rak sabahladı. Kim, “filan ve filân yıldızın doğması veya batması ile yağmura kavuştu” dedi ise, bana küfür ve yıldızlara iman etmiş­tir.” [153]

Şirâzî de “Yıldızlar ümmetimi kaplayıp kendi irâdelerine alma­dıkları sürece ümmetim dinlerinde hayır üzeredirler.” diye bir hadis rivayet etmiştir.

Ahmed'in rivayeti de şöyledir: “İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı da küfrederek sabahlar. Bir kısmı, “Bu, Allah'ın rahmetidir” derler, bazıları da, “Şu ve şu yıldızın nev'i doğru çıktı.” derler”.

 Bunlardan birisi de Allahu Teâlâ'nın umum ifade eden:

“Ey kendilerine karşı tutumsuz davranan kullarım, Allah'ın rah­metinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.”[154], âyet-i celîlesini tahsis eden:

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başka­sını dilediğine bağışlar.” [155]âyetidir. Her iki âyetten de Ehl-i Sün­net ve'1-Cemaat mezhebinin görüşünün hak olduğu anlaşılır. Çünkü Ehl-i Sünnet'in görüşünde, fâsık ve günahkâr olarak ölen mü’min, Allahu Teâlâ'nın dilemesine kalmıştır; dilerse onu cehenneme atar, cezasını çektirir, orada yüzü kararır, sonra cehennemden çıkarıp ha­yat suyuna daldırır, yüzü parlak ve güzel olduğu halde buradan çı­kar, sonra da imanı ve geçmiş ameli karşılığında onun için hazırla­dığı mükâfatları kendisine verir; dilerse de hiç azâb etmeden affe­der ve cennete kor. Nitekim Buhârİ ve diğerlerinde bu hususta Sahih hadîsler vardır.

Havaric'in, “Mürtekib-i Kebire -büyük günah işleyen- kâfir ve ebedî olarak cehennemdedir.”, Mûtezile'nin, “Büyük günah sahi­bi ne mü’mindir ne de kâfirdir fakat kesin olarak cehennemdir. İtaat edene azâb etmek caiz olmadığı gibi isyan edeni de affetmek caiz de­ğildir.” gibi sözleri kendi uydurmaları ile Allahu Teâlâ'ya iftiradan başka bir şey değildir. Allahu Teâlâ onların tavsiflerinden münez­zehtir. Allahu Teâlâ'nın:

“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.” Allah ona gazabetmiş, lanetlemiş ve büyük azâb ha­zırlamıştır.” [156]buyurması tevillidir. Bu, ya, “Mü’mini öldürmek helâldir” diye öldürür (veya mü’min olduğu için öldürür) anlamın­dadır ki bu, gerçekte küfürdür. Bu takdirde “ulûd”demek, ebedî cehennemde kalır demektir. Yoksa bir mü’min, bir mü’mini öldürmenin yasak ve haram olduğunu bilerek onu öldürürse cehen­nemde ebedî kalmaz, çünkü, “Allah günahların hepsini bağışlar.”[157],

“(Allah) şirkten başkasını dilediğine bağışlar.”[158]Ayetleri bunu ke­sinlikle ifade etmektedirler. Aynı zamanda “Hu1ûd” kelimesi heryerde “Ebedî” anlamına gelmez, “Uzun süre” den kinaye olur. Buna göre âyetin mânası, uzun süre cehennemde yan­mak demek olur. Bununla beraber Allahu Teâlâ dilediğini bağışlar.

 “Kaatilin tevbesi kabul olmaz” sözüne gelince, bu da en büyük cinayet olan insan öldürmekten kaçındırmak içindir. Yoksa değil adam öldürmenin, en büyük günah olan küfrün bile tevbesi mak­buldür.

Murcie'nin, “Küfür ile yapılan amelin faydası olamıyacağı gibi. İman ile isyanın da zararı olmaz” sözlerine gelince, bu da Allahu Teâlâ'ya iftiradan başka bir şey değildir. Bunların görüşlerini kuvvet­lendirmek için öne sürmek istedikleri deliller, daha kuvvetli ve ke­sin deliller ile ortadan kaldırılırlar. Mü’minlere vacip olan, mü’minlerin günahkârlarından bir kısmının cehenneme gireceklerine inan­malarıdır. Bunu inkâr, kesin nassları inkâr olduğu için, küfürdür.

Bunlardan birisi de İmâmü'l-Haremeyn'in usûl âlimlerinden yap­tığı şu naklidir: Abdüsseîâm ve diğerleri diyorlar ki; imanında veya yaratanında kuşkuya kapılıp tereddüde düşen veya kalbine kötü şey­ler geçtiği ve bunlardan şiddetle nefret ettiği halde define muktedir olamayan kimse için sorumluluk yoktur. Çünkü bunlar kendi nef­sinin arzusu değil, şeytanın vesvesesidir. Bunun için şeytanın şerrin­den Allah'a sığınmalıdır.

Bunlardan birisi de, aslen kâfir olan veya irtidad eden kimsenin yalnız Allah'ı tanıması ile İslâmiyetine hükmedilemez, “Lâilâhe illal­lah Muhammedürresulullah” -Allah'tan başka mabûd yok, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve elçisidir-” demesi şarttır. Bu mea­li kaybetmeyecek şekilde bunu hangi edat ve hangi ifade ile söy­lerse iman etmiş olur. Meselâ:  yerine dese, yerine,  yerine kelimelerini kullansa caizdir. Lafzâ-ı Celâli yerine veya kelimelerini kullansa yine caizdir.   “Müslümanların inandıklarına inandım. Göklerde olana, Melik'e, Rezzâk'a iman ettim” dese yine caizdir. Fakat “Göklerde oturana inandım” dese olmaz, çün­kü bu ifadede Allah'a mekân isbatı vardır. Allahu Teâlâ göklerin de ilâhıdır, yerlerinde de ilâhıdır. Bunun için Allah'a cihet isbatı ço­ğunluğa göre küfürdür. Küfrü ifade eden bir kavram ise İman alâ­meti olamaz. “Gökte olana” demek, saltanatı göklerde hüküm süre­ne demek olur ki, halef ve selef âlimleri tarafından tevil edilen Kur'an-ı Kerim'in lafzına uygun düşer. Ancak Hanâbile'den sapık bir fır­ka buna muhalefet etmiştir. Halef,

“Biz bu tevili tayin eder ve za­hiri ona sarf etmeyiz”, derler. Selef ise,

“Biz icmâlen tevil eder fakat belirli bir şeyi tayin etmeyi içyüzünü Allah'a havale ederiz.” derler. Muteahhirînin bir kısmı da bu görüştedir. Diğer bir kısmı ise zahire ve Arap lügatinin kaidelerine uygun ve yakın olanı tayin ve tercih ederler. Böyle bir imkân bulunmadığı vakit tevil eder ve asıl mura­dı Allah'a havale ederler. Âyet ve hadîsler üzerinde araştırmalar ya­pan kimse bunların tevile şehâdet ettiklerini görür. Çünkü bunlan tevilsiz oldukları gibi kabul etmek tenakuza yol açar. Bu kuşkuyu kaldırmak için tevil kaidelerine uyarak tevil etmek vacip olur. Me­selâ:

“(Allah) sonra Arş üzerine istiva etti.”[159]

Biz ona şah damarından daha yakınız.”[160]

“Nerede olursanız olun. O sizinle beraberdir.” [161]âyetleri ile Resûl-i Ekrem'in:

“Eğer konağın ipini sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi.” Hadisinden birini tevil zorunluluğu vardır. Çünkü hiç kimse bunların zahir an­lamlarında olduğunu iddia edemez. Bir yandan, “Allah Arş üzerin­dedir.”, “bir yandan, “O, size şah damarınızdan yakındır.”, öteyandan, “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.” âyetleri ile “îpi sarkıtsanız Allah'a değecek.” hadîsi tevilsiz kabul edilemezler. Bazı âyet ve hadîslerde tevil zorunluluğu olduğuna göre, bu gibi müte-şâbihâtm hepsinde tevil vacip olur. Mâlik, Cafer ve benzerleri gibi selefin hepsi bu tevili kabul etmişlerdir.

Hulâsa; bu meselede Ehl-i Hakkın görüşü, benim anlattığım gibi, Allahu Teâlâ'ya noksanlık getiren ve hatta ne noksanlık ve ne de ke­mal getirmeyen bütün sıfatlardan O'nu tenzih edip her yönden ke­mal sıfatları ile tavsiftir. O'nu, zâtında sıfatında, esma ve ef'âlinde mutlak ve en üstün kemal sıfatları ile tavsif etmek lâzımdır. İşte Al­lah hakkında ve birinci şehâdet, budur.

İkinci şehâdete yâni Resûl-i Ekrem'in Allah'ın kulu ve Resulü ol­duğuna gelince; “Muhammed” yerine, “Ahmed” ve “Eba'l-Kasun” isimlerini, “Resul” yerine “Nebi” kelimesini kullanabilir. Yâni “Eşhedü Enne Ahmede Nebiyyullah” da deyebilir. Ancak “Eşhedü enne Muhamraederresûlullah”ı öne alırsa ayırmadan söylemesi lâzım, ak­si halde olmaz. Aynı zamanda bunların ne demek olduklarını anla­madan yalnız Arapça olarak bu kelimeleri söylemekle mü’min olmaz. Bunların manalarını bilmesi ve ondan sonra söylemesi lâzımdır.[162] Resûl-i Ekrem'in risâletini inkâr edenin imanı için bu şehâdet keli­meleri yeterlidir. Ancak onun peygamberliğini kabul ettiği halde yal­nız Araplara gönderilmiş olduğuna inanan kimsenin sadece bu şehâdeti yeterli değildir. Bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildiğini kabul ve itiraf etmesi lâzımdır. Dilsizin kabul işareti, dili olanın konuşması gibidir. Demek oluyor ki iman, bu iki şehâdet kelimelerini bir arada getirmekle mümkündür. Yalnız, “iman ettim, inandım” yahut “Kendisinden başka ilâh olmayana inandım” veya “Ben Müslümanım” yahut “Ben Muhammed ümmetindenim, ben onu severim” veya da “Müslümanlardanım, Müslümanlar gibiyim, onla­rın dinleri hakdır” gibi sözler, Müslüman olmak için yeterli değildir. Ama hiç bir şey bilmeyen kimsenin “Ben Allah'a inandım, Allah için Müslüman oldum, beni yaratan Allah'tır” dedikten sonra peygambe­rin de risâletini tasdik ederse mü'nündir. Müslüman olan herkese öl­dükten sonra dirilmeğe inanmak gerekir. Allah'a iman yanında O'nun birliğine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanması kendisine öğretilir. Zira yalnız bunlara inandığı halde gücü yeterken dili ile şehâdet kelimelerini telaffuz etmeyen kimse, Nevevi'nin nak­line göre, küfür halindedir ve ebedi cehennemdedir, demişlerdir. Fa­kat buna dört imam itiraz etmiştir. Bunlara göre bu iman kendisine fayda verir, ancak kendisi âsi ve günahkâr olur.[163] Fakat kalbin­den inanmadığı halde dili ile şehâdet kelimelerini getiren kimse mü­nafıktır ve bu adamın Allah katında kâfir olduğu ittifakhdır. Ancak dünyada kendisine îslâm ahkâmı uygulanır ve Müslüman muamele­sine tabi tutulur. Şayet bu halinde bir Müslüman kadınla evlendik­ten sonra iman etse nikâhına yemlemesi gerekir.

Bu tenbihlerden birisi de son nefeste iman meselesidir. Sonuna kadar küfür halinde yaşadıktan sonra can boğaza gelip gargaraya başladığı, hayattan tamamiyle ümidini kesip âhiret alâmetleri kendi­sine açılmaya başladığı vakit, artık iman etmesi kendisine bir fay­da sağlamaz. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında, ötedenberi yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar.”[164], buyurulmuş ve bundan yalnız Yunus aleyhisselâmın kavmi istisna edilmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“İşte Yunus'un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği ge­rektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünya­da geçindirdik.” [165], buyurmuştur. Buradaki istisna muttasıldır. Onlar, peşin ve dünya azabı gördükten sonra iman etmiş ve iman­ları makbul olmuştur. Müfessirlerden bazılarının görüşü böyledir. Bu da özel olarak, peygamberlerinin hürmetine onlara yapılmış istis­naî bir muameledir. Nitekim Kurtubi'nin Sahihtir diye rivayet etti­ği bir hadîsde anlattığı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimize hürmeten Al­lahu Teâlâ onun anne ve babasını dirilterek, peygamberimiz onlara imanı telkin etmiş sonra da ölmüşlerdir. Bunu, Şam hafızı İbn Nâsırüddin ve başkaları da rivayet etmişlerdir. Bunlar, özel ve istisnai işlemlerdir. Bunlar üzerine kıyas yapılamaz. Gerçi Resûl-i Ekrem Efendimizin anne ve babası hakkındaki bu rivayete itirazlar yapıl­mış, fetvalarla reddedilmiştir. Fakat Kürtubî ve İbn Dıhye bu görü­şü savunmuş ve Resûl-i Ekrem'in üstün fazileti karşısında Allahu Teâlâ'nın kendisine bu ikramda bulunduğunu söylemişlerdir. Aslın­da onların diriltilmesi ne aklen ve ne de naklen mumteni değildir. Nitekim İsrâiloğullarında öldürülen bir adamı Allahu Teâlâ diriltti ve o, kendisini Öldüreni haber verdi. Ayrıca İsa aleyhisselâm da Al­lahu Teâlâ'nın izniyle ölüleri diriltmiştir. Resûl-i Ekrem'de de bu hal­lerin görüldüğü rivayet edildiğine göre, bunda bir mani yoktur. Hz. Ali'nin namazı kılması için güneşin battıktan sonra geri döndüğü Sahih olarak rivayet edilmektedir. Güneş battığı halde geri dönmüş ve Hz. Ali de ikindi namazını kılmıştır. Battıktan sonra güneşi geri çeviren Allah, Resûl-i Ekrem'in anne ve babasını da diriltmeğe kaadirdir. Bazı müfessirlerin, “Sen, cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın.”[166], ayet-i celilesinin Resûl-i Ekrem'in anne ve babası hakkında nazil olduğunu söylemeleri de önemli değildir, çünkü bu âyetin nüzul sebebine dâir kesin bir rivayet yoktur. Bu âyet-i kerîme'nin Resûl-i Ekrem'in anne ve babası hakkında nazil olduğunu bir an kabul etsek bile maksad, “Senin yardımın ve kerametin olmasa cehennemliklerden olurlardı” demek olur. Müslim'in (Enes radıyallahu anh'den) rivayetinde, Re­sûl-i Ekrem'in “babasının nerede olduğunu soran bir adama, “cehen­nemdedir” dedikten sonra dönüp giden adamı çağırtarak),

“Benim babam da senin baban da cehennemdedir.” [167]rivayetine gelince bu, ya bu durum meydana gelmeden önce vukûbulmuş veya soruyu soran bedevi için böyle konuşmuştur. Çünkü bedeviye,

“Ba­ban cehennemdedir” dediği vakit bedevi üzülerek dönüp gitmiştir. Onu tatmin ve irşad için böyle buyurmuş olması muhtemeldir. Kendilerine güvenilen âlim ve müctehidler:

“Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.”[168]âyeti celîlesine dayanarak Fir'avun'un küfründe ittifak etmişlerdir. Tirmizi de Yunus sûresinin tefsirinde bu hadisi iki yoldan rivayet ettikten sonra, yollardan birisi için, “Hasen”, diğeri için, “Hasen, Sahih ve gariptir” demiştir.

İbn Adiy ve Taberânî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem, “Allahu Teâlâ Zekeriyya aleyhisselamın oğlu Yahya aleyhisselamı annesinin rahminde mü’min, Fir'avun'ı da annesinin karnında kâfir olarak ya­ratmıştır.” buyurmuştur. Allahu Teâlâ'nın Yunus sûresinde Fir'avun'dan hikâye yolu ile:

“Fir'avun boğulacağı anda  “İsrâiloğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben ona teslim olanlardanım.” de­di.”[169], buyurduğuna gelince, bu imanın Fir'avun'a fayda verme­diği bu âyetten sonra gelen:

“Ona: “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgun­culuk etmiştin.” dendi.” [170]âyetiyle açıklanmıştır.

Âyetteki ol üstün okursak iki, esre okursak üç defa imanı tek­rarlamış olduğu halde bu iman, kendisine fayda vermemiştir, çün­kü onun imanı, kendisine ve kavmine peşin azabın geldiğini ve ar­tık suda boğulmaktan kurtuluş çaresi kalmadığını anladığı anda ol­muştur, tşte bu gibi anlarda yapılan imanın faydası olmaz. Aynı za­manda Fir'avun'un bu İmanı, taklidden başka bir şey değildir. Çün­kü o, İsrâiloğullarını taklid ederek: “Onların iman ettiklerine ben de iman ettim” demişti. Fir'avun, bir ilâhın varlığını İsrailoğullarından duymuş ve onlara uyarak, “İnandım” demiş oluyor. Bu ise sırf taklittir. Halbuki kendisi âlemin yaratıcısını münkir bir dehri idi. Böyle pis bir dehrîlik küfrü bir taklid ile zail olmaz, kesin delile sa­hip olmaya muhtaçtır. Böyle bir taklidin yeterliğini kabul etsek bi­le, onun inandığı dayanakları inkâr edip atması şarttır. Fir'avun daha önceki inançlarının batıl olduğunu, hatta kendi ulûhiyet iddia­sının sahteliğini ortaya koymamıştır. “îsrâiloğullannın iman ettiğine İman ettim” demekle kesin olarak nereye inandığını ifade etmemiş­tir. Bunun için, “Kendisinden başka ilâh olmayana iman ettim de­menin yeterli olmadığında ulemâ ittifak halindedir. Çünkü belki o, kendini veya taptığı ilâhı kasdetmiştir.   Bütün bunlara rağmen bu İmanın Sahih olduğunu kabul etsek bile, mü’min olmak için yalnız Allah'a imanın yeterli olmayıp, O'nun gönderdiği peygamberini de tasdik etmenin gerekli olduğu meydandadır. Fir'avun'un pürüzsüz olarak Allah'a inandığını kabul etsek bile, Hz. Musa'ya iman etme­diği için mü’min olamıyacağı açıktır. Bir kâfir bin kere “Eşhedü en-lâilâhe illallah” dese, “Eşhedü enne muhammederresûlullah” demedikden sonra iman etmiş olmaz.

Şayet, Firavun'un sâhirleri de Mûsâ aleyhisselâma inandıkların­dan hiç bahsetmeyerek yalnız “Allah'a inandık” demekle mü’min sa­yıldılar, bu nasıl oldu? Dersen,

Deriz ki; bu iddia yanlıştır. Çünkü onlar:,

“Âlemlerin Rabbi ve Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık.”[171], de­diler.

Fir'avun böyle değil, ne açıktan ve ne de işaret yolu ile Musa aleyhisselâma inandığına dair bir emare mevcut değildir. Halbuki sihirbazlar, “Musa ve Harun'un Rabbine” demekle onları tanımış ol­dular. Fir'avun ise yalnız “İsrailoğullarının inandığına inandım” de­di ve Musa aleyhisselâmı anmadı.

Şayet, Hanefi imamlarından Kaadı Abdussamed tefsirinde, “Sofiye'ye göre, âhiret alâmetleri açılıp azâb görüldüğü anda bile kâfi­rin tevbesi makbuldür” demiştir. Bu zat Hicri 5'inci asırda (Hicri 430) yaşadığına göre, bu görüşün çok eski olduğu anlaşılmaktadır. Zehebî, “Mutekaddimîn ile muteahhirini ayıran hudud, Hicri üçyüz tarihidir.” demiştir. Sofilerin görüşü bu olunca Fir'avun'un küfründe ittifak olduğu nasıl söylenebilir? Denirse:

Deriz ki; böyle güvenilir içtihad erbabı sofiyenin muhalefetiyle icma’ın mun'akid olamıyacağını kabul etsek bile, bu iddia bizim aley­himizde delil olmaz ve “Fir'avun'un küfründe ittifak vardır” sözü­müzü bozamaz. Çünkü biz Fir'avun'un küfrüne hükmederken, “yal­nız yeis halinde iman etmiştir, bu iman makbul değildir ve bunun için kâfirdir” demedik. Onun küfrünü gerektiren daha başka sebep­ler vardır. Çünkü o, doğrudan, “Allah'a inandım” demedi, “İsrâiloğullarının inandıklarına inandım” dedi. Allah'a inandığını kabul etsek bile Hz. Musa'ya inanmamıştı, Kz. Musa'ya inandığına dair en kü­çük bir emare mevcut değildir. Sofilerden gelen bu rivayet doğru olsa bile, bizim iddiamızı bozacak mahiyette değildir.

Şayet, büyük imam Muhiddin-i Arabi “Fütühât-ı Mekkiyye” sin­de, “Zaruret halinde iman Sahihtir ve Fir'avun da mü’mindir.” de­miştir, buna ne dersin? Önce Muhiddin-i Arabi'nin sözünü olduğu gibi ele alalım. Koca imam diyor ki: “Fir'avun ile ümitleri arasına dalgalar girip boğulacağını anlayınca, zillet ve ihtiyaç karşısında iç duyusu ile Allah'a sığındı ve zahirlerin, şüphe ve kuşkuyu kaldırmak için, “Âlemlerin Rabbine ve Mûsâ ile Harun'un Rabbine iman ettik” dedikleri gibi, işkâli kaldırmak için de Firavun: “İsrâiloğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım ve ben Müslümanlardanım”. Allahu Teâlâ itab ve kınama yolu ile “Daha önce bildiğini şimdi mi açıkladın? Halbuki daha önce baş kaldırmış ve bozguncu­luk etmiştin.” buyurması da ona bir itabtır. Daha sonra Allahu Teâ­lâ Fir'avun'a: “Bugün sadece senin cesedini koruyacağız.” buyur­makla, ölümünden önce kendisini kurtaracağını ona müjdelemiş ve hikmetini de: “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için...”[172] âyetiyle açıklamıştır. Yani bu, kurtuluş alâmeti olsun için. Zira azâb, zahir cesedine taalluk eden garktır. Bedenini çıkarmakla seni azaptan kurtardığını onlara göstermiş olurum. Ve böylece ilk olarak suya garkolma bir azâb ise de, orada boğulup ölmek, bir şehâdettir. Bütün bunları bildirmesi, ilâhi rahmetten kimsenin ümid kesmemesi içindir.

“Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.”[173]İtibar sonucadır. Fakat Allahu Teâlâ'nın:

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” [174]âyeti celilesi ise, fayda sağlayanın bizzat Allahu Te­âlâ olduğunda açık ve kesin bir delildir. Allah'tan başka hiç bir şey fayda vermez,

“Allah'ın gelip geçmişlere uyguladığı kanunu budur.”[175] Yani yeis halinde imanlarıdır. Fir'avun'un o anda öldürülmesi de bir daha küfür haline dönmemesi içindir.

Allahu Teâlâ'nın:

“(Fir'avun) onları (milletini) cehenneme götürür.”[176] buyurdu­ğuna gelince; burada Fir'avun'un kavmi ile beraber cehenneme gi­receğine dair bir sarahat yoktur. Belki Fir'avun'un adamları hak­kında.

“Fir'avun'un adamlarını azabın en ağırına sokun.”[177] Buyurulmuş ve “Fir'avun'u cehenneme atın” denmemiştir.

Öyle zor halde iman edenin imanını kabul etmemekten, Allahu Teâlâ daha merhametlidir. Allahu Teâlâ, darda kalıp kapısını çalanı geri çevirmez. Fir'avun'un o andaki durumundan daha sıkıntılı ânı olamaz. Nitekim Allahu Teâlâ,

“Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi? Allah'ın yanında bir tanrı mı?”[178] buyurmuş, darda olanın çağrısına hemen karşılık vereceğini ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtaracağını bildirmiştir. Fir'avun'a yapa­cağı en büyük azâb, onu suda boğmaktı, onu da yaptı. İşte Muhiddin-i Arabi'nin sözünün özü budur.

Şayet, Muhiddin-i Arabi'nin bu sözü makbul müdür, değil midir? Değilse delil nedir? Diye soracak olursan:

Cevabında deriz ki; bu sözü söyleyenin büyüklüğünü kabul et­mekle, beraber görüşünü kabul etmemiz mümkün değildir. Nihayet o da hata yapabilen bir insandır. Günahlardan korunma ancak pey­gamberlere mahsustur. Nitekim İmâm Mâlik radıyllahu anh, Resûl-i Ekrem'in mezarını göstererek, “Bu mezarda yatandan başka herkes hata edebilir; sözlerinde makbul olanı olduğu gibi makbul olmayanı da olabilir.” demiştir. Bu görüş de koca imamın bir hatası olabilir. Bununla beraber yine onun başka eserlerinde, Fir'avun, Haman ve Kaarun'un cehennemde olduklarına dair açıklamaları var­dır. Bu koca imamın eserlerinde birbirine uymayan görüşleri ile kar­şılaştığımız vakit, zahiri delillere uyanım alır, uymayanını atarız. Halbuki:

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” [179]âyetiyle Tirmizî'nin Sahih olarak rivayet ettiği yu­karda geçen hadîs-i şerif, yeis halindeki imanın makbul olmadığını kesinlikle ortaya koymaktadırlar. Artık âyette tevil yolunu tutup, “Onlara imanları fayda vermedi, fayda veren Allah'tır” demeğe bir sebeb yoktur. Bu açık nasslar karşısında böyle tevile iltifat edilmez. Aynı zamanda bu tevili iptal eden delillerden birisi de Kuran ve Sünnet ıstılahlarında eşyanın sebeplerine muzaf kılınmasıdır. Artık, “imanları onlara fayda vermez” dendiği vakit, “iman fayda vermez de Allah fayda verir” diye bir mâna anlaşılmaz. Bunun şer'i mâna­sı, onların imanları makbul değildir, demektir. Eğer Allahu Teâlâ o anda onlara fayda verecek olsaydı, hemen suda boğulma azabın­dan onları kurtarırdı. Halbuki kurtarmamıştır.

Allahu Teâlâ'nın, “İnkarcılar o zaman hüsranda kaldılar.” [180]Ayet-i celilesi,

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” âyetinden muradın, onların böyle bir anda iman etmiş ol­maları ile küfür'halinde kalmış olduklarının bir delilidir. Aynı za­manda bütün Sahabe ve Tabiîn ve onlardan sonra gelen imamlar bu âyetleri hep bu şekilde, Sahih hadise uygun olarak tefsir etmiş ve hiç biri Muhiddin-i Arabi'nin fikrini öne sürmemiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir. Yeis halinde yapılan iman Sahih olmayınca Fir'avun'un da imanının Sahih olmadığı anlaşılmış olur. Bütün bunlara rağmen yeis halindeki imanın Sahih olduğunu kabul etsek bile, yukarda an­lattığımız gibi, Fir'avun'un, Musa aleyhisselâma inanmadığı için yi­ne imanı Sahih değildir. Sâhirler ise Musa aleyhisselâma da inanmış­lardı. Kur'an-ı Kerîm'de anlatıldığı şekli ile sâhirlerin imanı ile Fir'a­vun'un imanını ifade eden âyetler üzerinde düşünenler, bunları kar­şılaştırmakla aralarındaki farkı kolaylıkla bulurlar. İmamın, “Onun, içinden duyduğu zillet ve ihtiyaca yöneldi” demesi de şayanı hayret­tir. Çünkü onu, içinden kuşkulandıran sıkıntı ne idi? O, Allah'ın rubûbiyyetini inkâr, kendisinin mutlak bir ilâh ve büyük bir Rab ol­duğuna inanıyor ve böylece Musa aleyhisselâmı yalanlayarak ona ezi­yet edip duruyordu. Bunun tutumu, Resûl-i Ekrem'in de, “Ümmeti­min Fir'avun'udur” buyurduğu, Ebû Cehil'in tutumu gibidir. Kabul edelim ki içinde bu kuşku ve ızdırap vardı, inanmadıktan sonra bu kuşku neye yarar?

“Ona: “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” Ayetini itaba hamletmek de cidden uzak bir ihtimaldir. Zi­ra büyük imamın dediği gibi, Fir'avun'un yeis halindeki bu imanı Sahih ve makbul olaydı, bu âyet yerine fazıl makamına yaraşan, “işte şimdi seni kabul ediyoruz ve sana ikramda bulunuyoruz- buyurulacaktı ki, ancak imanının Sahih olduğunun. Hakkın rızasını Müstelzim bulunduğunun delili olabilirdi. Onun imanını kabul edip ondan razı oldukdan sonra artık, “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldır­mış ve bozgunculuk etmiştin” diye kendisine hitab etmesi uygun düş­mezdi. Birazcık muhakeme yeteneği olan kimse bu hitabın, razı olu­nan kimseye değil, gazablanılan kimseye olduğunda tereddüt etmez. Özel olarak “Sen bozgunculuk etmiştin.” ilâvesi de bu iddiayı çürütür. Çünkü imanı sayesinde bütün geçmiş günahları yok olur.

Fir'avun'un imanı kabul olaydı bu türlü kınamalara lüzum kal­mazdı. Bütün bu hitabeler, Aİlahu Teâlâ’ınn ona gazablı olduğunu göstermekte ve onun o çirkin ve iğrenç davranışları sebebiyledir ki, son nefese kadar İmanına engel olmakta ve sonunda da Mûsâ aleyhisselâma iman etmemekte ve bu suretle faydasız da olsa tam manasıyle iman etmemekte ona engel olan bu halleri olduğunu bildir­mektedir. Özellikle vücudunu kurtaracağım bildirmesi, müfessirlerin bu âyetten anladıkları mânayı murad ettiğinin en açık ve seçik bir delilidir. Müfessirler diyorlar ki: Fir'avun'a inananlar, onun boğulmayıp başka tarafa gittiğini sandılar. Onun gerçek bir ilâh olmadı­ğını, boğulup öldüğünü onlara göstermek ve insanlardan ilâh ola-mıyacağma bir ibret ve alâmet olmak üzere Allahu Teâlâ onun vücu­dunu zırhı ile veya çıplak olarak sahile çıkartmış ve böylece herkes onun boğulup öldüğünü görmüş ve bildirmiştir.

Müfessirler diyorlar ki: Allahu Teâlâ onu bir öküz ölüsü gibi deniz kenarına atmasmdaki hikmet, Allah'a karşı gelenlerin eninde sonunda Allah bellerini kırıp onları böyle perişan edeceğini İsrâiloğullarına ve diğerlerine göstererek kendilerine çeki-düzen vermelerini istemiş olmasıdır. Boğulan bu kadar kıbtiler arasında, özellikle Fir'avun'un cesedinin kenara atılmasında Mûsâ aleyhisselâmın doğrulu­ğuna ve Allahu Teâlâ'nın ululuğuna açık deliller vardır. Sonra Allahu Teâlâ'nın bu konuyu,

“Doğrusu insanların çoğu âyetlerimizden habersizdir.”[181], âyet-i celîlesiyle sona erdirmesindeki hikmeti, bizleri bu gibi deliller üze­rinde düşünmeğe teşvik ve bunlardan ders almamız içindir. Nitekim diğer âyette.

“And olsun ki peygamberin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır.”[182], buyurulmuştur.

Bu uyarılardan birisi de, kâfirlerin ebedi olarak cehennemde azâb edileceklerini âyet ve hadîslerin haber vermesidir. Görünüşde bu esa­sa uymayan âyet ve hadislerin tevili vaciptir. Bunlardan biri,

“Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça orada temelli ka­lacaklardır. Rabbin şüphesiz her istediğini yapar.” [183]Ayet-i celilesidir. Âyetin zahiri, cehennemliler cehennemde yer ve gökler dur­duğu sürece azâb edileceklerdir. Bununla beraber bu müddetten is­tisna edilenler de vardır. Yani bazı kimseler ebedî olarak cehennem­de kalmayacaklardır. Müfessirler bu âyeti yirmi şekilde tevil etmiş­lerdir. Çokları, bunların, yer ve göklerin devamı müddetince cehen­nemde kalacakları ile kayıtlanmasının hikmeti üzerinde durmuşlar­dır. Bir kısmı da âyetteki istisna üzerinde durarak, “Rabbinin di­lemesi Müstesna” âyetini tevil etmişlerdir. “Gökler ve yer durdukça onlar cehennemde temelli kalacaklardır.” Ayetini tevil edenler, bu yer ve göklerden muradın, cennetin yer ve göğü olduğunu, dünya­nın yer ve gökleri olmadığını söylemişlerdir. Zira üstünde olan her şey senin göğün, üzerinde durduğun her şey de senin yerindir. Bu bakımdan cennetin de cehennemin de yeri ve göğü vardır. Artık, “Muhatabların bilip tanımadıkları bir yer ve gökten nasıl söz edilir?” denemez. Çünkü elbette cennette ve cehennemde duranların da bir altları ve bir de üstleri vardır; altları yer, üstleri ise göktür, işte bu alt ve üstleri devam ettiği sürece -ki bunların sonu yoktur- on­larda cehennemde azâb edileceklerdir ki ebedidirler. Diğer bir tev­cih de; âyetteki yer ve göklerden muradın, dünyadaki yer ve gök­ler olmasıdır. Kur'an-ı Kerîm Arapların muhaveresine uygun bir şe­kilde nazil olmuştur. Araplar bir şeyi yapmayacakları zaman, “Yer ve gökler durduğu sürece ben bunu yapmam, sana gelmem.” der­ler ki, maksadları bunu hiç yapmamaktır. Bunun gibi “Gece ve gün­düz birbirini takip ettiği, şu dağ yerinde durduğu sürece ben sana gelmem.” demek de hiç gelmem demektir ki, örflerine göre bu söz­ler ebediyet ve devam ifade eder. Onlar da ebedi cehennemdedirler. Aynı zamanda İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivayette, “Bütün ya­ratıkların aslı, Arş’ın nurundandır. Binaenaleyh kıyamet günü yer ve gökler yine asılları olan bu nura döner ve ebedî olarak orada ka­lırlar. Bu bakımdan kâfirler de ebedi cehennemde kalırlar.” Eğer âyet­ten, yalnız yer ve göklerin devamı müddetince cehennemde kalıp son­ra oradan çıkacaklar mânası anlaşılsa, böyle bir tevile ihtiyaç du­yulurdu. Halbuki yer ve gökler kayboldukdan sonra cehennemden çıkacaklarına dair âyette bir delil yoktur. Burada şartın bulunmamasından meşrutun sona ermesi düşünülmez. Meselâ, bir mantık kazıyyesi kurarak, “Bu, insan ise hayvandır. Fakat bu bir insandır, öy­le ise hayvandır” deriz. Fakat diğer şekli ile “Bu, insan ise hayvan­dır fakat insan değildir” dediğimiz vakit netice akim kalır, bundan, “Hayvan değildir” manası çıkmaz. Belki bir kedi veya bir attır. Ne olduğu bilinemediği için netice çıkarılmaz. Bu da böyledir, “Yer ve gökler durduğu sürece azâblan devam edecek. Yer ve gökler de­vam edecek, o halde azâbları da devam edecektir.” Fakat “Yer ve gökler devam etmeyecek, o halde azâblan da devam etmeyecek” de­yemeyiz, çünkü netice akimdir.

Kâfirlerin azâbları sonsuz olarak devam edeceğine göre, yer ve gökler isterse yok olsun, isterse kalsın, onların azabını yer ve gök­lerin devamı ile kayıtlamakta daha ne fayda var? Denemez. Çünkü bunda fayda vardır. Bu kayıtta, onların azâblarmın, akü erdirilemeyecek şekilde devamına delâlet vardır. Bundan sonrası için de azâb var mı yok mu? Sorusuna gelince, bunu da diğer âyetler ifade etmek­tedir. Onların ebedî olarak cehennemde kalacaklarını açıkça bildiren âyetler vardır..

Âyetin ikinci bölümüne, yâni “Rabbînin dilemesi hâriç” istisna­sına gelince; bu âyet, bunların ayrıca cehennemin kaynar suyundan içmek ve soğuğunda azâb edilmek üzere çıkarılacaklarını ve tekrar geri çevrileceklerini açıklamak içindir. Yani cehennemliklerin azabı iki çeşittir; biri sıcakta yakılmak, diğeri de soğukta dondurulmaktır. Ve  yahut:

“Hoşunuza giden kadınlarla evlenin...”[184] Ayetindeki murad, akıl sahibleri olduğu gibi,  daki dan murad da mü’minlerden âsi olup cehenneme girenlerdir. Şakavetin ve azgınlığın onlara da şümulüne binâen istisna muttasıl, ademi şümu­lüne binâen istisna munkatî olur ki, uygun olanı da budur, yi makamında almakla yine istisna munkati olur.   Yani yer ve gökler durdukça -Rabbinin dilediklerinden başka- onlar orada kalacaklar demek olur. Burada daha birçok cevaplar varsa da mak­sadı ifadeden uzak oldukları için onlardan sarfı nazar ettim. Ahmed'in Abdullah İbn Ömer (r.a.) den rivayet ettiği, “Onlar, kapıla­rı kapandığı gün mutlaka cehenneme uğrayacaklar ki, orada kimse yoktur. Bu da orada bir kaç hukub (bir kaç seksen yıl) kaldıkdan sonradır.” hadîsi buna münafi değildir. Zira bu hadîsin râvileri ara­sında büyük yalanlar söyleyen birisi vardır. Bu bakımdan hadîs mecruhdur. Gerçi bu hadîsi pek çokları İbn Mesûd ve Ebû Hureyre (Allah kendilerinden razı olsun) den rivayet etmişlerdir. İbn Teymiye, “Bu, Ömer İbn el-Hattab'ın İbn Abbas, İbn Mesûd, Ebû Hu­reyre (Allah hepsinden razı olsun) nin sözleridir. Hasan-ı Basri, Hammad b. Seleme, Ali b. Talha ve birçok müfessirler de buna zahibtirler.” demiştir.

Fakat Hasan-ı Basrî'den gelen başka bir rivayet bunu nakzet­mektedir. Âlimlerin açıklamalarına göre. Sabit, bu durumu Hasan-ı Basri'den sormuş, o da bunu reddetmiştir. Gerçek şu ki İbn Teymiye'nin, isimlerini verdiği bu zatların hiç birinden böyle bir rivayet gel­memiştir. Faraza böyle bir rivayetin olduğunu kabul etsek, bu, mü'minlerin âsileri hakkındadır. Gerçekten mü’minlerin âsileri cezala­rını çektikten sonra bulundukları bölümde, cehennemin üst tabaka­sında kimse kalmayacaktır. Fakat kâfirlerin bulundukları bölümler, Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği gibi, daima dolu olacak ve onlardan hiç kimse çıkarılmayacaktır. Fahruddin Râzi tefsirinde diyor ki; bir cemaat: “Kâfirlerin azabı da bir gün sona erecek.” demiş, bu âyet ve bir de:

 “Orada (birkaç hukup)[185] sonsuz kalacaklardır.”[186], âyet-i celîlesi ile delil çekmişlerdir. Ayrıca onların yaptıkları kötülükler mütenahidir, mütenahiye namütenahi ile azâb ise zulümdür, Allah'a ya­raşmaz, demişlerdir. Bunların delilleri ve dayanakları çürüktür. Çün­kü bu âyet-i kerime azabın sona ereceğini ifade etmemektedir. Zira yukarda da anlattığımız gibi, Araplar bu gibi sözlerle sonsuza ka­dar devamı kasdederler. Mütenahiye mütenahi olmayanla azâb edil­diği görüşü de doğru değildir, çünkü insanlar niyetlerine göre cezalandırılmaktadırlar. Kâfirler, hayatları sona ermese bile yaşadıkları sürece küfür halinde olma azmi içindedirler. Onların küfürlerindeki niyetleri devamlı olduğu için azâbları da devamlıdır. Ceza, hareke­te ve hareketi tahrik eden niyete göredir.

Şunu da bilmiş ol ki, cennetliler hakkındaki istisna ve kayıtlar da bütün ulemânın ittifakı ile zahiri üzerine değildir, çünkü Allahu Teâlâ, 

“Sonsuz bir lütuf olarak...”[187] buyurmuştur. Bu gibi âyetler, yu­karda örneğini verdiğimiz şekilde tevil edilir. Cennetliler hakkında­ki istisna âyetinde bulunan vs   dan   mânasını alırsak, o vakit A'rafda bulunanları ve henüz cennete girmeyen mü’minlerin âsile­rini kasdederiz. Cehennem hakkındaki istisnasından âsileri kasdettiğimiz gibi, cennetliler hakkındaki den yine âsileri kasdederiz. Cehennemde istisna, sonundan, cennette istisna başından olur. Yani mü’minlerin âsileri sonunda cehennemden çıkacak, yine mü’minlerin âsileri ilk hamlede cennete giremiyecek ve sonunda girecek demek olur.

İbn Zeyd diyor ki: Allahu Teâlâ, “Allah'tan sonsuz bir lütuf ola­rak.” buyurmakla cennetliler hakkında dilediği şeyi bize haber verdi; fakat cehennemliler hakkında dilediği şeyi bize haber vermedi.

Sonuç: İbn Mâce'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem, Kâbe-i Muazzama'ya hitaben:

“Ne güzelsin ve ne güzel kokuyorsun, ne büyüksün ve ne bü­yük hürmetin saygınlığın vardır. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah katında mü’minin şanı, senin şanın­dan yücedir; malı da kanı da daha muhteremdir. Öyle ise mü’min Al­lah'a karşı hüsn ü zanda bulunsun”[188], buyurmuştur.

Ahmed, Nesei, İbn Hibban ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Kim ki Allah'a ortak koşmadan ibadet eden namazını kılar, oru­cunu tutar, zekâtını verir ve büyük günahlardan sakınırsa, cennet onun içindir”, buyurdu.

“Büyük günahlar hangilerdir?” diye soran­lara, Resûl-i Ekrem,

“Allah'a ortak koşmak ve Müslüman bir kimseyi öldürmek.”[189], buyurarak diğerlerini de saydı. Nesei, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhâkî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem:

“Benim peygamberliğime inanıp Müslüman olup da hicret eden­lerin (amellerine göre) cennetin alt, orta ve en üst katlarında birer eve sahip olacaklarına kefilim. Bunları yapanın artık arayacağı bir iyilik veya kaçınacağı bir kötülük kalmamıştır. Nerde isterse ölebi­lir (varacağı yer cennettedir)”. İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetlerin­de: “Kim ki şerik ve nazırı olmayan Allahu Teâlâ'ya ihlâs ile bağla­nır, namazını kılar ve zekâtını verirse, Allahu Teâlâ kendisinden ra­zı olarak ölmüş olur.” [190]buyurulmuştur.

Âhmed ve Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz Allah mü’minin hiç bir iyiliğini karşılıksız bırakmaz. Mü’minin yaptığı iyiliğin mükâfatı dünyada verileceği gibi âhîrette de bol bol verlir. Kâfire gelince; onun iyiliklerinin karşılığını tama­men dünyada kendisine verecektir. Âhirete yolcu olduğu vakit mükâfatlandırılacağı bir iyiliği kalmayacaktır.” [191]buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Allahu Teâlâ amelsiz imanı ve imansız ameli kabul etmez.” [192]buyurmuştur.

Tirmizî'nin  (Câbir b. Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anh- den) rivayetinde, müşarünileyh şöyle demiştir:

“Bir gün Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve:

“Rüyamda sanki Cebrail baş ucumda Mikâil ise ayaklarımın ucunda duruyor ve biri diğerine şöyle diyordu:

“Buna bir darb-ı mesel yap.” Oda:

“Dikkat et kulakların dinlesin. Aklını basma al, kalbin anlasın. Sen ve ümmetin şuna benzer: Bir hükümdar saray edindi.   Sonra bu sarayın içinde bir ev (salon) inşa etti. Sonra bir sofra hazırladı. Sonra da bir elçi ile insanları yemeğe davet etti. İnsanlardan bazı­ları elçinin davetine uyarak (yemeğe) geldi, bazıları da uymadı. İş­te o hükümdar Allah, saray İslâm, ev cennet, ya Muhammed sen de elçisin. Senin davetine icabet eden İslâm'a girer, İslâm'a giren de cennete girer. Cennete giren ise onun nimetlerinden yer, dedi, bu­yurdu.”[193]                                

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Gerçek şu ki, Allahu Teâlâ, muvahhid kullarını amellerinin nok­sanı nisbetinde cehennemde azâb eder ve sonra imanları sayesinde onları ebedî olarak cennetine kor.” buyurmuştur.

Ahmed ve diğerlerinin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Beni görüp bana inananlara bir, görmeden inananlara yedi ke­re müjdeler ve mutluluklar olsun”. Tayâlisî'nin rivayetinde, “Üç ke­re müjdeler olsun.” şeklindedir.

Taberânî ile Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İslâm hidâyetine ulaşıp elindeki varlığa razı olarak kanaat eden felah bulmuş, korktuğundan emin ve umduğuna ulaşmıştır.” buyur­muştur.

Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Bilemedin mi İslâmiyet, kendisinden önce olan hataları yıkar yok eder. Hicret de aynı şekil­de kendisinden öncekileri yok eder. Hac da bunun gibi önceki (kusurları)   mahveder.”[194]  buyurmuştur.[195]

 

2. Kebire: Riya (Gizli Şirk)

 

Riyanın haram olduğu kitap ve sünnetle sabit olduğu gibi, bun­da Ümmetin de icmâ ve ittifakı vardır.

Riyanın haram olduğuna dâir âyetler:

“Onlar gösteriş yaparlar”[196]

“Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara çetin azâb vardır”[197]

Mücahid, “İşte bunlar riyakârlardır, gösteriş yapanlardır.” demiştir.

“Rabbine kullukta O'na hiç ortak koşmasın.” [198]ayet-i celilesi de açık bir delildir, yani, ameli ile gösteriş yapmasın, demektir. İşte bu sebepledir ki, ibadet ve ameline ücret ve teşekkür bekleyenleri yer­mek ve karşılık beklemeyip yalnız Allah rızası için bunları yapanları övmek üzere:

“Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.”[199], âyet-i celilesi nazil olmuştur. Riyanın yasak ol­duğuna Kur'an-ı Kerim'in delili, yukarda sıraladığımız ve benzeri âyetlerdir.

Bu husustaki hadîsler: Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu, küçük şirk olan ri­yadır. Allah, kıyamet günü insanlara amellerinin mükâfatını verdiği vakit gösteriş yapanlara: “Dünyada kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin onlara bakın, onların katında alacağınız bir mükâfat bulur musunuz?” buyurur.”[200], buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem “Riyanın en küçüğü do şirktir. Allah katında kulların en sevimlisi, takva sahibi, cömert ve amellerini gizli yapanlardır. (Yâni amel ve taatlerini dünyalık şaibe­lerinden korumak için son derece gizliliğe dikkat edenlerdir) Onlar ki ortadan kayboldukları vakit gözler onları aramaz. Ortaya çıktık­ları vakit göze batıp bilinmezler. İşte karanlıkların aydınlığı ve hi­dâyetin imamları bunlardır.” buyurmuştur.[201]

İbn Mâce'nin (Şeddad b. Evs radıyallahu anh'den) rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkuncu, Allah'a şirk koşmaktır. Dikkat edin, ben, güneşe taparlar, aya taparlar, puta ta­parlar demiyorum. Ancak Allah'tan başkası için yapılan ameller ve gizli şehveti kasdediyorum.” buyurmuştur.

Tirmizl ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem, “Ümmetim­de şirk, düz taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.”[202], buyurmuştur. Hâkim'in rivayetinde, “Gizli şirk, baş­kasına gösteriş için yapılan ameldir.” şeklindedir.

Tirmizî, Hekim, Hâkim ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem, “Gizli şirk, gece karanlığında düz bir taş üzerinde karıncanın yürümesinden daha gizlidir. Buyurun en ehveni, zulme rıza göstermek ve adalete kızmaktır. Halbuki din, ancak Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.”[203], buyurmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ey Muhammed de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin...” buyurmuştur.[204]

Tirmizi ile Hâkim'in (Ebû Hureyre radıyallahu anh'den) rivayet­lerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü olduğu vakit Allahu Teâlâ (şekil, hareket, cihet ve mesafeden münezzeh olduğu halde) hesaplarını görmek üzere kul­larına tecelli eder. Kullarının tümü dizüstü çökmüş şaşkın ve peri­şan vaziyettedir. İlk hesaba çağırdığı, Kur'an-ı ezberleyen hafızlar, Allah yolunda savaşıp ölenler ve zenginlerdir. Allahu Teâlâ okuyucuya:

“ Resulüme indirdiğim Kitabı (Kur'an'ı) sana öğretmedim mi?” diye sorar. Okuyucu:

“Evet, öğrettin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ t

“O halde bu öğrendiğin ile ne amel ettin?” diye sorar. Okuyucu:

“Gece gündüz senin rızan için okudum ve okuttum,” der. Allahu Teâlâ ona:

“Yalan söyledin, buyurur. Melekler de ona

“Yalan söyledin” derler. Allah:

“Belki bunları yaparken (Benim rızamı değil, halkın teveccü­hünü arıyor ve) “falana ne okuyucudur?” denmesini istedin ve ha­kikaten de öyle dediler, buyurur. Zengin getirir ve Allahu Teâlâ ken­disine:

“Size, hiç kimseye muhtaç olmayacak şekilde, servet vermedim mi?” buyurur. Zengin:

“Evet, verdin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ;

“O halde sana verdiğim bu servet ile ne amel yaptın?” diye sorar. Zengin:

“(Senin rızan için) akrabamı görüp gözettim, fakir ve yoksul­lara tasaddukda bulundum,” der. Allahu Teâlâ:

“Yalan söyledin, buyurur. Melekler de:

 “Yalan söyledin” derler. Allahu Teâlâ:

“Belki bundan yapmakla, “Falancı ne cömerttir?” denmesini is­tedin ve böyle de dendi, buyurur. Sonra Allah yolunda öldürülen ge­tirilir, Allahu Teâlâ ona:

“Niçin öldürüldün?” diye sorar. Adam:

“Senin yolunda cihad ile emrolundum ve öldürülünceye kadar savaştım,” der. Allahu Teâlâ;

“Yalan söyledin,” buyurur. Melekler de

“Yalan söyledin” derler. Sonra Allah:

“Belki “Falancı ne kahraman, ne cesur bir adamdır” denmesini istedin ve bu da dendi,” buyurur.

 (Râvi Ebû Hureyre radıyallahu' anh diyor ki:) Sonra Resûl-i Ek­rem eli ile dizime vurarak:

“Ey Ebû Hureyre, kıyamet günü yalın ateşin ilk kaplayacağı bu üç sınıf insandır,” buyurdu.”[205]

Ahmed, Müslim, Neseî ve Hâkim'in de ayni mealde rivayetleri vardır. Yine Hâkim'in bir rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü hesap anında üç kişi helak olacaktır: Cömertler, kah­ramanlar vb âlimler (yâni gösteriş ve desinler için cömertlik edenler, ayni maksadla savaşlarda kahramanlık gösterenler ve yine aynı maksadla ilim taslayanlardır).” buyurmuştur.

Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce'nin (Ebû Sa'd b. Ebû Fudâle el-Ensâri radıyallahu anh'den) rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Allahu Teâlâ vukuunda şüphe olmayan kıyamet gününde, ilk ve son bütün insanları bir araya topladığı vakitte, bir münâdi:

“Amelinde Allah'tan başkasını ortak eden (gösteriş ile amel eden), sevabını Allah'tan başkasından (yâni gösteriş ettiği kimseler­den) istesin. Allah, ortakların ortaklıktan en Müstağni olanıdır (yani kat'ıyyen ortaklık kabul etmez) diye çağırır”.[206]

Tayâlisî ve Ahmed'in rivayetlerinde Allahu Teâlâ bir kudsi hadîsde, “Ben ortaklıktan münezzehim. Kimki amelinde bana ortak koşmuşsa, o amelinin azı ve çoğu hepsi bana ortak koştuğu kimse için­dir, ben ondan Müstağniyim.”[207], buyurmuştur.

Müslim ve İbn Mâce'nin (Ebû Hureyre radıyallahu anh'den) ri­vayetlerinde, Resûl-i Ekrem Allâhu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu ha­ber vermiştir:

“Ben, ortakların ortaklıktan en Müstağni olanıyım. Kim ki işlediği amelde bana başkasını ortak koşarsa, onu ortağı ile başbaşa bı­rakırım.”[208]

Kıyamet günü olduğu vakit herkesin mühürlü amel dosyalan Al­lah'ın huzuruna getirilir. Allahu Teâlâ meleklerine:

“Şunları alın ve şunları atın,” buyurur. Melekler:

“Ya Rab, bunların hepsi iyi amellerdir,” derler Allahu Teâlâ:

“Evet, iyi amellerdir fakat onlar benim için değil, başkaları için yapılmışlardır. Ben bugün ancak benim rızam için yapılanları kabul ederim,” buyurur.

İbn Asâkir, Dârekutnî ve diğerlerinde de bu mealde rivayetler vardır. Mürsel olarak İbn Mübarek'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Melekler kullardan bir kulun amelini alır ve Allahu Teâlâ'nın dilediği yere kadar taşırlar. Yolda, “Bunun da ne çok ameli varmış” derler. Allahu Teâlâ:

“Ey melekler, siz kulumun amelini muhafazaya memursunuz, ben ise onun kalbini murakabe ederim. Bu kulum, hâlis niyetle benim rızam için amel etmemiş, gösteriş ve riya ile hareket etmiştir. Bu­nun amelini cehennemin dibine atın, buyurur. Yine başka birisinin amelini alır, yükselirler. Fakat bu adamın ameli kendilerine az gelir, “Bu da ne yaptı ki derler, Allahu Teâlâ'nın dilediği yere kadar yük­seldikten sonra, Allahu Teâlâ:

“Ey meleklerim, siz kullarımın amellerini muhafazaya memur­sunuz, ben ise onların kalblerini murakabe ederim. Bu kulum, tam benim rızam için amel etmiştir. Bunun amelini en üstün makama yük­setlin” buyurur.”

İbn Sa'd'ın rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü olduğu vakit bir münâdi:

“Allah'tan başkası için amel eden kimse, kim için amel etmiş­se amelinin sevabını ondan istesin, diye çağırır;

“Allahu Teâlâ muttaki olan iyileri sever. Onlar ki ortadan kay­boldukları vakit aranmazlar, meydana çıktıkları vakit de bilinmezler (yani halk arasında varlık ve yoklukları Müsavidir) İşte her karan­lık ve tozlu yerlerden sıyrılan hidâyet meş'aleleri bunlardır.”

Tirmizi, İbn Mace ve Buhârî tarihindeki (Ebû Hureyre radıyallahu anh'denl rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Hüzün kuyusundan Allah'a sığının.” Ashâb;

“Ya Resûlallah, hü­zün kuyusu nedir?” dediler. Resûl-i Ekrem,

“Cehennemde bir vadi­dir. Cehennem bile günde yüz defa bundan Allah'a sığınır.” buyur­du. Biz (Ashâb):

“Ya Resûlallah, buraya kim girecektir?” dedik. Re­sûl-i Ekrem:

“Amelleri ile gösteriş yapan okuyucular girecektir.” [209]

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Cehennemde öyle bir dere var ki, cehennem günde dörtyüz defa onun şerrinden Allah'a sığınır. Burası riyakâr hafızlar, gösteriş için sadaka verenler, göste­riş için hacca gidenler ve gösteriş için Allah yoluna çıkanlar için ha­zırlanmıştır.”[210], buyurmuştur.

Ahmed ve Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Ameli ile sum'a edene (başkasına duyurmayı kasdedene) Allah Teâlâ sura'a cezasını, riya (başkasına gösteriş) edene de riya cezası­nı verir.”[211], buyurmuştur.

Ukaylî ve Deylemî'nin rivayetlerinde Resül-i Ekrem:

“Allah katında kulların en sevimsizi, kılığı peygamberler kılığın­da, ameli ise cebbar ve zalimler amelinde olanlardır.” buyurmuştur.

Ebû Abdurrahman es-Sulemi “Setrü's-Sofiye” adlı eserinde ve Deylemî rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İki şöh­retten sakının: Sofi ve derviş ve derviş kılığına girip kaba kumaş giyerek sofilerden görünmekten, kıyamet günü şiddetli azâb olacak olanı kendisinde hayır olmadığı halde insanlara kendisini hayırlı gös­terenidir”.

Ebû Nuaym ve Deylemi'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâlâ bütün riyakârlara cenneti haram kılmıştır.” buyur­muştur.

Deylemi'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gösteriş için sofi kılığına girenlerin şerrinden yeryüzü Allah'a sığınır; onların şerrinden kurtulmak için yüksek sesle Allah'a yalva­rır”.

İbn Mâce'nin rivayeti de şöyledir:

“Nice oruç tutanlar var ki, onlar için oruçlarında açlıktan başka bir şey yok, nice gece ibadet edenler var ki, kıyamlarında onlar için uykusuz kalmaktan başka bir kâr yok”.[212] Ahmed, Taberâni ve Hâkim'in de aynı mealde rivayetleri vardır.

Deylemı'nin rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur: “Cennetin gü­zel kokuları beşyüz yıllık mesafeden alınır. Ancak âhiret ameli ile dünyalık arayanlar bu kokuyu alamazlar”,

Taberâni, Ebû Ya'lâ ve Beyhakî rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“İnsanların gördüğü yerde namazını güzel kıldığı halde yalnız kalınca aynı şekilde güzel kılmayan kimsenin bu hareketi, Rabbisine karşı yapılmaz bir ihanettir.”[213], buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde ise şöyledir: “Ahireti isteyip murad et­mediği halde âhiret ameli ile gösteriş için süslenmeğe çalışan kim­seye yer ve gökler lanet ederler.” [214]

İbn Adiy'in rivayeti de şöyledir: “Âhireti isteyip murad etmedi­ği halde âhiret ameli ile gösteriş için süslenmeğe çalışan kimseye yer ve gökler lanet ederler”.[215]

İbn Adiy'in rivayeti de şöyledir: “Âhiret ameli ile süslendiği hal­de maksadı dünya güzelliği olan kimselerin varacakları yer cehen­nemdir”.

Taberânî'nin bir rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Allah'tan başka­sına gösteriş için amel eden kimse, Allah'tan uzaklaşmış olur.”[216], buyurmuştur. Diğer bir rivayetinde de “Riya ve gösteriş olarak ayağa kalkan kimse, oturuncaya kadar Allah'ın mekrindedir”.[217], şeklindedir.

Ahmed, Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayeti, “İnsanlara gösteriş ve duyurmak için amel edenlere kıyamet günü Allahu Teâlâ aynı mua­meleyi yapar, yâni amelinin riya ve gösteriş İçin olduğunu herkese duyurur,      ve böylece      onu rezil eder.”[218], şeklindedir.

Buhârî, Müslim ve Ebû Davud'un rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Kendisine verilmeyen ile (yemediği halde) kendisini tok gösterme­ğe zorlayan, yalan elbise giyen gibidir.”[219], buyurmuştur.

Hakim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur :

“Ümmetimde şirk taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesin­den daha gizlidir.” [220]

Ahmed ve Taberânî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem:

“Ey insanlar,  şirkten sakının ve korunun, zira o,   karıncanın ayak sesinden daha gizlidir,” buyurdu. Ashâb:

“Nasıl sakınalım, ya Resulallah,” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Allah'ım, bilerek ve bilmeyerek işlediğimiz günahlarda Senden mağfiret diler, bilmeyerek Sana şirk koşmuşsak, sana sığınır ve Senden af dileriz” deyin,” buyurdu.

 Bir rivayette Resûl-i Ekrem Ebû Bekir (r.a.) e hitaben:

“Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir. Sana bir dua öğ­reteyim de bu sayede şirkin küçüğünden ve büyüğünden kurtulursun,”[221], buyurdu ve yukardaki duayı üç kere okumasını emretti.

Tirmizi ve Hakîm'in İbn Cüreyc'den de aynı mealde rivayetleri vardır.

Ahmed, Taberânî; Hâkim, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin rivayet­lerinde, Resûl-i Ekrem:

“Ümmetim için en çok korktuğum, şirk ve gizli şehvettir. Gerçi benim ümmetim güneşe, aya, puta tapmaz; fakat amelleri ile insan­lara gösteriş yaparlar. Gizli şehvet, oruç tuttuğu halde şehvetlerinden birisi galebe çalarak sabahleyin orucunu bozmasıdır.” buyurmuş­tur. [222]

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Adamın biri gizli bir amel işler, Allah u Teâlâ onu gizli defteri­ne yazar. Yaptığı bu ameli birisine söyleyecek olursa, Allahu Teâlâ onu aşikâre yapılmış ameller defterine alır. Yaptığı bu ameli bir da­ha söyleyecek olursa her iki defterden de siler, riya defterine yazar”. Hatib'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Allahu Teâlâ buyurur ki:

“Ben ortakların en iyisiyim (çünkü ortak kabul etmem) Kim ki beni başkasıyle ortak yaparsa, yaptığı o şeyin hepsi o ortağındır.” Ey insanlar, ameli yalnız Allah için ya­pın, zira Allahu Teâlâ hâlis olarak kendisi için yapılan ameli kabul eder. Sakın, “Bu, Allah için ve falan adamm içindir” demeyin. Böy­le deyecek olursanız, o yaptığınız, tamamen o adamın olur ve bun­dan Allah'a bir şey gitmez.”

Ebû Davud'un Sahih sened ile (Ebü Hureyre radıyallahu anh'den) rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kendisiyle Allah rızası aranan bir ilmi, dünyalıktan bir fayda sağlamak maksadıyle öğrenen kimse kıyamet günü cennetin koku­sunu bulamaz.” buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayeti, “Sizin için en çok korktuğum, küçük şirk sayılan riyadır. Kıyamet günü herkes ameli ile mahşer yerine geldi­ği vakit, riya ile amel edenlere, “Kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin sevabınızı ondan alın” denir.”[223], şeklindedir.

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Si­zin için suretinizin değişmesinden de daha çok korktuğum şeyi size haber vereyim mi? O, gizli şirktir, kişinin başkasına gösteriş için amel etmesidir.” buyurmuştur.

Deylemi’nin rivayetinde Resul-i Ekrem:

“Allah'a karşı olan itaat­lerinize sakın kulların da sizi övme sevgisine kapılıp onların sevgisi ile bu itaatlerinizi karıştırmayın. Böyle yaparsanız ameliniz mahvo­lur.” buyurmuştur.

Bey hâki'nin rivayeti de şöyledir:

“Gizli şirklerden sakının, İnsan namaz kılmaya kalkar. Başkaları görüyor diye amelini süslemesi gizli şirktir”. Diğer bir rivayeti de “Gizli şirkten sakının” başkaları görüyor diye rükû ve sucûdunu düzgün yapması gizli şirktir.”, şeklin­dedir.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gizli şirk, düz taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden gizil­dir. Kul ile küfür arasında namaz vardır. Namazı terkedince bir şey kalmaz”.

İbn Cerîr, Nesei ve Beyhaki de riya hakkında benzeri yukarda geçen rivayetlerde bulunmuşlardır.

Deylemi'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Olduğundan daha baş­ka insanlara görünmek için kendisine çeki düzen verenlere Allahu Teâlâ buğzeder.” buyurmuştur.

Hâkim'in rivayeti, “Sözü ile giyinişi ile olduğunun aksine insan­lara görünenlere Allah, melekler ve bütün insanlar lanet eder.” şek­lindedir.

Tayâlisi, Ahmed, Taberânî, Hâkim ve Beyhaki rivayetlerinde, Re­sûl-i Ekrem,

“Gösteriş için namaz kılan şirk etmiş, riya ile oruç tu­tan şirk etmiş, riya ile sadaka veren de şirk etmiş olur.” buyurmuş­tur.

Ahmed, İbn Sa'd, Yakup b. Sufyan, Beğavî, İbnü's-Sikkin, Mâverdi, İbn Mende, İbn Nafî, Taberâni, Ebû Nuaym ve Saîd b. Mansûr rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Kim ki hutbe ve va'zını yalnız riya ve gösteriş için yaparsa, kı­yamet günü Allahu Teâlâ onu riyakârlar koltuğuna oturtur.” buyur­muştur.

Taberâni ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Dün­yada iki dilli iki yüzlü olanların kıyamette ateşten iki dilleri olacaktır.” buyurmuştur.

Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhaki, İbn Asâkir ve İbn Neccar’ın ri­vayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Riyakârlar bazı in­sanlar veya bir topluluk ile cennete girmeleri emredilir. Bunlar, cen­nete yaklaşıp Allahu Teâlâ'nın cennettiler için hazırladığı nimetleri görür ve onun güzel kokularını alır almaz.”

“Bunları geri çevirin, bunların bu nimetlerden nasibi yok, de­nir. Onlar da hiç kimsenin benzeri ile karşılaşmadığı bir perişanlık içinde geri dönerler ve:

“Ey Rabbimiz, keşke hâlis kulların için hazırladığın nimetleri göstermeden bizi cehenneme gönderseydin bizim için çok daha ehven olurdu,” derler. Allahu Teâlâ:

“İşte benim muradım da budur. Ey kötü İnsanlar! Çünkü siz, yalnız kaldığınız vakit beni hiçe sayardınız, başkaları gördüğü va­kit onlara gösteriş için bana saygılı görünürdünüz; insanlardan sa­yar, benden saymazdınız, İnsanları büyültür, beni yüceltmezdiniz. İn­sanlara gösteriş için kötülük için terk ederdiniz, benim için terk etmezdiniz. İşte ben de bugün mahrum kaldığınız o büyük mükâfatları gös­termekle size azâb ederim, buyurur, dedi.” [224]

Yine Ebû Nuaym'ın rivayetinde, “Allahu Teâlâ, sum'a, riya, oyun ve eğlence yapanların amelini kabul etmez.” buyurulmuştur.

Deylemî'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü olduğu vakit, mahşer halkına duyurmak için bir münâdi t “Nerde o insanlara ibadet edenler, kalkın da kime göste­riş için amel ettiniz ise gidin sevabınızı ondan alın, zira (Allahu Teâ­lâ buyurur ki):

“Ben, dünyalıktan zerre kadar karşılığı olan ameli kabul et­mem” diye çağırır.” buyurmuştur.

Zehebi'nin rivayetine göre adamın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Yarınki kıyamet gününde kurtuluş çaresi redir?” diye sorar. Resûl-i Ekrem:

“Allah'ı aldatmamandır,” buyurur. Adam :

“Allah nasıl aldatılır?” diye sorar. Resûl-i Ekrem:

“Allah ve Resulünün emirlerini başkalarına gösteriş için yap­makla. Riyadan sakının, zira riya, Allah'a şirk koşmaktır. Riyakar­lar Kıyamet günü dört isimle çağırılır. Bu isimler, ey kâfir, ey fâcir, ey gaddar ve ey haşir isimleridir. Bundan sonra, “İşte amelin sapık ve ücretin batıldır. Bugün sana Allah'tan bir mükâfat yok, kime gös­teriş için amel ettinse git mükâfatını ondan al.” denir.”[225]

 

İcma'

 

Buraya kadar riyanın haram olduğunu ifade eden âyet ve ha­disleri ve bazı hadislerin meallerini vermiş bulunuyoruz. Bu husus­taki icma'a gelince; bu kadar kesin nasslar, açık ve Sahih hadîsler muvacehesinde bu konuda icma'ın da bulunacağı şüphesizdir. Bu­nun için bütün imamlar riyanın zemminde müttehid, haram olup gü­nahının büyüklüğünde ümmet müttefiktir. Nitekim Hz. Ömer bir defa boynunu bükmüş, kendisini sofilerden gösteren bir adamı gör­düğü vakit:

“Başını kaldır, huşu, boynu bükmekte değil, kalbdedir, dedi. Yine Ebû Ümâme bir kişiyi camide secde ederken ağlar görünce:

“ Ey kişi, bu yaptığını camide değil, evde yap,” dedi.

Hz. Ali, “Riyakârların üç belirtisi vardır. Bunlar: Yalnız kaldığı vakit tenbelleşmek, insanlar arasında gayrete gelip heveslenmek, medhedildiği vakit amelini çoğaltmak ve verildiği vakit amelini azalt­maktır.” dedi.

Yine Hz. Ali, “Kulun ameline verilmeyen mükâfat, niyetine ve­rilir. Çünkü iyiliğe niyet etmesine riya karışmaz, zira niyetini kimse bilemez. Ama ameline riya karışır.” demiştir.

Adamın biri, “Allah için savaştım fakat insanların da beni öv­melerini severim.” deyince, Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) üç defa,

“Sana bir mükâfat yok. Zira Allahu Teâlâ: “Ben, ortakların ortaklığından en çok Müstağni olanıyım” buyurdu.” dedi. “Ben bunu hem Allah için ve hem de falancı için yapıyorum” deneyleri yerenler de az de­ğillerdir, çünkü Allah'ın ortağı yoktur.”

Katâde, “Bir kul riyakârlık yaptığı vakit, Allahu Teâlâ:

“Kulum, benimle alay ediyor, buyurur.” demiştir.

İbrahim b. Edhera de, “Meşhur olmayı isteyeni Allah tasdik et­mez.” demiştir.

Fuzayl, “Riyakârı görmek isteyen bana baksın.” demiştir.

Yine Fuzayl, “İnsanlar görüyor diye itiyadı olan ameli terketmek riya, onlar görsünler için amel ise şirktir. Ihlâs, her ikisinden de Allahu Teâlâ’nın seni korumasıdır.” demiştir.

Hakimlerden birisi de: Riyakâr, kesesini çakıl taşları ile doldu­ran adama benzer. Dıştan keseye bakan, “Çok parası var” der. Fa­kat bakkala gidip birşey aldıkdan sonra parayı vermek için keseyi açınca içerisinin taşla dolu olduğunu gören bakkal, bunları adamın kafasına atar ve kendisine birşey vermez. İşte riyakâr da böyledir. İnsanlar, “Çok amel yapıyor” demesinden başka bir karı yoktur. Yap­tığı amel, kıyamet günü bir paçavra gibi suratına çarpılır. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Yaptıkları her işi ele alır onu toz duman ederiz.”[226], buyurmuş­tur. Yani Allah rızası için olmayan amellerinin sevabı böylece ibtal edilir, güneş arasında görülen zerrecikler gibi mahvolur gider.

Önemli Tenbihlerden Biri: Riya, rûyetten -görmekten- dir. Süm'a da işitmekten alınmıştır. Yerilen riyanın tarifi, yapılan ibadetle Allah'tan başkasının rızasını kasdetmektir. Maksadı, iba­detini insanlara göstermekle kendi kemal ve faziletini onlara du­yurup onlardan servet, mevki ve hiç olmazsa övmek gibi maddî men­fâat beklemektir.

Kişinin yaptığı ibadeti insanlara duyurması, ya durumundaki de­ğişiklik, renginin saranp solması, saçının sakalının karışması ve kı­yafetinin pejmürdeliği ile olur -yani bunları düzeltecek vakit bu­lamıyor- veya bunlara hiç önem vermiyormuş gibi bir hal almış­tır. Fazla ibadet sebebiyle sesinin zayıflaması, gözlerinin çukurlaş­ması, üzüntüsü, az yemesi, ibadete tamamen kendisini vermesi sebebiyle çok oruç tutup uykusuz kaldığı için kendisini unutması, dün­ya ve dünyalığa kıymet vermemesi gibi bir tavır takınması ile olur. Bu ve benzeri tutum ve davranışları ile kendisini halka mal ettirme­ye çalışan bu zavallı, bu hali ile yol kesenlerden ve yankesicilerden daha kötü bir duruma düştüğünün farkında değildir. Çünkü bu kö­tülükleri yapanlar, kötülük olduğunu bile bile yaparlar. Fakat bu aldanmış, bir ibadet yaptığını sanır. Ya da salihler kılığına girmekle kendisini tanıtmağa başlar. Başını önüne eğmek, tevazu içinde yürümek, secde tozlarını alnından silmemek, kaba kumaş giymek, elbi­selerini kısa yapmak gibi kılık ve kıyafetlere girmek ki, “böylece ken­disinin de -Allah rahmet etsin- eski âlim ve sofilerden olduğunu göstermek ister. Bu riyakâr, bütün bu yollardan elde ettiklerinin ha­ram olduğu ve bunları kabul etmekle fâsıklardan olduğunun farkın­da bile olmaz. Ya da halka va'z-u nasihat ile sünnetleri koruduğunu, şeyhlerle düşüp kalktığını, çeşitli yollardan bütün ilimlere vâkıf ol­duğunu onlara duyurmakla olur. Söz ile yapılan riyanın çeşitleri sa-yılamıyacak kadar çoktur. Veya da ağır ağır ve huşu içinde namaz kılmak, oruç, hac gibi ibadetlere devam etmek gibi şekillerle de iba­detlerini insanlara duyurur ki, bu ibadetlerinin de çeşitleri vardır.

Bazan mürâî, riyakârlığında o kadar hırsa kapılır ki, toplumda gösteriş için yaptığı ibadet ve hareketleri tam meleke haline getir­mek için bunları yalnızlıkta yapmaya gayret eder. Yalnızlıkta bun­ları yaparken maksadı, Allah korkusu ve rızası değil, böylece insan­ları kendisine bağlamaktır. Yahut bu riya, adamlarını çoğaltmakla ve bu yolda çalışmakla olur. Büyük adamların, âlimlerin ve sâlihlerin kendisini ziyaret etmelerini sağlamak ve böylece ziyaretçilerin çokluğu ile şöhret sahibi olmak. Ya da birçok şeyhleri ziyaretle övün­mek ve bu suretle riyakârlık etmiş olmak. İşte dillerde meşhur olup maddî menfaat sağlamak için ibadet sayılan bu gibi hareketlerle ri­yakârlık yapmaktır.

Bir Başka Tenbîh: Şeriat'ın dilinde riya kelimesi mutlak ola­rak anıldığı vakit, bundan, yukarda tarifini yaptığımız mezmum olan riya murattır. Bunu böylece bildikten sonra ibadetinde riyadan baş­ka bir maksadı yoksa ibadeti batıldır. Bu ibadeti yapmasa daha iyi olur. Çünkü bu ibadeti yapmakla günahkâr olmaktadır. Yukardaki âyet ve hadîslerden anlaşıldığı gibi Allahu Teâlâ ile istihza olduğu için laneti mucip olmaktan başka bir işe yaramaz. Bunu şöyle bir misal ile açıklayabiliriz: Görünüşte hükümdarın hizmetinde bulunan bir hizmetçi, bu hizmetinden maksadı, orada bulunan bir cariyeye göz dikmiş olup onu kandırmak için hükümdara hizmet ediyor gö­rünüyorsa, bu adamın gerçekte hükümdarı eğlenceye aldığında zer­re kadar aklı olan şüphe etmez. Çünkü onun maksadı hükümdara hizmet değil, cariyesini kandırmaktır. İşte bunun gibi, Allah'a ibadet ediyor görünerek, maksadı hiç bir şey elinden gelmeyen aciz kulla­ra yaranmaya çalışmak ise, bu, Allah'a hakaretten başka ne olabi­lir? Üstelik onlara yaranmak maksadıyle ibadet etmekte, şahsî çıkar için o aciz yaratıkları Allah'tan daha yetenekli gösterme durumuna düşmek de vardır. Zayıf ve aciz olan bir kul, kavi ve kaadir olan mevlâ üzerine takdim edilmiş olur. İşte bu sebeplerle riya, insanı hela­ke sürükleyen en büyük günahlardan biridir. Bunun içindir ki Resûl-i Ekrem riyaya, “Küçük şirk” adını vermiştir. Aynı zamanda riyada, insanların zihinlerini karıştırmak vardır. Çünkü görünüşte Allah için amel ettiğini insanlara göstermektedir. Bu da ayrı bir haramdır. Hat­ta cömerd olduğunu göstermek ve bu suretle gönülleri kendisine bağ­lamak maksadiyle bir adamın borcunu ödemek de günahtır. Çünkü burada da insanları aldatmak vardır.

Şayet, yukardaki açıklamalardan, riyanın küçük şirk olduğu an­laşılmıştır, acaba bunun büyük şirkten farkı nedir? Dersen, derim ki; bunu şöyle bir misal ile açıklayabiliriz: Namaz kılan ve fakat mak­sadı insanlara gösteriş olan kimse için insanlar, “Bu iyi adamdır” desinler diye kıldıkça ve insanlar da bunu dedikçe o da ibadetini ar­tırır ve daha çok namaz kılmaya başlar. Riya için ibadet ederken, bazan da Allah rızasını niyet eder. Bunların hiç birinde küfür ve inkâr yoktur. Büyük şirk sahibi, Allah'a ortak koşar ve secdesiyle başka­sına saygıyı kasdeder ve meselâ bir puta secde ederse, işte o zaman küfre gider. Mürâi son derece cehaletinden sebep, yaratığı üstün gö­rerek ona gösteriş için Allah'a secde eder. Buna ancak şeytanın ves-vesesiyle tevessül edilir. Bununla şirk-i celi, açık şirk arasındaki fark meydandadır. O, şeytanın aldatmasiyle yaratıklardan bir şey uma­rak ibadetinde onlara gösteriş yapar. Bunun için Allahu Teâlâ da kı­yamet günü, “Kime gösteriş ettinse git, sevabını ondan al” buyurur. Halbuki onlar değil sana, kendilerine bile bir fayda sağlayamazlar. Özellikle kalb-i selim olmayınca ne mal ve ne de evlâdın fayda ver­mez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kıyamet günü hakkında:

“Babanın oğlu, oğlunun da babası için bir şey ödeyemeyeceği gün­den korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayart­masın[227], buyurulmuştur.

Bazan mubah olan şeylere de riya denir, bir mevki almak ümi­diyle kendisine ve üstüne başına çeki düzen verip süslü görünmesi gibi ya da ibadet ve sadaka kasdi olmayarak insanlar arasında şöhret kazanmak için ileri gelenlerle düşüp kalkmak ve zenginleri yedi­rip içirmek gibi. Bunun haram olmaması sebebi, burada din ile dünyayı birbirine karıştırmaması ve ibadet yapıyor gibi kendisini göster­mek suretiyle insanları aldatmaması ve Allah ile alay edip istihza etmemiş olduğu içindir. Bizzat Resûl-i Ekrem toplum içine çıkacağı zaman aynaya bakarak saç ve sakalını, üstünü başını düzeltir öyle çı­kardı. Hz. Aişe:

“Sen ce mi kendini süslüyorsun?” Diye sorunca, Resûl-i Ekrem:

“Evet, kişinin toplum içine çıkacağı zaman süslenmesini Allahu Teâlâ da sever,” buyurmuştur. Aslında bu, Resûl-i Ekrem'den tekidli bir ibadettir. Çünkü o, insanları hakka davet ve gönüllerini ken­disine çekmekle memurdur. Bu; hususlara imkân nisbetinde dikkat etmesi gerekir. İnsanların nefretini kazanacak şekilde davransa etra­fından dağılırlardı. Onun için insanlara karşı çekici tutum ve dav­ranış içinde olması gerekir. Çünkü önce ona çevrilen bütün gözler, onun dış görünüşü ile karşılaşırlar. Bunun içindir ki, bu şekil tutum va davranıp, onun için bir ibadet ve yakınlıktır. Dinin hükümlerini tebliğ eden âlimlerin de bu şekilde olmaları ve bu hükme uymaları lâzımdır.

Önemli uyanlardan birisi de, amelinde ibadet ve hem de riyayı kasöeden adamın ibadeti hakkında Gazâlî ile İbn Abdüsselâm ara­sındaki ihtilâftır. Gazali, “ibadetindeki niyetinde dünyalık tarafı ga­lip ise bu ibadetinin sevabı yoktur, âhiret ve Allah rızası tarafı ga­lip ise sevap vardır; her iki taraf eşit ise yine sevap yoktur.” demiş­tir, İbn Abdüsselâm ise, yukardaki hadislere dayanarak, “Az olsun, çok olsun, dünyalık karışan ibadette sevap yoktur.” demiştir. Nite­kim bir hadîsde,

“Kim ki amel işler ve o amele benden başkasını ortak ederse, ben o amelden beriyim; o amel, koştuğu ortak içindir.” buyurmuştur. Gazâli ise bu hadisi, niyetinde iki tarafın Müsavi olması ile tevil etmiş­tir. Gazâli'ye göre riya karışan ibadette ihlâs tarafı galip ise -yasak olsa bile - sevabın aslını gidermez. Bunun için Gazali diyor ki: “Şa­yet insanların kendisini görmesi hevesini artırıcı ve takviye edici olur, buna rağmen neş'esiz de olsa yalnız kaldığı zaman bu ibadeti terketmezse, -gerçeği Allah bilmekle beraber- bize göre yine se­vabının aslı kaybolmaz. İhlâsı nisbetinde mükâfat, riyası nisbetinde de azâb görür”. Fakat yine Gazâli'nin, “Sadaka ve namazında hem mükâfat ve hem de halk tarafından medhedilmeği kasdederse, bu, ihlâsı nakzeden bir şirktir.” dediği yukardaki sözüne uynmz. Bunun hükmünü biz “İhlâs Kitabı” nda anlattık.

Saîd b. Müseyyeb ve Ubâde b. es-Sâmit'ten naklettiğimize göre de bu adamın sevabı yoktur. Buna göre de Abdüsselâm'ın sözü tercih edilir.

Hulasa; riya mubah olan işlerde olursa, işin sevabının aslını düşürmez, ibadet niyeti kadar sevap alır fakat haram olan riya olur­sa, yukardaki hadîslerin delâleti ile ibadetin aslı, mahvolur gider. Bunun karşısında Allahu Teâlâ,

“Zerre kadar hayır işleyen mükafatını görür.”[228], âyetine ne der­sin? Dersen:

Derim ki; bu, niyetine haram olan riyayı katmakla onu kökünden yıkmış ve burada hayır namına birşey kalmamıştır.

Şunu da bilmiş ol ki, bir kimse, hâlis niyetle ibadete başlayıp bi­tirdikten sonra bu ibadete riya karıştıracak olursa, bu riyanın, ihlâs ile başlayıp bitirdiği geçmiş ibadetine tesiri olmaz. Ancak gösteriş maksadiyle yaptığı bu ibadeti açıklamaya kendini zorlayacak olur­sa, Gazali, bunun da ameli mahvedeceğine dair eserde vârid olmuş bazı haberlere dayanarak korkulu olduğunu söyledikten sonra, son­radan gelen riyanın geçmiş ameli mahvedeceğine aklı yatmamış, “Bel­ki ihlâs ile yapmış olduğu geçmiş amelinin mükâfatını almakla be­raber sonradan bunu duyurmaya çalışmasının da cezasını görür.”, demiştir. Fakat ihlâs ile başladığı amelini bitirmeden gösterişe yer ve­rir ve tamamen riyaya kalkışırsa ameli yine mahvolur. Ama tam manasiyle işi riyaya dökmez de riya ile ihlâs karışık olursa, burada ame­lin ifsad ile kabulü arasında tereddüt vardır. Haris Muhasibi, bu ri­yanın ameli ifsad edeceğine mütemayildir. Fakat bize göre en güze­li, bu kadarcık bir gösterişin amel üzerinde bir etkisi olmayıp, ame­lin, ihlâs ile başladığı şekilde devam etmesidir. Ancak ameli yapan, başkalarının da bunu görmesine sevinirse, bu kadar bir gösterişin, ihlâs ile başlayan amele tesiri olmaz. Şayet ihlâs ile başladığı bu ame­li insanlar görmeseydi onu devam ettirmeyecek şekilde bir riya karıştırmışsa yaptığı bu ameli, -Farz bir ibadet de olsa- onu bozup yeniden hâlis niyetle kılmalıdır.

Riya hakkında vârid olan haberler, yapmış olduğu amelde yal­nız insanlara gösterişi kasdetmesi ile ilgilidir. Amelde ortaklık ile varid olan haberler de riya ile ihlasın eşit veya riyanın daha fazla olduğu ile alâkalıdır. Fakat ihlas galip olup riya tarafı az olduğu va­kit bu riya, tamamen ameli ifsad edemeyeceği için bu sebeple ame­lini bozmaz. Şayet namaz kılmaya başlarken ihlâsa riya karışmış ve karışık niyetle namaz kılmaya başlamış ve bu hâl sonuna kadar böyle devam etmişse, bu namaza kıymet vermeden onu iade etmesi güzeldir. Şayet namaz içersinde riya kısmını atar ve tamamen ihlâ­sa dönerse, bazıları, başlangıç sağlam olmadığı için, yine namazı bozması ve yeniden başlamasını; diğer bazıları da, ara yerde niyetini dü­zelttiğine göre namazını bozmadan tamamlamasını söylemişlerdir. Zi­ra itibar sonucadır. Nitekim sırf ihlâs ile başladığı ibadetinde son­radan riya ile bitirenin ameli de fasittir. Bu son iki hüküm, özellikle bunların birincisi ve riya ile başlayıp ihlâs ile biten amellerin Sahih olmaları hakkındaki hüküm, tamamen fıkıh kıyaslarnıa aykırıdır. Zi­ra riya, niyete müessirdir. Fıkhı kıyaslara gelince; başlangıçta yalnız riya ve gösteriş niyetiyle ibadet yapıyor ve hiç sevap niyeti de yoksa ibadete başlamış sayümadığı için bunun üzerine devam ettirdiği ibadetler de Sahih değildir. Çünkü bunda Allah rızası niyeti yoktur. Onun bu ibadete başlaması, sırf gösteriş içindir. Zira yalnız kalsaydı bu ibadeti hiç yapmayacaktı. Şayet kimse görmediği takdirde de bu na­mazı küacaksa, yalnız insanların onu görüp övmesi de hoşuna gidi­yorsa, burada iki sebep toplanmış demektir: Bu gibi karışık niyet­lerle yapılan ibadetler -sadaka cinsinden ise- gösteriş için yap­ması ile günahkâr, sevap umması ile de itaatkârdır.

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu (mükâfatını) görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”[229], âyetleri gereğin­ce iyi niyetinin ecrini, kötü niyetinin de cezasını görür. Bunların biri diğerini yok edemez. Nafile namazlar da bu hükümde sadakalar gi­bidir. Namazı fâsid, ona uyulması batıldır, denemez.

Şayet, bu nafile ibadette sevap kasdi yanında bir de güzel oku­yuşunu duyurmak niyeti olduğu sonradan anlaşılırsa, yine onun bu ibadeti ve bu ibadette kendisine uyulması Sahihtir. Şayet farz olan bir ibadette hem ihlâs ve hem de riya toplanır ve yalnız bu ikisinin birleşmesi ile bu ibadeti yapıyorsa, bu karışık niyetle yerine getirilen bu vecîbe, zimmetinden düşmez, borç olarak kalır. Eğer farz ibadet hem riya ve hem de ihlâs ile yapılıyor, fakat yalnız riya için de olsa veya yalnız ihlâs ile de olsa yine bu ibadeti yapacak idiyse, işte burası şüphelidir. Meselâ, adamın borcu, yalnız Allah rızası için namaz kılmaktı Bu niyet bulunmadan namazı olmaz dendiği gibi, borç olan, bu ibadeti Müstakil bir niyetle yapmak idi. Zaten riya bulun­masa da bu adam Alıah rızası için bu namazı kılacaktı, bu bulundu, o da namazını kıldı. İşin içine karışan riya ise farzın düşmesine sebep olamaz da denebilir. Bu, tıpkı gasbedilen yerde kılınan namaz gi­bidir. Riya, bir an önce namaza başlamak gibi bazı tutum ve davra­nışlarda olur da namazın kendisinde olmazsa, namazın sıhhatiyle hükmedilir. Çünkü namaz, namaz olması bakımından ona birşey ka­rışmamıştır. Bütün bunlar, amele teşvik eden riya hakkındadır. Fa­kat yalnız Allah rızası için yaptığı ameli insanların duymasından dolayı sevinmesi ve insanların bunu bilmesinin bu amelde bir etkisi olmasına gelince; bunun ameli ifsad etmesi uzak bir ihtimaldir. İşte fıkıh kanunlarına uygun olan görüşler de bunlardır. Bu meseleyi fı­kıh âlimleri ele almadıkları için altından kalkmak cidden zordur. Bunun üzerinde duranlar fıkıh kurallarını düşünmemiş, ancak gönül­leri temizlemek ve ihlâsı sağlamak için küçük hâtıralarla ibadetin if­sadına hükmetmişlerdir. Biz de görüşlerimizi açıkladık, doğrusunu Al­lah bilir.

Önemli uyarılardan birisi de, riyanın bölümleridir. Riya, çirkin­liği itibariyle ayrı ayrı derecelere bölünür. En çirkini İmanda riya­dır ki, bu; Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nin en çok yerdiği müna­fıkların şi'ârıdır. Nitekim âyet-i celîlede,

“Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.”[230], buyurulmuştur. Bu gibiler Sahabe devrinden sonra nisbeten azalmış olmakla beraber, küfrü gerektiren bid'atlere inananlar da bunlar gibidir. Öldükten sonra dirilmeyi, Allahu Teâlâ'nın cüz'iyyâta, ilmine ve mutlak ibâh'eciliğe inanmak gibi. Bunların halinden da­ha çirkini olamaz.

Bundan sonra, borç olan ibadetlerde riya edenler gelir. Yalnız iken yerine getirmediği bu vecibeleri, yerilir korkusu ile toplum ara­sında yapmak gibi. Bu da Allah katında çok çirkin ve büyük bir gü­nahtır. En büyük bir cehalet ve en büyük bir mekri muciptir.

Bundan sonra da nafile ibadetlerdeki riya gelir. Sevap ümidiy­le değil de toplumda tenbelleşip yapamaz ve bu suretle yerilir kor­kusu ile bu nafilelere yalnız iken devam edip, bu maksatla kendisini bunlara alıştırmaya çalıştırması da aynıdır.

Bunları da, toplumda ibadetlerini güzelleştirenler takip eder. Toplumda kılarken ibadetin bütün şerait ve adabına riâyet ettiği hal­de yalnız iken bunlara aldırış etmezler. Bu da sakıncalıdır. Çünkü burada da yaratılanı, yaratana takdim vardır.

Böyle yapanları bazan şeytan şu şekilde de aldatır, “Canım sen örneksin, senin toplumda bu şekil hareket etmen sana zarar vermez. Çünkü sen onlara örnek pluyorsun. Onları âdaba riayetsizlikten kur­tarıyorsun” der, adam da buna aldanır. Bu da yanlıştır. Çünkü ada­mın gayesi, onları kurtarmak olsa, önce kendini kurtarır ve yalnız iken buna uyardı. Ne yazık ki, tutum ve davranışları halka gösteriş olup onların sevgisini kazanmak amacını güttüğünü ortaya koymak­tadır.

Bütün bu bakımlardan riyakârların da dereceleri vardır. En çir­kini, riyakârlığı ile mâsıyet imkânlarını sağlamaya çalışmasıdır. Me­selâ, adam kendisini vera' ve zühd sahibi göstererek böylece bir mev­ki elde etmek, emanetçi olmak ve diğer sadaka mallarım kendi uh­desinde toplamak gibi mevkiler işgal ettikten sonra, bu mevkilerin­de hile ve hıyanete kaçmak maksadını gütmek gibi. Veya herhangi bir kadına ve benzeri şeylere sahip olmak için okuyup okutmak ve va'z-u nasihatte bulunarak kendisini büyük adam göstermeye çalış­ması gibi. İşte bunlar, Allah' katında mürâîlerin en kötüleridir. Zira bunlar, Rablerine ibadeti mâsıyete vesile kılmışlardır.

Bunlardan sonra da töhmet altında bulunan bir kimsenin kendisini o töhmetten kurtarması için ibadet edip sadaka vermesi gelir.   

Mubah olan bazı dünyalık temini için riyakârlık edenler de bun­lardan sonra gelir.

Hakarete uğramamak ve halk arsında saygılı olmak için göste­riş yapanlar da bunlardan sonra gelir.                   

Daha sonra da, oruç tutmadığını görünce itibarı düşer korkusu ile oruç tutmak, sünnet olan günlerde dışarı çıkmamak gelir. 

İşte riyanın dereceleri ve mürâîleriri mertebeleri bunlardır. Gazalî, bunların hepsinin Allahu Teâlâ'nın mekir ve gazabında olduk­larını ve bunların mühlikâttan bulunduklarını söylemişlerdir.

Önemli uyanlardan birisi de, riyanın, karıncanın ayak sesinden daha gizli oluşudur. İşte bu gizlilik, nefsin âfet ve kalbin gailelerini bilemeyen cahiller şöyle dursun, benim diyen âlimlerin bile sürçme­sine sebah olur ve onları da şaşırtır. Bunun açıklanması şöyledir: Riya, ya aşikâre ya da gizli olur. Aşikâre olanı, insanı, gösteriş için amele teşvik edenidir. Gizli riya ise insanı amel etmeye sevketmez, yalnız ameli ona kolaylaştırır. Meselâ, adam teheccüd -gece- na­mazını kılmaya devam eder, ancak bu namaz, ne de olsa kendisine zor gelir. Bununla beraber niyeti Allah rızası olduğu halde yanında başkası bulundu mu hevesi artar ve bu namaz, kendisine daha ko­lay gelir. İşte bu, gizli riyadır. Bundan gizlisi ateşin ağaçta saklı ol­ması kadar gizli olanıdır. Meselâ, adam ibadetini Allah rızası için yapar. İbadetinde insanların hiç bir rolü ve tesiri olmaz. Ancak ibadet ettiğini insanların duymasına sevinir. İşte bu da bundan öncekin­den daha gizli bir riyadır. Zira az da olsa, gönlünün insanlara meyli olmasa, başkalarının, onun ibadetini duyup duymaması arasında ken­disi için bir fark olmazdı. İbadetini başkalarının duymasına sevinme­si gizli riyasını harekete geçirir de -tariz ve ima yolu ile olsa da- başını eğmek, sesini kısmak, dudaklarını kurutmak, uykulamak (uyuklamak) gibi hareketleri ile gece ibadetini duyurmak arzusu­nu duyar. Riyanın bundan daha gizlisi de hiç bir suretle ibadetinin insanlara duyurulmasını istemez. Ancak herkesin kendisine selâm vermesini ve saygı göstermesini, insanların kendisine hizmet edip ih­tiyaçlarına koşmalarını, kendisine Müsamaha göstermelerini, yer ver­melerini sever. Bunlardan biri yapılmadığı vakit canı sıkılır. Gizle­diği bu kadar ibadeti karşısında saygısızlığa uğraması ağrına gider. Adeta Allah'a karşı yaptığı bu ibadeti karşısında, insanlardan hür­met isteyen bir tavır takınır. Öyle ki, bu ibadetleri yapmasa böyle bir hürmet de beklemezdi. Madem ki halk ile ilişkisi olan konularda Allah'a karşı yaptığı ibadeti, hiç yapmamış gibi olmaz ye ibadetini yalnız Allah'ın bilmesi ile yetinmezse, bu da karıncanın ayak sesin­den gizli olan riyadan sıyrılmış değildir.

Gazali diyor ki: “Riyanın her çeşidinin ameîi mahvetmesinden korkulur. Bütün bunlardan da ancak sıddıklar korunabilir”.

Hz. Ali Kerremallahu Vechehu buyuruyor ki: “Kıyamet günü kurralara Allahu Teâlâ:

“Dünyadaki alışverişinizde size kolaylık gösterilmedi mi? İhti­yaçlarınız giderilmedi mi ve gelip geçen size selâm vermedi mi? bu­yurur”. Hadis-i şerifte de:

“Artık sizin bir hakkınız kalmadı, alacağı­nızı tamamen dünyada aldınız.” buyurulmuştur. İşte bütün bu sebeplerledir ki hâlis kullar da gizli riyadan korkarlar. Başkalarının yap­tıkları kusurları gizlemeye çalışmalarından daha çok kendileri amel­lerini gizJemeye çalışırlar. Bütün gayeleri amellerini riyadan koru­mak ve kıyamet gününde rezil olmaktan kurtulmaktır. Çünkü onlar Allahu Teâlâ'nın yalnız kendi rızası için yapılan amelleri kabul edeceğini bilirler. Kıyamet günündeki şiddetli ihtiyaçlarını ve kalb-i selîm olmadıkdan sonra o günde mal ve evlâdın fayda vermeyece­ğini, o günde baba evlâdına ve evlât babasına bir fayda sağlamaya­cağım bilirler. O günde bayağı insanlar şöyle dursun, sıddıklann bi­le, vay nefsim, vah nefsim, deyip yerlere kapanacağını da bilirler. Kim ki çocuklarla delilerin ibadetini görmesiyle başkalarının ibâdetini görmesi arasında bir ayırım yaparsa, işte onda riyadan bir şai­be vardır ve bu koku amelini mahveder. Bazan insanların, yaptığı ameli duymalarını sevmesi makbul da olabilir. Kendisinden hiç bir suretle böyle bir arzu ve temayül olmadığı halde onun güzel halini başka yollardan Allahu Teâlâ insanlara duyurduğu vakit, buna sevi­nebilir. Çünkü kendisi taat ve kusurunu gizlediği halde Allahu Teâ­lâ kendi fazlından kusurlarını örtmüş, iyiliklerini duyurmuştur. Kusurlarını gizleyip iyiliklerini açığa çıkarmaktan daha üstün birşey olamaz. Sevinmesi, Allahu Teâlâ'nın kendisine olan Hüsn-ü nazar ve lutfundan olmuş olur. Yoksa insanların bunu duymaları ve onlar yanında mevki sahibi olmasından değildir. Âyet-i celilede,

“De ki: “Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmeti iledir. Buna sevinsin­ler.”[231], buyurulmuştur. Bu husustaki sevincinin meşru bir yönü de dünyada kusurlarını gizleyip iyiliklerini açığa çıkardığı kimsenin âhirette de kusurlarını örtüp bağışlayacağı inancıdır. Nitekim ha­berde,

“Allahu Teâlâ dünyada kimin günahını gizlemişse âhirette de onu gizleyecek ve rezil etmeyecektir.”[232], diye vârid olmuştur. Veya bu kulun sevinmesinin bir sebebi de, ibadetini duyanlardan bir kıs­mının kendisini örnek alarak onların da ibadete devamı ve bu sebep­le kendisine uyanların sevabı gibi sevap kazanmaya vesile olması bakımındandır. Bu suretle önce ibadetindeki gizliliğin ve sonra da açığa vurmasının mükâfatlarını almış olur. Zira ona bakarak o ibadete devam edenlerin ecirlerinden bir şey eksilmemekle beraber ona da -örnek olduğu için -Allahu Teâlâ onların sevabı gibi sevap ya­zar.  Böyle bir sevabı ummak, sevinmenin en önemli bir sebebidir.

Zira ticâret, sevinci gerektiren bir zevkdir. Yahut insanların kendi­sini bayağı birer adam gibi tanımayıp, kendisini sevip övmelerine ve­sile olan bir ibadet ve günahkâr olıîp yerilmediği için sevinmesidir. Sevginin bu kabilden olmasının işareti, kendisini övdüklerine sevin­diği gibi, başkalarım övdüklerine de sevinmesidir.

s Bu sevinme mezmum olur. Sevinmesi, insanların kendisini övüp, hürmet ve saygı göstermeleri ve hizmetinde bulunmaları gibi! İşte bu sevinme mezmum bir sevinmedir.

Demek oluyor ki, ameli gizlemekte ihlâs ve riyadan kurtuluş var­dır. Açıklamakta ise, örnek olup kendisine uyularak başkalarının da aynı ameli yapmaları ve onları bu amele teşvik varsa da burada ri­ya tehlikesi vardır. Allahu Teâlâ, hâlis niyetlerle hem gizli ve hem aşikâre amel edenleri övmek üzere,

“Sadakaları açıkça verirseniz iyi olur. Eğer onları yoksullara gizli­ce verirseniz sizin için daha iyidir.”[233], buyurmuştur. Fakat o, çok­larının korunamadığı bir âfet olan riyadan korunmayı sağladığı için gizliliği övmüştür. Bazan da gizlenmesi mümkün olmayan ibadetle­rin açığını övmüştür. Gazali, hac, cuma ve cemaat gibi ibadetlerin açıklanması, riya kokusu olmaksızın - başkalarını da teşvik olacağı için- iyidir, demiştir.

Uzun sözün kısası, yapmış olduğu amelde hiç bir suretle riya şai­besi bulunmaz ve onu açıklamakta kimseye bir eziyet olmazsa -ay­nı zamanda kendisi örnek olabilecek âlim ve sâlihlerden olup, baş­kaları kendisini örnek alarak peşinden gideceklerse- amellerini aşi­kâre yapması daha makbuldür. Çünkü bu, peygamberler ve onlardan sonra gelen olgun insanların makamıdır. Aynı zamanda bunun fay­dası yalnız kendisinde kalmayıp başkalarına da sirayet eder. Zira Resûl-i Ekrem,

“Kim ki İslâm'da güzel bir sünneti ihya ederse, bunun mükâfa­tını alacağı gibi, kıyamete kadar ona bakarak o iyiliği yapanların sevabı gibi de sevap alacaktır.”[234], buyurmuştur. Böyle olmadığı takdirde gizlisi daha makbuldür.

İşte gizli amelin daha makbul olduğunu söyleyenler bu açıklama­ya binaen söylemişlerdir. Faziletli ve olgun insanların ameli açığa çıkarma mertebeleri, âbid ve âlimlerin ayaklarının kayacağı bir yer­dir. Onlar amellerini açıklamakta kendilerini o kâmil insanlara ben­zetmeye çalışırsa da kalbleri, o kâmillerin ihlâsı gibi ihlâsa güç yetiremez ve böylece riya karışması ile amelleri mahvolur gider. Bu in­celiğe ermek, cidden zordur. Burada hak ve gerçeğin nişanı şudur ki, kendi seviyesinde olduğunu bildiği bir adama uyup peşinden giden­lere de kendisine uyup peşinden gelenler gibi memnun kalırlarsa bu takdirde niyetinde ihlâsı vardır. Şayet buna memnun kalmazsa riya­kârdır. Zira insanların üzerinde bir etkisi olmasa, başkasına uyma­larını da hoş karşılaması gerekirdi. İşte kul, nefsin aldatmasından son derece sakınmalıdır. Zira nefis aldatıcıdır. Şeytan da fırsat göz­ler. Mevki sevgisi gönüllere galebe çalar. Bu sebeple aşikâre yapılan amellerin pek azı âfet ve tehlikelerden kurtulur. Selâmet, gizlilikte­dir.

Ameli açıklamanın bir yolu da, onu yaptıktan sonra dili ile söy­lemesidir. Burada mübalâğa etmesi ihtimaline binâen daha tehlike­li ve yalnız hâlis niyetle yapılan geçmiş amele zarar vermemesi bakı­mından daha ehvendir.

Şunu da bilmiş ol ki, insanların bir kısmı riya korkusu ile ame­li terkederler. Bu da makbul bir şey değildir. Çünkü bunlar, ya vücud ile ilgili olur İd, başkası ile ilgisi olmadığı gibi, başkasına da bir zevki yoktur. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerdir. Şayet sırf göste­riş için bunları yapacaksa, gerçekten bunları yapmaması daha doğ­rudur. Zaten yapılmalarına cevaz yoktur. Şayet bunları Allah rıza­sı için yapmak istediği halde yapma esnasında araya bir de riya so­kulursa veya ibadet esnasında riya arız olursa -her iki halde de- riyayı atmak için sonuna kadar gayret eder. Zira şeytan önce insanı ibadeti terketmeye davet eder, muvaffak olamazsa riyaya teşvik eder, bunda da başarıya ulaşamaz, -Sen boşuna çalışıyor ve riyadan kur-tulamıyorsun, yazık değil mi? Bu işten vaz geç” der ve bir daha o ibadeti sana yaptırmamaya çalışır. Bunun için kendisinden daha al­datıcı olmayan şeytandan son derece şakın. Allah'tan utan. Bir amel arzusunda olduğun vakit onu şu veya bu bahanelerle terketme. İh­lâsa gayret eyle, şeytanın vesveselerine kapılma. Zira o senin ilk ba­ban olan Âdem aleyhisselâmın düşmanıdır.

Ya da yapmış olduğun amel halk ile ilgili olur. İşte büyük tehli­keler burada baş gösterir. Halk ile ilgili olan işlerin sıra ile en büyüğü hükümdarlık, kadılık, vaizlik, öğretmenlik, müftülük ve sonra da mal infak etmektir. Dünya ve âhiret velayetine ehil olup hak ka­zananlar, dünya kendisine doğru çekemediği, tamahın sarsamadığı kimselerle, Allah uğrunda çalışırken yerenlerin yermesine aldırış et­meyen, dünyadan ve dünyalıktan yüz çevirenin, ancak hak yolunda hareket edip, hak için durmasını bilenlerdir. Bu şartlardan birini kay­beden kimsenin herhangi bir işin başına geçmesi, en büyük bir teh­likedir. Bundan son derece sakınmalıdır. Nefsinin, “Sen adalet eder­sin, vazifeni hakkıyle yerine getirirsin, gösteriş ve tamaha kapılmaz­sın gibi aldatıcı sözlerine kapılma. O nefis, bütün bu iddialarında yalancıdır. Ondan son derece sakın. Zira ona göre mevkiden daha sevimli bir şey yoktur. Onun bu sevgisi, helakine sebep olur.

Bunun için sabah namazından sonra va'z etmek için Müsaade is­teyen zatı Hz. Ömer menetmiştir. Adam:

“Beni insanlara nasihatten mi menedıyorsunuz?” Demesi üzeri­ne, Hz. Ömer:

“Büyüyerek yıldızlara kadar yükseleceğinden korkarım,” diye cevap vermiştir.

Artık insana yaraşan, va'z ve tezkir hakkındaki va'dlere kapıl­mamalıdır. Çünkü bunların tehlike ve âfetleri de o nisbette büyük­tür. Bununla beraber biz bu görevlerden kimseyi menetmiyoruz. Zi­ra bunlar bizatihi afet ve tehlike değillerdir. Tehlike, bu gibi görev­lerle kişinin kendisini beğenmesidir. Dini hamiyet ve gayreti kendisinde duyduğu sürece bu gibi görevlerden de geri kalmamalıdır. Hat­ta arayerde riya gibi bir hal arız olursa da onu uzaklaştırmaya ça­lışıp vazifesine devam etsin.

Bütün işleri üç maddede özetleyebiliriz:

1. İdarecilik, en çok tehlikesi olanı budur. Zayıf olan insanlar buna yaklaşmamalıdır.

2. Namaz ve benzeri ibadetlerdir. Bunu, zayıf olsun, kuvvetli olsun kimsenin terketmesi doğru olmaz.

3. İlim tahsilidir ki, bu da tehlikeye daha yakındır. Zayıf olan­ların bundan uzak kalmaları kendileri için daha selâmetlidir. Bura­da dördüncü bir derece daha var, o da servet edinip infak etmektir.

Âlimlerden bir kısmı, helâldan servet edinip meşru yolda sarfetmeyi zikir ve nafile ibadet üzerine tercih ederken, bir kısmı da bu­nun aksini öne sürmüştür. Gerçek olan bir şey varsa o da övülmek, gönülleri kazanmak ve cömerdlikle temayüz etmek gibi pek çok âfet ve tehlikeleri vardır. Bu gibi tehlikelerden kendisini koruyabilenler için meşru yoldan servet edinip yoksullara infak etmek daha mak­buldür. Çünkü burada açları doyurmak, çıplakları giydirmek gibi ih­tiyaçları gidermek ve bu sayede Allah'a yaklaşmak vardır. Kendini bu gibi tehlikelerden koruyamayanlara gelince; bu gibilerin huzur içinde ibadetle meşgul olmaları daha makbuldür. Âlimin, ilimdeki ihlâsının belirtilerinden birisi de kendisinin daha bilgili ve daha hatîb bir zatın ortaya çıkıp halkın ona yönelmesini duyduğu vakit, bu­na memnun olup çekememezlik hastalığına kapılmamasıdır. Evet, “Ben de onun gibi âlim ve hatip olabilsem” diye imrenmesinde bir beis yoktur. Yine bu ihlasın diğer bir belirtisi de, va'z-u nasihatine ileri gelenler geldiği vakit, durumunu, ifade tarzını ve konusunu de­ğiştirmemek ve cemaat arasında fark gözetmemektir. Sokaklarda in­sanların peşine takılmasını istememesi de yine ihlas belirtisidir.

Önemli uyarılardan birisi de şudur: Yukarda geçen âyet, hadîs ve imamların sözlerinden riya, amelin mahvına, Allah'ın rahmetin­den uzaklaştırılmasına sebep olan tehlikeli ve büyük günahlardan olduğu anlaşılmıştır. Buna göre aklı başında her Müslüman bütün imkânları ile bu tehlikeden korunmaya çalışması gerekir. Zira riya ve gösteriş tehlikesinden kimse kendini kurtaramaz. Bunun için her­kesin bu hususta nefsi ile mücadele etmesi şarttır. Bundan ancak, dünya ve yaratıklarından salim kalbe sahip olup kendisini tamamen Rabbına vakfeden, her halinde Allah ile başbaşa kalıp Allah'tan başka bir düşüncesi olmayanlar korunabilir ki, bu gibilerin sayısı da çok azdır! Ne yazık ki, halkın çoğunluğu dünya şâibesiyle meşgul ve halka yöneliktir. Meselâ, yeni doğan bir çocuk bile gözünü halka diker, çünkü zayıftır, bünyesi gelişmemiştir, onlardan yardım ve ilgi bekler. Bazı kimseler yapmacık hareketlerle, kendilerini büyüklerine sevdirmeye çalışır ve böylece ihtiyaçlarını temin ederler de bu hal, kendilerinde yerleşir bir tabiat haline gelir. Artık gelişip büyüdüğü ve aklı başına gelip kendisine çeki düzen vereceği, gerçeğe, Hakk'a uyacağı sırada çocukluğundaki bu alışkanlığı tehlikeli bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu defa da bu hastalığı kökünden kuruta­cak bir tedaviye ihtiyaç duyar. Artık mevki, mansıp ve insanların kendisini sevmesi sevdasından kurtarmak için çareler araması gere­kir. Bütün bunlardaki zararlan, kalbin salâhının kaybolmasını, şu anda başarıya ulaşmaktan ve âhirette yüksek derecelerden mahru­miyeti, bunun yanında büyük cezalarla karşılaşacağım düşünerek bu gibi yapmacık şeylerden uzaklaşmaktır. Zira kıyamet günü riya­karlara, “Ey fâcir, ey gaddar ve ey mürâî, Allah'a itaati, dünyanın geçici varlıklarına vesile etmekten utanmadın mı? İnsanların gönül­lerini kazanmaya çalıştın da Allahu Teâlâ'nın kalbini bildiği ile alay ettin. Kendini Allah'tan uzaklaştırmakla insanlara yaklaştırdın” de­nir. Riyada bütün bunların dışında sade bir ameli mahvetmek olsa da, bu kadaz zarar, yine yeter ve artar. Çünkü kıyamet günü bir san­tim ağırlığındaki amel insanı cehennemden kurtarıp cennete kor! İn­sanın bu kadarcık amele orada şiddetle ihtiyacı vardır.

Halkın rızasını, Halikın gazabında arayan kimselere Allahu Teâlâ bizzat gazablandığı gibi insanları da kendisinden nefret ettirir. Bu­nunla beraber insanları da memnun etmek zordur. Bir tarafı mem­nun edeyim derken, diğer tarafı darıltırsın. İnsanların övmesi ger­çekte bir fayda sağlamadığı halde insanların sevgisini, Allahu Teâlâ'-nın sevgisi üzerine tercih ettiren sebep nedir? Bunda ne kâr vardır? Zira aslında insanlar ne bir kâr ve ne de bir zarar sağlayamaz. Kâr da zarar da ancak Allah'tan gelir. Çünkü insanların kalbi O'nun kudret elindedir; dilediği tarafa çevirir. Veren de alan da, kâr ve zarar yapan da yalnız O'dur. Gözü insanlarda olan ve insanlardan fayda sağlamak için çalışanlar, zillet ve rezaletten, minnet ve kepaze­likten kendilerini kurtaramazlar. Daha nasıl olur da böyle faydasız ümitlere kapılıp fasit vehimler peşinde koşarlar. Bunlarda da bazen isabet etse bile çoğunlukla hataya düşer ve eli boşa çıkar.

Bunun asıl önemli tarafı, insanlar, onun bu hareketlerinin yap­macık olduğunu ve kendilerini kandırmak için yaptıklarını bilseler, onu oldukça perişan eder; sevgi ve yardım şöyle dursun, onu bulun­dukları yerden kovarak her yerde rezil ve perişan ederler. İşte bütün bunları basiret gözü ile düşünüp görenler, halktan yüz çevirip sıdk u sadakatle Allah'a yönelirler.

Bu anlattığımız, riyadan kurtarmanın ilmî tedavisidir. Bundan sonra ameli tedavisi gelir. O da günahlarını gizlediği gibi, imkân nisbetinde amellerini de gizlemeye gayret etmek suretiyle riyadan uzak­laşmaktır. Gerçi bu başlangıçta biraz zor gelir, fakat, sabır ve sebat sayesinde Allah'ın lutfu ile bu ağırlık da ortadan kalkar. Nitekim âyeti celîlede,

“Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştir­mez.”[235], buyurulmuştur.

Kuldan mücadele ile kerem kapısını çalmak, Allah'tan da hidâ­yet ile bu kapıyı açmaktır. Allah, kimsenin ecrini zayi etmez.

“Zerre kadar iyilik olsa (Allah) onun mükafatını kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir[236]

 

İhlâs Hakkında Son Söz

 

Allahu Teâlâ’nın lutûf ve keremi, tevfik ve inayetiyle, en büyük günahlardan olan riyâ ve onunla ilgili olarak insanların muhtaç ol­dukları hususlar hakkında Kitabın konusuna nisbetle geniş ve fakat riya hakkında özellikle Gazâli'nin açıklamalarına rağmen kısa açık­lamalarda bulunduktan sonra bu konuyu, ıhlasın önemini ifade eden âyet ve hadislerle, ihlâs sahiplerinin mükâfatı ve onlar için hazırla­nan faziletleri anlatmakla kapamak istedik ki, maksadımız, insanla­rı riyadan uzaklaştırıp ihlâs yollarını araştırmaya teşviktir. Zîrâ her şey tam manasiyle ancak zıddiyle bilinir.

Allahu Teâlâ,

“Onlar, dini Allah için hâlis kılarak batıl dinleri bırakıp tevhid dinine yönelmekle yalnız Allah'a ibadet etmek, namazı dürüst kıl­mak, zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte doğru din budur.” [237]

“İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir.”[238], bu­yurmuştur.

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Ameller ancak niyet iledir (niyete göre değer kazanır). Ve her­kes için niyet ettiği vardır. Kim ki Allah ve Resulüne (onların rızası için) hicret ederse onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kim ki dünyalık edinmek veya bir kadınla evlenmek için hicret ederse, onun hic­reti de hicret ettiği şeyedir [239]

 “(Birtakım) askerler (yıkmak için) Kabe'ye doğru yürürler. Beyda denen yere geldiklerinde hepsi yerin dibine batırılır”,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Aişe:

“Nasıl hepsi yerin dibine batırılıyor?   Onların içinde ticâret için çıkanlar olduğu gibi onlardan olmadığı halde yollardan katılan­lar da vardır,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Hepsi yerin dibine geçirilir, sonra (kıyamet günü) niyetleri üzerine haşrolurlar,” buyurdu.[240]

Yine Buhâri ile Müslim,

“Fakat savaş ve buna uygun niyet.” şeklinde rivayet etmişlerdir.

Yine Buhâri ile Müslim'in (Ebû Mûsâ radıyallahu anh'den) riva­yetlerinde; bir bedevi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) in yanına geldi ve:

“Ya Resûlallah, adam var ki ganimet için savaşır. Kimi şöhret sahibi olmak için harbeder. Kimi de cesaretini göstermek için sava­şır. Bunların hangisi Allah yolunda sataşmış olur?” Diye sordu. Re­sûl-i Ekrem:

“Allah'ın sözü ve dini üstün olsun diye savaşan kimse, Allah yolunda savaşmış olur,” buyurdu.[241]

Taberânî'nin rivayetinde, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlı­dır, münafıkın da ameli niyetinden hayırlıdır. Aynı zamanda herkes niyetine göre amel eder. Mü’min bir amel işlediği vakit kalbinde bir nur parlar.”[242], şeklindedir.

Tirmizî ile Hakîm'in rivayetlerinde: “Amelin en makbulü, sâdık niyettir.” şeklindedir.

İbn Mubârek'in rivayetinde: “Allahu Teâlâ, niyeti âhiret olanla­ra dünyalığı da verir. Fakat dünyalığı niyet edenlere âhireti vermez.” şeklindedir.

Deylemî'nin rivayetinde : “İyi niyet, sahibini cennete kor.”, şeklindedir.

Hatib'in rivayeti de şöyledir: “İyi niyet, Arş'da asılıdır. Kul, ni­yete göre iyi amel yaptığı vakit Arş hareket eder ve sahibi mağfiret edilir.”

Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“(Rüyamda) hayret (verici bir hâdise gördüm): Ümmetimden birtakım insanlar Kureyş'den Kabe'ye sığınmış bir adam sebebiyle Kabe'yi kasdederek geliyorlar. Nihayet onlar Beydâ (denilen yere) geldiklerinde yere batırılırlar.” (Râvi diyor, biz,

“Ya Resûlallah, şüp­hesiz yol birçok insanları bir araya toplar.” dedik. Resûl-i Ekrem:

“Evet,”) onların arasında bilerek ve bu işi kasdederek gelenler, zorla götürülenler ve onlardan olmayan diğer yolcular vardır. Bunların hepsi bir helak ile helak olacaklar da kıyamet gününde çeşit çeşit çı­kış yerlerinden çıkacaklardır. Allah onları niyetlerine göre çürütecek­tir.”[243]

Buhârî ile Ahmed'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir millete azâb indirdiğinde, bu azâb o milletten olan herkese isabet eder. Sonra onlar amellerine göre haşredilir­ler.”[244], buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Hâkim'in rivayetlerinde de: “Dinini hâlis kıl ki amelin azı da kifayet etsin.” buyurulmuştur.

Dârekutni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Amelinizi yalnız Allah için hâlis kılın, zira AHahu Teâlâ ancak, yal­nız kendi rızası için yapılan ameli kabul eder.” de aynı hadîsi rivayet eder ve sonuna, “Bu, Allah için bu da yakınlarım için, demeyin.” cümlesini ilâve eder. Taberanî'nin de aynı mealde bir rivayeti vardır.

Taberânî'nin diğer bir rivayetinde,   Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Halis niyetle Allah'a ibadet edin, Allah'a olan ibadetinizi halis yapın, beş vakit namazınızı kılın, gönül hoşluğu İle malınızın zekatı­nı verin. Ramazan orucunu tutun, Rabbinizin beytini tavaf edin, hac falizesini yerine getirin ki, Rabbinizin cennetine giresiniz.” İbn Adiyy ye Deylemî'nin rivayetlerinde, “Yalnız bir olan Allah için amel ediniz ki bu, hepsi için size yeterlidir.” buyurulmuştur.

İbn Mace'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Ameller bir kab gibidir. Bu kabın alt kısmı sağlam ise üstü de sağlamdır, altı sağlam değilse üstü de sağlam değildir. (Amellerin de temeli olan niyet hâlis ve sağlam olursa, bu niyet üzerine kurulan amel de sağlam olur.)”[245]

Neseî'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâlâ ancak hâlis olan ve kendi rızası için yapılmış bu­lunan amelleri kabul eder.” [246]buyurmuştur.

Müslim ve İbn Mace'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat ancak (niyetlerinizin merkezi olan) kalblerinize ve amellerinize ba­kar.” [247]

İbn Mâce ve Râfiî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Şüphesiz kul, toplum içinde namazını kılınca güzel kılar ve yal­nız kılınca da güzel kılacak olursa. Allahu Teâla  “Bu, benim gerçek kültündür.” buyurur.” [248]

Ebû Yâlâ’ınn rivayetinde de Resûl-i Ekrem, “İyiliğin tamamı, yal­nızlıkta da toplum içinde yaptığın gibi amel etmendir. Kişinin, kim­senin görmediği yerde nafile ibadeti, toplum içinde yaptığı nafile iba­detin yirmibeş misline bedeldir.” buyurmuştur.

İbn Mubarek'in mûrsel olarak rivayetinde, “İhlâs ile amel eden­lere müjdeler olsun, onlar hidâyet kandilleridir. Bütün karanlık fitneler onlarla aydınlığa kavuşur ve onlardan uzaklaşırlar.” buyurulmuştur.

İbn Hibban'ın rivayetinde şöyle buyurulmuştur: “Kul, gizli sec­deden daha üstün hiç bir şeyle Allah'a yaklaşamaz.”

Ebû Nuaym'ın rivayetinde, “İhlas ile kırk gün amel edenin kal­binden hikmet gözeleri diline akıtılır ve dili ile hikmetli sözler söy­lemeğe başlar.” buyurulmuştur.

Ebû Davud'un rivayetinde, “Kalblerine Allah rızasından başka birşey geçirmeyenler, bu niyetle amellerine devam etsinler.” buyu­rulmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde,

“Gizli amel, dalma aşikare amelden üstündür. Aşikare amel, baş­kalarına örnek olacaklar içindir.” buyurulmuştur. Diğer rivayette ise, “Örnek olabilecekler için aşikare amel daha üstündür.” şeklin­dedir.

BuharI, Ebû Ya'lâ, İbn Hibban ve Hâkim'in rivayetlerinde şöyle buyurulmuştur:

“Sizden biriniz kapu ve penceresi bulunmayan sert bir kaya için­de amel etse bile ameli (oradan dışarı) çıkacak ve insanlar tarafın­dan duyulacaktır.” [249]

Hâkim'in rivayetinde, “Allah ile kendi arasındaki münâsebetle­rini güzelleştirene Allahu Teâlâ -insanlarla kendi arasındaki mü­nâsebetlerde- yeter. Bâtınını güzelleştirenin zahirini de Allahu Tealâ güzelleştirir.” buyurulmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Kul içinde neyi sak­larsa Allahu Teâlâ onun ridâsini ona giydirir; içinde İyilik varsa iyi­lik gömleğini, kötülük varsa kötülük gömleğini giydirir.”[250], bu­yurmuştur. Ebû Nuaym’ın da aynı mealde bir rivayeti vardır.

Tirmizi, Hekim ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Mü’min kimdir biliyor musunuz? Mümin, sevdiği şeyleri doya doya ku­lakları ile duymadan ölmeyen kimsedir. Şayet bir kimse demir kapılı yetmiş odanın en iç kısmında amel etse bile Allahu Teâlâ onun ame­linin cübbesini kendisine giydirir, yani amelini açığa çıkarır ve her­kes onun amelinden sözeder. Hatta biraz da mübalağalı şekilde anla­tırlar.” Peygamberimize,

“Bu mübalağa nasıl olur?” diye sordular. Peygamberimiz:

“Bu muttaki gücü yetse amelini daha da artıracak değil mi idi? İşte onlar da artırırlar. Fâcir ve kötü insan da böyledir. İnsanlar onun kötülüklerini anarken biraz da mübalağa ederler. Çün­kü onun da gücü yetse kötülüklerini daha da çoğaltacaktır.” buyur­muştur.[251] İbn Cerir'in de aynı mealde bir rivayeti vardır.

İmamlardan birisine,

“Muhlis kimdir?” diye sorarlar. İmam:

“Kötülüklerini gizlediği gibi iyiliklerini de gizleyen kimsedir,” diye cevap verir. Bir başkası da,

“İhlasın ne olduğu” sorusuna cevap olarak,

“İhlâs, insanların medhini sevmemektir.” demiştir.

Demek ki amelin ruhu ihlâstır. Yani başkalarını nazara almadan yalnız Allah rızası için amel etmektir. Bu hâlis niyet ile amel edenlerin amelini Allahu Teâlâ herkese duyurur ve o kimse halkın da sevgisine mazhar olur. Asıl hüner, Allah sevgisini kazanmaktır. Al­lah'ı unutup da insanlar yanında mevki arayanların Allah katında değerleri olmadığı gibi, insanların gönlünde kazandığı sevgi de uzun sürmez. Bunun için riyadan sakınıp Allah rızasını niyet etmek lâ­zımdır.[252]

 

3. Kebire: Gazab (Boş Yere Öfkelenmek) Hıkd-Kin Ve Hased-Çekememezlik

 

Hased kinin, kin de gazabın sonucu olduğuna, yani çekememezlik kine kin de öfkeye bağlı olduğuna göre, bunların üçü birbirinin lâzımı ve birbirinden ayrılmaz gibidir. Çünkü bunlardan  biri yerilirken diğeri de yerilmiş olur. Bu bakımdan bunların üçünü bir arada ele almış bulunuyoruz.[253]

 

Bu Husustaki Âyetler

 

“İnkâr edenler, gönüllerindeki cahiliyye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde, Allah, peygamberine ve insanlara huzur indirdi, onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar bu söze lâyık ve ehil kimselerdi.”[254]

Bu âyette Allahu Teâlâ, boş öfkeden meyda­na gelen kâfirlerin gösterdikleri kinlerini yermiş; takvayı gerektiren huzur ve sükûnu mü’minlere vermek ve onların da buna lâyık ve ehil olduklarını bildirmekle onları övmüştür.

“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyor­lar?”[255]

 

Hadisler

 

Ahmed ve Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz öfke şeytandandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Sizden biriniz öfkelendiği vakit abdest alsın”,[256] buyurmuştur. İbn Asâkir'in rivayetinde, “Yıkansın” şek­lindedir.

İbn Ebî'd-Dünyâ ve Âsâkir'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Öfkeden sakının.” İbn Adiy'nin rivayetinde,

“Sizden biriniz öfkelendiği vakit “......Euzübillâh derse öfkesi geçer.”

Ahmed İbn Hanbel'den;

“Sizden biri öfkelendiği zaman sükût etsin” Haraitiden de:

“Öfkelendiğin zaman otur” diye nakledilmiştir. Ahmed ibn Hambel, Ebû Davud ve İbn Hibban'dan:

“Sizden biri öf­kelendiği zaman ayakta ise otursun, öfkesi geçerse ne alâ yoksa uzansın” diye rivayet edilmiştir.

Ebû Şeyh:

“Öfke şeytandandır. Biriniz ayakta iken ona uğrarsa otursun, otururken gelirse yatsın (uzansın)” Deylemî ise: “Kızdığın zaman otur. Halâ geçmezse o zaman uzan, muhakkak geçecektir” şeklinde rivayet etmişlerdir.

İbn Ebû Dünyâ'dan nakledilen rivayette ise:

“Sizin en güçlünüz, öfkelendiği zaman nefsine hakim olan ve en güzel huylunuz da gücü yettiği hâlde bağışlayanınızdır” buyurulur.

Ahmed ve Ebû Davud başka bir rivayetlerinde:

“Öfke şeytan­dandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. O halde öfkelendiğiniz zaman abdest alınız” buyurulur. İbn Ebû Dünyâ:

“Cehennemin bir kapısı vardır ki Allah'a isyan hâlinde öfkesine esir olanlardan başkası giremez.” Taberânî ise: “Si­ze en güçlünüzü tarif edeyim mi? En güçlünüz öfke anında nefsine hâkim olanınızdır” diye rivayet ederler.

İbn Ebû Dünyâ'nın mürsel olarak rivayet ettiği hadiste ise:

“Sert­lik huzursuzluktur, yumuşaklık uğurludur” buyurulur. Bezzaz'dan ise:

“Size insanların iş ve huylarını anlatayım. Bazı insanlar çabuk kızar çabuk teskin olur, yani vazgeçer. Bunun leh ve aleyhinde bir durum yoktur. Bazısı da çok seyrek öfkelenir çabuk yatışır. Bunun ise lehimledir, aleyhinde bir şey yoktur.

Bazı insanlar da lehindeki şeyi de aleyhindeki şeyi de icra eder. Bunun lehine de aleyhine de bir şey yok. Ama bir takımları da lehindekini uygular, aleyhindekini uygular, aleyhindekini de aldırmaz. Bunun lehine nasip yok ama aleyhine vardır.

Ahmed İbn Hambel’den:

“Gerçek pehlivanlık şudur; öfkelendiği zaman şiddetle öfkelenir, yüzü kızarır, tüyleri ürperir ama öfkesi ça­buk geçer” diye nakledilmiştir.

İbn Ebî Dünyâ'dan ise:

“Siz zannediyorsunuz ki yiğitlik veya güçlülük ağır taşı kaldırmak değil, öfkeden içi dolduğu hâlde ona galip gelmektir” diye nakledilmiştir.

Ahmed, Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Şiddetli güreş tutan baskın pehlivan güçlü değildir, asü güçlü olan, öfkelendiği zaman nefsine hakim olandır.” buyurmuştur.[257] As­kerî, İbn Neccâr ve Beyhakî'nin de bu mealde rivayetleri vardır. Beyhaki’nin rivayetinde ilâve olarak:

“Rekub'un ne olduğunu biliyormusunuz? Rekub, hayatında çocuklarından hiç biri ölmeyendir. Sa'lûk kimdir biliyor musunuz? Sa'lûk, hayatında serveti ile hiç bir hayır yapmayandır.”

Taberâni rivayetinde,

“Öfkesini yenen kimseden Allahu Teâlâ azabını kaldırır. Dilini koruyan kimsenin de Allahu Teâlâ ayıblarau örter.” [258]buyurulmuştur.

Ahmed, Buhari, Tirmizi, Ebû Ya'lâ ve Taberâni'nin rivayetlerin­de birçok kimseler ayrı ayrı zamanlarda Resül-i Ekrem'e gelerek,

“Bize kısa öğüt ver” dediklerinde, Resûl-i Ekrem tekrar tekrar:

“Öf­kelenme, zira öfke insanı ifsat eder.” buyurdu.[259]

Hakim'in rivayetinde ise:

“Ey Hayde'nin oğlu Muaviye öfkelen­me. Sirke balı bozduğu gibi, öfke de ameli bozar.” buyurulmuştur.

Beyhaki ve İbn Asâkir'in rivayetleri de aynı mealdedir. Hakim'in diğer bir rivayetinde:

“Öfke, cehennem ateşinden bir dağdır. Allahu Teâlâ onu sizden birinizin içine yerleştirir. Görmez misin? Bir kimse öfkelendiği vakit gözü kızarır, rengi sararır ve burnunun delikleri açılır.” buyurulmuştur. Herâiti’nin rivayeti de:

“Sakın öfkelenmeyin, zira öfke imanı kökünden kazır.” şeklindedir.

Deylemi'nin Resûl-i Ekrem'den rivayetinde:

“Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim öfkelendiği vakit beni hatırlarsa ben de öfkelendiğim vakit onu hatırlar ve başkalarını attığım vakit onu atmam.”

Taberanî'nin rivayetinde, “Sizden biriniz kızdığı vakit derse öfkesi geçer.” şeklindedir.

Ahmed, Taberani ve Hâkim'in rivayetleri de:

“Ben bir dua bili­rim; öfkeli kimse bu duayı okursa öfkesi kaybolur.” Dua şudur: şeklindedir. Ahmed ve Hâkim'in bir rivayetlerinde bu dua, “Ey bü­yükleri söndüren, küçükleri büyülten Allah'ım, gazabımı söndür.” şeklindedir.

Harâiti “Mekârim-i Ahlâk” da Ümmühânî'den şu rivayette bulun­muştur:

Resûl-i Ekrem Ümmühânî'ye:

“Öfkelendiğin vakit, “Ey Muhammed'in Rabbi olan Allah'ım, günahlarımı bağışla, kalbimin öf­kesini gidert ve fitne sapıklıklarından beni koru.” duasına devam et.” buyurmuştur.

Süleyman aleyhisselam oğluna öğüt verirken:

“Oğulcağızım, fazla öfkeden sakın, zira aşırı öfke olgun insan­lar yanında kişiyi küçük düşürür,” dedi. İkrime de Allahu Teâlâ'nın:

“= Efendi, iffetli.?.”[260] âyet-i celilesinin tefsirinde, seyyid, aşırı de­recede öfkelenmeyendir,” demiştir.

Yahya aleyhisselam İsa aleyhisselâm'a hitaben:

“Öfkelenme,” dedi. Hz. İsâ:

“Aziz kardeşim, ben de nihayet bir insanım kendime hakim ola­mıyorum,” dedi. Yahya aleyhisselam:

“Servet edinme, “dedi.

Hasan-i Basri de:

“Ey Ademoğlu, öfkelendiğin her zaman sıçramış oluyorsun. Bir defasında sıçrayıp cehenneme düşme ihtimalin de vardır,” de­miştir.

Zülkarneyn bir def asında karşıladığı bir hükümdara:

“Bana bir öğüt ver ki, bununla beraber iman ve yakinim kuv­vetlensin,” dedi. Hükümdar:

“Öfkelenme, zira şeytanın insanı, en çok aldattığı, öfkeli oldu­ğu anıdır. Mümkün olduğu kadar öfkeni yenmeğe çalış. Sakın işinde acele etme, zarar edersin. Yakın ve uzaklarına karşı inatçı bir ceb­bar değil, mülayim ve yumuşak ol,” dedi.

Vehb b. Münebbih anlatıyor:

“Şeytan, ömrünü ibadetle geçir­mekte olan bir Rahibi aldatabilmek için Kilise kapısına gelmiş ve:

“Kapıyı aç,” diye seslenmiş. Râhib ses çıkarmamış. İblis:

“Ben gidersem pişman olursun,” demiş. Râhib yine ses çıkar­mamış, İblîs:

“Ben Mesih İsa'yım,” demiş. Râhib:

“Mesih olsan da ben seni ne yapayım? Bize cehd u gayretle ibadeti emredip kıyametin geleceğini haber veren sen değil misin? Bize bunu gösterdin, daha sana ne ihtiyacımız kaldı? Bugün bana başka birşey söyleyecek olsan da bunu kabul edecek değilim,” demiş. Şeytan:

“Ben şeytanım, seni aldatmak için geldim fakat ne yazık ki, muvaffak olamadım. İstediğini sor, sana cevap vereyim,” demiş. Râ­hib:

“Kusura bakma, senden hiç bir şey soracak değilim,” demiş. Şeytan ümidini kesince geri dönmek istedi, giderken, Râhib:

“Söylediğimi duyuyor musun?” dedi. Şeytan:

“Evet, duyuyorum,” dedi. Râhib:

“Âdemoğullarına hulul edebilmek için hangi huylarından da­ha çok istifade edersin?” Diye sordu. Şeytan:

“Gazab ve öfkeden yararlanırım. İnsanoğlu hiddetlendiği va­kit onu, çocuğun elindeki top gibi oynatırız,” dedi.

Muhammed'in oğlu Cafer de:

“Öfke, bütün kötülüklerin anahtarıdır,” demiştir.

Ensâr'dan bir zat da:

“Ahmaklığın başı hiddet, hiddeti çeken kuvvet de gazâb ve öf­kedir. Cehalete rıza gösterende hilm ve yumuşaklık olmaz. Halbuki hilm, insanın süsü ve kârıdır; cehalet ise uğursuzluğu ve zararıdır. Ahmak olan kimsenin sözüne susmak ise mutluluktur,” dedi.

Mücâhid diyor ki:

“Şeytan, Âdemoğlu üç halinde bana zorluk göstermez. Bu hallerde onu istediğim tarafa çeviririm. Birincisi, sar­hoşluk halidir; sarhoş oldu mu onu istediğim tarafa çevirir ve istedi­ğimi ona yaptırırım. İkincisi, cimrilik halidir; varlığına cimrilik edin­ce güç yetiremediği şeylere onu yöneltir, ümitlere düşürür ve oynatırım. Üçüncüsü, gazâb ve öfke halidir; öfkelendiği zaman ona bil­mediğini söyletir pişman olacağı şeyleri yaptırırız.

İbn Mesûd radıyallahu anh, “Kişinin hiddeti anında hilmine ve tama'ı anında da emânetkârlığına bakın. Yoksa öfkelenmediği va­kit hilminden, tama'ı tutmadığı vakit emanetinden bir şey anlaşıl­maz.” demiştir.

Ömer b. Abdülaziz valilerinden birine yazdığı mektupta, “Bir adama kızdığın vakit ona hemen ceza vermeğe kalkışma; adamı tu­tukla, öfken geçtikten sonra kendisine suçu kadar ceza ver. Hiç kim­seye onbeş kamçıdan fazla vurma.” demiştir.

Zâtın birisi de, “insanların en akıllısı, en az öfkeli olanıdır.” De­miştir.

Hz. Ömer radıyallahu anh bir hutbesinde:

“Şehevi arzularından, tama' ve öfkesinden korunan felah bul­muştur”, demiştir.

Yine zâtın birisi, “Şehvetine ve öfkesine uyanları bu hastalıkları cehenneme sürükler.” demiştir.

Hasan-ı Basri de:

“Dinde kuvvet ve salâbet, yumuşaklıkta zeyreklik, imanda yakin, hilmde ilim, rıfk ile muamelede akıllı davranmak, zenginlikte iktisad, yoklukta tokluk ve aç gözlü olmamak, varlıkta ihsan, müşkilât ve zorluk ânında sabır, İslâmiyet alâmetidir. Müslümana öfkesi gale­be çalmaz, kıskançlığı kendisine acele ettirmez, şehveti kendisine ga­lebe çalmaz, midesi kendisini rezil etmez, tama'ı kendisini perişan etmez. Mazluma yardım, zayıfa merhamet eder. Cimrilik ve israftan sakınır. Zulmü bağışlar. Cahilin kusuruna bakmaz. Kendisine karşı darda, fakat başkalarına karşı genişlikte olur.” demiştir.

Vehb, “Küfrün dört rüknü vardır. Bunlar: Gazab, şehvet, ver­diği sözde durmamak ve tama'dır.” demiştir. Bunu teyiden hikâye edilir ki, Ashâb'dan birisi bir defa öfkelendi, öfkesi onu küfre şev­ketti ve küfür halinde öldü. İşte gazâb ve öfkenin kötülüğünü düşün­de ona göre davran.

Peygamberlerden, biri ümmetine:

“Kim öfkelenmeyeceğine dair bana söz verirse, işte o, benim halifem ve seviyemde bir insan olacaktır,” dedi. Gencin biri:

“Aradığın adam benim,” dedi. Peygamber sözünü tekrarladı. Yi­ne bu genç:

“Ben varım, dedi ve sözünde durdu. O peygamber öldüğü va­kit bu genç onun yerine geçti -ki bu genç Zülkifl aleyhisselâmdır-. Kif1 adını alması, öfkelenmeyeceğine dâir söz verdiği içindir. Bazı­larına göre de gece ibadet etmeyi ve gündüz oruç tutmayı tekeffül ettiği için bu ismi almıştır.

Bey haki'nin tahririnde Resûl-i Ekrem,

“Şüphesiz Al1ahu Teâlâ Şaban'in onbeşinci gecesinde kullarına tecelli eder. İstiğfar edenlere mağfiret, merhamet dileyenlere de rah­met eder. Ancak kin tutanları kendi hallerine bırakır.”[261], buyur­muştur.

Beyhaki'nin diğer rivayetinde de şöyle buyurulmuştur:

“Şaban'ın onbeşinci gecesi olduğu vakit Allahu Teâlâ insanlara tecelli eder de mü’minlere mağfiret eder, kafirlere mühlet verir ve kin tutanları da bu hallerinden vaz geçinceye kadar kinleri ile başbaşa bırakır.” [262]

Müslim'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Ameller her haftanın pazartesi ve perşembe günleri Allah'a arzolunur. Allahu Teâlâ bütün mü’minleri bağışlar, yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husûmet olanlar için: “Bunlar birbirine meyledinceye kadar onları bırakın”, buyurur.” [263]Taberâni, Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi, İbn Asâkir, Harâitî ve İbn Zenciveyh de aynı mealde hadisler rivayet etmişlerdir. Yalnız Taberâni'nin rivayetinde,

“Aralarında husûmet olanlar” yanında bir de, “Akraba ile münâse­beti kesenler.” ilâvesi vardır.

Buhârî, Müslim, İbn Zenciveyh,  Ebû Davud,   Neseî ve İbn Hibban'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Her pazartesi ve perşembe günleri cennet kapıları açılır. Bu­günlerde Allahu Teâlâ kendisine şirk koşmayan herkesi mağfiret eder, yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husûmet olanları bağışlamaz. “Bunlar sulh olup barışı ne aya kadar bunları bekletin” buyurulur.” [264]

İbn Huzeyme ve Beyhaki'nin rivayetlerinde, “Şaban’ın onbeşinci gecesi Allah'ın emir ve rahmeti birinci kat göklere iner. Allah bütün mü’minleri mağfiret eder yalnız ana ve babasına âsi olanla kin besleyenler affedilmez.” şeklindedir. Bezzâr, Dârekutnî, Beyhakî, İbn Zenciveyh, İbn Hibbân, Taberânî, İbn Şâhîn, İbn Asâkir, Ahmed ve Neseî'nin de bazı kelime farkları ile aynı mealde riva­yetleri vardır. Meselâ Ahmed ve Neseî'de, “Kendini öldürenler de” ilâvesi vardır.[265]

 

Hased (Çekememezlik)

 

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Ateş odunu yakıp yokettiğİ gibi hased de iyilikleri mahveder. Su, ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hataları mahveder. Namaz mü’ıni-nin nuru, oruç ise cehenneme bir perdedir.”[266], buyurmuştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde, “Hased -gıbta- iki kişiye olur; bi­rincisi Allahu Teâlâ kendisine ilim vermiş, okumuş ilmiyle amel et­miş, helâli helal ve haramı haram tanımıştır. İkincisi de Allahu Te­âlâ kendisine helâhndan servet vermiş, çalışmış belâlından kazanmış ve bu kazancını Allah rızası uğrunda harcamıştır.” buyurulmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Sirke ve acı bir ot balı bozduğu gibi hased de imanı bozar.” Ebû Da­vud'un bu mealde bir rivayeti vardır.

İbn Adiy'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur: “Hased ettiğiniz vakit azmayın; şüphelendiğiniz vakit inceden inceye araştırma yap­mayın. Uğursuzluk diye birşey hatırınıza geldiği vakit aldırış etme­yin, yolunuza devam edin ve Allah'a tevekkül edin.”

Ahmed, Tirmizî ve Ziyâ’nın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Size, sizden evvelkilerin hased ve düşmanlık hastalığı sirayet et­ti. İşte bu, traş edip kazıyandır. Saçları traş eder demiyorum, fakat dini kazıyıp kökünden yokeder.

Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mü1 nün olamazsınız. Bunu size sağlayacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” [267]

Taberâni'nin rivayetinde de şöyledir:

“Hased eden, söz gezdiren ve kehânette bulunan benden değil, ben de ondan değilim.” [268]

Ebû Nuaym'ın rivayeti, “Bütün insanlarda hased hastalığı var­dır fakat bunlar birbirinden farklıdır. Hasedini dilinde söyleyip işle­yen, tatbik sahasına koymadıkça yalnız içinden geçen bir çekememezliği, onu tatbik sahanına koyanın hasedi kadar zararlı değildir.” Şeklindedir.

Taberâni'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Birbirine hased etmedikçe insanlar hayır üzeredirler; hayırdan ay­rılmış olmazlar.”[269], buyurmuştur.

Hâkim ve Deylemi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“İblis der ki: “Âdemoğlunun hased edip azmasını isteyin, zira hased ve azgınlık Allah katında şirke denktir.” buyurmuştur.

Ahmed Edebü'l-Müfred'de, Buhâri, Tirmizi, İbn Mâce, Hâkim ve İbn Hibban'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Âhirette kendisi için hazırlanan azâb ile dünyada da sahibine peşin ukubete lâyık, azgınlık ve akraba ile münâsebeti kesmekten daha bü­yük başka bir günah yoktur.”[270] İbn Adiy ve İbn Neccâr’ın da bu mealde rivayetleri vardır.

Tirmizî'nin, hasendir, dediği bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“(Din) kardeşinin felâket ve musibetine sevinme; Allahu Teâlâ ona rahmet eder, onu kurtarır da seni mübtelâ kılar.”[271], buyur­muştur.

Buhâri “Tarihlinde, İbn Mâce, Taberânî ve Beyhakî'nin rivayetlerinde bazı kelime farkları ile:

“İnsanların en kötüsü, başkalarının dünyalığı için kendi âhiretini mahvedenidir.”[272]  buyurulmuştur.

Seczî, “Nefsâni arzularınızdan sakınınız, zira hevâ, insanı kör ve sağır eder.” demiştir.

Taberâni'nin rivayetinde, “Gök kubbe altında Allah katında nef­se ve hevâye itaattan daha büyük putperestlik yoktur.” buyurulmuş­tur.

Buhâri ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize hased etmeyin. Birbiriniz­den yüz çevirmeyin. Birbirinizin arasını açmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun. Bir Müslümana, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz.” [273]

Enes b. Mâlik radıyallahu anh anlatıyor:      

Resûl-i Ekrem'le beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:

“Şimdi size cennetliklerden bir adam çıka gelecektir.” Bir de baktık ki Ensârdan, abdest suyu sakalından damlayan ve ayakkabı­larını sol eline almış bir adam çıka geldi. Ertesi gün olunca Resül-i Ekrem yine evvelki gibi söyledi. Bu adam gene birincide olduğu gibi çıka geldi. Üçüncü gün olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz gene evvelki söylediği gibi buyurdu. Gene aynı adam ilk hali gibi çıka geldi. Re­sûl-i Ekrem kalkınca Abdullah b. Amr o adamı takib etti ve ona de­di ki:

“Ben babamla münakaşa ettim, üç gün onun yanına girmeye­ceğime yemin ettim. Eğer sen beni bu zaman geçinceye kadar yanın­da alıkoymayı (uygun) görürsen öyle yap.” Adam:

“Evet” dedi. Enes dedi ki:

“Abdullah sözüne devamla şöyle anlatıyor:

“Onunla beraber bu üç geceyi geçirdi fakat gece kalktığını gör­medi. Ancak sabah namazına kadar her uyandıkça Allahu Teâlâ'yı zikretti ve tekbir getirdi.” Abdullah dedi ki:

“Onun, hayırdan başka bir şey söyledifini işitmedim.” Üç gün geçince sanki onun amelini küçük görür gibi dedim ki:

“Ey Allah'ın kulu, babam ile benim aramda bir ayrılık ve an­laşmazlık yoktur. Fakat Resûl-i Ekrem'in senin için üç kere, “Şimdi size cennetliklerden bir adam çıkagelecektir” dediğini işittim. Her üç defasında da sen çıka geldin. Senin yanında kalmayı ve amelinin ne olduğunu görmek istedim. Böylece sana uymak arzu ediyordum. Fakat büyük bir amel işlediğini görmedim. Seni, “Resûl-i Ekrem Efendimizin söylediği mertebeye ulaştıran nedir?”. Dedi ki:

“Şu gördüğünden başkası değildir.” Ben dönünce bana seslendi ve dedi ki:

“O senin gördüğün şeyden başkası değildir. Ancak ben Müslümanlardan hiç bir kimseye kalbimde hile ve kin tutmam ve Allah'ın verdiği herhangi bir hayırdan dolayı hiç bir kimseye asla hased et­mem.” Bunun üzerine Abdullah:

“İşte seni o dereceye ulaştıran budur,” dedi.[274] Hadisi, Ahmed, Buharı ile Müslim'in şartlarına uygun olarak, Nesei, Ebû Yâ'lâ ve Bezzâr Sahih senedlerle rivayet etmişlerdir. Bezzâr bu zatın Sa'd olduğunu söylemiştir. Nesei, Beyhaki ve Isbahânî de aynı hadîsi ri­vayet etmişler ve sonunda, “Abdullah:

“İşte buna bizim gücümüz yetmez dediğini” ilâve etmiştir. Beyhakî de hadisi Salim b. Abdul­lah'tan rivayet ederken: “Akşam olunca bana bir aba verdi. Kendi­sine yakın bir yerde yattım ve gizlice onu gözetlemeye koyuldum. Seher vakti olunca abdest alıp camiye gitti ve orada on iki sûre ile on iki rek'at namaz kıldı. Sûreler, orta sûrelerdendi. Teşehhütten sonra:

“Ey Rabbımız, bize dünyada hasene ver, âhirette de hasene ver ve bizi cehennem azabından koru. Allah'ım, dünya ve âhiret işlerin­den bizim için önemli olanlarında sen bize kâfi ol. Allah'ım, senden hayrın hepsini ister ve şerrin tümünden sana sığınırız.” dualarını okudu.”     

Yine bir hadîsde:

“Nerde ise yoksulluk küfür olacak ve hased kadere galebe çalacaktı” buyurulmuştur.

Bir başka hadisde de Resûî-i Ekrem:

“Geçmiş milletlerin hastalıkları benim ümmetime sirayet ede­cektir,” buyurdu. Kendisine:

“Bu hastalıklar nelerdir?” diye soranlara, Resûl-i Ekrem;

“Kendini beğenip kibirlenmek, gereksiz neş'e, mal ve evlâd ile övünmek, dünyalığa meyletmek, cedelleşmek ve hasedleşmekdir ki, sonunda azgınlık ve husûmetler baş gösterir ve ortalık karışır,” bu­yurdu.

Diğer bir hadîsde de şöyle buyurmuştur:

“Ümmetim için en çok korktuğum servetlerinin çoğalması ile aralarında baş gösteren çekememezlik neticesi birbirini öldürmeleridir.” Sonra devamla, “Müm­kün olduğu kadar nimetinizi gizleyin. Zira her nimet sahibi hased edilebilir.” buyurmuştur.

Başka bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın verdiği nimetlerin düşmanı vardır,” buyurdu. Kendi­sine:

“Onlar kimlerdir?” Diye soruldu, Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ'nın fazlından verdiği nimetlere hased edenler­dir,” buyurdu.

Diğer bir hadisde de, “Hesaptan bir yıl önce altı sınıf insan ce­henneme girer. Bunlar, haksızlıkları sebebiyle hükümdarlar, taas-subları sebebiyle Araplar, kibirleri sebebiyle ileri gelenler, hıyanet­leri sebebiyle tüccarlar, cehaletleri sebebiyle köylüler ve hasedleri sebebiyle âlimlerdir.” buyurdu.

Rivayete göre Mûsâ aleyhisselâm Rabbıyla mükâlemeye gider­ken Arş'ın gölgesinde bir adam görür ve kendi kendine, herhalde bu adamın Allah katındaki mevkii benim mevkiimden üstündür, diye düşünür ve Allahu Teâlâ'ya:

“Bu adam kimdir?” Diye sorar. Allahu Teâlâ:

“Sana bunun adını söylemeyeceğim,   yalnız üç amelini haber vereyim. Bu adam kimseye hased etmez, anne ve babasına isyan et­mez ve söz gezdirmez,” buyurdu.

Zekeriyâ aleyhisselâmdan rivayet edildiğine göre Allahu Teâlâ:

“Hased eden nimetimin düşmanı, kazama kızan ve kullarım arasındaki taksimatıma rıza göstermeyen kimsedir, buyurmuştur.

Geçmiş büyüklerden birisi:

“Göklerde ilk hased bayrağını kaldıran şeytandır. Hasedinden Adem aleyhisselâm'a secde etmedi ve kovuldu,” demiştir.

İmamlardan biri hükümdarlardan birine şöyle bir öğütte bu­lundu:

“Sakm kibirlenme, zira Allahu Teâlâ'ya ilk isyan, kibirle baş­lamıştır, İblîs, böbürlenerek Adem aleyhisselâma secde etmemiş, is­yan etmiştir,” dedi ve hemen,

“Meleklere: “Âdem'e secde edin” demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.”[275], âyetini okudu. Sakın haris olma, zi­ra Âdem aleyhisselamın hırsı onu cennetten çıkarmıştı. Cennete haris olduğu için yasak ağaçtan yemesi, cennetten çıkmasına sebep ol­muştur, dedi ve,

“Oradan hepiniz çıkın.”[276], âyetini okudu. Hasedden son derece sakın, zira Kaabil'in Habil'i öldürmesiyle meydana gelen ilk cinayete hased ve çekememezlik sebep olmuştur, dedi ve:

“Ey Muhammed, onlara, Âdem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat: İkisi birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen: “And olsun seni öldüreceğim” deyince, kardeşi: “Allah ancak müttakilerin takdimesini kabul eder.” demişti.”[277], âyetini okudu.

Bu ilk cinayetin sebebini şöyle anlatırlar: Adem aleyhisselâmın eşi Hz. Havva, biri kız diğeri erkek olmak üzere yirmi kere ikiz ço­cuk doğurmuştu. O zamanın hükmüne göre neslin çoğalması ve devamı için yalnız bir batında doğan kız ve erkek birbirleriyle evlene­miyor, diğer batında doğanlarla evlenebiliyorlardı. Kaabil ile doğan kız güzel, Habil ile doğan kız ise çirkindi. Kaabil'in kızkardeşi Ha-bil'e, Habil'in ikiz kardeşi Kaabil'e verilmek istenince Kaabil -ken­di kız kardeşi güzel olduğu için- bunu çekemedi ve, “Herkes kendi ikiz kardeşini alsın” diyerek isyan etti ve nihayet bu hasedi kardeşi Habil'i öldürmesine kadar gitti. Böylece insanlık tarihinde ilk cina­yet hased yüzünden işlenmiş oldu.

Bu imamın hükümdara olan öğütlerinden biri de;

“Resûl-i Ekrem'in Ashabı anıldığı ve menkıbelerinden söz edil­diği vakit sükût et, aleyhlerinde konuşma. Kaderden bahsedildiği va­kit yine dilini tut. Yıldızlardan, kâhinlerin astronomi ile ilgili öne sürdükleri şeyler konuşulduğu vakit yine sükût et,” dedi.

Yine sâlihlerden bir zat hükümdarın yanı başında oturur ve ona aşağıdaki şekilde öğütlerde bulunurdu:

“İyilik edene iyilikle mükâfatta bulun. Kötülük edene boş ver; onun kötülüğü ceza olarak kendisine yeter. Bu zatın hükümdara yakınlığını çekemeyen cahil hasudun birisi onu öldürtmek için hile dü­şündü. Hükümdara yaklaşarak:

“Senin sevdiğin bu adam, senin ağzının ve nefesinin koktuğu­nu sanıyor. Bunun için yanınıza geldiği vakit elini ağzına ve burnuna tutuyor,” dedi. Hükümdar:

“Bakalım, bir deneyeyim,” der. Hükümdarın yanından ayrılan bu adam hemen öteki zatı evine davet eder, kendisine soğanlı ve sarmsaklı yemekler yedirir,” sonra da:

“Şimdi hükümdarın sohbetine katılacaksın, ağzın ve nefesin kokuyor. Bunun için hükümdara yaklaştığında ağzını tut ki, ağzının kokusu hükümdarı rahatsız etmesin,” der. Hükümdarın yanına gelen bu zat eskisi gibi hükümdara:

“İyilik edenlere iyilikte bulun, kötülük edenlere aldırma, onla­rın kötülükleri onlara yeter,” der. Hükümdar bu zata:

“Yanıma yaklaş,” der. Adam yaklaşır ve fakat kendi ağzının kokusu hükümdarı rahatsız etmemesi için elini ağzına tutar. Bunu gören hükümdar kendi kendine;

“Adamın söylediği doğru imiş, der ve hemen kumandanına hi­taben bir mektup yazdırır. Mektupta, “Bu yazıyı sana getirenin boy­nunu vur, derisini yüz, içine saman doldur ve bana gönder” diye ya­zar. Mektubu bu zatın eline verir. Bu zat da hükümdarın kendisine bahşiş verilmesini emrettiğini sanır. Hemen çıkar, kapıda öteki adamla karşılaşır. Adam:

“Elindeki kâğıt nedir?” Diye sorar. O:

“Hükümdar bana ikramda bulundu bunun için bu yazıyı ver­di, parayı almağa gidiyorum,” deyince adam:

“Bunu bana ver,” diye yalvardı. Oda:

“Peki verdim, der ve hemen mektubu uzatır. Adam mektubu alır almaz doğruca kumandana gider mektubu takdim eder. Kuman­dan mektubu alır okur ve:

“Bu mektupda seni öldürüp derini yüzmem ve içini saman dol­durup hükümdara göndermem emrediliyor,” der. Adam şaşırır ve:

“Aman sen bilirsin, bu yazı bana ait değil, bu şöyledir, böyle­dir. Hükümdara müracaat edip soralım,” diye feryad eder. Kuman­dan:

“Burada hükümdara müracaat edilsin diye bir kayıt yoktur. Ben ancak emri yerine getiririm,” der ve emri yerine getirir. Adamı öldürür, derisini yüzer ve saman doldurduğu deriyi hükümdara gön­derir. Bu sâlih zat tekrar hükümdarın yanına gider ve eski tavsiye­sini tekrarlayarak:

“İyilik edene iyilik yap, kötülük yapana aldırma,” der. Hüküm­dar bu zatı görünce şaşırır ve hemen sorar:

“Sana verdiğim mektubu ne yaptın?” Der. Adam:

“Kapıda falancı ile karşılaştım. Mektupdan sordu. Ben, hüküm­darın hediyesidir,” dedim. Onu benden istedi,   ben de verdim,” dedi. Hükümdar:

“O adam bana, senin, benim nefesimin koktuğunu söylediğini bana söyledi, doğru mudur?” Diye sordu. Bu zat:

“Hayır, ben öyle bir şey söylemedim,” dedi. Hükümdar:

“O halde dün benim yanıma yaklaşınca elini neden ağzına ge­tirdin?” Diye sordu. Bu zât:

“O adam beni davet etti, sarımsaklı yemekler yedirdi, ağzımın kokusu sizi rahatsız etmemesi için elimi ağzıma koydum,” dedi. Hü­kümdar:

“Mes'ele anlaşıldı, şimdi yerinde otur, kötülük edenin kötülü­ğünün kendisine yettiğini ve cezasını bulduğunu gördük,” dedi.

İşte böylece çekememezliğin zararını düşün ve yukarda geçen Resûl-i Ekrem'in:

“Kardeşine karşı kötülüğü düşünme, Allah onu ko­rur ve senin belânı verir.” hadisini hatırla.

İbn Şirin diyor:

“Ben dünyalıkta kimseye hased etmiş değilim, zira bu adam ya cennetlidir ya da cehennemli. Cennetli ise dünyalığın ne kıymeti var? Cennette alacağı nimetler çok daha büyüktür. Şayet cehennemli ise dünyalığın ne kıymeti var? Zira sonunda vara­cağı yer cehennemdir.”

Ebû'd-Derdâ (r.a.), “Kişi ölümü hatırladıkça neş'esi ve çekememezliği azalır.” demiştir.

Muâviye radıyallahu anh diyor ki; “Herkesi memnun etmek mümkündür Hased edeni ancak elindeki nimetin gitmesi memnun eder, o başka bir şeyle memnun olmaz.” demiştir.

Bedevi'nin birisi, de, “Hasûd kadar mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o, sendeki varlığı, huzur ve sükûnu, kendisinde yokluk ve felâket olarak görür.” demiştir.

Hasan-ı Basri, “Ey Âdemoğlu, kardeşine hased etme, zira Allahu Teâlâ’nın ona olan ikramı iyiliğinden sebep ise nesini çekemiyorsun? Sen de çalış iyi ol, Allahu Teâlâ sana da versin. Yok, şayet Allahu Teâlâ’nın ona ikramı kötülüğünden sebep ise nesini çekemiyorsun? Adamın varacağı yer cehennem değil mi? Buna hased edilir mi?” bu­yurmuştur.”

Yine zatın biri:

“Hased eden kimse toplum içinde yerilir, zelil olur, melekler arasında düşmanlık ve lanetle karşılaştığı gibi insanlar arasında dalgın, düşünceli, kederli, ölüm anında da şiddetli can çekişme, mah­şerde de rezalet ve kepazelikle karşılaşır, demiştir.[278]

 

Önemli Uyarılar

 

1. Gazab ile ilgili olarak yukarda geçen hadislerden de anla­şıldığı gibi, Allahu Teâlâ gazabı ateşten yarattı, insanın mayasına yerleştirdi ve hamuru ile yoğurdu. Ne vakit öfkelenirse kalbinin ka­nı kaynamaya başlar, bütün damarları dolaşır. Kaynayan su yukarı hücum ettiği gibi bu ateş de yükselir. Yanan bu kanı insanın yüzüne doğru çıkarır. Yanağın üst kısımları ve gözler kızarır, çünkü cild, parlak olduğu için ardındaki kanın rengini hemen gösterir. Rengi­nin böyle kızarması, kızdığı kimseye gücünün yettiği vakittir. Has­mından korkarsa kan dışardan içeriye kalbine doğru çekilir ve ren­gi solmağa başlar. Şayet hasmına karşı mütereddit ise bazan benzi kızarır ve bazan da solar. Demek ki gazabın yeri kalb ve anlamı, in­tikam arzusu ile kanın galeyanıdır. Bu kuvvetin harekete geçmesi, ya zarar vermesi muhtemel bir olayı önlemek veya zarar verdikten sonra intikam almak için olur. Onu durduran ve ona zevk veren şey, intikam alabilmektir. Bunun ifrat ve tefriti -yani aşın derecede ile­ri gitme ve aşın derecede geri kalma- tarafları vardır, intikam duy­gusundan mahrum, hamiyet ve gayreti bulunmayan tefrit Sahihle­rinde kemal diye birşey aranamaz. Bu gibi erkekler kadınlardan ve belki haşere hayvanlardan sayılır. İşte İmam Şafii hazretlerinin:

“Öfkelendirilen ve öfkelenmesi gerektiği safvetini küdüretten koruyacak derecede öfkesi bulunmayan, eşek; rıza göstermesi iste­nen yerde asla ele avuca sığmayan, şeytandır,” demekteki maksadı budur. Allahu Tealâ Ashâb-ı Kirâm'ı şiddet ve hamiyetle niteleyerek:

“Onlar inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [279]

“İnananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü...” [280]

“Ey Peygamber, inkarcılarla ve İki yüzlülerle savaşı onlara karşı sert davran.”[281] buyurmuştur.

Bu tefritin neticesi daima zillete düşmek, namus ve şerefini ko­ruyamamak gibi mezmum hallerdir.

Ashâb-ı Kirâm'dan Sa'd (İbn Ubâde) radıyallahu anh:

“Eğer karımın yanında yabancı bir erkek görsem onu kılıcı­mın geniş yüzü ile değil, keskin tarafı ile vurur öldürürüm,” demişti. Resül-i Ekrem bunu duyunca:

“Sa'd'ın bu gayret ve hamiyetine şaşıyor musunuz? Gerçek olan birşey varsa ben Sa'd'dan daha kıskancım.    Allahu Teâlâ da benden kıskançtır. Fahiş kötülükleri haram kılması O'nun gayretindendir[282], buyurdu.

Ahmed, Buhâri, Müslim ve Tirmizî'nin rivayetlerinde, Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Tealâ'dan gayur (kıskanç) kimse yoktur. Bunun için O, kötülüklerin gizli olanını da aşikare olanını da haram kılmıştır. Al­lah kadar övülmek kendisine sevimli olan hiç kimse yoktur. Bunun için Allah kendisini övmüştür. Allah kadar mazeret kabul etmek kendisine sevimli olan hiç kimse yoktur. Bunun için Allah Kitablar

indirmiş, peygamberler göndermiştir.”[283] Beyhaki'nin rivayetin­de, “Hamiyet ve kıskançlık imandandır.” şeklindedir.

Ahmed, Ebû Davud, Neseî ve İbn Mâce'nin de rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gayret ve hamiyyetten öylesi var ki, Allahu Teâlâ onu sever, öylesi de var ki, Allahu Teâlâ ona buğzeder. Böbürlenmenin de öyle­si var ki, Allahu Teâlâ onu sever, öylesi de var ki, Allahu Teâlâ onu sevmez. Allahu Teâlâ'nın sevdiği hamiyet ve gayret, kişinin şüphe ve töhmet yerlerinde gösterdiği gayrettir; sevmediği hamiyet ve gayret de birşey yokken kişinin vesvese üzerine gösterdiği hamiyet ve gay­rettir. Allahu Teâlâ'nın sevdiği kibir, savaş alanında kişinin göster­diği kahramanlık kibridir. Buğz ettiği kibir ise azgınlık ve kendini beğenmekteki kibridir [284]

Taberâni'nin rivayetinde, “Allahu Teâlâ kullarında gayret ve ha­miyet sahibi olanları sever ve Müslümanlara gayret verir. Siz de gay­retli olun.” buyurulmustur.

Buhâri, Müslim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ mü’minler hakkında gayret ve hamiyet gösterir (hayır ve mutluluk diler), mü’min de gayret ve hamiyet gösterir. Al­lahu Teâlâ'nın gayreti, Allah'ın haram kıldığı fena şeyleri mü’minin işlemesi içindir.” [285]

Gazabın ifrat tarafına gelince; bu da tefrit gibi mezmumdur. İf­rat derecede gazab şöyle olur: Öfke kendisini o derece kaplar ve ken­disine galebe çalar ki, adam, dini ve akil dengesini kaybeder. Artık kendisinde düşünce ve görgü diye birşey kalmaz. İradesi elinden gi­der, darda kalmış bir duruma düşer. Bu da ya tabiat veya âdet bakımından veyahut her ikisinin karışımından olur. Âni tehevvüre ka­pılabilir ve tez kızar. Veyahut kendisini neş'elencliren, kemal ve kah­ramanlık olduğunu sandığı birşey buna karışır, bu sayede öleceğini sanır. Öfke ateşi kuvvetlenip meş'alelendikçe sahibi kör ve sağır olur; gerçekleri görmez, öğütleri duymaz hale gelir. Hatta öğüt, onun aklı­nın nurunu söndürmekten başka bir işe yaramaz olur. Çünkü düşün­cenin merkezi olan beynini gazab ateşinin dumanı sarmış ve bu sis ile gözü kararmıştır. Artık karanlıktan başka birşey göremez hale gelmiştir. Bazan kalbinde yanan öfke ateşi o kadar kuvvetli olur ki, kalbinin rutubetini yokederek adamın ölümüne sebep olur.

Bu öfkenin görünüşteki izleri, yukarda anlattığımız gibi, rengin değişmesi, vücudun titremesi, hareketlerinin düzenli olmaması, dili­nin rikâketi, ağzının köpürmesi, yanakların kızarması, burun delik­lerinin şişip inmesi gibi hallerdir. Hatta öfkeli adam öfke anında al­dığı çirkin, vahşi ve yırtıcı hayvan manzarasını bir aynada görse, utancından öfkesi kaybolurdu. Bu, görünüşteki halidir. İç âlemine gelince; bu da zahir hâlinden daha iyi değil, daha kötüdür. Çünkü zahir, batının başlangıcıdır. Zahirin bozulması, bâtının bozulmasındandır. İşte bunlar, vücudundaki belirtilerdir.

Konuşmasındaki dengesizliklerine gelince; öfkelenen bir insanın, ağzının dediğini kulağı duymaz olur. Artık bozuk cümleler ve keke­lemelerle, sövüp saymalar, küfürler birbirini kovalar. Aklı basma geldiği vakit bu söylediklerini duysa, utancından yere geçer.

Diğer azalarındaki etkilerine gelince; hemen dövmeğe kalkışır ve hatta elinden geldiği takdirde öldürecek kadar ileri gider. Şayet in­tikam almaya gücü yetmezse bu defa öfkesi kendi aleyhine döner; kendi kendine dövünür, yaka ve paçasını yırtmaya başlar. Çevresin­deki hayvanları döver, koltuk ve masalara vurur. Etrafındaki bar­dak ve çanakları kırar. Şaşkın bir sarhoş ve hayretler içinde kalmış bir deli gibi ortalıkta dolaşır durur. Bazan da hareketten aciz kala­rak olduğu yerde çöker. Öfkenin, şiddetle kendisini istilâ etmiş ol­masından aklı başından gitmiş bir deli manzarası alır.

Kalbindeki tesirine gelince; kızdığı adama karşı kin besler, onu çekemez bir hal alır. Kızdığı adamın basma bir felâket gelirse ona se­vinir. Bir iyilikle karşılaşırsa ona üzülür. Onun hakkında bildiği kö­tülükleri açıklar. Onunla alay eder ve benzeri her kötülükleri düşü­nür.

Mutlak olgunluk ise bu gazab kuvvetinin ifrat ve tefritinde de­ğil, belki itidalindedir. Akıl, mantık ve din uyarınca hareket etmektedir. Hamiyet ve gayretin gerekli olduğu yerlerde yeteri kadar öf­ke, hamiyet ve gayret gösterir. Yumuşaklık gerekli olan hallerde do yumuşak davranır. İşte Allahu Teâlâ'nın kullarını yükümlü kıldığı istikâmet ve Resûl-i Ekrem'in, “İşlerin hayırlısı ortasıdır.” buyurmak­la övdüğü vasat durum budur. Öfkede ifrat veya tefrite kaçanlar, kendilerini bu itidale ve bu Sırât-ı Müstakîm'e getirmeye gayret et­sinler. Hiç olmazsa buna yaklaşsınlar. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Âdil hareket etmeğe ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamıyacaksınız, bari bir tarafa tamamen kalben meyletme­yin ki, öbürünü askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız.”[286], buyur­muştur. İyiliklerin tamamını yapamayanların, kötülüklerin tamamı­nı yapmaları doğru olmaz. Kötülüklerin bazısı, bazısından ehven; iyiliklerin bazısı da bazısından üstündür. Allahu Teâlâ herkese tev­cih ettiği şeyi müyesser kılar.

2. Önemli uyarılardan birisi de öfkelendiği şeydir. Boş şeye öf­kelenmek mezmum, önemli şeylere öfkelenmek ise memduhtur. Bu­nun için Resûl-i Ekrem yalnız Allah için öfkelenirdi. Buhârî ile Müs­lim'in rivayetlerine göre adamın biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Falana sabah namazını çok uzattığı için ben sabah namazı­na gidemiyorum,” dedi. Resûl-i Ekrem hemen bir hutbe îrad etti. Çok öfkeli idi. Hutbesinde:

“Ey insanlar, sizin aranızda cemaatten nefret ettirenleriniz vardır. Sizden biriniz imam olduğu vakit, namazı uzatmasın,   kısa kıldırsın, çünkü ardında yaşlı, zayıf ve ihtiyaç Sahihleri vardır,”[287], buyurdu.

Yine Resûl-i Ekrem'in Allah için gazabını Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle anlatıyor:

“Resûl-i Ekrem bir seferinden dönmüştü. Ben de odamın önündeki sofaya içerisinde suretler, resimler bulunan per­de asmıştım. Resûl-i Ekrem onu görünce hemen resimleri yırtarak perdeyi ortaya attı ve buyurdu ki:

“Ya Âişe, kıyamet günü insanların en şiddetli azâb çekecek olanı, Allah'ın yaratıklarına benzetmeğe çalışanlardır,” buyurdu.

Enes radıyallahu anhden gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem kıble tarafına tükürüldüğünü gördü. Buna son derece canı sıkıldı ve kızdığı yü­zünden belli oldu ve bizzat kendi eliyle tükrüğü temizledi. Sonra şöy­le buyurdu:

“Sizden biriniz namaza durduğu vakit Rabbıyla münacaat halindedir. Kıble ile kendi arasında Rabbı vardır. Artık secde ede­ceğiniz kıble tarafına tukürmeyiniz; ya mescit dışında başka bir ye­re tükürün veya tükürdüğünüzü ayağınızın altına alın, buyurdu ve sonra kendi mendiline tükürerek, böyle yapın,” dedi.

3. Önemli öğütlerden birisi de, bazı kimselerin, riyazetin öfke­yi tamamen yok edeceğine, diğer bazılarının da Öfkeye hiç bir şeyin tesir etmiyeceğine kail olmaları konusudur. Burada da gerçek, bizim anlatacağunızdır.

Bunu şöylece özetleyebiliriz: Madem ki insanda sevmek ve sev­memek özelliği vardır, o halde öfkelenmemesi imkânsızdır. Sevdiği şey yiyecek, giyecek, mesken ve sıhhat gibi zaruri: ise, bunları takvi­ye için mutlak surette gazaba ihtiyacı vardır. Şayet, mevki, mansıb, öne geçmek, ilim ve servetle övünmek gibi zaruri olmayan şeylerden ise zühd ve riyazet gibi çalışmalar neticesinde bunları elde edemedi diye öfkelenmesi mümkündür. Ne yazık ki, öfkelerin çoğu tunlar­dandır. Gerçi bu gibi ibadet bakımından sevilen bazı şeyler, bazı kimseler için zaruri olabilir. Âlimler için Kitablar, san'atkârlar için âletler gibi.

Bunu böylece izah ettikten sonra, birinci kısım olan zaruri ihti­yaçlara karşı öfkeyi, ne riyazet ve ne de hiç bir şey kökünden izâle edemez. Çünkü bunlar için öfke, tabiat ve yaratılış gereğidir. Ancak bir süre cehd ve gayret göstermek suretiyle bu husustaki öfkeyi akıl ve şeriatın uygun bulacağı mutedil bir huy haline getirmek de müm­kündür. Üçüncü kısım olan kitap ve âlet gibi ihtiyaçlara karşı öfkeyi de itidale irca etmek mümkündür.

İkinci kısım olan mevki ve mansıb sevgisi, ilim ve servetin çok­luğu ile övünmek sevgisi ise, bunlar riyazet ve mücahede ile tama­men zail olabilir. Çünkü bunlar zaruri ihtiyaçlar olmadıkları için bunları gönüllerden silip atmak mümkündür. İnsanoğlu varacağı ye­rin mezar ve asıl kalacağı yerin âhiret olup, dünyanın gelip geçici ol­duğunu, bu bakımdan dünyalıktan ancak âhiret azığına ihtiyacı bu­lunduğunu, fazlasının sırtında bir yük ve vebal olduğunu düşünün­ce bütün bu sevdalardan vaz geçebilir. Gerçi bütün bunlara rağmen bunu da kökünden silip atmak pek ender rastlanan şeylerdir.

Öfkenin önemi ve kolay kolay yok edilemeyeceği hakkında Re­sûl-i Ekrem'in şu mübarek sözleri ne kadar anlamlıdır. Resûl-i Ek­rem:

“Allah'ım, ben de bir insanım; insanların kızdığı gibi ben de kızarım, hangi bir Müslümana kötü söyledim, tel1in ettim veya dövdümse, onu benim hesabıma ona dua, onu tezkiye ve kıyamette onu sana yaklaştırmağa vesile kıl,” buyurdu. İbn Amr İbn Âs radıyallahu anhum:

“Ya Resûlallah, gazab ve rıza hakkında bu söylediklerinizi ya­zayım mı?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Yaz, beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ede­rim ki (eli ile dilini göstererek) bundan ancak hak sadır olur,” buyur­du. Ve “Ben gazab etmem” buyurmadı da, “Gazab ve öfke beni hak ve hakikatten ayırmaz, ancak gerçeği söyletir” buyurdu. Nitekim Hz. Ali de,

“Resûl-i Ekrem dünya işi için öfkelenmez. Hak uğrunda öf­kelendiği vakit kimse farkında olamazdı. Öfkelendiği vakit yerinden kalkmadan öfkesi yerini bulurdu.” demiştir.

Hulâsa; gazab ve öfkeden kurtuluşun en sağlam yolu, âfet ve gailelerini bilmekle dünya sevgisini gönlünden silmekle gazab var­tasına düşmenin en korkunç yolu da kibirlenmek, böbürlenmek, ken­dini beğenmek, şaka, boş konuşmak, neş'e? serzeniş, kınamak, yal­taklık, zarar ziyan, özür, mal ve mevkie haris olmaktır. Bütün bun­lar, şer'an yerilen âdi huylardandır, insanda bu sebepler mevcut ol­dukça gazabtan kurtulamaz. Bunları atıp ziddiyle ahlaklanıncaya kadar riyazet ve mücâhedeye devam etmesi lâzımdır.

4. Önemli bir başka uyarı da, gazabm tedavisi ve heyecanın­dan sonra izâlesini bildiren hadisler yukarda geçmiştir ki, bunların hepsi ilim ve amele dayanır. İlim demek, hiddetini yenmenin, ba­ğışlamanın, ağırlığı kaldırmanın ve hilm sahibi olmanın fazilet ve erdemliğini bilmektir. Bunları iyice bilip anlayan insan, artık öfkesinin peşine gitmekten vaz geçer de Allahu Teâlâ'nın va'd ettiği bü­yük mükâfatların hevesiyle bütün hiddet ve şiddetini bırakmasıdır. İşte bunun içindir ki Hz. Ömer (r.a.) bir adamın dövülmesini emret­tiği sırada, adam,

“Affa sarıl, marufu emret ve cahillerden yüz çevir”[288], âyeti­ni okudu. Hz. Ömer bunu okuyup mânâsını düşününce adamı ser­best bıraktı. Ömer b. Abdülazîz de bir adamın dövülmesini emretti­ği vakit, adamın,

“Öfkesini yenenler.” âyeti celilesini okuması üzerine hemen adamı bağışlamış vş dayaktan vaz geçmiştir. Bunun gibi, Allahu Teâlâ'nın kudreti, kendi kudretinin çok üstünde olduğunu ve birçok hareket­leri ile Allahu Teâlâ'yı gazablândırdığını, kıyamet günü O'nun affe­dip bağışlamasına ne derece muhtaç bulunduğunu, dünyada başkalarını affedenleri Allahu Teâlâ'nın da orada affedeceğini düşünmek­le öfkesinden vaz geçer. Bunun içindir ki, Allahu Teâlâ kudsî bir hadîsde:

“Ey Âdemoğlu! Öfkelendiğin vakit Beni hatırla ki, Ben de öf­kelendiğim vakit seni hatırlayayım,”   buyurmuştur. Aynı zamanda bugün öfkelenip kötülük yaptığı kimsenin, kendi kusurlarını sayıp dökmek suretiyle kendisini rezil edeceğini ve günün birinde herhan­gi bir suretle kendisinden intikam almaya kalkışacağını düşünmesi­dir. Bu da dünyevî gailedir. Âhireti hatırlayamayanın bunları da dü­şünmesi gerekir. Yine bunun gibi öfke anında öfkenin ahlâki çirkin­liği yanında bir de yüzünün alacağı çirkin manzarayı ve saldırgan bir köpeğe benzediğini, hilm ve mülâyemetin peygamber ve velile­rin nitelikleri olduğunu, bunların arasındaki farkı düşünmesi ve böylece, “Canım bu adam seni kızdırdı, şimdi sen intikam almazsan in­sanlar bunu senin acizliğine verir” diye gazabı harekete geçiren şey­tanın vesvesesine aldırış etmemelidir. Hatta böylece öfkelerine uyan­lardan Allahu Teâlâ'nın alacağı intikamın daha büyük olduğunu dü­şünmelidir. Çünkü öfkelenen insan, işlerin, Allah rızasına değil, ken­di öfkesine uygun olarak ceryan etmesini ister. Bu vartaya düşen kimse, çok daha büyük olan Allahu Teâlâ'nın mekrinden emin ola­maz. İşte bunlar, öfkeden sakınmanın ilmî yollarıdır.

Ameli yönüne gelince; şeytanın şerrinden daima Allah'a sığınmalı, kendisini düzeltmeğe gayret etmeli ve duasında hadîsi şerif uyarınca:

“Ey Muhammed aleyhisselâmın Rabbi olan Allah'ım! Kalbimin kinini kaldır ve fitne sapıklıklarından beni koru, diye dua etmelidir. Sonra öfkelendiği vakit yere yaklaşması için, ayakta ise oturmalı, oturuyorsa yaslanmalıdır. Bu suretle kendisini enginlerde kılan top­raktan yaratılıp mütevazı bir varlık olduğunu düşünerek öfkenin meydana geldiği hararete sebep olan davranıştan vaz geçmelidir. Nitekim hadîsde, “Öfke, kalbde yanan bir kıvılcımdır. Öfkelenen adamın şah damarlarının nasıl şişip gözlerinin kızardığını görmez misiniz? Sizden biriniz öfkelendiği vakit ayakta ise otursun, oturuyorsa yaslansın. Böyle yaptığı halde öfkesi geçmemişse soğuk su ile abdest alsın veya yıkansın. Zira ateşi ancak su söndürür.” buyur­muştur.

Diğer bir hadisde de:

“Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın, zira öfke ateştendir.”, buyurulmuştur. Başka bir rivayette de, “Öfke şeytan­dandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Sizden biriniz kızdığı vakit abdest alsın.”, buyurulmuştur. Diğer bir rivayet de, “Kızdığın vakit sükût et.” şeklindedir. Bir başka rivayet­te ise, “Öfke, kişinin kalbinde bir ateş parçasıdır. Kızan adamın şah damarlarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmez misiniz? Sizden birinize böyle bir hal geldiği vakit hemen yüzünü yerlere sür­sün.” buyurulmuştur.

İmâm Gazali diyor ki: Resûl-i Ekrem'in: “Öfkelenen adam ya­naklarını yere yapıştırsın.” buyurması, en kıymetli uzvu olan yüzü­nü yerlere sürerek secde etmesine işarettir. Bu hareketiyle insan, kendisinin zillet ve acziyetini anlar da öfkenin sebebi olan ululuk ve benlik davasından vaz geçerek hiddeti teskin olur. Hz. Ömer öfke­lendiği bir vakit burnuna su çekti ve:

“Öfke şeytandandır, su öfkeyi giderir.” dedi. Bir defasında öfkelenen Ebû Zer (r.a.) birini (Hz. Bi­lâl olduğu söylenir) anası tarafından ayıpladı. Bunun üzerine Re­sûl-i Ekrem:

“Ey Ebû Zer, başını kaldır göklerin azametine ve onları yara­tan Allahu Teâlâ’nın kudret ve büyüklüğüne bak, şunu da bil ki, sen ne siyah ve ne de kızıl deriliden üstün değilsin; üstünlüğün ilim ve takvan iledir. Öfkelendiğin vakit ayakta isen otur, oturmuş isen yas­lan, yaslanmış isen yat,”