YEDİNCİ KISIM... 4

KUR'AN-I KERİM TİLAVETİ VE BUNUNLA İLGİSİ BULUNAN İLİMLER.. 4

Takdim.. 4

Kur'an-I Kerim'in Üslubu. 8

Dersler Ve Öğütler8

Kur'an-I Kerim'in İ'cazı10

Kur'an-I Kerim'in Mucizeleri18

KUR'AN-I KERİM'İN ÜSTÜNLÜĞÜ VE OKUNMASINA ÖZEN GÖSTERME. 24

KUR'AN-I KERİM'İN FAZİLETİ OKUNMASINA ÖNEM VERİLMESİ25

Kur'an-I Kerimden Ezber Bilmenin, Okumanın, Okumaya Devam Etmenîn Ve Kur'an I Kerim Okumak İçin Toplanmanın Fazileti25

Bir Açıklama. 25

Bir Açıklama. 26

Bir Açıklama. 27

Bir Açıklama. 27

Kur'an-I Kerim'i Öğrenmenin Ve Öğretmenin Fazileti28

Kur'an-I Kerim'e Bağlanmanın Ve Ondan Ayrılmamanın Gerekliliği29

Bir Açıklama. 29

Kur'anı Kerim Okuyanın Üzerine Meleklerin Ve Huzurun İnmesi30

Bir Açıklama. 31

Kur'an-I Kerim Sevgisi Ve Bunun Alametleri32

Bir Açıklama. 32

KUR'AN-I KERİM'LE İLGİLİ BAZI ADAB VE HÜKÜMLER.. 32

Kur'anı Kerimi Öğrenmenin Ve Öğretmenin Vücubu (Farziyeti) Ve Bunun Adabı32

Kur'an-I Kerim'i Güzelce Okumak. 33

Kur'an-I Kerimin Güzel Okunması Ve Sesle Süslenmesi33

Bir Açıklama. 33

Bir Açıklama. 34

Kur'an-I Kerim'i Güzel Okumak, İyi Anlamak Ve Her İkisinde De İhlaslı Olmak. 35

Bir Açıklama. 35

Resulullah (A.S)'In Kur'an Okumasının Özellikleri35

Bîr Açıklama. 35

Bir Açıklama. 36

Bir Açıklama. 37

Bir Açıklama. 37

Bir Açıklama. 37

Kur'an I Kerim Ne Kadar Sürede Bir Hatmedilir?. 37

Bir Açıklama. 39

Kur'an-I Kerim Hatmi39

Uyuyarak Hizbini Kaçıran Ne Yapmalıdır?. 39

Kalplerin Ülfet Etmesi Halinde Kur'an Okunması39

Bir Açıklama. 39

Kur'an'ın Gizli Ve Açıktan Okunması İle İlgili Hükümler40

Bir Açıklama. 40

Bir Açıklama. 41

Bir Açıklama. 41

Sahabilerden, Kur'an'ın Tamamını Toplayanlar41

Bir Açıklama. 42

Bir Açıklama. 42

Resulullah (A.S) Kur'an'dan Herhangi Bir Şeyi Herhangi Bir Kimseye Özel Kılmamıştır42

Bir Açıklama. 42

Kur'an'ın Sırlarından Bazıları43

Bir Açıklama. 43

Bir Açıklama. 43

Kur'anın Kısımları, Kendinden Önceki Semavi Kitapları Neshetmesi Ve Diğer Kitaplara Üstünlüğü. 43

Bir Açıklama. 43

Kur'an'ın Abdestsiz Olarak Okunması44

Bir Açıklama. 44

Kur'an'a Dokunmanın Hükmü. 44

Yanında Kur'an Bulunduranın Düşman Toprağına Yolculuk Etmesi Mekruhtur44

Dersler Ve Öğütler45

ÖZEL OLARAK ANILAN BAZI AYETLER VE SURELER.. 45

Besmele Hakkında. 46

Fatiha Suresinin Fazileti46

Bakara Suresinin Son Ayetlerinin Fazileti47

Bakara Ve Ali İmran Surelerinin Fazileti48

Ayetu’l Kursi48

Yedi Uzun Sure. 49

Kehf Süresi50

Mülk (Tebareke) Suresinin Fazileti50

Tekvir, İnfitar Ve İnşikak Sureleri50

Zelzele (Zilzal) Suresi51

Bir Açıklama. 51

İhlas Suresi51

Muavvizeteyn (Felak Ve Nas) Sureleri52

Dersler Ve Öğütler54

BAZI KUR'AN İLİMLERİ TAKDİM... 55

KUR'AN'IN YEDİ HARF (LEHÇE) ÜZERE İNMESİ VE KUR'AN KIRAATLARI61

Bu Konudaki Hikmetlerden Bazıları63

Konu İle İlgili (Nasslar) Rivayetler65

Bir Açıklama. 66

Bir Açıklama. 67

Bir Açıklama. 67

Değişik Lehçeler (Harflerden) Ve Kıraatlardan Örnekler68

Bir Açıklama. 71

Bir Açıklama. 72

Dersler Ve Öğütler73

KUR'AN SURELERİNİN SIRALANMASI, TOPLANMASI, İNSANLARIN TEK BİR YAZILIŞ ŞEKLİ ETRAFINDABİRLEŞMELERİ, PARÇA PARÇA İNMESİNİN HİKMETİ, İLK VE SON İNEN AYETLER.. 81

Hz. Ebu Bekir (R.A.)'İn Sahifelerin Yazılmasındaki Uygulaması83

Hz. Osman (R.A.) Zamanında Kur’an’ın Toplanması84

Hz. Osman (R.A)'ın Toplananların Kararlarını Uygulaması84

Hz. Osman (R.A)’In Mushafları Yazdırmadaki Metodu. 85

Hz. Osman (R.A)'In Farklı Mushafları Ve Sahifeleri Yaktırması85

Bu Mushafların Taşıdığı Özellikler85

Kur'an Ayetlerinin Düzenlenmesi (Sıralanması)85

Hz. Osman (R.A) Yazımına Göre Olan Mushafın Yararları86

Mushaftaki Kelimelerin Yazılış Şekilleri Tevkifi (Vahye Dayalı) Mıdır?. 88

Bir Açıklama. 89

Mushafların Sayısı89

Hz. Osman (R.A) Mushafları Nasıl Gönderdi89

Tecvid Ve Yazımın Geliştirilmesi Döneminde Mushaflar90

Mushafın Noktalanmasının Ve Harekelenmesinin Hükmü. 91

Kur'an'ın Cüzlere (Bölümlere) Ayrılması91

Konu İle İlgili Rivayetler Cibril (A.S.)'İn Kur'an-I Kerimi Resulullah (A.S.)'A Son Arzı (Okuması)92

Bir Açıklama. 92

Bir Açıklama. 92

Kur'an'ın Toplanması92

Bir Açıklama. 94

Hz. Osman (R.A)'In İnsanları Tek Bir Yazılış Şekli Etrafında Birleştirmesi94

Bir Açıklama. 95

Bir Açıklama. 95

Kur'an'da Nesh. 95

Bir Açıklama. 96

Bir Açıklama. 97

Hz. Hafsa (R.A) Mushafı97

Bir Açıklama. 98

Kur'anın İlk Ve Son İnen Kısımları98

Bir Açıklama. 98

Bir Açıklama. 99

Bir Açıklama. 99

 


YEDİNCİ KISIM

 

KUR'AN-I KERİM TİLAVETİ VE BUNUNLA İLGİSİ BULUNAN İLİMLER

 

Takdim

 

Bu dünyada Kur'an-ı Kerim'den daha çok önem verilmeye değer bir kitap yoktur. Hangi konuda olursa olsun ondan daha üstün, ondan daha büyük, on­dan daha bir ulu kitap da yoktur. Daha önce akaid bölümünde yeryüzündeki semavi ve dini kitaplardan söz ederken Kur'an-ı Kerim üzerinde durmuştuk. Akıl sahibi bir kimse Kur'an-ı Kerim ile diğer dini kitapları karşılaştırdığında Kur'an-ı Kerim'in ne derece üstün olduğunu, özellikle diğer dini kitaplara tah­rifat ve değiştirmenin girmesinin onların bazı eksiltmelere ve ilavelere tabi tutulmasından sonra aldıkları şekil ile Kur'an-ı Kerim arasındaki farkı gördük­ten sonra işaret ettiğimiz gerçekleri anlar. Bunun yanısıra Yüce Allah, esas itibariyle Kur'an-ı Kerim'e daha önce indirmiş olduğu kitaplara nisbetle bazı üstün özellikler vererek bu kitabı kendi katında en ulu kitap kılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in, kitapların en büyükleri, en üstünleri, en doğruları, en sağlıklıları ve hidayete iletmede en iyileri olan semavi kitaplar arasındaki yeri bu olduğuna göre diğer kitaplardan herhangi biriyle karşılaştırılması bile doğru olmaz. Böyle bir karşılaştırma anlamsız ve saçma bir hareket olur.

Allah'ın kitabına (Kur'an-ı Kerim'e) gösterilen önem çeşitli şekillerde ken­dini göstermektedir. Bunun bir şekli onunla ilgili ilimlere önem verilmesidir ki, bu, bütün zamanlan içerecek bir alandır. İ'caz ve mucizeler ilmi, kıraatlarla il­gili ilim, nasih ve mensuh ilmi, müteşabih ve muhkem âyetlerle ilgili ilim ve benzeri ilimler bunlardandır. Bunun yanısıra bu kitaba verilen önem, onun o-kunuşunun Resulullah (a.s)'tan bize tevatür yoluyla iletilen şekil üzere alın­masını ve öylece sürdürülmesini gerektirir.

Bunun yanısıra tefsirinin de bilinmesini, onu okumaya özen gösterilmesi­ni, üzerinde düşünülmesini, ezberlenmesini ve okunmasıyla ilgili hükümlerin bilinmesini gerektirir. Kur'an-ı Kerim'e verilmesi gereken önemle ilgili bu gö­revlerin bazılarından ümmet bir bütün olarak sorumludur. Bunlar farzı kifaye veya sünneti kifaye görevler arasına girmektedir. Bazılarından ise bütün Müslümanlar fert fert sorumludurlar. Bunların da bazıları farzı ayndır, bazıları ise sünneti ayndır. Mesela ümmetin içinde Kur'an-ı Kerim'i mütevatir kıraat-lar üzerine okuyan okuyucuların (kurranın) bulunması farzı kifaye görevler arasındadır.

Yine Kur'an-ı Kerim ilimleri üzerinde ihtisas sahibi ilim adamlarının bulun­ması da farzı kifâyedir. Kur'an-ı Kerim'in düzgün bir şekilde okunması, tertil hükümlerinin gözetilmesi, Kur'an-ı Kerim'den mümkün olduğu kadar bir kıs­mın ezberlenmesi, her Müslümanm Kur'an-ı Kerim tilaveti konusunda günlük virdinin olması, genel de olsa Kur'an-ı Kerim ilimlerinden bazı şeylerin bilin­mesi, sünnette (hadislerde) yer alan Kur'an-ı Kerimle ilgili bilgilerin bilinme­si, Kur'an-ı Kerim öğrenimi, mütalaası ve toplantısı yapmak, Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinin tefsiri konusunda derin bilgiye sahip ilim adamlarının yaptıkları tefsirlerden mümkün olduğu kadar bir şeylerin öğrenilmesi, Kur'an-ı Kerim'e karşı görevlerin, âdabın ve her Müslümanın Kur'an-ı Kerim hakkında nasıl davranması gerektiğine dair hükümlerin bilinmesi her Müslümanm yapması istenen ama gereklilik dereceleri birbirlerinden farklı olan (bazıları farz bazı­ları sünnet) ayni görevler arasındadır. Bütün bu konularla ilgili bilgiler bu ko­nularla ilgili olarak yazılmış kitaplardan veya ehlinden (bu konularda ihtisas sahibi olan ilim adamlarından) edinilebilir. Aklı başında kültürlü bir Müslü­man kendi Özel gayretiyle bunların çoğuna ulaşabilir. Kıraat ilimleri gibi bazı­larının ise mutlaka ehlinden alınması gerekir.

Resulullah (a.s)'ın hadislerini toplayanlar hazırlamış oldukları hadis ki­taplarına yukarıda saydığımız konularla ilgili bazı bilgileri de sokmuşlardır. Bu kitap da bir sünnet kitabı olduğundan bu konularla ilgili olarak sünnet ki­taplarında yer verilmesi adet olan bilgilerden toplayabildiğimiz kadarını bura­da vereceğiz. Bu arada giriş kısımlarında, yorumlarda, dersler ve öğütler bölümlerinde saydığımız konuların çoğuyla ilgili olarak bir Müslümanın bilme­si gereken bilgileri vermeye çalışacağız.

Bu giriş kısmında Kur'an-ı Kerim hakkında bilinmesi gereken bir takım te­rimlerle ilgili açıklamaları vermekle yetineceğiz. Bu konularda 'el-Itkan, Me-nâhilu'l-Irfan' gibi Kur'an-ı Kerim'le ilgili olarak yazılmış olan ve bu konularda yeterli bilgiler içeren eserlerden yararlanacağız. Bütün bu konulara bu kısmın içinde yer verilecektir. Şimdi Allah'ın yardımıyla konumuzla başlayalım.

Kur'an'ın sözlük anlamı:

Bu kelime "okumak" anlamındaki kıraat kelimesinin eşanlamlısı olan bir masdardır. Daha sonra Yüce Allah tarafından Resulullah (a,s)'a indirilmiş olan mucize kitap için özel isim olmuştur. Bu kitabın pek çok adı bulunmak­tadır. Bütün bu isimleri, bunların ne anlama geldiklerini ve bunların Kur'an-ı Kerim'de geçen şekillerini bilmemiz bize Kur'an-ı Kerim'in yüceliğim bilme imkânı verecektir. Bu kitabm Kur'an'dan sonra en meşhur adı Furkan'dır. Hak ile batılın arasını ayırdığından böyle adlandırılmıştır. Bir diğer meşhur adı Ki-tap'tır. Çünkü bu, Allah'ın kitaplarının en büyüğü olarak bilinmektedir. Yahut onda Allah'ın kullarına farz kıldığı şeyler zikredilmiş olduğundan böyle adlan­dırılmıştır. Adlarından biri de Zikir'dir. Çünkü Allah bu kitabı bir uyarıcı, ha-tırlatıcı olarak-indirmiştir. Şöyleki bütün ifadelerinde bir uyarı, hatırlatma stili vardır. Meşhur adlarından biri de Tenzil'dir. Çünkü Allah onu alemler için bir uyarıcı olması üzere kulu Muhammed (a.s)'e indirmiştir. 'el-Burhan' müellifi Kur'an-ı Kerim'in elli beş adını zikretmiştir. Nevevi bu sayıyı doksan küsura çıkarmıştır. Bunların her biri Kur'an-ı Kerim'in içinde Kur'an-ı Kerim'in adı ve sıfatı olarak geçen veya Kur'an-ı Kerim'in niteliklerini ortaya koymak için kul­lanılmış olan bütün kelimeleri sıralamışlardır. Bütün bu isimleri ve sıfatlan in­celeyip onların taşıdıkları anlamları ve ifade ettikleri hakikatleri anlayan bu Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğünü onun adlarına ve gerçekliklerine dayanarak an­lar. Suyuti, 'el-Itkan' adlı eserinde el-Burhan müellifinin Kur'an-ı Kerim'in i-sİmlerinden derlediklerini aktarmış ve onların bazılarını açıklamıştır.

Allah kendisine rahmet eylesin Suyuti bu konuda şu bilgileri vermiştir: "Ebu'l-Me'ali Uzeyzi, 'el-Burhan1 adlı eserinde şöyle söylemiştir:

"Bil ki, Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'i ellibeş adla adlandırmıştır: Apaçık kitap (kitabı mübin) olarak: "Ha. Mim. Apaçık Kitab'a andolsun" [1] sözün­de bu adla anılıyor.

Şerefli Kur'an (Kur'an-ı Kerim) olarak: "Muhakkak ki, o şerefli bir Kur-'an'dır" [2] sözünde bu adla anılıyor.

Söz (Kelâm) olarak: "Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver ki, Allah'ın sözünü dinlesin" [3] ayeti kerimesinde bu şekilde a-nılıyor.

Nur olarak: "Ey insanlar! Size Rabb'inizden burhan gelmiştir ve size aydınlatıcı bir nur indirdik" [4] sözünde bu adla anılıyor.

Hidayet ve rahmet olarak: "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olanlar için bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet gel­miştir" [5] sözünde bu adla anılıyor.

Furkan olarak: "Alemler için uyarıcı olması üzere kuluna furkanı indi­ren (Allah) ne yücedir" [6] sözünde bu adla anılıyor.

Şifa olarak: "Kur'an'dan mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indi­riyoruz" [7] sözünde bu adla anılıyor.

Öğüt (mev'iza) olarak: "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönül­lerde olanlar için bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir"

[8] sözünde bu adla anılıyor.

Zikir olarak: "Bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir"

[9] sözünde bu adla anılıyor.

Yüce, ulu olarak: "Şüphesiz o katımızda ana kitapta (Levhi Mahfuz'da kayıth)dır; pek yüce ve hikmet doludur" [10] sözünde bu adla anılıyor.

Hikmet olarak: "(Bunlar) üstün bir hikmettir" [11] sözünde bu adla anı­lıyor.

Hikmetli (hakim) olarak: "Elif, Lam, Ra. Bunlar hikmetli Kitab'm ayet­leridir" [12] sözünde bu adla anılıyor.

Muheymin (kendinden önceki kitapların üzerine şahit) olarak: "Sana da Kitab'ı, hak ile, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onların üzerine şahid olarak indirdik" [13] sözünde bu adla anılıyor.

Allah'ın İpi olarak: "Hep birlikte Allah'ın ipine sanlın ve ayrılığa düş­meyin" [14] sözünde bu adla anılıyor.

Doğru yol (sıratı müstakim) olarak: "İşte benim dosdoğru olan yolum budur, ona uyun. Değişik yollara uymayın" [15] sözünde bu adla anılıyor.

Dosdoğru (kayyim) olarak: "(Onu) katından (gelecek) şiddetli bir azapla uyarması ve salih ameller işleyen mü'minleri kendileri için güzel bir ecir olduğuyla müjdelemesi üzere dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi)" [16] sö­zünde bu adla anılıyor.

Ayırıcı söz (kavli fasl) olarak: "Şüphesiz o, (hakkı batıldan) ayırıcı bir sözdür" [17] sözünde bu adla anılıyor.

Büyük haber olarak: "Birbirlerine hangi şeyden soruyorlar. O büyük ha­berden mi?" [18] sözünde bu adla anılıyor.

Sözün en güzeli, ifadeleri birbirine benzeyen (müteşabih ve ikişerli (me-sani) olarak: "Allah sözün en güzelini (ifadeleri) birbirine benzeyen ikişerli bir Kitap halinde indirdi" [19] sözünde bu adla anılıyor.

Tenzil (indirme) olarak: "Muhakkak ki bu (Kur'an) alemlerin Rabbinin indirmesidir" [20] sözünde bu adla anılıyor.

Ruh olarak: "Böylece sana da kendi emrimizden bir ruh vahyettik" [21] sözünde bu adla anılıyor.

Vahiy olarak: "De ki: "Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum. Ama sağırlar uyarıldıklarında çağrıyı duymazlar" [22] sözünde bu adla anılıyor.

Arapça Kur'an olarak: "Biz, akıl erdiresiniz diye, onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik" [23] sözünde bu adla anılıyor.

Gerçeği görmeyi sağlayacak işaretler (besâir) olarak: "Bunlar, Rabbinizden gerçeği görmenizi sağlayacak işaretler ve iman edenler topluluğu için bir hi­dayet rehberi ve rahmettir" [24] sözünde bu adla anılıyor.

Açıklama (beyân) olarak: "Bu, insanlar için bir açıklama, doğru yolu gös­teren bir delil ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir Öğüttür" [25] sö­zünde bu adla anılıyor.

İlim olarak: "Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan zalimlerden olursun" [26] sözünde bu adla anılıyor.

Hak (gerçek) olarak: "Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek şeylerdir" [27]

sözünde bu adla anılıyor.

Hidayete iletici (hadi) olarak: "Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola (hida­yete) yöneltir ve salih ameller işleyen mü'minleri kendileri için büyük ecir olduğuyla müjdeler" [28] sözünde bu adla anılıyor.

Hayret verici bir Kur'an olarak: "De ki: "Bana vahyedildi ki: Cinlerden bir gurup (Kur'an'ı) dinledi ve şöyle dediler: "Doğrusu biz hayret verici bir Kur'an dinledik" [29] sözünde bu adla anılıyor.

Uyan, hatırlatma, öğüt (tezkire) olarak: "Şüphesiz o (Kur'an) takva sa­hipleri için bir öğüttür" [30] sözünde bu adla anılıyor.

Sağlam kulp olarak: "Kim Tağut'u reddeder ve Allah'a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur" [31] sözünde bu adla anılıyor.

Doğru olarak: "Doğruyu getiren ve onu doğrulayana gelince işte onlar takva sahipleridir" [32] sözünde bu adla anılıyor.

Adalet olarak: "Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tasta-mamdır" [33] sözünde bu adla anılıyor.

Emir olarak: "Bu, Allah'ın size indirdiği emridir" [34] sözünde bu adla anılıyor.

Çağırıcı (münadi) olarak: "Ey Rabb'imiz! Biz 'Rabb'inize iman edin' diye imana çağıran bir çağırıcıyı duyduk da iman ettik" [35] sözünde bu adla anı­lıyor.

Müjde olarak: "De ki: "Onu iman edenleri kararlı kılmak üzere ve Müs­lümanlar için bir yol gösterici ve müjde olarak Ruhu'I-Kudüs (Cebrail) Rab­binin katından hak gereğince indirmiştir" [36] sözünde bu adla anılıyor.

Büyük şeref sahibi (mecid) olarak: "Gerçek şu ki o, şerefli bir Kur'an'dır" [37] sözünde bu adla anılıyor.

Zebur olarak: "Andolsun biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varis olacaklardır" diye yazmıştık" [38] sözünde bu adla anılıyor.

Müjdeleyici ve uyarıcı olarak: "(Bu) bilen bir topluluk için ayetleri açık­lanmış Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indiril­miştir)" [39] sözünde bu adla anılıyor.

Aziz (çok ulu) olarak: "Onlar (ateşe atılacaklar) kendilerine Kur'an ge­lince onu inkâr ettiler. Oysa o çok ulu bir kitaptır" [40] sözünde bu adla anı­lıyor.

Tebliğ (belâğ) olarak: "Bu insanlara, bununla uyarılmaları, O'nun (Al­lah'ın) tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin öğüt almaları için bir bildiridir (tebliğdir)" [41] sözünde bu adla anılıyor.

Kasas (kıssalar) olarak: "Biz, bu Kur'an'ı sana vahyetmekle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz" [42] sözünde bu adla anılıyor.

Aşağıdaki ayeti kerimelerde de dört ayrı adla adlandırmıştır: "(O) şerefli sahifelerdedir. Yüce ve tertemiz. Yazıcıların ellerinde. İyilik sahibi şerefli kimselerin." [43]

Kitap olarak adlandırılması;

"Değişik ilim türlerini, kıssaları ve haberleri en güzel şekilde içermesi dolayısıyladır. Kitap kelimesi sözlükte bir araya getirici (yazılı metin) anla­mına gelir. Apaçık olarak adlandırılması hak ve batılı en açık bir şekilde or­taya koyması, açıklaması dolayısıyladır. Söz (kelâm) kelimesi etki anlamın­daki "kelim" kökünden türemiştir. Dinleyicinin zihnini etkileyerek daha önce başka bir yerden elde edemediği faydayı edinmesini sağlaması dolayı­sıyla bu adla adlandırılmıştır. Nur olarak adlandırılması insanın onun va­sıtasıyla helali ve haramı tanıması dolayısıyladır. Huda olarak adlandırıl­ması onda hakka iletici şeyler olmasındandır. Furkan olarak adlandırılması hak ile batılı ayırması sebebiyledir. İbni Ebi Hatim'in rivayet ettiğine göre Mücahid bu şekilde açıklamada bulunmuştur. Şifa olarak adlandırılması küfür, cehalet, hile gibi kalp hastalıklarından şifaya kavuşturması yine bu­nun yaraşıra bedeni hastalıklardan da şifaya kavuşturması dolayısıyladır. Zi­kir olarak adlandırılması da içinde çeşitli öğütlerin, geçmiş ümmetlerin ha­berlerinin bulunması sebebiyledir. Zikir aynı zamanda şeref anlamına da gelir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz o (Kur'an) sen ve kavmin için bir zikirdir (yani şereftir)." [44]

Burada zikir kelimesi şeref anlamına kullanılmıştır. Çünkü Arapların veya Kureyşilerin dilinde bu kelime yerine göre, şeref anlamında kullanılır. Hikmet olarak adlandırılması, her şey hakkında ona en uygun bir kanun in­dirmesi yahut hikmet (yani hikmetli anlamlar) içermesi dolayısıyladır. Ha­kim olarak adlandırılması, âyetlerinin hayret verici bir düzen içinde ve üs­tün anlamlarla muhkem kılınması sebebiyledir. Ayetleri hiç bir değiştirme­yi, tahrifatı, farklılığı ve ayrılığı kabul etmeyecek şekilde muhkem (sağlam) kılınmıştır. Muheymin olarak adlandırılması, onun bütün geçmiş kitaplar ve ümmetler üzerinde bir şahit olması sebebiyledir. Allah'ın ipi olarak ad­landırılması ona yapışan bir kimsenin cennete ve hidayete ulaşacağmdan-dır. İp burada sebep anlamındadır. Doğru yol (sıratı müstakim) olarak ad­landırılması, onun cennete giden ve üzerinde hiç bir eğrilik olmayan dos­doğru yol olması sebebiyledir. Mesani (ikişerli) olarak adlandırılması, içinde geçmiş ümmetlere ait kıssaların bulunması ve bunların daha önce geçmiş olanların ikinci kez anlatımı olması dolayısıyladır. İçindeki öğütlerin ve kıssaların tekrar edilmesi sebebiyle böyle adlandırıldığı da söylenmiştir. Ay­etleri birbirine benzeyen (müteşabih) olarak adlandırılması, ayetlerinin güzellik ve doğruluk bakımından birbirine benzemesi dolayısıyladır. Ruh olarak adlandırılması, kalplerin ve canların onunla hayat bulması sebebiyle­dir. Mecid olarak adlandırılması, üstün şeref sahibi olması sebebiyledir. Aziz olarak adlandırılması, ona karşı gelmek isteyene üstün çıkması dolayısıyla­dır. Tebliğ (belağ) olarak adlandırılması ise insanlara kendilerinin ne ile em-rolunduklarını ve neden nehyolunduklarını tebliğ ettiğinden yahut içinde belagat olmasından ve başkalarına müracaata ihtiyaç bırakmayacak derecede bir yeterliliğe sahip olmasından dolayıdır." [45]

Kur'an-ı Kerim'in ayırıcı özelliklerinin en önemlilerinden bazıları onun üs­lubu, i'cazı (insan kabiliyetinin üstünde bir ifade güzelliğine ve anlatım tarzı­na sahip olması), mucizeleri, her şeyi açıklaması ve insanı bütün hayırlara en kısa yoldan yöneltmesidir. Bilindiği üzere doğru çizgi en yakın yol ve iki nok­ta arasındaki en kısa mesafedir. Yüce Allah, inanç, ibadet, yaşayış tarzları, dünya ve ahiret işleri ile ilgili hidayet kapılarından hiç birini ihmal etmeden in­sanı ona yöneltmiştir. Allah insanı onlara en kısa ve en kestirme yolla ilet­miştir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor;

"Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola yöneltir." [46]

Her şeyde Kur'an-ı Kerim'in insanı ilettiği hidayet üzerinde düşünerek onu insanların üzerinde bulundukları sapıklıklarla karşılaştıran bir kimse bu Kur'an'ın beşeri kaynaklı olmasının mümkün olamayacağını anlar. Kur'an-ı Kerim'de insanın ihtiyaç duyduğu her şeyle ve bilinmesi gereken her hususla il­gili açıklamalarının kapsamlılığı üzerinde düşünen ve bu açıklamanın Kur'an-ı Kerim'den doğan akaid, fıkıh ve beşeri ilişkiler gibi ilimlerde görünen şekille­rini okuyan, Kur'an-ı Kerim'in bu ilimlere bütün zamanlan ve mekânları kap­sayacak derecede geniş kapsamlılık verdiğini gören, bu Kur'an'ın insan kay­naklı olmasının imkânsızlığını anlar. Biz bu hususlarla ilgili olarak 'el-Esas fi't-Tefsir' adlı eserimizde tafsilatlı bilgiler verdik.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sana Kitab'ı her şeyi açıklayıcı, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslü­manlar için bir müjde olarak gönderdik." [47]

Kur'an-ı Kerim'in üslubu hiçbir beşeri üsluba benzememektedir. Kur'an-x Kerim'in siyaklarını (âyetlerinin öncesi ve sonrası ile bağlantılarını), bir sure içindeki âyetlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, Kur'an-ı Kerim'deki bir gurup surenin kendi aralarında aynı uslub üzere nasıl bir bütünlük arz ettiklerini ve Kur'an-ı Kerim'in bütün guruplarının Bakara suresinde nasıl tek bir uslub üze­re teferruatlı bir şekilde açıklandığını Kur'an-ı Kerim'in üslubunun beşeri kay­naklı olamayacağını anlamamız yeterlidir.

Yüce Allah kitabının özelliğiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz o katımızda ana kitapta (Levhi Mahfuz'da kayıtlı)dır; pek yüce ve hikmet doludur." (2)

Bu Kur'an'da her ne varsa hepsi mutlaka zirvelerin en üstün noktasında­dır. Fesahat yönünden olsun, beyan (açıklama) yönünden olsun, taşıdığı an­lamlar itibariyle olsun her yönden bu üstünlüğe sahiptir. Kur'an-ı Kerim'de her ne varsa hepsi tam bir hikmet üzeredir. Nasıl bu varlıklar alemi Yüce Allah'ın hakim adının bir tezahürü ise aynı şekilde Kuf'an-ı Kerim de O'nun hakim adı­nın bir tezahürüdür. Kur'an-ı Kerim'in i'cazı üzerinde düşündüğümüz ve bütün asırlarda insanların tümünün onun bir suresinin bile benzerini ortaya koya­madıklarını gördüğümüz zaman Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğü ve insan sözün­den farklılığı önünde durmak zorunda kalırız. Kur'an-ı Kerim'in buna ek olarak gerek tarihi, gerek varlıklar alemiyle ilgili ve gerekse daha başka konularda çeşitli mucizeler içerdiğini gördüğümüz zaman Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğünü ve sahip olduğu derecenin büyüklüğünü daha iyi anlarız. O, Kur'an-ı Kerim karşısındaki yerini tesbit etmek suretiyle mevkini anlamamızı sağlayacak hassas bir terazidir. Onun büyüklüğünü anladığımız ölçüde Allah'ın da büyük­lüğünü anlarız. Onu anladığımız ölçüde Allah'ı tanırız. Ona olan sevgimiz öl­çüsünde Allah'a olan sevgimiz parıldar. Bu (aşağıda zikredilecek olan) beş alan, sahili olmayan denizlerdir. İnsanlar bunların herhangi biri üzerinde ko­nuştuklarında henüz beri kıyıya çok yakın durumda olmaktadırlar. İnsanın bu beş sahada karşı kıyıya ulaşması ise ne kadar uzak bir ihtimaldir. Bunlar, Kur'an-ı Kerim'in hidayeti, anlamının kapsamlılığı, üslubu, i'cazı ve mucizeleri­dir.

İ'caz konusundan söz eden çok kimse oldu. Yine Kur'an-ı Kerim'in muci­zeleri, usulubu, açıklamalarının kapsamlılığı ve hidayetinin mükemmelliği üzerinde de çok kimse konuştu. Bu konuların sonuna ulaşmaya imkân yoktur. Biz bütün bu konuları 'el-Esas fi't-Tefsir' adlı kitabımızda ele aldık. Bu giriş kısmında Kur'an-ı Kerim'in açıklamalarının kapsamlılığı ve hidayetinin mü­kemmelliği konuları üzerinde durmayacağız. 'el-Esas fi'1-Menhec' adını taşı­yan ve e'l-Esas fi't-Tefsir', 'el-Esas fi's-Sunne ve Fikhiha ve 'el-Esas fi Kavai-di'1-Ma'rife ve Davabiti'1-Fehm li'n-Nusus' (Bilginin Kuralları ve Naslarm Anlaşılmasıyla İlgili Prensiplerde Esas) isimli kitaplardan oluşan bu seri söz konusu konular üzerinde tafsilatlı bilgiler içermektedir. Burada sadece Kur­'an-ı Kerim'in üslubu, i'cazı ve mucizeleri ile ilgili özet bilgiler vereceğiz. Bu konularda daha önce yazılmış olanlardan yararlanacak bu arada Yüce Allah'ın kendi lütfuyla zihnimize ilham ettiklerinden yararlanarak çeşitli açıklamalarda bulunacağız. [48]

 

Kur'an-I Kerim'in Üslubu

 

'Menahilu'l-Irfan' müellifi bu konuda şu bilgileri vermektedir: Istılahta Uslub

"Edebiyatçılar ve Arap dili alimleri, üslubun, konuşan bir kimsenin ko­nuşacaklarını belirleme, ibareleri seçme konusunda izlediği yol olduğunu söylemişlerdir. Yahut uslub, bir kimsenin konuşmasında amaçlarını ortaya koymak veya istediği anlamları ifade etmek için kendine özel olarak kullan­dığı konuşma tarzıdır. Yahut bir konuşmacıya özel konuşma stili ve ifade sanatıdır.

Kur'an'ın Üslubu

Buna göre Kur'an-ı Kerim'in üslubu, onun ifadede ve ibarelerin belir­lenmesinde kendine özel olan tarzıdır. Kur'an-ı Kerim'in kendine özel bir üslubunun olması garib bir şey değildir. Kişilerin şiirde ve nesirde kullan­dıkları ifade tarzları şahıslara göre değişir. Hatta bir tek şahsın bile üslubu ele aldığı konulara ve üzerinde durduğu sahalara göre değişiklik arzeder." [49]

 

Dersler Ve Öğütler

 

1. Daha önce ifade ettiğimiz ve bildiğimiz üzere kişinin üslubu dil kültürüyle, özel ve genel kültürüyle bağlantılıdır. Bu uslub, onu kullananın kişiliği ve özellikleri hakkında fikir verir. Uslub, kullananın anlayışlarından ve de­ğerlerinden büyük Ölçüde etkilenir. Kur'an-ı Kerim'in üslubu konusunda ilk dikkatimizi çeken husus onun beşeri kaynaklı olmasının imkânsızlığıdır. Kur­'an-ı Kerim'i okuduğumuz zaman kendini tanıdığımız zatlara benzemeyen bir zatın hitabıyla karşı karşıya hissederiz. Bu zatın bilinen sıfatlar gibi olmayan sıfatlara sahip olduğunu anlarız. O'nun bu Kur'an'da tecelli eden adlarla ad­landırılmış olduğunu görürüz. Bütün zamanlan, mekânları, hakkı, adaleti, hay­rı ve şerri beşeri kaynaklı olması mümkün olmayacak bir şekilde içeren bir hi­tapla karşı karşıya olduğunu görürüz. Onda ulu ve üstün bir güce sahip emir altında, hükme boyun eğme durumunda olan bir varlığa hitab eden bir zâtın tarafından gelen bir hitapla karşı karşıya olduğunu görürüz. Kendini ilmi her şeyi kuşatmış olan bir varlığın önünde hissedersin. Bu Kur'an-ı Kerim'in Kur­'an-ı Kerim için kullanılmış olan isimlerin tümünün bir tecellisi olduğunu gö­rürüz. "En üstün örnek Allah'ındır." Bunun gibi kendini bütünüyle gerçek olanın ve eşi olmayan bir adaletin önünde hissederiz. Bu adalet, O'nun koy­duğu şeriatta kendini gösterir. Yine Allah'ın yükümlülük altında olanlar için hazırlamış olduğu mükâfat ve cezada da bu adalet kendini gösterir. Ceza ve mükâfatın niteliği ile ilgili ifadeler bile onun beşeri kaynaklı olmasının imkân­sızlığını anlamamıza yeter.

2.  Beşer üslubunda alıştığımız bir husus, onların sözlerinin bütün zaman­ları ve mekânları aşacak nitelikte olmamasıdır. Günlerin geçmesiyle insan sözü de bir takım tutarsızlıklara ve yetersizliklere düşer (yani zaman içindeki değişiklikler ve gelişmeler dolayısıyla uzun zaman önce yaşamış bir insanın o zamanın şartlarına göre konuştuğu şeyler daha sonraki zamanlara uymaz, bununla birlikte bazı yeni gerçeklerin ortaya çıkmasıyla geçmişte söylenen in­san sözlerinde bir takım tutarsızlıkların olduğu anlaşılır -Çeviren). Ama Kur-'an-ı Kerim'in üslubu bütün zamanları ve mekânları kapsamışın-, dolayısıyla hiç bir gerçek ona ters düşmemektedir. Aksine zamanın değişmesi ile o za­manda yaşayan insanlar Kur'an-ı Kerim'in anlamındaki inceliklerle ilgili bir ta­kım yeni şeyler ve kendi zamanlarını kapsayan anlamlar bulmaktadırlar. İşte sadece bu bile mucizedir (insan kudretini aşan bir üstünlüktür).

3.  Hiçbir beşeri kitap yoktur ki, içinde tenakuzlara götürücü bazı unsurlar bulunmasın. Bir sözle diğeri, bir açıklama ile, bir ifade ile diğeri arasında üs­tünlük bakımından derece farkı olur. Oysa Kur'an-ı Kerim'in üslubu yekparedir (yani her parçası aynı stil üzere bir üstünlük ve mükemmellik arzetmektedir).

4.  Kur'an-ı Kerim'in üslubu, beşerin uslublarından ayrılmaktadır. O, ne şiire ne de nesire benzer. Beşer nezdinde alışılmış olan diğer anlatım tarzla­rından hiçbirine de benzememektedir.

5. Kur'an-ı Kerim'in üslubunun özelliklerinden biri de ses düzeninde ve dilsel (lugavi) güzelliğinde kendini gösteren ibareler arası uyumdur. Harekele­rinde (sesli harflerinde), sükunlarında (sessiz harflerinde), medlerinde (ses uzatmalarında), seslendirmelerinde (gınalarında), bağlantılarında (vasıların-da), duruşlarında (sükutlarında) tam bir uyum ve intizam görürüz. Harflerinin ve kelimelerin birbirleriyle uyum içinde olduğunu, âyet ve surede bir ses dü­zeninin olduğunu, her surenin parçaları içinde ve surenin bütününde kulakları okşayan bir intizamın olduğunu görürüz. Beşer sözünde ise böyle bir düzen alışılmış bir şey değildir. Araplar bu Kur'an'ı duyduktan sonra bu gerçeği ga­yet iyi anlamışlardır. Bunun yanısıra Kur'an-ı Kerim'de, ele alman konuyla u-yumlu bir ses düzeninin olduğu da buna ilave edilirse benzeri olmayan bir şeyle karşılaşılır ve Kur'an-ı Kerim'in üslubunun beşer kaynaklı olmasının mümkün olmadığı anlaşılır.

6. Kur'an-ı Kerim okuyan kişi anlama durumuna göre kendini onu anla­maya yakın hisseder (yani ondan durumuna göre bir şeyler anlar). Avamdan olan biri onu anladığını sanar. Ama insan, kavrayışı geliştikçe ve ihtisas alan­larında ilerledikçe ulaştığı dereceye göre yeni yeni bir şeyler anladığını far-keder. Değişik ihtisas sahiplerinin daha çok şey anladıkları görülür. Onun bütün konulan tek bir üslupla ele aldığını ve son derece üstün bir anlatım tar­zıyla açıkladığını gördüğümüzde onun insan gücünün erişemeyeceği bir üstün­lüğe sahip olduğunu anlarız. Bu sayılanlara ek olarak Kur'an-ı Kerim üslubu­nun beşeri varlığın aklına ve kalbine hitap ettiği, hitabını bütün insanlık ale­mine yönelttiği, gerçeği ve güzelliği bünyesinde bir araya getirdiği düşünü­lürse, Kur'an-ı Kerim'in üslubunun sırlarından bir başka sır daha anlaşılmış olur. Yine onun bütün insanlığa yönelttiği hitabında herhangi bir konuda in­sanlık aleminin ihtiyaç duyacağı miktarda söz ettiğini gördüğümüz zaman hayret verici bir şeyle karşı karşıya geliriz.

İnsanlığın değişik üsluplara alıştığını, bunların içinde edebi üslubun, ilmi üslubun, eğitim üslubunun, hitabet üslubunun ve benzeri üslupların olduğunu düşünür ve Kur'an-ı Kerim'in açıklama (beyan) gücünde tek bir üslubunun olduğunu, onun bütün konuları yaratıkların üslupları arasında yer almayan bir tarzda ele aldığını görür ve beşeri kaynaktan gelmesi mümkün olmayan bir üslupla karşı karşıya olduğunu anlarız.

7. 'el-Esas fi't-Tefsir1 adlı kitabımız vasıtasıyla gerçekleştirmek istediği­miz gayelerimizin en önemlilerinden biri de bir surenin ayetleri arasındaki bağlantıları, bir gurubun içine giren surelerin tümünün birbirleriyle olan bağ­lantılarını ve her bir gurubun nasıl tek bir stil ile ortaya konan Özel bir ifade tarzının (siyakının) olduğunu delilleriyle göstermekti. Bu arada Kur'an-ı Ke­rim'in tümünün de kendine özel bir ifade tarzının (siyakının) olduğu ortaya çıkmaktadır. İfadelerin bu düzenini, kelimelerin mükemmel bîr şekilde (de­ğişme kabul etmez tarzda) yerleştirildiğini, parçaları arasındaki bağlantıyı ve bir beşerin aklına bile gelmeyecek tarzda kelimeleri, cümleleri, âyetleri ve su­releri arasında uyum sağlandığını anlarız, bütün bunlarla birlikte bir konu ele alınırken birden çok şeyin amaçlandığını ve birden çok meseleye temas edildi­ğini düşünürsek gözden uzak tutulamayacak hayret verici bir şey görürüz. Tefsirimizde bu gibi konularla ilgili olarak tafsilatlı bilgiler bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim üslubunda hem açıklama tarzı birliği, hem konu birliği, hem de değişik türlerle ortaya çıkan bir siyak birliği bulunmaktadır. İnsanlar onun üs­tünlüklerinin sadece bir bölümünü bile anlamakta zorluk çekmektedirler.

8. Kur'an-ı Kerim'de çok açık bir şey bulunmaktadır ki, ona daha önce işaret etmiştik. O da aynı manayı birbirinden farklı ibarelerle ve değişik yol­larla bazen mücmel ve muhtasar olarak (özetle) bazen de teferruatlı bir şekil­de ortaya koymasıdır. Okuyucusunun ondaki tekrarlardan bıkmadığını görü­rüz. Çünkü ifadesinde bir akıcılık, ciddiyet, ifade düzeni, ses düzeni ve bağ­layıcılık vardır. Bütün bunlar herhangi bir tenakuza düşülmeden gerçekleştiril­mektedir. O, tamamen haktır ve gerçektir. Tamı tamına doğrudur. İçinde tü­münü bir kişinin kavrayamayacağı hikmetler bulunmaktadır. İlim adamlarının üstünlükleri; ondaki sırları, hikmetleri anlamaları ölçüsünde kendini göster­mektedir. Bütün bu hikmetler bir uyumsuzluğa yer verilmeden, bir tek harf veya kelime yersiz olarak kullanılmaksızın ortaya konmaktadır. Bütün bunla­ra açıklama tarzındaki üstünlük ilave edildiğinde onun bir beşer gücünün üs­tünde olduğu daha iyi anlaşılır. Bazıları onun üslubunu tanımlamak için şöyle söylemişlerdir: Onda, kenarlarının birbirinden oldukça uzak olmasına rağmen faziletlerin en üstün dereceleri bir araya gelmektedir. Daha sonra Kur'an-ı Kerim'in üslubunun Özellikleri arasında şunlar zikredilmiştir: Onda sözler kısa ve özlüdür, anlatılmak istenen şey eksiksiz ve hakkıyla ortaya konur, hem avama hem havassa (hem halkın geneline hem de seçkin kişilere) hitab edilir. Ham insan aklını ikna edici hem de duyguları doyurucu niteliğe sahiptir. Açıklayıcıdır ve özlüdür. [50]

Kur'an-ı Kerim'in üslubu üzerinde çok şeyler söylenmiştir ve söylen­mektedir. Bununla birlikte onların söyledikleri ile Kur'an-ı Kerim'in üslubunun bütün özelliklerini ortaya koyacak kapsamlı bir açıklama arasında açık bir me­safe bulunmaktadır (yani Kur'an-ı Kerim'in üslubunun bütün özelliklerini or­taya koyacak kapsamlı bir açıklama yapılamamıştır). [51]

 

Kur'an-I Kerim'in İ'cazı

 

Kur'an-ı Kerim'in i'cazı ile kastedilen, onun insanlara meydan okuduğu ko­nuda insanların aciz kaldıklarının, ona karşı çıkamadıklarının ifadesidir. Çünkü bu kitabın hak ve gerçek olduğu gayet açıktır. Kendisine bu kitap indirilmiş olan peygamber doğrudur. Bütün peygamberlerin mucizeleri için aynı şey söz konusudur (yani peygamberler tarafından ortaya konan mucizelerin inkârı mümkün değildir. Bu mucizelerin ilahi bir kaynağa dayandığı, beşer gücüyle ortaya konamayacağı gayet açıktır. Ancak diğer peygamberlerin mucizeleri sadece kendi dönemlerinin insanlarına hitap ederken, Hz. Muhammed (a.s)'in mucizesi kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlara hitap etmektedir. -Çeviren) Bazı yazarlar Kur'an-ı Kerim'in i'cazı ile mucizelerini birbirine ka­rıştırmaktadırlar. Kur'an-ı Kerim'in tümü mu'cizdir (yani i'caz ortaya koymak­tadır, insanların karşı çıkamayacakları, bir benzerini ortaya koyamayacakları nitelik taşımaktadır). Yüce Allah, insanlara Kur'an-ı Kerim'in en kısa suresi­nin bir benzerini ortaya koyabilmeleri için kendilerine meydan okumuş ancak insanlar bundan aciz kalmışlardır. Sadece bu bile tek başına, bütün insanların bu meydan okumaya karşı çıkmaktan aciz kaldıklarım ortaya koymak için ye­terli delildir. Onlardan böyle bir şeye teşebbüs eden, gülünç şeyler ortaya koymaktan başka bir şey yapamamıştır. Kur'an-ı Kerim'in bu i'cazınm yanısıra onda pek çok mucize de bulunmaktadır. Bazı yazarlar bu konuları birbirine karıştırarak birtakım mucizeler hakkında da i'caz ismini kullanmış, ilmi i'caz, tarihi i'caz, gaybi i'caz vb. gibi ifadelere yer vermişlerdir. Oysa bunlar Kur'an-i Kerim'in i'cazına ek bazı mucizelerdir. Bunların i'caz olarak adlandırılması bu ibarenin yanlış bir anlamda kullanılması demek olur. Gerçekte Kur'an-ı Ke-rim'de hem i'caz hem de mucizeler vardır. Biz ise burada Kur'an-ı Kerim'in i'cazından söz edeceğiz. Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığı bir benzerini yahut on suresinin bir benzerini ya da sadece bir suresinin bir benzerini ortaya koy­maya çağırmıştır. Ama insanlar bundan aciz kalmışlardır. Sadece bu bile akıl sahibi bir insanın Kur'an-ı Kerim'in rnu'ciz (insanları bir benzerini ortaya koy­maktan aciz kılan bir üstünlüğe sahip) kitap olduğunu anlamasına yeter. Dün­yada hangi insan bir veya iki satır bir şey yazıp sonra bütün insanlığı onun bir benzerini ortaya koymaları için meydan okumaya cür'et gösterebilir. Sonra da bütün insanların bundan aciz kalmaları söz konusu olabilir.

Kur'an-ı Kerim'in i'cazı hakkında çok şey yazılmış, sırf bu konuyla ilgili bir çok kitap te'Iif edilmiştir. Bu konuyla ilgili eserler ortaya koyan eski yazar­ların ileri gelenleri şunlardır: Hattabi, Rummani, Zemelkani, İmam Razi, İbni Suraka, Kadı Ebu Bekr el-Bakillani. Hadisçilerden de Mustafa Sadık er-Rafi'i.

Bu konuyla ilgili eserler ortaya koyanların tümü Kur'an-ı Kerim'in i'cazının sırrına temas etmeğe çalışmış bu açıdan onun beyanı (açıklama tarzı), fesa­hati, çekiciliği, anlam ve dil yönünden bütün üstün özellikleri kendinde topla­ması gibi hususlar üzerinde durmuşlardır. Bununla birlikte onun i'cazi hakkın­da yazılanların tümü bu konuda söylenebileceklerin ancak bir kısırımdan iba­rettir. Nasıl ruh, insan için bir sır ise Kur'an-ı Kerim'in i'cazı da öyle bir sırdır.

Nitekim şanı yüce olan Allah ruh hakkında şöyle buyurmuştur;

"Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilim­den ancak az bir şey verilmiştir". [52]

Bunun yanısıra Yüce Allah bu Kur'an-ı Kerim'i ruh olarak adlandırmıştır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Böylece sana da kendi emrimizden bir ruh vahyettik." [53]

Bir çokları Kur'an-ı Kerim'in i'cazı hakkında söz söylemiş olsalar da onun i'cazı daha büyük, daha kapsamlı ve daha ince sırlar içermektedir.

Kur'an-ı Kerim'in i'cazı ile ilgili eserler veren yazarlar i'cazla ilgili deliller ortaya koyma konusunda değişik stiller geliştirmişlerdir. Bazıları Kur'an-ı Ke­rim'in i'cazına onun içinde geçen mucizeleri delil göstermişlerdir. Bazıları A-rapların Kur'an-ı Kerim'in i'cazı önünde teslim olmalarını, onun i'cazına delil göstermişlerdir. Bazıları ortaya koyduğu anlamlardaki incelikleri ve bu konu­daki stilini Kur'an-ı Kerim'in i'cazma delil göstermişlerdir. Bazıları Kur'an-ı Kerim'in üslubu ile Resulullah (a.s.)'ın hadislerinin üslubu arasında apaçık fark olmasını Kur'an-ı Kerim'in i'cazına delil göstermişlerdir. Bazıları Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin değişik zamanlarda inmesine rağmen birbirleriyle uyumlu olmasını âyetleri ve sureleri arasında tam bir uyum olmasını, onun i'cazına delil göstermişlerdir. Bazıları onun beşer gücünün ulaşamayacağı şekilde de­ğişik üslupları, beyanı ve fesahati kendinde toplamasını Kur'an-ı Kerim'in i'ca­zma delil göstermişlerdir. Bazıları onunla doğruya iletici diğer şeyler arasında apaçık fark olmasını, onun her konuda açık delile dayanmasını ve onun her şeyden üstün, her konuda doğruya iletici olmasını Kur'an-ı Kerim'in i'cazına delil göstermişlerdir. Bazıları gerek fertlerin ve gerekse toplumların ıslah edilmesi (düzene kavuşturulması) konusunda oldukça üstün siyasetler or­taya koymasını Kur'an-ı Kerim'in i'cazına delil göstermişlerdir. Bazıları da Kur'an-ı Kerim'in harflerinin, kelimelerinin, cümlelerinin, âyetlerinin ve surele­rinin büyük üstünlüklere sonsuz güzelliklere sahip olmasını, onun i'cazma de­lil göstermişlerdir.

Daha önce söylediğimiz üzere bir çokları i'cazdan söz ederken Kur'an-ı Kerim'de neyin i'caz neyin mucize olduğunu birbirine karıştırmışlardır. Burada önemli olan i'caz üzerinde yazı yazanların çoğunun bu konu üzerinde durmak­taki gayelerinin Kur'an-ı Kerim'in beşeri kaynakh olmasının imkânsızlığını is-bat etmek olmasıdır. Ancak ifade ettiğimiz üzere i'caz, mucizelerden farklıdır. î'caz üzerinde duranların hepsi bunun sırrını ortaya koymaya gayret etmiş­lerdir. Ancak i'cazın sırrı, herhangi bir kimsenin mükemmel bir şekilde ve ek­siksiz olarak ifade edebileceğinin çok üstünde, çok büyük ve çok inceliklidir. Ancak bu Kur'an'ın Hz. Muhammed (a.s) tarafından hazırlanmış olmasının veya esas itibariyle beşeri kaynaklı olmasının imkânsızlığının isbat edilme­sine gelince bu konuda sayılamayacak kadar delil vardır. Kur'an-ı Kerim'in i'cazı, mucizeleri ve gerek kendi hakkında, gerekse başkaları hakkında nor­malde insandan kaynaklanması mümkün olmayan pek çok şey içermesi bu konudaki delillerdendir. 'el-Esas fi't-Tefsir' ve 'er-Resul' (a.s) adlı kitapları­mızda bu konularda bilgiler vermeye çalıştık. Ancak söylediğimiz gibi bu Kur-'an'm Allah'ın katından olduğunun isbatı konusu, onun i'cazı konusundan daha kapsamlı ve daha geniştir. Bu Kur'an'm Allah katından olduğuna dair deliller daha çok ve daha kapsamlıdır. Kur'an-ı Kerim'de, Yüce Allah'ın Resulullah (a.s)'ı uyarmasına dair itab (uyarı, azarlama) âyetlerinin bulunması, onun Allah katından olduğunun delillerindendir. Kur'an-ı Kerim'in bazı âyetlerinin ancak uzun bir bekleyişten sonra inmesi onun Allah katından olduğunun delil­lerindendir. Kur'an-ı Kerim'in inişi sırasında Resulullah (a.s)'ta görülen durum ve onun hemen arkasından fesahatta, belagatta ve manada benzeri olmayan bir Kur'an metninin ortaya konması onun Allah katından olduğunun delillerin­dendir. Resulullah (a.s)'ın Kur'an'ın emriyle ehli kitabı kendisiyle lanetleş-meye (yani kim yalan söylüyorsa Allah'ın lanetinin onun üzerine olması için dua etmeye) çağırması, yine yahudileri Ölümü istemeye çağırması Kur'an-ı Kerim'in Allah katından olduğunun delillerindendir. Bütün bunlar Kur'an-ı Ke­rim'in Rabbani kaynaklı olduğunun apaçık delillerindendir. Sonra her insan bir konuda yalnız kendine özel bir başarı gösterirse onun kendisine nisbet edil­mesinden hoşlanır. Eğer Kur'an Rabbani olmasaydı Resulullah (a.s) da onu kendine nisbet ederdi ki o böyle bir şeyden uzaktır.

Eğer: "Çağrısının daha etkili olması, daha çok kimsenin çağrısını kabul etmesi için getirdiği şeyi Rabbine nisbet etmiştir" denirse buna verilecek ce­vap gayet basittir. Buna karşı: "Öyleyse neden bütün sözlerini O'na nisbet etmedi?" sorusunu sorarız. Sonra Resulullah (a.s)'ın doğruluk ve güvenilirlik Özellikleri bizzat düşmanları tarafından bile itiraf edilmişti. Ortada gerçeğin ve kendisine uyanların şahitlikleri onun doğruluğun zirvesinde olmasından başka bir şeyi kabul etmeyecek derecededir.

Kur'an-ı Kerim'de yer alan geçmişe ait haberler, gayb alemine ait gerçek­ler, öğrenim yoluyla veya firasetle (zeka gücüyle) ulaşılması mümkün olma­yan şeylerdir. Bunlar onun Rabbani kaynaklı olduğu konusunda konuşan delil­lerdir.

Bütün bu delillerin tacı da O'nun okuma, yazma bilmeyen ümmi biri olması ve hayatı boyunca zamanının ilim adamlarından herhangi biriyle irtibat kur­duğuna dair bir şey bilinmemesidir. [54]

Bütün bunlar ve bunun dışında pek çok şey bu Kur'an'ın Allah katından olduğunu isbat eden delillerin arasına girmektedir. Ancak özellikle i'caz konu­sundan söz edilince bu geniş kapsamlı alanın içine giren konulardan sadece biri üzerinde durulmuş olur. Bu itibarla sadece i'cazdan söz edilirken özellikle bu tabirin içerdiği konu üzerinde durulması gerekirdi ve böyle de olmuştur. Ancak bu konuda söylenenlerin tümü i'cazm bütün sırlarını ortaya koymaktan uzaktır.

Bazıları Kur'an-ı Kerim'in gerek ona düşman olanları ve gerekse dostlarını etkileme güçlerinden söz etmişlerdir. Bu etki gerçekte i'cazdan kaynaklanan bir etkidir. Kur'an-ı Kerim'in i'cazı insanların onun bir benzerini ortaya koy­maktan aciz kalmaları ile kendini göstermektedir. Ancak i'cazın bütünüyle kavranması insan gücünün üstünde bir şeydir. Biz de bu girişten sonra ilim adamlarının i'caz hakkında söylediklerinin bazılarını aktarıyoruz:

Suyuti, el-Itkan'da şöyle söylemiştir: [55]

"Kadı Ebu Bekr şöyle söylemiştir: "Kur'an-ı Kerim'in i'cazı onun ifade düzenlerinde, ifadelerin bir araya getirilmesindeki intizamda ve ibarelerin gayet mükemmel bir şekilde yerli yerince yerleştirilmesinde kendini gös­termektedir. O aynı zamanda Arap dilinde alışılmış olan bütün edebi stiller­den ve onların konuşmalarında kullandıkları uslublarm tümünden fark­lıdır. Bu yüzden ona karşı çıkmaya güç yetirememişlerdir. Kur'an-ı Ke­rim'in uslub ve nazmının ise esas alınacak bir başka örneği ve kendisiyle bağlantı kurulucak bir önderi mevcut değildir. (İlim adamlarının) ortak görüşleriyle bir benzerinin ortaya konması da mümkün değildir. Biz i'cazın Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde daha açık, bazı yerlerinde ise daha ince ve kapalı olduğuna inanmaktayız. İmam Fahruddin şöyle söylemiştir: "İ'caz (Kur'an-ı Kerim'de) fesahat, uslubda benzerinin olmaması, bütün kusurlar­dan salim olma gibi yönlerle kendini göstermektedir." Zemelkani de şöyle söylemiştir: "İ'caz (Kur'an-ı Kerim'de) kendine özel bir ifade tarzının ol­masıyla kendini göstermektedir. Ayetlerinde geçen ibareler hem terkib hem hece (vezn) yönünden dengelidir. İfadelerinde gerek lafız ve gerek mana yönünden bütün ifade sanatları biraraya getirilmiş anlatılmak istenen mana da en güzel şekilde ortaya konmuştur."

İbnu Atiyye de şöyle söylemiştir:

"Çoğunluğun ve derin kavrayış sahibi ilim adamlarının ortak görüş­lerine göre Kur'an-ı Kerim'de i'cazın kendini gösterdiği yönler şunlardır: Nazımları (ifade güzellikleri), anlamlarının doğruluğu, ibarelerinde fesa­hatin ardarda gelmesi. Bu, Yüce Allah'ın ilminin her şeyi kuşatması bunun gibi O'nun sözünün de her şeyi kuşatması dolayısıyladır. Kur'an-ı Kerim'de lafızların düzeni O'nun ilminin her şeyi kuşatmasındandır. Şöyleki bir iba-

reden sonra ancak onun ardından kullanılabilecek bir ibare gelmekte, bir manayı başka bir mana açıklamaktadır (yani ibareler, cümleler ve âyetler arasında hem lafız yönünden hem de mana yönünden mükemmel bir u-yum mevcuttur- Çeviren). Üstelik bu Kur'an-ı Kerim'in başından sonuna kadar böyledir..."

Bu itibarla Kur'an-ı Kerim'deki ifadeler son derece mükemmel bir fesa­hat ile söylenmiştir... Bir edebiyatçı bir kasideyi veya konuşma metnini bir yıl boyunca inceler sonra ona bakar ve bazı yerlerini değiştirme ihtiyacı du­yar. Bu her konuda böyledir. Ama Yüce Allah'ın kitabından bir tek kelime çıkarılıp sonra yerine ondan daha güzelinin yerleştirilmesi için Arap dilin­deki bütün kelimeler gözden geçirilse bulunamaz. Biz bazı yerlerdeki gü­zellikleri iyi anlayabildiğimiz halde bazı yerlerdeki güzellikler bize gizli kal­maktadır. Çünkü biz bu konuda o dönemde yaşamış olan Araplar kadar ince zevk ve güzel kavrayış sahibi değiliz. Araplarla bütün dünyaya karşı delil or­taya konmuştur. Çünkü onlar fesahati iyi bilen ve karşı koymayı becerebilen kimselerdi. Bunun gibi Hz. Musa (a.s) büyücülere karşı mucize göstermek, Hz. İsa (a.s) da tabiplere karşı mucize göstermek suretiyle delillerini ortaya koymuşlardı."

Isbahani, Tefsir'inde şöyle söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim'e özel i'caz, ona özel nazım (ifade güzelliği) ve beyânla (açıklama tarzıyla) kendini göstermektedir. Nazmın mu'ciz (i'caz ortaya ko­yucu) olması sözün nazmının açıklanmasına, sonra bu nazmın onun dı-şmdakilerden farklı olduğunun ortaya konmasına dayanır. Bu itibarla diyo­ruz ki: İfadenin (te'lifin) mertebeleri beştir: Birincisi: İsim, fiil ve edat türü kelimelerin ortaya çıkarılması için açık okunan harflerin biraraya getirilme­si. İkincisi: Anlamlı bir cümle oluşturulması için bu kelimelerinin bir araya getirilmesi. Üçüncüsü: Bunların belli kurallara göre, durma yerleri, girişleri, çıkışları olacak şekilde bir araya getirilmesi ki buna manzum (metin) denir. Dördüncüsü: Bununla birlikte ibarelerin sonlarında seci' (ses uyumu) oluşturulması. Bu şekildeki bir metne de musecce' denir. Beşincisi: Bu belir­tilene ek olarak bir vezin (hece uyumu) oluşturulması. Buna göre oluştu­rulan metine de şiir denir. Metin ya doğrudan doğruya karşıdakine arzedilir ki buna konuşma denir; ya da yazılı bir şekilde iletilir ki buna da risale (mektup, yazılı metin) denir. İşte söz türleri bu beş kısmın dışına çıkmaz. Bunların her birinin özel bir nazmı (ifade tarzı) bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim, sayılanlardan hiç birinin nazmına delalet edecek nitelikte olmayan bir nazımla bunların tümünün gü-zelliklerini kendinde toplamıştır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'e ne risale denebilir, ne konuşma metni denebilir, ne şiir denebilir ne de seci' denebilir. Ona ancak söz denebilir. Belagat ehli biri ona kulak astığında onunla diğer nazımlar ara-sındaki farkı hemen anlar.

İşte bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Oysa o çok ulu bir kitaptır. Batıl ona ne önünden ne de arkasından ge­lebilir. (O) hikmet sahibi, çok övülen (Allah) tarafından indirilmedir." [56]

Yüce Allah bu ayeti kerimesiyle onun telifinin (söyleniş tarzının) insan­ların aralarında kullandıkları nazım tarzları üzere olmadığını, dolayısıyla diğer kitaplarda olduğu gibi herhangi bir ilave veya çıkarma ile değiştiril­mesinin mümkün olmadığını hatırlatmıştır."

Ebu Havyan et-Tevhidi şöyle söylemiştir:

"Bender el-Farisi'ye Kur'an-ı Kerim'de i'cazm yeri hakkında soru sorul­du. O da şu cevabı verdi: "Bu içinde haksız bir anlam bulunan bir sorudur. Bu: "İnsanın insandaki yeri nedir?" demene benziyor. İnsanın insanda bir yeri yoktur. İnsana bir bütün olarak işaret ettiğin zaman gerçeği ortaya koy­muş ve insanın bizzat kendini göstermiş olursun. Kur'an-ı Kerim için de aynı şey söz konusudur. O bütün olarak üstünlüğe sahip olduğundan ondan herhangi şeye işaret edilse bu mana onun şahsında bir âyet, onu (anlamaya) çalışan için bir mucize ve onu söyleyen için bir ihdayet unsuru olur. Yüce Allah'ın sözündeki gayelerinin tümünü ve kitabındaki sırlarını anlamak insan gücüyle başarılabilecek bir şey değildir. Bu yüzden onun yanında akıllar hayrete düşmüş, gözler açılıp kalmıştır."

Hattabi de şöyle söylemiştir:

"İlim adamlarının çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'deki İ'caz üzerinde du­rurken genellikle onun belagatını ele almışlardır. Ancak bunun tafsilatına inmeleri zor olmuştur. Yine ondaki gönüllere hoş gelen düzene kulak asmışlardır. Araştırmalardan çıkan sonuca göre sözün değişik türleri bulun­maktadır. Bunlardaki anlatım dereceleri birbirinden farklı olmaktadır. Ba­zıları vardır ki, beliğ, sıkı ve serttir (yani anlaşılması zor edebi ifadeler içerir). Bazıları da vardır ki fasih, yakın ve kolaydır (yani ifadeler düzgün ol­makla birlikte anlaşılması kolay ve insan zihnine yakındır). Bazıları da vardır ki, normal stilde ve gayet açık, rahat anlaşılabilecek niteliktedir. Bun­lar övgüye değer, üstün nitelikle sözlerin türleridir. Birincisi bunların en üst derecede olanıdır. İkincisi orta derecededir, üçüncüsü ise en alt derecede ve normal konuşmaya en yakın olanıdır. Kur'an-ı Kerim'in belagatı bu tür­lerin hepsinden belli ölçülerde almıştır. (Yani hem beliğ ve üstün nitelikli, hem fasih ve net, hem de kolaylıkla anlaşılabilecek şekilde açıktır -Çe­viren). Bu türlerin her birinden bir şekil almış onları bu özelliklerin dü­zenine göre düzenlemiştir. Hem üstünlük ve hem de tatlılık, alıcılık özel­liklerini kendinde toplayan bir söz dizimi ortaya koymuştur. Bu özellikler yalnız başlarına ele alınınca adeta birbirlerine ters gibi görünür. Çünkü tatlı, alıcı bir ifade kolay anlaşılan bir ifadedir. Üstün mahiyetli, örtülü görünen ifadeler ise biraz zor anlaşılır. Kur'an-ı Kerim'in nazmında bu iki özelliğin birbirleriyle uyum içinde bir araya gelmesi, Resuhıllah (a.s)'ın peygamber­liğine açık bir delil olmak üzere verilmiş Kur'an-ı Kerim'e Özel bir üstün­lüktür. Bir insanın onun bir benzerini ortaya koyması çeşitli sebeplerden do­layı imkânsızdır. Bunlardan bazıları: Çünkü onların bilgileri Arap dilinde kullanılan bütün isimleri ve bunların her birinin ne gibi yerlerde, ne gibi anlamlarda kullanıldığını bilecek kadar geniş değildir. Onlar, bütün bu ke­limelere verilen farklı farklı anlamların tümünü birden bilebilecek kadar geniş bir kavrayışa sahip değildirler. Bir metnin ortaya konmasında kulla­nılan bütün ifade tarzlarını, edebi sanatları, bunların birbirleriyle olan bağ­lantılarını bilebilecek kadar mükemmel bir bilgiye sahip değildirler ki, ifade tarzları ve edebi sanatlar arasından bu sözün bir benzerini ortaya koymada kullanılabilecek en güzel tarzı ve sanatı seçebilsinler. Bir söz şu üç unsurdan meydana gelir: (Tabii olarak) oluşan lafız (ibare), bununla ortaya konan an­lam ve bu ikisi arasındaki bağlantıyı sağlayan nazm. (Yani mesela "insan" dendiği zaman ağızdan çıkan "insan" sözü veya bunun yazılı şekli lafız yani ibaredir. Bunun insan olarak bilinen varlığa delalet etmesi onunla kastedi­len anlamdır. "İnsan" denince veya bu kelimenin yazılı şekli görülünce söz konusu varlığın akla gelmesi ise anlam ile lafız arasındaki bağlantıyı sağla­yan nazımdır. Bu üç unsur gerek kelimeler için ve gerekse cümleler için ge­çerlidir. -Çeviren)

Kur'an-ı Kerim üzerinde düşündüğümüz zaman bu üç unsurun son de­rece üstün ve mükemmel bir şekilde ortaya konduğunu görürüz. Öyle ki, onda kullanılmış olan ibarelerden daha fasih, daha oturaklı ve daha tatlı i-bareler göremeyiz. Yine onun nazmından daha güzel, okunuş ve şekil bakı­mından ondan daha iyi bir nazım göremeyiz.

Anlamlarına gelince; akıl sahibi herkes ondaki anlamların çok ileri se­viyede ve çok üstün derecede olduğunu kabul eder. Bu üç özellik birtakım söz türlerinde birbirinden farklı derecelerde bulunur. Ama onların hepsi birden en mükemmel derecede sadece her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Allah'ın sözünde bir araya gelmiştir. Bundan çıkan sonuç şudur: Kur'an-ı Kerim kesin olarak mu'ciz (i'caz sahibi) bir kitaptır. Çünkü o Allah'ın bir­liğini, O'nun her türlü eksiklik, zatına yakışmayan özelliklerden münezzeh olduğunu, O'nun sıfatlarını en fasih lafızlarla, en güzel nazımlarla ve en doğru anlamlarla ortaya koymuştur. Yine aynı şekilde (insanları) O'na itaat etmeye çağırmış ve haramı, helâli, yasağı, mubahı açıklayarak, öğüt vererek, doğruyu göstererek, iyiliği emredip kötülükten nehy ederek, güzel ahlâklara yöneltip kötü ahlâklardan sakındırarak, her şeyi tam yerli yerine koyarak O'na (Allah'a) kulluk yolunu açıklamıştır. Öyle ki hiç bir şey ondan daha uygun görülemez ve hiç bir şeyin ondan daha çok akla yatkın olması tasav­vur edilemez. Geçmiş çağların haberlerini ve Allah'ın daha önce yaşamış olanlara inen azaplarına dair bilgileri içermiştir. Bunun yanısıra bazı kısım­lar da gelecek çağlarda olacak şeylerle ilgili haberler içermektedir. Bunları verirken kendisine çağırdığı şeye icabet edilmesinin gerekliliğinin daha ke­sin bir şekilde anlaşılması, emredilenin yerine getirilmesinin nehyedilen-den de sakmılmasınm daha iyi sağlanması için hüccet ile hakkında hüccet gösterileni, delil ile hakkında delil gösterileni bir arada vermektedir, bilin­diği üzere bütün bu sayılanların ortaya konması ve bunların bütün unsur­larının tam bir düzen ve uyum içinde bir arada verilmesi insan gücünün aciz kalacağı ve kudretlerinin ulaşamayacağı bir iştir. Bu yüzden yaratıklar onun önünde durmak zorunda kalmış ve bir benzerini ortaya koymak sure­tiyle ona karşı çıkmaktan veya şekil yönünden bir benzerini ortaya koyarak ayrılık çıkarmaktan aciz kalmışlardır. Ben Kur'an-ı Kerim'in i'cazı konu­sunda insanların dikkatlerinden kaçan bir hususa işaret etmek istiyorum. O da kalplerde bıraktığı iz ve gönüllerde meydana getirdiği etkidir. Kur'an-ı Kerim dışında manzum olsun mensur olsun herhangi söz dinlesen din­leme işi bittikten sonra kalbinde ondan bir lezzet ve tatlılık kalır. Zevk ve saygı sahibi olanların kalplerinde kalacak olan iz ise daha başka türlü olur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak onu baş eğmiş, Allah'ın korkusuyla parçalanmış görürdün. İşte biz bu örnekleri, belki düşü­nürler diye insanlara veriyoruz." [57]

Yine şöyle buyuruyor:

"Allah sözün en güzelini (ifadeleri) birbirine benzeyen ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra deri­leri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. Bu Allah'ın hidayetidir. Di­lediğini bununla hidayete eriştirir. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiç bir yol gösterici yoktur." [58]

Rummani şöyle söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim'in i'cazı, sebeplerin olmasına, şiddetle ihtiyaç duyul­masına ve bu konuda bütün herkese meydan okunmasına rağmen ona karşı bir benzerinin ortaya konamaması ile, bunun yanısıra ifade güzelliğiyle, be­lagatla, geleceğe dair haberler içermesiyle, alışık olunana uymaması (yani alışık olunanın üstünde özelliklere sahip olmasıyla) ve her mucizeye üstün çıkmasıyla kendini göstermektedir. Alışık olunana uymaması ile kastedilen

şudur: İnsanlar arasında söz ve ifade tarzları konusunda şiir, seci, hitab, risaleler, nesir gibi bilinen bir takım türler vardı. İnsanlar arasındaki konuş­malarda ve yazılarda bu türler kullanılırdı. Ama Kur'an-ı Kerim bu alışıl­mış ifade tarzlarının hiç birine benzemeyen bu sayılanların tümünden daha güzel, sözün en güzeli sayılan ifade tarzının bile üstünde ayrı bir stille gel­miştir. Bütün mucizelerden üstün olması da şundan dolayıdır: Onun belirti­len şekildeki i'cazı bütün açıklığı ile kendini göstermektedir. Ama denizde bir yol açmak yahut bastonu yılana çevirmek veya buna benzer bir mucize şeklinde ortaya çıksaydı o zaman mucize konusunda sadece tek bir yol (tarz) ortaya konmuş olacaktı. Ama o alışık olunanın üstüne çıkmış ve insanlara bir benzerini ortaya koyabilmeleri için imkân bırakmamıştır."

Barizi, 'Envâru't-Tahsil fi Esrâri't-Tenzil' adlı kitabının baş tarafında şöyle söylemiştir:

"Bil ki, aynı anlamın birbirinden daha güzel sözlerle ifade edilmesi mümkündür. Bunun gibi bir cümlenin iki parçasından her birinin yerine diğer parçasına daha uygun bir ifade bulunabilir. Bunun için mutlaka cüm­lelerin anlamlarının ortaya konması {yani neyin ifade edilmek istendiğinin tesbit edilmesi) yahut onlara uygun düşen bütün ibarelerin tesbit edilmesi sonra bunlardan en uygun, en fasih olanının kullanılması gerekir. İnsan için bütün bunların gerçekleştirilmesi çoğu zaman imkânsızdır. Ancak bu Yüce Allah'ın ilminde hazır vaziyettedir ve hemen gerçekleşir. İşte bu yüz­den Kur'an-ı Kerim sözlerin en güzeli ve en fasihi olmuştur. Bunun yanı-sıra fasih ve en fasih, tatlı ve en tatlı olanı yerine göre birlikte içermektedir. Bu konuda (Yüce Allah'ın kitabında) çeşitli örnekler mevcuttur. Bunlardan biri Yüce Allah'ın şu sözüdür:

"Her iki cennetten devşirilen meyveler de (oradakilere) yakındır." [59]

(Bu ayeti kerimenin metninde: "Ve cenâ'l-cenneteyni dân" denmektedir). Bunun yerine: "Ve semeru'l-cenneteyni karib" (bu ifade de yukarıdakiyle aynı anlama gelir) denseydi cinas sanatı itibariyle yukarıdaki ifadenin yerini tut­mazdı. Çünkü (meyveler anlamındaki "semer" kelimesiyle aynı anlama ge­len) "cenâ" ile "cennet" arasında bir ses uyumu (cinas) vardır. Bir diğer yön­den de "semer" dendiği zaman bu kelime ile kastedilen meyvelerin devşiril-miş olup olmadığı konusunda kesin bir anlam çıkmaz. (Ama "cenâ" dendiğin­de burada kastedilen meyvelerin devşirilmiş olduğu anlaşılır). Ayrıca durma yerleri (fasılalar) arasında bir ses uyumu mevcuttur. (Mesela: Bu ayeti ke­rimeden bir önceki ve somaki ayeti kerimelerin her ikisinin de sonu "tukez-zibân" diye bitmektedir. Dolayısıyla bu ayeti kerimenin sonundaki "dân" keli­mesi ile bu kelime arasında bir ses uyumu mevcuttur. Ama "karib" denmiş olsaydı bu ses uyumu olmayacaktı. -Çeviren) Bir diğer örnek de Yüce Allah'ın şu sözüdür: "Sen daha önce ne bir kitap okuyor ne de onu elinle yazıyordun." [60]

(Burada "okuyordun" anlamına "tetlu" kelimesi kullanılmıştır). Bu kelime okunuş itibariyle "tekra'u" kelimesinden daha hafiftir. Çünkü "tekra'u" keli­mesinin sonu "hemze" ile bitmektedir. Bir başka örnek: "Bu (Kur'an-ı Kerim) doğruluğunda şüphe olmayan bir kitaptır." [61] (Burada "şüphe yoktur" an­lamında "lâ reybe" tabiri kullanılmıştır.) Bu ibare "lâ şekke" ibaresinden daha hafiftir. Çünkü "lâ şekke" tabirindeki idğam ağırlık oluşturmaktadır. Bu yüzden "reyb" kelimesi daha çok kullanılmıştır. "Gevşemeyin" [62] sözünde de bu durum söz konusudur. (Bu anlamda: "Ve lâ tehinu" ibaresi kullanıl­mıştır.) Bu ibare "ve lâ ted'afu" ibaresinden daha hafif olduğu için daha gü­zeldir. Yine: "Rabbim! Doğrusu benim kemiklerim zayıfladı." [63] sözünde de bunu görüyoruz. (Burada "zayıfladı" anlamında "vehene" kelimesi kullanıl­mıştır.) Bu kelime "da'ufe" kelimesinden daha güzeldir. Çünkü fetha (üstün), dammeden (ötreden) daha hafiftir. Yine: ("İman etti" anlamındaki) "Amene" kelimesi "saddaka" kelimesinden daha hafiftir. Bu yüzden bu kelime Kur'an-ı Kerim'de "saddaka" kelimesinden daha çok kullanılmıştır. "Gerçekten Allah seni bize üstün kıldı" [64] sözünde geçen ("üstün kıldı" anlamındaki) "âsere" kelimesi "faddala" kelimesinden daha hafiftir. Yine ("verdi" anlamındaki) "âtâ" kelimesi "a'tâ" kelimesinden daha hafiftir. Yine ("uyar"anlamındaki) "enzir" kelimesi "havvif' kelimesinden daha hafiftir. Aynı şekilde: ("Sizin için daha hayırlıdır" anlamındaki) "hayrun lekum" ibaresi "efdalu lekum" iba­resinden daha hafiftir. Yine bunun bir benzeri: ("Bu Allah'ın yaratığıdır" an­lamındaki) "hazâ halku'llah" ibaresinde geçen "halk" kelimesi "mahluk" kelimesinden daha hafiftir. ("Nikahladı" anlamındaki) "nekeha" kelimesi "tezevvece" kelimesinden daha hafiftir. Çünkü "fe'ale" vezni "tefe'ale" vez­ninden daha hafiftir. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim'de "nikâh" kelimesi daha çok kullanılmıştır."

Üstad Mustafa Sadık er-Rafi'i'nin Kur'an-ı Kerim'in ve onun i'cazının özel­liği hakkında oldukça parlak fikirleri vardır. Kur'an-ı Kerim'in i'cazının bazı sır­larım Öğrenmek için burada onun açıklamalarındım bazı iktibaslar yapıyoruz:

Kur'an-ı Kerim'in özelliği hakkında söylediklerinden bazıları şöyledir: "Arş'ın etrafına indirilmiş âyetler. Yerin bir göğü var. Onlar (o âyetler) de onun yıldızları diğer bir ifadeyle oradaki ilahi askerler. Onun için (Kur-'an-ı Kerim için) bir üstünlük olarak onda ilimler geniş bir şekilde verilmiş, ona ruhlar gruplar halinde yönelmiş, kalpler onun önünde kapanmış ve Örtüleri çekilmiştir..." [65]

"Öyle ibareler ki şiddetlendiği zaman azgın denizin dalgaları gibi, durul­duğu zaman ise öbür hayatının (ahiret hayatının) nefesleri gibi. Dünyadan söz ediyor. Dünyanın direği ve düzeni onda. Ahireti tanıtıyor. Ahiretin cen­neti de şiddetli azabı da onda tanıtılıyor. Allah'ın kereminden bir şey vaad ettiği zaman ağızlar gayıplara gülmeye başlar. Allah'ın azabından bir şey vaad ettiği zaman da diller kalpleri saran bir ateşle titremeye başlar..." [66]

Yine Kur'an-ı Kerim'in i'cazının hakikatinden de sözetmektedir. Bu konu­da söylediklerinden bazıları da şöyledir:

"Kur'an-ı Kerim, i'caz kelimesinden mutlak olarak anlaşılan manada (yani bu kelimenin sözlük anlamının ortaya koyduğu şekilde) mu'cizdir (i'caz sahibidir). Çünkü acziyet ortaya konmasıyla bir şeyin imkânsızlığı ifade edilmiş olur. (Kur'an-ı Kerim) ise insan kabiliyetinin hiç bir şekilde ulaşamayacağı bir şeydir. Ona ulaşmanın (onun gibi bir şeyi ortaya koyma gücüne ulaşmanın) ne bir yolu ne de bir imkânı vardır. O diğer ilahi eserler gibi bir eserdir. Var ediliş yönünden ve mahiyet itibariyle onlar (diğer ilahi eserler) gibidir. Onlardan ayrı olarak bir de diğer bütün maddelerin eritikle-rinden süzülüp elde edilmiş lafızları ihtiva etmektedir. Sanıyoruz ki, nasıl insan bütün alemin bir özü, bir ruhi görünümü (sureti) ise bu da insanın bir ruhi görünümüdür (suretidir)..." [67]

Kur'an-ı Kerim'in üslubundan söz ederken de şunları söylemiştir:

"Uslub, Arapların dilinde Arapça i'cazın bir maddesidir. Üsluba giren ne varsa hepsi i'cazdandır." [68]

Arapların üsluplarının nitelikleri hakkında bilgi verdikten sonra da şunları söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim'in üslubu karşılarına çıkınca onlar kendilerinin değişik hitabet sanatları ve konuşma stilleri üzere oluşturdukları eserlerinin ta­mamının birbirleriyle eşit seviyede olduğunu, içlerinden herhangi birinin benzeri ortaya konamayacak, diğer insanlar tarafından başarılamayacak bir üstünlüğe sahip olmadığını gördüler. Ancak (Kur'an-ı Kerim) gerek nazım stilleri, gerek terkib şekilleri, gerek kelimelerinin içindeki harflerinin uyu-

mu, gerek cümlelerinin içinde kelimelerinin uyumu ve gerekse bölümle­rinin içinde cümlelerinin uyumu açısından onları kendilerinden geçirecek derecede üstün bir heybetle, korkutucu bir mükemmelikle, derileri titrecek bir korkuya götürücü bir şekille karşılarına çıkmıştı. Böylece en güçlü kabi­liyetin bile zayıf kaldığını, kesin bir şekilde saltanata yerleştirilmiş bir kra­liçenin bile geri kaldığını gördüler. Edebiyatçıları onun (Kur'an-ı Kerim'in) ifadesinin kendilerinin kullanageldikleri ifade tarzlarından farklı olduğunu, onun terkibinin kendilerinin sahip oldukları dil fıtratının özünü, ruhunu teşkil ettiğini, Araplardan herhangi bir kişinin öyle bir şeye ulaşması (öyle bir başarı göstermesi) için ona karşı durmak için yol olmadığını, çünkü o-nun kendilerinin ruhlarının tanıdığı ve kalplerine doğan dili kullanmadaki en mükemmel seviyeye ulaştığını gördüler." [69]

Daha sonra i'cazın özelliği üzerinde duruyor ve bu konuda da şunları söy­lüyor:

"Bu konuda meydan okumayla ilgili ince bir anlam bulunmaktadır. Bi­zim kanatimize göre Araplar burada hayret verici bir şeyle karşılaşmışlardı: O da Kur'an-ı Kerim'in bazı âyetlerinde geçen tekrarlardır. Bu tekrarlarda aynı anlam farklı ibarelerle değişik tarzlarda ifade edilmektedir. Bazı kıssa­larla ilgili tekrarlar buna örnektir. Bunlar bazı yerlerde insanları (kötülük­ten) alkıyomak, onları (azapla) tehdid, kendilerine etraflıca öğüt verilmesi, hüccetin ortaya konması ve benzeri amaçlar için (bu kıssalar anlatılmakta), öte yandan bazı yerlerinde de nimetin ortaya konması, Allah'ın lütfuna dik­kat çekilmesi, nimetlerin ve onlara şükrün gereğinin hatırlatılması ve bu konuya giren benzer amaçlar dolayısıyla (söz konusu kıssalara yer verilmek­tedir)..." [70]

Daha sonra uzun bir açıklamanın ardından şunları söylüyor:

"Kur'an-ı Kerim'de sürekli devam eden i'cazın ilginç bir görünümü bu­lunmaktadır. Tanınması için iyice dikkat vermeye ve pek fazla zorlanmaya gerek yoktur. İnsanların üsluplarından bir şeye itiraz edenin (yani insan­ların usluplarındaki yanlışlıkları, tutarsızlıkları görebilecek kadar bir kabili­yete sahip olanın) içine onun (yani Kur'an-ı Kerim'in) i'cazının manası kendiliğinden doğar. Çünkü o insan tabiatını aşan, sahasında tek, kendini yine kendiyle açıklayan bir (kitap)tır. Tıpkı oldukça güzel müziği olan bir müzikal sesin durumu gibi. Bu sesin güzelliğini anlamak için onu dinle­mekten başka bir şeye ihtiyaç yoktur. (Bunun gibi Kur'an-ı Kerim'in i'cazını ve üslubunun üstünlüğünü anlamak için de onu dinlemekten veya oku­maktan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Kur'an-ı Kerim'in i'cazı bu derece açık ve kendi kendini ortaya koyar niteliktedir. -Çeviren)

Onun terkibinin mahiyeti veya onun üslubu işte budur. O bütün edebi­yatçıların hitabette, konuşmada kullandıkları bütün stillere olan üstünlü­ğünü kendi kendine ortaya koymaktadır. Onun parçaları birbirleriyle ya­kınlık içindedir. Onun her âyeti nazım ve söyleniş tarzı itibariyle diğer âyet­lerinin her biriyle uyumludur. Anlamlar ve söyleniş amaçlan farklı da olsa bu uyum yine mevcuttur. Cümlenin mübtedası için de haberleri için de (yani başı ve sonu için de), tekrar edilenler için de aynı şey söz konusudur. O adeta tek bir parça gibidir." [71]

Daha sonra Kur'an-ı Kerim'in i'cazının bir başka görünümü hakkında şun­ları söylemektedir:

"Bundan sonra, bilirsin ki, sözün en fasihi, en beliği, kalbe en çok işle­yeni, lafzın sıcaklığını ve mananın nadir olanını kendinde toplayan, tabii o-larafc kendine karşı çıkılmasına imkân bırakmayacak üslubu en uygun şe­kilde ortaya koyanı söz olarak isteyip canlı bir varlık olarak gördüğün şeydir. O adeta okuduğun şeyi birbirinden farklı parçalarla karışık olarak ve -eğer san'atta basiret sahibi ve o konuda ilerlemiş biri isen- nefsindeki her giriş ye­rinden ona işleyen, hiç bir duyguyu bırakmaksızın hepsini etkileyen ve bü­tün ilgi ve hayretini kendine çeken seslerle sana iletir..." [72] Buna daha başka noktalan eklemekte ve şöyle demektedir: "Bir başka nokta da şudur: Kur'an-ı Kerim'in üslubunda bir yumuşaklık, değişime uyumluluk, yoruma açıklık görmekteyiz. Öyle ki, farklı çağların ta­biatlarının ortaya çıkarmış olduğu birbirini karşılayan pek çok görüşle ça-tışmamaktadır. (Yani çağlar değiştikçe fikirlerin ve anlayışların da değişiklik arzetmesine rağmen Kur'an-ı Kerim'in üslubu bunlarla çatışmamakta, de­ğişik cihetlerden yorumlanmaya açık bir mahiyet arzetmektedir -Çeviren)..." [73]

Kur'an-ı Kerim'in üslubuyla ilgili açıklamalannı bitirip Kur'an-ı Kerim'in nazmı ile ilgili açıklamalarına geçtikten sonra da şöyle demektedir:

"Bu, Kur'an-ı Kerim'in üslubuna Özel ve Arapların onun önünde dur­malarına, karşısındaki acziyetlerini itiraf etmelerine yolaçan sebeplerden o-lan özelliklerden söz ederken üzerinde durduğumuz konuların bir parçası­dır. Bu özellikler, Kur'an-ı Kerim'in nazmının ve terkibindeki stilin bazı ö-zellikleridir. Biz de şimdi bu stilin esası olan ve bu nazma özel i'cazm sırrı üzerinde duruyoruz..." [74] ve kendi kendini ortaya koyar niteliktedir. -Çeviren)

Onun terkibinin mahiyeti veya onun üslubu işte budur. O bütün edebi­yatçıların hitabette, konuşmada kullandıkları bütün stillere olan üstünlü­ğünü kendi kendine ortaya koymaktadır. Onun parçalan birbirleriyle ya­kınlık içindedir. Onun her âyeti nazım ve söyleniş tarzı itibariyle diğer âyet­lerinin her biriyle uyumludur. Anlamlar ve söyleniş amaçları farklı da olsa bu uyum yine mevcuttur. Cümlenin mübtedası için de haberleri için de (yani başı ve sonu için de), tekrar edilenler için de aynı şey söz konusudur. O adeta tek bir parça gibidir." [75]

Daha sonra Kur'an-ı Kerim'in i'cazının bir başka görünümü hakkında şun­ları söylemektedir:

"Bundan sonra, bilirsin ki, sözün en fasihi, en beliği, kalbe en çok işle­yeni, lafzın sıcaklığını ve mananın nadir olanını kendinde toplayan, tabii o-larak kendine karşı çıkılmasına imkân bırakmayacak üslubu en uygun şe­kilde ortaya koyanı söz olarak isteyip canlı bir varlık olarak gördüğün şeydir. O adeta okuduğun şeyi birbirinden farklı parçalarla karışık olarak ve -eğer san'atta basiret sahibi ve o konuda ilerlemiş biri isen- nefsindeki her giriş ye­rinden ona işleyen, hiç bir duyguyu bırakmaksızın hepsini etkileyen ve bü­tün ilgi ve hayretini kendine çeken seslerle sana iletir..." [76] Buna daha başka noktaları eklemekte ve şöyle demektedir: "Bir başka nokta da şudur: Kur'an-ı Kerim'in üslubunda bir yumuşaklık, değişime uyumluluk, yoruma açıklık görmekteyiz. Öyle ki, farklı çağların ta­biatlarının ortaya çıkarmış olduğu birbirini karşılayan pek çok görüşle ça-tışmamaktadır. (Yani çağlar değiştikçe fikirlerin ve anlayışların da değişiklik arzetmesine rağmen Kur'an-ı Kerim'in üslubu bunlarla çatışmamakta, de­ğişik cihetlerden yorumlanmaya açık bir mahiyet arzetmektedir -Çeviren)..." [77]

Kur'an-ı Kerim'in üslubuyla ilgili açıklamalarını bitirip Kur'an-ı Kerim'in nazmı ile ilgili açıklamalarına geçtikten sonra da şöyle demektedir:

"Bu, Kur'an-ı Kerim'in üslubuna özel ve Arapların onun önünde dur­malarına, karşısındaki acziyetlerini itiraf etmelerine yolaçan sebeplerden o-Ian özelliklerden söz ederken üzerinde durduğumuz konuların bir parçası­dır. Bu özellikler, Kur'an-ı Kerim'in nazmının ve terkibindeki stilin bazı ö-zellikleridir. Biz de şimdi bu stilin esası olan ve bu nazma özel i'cazın sırrı üzerinde duruyoruz..." [78]

Kur'an-ı Kerim'in nazmıyla ilgili bölümün giriş kısmının sonunda da şöyle

söylemektedir:

"Bilirsin ki i'cazın sırrı nazımda gizlidir. Bu nazmın da bir sonrası bu­lunmaktadır. Bildiğin üzere nazmın üç ciheti bulunmaktadır: Harflerde, ke­limelerde ve cümlelerde. Burada bu üç cihet de mevcuttur." [79]

Sonra harfler ve onların seslerinden etraflıca söz etmekte ve Kur'an-ı Ke­rim'in ses düzenindeki, ayeti kerimelerin bitiş yerlerindeki duraklar arasında görülen ses uyumundaki i'caz, bunun bu nazmdaki (Kur'an-ı Kerim'in naz-mındaki) yeri, Kur'an-ı Kerim'in çok sayıda cevap ve çok sayıda tekrar ihtiva etmekle (bıkkınlığa) yol açmadığı, ondaki tekrarların bıktırıcı olmadığı üze­rinde durmaktadır. [80] Bu arada Kur'an-ı Kerim'deki harflerin hems, cehr, kal-kale, safir gibi ses uyumu edebiyatıyla ilgili birtakım kuralların oluşturduğu bir usul çerçevesinde biraraya getirilmiş birbirleriyle uyumlu harflerden ibaret olduğundan söz etmektedir. Sonra bunun ayeti kerimelerde geniş anlatım, özlü anlatım, başlangıç ifadesi, cevap ifadesi gibi yerlerde nasıl farklılıklar ar-zettiği üzerinde durmaktadır.

Daha sonra kelimelerden ve onların harflerinden söz etmektedir. [81] Bu konuda söylediklerinden bazıları şöyledir:

"Kur'an-ı Kerim'in nazmında esas olan şudur ki, harfler sesleriyle, hare-keleriyle, konumlarıyla ve delalet ettikleri anlamlarıyla Öyle bir mükem­mellik arzetmektedirler ki, bir kelimenin fazla olduğuna veya bir harfin tam oturmadığına hükmedilmesi yahut bir şeyin yersiz kullanıldığının ileri sü­rülmesi veya bir şeye itiraz edilmesi mümkün değildir..." [82]

Bir başka yerde de şunu söylemektedir:

"Kur'an-ı Kerim'in nazmı gibisinde mutlaka cümlelerin anlamlarının gözden geçirilip sonra dil yönünden ona uymayan bir cümlenin bulunup ortaya çıkarılması, sonra manaya ondan daha uygun, delalet itibariyle ondan daha fasih, anlatım yönünden ondan daha beliğ, ifade tarzı yönünden on­dan daha mükemmel, ses yönünden ondan daha hoş bir cümlenin bulunup konması gerekir. Sonra çok geniş olmasına, .türlü şeylere delalet etmesine ve değişik yorumlara açık yanlarının bulunmasına rağmen bütün Kur'an-ı Ke­rim'in bu yönden ele alınması gerekir (sonuçta böyle değiştirilip yerine daha mükemmeli getirilebilecek bir cümle bulunamayacaktır)." [83]

Yine şöyle diyor:

"Kur'an-ı Kerim'de hiç bir harf ve hareke yoktur ki, gerek kullanıldığı yer ve gerekse kullanılış amacı yönünden insanı hayrete düşürmesin. Bu Kur'an-ı Kerim'deki bütün cümlelerin, kelimelerin ve harekelerin tek bir cihet üzere olduğu (yani hepsinin tek bir kaynak tarafından belirlendiği, bir bütünlük arzettiği) konusunda hiç bir şüphe bırakmamaktadır..." [84]

Daha sonra çeşitli örnekler veriyor ve bu Örneklerdeki i'caz yönleri üze­rinde duruyor. Bu konuda da şunları söylüyor:

"Kur'an-ı Kerim'de bir tek harf bile onun mu'ciz (i'cazh) nazmının ku­ralına aykırı değildir. Hatta câmid (son harekeleri değişmeyen) isimlerden başka bir şey içermeyen ayeti kerimeleri okuduğun zaman bile onlarda gerek nazım yönünden, gerek kelimelerin sıralanışı bakımından ve gerekse bir is­min öne almışı veya arkaya bırakıhşı bakımından olabilecek en mükemmel bir i'cazla karşılaşırsın. Oysa normalde bu gibi ifadeler, içinde i'caza delalet edecek bir şey ihtiva etmeyen türden ifadeler olur. Ama bu ifadelerde bile harflerin düzeni, kelimelerin cümle içindeki okunuş yerleri yahut ayeti ke­rimenin içinde yer aldığı kısımda ortaya konan anlamlardaki vurgularla di­ğer bir vurgu arasındaki uyum bakımından tam bir i'caz göze çarpar." [85]

Daha sonra cümlelerden ve kelimelerinden söz etmektedir. [86] Bu konuda söylediklerinden bazıları da şöyledir: "Lafızlar (ibareler) birbirinden farklıdır ama onların tam bir birlik (ittifak) içinde olduklarını görürsün. Yine ayrı ay­rıdırlar ama onları ancak toplu halde görürsün. Beyân (açıklama) sanatının değişik derecelerine geçer, belagatın menzillerinde (kademelerinde) dolaşır ama sen ondan ancak tek bir ruh tanırsın ki o güzel bir ritimle seni kendine çeker ve kalbine bir güzellik doldurur..." [87]

"Kur'an-ı Kerim'in terkibini, kelimelerinin onda kullanılan değişik stil­ler üzere olan dizilişini düşündüğün zaman hayrete düşersin. Öyleki, onu anlatmaya çalıştığın zaman kelimeler yetersiz kalır. Dilde kullanılan bütün kelimeleri araştırsan i'cazdan başka amacını en güzel şekilde ortaya koyacak, içinde olanları bütünüyle derli toplu bir şekilde verecek ve bu gerçeği en açık bir şekilde ifade edebilecek bir kelime bulamazsın." [88]

Bu bölüme son verirken de şunları söylemektedir:

"İ'cazm ortaya koyduklarının en çok hayret uyandırıcılarından biri de şudur: Bu yüce kitabın ortaya koyduğu anlamların aynısının ifade edilmesi için yine aynı Arapçadan başka lafızlar araştırılsa, onun üslubu ve şekli üze­re ve tercüme mahiyetinde bile olsa aynı anlamı ortaya koyacak bir başka metin hazırlanamaz. Bu işi Arap dilinin en başarılı edebiyatçıları da üst-lenseler ve bunlar birbirlerine yardımcı da olsalar yine başaramazlar. Arap dili son derece geniş bir dil olmasına rağmen bu konuda yetersiz kalmakta­dır. Öyle ki, bizzat onun (Kur'an-ı Kerim'in kullandığı) ibarelerin ve terkib-lerinin aynılarının dışında o anlamları ortaya koyacak ifadeler bulunamaz." [89]

Daha sonra (Kur'an-ı Kerim'in) terkibindeki yapıların ilginçliklerinden söz ediyor (ve şöyle diyor):

"...Bu Öyle bir şeydir ki, sen onun terkibine bakacak olursan gözün onun neresine takılsa mutlaka kelimelerin bir araya getirilmesi ve ibarenin şekil­lendirilmesi konusunda ilginç bir yapıyla karşılaşır. Onun gerek kendindeki, gerek tabiatındaki (yapısındaki) bu ilginçliği sana hemen, bu yapının ve ter­kibinin kesinlikle insan tabiatının ürünü olamayacağını, insanın benzer bir yapıyı esas alarak ona benzetmeksizin, yahut bazı örneklere dayanıp onlara göre hareket etmeksizin öyle bir şeyi ilk kez kendisi icad etmek suretiyle or­taya koymasının imkânsız olduğunu gösterir. Bunu anlamak için bir daya­nak bulmaya veya mukayese yapmaya ihtiyaç duymazsın. Sadece bakmak suretiyle bu gerçeği hemen anlarsın." [90]

Dil konusunda kendine özgü metoddan da söz ediyor ve şöyle diyor:

"Ayeti bir araba veya dil konusunda hikmet ve belagat sahibi birine oku­duğunda mutlaka onun nefsinin zayıflık göstermeden ve geri kalmadan o-nun çizgisine doğru gittiğini görürsün..." [91]

İşte Rafi'i Kur'an-ı Kerim'in i'cazıyla ilgili değişik yönleri bize böyle açık­lamaktadır.

Her okuyucu i'caz üzerinde araştırma yapanların ve konuşanların tümünün bunu bütün yönleriyle ortaya koymaktan aciz kaldıklarını görecektir.

Bu da i'cazın görüntülerinden bir başka görüntüdür. Artık bu konuda sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. [92]

 

Kur'an-I Kerim'in Mucizeleri

 

Daha önce Kur'an-ı Kerim'de i'caz ve mucizeler olduğunu söylemiştik. Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinin sayılması imkânsızdır. Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinin her biri onun Yüce Allah'ın katından olduğunu ve Muhammed (a.s)'in Allah'ın peygamberi olduğunu, bunda hiç bir şüphe ve tereddüde yer olmadığını isbat etmeğe yeter. Artık Kur'an-ı Kerim'in bütün mucizeleri ile i'cazı bir arada düşünülürse sonuç ne olur? Yine Kur'an-ı Kerim'deki mucizele­rin Resulullah (a.s)'ın mucizelerinin sadece bir kısmı olduğu düşünülünce (şüpheye yer kalır mı)? Kur'an-ı Kerim'in anlamları üzerinde düşünür ve ona okuma yazması olmayan bir adam vasıtasıyla ortaya konmuş bir kitap gö­züyle bakıldığında içinde sayılamayacak kadar çok mucize olduğu görülür. Ondaki anlamların ortaya konduğu yer -ki bu yer Arap yarımadasıdır- düşü­nülürse Kur'an-ı Kerim'deki bütün bu anlamların harikalar sınıfına girdiğini an­larız. Yine bu Kur'an-ı Kerim'in indirilmiş olduğu zaman üzerinde düşünürsek, Kur'an-ı Kerim'de ortaya konan anlamların onun indirilmiş olduğu zamanda aynen o kitapta yer aldığı şekliyle ortaya konmasının imkânsızlığını anlarız. Kur'an-ı Kerim'in insanın geçmişiyle ilgili olarak içerdiği bilgiler üzerinde düşünürsek pek çok harika ile karşılaşırız. İnsanın geliştirdiği ilmin ortaya çıkardığı şeylerden Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgiler üzerinde düşünürsek pek çok mucize ile karşılaşırız. İnsani ilimler olarak adlandırılan ilimler ve Kur'an-ı Kerim'de bunlarla ilgili olarak yer alan konular üzerinde düşünürsen pek çok harikayla karşılaşırsın. Yine Kur'an-ı Kerim'den çıkmış olan fıkıh gibi bütün zamanları kuşatan ilimler üzerinde düşünürsek mucizeler sınıfına giren pek çok harikayla karşılaşırız.

Kur'an-ı Kerim ilimlerinden çıkmış olan ilimlere baktığımızda pek çok hari­ka görürüz. Felsefecilerin şu üç konuda; bilgi, varlık ve değerler konularında nasıl yanılgılara düştüklerine bakar ve bunları Kur'an-ı Kerim'de yer alan bil­gilerle kıyaslarsak pek çok harikayla karşılaşırız.

Bunlar Kur'an-ı Kerim'de yer alan mucizelerden sadece bazılarıdır. Bütün bunları Kur'an-ı Kerim'deki hak ve doğru ile, tanıtım konusunda insanı onun hakkında birbirinden farklı şeyler söylemek dışmda bir şey ortaya koymaktan aciz bırakacak derecedeki incelikle birarada düşünürsen (bu kitabın ululuğunu daha iyi anlarsın). Allah ve ahiret günü konusunda söylenenler bunun en açık Örneğidir. Bütün bu sebeplerden dolayı Kur'an-ı Kerim'in mucizeleri konusu geniş bir konudur. İnsanın bu sahanın az bir bölümü hakkında bile bilgi edine­bilmesi için tefsircilerin bu konularda söylediklerini, Kur'an-ı Kerim'de ela alınan ilimlerin çoğu üzerinde ihtisas sahibi olanların söylediklerini okumaya ihtiyacı vardır. el-Esas fı't-Tefsir adlı kitabımızda okuyucuya bu konuda daha geniş bilgi vermeğe çalıştık. Ancak söylediklerimizin çokluğuna rağmen hepsi gayet geniş bir sahadan az bir parçadır. Bu Kur'an-ı Kerim'deki mucizelerin tümünü kim tesbit edip ortaya koyabilir (ihata edebilir).

Nitekim Yüce Allah bu kitap hakkında şöyle buyuruyor:

"De ki: "Onu göklerdeki ve yerdeki gizliliği bilen (Allah) indirdi. O çok bağışlayan, çok rahmet edendir." [93] Yine şöyle buyuruyor:

"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin gerçeğin kendi­si olduğunu ve övgüye lâyık olan ulu Allah'ın yoluna ilettiğini görmekte­dirler." [94]

Biz burada daha önce bu konu üzerinde duranların zikrettiklerinden ve Yüce Allah'ın lütfuyla bizim tesbit ettiklerimizden bazı örnekler vermekle ye­tineceğiz:                                                                                                  

Birinci olarak: Çağımızda sebepler hususunda ilerlemede, bu varlıklar ale­minin kanunlarını ve varlıklar aleminde olanları tesbit konusunda birbirleriyle yarışan ve bunları birbirlerine karşı yürüttükleri mücadelede kullanmaya çalışan iki büyük güç ortaya çıktı: Komünist doğu bloku ve kapitalist batı blo-ku. Çağımızda bu mücadelenin ortaya konduğu alanlardan biri de uzaydaki mücadeledir. Uydular, uzay istasyonları ve bunun dışında pek çok şeyin bu mücadelenin ortaya çıkardığı şeylerdir. Şimdi Yüce Allah'ın şu ayeti kerimele­rini oku:

"Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin hükümranlığı on­lara mı aittir? Öyleyse sebepler içinde (sebepleri kullanarak, göğe) yüksel-sinler. Onlar burada (çeşitli) fırkalardan oluşan bozguna uğratılmış bir ordu­dur." [95]

Burada sebeplere dayanarak yükselen iki kamptan söz edilmektedir. Bu iki kamptan biri yenilgiye uğratılacaktır. Biz şimdi bu iki kamp arasındaki mü­cadelenin başlangıcına şahid olmaktayız.

ikinci olarak: "Şüphesiz sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra Arş'ı kuşatan Allah'tır. O, geceyi kendisini durmadan kovalayan gün­düze örter. Güneş, ay ve yıldızları kendi buyruğuna baş eğmiş olarak var eden O'dur. Dikkat edin, yaratma ve emir O'na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah pek uludur." [96]

Bu ayeti kerime gecenin gündüzü kovaladığına delalet etmektedir. Bu ise ancak dünyanın dönmesi halinde mümkün olur. Çünkü gündüzün ışık kaynağı olan güneş yerin etrafında dönüyor olsaydı o zaman gündüz geceyi kovalıyor olurdu.

Üçüncü olarak: Kur'an-ı Kerim bizim için zamanı ve mekânı belli bir şekil­de tasvir etmiştir. Çağımıza gelininceye ve bazı yıldızların uzaklıklarını anlamamıza kadar bu insanın aklına gelecek bir şey değildi. Bazı yıldızların uzak­lıklarının gerçekten çok fazla olduğunu öğrendik böylece kâinatın insanın akıl edemeyeceği kadar geniş olduğunu anladık. Böylece Kur'an-ı Kerim'in muci­zelerinden bir mucizeyi de farketmiş olduk.

Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Göğü de biz güçle bina ettik ve biz onu genişleticiyiz." [97] Yine şöyle buyuruyor: "Doğrusu Rabbİnin katında bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir." [98]

Bir başka yerde de şöyle buyuruyor:

"Hayır. Yıldızların doğuş ve batış yerlerine (mevaki'ine) yemin ederim. Ki gerçekten bu, eğer bilirseniz, büyük bir yemindir." [99]

Dördüncü olarak: Arap yarımadasında yerin küre şeklinde olduğunu kim biliyordu.

Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesine bir bak: "Geceyi gündüzün üzerine buruyor, gündüzü de gecenin üzerine buruyor." [100]

Bu ayeti kerimede yerin küre şeklinde olduğuna işaret vardır.

Beşinci olarak: Son dönemlerde ortaya çıkan çeşitli alanlarda büyük bir role sahip olan kimliğin isbatı, parmak izlerinden yola çıkarak bazı suçların aydınlatılması gibi ilimlerde, bir insanın parmak izinin başka bir insanın par­mak izine benzemeyeceği yolundaki tesbit esas alınmaktadır. Bunun Yüce Allah'ın şu sözü ile bîr bağlantısı bulunmaktadır: "Evet. Onun parmak uçlarını bile derlemeye güç vetireni eriz." [101] Parmak uçları bir insanın parmak izlerinin kaynağının bulunduğu yerdir. Burada ona işaret edilmesi düşünenin anlayacağı bir mucizedir.

Altıncı olarak: Çağımızda insan bulutla ve ondaki elektriklenme türleriyle ilgili olarak pek çok bilgiye ulaşmıştır. Bu elektriklenmenin yağmurun yağma­sında rolü bulunmaktadır.

Bu konuda da Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesine bak:

"Görmedin mi ki, Allah bulutları sürer, sonra onları bir araya getirir, sonra onları üstüste yığın yapar. Böylece yağmurun onların arasından çıktı­ğını görürsün." [102]

Bu ayeti kerimede Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden bir mucize görülmek­tedir.

Yedinci olarak: Çağımızda insan okyanusların derinlikleriyle ilgili bazı bil­giler elde etmiş ve buralarda bir dış bir de iç dalgalanmaların olduğunu öğren­miştir.

Bu konuda da Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesine bak:

"Yahut (onların amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onun üstünü bir dalga bürümüştür, onun üstünde bir dalga onun üstünde de bir bulut vardır." [103]

Burada kesin şekilde Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden bir mucize görün­mektedir.

Sekizinci olarak: Çağımızda insan hava basıncını, yeryüzünü saran hava­nın sonlu bir tabakasının olduğunu ve göğe yükselen birinin sonuçta (hava­sızlıktan) boğulacağmı keşfetmiştir.

Balon Yüce Allah ne buyuruyor:

"Allah kimi doğru yola eriştirmek isterse onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de sapıklığa düşürmek isterse onun da gönlünü adeta göğe yükseliyor-muş gibi dar ve sıkıntılı eyler." [104]

Burada kesin şekilde Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden bir mucize gör­mektesin.

Dokuzuncu olarak: Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden biri de geçmişin bilin­meyen dönemleri hakkında bilgiler vermesidir. Bu ise büyük Ölçüde dikkate değer bir konudur. Örneğin günümüzde Tevrat olarak adlandırılan kitap Fira-vun'un sadece boğulduğundan söz etmektedir. Oysa çağdaş kazılar bazı ce­setler ortaya çıkarmıştır ki bunlardan birinin Hz. Musa (a.s) ile mücadele et­miş Firavun olması ihtimali vardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim o Firavun'un bo­ğulacağından ve cesedinin kurtarılacağından söz etmektedir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:

"Kendinden sonrakilere bir ibret olman için bugün senin bedenini sahile atacağız." [105]

Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılar sonucunda insanların daha önce bin yıldan fazla yaşadıkları kesinlik kazanmıştır. Biz bu husustan daha önce tefsirimizde ve bu kitabın Akaid bölümünde söz etmiştik.

Kur'an-ı Kerim de Hz. Nuh (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:

"Andolsun biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Onların içinde bin yıldan elli yıl eksik yaşadı." [106]

Yine Kur'an-ı Kerim bize Hz. Nuh (a.s)'un gemisinin bir ibret olması üze­re geriye bırakıldığından söz etmektedir. Ararat (Ağrı) dağı üzerinde bununla ilgili araştırmalar bütün hızıyla sürmektedir. Çünkü uydularla çekilen fotoğ­raflarda bu dağın üzerinde gemi artığı olması ihtimali olan bazı şeylerin bulun­duğu tesbit edilmiştir.

Onuncu olarak: Kur'an-ı Kerim, Resulullah (a.s)'ın yaşadığı dönemle ilgili bazı bilinmeyenlerden de söz etmiş ve bunların doğruluğu daha sonra ortaya çıkmıştır. Bu türden mucizelerin en barizi de Kur'an-ı Kerim'in Rumların Fa-risilere (İranlılara) yenilmelerinden sonra onları yine yeneceklerini haber ver­mesidir. Bu gerçekleşmiştir.

Yine bu türden mucizelere bir örnek de Yüce Allah'ın Resulullah (a.s)'a kendisini koruyacağını haber vermesidir.

Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Ey Peygamber! Sana Rabb'inden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmaz­san elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan ko­rur." [107]

Bu gerçekleşmiş, Resulullah (a.s)'ı öldürmeği isteyen pek çok kimsenin bulunmasına rağmen hiç kimse Resulullah (a.s)'ı öldürmeyi başaramamıştır.

Buna bir başka örnek Yüce Allah'ın Resulullah (a.s)'a pek çok ayeti keri­mede İslâm'ın zafere kavuşacağım haber vermesidir. Nitekim bu da gerçek­leşmiştir. Bu şekilde gelecekle ilgili bilinmeyenler hakkında haberler verilme­si türünden mucizelerin Kur'an-ı Kerim'de pek çok örneği bulunmaktadır. Bun­ların her biri Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden bir mucizedir.

Onbirinci olarak: Batılıların Üzer diye adlandırdıkları Ozirus'a Mısırlılar da Yahudiler de birlikte ibadet etmişlerdir. Eski Mısırlılar onun, Allah'ın oğlu olduğuna inanıyorlardı. Bazı tefsirciler Yüce Allah'ın:

"Yahudiler: "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler" [108] sözünde kastedilenin o olduğunu söylemişlerdir.

Onikinci olarak: Kur'an-ı Kerim'in bütün mucizelerinin belirlenip ortaya konması imkânsızdır. Biz burada, Kur'an-ı Kerim'in bir i'caz yönünün olduğu hakkında söylediklerimizin anlaşılması için bazı örnekler verdik.

Bilindiği üzere Yüce Allah'ın, Resulullah (a.s)'a geçmiş peygamberlere verilenlerden daha çok hissi (görünen, maddi) mucizeler vermesinin yanısıra O'na özel olarak mu'ciz olan ve içinde sayılamayacak kadar çok mucize bulu­nan bu Kur'an-ı Kerim'i vermesi, Allah'ın Resulullah (a.s)'a bir lütfudur. Allah (sayılan Özelliklere sahip) Kur'an-ı Kerim'i, Hz. Muhammed (a.s)'in Allah'ın peygamberi ve Kur'an'ın da Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olduğu hak­kında kıyamete kadar Allah'ın insanlar üzerinde bir hücceti olması üzere in­dirmiştir.

'Menahilu'l-Irfan' müellifi şöyle söylemiştir:

"Burada şu hususa dikkat çekmek istiyoruz: Kur'an-ı Kerim'e, bu kadar çok mucize içermesinin yanısıra ebedilik (sonsuzluk) vasfı verilmiştir. Do­layısıyla günlerin geçmesiyle yok olup gitmemiştir. Resulullah (a.s)'ın ö-lümüyle ölmemiştir. Bilakis o dünyanın ağzında varlığını sürdürmekte, her yalancıya karşı hüccet ortaya koymakta, her inkarcıya meydan okumakta, yeryüzündeki bütün toplumları, içindeki İslâm hidayetine ve insan oğlunun saadetini gerçekleştirecek olan esaslara çağırmaktadır. Bu itibarla İslâm peygamberinin mucizeleri ile O'nun diğer peygamber kardeşlerinin (salatların en üstünü ve selâmların en mükemmeli hepsinin üzerine olsun) mucizeleri arasında büyük bir fark olduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Mu­hammed (a.s)'in sadece Kur'an-ı Kerim'de yer alan mucizeleri bile binlerce-dir. Ayrıca bunlar günümüze kadar varlığını sürdürmüştür, bugünden son­ra da Allah'ın yeryüzüne ve içindekilere varis olacağı (yani kıyametin kopacağı) güne kadar sürdüreceklerdir. Diğer peygamberlerin mucizeleri ise belli sayıda ve kısa süreliydi. Dönemlerinin geçmesiyle birlikte o mucizeler de ortadan kayboldu, ölümleriyle birlikte öldüler. Bugün onların mucizele­rini isteyen biri ancak haber olarak (tarihi bilgi olarak) onlar hakkında bir şeye ulaşabilir. O mucizeler hakkında bu Kur'an-ı Kerim'den daha güvenli bir kaynak mevcut değildir. Bu, Yüce Allah'ın diğer kitaplardan, peygamber­lerden ve geçerli bütün dinlerden ayrı olarak Kur'an-ı Kerim'e lütfetmiş olduğu bir nimettir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sana da Kitab'ı, hak ile, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve on­ların üzerine şahid olarak indirdik." [109]

Şanı yüce olan Allah yine şöyle buyuruyor:

"Peygamber, kendine Rabb'inden indirilene inandı, mü'minler de (buna inandılar). Tümü Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. "Biz O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden (iman

bakımından) ayırmayız". [110]

Yüce Allah Kur'an-i Kerim'in bir başka yerinde de şöyle buyuruyor: "Elif. Lam. Mim. Bu (Kur'an-ı Kerim) doğruluğunda şüphe olmayan bir kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet rehberidir." [111]

Akıl sahibi olan için Kur'an-ı Kerim'in Allah katından olduğu konusunda hiç bir şüphe olamaz. Bu ise bir başlangıçtır. Bunun sonucu da Yüce Allah'ın İnsanı Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla her işinde hidayete erdirmesidir. Bu sonuca ulaşmak için bundan önce Kur'an-ı Kerim'in üslubundan, i'cazından ve muci­zelerinden söz etmiştik. Bu (istenilen sonuç) ise, Kur'an-ı Kerim'i her işi­mizde hidayet çizgimiz olarak görmemizdir. Bu da Kur'an-ı Kerim'i okumayı, anlamayı, bilmeyi ve onunla amel etmeyi gerektirir. Bu giriş kısmında Kur'an-ı Kerim'in hidayetinden söz etme işini biraz geriye bıraktık. Ancak burada Suyuti'nin 'el-Itkan' adlı kitabından 'Kur'an-i Kerim'den çıkarılan ilimler* baş­lığını taşıyan bölümden bazı bilgileri aktarmaya çalışacağız. Bundaki ama­cımız, Kur'an-ı Kerim'in indirilişinin birinci gayesinin ne olduğuna işaret et­mektir. Bu gaye de onun vasıtasıyla hidayete erilmesidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kİtap'ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık." [112] Yine şöyle buyuruyor:

"Sana Kitab'ı her şeyi açıklayıcı, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslü­manlar için bir müjde olarak gönderdik." [113]

"Resulullah (a.s): "Bazı fitneler ortaya çıkacak" diye buyurdu. "Ondan kurtulmanın yolu nedir?" diye soruldu. O da şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabı. Onda sizden öncekilerin haberi, sizden sonra gelecek­lerle ilgili bilgi ve sizin aranızda olanlarla ilgili hüküm vardır." [114]

Said bin Mansur da Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Kim ilim isterse Kur'an-ı Kerim'e sarılsın. Onda öncekilerin ve sonra­kilerin haberi mevcuttur." Beyhaki dedi ki: "Yani ilmin usulü (metodu, kay­nağı) ondadır."

nağı) ondadır."

İmam Şafii (Allah kendisinden razı olsun) şöyle söylemiştir:

"Ümmetin (yani ümmetin alimlerinin) söylediklerinin tümü, sünnetin bir şerhidir (açıklamasıdır). Sünnetin tamamı da Kur'an-ı Kerim'in bir şerhidir (açıklamasıdır)."

Yine şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın verdiği hükümlerin tümü, O'nun Kur'an-ı Kerim­'den anladığı üzere verdiği hükümlerdir."

(Resulullah (a.s)'ın) şu sözü de bunun böyle olduğu fikrini desteklemek­tedir: "Ben Allah'ın helal kıldığından başkasını helal kılmam ve ben Allah­'ın Kitab'ında haram kıldığından başkasını haram kılmam." [115]

Said bin Cubeyr şöyle söylemiştir:

"Bana Resulullah (a.s)'tan (sahih) rivayet tankı üzere hangi hadis ulaş­mış ise mutlaka Allah'ın kitabında onu doğrulayan bir şey buhnuşumdur."

Abdullah bin Mes'ud (r.a) da şöyle söylemiştir:

"Size bir hadis rivayet ettiğim zaman, Allah'ın kitabından onu doğrula­yan şeyi haber veririm." [116]

Yine İmam Şafii şöyle söylemiştir:

"Bir kimsenin başına her ne gelecek olsa mutlaka Allah'ın kitabında onunla ilgili hükme yol gösterici türden bir esas mevcuttur. Eğer: "Bazı hükümler vardır ki tamamiyle sünnetten çıkarılmaktadır" denirse deriz ki: "Bunlar da gerçekte Allah'ın kitabından alınmadır. Çünkü Allah'ın kitabı bize Resulullah (a.s)'a uymayı ve O'nun sözünü esas almayı farz kılmıştır."

İbni Burhan şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) her ne söylemişse o, muhakkak Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur yahut yakından veya uzaktan ilgili olarak onun esası, temel prensibi Kur'an-ı Kerim'de bulunmaktadır. Artık anlayan onu anlar, anla­yamayan da anlayamaz. Hakkında hüküm verilen veya hükme esas alınan her şey de aynıdır. İlim edinmek isteyen bir kimse ondan çalışması, gös­terdiği çaba ve anlayış gücü ölçüsünde bir şeyler anlar."

İbni Ebi'1-Fadl el-Mursi, Tefsir'inde şöyle demektedir:

"Kur'an-ı Kerim, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini içinde toplamış­tır. Öyleki gerçek anlamda hiç bir ilim bırakmaksızın hepsinden (az veya çok) söz etmiştir. Sonra Resulullah (a.s), şanı yüce olan Allah'ın seçtiklerini

açmıştır. Daha sonra dört halife, Abdullah bin Mes'ud (r.a), Abdullah bin Abbas (r.a) gibi sahabenin ileri gelenleri ve tanınmışları O'ndan (Resulullah (a.s)'tan) bu ilmin büyük bir kısmını devralmışlardır. Nitekim (Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Bir devemin yuları kaybolsa onu muhakkak Allah'ın kitabında bulu­rum."

Daha sonra söz konusu sahabilerden onlara iyilikle uyanlar (tabi'in) bu ilmi devralmışlardır. Daha sonra gayretler biraz azalmış, kararlılıklar gevşemeye başlamış, ilim ehlinde bir düşüş görülmüş, onlar sahabilerin ve tabiilerin çeşitli ilimlerde ve dallarda kazanmış oldukları ilimleri kazanama-maya, taşıyamamaya başlamışlardır. Bunun ardından bazı kimseler ilmin (yani Kur'an-ı Kerim'in) dilinin kurallarını tesbit etmeye, kelimelerinin yazılış şekillerini, harflerinin çıkış yerlerini (mahreçlerini), sayılarını, yine kelimeleri­nin sayılarını, âyetlerinin, surelerinin, hizblerinin, cüzlerinin, yarım cüzlerinin, dörtte bir cüzlerinin, içindeki secde âyetlerinin sayılarını belirlemeye önem vermeye başlamışlardır.

Her on âyeti bir öğretim bölümü olarak ayırmış, manaları üzerinde durma­dan ve içinde ortaya konan hükümler üzerinde düşünmeden müteşabih keli­meleri, birbirlerine benzeyen âyetlerini tesbit etmişlerdir. Bu işlerle uğra­şanlar kurra olarak adlandırılmışlardır. Nahivciler de Kur'an-ı Kerim'de geçen isimlerin, fiillerin, amil harflerin (yani zarfların ve edatların) ve daha başka unsurların mu'arreb ve mebni olanlarını tesbit etmekle uğraşmışlardır. İsimler ve onlara tabi olanlar, fiillerin türleri, lâzım ve müteaddi (etken ve edilgen) olanları, kelimelerinin yazılış şekilleri ve bütün bunlarla bağlantılı konular üzerinde genişçe durmuşlardır. Hatta bazıları içindeki müşkil (anlaşılması zor olan) kelimelerin i'rabını yapmışlardır (yani cümle içindeki yerinin ne oldu­ğuna, son harekesinin nasıl okunması gerektiğine ve niçin Öyle okunduğuna dair bilgiler vermişlerdir).

Bazıları da (başından sonuna) kadar kelime kelime i'rabını yapmışlardır. Tefsirciler de özellikle ibareleri üzerinde durmuş, ibarelerinden yalnız bir an­lama gelenleri, iki anlama gelenleri, ikiden fazla anlama gelenleri tesbit etmişlerdir. Birinci türden olanların hükmünü ortaya koymuş ondaki gizli ma­nayı açıklamışlar; iki veya daha fazla anlama gelmesi muhtemel olanlar hakkında hangi mananın tercih edilmesi gerektiği konularına dalmışlardır. Her bir müfessir bu konularda kendi fikrini devreye sokmuş ve kendi kanaatine göre neyin tercih edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Usülcüler: "O ikisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi de bozulup gi­derdi" [117] mealindeki ayeti kerime ve benzeri pek çok ayeti kerime gibi akli deliller, esasla ilgili ve teorik ayeti kerimeler üzerinde durmuşlardır. Bunlar­dan yola çıkarak birliği, varlığı, ebediliği, ezeliliği, kudreti, ilmi, zâtına layık olmayan her şeyden münezzeh olduğu hakkındaki prensipleri tesbit etmişler ve bu konularla ilgilenen ilmi, usulu'd-din olarak adlandırmışlardır.

Bir grup da onun hitapla ilgili anlamları hangi ifadelerinin genel, hangileri­nin özel anlam taşıdığı gibi konularla uğraşmışlardır. Onlar da bunlara daya­narak hakikat, mecaz gibi dil kurallarını tesbit etmiş, tahsis, ihbar, nass, zahir, mücmel, muhkem, müteşabih, emir, nehiy, nesih ve benzeri temel kav­ramlar, durum değerlendirmeleri ve tümevarımlar üzerinde durmuşlardır. Bu ilim dalını da fıkıh usulü olarak adlandırmışlardır.

Doğru tesbit ve doğru düşünce sahibi bazı kimseler helallerle, haramlarla ve diğer meselelerle ilgili hükümleri ortaya çıkarıp bunun gerek esasa ve ge­rekse furuata dair prensiplerini belirlediler. Bu konular üzerinde gayet güzel bir şekilde geniş açıklamalarda bulundular. Bu alanı da furuat ilmi olarak ad­landırdıkları gibi aynı şekilde fıkıh ilmi olarak da adlandırdılar.

Bazıları da geçmiş asırlara ve yok olmuş milletlere dair haberlerle ilgilen­di, rivayetleri araştırdı, bilgileri ve rivayetleri tedvin edip yazılı hale getirdiler. Hatta dünyanın başlangıcı konusu ve ilk yaratılan varlıklar üzerinde de durdu­lar. Bu alanı da tarih ve kıssalar ilmi olarak adlandırdılar.

Bunların dışında bazıları da içinde insanların kalplerini etkileyen ve nere­deyse dağlan yerinden sarsacak nitelikteki hikmetler, örnekler, öğütler bulu­nan metinler üzerinde durdular. İçinde vaadler, tehdidler, uyarılar, müjdeler ve ölüm, ahiret, yemden diriliş, haşir, ceza, cennet ve cehennem hakkında bilgi­ler bulunan metinlerden çeşitli konular, Öğütler ve kişiyi kötülüklerden alı-koyucu temel prensipler çıkardılar. Bunlarla hatipler ve vaizler için kaynak sağladılar.

Bazıları da, Hz. Yusuf (a.s) kıssasında geçen semiz ve zayıf ineklerle il­gili rüyanın tabiri, yine Hz. Yusuf (a.s)'un iki hapishane arkadaşının rüya­larının tabiri, Hz. Yusuf (a.s)'un güneşi, ayı ve yıldızları (kendisine) secde eder halde gördüğü rüyasının tabiri gibi rüya tabirleriyle ilgili bilgilerden yola çıkarak rüya tabiri usulü ile hükümleri çıkarmışlardır. Bu alanı da rüya tabiri olarak adlandırmışlardır. Bu itibarla, Kitab'a (Kur'an-ı Kerim'e) dayanarak bütün rüyaları yorumlamaya çalışmış, bunda zorluk çekmeleri durumunda da Kitab'ın açıklayıcısı olan sünnete dayanarak bu yorumlamayı yapma yoluna gitmişlerdir. Bunda da zorlanmaları durumunda hikmetlere ve örneklere da­yanarak yorumlamaya çalışmış, daha sonra da Kur'an-ı Kerim'in: "Ma'ruf ile (iyilikle, yani örfe uygun olan, halkın iyi gördüğü şeyle) emreder" sözünde işaret edildiği üzere halkın genelinin karşılıklı ilişkilerinde esas aldıkları şeylere, örflerine, adetlerine bakmışlardır.

Bazıları da Kur'an-ı Kerim'de mirasla ve miras sahiplerinin alacakları pay­larla ilgili bilgiler üzerinde durmuşlardır. Bu ilim de feraiz ilmi olarak ad­landırılmıştır. Bu ilimle ilgilenenler bu konudaki âyetlerden yola çıkarak kim­lere yarım, kimlere üçte bir, kimlere dörtte bir, kimlere altıda bir, kimlere sekizde bir verileceğine dair hükümleri, feraizle ilgili hesaplan, miras hissele-rindeki artış ve eksilmeleri, vasiyetlerle ilgili hükümleri tesbit etmişlerdir.

Bir grup da gece, gündüz, güneş, ay, ayın yörüngeleri (menzilleri), yıl­dızlar, burçlar ve benzeri varlıklar hakkındaki apaçık hikmetlere delalet eden ayeti kerimeler üzerinde durmuşlar, bunlara dayanarak zamanlarla ilgili ilmi (mevakit ilmini) ortaya çıkarmışlardır.

Yazarlar ve şairler de ondaki ifade tarzı, edebi yapı, cümle, kelime ve ses uyumu, geçiş yerleri, durma yerleri, hitabet güzelliği, vurgular, vecizler (icaz) ve benzeri edebi sanatlar üzerinde durmuş ve bunlardan meâni, beyân ve bedi1 ilimlerini (Arap dili ve edebiyatı ile ilgili ilim dallan) çıkarmışlardır.

İlimlerin temelleri açısından bakıldığında Kur'an-ı Kerim bunların dışında da pek çok ilim ihtiva etmektedir. Kur'an-ı Kerim ilimlerinin anası ise şu üç ilim dalıdır: Tevhid, Tezkir ve Ahkâm. Tevhid ilminin içine, yaratıkların bilin­mesi, isimleriyle, sıfatlanyla ve fiilleriyle yaratıcının tanınması gibi konular girmektedir. Tezkir ilminin içine ise vaadler, korkutmalar (vaidler), cennet, cehennem, insanın içinin ve dışının arındırılması gibi konular girmektedir. Ahkâm ilmi ise bütün yükümlülükleri, insanın yararına ve zararına olan her şeyin açıklanması, iyiliği emir ve iyiliğe teşvik konularını içine alır. Bu yüzden Fatiha suresi Kur'an-ı Kerim'in anası sayılmıştır. Çünkü bu surede bu üç ko­nunun üçüne de temas edilmektedir. İhlas suresi de bu üç ilimden tevhid ko­nusunu içerdiğinden dolayı Kur'an-ı Kerim'in üçte biri sayılmıştır. İbni Cerir şöyle söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim üç şeyi içermektedir: Tevhid, haberler (geçmiş ve gele­cekle ilgili bilgiler) ve diyânât (dinlerle ilgili açıklamalar). Bu yüzden ihlas suresi Kur'an-ı Kerim'in üçte biri sayılmıştır. Çünkü tevhid konusunu içine almaktadır."

Ali bin İsa da şöyle söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim otuz şeyi içermektedir: İ'lam (duyuru), benzetme/ emir, nehiy, vaad, va'id (tehdid ve korkutma), cennet ve cehennemin özellikle­rinin bildirilmesi, Allah'ın adının, sıfatlarının ve fiillerinin ikrar edilmesi­nin öğretilmesi, O'nun nimetlerinin itiraf edilmesinin öğretilmesi, muha­liflere karşı deliller ortaya konması, din aleyhtarlarına (mülhidlere) cevap verilmesi, umut, korku, hayır, şer, güzel, çirkinin açıklanması, hikmetin açıklanması, marifetin üstünlüğünün (açıklanması), iyilerin Övülmesi ve kötülerin kınanması, selim olanı, güzel olanı, sağlam olanı ve tutarlı olanı ortaya koyma, kötü huyların ve güzel âdabın neler olduğunun açıklan­ması." Şeydeliye şöyle söylemiştir: "İbni Cerir'in sözünü ettiği üç unsurun bunların tümünü hatta kat kat fazlasını içerdiği ortadadır. Kur'an-ı Ke­rim'in hayret verici yönlerinin tümünün kavranması ve (hatta) sayılması mümkün değildir."

Şeyh İzz Abdusselâm şöyle söylemiştir:

"Şeriat koyucusu (olan Allah) kullarını teşvik etmek, onları uyarmak ve (meseleleri) anlamalarını kolaylaştırmak için bu konuları bir hayli çeşitlendirmiştir.. Şeriatın büyük gördüğü veya övdüğü yahut o fiili O'nun (Allah'ın) rızası için yapanı övdüğü yahut Allah'ın sevdiği veya onu yapanı sevdiği yahut razı olduğu ve onu yapandan razı olduğu veya doğruluk, bere­ket, güzellik gibi sıfatlarla andığı veya çifte ve teke yemin etmesi, müca­hitlerin adlarına yemin etmesi, kendi kendini kanayan (nefsi levvameye) ye­min etmesi gibi adma yahut onu yapanın adına yemin ettiği yahut kulunu anmaya veya onu sevmeye veya erken ya da geç sevap vermeye veya kendi­sine lütufta bulunulmasına veya hidayete erdirilmesine sebep kıldığı veya onu yapanın hoşnut edileceğini veya günâhının bağışlanacağını veya kötülüklerinin örtüleceğini bildirdiği, veya kabul edileceğini yahut onu ya­pana yardım edileceğini veya müjdeleneceğini haber verdiği veya onu ya­panı güzellikle vasfettiği yahut iyilik olarak tanımladığı veya onu yapanın üzülmeyeceğini veya korkmayacağını bildirdiği yahut onun güven içinde olacağını vaadettiği veya kendisine dost olunması için sebep olarak gösterdiği yahut gerçekleşmesi için Resulullah (a.s)'ın dua ettiğini haber ver­diği yahut Allah'a yakınlık vesilesi olarak andığı veya hayat, nur gibi, şifa gibi övgü ifadeleriyle andığı bütün fiiller hakkında kullanılan ifadeler o fiil­lerin meşru olduğunu (şeriata aykırı olmadığını) gösterir.

Ancak bunların gereklilik dereceleri vacip (farz) ve mendubiyet arasında değişir. Buna karşılık şeriat koyucusu (olan Allah)'ın terkedilmesini istediği yahut kötülediği yahut onu yapanı kötülediği veya azarladığı yahut onu ya­pana kin duyduğunu bildirdiği (buğz ettiği) veya lanetlediği ya da sevme­diğini ifade ettiği yahut razı olmadığını veya onu yapandan razı olmadığını veya onu yapanı hayvanlara ya da şeytanlara benzettiği yahut hidayete ulaşmaya engel saydığı yahut kabul edilmeyeceğini bildirdiği yahut kötü veya çirkin sıfatlarla andığı yahut peygamberlerini ondan koruduğu veya peygamberlerinin kin duydukları (buğz ettikleri) yahut kurtuluşa ereme-meye veya erken ya da geç azaba çarptırılmaya veya kınanmaya, kötülen­meye veya sapıklığa veya isyana götüren tutuma (masiyete) sebep saydığı ya­hut çirkinlik, kötülük, pislik sıfatlarıyla andığı yahut fısk veya günâh saydığı yahut lanetlediği veya gadab ettiği (kızdığı) yahut nimetin gitmesine veya gadabın (nıkmetin) gelmesine sebep saydığı yahut hakkında bir had, sertlik ve azarlama gibi bir ceza hükmü koyduğu yahut nefsin rehin alınması veya Allah'ın düşmanlığı veya O'na karşı savaş açma yahut O'nunla alay etme, O'nu hafife alma olarak saydığı yahut Allah'ın kendisinin unutulmasına se­bep saydığı yahut kendisinin O'na sabrettiğini veya yumuşak davrandığını veya bağışladığını bildirdiği yahut ondan tevbe edilmesini istediği yahut onu yapanı çirkinlikle, aşağılıkla andığı yahut onu şeytanın işini yapmakla suçladığı yahut şeytanın süslü gösterdiğini bildirdiği yahut onu yapanın şeytana dost olduğunu ifade ettiği yahut zulüm, taşkınlık, düşmanlık, günâh, hastalık gibi tenkid anlamı taşıyan özelliklerle andığı yahut peygam­berlerin ondan veya onu yapandan beri (uzak) oldukları veya onların onu yapanı Allah'a şikâyet ettikleri veya onu yapana düşman olarak ona karşı ci-had ettikleri yahut ona karşı üzünülmesinden veya ah edilmesinden neh-yettikleri yahut (Allah'ın) onu yapanın geç veya erken zarara uğrayacağını bildirdiği yahut onu yapanın cennetten ve içindekilerden mahrum edi­leceğini belirttiği yahut onu yapanı Allah'ın düşmanı olarak nitelediği ya­hut Allah'ın ona düşman olduğunu bildirdiği yahut onu yapanın Allah'a ve Resül'üne karşı savaş açtığını bildirdiği yahut onu yapanın başkasının günâhını üstlendiğini ifade ettiği yahut uygunsuz olduğunun söylendiği ya­hut hakkında soru sorulduğu zamanda onun takva işlerinden olmadığını bildirdiği yahut tersinin yapılmasını emrettiği veya onu yapandan uzak du­rulmasını istediği veya onu yapanı sapıklıkla nitelediği ve Allah'ın O'nun için bir şey üstlenmediğini bildirdiği veya Peygamber (a.s)'in ve ashabının onun için bir şey üstlenemeyeceklerini bildirdiği yahut ondan kaçınılmasını kurtuluş sebebi saydığı yahut Müslümanların aralarına düşmanlık ve kin sokmaya sebep saydığı yahut onu yapana:

"Sen artık bu işe son verecek misin?" dendiği yahut peygamberlerin onu yapan için dua edilmesini yasakladıkları yahut kovulmaya ve uzak­laştırılmaya sebep sayılan yahut onu yapan hakkında:

"Canı çıksın" veya "Allah onun canını alsın" ifadesinin kullanıldığı ya­hut Allah'ın onu yapanla ahiret gününde konuşmayacağını, kendisine bak­mayacağını, kendisini temize çıkarmayacağını ve amelini düzeltmeyeceğini bildirdiği, yahut onu yapan bir kimsenin oyununun sonuca ulaşmayacağını ve kendisinin de kurtuluşa ermeyeceğini bildirdiği yahut şeytanın üzerine musallat edileceğini bildirdiği yahut onu yapanın kalbinin saptırılmasına veya Allah'ın âyetlerinden uzak tutulmasına ya da Allah'ın niçin öyle yaptığını sormasına sebep saydığı her fiil yasaklanmış fiillerdendir.

Bu gibi fiiller hakkında kullanılan ifadeler o fiilin haram olduğuna ya­hut en azından mekruh olduğuna delalet eder.

Neyin helal olduğuna dair hükümler ise bir şeyin helal kılındığı ibaresinin kullanılmasından yahut bir fiilin günâh sayılmamasından veya yapıl­masında bir sakınca olmadığının veya günâh olmadığının bildirilmesinden veya yapılabileceğinin ifade edilmesinden, yapılmasına izin verilmesinden, yapanlarının affedildiklerinin bildirilmesinden, kendisinde olan yararlar­dan dolayı onun Allah'ın bir lütfü olduğunun ifade edilmesinden, hakkın­da bir haram hükmünün bulunmamasından yahut haram olduğunu ileri sürene karşı çıkılarak onun bize özel kılındığının veya bizim İçin yara­tıldığının bildirilmesinden veya bizden öncekilerin yaptığının bildirilme­siyle birlikte bundan dolayı onların kınanmamalarından anlaşılır. Eğer bir fiilin geçmiştekiler tarafından yapılmasından övgüyle söz edilirse bu onun yapılmasının vacip veya müstehab olduğuna delalet eder." [118]

 

KUR'AN-I KERİM'İN ÜSTÜNLÜĞÜ VE OKUNMASINA ÖZEN GÖSTERME

 

Kur'an-ı Kerim İslâm'ın kitabıdır. O, kendisinin dışında kendisinden çıkmış olan her şeye kaynaktır. O; kendisinin dışındaki her şeyin üzerinde hükme-dicidir (hüküm kaynağıdır). O, asla şüpheye düşmemiş ve karıştırmamış olan Allah'ın sözüdür.

O, gerek i'cazıyla ve gerekse ihtiva ettiği mucizeleriyle Resulullah (a.s)'ın en büyük mucizesidir. Ona ağırlık verilmesi kesinlik arzeden temel bir öl­çüdür. O hem Resulullah (a.s)'ın hem de O'nun ashabının sünnetidir (yolu­dur). Bu yüzden Resulullah (a.s) ilk başlangıçta kendisinden Kur'an-ı Kerim dışında bir şeyin yazılmasını yasaklamış daha sonra buna izin vermiştir.

Darimi'nin rivayet ettiğine göre Hz. Ömer (r.a) ordularına insanları Kur'-an-ı Kerim'den alıkoy mamalarım öğütler ve onlara Resulullah (a.s)'dan az ri­vayette bulunmalarını emrederdi. Kur'an-ı Kerim'in özel bir yeri vardır. Bu yüzden Müslüman şahsında ve hayatında ona en büyük önemi verir ve bunu hem onu öğrenmek, hem okumak, hem anlamak ve hem de bilmek suretiyle gerçekleştirir. Kur'an-ı Kerim hem lafız yönünden hem de mana yönünden mütevatir olarak rivayet edilmiştir. O i'caz sahibidir ve içinde mucizeler bu­lunmaktadır. Sünnetin Kur'an-ı Kerim'in yanındaki yeri onun açıklayıcısı nite­liği taşımasıdır. Dolayısıyla sünnetin rolü onu açıklamaktır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve olur ki düşünürler." [119]

Kur'an-ı Kerim insanı düşünmeye yöneltir. Resulullah (a.s) hem sözlü hem de ameli sürmeliyle bu Kur'an-ı Kerim'i açıklamıştır. Sünnette ne varsa herhangi bir yönden Kur'an-ı Kerim'e dayanmaktadır. Kim Kur'an-ı Kerim'le il­gilenirse Rabbani hidayetten bir şey kaçırmaz. Ama Kur'an-i Kerim'i anlamak, nassları açıklamak, onda isteneni yerine getirmek konusunda sünneti de gözardı edemez.

Fıkhı Kebir (hükümlerle ilgili fıkıh) ve fıkhı ekber (inanç ilkeleriyle ilgili fıkıh) de belli esaslara göre tesbit edilmiş olan kurallar çerçevesinde Kur'an-i Kerim ve sünnetten çıkarılmıştır.

Ancak yine Kur'an-ı Kerim asıl kaynak, ilk ve son hüküm merci'i ve bütün yaratıklar üzerinde hüccet (delil) olma Özelliklerine sahiptir.

İnsanlardan bazıları Kur'an-ı Kerim hakkında bazı yanılgılara düş­müşlerdir.

Onu ihmal ederek sırf başka ilimlere yönelenler yanılgıya düşmüşlerdir.

Kur'an-ı Kerim'in açıklanmasında ve anlaşılmasında ihtiyaç duyulan, yine Kur'an-ı Kerim'den doğmuş olan ilimlere gereken önemi vermeyenler de yanılgıya düşmüşlerdir. Bunun yanısıra Kur'an-ı Kerim'in hükmüyle ahad ri­vayetlerin (tek rivayet tankıyla nakledilmiş olan rivayetlerin) hükümlerinin bağlayıcıkları arasında bir fark görmeyenler gibi Kur'an-ı Kerim'le diğer kay­naklar arasında herhangi bir fark görmeyenler de yanılgıya düşmüşlerdir.

Bu gibi sebeplerden dolayı sözü edilen konular üzerinde pek çok tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu ümmetin rabbanileri (kendilerini Allah'a ver­miş ilim ve takva sahipleri) birinci yeri Kur'an-ı Kerim'e ve sünnete verirler.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bir insana Allah Kitab'ı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra onun insanlara "Allah'ı bırakıp da bana kul olun" demesi sözkonusu ola­maz. Ancak o: "Öğrettiğiniz Kitap gereğince ve kendiniz de incelediğiniz üzere gönülden Rabb'e kulluk edin" der." [120]

"Vaktiyle Allah, kendilerine kitap verilenlerden "onu insanlara açıkla­yacaksınız ve gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. Onlar bu sözü arkalarına attılar ve karşılığında az bir değeri satın aldılar. Satın aldıkları ne kadar da fena bir şeydir!" [121]

Şanı yüce olan Allah'ın kitabına birinci dereceyi vermek ondan sonraya da sünneti yerleştirmek suretiyle işi yerine oturtmak gerekiyor. Çünkü sünnet Kitab'm açıklamasıdır. Onlardan sonra da onlara hizmet veya onlardan doğan ilimlerin öğrenilmesi için gerekli olanlar gelir.

Özet olarak Müslümanların ilk etapta önem verecekleri şeyler şunlardır:

Birinci olarak: Müslüman mütevatir kıraatlardan biriyle ilgili rivayet­lerden çıkarılan hükümlere göre Kur'an-ı Kerim'i düzgün bir şekilde okumayı bilmelidir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in tertil üzere okunmasının öğrenilmesini ve Kur'an-ı Kerim'i düzgün bir şekilde okumayı öncekilerden öğrenmiş ve usu­lüne göre okumayı bilen bir kurramn önünde bir kere veya daha fazla hatim yapmayı gerektirir.

İkinci olarak: Müslümanın gücü ölçüsünde Kur'an-ı Kerim okuma husu­sunda günlük virdi olmalıdır.

Üçüncü olarak: Müslüman, imkânı ölçüsünde Allah'ın kitabının bir mik­tarını ezberleyebilmek için gayret sarfetmeli, gayesi ise Kur'an-ı Kerim'in tamamını ezberlemek olmalıdır.

Dördüncü olarak: Kur'an-ı Kerim okuyucusu mushafla ilgili şeyleri bilmeli, onunla İlgili âdabı gönülden yerine getirme gayesiyle öğrenmelidir.

Beşinci olarak: Kur'an-ı Kerim ilimlerinin her biri hakkında imkânı ölçüsünde ve vaktinin elverdiği nisbette bazı bilgiler edinmelidir. Kur'an-ı Ke­rim ilimlerinin, nüzul sebepleri ilmi, nâsih ve mensuh ilmi gibi bazıları vardır ki rivayete dayanır. Bazıları da vardır ki açıklama ile ilgilidir (beyanidir). Arap dili ile ilgili ilimler, Kur'an-ı Kerim'den çıkan özel konularla ilgili ilimler, Kur'an-ı Kerim'deki konuların bir arada değerlendirilmesi, Kur'an-ı Kerim'de geçen örnekler, hükümler, muhkem âyetler, müteşabih âyetler vs. ile ilgili ilimler bu sınıfa girmektedir.

Altıncı olarak: Mütevatir kıraatlarla ilgili ilme de ayrıca önem verilmesi uygun olur. Bu, Müslümanların İyi bilmeleri ve sonraki nesillere aktarmaları farzı kifaye olan bir ilimdir.

Yedinci olarak: Normalde Kur'an-ı Kerim ilimleri ve kıraatlarla ilgili ilim sonuç itibariyle Kur'an-ı Kerim'in tefsiri ilmine dayandırılmaktadır. Tefsir-cilerin çoğu bu konularla ilgili bütün bilgilere tefsirlerinde yer vermişlerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim her şeyin kendisine arzedildiği esastır. Bazı müfessirlerin kitaplarında rivayete dayanan Kur'an-ı Kerim ilimlerine yine açıklama ile ilgili ilimlere ve Kur'an-ı Kerim âyetlerinin yazılış şekilleriyle ilgi­li bilgilere yer verdiklerini görürsün. Bazı tefsirler ise belli bir konuda ayrıcalık kazanmıştır. Müslümanın tefsire özel bir önem vermesi gerekir. Bu arada özellikle ihtisas alanıyla ilgili yahut çağdaş meseleler üzerinde duran tefsiri seçmelidir.

Sekizinci olarak: Müslümanm önem vermesi gereken konuların arasına daha önce üzerinde durduğumuz bütün sahalarla bağlantılı olan buna ek ola­rak Kur'an-ı Kerim'in i'rabı, sanatsal şekli gibi konulan da içine alan Kur'an-ı Kerim kütüphanesi de girmelidir. Müslümanların önem vermesi gereken sa­halar arasına giren Kur'an-ı Kerim kütüphanesi konusuna giren pek çok bilgi ilende gelecektir. Bu babı, babın başlığıyla bağlantısı bulunan hadis rivayetle­rine ayırdık. Sonunda da Kur'an-ı Kerimle ilgili bazı hükümler ve âdâbla ilgili "Dersler ve Öğütler" kısmına yer verdik.

Şimdi bu babın içinde yer alan rivayetlere geçelim. [122]

 

 

KUR'AN-I KERİM'İN FAZİLETİ OKUNMASINA ÖNEM VERİLMESİ

 

Kur'an-I Kerimden Ezber Bilmenin,Okumanın, Okumaya Devam Etmenîn VeKur'an I Kerim Okumak İçinToplanmanın Fazileti

 

2338-Taberani, Ebu Ahvas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Abdullah bin Mes'ud (r.a) şöyle söyledi: [123]

"Bu Kur'an-ı Kerim Allah'ın bir ziyafetidir. Kim ondan bir şey öğren­meye güç yetirebilirse bunu yapsın. Evlerin hayır yönünden en küçük olanı içinde Allah'ın kitabından bir şey olmayan evdir. İçinde Allah'ın kitabından

bir şey olmayan ev tıpkı tamircisi olmayan harap olmuş bir ev gibidir. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara suresini duyduğu evden çıkar." [124]

 

Bir Açıklama

 

Kur'an-ı Kerim'in ziyafete benzetilmesi, Kur'an-i Kerim'in akim gıdası ve meyvesi olduğuna işarettir. Aynı şekilde o kalp ve ruh için de bir gıda ve meyvedir. Kur'an-ı Kerim'i okumalarına rağmen onda akıl, kalp ve ruh için mükemmel ve derli toplu gıda bulamayanların Kur'an-ı Kerim'den nasipleri çok azdır ve onların kalpleri hastadır. Bu gibiler Kur'an-ı Kerim'i çokça okusun, üzerinde daha çok düşünsün, daha çok kalbini ona versin ve gereğince amel etsinler.

 

2339-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Her şeyin bir hörgücü (tepesi, yukarıya doğru çıkıntısı) vardır. Kur'an-ı Kerim'in hörgücü de Bakara süresidir. Her şeyin bir seçkini vardır. Kur'an-ı Kerim'in seçkini de mufassaldır. Şeytanlar, içinde Bakara suresi okunan ev­den çıkarlar. İçi (muhteviyatı) itibariyle evlerin en küçüğü içinde Allah'ın kitabından bir şey bulunmayandır."

"İçi (muhtevası) itibariyle evlerin en küçüğü, içinde Allah'ın kitabından bir şey bulunmayandır" sözü; kalbin, Kur'an-ı Kerim'in ezberlenmesiyle ma­mur kılınacağına delalet etmektedir. Kalbin sapıklıktan ve bid'atten uzak tu­tulmasıyla birlikte Kur'an-ı Kerim'den ne kadar çok ezberlenirse kalp o kadar mamur olur. [125]

 

2340-Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle rivayet etmiştir: [126]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İçinde Kur'an-ı Kerim'den bir şey bulunmayan kimse, döküntü (harap) bir ev gibidir."

 

2341-Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Her ne zaman bir topluluk şanı yüce olan Allah'ın evlerinden bir evde toplanıp Allah'ın kitabını okur ve aralarında onun üzerine müzakerede bu­lunurlarsa muhakkak üzerlerine bir huzur (sekinet) iner, kendilerini rah­met kaplar, etraflarını melekler sarar ve Allah onları kendi katında olan­ların yanında anar." [127]

 

Bir Açıklama

 

Huzurun inmesinin eserlerinden biri de imanın artmasıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İmanlarına iman katmaları için mü'minlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahi­bidir." [128]

Bu, Kur'an-ı Kerim okumak ve müzakere etmek üzere toplanan bir toplu­luğa Yüce Allah'ın lütuflanndan bir tanesidir. Şimdi Kur'an-ı Kerim için toplan­manın faziletine bak. Bunun yamsıra daha başka hayırlar için toplanmaya teş­vik eden rivayetler de nakledilmiştir. Artık cumaya, cemaate ve hayır için top­lanmaya gayret etmek gerekir.

 

2342-Tirmizi, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa ona bir sevap (hasene) vardır. Sevap (hasene) ise on kat karşılığıyla verilir. "Elif. Lâm. Mim" bir harftir de­miyorum. Ancak "elif" bir harftir, "lam" bir harftir, "mim" bir harftir." [129]

 

2343-Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Bureyde (r.a)'den rivayet etmiş, o da babasının şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın yanında oturuyordum. Bu sırada O'nun şöyle buyur­duğunu duydum:

"Bakara suresini öğrenin. Onun alınması (öğrenilmesi ve gereğince a-mel edilmesi) bereket, terkedilmesi ise hüsrandır. Sihirbazlar ona (onun gi­bisini ortaya koymaya) güç yetiremezler."

Daha sonra belli bir süre sustu. Sonra şöyle buyurdu:

"Bakara ve Ali İmran surelerini öğrenin. Onlar iki çiçektir. Onlar kıyamet gününde adeta iki bulut veya iki örtü ya da saflar halindeki iki ayrı kuş topluluğu gibi olup sahiplerini (yani kendilerini öğrenenleri) gölge­lendirirler. Kur'an-ı Kerim kıyamet günü sahibiyle (yani kendisini öğ­renenle) onun kabrinin açılması esnasında tıpkı rengi solmuş bir adam gibi buluşur. Ona: "Beni tanıyor musun?" diye sorar. O: "Hayır. Seni tanı­mıyorum" der. Bu kez o: "Ben senin, seni öğle sıcaklarında susandirmış, geceleri sabahlara kadar seni uyanık tutmuş olan arkadaşın Kur'an'ım. Her tüccar ticaretinin arkasındadır. Sen bugün her ticaretin arkasındasm" der. Böylece ona sağından mülk, solundan da sonsuzluk verilir. Başına da vakar tacı konur. Anne ve babasına da kendilerine dünyada verilmemiş olan hül­leler giydirilir. Onlar: "Bunlar bize ne için giydirildi?" diye sorarlar. Kendile­rine: "Çocuğunuzun Kur'an-ı Kerim'i alması (öğrenmesi ve gereğine göre amel etmesi) dolayısıyla" denir. Sonra ona: "Oku ve cennetin ve odalarının merdivenleri üzerinde yüksel." İster hızla olsun ister tertil üzere olsun Kur'an-ı Kerim okuduğu sürece o yükseliştedir." [130]

 

2344-Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [131]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim konusunda maharet sahibi olan üstün kılınmış, iyilik sahibi yazıcı meleklerle birliktedir. Kendisine zor geldiği halde kekeleyerek (uğraşarak) Kur'an-ı Kerim okuyan için iki ecir vardır."

Ebu Davud ve Tirmizi'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Kur'an-ı Kerim'i telaffuz etmede maharetli olarak Kur'an-ı Kerim'i okuyan..."

Bu rivayette "kekeleyerek" ibaresi geçmemektedir. Ancak Ebu Davud: "Kendisine zor geldiği halde..." ifadesine yer vermiştir. [132]

 

Bir Açıklama

 

En üstün makam, Kur'an-ı Kerim konusunda mahir olan birinciye verile­cektir. İkinciye iki ecir verilmesinin sebebi ise onun Kur'an-ı Kerim okuma konusunda gayret sarfetmesidir. Ancak bu onu, meleklerle birlikte olmayı ha-ketme derecesine ulaşan birincisinden ileriye geçirememektedir.

 

2345-Kutubi Sitte Sahipleri, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'den şu şekilde rivayet etmişlerdir: [133]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim okuyan mü'minin örneği turunç örneğidir. Kokusu da güzel, tadı da güzeldir. Kur'an-ı Kerim okumayan mü'minin örneği ise hur­ma örneğidir. Kokusu yoktur ama tadı tatlıdır. Kur'an-ı Kerim okuyan mü­nafığın örneği reyhan örneğidir. Kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur'an-ı Kerim okumayan münafığın örneği ise Ebu Cehil karpuzu örneğidir. Koku­su yoktur, tadı ise acıdır."

Bir rivayette her iki yerde de (yani hem müminlerden söz edilirken, hem de münafıklardan söz edilirken) "facirin örneği" denmiştir. [134]

 

2346-Ebu Davud, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim okuyan mü'minin örneği turunç örneğidir. Kokusu da güzel tadı da güzeldir. Kur'an-ı Kerim okumayan mü'minin örneği ise hur­ma Örneğidir. Kokusu yoktur ama tadı tatlıdır. Kur'an-ı Kerim okuyan faci­rin örneği reyhan örneğidir. Kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur'an-ı Ke­rim okumayan facirin örneği ise Ebu Cehil karpuzu örneğidir. Kokusu yoktur, tadı ise acıdır. Salih bir kimseyle oturanın örneği misk örneğidir. Ondan bir şey sana dokunmasa da kokusu geçer. Kötü bir kimseyle oturanın örneği de körükçü örneğidir. Onun isinden sana bir şey bulaşmasa da du­manından bulaşır."

 

2347-Müslim, Amir bin Vasile (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Nafi1 bin Abdulharis, Usfan'da Hz. Ömer (r.a) ile karşılaştı. Hz. Ömer (r.a) onu Mekke ahalisinin başına amil (vali) olarak tayin etmişti. Ona: "Vadi halkının başına kimi geçirdin?" diye sordu. O: "İbni Ebzâ'yı" dedi. "İbni Ebzâ kimdir?" diye sordu. "Bizim kölelerimizden bir köle (mevla)" cevabını verdi. "Sen onların başlarına bir köleyi (mevlâyı) mi geçirdin?" diye sordu. "O, Allah'ın kitabını okuyan ve feraizi (miras meselelerini) bilen biridir" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) şöyle söyledi:

"Nitekim Peygamberiniz (a. s.) de şöyle buyurdu:

"Şüphesiz Allah bu kitapla bazı toplulukları yükseltir, diğer bazılarını ise alçaltır." [135]

 

Bir Açıklama

 

Rivayet metninde geçen feraiz ile miras ilminin kastedilmiş olması muhte­meldir. Bu ise söz konusu ilmin önemine işarettir. Bununla birlikte o ibare ile yükümlülüklerin (farzların) kastedilmiş olması da mümkündür.

Hz. Ömer (r.a), valisinin, Mekke ahalisinin başına kölelerinden bir köleyi geçirmesini başlangıçta doğru bulmamıştır. Çünkü Araplar kendilerinden ol­mayan birinin başlarına geçirilmesine karşı çıkarlardı. Bu durum da fitneye yol açabilir. Bu aynı zamanda mubah olan işlerde kamuoyunun seçimini göz önünde bulundurma ilkesine de ters düşer. Bu, peygamber siyasetinde göz önünde bulundurulan bir ilkeydi. Ancak, valisi söz konusu kişiyi Kur'an-i Kerim'i okuması ve ilmi dolayısıyla öne geçirdiği yönünde açıklama yapınca Hz. Ömer (r.a) bunu kabul etmişti. Bu, ilmin öne geçirilmede bir ayrıcalık ka­zandırdığına işaret etmektedir. Bu, göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Bu yüzden biz çağdaş îslâmi çalışmada öne geçirilme ve geri bırakılma konusunda İslâm kültürünü, uzmanlıkları ve prensiplere bağlılığı esas alınması gereken ölçüler araşma koyduk.

"Hanginiz her sabah Buthan'a -yahut "Akik'e" dedi- gidip oradan her­hangi bir günâh işlemeksizin veya akraba ile bağlantıyı kesmeksizin iki se­miz deve getirmek ister?"

Biz de: "Ya Resulullah (a.s)! Biz (hepimiz) bunu isteriz?" dedik. Resulul-lah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Birinizin sabah camiye gidip Allah'ın kitabından iki  âyet öğrenmesi -veya okuması- onun için iki deveden daha hayırlıdır. Yine üç âyet onun için üç deveden hayırlıdır. Dört âyet de dört deveden hayırlıdır. Her sayıda âyet aynı sayıdaki deveden hayırlıdır."

Ebu Davud'un rivayetinde şöyle denmektedir;

"Hanginiz her sabah Buthan'a -yahut: "Akik'e" dedi- gidip oradan Al­lah'a karşı herhangi bir günâh işlemeksizin veya akraba ile bağlantıyı kes­meksizin iki semiz ve alımlı deve getirmek ister?"

Onlar: "Hepimiz, ya Resulullah (a.s)!" dediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Birinizin her sabah camiye gidip Allah'ın kitabından iki âyet öğrenmesi onun için iki deveden daha hayırlıdır, yine üç âyet onun için üç deveden hayırlıdır. Her sayıda âyet aynı sayıdaki deveden hayırlıdır." [136]

 

2350-Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [137]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kıskanma ancak iki şeyde olur: Allah'ın kendisine Kur'an verdiği, ken­disi de onu sabah ve akşam vakitlerinde okuyan bir adama. Komşusu onu duyar ve: "Keşke filancaya verilen bana da verilseydi de ben de onun yaptığı gibisini yapsaydım" der. Bir de Allah'ın kendisine mal verdiği ve kendisi de onu O'nun hakkı için harcayan bir adama. (Bir başka) adam der ki: "Keşke fi­lancaya verilen gibisi bana da verilseydi de ben de onun yaptığı gibisini yap­saydım."

 

2351-Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim sahibi (Kur'an-ı Kerim'i öğrenip çokça okuyan kişi) kıyamet günü gelir. (Kur'an-ı Kerim) ona: "Ey Rabbim! Onu süsle" der. Bu­nun üzerine ona keramet (değerlilik) tacı giydirilir. Sonra: "Ey Rabbim! Ona verileni artır" der. Bu kez ona keramet hüllesi giydirilir. Sonra: "Ey Rabbim! Ondan razı ol" der. Yüce Allah da: "Ondan razı oldum" der. Bunun ardın­dan ona: "Oku ve yüksel" denir. Ona her bir âyet karşılığı bir hasene (iyilik) verilir." [138]

 

2352-Ebu Davud, Abdullah bin Amr bin As (r.a)'tan rivayet etmiştir: [139]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim sahibine (Kur'an-ı Kerim'i öğrenip okuyana): "Oku ve yüksel. Dünya evinde nasıl tertil üzere okuyor idiysen öyle tertil üzere oku. Senin yerin okuduğun en son âyetin yerindedir. (Yani her bir âyet okudukça derecen yükselir ve en son âyetin seni ulaştıracağı dereceye kadar çıkarsın -Çeviren)."

 

2353-Ahmed bin Hanbel, Ebu Hureyre (r.a)'nin -veya Ebu Said el-Hudri (r.a)'nin- -Burada A'meş tereddüt etmiştir- şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Kıyamet günü Kur'an-ı Kerim sahibine (Kur'an-ı Kerim'i öğrenip oku­yana): "Oku ve yüksel. Senin yerin okuduğun en son âyetin yerindedir" de­nir." [140]

 

Kur'an-I Kerim'i Öğrenmenin Ve Öğretmenin Fazileti

 

2354-Buhari, Hz. Osman bin Affan (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sizin hayırlınız Kur'an-ı Kerim'i öğrenen ve öğretendir." [141]

 

2355-Taberani, Ebu Umame (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Filanca oğullarının yerlerini satın aldım ve ondan şöyle şöyle kazanç sağladım."

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Sana ondan daha çok kâr getirecek bir şeyi haber vereyim mi?"

Adam: "Öyle bir şey var mıdır?" diye sordu.

Resulullah (a.s): "On âyet okuyan bir adam" diye buyurdu.

Bunun üzerine adam gidip on âyet öğrendi. Sonra Resulullah (a.s)'ın yanma geldi ve yaptığını haber verdi." [142]

 

Kur'an-I Kerim'e Bağlanmanın Ve Ondan Ayrılmamanın Gerekliliği

 

2356-Buharî ve Müslim, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmişlerdir: [143]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bu Kur'an'ı kendinizde saklamaya çalışın. Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, o devenin yularından daha sıkı tutar."

 

2357-Ahmed bin Harıbel, Ukbe bin Amir (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabını öğrenin, onu kendinizde saklayın ve onu güzelce o-kuyun. Canım elinde olana yemin olsun ki, o yularlara bağlanmış develer­den daha sağlam tutar." [144]

 

2358-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şu şekilde riva­yet etmişlerdir: [145]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim sahibinin (Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen ve onu sürekli okumak suretiyle ezberinde tutmaya çalışanın) örneği, devesini yulara bağ­lamış bir adam örneğidir. Eğer onu (yani yuları) sıkı tutarsa (deveyi) elinde tutar. Anın onu bırakırsa (deve) gider."

Müslim bir başka rivayette şu fazlalığa yer vermiştir:

"Kur'an-ı Kerim sahibi (onu bilen) ibadete durur, ortu gece ve gündüz okursa onu hatırında tutar; ama ibadete durmazsa onu unutur." [146]

 

Bir Açıklama

 

Yüce Allah'ın nitelediği üzere Kur'an-ı Kerim uludur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Oysa o çok ulu bir kitaptır." [147] Bir kimse onu öğrendikten sonra ihmal ederse ezberinde kalmaz. Büyüklerimizden biri şöyle derdi:

"Kur'an-ı Kerim, sahibini (onu ezberleyeni) özler. Eğer sahibi okuyarak onu ziyaret etmeğe devam ederse Kur'an-ı Kerim de onu ziyaret eder."

 

2359-Kutubi Sitte Sahipleri, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle ri­vayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bir kimsenin: "Şöyle şöyle âyeti unuttum" demesi ne kadar fenadır. Aksine o, ona unutturulmuş tur. Kur'an-ı Kerim'i hatırda tutun. O devele­rin yularlarından kopmaya çalışmalarından çok, kişilerin hafızalarından çıkma gayretindedir."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Biriniz: "şöyle şöyle bir âyeti unuttum" demesin. Aksine o, ona unuttu-rulmuştur." [148]

kaçmasından korkulan bir devenin yulara bağlanmasına benzetilmiştir. Kişi Kur-'an'ı okumaya ve hatırlamaya devam ettiği sürece ezberlemiş oldukları da ezbe­rinde kalacaktır. Aynı şekilde deve de bir yularla bir yere bağlanırsa bir yere kaçamaz, koruma altında kalır. [149]

 

2360-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [150]

"Kim bir gecede elli âyet okursa gafillerden yazılmaz. Kim yüz âyet okur­sa kânitlerden (kendini ibadete verenlerden) yazılır. Kim üç yüz âyet okursa onun için bir kıntar (sevap) yazılır. Kim de yedi yüz âyet okursa kurtuluşa erer.

 

2361-Nesai, Saib bin Yezid (r.a)'den rivayet etmiştir: [151]

"Resulullah (a.s)'ın yanında Şureyh el-Hadrami'den söz edildi. O da şöyle buyurdu:

"O, Kur'an'a başını koymaz." [152]

 

Kur'anı Kerim Okuyanın Üzerine Meleklerin Ve Huzurun İnmesi

 

2362-Buhari, Useyd bin Hudayr (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [153]

"O, geceleyin Bakara suresini okuyordu. Atı da yanında bağlıydı. Bir ara atı şahlandı. Bunun üzerine o sustu. Atı da sakinleşti. Sonra yine okudu. Atı yine şahlandı. Tekrar sustu. Atı da sakinleşti. Sonra yine okudu. Atı yine şahlandı. O da oradan ayrıldı. Oğlu Yahya da yakınında bulunuyordu. Onun üzerine atlamasından endişelendi. Onu geriye bırakınca başını göğe doğru kaldırdı. Bir de gölgelik gibi bir şey gördü. İçinde lambalar gibi şeyler vardı Sabah olunca olayı Resulullah (a.s)'a anlattı. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Oku, ey İbni Hudayr! Oku Ey İbni Hudayr!"

O: "Ya Resulullah (a.s)! Yahya'yı çiğnemesinden endişelendim. O (atın) yakınında bulunuyordu. Bu yüzden onun yanma doğru gittim. Bu sırada başımı göğe doğru kaldırdım. Bir de içinde lambalar bulunan gölgelik gibi bir şey gördüm. Onu görmeyeyim diye çıktım."

Resulullah (a.s): "Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu.

O: "Hayır" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Onlar senin sesine yaklaşmış olan meleklerdi. Eğer okusaydm sabah olunca insanlar onlara doğru bakacaklardı. Onlar, onlardan (insanlardan) saklanmayacaklardı."

 

2363-Müslim, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir: [154]

 

"Useyd bin Hudayr'm bir gece konakladığı yerde Kur'an-ı Kerim okur­ken birden atı şahlandı. Sonra yine okudu, at yine şahlandı. Sonra tekrar okudu, at yeniden şahlandı. Useyd dedi ki: "Bunun üzerine Yahya'yı ezme­sinden korktum. Onun yanına gitmek üzere kalktım. Bir de başımın üzerinde gölgelik gibi bir şey gördüm. İçinde kandiller gibi bir şeyler vardı. Gözümden kayboluncaya kadar göğe doğru yükseldiler. Sabahleyin Resulul­lah (a.s)'ın yanına gittim ve şöyle söyledim: "Dün gece ben, gece ortasında konakladığım yerde Kur'an-ı Kerim okurken bir ara atım şahlandı." Resu­lullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Oku İbni Hudayr."

(İbni Hudayr) dedi ki: "Ben okudum, sonra yine atım şahlandı. Resulul­lah (a.s) yine:

"Oku İbni Hudayr" diye buyurdu.

Ben yine okudum. (At) yeniden şahlandı. Resulullah (a.s) yine:

"Oku İbni Hudayr" diye buyurdu.

Ben bıraktım. Yahya atın yakınında bulunuyordu. Onu ezmesinden korktum. Gölgelik gibi bir şey gördüm. İçinde kandiller gibi bir şeyler vardı. Sonra gözümden kayboluncaya kadar göğe doğru yükseldiler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Onlar meleklerdi. Seni dinliyorlardı. Eğer okumaya devam etseydin sa­bah olunca insanlar onları görürlerdi, onlar insanlardan saklanmazlardı." [155]

 

Bir Açıklama

 

Bu iki rivayet herhangi bir Müslümanın şanı yüce olan Allah'a yönelmesi durumunda ona gayb alemine ait bazı şeylerin görünmesinin mümkün olduğu konusunda İki temel dayanaktır. Pekçoklan keşfi ve keşf ehlini (yani gayb alemine muttali olunmasını ve buna muttali olanları) inkâr etmişlerdir. Oysa eğer bu konudaki rivayetler doğru sözlü ve adil kimseler tarafından nakledil­miş olursa inkâr edilmesi yerinde olmaz. Çünkü şer'i açıdan böyle bir şeyin ol­ması mümkündür.

 

2364-Buhari ve Müslim, Bera bin Azib (r.a)'in şöyle söylediğini riva­yet etmişlerdir: [156]

"Bir adam Kehf suresini okuyordu. Yanında da iki iple bağlanmış bir at vardı. Bu sırada (adamın) üzerini bir bulut kapladı ve kendisine doğru yak­laşmaya başladı. Atı ondan kaçmaya başladı. Sabah olunca Resulullah (a.s)'m yanına geldi. Kendisine bu olayı anlattı. Resulullah (a.s) da şöyle bu­yurdu:

"İşte bu, Kur'an-ı Kerim için inmiş olan sekinettir." Bir rivayete göre de şöyle buyurmuştur:

"Oku ey filanca! İşte Kur'an-ı Kerim (okunması) esnasında -veya Kur'­an-ı Kerim için- inen sekinettir." [157]

Bir rivayette de: "Kur'an-ı Kerim'le birlikte inen" denmektedir. [158] Buharı, Useyd bin Hudayr (r.a)'ın yukarıda geçen hadisini içeren baba şu

başlığı vermiştir: "Kur'an-ı Kerim okunması esnasında meleklerin ve seki-

netin inmesi babı." [159]

İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Burada sekinetin inmesiyle meleklerin inmesini bir arada zikretmiştir. Ancak gerek bu babın hadisinde -yani Useyd bin Hudayr (r.a)'ın yukarıda geçen hadisinde- ve gerekse Kehf suresinin faziletiyle ilgili Bera bin Azib (r.a) hadisinde sekinetten söz edilmemektedir. Sadece meleklerden söz edil­miştir. Belki musannif (yani Buhari) bu konuyla ilgili olayın aynı olay olduğunu düşünüyordu. Yahut bu babda geçen hadiste sözü edilen gölgelik ile kastedilenin sekinet olduğu düşüncesiyle bab başlığında sekinetten de söz etmiş olabilir. Ancak İbni Battal gölgelik ile kastedilenin kesinlikle bulut olduğunu, meleklerin de onun içinde olduklarını ve onlarla beraber sekine­tin olduğunu çünkü sekinetin her zaman meleklerle birlikte ineceğini söylemiştir. Yukarıda geçen olayın Useyd (r.a)'in başından geçtiği, rivayetten onun Bakara suresini okuduğunun anlaşıldığı ve bunun da zahiri olarak taaddud ifade ettiği (yani olayın belli bir sureye has olmayıp farklı sureler için gerçekleşebileceği) söylenmiştir.

Sabit bin Kays bin Şemmas'm başından da Useyd (r.a)'in başından geçen olaya benzer bir olay geçmiştir. Ancak bu olay da Bakara suresinin okunması esnasında gerçekleşmiştir. Ancak hem Bakara hem Kehf suresini yahut bu ikisinden herhangi birini okumuş olması da muhtemeldir." [160]

İmam Nevevi de şöyle söylemiştir:

"Burada sözü edilen sekinetin anlamı hakkında değişik şeyler söylen­miştir. Bunlardan tercihe uygun görülene göre sekinet Allah'ın yaratıkla­rından olan gönül huzuru ve rahmet getiren ve meleklerle birlikte inen bir şeydir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir."

Bu hadis ümmetin mensuplarından herhangi bir kişinin melekleri göreb­ileceğine delalet etmektedir.

İbni Hacer de şöyle söylemiştir:

"Sahih olan da budur. Ancak bunun şartlı olarak gerçekleşebileceği an­laşılmaktadır. Mesela salih olan ve güzel sesle Kur'an-ı Kerim okuyan bi­rine (melekler) görünebilir." [161]

Yine Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu hadisi şerifte Kur'an-ı Kerim'in fazileti, onun rahmetin inmesine, meleklerin bulunmalarına vesile olduğu ortaya konmaktadır. Bunda aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'i dinlemenin fazileti de ortaya konmaktadır."

İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Bunda Useyd (r.a)'in bir menkıbesi, gece namazında Bakara suresini okumanın fazileti, namazda huşu'un fazileti ve yerine göre mubah da olsa bir dünya işiyle meşgul olmanın pek çok hayrın kaçırılmasına vesile olabi­leceği ortaya konmaktadır. Mubah olmayan bir şeyle meşgul olmanın nasıl bir sonuç getireceğini artık düşünmek lazım." [162]

 

Kur'an-I Kerim Sevgisi Ve Bunun Alametleri

 

2365-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [163]

"Kim kendisini Allah'ın ve Resulünün sevmesini isterse baksın: Eğer Kur'an-ı Kerim'i seviyorsa Allah'ı ve Resulünü seviyor demektir."

Bir Açıklama

Bunlar, gerçeği ortaya koymada yamlmayan iki özelliktir. Eğer insan Al­lah'ı ve Resulünü sever Allah ve Resulü de onu severse kalbinde Kur'an-ı Ke-rim'e karşı bir sevgi duyar. Bu sevgi dolayısıyla insanın kalbi belli bir ölçüde Kur'an-ı Kerim'e bağlı olur. Onu sever, yüceltir, ona saygı duyar. Böylece Al­lah'ın kendilerini sevdiği kendileri de Allah'ı seven ve Allah'ın hizbi olarak ad­landırılan kitlenin özelliklerinin birincisini kazanmış olur. Bu itibarla Rabbani­ler, yola girişlerinin başlangıcından ömürlerinin sonlarına kadar Kur'an-ı Ke­rim'e ayrı bir ağırlık verirler.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Öğrettiğiniz Kitap gereğince ve kendiniz de incelediğiniz üzere gönül­den Rabb'e kulluk edin." [164]

 

2366-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmişlerdir: [165]

"Resulullah (a.s) bana: "Bana Kur'an oku" diye buyurdu. Ben: "Kur'an sana indirilmişken ben mi sana onu okuyacağım?" dedim. O da şöyle buyur­du:

"Ben onu başkasından dinlemekten hoşlanıyorum."

Bunun üzerine ben de O'na Nisa suresini okudum ve şu ayeti kerimeye kadar geldim: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de şunların üze­rine şahit kıldığımız zaman durum ne olacak!" [166] Buraya gelince (Resu­lullah (a.s): "Şimdilik yeter" diye buyurdu. Kendisine doğru baktım. Bir de gördüm ki, gözlerinden yaşlar akıyor." [167]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s)'ın Kur'an-ı Kerim'i bir başkasından dinlemekten hoşlan­ması ve bu şekilde dinlemekten gözleri yaşaracak derecede etkilenmesi O'nun Kur'an-ı Kerim'e olan sevgisinin ve ondan ne derece etkilendiğinin ala­metidir. Bu bir Müslümanın sahip olması gereken özelliklerdendir. Müslüman kalbini sağlıklı bir yapıya kavuşturmak, Kur'an-ı Kerim'e çok önem vermek ve üzerinde düşünmek suretiyle bunu kazanmalıdır. [168]

 

KUR'AN-I KERİM'LE İLGİLİ BAZI ADAB VE HÜKÜMLER

 

Kur'anı Kerimi Öğrenmenin VeÖğretmenin Vücubu (Farziyeti)Ve Bunun Adabı

 

2367-Ahmed bin Hanbel, Abdurrahman bin Şibl (r.a)'den şöyle riva­yet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim'i okuyun. Onu okuduğunuzda onunla büyüklenme-yin. Onda taşkınlığa gitmeyin. Kendinizi ondan uzak tutmayın. Onunla bir­likte (onu okurken) bir şey yemeyin." [169]

Yine şöyle buyurdu:

"Kadınlar ateş ahalisidirler."

Bir adam: "Ya Resulullah (a.s)! Onlar bizim analarımız, kız kardeşleri­miz ve kızlarımız değil midirler?" diye sordu. Resulullah (a.s) da onların eşlerinin hakları konusundaki nankörlüklerinden ve eşlerinin haklarını ye­rine getirmemelerinden söz etti."

("Onunla büyüklenmeyin" anlamındaki) "felâ testekbiru bihi..." ibare­sinde geçen "testekbiru" kelimesi rivayetlerde iki farklı şekilde daha geç­mektedir. Bunlardan biri: "Testeksiru", diğeri de: "Teste'siru" şeklindedir. Bunlardan birincisinin anlamı açıktır. Bazıları Kur'an-ı Kerim'i öğrenmiş ol­makla büyüklenmektedirler ki, bu ifade onu yasaklamaktadır. İkinci şekildeki ifadeyle de insanların Kur'an-ı Kerim hakkında çok fazla soru sormamaları is­tenmektedir. Üçüncü ifade ile kastedilen anlam da şudur: Onu sadece öğren­mek isteyene Öğretin.

 

2368-Ahmed bin Hanbel, Ebu Selâm (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Muaviye (r.a), Abdurrahman bin Şibl (r.a)'e: "İnsanlara Resulullah (a.s)'tan duyduğunu öğret" diye yazdı. O da onları topladı ve şöyle söyledi:

"Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Kur'an-ı Kerim'i öğrenin. Onu öğrendiğinizde onda taşkınlık etmeyin, kendinizi ondan uzak tutmayın, onunla birlikte (onu okurken) bir şey ye­meyin ve onun hakkında çok şey sormayın-"

 

2369-Tirmizi[170], İmran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O (yani imran bin Husayn) Kur'an-ı Kerim okuyan sonra onun için in­sanlardan bir şeyler isteyen birinin yanından geçti, imran (r.a) istirca etti ("innâ lillahi ve innâ ileyhi racİ'un: Biz Allah'tanız ve O'na döneceğiz" dedi) ve şöyle söyledi:

"Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Kim Kur'an-ı Kerim okursa onun karşılığını Allah'tan istesin. Şüphe­siz bazı kimseler gelecekler, Kur'an-ı Kerim okuyup onun için insanlardan istekte bulunacaklar." [171]

 

Kur'an-I Kerim'i Güzelce Okumak

 

2370-Ahmed bin Hanbel, Cabir bin Abdullah (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [172]

"Biz Kur'an-i Kerim okurken Resulullah (a.s) yanımıza çıktı. İçimizde bedeviler de Arap olmayanlar da vardı. Şöyle buyurdu:

"Okuyun. Hepsi güzel. İleride bazı kimseler gelecek onu bir okun dikil­mesi gibi dikecek yavaş yavaş (itina ile) değil hızlı hızlı okuyacaklar." [173]

 

Kur'an-I Kerimin Güzel Okunması Ve Sesle Süslenmesi

 

2371-Ebu Davud, Bera bin Azib (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyin." [174]

 

Bir Açıklama

 

Hattabi, Resulullah (a.s)'ın: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyin" sözü hak­kında şöyle söylemiştir:

"Hadis imamlarından biri bunu: "Seslerinizi Kur'an'la süsleyin" şek­linde açıklamıştır. (İlim adamları) bunun, söylenenin tersini kasdetme ma­hiyeti taşıdığını söylemişlerdir. Bunun gibi (Arap dilinde): "Deveyi havuza sundum" denir; oysa normalde havuz deveye sunulmaktadır."

Yine şöyle söylemiştir:

"Bunu aynı zamanda Ma'mer, Mansur'dan, o da Talva'dan rivayet etmiş ve "sesler" anlamına gelen kelimeyi "Kur'an" kelimesinden önce zik­retmiştir. (Yani: "Seslerinizi Kur'an'la süsleyin" anlamına gelen bir ifadeyle nakletmiştir).

Tayyibi şöyle söylemiştir:

'Hadis, görünüşe önem verilmemesi, Allah'tan ecir umulması, amelde ihlaslı olunması, okunanın anlamı üzerinde düşünülmesi ve ibretli noktalarına dikkat edilmesi durumunda bazı küçük yanlışlaklar yapılmasında sakınca olmadığına işaret etmektedir."

Yine Talha, Abdurrahman bin Avsece'den o da Bera (r.a)'dan şöyle riva­yet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Seslerinizi Kur'an'la süsleyin."

Yani konuşmalarınızı onun okunuş tarzına uydurun, seslerinizi onunla meşgul edin, onu kendinize Ölçü ve süs edinin.

el-Cami'in tahkikçisi hadisin birinci rivayetinin zahiri anlamına göre açık­lamasını yaparak şöyle söylemiştir:

"Bu, Kur'an-ı Kerim okurken sesi güzelleştirmek suretiyle olur. Güzel sözün güzelliği süs yönü güzel sesle daha da artar. Güzel sesle ve özenle o-kunursa onu dinleyenlerin kalplerini etkiler ve dikkatle dinlemelerini sağ­lar. Turbeşti şöyle söylemiştir: "Bu, sesi güzelleştirmenin tecvid kurallarının dışına çıkmaması ve kelimelerin ve harflerin çıkarılmasında bununla ilgili düzene aykırı hareket edilmemesi şartına bağlıdır. Eğer böyle yapılırsa o za­man yapılan fiil müstehab olmaktan çıkar mekruh olur. Allah'ın kitabını okurken kendilerini zorlayarak yapmacık hareketlere giren, okumalarını çeşitli vezinlere uydurmaya çalışan, müziksel sesler çıkaran ve Allah'ın sö­zünü gazele ve şarkıya benzeten kimselerin yaptıkları bid'atlerin en çirkin-lerindendir. Bunu duyanın buna karşı çıkması, (Kur'an-ı Kerim) okuyanın da onu yüce tutması gerekir."

Tecvid kurallarına uyulduğu ve huşu ile okunduğu sürece okuyuşu güzel­leştirmek için ne kadar uğraşılsa yine de bir sakıncası yoktur.

 

2372-Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah Kur'an'ı güzel sesle ve açıktan okuyan bir peygamberi dinlediği kadar hiç bir şeyi dinlememiştir." [175]

 

2373-Ahmed bin Hanbel, Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'tan şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"Resuhıllah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an'ı, sesini güzelleştirerek okumayan bizden değildir." [176]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet ve benzerleri Kur'an-ı Kerim'e ünsiyet duymanın ve ona bir yakınlığın olmasının Müslümamn adabından olduğuna delalet etmektedir. Ki­min bu ünsiyeti, Kur'an-ı Kerim'i özenle ve sesini güzelleştirerek okumasını sağlayacak dereceye ulaşmış olmazsa, o kendisinin bu ümmetten olmasını sağlayacak iman gerçeğine henüz ulaşamamış demektir. Rivayette korkunç bir tehdid ve uyarı vardır. Çünkü hadisin metninde Resulullah (a.s)'ın: "Biz­den değildir" diye buyurduğu ifade edilmiştir. Bu gerçekten önemli bir durum­dur. Bu itibarla biz de, bir kimsenin sırdaş edinirken bunu bir ölçü olarak al­ması, hadisteki tehdid ve korkutma kendilerini kapsamayan kimseleri sırdaş edinmesi gerektiği kanaatine vardık.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin." [177]

Resulullah (a.s)'ın: "Bizden değildir" diye andığı kimseler dolaylı bir şe­kilde (zımnen) bu ayeti kerimede kastedilenlerin (yani "kendinizden olmayan" sözü ile kastedilenlerin) arasına girmektedir. Bu itibarla Müslüman Kur'an-ı Kerim'i gerek öylesine okurken ve gerekse namazda okurken sesini güzelleştirmeye çalışmalı, bunda bir sakınca görmemeli ve bundan utanma-malıdır. Çünkü bunda sakınca görmek ve bundan utanmak yersizdir.

 

2374-Ebu Davud, Abdullah bin Yezid (rh.a.)'in şöyle söylediğini riva­yet etmiştir:

"Ebu Lubabe yanımızdan geçti. Biz de peşine takıldık. Yanına (evine) gir­dik. Bir de paspal görünümlü bir adamla karşılaştık. Onun şöyle söylediğini duydum:

"Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Kur'an'ı sesini güzelleştirerek okumayan bizden değildir."

İbni Ebi Muleyke'ye: "Ey Ebu Muhammedi Eğer sesi güzel değilse!" de­dim. O da şöyle söyledi:

"Gücünün yettiği kadar güzeli eştirir." [178]

 

Kur'an-I Kerim'i Güzel Okumak, İyi Anlamak Ve Her İkisinde De İhlaslı Olmak

 

2375-Taberani, Evsat'ta, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ben ömrümün bir bölümünü geçirdim. Bizden biri imanı Kur'an'dan önceye koyuyor. Sure Muhammed (a.s)'e iniyor. O da böylece helalini ve haramını öğreniyordu. Sizin Kur'an'ı Öğrendiğiniz gibi onun orasında kal­ması uygun düşmezdi. Sonra ben bazı kimseler gördüm, (içlerinden) biri Kur'an'ı imandan önceye koyuyor. Fatiha suresinin başından kitabın sonu­na kadar okuyor. Ama onun kendisine neyi emrettiğini neyi yasakladığını bilmiyor. Onun da orada kalması uygun düşmez. O, onu kalitesiz hurmaları dağıtır gibi dağıtır." [179]

 

2376-Bezzar, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Tüccarlar denizlerde dolaşıncaya ve atlar Allah'ın yolunda (savaşa) da-lıncaya kadar İslâm üstünlük sağlar. Sonra: "İçimizde kim daha iyi (veya daha çok) Kur'an okuyor, içimizde kim daha bilgilidir, içimizde kim daha fakihtir (keskin anlayış ve kavrayış sahibidir)" diye bir topluluk üstünlük sağlar."

(Resulullah a.s) daha sonra ashabına şöyle buyurdu: [180]

"Bunlarda bir hayır var mıdır?"

Onlar: "Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dediler. (Resulullah a.s) da) şöyle buyurdu:

"Bunlar sizdendir, bu ümmettendirler. Onlar aynı zamanda ateşin ya­kıtıdırlar."

 

2377-Ahmed bin Hanbcl, Abdullah bin Amr (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Ümmetimin münafıklarının çoğu Kur'an okuyucularıdır. Onların bo­yunlarını eğdirin (üzerlerine gidin). Onları Öldüren sevap alacaktır." [181]

 

2378-Ahmed bin Hanbel, Ukbe bin Amir (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ümmetimin münafıklarının çoğu Kur'an okuyucularıdır." [182]

 

Bir Açıklama

 

Bu ve benzeri rivayetlerde kastedilenlerin Kur'an okuyucularından bid'at ehli olanlar olduğu bildirilmiştir. Tercih edilen görüşe göre de onlardan kâfir­lere yakınlık duyanlar kastedilmiştir. [183]

 

Resulullah (A.S)'In Kur'an Okumasının Özellikleri

 

2379-Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s): "Sebbihi'sme Rabbike'I-A'la (Yüce Rabbinin adını teş­bih et)" ibaresini okuduğunda: "Yüce Rabbim (zatına layık olmayan her şey­den) münezzehtir" derdi." [184]

 

Bîr Açıklama

 

Bu, Resulullah (a.s)'ın bir sünnetidir. Pek çok rivayette bunu görmekte­yiz. Bundan çıkan sonuç şudur: Resulullah (a.s) Kur'an-ı Kerim okuduğunda onun anlamına göre yeri geldikçe (ifadelere) cevap verirdi. Bu ise okunanın anlamı üzerinde düşünmenin bir neticesidir. Müslümamn bunu çok iyi kavra­ması gerekmektedir. [185]

 

2380-Nesai, Ummu Seleme (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir:

"Ya'la bin Memlek ona Resulullah (a.s)'m Kur'an-i Kerim okuyuşu ve namazı hakkında soru sordu. O da şöyle söyledi:

"Siz nerde, O'nun namazı nerde?"

Daha sonra (Resulullah (a.s)'ın) Kur'an-ı Kerim okuyuş şeklini anlattı. Bunu anlatırken (Resulullah (a.s)'ın) harf harf anlaşılacak şekilde oku­duğuna işaret etti."

Tirmizi'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir: [186]

"Siz nerde, O'nun namazı nerde? Namaz kılar sonra namaz kıldığı ka­dar bir süre uyurdu. Sonra uyuduğu kadar bir süre namaz kılardı. Sonra na­maz kıldığı kadar bir süre uyurdu. Sabah oluncaya kadar böyle devam eder­di."

Daha sonra (Resulullah (a.s)'ın) Kur'an-ı Kerim okuyuş şeklini anlattı. Harf harf anlaşılacak şekilde okuduğunu ifade etti." [187]

Tirmizi'nin İbni Ebi Muleyke'den, onun da Ummu Seleme (r.a)'den naklet­miş olduğu bir rivayete göre de Ummu Seleme (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Kur'an-ı Kerim'i parça parça okurdu. "el-Hamdu li'lla-hi Rabbi'l-Alemin" der sonra dururdu. "er-Rahmani'r-Rahim" der sonra dururdu. Sonra: "Maliki yevmi'd-din"i okurdu." [188]

Bunu Ebu Davud da nakletmiştir. Onun rivayetine göre de şöyle söyle­miştir:

"Resulullah (a.s)'ın okuyuşu şöyleydi:

"Bismi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim. el-Hamdu li'llahi Rabbi'l-Alemin. er-Rahmani'r-Rahim. Maliki yevmi'd-din." Okuyuşunu ayet ayet ayırırdı." [189]

 

Bir Açıklama

 

Bazıları esas itibariyle her âyetin başında durulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak bu kuralın bazı istisnaları bulunmaktadır. Onlara göre bu konuda anlama itibar edilir. Buna dayanılarak durmalar (vakflar) değişik kı­sımlara ayrılmıştır. Vakf (durma) ile ilgili hükümler, tertil ilminin yarısıdır. Diğer yarısı ise her harfe hakkını vermek ve yerli yerince okumaktır.

 

2381-Buhari, Katade (rh.a.)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Enes (r.a)'e Resulullah (a.s)'ın kıraati (Kur'an-ı Kerim okuyuşu) hak­kında soru sordum. Şöyle söyledi:

"Uzatma yerlerinde uzatırdı."

Sonra: "Bismi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim"i okudu. "Bismillah"ı (yani "Allah" kelimesinin ikinci lamını) uzatıyordu. "Rahmân"ı (yani "mim" harfini) uzatıyordu. "Rahim"i (yine "mim" harfini) uzatıyordu." [190]

 

2382-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Muğaffel (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [191]

"Resulullah (a.s)'ı Mekke'nin fethi gününde gördüm. Feth suresini okuyordu. Kıraatında terci' yaptı."

Ravi dedi ki: "İbni Muğaffel (r.a) de okudu. O da terci' yaptı."

Muaviye bin Kurra dedi ki: "İnsanlar(m dedikoduları) olmasaydı sizin için İbni Muğaffel (r.a)'in Resulullah (a.s)'tan rivayetle naklettiğini alırdım (yani o uygulamayı alırdım)."

Ebu Davud'un rivayetine göre de (îbni Muğaffel r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ı devesinin üzerinde Feth suresini okurken gördüm. Terci' yapıyordu." [192]

 

Bir Açıklama

 

Ezandaki terci' hakkında en meşhur olan açıklama şudur:

"Kişi şehadet sözünü önce sesini pek yükseltmeden söyler. Sonra (ikinci kez tekrar ederken) sesini yükseltir."

Muhtemelen terci'in anlamı konusunda yapılan açıklamalardan birine göre Resulullah (a.s) sözü edilen olayda Feth suresini önce alçak sesle okuyor, sonra okuduğu kısmı bir de yüksek sesle okumak için tekrar baştan alıyordu.

 

2383-Taberani, Musa bin Yezid el-Kindi (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Mes'ud (r.a) bir adama Kur'an-ı Kerim okutuyordu. A-dam: "İnneme's-sadakâtu li'1-fukarai ve'1-mesâkini" diye med yapmadan (mürsel olarak) okudu." Bunun üzerine Abdullah bin Mes'ud (r.a): "Re-sulullah (a.s) bana bunu böyle okutmadı" dedi. Adam: "Resulullah (a.s) sana nasıl okuttu, ey Ebu Abdurrahman?" diye sordu. O da: "İnneme's-sadakâtu li'1-fukarai ve'1-mesâkini" diye med yaparak okudu." [193]

 

Bir Açıklama

 

Bilindiği üzere: "Lil'fukarâi" sözünde olduğu gibi bir kelime içinde med harfinden sonra hemze veya sükun gelirse orada med yapılması vaciptir ve med dört veya beş elif miktarınca yapılır.

Kıraat alimleri Resulullah (a.s)'ın Kur'an-ı Kerim'i okuyuş şekli ile İlgili hükümleri (bu konudaki bütün rivayetleri inceleyerek) çıkarmış ve böylece tecvid, tertib, medler, harflerin telaffuz şekilleri ve benzeri konularla ilgili ku­ralları koymuşlardır. Müslümanın bu kuralları öğrenme konusunda gereken gayreti göstermesi gerekir. Bunların öğrenilmesi Kur'an-ı Kerim okuyan herkes için ayni görevdir.

 

2384-Ahmed bin Han bel, Resulullah (a.s)'ın hanımlarından birinden - [194]

Nafi: "Bu kişinin Hafsa (r.a) olduğunu sanıyorum" demiştir- rivayet et­miştir:

"Ona Resulullah (a.s)'ın kıraati hakkında soru soruldu. O: "Siz onu yap­maya güç yetiremezsiniz" dedi. Kendisine: "Sen yine de onu bize bildir" de­nildi. Bunun üzerine tane tane, yavaş yavaş (Kur'an-ı Kerim'den bir bölüm) okudu."

Ravi dedi ki: "Bize İbni Ebi Muleyke O'nun okuyuşunu gösterdi, "el-Hamdu li'llahi Rabbi'l-Alemin" dedi sonra durdu. "er-Rahmani'r-Rahim" dedi sonra durdu. Sonra: "Maliki yevmi'd-din" dedi." [195]

 

Bir Açıklama

 

Nasıl sarf ve nahiv bilginleri Arap dilini inceleyerek sarf ve nahivle ilgili kuralları belirlemişlerse kıraat alimleri de kaynakları incelemek suretiyle tec­vid kurallarını belirlemişlerdir. Böylece tertil ilmi belli başlı bir ilim halini almıştır. Kur'an-ı Kerim okuyan birinin onu tertil üzere okuması gerekir. Bu da Resulullah (a.s)'ın Kur'an-ı Kerim okumadaki metodunun gözetilmesiyle mümkün olur. Bunun yapılabilmesi için de Kur'an-ı Kerim olcuma işini kendile­rinden önceki öğreticilerden aldıkları şekilde okuyan Kur'an öğreticilerinin ağızlarından almak gerekir. İlk asırlardan sonra bu öğrenim işinin doğru bir şekilde gerçekleşmesi ancak ilim adamlarının düzenledikleri tertil kurallarını aynen öğrenip uygulamakla mümkün olabilmiştir. Bir Müslümanın Kur'an-ı Kerim okurken hem tilavet kurallarına riayet etmesi, hem sesini güzelleştir­mesi, hem de ona karşı içten saygı göstermesi ve anlamı üzerinde düşünmesi gerekir. Bizzat Kur'an öğreticilerinden Kur'an-ı Kerim tilavetini öğrenme im­kânı bulamayan, en azından onların önünde Kur'an-ı Kerim okuyup kıraatında-ki yanlışlıklarını düzeltmelerine imkân vermelidir. [196]

 

Kur'an I Kerim Ne Kadar Sürede Bir Hatmedilir?

 

2385-Taberani, Ebu'I-Ahvas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [197]

"Abdullah şöyle söyledi:

"Kur'an-ı Kerim üç günden daha kısa süre içinde okunmaz. Onu yedi günde okuyun. Kişi edindiği virdine de devam etsin."

 

2386-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet

etmiştir:

"Kim Kur'an-i Kerim'i üç günden daha kısa süre içinde bitirirse o, hızlı şiir okuyor gibidir." [198]

 

2387-İmam Malik, Yahya bin Said (rh.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Ben ve Muhammed bin Yahya bin Habban oturuyorduk. Muhammed bir adamı çağırdı ve ona: "Bana babandan duyduğun şeyi bildir" dedi. Adam da şöyle söyledi: "Babam bana şöyle bildirdi:

"O, Zeyd bin Sabit (r.a)'in yanına gitmiş ve kendisine: "Kur'an-ı Ke-rim'İn yedi günde okunması hakkında ne düşünürsün?" diye sormuş. O da şöyle söylemiş:

"Güzel. Ancak benim için onu on beş veya on günde okumak daha gü­zeldir. Niçin böyle olduğunu bana sor!" [199]

 (Babam): "Bunu sana soruyorum" demiş. Zeyd (r.a) de şöyle söylemiş: "Düşünebilmem ve üzerinde durabilmem için."

 

2388-Ebu Davud, Şeddad bin el-Had (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Nafi bin Cubeyr bin Mut'im bana: "Kur'an-ı Kerim'i ne kadar zamanda okuyorsun?" diye soru sordu. Ben: "Onu belli bölümlere (hiziplere) ayır­mıyorum" dedim. Nafi dedi ki: "Ben onu bölümlere (hiziplere) -bir nüs­hasında da "cüzlere" diye geçmektedir- ayırmıyorum, deme. Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an-ı Kerim'den bir cüz okudum."

(Ravi) dedi ki: "Sanıyorum bunu Muğire bin Şu'be (r.a)'den rivayet etti." [200]

 

2389-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O, Kur'an-ı Kerim'i üç günde okurdu Ve gündüzleyin ondan (bir şey) aldığı az olurdu." [201]

 

2390-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Amr bin As (r.a)'ın şöyle söyle­diğini rivayet etmişlerdir: [202]

"Resulullah (a.s) bana şöyle buyurdu:

"Bana bildirildiğine göre sen her gün oruç tutuyor ve her gece Kur'an-ı Kerim okuyormuşsun!"

Ben: "Evet. Ey Allah'ın Peygamberi! Ancak bununla hayırdan başka bir şey dilemiş değilim" dedim. O da şöyle buyurdu:

"Davud'un orucunu tut. O, insanların en çok ibadet edeniydi. Kur'an'ı da her ayda bir kere oku (yani hatmet)."

Ben: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben bundan daha fazlasma güç yetirebili­rim" dedim. Şöyle buyurdu:

"O zaman onu her yirmi günde bir kere oku."

Ben: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben bundan daha fazlasına güç yetirebili­rim" dedim. Şöyle buyurdu:

"O zaman onu her on günde bir kere oku."

Ben: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben bundan daha fazlasına güç yetirebili­rim" dedim. Şöyle buyurdu:

"O zaman onu her yedi günde bir kere oku. Bundan daha fazla okuma." Ben fazlasını istedim, bana da fazla verildi. Ve bana şöyle söyledi: "Sen bilemezsin. Belki de ömrün uzun sürebilir." Gerçekten de Resulullah (a.s)'m bana söylediği başıma geldi. Yaşlanınca:

"Keşke Resulullah (a.s)'ın verdiği ruhsatı kabul etseymişim" diye arzula­maya başladım."

Tirmizi'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) ona kırk günde bir kere Kur'an-ı Kerim okumasını em­retti." [203]

Yine onun nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Onu on beş günde bir kere hatmedeyim mi?" (dedim)..."Beş günde bir hatmet" dedi..." [204]

 

2391-Ebu Davud, Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir: [205]

"Kur'an-ı Kerim'i üç günden daha kısa süre içinde okuyan onu anla­maz."

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir rivayete göre (Abdullah bin Amr r.a) Şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bana şöyle buyurdu: "Kur'an-ı Kerim'i ayda bir kere oku (bitir)."

Ben: "Kendimde daha fazla güç görüyorum" dedim. Böylece o (süreyi) azalttı. Ben daha da azaltılmasını istedim. En son şöyle buyurdu:

"Sen onu yedi günde bir kere oku. Bundan daha fazla yapma."

Ben: "Kendimde daha fazla güç görüyorum" dedim. O da şöyle bu­yurdu:

"Üç günde bir kere oku. Üç günden daha kısa sürede okuyan onu anla­maz." [206]

 

Bir Açıklama

 

Kur'an-ı Kerim'in üç günden daha kısa süre içinde okunması caizdir ve sevabı da vardır! İbadet düşkünlerinden (abidlerden) çoğu Kur'an-ı Kerim'i bir gecede okurlardı. Hadislerde geçen nehyi, kesin yasak anlamına almamış­lardı. Bu nehyin sadece kişinin hem okuma hem de üzerinde düşünme işini birlikte gerçekleştirebilmesi için alt süreyi ortaya koyduğunu anlamışlardı. Bunun için kişinin daha kısa sürede okuması durumunda üzerinde düşünme ecrini kaçırsa da okuma ecrinden mahrum olmayacağını anlamışlardı.

Eğer ibadet türü şeriata uygun ise ibadeti çokça yapmak bid'at değildir. [207]

 

Kur'an-I Kerim Hatmi

 

2392-Taberani, Sabit bin Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"O, Kur'an-ı Kerim'i hatmettiğinde çocuklarını ve ailesini toplayarak ar için dua ederdi"

onlar için dua ederdi." [208]

 

Uyuyarak Hizbini Kaçıran Ne Yapmalıdır?

 

2393-Kutubi Sittenin Buharı dışında kalanları, Abdurrahman bin Abdulkari (rh.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [209]

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'ın şöyle söylediğini duydum: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim geceleyin okuyacağı hizbini uyuyarak veya bir başka sebepten do­layı kaçırır da onu sabah namazı ile Öğle namazı arasında okursa kendisine tıpkı geceleyin okumuş gibi sevap yazılır."

Muvatta'nın rivayetinde de şöyle denmektedir:

"...Güneşin zevaliyle (batıya doğru yönelmesiyle) öğle namazı arasındaki vakitte okursa onu kaçırmamış olur -veya vaktinde okumuş gibi olur-." [210]

 

Kalplerin Ülfet Etmesi Halinde Kur'an Okunması

 

2394-Buhari ve Müslim, Cundub bin Abdullah (r.a)'m merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Kalpleriniz ona ülfet ettiği sürece Kur'an okuyun. Ayrıldığınız (kalp­lerinizin ülfeti gittiği) zaman kalkın." [211]

 

Bir Açıklama

 

Kur'an okuma esnasında kalplerin ülfetinin gitmesi durumunda yapılması gereken bu olunca maslahata dair bir ihtilaftan kaynaklanan ve kalplerin bu­lanmasına yol açan bir ayrılık konusunda artık ne yapılması gerekir! Nitekim Resulullah (a.s) ölüm hastalığı esnasında başına toplananların hilafet konu­sunda ihtilafa düşmeleri üzerine onları dağıtmıştır. Bu itibarla kalplerin birbi­rine soğumaya başladığı oturumları, gerçeğin ortaya çıkmasına ve insanların birbirlerine ülfet eden kalplerle toplantıya katılmayı kabullenmelerine kadar ertelemek, ilim adamlarının ve davetçilerin uymaları gereken edep kural­larından biridir. [212]

 

Kur'an'ın Gizli Ve Açıktan Okunması İle İlgili Hükümler

 

2395-Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) Mescid'de itikafa çekildi. Onların (Mescid'de bulunan­ların) açıktan Kur'an okuduklarını duydu. Bunun üzerine perdeyi açtı ve şöyle buyurdu:

"Bakın. Her biriniz Rabbine münacaat ediyor. Birbirinizi rahatsız etme­yin. Birbirinize karşı Kur'an'ı yüksek sesle okumayın, -yahut "namazda (böyle yüksek sesle okumayın)" dedi-" [213]

 

Bir Açıklama

 

Bu hadisi şerifte insanların bilmedikleri birtakım edep kurallarına işaret edilmektedir. Bunlardan bazıları: Kur'an'ın açıktan okunmasının caiz olması, başkasının zihnini karıştırmaması ve kimseyi rahatsız etmemesi şartına bağ­lıdır. Kur'an hakkında hüküm böyle olunca diğer şeyler hakkında bu öncelikle söz konusudur. İnsanlar, zamanımızda camilerde ezan dışında ve çeşitli törenlerde, konuşulanları ev hanımlarının da duymalarını sağlamak amacıyla ses yükselticilerini yaygın bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu konularda dikkat­li olmak ve başkalarını rahatsız edecek bir uygulamadan kaçınmak gerekir. Hocamız Şeyh Muhammed el-Hamid (rh.a), insanın havaya tahakküm etmeğe kalkışmaması ses yükselticileri vs. kullanmak suretiyle öğrencilerin ve ibadet edenlerin kafalarını karıştırmaktan kaçınması gerektiğini ifade eder­di.

Bir törende o törene katılanların, dinleyicilerin konuşulanları duymalarını sağlayacak kadar ses yükselticisi kullanılması ve bundan fazlasının kul­lanılmaması gerekir. Ezan içinse durum farklıdır. Onun özel bir durumu bulun­maktadır ve her halde okunması gerekir. Bu gibi durumlarda yararlı olanlarla zararlı olanlar arasında dengeyi sağlamak İslâmi kavrayışa, insanların rağ­betlerine ve hazırlıklarına göre belirlenir. Bazı kimselerin yaptıkları şekilde çirkin seslerin etrafa yayılması, yayınlanması böylece insanların zihinlerinin karıştırılması kesinlikle karşı çıkılması gereken hareketlerdendir. Güç yeti-renlerin buna karşı çıkmaları ve engel olmaları gerekir.

 

2396-Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [214]

"Resulullah (a.s), bir adamın Leyi suresini okuduğunu duydu ve şöyle buyurdu:

"Allah ona rahmet eylesin. Bana şunu şunu hatırlattı. Şöyle şöyle bir su­rede yer alan ve unutturulmuş olduğum bir ayeti."

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Şöyle bir surede onlar hatırımdan silinmişti." [215]

Bir başka rivayete göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Mescid'deki bir adamın Kur'an okumasını duyuyordu. Şöyle buyurdu:

"Allah ona rahmet eylesin. Bana unutturulmuş olduğum bir ayeti ha­tırlattı." [216]

 

2397-Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir adam geceleyin kalktı. Kur'an okudu ve Kur'an okurken sesini yük­seltti. Sabah olunca Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah filancaya rahmet eylesin. Geceleyin bana, hatırımdan gitmiş olan nice ayeti hatırlattı." [217]

 

2398-Ebu Davud, Ukbe bin Amir (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Kur'an'ı açıktan okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Aynı şekilde Kur'an'ı gizli okuyan, sadakayı gizli veren gibidir."

Tirmizi şöyle söylemiştir:

"Hadisin anlamı şudur: Kur'an'ın gizlice okunması açıktan okunma­sından daha faziletlidir. Çünkü ilim sahiplerine göre sadakanın gizlice veril­mesi açıktan verilmesinden daha faziletlidir. İlim adamlarına göre bunun anlamı şudur: Kişinin gösterişten uzak olabilmesi için bu şekilde yapması daha iyidir. Çünkü bir kimse bir ameli gizli yaparsa onun için aynı ameli açıktan yapan hakkında olduğu gibi gösterişten endişe edilmez. [218]

 

Bir Açıklama

 

Bazı sebeplerden dolayı yerine göre sadakanın açıktan verilmesi daha fa­ziletli olmaktadır. Örneğin bir kimse bu konuda başkalarına örneklik edecek­se sadakasını açıktan vermesi daha iyidir. Kur'an'm açıktan okunması açısın­dan da aym şey söz konusudur. Bazı sebeplerden dolayı açıktan okuması daha sevap olabilir. Örneğin bazı kimselerin bir kimseden kendilerine Kur'an okumalarını ve bu şekilde Allah'ın ayetlerini hatırlatmasını istemiş olmaları durumu böyledir. Ancak her halükârda ihlaslı olmak gerekmektedir. Aynı şekilde insanın içinin de dışının da istikamet üzere olması için nefisle müca­dele edilmesi her zaman istenen bir şeydir.

 

2399-Tirmizi, Abdullah bin Ebi Kays (rh.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [219]

"Hz, Aişe (r.a)'ye: "Resulullah (a.s)'ın geceleyin Kur'an okuyuşu nasıldı? Kur'an'ı gizli mi okuyordu yoksa açıktan mı?" diye sordum. Şöyle söyledi: "Her iki şekilde de okuyordu. Bazen gizli, bazen açık okuyordu." Ben de: "Bu işte genişlik veren Allah'a hamdolsun" dedim."

 

2400-Taberani, Alkame bin Kays (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Bir gece Abdullah bin Mes'ud (r.a) ile birlikte kaldım. Gecenin başında kalktı. Sonra namaz kılmaya durdu. Mahallesindeki caminin imamının okuyuşu gibi okuyordu. Tertil ediyor ama terci' yapmıyordu. Etrafında olan­lara duyuruyor ama sesini terci' etmiyordu. Gece karanlığından akşam ezanı vaktindeki gibi bir hal kalıncaya kadar böyle devam etti. Sonra bunu bırakıp vitir namazını kıldı." [220]

 

2401-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Kendi kulaklarına duyuran sessiz okumuş değildir." [221]

 

Bir Açıklama

 

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un görüşü böyledir. Ona göre sessiz okumanın en azı, insanın kendi kulaklarına duyurmasıdır. Bu konuda bazı Hanefi alim­lerinin nakletmiş oldukları bir başka görüş daha bulunmaktadır. Bu görüşe göre gizli okumanın en azı kişinin kendi kulaklarına duyurmasıdır. Açıktan o-kumanın en azı da yanındakine duyurmasıdır. [222]

 

Sahabilerden, Kur'an'ın Tamamını Toplayanlar

 

2402-Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında Kur'an'm tamamını dört kişi toplamıştı ve hepsi de ensardandı. Bunlar: Ubey bin Ka'b (r.a), Muaz bin Cebel (r.a), Ebu Zeyd (r.a) ve Zeyd -yani Zeyd bin Sabit (r.a)- idi."

(Ravi dedi ki): "Ben Enes (r.a)'e: "Ebu Zeyd kimdir?" diye sordum. O da: "Amcalarımdan biri" cevabını verdi."

Buhari'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) vefat ettiğinde Kur'an'ın tamamını şu dört kişiden başka kimse toplamamıştı: Ebu Derda (r.a), Muaz bin Cebel (r.a), Zeyd bin Sabit (r.a) ve Ebu Zeyd (r.a). Biz de ona varis olduk." [223]

Bir başka rivayette şöyle denmektedir:

"Ebu Zeyd arkasında bir mirasçı bırakmadan öldü. O Bedir'e katılan­lardandı. Ebu Zeyd'in adı Sa'd bin Ubeyd'dir." [224]

 

Bir Açıklama

 

Bütün bunlar, sahabilerin Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeye verdikleri Öneme işaret etmektedir. Her Müslümanm Kur'an-ı Kerim'den imkânı ölçüsünde bir şeyler ezberleyebilmek için çaba harcaması gerekir. Birinci gayesi ise Kur'an-'ın tamammı ezberlemek olmalıdır. Bunun, sünneti ayn olduğu daha önce geç­mişti.

 

2403-Buhari, Sa'd bin Cubeyr (rh.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [225]

"Sizin mufassal olarak adlandırdığınız gerçekte muhkemdir. Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) vefat ettiğinde ben muhkemi okumuştum." Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında muhkemi topladım." Ben: "Muhkem nedir?" diye sordum. O da: "Mufassal" dedi." [226]

 

Bir Açıklama

 

'el-Esas fi't-Tefsir'de mufassalların Zariyat süresiyle başladığını belirt­miştik. Yukarıdaki metinde de Kur'an-ı Kerim'i ezberleme konusunda izlene­cek bir metoda işaret vardır. O da mufassallardan başlanmasıdır.

ashabından kurra olanların (yani Kur'an-ı Kerim hafızlarının) adlarını saymıştır. Buna göre muhacirler arasında dört halifeyi, Talha (r.a.)'yı, Sa'd (r.a.)'t, Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'u, Huzeyfe (r.a.)'yi, Salim (r.a.)'i, Ebu Hureyre (r.a.)'yi, Ab­dullah bin Sâih (r.a.)'i ve dört meşhur Abdullah'ı (Abadile'yi) saymıştır. Ka­dınlardan Hz. Aişe (r.a.)'yi, Hafsa (r.a.)'yı ve Ümmü Seleme (r.a.)'yi saymıştır." Hafız Ibni Hacer: "Ancak bunların bazıları Kur'an'ın tamamını ezberleme işini Resulullah (a.s.)'ın vefatından sonra tamamlamışlardır" demiştir. [227]

 

Resulullah (A.S) Kur'an'dan Herhangi Bir Şeyi Herhangi Bir Kimseye Özel Kılmamıştır

 

2404-Buhari, Abdulaziz bin Rufey' (rh.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Ben ve Şeddad bin Ma'kıl, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın yanına girdik. Şeddad ona: "Resulullah (a.s) geriye herhangi bir şey bıraktı mı?" diye sordu. O da şöyle söyledi:

"İki kapak arasında olandan başka bir şey bırakmadı."

(Ravi) dedi ki: "Muhammed bin el-Hanefiyye'nin yanma girdik. Ona bunu sorduk. O da aynı şekilde: "İki kapak arasında olandan başka bir şey bırakmadı" cevabını verdi." [228]

 

Bir Açıklama

 

Bu, batınilerin, şiilerin bazı aşırılarının ve bazı sufilerin, Resulullah (a.s)-'ın Kur'an'dan bazı şeyleri birilerine özel kıldığı yolundaki iddialarına reddiye­dir. Resulullah (a.s)'ın bazı sahabilere ümmetin genelini ilgilendirecek bir yükümlülük içermeyen bazı özel açıklamalarda bulunduğu doğrudur. Bu açık­lamalar ümmetin yararına olan bazı geçici çıkarlar dolayısıyla yapılmıştı. Hz. Huzeyfe (r.a)'ye münafıkların adlarını açıklaması böyleydi. Aynı şekilde Ebu Hureyre (r.a)'ye kendisinin vefatından sonra erken vakitlerde ortaya çıkacak bazı olaylardan ve fitnelerden söz etmesi de böyleydi. Bunlardan söz etmesi, İslâm ümmetinin maslahatına ters düşecek tereddütlerin ortaya çıkmasından ve bu tereddütleri giderecek kimsenin bulunmamasından endişe etmesinden-dir. [229]

 

Kur'an'ın Sırlarından Bazıları

 

2405-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Kim ilim sahibi olmak isterse Kur'an üzerinde düşünsün. Şüphesiz öncekilerin ve sonrakilerin ilmi ondadır."

Bir başka rivayette: "Öncekilerin ve sonrakilerin hayrı" denmektedir. [230]

 

Bir Açıklama

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sana Kitab'ı her şeyi açıklayıcı, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslü­manlar için bir müjde olarak gönderdik." [231]

Her yeni günle birlikte insanlar Kur'an'ın i'cazına ve mucizelerine dair yeni bir tesbitte bulunmaktadırlar. Bu arada (Kur'an'ın ışığında) insanların ve var­lıklar aleminin durumlarıyla ilgili sürekli yeni yeni şeyler ortaya çıkarılmak­tadır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, böylece onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?" [232]

 

2406-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Bu Kur'an'da hiç bir harf yoktur ki onun bir haddi olmasın. Her haddin de bir doğuşu vardır." [233]

 

Bir Açıklama

 

Kur'an-ı Kerim'in i'cazı konusunda yazılanlar üzerinde düşünen bir kimse Kur'an'ın hiçbir harfinin yerini bir başka harfin alamadığını, herbir harfin kelime içindeki yerinin insan gücünün üstünde bir güçle (i'cazlı bir şekilde) belirlen­miş olduğunu görecektir. Buradan Kur'an'daki her harfin bir haddinin (bir sınırının, yerinin) ve bu haddin bir görünümünün olduğu anlaşılmaktadır. Bu oldukça geniş bir konudur. Kur'an-ı Kerim'in her bir harfi, o harfin telaffuzla il­gili özellikleri, inceliği, kalınlığı, uzunluğu, kısalığı, yumuşaklığı, keskinliği ve buna benzer nitelikleri üzerinde düşünen, her bir harfin aldığı yere, kelime, ayet ve sure içindeki konumuna, diğer harflerle uyumuna bakan bir kimse bu Kur'an'ın hem ibare hem de anlam yönünden de mu'ciz (i'cazlı) olduğunu gö­recektir. Böylece bu etkinin sırrını ve bu konuyla ilgili ilginç tesbitlerin sonu­nun gelmeyeceğini görecektir. Eskilerin ve hadisçilerin çoğu bu konu üzerinde etraflı bir şekilde durmaya çalışmış ve bir takım hayret verici, ilgi çekici tes-bitlerde bulunmuşlardır. Bu konu üzerinde dikkatlice durarak bir takım ince tesbitlerde bulunanlardan biri de Seyyid Kutub (rh.a)'du. Bu tesbitlerine 'Fi Zilâli'l-Kur'an1 ve 'et-Tasviru'1-Fenni fi'1-Kur'an’ adlı kitaplarında yer vermiştir. [234]

 

Kur'anın Kısımları, Kendinden Önceki Semavi Kitapları Neshetmesi Ve Diğer Kitaplara Üstünlüğü

 

2407-Ahmed bin Hanbel'in, Vasile bin el-Eska (r.a)'dan rivayet etti­ğine göre Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Tevrat'ın yerine bana yedi (uzun sure) verildi. Zebur'un yerine bana yüzlüler (ayetleri yüzün üzerinde olan sureler) verildi. İncil'in yerine bana mesâni (ayetleri çift çift gelen sureler) verildi. Bana fazladan bir de mufassal­lar verildi." [235]

 

Bir Açıklama

 

Kuvvetli delillerden çıkan hükümlere dayanan tercihimizi ve tefsirimizi söylemiştik. Buna göre "yedi (uzun sure)" Berae (Tevbe) süresiyle biten ilk yedi uzun suredir. Yüzlükler (ayetlerinin sayısı yüzden fazla olanlar) Kasas süresiyle bitmektedir. Mesâni (ikililer) Kaf süresiyle bitmektedir. Mufassal­lar ise Zâriyat süresiyle başlayıp Kur'an'ın son suresi olan Nâs süresiyle bit­mektedir. [236]

 

Kur'an'ın Abdestsiz Olarak Okunması

 

2408-Ahmed bin Hanbel, Ebu Selâm (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın küçük abdest bozma ihtiyacını gördükten sonra suya dokunmadan Kur'an -Huşeym: "Kur'an'dan birkaç âyet" demiştir- okudu­ğunu gören biri bana bunu bildirdi." [237]

 

Bir Açıklama

 

Bu, küçük hades yapanın (yani guslü değil de abdesti gerektirecek bir hades yapanın) Kur'an-ı Kerim okuyabileceğine delalet etmektedir.

Fakat dört mezhep imamları bu durumdaki birinin abdest almadan veya teyemmüm etmesi caiz olan durumda teyemmüm etmeden mushafa dokun­masının caiz olmadığını bildirmişlerdir. Biraz sonra bu konuyla ilgili bir sahih hadise yer verilecektir.

 

2409-Taberani, İbrahim (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Mes'ud (r.a)7 bir adama Kur'an okutuyordu. Fırat'ın kena­rına gidince orada küçük abdest bozma ihtiyacını gördü. Adam da ona karşı okumayı kesti. (Abdullah bin Mes'ud r.a): "Neyin var (niye kestin)?" diye sordu. O da: "Abdestini bozdun" dedi. O yine: "Oku" dedi. Adam tekrar oku­maya (Abdullah bin Mes'ud r.a) da yanlışlarını düzeltmeye devam etti." [238]

 

Kur'an'a Dokunmanın Hükmü

 

2410-Taberani, Mu'cemu'l-Kebir ve es-Sağir'de, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Kur'an'a ancak temiz olan el sürebilir." [239]

 

Yanında Kur'an Bulunduranın Düşman Toprağına Yolculuk Etmesi Mekruhtur

 

2411-İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [240]

 

"Resulullah (a.s), yanında Kur'an bulundurarak düşman toprağına yol­culuk etmekten nehyetti."

İbni Abdulberr şöyle söylemiştir:

"Fıkihçılar, seriyyeler ve durumundan endişe edilen küçük askeri birlik­ler içinde yanında Kur'an bulundurarak düşman toprağına geçilemeyeceği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Durumundan endişe edilmeyen büyük askeri birlikler içinde bunun yapılıp yapılamayacağı konusunda ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Malik, böyle bir birlik içinde de hiç bir şekilde götürülmesinin caiz olmadığım söylemiştir."

İmam Ebu Hanife ise duruma göre farklı hükümler vermiştir.

İmam Şafii, askeri birlik açısından bir korku olsa da olmasa da yine düş­man tarafına Kur'an'la geçmenin mekruh olacağını söylemiştir.

Malikiler gibi bazıları kendi görüşlerine kâfire mushaf satmanın caiz ol­mayışını delil göstermişlerdir. Çünkü her iki durum için de aynı sakınca söz konusudur. O da kâfirin Kur'an'ı ele geçirerek onu aşağılamasıdır. Bunun (ya­ni kâfire Kur'an satmanın) caiz olmadığı konusunda hiçbir şekilde görüş ayrı­lığı yoktur. Görüş ayrılığı sadece böyle bir satışın yapılması durumunda bu satışın geçerli olup olmayacağı ve satan kişinin satılan (Kur'an) üzerindeki mülkiyetinin son bulup bulmayacağı konusundadır. (Malikiler) bunu, kâfirin Kur'an öğrenmesinin (yani kâfire Kur'an öğretmenin) caiz olmadığına da delil saymışlardır. İmam Malik bunu hiç bir şekilde caiz görmemiştir.

İmam Ebu Hanife ise mutlak olarak (yani herhangi bir şarta bağlı olmak­sızın) caiz görmüştür. İmam Şafii'dense bu konuda iki ayrı görüş nakledil­miştir (yani bir görüşüne göre caiz diğerine göre ise değildir). Bazı Malikiler kâfire karşı hüccet (kesin delil) gösterilmesinde yararı olacağı için az miktar­da bir şey öğretilmesini çok miktarda öğretilmesinden ayrı tutmuş ve bu ka­darını caiz görmüşlerdir. Hirakl'la ilgili hikâye de bunu doğrulamaktadır. Bu konudaki rivayete göre Resulullah (a.s) ona Kur'an'dan bazı âyetleri yaz­mıştır. İmam Nevevi bu şekilde yazıyla yazılmasının caiz olduğu konusunda ilim adamlarının görüş birliğine vardıklarını bildirmiştir. [241]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Gazali ve Nevevi, Kitap ve sünnette geçenlerden yola çıkarak Kur'an o-kurken uyulması gereken bazı edep kuralları (âdâb) belirlemişlerdir. Onların verdikleri bilgileri burada özetleyerek veriyoruz:

1. Kur'an-ı Kerim okumak için iyi bir vaktin seçilmesi uygun olur. Vakitle­rin en güzeli gecenin son üçte bîri ve seher vakti, sonra gece, sonra fecir, son­ra da sabah vaktidir. Sonra geriye kalan vakitlerde okunması gelmektedir.

2. İlim adamları Kur'an-ı Kerim okumak için uygun bir vakitten söz ettikle­ri gibi uygun bir yer üzerinde de durmuşlardır. Allah'ın evinde (camide) oku­mak diğer yerlerde okumaktan daha faziletlidir. İnsanın kalbini meşgul ede­cek ve okumasını engelleyecek hallerden uzak bir yerde okumak müste-habdır.

3.  İnsanın Allah'a kulluk, O'na boyun eğme ve huzu şuurunu hissedeceği iyi bir hali seçmesi gerekir. Namazda teşehhüd halinde oturduğu gibi oturarak veya başka türlü uygun bir tarzda oturarak kıbleye yönelmek buna örnektir.

4.  Okuyan kişinin mushafa dokunma gereği durumunda tam taharet üzere (yani küçük ve büyük hades halinden temizlenmiş, abdestli) olması gerekir. Eğer mushafa dokunmayacaksa cünüplükten, kadmm da hayız ve nifas halin­den temizlenmiş olması şarttır.

5.  Okurken güzel bir niyet üzere olmak ve Allah için ihlasla okumak, O'na sığınmak, O'na yönelmek, istiaze ve eğer surenin başından alıyorsa besmele çekmek gerekir. Sadece Berae (Tevbe) suresine başlanırken besmele çe­kilmez.

6.  İnsanın kalbini bütün dış düşüncelerden arındırması, gerekli ihtiyaç­larını görmesi, isteklerini yerine getirmesi böylece aç, susuz ve üzüntülü bir halde olmaması gerekir.

7.  Huşu ve huzu içinde olması, Allah'ın kitabı üzerinde düşünmesi, ondan etkilenmesi, kendini Kur'an'a vermesi, Kur'an'ın anlamı üzerinde güzel bir şe­kilde düşünmek suretiyle ağlaması veya ağlamaya çalışması, Kur'an'ın anlamı karşısında soğuk olmaması gerekir.

8.  Allah'ın yüceliğini, lütfunu, feyizlerini düşünmesi, her ayet üzerinde du­rarak anlamı üzerinde düşünmesi, onun ifade ettiği gerçekleri, delalet ettiği hükümleri, dersleri ve ibretleri düşünmesi gerekir.

9.  Okuyan kişi kendisinin okuduğu ayetlerin muhatabı olduğunu onların hakkını vermekle, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmakla yü­kümlü olduğunu düşünmelidir. Bu şekilde okumanın büyük etkileri olacaktır.

10. Fenalıkları işlemek, haramlara bakmak veya haram bir şeyi dinlemek yahut kalbi ve zihni uygun olmayan şeylerle meşgul etmek gibi düşünmekten, huşu ve huzurdan alıkoyacak hallerden arınmak gerekir. Çünkü bu duyular (görme, dinleme, düşünme vs. duyuları) insanın okuduğu, aldığı şeyleri kav­ramasını sağlayan duyulardır. Bu duyular temiz olmazsa insanın elde edeceği sonuç ve yarar da azalır.

Kur'an-ı Kerim'i anlamaya yardımcı -olan unsurlardan bazıları şunlardır: Kur'an okuyan kişinin bu konuda uyulması gereken âdaba uyması sonra âyetler üzerinde onları anlamak, incelemek için durması, (yer yer) birkaç kez tekrar etmesi. Böylece Yüce Allah, onun başkasından öğrenemeyeceği bir­takım anlamlara vakıf olmasını nasib edebilir.

Bunlar şanı yüce olan Allah'ın kitabının anlaşılmasına ve onun üzerinde düşünülmesine yardımcı olan unsurlardan bazılarıdır. Niceleri, bir kimsenin bu metod üzere okuması durumunda Kur'an'ı ancak uzun bir zaman içinde hat­metmesinin mümkün olabileceğini söyleyeceklerdir. Bu yüzden ilim adamları bir kimsenin bir okuma virdinin olması bu virdle günde bir cüz veya daha fazla okuması gerektiğine, bunun yanısıra bir ezber virdinin bulunması ve böylece hiç bir gün müstesna olmaksızın her gün Kur'an'dan bir şeyler ezberlemesi gerektiğine ayrıca bir de düşünme ve anlama virdinin bulunması ve bu şekilde günde bir veya daha fazla ayeti üzerinde düşünerek, imkânı ölçüsünde tefsir kitaplarından onunla ilgili açıklamaları inceleyerek okumasının gerektiğine işaret etmişlerdir. [242]

 

ÖZEL OLARAK ANILAN BAZI AYETLER VE SURELER

 

Bir Müslüman için esas olan, Allah'ın kitabını bir bütün olarak ele alıp o-nun tümünü okumaya, ezberlemeye ve anlamaya çalışmaktır. Onu tekrar tek­rar okuyup bitirmeye çalışmak, onunla ilgili günlük bir meşguliyetin olması Resulullah (a.s)'ın ve ashabının sünnetidir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden gecenin geç vakitlerinde ibadete kal­kıp Allah'ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir topluluk vardır." [243]

Hanefi fakihleri: "Kur'an-ı Kerim'in tamamım ezberlemek, sünneti ayn-dır" demişlerdir. Resulullah (a.s)'ın sünnetinde, özellikle bazı ayetlerin veya bazı surelerin günlük olarak okunmasına teşvik vardır. Aynı şekilde bazı su­relerin haftalık olarak okunmasına teşvik vardır. Bunun yanısıra özellikle bazı surelerin ezberlenmesi için teşvikte bulunulmuştur. Bazı sahabiler mufassal­ları ezberlemeye öncelik verirlerdi. Bütün bunlar bu konunun özel olarak ele alınmasını gerektirmiştir.

Bu bölümde Kur'an'dan ezberlemek için seçilecek yer konusunda hükmün geniş olduğunu göreceğiz. Ancak belirtilen rivayetlerin (nasların) incelenme­sinin de insanın ezber işini belli merhaleler halinde gerçekleştirmesine yar­dımı olacaktır. Birinci merhalede özel olarak zikredilen Bakara, Ali İmran, Kehf, Secde ve Yasin sureleri ve mufassallar gibi bazı surelerin ezberlenme­sine çalışılır. İkinci merhalede uzun surelerden geriye kalanlara, Berae (Tev-be) suresinin sonuna kadar olan kısma ağırlık verilir. Sonra da Kur'an-ı Ke­rim'in kalan kısmına ağırlık verilir. Bununla birlikte hüküm geniştir. Aşağıda Kur'an-ı Kerim'in bazı bölümlerinden özel olarak söz eden nassları (rivayet­leri) veriyoruz. [244]

 

Besmele Hakkında

 

2412-Bezzar, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Resuhıllah (a.s), 'Bi'smi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim' ininceye kadar sure­nin tamam olduğunu bilemezdi. 'Bi'smi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim1 inince artık surenin tamam olduğunu ve yeni bir surenin başladığını bilirdi." [245]

 

Fatiha Suresinin Fazileti

 

2413-Buhari, Ebu Said el-Muhalla (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [246]

"Mescid'de namaz kılıyordum. Resulullah (a.s) beni çağırdı, ben kendi­sine icabet etmedim. Sonra yanına götürüldüm ve: "Ya Resulullah (a.s)! Na­maz kılıyordum" dedim. O da şöyle buyurdu:

"Allah: "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına icabet edin" [247] diye buyurmadı mı?"

Sonra: "Sen Mescid'den çıkmadan önce sana Kur'an'daki surelerin en büyüğü olan bir sure öğreteyim mi?" diye buyurdu.

Ardından elimden tuttu. Çıkmak üzereyken: "Sen: "Sana Kur'an'ın su­relerinin en büyüğü olan bir sure Öğreteceğim" dememiş miydin?" diye sor­dum. Şöyle buyurdu:

"Bu sure: "el-Hamdu li'llahi Rabbi'l-alemin" süresidir. O bana verilmiş olan sebi mesani (ayetleri ikişerli olan yedi ayetli sure) ve büyük Kur'an-'dır."

Bunu Buharı rivayet etmiş ve şöyle söylemiştir:

"-İsnadım da zikrederek- Muaz dedi ki: "Bu "el-Hamdu li'llahi Rabbi'l-alemin" sebi mesanidir."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir: "Seni bana icabet etmekten alıkoyan ne oldu?"

 

2414-Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Ubeyy bin Ka'b (r.a)'m namaz kılmakta olduğu bir sırada Resulullah (a.s) yanına çıktı. Resulullah (a.s): "Ey Ubeyy!" diye seslendi. Ubeyy (r.a) ona doğru baktı ama icabet etmedi. Hafif bir şekilde namazını tamamladı. Sonra namazını bitirip: "es-Selâmu aleyke yâ Resulullah (a.s)!" dedi. Resulullah (a.s): "Ve aleyke's-Selâm. Seni çağırdığımda bana icabet etmene engel olan neydi?" diye buyurdu. O: "Namazdaydım" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bana vahyedilenler arasında şöyle bir şey görmedin mi: "Ey iman eden­ler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına icabet edin."

(Ubeyy r.a): "Bir daha böyle bir şey yapmam, inşallah" dedi.

Resulullah (a.s): "Sana ne Tevrat'ta, ne İncil'de ne de Furkan'da bir ben­zeri indirilmiş olmayan bir sure öğreteyim mi?" diye buyurdu.

(Ubeyy r.a): "Evet" dedi.

(Resulullah a.s): "Namazda nasıl okuyorsun?" diye sordu.

O, Ummu'I-Kur'an'ı (Fatiha suresini) okudu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Canım elinde olana yemin ederim ki, ne Tevrat'ta ne İncil'de ne de Furkan'da (Kur'an-ı Kerim'de) bunun bir benzeri indirilmiştir. O bana ve­rilmiş olan sebi mesani (ayetleri ikişerli olan yedi ayetli sure) ve büyük Kur-'an'dır." [248]

 

2415-Tirmizi, Ubeyy bin Ka'b (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah ne Tevrat'ta ne de İncil'de Ummu'l-Kur'an (Fatiha suresi) gibisi­ni indirmiştir. O sebi mesanidir. (Allah buyurdu ki): "O benimle kulum arasında bölünmüştür. Kulum için de istediği vardır." [249]

 

2416-Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"el-Hamdu li'llahi Rabbi'l-Alemin, Ummu'l-Kur'an'dır (Kur'an'm ana-sıdır), Ummu'l-Kitap'tır ( Kitab'm anasıdır) ve seb'i mesanidir (ikişerli yedi ayeti olan suredir)." [250]

 

Bakara Suresinin Son Ayetlerinin Fazileti

 

2417-Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [251]

 

"Cibril (a.s) Resulullah (a.s-)'ın yanında otururken bir ara üst tarafından kapı gıcırtısı gibi bir ses duydu. Başını kaldırdı ve şöyle söyledi:

"Bu, göğün bir kapısıdır. Bugün açıldı. Bugüne kadar hiç açılmamıştı. Oradan bir melek indi." Ardından şöyle söyledi: "Bu melek yere indi. Bu­güne kadar hiç inmemişti. Selâm verdi ve şöyle söyledi: "Sana verilen iki nur dolayısıyla sana müjde olsun. Bunlar senden önce hiç bir peygambere verilmemişti. Bunlar Fatihatu'l-Kitab (Fatiha suresi) ve Bakara suresinin son ayetleridir. Onlardan okuduğun hiç bir harf müstesna olmaksızın hepsi için sana (karşılık) verilir."

 

2418-Tirmizi, Şeddad bin Evs (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Şanı yüce olan Allah, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir ki­tap (yazı) yazdı. Onlardan iki ayet indirdi ve Bakara suresini onlarla tamam­ladı. Herhangi evde onlar üç gece okunacak olsa şeytan o eve yaklaşamaz." [252]

 

2419-Ahmed bin Hanbel, Ebu Zer (r.a)'den rivayet etmiştir: [253]

 

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İki ayet var ki, onlar bana Arş'm altındaki bir hazineden verildi. Ben­den önce hiçbir peygambere bunlar verilmiş değildir."

Bu sözüyle Bakara suresinin sonundaki iki ayeti kastediyordu. Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Bakara suresinin son ayetleri bana Beyt'ten (ilahi evden) verildi." [254]

 

2420-Ahmed bin Hanbel, Huzeyfe (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyururdu:

"Şu Bakara suresinin sonundaki ayetler bana Arş'ın altındaki bir hazi­neden verildi. Benden önce hiçbir peygambere bunlar verilmiş değildir." [255]

 

2421-Buhari ve Müslim, Ebu Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Kim Bakara suresinin sonundaki iki ayeti okursa bunlar ona yeter." [256]

 

Bakara Ve Ali İmran Surelerinin Fazileti

 

2422-Müslim, Nevas bin Sem'an (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Kıyamet günü Kur'an'la, dünyada onunla amel eden ehline (karşılığı) verilir. Bakara ve Alî İmran sureleri onun önüne geçerler. -Resulullah (a.s) bu ikisi ile ilgili üç örnek verdi. Ancak ben daha sonra bunları unuttum.-(Sonra) şöyle buyurdu: "Bu ikisi tıpkı siyah iki bulut veya gölgelik gibi olur­lar. Aralarında bir ışık bulunur. Yahut saflar halinde, sahiplerini koruyan iki kuşlar topluluğu gibi olurlar."

Tirmizi'nin rivayetinde: "Ancak ben daha sonra bunları unuttum" sözün­den sonra şu ifadeye yer verilmektedir: " Sonra şöyle buyurdu:

"Tıpkı aralarında ışık bulunan iki bulut gibi gelirler. Yahut iki siyah bu­lut gibi. Yahut sahiplerini savunmak için çalışan saf saf kuşlardan oluşan iki gölgelik gibi." [257]

 

2423-Müslim, Ebu Umame el-Bahili (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an'ı okuyun. O, kıyamet günü sahiplerine şefaatçi olarak gelir. İki çiçeği, Bakara ve Ali İmran surelerini okuyun. Onlar kıyamet günü tıpkı iki bulut veya iki gölgelendirici yahut sahiplerini koruyan saflar halinde iki kuş grubu şeklinde gelirler. Bakara suresini okuyun. Şüphesiz onun alınması bereket, bırakılması ise pişmanlık vesilesidir. Büyücüler ona bir şey dokun­durmaya güç yetiremezler."

Muaviye dedi ki: "Bana bildirildiğine göre burada geçen "batala" kelime­si "büyücüler" anlamındadır." [258]

 

2424-Mü si i m, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Evlerinizi kabirlere dönüştürmeyin. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara su­resi okunan evden kaçar."

Müslim şu fazlalığa yer vermiştir: [259]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Biriniz namazını camisinde yerine getirdiğinde namazından evine de bir pay ayırsın. Şüphesiz Allah, onun evine namazından bir hayır verecek­tir."

 

2425-Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Her şeyin bir tepesi {üst noktası) vardır. Kur'an'ın tepesi de Bakara sü­residir. Onun içinde bir ayet vardır ki, o; Kur'an ayetlerinin efendisidir. O da Ayetu'l-kursi'dir." [260]

 

Ayetu’l Kursi

 

2426-Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [261]

"Resulullah (a.s) beni Ramazan zekâtlarını (yani fıtır sadakası olarak top­lananları) korumakla görevlendirdi. O sırada bir kimse gelerek yiyecekler­den avuçlamaya başladı. Ben onu yakaladım ve kendisine: "Seni Resulullah (a.s)'a götüreceğim" dedim. O: "Ben ihtiyaç sahibi biriyim. Bakmakla yü­kümlü olduğum kimseler var. Çok şiddetli bir ihtiyaç içindeyim" dedi. Ben de serbest bıraktım. Sabah oldu. Resulullah (a.s):

"Ey Ebu Hureyre (r.a), dünkü esirin ne yaptı?" diye buyurdu. Ben de: "Ya Resulullah (a.s), ihtiyaç içinde olduğundan ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerinin bulunduğundan şikâyet etti. Ben de ona acıdım ve serbest bıraktım" dedim. Resulullah (a.s): "Aslında o yalan söyledi. Ama yine gelecektir" diye buyurdu. Resulullah (a.s) böyle söyleyince ben onun yine geleceğini anladım ve gözledim. Gelip yiyeceklerden avuçlamaya başla­dı. Ben onu yakaladım ve: "Seni Resulullah (a.s)'a götüreceğim" dedim. O: "Ben ihtiyaç sahibi biriyim. Bakmakla yükümlü olduğum kimseler var. Bir daha gelmem" dedi. Ben yine kendisine acıdım ve serbest bıraktım. Sabah oldu. Resulullah (a.s) yine:

"Ey Ebu Hureyre (r.a), esirin ne yaptı?" diye buyurdu. Ben de:

"Ya Resulullah (a.s), ihtiyaç içinde olduğundan ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerinin bulunduğundan şikâyet etti. Ben de ona acıdım ve serbest bıraktım" dedim. Resulullah (a.s) da tekrar: "Aslında o yalan söyledi. Ama yine gelecektir" diye buyurdu. Ben üçüncü gece yine onu gözledim. Gelip yiyeceklerden avuçlamaya başladı. Ben onu yakaladım ve: "Seni Resu­lullah (a.s)'a götüreceğim. Bu üç kere gelişinin sonuncusu oldu. Hep bir daha gelmeyeceğini ileri sürüyor sonra yine geliyorsun" dedim. O da: "Beni bırak. Sana bazı sözler öğreteyim, Allah onlarla sana yarar ulaştırır" dedi. Ben: "Nedir onlar?" diye sordum. Şöyle dedi: "Yatağına çekildiğin zaman a-yetu'l-kursiyi, "Allahu lâ ilahe illa huve'l-hayyu'l-kayyum"u ayetin sonuna kadar oku. Bu durumda Allah tarafından senin üzerinde sürekli bir koruyu­cu bulunur. Sabahlaymcaya kadar hiçbir şeytan yanına yaklaşamaz." Ben de serbest bıraktım. Sabah oldu. Resulullah (a.s):

"Ey Ebu Hureyre (r.a), dünkü esirin ne yaptı?" diye buyurdu. Ben de:

"Ya Resulullah (a.s), Allah'ın bana onlar vasıtasıyla yarar sağlayacağı bir takım sözler öğreteceğini ileri sürdü. Ben de bıraktım" dedim. Resulullah (a.s): "Nedir onlar?" diye sordu. Ben de dedim ki: "Bana şöyle söyledi: "Yata­ğına çekildiğin zaman ayetu'I-kursiyi, "Allahu lâ ilahe illa huve'l-hayyu'I-kayyunV'u ayetin başından sonuna kadar oku. Bu durumda Allah tarafın­dan senin üzerinde sürekli bir koruyucu bulunur. Sabahlaymcaya kadar hiçbir şeytan yanma yaklaşamaz." -O hayrı elde etmek için en çok gayretli olan biriydi- Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Doğrusu o sana doğru söylemiş ama o yalancıdır. Ey Ebu Hureyre (r.a)! Üç geceden beridir kiminle karşı karşıya geldiğini biliyor musun?" Ben: "Hayır" dedim. Resulullah (a.s) da: "O, şeytandı" diye buyurdu."

 

2427-Müslim, Ubeyy bin Ka'b (r.a)'dan rivayet etmiştir: [262]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ey Ebu Münzir! Allah'ın kitabından senin bildiğin ayetlerin hangisinin en büyük ayet olduğunu biliyor musun?"

Ben: "Allahu lâ ilahe illa huve'l-hayyu'l-kayyum" [263] dedim.

Resulullah (a.s) göğsüme vurdu ve şöyle buyurdu:

"İlim sana kutlu olsun ey Ebu Münzir!"

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ey Ebu Münzir! Allah'ın kitabından senin bildiğin ayetlerin hangisinin en büyük ayet olduğunu biliyor musun?"

Ben: "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dedim.

Resulullah (a.s) yine: "Ey Ebu Münzir! Allah'ın kitabından senin bildi­ğin ayetlerin hangisinin en büyük ayet olduğunu biliyor musun?" diye bu­yurdu.

Ben: "Allahu lâ ilahe illa huve'l-hayyu'l-kayyum" dedim..." devamı yu­karıdaki gibidir. [264]

 

Yedi Uzun Sure

 

2428-Ahmed bin Hanbel, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [265]

"Kim yedi uzun sureyi alırsa (ezberler veya öğrenirse) o bilgindir."

Hakim'in rivayetinde: "Bilgin" kelimesinin yerine "hayırlı" kelimesi kul­lanılmıştır. [266]

 

Kehf Süresi

 

2429-Taberani, Evsat'ta, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resuhıllah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim Kehf suresini okursa kıyamet gününde onun için bulunduğu ye­rinden Mekke'ye kadar bir nur olur. Kim onun sonundan on ayet okur son­ra Deccal ortaya çıkarsa ona bir zararı dokunmaz. Kim abdest alır ve: "Sub-haneke' llahumme ve bi hamdik. Lâ ilahe illa ente. Esteğfiruke ve etubu ileyk (Ey Allah'ım! Sen, sana yakışmayan niteliklerden münezzehsin. Hamd sanadır. Senden başka ilâh yoktur. Senden mağfiret diler ve sana tev-be ederim.)" derse azad edilmişlerden yazılır (onun için bir cehennemden azad fermanı yazılır -Çeviren). Sonra ona (yazılana) mühür vurulur ve kı­yamet gününe kadar yırtılmaz." [267]

 

2430-Hakim, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [268]

"Kim cuma günü Kehf suresini okursa iki cuma arasında onun için bir nur saçar."

Beyhaki'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Kim cuma günü Kehf suresini okursa onun nuru, kendisiyle Beyti Atik'in (Kabe'nin) arasını aydınlatır." [269]

 

2431-Müslim, Ebu Derda (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [270]

"Kim Kehf suresinin başından on ayet ezberlerse Deccal'in fitnesinden korunur."

Bir rivayette de: "Kehf suresinin sonundan" denmektedir. [271]

Tirmizi'nin rivayetinde de: "Kehf suresinin başından otuz ayet" denmek­tedir. [272]

 

Mülk (Tebareke) Suresinin Fazileti

 

2432-Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an'da otuz ayeti olan bir sure vardır ki, o, kişi için bağışlanmasına kadar şefaat eder. Bu: "Tebareke'llezi bi yedihi'l-mulk"tür." [273]

 

2433-Hakim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un merfu olarak şöyle söyledi­ğini rivayet etmiştir:

"Tebareke suresi kabir azabından alıkoyan şeydir." [274]

 

2434-Taberani, Mu'cemu'l-Kebir ve Evsat'ta Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Biz onu Resulullah (a.s)'ın zamanında engelleyici (yani kabir azabını engelleyici) olarak adlandırırdık. O, Allah'ın kitabında yer alan Öyle bir sure­dir ki, kim onu bir gece okursa çok okumuş ve güzel yapmış olur." [275]

 

2435-Taberani, Mu'cemu's-Sağir ve Evsat'ta Enes bin Malik (r.a)'ten şu şekilde rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kur'an'da bir süre var ki, otuz ayetten fazla değildir. Bu sure sahibini (yani kendisini okuyanı) cennete sokuncaya kadar onun savunmasını yapar. Bu sure, Tebareke süresidir." [276]

 

Tekvir, İnfitar Ve İnşikak Sureleri

 

2436-Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim kıyamet gününe adeta gözüyle görüyormuşçasına bakmak isterse: "Izâ'ş-Şemsu Kuvviret", "Izâ's-Semâu'nfetarat" ve "Izâ's-Semâu'nşakkat" surelerini okusun." [277]

 

Zelzele (Zilzal) Suresi

 

2437-Ahmed bin Han bel, Abdullah bin Amr bin As (r.a)'ın şöyle söy­lediğini rivayet etmiştir:

"Bir adam Resulullah (a.s)'a geldi ve: "Bana okut ya Resulullah (a.s)!" dedi. O da şöyle buyurdu:

"Elif. Lâm. Râ ile başlayan surelerden üçünü oku."

Adam: "Benim yaşım ilerledi. Kalbim (hafızam) ağırlaştı. Dilim kalın­laştı (okumakta güçlük çekiyorum)" dedi.

Resulullah (a.s): "Öyleyse, "Hâ. Mim" ile başlayanlardan üç tane oku" diye buyurdu.

Adam yine birincisinde söylediği sözleri söyledi.

Resulullah (a.s) bu kez: "Öyleyse, teşbih sözleriyle başlayanlardan üç tane oku" diye buyurdu.

Adam yine daha Önce söylediği sözleri söyledi. Sonra da: "Ya Resulullah (a.s)! Bana kısa ve kapsamlı bir sure okut" dedi.

Resulullah (a.s) da ona: "İzâ zulzileti'1-ardu zilzâleha"yı [278] okuttu. Onu bitirince adam: "Seni hak üzere gönderene yemin ederim ki, asla bundan fazla bir şey okumayacağım" dedi. Adam daha sonra çekip gitti. Resulullah (a.s) da ardından iki kere: "Bu adamcağız kurtuluşa erdi" diye buyurdu." [279]

 

Bir Açıklama

 

Bu, insanları Allah'a yöneltmeye çalışan önderlerin, bir önderin öğrencisi için uygun göreceği ayet ve sureleri seçme ve kalbinin Allah'ı tanımak sure­tiyle nurlanması için onlara okumasını tavsiye etme hakkının olduğu yolunda­ki görüşlerine delildir. Bununla birlikte onun için Allah'ı kalben ve ruhen tanı­mayı sağlamada Fatiha suresinden daha büyüğü yoktur. Bunu ondan daha hızlı bir şekilde gerçekleştireni yoktur. Dolayısıyla bu sure sürekli bir vird o-larak konmuştur. [280]

 

İhlas Suresi

 

2438-Tirmizi, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Bir adam: "Ya Resulullah (a.s)! Ben şu sureyi: "Kul huve'llahu ehad'"ı seviyorum" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu: "Senin ona olan sevgin seni cennete sokar." [281]

 

2439-Müslim, Ebu Derda (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bir kimse bir gecede Kur'an'ın üçte birini okumaya güç yetiremez mi?"

(Oradakiler): "Kur'an'ın üçte birini nasıl okuyacak?" diye sordular.

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kul huve'llahu ehad" Kur'an'ın üçte birine denktir."

Bir başka rivayete göre ise Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Allah Kur'an'ı üç bölüme ayırdı. [282]

 

"Kul huve'llahu ehad"ı Kur'an'm bölümlerinden bir bölüm yaptı." [283]

 

2440-Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [284]

"Resulullah (a.s) bizim yanımıza çıktı ve şöyle buyurdu:

"Size Kur'an'ın üçte birini okuyayım mı?"

Sonra "Kul huve'llahu ehad. Allahu's-samed..."i sonuna kadar okudu."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s): "Toplanın. Size Kur'an'ın üçte birini okuyacağım" diye buyurdu. Bunun üzerine toplananlar toplandılar. Sonra Resulullah (a.s) çıktı ve: "Kul huve'llahu ehad"ı okudu. Sonra içeri girdi. Birbirimize: "Sanıyorum bu esnada kendisine gökten bir haber geldi de bu olay onun içeri girmesine sebep oldu" dedik. Sonra Resulullah (a.s) yeniden çıktı ve şöyle buyurdu:

"Ben size Kur'an'm üçte birini okuyacağımı söylemiştim. Bakın o (yani okuduğum sure) Kur'an'ın üçte birine denktir." [285]

"Kul huve'llahu ehad" suresi, ihlas suresi olarak adlandırılmaktadır. Böyle adlandırılması ya sırf Allah'ın sıfatlarıyla ilgili bir içeriğe sahip olması ya da ondaki ibarenin Yüce Allah'ın birliğini Özlü (halis) bir şekilde ifade et­mesi dolayısıyladır.

 

2441-İmanı Malik, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Bir adam, bir adamın: "Kul huve'llahu ehad'"ı tekrar tekrar okudu­ğunu duydu. Sabah olunca Resulullah (a.s)'a geldi ve bu hadiseden O'na söz etti. Adam bunu az bir şey gibi görüyordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Canım elinde olana yemin ederim ki, o; Kur'an'ın üçte birine denktir." Ebu Ma'mer şöyle bir fazlalığa yer vermiştir:

"İsmail bin Ca'fer, Malik'ten, o Abdurrahman'dan, o babasından, o da Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir. (Ebu Hureyre r.a) dedi ki:

"Bana kardeşim Katade bin Nu'man Resulullah (a.s)'tan rivayet etti. -Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir: Resulullah (a.s) sahabilerine şöyle buyur­du:

"Biriniz bir gecede Kur'an'ın üçte birini okumaya güç yetiremez mi?"

Bu onlara güç geldi ve: "Hangimiz buna güç yetirebilir, ya Resulullah (a.s)?" dediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kul huve'llahu ehad. Allahu's-samed..." Kur'an'ın üçte biridir." [286] Ibni Esir şöyle söylemiştir:

"Kur'an'ın üçte biri": İlim adamları Resulullah (a.s)'ın ihlas suresini açık bir ifadeyle Kur'an'm üçte birine denk sayması konusu üzerinde dur­muş ve şöyle söylemişlerdir:

"Kur'an şu üç bölümü (konuyu) aşmamaktadır: Allah'ın zatım bilme ve O'nu takdis konusunda (insanları) bilgilendirme, O'nun sıfatları ve isimleri [287] üzerinde bilgilendirme, O'nun fiilleri ve kullarıyla ilgili ilahi sünnetleri konusunda bilgilendirme. İhlas suresi bu üç bölümden birini yani takdis ko­nusunu içerdiğinden Resulullah (a.s) onu Kur'an'ın üçte birine denk say­mıştır.

 

2442-İmam Malik, Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:.

"Resulullah (a.s) ile birlikte yola koyuldum. (Resulullah a.s) bu sırada bir adamın: "Kul huve'llahu ehad'"ı okuduğunu duydu ve: "Gerekli oldu" di­ye buyurdu. Ben: "Ne, ya Resulullah (a.s)?" diye sordum. "Cennet" diye bu­yurdu.

Ebu Hureyre (r.a) dedi ki: "Ben hemen gidip adama bunun müjdesini vermek istedim. Resulullah (a.s) ile birlikte sabah namazını kılma fırsatını kaçıracağımdan korktum. Daha sonra adamın yanına gittim ama adamın gitmiş olduğunu gördüm." [288]

 

Muavvizeteyn (Felak Ve Nas) Sureleri

 

2443-Nesai, Abdullah bin Hubeyb (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [289]

"Hafif ber yağmur altında ve karanlıkta kaldık. Resulullah (a.s)'ın bize namaz kıldırması için bekledik... [Daha sonra şu anlamda bir söz söyledi]: "Derken çıktı ve: "Söyle" diye buyurdu. Ben: "Ne söyleyeyim?" dedim. Şöyle buyurdu:

"Sabahladığında ve akşamladığında: "De ki: "O Allah birdir. Allah Samed'dir ("Kul huve'llahu ehad. Allahu's-samed") (yani ihlas suresini oku -Çeviren). Bir de muavvizeteyni (Felak ve Nas surelerini) üç kere oku. Senin için her şeye yeter."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Mekke yolunda Resulullah (a.s) ile birlikte bulunuyordum. Resulullah (a.s)'la yalnız bir halde sabahladım. O'na doğru yaklaştım. "Söyle" diye bu­yurdu. Ben: "Ne söyleyeyim?" dedim. Yine: "Söyle" diye buyurdu. Ben: "Ne söyleyeyim?" dedim. Sonra: "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" diye buyurdu ve bunu sonuna kadar okudu. Sonra: "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas" diye buyurdu ve bunu da sonuna kadar okudu. Sonra şöyle buyurdu:

"İnsanlar bunlardan daha üstün bir şeyle Allah'a sığınmış değillerdir." [290]

 

2444-Nesai, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s): "Oku ey Cabir!" diye buyurdu. Ben: "Annem ve babam sana feda olsun, ne okuyayım?" dedim. O da şöyle söyledi: "Şunları oku: "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas."

Ben bunları okudum. Resulullah (a.s) da sonra şöyle buyurdu: "Bu ikisini oku. Çünkü bunların benzerlerini okuyamayacaksın." [291]

 

2445-MüsIim, Ukbe bin Amir (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [292]

"Bu gece indirilen ayetleri görmedin mi? Onların benzerleri hiç görül­memiştir. "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) bana şöyle buyurdu;

"Bana bir takım ayetler indirildi ki, benzerleri asla görülmüş değildir: Muavvizeteyn (Felak ve Nas sureleri)." [293]

Bir rivayette buna ek olarak Ukbe (r.a)'den söz edilirken şu ifadeye yer verilmiştir: "O, Muhammed (a.s) ashabının O'na yakın olanlarındandı." [294]

Ebu Davud ve Nesai'nin nakletmiş oldukları bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Bir yolculukta Resulullah (a.s)'ın devesinin yularını tutuyordum. Bana: "Ey Ukbe! Sana okunan en hayırlı iki sureyi Öğreteyim mi?" diye bu­yurdu. Ardından bana: "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas'"ı öğretti. Benim bunlardan dolayı çok fazla sevindiğimi görmedi. Sa­bah namazı için inince onlarla cemaate sabah namazını kıldırdı. Resulullah (a.s) namazını bitirince bana doğru döndü ve şöyle buyurdu:

"Ey Ukbe! Nasıl gördün?" [295]

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın binek üzerinde olduğu sırada O'nu izledim ve elleri­mi ayağının üzerine koydum. "Bana Hud suresini veya Yusuf suresini okut" dedim. Şöyle buyurdu:

"Bu gece bana indirilen ayetlerden Allah katında daha üstün (beliğ) bir şey okuyamazsın. Onların benzerleri görülmedi. "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas." [296]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Ben şu patikalardan bir patikada Resulullah (a.s)'m bineğinin yuların­dan tutarken bir ara: "Sen binmiyor musun, ey Ukbe?" diye buyurdu. Ben Resulullah (a.s)'a olan saygım dolayısıyla O'nun bindiği bineğe binmekten kaçındım. O yine: "Sen binmiyor musun, ey Ukbe?" diye buyurdu. O'na karşı gelmiş olmaktan sakındım. O indi ben de yavaş yavaş bindim. Sonra ben indim ve Resulullah (a.s) bindi. Sonra şöyle buyurdu:

"Sana insanların okuduğu surelerin en hayırlılarından olan iki sure Öğreteyim mi?" Ardından bana: "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas1" ı okuttu. Ardından namaz için kamet getirildi. Öne geçti ve bu sureleri okudu. Sonra benim yanıma geldi ve şöyle buyurdu:

"Nasıl gördün ey Ukbe? Her uyuyuşunda ve kalkışında bunları oku!" [297]

Bir başka rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Hiç bir isteyici onların benzerleriyle istemiş değildir. Hiç bir sığıma da onların benzerleriyle (Allah'a) sığınmış değildir." [298]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de şöyle söyle­miştir:

"Ben Resulullah (a.s)'la birlikte Cuhfe ile Ebvâ arasında yürürken rüzgâr ve şiddetli karanlık altında kaldık. Bunun üzerine Resulullah (a.s): "Kul euzu bi Rabbi'l-Felak" ve "Kul euzu bi Rabbi'n-Nas" ile Allah'a sığınmaya başladı. Bu arada şöyle diyordu:

"Ey Ukbe! Bunlarla (Allah'a) sığın. Hiçbir sığıma bunların benzerleriyle (Allah'a) sığınmış değildir."

Yine dedi kİ: "O'nun namazda bize imamlık ederken bunları okuduğu­nu duydum." [299]

Tirmizi bunun bir başka bölümünü rivayet etmiştir. Onun rivayetine göre (Ukbe r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bana her namazın arkasından muavvizeteyni (Felak ve

Mas surelerini) okumamı emretti." [300]

 

2446-Taberani, Mu'cemu'I-Evsat'ta, Ebu Mes'ud (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bana bazı ayetler indirildi ki, bana benzerleri indirilmiş değildir: Muav-vizeteyn (Felak ve Nas sureleri)." [301]

 

Dersler Ve Öğütler

 

1.  Namaz dışında Kur'an-ı Kerim okumak, diğer mendub zikirlerden daha sevaptır. Ancak ezanın tekrar edilmesi, ezandan sonra dua, namazların ar­kasından me'sur (rivayetlerde bildirilmiş olan) zikirlerin okunması ve bunun gibi me'sur zikirlerin okunması gereken yerlerde bu zikirlerle meşgul olmak, o anda Kur'an-ı Kerim okumakla meşgul olmaktan daha sevaptır. Bunun yara­şıra Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinin okunmasında diğer kısımlara nisbetle daha çok sevap vardır.

2.  Kur'an-ı Kerim'in ezberlenmesinin müstehab olduğu konusunda icma (görüş birliği) vardır. Kur'an'dan herhangi bir şey ezberleyenin de okumak ve ezberini kontrol etmek suretiyle o kısmı ezberinde tutmaya çalışması gerekir. Kur'an-ı Kerim'in tamamının ezberlenmesinin farzı kifâye olduğu konusunda da görüş birliği vardır. Bir kimsenin namazının geçerli olmasını sağlayacak kadar Kur'an-ı Kerim'den bir şeyler ezberlemesi gerekir. Küçük kız ve erkek çocuğun velisi onun Kur'an-ı Kerim okumasını öğrenmesi ve ondan bir şeyler ezberlemesi için ilgilenmesi gerekir.

Hanefilerin konuyla ilgili olarak dile getirdikleri meslelerden birinde Kur-an-ı Kerim'in okunması durumunda onu dinlemenin farzı kifâye olduğu ve bu­nun bir ruhsat ifade ettiği belirtilmektedir. İnsanlardan çoğu Kur'an-ı Kerim kasetlerini sesli bir şekilde açmakta yahut başka şekillerde sesli olarak Kur'an-ı Kerim okumaktadırlar. Bu şekilde okunan Kur'an-ı Kerim'i dinlemenin farzı ayn olduğunu düşünmemiz durumunda bir çok kimse sakınca dairesinin içine girmiş olacaktır.

Bir kimsenin yürürken veya yan yatarken yahut otururken ya da binek üzerinde Kur'an okumasında sakınca yoktur. Ancak iyi bir konum üzere oku­ması daha sevaptır.

3.  Bir kimsenin, Kur'an'ı belli sürelerle hatmedebümesi için günlük Kur'an virdinin olması ve hatim İşini kırk günden fazla uzatmaması müstehabdır. Üç veya yedi günde bir hatmederse bu daha sevaptır. Bazı insanlar günlük ola­rak hatmektedirler. Bundan da sevap alınır. Ancak böyle yapan bir kimse Kur'an üzerinde düşünme fırsatını ve ecrini kaçırır. Aynı şekilde tertil üzere okuma ecrini de kaçırır. Kur'an-ı Kerim'i tertil üzere ve üzerinde düşünerek okumak ise acele ile çok miktarda okumaktan daha sevaptır. Bununla birlikte üzerinde az düşünmek suretiyle de olsa çok okumakta da bir sakınca yoktur.

4.  Kur'an-ı Kerim okurken sesi güzelleştirmek müstehabdır. Bununla bir­likte Resulullah (a.s)'tan alındığı şekliyle tertil kurallarına da uyulması gere­kir.

5.  Kur'an-ı Kerim okumaya başlamadan önce şeytanın şerrinden Allah'a sığınmak (istiaze) ve sonunda Allah'a hamdetmek müstehabdır. Okurken ağlamak veya ağlamaya çalışmak, rahmet ayeti gelince Allah'ın rahmetini istemek, azap ayeti gelince azabından Allah'a sığınmak, ihtiyaç dışında in­sanlarla konuşmak için okumayı kesmemek ve Kur'an'ı adil, satıh, Kur'an'ın anlamlarını bilen birinden öğrenmek, Kur'an-ı Kerim okumaya başlamadan önce abdest almak, oturarak okuma durumunda kıbleye yönelmek, her yıl Kur'an'ı kendinden daha düzgün okuyan birine arzetmek, namaz kılan veya uyuyan kimselerin yanlarında onları rahatsız edecek şekilde açıktan okuma­mak, aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'i açıktan okuyan birinin yanında onu rahatsız edecek şekilde açıktan ve yüksek sesle konuşmamak da müstehabdır.

6.  Camide Kur'an'ın açıktan okunması, başkalarının zihinlerini karıştıra­cağından burada açıktan okumak mekruhtur.

Bazı kimseler âdâbla ilgili kurallara son derece önem verdiklerinden bun­lardan birine uymayanları Kur'an okumaktan alıkoyuyorlar. Bu ise yanlıştrr. Adaba uyulması istenen bir şey olmakla birlikte Kur'an okumaktan da geri kalmamak gerekir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in okunması daha sevaptır.

 

7.  Pis yerlerde ve avret yerlerinin açılması durumunda Kur'an okumak mekruhtur. Burada avret yerlerinin açılması denirken erkeğin avret yerinin erkeğe karşı, kadının avret yerinin de mahremine karşı açılması kastedilir.

8.  Dört mezhebe göre küçük veya büyük hadesi olan (yani gusül ya da abdest ihtiyacı olan) mushafa el dokunduramaz. Mushafa dokunmadan (ez­berden veya uzaktan bakarak -Çeviren) okumak ise büyük hadesi olan (gusül ihtiyacı olan) için yasaktır, ancak küçük hadesi olan (abdest ihtiyacı olan) için mekruh değildir. Elbisede yahut bedende pislik varken veya kadına yahut er­keklik organına dokunma esnasında Kur'an okumak da caiz değildir. Yellen­me esnasında Kur'an okumaya devam etmek mekruhtur. Bu durumda o hal geçinceye kadar okumaya ara vermek gerekir. Cünüp birinin ister ezberden isterse dokunmaksızın mushafa bakmak suretiyle içinden (ses çıkarmak-sızın) Kur'an okuması caizdir.

9.  Mushaftan okumak ezberden okumaktan daha sevaptır. Çünkü bu du­rumda hem kulak, hem göz, hem de dil okuma ameline katılmış olur. Kur'an okuyan birini dinleyen de sevaba katılır (sevap alır). Kur'an okunması es­nasında yararsız şeyler konuşmak ise mekruhtur.

10.  Kur'an'ın hatminden sonra dua etmek müstehabdır. Kur'an'ı bir kere hatmedenin hemen ikinciye başlaması (yani Kur'an'ın basma dönmesi) müs­tehabdır. Kur'an'ı hatim üzere okuyanın Duha suresinden başlayarak Kur'an'ın sonuna kadar her surenin sonunda tekbir getirmesi sünnettir. Mekke ve ca­miler gibi üstünlüğü olan yerlerde Kur'an'ı çokça okumak müstehabdır.

11. Bir Kur'an ibaresinin karşılıklı konuşmalarda alelade bir ibare gibi kul­lanılması caiz değildir. Örneğin gelen bir adama hitaben: "Sonra da bir takdir üzere (buraya) geldin, ey Musa!" denmesi gibi.

Suyuti şöyle bildirmiştir:

"Malikilerden meşhur olarak nakledilen rivayetlere göre Kur'an'ın bir parçasının alınıp normal konuşmada kullanılması haramdır ve böyle bir şey yapana şiddetle karşı çıkılmıştır. Ancak Şeyh İzzuddin bin Abdusselâm'm bunu caiz gördüğü rivayet edilmiştir."

Suyuti bazı ilim adamlarından nakledilen rivayetlere dayanarak değişik uygulumalara göre farklı hükümler verilmesini tercih etmiştir. Buna göre eğer hutbe, öğüt, Resulullah (a.s)'ın övülmesi ve ahidler için olursa makbuldür ti­yidir). Şiirlerde, mektuplarda ve kıssalarda (anlatılarda) kullanılırsa mubah­tır. Ancak boş ve anlamsız sözlerde kullanılırsa, yahut bir kimse Allah'a nis-bet edilmiş bir şeyi başkasına nisbet ederse bu yasaktır ve böyle yapanlara karşı çıkılmıştır.

Haricileri niteleyen bir rivayette Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğu bildi­rilmiştir:

"Kur'an okurlar ama bu onların gırtlaklarından öteye geçmez."

Bunun yanısıra Kur'an-ı Kerim, bir insanın kalp durumunun bilinmesini sağlayan bir terazi sayılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in ifade ettiği anlamlar bir insanın kalbine ulaşır ve o ondan etkilenirse bu durum onun kalbinin sağlıklı olduğunun alametidir. Aksi takdirde kalbinin hastalıklı olduğu ve tedavi edil­mesinin gerektiği anlaşılır. Hastalığın sebebi ya bir bid'at ya da kalbe sirayet eden hastalıklardan biri olabilir. Bid'atten ve diğer günâhlardan mutlaka tevbe edilmesi, Resulullah (a.s)'a çokça salat getirilmesi, çokça dua ve zikir yapıl­ması ve Kur'an okunması gerekir. Bütün bunlar kalbin sağlığına kavuşmasına yardımcı olur. Aynı şekilde ayetler üzerinde düşünmenin de kalbin hastalı­ğından kurtulup sağlığına kavuşmasında etkisi olur.

12.  Suyuti, Kur'an'ın ezberlendikten sonra unutulmasının büyük günâh­lardan olduğunu söylemiştir. Nevevi de böyle söylemiştir. Ancak hanefi fakih-leri, Kur'an'dan okumayı unutmadığı sürece (ezberlenenin) unutulmasının büyük günâh olmadığım söylemişlerdir. Nevevi, Kur'an okumak isteyenin hem Kur'an'a hürmet hem de temizlik amacıyla misvaklanmasının ve Berâe (Tev­be) suresi dışında bütün surelerin başında besmele çekmenin sünnet oldu­ğunu söylemiştir.

13.  Suyuti: "Bir ayetin tekrar edilmesinde veya aradan kesilip baştan alınmasında sakınca yoktur" demiştir. Yine şöyle söylemiştir: "Uygun olan Kur'an'ın mushaftaki sırasına göre okunmasıdır."

Muhezzeb'in şerhinde bunun sebebi de şu şekilde açıklanmıştır:

"Çünkü mushafdaki sıralamanın bir hikmeti vardır, bu hikmet kaçırıl-mamış olur."

Bu, uyulması güzel olan bir edebdir. Ancak uyulmamasında da bir günâh yoktur.

14.  Kur'an okuyan kişinin uyması, gözetmesi gereken bir şey de onu tertil üzere okumaktır. Okurken sesi güzelleştirmek, nerelerde durulacağım, harfle­rin telaffuzlarını, her harfe hakkını vermek hep tertile girer. Her harfin bir hakkı vardır. Bir harfin mahrecinden çıkarılması, incelik, kalınlık, sertlik, yumuşaklık, kısalık, uzunluk konusundaki vs. hükümlerinin gözetilmesi ona hakkının verilmesinin gereklerindendir.

Yine bir harfin kendinden önceki ve sonraki harfle uyumlu olarak okun­ması da onu lâyık olduğu şekilde çıkarmanın bir gereğidir. Buna göre harf ye­rine göre medli (uzatılarak), yerine göre ince, yerine göre kalın vs. şekilde okunur. Bunun gerçekleştirilmesi ise ancak ehil birinden tertil ilmini öğren­mekle mümkündür. İnsan böylece tertil kurallarım öğrenmeli, bunun yanısıra tertil ilmini iyi bilip uygulayan birinden Kur'an'ın okunuşunu dinlemeli yahut kendisi okuyup dinletmelidir. Bazı ilim adamları Yüce Allah'ın: "Kur'an'ı ağır ağır, tane tane (tertil üzere) oku" [302] sözü gereğince Kur'an-ı Kerim'i tertil üzere okumanın farzı ayn olduğunu bildirmişlerdir. Bunu vurgulamak için de şöyle demişlerdir:

"Tecvidi öğrenmek gerekli ve şarttır. Kur'an'ı tecvidle okumayan günahkârdır."

Ancak tecvid kurallarına uymayan bir kimse bir yönden günahkârdır, bir yönden de sevap almaktadır. Kur'an okumakla aldığı sevabının, günâhıyla kıyas edilemeyecek kadar çok olmasını ümit ederiz. [303]

 

BAZI KUR'AN İLİMLERİ TAKDİM

 

Arapların farklı lehçeleri ve değişik konuşma stilleri vardı. Bazı kabileler bazı kelimeleri bazı Özel anlamlarda kullanıyorlardı. Bazı kabileler "hatta" ke­limesinin yerine "atta" kelimesini kullanıyorlardı. Bunun gibi bazı kabilelerde "a'teynâke" ibaresinin yerine "entaynâke" ibaresi kullanılmaktaydı.

Yine bazı kabileler "tabut" kelimesini "tabun" şeklinde kullanıyorlardı. Bi­lindiği üzere bir kimse belli bir konuşma stiline alışır, ona ülfet eder ve onu di­line iyice yerleştirirse daha sonra bu konuşma stilini değiştirmesi onun için zor olur. Yüce Allah ilahi bir hikmetiyle Kur'an-ı Kerimi Araplara bu değişik stillerdeki konuşmalarıyla uyumlu ve kolayca telaffuz edebilecekleri bir şekilde indirmiştir. Sahabiler (r.aj de Kur'an-ı Kerim'i daha önce alışmış ol­dukları konuşma sütleriyle uyumlu bir şekilde, bu yedi harf (yedi lehçe) üzere öğrenmişlerdir. Kelimeleri hem telaffuz hem de anlam yönünden alışık olduk­ları lehçelerle uyumlu bir şekilde algılıyorlardı. Resulullah (a.s)'tan öğrenilen metnin dışındakinin Kur'an sayılmayacağı ve kimsenin bu metnin ifadelerini kendi isteğine göre değiştirme ve telaffuz etme özgürlüğünün olmadığı da bir esastı. Resulullah (a.s) başlangıçta kendisinden Kur'an dışında bir şey yazıl­masını nehyediyordu ancak daha sonra buna izin verdi.

Resulullah (a.s)'ın yaşadığı dönem kuruluş merhalesini oluşturuyordu. Dolayısıyla bazı hükümler bu merhalenin şartlarına özel olarak iniyordu. Sü­reklilik arzedecek hüküm için gerekli şartların oluşması durumunda da sürekli uygulanacak olan hüküm iniyor ve birincisi neshediliyordu (yani uygulamadan kaldırılıyordu). Bu sebepten dolayı Kur'an-ı Kerim'de mensuh (hükmü kal­dırılmış) ayetler bulunmaktadır.

Resulullah (a.s) vefat ettiğinde Kur'an'ın tamamı yazılmıştı, fakat bir ara­ya toplanmamıştı. Kur'an-ı Kerim'in gözden geçirilmesi için Resulullah (a.s) ile Cibril (a.s) arasında yapılan en son arzı, sahabilerin bazıları biliyorlardı. Dolayısıyla Kur'an'ın vahye dayalı sıralaması bütün sahabiler tarafından bilin­miyordu. Ayrıca bazı sahabiler metni neshedilmiş (yani daha önce Kur'an metni olarak vahyedilmiş ama sonra neshedilerek Kur'an'dan çıkarılmış) bazı ayetleri bir takım sahabiler Kur'an'dan sanarak ezberlerinde tutuyorlardı. Bundan dolayı Hz. Ebu Bekir (r.a) Kur'an-ı Kerim'in son arzındaki şekline göre yazılı olarak toplanmasını kararlaştırdı. Onun bundaki amacı herkesi bir mushafta yer alacak bir yazım şekli üzere birleştirmek değil, Kur'an'ın Resu­lullah (a.s)'ın önünde yazılan ve mütevatir bir şekilde nakledilmiş olan yazılışı üzere birleştirilmesini sağlamaktı. Daha sonra Hz. Osman (r.a) imam olarak adlandırılan bu mushafm (yani Hz. Ebu Bekir (r.a)'in yazdırmış olduğu mushafın) bazı sahabiler tarafından çoğaltılmasını istedi. Bu çoğaltmada te­vatürle nakledilen okunuş şeklinin göz önünde bulundurulmasını istiyor ve herkesin sadece Kureyş lehçesine uygun düşen tek bir mushaf etrafında birleştirilmesini amaçlıyordu. Hz. Ömer (r.a) bunların (yani Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından oluşturulmuş ana mushaf (imam) esas alınarak yazdırılan nüshaların) dışındakilerin tümünün yakılmasını emretti. Böylece tek bir yazılış şekli ve tek bir sıralama üzerinde karar kılınmış oldu. Sonuçta bu ya­zılış ve sıralama üzerinde tam bir birlik sağlandı. Ümmetin bunun üzerinde birlik sağlaması, bunun dışında kalanların sadece belli dönemlerde oluşturul­muş parçalar olduğunu (Kur'an'ın tümünü içermediği gibi son şekline göre ol­madığını) gösteriyordu.

Ümmet mushaflarda Hz. Osman (r.a)'ın yazdırdığı şekle güvenilme sinde karar kıldı. Hafızlar da değişik tanklardan gelen ve farklı lehçelere göre olan ama Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu metindeki yazılış şekline uygun kıraatları (okuyuş tarzlarını) esas aldılar. İşte yedi kıraat ve on kıraat bura­dan doğdu. Bu kıraatların tümü de Resulullah (a.s)'tan mütevatir olarak nak­ledilmiştir. Her bir kıraatin bu alanda tanınmış bir kişiye nisbet edilmesi on­ların mütevatir olmasma engel değildir. Çünkü her bir kıraati, kıraat kendisine nisbet edilen kişiyle birlikte pek çok kimse Öncekilerden rivayet yoluyla almıştır. Aynı şekilde onlardan da pek çok kimse atmıştır. Ancak herhangi bir kıraatta en çok ün kazanan kişi kıraat kendisine nisbet edilen kişi olmuştur. Yedi harf (yedi okunuş tarzı) ile kastedilen bu kıraatlar değildir. Bu kıraatlar, yedi harften (yedi okunuş tarzından) Hz. Osman (r.a)'ın yazdırdığı mushafa uygun şekilde aktarılanlardır. Güvenilir kıraatlarm tümünde de şu üç özellik bulunmaktadır:

1.  Hz. Osman (r.a)'in yazdırmış olduğu mushaflara uygundur.

2.  Tevatürle rivayet edilmiştir.

3. Her bir kelimesi Arap dilinin tümevarım yoluyla belirlenen kurallarına veya bunların herhangi bir uygulanış tarzına uygundur.

Çeşitli rivayetlerden anladığımıza göre bazı sahabiler Resuİullah (a.s)'tan almış olduklarını sürdürmekte ısrar etmişlerdir. Çünkü bunlar onların nazar­larında kesinlik arzediyordu. Ancak bunlar ümmet açısından mütevatirlik özelliği taşımıyordu. Bu yüzden ümmet Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushafa uygun düşmeyenleri şazz (geçersiz) olarak görmüştür. Bunlar Kur­'an'ın bir parçası olarak değerlendirilemez. Çünkü bunların rivayetleri âhâd (mütevatir olmayan) rivayetlerdir. Ancak tevatüre dayanan onun üstündedir. Bununla birlikte bu şazz rivayetler metinleri neshedilmiş ayetler hakkında fi­kir vermektedir. Aynı şekilde bazı örnekleri tanıyabilmemiz konusunda da bize fikir vermektedir. Bunlar yoluyla "yedi harf" meselesi üzerinde bir fikir edinebilmekteyiz. Bunun yaraşıra onlardan bazılarına dayanarak bazı hüküm­leri daha iyi anlamamız yahut farklı tefsirler arasında tercih yapmamız müm­kün olabilmektedir.

Mütevatir kıraatlarla ilgili ilimler hâlen ümmetin önem verdiği ilimlerden­dir. Bu kıraatlar arasından bazıları Özellikle ün kazanmış ve bazı bölgelerde diğerlerine baskın çıkmıştır. Bir okuyucu mütevatir kıraatlardan hangisine göre okusa doğru okumaktadır ve hayır üzeredir.

Kıraatlardan ve Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushafların yazılış şeklinden söz edilmesi bizi, bir Müslümanin kültürüne girmesi uygun olan Kur'an ilimleri konusuna götürmektedir:

Bu alanda, kıraat ilimleri, nüzul sebepleri, nâsih ve mensuh ilimleri, Kur­'an'ın yazılış tarzı ilmi, tertil ilmi, i'caz ilmi, müteşabih ve muhkem ayetlerle il­gilenen ilim ve buna benzer çeşitli ilimler bulunmaktadır. Bütün bu ilimler Kur'an-ı Kerim etrafında oluşmuş ve onunla bağlantılıdır. Kur'an'la bağlantılı ilimlerin sayısı da çağlar ilerledikçe sürekli artmaktadır. Bu ilimlerin öyleleri vardır ki öğrenilmesi ümmet açısından farzı kifayedir. Öyleleri de vardır ki bazı fertler açısından farzı ayndır. Bazıları da vardır ki herkes açısından farzı ayndır. Müslümanın elindeki hayrı sürekli artırmaya çalışması gerekir. Biz burada bu bölümün fasıllarıyla bağlantılı olanlar içinden hakkında nasslar (ayet ve hadis metinleri) bulunanlar üzerinde durmakla yetineceğiz.

Biz bu takdimde Kur'an ilimleriyle ilgili olarak yazılmış iki kitaba dayana­rak bir fikir vermeye çalışacağız. Bu kitapların biri biraz eski biri ise yenidir. Bu iki kitaptan aktaracağımız bilgiler, Kur'an ilimlerine giren belli başlı konu­ların bilinmesini sağlayacaktır.

Birinci kitap Suyuti'nin 'el-Itkan fi Ulumi'l-Kur'an' adlı kitabıdır. Eski ki­tapla kasdettiğimiz budur.

İkinci kitap da, Zerkâni'nin 'Menâhilu'l-İrfân fi Ulumi'l-Kur'an' adlı kitabıdır. Bu da yeni olan kitaptır.

Bu konuda çok sayıda kitap yazılmıştır. Bunlardan bazıları kısa ve özlü, bazıları ise uzun ve teferruatlıdır. Müslüman zamanına ve durumuna göre is­tediği bir kitabı seçip inceleyebilir. Ancak okuyacağı kitabın güvenilir olması gerekir. Bu, ya yazarının güvenilir biri olarak ün kazanmış olmasıyla ya da ilim adamlarının kitabın güvenilir olduğunu açıklamalarıyla bilinir.

H. 911 yılında vefat etmiş olan Celaluddin Abdurrahman es-Suyuti'nin Ki-tabu Sucudi'l-Kur'an adlı kitabı hakkında şu açıklamaları yapmakta yarar gö­rüyoruz:

Suyuti, 'Kitabu Sucudi'l-Kur'an' adlı kitabının mukaddimesinde Kur'an'ın ve içeriğinin büyüklüğünden söz etmektedir. Bu arada geçmiş alimlerin hadis ilimleri hakkında ortaya koydukları gibi, Kur'aıı ilimlerinin türleriyle ilgili bir kitap ortaya koymamış olmalarına hayret ettiğini dile getirmektedir. Daha sonra hocası Muhyiddin el-Kafici'nin tefsir ilimleriyle ilgili bir kitap yazdığını ifade etmektedir. Suyuti onun hakkında şöyle diyor:

"Bu, küçük çaplı bir kitaptır ve iki ana bölümden oluşmaktadır:

Birincisi: Tefsir, tevil, Kur'an, sure ve âyetin ne demek olduğunun açık­lanması hakkındadır.

ikincisi: Kur'an üzerinde kişisel görüşe göre bir açıklama yapmanın şartları hakkındadır.

Bu iki bölümden sonra alim ve Öğrencinin âdâbıyla ilgili bir sonuç bölü­müne yer verilmiştir. Ben bu kitabı yeterli görmedim ve bana göre bu kitap­la maksad tam olarak gerçekleşmemektedir."

Daha sonra hocası el-Bulkini kendisine, kardeşi başkadi (kadi'i-kudat) Celaluddin'in 'Mevaki'u'1-Ulum min Mevaki'i'n-Nucum' adını verdiği bir kita­bının olduğundan söz ettiğini belirtmektedir. Suyuti mukaddimesinde bu kita­bın yazarının sözlerini zikretmiştir. Kitabı ise şu konuları içermektedir:

Birinci konu: Ayetlerin iniş yerleri, iniş zamanları ve ne gibi gelişmeler dolayısıyla indiği. Bu konuda on iki ayrı tür bulunmaktadır. Bunlar: Mekki (Mekke'de inenler), Medeni (Medine'de inenler), seferi (yolculuk esnasında inenler), hazeri (yolcu değilken inenler), leyli (gece inenler), nehâri (gündüz inenler), sayfi (yazın inenler), şilâi (kışın inenler), firaşi (yatarken inenler), nüzul sebepleri, ilk ineri ayetler, son inen ayetler.

İkinci konu: Sened (ilgili rivayetlerin isnad durumları). Bunların da altı türü (konusu) vardır: Mütevatir (üç veya daha fazla insan tarafından rivayet edilmiş olanlar), âhâd (bir veya iki kişi tarafından rivayet edilmiş olanlar),

şazz (mütevatir olarak rivayet edilenlere uygun düşmeyen dolayısıyla geçer­siz sayılanlar), Resulullah (a.s)'ın kıraatları (okumaları), raviler, hafızlar.

Üçüncü konu: Edâ (okuma tarzı). Bunun da altı türü (konusu) vardır: Vakf (duruş), başlangıç, imâle (hafif uzatma), medd (normal uzatma), tahfif (yumuşatma), hemze (hemzenin geçtiği yerlerde uyulacak kurallar) ve idğam (bir harfi başka bir harfe katma).

Dördüncü konu: Lafızlar (ibareler). Bunun da yedi türü (konusu) vardır: Garib (yaygın şekilde kullanılmayan kelimeler), mu'arreb (Arapça'ya başka dillerden geçmiş olan kelimeler), mecaz (asıl anlamından farklı bir anlam kas­tedilen ibareler), müşterek (birden fazla anlama gelebilenler), müteradif (aynı anlama gelenler), isti'are (bir ibareyle yaygın anlamı dışında bir anlam kas-detme) ve teşbih (benzetme).

Beşinci konu: Hükümlerle bağlantılı kavramlar. Bunun da on dört türü (şekli) vardır: Genel mahiyeti üzere kalan genel ifade, özelleştirilmiş (tahsis edilmiş) genel ifade, kendisiyle özel anlam kastedilmiş genel ifade, Kitab'ın sünnetten özelleştirdiği (tahsis ettiği) şeyler (yani sünnette genel şekilde geçen ama Kitap'ta tahsis edilmiş olan şeyler), sünnetin Kitap'tan özelleş­tirdiği (tahsis ettiği) şeyler (yani Kitap'ta genel şekilde geçen ama sünnette tahsis edilmiş olan şeyler), mücmel (Özet halinde, tafsilatı verilmemiş), mübeyyen (açıklanmış, tafsilatı verilmiş), müevvel (te'vil edilmiş), mefhum (anlamı açık), mutlak (belli bir şarta bağlanmamış), mukayyed (belli bir şarta bağlanmış), nâsih (kendinden önceki bir hükmü yürürlükten kaldıran), men-suh (kendinden sonra gelen bir hükümle yürürlükten kaldırılmış olan). Nâsih ve mensuhun bir türü kendisiyle belirli bir süre amel edilip sonra kaldırılan hükümle, yükümlülerden birinin amel ettiği hükümdür.

Altıncı konu: İbarelerle bağlantılı kavramlar. Bunun da beş türü (şekli) vardır: Fasl (ayırma), vasi (birleştirme), icaz (özet halinde, özlü olarak ver­me), itnâb (dikkat çekme) ve kasr (kısaltma). Bunlarla birlikte bütün türler (şekiller) elliye tamamlanmaktadır. Bazı şekiller de sıralamada sözü edil­meyenlerdir. İsimler, künyeler, lakablar, müphemler gibi. Böylece sıralama işi tamamlanmış olmaktadır.

Suyuti daha sonra kendisinin, Kadı Celaleddin el-Belkini'nin kitabını oku­duktan sonra bunun yeniden gözden geçirilmeye, bazı eklemelere ve açıkla­malara İhtiyacının olduğu kanaatine vardığmı ifade etmektedir. Bundan sonra: "et-Tahyir fi Ulumi't-Tefsir" adını verdiği kitabı yazmıştır. Bu kitap Belkıni'nin sözünü ettiklerini ve ayrıca bazı ilaveleri ve açıklamaları içermektedir. Bu kit­abın üzerinde durduğu ilimlerin sayısı 102'yi bulmaktadır. Daha sonra, Kur'an ilimleri sınıfına girenleri ayrı bir kitapta Özetleme fikrinin içine doğduğundan söz etmektedir. Onun bunun üzerinde ağırlıklı bir şekilde düşündüğü bir sırada, sonraki dönem Şafii fıkihçilarından olan Bedruddin Muhammed bin Abdullah ez-Zerkeşi'nin: "el-Burhan fi Ulumi'l-Kur'an" adını verdiği ve içinde kırk yedi ilimden söz ettiği bir kitap yazdığı haberi ulaşır. Zerkeşi kitabının mukaddimesine şu sözlerle son vermektedir:

"Bil ki herhangi bir kimse bu ilimlerden sadece birini bile bütün incelik­leriyle öğrenmek istese ömrünün tamamını tüketir yine de o ilimle ilgili işini bitiremez. Ancak biz bütün bu ilimlerin metodlarını özet olarak ver­mekle ve içerdiği konulardan bazılarına işaret etmekle yetindik. İlim yolu çok uzun, insan ömrü ise kısadır. Konulara kısa özetler halinde temas edilse ne olur?"

Suyuti bu kitabı okuduktan sonra düşündüğü kitabı yazma ve Kur'an ilim­lerini tek tek sıralama azmini daha da kuvvetlendirmiştir. Böylece: 'el-Itkan fi Ulumi'l-Kur'an1 adlı kitabını yazmıştır. Bu kitapta seksen ilim türünü zikretmiş sonra şöyle demiştir;

"Bu seksen sayısı ilimlerin genel başlıklar halinde ele alınmasına göre­dir. Eğer ki böyle genellendirme yapmayıp bütün ilimleri ayrı ayrı ele alacak olsak sayısı üç yüzü geçer. Bu türlerin çoğu tek başlıklar altında ele alın­mıştır. Bunların çoğunun üzerinde durdum."

Bundan sonra kitabını yazarken başvurduğu kaynaklardan söz etmiştir. Onun ele aldığı ilimler hakkında özet birtakım bilgiler verdikten sonra bu kay­nakları vereceğiz.

Mekki ve Medeni ayetlerin bilinmesi: Ayetlerin inişiyle, iniş yerleriyle, zamanlarıyla, şekilleriyle, sebepleriyle ve benzeri konularla ilgilenen ilimler bu başlık altında ele alınır. Daha sonra Kur'an'ın ve surelerinin adlarından, Kur'an'ın toplanmasından (cem'inden) ve düzenlenmesinden söz etmektedir. Bunun ardından Kur'an kıraatlarmdan (okunuş şekillerinden), bu kıraatlan ri­vayet edenlerden, hafızlarından, bunlarla ilgili konulardan ve Kur'an'ın okun­masıyla ilgili bazı hükümlerden söz etmektedir. Daha sonra Kur'an'ı oku­manın âdabından ve Kur'an'ın garib (belli lehçelere özel, Arapların tümü tarafından bilinmeyen) kelimelerinden söz etmektedir. Bunun arkasından bazı Kur'an ilimlerine yer vermektedir. Ardından müfessirin ihtiyaç duyacağı bazı unsurlardan ve kurallardan söz ediyor. Sonra muhkem, müteşabih, mücmel, mütebeyyin, nâsih, mensuh, mentuk, mefhum, hakikat, mecaz, kinaye, ta'riz kavramlarından ve dille ve belagatla ilgili daha başka konulardan söz ediyor. Sonra müteşabih ve müştebih ayetler, Kur'an'ın i'cazı, Kur'an'dan çıkarılan ilimler üzerinde duruyor. Ardından Kur'an ilimlerinin bazı türleri üzerinde dur­duktan sonra Kur'an'ın faziletlerinden (üstünlüklerinden) söz ediyor. Arka­sından yine bazı Kur'an ilimlerini verdikten sonra Kur'an'ın harekelenmesin-den ve Kur'an'ı yazmanın âdabından söz ediyor. Sonra tefsirden ve müfessir olmanın şartlarından söz ediyor. Kitabı müfessirlerin tabakalarıyla bitiriyor. Bu kitabı yazarken başvurduğu kaynaklar şunlardır:

Aşağıda bu kitabı yazarken baktığı ve kendilerinden bilgi aktardığı kitap­ların isimleri:

Rivayete dayanan kitaplardan:

İbni Cerir Tefsiri, İbni Ebi Hatim, İbni Merdeviye, Ebu'ş-Şeyh, İbni Hib-ban, Feryâbi, Abdurrezzâk, İbni Münzir, Said bin Mansur -bu konu onun Sünen'inde bir bölümdür-, Hakim -bu konu onun Müstedrek'inde bir bölümdür, Hafız Imaduddin İbni Kesir, Ebu Ubeyd'in 'Fedâilu'l-Kur'an'ı, İbni Daris'in 'Fedâilu'I-Kur'an'ı, İbni Ebi Şeybe'nin 'Fedâilu'l-Kur'an'ı, İbni Ebi Davud'un 'el-Mesâhif i, İbni Eşteh'in 'el-Mesâhif i, İbni Ebi'l-Enbâri'nin 'er-Redd alâ men Halefe Mushafe Osman' adlı kitabı, Acuri'nin 'Ahlâku Hameleti'l-Kur'an'ı, Ne-vevi'nin 'et-Tıbyan fi Adâbi Hameleti'l-Kur'an'ı, İbni Hacer'in 'Buharı Şerhi', bunun yanışına burada sayılamayacak miktarda olan hadis Cami' ve Müs-ned'leri.

Kıraatlar (Kur'an-ı Kerim'in okunuş şekilleri) ve tilâvetlerle ilgili kitaplar­dan:

Sehavi'nin 'Cemâlu'l-Kurrâ'sı, İbni'I-Cezeri'nin 'en-Neşr ve't-Takrib'i, Hu-zeli'nin 'el-Kâmil'i, el-Vâsiti'nin 'el-İrşâdât fi Kırââti'l-Aşr'ı, İbni öalbun'un 'eş-Şevazz'ı, İbni'l-Enbâri'nin 'el-Vakf ve'1-İbtida'sı, Secavendi, Nehhas, Dâni, Ummanı ve İbni Nekzavi'den 'Kurretu'1-Ayn ve el-Feth ve'I-İmâle, İbni'l-Kâsıh'tan 'Beyne'l-Lafzeyn.

Dil, garib kelimeler, Arap edebiyatı ve i'rab kitaplarından:

Rağib'in 'Mufredâtu'l-Kur'an'ı, îbni Kuteybe ve el-Azizi'nin 'Garibu'I-Kur'an adlı eserleri, Neysaburi ve İbni Abdissamed el-Vahid'in 'el-Vucuh ve'n-Nezâir" adlı eserleri, Ebu Hasen el-Ahfeş'in 'el-Cem' fi'1-Kur'an'ı, İbni'l-Enbâri'nin 'el-Evsatu'z-Zahir'i, Ebu Hayyan'ın 'Şerhu't-Teshil ve'1-İrtişaf ı, İbni Hişam el-Ceni'nin 'el-Muğni'si, İbni Ummi Kâsım'ın 'ed-Dâni fi Hurufi'l-Me'ani'si, Ebu'1-Bekâ, Semin es-Sefakisi ve Muntahabu'd-din'in İ'râbu'l-Kur'an' adlı eserleri, İbni Ceni'nin 'el-Muhteseb fi Tevcihi'ş-Şevazz'ı, yine onun 'el-Hasâis'i, yine aynı kişinin 'el-Hâtıriyyât ve Zâ'1-Kadd' adlı eserleri, el-Cevâliki'nin 'Emâliyyu'bnu'l-Hâcibi'l-Mu'arreb'i, İbni Kuteybe'nin 'Muşkİlu'l-Kur'an'ı ve Ebu'l-Kâsım Muhammed bin Abdullah'ın 'el-Luğâtu'lleti nezele bihâ'l-Kur'an1 adlı eseri.

Ahkâm ve onlarla ilgili konular hakkındaki kitaplardan:

İsmail el-Kadı, Bekr bin el-Alâ, Ebu Bekr Râzi, Keyyâ eİ-Hirâsi, îbni Arabi, İbni'l-Ğares, ve İbni Huveyz Mendâd'ın 'Ahkâmu'l-Kur'an' adlı eserleri, Mekki, İbni Hisar, es-Saidi, Ebu Ca'fer en-Nehhâs, İbni Arabi, Ebu Davud Sicistani, Ebu Ubeyd Kasım bin Reslân ve Ebu Mansur Abdulkâhir bin Tâhir et-Teyyimi'nin 'en-Nâsih ve'1-Mensuh' adlı eserleri ve İzzuddin bin Abdis-selâm'ın 'el-İmâm fi Edilleti'l-Ahkâm' adlı eseri.

İ'caz ve belagat sanatlarıyla ilgili kitaplardan:

Hattabi, Rummani, İbni Suraka, Kadı Ebu Bekr el-Bakillâni, Abdulkâhir el-Curcâni ve İmam Fahruddin'in I'cazu'i-Kur'an' adlı eserleri, İbni Ebi'l-Asba'ın 'el-Burhan' adlı eseri, yine Zemilkâni'nin 'el-Burhan' adlı eseri, yine onun yazdığı ve bu kitabın muhtasarı olan 'el-Mecid' adlı eseri, İbni Abdis-selâm'ın 'Mecâzu'l-Kur'an'ı, İbni'1-Kayyim'in 'el-İcaz fi'1-Mecâz'ı, Zemilkâni'nin 'Nihâyetu't-Te'mil fi Esrâri't-Tenzü'i, yine onun 'et-Tibyân fi'1-Beyân'ı, yine onun 'el-Menhecu'1-Mufid fi Ahkâmi't-Tevkid'i, İbni Ebi'l-Asba'ın 'Bedâi'u'l-Kur'an'ı, yine onun 'et-Tahbir'i, yine onun 'el-Havâtiru'1-Sevânih fi Esrâri'l-Fevâtih'i, Şeref el-Baziri'nin 'Esrâru't-Tenzil'i, Tennuhi'nin 'el-Aksa'1-Karib'i, Hâzım'ın 'Minhâcu'l-Buleğâ'sı, İbni Reşik'in 'el-Umde'si, el-Askeri'nin "es-Sına'ateyn'i, Bedreddin el-Misâli'nin 'el-Mısbah'ı, Tayyibi'nin 'et-Tibyân'i, Curcâni'nin 'el-Kinâyât'ı, Şeyh Takiyyuddin es-Subki'nin 'el-İğrid fi'1-Firak beyne'l-Kitâbe ve't-Ta'rid', yine onun 'el-îktinas fi'1-Firak beyne'1-Hasr ve'l-İhtisas'ı, oğlu Behâuddin'in 'Arusu'l-Efrâh'ı, Şemsuddin bin Saiğ'in 'Ravdu'l-Efhâm fi Aksâmi'l-İstifhâm, yine onun 'Neşru'1-Abir fi İkâmeti'z-Zâhir Makâ-me'd-Damir', e'1-Mukaddime fi Sirri'l-Elfâz1, 'Mukaddime' ona aittir, yine onun 'Ahkâmu'r-Re'y fi Ahkâmi'1-Ay', Ebu Ca'fer bin Zubeyr'in 'Munâsebâtu Terti-bi's-Suver'i, Tavki'nin 'Fevâsili'l-Ayât'ı, İbni'I-Esir'in 'el-Meselu's-Sâir'i, yine onun 'el-Feleku'd-Dâir ale'1-Meseli's-Sâir', yine İbni'l-Esir'in 'Kenzu'l-Bera'a'sı ve Muvaffak Abdullatif in 'Şerhu Bedi'i Kudâme'si.

Bunun dışındaki konularla ilgili kitaplardan:

Kirmâni'nin 'el-Burhân fi Müteşâbihi'l-Kur'an'ı, Ebu Abdillah Razi'nin 'Dur-retu't-Tenzil ve Ğurretu't-Te'vil fi'1-Müteşâbih1, yine onun 'Keşfu'l-Me'ani fi'l-Müteşâbih', Kadı Bedruddin bin Cema'a'nın 'el-Mesâni'si, Maverdi'nin 'Emsâlu'I-Kur'an'ı, İbni'l-Kayyim'in 'Aksâmu'l-Kur'an'ı, Gazali'nin 'Cevâhiru'l-Kur'an'i, Suheyli'nin 'et-Ta'rif ve'1-İ'lam fi mâ vaka'a fi'1-Kur'an mine'1-Esmâ ve'1-A'lâm' adlı eseri, İbni Asâkir'in buna yazmış olduğu 'zeyl (ilaveler)', Be­druddin Cema'a'nın 'et-Tıbyân fi Mübhemâti'l-Kur'an'ı, İsmail Darir'in 'Esmâu men Nezele fihimu'l-Kur'an' adlı eseri, Mavsili'nin ayetlerin sayısıyla ilgili 'Zâtu'r-Rüşd' adlı eseri ve bunun şerhi, İbni Liban'ın 'Şerhu Ayâti's-Sıfat'ı ve Yafi'i'nin ed-Durru'n-Nazim fi Menafi'i'1-Kur'ani'l-Azim' adlı eserleri.

Hareke ile ilgili kitaplardan:

Sehavi'nin 'er-Râiye'nin şerhi olan 'el-Mukni'i'd-Dâni'si ve İbni Cebâre'nin ona yazmış olduğu şerh.

Genel konularla İlgili kitaplardan:

İbni Kayyim'in 'Bedâi'u'l-Fevâid'i, Şeyh İzzuddin bin Abdisselâm'in 'Ken-zu'1-Fevâid'i, Şerif Murtaza'nın 'el-Ğurer ve'd-Durer', Bedr bin Sahib'in 'Tezkire'si, İbni Şebib el-Hanbeli'nin 'Cami'u'l-Funun'u, İbni'l-Cevzi'nin 'en-Nefis'İ ve Ebu Leys Semerkandi'nin 'el-Bustan'ı...

Hadisçilerin dışındakilerin tefsirlerinden:

Tayyibi'nin el-Keşşâf ı ve onun haşiyesi, İmam Fahruddin'in Tefsiri, Isba-hani'nin, Hufi'nin, Ebu Hayyan'ın, îbni Atiyye'nin, Kuşeyri'nin, Mursi'nin, İbni'l-Cevzi'nin, İbni Akil'in, İbni Rezin'in, Vahidi'nin, el-Kevâşi'nin, Maver­di'nin, Suleym Razi'nin, İmamu'l-Harameyn'in, İbni Bercân'ın, İbni Bureyze'nin ve İbni Münir'in tefsirleri, Rafi'i'nin Fatiha hakkında yazmış olduğu Emâli'si, İbni Nakib'in Tefsirinin mukaddimesi, Kirmani'nİn 'el-Garâib ve'1-Acâib'İ ve İbni Teymiyye'nin 'el-Kavaİd fi't-Tefsir'i.

Bütün bunlar, Suyuti'nin 'el-ltkân' adlı eserinde başvurmuş olduğu kay­naklardır.

'el-Itkân'ın yeniden gözden geçirilmesinin, kaynaklarına bakılmasının ve tahkik edilmesinin gerektiği gözlemlenmektedir. İçinde muhakkik (konuları incelikli olarak ele alan) ilim adamlarının kabul edemeyeceği bazı şeyler bu­lunmaktadır. Ancak şüphesiz o, çok sayıda ve yararlı ilimleri bir araya getir­miştir.

Muhammed Abdulazim ez-Zerkâni'nin 'Menâhilu'l-îrfân fi Ulumi'l-Kur'an adlı eserinin tanıtımı konusunda da şunları söylemek İstiyoruz:

Bu kitap, hicri 14. yüzyılın altmışlı ve milladi 20. yüzyılın kırklı yıllarında ortaya çıkmış bir eserdir.

'Menâhilu'l-İrfân fi Ulumi'l-Kur'an' adlı eser, bu ilmin sınırlarının ortaya konması ve açıklanması konusunda önemli etkinlik ortaya koymuş kitaplar­dan sayılmaktadır. Bu kitap, yazarın yaşadığı dönemin gerektirdiği bir takım özelliklere sahiptir. Bu özellikler şu başlıklarla açıklanabilir:

1.  İfade gücüyle ve parlaklığıyla birlikte bu ilmin geniş bir şekilde açıklan­ması.

2.  Bu çağda yaşayan inkarcıların ortaya atmış oldukları şüphelerin incele­nip bunlara tutarlı ve sağlıklı cevaplar verilmesi.

3.  Her fırsatta İslâm ve ilmin birbiriyle tam bir uzlaşma içinde olduklarının ortaya konması.

4.  Dini, devletten ayırma düşüncesinin yersizliğinin ortaya konması için İslâm şeriatının sırlarının ve hikmetlerinin açıklanması.

5. Davetçilerin önlerinde duran, davet ve irşadda buna lâyık oldukları şekilde, yararlanacakları bir kitap niteliği taşıması.

Yazar İslâm alimlerinin önceden ve yakın zamanda Kur'an-ı Kerim, onunla ilgili ilimler, tefsir ve tefsire giriş niteliğindeki konular, şeriatın konuluş tarihi, Akaid usulü ve fıkıh usulü ilimleri, Arap dili ilimleri ve lügatlan hakkında yaz­mış oldukları eserlerden yararlanmaya çalışmıştır. Eserinde, felsefenin ve sosyoloji, psikoloji, ahlâk ilmi gibi ilimlerin varlığının İslâm ümmetini fikri yönden etkilemiş olmasını da göz önünde bulundurmuştur.

Kitabının giriş kısmında Kur'an ilmi olarak adlandırılan bu ilmin asıl itiba­riyle kıraat ilimleri, tecvid ilmi, Hz. Osman (r.a) mushafının yazılışı, tefsir ilmi, nâsih ve mensuh ilmi, Kur'an'ın garib kelimeleri ilmi, Kur'an'ın i'cazı İlmi, Kur'an'ın i'rabı ilmi ve benzerleri gibi çeşitli İÜm dallarıyla ilgili olarak yazılmış ansiklopedik kitapların ve musanneflerin bir eseri olarak nasıl oluştuğundan söz etmiştir. Sayılan ilimlerin her biri sahili olmayan bir denizdir. Bu durum bütün Kur'an ilimlerinden, onların amaçlarından, hedeflerinden, niteliklerinden ve sırlarından toplu halde söz eden genel bir ilim dalının ortaya çıkmasını ge­rektirmiştir. İlim adamının bütün bu ilimler hakkında bir fikir sahibi olabilmesi için buna gerek vardı. Bu ilim, söz konusu ilim dallarından herhangi birinde ih­tisaslaşmak isteyen için bir giriş niteliği taşıyacaktı. Bu yolla, aynı zamanda ilim öğrenen kişi Kur'an'a hizmet etmiş olan ve insanlara karşı Kur'an-ı Ke-rim'in sonu gelmeyecek ilimler içerdiği konusunda hüccet niteliği taşıyan ilim dallarının hiçbirinden habersiz kalmayacaktı. Yazar kitabında bu hususu bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Bunun yanısıra Kur'an'a ve onun yüceli­ğine hizmette yararlanılan daha pek çok şeyi ortaya koymuştur.

İkinci konuyu Kur'an ilimlerinin tarihine, Kur'an'la ilgili kavramların ortaya çıkmasına ve bu ilmin bağımsız bir ilim dalı haline gelinceye kadar geçirmiş olduğu dönemlere ayırmıştır. Bu dalda yazılmış kitapların önemlilerini de sıralamıştır. Bu arada önemli bir şeye işaret etmiştir ki, o da şudur: Hicri beşinci yüzyılda, h. 430 yılında vefat etmiş olan İbrahim bin Said el-Hufi ta­rafından yazılmış 'el-Burhân fi Ulumi'l-Kur'an' adında bir kitap bulunmaktadır. Bu kitap otuz ciltten meydana gelmektedir. Bugün bunun on beş cildi mevcut­tur. Bu açıklama, Suyuti'nin bu ilmin ortaya çıkışı hakkında vermiş olduğu bil­gileri düzeltmemizi sağlamakta ve bu ilmin bilinen adını daha erken dönem­lerde aldığını göstermektedir.

Yine bu alanla ilgili olarak yazılmış ve Kur'an ilimleri admı taşıyan daha başka kitaplardan da söz etmiştir. Bunlardan ikisi, H. 597 yılında vefat etmiş olan İbni'l-Cevzi'nin 'el-Efnân fi Ulumi'l-Kur'an' ve 'el-Mucteba fi Ulumin Tete'allaku bi'1-Kur'an' adlı eserleridir. Her ikisi de Mısır'daki Dâru'l-Kutub'da el yazması olarak bulunmaktadır.

Daha sonra bu ilmin tarihinden söz etmiştir. Bu konuda, Suyuti'nin 'el-Itkân fi Ulumi'l-Kur'an adlı kitabının yazıldığı döneme kadarki gelişmeler hakkında verilen bilgiler, Suyuti'nin adı geçen kitabında yer alan bilgilere yakındır. Suyuti'den sonra h. 14. yüzyıla kadar bu alanda bir yenilik yapanın bulunmadığını ifade etmiştir. İlim adamlarından bir çoğu ya Kur'an ilimleri veya bu ilimlerden herhangi biri yahut Kur'an'a hizmet eden ve onun hakkında oluşturulmuş şüphelere cevap veren alanlardan biri hakkında pek çok kitap yazmışlardır. Yazar eserinde gerek önceki dönemlerde ve gerekse sonraki dönemlerde oluşturulmuş eserlerden yararlanmaya çalışmıştır.

Üçüncü bölümde Kur'an'ın nüzulü (inişi) ve bunun yeni konularının önemlilerinden söz etmiştir. Bu arada Kur'an'rn inişiyle ilgili sırlardan ve hik­metlerden özet halinde söz etmiştir. Bu meyanda on beş ayrı hikmeti içeren dört ana hikmet üzerinde durmuştur. Bu münasebetle vahyi inkâr edenlerin iddialarını gündeme getirerek altı delille onların bu iddialarını çürütmüştür. Ardından onların şüpheleri üzerinde durmuş, on beş ayn şüpheden söz etmiş ve hepsine karşı tafsilatlı cevaplar vermiştir.

Kitabın dördüncü bölümü üçüncü bölümünü tamamlayıcı niteliktedir. Bura­da Kur'an-ı Kerim'deki ilk ve son inen âyetler ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor. Bir başka yerde bu şekilde bütün meseleler, dersler, açıklamalar, şüpheler üzerinde durularak konuların ele alındığı ve bu şüphelere öyle güzel cevaplar verildiği pek az görülebilir.

Daha sonra beşinci bölümde nüzul sebepleri, bu ilmin yararları ve müel­liflerin bu ilimle ilgili olarak ele almayı gelenek haline getirdikleri meseleler üzerinde durulmaktadır.

Ardından altmcı bölümde Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indirilmesi ko­nusu, bu konunun anlaşılması hususunda ilim adamları arasında ortaya çıkan çok sayıda görüş ayrılığı üzerinde durulmakta ve yazar konuyla ilgili görüş­lerden en kuvvetli olanlara dair tercihlerini belirtmektedir. Sonra bazı insan­ların bu konu etrafında oluşturmuş oldukları dört şüpheye cevap verilmekte­dir.

Sonra yedinci bölümde Mekki ve Medeni ayetlerin bilinmesiyle ilgili ilim üzerinde durulmaktadır. Yazar bu arada, İslâm düşmanlarının bu konu etra­fında oluşturmuş oldukları şüphelere cevap vermektedir. Bu konuyla ilgili altı şüpheden söz edilmiş ve bunlarla ilgili cevaplar ortaya konmuştur.

Daha sonra sekizinci bölümde Kur'an'ın toplanması, düzenlenmesi, Hz. Osman mushafınm yazımı ilimleri ele alınmaktadır. Yazar bu bölümde, Allah düşmanlarının bu konuyla ilgili olarak oluşturmuş oldukları altı şüpheyi ce­vaplandırmıştır. Sonra bu çerçevede, Kur'an'ın başından itibaren koruma altında olduğunu isbat eden oldukça tutarlı Ve oturaklı deliller ortaya koymuştur. Böylece hiçbir inkarcının karşı çıkamayacağı şekilde konu açıklığa kavuşturulmuştur. Mü'mine gelince o, bunu zaten bir temel ilke olarak kabul etmektedir.

Daha sonra altıncı bölümde Kur'an'ın ayet ve surelerinin sıraya konma­sından söz etmiştir.

Sonra onuncu bölümde Kur'an'ın yazılmasından, noktalanmasından, Hz. Osman (r.a) yazımının özelliklerinden ve bu yazılışa bağlı kalmanın gerekli­liğinden söz etmiştir. Bu arada şüphecilerin ortaya attıkları pek çok şüpheye cevap verilmiştir. Ayrıca mushafla ilgili hizmetin gelişmesinin tarihi yönleri hakkında bilgi verilmiştir.

Ardından onbirinci bölümde kıraatlardan, kurralardan, on kıraatin tevatür­le rivayet edilmesinden, on kıraat kendilerine nisbet edilen imamlardan söz edilmiş ve bu konuyla ilgili beş şüpheye cevap verilmiştir.

Sonra onikinci bölümde tefsir ve müfessirler hakkında bilgi verilmiştir. Tefsirin türlerinden, bunların hangilerinin geçerli olup hangilerinin olmadı­ğından söz edilmiştir. Bu münâsebetle Kur'an-ı Kerim'in anlaşılması konusun­da ortaya çıkmış sapık veya hatalı yahut inkarcı akımlar hakkında bilgi veril­miştir.

Daha sonra onüçüncü bölümde Kur'an-ı Kerim'in tercümesi, onun hüküm­leri ve bununla ilgili konular üzerinde durulmuştur.

Sonra ondördüncü bölümde nâsih ve mensuh ilminden söz edilmiştir. Bu arada sapıkların ve inkarcıların konuyla ilgili olarak ortaya çıkardıkları şüphe­lerin ayrıca nesh olayını inkâr edenlerin tereddütlerinin etraflı bir tartışması yapılmıştır. Yine hadislere dayalı olarak nesh konusu etraflıca işlenmiş, bu konuyla ilgili tafsilata dair yararlı bilgiler verilmiştir. Bu bölümün sonunda da mensuh olduğu meşhur olan ayetler sıralanmıştır.

Ardından on beşinci bölümde Kur'an ilimlerinin en önemlilerinden olan bir ilim, Kur'an-ı Kerim'in muhkem ve müteşabih ayetleriyle ilgili ilim üzerinde durmuştur. Bu ilimle ilgili olarak geçmişte ve yakın zamanlarda ortaya atılmış ve atılmakta olan görüşlerin uzun uzun değerlendirmesini yapmıştır.

Sonra onaltıncı bölümde Kur'an-ı Kerim'in üslubuyla ilgili ilim üzerinde durmuştur. Bu konuda başkalarından yararlanmış olmakla birlikte, Kur'an-ı Kerim'in üslubunun kendine özel olduğu hiçbir beşer üslubunun ona benzeme­diği konusunda çok açık ve gerçekten hayret verici deliller ortaya koymuştur.

Kitabını Kur'an-ı Kerim'in i'cazıyla ilgili ilim ve onunla bağlantılı konular­dan söz ederek bitirmiştir. Bu arada Kur'an-ı Kerim'de hem i'cazın, hem de mucizelerin olduğunu açıklamıştır. İ'caz kendi başına bir hüccettir. Kur'an'ın mucizelerinin her biri de bir hüccettir. Bu bölümde i'caza ve mucizelere delalet eden unsurları da zikretmiştir. Bu çerçevede mucizelerin bir çok türünden söz etmiş ve Kur'an'ın ancak Yüce Allah'ın katından olabileceğini isbat eden bir çok noktaya parmak basmıştır.

Sonra insanların çoğunu genelde geçmiş çağlarda ve özelde çağımızda Kur'an'ın i'cazı ve mucizeleri konusunda ortaya atmış oldukları şüphelerin uzunca tartışmalarını (değerlendirmelerini) yapmıştır.

Bu kitapla ilgili bazı tenkitler yapılmıştır. Ancak biz deriz ki ismet (hata­ya düşmekten korunma) vahye özel bir şeydir. Alelade insanların -yani pey­gamberlerin dışındaki insanların- elinden çıkan kitaplar hakkında mutlaka bazı tenkidler olacaktır. Ancak şüphe yok ki hem Suyuti'nin 'el-Itkân' adlı ki­tabını hem de Zerkâni'nin 'Menâhilu'l-Irfan' adlı kitabını okuyan (içindeki bilgi­leri Öğrenen) bir kimse bu ilim dalında alim olarak değerlendirilecektir.

Bu ilim dalının konularım inceleyen bir kimse bu alanla ilgili çok sayıda nassın (ayet ve hadis metninin) bulunduğunu görecektir. Biz sünnet kitap­larında, bu ilim dalına giren başlıklar altında verilen rivayetlerden bazılarım vermekle yetineceğiz. Bununla birlikte bu ilim dalına giren bir çok konunun bu kitabın değişik kısımları içinde muhtelif başlıklar altında yer aldığının bilinme­sinde yarar vardır. Daha önce işaret ettiğimiz üzere bizim bazı fıkhi konulara temas etmemiz değişik mezheplerin fıkıh kitaplarının incelenmesi ihtiyacını ortadan kaldırmayacağı gibi burada Kur'an ilimleriyle ilgili bazı incelemeleri vermemiz, bu ilimlere veya bunlardan herhangi birine özel olarak yazılmış ki­taplara bakılması ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Bununla birlikte bir şeyin ta­mamı elde edilemiyorsa tamamı da terkedilmemeli.

Kur'an ilimleri hakkında yazılmış eserler hayli çoktur. Bunlardan bazıları okunması sabır isteyen uzun kitaplardır. İlme ise ancak sabırla ulaşılır. [304]

 

KUR'AN'IN YEDİ HARF (LEHÇE) ÜZERE İNMESİ VE KUR'AN KIRAATLARI

 

İlim adamları Kur'an-ı Kerim'in Peygamberimiz (a.s)'e yedi harf üzere in­mesinde söz konusu edilen yedi harfin mahiyeti üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hatta ilim adamlarının bu konuda ortaya atmış oldukları görüş­lerin sayısı kırkı geçmiştir.

Bazıları ise bu yedi harf meselesinin Allah'ın kendi ilmine özel kıldığı müteşabih meselelerden sayılmasını istemişlerdir. Bu görüş kabul görme­miştir. Biz bunu, yedi harf konusu üzerindeki görüş ayrılıklarının ne dereceye ulaştığının bilinmesi için zikrettik. Bizim bu konuda tercih ettiğimiz görüşe göre yedi harf ile kastedilen, bilinen yedi kıraat (okuyuş şekli) değildir. Böyle bir zanna kapılanlar hata etmişlerdir. Bizim tercih ettiğimiz görüşe göre mütevatir olarak rivayet edilen ve kurralar tarafından Kur'an'ın sahih okunuş şekillerinden sayılan on kiraatta yedi harften (lehçeden) bazı kalıntılar bulun­maktadır. Ancak bunlar yedi harfin tümü değildir. Yedi harf konusu üzerinde bilgi sahibi olmak istersek bu konuda ancak değişik kıraatlan ve Hz. Osman (r.a) mushafının yazılış şekline uymayan ibareler içeren sahih rivayetleri in­celemek suretiyle bilgi edinebiliriz.

Hz. Osman (r.a) mushafının yazılışı Kureyş lehçesine göreydi. Yedi harf­ten (lehçeden) Kureyş lehçesine uygun olmayan okuyuş şekilleri geçersiz sayılmıştır. Bununla birlikte kurraların bu lehçeye uygun olan okuyuş tarzları da bu yedi harften (lehçeden)dir. Yedi harfin mahiyeti üzerinde çok fazla dur­mayı gerekli görmüyoruz. Çünkü bu, günümüz pratiğine esas teşkil etmeyen bir konudur. Bunun yanısıra bilinen on kıraat şeklinin Kur'an'ın doğru okunuş şekillerinden olduğu konusunda görüş birliği sağlanmıştır. Ayrıca sahabİIerin Kureyş lehçesine uygun olmayan okuyuş şekillerinin belli bir döneme özel olduğu konusunda görüş birliğine varmış oldukları bilinmektedir. Buradan ha­reketle ümmet, Hz. Osman (r.a) mushafına uygun olmayan yazılış tarzlarının Kur'an sayılamayacağı konusunda görüş birliğine varmıştır. Çünkü böyle bir şey Kur'an olarak bize tevatürle rivayet edilmiş değildir. Bu da bir kelimenin Kur'an'dan olduğunun kabul edilmesinin şartlarından bir şarttır. Bu yüzden bu rivayetlere dayanarak yedi harf konusunun özü hakkında bilgi edinmeye çalışacağımızı söyledik. Bununla birlikte yedi harfle kastedilenin bizim söylediğimiz olduğunu da kesin bir şekilde ileri sürmüyoruz.

Bu konuda ileri sürülmüş görüşlerin önemlilerinin bilinmesi zorunlu ise, bu konuda, ilim adamlarının çoğu tarafından kabul görmüş üç önemli görüş bulun­duğunu belirtmekte yarar görüyoruz:

Birincisi: Kur'an, Arap lehçelerinden yedi lehçenin dışına çıkmamıştır. (Yani içinde geçen kelimeler bu yedi lehçeden herhangi birinde mutlaka vardır -Çeviren) Bunlar: Kureyş, Huzeyl, Sakif, Havâzin, Kinâne, Temim ve Yemen lehçeleridir. Bunlar Arap lehçelerinin en fasihleri olması itibariyle Kur'an di­line esas teşkil etmişlerdir. Bu görüşten doğan değişik görüşler ortaya atıl­mıştır.

ikincisi: Yedi harf ile kastedilen aynı anlamın birden çok ibareyle ifade edilmesidir. Örneğin "gel" anlamına "helumme", "akbil" ve "te'ale" gibi keli­meler kullanılabilmektedir. Bu görüş İbni Cerir et-Taberi'ye nisbet edilmiştir. Bu görüşten Kur'an'ın yedi Arap lehçesinden aynı anlamı ortaya koyan farklı kelimeler içerdiği anlamı çıkarılmıştır.

Üçüncüsü: Bu yedi lehçe, yedi farklı tarzı ifade etmektedir. Bu görüşte olanların ileri sürdüklerine göre farklılıklar sadece şu yedi konuda olmaktadır:

1.  İsimlerin tekil, ikil ve çoğul şeklindeki farklı kullanılışları.

2.  Fiillerin geçmiş zaman, şimdiki zaman ve emir şeklindeki farklı kul­lanılışları.

3. İ'rab tarzlanndaki farklılıklar.

4.  Naks ve ziyade (harf çıkarma ve ekleme) açısından olan farklı kul­lanımlar.

5.  Ziyade (ek), öne alma, sona bırakma (takdim ve te'hir) yönünden farklı kullanılış tarzları.

6. Değiştirmelerdeki farklılıklar.

7.  Feth, imâle, terkik (inceltme), tafhim (kalınlaştırma) gibi okunuş fark­lılıkları.

Gördüğümüz kadarıyla bir tercih yapılması durumunda bunun bir dayanağı olmayacaktır. Çünkü ister Arap lehçelerinden biri açısından olsun isterse ziyâde ve takdim gibi dille ilgili konular açısından olsun bir okuyuş şeklinin sahih olabilmesi ancak onun Resulullah (a.s)'tan mütevatir olarak rivayet edilmesiyle mümkündür.

Öyleyse yedi harfin Resulullah (a.s)'ın insanlara Kur'an'ı becerebildikleri, dillerinin alışık olduğu şekillerde okutmasıyla ortaya çıkan okunuş tarzlarıdır. Ümmet açısından bir kolaylık olması için bu okunuş tarzlarının sayısı yediye kadar çıkmıştır. Ancak bunların tümü Allah'tan vahiyle bildirilmiştir, hiç kim­senin onu değiştirme veya bir ilave yapma gibi bir tasarruf hakkı yoktur. Daha sonra Hz. Osman (r.a) insanları Kureyş lehçesine göre tek bir yazılış şekli etrafında birleştirmiştir. Bu yazılış şeklinin değişik okunuş şekilleri olabilir. Ancak bunlardan herhangi bir şey Resulullah (a.s)'tan tevatürle bildi­rilmiş okunuş tarzı dışında bir tarzda okunamaz. Çünkü o vahiydir. Bunun yamsıra yedi harften farklı bir şey olan on kıraattan herhangi biri, birden fazla harf (lehçe) içerebilir (yani bu on kıraattan herhangi birinde aynı anda farklı lehçelerden kelimeler bulunabilir -Çeviren). Değişik nüshalanyla mevcut olan Hz. Osman (r.a) yazımı yedi harften çeşitli unsurlar içermektedir. Ancak bu­nun yedi harfin (lehçenin) tümünü içerdiğini söyleyemeyiz. Bunun yanısıra on kıraatin hepsi de Hz. Osman (r,a) yazımına dayandığına göre bu durum, kiraatların yedi harfle kastedilen şey olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak kıraatlar yedi harfin (lehçenin) bir eseri olabilir (bir izini taşıyor olabilir). Kıraatlar iki türdür: Şazz (geçersiz) kıraatlar, güvenilir kıraatlar. Güvenilir kıraatlar şu üç şartı taşıyan kıraatlardır: Tevatürle rivayet edilmiş olmak, Hz. Osman (r.a) yazımına uygun olmak ve Arap dillerinden (lehçelerinden) birine uygun düşmek. Herhangi bir kıraatta eğer bu üç şart bulunmazsa o şazz (ge­çersiz) sayılır ve Kur'an olarak değerlendirilemez. Bir kıraat mütevatir olarak rivayet edilir ve Hz. Osman (r.a) yazımına uyarsa: "Dil onu desteklemiyor" denemez. Çünkü Kur'an dile hakimdir, dil Kur'an'a hakim değildir. Bu şartlan taşıyan bilinen kıraatların sayısı ondur. Herhangi bir hususta bunlara uyma­yan okunuş tarzı şazzdır (geçersizdir).

Bazılarına daha önce temas etmiş olsak da bu konuda açıklığa kavuştu­rulması gereken bazı meseleler bulunmaktadır:

Birincisi: Bu on kıraat söz konusu şartlan taşıyan ve bize kadar ulaşan kıraatlardır. Bunların yanısıra aynı şartları taşıyan ama ezberleyip sonraki­lere aktaran kimsenin bulunmaması dolayısıyla rivayet isnadının kopması yüzünden bize kadar ulaşmayan kıraatlar da mevcuttur.

İkincisi: Bu on kıraatta yedi harften (lehçeden) Hz. Osman (r.a) mus­hafına uygun düşen izler bulunmaktadır.

Üçüncüsü: Bu on kıraatin her biri bize tevatürle rivayet edilmiştir. Ancak

bunların herbiri o konuda başkalarından daha çok ün kazanmış, o kıraata diğerlerinden daha çok özen göstermiş bir imama nisbet edilmiştir. Oysa onun gibi pek çok kimse bu kıraati öncekilerden alıp nakletmiştir. Dolayısıyla bunların her birinin tevatürle nakledilmiş olduğu hükmüne varıyoruz.

Dördüncüsü: On kıraat imamının her birinden birden fazla kişinin rivayette bulunduğu bilinmektedir. Bu ravilerin rivayetleri arasında bazı ufak tefek fark­lılıklar bulunmaktadır. Bunun da sebebi şuraya dayanmaktadır: Söz konusu imamların herbiri aktardığı kıraatin birden fazla rivayetini öğrenmiş ve öğren­cilerinden birine bir rivayeti, ikincisine ikinci rivayeti öğretmişti.

Beşincisi: Kıraatlar arasında edâ (telaffuz) konusunda bazı ufak tefek farklılıkların bulunduğu görülmektedir. Bunun gibi kıraatlar arasında kelimele­rin noktalanması konusunda Hz. Osman (r.a) mushafındaki yazıya uygun bazı farklılıkların bulunduğu gözlenmektedir. Mesela muzari harfi (şimdiki za­man fiilinin başına getirilen harf) bazı kıraatlarda "yâ" bazılarında "tâ"dır (muzari harfinin "yâ" olması durumunda fiil "o, onlar" anlamındaki gaib zamir­lere nisbet edilmiş olur, "tâ" olması durumunda ise "sen, siz" gibi muhatab zamirlere nisbet edilmiş olur -Çeviren). Bunların tümü tevatürle rivayet edil­miştir. Bu ümmet Rabbinin kitabmı peygamberinden aldığı üzere eşi görül­memiş bir şekilde korumuştur. Bu korumada harflerin de hakları verilmiş ve lâyıkı veçhiyle aktarılmıştır. Sahih rivayetlerle nakledilmiş olan şazz (geçer­siz) kıraatlar Kur'an olarak değerlendirilemez. Ancak Kur'an'ın bir hükmüne açıklık getirilmesi, bir ayetinin açıklanması, icmal ifadelerinin izah edilmesi konusunda Kur'an'a hizmet edebilir.

Altıncısı: Yedi harfteki (lehçedeki) ve sözü edilen kıraatlar arasındaki farklılıklar birbirine ters veya birbirini geçersiz kılan farklılıklar değil çeşit konusundaki farklılıklardır. Yerine göre farklılık sadece lafızda (kelimede) olur anlam ise aynı olur. "Sırat" kelimesinin bir kıraatta "sad" bir kıraatta "sin" ile okunması buna örnektir. Bu farklılık anlamı değiştirmez. Yerine göre de anlamda farklılık olur ama ibarelerin birbirine yakın olması dolayısıyla birleş-tirilmesi mümkün olur. Bunun örneği de: "Nezele bihi'r-ruhu'1-emin (Onu emin Ruh -yani Cibril- indirdi)" okunuşu ile "nezzele bihi'r-ruhu'1-emin" okunuşu arasındaki farklılıktır.

Her bir kıraatin kendine özel bir anlamı olabilir ancak iki anlamın birleş­tirilmesi mümkün olur. Yerine göre kıraatlar arasındaki farklılık anlamda fark­lılığa yol açabilir. Ama bu anlamlar birbirine zıt veya birbirini geçersiz kılan anlamlar değildir. Örneğin Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: "Fe ezellehumâ'ş-Şeytânu anhâ..." Bunun anlamı şudur: "Ancak şeytan her ikisinin de ayağını oradan kaydırdı..." [305] Bir başka kıraatta bu ibare: "Feezâlehumâ'ş-Şeytânu anhâ..." şeklinde okunmaktadır. Bu durumda cümle: "Şeytan onları oradan uzaklaştırdı" anlamına gelir. Bu iki anlam birbirine yakındır. Birbirine ters değildir. Hatta birbirini bütünlemektedir.

Yedincisi: Yedi harf (lehçe) konusunun anlaşılmasında iki önemli nok­tanın göz önünde bulundurulması gerekir:

a.  Bu farklılığın ileride gelecek olan nasslarda da ifade edildiği üzere basit ve ruhsat dairesi içinde olması.

b.  Ne şekilde olursa olsun bu farklılığın Resulullah (a.s)'tan nakledilmiş olması.

Yedi harfin, eklerdeki ve eklerin atılmasındaki (ziyade ve noksanlardaki) farklılıklar ve benzeri şeyler olduğunu ileri süren ve bu konuda örnekler ve­renlere biz: "Bunun kabul edilmesi hakkında mütevatir bir rivayetin bulun­masına bağlıdır. Aksi takdirde kabul edilemez" cevabını veririz. Aynı şekilde lehçeler ve şiveler konusundaki farklılığın yedi harften sayılabilmesi de hak­kında sahih rivayetin bulunmasına bağlıdır. Aksi takdirde bundan sayılamaz.

Kur'an-ı Kerim'in yedi harf üzere indirilmesinin, birden fazla kıraatin (oku­nuş tarzının) ve bunların yanisıra şazz (geçersiz) kıraatların bulunmasının hikmetleri hakkında Menâhilu'l-Irfan müellifi özetle şu bilgileri vermiştir:

"Kur'an-ı Kerim'in yedi harf üzere inmesinin hikmeti genelde bütün İslâm ümmeti özelde ise Kur'an-ı Kerim kendi dilleriyle indirilmiş olan Arap toplumu için bir kolaylık sağlamaktır. Arapların çok sayıda kabileleri vardı. Bunlar arasında gerek konuşmalarda ve gerekse harflerin çıkarılması konusunda ayrılıklar vardı.

Telaffuz şekilleri birbirinden farklıydı. Birtakım anlamlar için değişik kabi­lelerde değişik kelimeler yaygınlık kazanmıştı. Bununla birlikte Arapları bir araya getiren ve genelde Arap toplumunu birleştiren unsur dildi. Bütün Arap­lar Kur'an'ın tek bir okunuş tarzını alsalardı bu onlar için zor olacaktı...

İbni'l-Cezeri'nin eserinin tahkikçisi şöyle söylemiştir:

"Kur'an-ı Kerim'in yedi harf üzere gelmesinin sebebi bu ümmet için ko­laylık sağlamaktır. Bu, onlara (İslâm ümmetine) değer verilmesi, işlerindeki hüküm dairesinin geniş tutulması, kendilerine rahmet edilmesi, onların faziletlerine özel bir şey verilmesi ve yaratıkların en üstünü, yaratıcının sev­gilisi Hz. Resulullah (a.s)'ın duasının kabulü dolayısıyla böyle yapılmıştır...

Kur'an-ı Kerim kendi dilleriyle inen Arapların farklı lehçeleri ve şi­veleri bulunuyordu. İçlerinden biri için kullandığı lehçeden bir başkasına veya bir şiveden diğerine geçmek zor oluyordu. Hatta bazıları öğrenim ve alıştırma yoluyla bile başaramıyorlardı. Özellikle yaşlılar, kadınlar ve Resulullah (a.s)'ın işaret ettiği yazıyı okumamış olanlar için bu çok zor oluyordu. Bunlar kendi lehçelerini değiştirmekle, kullandıkları şiveden başka bir şiveye geçmekle yükümlü tutulsalardı bu onlar için güç yetirilemeyecek bir yükümlülük olacaktı.

Yükümlüler de bunu yerine getirmeyi başaramayacak veya bu onların tabiatlarına ters düşecekti." [306]

 

Bu Konudaki Hikmetlerden Bazıları

 

1.  Daha yeni olan İslâm ümmeti kendilerini birleştiren bir lehçe üzere top­lanmıştır. O da Kur'an-ı Kerim'in indiği Kureyş lehçesidir. Bu lehçe, hacc dönemlerinde ve Arapların ünlü panayırlarında Mekke'ye gelen değişik kabi­lelerin lehçelerinden çeşitli kelimeler içeriyordu. Kureyşliler istediklerini alıyor, bütün tepelerden ve vadilerden kendilerine gelen Arap kitlelerinin lehçelerinden dillerine hoş gelen kelimeleri seçiyorlardı. Sonra onları kendi şivelerine uyduruyor, telaffuzunu kendi ağızlarına göre düzeltiyor ve kendile­rinin oturaklı lehçelerinde kullanılan bir kelime haline getiriyorlardı. Arapların tümü de onların lehçelerinin başı çektiği konusunda birleşmiş ve ona önderlik bayrağını vermişlerdi.

2. Bunun hikmetlerinden biri de herhangi bir hükmün açıklanmasıdır. Buna örnek Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesidir:

"Eğer kendisine mirasçı olunan kadın ya da erkek anne babası ve ço­cukları olmayan biri olur da onun geride erkek ya da kız kardeşi bulunursa o zaman onların herbirine mirastan altıda bir pay düşer." [307]

Sa'd bin Ebi Vakkas bunu "anadan" kelimesini ekleyerek: "...anadan er­kek ya da kız kardeşi bulunursa..." şeklinde okumuştur. Bu okuyuş tarzı şazz (geçersiz) bir okuyuştur. Ancak bir metni açıklamaktadır. Buradaki kardeş­likle kastedilenin anadan kardeşlik olduğunu; ana baba bir veya yalnız baba­dan kardeşlerin kastedilmediğini göstermektedir. Hükmün böyle olduğu (yani burada kastedilenlerin anadan kardeşler olduğu) konusunda görüş birliği vardır.

Bunun bir örneği de Yüce Allah'ın yemin keffaretiyle ilgili şu sözüdür:

"Allah yeminlerinizdeki dil sürçmelerinden dolayı değil bile bile yaptı­ğınız yeminlerinizden dolayı sizi hesaba çeker. Bunun keffareti de, sizin aile fertlerinize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak yahut on­ları giydirmek veya bir köleyi azad etmektir." [308]

3.  Bir kıraatta "mü'min" kelimesi ilavesiyle: "Mü'min bir köleyi azad et­mek..." denmektedir. Bu da şazz (geçersiz) bir okuyuştur. Ancak yemin kef­fareti olarak azad edilecek kölenin mü'min olması şartının arandığını açıklamaktadır. Bu da yemin keffaretinde azad edilecek kölede bu şartın bu­lunması gerektiğini söyleyen Şafii mezhebini ve onlarla aynı görüşte olanları desteklemektedir.

4. Bir diğer husus iki ayrı kıraatin bir arada düşünülmesi durumunda iki fa­rklı hükmün bir araya getirilmesidir. Örneğin Yüce Allah bir ayeti kerime­sinde şöyle buyuruyor:

"Sana bir de ay halinden soruyorlar. De ki: "O bir eziyettir.

Ay hali görmekte oldukları sırada kadınlarınızdan uzak durun ve temiz­leninceye kadar kendilerine yaklaşmayın." [309]

Bu ayetin metninde geçen ve temizlenme anlamı taşıyan bir kıraatta "yethurne" bir kıraatta da "yettehherne" şeklinde okunmuştur. Şüphesiz ikin­ci okunuş tarzı kadınların hayızdan temizlenmeleri konusunda mübalağanın (tamamen temizlenmenin) gerekliliğini ifade etmektedir. Çünkü kelimenin si-gasındaki fazlalık anlamda da fazlalığa delalet eder. Muhaffef (şeddesiz) okunuş şekli ise bu mübalağaya delalet etmez. Bu iki okunuşun bir arada değerlendirilmesi şu iki hususun karşımıza çıkmasını sağlamaktadır:

a.  Bir kadın hayızlı olursa o kadın normal bir temizliğe kavuşmadan ko­cası kendisine yaklaşamaz. Normal temizlik ise hayızın kesilmesidir.

b.  Söz konusu kadın mükemmel bir temizliğe kavuşmadan kocası kendi­sine yaklaşamaz. Mükemmel temizlik (temizlikte mübalağa) ise onun gusl etmesiyle gerçekleşir. Bu itibarla kadınlara yaklaşılabilmesi için her iki te­mizliğin de gerçekleşmesi gerekir. İmam Şafii'nin ve onunla aynı görüşte olanların mezheplerinde hüküm böyledir.

5.  Bir diğer (hikmet) iki farklı durumda iki ayrı şer'i hükme delalet etmesi­dir. Örneğin Yüce Allah abdest konusunda şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirsekleri­nize kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın." [310]

Bu ibarenin metninde geçen ve "ayaklar" anlamındaki "ercul" kelimesi bazı karaatlarda mansub, bazı kıraatlarda mecrur okunmuştur. Bu kelimenin mansub okunması durumunda kelimenin geçtiği ibare: "...ve topuklarınıza ka­dar ayaklarınızı yıkayın" anlamına gelir. Çünkü o zaman kelime "eller" kelimesine atfedilmiş olur. Ellerin ise yıkanması istenmektedir. Mecrur okunması durumunda ise: "...ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı mesnedin" anlamına gelir. Çünkü bu durumda kelime "başlar" kelimesine atfedilmiş olur. Başların da meshedilmesi istenmektedir. Resulullah (a.s) ayakların meshedilmesinin ayaklara mest (huff) giyilmesi durumunda söz konusu olacağını, mest giyil-memesi durumunda ise yıkanmasının gerektiğini açıklamıştır.

6.  Bir diğer hikmet ibare ile kastedilmeyen bir anlamın çıkarılmasının önlenmesidir. Örneğin Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığında Allah'ın zikrine koşun." [311]

Bu ibarenin sonu bir kıraatta: "Allah'ın zikrine gidin" şeklinde okunmuş­tur. Bu şazz (geçersiz) bir okuyuş tarzıdır. Birinci kıraattan, Cuma namazına giderken hızlı hareket edilmesinin istendiği anlamı çıkarılabilir. Ancak ikinci kıraat bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bu kıraatta geçen "medy" kelimesi hızlı hareket anlamını taşımamaktadır.

7.  Bir diğer hikmet müphem bir ibarenin açıklığa kavuşturulmasıdır. Ör­neğin Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur." [312]

Bu ayeti kerimenin metninde geçen ("yün" anlamı verdiğimiz) '"ıhn" keli­mesi bir kıraatta "suf' olarak okunmuştur. Bu şazz (geçersiz) bir okuyuş tarzıdır. Ancak bu ikinci okuyuş tarzı birinci okuyuşta geçen '"ıhn" kelime­siyle kastedilenin yün olduğunu açıklamaktadır.

8. Bir diğer hikmeti insanların hakkında yanılgıya düştükleri bir inanç ilke­sine açıklık kazandırmaktır. Bunun örneği de Yüce Allah'ın cennetin niteliği hakkındaki şu sözüdür: "Her nereye baksan bir nimet ve büyük bir mülk görürsün." [313]

Burada ayetin metninde "mim, lam, kef'ten oluşan kelime "mülk" şeklinde okunmaktadır. Bir başka kıraatta bu kelime "melik" şeklinde okunmaktadır. (Bu durumda ibare: "Her nereye baksan bir nimet ve büyük bir melik (sultan) görürsün" anlamına gelir). Bu ikinci okunuş şekli, mü'minlerin Allah'ı göre­cekleri yolundaki inanç ilkesinin üzerindeki perdeyi kaldırmaktadır. Çünkü o-radaki sultan yalnız şanı yüce olan Allah'tır.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde şöyle buyuruluyor:

"Bugün hükümranlık kimindir? Tek ve mutlak üstünlük sahibi (kahhar) Allah'ındır." [314]

Birden çok okunuş tarzının bulunması farklı farklı ayetlerin yerini tutmak­tadır. Bu da belagat şekillerinden bir şekildir. Bu şekildeki özlü ifadelerle başlayıp i'cazm en mükemmel derecesine ulaşmaktadır.

Buna ek olarak değişik kıraatlarda Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın sözü oldu­ğunu ve onu getiren Hz. Muhammed (a.s)'in doğruluğunu gösteren kuvvetli hüccetlerin, kesin delillerin olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Kıraatlar arasındaki bu tür farklılıklar çok olmasına rağmen metinler arasında bir tena­kuz ve zıtlık ifade etmemektedir. Bir uyuşmazlık ve basitlik mahiyeti de taşımıyor. Aksine farklı farklı okunuş şekillerinin olmasına rağmen Kur'an'ın tamamı birbirini doğrulamakta, birbirini açıklamakta ve birbirine şahitlik et­mektedir. Üstün bir üsluba ve ifade tarzına sahib olma bakımından tümü aynı mahiyettedir. Yüksek bir hidayete ve eğitime yönelik olması bakımından aynı hedefe çevrilmiştir. Bu itibarla, farklı okunuş şekilleri ve harfler (lehçeler) üzere olması onun i'cazının çeşitliliğini gösterdiğinde şüphe yoktur.

Bunun anlamı şudur: Kur'an kıraat şekillerinden biri üzere okunduğunda mu'cizdir (insanların benzerini ortaya koyamayacakları bir üstünlüğe sahip­tir), aynı şekilde bir ikinci kıraati üzere okunduğu zaman da mu'cizdir. Yine üçüncü kıraat şekli üzere okunduğu zaman da mu'cizdir. Böyle devam ediyor. Bu da bu okunuş şekillerinin ve harflerinin (lehçelerinin) çeşitliliği nisbetinde mucizeleri de çeşitlilik kazanmaktadır.

Bunun Resulullah (a.s)'ın doğruluğu konusunda en kuvvetli delil oldu­ğunda şüphe yoktur. Çünkü bu durum Kur'an'ın her harf ve şekil, her lehçe ve şive üzere i'caz ve açıklamada bir stil ortaya koymuş olmasını gösteren en büyük (delil)dir.

"Ancak Allah, helak olanın apaçık bir delille helak olması yaşayanın da apaçık bir delille yaşaması için yapılması kesinleşmiş olan işi yaptı. Muhak­kak ki Allah duyandır, bilendir." [315]

Şimdi konuyla ilgili rivayetlere (nasslara) geçelim: [316]

 

Konu İle İlgili (Nasslar) Rivayetler

 

2447-Kütübi Sitte Sahipleri, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'ın şöyle söy­lediğini rivayet etmişlerdir: [317]

"Resulullah (a.s)'ın sağlığında Hişam bin Hakim bin Hizam'ın Furkan suresini okuduğunu duydum. Ben de onun okumasını dinledim. Bir de baktım o, Resulullah (a.s)'ın bana öğretmiş olmadığı pek çok harf (lehçe) üzere okuyordu. Namazda nerdeyse üzerine atlayacaktım. Yine de selâm ve­rinceye kadar bekledim. (Selâm verince) hemen ridasından tutup çektim ve:

"Okuduğunu duyduğum şu sureyi sana bu şekilde kim okuttu?" diye sordum. "Onu bana Resulullah (a.s) okuttu" dedi. Ben:

"Yalan söyledin. Resulullah (a.s) onu bana senin okuduğundan daha değişik bir şekilde okuttu" dedim. Ardından onu alıp Resulullah (a.s)'a gö­türdüm ve:

"Ya Resulullah (a,s)! Bu, Furkan suresini senin bana okuttuğundan baş­ka harfler (lehçeler) üzere okuyor" dedim. Resulullah (a.s):

"Onu bırak" diye buyurdu. Sonra: "Oku Ey Hişam!" diye buyurdu. O da daha Önce duyduğum okuyuş tarzıyla okudu. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İşte böyle indirildi."

Resulullah (a.s) daha sonra: "Sen oku ey Ömer!" diye buyurdu. Ben de kendisinin bana okutmuş olduğu tarzda okudum. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"İşte böyle indirildi. Şüphesiz bu Kur'an yedi harf (lehçe) üzere indiril­miştir. Ondan kolayınıza geleni okuyun." [318]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s)'ın: "İşte böyle indirildi" sözü yedi harf (lehçe) üzere oku­nuş tarzlarının hepsinin de Rabbani vahye dayandığının ve hepsinin Resulul­lah (a.s)'tan alındığının delilidir. Hiç kimsenin Kur'an'ı Resulullah (a.s)'tan öğrendiğinden başka bir şekilde okuması söz konusu değildi. İbni'l-Esir'in yedi harf (lehçe) hakkında yapmış olduğu açıklama yedi harf (lehçe) konusun­da yapılmış açıklamalardan biridir. Hz. Osman (r.a) yazımı, insanları Kureyş lehçesi etrafında birleştirmiştir. Çünkü Kur'an Kureyş lehçesi üzere inmişti. Sahabiler de Hz. Osman (r.a)'m mushafı üzerinde icma' etmişlerdir. Onların bu mushaf üzerinde görüş birliğine varmaları, Hz. Osman (r.a) yazımına uy­mayan okunuş tarzlarının hitapta dönem şartları gözetilerek ortaya konan okunuş tarzları olduğuna delil teşkil etmektedir. Delilleri biz bilsek de bilme-sek de, sahabiler, hakkında delil bulunmayan bir şey üzerinde görüş birliğine varmazlardı.

 

2448-Müslim, Ubeyy bin Ka'b (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Mescid'de bulunuyordum. Bu sırada namaz kılmak üzere bir adam içeri girdi. Kur'an'ı benim bilmediğim bir tarzda okudu. Sonra bir başkası girdi ve biraz Önce girmiş olan kişinin okuduğundan daha farklı bir okuyuş tarzıyla okudu. Namazı bitirince hep birlikte Resulullah (a.s)'m yanma gir­dik. Ben:

"Bu kişi Kur'an-ı Kerim'i benim daha önce duymamış olduğum bir okuyuş tarzıyla okudu. Sonra bir başkası girdi o da arkadaşının (daha önce girenin) okuduğundan farklı bir tarzda okudu. Resulullah (a.s) onlara oku­malarını emretti. Her ikisinin okumasını da güzel buldu. İçime, cahiliyede olmamış bir şekilde, bir yalanlama düşüncesi doğdu. Resulullah (a.s) beni kuşatan hali görünce göğsüme vurdu. Ben ter içinde kaldım. Kendimi adeta şanı yüce olan Allah'a bakıyor gibi hissettim. Bana şöyle buyurdu:

"Ey Ubeyy! Bana (Allah tarafından): "Kur'an'ı bir harf (lehçe) üzere oku!" diye (elçi) gönderildi. Ben: "Ümmetim için kolaylaştır" diye O'na geri çevirdim. İkincisinde: "İki harf (lehçe) üzere oku" diye gönderildi. Ben yine: "Ümmetim için kolaylaştır" diye O'na geri çevirdim. Üçüncü keresinde: "Kur'an'ı yedi harf (lehçe) üzere oku. Senin her geri çevirmene karşılık se­nin benden istediğinle birlikte sana iade ettim" diye gönderdi. Ben de: "Ey Allah'ım! Ümmetimi bağışla!" dedim ve üçüncüyü İbrahim'e varıncaya ka­dar bütün halkın bana ilgi gösterdikleri güne kadar geciktirdim."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Gifaroğulları çukurunun yanında bulunuyordu. Bu sırada Cibril (a.s) kendisine geldi ve: "Allah sana Kur'an'ı ümmetine tek harf (lehçe) üzere okumanı emrediyor" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du: [319]

"Allah'tan lütfunu ve mağfiretini diliyorum. Benim ümmetim buna güç yetiremez."

(Cibril a.s) sonra ikinci kez geldi ve: "Allah sana Kur'an'ı ümmetine iki harf (lehçe) üzere okumanı emrediyor" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Allah'tan lütfunu ve mağfiretini diliyorum. Benim ümmetim buna güç yetiremez."

(Cibril a.s) sonra üçüncü kez geldi ve: "Allah sana Kur'an'ı ümmetine üç harf (lehçe) üzere okumam emrediyor" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Allah'tan lütfunu ve mağfiretini diliyorum. Benim ümmetim buna güç yetiremez."

(Cibril a.s) sonra dördüncü kez geldi ve: "Allah sana Kur'an'ı ümmetine yedi harf (lehçe) üzere okumanı emrediyor. (Bunlardan) hangi harf (lehçe) üzere okusalar isabet etmiş (doğru okumuş) olurlar" dedi." [320]

Ebu Davud'un Ubey (r.a)'den nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Ubey (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bana şöyle buyurdu:

"Ey Ubey! Bana Kur'an okutuldu. "Bir harf (lehçe) üzere mi yoksa iki harf (lehçe) üzere mi?" dendi. Benimle birlikte olan melek: "İki harf üzere" dedi. Ardından bana: "İki harf (lehçe) üzere mi yoksa üç harf (lehçe) üzere mi?" dendi. Benimle birlikte olan melek: "Üç harf üzere de" dedi. Ben: "Üç harf üzere" dedim. Bu şekilde yedi harfe (lehçeye) kadar ulaştı."

Sonra şöyle buyurdu:

"Onda hiç bir şey yoktur ki, gönlü rahatlatıcı ve yeterli olmasın. "Semi-'an, alimen; azizen, hakimen" diyebilirsin. Azab ayetini rahmet, rahmet aye­tini de azap ifadesiyle bitirmediğin sürece (olur)." [321]

Nesai'nin Ubey (r.a)'den nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Ubey (r.a) şöyle söylemiştir:

"Müslüman olduğumdan beri kalbime hiç tereddüt doğmadı. Sadece (şu olay) hariç: Ben bir ayet okudum. Bir başkası onu benim okuduğumdan farklı okudu. Ben: "Bunu bana Resulullah (a.s) okuttu" dedim. Öteki adam da: "Bana da bunu Resulullah (a.s) okuttu" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s)'a gittim. "Ya Resulullah (a.s)! Sen bana şöyle şöyle bir ayet okutmamışmiydin?" diye sordum. O: "Evet" diye buyurdu. Öteki adam da: "Bana şöyle şöyle bir ayet okutmamış miydin?" diye sordu. (Resulullah (a.s) da) şöyle buyurdu:

"Evet. Cibril ve Mikâil bana geldiler. Cibril sağ yanıma oturdu. Mikâil de sol yanıma oturdu. Cibril: "Kur'an'ı bir harf (lehçe) üzere oku" dedi. Mikâil: "Ondan daha fazlasını iste" dedi. Bu şekilde yedi harfe (lehçeye) kadar ulaştı. Her harf (lehçe) gönlü rahatlatıcı ve yeterlidir." [322]

Tirmizi de Ubey bin Ka'b (r.a)'dan bu anlamda ancak metni bundan farklı ve özet halinde olan bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayete göre Ubey (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s), Cibril (a.s) ile buluştu ve ona şöyle buyurdu:

"Ey Cibril! Ben okuma yazma bilmeyen bir ümmete gönderildim. İçle­rinde düşkün, çok yaşlı kimseler, küçük oğlanlar ve kızlar, hiç yazı oku­mamış adamlar var."

(Cibril) de: "Ey Muhammedi Kur'an yedi harf (lehçe) üzere indirilmiştir" dedi." [323]

 

Bir Açıklama

 

Müslim'in ikinci rivayetinden anlaşıldığına göre yükümlülük, esas itiba­riyle bir harf (lehçe) ile okunması üzeredir. Anlaşılana göre o da Kureyş lehçesiydi. Buna diğer lehçelerin de eklenmesi Kur'an-ı Kerim'in indirildiği dönemdeki Arapların durumları göz önünde bulundurularak verilmiş bir ruh­sattı. Bunun, Hz. Osman (r.a) yazımı üzerinde görüş birliği sağlanması konu­sunda delil teşkil etmiş olması mümkündür. Resulullah (a.s)'ın: "Semi'an, ali-men; azizen, hakimen" diyebilirsin" sözü, insanın bir kelimeyi başka bir kelimeyle değiştirme hakkının olduğu anlamında değildir. Aksine bununla kastedilen anlam: "Eğer Resulullah (a.s) sana bir lehçe (harf) üzere okut-muşsa o Kur'an'dır (Kur'an'ın okunmasında geçerli bir tarzdır)" anlamıdır.

Buradan yedi harfin (yedi lehçe üzere okuyuşun) Hz. Osman (r.a) mus-hafı yazmasından önce olduğu anlaşılmaktadır. Resulullah (a.s)'ın zikrettiği bu şekil, bazı ayetlerin birden fazla bitiş ibarelerinin (hatimelerinin) olduğu anlamım içermektedir. Hafızın Resulullah (a.s)'tan aldığı şekli aynen koru­ması şartıyla bu mümkündür. Hadiste aynı zamanda neyin namazı geçersiz kılmayacağına da işaret edilmiştir. Aynı zamanda burada, sahabilerin Resu­lullah (a.s) ile biraraya gelmeleri sırasındaki durumları hakkında pratik bir örnek verilmektedir. Burada bir de bazı zamanlarda insanın kalbine bazı ves­veselerin gelebileceğine ve onlara karşı mücadele ettiği sürece onlardan so­rumlu tutulmayacağına işaret edilmektedir.

 

2449-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde riva­yet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Cibril bana bir harf (lehçe) üzere okuttu. Ben kendisine başvurdum. O da benim için (lehçe sayısını) artırdı. Ben artırılmasını istemeye devam et­tim. O da istedikçe artırdı. Böylece yedi harfe (lehçeye) kadar çıkardık."

İbni Şihab dedi ki: "Bana bildirildiğine göre bu yedi harf (lehçe) tek bir konu etrafmdadır. Yoksa helalle haramı değiştirme şeklinde değildir."

Bir Açıklama

Bu rivayet, yedi harfin (yedi lehçe üzere okuyuşun) bir tenakuz oluştur­madığına delalet etmektedir. Eğer bu yedi harf (lehçe) bize ulaşsaydı, onda mutlaka i'caz şekillerinden bir şekille karşılaşır ve Arapların hitabet şekilleri ve değişik lehçeleri, ifade tarzları, aynı anlamı birbirinden farklı kelimelerle ifade etmeleri konularıyla ilgili pek çok ilim görürdük. Ancak sahabiler, ümmeti, mushafın bir tek yazılış şekli etrafında birleştirmekten doğacak ya­rarlar için bu gibi maslahatları (yararları) bir kenara bırakmışlardır. Onların her yaptıklarında da bir hayır vardır. [324]

 

2450-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmişlerdir:

"O (yani Abdullah bin Mes'ud r.a) bir adamın bir ayeti, kendisinin daha önce Resulullah (a.s)'tan duyduğu şekilden farklı bir şekilde okuduğunu duydu. (Abdullah bin Mes'ud r.a) dedi ki:

"Bunun üzerine ben onun elinden tuttum. Kendisini Resulullah (a.s)'a götürdüm ve durumu O'na bildirdim. O'nun bundan hoşlanmadığını yüzünden anladım. Şöyle buyurdu:

"Oku. Her ikiniz de güzel okuyorsunuz. Ayrılığa düşmeyin. Sizden ön­cekiler ayrılığa düştüler bu yüzden helak oldular." [325]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, bir kimsenin Resulullah (a.s)'ın kendisine okuttuğu şekilde Kur'an okuması durumunda ona karşı çıkmanın doğru olmadığını göstermek­tedir. Ancak ümmetin Hz. Osman (r.a) mushafmın yazılış şekli üzerinde görüş birliğine varmasından sonra bir kimsenin ona uygun olmayan bir metni Kur'an olarak değerlendirmesi doğru olmaz. Çünkü bu yazılış şekli üzerinde görüş birliğine varılmış, diğerleri hakkında ise böyle bir şey gerçekleşme­miştir. Onlar âhâd rivayetlerdir (bir veya iki kişi yoluyla nakledilmiş rivayet­lerdir). Mütevatir kıraatlara gelince; hiç kimsenin Kur'an'ı bunlardan biri üzere okuyan bir kimseye karşı çıkma hakkı yoktur. Ancak bunlar yedi harften (lehçeden) bazı izler taşımaktadırlar, yoksa yedi harf (lehçe) bunlar değildir. Şu var ki bunların tümü de Hz. Osman (r.a) tarafından yazdırılmış olan mus-hafın yazılışına uygundur.

Sahabiler Hz. Osman (r.a)'ın yazdırdığı mushaf etrafında icma1 edince kur-ralar ona uygun olan kıraatları alıp ona uygun olmayanları bıraktılar. Dolayısıyla bize kadar ulaşan mütevatir kıraatlann tümü Hz. Osman (r.a) musha-fina uygundur. Ancak belirttiğimiz üzere bazen okunuşta (harekeleme, uzat­ma, kısaltma vs.'de), bazen de noktalamada farklılıklar bulunmaktadır. [326]

 

2451-Ahmcd bin Hanbel, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [327]

"Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir. Kur'an üzerinde tartışmaya gir­mek küfürdür." Bunu üç kere tekrar etti (sonra şöyle devam etti):

"Her ne öğrenirseniz onunla amel edin. Ondan her neyi de anlayamaz-sanız onu bilenine götürün."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir. Alimen, halima; Gafuren, rahima (yani "Alimen, halima" olarak da okunabilir; Ğafuren, rahima" olarak da okunabilir. -Çeviren)." [328]

 

2452-Ahmed bin Hanbel, Ebu'I-Cehm (r.a)'den rivayet etmiştir: "İki adam Kur'an'dan bir ayet üzerinde ihtilafa düştüler. Bunîardan biri: "Ben Resuhıllah (a.s)'tan böyle öğrendim" dedi. Diğeri: "Ben de Resulullah (a.s)'tan böyle öğrendim" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s)'a sordular. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kur'an yedi harf üzere okunur. Kur'an hakkında tartışmaya girmeyin. Şüphesiz Kur'an hakkında tartışmaya girmek küfürdür."

Kur'an hakkında bilgisizce tartışmaya girmek, tarafları küfre düşürebilir. Resulullah (a.s) Kur'an'm sağlıklı bir şekilde alınıp iletilmesi için Kur'an hak­kında yersiz tavırlara girmekten sakındırmak amacıyla mutlak anlamda küfre düşülebileceğinden söz etmiştir. [329]

 

Değişik Lehçeler (Harflerden) Ve Kıraatlardan Örnekler

 

2453-Tirmizi, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) -sanıyorum "Hz. Os­man (r.a)" da dedi- "Mâliki yevmi'd-din" [330] şeklinde elifli okurlardı."

"Meliki yevmi'd-din" şeklindeki okuyuş tarzı da yukarıdaki okuyuş tarzı (kıraat) gibi mütevatirdir ve Hz. Osman (r.a) mushafının yazılış şekline uy­gundur. [331]

 

2454-Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri (r,a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [332]

"Allah, İsrailoğullanna şöyle buyurdu: "Kapıdan secde ederek girin ve 'bizi bağışla1 deyin ki, biz de sizin yanlışlıklarınızı bağışlayalım." [333]

 

2455-Ebu Davud, Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle okurdu: "Ve'ttehizu min makâmi İbrâhime mu­salla (İbrahim'in makamından kendinize bir namaz kılma yeri edinin)." [334]

Bir nüshada buradaki "hâ"ya kesre ilave edilmiştir. [335]

 

2456-Ebu Davud, Zeyd bin Sabit (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s): "Gayre uli'd-Darar (Mü'minlerden özürsüz olarak yer­lerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler)" [336] şeklinde okurdu.

Bir nüshada buradaki "râ" mansub olarak yazılmıştır. [337]

 

2457-Ebu Davud, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s): "Ve'1-aynu bi'1-ayni (Göze karşı göz)" [338] şeklinde [bi­rinci "ayn"ı merfu olarak] okurdu." [339]

 

2458-Ebu Davud, Ubey bin Ka'b (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle okurdu: [340]

"Kul bi fadli'llahi ve bi rahmetini fe bi zâlike ve'1-tefrahu (De ki: "Allah­'ın lütfü ve rahmetiyle işte sadece bununla sevinin)" [341] şeklinde "tâ"lı

"Ve'l-'aynu bi'l-ayni" şeklinde birinci '"ayn" kelimesinin sonunun merfu olarak okun­ması bunun: "Enne'n-nefse bi'n-nefsi" ibaresinin mahalline ma'tuf olması do-layısıyladır. Bu okunuşla ayetteki: "Ve ketebnâ 'aleyhim fıhâ enne'n-nefse bi'n-nefsi" ibaresindeki "ketebnâ" fiiline: "Kulnâ (dedik)" anlamı kazandırılmış olmaktadır. Ibnu'l-Cevzi, Zâdu'l-Mesir (2/367)'de şöyle söylemiştir: "İbni Kesir, Ebu Amr ve Ibni Amir: "Enne'n-nefse bi'n-nefsi, Ve'l-'aynu bi'l-ayni, Ve'l-enfe bi'l-enfı, Ve'l-uzune bi'l-uzuni, Ve's-sinne bi's-sinni" şeklinde bütün ma'tuf kelimeleri mansub oku­muş ardından: "Ve'l-Curuhu" ibaresini merfu okumuşlardır. Nafî', Asım ve Hamza ise bu son ibare de dahil olmak üzere hepsini mansub okumuşlardır. Kisâi ise: "Enne'n-nefse bi'n-nefsi" ibaresini mansub, ondan sonra gelenlerin hepsini merfu okurdu." Ebu Ali şöyle söylemiştir: "Bunun sebebi şudur: Buradaki vâv, cümlelerin birbirine atfı içindir yoksa en baştaki enne'nin hepsini nasb etmesi için (âmil'in hepsi­ni etkilemesi için) değildir. Bir sözün anlama hamledilmesi mümkündür (yani görülen şekle göre değil de asıl kastedilen anlama göre i'rab edilmesi mümkündür -Çeviren). Çünkü burada: "Ve ketebnâ 'aleyhim" ibaresi: "Kulnâ lehum (Biz onlara de-dik ki)" anlamındadır. Bu yüzden: "el-'Ayn" kelimesi buna hami edilmiştir. Bu açıklama: "el-Curuh" kelimesini merfu okuyanların da delilidir." "Uzun" kelimesini Nafi' zâl'in sakin okunması suretiyle ("Um" şeklinde) okumuştur. Geriye kalanlar ise bu harfi merfu ("uzun" olarak) okumuşlardır."

okurdu. (Bir krraatta son kelime "yâ"lı okunmaktadır ki, o zaman "sevinsin­ler" anlamına gelir -Çeviren).

 

2459-Buhari, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir: [342]

"O: "Heyte lek" [343] diye okur ve: "Bize öğretildiği şekilde okuyoruz" der­di. Yine: "Bel acibtu ve yesharun (Hayır, ben (bu yaratışa) hayret ettim; onlar-sa alay ediyorlar)" [344] diye (acibe fiilinin sonundaki tâ'yı) merfu olarak okur­du."

Ebu Davud'un bir rivayetinde de şöyle denmektedir:

"O (yani Abdullah bin Mes'ud r.a): "Heyte lek" diye okudu. Şakik de: "Biz onu "hi'tu lek" diye okuyoruz" dedi. Abdullah bin Mes'ud (r.a) da bu­nun üzerine şöyle söyledi:

"Ben onu bana öğretildiği şekilde okuyorum. Bu benim için daha sevim­lidir." [345]

Yine onun bir rivayetine göre (ravi) şöyle söylemiştir:

"Abdullah (r.a)'a: "İnsanlardan bazıları bu ayeti: "Ve kâlet hi'tu lek" diye okuyorlar" dendi. O da şöyle söyledi:

"Ben onu bana öğretildiği şekilde okuyorum. Bu benim için daha sevim­lidir." Sonra: "Ve kâlet heyte lek" diye okudu." [346]

 

2460-Taberani, Temim bin Hazlem'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ben Abdullah (r.a)'a Kur'an okudum. İki harften başkasına itiraz etme­di. Ben: "Ve kullun etevhu dâhirin (Hepsi boyun bükmüş olarak O'na ge­lirler)" [347] diye okudum. O: "Ve kullun âtuhu dâhirin" diye okudu. Ben: "Hattâ izâ'stey'ese'r-Rusulu ve zannu ennehum kad kuzzibu (Nihayet pey­gamberler ümitlerini kestiklerinde ve (insanlar onların) yalanlandıklarını sandıklarında onlara yardımımız ulaştı ve dilediğimiz kurtarıldı)" [348] diye okudum. O ise: "...ve zannu ennehum kad kuzibu" diye okudu."

Yukarıdaki "etevhu" şeklindeki kasrlı okunuş şekli Hafs ve Hamza ki-raatlanna göredir. Diğer kıraatlarda ise: "Atuhu" şeklinde hemzenin meddi ve tâ'nin dammı ile okunmaktadır. İkinci ayetteki: "Kuzibu" şeklindeki şeddesiz okunuş Hamza, Kisâi, Asım gibi Kufelilerin okuyuş tarzlarıdır. "Kuzzibu" şeklindeki şeddeli okuyuş ise geriye kalan kıraatlardaki okunuş tarzıdır. [349]

 

2461-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir: "O: "Mecrâhâ ve Mursâhâ" diye okurdu." [350]

 

2462-Ebu Davud, Ubey bin Ka'b (r.a)'dan rivayet etmiştir: [351]

"Resulullah (a.s): "Ve beleğte min ledunni uzra (Benden yana (benden ayrılmak konusunda) mazerete sahip olursun)" [352] şeklinde musakkel (şed­deli) okurdu."

Yine onun bir başka rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) dua ettiğinde önce kendi için dua ederek başlar ve şöyle derdi:

"Allah bize ve Musa'ya rahmet eylesin. Eğer sabretseydi mutlaka garib şeyler görecekti. Ancak o: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana (benden ayrılmak konusunda) mazerete sahip olursun" dedi." [353]

Hamza ez-Zeyyât bunu uzatmalı okumuştur.

 

2463-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Ubey bana, Resulullah (a.s)'m okuttuğu şekilde: "Fi aynin hami'etin" diye okuttu." [354]

 

2464-E bu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'a vahiy indi o da şöyle okudu:

"Suretun enzelnâhâ ve feradnâhâ (Bu, bizim indirdiğimiz, (hükümle­rini) farz kıldığımız bir suredir)" [355]

Ebu Davud dedi ki: "Yani (ferednâ kelimesindeki) râ'yı şeddesiz okudu. Bu ayetlere kadar geldi."

 

2465-Buhari, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir: [356]

"O (yani Hz. Aişe r.a): "İz telikunehu bi elsinetikum (Çünkü siz onu dil­lerinize doluyordunuz)" [357] (şeklinde okuyor ve) el-Velak'ın "yalan" an­lamında olduğunu söylüyordu."

İbni Ebi Muleyke şöyle söylemiştir:

"O, bu ayetler hakkında diğerlerin-den daha fazla bilgi sahibiydi. Çünkü bu ayetler onun hakkında inmişti."

Bu okunuş tarzını yedi ve on kıraat kitaplarının çoğunda bulamadım. Bunu müfessirler zikretmişlerdir. Onlar bunun daha başka okunuş tarzlarını da zik­retmişlerdir. Yaygın olan okunuş şekli ise: "Telekkavnehu" şeklidir. Bu sö­zün anlamı ise, üzerinde düşünmeden sözü hızlı bir şekilde dillere dolamaktır. "Telikunehu" okunuşu ise "veleku'l-kelâm" sözünden gelmektedir. Bu söz ise yalan üzere devam etmek anlamındadır." [358]

İbnu'l-Cevzi: "Telikunehu" okuyuşunun Ubey bin Ka'b (r.a), Hz. Aişe (r.a), Mücâhid ve Ebu Hayve kıraati olduğunu söylemiştir.

 

2466-Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Vahiyle ilgili hadisi zikrettikten sonra şöyle söyledi: [359]

"Bu, Yüce Allah'ın şu sözünde ifade edilen şeydir: "Sonunda kalplerin­den korku giderilince: "Rabbiniz ne söyledi?" derler. "Hakkı" derler. O, yüce­dir, büyüktür." [360]

 

2467-Buhari ve Müslim, Ya'la bin Umeyye (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [361]

"Resulullah (a.s)'ın şöyle okuduğunu duydum:

"Ve nâdu yâ Mâliku li Yekdi aleynâ Rabbuk ("Ey Malik! Rabbin bizim hayatımıza son versin!" diye seslenirler)." [362]

Süfyân dedi ki: "Abdullah (r.a)'ın kıraatmda: "Ve nâdev yâ Mâli..." şek­lindedir."

Ebu Davud ve Tirmizi'nin rivayetlerine göre de, terhimsiz "Yâ Mâliku" şeklindedir. [363]

 

Bir Açıklama

 

Terhimli okuyuş şazzdır (geçersizdir). Çünkü Hz. Osman (r.a) mus-hafindaki yazıya uymamaktadır. Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Abdullah bin Mes'ud (r.a): "Ve nâdev yâ Mâli..." şeklinde okudu" dendi. O da şöyle söy­ledi: "Cehennem halkını terbimden alıkoyan ne oldu?"

Bazıları şöyle söylemişlerdir:

"Bu okuyuş tarzı şazz (geçersiz) olmakla birlikte bunda belagatla ilgili bir hikmet bulunmaktadır. O da şudur: Cehennemlikler oradaki azabın şiddeti dolayısıyla, kelimeyi tam olarak söyleme gücü gösteremez bu yüzden yarıda keserler." [364]

 

2468-İmam Malik, İbni Şihab (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer (r.a) (Cuma namazıyla ilgili ayeti) şöyle okurdu: "İzâ nudiye li's-salati min yevmi'l-cumu'ati femdu ilâ zikri'llah (Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığında Allah'ın zikrine gidin)." [365]

"Femdu (gidin)" okuyuşu şazzdır (geçersizdir). Çünkü Hz. Osman (r.a)-'ın yazdırmış olduğu mushafa uymamaktadır. Ancak bu kelimenin "fe's'av (koşun)" kelimesini açıklayıcı bir yerinin olması mümkündür. [366]

 

2469-Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [367]

 

"Resulullah (a .s) şöyle okurdu:

"Fe ruhun ve reyhânun ve cennetu na'im (:(Bu durumda ona) ruh, gü­zel nzık ve nimet cenneti (var)." [368]

 

2470-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'a: "Müzzekkir" diye okudum. O: "Muddekkir" [369] şek­linde düzeltti."

Bir başka rivayette şöyle denmektedir: [370]

"O'nun "dâl" ile: "Muddekkir" diye okuduğunu duydum." [371]

Ebu Davud'un rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) şöyle okurdu: "Fe hel min muddekkir (Fakat öğüt alan var mı?)." [372]

 

2471-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"O: "İnnehâ termi bişererin ke'1-kasar (Şüphesiz o (ateş) kütük gibi kı-vılcım(lar) atar)" [373] diye okurdu. Biz kış için üç zira uzunluğunda veya daha küçük odun parçaları hazırlardık ve bunları "kasar" olarak adlan­dırırdık. Yine: "Ke'ennehu cimâlâtun sufr (O (kıvılcım) sanki san develer gibidir)" [374] diye okurdu. Gemilerin halatları toplanır adeta orta boylu adam­lar gibi olurdu." [375]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıdaki kelimenin yaygın olan okunuş şekli: "Ke'l-Kasr"dır. Yani: "Şüphesiz o (ateş) saray ve dağ gibi kocaman kıvılcım(lar) atar." Abdullah bin Abbas (r.a), Mücahid ve İbni Cubeyr bu kelimeyi "Ke'1-Kasar" olarak oku­muşlardır. "Kasar", hurmaların ve diğer ağaçların köklerinden çıkarılan kü­tüklerdir. Aynı şekilde uzunluğu üç zira veya daha az olan kışın ısınmada kul­lanılmak üzere hazırlanan kütüklere de bu ad verilirdi. Abdullah bin Abbas (r.a) bu kütükleri "kasar" olarak adlandırdıklarını ifade etmiştir.

 

2472-Ebu Davud, Ebu Kalabe (r.a)'den rivayet etmiştir:

"O da kendisine rivayette bulunan kişinin, Resulullah (a.s)'ın kendisine: "Fe yevme izin lâ yu'azzebu azâbehu ehad ve lâ yuseku vesâkehu ehad (Artık o gün O'nun azabı gibi hiç kimseye azap edilmez. Ve O'nun vuracağı bağ gibisi hiç kimseye vurulmaz)" [376] şeklinde okuttuğunu söylediğini bil­dirmiştir."

Yüce Allah'ın: "Fe yevme izin lâ yu'azzebu azâbehu ehad ve lâ yusiku vesâkehu ehad" sözünün okunuşu konusunda yedi kıraatta iki ayrı okunuş şekli bulunmaktadır. Hafs ve ona muvafakat eden kıraatlarda: "Yu'azzibu" ve "yusiku" şeklinde malum (etken) sigasıyla zâl ve sâ'nın kesriyle okunmak­tadır. Kisâi'nin ona muvafakat eden Ya'kub'un ve diğerlerinin kıraatlarında ise bu iki kelime zâl ve sâ'nm fethiyle meçhul (edilgen) sigasıyla okunmaktadır. Dolayısıyla onların okuyuşlarında cümle: "Fe yevme izin lâ yu'azzebu azâ-behu ehad ve lâ yuseku vesâkehu ehad" şeklinde okunmaktadır. [377]

Yukarıdaki rivayet, Kisâi'nin "yu'azzebu" kelimesini zâTın fethiyle, "yuse­ku" kelimesini de sâ'nın fethiyle okuyuşunu destekleyici bir rivayet olarak nakledilmiştir.

 

2473-Buhari ve Müslim, Alkame (rh.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [378]

"Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un ashabı (adamları), Ebu Derdâ (r.a)'nm yanına gittiler. O, onları istedi ve kendileriyle görüştü. "Hanginiz Abdullah (r.a)'m kıraatini okur?" diye sordu. "Hepimiz" dediler. "En iyi ezberlemiş olan hanginizdir?" diye sordu. Alkame'ye işaret ettiler. "Sen onun: "Ve'l-leyli izâ yeğşâ, ve'n-nehâri izâ tecellâ (Andolsun (ortalığı) bürüdüğü zaman geceye. Açılıp ortaya çıktığı zaman gündüze)" [379]'yı nasıl okuduğunu duy­dun?" diye sordu. O da: "Ve'z-Zekere ve'1-Unsâ (Erkeği ve dişiyi yaratana)" dedi. Ebu Derda (r.a): "Vallahi, ben onları izlemem" dedi. Ebu Derda (r.a) daha sonra: "Sen bunu arkadaşının ağzından duydun mu?" diye sordu. O da: "Evet" cevabını verdi. O da şöyle söyledi:

"Ben bunu Resulullah (a.s)'ın ağzından duydum. Bunlarsa bize karşı duruyorlar."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Şehadet ederim ki ben Resulullah (a.s)'m böyle okuduğunu duydum. Bunlarsa benim: "Ve mâ haleka'z-Zekere ve'1-Unsâ (Erkeği ve dişiyi yarata­na)" diye okumamı istiyorlar. Vallahi bu konuda ben onları izlemem." [380]

Müslim'in rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Alkame, Şam'a geldi. Bir camiye girdi. Orada namaz kıldı. Sonra ders halkasına katıldı ve orada oturdu. Dedi ki: Bu sırada bir adam geldi. Onun cemaatten uzak durmaya ve kenara çekilmeye çalıştığını anladım. Benim yanıma oturdu ve: "Abdullah (r.a) nasıl okuyorduysa ezber biliyor musun?" diye sordu..." devamında yukarıdakinin benzerini zikretmiştir." [381]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Okuyucu, dilbilgisi ve nahiv kitaplarında, bazı Arap kabilelerinin lehçele­rine, konuşmalarına ve telaffuz stillerine özel unsurlarla ilgili pek çok bilgi bu­lacaktır. Bütün bu bilgiler, onlardan herhangi birinin yedi harf (lehçe) ile kas­tedilen şeyi oluşturduğu konusunda kesin bir hükme varılmamakla beraber yedi harf (lehçe) konusunun anlaşılmasında değerlendirilebilir.

er-Rafî'i, 'Târihu Adâbi'1-Arab' adlı kitabında bu konulan geniş bir şekilde ele almıştır. Bu konuyla ilgili olarak verdiği bilgilerden bazıları da şöyledir:

"Bizim burada toplamış olduğumuz farklılıkları beş sınıfa ayırmak gerektiği görüşündeyiz:

1)  Nisbetli ve isimlendirilmiş kullanımlar (yani belli bir kabileye nisbet edildiği gibi dil bilimcileri tarafından da bir adla adlandırılmış olan kul­lanımlar).

2)  Harflerin değiştirilmesinde geçerli olan nisbetli ancak isimlendirilme­miş kullanımlar.

3)  Bu konuda harekelerin değişimiyle ilgili kullanımlar.

4)  Nisbetsiz ve isimlendirilmemiş kullanımlar.

5)  Arapların konuşmalarına özel kullanım veya değişim. Şimdi bu başlıklarla ilgili açıklamalara geçelim:

Birinci Kısım

Bununla ilgili örneklerden bazıları:

1) Keşkeşe: Bu Rabi'a ve Mudar kabilelerinin lehçelerinde mevcuttur. Bunlar müenneslerde (dişilerde) muhatab kâfından sonra şin harfini koy­maktadırlar. Böylece: "Ra'eytuki (Seni gördüm)" yerine: "Ra'eytukiş" de­mektedirler. Aynı şekilde: "Bikiş, aleykiş" derler. Onlar bu konuda üç kısma ayrılmaktadırlar. Bir kısım, kaftan sonra şin harfini sadece vakf (kelime so­nunda durma) halinde çıkarır. En yaygın olan kullanım da budur. Bir kısım vasi (kelime sonunda durmayıp bir başka kelimeye geçme) halinde de çıkarırlar. Bir kısım da şin'i kâf yerine koyar dolayısıyla vakf (durma) ha­linde şin'i sakin, vasi (devam etme) halinde ise kesreli okurlar. Örneğin: "Merertu biki'1-yevm (Bugün sana uğradım)" yerine: "Merertu bişi'1-yevm" derler. "Merertu bik (Sana uğradım)" yerine de: "Merertu biş" derler.

Esed ve Hevâzin kabilelerinde de "keşkeşe" uygulamasının bulunduğu rivayet edilmiştir. İbni Fâris, Fıkhu'l-Luğa'da bunun Esed kabilesinde oldu­ğunu söylemiştir.

2) Keskese: Bu da aynı şekilde Rabi'a ve Mudar kabilelerinde mevcuttur. Müzekkere (erkeklere) hitaplarında muhatap kâfından sonra veya onun ye­rine yukarıda anlatılana benzer şekilde sin kullanmaktadırlar. Bu şekilde müenneslerde şin, müzekkerlerde sin kullanmaktaki amaçları ise konuş­mada müzekkerlerle müennesleri birbirinden ayırmaktır.

el-Hariri keskesenin Rabia ve Mudar kabilelerine değil Bekr kabilesine özel olduğunu bildirmiştir. Onun söylediğine göre, bu uygulama da müzek-ker kâfından sonra değil müennes kâfından sonra sin eklenmesidir.

el-Kâmus müellifi ise bu uygulamanın Bekr bakilesinde değil Temim kabilesinde bulunduğunu söylemiş ve uygulanış şekli konusunda el-Hariri'nin söylediğinin aynısını söylemiştir.

3)  Yemen lehçesinde bulunan sensene: Muhatab kâfinin yerine tama­men şin harfini kullanırlar. Buna göre: "Lebbeyke'llahumme lebbeyk" ye­rine: "Lebbeyşe'llahumme lebbeyş" derler.

4)  Temim ve Kays lehçelerinde bulunan an'ane: Hemze ile başlayan keli­melerin başındaki hemzeyi ayn olarak okurlar. Buna göre: "İnneke" yerine '"Inneke" derler. Aynı şekilde: "Esleme" yerine '"asleme", "izen" yerine "ızen" vs. derler.

5)  Huzeyl kabilesinde bulunan fahfaha: Onlar bütün hâ'ların yerine ayn harfini koyarlar. Örneğin: "Halleti'l-hayâtu li külli hayy (Her canlı için hayat tatlıdır)" yerine: '"Alleti'l-'ayâtu li külli 'ayy" derler.

6)  Kuza'a lehçesinde bulunan 'ac'ace: Şeddeli yâ'yı cim'e çevirirler.

Örneğin: "Temimiyyun" yerine "temimic" derler. Aynı şekilde 'ayndan sonra gelen yâ'yı da cim'e çevirirler. Örneğin: "er-Ra'iyyu" yerine "er-Râ'ic" derler. Bir başka lehçede bunun tam aksi bir kullanımdan ileride söz edile­cektir. Kuza'alılar konuşurken harfleri çok karıştırırlar, dolayısıyla hangi harfi telaffuz ettikleri çok açık bir şekilde anlaşılamaz. İlim adamları onların bu kullanımlarını: "Kuza'a gamgaması" olarak adlandırmışlardır.

7)  Yine Yemen lehçesinde bulunan vetm: Sin'i tâ'ya çevirirler. Böylece: "Nâs" yerine "nât" derler. Aynı uygulama diğer sin'Ii kelimeler için de söz konusudur.

8)  Rabi'a lehçesinde bulunan vekm: Bunlar Kelb kabilesinden bir koldur. Bunlar muhatab kâfi çoğul olarak kullanıldığında bundan önceki harfin yâ veya kesreli bir harf olması durumunda muhatab kâfini kesreli okurlar. Buna göre: '"Aleykum" ve "bikum" yerine '"aleykim" ve "bikini" derler.

9)  Kelb lehçesinde bulunan vehm: Gaib hâ'smdan sonra çoğul mim'inin gelmesi durumunda bu hâ'yı kesreli olarak okurlar. Fasih kullanımda ise belirtilen durumda gaib hâ'sı sadece: "Aleyhim" ve "bihim" kelimelerinde olduğu gibi kendinden önceki harfin yâ veya kesreli bir hâ olması duru­munda böyle kesreli okunur. Ama onlar: "Minhum, anhum, beynehum" yerine "minhim, anhim, beynehim" derler.

10) Sa'd bin Bekr oğullarında, Huzeyl'de, Ezd'de, Kays'da ve Ensâr'da bu­lunan istintâ: Devamında tâ harfinin gelmesi durumunda sakin 'ayn'ı nuna çevirirler.  Buna göre:  "A'tâ" yerine "entâ" derler. Onların lehçelerinde: "İnnâ a'teynâke'l-kevser" ayeti şazz bir şekilde: "İnnâ entaynâke'l-kevser" diye okunmuştur.

11)  Temim kabilesinin bir kolu olan Behrâ'da bulunan tentene: Bu uy­gulamaya göre onlar muzari harflerini mutlak olarak (herhangi bir kayda bağlı olmaksızın) kesreli okurlar. Sibeveyh kitabının ikinci bölümünde A-rapların tümünde genel olarak muzari {şimdiki zaman) harflerinin ilkleri­nin nerelerde kesreli okunduğunu açıklamıştır. Ancak Hicaz halkı; bir fiilin sülasi kökünün üçüncü veya ikinci harfi, "vecile" ve "haşiye" fiillerinde olduğu gibi yâ veya vâv olursa bunların muzarilerinde (şimdiki zamanla­rında) örneğin "nicilu" veya "nihşâ" derler. Diğer uygulamaları da böyledir. Sözü edilen kitaptan bu konu incelenebilir. Orada güzel bir açıklama mev­cuttur. Bu konunun sonunda da şöyle söylemiştir: "Temimoğulları Arap­ların genelinin uygulamasına aykırı hareket etmekte ve sadece muzari yâ'sim fethalı okuma konusunda Hicaz halkına uymaktadırlar.

12)  Tay lehçesinde bulunan kut'a; Bu da bir sözü tamamlamadan kes­mektir. Buna göre örneğin: "Yâ Ebâ'l-Hakem!" yerine: "Yâ Ebâ'1-Hekâ!" der­ler. Bu ise nahiv kitaplarında sözü edilen terhimden farklı bir uygulamadır. Çünkü bu (yani terhim) sadece münâdâ (çağrılan)  adın son harfinin atılmasından ibarettir. Kut'a uygulamasında ise diğer sigalardaki kelimele­rin sonlan da atılır.

13)  Halhâlânİyye: Bu uygulama Şahar ve Umman bedevilerinde mevcut olan bir uygulamadır. Buna göre bazı hafif harfleri atarlar. Örneğin: "Mâ şâe'llah" yerine: "Meşallah" derler. Şahar'ın pek rağbet görmeyen lehçe­lerindeki kullanımlarıyla ilgili olarak el-Muhassas müellifinin bildirdiğine göre bunlar "seyf (kılıç)" yerine "şelkâ" derler.

14)  Himyer lehçesinde bulunan Tumtamaniyye: Bunlar ta'rif lâm'ını (yani ma'rife kelimelerin başına gelen "el" ekindeki lâm'ı mim'e çevirirler. Hatta onların bazılarına hitaben şöyle bir hadis varid olmuştur: "Leyse mine'mbirri'm-sıyâmu fi'm-sefer" yani: "Leyse mine'l-birri's-Sıyâmu fi's-Sefer (Yolculukta oruç tutmak iyilikten değildir)."

İkinci Kısım

Nisbetli ancak ilim adamları tarafından herhangi bir adla adlandırılmış olmayan kullanımların örnekleri ise şunlardır:

1)  Fukaym (Darim) lehçesinde bulunan yâ'yı cim'e çevirme uygulaması. Bu uygulama daha önce birinci kısımda sözü edilen ve Kuza'a kabilesine ait uygulamadan daha geneldir. Çünkü bu herhangi bir şarta bağlı değildir. Örneğin: "Bahtiyy" ve "Aliyy" kelimelerinin yerine: "Bahtic, Alic" derler.

2) Mazin lehçesinde mim bâ'ya bâ da mim'e çevrilir. Örneğin: "Bekr" ye­rine "mekr", "itme'inne" yerine "itbe'inne" derler.

Rivayette bildirildiğine göre: Ebu Osman el-Mâzini 232 yılında vefat etmiş olan halife el-Vasik'in yanına gider. Halife: "Sen kimlerdensin?" diye sorar. O: "Mazinoğullarından" cevabını verir. Bu kez: 'Temim Mazinlerin-

den mi, Kays Mazini'nden mi yoksa Rabi'a Mazini'nden mi?" diye sorar. "Rabi'a Mazini'nden cevabını verir. Bunun üzerine el-Vâsık kendisiyle kavminin diliyle konuşmaya başlar ve: "Besbuk?" -yani "Mâsmuk (Adın ne)?" anlamını kastederek-" diye sorar. Çünkü onlar bâ'yı mim'e mim'i de bâ'ya çevirirler. el-Mazini dedi ki: "Ben kendisine adımın Mekr olduğunu -çünkü adı Bekr'di- söylemek istemediğimden (Mekr, hile, oyun, tuzak an­lamlarına gelir -Çeviren) kavmimin lehçesiyle kendisine cevap vermek is­temedim ve: "Bekr! Ey mü'minlerin emiri!" dedim. Bu cevap hoşuna gitti ve şöyle dedi: "İclis fe'tbe'inne -"fe'tme'inne" anlamını kastederek- (yani: "Otur ve gönlün rahat olsun.")

3)  Tay lehçesinde vakf (durma) halinde çoğul tâ'sını tekil tâ'sma ilhak ederek hâ'ya çevirirler. Örneğin: "Dufine'l-benâtu mine'l-mukerremât (De­ğerli hanımlardan olan kızlar defnedildi)" yerine: "Dufine'l-benâh mine'l-mukerremâh" derler. Kutrab onların bazılarının şöyle dediklerini bildir­miştir: "Keyfe'l-benune ve'1-benâh (Oğlanlar ve kızlar nasıl)?" "Ve keyfe'l-ihvetu ve'1-ehevâh (Erkek kardeşler ve kız kardeşler nasıl)?" Dördüncü kısımda bunun tam tersi bir kullanımdan söz edilecektir.

4)  Yine Tay lehçesinde, yâ harfinden önce gelen kesreyi fethâ'ya çevir­dikten sonra o yâ'yı da elife çevirirler. Bu, orta harfi (ayn'ı) kesreli olan bütün sülâsi mazi fiiller için geçerlidir. Kesre fiilin meçhule mebni (yani edilgen) olması dolayısıyla kesre arizi (fiilin aslında olmayıp sonradan kon­muş) olsa bile. Örneğin: "Radiye" ve "hudiye" yerine "radâ" ve "hudâ" der­ler. Hatta Arap atasözlerini bu uygulamaya göre değiştirirler: "Feresun ha-ziyyetun bezıyye" yerine: "Feresun hazâ tun bezâh" derler. Yine: "Nâsıye" ye­rine "nasâh" derler.

Yine onların lehçelerinde, illetli bir fiilden sonra te'kid nun'u gelirse (illet harfi olan) yâ hazf edilir (atılır). Örneğin: "İhşeyenne, irmiyenne" ye­rine: "İhşenne, irminne" derler. Bu konuda bir hadisi şerifte onların leh-çeleriyle şöyle denmiştir: "Le tu'eddenne'l-hukuku ilâ ehlihâ yevme'l-kıyame.. (Kıyamet günü kesinlikle haklar sahiplerine verilir. Hatta boynuz­suz koyunun, boynuzlu koyundan, kendisini boynuzlaması yüzünden doğan hakkı kıyas edilir)." Bu kullanım şeklinin Tay kabilesinin yanısıra Fezârâ kabilesinde olduğu da bildirilmiştir.

5)  İbni Sekit'in bildirdiğine göre Tavlılar kendi lehçelerinde, hemze'yi bazen hâ'ya çevirirler. Örneğin: "İn fe'altu" yerine: "Hin fe'altu" derler.

6)  Temim lehçesinde, sülâsi bir fiilin ayn'ı (orta harfi) yâ olursa onun ismu'l-mef'ul'ünü illet harfini düşürmeden normal vezin üzere getirirler. Örneğin: "Mebi"' yerine: "Mebyu"1 derler. Ancak fiilin ayn'ı (orta harfi) vâv olursa bazı istisnalar dışında böyle yapmazlar. Aksine bu konuda Hicazlılann lehçelerine uyarlar. "Mekul, Medu"' gibi.

7) Huzeyl lehçesinde, maksur elifle biten bir kelimenin mütekellim yâ'sına nisbet edilmesi durumunda sondaki maksur elif olduğu halde bı­rakılmaz. Aksine yâ'dan Önceki harfin kesreli okunmasını sağlamak ama­cıyla, onu (maksur elifi) yâ'ya çevirir sonra da mütekellim yâ'sına idğam ederler. Örneğin: "Asâye" ve "hevâye" yerine: "Asiyyi" ve "heviyyi" derler.

Ancak elif ikil (müsennâ) kelimenin sonuna geldiği zaman bu uygula­mayı yapmayıp bu konuda geriye kalan Arapların uygulamalarına uyarlar. Örneğin: "Feteyâye" kelimesinin sonundaki elifi (yani mütekellim yâ'sından önce gelen elifi) yâ'ya çevirmezler. Buradaki elifin kelimeye ka­zandırmış olduğu ikil (tesniye) anlamının değiştirilmemesi için bu yola başvurmayı uygun görmemektedirler.

8) Fezârâ ve Kayslılarm bazılarının lehçelerinde vakf halinde elifi yâ'ya çevirmektedirler. Örneğin: "el-Hudey, Ef ay, Hubley" derler. Temimlilerden bazıları buradaki elifi vâv'a çevirmekte ve: "el-Hudv, efav, hublev" derler. Onlardan bazıları da bu elifi hemze'ye çevirir ve: "Hudr, ef'a', huble'" der­ler.

İbni Kuteybe'nin Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiş olduğu a-şağıdaki hadiste bu şekilde elifi vâv'a çevirmeye yakın bir uygulama görülmektedir: "Lâ be'se bi lebsi'l-hizev li'1-muhrim (İhramlı için ayakkabı giymekte bir sakınca yoktur)." Buradaki "el-hizev" kelimesi "el-hizâ (ayak­kabı)" anlamındadır. Bu da onların bazılarının konuşmalarında elifin mut­lak surette (herhangi bir şarta bağlı olmaksızın) vâv'a çevrildiğine delalet et­mektedir.

9) Mus'am ve Zebid lehçelerinde sonu nun'la biten cer edatından sonra sakin bir harf gelirse nım'u hazf ederler (atarlar). Şair bir beytinde şöyle diyor:

"Lekad zafere'z-zuvvâr akfiyete'l-'idâ Bimâ câveze'l-Amâle mi'1-Esri ve'1-Katl. (Ziyaretçiler hazırlık kâfiyelerini (dizmeyi) başardılar, Esir etme ve öldürme konusundaki ümitleri aşacak derecede)." Bu uygulama şiirde yaygın olarak kullanılmıştır. Şairlerin çoğu bu uygu­lamayı kolay gördüklerinden yaygın şekilde kullanmışlardır.

10)  Belhars lehçesinde, cer edatı olan 'alâ'nın sonundaki elif ve onu iz­leyen sakin lâm düşürülür. Örneğin: '"Ale'I-ard" yerine: '"Alard" denir.

11)  Kays, Rabi'a,   Esed  ve Temimoğularınm Necd'de  oturanlarının lehçelerinde, çoğul için işaret zamiri olarak kullanılan: "Ulâu" kelimesi kasredilir ve bir lâm ilavesiyle okunur. Buna göre onlar bu zamiri: "Ulâlik" diye okurlar.

12) Mevsul isimlerin kullanımı konusunda:

Belhars bin Ka'b ve Rabi'a kabilesinden olanların bazıları, "ellezeyni" ve "elleteyni" kelimelerinin merfu olarak okunması durumunda sonlarındaki nunöu hazf ederler (atarlar). Ferezdak'ın aşağıdaki beyti onların bu kul­lanımlarına göredir:

"E Beni Kuleyb! Inne ammiye'llezâ

Ketele'l-muluke ve fekkeke'l-eğlâl

(Ey Kuleyboğu 1ları! Benim amcalarım,

Şu kralları öldürmüş ve prangaları koparmış olanlardır)."

el-Ahtal'ın aşağıdaki beyti de bu lehçe üzere söylenmiştir:

"Hume'lletâ lev veledet Temimu

Le kile fahrun lehum samimu

(Onlar öyle kimselerdir ki, eğer Temim (benzerlerini) doğurmuş olsaydı,

"Onların gerçek övgüleri bunlardır" denirdi)."

Temim ve Kays kabileleri bu nun'u atmaz ancak: "Elîezânni, elletânni" şeklinde şeddeli okurlar. İ'rabın her üç halinde de (yani kelimenin merfu, mansub ve mecrur olması hallerinin tümünde) böyle okurlar. Nahivciler söz konusu kelimelerin bu şekilde şeddeli okunmasının sebepleri hakkında burada verilmesinde yarar görmediğimiz çeşitli açıklamalar yapmışlardır.

Taylılar: "Ellezi" kelimesini: "Zu", "elleti" kelimesini ise: "Zât" şeklinde okurlar. Kelime merfu olsun, mansub olsun, mecrur olsun okunuş şeklini değiştirmezler. Ebu Hatim şöyle söylemiştir: "Taylıların "zu" kelimeleri hem tekil, hem ikil, hem çoğul, hem müzekker ve hem de müennes için tek şekilde kullanılır. İ'rabi da her zaman vâv iledir (yani cümle içindeki ye­rine göre son harfi değişmez)."

Dördüncü kısımda mevsul isimlerle ilgili herhangi bir kabileye nisbet edilmeyen bazı kullanımlara yer verilecektir.

13) Rabi'a kabilesinin lehçesinde, sonu tenvinli olan bir kelimenin sonu vakf halinde sürekli sakin okunur. Kelimenin cümle içindeki işlevi ne olursa olsun bu okuyuş değişmez. Örneğin: "Ra'eytu Hâlid (Halid'i gör­düm)" derler. Aynı şekilde: "Merertu bi Hâlid (Halid'e uğradım)", "Hazâ Halid (Bu Halid'dir)" derler. Diğerleri ise nasb hali dışında onlar gibi sakin okurlar.

Ezdlilerin lehçelerinde ise, tenvini kelimenin son harekesine uygun şekilde değiştirirler. Örneğin: "Câe Hâlidu (:Hâlid geldi)" yahut: "Merertu bi Hâlidi (Hâlid'e uğradım)" derler.

Sa'd lehçesinde sonunda durulan kelimenin son harfini muda'af (şed­deli) okurlar. Ancak son harf hemze olursa veya sondan bir Önceki harf sakin olursa böyle yapmazlar. Örneğin: "Hazâ Halidd (Bu Halid'dir)" derler. Ama: "Reşe"' ve "Bekr" gibi kelimelerde böyle yapmazlar.

14)  Belhars, Hus'am ve Kinâne lehçelerinde fetha'dan sonra gelen yâ'yı elife çevirirler. Örneğin: "İleyke, 'aleyke, ledeyhi" yerine: "İlâke, 'alâke, ledâ-hu" derler.

Yine onların lehçelerinde müsennâ (ikil) kelime merfu olsun, mansub olsun, mecrur olsun sürekli elifle i'rab edilir (sonundaki elif kelimenin du­rumuna göre değiştirilmez). Böyle yapmaları da kendisinden önceki harf fet-halı okunan her sakin yâ'yı elife dönüştürmeleri dolayısıyladır. Örneğin: "Câe'r-Raculân (:İki adam geldi); Ra'eytu'r-Raculân (İki adamı gördüm); Me­rertu bi'r-Raculân (:İki adama uğradım)" derler. İbni Fâris, Fıkhu'l-Luğa'da onların bazıları için şu beyti söylemiştir:

"Tezevvede minnâ beyne uzunâhu darbeten, Du'tuhu ilâ hâ biye't-Turâbu 'akîm (Bizden iki kulağınm araşma bir darbe aldı. Onu kendime verimsiz toprağa çağırdım.)"

Ancak o bu lehçenin Haris bin Ka'b oğullarına özel olduğunu ifade et­miştir.

ibni Ceniyy, Sirru's-Sma'a şöyle söylemiştir: "Araplardan bazıları kendi­lerinden Önceki harf fethalı olan vâv ve yâ harflerini elife çevirirler. Ör­neğin: "Hayre" yerine: "Hâri", "Tay'i" yerine "Tâi" derler.

15)  el-Muberrid, el-Kâmil'de Menât'tan Sa'd bin Zeyd oğullarıyla onların yakın çevrelerinde bulunan halkın mahreçlerinin (çıkış yerlerinin) birbirine yakm olması dolayısıyla, (Arap alfabesinin altıncı harfi olan) hâ'yı, (Arap al­fabesinin yirmi altıncı harfi olan) hâ'ya çevirdiklerini ifade etmektedir. Buna göre örneğin: "Medahtu" yerine: "Medehtu" derler. Raube'nin aşağı­daki sözü bu kullanıma göre söylenmiştir:

"Li'Uahi durru'I-ğâniyâti'l-meddeh (yani meddah)."

Aşağıdaki mısra da buna göre söylenmiştir:

"Berrâkun Aslâdu'l-Cebînİ'l-Ecleh (yani eclah)."

Bir başka yerde şöyle söylemiştir: "Araplar(m geneli): "Hevdec (Devenin üstüne konan semer gibi bir bineklik)" derler. Menât'tan Sa'd bin Zeyd oğulları ve onlara uyanlar ise: "Fevdec" derler. Böylece kelimenin başındaki hâ'yı fâ'ya çevirirler.

Emâli Sa'Ieb'de şöyle denmektedir: "Tu'cibun (Hayret ediyorsunuz)" an­lamına Ezd Şenueliler: "Tefkehun", Temimliler de: "Tefkenun" derler.

Bu türden olan farklılıkların Örnekleri hayli çoktur.

16) Emâli'l-Kâli'de Ebu Zeyd'den rivayet edildiğine göre Kilâbiler bir şeyi garipsedikleri zaman onunla ilgili olarak kelimenin sonuna bir ek koyarlar. Konuşan kişinin ifadesinde ortaya koyduğu görüş veya açıklama dinleyenin garibine giderse yahut söylenen daha Önce zikredilenden farklı olursa din­leyen buna karşı sorduğu sorunun sonuna bu eki ekler.

Örneğin: "Ben Zeyd'i gördüm" dersen ve senin Zeyd'i görmüş olman dinleyenin garibine giderse: "Zeyden ineyih!" derler. Bazıları da: "Zeyden-neyih" derler. Bununla senin Zeyd'i gördüğünü söylemeni hayretle karşıla­dığını ifade etmek istemektedir.

Bu ek, Mısırlıların avamının dillerinde de duyulacağı üzere daha baş­kalarının lehçelerinde de kullanılmaktadır. Örneğin Mısırlılardan birine:

"Ben aslan gördüm" diyecek olsan: "el-Esede iyeh" der. Araplar, eğer ke­limenin sonu sâkinse ona hareke koyar ve eki bundan sonra ekler. Bir adam: "Ra'eytu Zeyden (Zeyd'i gördüm)" derse: "E Zeydeneyih" derler. Adam: "Zeyd geldi" deyince onlar: "E Zeyduneyih" derler. Eğer kelimenin sonu fethalı olursa o zaman bir elif eklerler. Kelimenin son harekesinin damme olması durumunda da eki vâv, kesre olması durumunda da yâ ya­parlar. Örneğin bir kimse: "Osman'ı gördüm" derse: "E Osmânâh" derler. "Bana Ömer geldi" derse: "E Umeruh" derler. Bu şekilde. Eğer kullanılan isim kendisine atıfta bulunulan veya vasfedilmiş bir kelime olursa eki sözün en sonuna koyarlar. Örneğin biri: "Zeyd'i ve Ömer'i gördüm" derse: "E Zeyden ve Umereneyih?" derler. "Uzun boylu Zeyd'i dövdüm" derse: "E Zeydeni't-Tavilâh?" derler. Sibeveyh'in bildirdiğine göre kendisi, kırsal ke­simden (badiyeden) bir adamla karşılaşıyor. Ona: "Kırlar yeşerirse çıkıp gide­cek misin?" diye sorarlar. O da: "Ene ineyih?" der. Bu sözüyle kendisinin çıkıp gitmediğinin görülmesi konusunda hayretini ortaya koymak iste­miştir. Aşağıdaki bölümde Hicazlılara ait bunun tam tersi bir kullanımdan söz edilecektir.

Üçüncü Kısım

Bu da, aynı kelime içinde harekelerin lehçelere göre değiştirilmesidir. Örnekleri:

1) Helumme: Hicaz halkının lehçesinde bu kelimenin sadece tek kullanılışı vardır ve: "Ruveyde (Gel, yaklaş)" anlamındadır. Kelimenin müfre-de (tekile), müsennâya (ikile), cem'e (çoğula), müzekkere (erkeğe), müen-nese (dişiye) nisbet edilmesine göre kullanılış şekli değişmez. Hepsinde sonu fethalı gelir. Necd ve Temimoğulları lehçelerinde ise isnad edildiği şeye göre değişir. Onlar erkek için: "Helumme", kadın için: "Helummi", er­kekler topluluğu için: "Helummu", kadınlar topluluğu için: "Helmumne" derler. Sibeveyh'in söylediğine göre müfrede isnad ettiklerinde harekesini kesre yapmazlar. Örneğin: "Helimme yâ racul (Gel ey adam)!" demezler. Ama Ka'b ve Gani lehçelerinde böyle denir.

2)  Temim lehçesinde, Fe'îl ve Fe'il vezninde gelen kelimelerin ikinci harfleri eğer boğaz harfleri denen altı harften biri olursa kelimenin ilk harfi­ni kesreli okurlar. Örneğin: "Leîm (kötülenmiş), nahîf (zayıf), rağîf (somun) ve bahîl (cimri)" yerine: "Liîm, nihîf, riğîf, bihîl" derler. Aynı şekilde: "Hazâ raculun li'ib (Bu çok oyuncu, şakacı bir adamdır)" derler. Diğer lehçelerde ise bu vezindeki kelimelerin ilk harfleri fethalı okunur. el-Muhassas müellifi bu kullanımla ilgili, konuyu dille ilgili birtakım sebeplere dayandırdığı gü­zel bir yorum yapmıştır.

3)  Huza'a lehçesinde cer edatlarından olan lâm'ı ister normal isimle (is­mi zahirle) isterse zamirle birlikte kullanılsın kesreli okurlar. Diğer leh­çelerde ise bu edat ismi zahirle birlikte kullanıldığında kesreli zamirle bir­likte kullanıldığında ise fethalı okunur. Buna göre (Huza'alılar) örneğin: "el-Mâlu liki ve lihu (Mal senin ve onundur)" derler. el-Lihyâni de Huza'a-'nm böyle konuştuğunu bildirmiştir.

İbni Ceniy'in Sirru's-Sına'a adlı eserinde Ebu Ubeyde, Ahmer ve Yu-nus'dan rivayet edildiğine göre onlar Arapların (bedevilerin) cer lâm'ını zahir isimden önce de fethalı okuduklarını duymuşlardır. Ebu Zeyd şöyle söylemiştir: "Ben birinin şöyle dediğini duydum: "Ve mâ kâne'llâhu le yu'azzibehum (Allah onlara azab edecek değildir)" (Bunun normal oku­nuşu: "...li yu'azzibehum" şeklindedir.) Onların lehçelerinde: "el-Mâlu le'r-Raculi (Mal bu adamındır)" denir. Şamlıların (Suriye ve civarında yaşayan halkın) avamilerinin lehçelerinde de böyle kullanılır.

Ancak Huza'alılar dahil olmak üzere bütün Arapların dillerinde cer edatı olan lâm'dan sonra mütekellim yâ'sı gelirse, lâm kesreli okunur. Bu durumda içlerinden hiç kimse lâm'ı fethalı okumaz.

4)  Hicaz halkının lehçelerinde gaib hâ'sı sakin bir yâ'dan sonra gelirse şartsız olarak (mutlak olarak) dammeli okunur. Örneğin: "Ledeyhu" ve "aleyhu" derler. Diğerlerinin lehçelerine göre ise bu durumda hâ kesreli o-kunur. Hafs ve Hamza Hicazlıların bu şivelerine göre aşağıdaki âyetleri şöyle okumuşlardır: "Ve mâ ensânihu illâ'ş-şeytân (Bana onu hatırlamamı şeytandan başkası unutturmuş değildir)." [382] "... "âhede 'aleyhu'llah (On­lardan: "Eğer Allah bize kendi lütfundan verirse mutlaka sadaka verecek ve mutlaka salihlerden olacağız" diye Allah'a kesin söz verenler var)." [383] Bu kıraatlar kabul edilmiş kıraatlardandır. Bunların dışında kalan kurralar yu­karıdaki hâ'ları kesreli okumuşlardır.

5)  Esedoğullarından olan Malikoğullarmın lehçelerinde, tenbih hâ'sını dammeli okurlar. Örneğin: "Yâ eyyuhe'n-nâs" yerine: "Yâ eyyuhu'n-nâs" derler. Aynı şekilde: "Yâ eyyuhu'r-racul" derler. Ancak bu hâ'dan sonra: "Eyyuhâzâ"da olduğu gibi işaret ismi gelirse o zaman çoğunluğa uyarlar.

6)  Yerbu' oğullarının -bunlar Temimoğullarından bir koldur- kulla­nımlarında mütekellim yâ'sı eğer müzekker salim cem'e (normal erkek çoğula) izafe edilirse kesreli okunur. Örneğin: "Dâribiyyi (Beni dövenler)" derler.

7)  Hicazlıların lehçelerinde, 'alem (özel isim) olan ma'rife bir ismi soru cümlelerinde muhataplarının konuşmalarında geçen şekliyle aynen tekrar ederler. Örneğin biri: "Câe Zeydun (Zeyd geldi)", "Ra'eytu Zeyden (Zeyd'i gördüm)" ve: "Merertu bi Zeydin (Zeyd'e uğradım)" derse muhatabı ona: "Ve men Zeydun? Ve men Zeyden (Zeyd kimdir?)" diye sorar. Ama eğer alem (özel isim) olmazsa yahut mevsuf alem (sıfatla birlikte kullanılan özel isim) olursa buna karşı sorularında kelimeyi sadece merfu olarak kul­lanırlar. Örneğin biri: "Câeniye'r-Racul (O adam bana geldi)" veya: "Zey-duni'I-Fâdıl (Değerli Zeyd)" derse buna karşı her üç halde de (yani ref, nasb ve cer hallerinin üçünde de): "Meni'r-Racul (O adam kimdir)?" ve: "Men Zeyduni'l-Fâdıl (Değerli Zeyd kimdir)?" diye sorarlar.

Nekire mu'rebe (i'rab edilebilir) bir isimden sorar ve soru edatından sonra vakf ederlerse (dururlarsa) soruda "men" ibaresini kullanırlar. Ancak ref halinde kendisinden soru sorulan nekire kelimenin sonuna gelen dam-meyle vâv'ın aynı türden olması dolayısıyla (soru edatının sonuna) bir vâv ilave ederler. Bunun gibi nasb halinde elif, cer halinde de yâ ilave ederler. Buna göre örneğin biri: "Câeni raculun (Bana bir adam geldi)" derse, buna karşı sorularında: "Menu (O kim)?" derler. Aynı şekilde: "Nazartu raculen (Bir adama baktım)" cümlesine karşı: "Menâ (O kim)?", "Merertu bi raculin (Bir adama uğradım)" cümlesine karşı da: "Meni (O kim)?" diye soru sorar­lar. Aynı şekilde bu soru edatına te'nis (dişilik), tesniye (ikillik) ve cem* (çoğulluk) alametini de eklerler. Örneğin bir kadın hakkında soru sorduk­larında: "Mene?", müsennâ müzekkerden (erkek ikilden) sorduklarında: "Menân?"  ve  "meneyn?", müsennâ müennesten  (dişi ikilden)  sorduklarında: "Menetân?" ve "meneteyn?", cem' müzekkerden (erkek çoğuldan) sorduklarında: "Menun?" ve "menin?", cem' müennesten (dişi çoğuldan) sorduklarında: "Menât?" derler. Eğer soru edatından sonra durulursa (vakf yapılırsa) edat belirtilen eklerle birlikte kullanılır. Ama durulmayıp vasi yapılırsa o zaman bu ekler kaldırılır. Örneğin bütün belirtilen hallerde: "Men yâ fetâ (O kim ey genç)?" derler (yani hakkında soru sorulan kim olur­sa olsun "men" edatının sonuna bir ek getirilmez).

Hicazlıların bazıları sorularda müfredle (tekille) diğerleri arasında bir ayırım yapmazlar. Buna göre tekilde de, ikilde de, çoğulda da, erkekde de, dişide de: "Menu, menâ, meni" derler.

8)  Yine Hicazlıların lehçelerinde vâv ile yâ'yı birbirlerinin yerlerine geçirirler. Bu iki harfin birbirinin yerine geçirilmesi ya tek bir kabilenin lehçesine göre ya da iki kabilenin lehçeleri arasındaki farklılık dolayısıyla olur. Yoksa Hicaz halkının lehçesinde her vâv ile yâ birbirlerinin yerine geçirilmez. Ancak bu uygulama onlarda mevcuttur. Örneğin: "Suvvağ" ye­rine: "Suyyâğ" derler. Kisâi, el-Aliye halkından birinin şöyle dediğini duy­muştur: "Lâ yenfe'uni zâlike ve lâ yeduruni -yani yediruni- (Bu bana ne ya­rar verir ne de zarar)." Bunun gibi: "Seri'u'1-Evbe (Hızlı dönen)" yerine: "Seri'u'1-eybe" derler. Onlardan bazıları: "Mesâyib (Musibetler)" yerine: "Mesâvib" derler. Bazıları da: "Hekevtu'l-kelâm (Sözü aktardım)" yerine: "Hekeytuh" derler. Aliye halkı el-Kusvâ derken, Necd halkı aynı kelimeyi el-Kusyâ diye telaffuz ederler.

Üçüncü harfleri (lamları) vâv ve yâ olarak gelebilen bazı sülâsi fiiller nakledilmiştir. Örneğin: 'Azevtu, 'azeytu; kenevtu, keneytu gibi. Bu cinsten fiiller yüz kadardır. Navihci İbni Mâlik bunları meşhur bir kasidesinde bir araya getirmiştir.

9)  Bekr bin Vâil ve Temimoğullarından pek çok kimse harekeli bir har­fin okunuşunu kolaylaştırmak için yerine göre sakin okurlar. Örneğin: "Faheze, racul, kerume, alime" yerine: "Falız, kerm, reci, alm" derler. Bu kullanım Tağleb lehçesinde de yaygındır. Tağleb ise Bekr bin Vâil'in kar­deşidir. Sonra iki damme veya iki kesre aynı kelimede arka arkaya gelirse okumayı kolaylaştırmak için birini atıp onun harfini sakin okurlar. Ör­neğin: "Unuk, ibil" yerine: "Unk, ibl" derler

10)  ibni Cenyy'in el-Hasâis'inde Ebu Hasan el-Ahfeş'ten rivayet edildi­ğine göre Surat Ezdi lehçesinde muttasıl mansub zamir sakin okunur.

11)  Kelimelerdeki farklılıklar:

Necd halkından olan Temimliler: "Kuyu" anlamına "nihy" derler. Di­ğerleri ise buradaki nun'u fethalı okurlar (yani "nehy" derler). Tek anla­mındaki kelime Hicazlılarda "vetr" şeklinde kullanılır. Zehal, Sâr ve Temim kabilelerinin tümü ise bu kelimeyi "vitr" şeklinde kesreli okurlar. el-Aliye halkı bu kelimeyi sayı anlamına kullandıklarında fethalı (vetr) okur­lar.

Kabrin yanından içeriye doğru kazılan girinti hakkında: "Lahd" ve "luhd" kelimeleri kullanılır. Uyluk kökleri hakkında: "Ref" ve "ruf" keli­meleri kullanılır. Temimliler fethalı (ref), el-Aliyeliler dammeli (ruf) okurlar.

(Kazık hakkında): "Vetid" ve "veted" denir. Necdliler bunu idğam ede­rek: "Vedd" derler.

Kitabilerin bazılarının lehçelerinde: "Divâ (ilaç)" denir. Diğerlerinin lehçelerinde ise buradaki dâl fethalı okunur (deva şeklinde).

Arapların geneli: "Şuvâzun mine'n-nâr (Ateşten bir kor)" derler. Ki-lâblılar buradaki şin'i kesreli okurlar (şivâz şeklinde).

Arkadaş topluluğu hakkında: "Rufka" denir. Kays lehçesinde ise burada­ki râ kesreli okunur (rifka şeklinde).

(Tekne anlamına) "vicne" ve "vucne" denir. Kesreli okuyuş şekli Ye-mâmelilerin okuyuş şeklidir.

Hicazlılar: "Hamse 'aşre (onbeş)" derler. Temimliler: "Hamse aşşere" derler. Bazıları da şin'i fethalı okurlar (hamse aşere şeklinde).

Hicazlılar: "Le'amri (Ömrüme yemin ederim, kesin konuşuyorum)" der­ler. Temimliler: "Re'amli" derler. Yine onların bu ibareyi: "Re'amri" şeklin­de kullandıkları da bildirilmiştir.

(Hırsız anlamındaki kelime) Tayhların lehçelerinde: "Luss" şeklindedir. Diğerlerinin lehçelerinde ise bu kelime: "Lıss"tır.

12) İ'rabla ilgili farklılıklar:

Hayil lehçesinde "meta" kelimesini "min" anlamında kullanırlar. Bunu yaygın şekilde kullanırlar. Onlardan biri örneğin: "Ahrecehâ meta kemmih (Onu yeninden çıkardı)" der. Aşağıdaki meşhur beyti onlar naklederler: "Şerebne bi mâi'l-bahri summe tereffe'at

Meta lucecin hudrin lehunne ne'îc

(Deniz suyundan içip sonra yükseldiler,Dalgalı yeşil suların içinden)"

Temimliler "kem (ne kadar, kaç)" edatının haber niteliğindeki temyizini müfred olarak nasb ederler. Diğerlerinin lehçelerine göre ise bunun mecrur okunması gerekli müfred veya cem' olarak kullanılması ise caizdir (müm­kündür). Örneğin: "Kem dirhemin 'indeki (Yanında kaç dirhem var)?" veya: "Kem 'abîdin melikte (:Ne kadar köleye sahip oldun)?" derler. Temimliler ise: "Kem dirhemen?" "Kem 'abden?" derler.

Hicazliların lehçelerinde nefy (olumsuzluk) mâ'sının haberi mansub o-kunur. Örneğin: "Mâ hazâ beşeren (Bu bir insan değildir)" derler. Temimli-ler ise bunu merfu olarak okurlar.

Hicazhlar "leyse"nin haberini mutlak (şartsız) olarak mansub okurlar. Temimoğulları ise bunu, "illâ" ile birlikte gelmesi durumunda merfu okur­lar. Örneğin Hicazhlar: "Leyse't-Tîb illâ'I-miske (Miskten başkası koku de­ğildir)" derler. Temimoğulları ise: "...illâ'l-misku" derler

Esedoğullarının lehçelerinde, gayri munsarif bir kelimenin böyle ol­masının sebebi sıfat olması ve sonuna nun eklenmesi olursa o kelimeyi sarf ederler. Örneğin: "Lestu bisekerânin (Sarhoş değilim)" derler. Bunun müen-nesine de bir tâ ekleyerek: "Sekerânetin" derler

Rabi'a ve Ğanm lehçelerinde "ma'a" zarfını sakin mebni olarak kul­lanırlar. Örneğin: "Zehebtu ma'hu (Onunla birlikte gittim)" derler. Bu zarf­tan sonra sakin bir harfin gelmesi durumunda iki sakinin arka arkaya gel­mesinin zorluğunu gidermek amacıyla "ma'"ı kesreli okurlar. Buna göre örneğin: "Zehebtu ma'i'r-Racul (Adamla birlikte gittim)" derler. Ğanm, Tağleb bin Vâil'den bir koldur.

Kays bin Salebe oğullarının lehçelerinde ledun zarfını i'rab ederler. On­ların lehçelerine göre örneğin: "Min ledunihi "ılmâ (Onun tarafından ilim edinilir)" denir.

Hicazhlar, Hizam, Kıtam gibi fi'al veznindeki alemleri (özel isimleri) bütün i'rab hallerinde kesre üzerine mebni olarak kullanırlar (yani merfu veya mansub olması gereken yerlerde de kesreli okurlar). Temimliler ise bu kelimelerin son harfleri râ olmadığı sürece i'rab ederler. Bunların gayri munsarif olmalarının sebepleri ise alem ve adi özelliklerini taşımalarıdır.

Eğer "Vibâr (bir kabile adı)" ve "Zıfâr (bir şehir adı)" kelimelerinde oldu­ğu gibi bu vezindeki alemlerin sonu râ ile biterse o zaman Temimliler de Hicazlıların yaptıkları gibi yaparlar.

Huzeyl ve Ukeyl lehçelerinde, mevsul isimlerden olan "ellezine" keli­mesini müzekker salim cem1 (normal erkek çoğul) gibi i'rab ederler. Onlar­dan bir şair şöyle demiştir:

"Nehnu'llezune sabbahu's-sabaha

Yevme'n-nuhayl ğâreten melhâhâ

(Biz o sabahın erken vaktinde ortaya atılıp,

Hurma gününde müthiş bir baskın düzenleyenleriz)."

Yine Huzeyl kabilesinin lehçesinde yâ ve vâv fethalı okunur. Buna göre örneğin: "Beydât, heyât, avrat" kelimelerini: "Beyedât, heyeât, averât" şek­linde okurlar. Çoğunluğun kullanımında ise bu kelimelerde yâ ve vâv harf­leri sakin olarak okunur.

Dördüncü Kısım

Bu kışıma girenler, ilim adamlarının zikrettikleri ancak herhangi bir ka­bile veya kola nisbet etmedikleri kullanım farklılıklarını içermektedir. Bun­lar genel olarak konuşmadaki ayrılıklar ve lehçe farklılıkları arasına girer. Bu kullanımlar bir veya birden fazla lehçede mevcuttur. Çünkü bunları araştırıp tedvin edenler bütün Arap lehçelerini birleştirip bu dili verimli bir dil haline getirmişler; bir konuşmayı diğerinden, bir lehçeyi diğerinden ayırmamışlardır (yani hepsini değerlendirmiş, hepsine önem vermişlerdir). Çünkü bundaki amaçları dil tarihi ilmine hizmet etmekti. Onlar bu araştırmalarıyla aynı zamanda Kur'an'a ve onun ilimlerine hizmet etmeği de amaçlamışlardı. Bu çalışmalar olmasaydı Arap dili de kendinden Önce­kilerin gittikleri yoldan giderek ortadan kaybolur, onu konuşanların ölme-leriyle birlikte ölürdü. Bugün onun bir lehçesini ortaya çıkaran tarihten bir şeye hayat kazandırmış olur.

Biz bu kısma girenlere çok fazla dalarsak kitabın yazılış amacının dışına çıkmış oluruz. Bu ancak dil kamuslarından birinin alanına girer. Ancak bazı nadir kullanımlara yer verecek, daha önce verdiklerimizin sınıfına giren az sayıda garib (belli bölgelere özel) kullanımları vermekle yetineceğiz. Böylece Arap dilindeki kullanım farklılıklarının bir türü daha anlaşılmış olacaktır. Bu türden olan farklılıkların bazı örnekleri şunlardır:

1) Bazı mecrur kelimelerin sonlarının yâ'ya çevrilmesi: Se'alib, erânib ve defadi' kelimelerinin: Se'ali, erâni ve defadî olarak kullanılması gibi.

es-Sıhah'ta şöyle denmektedir:

"Yerine göre bazı harfleri yâ'ya çevirmektedirler. "Emmâ" yerine: "Eymâ, "sâdis" yerine "sâdi", "hâmis" yerine "hami" denmesi gibi. Bütün bu harfleri değiştirme uygulamaları bir kabileye nisbet edilmeyen ve isimlendi­rilmemiş olan uygulamalar arasında zikredilmişti

Bunlar çoktur. Bunlar arasında dilcilerin kullanımları arasında sayılan güzel bir tür de bulunmaktadır. Çünkü onlar bunları derlemiş ve düzene koymuşlardır. Bu uygulama da birbirlerine benzer şekilde yazılan harflerin karıştırılmasından emin olunması için iki ayrı şekilde kullanılabilen keli­melerde olmaktadır. Yâ, tâ, bâ ve sâ ile yazılanlar gibi. Tâ, sâ ve benzerleri tashif harflerinden (yazılışta benzeri bulunan harflerden) sayılmaktadır. Bu harfler de şunlardır:

Bunlardan nun, tâ ve sâ'ya benzemektedir. Vâv da râ'ya benzemektedir. Diğer harflerden hangilerinin birbirlerine benzedikleri açıktır. Bununla bir­likte bu yazıyla ilgilidir ve Arapların bunu kasdetmiş olmaları (yani yazıya dayanarak böyle farklı kullanım yollarına gitmiş olmaları) uzak bir ihtimal­dir (çünkü eskiden Araplarda okuma yazma bilenlerin oranı azdı-Çeviren). Bunun örneklerinden bazıları: "Sera" ve "berâ" kelimelerinin her ikisi de toprak anlamındadır. "Secce'l-cerih" ve "necce'l-cerih" ibareleri her ikisi de: "Yara kanadı" anlamı taşır. "Fâhe't-Tîb" ve "Fakhe't-Tîb" her ikisi de: "Ko­ku yayıldı" anlamındadır. Böyle daha başka örnekleri de mevcuttur.

2)  Araplardan bazıları kâfi cim'e çevirmektedirler. Buna göre Ka'be ye­rine Ca'be derler. Bazıları da Te'yi Tâ olarak telafuuz etmektedirler. Buna göre örneğin: "Efleteni (:Beni kurtardı)" yerine: "Efletanî" derler. el-Hali! bu kullanımın Temimlilere ait, güzel olmayan bir kullanım olduğunu bildir­miştir.

3)  el-Muhassas müellifi: "Birbirine bedel olmaksızın iki harf halinde nakledilenler" başlıklı babda şöyle diyor: "Bazıları: "Le'alleni" yerine: "Le'el-leni" demektedirler. Bir başka yerde de şöyle diyor: "Le'alle" nin Arapların bazılarının kullanıp diğerlerinin kullanmadıkları değişik kullanım şekilleri bulunmaktadır. Bunlar: "Le'alli, le'alleni, 'allı, 'aileni, le'anni, leğanni." el-Ferezdak şöyle bir beyit söylemiştir:

"Hel entum 'âicune bina le'annâ, NerâTarsâti ev esere'l-hiyâm (Siz bize acıyor musunuz, umarız ki biz

Konak yerlerini veya çadırların izlerini göreceğiz)." Le'alle kelimesinin li'alle şeklinde lâm'ın kesriyle okunduğu da rivayet edilmiştir. Akil leh­çesinde bu kelime bi ile cerredilerek bile'alle şeklinde kullanılır. Bu Ebu Zeyd'in onlara nisbet ettiği kullanım şeklidir. Diğerleri ise bu kullanımın Arapların bazılarının dillerinde olduğunu söylemişlerdir.

Onun bu bölümde naklettikleri bir başka kullanım örneği: "Bazıları: "Tela'seme (Yavaş hareket etti)" derken diğer bazıları: "Tela'zeme" demek­tedirler. Yine: "Tedayyeketi'ş-Şems li'1-Ğurub (Güneş batmak üzere zayıf­ladı)" cümlesinin fiili: "Tesayyefet" olarak da kullanılır. Sayf (Yaz) kelimesi de aynı kökten türemedir

4)  Yine el-Muhassas'ta es-Sekit'ten nakledildiğine göre 'inde kelimesi­nin şu şekilde değişik kullanımları

bulunmaktadır: "Huve 'indi (O benim yanımdadır), yine: '"Undi" ve: '"Andi." Aynı şekilde ledun kelimesinin de sekiz ayrı kullanım şekli bulunmaktadır. Bunlar: "Ledun,, ludun, Iedâ, ledu, ledni, ludni, led, leddi." "Ellezi" kelimesinin kullanılış tarzları: "Ellezi -sonundaki yâ korunarak-, ellezi -sonundaki yâ atılarak-, ellez, elleziyyu." Bunun müsennâ olarak kullanılış şekilleri: "Ellezâni, ellezânni, ellezâ.

Çoğul olarak kullanılış şekilleri: "Ellezi, ellezune, ellâun, ellâu, ellâi -bütün i'rab hallerinde sonundaki yâ korunarak-, el-evlâ." Müennes olarak kullanılış şekilleri: "ellâi, ellâ, ellâti, ellet, elletâni, elletâ, elletânni." Müen-nesin çoğulu: "Ellâti, ellât, ellevâti, ellevât, ellevâ, ellâi, elleât

"Huve" ve "hiye"nin kullanılış şekilleri: "Huv" -sonu sakin okunarak-, huvve, hiyye. Bazıları bunun bir dördüncü kullanılış şeklinin olduğunu söylemişlerdir. O da şudur: Sonlarındaki vâv ve yâ atılarak hâ yalnız başına hu ve hi şeklinde harekeli olarak okunur.

Kürelilerin bildirdiklerine göre "lâ cereme"nin kullanılış şekilleri: "Lâ cerre, lâ zâ cereme, lâ zâ cer, lâ in zâ cereme, lâ 'an zâ cereme."

"Evet" anlamındaki: "Ne'am" kelimesinin kullanılış şekilleri: "Ne'im, ni'im" ve daha Önce geçtiği üzere Huzeylilere nisbet edilen fahfaha uygula­masında hatta kelimesinin başındaki ha'nm ayn'a çevrilerek 'atta diye o-kunmasmda olduğu gibi burada da hâ 'ayn'a çevrilerek: "Neham" diye oku­nur.

5) Arapların bazıları vakf halinde te'nis hâ'sını tâ'ya çevirirler. Buna göre: "Hâzihi emeh" ibaresindeki son kelimeyi: "Emet" diye söylerler. On­lardan bazılarının: "Yâ ehle sureti'l-Bakarat (:Ey Bakara suresi ehli yani Ba­kara suresini ezber bilenler)!" dediği duyulmuştur. Buna cevap veren kişi de: "Mâ ahfezu minhâ ve lâ âyet (:Ondan bir âyet bile ezber bilmiyorum)" demiştir. İbni Fâris'in Fıkhu'1-Luğa adlı eserinde zikrettiğinden bu uygula­ma dördüncü asırda belli bir kabileye nisbet edilen ve adlandırılmış uygu­lamalar arasında yer alıyordu. Ancak kime nisbet edildiğini tesbit edemedik.

Beşinci Kısım

Bunlar konuşmalardaki uygulamalardan veya konuşan kişinin telaffuz hatalarından ileri gelen farklılıklar arasında zikredilenlerdir. Râ ve ğayn, râ ve lâm, zâ ve zâl, sin ve sâ, şin ve sin harfleriyle okunan lafızlarda olduğu gibi. Bütün bunlar râvilerin üzerinde tereddüt ettiği şeylerdir.

Bu farklılıkların belli bir kabileye veya kişiye nisbet edildiğine dair kesin bir şey söylemezler. el-Enbâri, el-Makâmât Şerhi'nde konuşmalardaki telaf­fuz hatalarının türlerini zikretmiştir. Bu telaffuz hataları sin, kâf, kef, lâm ve râ harflerinde olmaktadır. Bazen şin'de de olabilmektedir. Sin harfindeki telaffuz hatası bunun sâ gibi okunmasıdır. Kâf'taki hata bu harfin tâ gibi okunmasıdır. Bazen de kefe çevrilmektedir. Kâf'taki telaffuz hatası bu har­fin hemze'ye çevrilmesi şeklindedir. Râ'daki telaffuz hatası ise bunun altı ayrı harften birine çevrilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Bu altı harf şun­lardır:

"Ayn, ğayn, yâ, dâl, lâm ve tâ." Ebu Hatim bu harfin hemze'ye çevril­diğinin de olduğunu söylemiştir."

Biz deriz ki: Ebu Hâtim'in söylediği garib bir şey değildir. Bağiyyetu'l-Vi'at'ta, H. 738'de vefat etmiş olan nahivci Ruknuddin bin el-Kevabi'in ter-cemesi (hayatı) kısmında râ'nın hemze şeklinde hatalı olarak telaffuz edil­diğini görmüştük.

Bazıları lâm'ı da hatalı telaffuz etmekte ve bunu tâ'ya çevirmektedirler. Bunu pelteklik olarak adlandırmaktadırlar. Hâ'nın he olarak telaffuz edil­mesini de hehhe olarak adlandırmaktadırlar. Nitekim es-Sıhah müellifi: "el-Lehs kelimesi el-Lahs'm bir diğer okunuşu veya hehhedir (tellaffuz ha­tasıdır)" demektedir." [384]

 

KUR'AN SURELERİNİN SIRALANMASI, TOPLANMASI, İNSANLARIN TEK BİR YAZILIŞ ŞEKLİ ETRAFINDABİRLEŞMELERİ, PARÇA PARÇAİNMESİNİN HİKMETİ, İLK VE SONİNEN AYETLER

 

Kur'an-ı Kerim'in Allah katından olduğunun delillerinden biri de onun yir-miüç yıllık bir süre içinde inmiş olmasıdır. Böyle parçalar halinde inmiş ol­masına rağmen bir sure içindeki ayetlerinin sıralaması ve surelerinin sırala­ması gayet mükemmel şekildedir. Sadece bu özelliği bile tek başına bir mu­cizedir. Kur'an'uı böyle parça parça inmesine rağmen bu derece mükemmel bir şekilde sıralanmış ve düzenlenmiş olması başlı basma bir mucizedir.

Kur'an-ı Kerim'in parça parça inmiş olmasının hikmetlerinden biri budur. Bunun yanısıra daha başka hikmetleri de vardır. Bunların bazılarını bu bölüm içinde göreceğiz. 'el-Esas fi't-Tefsir' adlı kitabımızda Kur'an-ı Kerim'in, Hz. Osman (r.a) mushafmdaki şekliyle mükemmel bir tarzda düzenlenmesindeki büyük mucizeyi açıklamıştık. Burada akıllara durgunluk veren bir düzen görülmektedir. Bu da, Kur'an-ı Kerim'in mevcut düzenlemesinin Allah'tan ge­len vahye dayandığı konusunda bütün şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Bu konudaki deliller çoktur. Her şeyden Önce Kur'an'uı korunmasını gerektiren bütün şartlar oluşmuştur. Bu da Yüce Allah'ın aşağıdaki ayeti kerimesinde ifade edilen mucizenin gerçekleşmesidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette bi­ziz." [385]

Nitekim Kur'an-ı Kerim, Resulullah (a.s)'tan alındığından günümüze kadar hem gönüllerde (hafızalarda) hem de satırlarda (yazılı şekilde) korunmuştur. Bundan sonra da Allah'ın dilediği vakte kadar korunacaktır. Resulullah (a.s), Kiır'an'dan kendisine vahyedilenin yazılmasını emrederdi. Aynı zamanda sa­habelerine, ezberlemeleri ve başkalarına ezberletmeleri için Kur'an'dan kendi­sine vahyedilen her parçayı öğretirdi..Resulullah (a.s) vefat ettiğinde Kur'an toplanmış değildiyse de tamamı yazılı halde bulunuyordu. Yazılı olduğu gibi aynı zamanda gönüllerde de korunuyordu (ezberlerde saklanıyordu). Hz. Ebu Bekir (r.a)'in onu bir mushaf içinde birleştirmesi Yüce Allah'ın tevfikiyle, yardımıyla olmuştur. Sonra Hz. Osman (r.a) geldi, insanları tek bir yazılış şekli etrafında birleştirdi. Böylece ümmet onun üzerinde icma' etti. Bu yazılış şekli Kur'an-ı Kerim kelimelerinin yazılışı konusunda o günden bugüne baş­vurulan yazıdır. Bununla birlikte Kur'an-ı Kerim'in düzgün okunmasıyla ilgili hizmetlere de özel bir özen gösterilmektedir.

Bütün bu konularla ilgili nasslar (rivayetler, ayet ve hadis metinleri) bu­lunmaktadır. Ayrıca ilim adamları bunlarla bağlantılı ilimler geliştirmiş ve ki­taplarında ele almışlardır. Menâhilu'l-'Irfân müellifi bu konularla ilgili olarak aşağıdaki bilgileri vermektedir:

'Menâhilu'l-'Irfân' müellifi Kur'ah-ı Kerim'in parça parça indirilmesinin sırları ve hikmetleri hakkında şöyle diyor:

"Kur'an-ı Kerim'in parça parça indirilmesinin bir çok sırrı ve pek çok hikmeti bulunmaktadır. Bunları dört ana hikmet etrafında özetleyebiliriz:

1. Resulullah (a.s)'ın zihnine iyice yerleştirilmesi ve kalbinin sağlam­laştırılması. Bu da beş yönden olmaktadır:

Birincisi: Vahyin tekrar tekrar gelmesi ve hak tarafından Resulullah (a.s)'a meleğin tekrar tekrar gelmesi Resulullah (a.s)'m gönlünü sevinçle dolduracak ve gönlünün açılmasını sağlayan bir gıpta (özenti) oluşturacaktı.

ikincisi: Parça parça indirilmesinde, Yüce Allah katından, ezberlenme­sinde, anlaşılmasında ve hükümlerinin ve hikmetlerinin öğrenilmesinde bir kolaylık vardır.

Üçüncüsü: Bu şekilde vahyin her inişinde çoğunlukla yeni bir mucize bulunmaktadır. Çünkü her inişiyle birlikte inkarcılara bu inenin bir benzerini ortaya koyabilmeleri için onlara meydan okumaktadır. Böylece onların karşı gelmekten aciz oldukları (her keresinde) ortaya çıkmaktadır.

Dördüncüsü: Bu yolla birbiri ardından hak desteklenmiş ve düşmanın bâtıl anlayışının tutarsızlığı tekrar tekrar ortaya konmuş olmaktadır. Bu şekilde hak ve doğru da tekrar tekrar ortaya konmuş olmaktadır.

Beşincisi: Resulullah (a.s) ile düşmanları arasında mücadelenin kızış­ması halinde, bu kızışmanın yol açtığı sıkıntıyı giderici bir şekilde Allah'ın O'na yardımı ortaya çıkmaktadır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İnkâr edenler dediler ki: "Bu Kur'an ona bir kerede topluca indirilmeli değil miydi?" Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için bu şekilde (ayet ayet indirdik) ve belli bir düzen üzere ağır ağır okuduk." [386]

2. Yeni yetişen bu ümmetin ilim ve amel yönünden tedrici bir şekilde yetiştirilmesi. Özet halinde verilen bu konuyla bağlantılı olarak da aynı şekilde beş mesele bulunmaktadır.

Birincisi: Ümmetin Kur'an'ı ezberlemesinin kolaylaştırılması. İkincisi: Aynı şekilde onu anlamalarının kolaylaştırılması.

Üçüncüsü: Eski sapık inançlarından, bozuk ibadetlerinden ve çirkin adetlerinden tamamen uzaklaşmalarının sağlanması için şartların oluş­turulması. Bu da söz konusu unsurlardan kademe kademe uzaklaşmala­rının sağlanması yoluyla oluyordu. Çünkü Kur'an-ı Kerim de kendilerine böyle kademe kademe, parça parça iniyordu.

Dördüncüsü: Hak inançları, doğru ibadetleri ve güzel ahlâkları tam ola­rak benimsemeleri için, yine aynı siyâsetin izlenmesi suretiyle gerekli şart­ların oluşturulması.

Beşincisi: Mü'minlerin kalplerinin sağlamlaştırılması ve kendilerine sabır ve kesin inanç silahlarının kazandırılması. Kur'an'm kendilerine böy­lece belli zaman aralıklarıyla parça parça inmesi bunu sağlıyordu. Geçmiş peygamberlerin ve elçilerin kıssalarının, onların ve onlara uyanların düş­manlarıyla ve kendilerine karşı duranlarla ilişkilerinde başlarına gelenlerin belli aralıklarla anlatılması bu söylenilen sonucun gerçekleşmesini sağlıyor­du. Yine Allah'ın salih kullarına vaadettiği yardım, ecir, destek ve imkânla­rın neler olduğunun aynı yolla bildirilmesi de aynı sonuca götürüyordu.

Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Peygamberlerin haberlerinden kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anIatıyoruz. Bunda sana hak ve mü'minlere öğüt ve uyan geldi." [387]

3.  Gelişmelerin ve birbirinden farklı yeni yeni olayların, olağan dışı hal­lerin göz önünde bulundurulması. Her yeni gelişmeyle birlikte Kur'an-ı Ke-rim'de bu gelişmeye uygun açıklama ve hüküm bildirilmiştir. Yüce Allah, kendilerine karşılaştıkları olaya uygun hükümlerini tafsilatlı bir şekilde bil­dirmiştir. Bu hikmetle bağlantılı da dört konu bulunmaktadır:

Birincisi: Kişilerin Resulullah (a.s)'a bir konuyla ilgili soru sormaları du­rumunda onların sorularına (vahiy yoluyla) cevap verilmesi.

ikincisi: Bir olayın veya gelişmenin olması durumunda hemen Yüce Al­lah'ın onunla ilgili hükmünün bildirilmesi suretiyle olayların ve gelişme­lerin değerlendirilmesi.

Üçüncüsü: Müslümanların yaptıkları hataları düzeltmeleri için hata­larına dikkatlerinin çekilmesi ve aynı anda kendilerine bunun doğrusunun ne olduğunun bildirilmesi.

Dördüncüsü: Münafıklardan olan Allah düşmanlarının durumlarının ortaya çıkarılması, onların sırlarının ve gizli hallerinin Resulullah (a.s) ve Müslümanlar için açılması.

4.  Kur'an'ın kaynağı, onun yalnız Allah'ın sözü olduğu, peygamberin ve bir başka yaratığın sözü olmasının mümkün olmadığı konusunda insan­ların bilgilendirilmesi.

Bunu surdan anlıyoruz: Kur'an-ı Kerim başından sonuna kadar okun­duğu zaman, çok tutarlı bir akışının, ince bir ifade tarzının olduğu, ayetleri­nin birbirleriyle bağlantılarının iyi olduğu, bazı surelerinin, ayetlerinin ve cümlelerinin birbirleriyle doğrudan bağlantısının olduğu görülecektir. Kur'­an-ı Kerim böyle parça parça ve uzun bir süre içinde indirilmiş olmasına rağmen bu düzen sağlanmıştır.

Kur'an-ı Kerim'in cem'i (toplanması) ve tedvini (mushaf içinde düzene konması) konusunda da ez-Zerkâni şunları söylemiştir: "Resulullah (a.s) kendisi için vahiy kâtipleri edinmişti. Kur'an'dan kendisine her ne inse o vahiy kâtiplerine bunları yazmalarını emrediyordu. Vahiyle bildirilenlerin yazılması ve kayda geçirilmesine büyük özen gösteriyordu. Allah'ın ki­tabının doğru bir şekilde yazılması, her türlü hata ihtimaline karşı ihtiyatlı davranılması ve yazılanların vahyedilene uygunluğunun kesinliğine ayrı bir önem veriyordu.

Böylece yazılanın ezberleyene yardımcı olması, kayda geçirilenin dilden dile dolaştırılanları desteklemesi amaçlanıyordu.

Bu yazıcılar sahabilerin seçkinlerindendi. Aralarında Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a), Muaviye (r.a), Ebân bin Sa'id (r.a), Hâlid bin Velid (r.a), Ubey bin Ka'b (r.a), Zeyd bin Sabit (r.a), Sabit bin Kays (r.a).ve daha başkaları vardı. Resulullah (a.s) inen vahiylerin hangi sureye ve surenin neresine yazılacağı konusunda onlara gereken bilgiyi ve­riyordu. Sonra yazılanlar Resulullah (a.s)'ın öğrettiği tarzda düzenli bir şekilde O'nun evine konuyordu. Bu düzenleme de Cibril (a.s)'in bildirdiği şekilde oluyordu. Rivayette bildirildiğine göre Cibril (a.s): "Şunu şöyle bir yere yerleştirin" diye açıklamada bulunurdu. Şüphe yok ki Cibril (a.s) de bu bilgileri şanı yüce olan Allah'tan alıyordu.

Sahabilerden -Allah hepsinden razı olsun- Resulullah (a.s)'tan kendile­rine ulaştığı miktarda Kur'an yazanlar vardı. Bunlar surelerin ve ayetlerin sırasıyla ilgili düzeni göz önünde bulundurmuyorlardı. Çünkü onlardan biri Resulullah (a.s)'a indirilmiş bir sureyi ezberliyor veya yazıyor, sonra bir seriyyeye katılıyordu. Onun bulunmadığı esnada bir başka sure iniyordu. Se-riyyeden dönmesinden sonra inen şeyleri ezberlemek ve yazıya geçirmek için uğraşıyordu. Sonra bu arada kaçırdıklarını elde ediyordu. Onları kendi­sine kolay geldiği şekilde topluyor ve inceliyordu. Bu yüzden onun yazdık­larının sırasında karışma olabiliyor, önce yazılması gerekeni sonra, sonra yazılması gerekeni önce yazabiliyordu. Sahabilerden bazıları sadece ezberle­rine güveniyor dolayısıyla Arapların neseplerini, övünç kaynakları olan gelişmelerle ilgili bilgileri ve şiirleri bir yere yazmaksızın ezberde tutmaları konusunda izledikleri metoda uyarak bir şey yazmaksızın (gelen her vahyi) ezberliyorlardı.

Daha sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)'in halifeliği dönemi geldi. Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında birtakım zorlu gelişmeler ve zor problemler ortaya çıktı. Bunlardan biri h. 12 yılında gerçekleşen Yemâme savaşıdır. Bu olayda savaş Müslümanlarla, Yalancı Müseyleme'ye uyan mürtedler (dinden dönenler) arasında gerçekleşti. Bu savaş oldukça şiddetli bir savaş oldu. Savaşta saha­belerin kurralarından ve Kur'an hafızlarından pek çok kimse şehid oldu. Bu savaşta şehid edilen hafız sahabelerin sayısı yetmişi buluyordu. Bazıları bu sayıyı beş yüze çıkarmaktadırlar. En ileri gelenlerinden biri de Huzeyfe (r.a)'nin mevlâsı (kölesi) Salim (r.a)'di. Bu durum Müslümanları endişeye soktu. Hz. Ömer (r.a) bu gelişmeyi oldukça ciddiye aldı. Dolayısıyla Ebu Bekir (r.a)'in yanma girerek durumu kendisine bildirdi ve hafızların ve kurra-ların ölmeleri veya öldürülmeleri dolayısıyla kaybolması korkusuyla Kur'an'ı toplamasını (bir mushaf haline getirmesini) teklif etti. Ebu Bekir (r.a) başlangıçta tereddüd etti. Çünkü o Resulullah (a.s)'ın yaptıklarının sınırında durmaya, ondan ileri geçmemeye büyük özen gösteriyordu. Bir ye­nilik yapmanın kendisini değiştirmeye götürmesinden yahut aslı olmayan bir şey çıkarmaya itmesinden bunun da kendisini dinin koyduğu sınırların dışına çıkma ve bid'at dairesinin içine girme durumuna sokmasından kor­kuyordu.

Ancak Hz. Ömer (r.a)'le istişare etmesinden sonra konu, maslahat açıklık kazandı ve (Hz. Ebu Bekir r.a) kendisi de ortaya atılan görüşün doğ­ruluğuna kanaat getirdi. Yüce Allah onun gönlünü (buna) açtı. Hz. Ömer (r.a)'in teklif etmiş olduğu Kur'an'ı toplama (cem1) uygulamasının bu yüce kitabı korumanın, kaybolmasına ve değiştirilmesine engel olmanın en büyük yollarından bir yol olduğunu; böyle bir uygulamanın dinin belirlemiş olduğu sınırların dışına çıkan yeniliklerden, bid'atlerden ve tutarsız ekle­melerden sayılamayacağını anladı. Aksine bu Resulullah (a.s)'ın, Kur'an'ı yazdırma, vahiy kâtipleri edinme ve ölüm hastalığında onların yazdıkla­rının tümünün kendi yanında toplanması uygulamasından çıkarılan bir hükme dayanan bir uygulama olacaktı.

İmam Ebu Abdullah el-Muhasibi, 'Fehmu's-Sunen' adlı kitabında şöyle söylemiştir:

"Kur'an-i Kerim'in yazılması sonradan çıkarılmış bir iş değildir. Çünkü Resulullah (a.s) onun yazılmasını emrediyordu. Ancak Kur'an ayetleri kâğıt parçalan, kemikler, tahta parçaları gibi çeşitli şeylerin üzerine dağmık bir halde yazılmıştı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) sadece onun bir yerden başka bir yere derli toplu bir şekilde yazılmasını emretmiştir. Bu uygulama bir kimse­nin Resulullah (a.s)'ın evinde dağınık bir halde bulduğu kâğıtları, onlardan bir şeyin kaybolmaması için, bir araya getirip iplerle birbirine bağlaması gibi bir uygulamaydı."

Hz. Ebu Bekr (r.a) bu isteğin (Kur'an-ı Kerim'in derli toplu hale getirilip kaybolmaktan ve değiştirilmekten korunması isteğinin) gerçekleştiril­mesine büyük önem verdi. Allah'ın verdiği nurla, bu işi gerçekleştirmek için de sahabilerin en seçkinlerinden olan bir adamı göreve getirmeyi uygun gördü. O kişi de Zeyd bin Sabit (r.a)'ti. Çünkü onda, Kur'an'ı toplama konu­sunda etkili olacak ve başkalarında bulunmayan birtakım özellikler bir araya gelmişti. Kur'an-ı Kerim hafızlarmdandı. Resulullah (a.s)'ın vahiy kâ­tipler indendi. Resulullah (a.s)'ın hayatının sonunda gerçekleştirilmiş olan Kur'an-ı Kerim'in son arzına (Kur'an-ı Kerim'in tamamının Resulullah (a.s) tarafından Cibril (a.s)'e arzedilmesine) şahid olmuştu. Bütün bunların ötesinde akli muhakemesinin güçlülüğüyle, kavrayış kuvvetliliğiyle, ol­dukça güvenilir, çok iyi ahlâk sahibi ve dini yaşantısı gayet düzgün biri ol­masıyla tanınıyordu. Bu konuda Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a)'le istişare etti o da uygun gördü. Zeyd (r.a) geldi. Ebu Bekir (r.a) kendisine yapmak iste­dikleri şeyi bildirdi ve bu işi yapması için teşvikte bulundu. Zeyd (r.a) başlangıçta tereddüt etti. Ancak Ebu Bekir (r.a) onun bu konudaki bütün şüphelerini gidermek için açıklamada bulunmaya devam etti. Bunun maslahat açısından gerekli olduğunu bildirdi. Sonunda o da ikna oldu ve kendi­sine teklif edilen görevi yerine getirmesinin doğru olacağı kanaatine vardı.-Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve sahabilerin ileri gelenleri de bu işe başlık edecek ve bu çok değerli projenin yerine getirilmesinde ona yardımcı olacaklardı. Bu şekilde istedikleri iş tamamlandı.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kâfirler iste­mese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır." [388]

 

Hz. Ebu Bekir (R.A.)'İn Sahifelerin Yazılmasındaki Uygulaması

 

Zeyd (r.a) Kur'an('ın toplanıp yazılması) konusunda Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a)'in kendisi için göstermiş oldukları çok ince ve sağlam bir metod uyguladı. Bu metod Allah'ın kitabı hakkında ona lâyık ihtiyatın göste­rilmesi, kesin doğruya ulaşılmasını, son derece dikkat gösterilmesini ve her şeyin kapsamlı bir şekilde araştırılmasını sağlayacak bir metoddu. Dolayı­sıyla Zeyd (r.a) kendi ezberinde olanla veya kendi eliyle yazmış olduğuyla yahut kulağıyla duymuş olduğuyla yetinmedi. Aksine kendini, her şeyi araş­tırmak ve bütün her şeyde iki kaynağa başvurmak, her ikisinde birden bulu­nanları toplamak zorunda gördü. Bu kaynaklardan biri Resulullah (a.s)'ın önünde yazılmış olanlar diğeri de insanların zihinlerinde ezber olarak tutulan­lardı. Son derece ihtiyat ve dikkat üzere hareket ederek, yazılı bir metni onun Resulullah (a.s)'ın önünde yazıldığına şehadet eden iki adil şahit bulmadan kabul etmedi.

Zeyd (r.a)'in. lâyık olduğu şekilde büyük bir özenle hazırladığı bu sahife-ler kabul gördü. Hz. Ebu Bekir (r.a) onları kendi yanında sakladı. Ondan son­ra da Hz. Ömer (r.a) yanında sakladı. Hz. Ömer (r.a)'in vefatından sonra onun kızı mü'minlerin annesi Hafsa (r.a)'nın yanında kaldı. Halife Hz. Osman (r.a) onu kendisinden isteyinceye kadar bu sahifeler Hafsa (r.a)'nın yanında kaldı. Hz. Osman (r.a) Kur'an mushafiannı yazdırma konusunda bunları esas almıştır. Hz. Osman (r.a) bu yazdırma işini tamamladıktan sonra ileride ge­leceği üzere yeniden Hafsa (r.a)'ya iade etti.

Bu sahifelerin kendilerine özel birtakım özellikleri bulunmaktadır:

Birincisi: Bunlar, daha önce metod konusunda genişçe anlatıldığı üzere araştırma ve incelemenin en ince metoduyla ve ilmi araştırmanın en sağlıklı yoluyla Kur'an'm tamamını bir araya getirmiştir.

İkincisi: Buna yalnız metni neshedilmemiş olanlar alınmıştır.

Üçüncüsü: Onun etrafında ümmet icma etmiş ve sonrakilere tevatür yo­luyla aktarılmıştır. Daha önce geçtiği üzere Berâe (Tevbe) suresinin son kıs­mının sadece Ebu Huzeyme (r.a)'nin yanında bulunabilmiş olması, bu konu­daki tevatüre zarar vermez. Burada kastedilen, onun yazılı şeklinin sadece Ebu Huzeyme (r.a)'nin yanında bulunmuş olmasıdır. Bu ise, o kısmın sahabi-lerden tevatür derecesine varacak kadar çok kimsenin ezberinde bulun­madığını göstermez. Bir çok kez söylediğimiz gibi o zaman dayanak ezber ve yazılı şekildi. Yazılı şekil kaynaklardan biri olması ve son derece ihtiyatlı davranılması, büyük dikkat gösterilmesi dolayısıyla esas alınmıştır. Vahiy metinlerinin yazılmasında kullanılan parçalarda ümmete kolaylık için olan yedi harf (yedi lehçe) şeklinin bulundurulduğu gibi bunun da aynı şekilde yedi lehçe üzere olan bütün unsurları içerdiği aklına gelmesin.[389]

 

Hz. Osman (R.A.) Zamanında Kur’an’ın Toplanması

 

Hz. Osman (r.a) zamanında fetihlerle İslâm topraklan çok genişledi. Me­deni gelişmeler ilerledi. Müslümanlar değişik şehirlere ve bölgelere dağıl­dılar. Kur'an-ı Kerim'i öğrenmeye ihtiyaç duyan yeni bir nesil yetişti. Resulul-lah (a.s)'ın yaşadığı, vahyin indiği dönemle aradaki zaman mesafesi uzadı. İslâm bölgelerinin her birinde yaşayan insanlar Kur'an-ı Kerim okumayı sa-habilerden kendi içlerinde ün salanlardan Öğreniyorlardı. Şâm (Suriye ve ci­varı) halkı Ubey bin Ka'b (r.a) kıraatiyla okuyorlardı. Küfe halkı Abdullah bin Mes'ud (r.a) kıraatıyla okuyorlardı. Diğerleri Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) kıraa-tıyla okuyorlardı. Bu yüzden harflerin telaffuzu ve okunuş tarzları konusunda aralarında bazı ihtilaflar ortaya çıktı. Bu ihtilaflar, sahabilerin Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indiğini öğrenmelerinden önce aralarında çıkan ayrılıklara ve tartışmalara benzer birtakım ayrılıklara ve tartışmalara yol açtı. Hatta in­sanların Resulullah (a.s)'ın yaşadığı dönemden uzaklaşmış olmaları ve ara­larında, kendi görüşlerini bir yana bırakıp hükmüne razı olacakları Resulullah (a.s)'ın bulunmaması sebebiyle, bu seferki ayrılıklar daha da ileri seviyedey­di.

Kıraatlar konusunda bu şehirlerde ortaya çıkan ihtilafları duyanlar, her­hangi bir sebeple toplandıklarında veya düşman karşısında cihad etmek üzere biraraya geldiklerinde duydukları şeylere hayret ediyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in okunuş tarzları konusunda ihtilafların arttığını gördükçe de hayretleri ve iti­razları artıyordu. Bu hayret onları şüphe ve tereddüde; sonra da karşılıklı suçlamalara ve tenkİdlere götürdü- Böylece fitne uyanmaya başladı.

Söz konusu şehirlerin halklarının, Kur'an-ı Kerim'in yedi harf (lehçe) üzere inmiş olmasının ne anlama geldiğini bilmediklerini de göz önünde bulundur­mamız gerekiyor. Bunu tümüyle anlayabilmeleri de kolay bir şey değildi ki ar­alarındaki ihtilafları gidermede bunu esas alabilsinler. Her sahabi kendi bu­lunduğu bölgede insanlara Kur'an'ı, onun inmiş olduğu yedi harften (lehçe­den) hangisini biliyorduysa ona göre öğretiyordu. Önlerinde de aralarında çıkan ihtilafları ve ayrılıkları gidermede başvuracakları derli toplu bir mushaf yoktu.

Bütün bu sebepler ve gelişmeler dolayısıyla, Hz. Osman (r.a) keskin görüşlülüğüyle ve doğru bakışıyla ihtilaflar çok fazla yayılmadan önüne geçmek için bir yola başvurmak gerektiği kanaatine vardı. Böylece sahabile­rin ileri gelenlerini ve içlerinden keskin görüş sahiplerini topladı. Ortaya çıkmış olan söz konusu fitnenin giderilmesi, ihtilafların önünün alınması ve bütün bu ayrılıkların durdurulması için görüşlerini istedi. Onlar da mushaflar yazılarak şehirlere gönderilmesi ve insanlara bunların dışında kalanların tümünün yakılmasının emredilmesi konusunda görüş birliğine vardılar. Bu gönderilen mushafların dışındakiler esas alınmayacak, böylece kopmalar, ayrılıklar önlenecekti. Hz. Osman (r.a) tarafından yazdırılan bu mu s hafi ar in­sanların, ihtilaflar karanlığı içinde kendilerini hidayete götüren nurları, o fitne gecesinde önlerini aydınlatan kandilleri, sözü edilen tartışmalar konusunda başvuracakları adil hakemleri ve sözü edilen hastalıktan kurtulup sağlığa kavuşmalarını sağlayacak ilaçları olacaktı. [390]

 

Hz. Osman (R.A)'ın Toplananların Kararlarını Uygulaması

 

Yaklaşık h. 24 yılının sonlarında ve h. 25 yılının başlarına doğru alınan bu kararın uygulamaya geçirilmesi için derhal harekete geçti. Mushafların yazımı için sahabilerin seçkinlerinden ve hafızalarına güvenilebilecek kuvvetli ha­fızlardan olan dört kişiyle anlaştı. Onlar da Zeyd bin Sabit (r.a), Abdullah bin Zubeyr (r.a), Said bin As (r.a) ve Abdurrahman bin Haris bin Hişâm (r.a)'dı. Bu son üçü Kureyş kabilesindendi.

Hz. Osman (r.a), mü'nünlerin annesi Hz. Hafsa (r.a)'ya (yanındaki mus-hafı göndermesi için) haber gönderdi. O da yanındaki mushafı kendisine gönderdi. Bu da Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde Kur'an'ın tamamının bir araya getirilmesi için oluşturulmuş olan sahifelerdi. Bazı rivayetlerde bildirildiğine göre mushafların çoğaltılması için görevlendirilenlerin sayısı on ikiydi. Bunlar sahabilere arzetmeden ve onlar da Resulullah (a.s)'ın, bizim bugün mushaf-larda gördüğümüz şekil üzere okuduğunu ikrar etmeden hiçbir şey yazmı­yorlardı. [391]

 

Hz. Osman (R.A)’In Mushafları Yazdırmadaki Metodu

 

Sözü edilen sahabilerin üzerinde durdukları bir husus şuydu: Onlar yaz­dıkları mushafa Kur'an'dan olduğunu kesin olarak belirlemedikleri, son arzda (Resulullah (a.s)'ın Cibril (a.s)'e Kur'an'ı son kez arzetmesinde) okunduğunu ve neshedilmemiş olduğu Resulullah (a.s)'tan sahih bir şekilde bildirilmiş olduğunu öğrenmedikleri bir şeyi koymuyorlardı.

Bu iş için görevlendirilenler birkaç mushaf yazdılar. Çünkü Hz. Osman (r.a), Müslümanların beldelerinden, kendilerine mushaf gönderilmesi üzere görüş birliği sağlanmış yerlere bunlardan birer nüsha gönderecekti. [392]

 

Hz. Osman (R.A)'In Farklı Mushafları Ve Sahifeleri Yaktırması

 

Hz. Osman (r.a) mushafları yazdırma işini bitirdikten sonra onları değişik bölgelere gönderme işlerini başlattı. Bu arada bu yazdırılanların dışında kalan ve onlara uymayan bütün mushafların ve sahifelerin yakılmasını emretti. Bu bir yönden ayrılığın kökünü kurutma amacını taşıyordu. Bir diğer yönden de Müslümanları Allah'ın kitabı konusunda tek bir çizgi üzerinde birleştirmeyi amaçlıyordu. Artık diğer yazılı metinlerin taşımadığı özellikleri taşıyan bu mushafların dışında hiç bir şey esas alınmayacaktı. [393]

 

Bu Mushafların Taşıdığı Özellikler

 

1)  Ahâd (bir veya iki kişi tarafından nakledilmiş) rivayetleri değil sadece tevatürle nakledilmiş rivayetleri içermesi.

2)  Metni neshedılmiş dolayısıyla son arzda (Resulullah (a.s)'ın Kur'an'ı Cibril (a.s)'e son okuyuşunda) okunmamış olan ayetleri içermemesi.

3)  Hz. Ebu Bekir (r.a) mushafından farklı olarak sure ve ayetleri bugün bildiğimiz şekilde sıraya koyması. Hz. Ebu Bekir (r.a) mushafında ise sadece ayetler sıraya konmuş, sureler sıraya konmamıştı.

4) Değişik kıraat lan ve Kur'an'ın indiği lehçeleri toplaması.

5) Bazı sahabilerin kendi özel mushaflarına ayetlerin anlamlarının açıklaması veya ayetin nâsih - mensuh olduğunu bildirmek için yazmış olduk­ları ve buna benzer bilgiler gibi Kur'an'dan olmayan hiçbir şeyi içermemesi.

Sahabiler Hz. Osman (r.a)'ın çağrısını kabul ettiler ve kendi mushaflannı yaktılar. Tümü Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushaflar etrafında bir­leştiler. Başlangıçta Hz. Osman (r.a)'ın mushaflarına karşı çıktığı ve kendi mushafını yakmaktan kaçındığı rivayet edilen Abdullah bin Mes'ud (r.a) bile, daha sonra Hz. Osman (r.a)'ın mushaflarının taşıdığı özellikleri ve ümmetin o mushafların etrafında birleştiğini, onların etrafında bir birlik sağlandığını gö­rünce bu tutumundan vazgeçmiş ve cemaat içinde hareket etmeyi tercih et­miştir. [394]

 

Kur'an Ayetlerinin Düzenlenmesi (Sıralanması)

 

Ümmet, Kur'an ayetlerinin bizim bugün mushaflarda gördüğümüz şekil­deki sıralamasının Resulullah (a.s)'ın Yüce Allah'tan aldığı vahye göre yap­tığı sıralama olduğu ve bu konuda kişisel görüşe yahut içtihada göre hareket etmenin mümkün olmadığı üzerinde görüş birliğine varmıştır. Cibril (a.s), Re­sulullah (a.s)'a âyetleri getirir ve her bir âyetin konacağı sure içindeki yerinin neresi olduğunu kendisine öğretirdi. Sonra Resulullah (a.s) onları ashabına okurdu. Bu görüşte olanlar bütün sahabilerin Hz. Osman (r.a) zamanında yazılmış olan mushaf etrafında görüş birliğine varmış olmalarını ve onlardan hiç kimsenin buna itiraz etmemesini delil göstermişlerdir. Üzerinde görüş bir­liğine vardıkları düzenleme vahye dayanıyor olmasaydı aralarında böyle bir görüş birliği gerçekleşmezdi. Çünkü bu konuda kişisel içtihada dayansaydı-yanlarında mushaf bulunan diğer kişiler buna muhalefet ederlerdi. Ancak on­lar kendi mushaflarını esas almamış, aksine onları ve onlardaki sıralamayı bırakmışlardır. Kendi mushaflarını esas almadıkları gibi onları yakmış ve Hz. Osman (r.a)'ın mushafına başvurarak hep birlikte ondaki sıralamayı esas almışlardır. Sonra görüşleri için, icma'ın (Hz. Osman (r.a) mushafının etra­fında görüş birliği oluşmasının) dayandığı deliller niteliğindeki rivayetleri sıralamışlardır.

Bunlardan biri Ahmed bin Hanbel ve Ebu Davud'un Huzeyfe es-Seka-fi'den nakletmiş oldukları rivayettir. Bu rivayete göre Huzeyfe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Ben Sakif'ten Müslüman olan heyetin içindeydim..." Bu rivayetin devamında daha sonra şöyle deniyor:

"Derken elçi bize dedi ki: "Kur'an'dan bir hizb (bölüm) karşıma çıktı. Onu okumadan çıkmak estemedim." Sonra Resulullah (a.s)'ın ashabına: "Kur'an'ı nasıl hizblere ayırıyorsunuz?" diye sorduk. Onlar da şöyle söy­lemişlerdir: "Biz onu üç sure, beş sure, yedi sure, dokuz sure, on bir sure, on üç sure şeklinde hizblere ayırıyoruz. Mufassallar hizbi de Kâf suresinden başlıyor Kur'an'ın sonuna kadar devam ediyor." Dediler ki: "İşte bu rivayet bugün mushaflarda görülen surelerin sıralamasının Resulullah (a.s) döne­minde mevcut olduğunu göstermektedir."

Bunlar yine görüşlerine delil olarak ayrıca Kur'an'da aynı türden olan surelerin birbiri arkasında konulmamış olmamasını gösteriyorlar. Çünkü eğer bu sıralama kişisel görüşe ve içtihada göre olsaydı bu şekilde birbirleriyle aynı nitelikte ve aynı türden surelerin arka arkaya konması gerekirdi. Ancak böyle olmamıştır. Örneğin "musebbihât" diye adlandırılan (teşbih ayetleriyle başlayan) surelerin hepsi arka arkaya konmamıştır. Oysa bunların hepsi Al­lah'ın teşbihine dair bir ifadeyle başlamaktadır. Aksine bu surelerin arasına: "Kad semi'a'llahu...", Mümtehine ve Münâfikun sureleri konmuştur. Aynı şekilde: "Tâ.Sin. Mim" ile başlayan Şuara süresiyle yine: "Tâ. Sin. Mim" ile başlayan Kasas suresi arka arkaya konmamıştır. Aksine bu ikisinin arasına her ikisinden de kısa olan bir sure, Nemi suresi konmuştur. Ebu Ca'fer en-Nehhâs da bu görüşü desteklemiş ve şöyle söylemiştir: "Tercihe uygun görüşe göre surelerin bugün görülen şekildeki sıralaması Resulullah (a.s) ta­rafından yapılmış bir sıralamaydı. Nitekim Vâile'den nakledilen, aşağıdaki ha­dis bunu göstermektedir. Bu hadise göre Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Bana Tevrat'ın yerine yedi uzun sure verildi."

Yine Ebu Bekr el-Enbâri de bu görüşü desteklemiş ve şöyle söylemiştir:

"Allah Kur'an'ı dünya göğüne indirdi ve parçalara ayırarak yirmi küsur senede indirdi. Yerine göre bir sure, ortaya çıkan bir gelişme dolayısıyla in­diriliyordu. Bir ayet bir şeyi öğrenmek isteyene cevap olarak indiriliyordu. Cib-ril (a.s) de Resulullah (a.s)'a her bir surenin, ayetin ve harfin yerini tek tek gösteriyordu. Bu itibarla Kur'an'daki sıralamanın tümü Resulullah (a.s)'tan alınmıştır. Dolayısıyla kim bir surenin yerini değiştirir, öne alır veya arkaya bırakırsa Kur'an-ı Kerim'in düzenini değiştirmiş olur."

İbni Eşteh, 'Kitâbu'l-Mesâhif te İbni Veheb'in Süleyman bin Bilâl'den ri­vayeti tankıyla bildirdiğine göre Süleyman şöyle söylemiştir:

"Rabi'a'nm: "Niye Bakara ve Ali İmran surelerini başa aldın oysa onlar­dan önce Mekke'de seksen küsur sure indirilmiştir. Bu iki sure ise Me­dine'de indirilmiştir?" diye sorduğunu duydum. O da şöyle söyledi: "Bunlar öne alınmıştır ve Kur'an onu düzenleyenin ilmi üzere düzene konmuştur. Bu insanların müdahalesinin söz konusu olmadığı ve hakkında soru sorul­mayacak bir konudur." [395]

 

Hz. Osman (R.A) Yazımına Göre Olan Mushafın Yararları

 

1.  Bir kelimenin değişik şekillerdeki okunuşuna imkân ölçüsünde delalet etmesi. Bu da yazım konusunda şu kuralın uygulanması suretiyle gerçekleş­miştir: Bir kelimenin birden fazla okunuş şeklinin olması durumunda bu ke­lime söz konusu iki kıraatin her ikisi üzere okunmasına ihtimal veren bir tarz­da yazılmıştır. Farklı kıraatlarda harflerin yazılış şekillerinin değişmesi sebe­biyle bir harfin bütün kıraatlara uygun olmaması durumunda yazım asli olmayan harfle yazılmıştır. Böylece kelimenin hem asli harfle, hem yazıldığı şekilde okunmasının caiz olduğunun bilinmesi amaçlanmıştır. Bir kelimenin asli harf üzere sadece bir kıraatinin olması durumunda kelime o harfle yazılmıştır. Bazen bir kelime tek bir şekil üzere yazılır ama onun birden fazla okunuş şekli olabilir. Örneğin: "İn hâzâni le sâhirâni (Bu ikisi ancak iki büyücüdür)" ibaresi Hz. Osman (r.a) mushafında: "İn hâdâni le sâhirâni" şeklinde yazılmıştır. Yani nokta, hareke, şedde, "in hâzâni"de geçen iki nun'da tahfif işareti, "hâzâni"deki zardan sonra elif kullanılmamıştır.

Bu ibarenin belirttiğimiz şekilde yazılması, hepsi de sahih rivayetlerle nakledilmiş dört ayrı kıraatin tümüne uygundu. Bu dört kıraat şunlardı:

Birincisi: Nafi'in kıraatında geçen "inne hâzâni" şeklinde in'in sonundaki nun'un şeddeli, hâzâni'nin ise elifli ve muhaffef okunması.

İkincisi: İbni Kesir'in kıraatındaki: "İn hâzânni" okunuşu. Yani in'deki nun şeddesiz, hâzâni'nin sonundaki nun şeddeli.

Üçüncüsü: Hafs kıraatındaki: "İn hâzâni" okunuşu. Yani her iki nun da şeddesiz ve hâzâni elifli.

Dördüncüsü: Ebu Amr kıraatındaki: "İnne hâzeyni" okunuşu. Yani "in" şeddeli ve hâzâni'deki elifin yerine yâ konması suretiyle.

2.  Değişik anlamların, açık gibi görünen bir yolla verilebilmesidir. Bunun bir örneği aşağıdaki ayeti kerimede: "Em" kelimesinin kendinden sonraki ke­limeye birleştirilmeksizin ayrı ayrı yazılmasıdır: "Em men yekunu 'aleyhim vekilâ (Yahut kim onların vekili olacak)?" [396] Bu kelime aşağıdaki ayeti kerimede de kendinden sonraki kelimeye bitiştirilerek yazılmıştır:  "Emmen yemşi seviyyen 'alâ sırâtin mustekîm (Şimdi yüzüstü yürüyen mi daha doğru gitmektedir yoksa dosdoğru bir yolda dümdüz yürüyen mi)?" [397] Bu­rada em kelimesinin mim'i kendinden sonra gelen men kelimesinin başındaki mim'e idğam, birinci ayeti kerimede em'in munkatı' olarak (yani kendinden sonraki kelimenin başındaki mim'e idğam edilmeden) yazılması bu kelimenin "bel (Peki, öyleyse)" anlamında olduğunu göstermek içindir. İkinci ayeti keri­mede em'in vasi edilmesi (ardından gelen kelimenin başındaki mim'e idğam edilerek yazılması) ise bu em'in birinci em'in anlamını taşımadığını (yani "yoksa" anlamında olduğunu) göstermek içindir.

3. "Ve's-semâe beneynâhâ bi eydin (Göğü de biz güçle bina ettik)." [398] a-yeti kerimesinde "eydin" kelimesinin bu şekilde yazilmasıyla çok ince ve Özel bir anlama dikkat çekilmek istenmiştir. Bu kelime "eyîdin" şeklinde de yazılır. Ancak yukarıdaki yazılışla Yüce Allah'ın göğü bina etmesindeki gücüne ve o gücün yaygın olarak kullanılan: "Hakkında delalette bulunulan şeyin (meb-nânın) artması, anlamın artmasına delâlet eder" kuralının sınırları içindeki güce benzemediğine işaret içindir.

Aşağıdaki fiillerin vâv'ın hazfıyla (atılmasıyla) yazılması da yine bu türdendir:

"Ve yed'u'l-insânu", "ve yemhu'Ilahu'l-bâtile", "yevme yed'u'd-dâ'", "se-ned'u'z-zebâniyeh." Bu cümlelerdeki: "yed'u, yemhu ve ned'u" fiilleri, Hz. Os­man (r.a) mu s halında sonlarındaki vâv atılarak yazılmıştır.

İlim adamlarının söylediklerine göre: "Ve yed'u'l-insânu (İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua eder.)" [399] cümlesindeki "yed'u" fiilinin sonundaki vâv'm atılmasının burada kastedilen duanın insan için kolay olduğuna delalet içindir.Yani insan hayır için koşuşturduğu gibi şer için de koşuşturur. Burada kişiye şerrin hayırdan daha yakın bir konum arzettiğinin ortaya konması söz konusudur. "Ve yemhu'llahu'l-bâtıle (Allah batılı ortadan kaldırır)." [400] cümlesinde geçen yemhu fiilinin sonundaki vâv'ın atılması bâtılın çok çabuk gittiğine ve yok olduğuna işaret içindir. "Yevme yed'u'd-dâ' (O çağmanın tanınmamış bir şeye çağıracağı gün)." [401] cümlesinde geçen yed'u fiilinin so­nundaki vâv'm atılması çağırıcınin çok çabuk çağıracağına ve buna muhatab olanların da hemen icabet edeceklerine işaret amacına yöneliktir. "Se ned'u'z-zebâniyeh (Biz de zebanileri çağıracağız)." [402] cümlesinde geçen ned'u fiilinin sonundaki vâv'm atılmasının amacı da işlemin çabuk gerçekleştirileceğine, zebanilerin de çok çabuk icabet edeceklerine ve kuvvetle yakalayacaklarına işarettir. Merâkişi'nin aşağıdaki sözü bütün bu sırları topluca vermektedir:

"Bu dört fiilin sonundaki vâv'ların atılmasının sırrı onların delalet et­tiği işlerin, eylemlerin hızla gerçekleştirileceğine, bunları yapmanın yapıcısı için kolay olacağına ve varlıklar içinden onlara muhatab olanların istenene kararlılıkla yapışacaklarına ve hızla etkileneceklerine delalettir."

4.  "Ve îtâi zi'1-kurbâ (Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara ver­meyi emreder)." [403] ayeti kerimesinde kesrenin yâ yerine yazılmasında asli harekeye işaret edilmiştir. Bu ibare normalde: "Ve îtâî zi'l^kurbâ" şeklinde (itâ'dan sonda kesreyle birlikte yâ konması suretiyle)" yazılır. Aynı şekilde Yüce Allah'ın: "Se urikum dâre'l-fâsikîrt (Size fasıkların yurdunu göstere­ceğim)." [404] sözünde damme'nin vâv yerine yazılması da bu amaca yöneliktir. Bu ibaredeki: "Urikum" kelimesi normalde kelimenin başındaki hemzeden sonra vâv konması suretiyle yazılır. Bunun gibi: "Salât ve zekât" kelimeleri­nin yazılışında da asıl harfin ne olduğuna işaret söz konusudur. Çünkü salât kelimesi lâm'dan sonra vâv konması, zekât kelimesi de keften sonra vâv konması suretiyle yazılmıştır. Böyle yazilmasıyla buralardaki elifin vâv'dan çevrilme olduğunun anlaşılması istenmiştir.

 

5.  Bazı yerlerde birtakım fasih lehçelerdeki kullanılış şekli göz Önünde bu­lundurulmuştur. Örneğin te'nis hâ'sının fethâlı tâ şeklinde yazılması, Tay lehçesine göre olan bir yazılıştır. Yine Yüce Allah'ın: "Yevme ye'ti lâ tekelle-mu nefsun illâ bi iznih (O gün gelince, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz.Onlardan kimi bedbaht kimi de mutludur)." [405] sözünde ye'ti kelimesinin sonundaki yâ atılarak yazılması Huzeyl lehçesine göre olan bir yazılış şeklidir.

7. İnsanların sadece bu Hz. Osman (r.a) mushafmın yazılışına dayanmak­la yetinmeyip Kur'an'ın okunuşunu güvenilir insanların ezberlerinden de al­maya yöneltilmeleri. Çünkü bu mushaftaki yazılış şekli telaffuzdaki incelikle­rin tamamını içermemektedir. Bu yararın iki ayrı özelliği bulunmaktadır

Birincisi: Kur'an'ın ibarelerinin okunuşu, güzelce telaffuz edilmesi, tertili-nin ve tecvidinin güzel yapılması konusunda en doğruya ulaşıp tam bir güven üzere hareket etmek gerekir. Bu ise yazılış ve şekillendirmede ne gibi kural­lara uyulursa uyulsun, mushaftaki yazılışa bakılarak yakini bir şekilde sağla­namaz. Baskıda hata olabilir, okuyucu kalkale, izhâr, ihfâ, idğâm, revm, iş-mâm ve bunun gibi tecvidle ilgili bazı kuralları yazılıştan çıkaramayabilir. Üs­telik bunların uygulanmasında bazı incelikler bulunmaktadır.

Bu yüzden ilim adamları yalnız mushaflara dayanılmasının caiz olmaya­cağına karar vermişlerdir. Aksine güvenilir bir hafızdan Kur'an'ın okunuş ve telaffuzunu ağızdan öğrenmek şarttır. Bu konuda şüphe içindeysen Rabb'in hakkı için bana söyle: Bir mushaf hangi kurallara göre yazılırsa yazılsın, sure­lerin başındaki: "Kâf, hâ, yâ, 'ayn sâd", "Hâ, mim, 'ayn, sin, kâf\ "Tâ, sin, mim" gibi ibarelerin doğru okunuşunu tam olarak verebilir mi? Aynı şekilde revm, işmâm yerlerini yazılıştan çıkarmak mümkün müdür? Örneğin Yüce Al­lah'ın: "Mâ leke lâ te'mennâ 'alâ yusuf ("Ey babamız! Ne oluyor da, Yusuf'a karşı bize güvenemiyorsun)?" sözünün yazılışından işmâm yerini çıkarmak mümkün müdür? (Burada: "Te'mennâ" diye yazılan ibarenin tecvid kurallarına göre: "Te'menunâ" şeklinde, sondaki şeddeli nun'un ayrılması ve iki nun'un arasında hafif bir damme sesi çıkarılması suretiyle okunması gerekir ki buna işmâm denmektedir. -Çeviren)

İkincisi: Rivayet senedinin Resulullah (a.s)'a kadar ulaşması. Bu da İslâm ümmetine özel bir özelliktir. Diğer ümmetlerde bu yoktur. [406]

 

Mushaftaki Kelimelerin Yazılış Şekilleri Tevkifi (Vahye Dayalı) Mıdır?

 

İlim adamlarının mushafın resmi (kelimelerin yazılış şekilleri) konusunda üç ayrı görüşleri bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu yazılış (resm) tevkifidir (yani vahye dayanmaktadır, bizzat Resulullah (a.s)'ın bildirmesiyle böyle yazılmıştır), farklı bir şekilde yazılması caiz değildir. Bu çoğunluğun görüşüdür. Buna delil olarak şunu göstermişlerdir: Resulullah (a.s)'ın vahiy kâtipleri vardı. Bizzat onlar bu şekilde Kur'an'ı yazmış Resulullah (a.s)'da onların yazdıkları şekli doğrula­mıştır (ikrar etmiştir). Resulullah (a.s)'ın yaşadığı dönemin geçmesinden sonra da Kur'an-ı Kerim bu yazılış şekli üzere korunmuş ve üzerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır.

Daha sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) aynı yazılış şekli (resm) üzere sahifelere yazdırmıştır. Daha sonra Hz. Osman (r.a) kendi hilafeti döneminde onun yazdırdığı sahifeleri esas almış, yazdırdığı mushaflarda yazıcıların çoğaltma işlemlerinde bu sahifelere dayanmalarını istemiştir. Resulullah (a.s)'ın sa-habilerinin tümü Hz. Ebu Bekir (r.a)'in uygulamasını da Hz. Osman (r.a)'ın uygulamasını da yerinde bulmuşlardır. Daha sonra bu kayıtlar tabi'ilere ve on­ları izleyenlere geçmiştir. Onlardan hiç kimse bu yazılış şekline (resme) iti­raz etmemiştir.

Telifin geliştiği, tedvin (yayın) çalışmalarının arttığı, ilimlerin geliştiği dönemde kimsenin eldeki kaynaklarda yazılı şekli değiştirip bir başka tarzda yazmayı düşündüğüne dair herhangi bir rivayet nakledilmiş değildir. Aksine Hz. Osman (r.a) mushafımn yazılış şekli sürekli itibar görmüş, Mushafların çoğaltılmasında kaynak olarak alınmıştır. Ondan ayrı hareket edilmesi ve onun dokunulmazlığının kaldırılması söz konusu değildir.

Resulullah (a.s)'ın emrettiği ve kabul ettiği bir şeyde O'na uyulmasının vâcib (farz) olduğu bilinmektedir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın.Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." [407]

Aynı şekilde sahabilerin ve özellikle râşid halifelerin çizgilerinin izlenme­si de vaciptir. Bu da 'Irbâd bin Sâriye hadisine dayanmaktadır. Bu hadise göre Resulullah (a. s) şöyle buyurmuştur:

"Sizden kim yaşarsa, pek çok ihtilaf çıktığını görecektir. Size düşen be­nim sünnetime ve benden sonraki râşid halifelerimin sünnetine yapış­maktır. Ona (bu iki sünnete) kuvvetli bir şekilde sanlın."

Bunun yanısıra hangi dönemde olursa olsun ümmet bir konu üzerinde icma1 ederse ona uymak da vaciptir. Özellikle ilk dönemlerde gerçekleşmiş icma'lara (görüş birliklerine) mutlaka uyulması gerekir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kim kendisi için doğru yol açıklık kazandıktan sonra Peygamber'e mu­halefet eder ve mü'minlerin yolundan başka yola uyarsa onu döndüğü yöne çeviririz ve cehenneme atarız. Orası ne kötü bir varış yeridir!" [408]

Mushaftaki yazıda yukarıda sözü edilen ibarelerin yazılış şekli üzerinde bir icma' (görüş birliği) sağlandığına göre bunların bırakılıp başka yazılış şek­linin tercih edilmesi caiz olmaz (yani örneğin Hz. Osman (r.a) mushafında, yukarıda üzerinde durulan ayeti kerimelerde geçen bazı fiillerin sonlarındaki vâv atılmıştır. Bu yazılış şekli bırakılarak o fiillerin vâv'lı yazılması doğru ol­maz. Buna benzer kelimeler için de aym durum söz konusudur -Çeviren)

İkinci Görüş: Mushaftaki yazılış şekli (resm) tevkifi değil ıstılahidir (yani vahiyle öyle yazılması bildirildiğinden değil o zamanın yazım kurallarının ge­rektirdiği şekilde yazılmıştır). Dolayısıyla (okunuşta bir değişikliğe yol aç­maması şartıyla) farklı şekilde yazılması da caizdir (yani örneğin salât keli­mesinin vâv'la değil de elifle yazılması caizdir -Çeviren).

İbni Haldun, 'Mukaddime'sinde bu görüşü tercih etmektedir. Kadı Ebu Bekr de el-İntisâr adlı eserinde bu görüşü savunmaktadır.

Üçüncü görüş: Bu görüş et-Tibyân müellifinin üzerinde durduğu görüştür. Bunun açıklaması da şöyledir:

Mushaf'ın yazılışı insanların, hecelerin yazılışı konusunda geliştirmiş ol­dukları şekillere göredir. Doğulular kelimelerin karıştırılması ihtimalinden uzak olması dolayısıyla bu şekli tercih etmişlerdir. Batılılar da İmam Malik'in bu konudaki görüşü dolayısıyla bu yazılışı korumuşlardır. Rivayete göre: "Mushafın insanların, hecelerin yazımı konusunda geliştirdikleri şekil üzere yazılması caiz midir?" diye sorulmuş o da: "Hayır. Ancak ilk yazılış şekli üzere olursa hariç" demiştir. el-Burhân'da şöyle denmektedir: "Ben de­rim ki: "Bu ilk yüzyılda idi. O zaman ilim canlı ve ayakta idi (yani insanlar Kur'an'ı-aynı zamanda ezberlerine yerleştirmişlerdi. Dolayısıyla yazıya baka­rak ibareleri karıştırmıyorlardı. Her ibarenin doğru okunuşunu biliyorlardı. -Çeviren). Ama bugün ibarelerin karışmasından endişe edilmektedir. Bu yüzden Şeyh 'Izzuddin bin Abdüsselâm şöyle söylemiştir: "Bugün musha-fın, imamların ıstılahları üzere olan ilk yazılış şeklinden başka bir şekilde yazılması caiz olmaz. Ki; bilgisizler tarafından bir değiştirme yapılmasın. Ancak bunun mutlak şekilde uygulanması uygun olmaz. Ki; ilim derslerini aksatmasın. Geçmiştekilerin yerleştirmiş oldukları bir şey, bilgisizlerin bilgi­sizliklerinden dolayı terkedilemez. Yeryüzünde Allah'tan gelen hüccet üzere hareket edenler her zaman olacaktır." [409]

 

Bir Açıklama

 

Mushaflann yazımında Hz. Osman (r.a) resminin (yazımının) göz önünde bulundurulması gerekir. Çünkü .bütün kıraatların dayanağı onda mevcuttur. Aynı zamanda o Resulullah (a.s)'tan ve sahabilerinden rivayetle nakledilmiş­tir ve ümmet onun üzerinde icma etmiştir.

Ancak normal yazımlarda ve alelade kitaplarda Kur'an'dan olan bazı iba­relerin ve cümlelerin, çağımızda yaygm şekilde kullanılan imlâ üzere yazılma­sında bir sakınca yoktur. [410]

 

Mushafların Sayısı

 

Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushafların sayısının ne kadar ol­duğu konusunda ihtilaf edilmiştir. İbni Aşir onların sayısının altı olduğu riva-- yetini doğru görmüştür. Bunların biri Mekke, biri Şâm, biri Basra, biri Küfe, ikisi de Medine için yazdınlmıştı. Medine için yazdırılanların biri geneldi Hz. Osman (r.a) onu yazıldığı yerden alıp'hilafet makamına götürmüştü. Birini de kendine özel olarak saklıyordu ki bu "imâm" olarak adlandırılmıştır.

Zehebi ve Suyuti bu mushafların sayısının beş olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Belki onlar bu beş sayısıyla "imâm" diye adlandırılan mushafın dışında kalanları, kasdetmişlerdir. Bu durumda bunlarla öncekiler arasındaki ayrılık sadece lafzi olur.Bir diğer görüşe göre bu mushafların sayısı sekizdir. Bunlardan beşi ü-zerinde görüş birliği sağlanmış olanlardır. Onlar da: Küfe, Basra ve Şâm mus-haflarıyla, Medine'nin özel mushafı ve Medine'nin genel mushafıdır. Üzerinde görüş ayrılığı olan üç mushaf ise Mekke, Bahreyn ve Yemen mushaflandır. Bunun yamsıra Hz. Osman (r.a)'ın Mısır'a da bir mushaf gönderdiği söylen­miştir.

Yazılan mushafların sayısının altı olduğu görüşünün en doğru görüş ol­ması ihtimali kuvvetlidir. Ancak ortaya çıkan sonuç şudur: Hz. Osman (r.a) o zaman ümmetin ihtiyacını görecek ve aralarında birlik oluşmasını sağlayacak miktarda mushaf yazdırmıştır. [411]

 

Hz. Osman (R.A) Mushafları Nasıl Gönderdi

 

Kur'an'ın aktarılması güvenilir insanların ezberlerinde olanın öğrenilip alınması şeklinde oluyordu. Onlar da aynı şekilde güvenilir kimselerden alıyorlardı. Bu şekilde Resulullah (a.s)'a kadar ulaşan bir silsileyle Kur'an ak­tarılıyordu. Bu uygulama bugün hâlâ devam etmekte olan bir uygulamadır. Bu yüzden Hz. Osman (r.a) da öncelikle kendilerine güvendiği bazı hafızlar seç­miş ve onları çeşitli İslâm bölgelerine göndermiştir. Sözü edilen mushafları ise işi sağlama bağlamada, Kur'an'ın okunuşunu belgelendirmede ve Müslü­manların birliğini sağlamada başvurulacak temel kaynaklar olarak değer­lendirdi. Her bir bölge için yazdırdığı mushafı çoğunlukla ve genelde kıraatim benimsediği biriyle gönderiyordu. Daha sonra tabiiler, sahabilerden nakledi­yorlardı. Böylece her bir şehirin halkı kendilerine gönderilen mushaftan, Kur'an-ı Kerim'in okunuşunu Resulullah (a.s)'ın ağzından almış sahabilerden öğrenerek okuyorlardı. Tabiiler bu konuda Kur'an'ı Resulullah (a.s)'ın ağ­zından almış olan sahabilerin yerlerine geçtiler. Daha sonra bazı kimseler özellikle kıraat, Kur'an okumayı öğrenme ve onun okunuşunu doğru bir şe­kilde aktarma işiyle meşgul olmaya başladılar. Böylece bu alanda önder kim­seler konumuna geçtiler. İnsanlar Kur'an'ı öğrenmek için onlara gidiyor ve on­lardan Kur'an'ın okunuşunu alıyorlardı. Bu önderlerin her birinin oturduğu bel­denin halkı Kur'an'ı onun okuduğu şekilde öğrendiler ve onların rivayetlerine dayandılar. Bu sebeple kıraatlar onlara nisbet edilir oldu. İslâm ümmeti bu mushaflarda olanların doğruluğu üzerinde icma1 etmiştir ki; bu ümmet hata üzere birleşmekten (icma1 etmekten) korunmuştur. Ümmet aynı şekilde gerek fazlalık, gerek eksiklik ve gerekse değişiklik içermek suretiyle, söz konusu mushaflara uymayanların tümünü terketmek üzere birleşmiştir. Çünkü bun­ların Kur'an'dan olduğu onların nezdinde, tevatüre dayalı bir şekilde kesinlik kazanmamıştır. [412]

 

Tecvid Ve Yazımın Geliştirilmesi Döneminde Mushaflar

 

Bilindiği kadarıyla Hz. Osman (r.a) mushafi noktalı değildi. Bu ise bir ke­limenin mümkün olan değişik kıraatlar üzere okunabilecek şekilde kalması demekti.

Tarihçiler bu konularda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazılarına göre noktalama işlemi İslâm'dan önce vardı. Ancak mushaflarda bilinerek noktalar konmamıştır. Bir görüşe göre de o dönemlerde harflere nokta konmuyordu. Ancak daha sonra Ebu'l-Esved ed-Dueli'nin bu işi başlatmasıyla birlikte harf­lere nokta konmaya başlandı.

Bu görüşlerden hangisi doğru olursa olsun ortada bir gerçek var: O da mushafların noktalanması işlemi ancak halife Abdulmelik bin Mervân za­manında başlatılmış olduğudur. O, İslâm topraklarının genişlediğini, Araplarla Arap olmayanların birbirine karıştığını, Arapçayı bilmeyenlerin bu dilin sağlıklı ya-pısını bozduğunu bunun sonucunda insanların mushafları doğru şekilde okumakta zorluk çekmeye başladıklarını ve ibarelerini birbirine karıştırdıklarını gördü. Özellikle avam kesimini oluşturanlar mushaflardaki harflerin ve kelimelerin noktasız bir şekilde doğru okunuşunu tesbit etmekte çok zorluk çekiyorlardı. Bu durumu gören Abdulmelik bin Mervân keskin an­layışıyla bir çözüm arayışına girdi. Haccac'a bu ciddi meselenin üzerinde dur­masını emretti. Haccac mti'minlerin emirinin isteği gereğince bu problemi çözebilecek iki kıymetli adamı yanına çağırdı. Bunlar Nasr bin Asım el-Leysi ile Yahya bin Ya'mer el-'Advâni'ydi. Her ikisi de çağrıldıkları işte ehil ve kab­iliyet sahibi kişilerdi. Hem ilim hem amel sahibi, salih ve verâ ehli insanlardı. Bunun ya-nısıra dil kuralları ve Kur'an'ın okunuş tarzları üzerinde bilgi sahi­biydiler. Aynı zamanda her ikisi de Ebu'l-Esved ed-Dueli'den ders almış ilim öğren-mislerdi.

Bu iki ilim adamına Allah rahmet eylesin. Onlar sözü edilen çalışma­larında başarıya ulaştılar ve mushafı şerifi ilk kez noktaladılar. Birbirine benzeyen bütün harflerine nokta koydular. Bir harfe konan noktanın üçten faz­la olmamasına dikkat ettiler. Daha sonra bu uygulama insanlar arasında yaygınlaştı. Onların bu çalışmalarının mushaftaki ibarelerin karıştırılmasının ve yanlışlar yapılmasının önüne geçilmesinde büyük etkisi olmuştur.

Mushafı ilk kez noktalayan kişinin Ebu'l-Esved ed-Dueli olduğu da söylenmiştir. Yine bir rivayete göre İbni Sirin'in noktalanmış bir mushafı vardı. Bu mushafı da Yahya bin Ya'mer noklamıştı. Bu rivayetlerin arası şu şekilde birleştirilebilir: Mushafı ilk noktalayan kişi Ebu'l-Esved ed-Dueli'dir. Ancak o bunu kişisel bir çalışma olarak gerçekleştirmiştir. Daha sonra İbni Şirin bu işi yapmıştır. Ancak mushafı resmi olarak ve genel mahiyette ilk kez noktalattıran kişi Abdulmelik bin Mervan'dır. Onun bu uygulaması insanlar tarafından ilgi görmüş ve yaygınlık kazanmıştır, İnsanlar Kur'an'ın ibarelerini birbirine karıştırmaktan kurtulmak ve okumadaki güçlükleri ortadan kaldırmak için bu uygulamadan yararlanmışlardır.

Tarihçilerin ortak görüşlerine göre Araplar ilk dönemlerinde harflere ve kelimelere hareke koymadıkları gibi hareke diye bir şey bilmiyorlardı. Çünkü dillerini sağlıklı bir şekilde bilmeleri, akıcı bir şekilde kullanabilmeleri, ifadele­ri düzgün söyleyebilmeleri dolayısıyla böyle hareke kullanma ihtiyacı duy­muyorlardı. Ancak Arapça'yı hiç bilmeyen toplumlar da dahil olmak üzere değişik toplumlar İslâm'a girince Kur'an dili açısından endişeye yolaçan bir bozulma ortaya çıktı. Hatta rivayette bildirildiğine göre Ebu'l-Esved ed-Dueli bir kişinin, Yüce Allah'ın: "Enne'llâhu berî'un mine'l-muşrikine ve resuluh" [413] sözünü: "Enne'llâhu berî'un mine'l-muşrikine ve resulih" şeklinde okuduğunu duymuştur. (Bu İbare: "Enne'llâhu berî'un mine'l-muşrikine ve resuluh" şeklinde okunursa: "Allah ve Peygamber'i Allah'a ortak koşanlardan uzak­tırlar" anlamına gelir. Ancak: "Enne'llâhu berî'un mine'l-muşrikine ve re­sulih" şeklinde okunursa: "Allah, Allah'a ortak koşanlardan ve Peygambe­rinden uzaktır" anlamına gelir -Çeviren)

Ebu'l-Esved bu korkunç hata karşısında hayret içinde kalır ve: "Şanı yüce olan Allah, Peygamberinden uzak olmaktan beridir" der. Sonra Basra valisi Ziyad'a gider ve kendisine: "Ben senin istediğini kabul ediyorum" der. Ziyad daha önce ondan, insanların Allah'ın kitabındaki harflerin okunuşlarını anlam­alarını sağlayacak birtakım işaretler koymalarını istemiş ancak o bunu kabul etmekte yavaş davranmıştı. Ancak söz konusu olayla karşılaşınca işi ciddiye almıştır.

Yaptığı çalışmalar sonunda fetha işaretini harfin üzerine bir nokta, kesre işaretini harfin altına bir nokta, damme işaretini de harf araşma bir nokta şeklinde koymayı, sükun işareti olarak da iki nokta koymayı kararlaştır-dı.(Arapça sesli harfleri yazıda gösterilmeyen dillerdendir. İnsanlar dil kural­larına göre bir sessiz harfe nasıl ses verilmesi gerektiğini kendileri tesbit ederler. Ancak Arap olmayanlar veya Arapçayı bilmeyenler dil kurallarını bil­mediklerinden sessiz harflere verilecek sesleri belirlemekte güçlük çekmekte dolayısıyla yanlış sesler çıkarmaktadırlar. Örneğin yukarıdaki cümlede: "Resuluh" kelimesinin Iâm'ının dammeli yani "u" sesiyle okunmasının gerek­tiği cümlenin anlamına bakılarak kolayca tesbit edilebilir. Çünkü dil kuralları bunu gerektirmektedir. Ama bir okuyucu cümlenin anlamını bilemeyince yanlış bir ses çıkarmakta, dolayısıyla anlam hemen değişmektedir. İşte yabancıların bu sessiz harflere verilecek seslerin neler olması gerektiğini bile-bilmeleri için harekeler icad edilmiş ve bunlar harflerin altına veya üstüne bel­li işaretler şeklinde konmuştur. Fetha harekesi sessiz harfe e veya a sesi ka­zandırır. Kesre harekesi i sesi, damme harekesi de u sesi kazandırır. Arapçada "ı, o, ö ve ü" sesleri yoktur. Türkçe'de bazıları Kur'an okurken bazı harflere "ü" sesi vermektedirler. Bu yanlış bir okuyuştur, Arap dilinin telaffuz kurallarına aykırıdır. - Çeviren).

İnsanlar hemen onun metodunu benimsediler. Daha sonra zaman uza-ymca işi daha da geliştirdiler ve yeni işaretler buldular. Böylece şeddeli (çift) okunan harf için yay şeklinde bir işaret koydular. Vasi elifi için kendinden önceki harfin okunuş şekline göre üstüne, altına veya arasına bir yuvarlak koydular. Uygulama böyle devam etti. Sonra Abdulmelik bin Mervân konuyu ele aldı ve keskin anlayışıyla (aynı yazılıp farklı telaffuz edilen) harflerin bir­birinden ayırdedilmesi gerektiğini düşündü. Bunun için de harflerin üstüne ve altına nokta konması yolunu seçti. Bu durumda daha önce hareke vs. ama­cıyla konmuş olan noktaların şekillerinin değiştirilmesi zorunlu oldu. Böylece fetha, kesre, damme ve sükun için bizim bugün kullandığımız yeni işaretler tesbit edildi. Böyle bir değişiklik yapması zorunluydu. Çünkü daha önce kon­muş olan noktalar aynen korunup sonra harflerin tanınması için yeni noktalar konmuş olsaydı bütün bu noktalar birbirine karışacak ve iş yine zorlaşacaktı. Belirttiğimiz uygulama ile iki türü (yani harf noktalarıyla, hareke vs. türünden olan işaretleri) birbirinden ayırdı. Ne kadar da güzel yapmış! [414]

 

Mushafın Noktalanmasının Ve Harekelenmesinin Hükmü

 

İlim adamları ilk yüzyılda mushafın noktalanmasını ve harekelenmesini mekruh görüyorlardı (hoş karşılamıyorlardı). Böyle düşünmeleri onların Kur'an'ın aynen mushafta yazıldığı şekilde okunmasına son derece özen göstermelerinden ve bu uygulamanın bir değişikliğe yol açacağından endişe duymalarından ileri geliyordu.

Bu anlamda Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediği rivayet edil­miştir:

"Kur'an'ı saf haliyle saklayın ve ona bir şey karıştırmayın."

İbni Sirin'den rivayet edildiğine göre de o noktaların, başlama işaretle­rinin, bitiş işaretlerinin ve benzerlerinin konmasını hoş kasılamazdı.

Ancak zaman değişti ve Müslümanlar mushafı yine aynı sebepten dolayı yani Kur'an'ın mushafta yazıldığı üzere doğru okunuşunu korumak amacıyla ve noktasız harekesiz kalmasının okunuşta değişikliğe sebep olabileceği kor­kusuyla noktalamak ve harekelemek zorunda kaldılar.

Buna göre artık mushafın noktalanmasının ve harekelenmesinin mekruh bir yarımın kalmadığı akla yatkın bir düşüncedir. Hatta bunun mekruh olduğu görüşünün yerini noktalama ve harekelemenin vâcib ya da müstehab olduğu görüşü almıştır. Bu da bir hükmün sebebinin değişmesiyle bağlantılı olarak değişeceği, sebebin ortadan kalkmasıyla kalkacağı, sebebin ortaya çıkmasıy­la hükmün de gereklilik kazanacağı esasına dayanmaktadır.

Nevevi, 'et-Tıbyân' adlı kitabında şöyle söylemiştir: "İlim adamları şöyle söylemişlerdir:

"Mushafın ^noktalanması ve harekelenmesi müstehabdır. Bunun amacı onun dil hatalarından korunmasıdır. eş-Şa'bi ve en-Neha'i'nin bunu mek­ruh görmelerine gelince: Onlar kendi zamanlarında değişikliğe yol açabi­leceği kork'usuyla bunu mekruh görmüşlerdir. Bugün artık bu korku kal­mamıştır. Dolayısıyla bu uygulamanın sonradan çıkarılma olması sebebiyle engel olunması gerekmez. Bu sonradan çıkan işlerin güzel olanlanndandır. Dolayısıyla ilimlerin sınıflandırılması, medreseler ve tekkeler açılması ve bu türden yeniliklerde olduğu gibi bu yeniliğe de engel olunmaması gerekir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir." [415]

 

Kur'an'ın Cüzlere (Bölümlere) Ayrılması

 

Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushaflarda nokta ve hareke bulun­madığı gibi bizim bugün kullandığımız şekilde cüzlere ayırma da yoktu. Ara­dan zaman geçince insanlar mushaflar konusunda çeşitli uygulamalar geliş­tirmeye ve farklı değerlendirmelere göre mushafı bölümlere ayırmaya başla­dılar. Bazıları mushafı otuz bölüme ayırdı ve her bir bölüme cüz adını verdiler. Buna göre cüz kelimesi mutlak olarak kullanıldığında herhangi bir bölümden başka bir şey akla gelmiyordu. Örneğin biri: "Kur'an'dan bir cüz okudum" dediğinde dinleyenin aklına onun mushafın bölümlerini oluşturan otuz cüzden herhangi birini okuduğu geliyordu. Reb'aları ortaya çıkaranlar da bu yolu izle­mişlerdir. Onlar Kur'an'ın her bir cüzünü ayrı bir bölüm halinde basmış, Kur'an'ın tamamını içeren otuz cüzü birarada toplayan takıma da reb'a adını vermişlerdir. Bunun yamsıra müstakil cüzler de basılmakta ve gerek medres­elerde okuyan gerek daha başka yerlerdeki küçük çocukların ellerinde bu cüzler görülmektedir.

İnsanlardan bazıları da her bir cüzü iki hizbe ayırmışlardır. Bunun yanısıra bazıları da her bir hizbi dört bölüme ayırmış ve bölümlerin her birine rub' (dörtte bir hizb) adım vermişlerdir.

Bazıları da her beş âyet için hams kavramı ortaya çıkarmışlardır. Aşr keli­mesi de her on âyet için kullanılmaktadır. Bir aşırın tamamlanmasıyla ikinci bir hams tamamlanmış olduğundan bundan sonra gelen kısım hakkında yeni­den hams kelimesini kullanmaktadırlar. Bu şekilde her beş ayet için hams, her on ayet için aşr kelimesini kullanarak surenin sonuna kadar devam et­mektedirler. Hams'ların başlarına bunu belirtmek için "kha" harfinin kafasını, aşrların başına da 'ayn harfinin kafasını koymaktadırlar. Bazıları her ayetin başına o âyetin surenin kaçıncı âyeti olduğunu belirten rakamlar koymak­tadırlar. Yahut rakamsız olarak âyet başını gösteren işaretler koymak­tadırlar. Bazıları da surelerin başlarına o surenin adını, kaç âyet olduğunu, Mekki mi Medeni mi olduğunu bildiren ve buna benzer bilgiler içeren birtakım başlıklar koymaktadırlar.

İlim adamları bu konuda geniş açıklamalar yapmışlardır. Bazıları bunları kerahetle birlikte caiz görürken diğer bazıları kerahetsiz olarak caiz görmek­tedirler. Ancak amaç Kur'an'dan yararlanmayı kolaylaştırma olduktan sonra mesele kolaydır. Kur'an'm ayetleri ve ibareleri birbirine karıştırılmadıktan, Kur'an'ın asıl metnine bir şey ilave edilmedikten sonra bir zorluk yoktur.

"Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir." [416]

 

Konu İle İlgili Rivayetler Cibril (A.S.)'İn Kur'an-I Kerimi Resulullah (A.S.)'A Son Arzı (Okuması)

 

2474-Bezzâr, Semure (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [417]

"Kur'an-ı Kerim, Resulullah (a.s)'a üç kere arzedildi. Bizim okuyuşu­muzun son arza göre olduğu sanılmaktadır."

Ravi dedi ki: "Bizim okuyuşumuzun son arza göre olduğu sanılmak­tadır" sözünün bu hadiste mi yoksa başkasında mı geçtiğini bilmiyorum.  [418]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, Kur'an'ın sıralamasının Resulullah (a.s)'ın Cibril (a.s)'den onun da Allah'tan aldığı vahye göre olduğuna delalet etmektedir. 'el-Esâs fi't-Tefsir' adlı kitabımızda Kur'an'm sıralamasının sırlarından, sadece bunun bile tek başına Kur'an-ı Kerim'in ve bu dinin büyük mucizelerinden olduğundan söz etmiştik.

 

2475-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [419]

"Resulullah (a.s) insanların en cömerdiydi. En çok da Cibril (a.s)'in ken­disiyle buluştuğu Ramazan ayında cömert olurdu. Cibril (a.s) O'nunla Ra-mazan'ın her gecesinde buluşur, kendisine Kur'an'ı öğretirdi (müdârese ederdi). Resulullah <a.s), Cibril (a.s) kendisiyle buluştuğu zaman, estirilen rüzgârdan daha cömert olurdu."

Benzer bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Cibril (a.s) Ramazan çıkıncaya kadar O'nunla Ramazan'ın her gecesinde buluşurdu. Resulullah (a.s) bu zaman ona Kur'an'ı arzederdi." [420]

 

2476-Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [421]

"Kur'an, Resulullah (a.s)'a her sene bir kere arzedilirdi. Vofat ettiği yıl ise iki kere arzedildi."

"Kur'an,, Resulullah f"i.s)'a her sene bir kere arzedilirdi" sözü iki farklı şekilde rivayet edilmiştir. Birincisi burada olduğu gibi meçhul sigasıyladır. Bazı rivayetlerde ise fiil ma'lum sigasıyla rivayet edilmiştir. Bu durumda fail hazf edilmiş olmaktadır ki o zaman kastedilen fail Cibril (a.s)'dir. (Yani cümlenin anlamı bu durumda şöyle olur: "(Cibril a.s) Kur'an'ı Resulullah (a.s)'a her sene bir kere arzederdi.") [422]

 

Bir Açıklama

 

Cibril (a.s) tarafından Kur'an'ın Resulullah (a.s)'a Öğretilmesi (müdâre-sesi) ve Cibril (a.s)'in Resulullah (a.s)'a Kur'an'ı arzetmesi Kur'an'ın sırala­masının tevkifi olduğunu (vahye dayandığını) gösteren hadiselerdir. Çünkü müdârese ve arz, belli bir sıraya uyulmasını gerektirmektedir.

 

Kur'an'ın Toplanması

 

2477-Buhari, Zeyd bin Sabit (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [423]

 

"Hz. Ebu Bekir (r.a), Yemâme halkıyla çarpışmaya girildiği sırada bana bir adam gönderdi. Hz. Ömer (r.a) de onun yanında oturuyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a) şöyle söyledi:

"Hz. Ömer (r.a) bana geldi ve: "Yemâme'deki çarpışmada Kur'an ha­fızlarından bir çoğu öldürüldü. Ben her çarpışmada böyle Kur'an hafız­larının çoğunun öldürülmesinden korkuyorum. Böylece içimizden pek çok kurra (Kur'an hafızı) gidecektir. Ben, Hz. Kur'an'm cem' edilmesini (toplan­masını) emretmeni uygun görüyorum" dedi. Ben Ömer (r.a)'e: "Resululiah (a.s)'m yapmadığı bir şeyi ben nasıl yaparım?" dedim. O ise: "Vallahi bu hayırlı bir iştir" dedi. O, bu konuda sürekli bana başvurmaya devam etti. So­nunda Yüce Allah, Hz. Ömer (r.a)'in gönlüne verdiği düşünceyi benim gön­lüme de verdi ve bu konuda ben de Hz. Ömer (r.a) gibi düşünmeye başla­dım."

Hz. Ebu Bekir (r.a) bunun ardından bana şöyle söyledi:

"Sen genç ve akıllı bir adamsın. Biz senin geçmişinde bir kötülük gö­remiyoruz. Resululiah (a.s) için vahyi yazıyordun. Artık sen Kur'an'i araştır ve onu topla."

Zeyd dedi ki:

"Vallahi eğer bana dağlardan birini yerinden alıp başka bir yere taşımamı emretmiş olsaydı benim için Kur'an'ı toplamam konusunda vermiş olduğu emirden daha ağır gelmezdi. Ben kendilerine: "Siz Resululiah (a.s)'ın yap­mamış olduğu bir şeyi nasıl yaparsınız?" diye sordum. Hz. Ebu Bekir (r.a): "Vallahi bu hayırlı bir iştir" dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a) bu konuda sürekli bana başvurmaya devam etti. -Bir başka rivayette: "Hz. Ömer (r.a) bu konuda sürekli bana başvurmaya devam etti" denmektedir.- Sonunda Yüce Allah, Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a)'in gönlüne verdiği düşünceyi benim gönlüme de verdi. Böylece deri, kâğıt vs. parçalarına, hurma yapraklarına ve beyaz taşlara yazılmış olan Kur'an parçalarını, aynca insanların ezberlerinde olanları araştırıp toplamaya başladım. Tevbe suresinin son kısmını da Hu-zeyme (r.a) -veya ensardan Ebu Huzeyme (r.a)-'nin yanında buldum. Bunu ondan başka kimsenin yanında bulamadım. Bu da Tevbe suresinin son kısmını oluşturan şu âyetlerdir:

"Size içinizden, sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelen, size oldukça düşkün, mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli olan bir Peygamber gel­miştir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter. O'ndan başka iîah yok­tur. Ben O'na güvendim. O, Büyük Arş'm Rabbidir". [424]

Bu sahifeler Hz. Ebu Bekir (r.a) vefat edinceye kadar onun yanında kaldı.

Daha sonra vefat edinceye kadar Hz. Ömer (r.a)'İn yanında kaldı. Daha sonra da Hz. Ömer (r.a)'in kızı Hafsa (r.a)'nın yanında kaldı."

 

2478-İbni Huzeyme, Alkame (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Ömer (r.a)'e tanıdığı bir adam geldi ve şöyle söyledi: [425]

"Ey mü'minlerin emiri! Ben Kufe'den geldim ve orada mushafları ken­di ezberinden yazdıran bir adam bıraktım (yani geldiğim yerde böyle bir adam bulunmaktadır)."

Hz. Ömer (r.a) bu işe sinirlendi, köpürdü. Hatta bineğin iki yanı arasını dolduracak gibi oldu (yani nerdeyse bineğine atlayıp yola koyulacak gibi oldu -Çeviren). "Söyle bakalım kimmiş o?" diye sordu. Adam: "Abdullah bin Mes'ud (r.a)" dedi. Bunun üzerine hemen siniri yatışmaya ve rahatlamaya başladı. Derken tekrar eski haline döndü ve şöyle söyledi:

"Yazık sana! Ben ondan daha çok buna lâyık birinin kaldığını bilmiyo­rum. Sana bu husustan söz edeceğim. Resulullah (a.s) devamlı Hz. Ebu Be­kir (r.a)'in yanında geceleri sohbet ederdi. Tabii Müslümanların meselele­rinden bir mesele üzerinde sohbet ederdi. Yine bir gece benim de kendisiyle beraber olduğum sırada onunla sohbete başladı. Bu sırada Resulullah (a.s) dışarı çıkıp yürümeye başladı. Biz de O'nunla birlikte dışarı çıktık. Bir de Mescid'de namaz kılan bir adamla karşılaştık. Resulullah (a.s) durup onun Kur'an okumasını dinlemeye başladı. Biz adamı tanıyacak gibi olunca Resu­lullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim Kur'an'ı indiği gibi taze haliyle okumaktan hoşlanırsa Ummu Abd'ın oğlunun (yani Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un) okuyuşuyla okusun."

Sonra adam oturup dua etmeğe başladı. Resulullah (a.s) da: "İste, iste­diğin verilir" demeğe başladı ve bu sözü iki kere tekrarladı. Ben: "Sabah­leyin erkenden onun (yani Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un) yanına gidip ken­disine bunun müjdesini vereceğim" dedim. Ertesi sabah kendisine müjdeyi vermek üzere yanma gittim. Bir de baktım Hz. Ebu Bekir (r.a) benden Önce yanına giderek müjdeyi vermiş. Vallahi hiç bir hayırda ben onu geçemedim. Her ne olduysa o beni geçti."

Bu, Ebu Mesa el-Eş'ari (r.a)'nin hadisidir (yani onun nakletmiş olduğu bir hadistir). Ancak o: "Köpürdü" dememiştir. Silm bin Cunâde: "Çok geç­meden siniri yatıştı" ifadesini kullanmış, yine: "Arafat'ta vakfede olduğu sırada" demiştir. (Resulullah (a.s)'ın Hz. Ebu Bekir (r.a)'le geceleri sohbet etmesi hakkında) "sürekli" ifadesini kullanmamıştır. (Resulullah (a.s)'ın Ab­dullah bin Mes'ud (r.a)'un Kur'an okumasını dinlemesi hakkında) "yes-me'u" yerine "yestemi'u" demiştir (burada ikisi de aynı anlama gelir). (Hz. Ömer (r.a)'in: "Ben: "Sabahleyin erkenden ..." sözü hakkında) "Hz. Ömer (r.a) dedi ki" ibaresini kullanmıştır. [426]

 

Bir Açıklama

 

Bu iki rivayet, Kur'an'ın cem'inin (toplanmasının) Resulullah (a.s)'ın ö-nünde yazılanların toplanması demek olduğunu göstermektedir. Çünkü Hz.Ömer (r.a)'in, Kur'an'ı sadece kendi ezberine dayanarak insanlara yazdırdığı bildirilen kimseye sinirlenmesi bunu gösteriyor. Hz. Ömer (r.a)'in sinirlerinin yatışması ancak bu yazdırma işini Kur'an'ı çok iyi bilen ve düzgün okuyan bi­rinin yaptığını öğrenmesinden sonra gerçekleşmiştir. [427]

 

Hz. Osman (R.A)'In İnsanları Tek Bir Yazılış Şekli Etrafında Birleştirmesi

 

2479-Buhari, Muhammed bin Şihâb Zuhri (rh. a.)'den, o da Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"Huzeyfe bin el-Yemân (r.a), Hz. Osman (r.a)'ın yanına geldi. O bundan önce Ermenistan ve Azerbaycan'ın fethinde, Şâm halkının yanında Irak halkıyla birlikte savaş ediyordu. Huzeyfe (r.a) onların Kur'an okuma konu­sundaki ihtilafları karşısında hayrete düşmüştü. Huzeyfe (r.a), Hz. Osman (r.a)'a:

"Ey mü'minlerin emiri! Kitap hakkında Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi ayrılığa düşmelerinden önce bu ümmetin imdadına yetiş" dedi. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a), Hafsa (r.a)'ya:

"Sendeki sahifeleri bize gönder ondan mushaflar yazdıralım. Sonra o sa-hifeleri sana iade ederiz" diye haber gönderdi. Hafsa (r.a) da sahifeleri gönderdi. Hz. Osman (r.a) Zeyd bin Sabit (r.a), Abdullah bin Zubeyr (r.a), Said bin el-As (r.a) ve Abdurrahman bin Haris bin Hişâm (r.a)'a emretti. Onlar o sahifelerde olanları mushaflara yazdılar. Hz. Osman (r.a), Kureyş'ten olan gruba: "Siz ve Zeyd Kur'an'dan bir şeyin yazılış şekli üzerinde ihtilaf ederse­niz onu Kureyş diline (lehçesine) göre yazın. Çünkü bu onların dilleriyle inmiştir" dedi. Onlar da öyle yaptılar. Sahifeleri mushaflara yazma işini bi­tirdikten sonra Hz. Osman (r.a) o sahifeleri yeniden Hafsa (r.a)'ya iade etti. Her merkezi yere bu yazılan mushaflardan bir tane gönderdi. Bunların dışında gerek sahifelere ve gerekse mushaflara yazılı olarak Kur'an'dan ne varsa hepsini yakmalarını emretti."

İbni Şihâb dedi ki:

"Hârice bin Zeyd bin Sabit (r.a) bana şöyle bildirdi:

"O, Zeyd bin Sabit (r.a)'in şöyle söylediğini duymuş:

"Sahifeleri tensih ettiğim (mushaflara aktardığım) sırada Ahzab suresin­den benim daha önce Resulullah (a.s)'tan okuduğunu duyduğum bir ayeti bulamadım. Onu iyice araştırdık. Sonunda Huzeyme bin Sabit el-Ensâri (r.a)'nin yanmda bulduk. O, şu âyetti: "Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getir­di, kimi de beklemektedir. (Ahidlerinde) hiç bir değişiklik yapmamışlardır." [428]

Böylece onu da mushafta, sure içindeki yerine koyduk." Bir rivayette Ebu'l-Yemân şöyle söylemiştir: [429]

 

"Huzeyme bin Sabit (r.a), Resulullah (a.s)'ın şehâdetini iki adamın şe-hâdeti yerine saydığı kişidir." [430]

Bir başka rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"İbni Şihâb dedi ki: "O zaman tâbut kelimesinin yazılışı üzerinde ihtilaf ettiler. Zeyd (r.a): "Tâbuh" dedi. İbni Zubeyr (r.a) ve Said bin el-As (r.a): "Tâbut" dedi. Sonunda ihtilaf ettikleri konu Hz. Osman (r.a)'a götürüldü. Hz. Osman (r.a) da şöyle dedi: "Onu "tâbut" şeklinde yazın. Çünkü (Kur'an) Kureyş dili üzere indirilmiştir." [431]

 

Bir Açıklama

 

"O zaman tâbut kelimesinin yazılışı üzerinde ihtilaf ettiler. Zeyd (r.a):

"Tâbuh" dedi..." sözü hakkında:

Bu, Resulullah (a.s)'m Kur'an-ı Kerim'i yedi lehçe üzere okumuş olma­sının bir örneğidir. Resulullah (a. s) Arapların, değişik lehçelerini ve şivelerini göz önünde bulundurarak onu okuyordu. Ancak sahabiler Kur'an'ı tek bir ya-jzılış şekli üzere yazmakla ümmetin tek bir şekil üzerinde birleştirilmesinden doğacak yararı öne almış, bunu diğer maslahatlara tercih etmişlerdir. Hz. Os­man (r.a)'ın yukarıda.sözü edilen uygulamasından Müslüman müçtehidler çeşitli hükümler çıkarmışlardır. Bunlardan biri sudun Müslümanların önde­rinin, yargıda birlik sağlamak amacıyla müçtehid imamlardan birinin görüşünü seçerek onun uygulanmasını isteme hakkı vardır.

 

2480-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Ömer (r.a) dedi ki:

"Ubey (r.a) içimizde Kur'an'ı en çok okuyan kişidir. Bizse Ubey'in bir takım lahinlerini (lehçeden kaynaklanan farklı okuyuş şekillerini) bırakı­yoruz;" Ubey (r.a) ise: "Ben Resulullah (a.s)'ın ağzından öğrendim. Dola­yısıyla onu herhangi bir şey için bırakmam" diyor. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Biz yerine daha iyisini veya bir benzerini getirmedikçe bir ayetin hük­münü yürürlükten kaldırmaz veya unutturmayız." [432]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: [433]

"Ubey bin Ka'b (r.a), Kur'an'dan, bizzat Resulullah (a.s)'ın kendisinden öğrenmiş olduğu şeyleri, birisi kendisine onun metninin neshedildiğini ha­ber verse bile bırakmıyordu. Çünkü o bir şeyi Resulullah (a.s)'tan öğren­diğinde onun nazarında kesin bir bilgi oluşmuş oluyordu. Bu kesin bilgi bir başkasının onun metninin neshedildiğini söylemesiyle ortadan kalkmıyordu. Hz. Ömer (r.a) ona karşı neshle ilgili ayeti kerimeyi delil göstermiştir. Bu ayeti kerime bu konuyla ilgili en açık delillerdendir."

Ubeyy (r.a) ve onun benzerlerinin Hafız İbni Hacer'in belirtmiş olduğu şe­kilde birtakım gerekçeleri olsa da bu kendilerinden başkaları için geçerli bir gerekçe değildi. Dolayısıyla bir başkasının mütevâtir yolla rivayet edilmiş ve üzerinde icma' (görüş birliği) oluşmuş mushafta olandan farklı bir şekilde o-kuma konusunda böyle bir şeye dayanması söz konusu olamaz. Aynı zaman­da yukarıdaki rivayet, daha önce açıkladığımız üzere Hz. Osman (r.a) musha-fımn metni neshedilmiş ayetleri içermediği konusunda bir delil teşkil etmekte­dir. [434]

 

Kur'an'da Nesh

 

2481-Tirmizi, Ubey (r.a)'den merfu olarak şöyle rivayet etmiştir: (Resulullah (a.s) şöyle buyurdu): "Allah bana, sana Kur'an okumamı emretti." Bunun ardından: "Lem yekimi1 llezine.."yi okumaya başladı. Onun için (mealen) şöyle okudu: "Allah katında din dosdoğru İslâm dinidir. Yoksa Yahudilik, Nasranilik veya Mecusilik değildir. Kim bir iyilik işlerse onun o yaptığı inkâr edilmeyecek." Yine onun içinde (meâlen) şöyle okudu: "Adem oğlunun bir vadi dolusu malı olsa şüphesiz ikincisini arzular. Eğer ikinci­sine de sahip olsa bu kez üçüncüsünü ister. Adem oğlunun içini topraktan başkası doldurmaz. Allah kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder." [435]

 

2482-Ahmed bin Hanbel, şöyle rivayet etmiştir:

Ubey (r.a): "Lem yekinu'llezine..."yi: "Kendilerine kitap verilenler ancak onlara apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler" [436] (mealindeki ayete) kadar okudu. Sonra şöyle okudu: "Şüpesiz Allah katında din hanifliktir (dosdoğru İslâm dinidir)..." Bu şekilde fazlalığın sonuna kadar okudu. Daha sonra surenin kalan kısmını tamamladı."

Bu rivayette geçenler, metni neshedilmiş olanlardandır. Bu yüzden imâm diye adlandırılan mushafa girmemiştir. Ancak bu konu geniş bir konudur. Ubey (r.a) daha önce belirttiğimiz sebepten dolayı bu metinleri saklıyordu. [437]

 

2483-Müslim, Ebu'l-Esved ed-Dueli (rh.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [438]

 

"Ebu Musa (r.a), Basra halkının kurralarına (Kur'an hafızlarına) haber gönderdi. Bunun üzerine yanına Kur'an okumuş üç yüz kadar adam geldi. O da kendilerine şöyle söyledi:

"Siz Basra halkının seçkinleri ve kurralarısmız. Onu (Kur'an'i) okuyun. Zaman size uzun görünmesin (uzun süre yaşayacağınız ümidiyle kendinizi uzun vadeli ümitlere kaptırmayın -Çeviren). Sonra sizden öncekilerin kalp­leri katılaştiğı gibi sizin de kalpleriniz katılaşır. Biz uzunluk ve sertlikte Berâe (Tevbe) suresine benzettiğimiz bir sure okurduk. O bana unutturuldu. Ancak ben ondan şu kadarını ezberimde tutuyorum: "Adem oğlunun iki vadi dolusu malı olsa muhakkak bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun içini topraktan başka bir şey doldurmaz." Yine biz musebbihâttan (teşbih ibare­siyle başlayan surelerden) birine benzettiğimiz bir sure okurduk. O da bana unutturuldu. Ancak ben ondan şöyle bir şeyi ezberimde tutuyorum:

"Ey iman edenler! Niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz? O sizin bo­yunlarınıza sizin şahitliğiniz olarak yazılır ve kıyamet gününde ondan so­rulursunuz." [439]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıdaki rivayette Kur'an-ı Kerim'den metni neshedilmiş olan bazı şey­ler hakkında açıklama ve bilgi mevcuttur. Bütün bunlar Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde oluşturulmuş olan mushafa ve Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushaflara alınmamıştır.

Bilindiğine göre Ebu Musa (r.a), Hz. Osman (r.a) tarafından yazdırmış olduğu mushaflardan biriyle birlikte, kendilerini Hz. Osman (r.a) mushaf-larının etrafında birleştirmesi üzere Basra halkına gönderilmişti. Yukarıdaki sözde Basra halkına, Kur'an'dan bazı şeylerin metinlerinin meshedildiği ve bunların Kur'an olarak görülemeyeceği açıklanmıştır. Yukarıdaki açıklama aynı zamanda Hz. Osman (r.a) mushaflarının metinleri neshedilmiş olan parçalan içermediğine delalet etmektedir.

Kur'an'dan bazı şeylerin metinlerinin neshedildiğine dair birden fazla ri­vayet nakledilmiştir ve görüldüğü üzere bunlar sahih rivayetlerdir.

Bazı ilim adamları metni neshedilmiş bir ayetin bulunmadığı görüşün­dedirler. Bu konudaki rivayetler ise ya sahabilerin aslında Kur'an'dan olma­yan bazı metinlerin önce Kur'an'dan olup sonra neshedildiğini sanmalarından ileri gelen bir hatalarıdır, yahut bu yöndeki rivayetler illetlidir (sağlam değildir). Bazıları, bazı ayetlerin metinlerinin neshedildiğine hükmedilebilme-si için bu konuda tevatürle gelen rivayet bulunması gerektiği görüşündedirler. Bizim kanaatimize göre bir şeyin metninin neshedilmiş olması durumunda bu konuda tevatüre gerek yoktur. Metninin neshedildiği bildirilen ifadelerde Kur'an üslubunun görülmediği, dolayısıyla bunların önce Kur'an'dan olup son­radan metninin neshedildiği konusunda delil sayılamayacağı iddiasına verile­cek cevap ise şudur: Böyle olması normaldir. Çünkü bunun metni neshedil-miştir dolayısıyla artık Kur'an'dan sayılamaz ve Kur'an'ın ruhu ve i'cazı onda bulunmayabilir. Sonra bunlar bu ifadeler aynen değil de anlam yönünden ri­vayet edilmiş olabilir, dolayısıyla raviler bazı kısaltmalar yapmış olabilirler. Dolayısıyla bu metinlerdeki ifade tarzı yukarıdaki görüş açısından bir delil sayılamaz. Kur'an'da metin yönünden nesih olmadığını ileri sürenler görüş­lerine delil olarak şunu söylemişlerdir: Metninin neshedildiği söylenenlerin böyle sanılmasının sebebi bazı sahabilerin yanlış anlamalarından ileri gel­mektedir. Bu konuda bir çok rivayet bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

 

2484-Bııhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydu.

"Ademoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, insan bir o kadarına daha sa­hip olmak isterdi. Adem oğlunun gözünü topraktan başkası doldurmaz. Allah kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder."

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki: "Bunun Kur'an'dan olup olmadığını bilmiyorum."

Yine şöyle söyledi: "Abdullah bin Zubeyr (r.a)'in bunu minber üzerinde söylediğini duydum."

Aşağıdaki rivayetler de yukarıdaki sözlerin Resulullah (a.s)'ın sözleri olduğunu ortaya koymaktadır.

 

2484-Buhari (111253) 81-Kitâbu'r-Rikâk, 10-Mal fitnesi konusunda nelerden çekinilme-si gerektiği babı.

 

2485-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

Ademoğlunun iki vadi malı olsaydı, üçüncüsünü isterdi. Ademoğlu­nun içini topraktan başkası doldurmaz. Allah kendisine tevbe edenin tevbe­sini kabul eder." [440]

 

2486-Buhari, Abbâs bin Sehl bin Sa'd (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"İbni Zubeyr (r.a)'in Mekke'de minber üzerinde hutbe esnasında şöyle söylediğini duydum:

"Ey insanlar! Resulullah (a.s) şöyle buyururdu:

"Ademoğlu, içi altınla dolu bir vadi verilse ikincisini ister, ikincisi ve­rilse bir üçüncüsünün verilmesini ister. Ademoğlunun içini topraktan baş­kası doldurmaz. Allah kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder." [441]

 

2487-Buhari, Enes bin Malik (r.a)'ten şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ademoğlunun altın dolu bir vadisi olsa, (bu şekilde) iki vadisinin ol­masını ister. Onun ağzını topraktan başkası doldurmayacaktır. Allah kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder." Yine şöyle söylemişlerdir:

"Eğer (bunlar) metni neshedilmiş şeylerse ve bir hatadan kaynaklan­mıyorsa Müslim'in rivayet etmiş olduğu Hz. Aişe (r.a) hadisini nasıl anlaya­cağız. Bu hadis de böyledir:" [442]

 

2488-Kutubi   Sitte  sahiplerinden   Buhari  dışında  kalanlar, Hz.

Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Kur'an'dan indirilende, bilinen on emzirmenin (nikâhı) haram kıldığı vardı. Sonra bu bilinen beş emzirme ile nesh edildi. Ardından Resulullah (a.s) vefat etti ve bugün o (yani hükmü neshedilmiş olan), Kur'an'dan oku­nanlar arasındadır." [443]

 

Bir Açıklama

 

İlim adamları bu hususta şöyle söylemişlerdir:

"Bunun anlamı şudur: Beş emzirme ile olan neshe dair vahiy oldukça geç indi. Öyleki (kısa süre sonra) Resulullah (a.s) vefat etti. İnsanlardan ba­zıları beş emzirmeyi okumakta ve kendilerine nesih hükmü ulaşmadı­ğından onu Kur'an'm okunan (metluvv) kısmından sanmaktadırlar. Çün­kü arada Hz. Aişe (r.a)'nin bu sözü söylediği zamanla nesih olayı arasında az bir süre geçmişti. Ancak nesih hükmü kendilerine ulaşınca bu okuyuşu bıraktılar ve bunun okunmayacağı üzerinde icma' ettiler (birleştiler)." [444]

Bununla birlikte bazı fıkıhçılar burada sayılmasına imkân olmayan bazı sebeplerden dolayı yukarıdaki hadisi delil olarak görmemişlerdir. Bazı ayetle­rin metinlerinin neshedildiğini kabul etmeyenler de şöyle söylemişlerdir:

"Hz. Ömer (r.a)'in, Said bin el-Müseyyeb'in kendisinde rivayet etmiş olduğu ve İmam Malik'in Muvatta'sında yer alan: "Yaşlı erkek ve yaşlı kadın (yani evli erkek ve evli kadın) zina ederlerse onları elbette (mutlaka) recm edin" sözü hükmü devam eden ama metni nesh edilmiş bir Kur'an ifadesiyse yaşlı adama had cezası uygulanıp yaşlı olmayana uygulanmama­sını nasıl anlayacağız? Bunun yanısıra "elbette" kelimesi Kur'an'da hiç geç­miyor.

Bunlar metni neshedilmiş olanlar hakkındaki bazı görüşler. Biz Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'nin daha önce geçmiş olan rivayetinin ve bazı âyetlerin metinlerinin neshedildiğine delalet eden daha başka rivayetlerin bu tür nes­hin olduğunu gösterdiği görüşündeyiz. Yüce Allah'ın şu sözü de bunu des­teklemektedir:

"Biz yerine daha iyisini veya bir benzerini getirmedikçe bir ayetin hük­münü yürürlükten kaldırmaz veya unutturmayız. Allah'ın her şeye güç ye­tirdiğini bilmez misin?" [445] Ayette geçen "unutturma" sözü metnen neshin mümkün olduğunu gösteriyor. Bazılarının bu ibarenin: "insanlara onun hükmünü unutturuz" şeklindeki açıklamalarının ve buna benzer açıkla­maların ise bir dayanağı yoktur. " [446]

 

Hz. Hafsa (R.A) Mushafı

 

2489-Taberani, Salim bin Mervân (r.a)'m, Hz. Hafsa (r.a)'dan mürsel olarak şöyle bildirdiğini rivayet etmiştir.

"O, ondan (Hafsa (r.a)'dan) mushafların çoğaltılmasında başvurulan mushafı ister, (Hafsa r.a) ise kendisine onu vermekten kaçınırdı. Hafsa (r.a)-'yı defnettiğimizde Mervân, Abdullah bin Ömer (r.a)'e: "Bana o mushafı (sözü edilen mushafı) gönder" diye haber gönderdi. O da gönderdi. " [447]

 

Bir Açıklama

 

Hz. Hafsa (r.a) babasının vefatından sonra o mushafın emanetçisiydi. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmişti. Bu yüzden Hz. Osman (r.a) mu sh a (lan ço­ğalttıktan sonra söz konusu asıl mushafı Hz. Hafsa (r.a)'ya iade etti. Ancak yönetim Ümeyye oğullarına (Emevilere) geçince râşid bir halife tarafından kendisine emanet edilen sahifeleri onlara vermekten kaçındı. Çünkü emirlik artık ısırıcı krallığa dönüşmüştü. Bu da itaatin durumunun yönetimin şekline göre değişeceğini göstermektedir. Abdullah bin Ömer (r.a)'in mushafı yöne­time teslim etmedeki tutumu ise Müslüman bir devletin, İslâm ümmetine ait olan ve herhangi bir kimsenin kişisel hakkı bulunmayan kültürel varlığa el koyma haklanın olduğunu gösteriyor. [448]

 

Kur'anın İlk Ve Son İnen Kısımları

 

2490-Taberani, Ebu Recâ el-Utâridi (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu Musa (r.a) bize Kur'an okuturdu. Bizi halkalar halinde oturturdu. Üzerinde de iki beyaz elbise vardı. "İkra' bi'smi Rabbike'llezi halak..." suresi­ni okuduğunda: "Bu âyet, Muhammed (a.s)'e ilk inen suredir" derdi." [449]

 

2491-Buhari, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir: [450]

"İlk olarak inenler, arasında mufassallardan olan ve içinde cennet ve ce­hennemden söz edilen bir suredir. İnsanlar İslâm'a yönelince helâl ve ha­ram indi. Eğer ilk olarak: "Şarap içmeyiniz" diye inmiş olsaydı. "Biz bunu

asla bırakmayız" derlerdi. Yine eğer: "Zina etmeyin" diye inmiş olsaydı. "Biz asla zinayı bırakmayız" derlerdi." [451]

 

Bir Açıklama

 

Hz. Aişe (r.a) burada Kur'an'ın parça parça inmesiyle ilgili büyük bir hik­mete işaret etmektedir. Bu da: İlk olarak muhatab alınanların durumlarının göz önünde bulundurulması ve onların (daha sonra inecek hükümlere) hazırlanmasıdır.

Şeriat son şeklini aldıktan sonra insan artık Kur'an'ın her hükmüyle yü­kümlü olmuştur. Ancak İslâmi davet metodunda yine insanların başlangıçta inanca, sonra amele davet edilmeleri bir ilkedir. Buna göre altın yüzük takan inkarcı birinin önce altın yüzüğünü çıkarması istenmez. Böyle biri önce inanç olarak İslâm'ı benimsemeye, sonra da İslâm'a göre amel etmeye davet edilir.

 

2492-Buhari ve Müslim, Berâ bin Azib (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

"Tam bir sure olarak en son inen sure Tevbe suresi, en son inen âyet ise ikinci dereceden mirasçılarla ilgili ayettir." [452]

 

2493-Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde rivayet etmiştir: "Tam bir sure olarak inen en son sure: İzâ câe nasru'llahi' süresidir." [453]

 

2494-Tirmizi, Amr bin As (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Son inen sureler Maide ve Feth sureleridir." [454]

 

2495-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Son inen âyet faizle ilgili âyettir."

"Son inen âyet kelâleyle (ikinci dereceden mirasçılarla) ilgili âyettir" sö­zünde ifade edilen son'Iuk nisbidir. Yani bu ayet miras ayetlerinin en son ine­nidir. Aynı şekilde Berâe (Tevbe) suresinin sonluğu da nisbidir. İleride gö­receğimiz üzere bu, son inen sure değildir. Ama son inen surelerden biridir-

Tam bir sure olarak en son inen sure: 'İzâ câe nasru'llahi' süresidir. Bun­dan sonra ileride göreceğimiz üzere bazı âyetlerin inmiş olması bunun son inen sure olması niteliğini ortadan kaldırmaz [455]

 

Bir Açıklama

 

Sahabiler Maide suresinin son dönemlerde indiği üzerinde ağırlıklı bir şekilde durmuşlardır. Bunu destekleyen bir durum da onda yer alan hükümle­rin nesh edilmiş olmamasıdır. Onun bir bölümünün son dönemlerde inmiş olduğunda şüphe yoktur. Eğer Feth suresi denirken kastedilen: 'İzâ câe nas­ru'llahi ve'1-feth' suresi ise burada bu surenin bütün olarak inen son sure ol­duğundan söz edildiği kesindir. Ancak Feth suresi ile kastedilen: İnnâ fe-tehnâ leke fethen mubinâ...1 suresiyse burada ifade edilmek istenen onun son inen surelerden biri olduğudur. Çünkü: "İnnâ fetehnâ leke fethen mubinâ..." suresi Hudeybiye anlaşmasından sonra inmiştir.

 

2496-Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"O, Yüce Allah'ın: "Allah'a döndürüleceğiniz, sonra her kişiye kazandı­ğının karşılığının verileceği ve onların bir haksızlığa uğratılmayacakları günden sakının" [456] sözünün Resulullah (a.s)'a inen son âyet olduğunu söylerdi." [457]

 

Bir Açıklama

 

Bu âyetin Bakara suresinde faizle ilgili âyetin hemen arkasından gelmesi, bunun son inen âyetlerden olduğu konusunda bir fikir vermektedir. Bu, Ab­dullah bin Abbas (r.a)'ın daha Önce geçmiş olan sözüne ters değildir. Aksine onunla ilgili bir hususun ayrıntısı niteliğindedir. [458]

 

 



[1] Zuhruf Suresi: 43, Duhan Suresi: 44

[2] Vakıa Suresi: 77

[3] Tevbe Suresi: 6

[4] Nisa Suresi: 174

[5] Yunus Suresi: 57

[6] Furkan Suresi: 1

[7] İsra Suresi: 82

[8] Yunus Suresi: 57

[9] Enbiya Suresi: 50

[10] Zuhruf Suresi: 4t

[11] Kamer Suresi: 5

[12] Yunus Suresi: I

[13] Maide Suresi: 48

[14] Ali İmran Suresi: 103

[15] Enam Suresi: 153

[16] Kehf Suresi: 21

[17] Tarık Suresi: 13

[18] Nebe Suresi: 1-2

[19] Zümer Suresi: 23

[20] Şuara Suresi: 192

[21] Şura Suresi: 52

[22] Enbiya Suresi: 45

[23] Yusuf Suresi: 22

[24] Araf Suresi: 203

[25] Ali İmran Suresi: 138

[26] Bakara Suresi: 145

[27] Ali İmran Suresi: 62

[28] İsra Suresi: 9

[29] Cin Suresi: 1

[30] Hakka Suresi: 48

[31] Bakara Suresi: 256, Lokman Suresi: 22

[32] Zümer Suresi: 33

[33] Enam Suresi: 115

[34] Talak Suresi: 5

[35] Ali İmran Suresi: 193

[36] Nahl Suresi: 102

[37] Buruc Suresi: 21

[38] Enbiya Suresi: 105

[39] Fussilei Suresi: 3-4

[40] Fussilet Suresi: 41

[41] ibrahim Suresi: 52

[42] Yusuf Suresi: 3

[43] Abese Suresi: 13-16

[44] ZuhrufSuresi: 44

[45] eî-ltkan (10167-68)

[46] Isra Suresi: 9

[47] Nahl Suresi: 89 2) Zuhruf Suresi: 4

[48] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/253-262

[49] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/262

[50] Bkz. en-Nebe'u'l-Azim sh. 101 ve sonrası.

[51] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/262-265

[52] İsra Suresi: 85

[53] Şura Suresi: 52

[54] Daha fazla bilgi için bkz. en-Nebe'ul-Azim sh. 72 ve sonrası.

[55] el-Itkan (21151)

[56] Fussilet Suresi: 41-42

[57] Hasr Suresi: 21

[58] Zümer Suresi: 23

[59] Rahman Suresi: 54

[60] Ankebut Suresi: 48

[61] Bakara Suresi: 2

[62] Ali İmratı Suresi: 139

[63] Meryem Suresi: 4

[64] Yusuf Suresi: 91

[65] Mustafaı erRıfai, Kur'an-ı Kerim'in i'cazının özelliği, Sh. 29

[66] a.g.e.,Sh.3O

[67] a.g.e.,Sh.J56

[68] a.g.e., Sh.188

[69] a.g.e.,Sh.l89

[70] a.g.e.,Sh. 193-194

[71] a.g.e.,Sh.2Ol

[72] a.g.e.,Sh.2O4

[73] a.g.e.,Sh.2O6

[74] a.g.e.,Sh.2O9

[75] a.g.e.,Sh.2Ol

[76] a.g.e.,Sh.2O4

[77] a.g.e.,Sh.2O6

[78] a.g.e.,Sh.2O9

[79] a.g.e.Sh.2U

[80] a.g.e.Sh. 212-219

[81] a.g.e. Sh.224

[82] a.g.e.Sh. 220-235

[83] a.g.e.Sh.226

[84] a.g.e. Sh.228

[85] a.g.e.Sh.234

[86] a.g.e.Sh. 236-248

[87] a.g.e.Sh. 241

[88] a.g.e.Sh. 246

[89] a.g.e.Sh.248

 

[90] a.g.e.Sk.249

[91] a,g.e.Sh.262

[92] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/265-281

[93] Furkan Suresi: 6

[94] Sebe Suresi: 6

[95] Sad Suresi: 10-11

[96] Araf Suresi: 54

[97] Zariyat Suresi: 47

[98] Hac Suresi: 47

[99] Vakıa Suresi: 75-76

[100] Zümer Suresi: 5

[101] Kıyame Suresi: 4

[102] Nur Suresi: 43

[103] Nur Suresi: 40

[104] En'am Suresi: 125

[105] Yunus Suresi: 92

[106] Ankebut Suresi: 14

[107] Maİde Suresi: 67

[108] Tevbe Suresi: 30

[109] Maide Suresi: 48

[110] Bakara Suresi: 285

[111] Bakara Suresi: 1 -2

[112] En'am Suresi: 38

[113] NahlSuresi:89

[114] Bunu Tirmizi ve daha başkaları rivayet etmişlerdir.

[115] Bunu bu ibareyle İmam Şafii, el-Umm'de rivayet etmiştir.

[116] Bunu İbni Ebi Hatim rivayet etmiştir.

 

[117] Enbiya Suresi: 22

[118] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/281-295

[119] Nahl Suresi: 44

[120] Al-i İmran Suresi: 79

[121] Al-i İmran Suresi: 187

[122] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/297-300

[123] Taberani, Mu'cemu'î-Kebir (9/138) Mecme'u'z-Zevaid (7/164) Burada verilen ri­vayetin rivayet tankında geçen raviter, Sahih'te isimleri bulunan ravilerdir.

[124] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/301-302

[125] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir, aynı yer. Mecme'u'z-Zevaid (71159) Heysemi şöyle söylemiştir: "Ravileri arasında Asır bin Behzele bulunmaktadır ki, bu kişi sika görülmüştür. Zayıf görülmesine yol açan bir yönü de bulunmaktadır. Geriye ka­lan ravileri Sahih'te isimleri geçen raviterdir."

[126] Tirmizi (5/177) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur'an 18. bab. Tirmizi şöyle söylemiştir:

"Bu hadis hasen, sahihtir." Hakim (1/554) Kitabu Fedaili'l-Kur'an. Hakim bunun sahih olduğunu söylemiştir. Zehebi de şöyle söylemiştir: "Ravileri arasında Ka­bus bin Ebi Zabyan bulunmaktadır. Bu kişi hakkında bazı tenkidler bulunmak­tadır. Kabus ilim adamlarının bazıları tarafından sika olarak görülmüştür."

[127] Ebu Davud (2/71) Kitabu's-Salat, 14-Kur'an-ı Kerim okumanın sevabıyla ilgili bab. Bu hadis Müslim'in rivayet etmiş olduğu uzun bir hadisin bir parçasıdır.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/302-303

[128] Fetih Suresi: 4

[129] Tirmizi (5/175) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur'an, 16-Kur'an-ı Kerim'den bir harf okuya­na ne kadar sevap verileceği hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis bu rivayet tankıyla hasen, sahih, garibdir." Daha başkaları ise sahih olduğunu söylemişlerdir.

[130] Ahmed bin Hanbel (51348) Mecme'u'z-Zevaid (71159) Heysemi şöyle söyle­miştir; "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçer ravilerdir." İbni Mace (211242) 33-Kitabu'l-Edeb, 52-Kur'an'ın sevabı babı. Darimi (2/450-451) Kitabu Fedaili'l-Kur'an, 15-Bakara ve Ali İmran surelerinin faziletleriyle ilgili bab. Bu hadis, Allah'ın izniyle hasendİr. Ravileri arasında Beşir bin Muhacir bulunmaktadır ki, Takrib'de onun hakkında şöyle denmektedir: "Sadık (doğru sözlü, sikadan sonra gelen derece) ve hadis rivayetinde gevşek (leyyin) biridir." Aynı zamanda onun Müslim'de ve dört Sünen kitabında adı geçen ravilerden olduğuna işaret etmiştir.

[131] Buhari (81691) 65-Kitabu't-Tefsİr, 80-Abese suresi. Müslim (1/549) 6-Kİtahu Sa-lati'l-Musafırin ve Kasriha, 38-Kur'an'ı güzel bir şekilde okuyabilenin fazileti ve aksak bir halde okuyanın durumuyla ilgili bab.

[132] Ebu Davud (2/70-71) Kiîabu's-Salat, 14-Kur'an okumanın sevabıyla ilgili bab. Tirmi-zi (51171) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur'an, 13-Kur'an okuyanın fazileti (alacağı sevap) hakkında gelen rivayetler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/303-306

[133] Buhari (91555) 70-Kitabu'l-Et'ime, 30-Yiyecekten söz edilmesi babı. Müslim

(1/549) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 37-Kur'an-ı Kerim'i ezberlemenin fazileti babı. Ebu Davud (41259) Kitabu'l-Edeb, 19-Kiminle sohbette bulunmanın emrolunduğu babı. Tirmizi (5/150) 44-Kitabu'l-Emsâl, 4-Kur'an-ı Kerim okuyan mü'minin ve okumayan mü'minin örneği hakkında gelen rivayetler babı. Ancak Tirmizi, Ebu Cehil karpuzu hakkında: "Kokusu da acıdır" ibaresine yer vermiştir.

Nesai (81124) 47-Kitabu'l-İman ve Şera'i'ih, 32-Kur'an okuyan mü'minin ve Kur'an

okuyan münafığın örneği. İbni Mace (1177) Mukaddime, 16-Kur'an-ı Kerim'i

öğrenen ve öğretenin fazileti (alacağı sevap) babı. 2346~Ebu Davud (4/259) Kitabu'l-Edeb, 19-Kiminle sohbette bulunmanın emrolunduğu babı.

[134] Ebu Davud (4/259) Kitabu'l-Edeb, 19-Kiminle sohbette bulunmanın emrolunduğu babı.

[135] Müslim (1/559) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 47-Kur'an'a göre amel eden ve onu öğretenin fazileti babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/306-308

[136] Ebu Davud (2171) Kitabu's-Salat, 14-Kur'an-ı Kerim okumanın sevabıyla ilgili bab.

[137] Buhari (131502) 97-Kitabu't-Tevhid, 45-Resulullah (a.s.)'m, Allah'ın kendisine Kur'an verdiği bir kimse hakkındaki sözüyle ilgili bab. Müslim (11558-559) 6-Kıjabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 47-Kur'an'a göre amel edenin ve onun öğretenin; fıkıhtan ve başka şeylerden hikmeti öğrenip ona göre amel edenin fazi­leti babı. Tirmizi (4/330) 28-Kitabu'l-Birr ve's-Sıla, 24-Hased (kıskançlık) hakkında gelen rivayetler babı. Ebu Ya'la'mn Müsned'i (2/340) Ebu Yala bunun isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Yezid bin Abdulaziz, İbni Seyyah diye bi­linen kişidir. Mecme'u'z-Zevaid (31108) Heysemi bunu Ebu Ya'la'ya nisbet etmek­sizin vermiştir.

[138] Tirmizi (51178) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur'an 18. bab. Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir. Hakim (11552) Kitabu Fedaili'l-Kur'an, Kur'an'ın fazilet-leriyle ilgili genel rivayetler. Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahih­tir, ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır."

[139] Ebu Davud (2173) Kitabu's-Salat, 20-Kur'an-ı Kerim'i tertil üzere okumanın müstehablığı babı. Tirmizi (51177) 46-Kitabu Fedailfl-Kur'an 18. bab. Tirmizi bu hadisin kasen sahih olduğunu söylemiştir.

[140] Ahmed bin Hanbel (3/40) Mecme'u'z-Zevaid (7/162) Heysemi söyle söylemiştir:

Bunu Ahmed bm Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçer ravi-lerdır."         

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/308-312                                                                                  

[141] Buhari (9/74) 66-Kitabu Fedaili'l-Kur'an, 21-"Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve oğretenınızdir" sözüyle ilgili bab. Ebu Davud (2/70) Kitabu's-Salat, 14-Kur'-an-ı Kerim okumanın sevabıyla ilgili bab. Tirmizi (5/175) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur an, 15-Kur'an'ı öğretmek hakkında gelen rivayetler babı.

[142] Mecme'u'z-Zevaid (7/165) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'ce-mu'l-Kebir ve Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçer raviler-dir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/312-313

[143] Buhari (9179) 66-Kitabu Fedaili'l-Kur'an, 23-Kur'an'ı hatırda tutma ve ona bağlan­ma babı. Müslim (i/545) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha 33-Kur'an-ı Ke-rim'e bağlanmakla emir babı.

[144] Ahmed bin Hanbei (41146, 150, 153) Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (17/290-291) Mecme'u'z-Zevaid (7/169) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbei rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçer ravilerdir."

[145] Buhari (9/179) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an 33-Kur'an'dan ezberlenenin hatırda tu­tulmasıyla emir babı.

[146] Müslim (1/544) Aynı yer. Nesai (2/154) i 1-Kitabu'l-îftitah, 37-Kur'an hakkında ge­len rivayetler babı. İbni Mace (2/1243) 33-Kitabu'l-Edeb 52-Kur'an (okuman)ın se­vabı babı. Cami'in tahkikçisi söyle söylemiştir: Kur'an dersi ve onun sürekli okunması

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/313-314

[147] Fussilet Suresi: 41

[148] Müslim (1/544) Aynı yer. Tirmizi (Ş/193) 37-Kitabu'l-Kıraât 10. bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir. Nesai (2/154-155) 11-Kitabu'l-İftitah, 37-Kur'an hakkında gelen rivayetler babı. Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir: "Bazıları şöyle demişlerdir: Burada (ezberlenin unutulmasının) tenkid edilmesinin sebebi, bunun bir bakıma Kur'an'a Özen göstermeme anlamı taşımasından dolayıdır. Çünkü kişi oku­mayı ve ezberlediğini tekrar etmeyi bırakmadığı ve çok fazla gaflet göstermediği sürece unutmaz. Eğer ki tekrarlamaya ve namazlarda okumaya devam etse yine de ezberlediği hafızasında kalır. Dolayısıyla bir kimse: "Şöyle söyle bir âyeti unut­tum" deyince bir bakıma kendi aleyhine, o âyete gereken önemi vermediğine şahitlik etmektedir. Dolayısıyla buradaki tenkid kişinin ezberlediğini tekrarla­mayı ve hatırlamayı terketmesine yöneliktir. Çünkü unutmaya yol açan şey budur. Nevevi de: "Buradaki kerahet tenzihidir" demiştir.

Hafız İbni Hacer, Feth'de Kur'an'ı unutmaktan sakındırılması konusunda şöyle söylemiştir:

"Ebu'l-Aliye'den mevkuf olarak rivayet edildiğine göre o şöyle söylemiştir: "Bir adamın Kur'an'ı öğrenip sonra onu unutacak kadar uyumasını en büyük günâh­lardan sayardık." Bunun isnadı iyidir (ceyyiddir). İbni Şirin tankıyla ve sahih bir isnadla, Kur'an'ı unutan kimse hakkında rivayet ettiklerine göre onlar bunu hoş karşılamaz ve böyle bîr şey yapanı şiddetle tenkid ederlerdi.

[149] Buhari (9179) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 23-Kur'an'dan ezberlenin hatırlanması ve hatırda tutulması babı. Müslim (1/544) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasri-ha, 33-Kur'an'dan ezberlenenin hatırda tutulmasıyla emir babı.

[150] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (91158) Bu rivayette yukarıda geçtiği gibi "elli ayet" değil: "Kim bir gecede beş ayet okursa..." denmektedir. Mecme'u'z-Zevaid (21268) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[151] Nesai (3/257) 20-Kitabu Kıyami'l-Leyl ve Tatavvu'i'n-Nehâr 60-Sabah namazının iki rek'at sünnetinin vaktiyle ilgili bab. İsnadı basendir. Hirevi şöyle söylemiştir: "Ibnu'l-A'rabİ şöyle demiştir: "O Kur'an'a başını koymaz" sözü övgü için de olabi­lir tenkid için de. Övgü için şu anlam kastedilmiş olabilir: "Geceleyin sürekli Kur'an okuduğundan, Kur'an sürekli onun yanıbaşında olur. Gece onunla yatağa başını koymaz." Tenkid işin de şu anlam kastedilmiş olabilir: "Kur'an'dan ezbe rinde bir şey olmadığından yattığı zaman onunla birlikte Kur'an'dan bir şey yastığa başını koymaz. el-Isabe (2/147)'de şöyle denmektedir: "Şurayh el-Hadrami'den sahih bir hadiste söz edilmiştir. Bu hadisi Nesai, Zuhri'nin Sâib bin Yezid'den rivayeti tankıyla nakletmiştir. Buna göre Resulullah (a.s.)'ın yanında Şurayh el-Hadrami'den söz edildi. O da şöyle buyurdu: "O Kur'an'a başını koy­maz." Zuhri'nin adamlarının çoğu da böyle demişlerdir.

[152] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/315-317

[153] Buhari (9163) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 15-Kur'an-ı Kerim okunması esnasında sekinetin (huzurun) ve meleklerin inmesi babı.

[154] Müslim (1/548-549) 6-Kitabu SalatH-Musafirin ve Kasriha, 36-Kur'an-ı Kerim okunması esnasında sekinetin (huzurun) inmesi babı.

[155] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/317-319

[156] Buhari (9/57) 66-Kitabu Fedâili'i-Kur'an, 11-Kehf suresinin fazileti. Müslim

(1/547-548) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 36-Kur'an-ı Kerim okunması esnasında sekinetin (huzurun) inmesi babı.

[157] Müslim (î/548) Aynı yer.

[158] Buhari (8/586) 65-Kitabu't-Tefsir, 4-"îmanlarına iman katmaları için mü'minlerin kalplerine güven indiren O'dur" (Fetih suresi: 4) ayetiyle ilgili bab. Tirmizi (5/161) 46-Kitabu Fedâili'i-Kur'an, 6-Kehf suresinin fazileti hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir.

[159] Buhari (9163)

[160] Bkz. Fethu'l-Bari (9/57)

[161] Nevevi (6/82)

[162] İbni Hacer (9/64)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/319-321

[163] Taberani, Mu'cemu'l-Kebİr (91142) Mecme'u'z-Zevaîd (71165) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar.

[164] Ali İmran Suresi: 79

[165] Buharİ (9/98) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 35-Kur'an-ı Kerim okuma esnasında ağlama babı. Müslim (1/551) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 40-Kur'an-ı Kerim'i dinlemenin fazileti (sevabı) babı. Ebu Davud (31224) Kitabu'l-İlm, 13-Kasas süresiyle ilgili bab. Tirmizi (5/131) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisa sü­resiyle ilgili bab.

[166] Nisa Suresi: 41

[167] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/321-322

[168] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/323

[169] Ahmed bin Hanbel (31428, 444) Mecme'u'z-Zevaid (4/214) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Taberani, Evsafta rivayet etmiştir ve değişik rivayet tankları bu­lunmaktadır. Bunu ayrıca Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar."

[170] Ahmed bin Hanbel (3/444) Ebu Ya'la (3/88) Şöyle demiştir: "İsnadı sahihtir. Ebân diye anılan kişi İbni Yezid el-Attar'dır. Zeyd de İbnu Selâm bin Ebi Selâm Memtur el-Habeşi'dir. el-Hurani de Ebu Râşid'dir. Mecme'u'z-Zevaid (4/95) Hey-semi söyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve muhtasar olarak Ebu Ya'la rivayet etmiştir. Taberani de, Mu'cemu'l-Kebir ve Evsat'ta rivayet etmiştir ve rav-iteri sikadırlar."

[171] Tirmizi (51179) 46-Kitabu Fedâili'i-Kur'an 10. bab. Tirmizi bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Ondan başka da bu hadisin hasen olduğunu söyleyenler olmuştur.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/325-327

[172] Ahmed bin Hanbel (3/397) Ebu Davud (î/220) Kitabu's-Salat, 138-Okuma yazma bilmeyen ve Arap olmayan bîri İçin kıraat konusunda yeterli olan miktarın ne olduğu babı. İsnadı kuvvetlidir (kavidir). Hepsi hasendİr. el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir:

Sizin okumalarınızın (kıraatlarınızın) hepsi de güzeldir. Eğer daha sonra gelecek olanı (ahireti) erken gelecek olana (dünyalığa) tercih ederseniz hepsinden de sevap umulur. Dillerinizi oklar gibi dikmemenizden dolayı sizin için bir sorumluluk yoktur. Sizden sonra bîr takım kimseler gelecek, harfleri ve kelimeleri düzgün çıkaracak, mahreçlerini kalınlaştıracak ve seslerini uzatacaklar. Ancak bu okuma-larıyla dünya varlığı ve onun vasıtasıyla Üstünlük sağlama gibi erken elde edile­cek şeyleri isteyecekler. Onunla sonra gelecek olanı yani ahiret karşılığım arzula-mayacaklar."

[173] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/327-328

[174] Ebu Davud (2174) Kitabu's-Salat20-Kıraatta tertile riayet etmenin müstehablığı babı. Nesai (2/279) U-Kitabu'l-İftitah, 83-Kur'an'm sesle süslenmesi babı. Dari-mi (21474) Kitabu Fedâili'l-Kur'an Kur'an okurken teganni etme babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/328

[175] Buhari (9168) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 19-Kur'an'ı sesini güzelleştirmeden okuyanın durumu babı. Müslim (J/545-546) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kas-riha, 34-Kur'an okurken sesi güzelleştirmenin müstehablığı babı. Ebu Davud (2/75) Kilabu's-Salat, 20-Kıraatta tertile riayet etmenin müstehablığı babı. Nesai (21279) U-Kitabu'l-İftitah, 83-Kur'an'ın sesle süslenmesi babı.

[176] Ahmed bin Hanbel (J/172,175,179) Ebu Davud (2/74) Kitabu's-Salat, 20-Kıraatta tertile riayet etmenin müstehablığı babı. İbni Hibban (1/166) Ki§inin Allah'ın kitabından okuduğu şeyden uzak kalmasına karşı sert davranıldığınm bildirilmesi babı. Hakim (11569) Hakim söyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim bunu burada verilen rivayet senediyle nakletmemişlerdİr. Bu hadisi Buhari, Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet etmiştir." Buhari'deki yeri: (13/501) 97-Kitabu't-Tevhid, 44-Yüce Allah'ın: "Sözünüzü ister gizleyin ve isterse onu açığa vurun. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilir" (Mülk suresi: 13) sözüyle ilgili bab. Bu hadisi Bezzar ve Taberanİ de rivayet etmişlerdir. Ancak onlar Ebi'l-Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Bu hadisin Bezzar'da geçtiği yer: (3197) "Kur'an'ı sesini güzelleştirerek okumayan bizden değildir" hadisiyle ilgili bab. Tabera-nİ'nin rivayet ettiği yer: Mu'cemu'l-Kebİr (11/121) Heysemi, Mecme'u'z-Zevaid (7ll70)'te şöyle söylemiştir: "Bunu Mu'cemu'l-Kebir'de Taberanİ ve Bezzar ri­vayet etmiştir ve Bezzar'ın ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/328-330

[177] Ali İmran Suresi: 118

[178] Ebu Davud (2(74-75) Kitabu's-Salat, 20-Kıraatta tertile riayet etmenin müstehab-lığı babı. İsnadı kuvvetlidir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/330-331

[179] Mecme'u'z-Zevaid (1/165) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[180] Keşfu'l'Estar (1/99) Alim hakkında neden korkulacağı babı. Mecme'u'z-Zevaid (1/186) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Evsat'ta Taberani ve Bezzar rivayet etmiştir. Bezzar'm ravileri sika görülmüş kimselerdir."

[181] Ahmed bin Hanbel (2/175) Mecme'u'z-Zevaid (61229, 230, 231) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isim­leri geçen ravilerdir. Bunu aynı zamanda Taberani de rivayet etmiştir. Yine Bezzar da bir benzerini rivayet etmiştir."

[182] Ahmed bin Hanbel (4/151, 155) Taberani, Mu'cemu't-Kebir (17/305) Mecme'u'z-Zevaid (61239) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Taberani rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in isnadları sika ravilerden oluşan sağlam is-nadlardır."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/331-333

[183] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/333

[184] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/334

[185] Ahmed bin Hanbel (1/232) Ebu Davud (1/233) Kitabu's-Salat, 151-Rüku ve secde esnasında duayla ilgili bab. Hakim (11263-264) Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehebİ de ona muvafakat etmiştir.

[186] Nesai (2/181) 11-Kitâbu'l-İftitah, 83-Kur'an'ın sesle süslenmesi babı.

[187] Tirmizi (5/182) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 23-Resulullah (a.s.)'ın Kur'an okuyu­şunun nasıl olduğu hakkında gelen rivayetler babı.

[188] Tirmizi (5/185) 47-Kitâbu'l-Kırâât, 1-Fatiha süresiyle ilgili bab.

[189] Ebu Davud (4137) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırâât. el-Cami'in tahkikçisi şöyle söyle­miştir:

"Bu hadisin bir çok rivayet tankı bulunmaktadır. el-Cezeri, en-Neşr (l/226)'de: "Bu hadis hasendir. Senedi sahihtir" demiştir. Bazıları burada ayet başlarında durmayı sünnet saymışlardır. Ebu Amr: "Bu benim için daha güzeldir" demiştir. Beyhaki de aynı şekilde, 'Şi'abu'l-İman'da bunu tercih etmiştir. Onun dışındaki bazı ilim adam­ları da bunu tercih etmiş ve: "Efdal olan ayet başlarında ve daha sonra durulması ge­reken yerlerde durmaktır" demişlerdir. Yine şöyle demişlerdir: "En güzel olan Re­sulullah (a.s)'ın hidayetine ve sünnetine uymaktır."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/334-335

[190] Buharı (9/91) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 29-Okumanm uzatılması babı. Ebu Da­vud (2173) Kitabu's-Salat, 20-Kıraatîa tertile riayet etmenin müstehabhğı babı. Nesai (2/179) 11 -Kitâbu'l-İftitah, 82-Kur'an okuma esnasında sesin uzatılması babı. Ebu Davud ve Nesai'nin her ikisinin de rivayetleri: "Uzatma yerlerinde uzatırdı" sözüyle bitmektedir (yanı bundan sonrası onların rivayetlerinde yer al­mamaktadır).

[191] Buhari (13/512) 97-Kitabu't-Tevhid, 50-Resulullah (a.s.)'ın zikri (anması) ve Rab-binden rivayette bulunması babı. Müslim (11547) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 35-Resulullah (a.s.)'ın Mekke'nin Fethi esnasında Feth suresini okuması babı. Ebu Davud (2174) Kitabu's-Salat, 20-Kıraatta tertile riayet etmenin müstehabhğı babı. el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir: "Terci*: Okuma esnasında harekelerin vurgularının birbirine yakın olmasıdır. Sözlük anlamı itibariyle titreştirmek anlamı taşır. Sesin terci'i ise boğazda ti-treştirilmesidir. Bunun açıklaması Buhari'nin Sahih'inin Kitâbu't-Tevhid bölümünde yer alan ve Abdullah bin Muğaffel (r.a.)'den rivayet edilmiş olan ha­diste yapılmıştır. Okunuşu fethah hemzeden sonra sakin bir elif ardından da yine bir hemze geliyormuş gibidir. Hafız ve daha başkaları da böyle tesbit etmişlerdir. Allame Ali el-Fâri şöyle söylemiştir: "En uygunu, onun üç uzatmalı (memdud) elif gibi okunmasıdır." Daha sonra şöyle demişlerdir: "Aşağıdaki iki şeyin her iki­si de söz konusu olabilir:

Birincisi: Bu, devenin iniltisinden çıkarılmış bir ses olabilir. İkincisi: Bu, yerine göre meddin en uzun şekli olabilir. Bu da ondan çıkmış olabilir. Hafız şöyle söylemiştir: "Bu ikincisi siyaka çok benzemektedir. Bu hadisin bazı ri­vayet şekillerinde şöyle denmektedir: "Eğer insanların tümünün öyle yapabilecekle­ri endişesi olmasaydı size bu tahinle (kural dışı okuyuşla) okurdum." Terci' burada-kinden başka yerlerde de geçmektedir. Nitekim eş-Şemâil'de (bildirildiğinde göre bu konuyla ilgili hadisi) Tirmizi, Nesai ve îbni Mace rivayet etmişlerdir. Metin de ona aittir. Buna göre Ummu Hani (r.a.)'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Ben yatağımda yatmış uyurken, Resulullah (a.s.)'ın Kur'an okumakta olduğu sırada sesini duyuyordum. Kur'an'ı terci' ediyordu." Şeyh Ebu Muhammed bin Ebi Cemre de şöyle söylemiştir: "Terci'in anlamı sesin güzelleştirilmesidir. Yoksa terci' gına (müziksel ses çıkarmak) değildir. Çünkü gına şeklindeki bir terci' ile Kur'an okumak, Kur'an okumanın asıl gayesi olan huşu'a aykırıdır."

[192] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/335-337

[193] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/148) Mecme'u'z-Zevaid (7/155) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri si­kadırlar. Ancak Taberani'nin tahkikçİsi şöyle söylemiştir: "el-Mecme'de bunun ravilerinİn Sahih'te isimleri geçen raviler oldukları söylenmiştir. Bunun yanısıra el-Mecme'de de Mes'ud bin Yezid adı geçmektedir. Taberani'nin basılı şeklinde ise Musa bin Yezid olarak geçmektedir. Doğrusu da budur."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/337-338

[194] Ahmed bin Hanbel (61288) Mecme'u'z-Zevaid (21108) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[195] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/338-339

[196] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/339

[197] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (91155) Mecme'u'z-Zevaid (21269) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri Sa­hih'te isimleri geçen ravilerdir."

[198] Taberani, Mu'cemtt'l-Kebir (91154) Mecme'u'z-Zevaid (2/269) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sa-hih'te isimleri geçen ravilerdir."

[199] Muvatta (11200-201) 15-Kitabu'l-Kuran, 3-Kur'an'ın hizblere (cüzlere) ayrılması konusunda gelen rivayetler babı.

[200] Ebu Davud (2155) Kitabu's-Salat, Kur'an'ın hizblere (cüzlere) ayrılması babı. İsnadı iyidir.

[201] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/155) Mecme'u'z-Zevaid (2/269) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de iki ayrı tanktan rivayet etmiş­tir, bunlardan birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[202] Buhari (41218) 30-Kitabu's-Savm, 55-Oruçtan bedenin hakkı.

[203] Müslim (2/813) 13-Kitabu's-Sıyam, 35-Bütün yıl boyunca oruç tutmaktan nehiy babı.

[204] Tirmizi (51197) 47-Kitâbu'l-Kırâât, 13. bab.

[205] Ebu Davud (2/56) Kitabu's-Salat, Kur'an'ın hizblere (cüzlere) ayrılması babı. Tir-mizi (51198) 47-Kitâbu'l-Kırâât 13. bab. Ebu Davud (2/54) Kitabu's-Salat, Kur'an­'ın ne kadar sürede bir okunacağı babı.

[206] Tirmizi (5/197) Aynı yer.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/339-343

[207] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/344

[208] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (2/242) Mecme'u'z-Zevaid (71172) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/344

[209] Müslim (11515) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 18-Gece namazıyla ilgili genel konular ve uyuyarak yahut hastalık sebebiyle gece namazını kılamayanın du rumuyla ilgili bab. Ebu Davud (2134) Kitabu's-Salat, 20-Uyuyarak hizbini (virdini) kaçıran birinin durumuyla ilgili bab. Tirmizi (21474-475) Ebvâbu's-Salat, 408-Gece hizbini (virdini) kaçırıp da bunu gündüz yerine getiren biri hakkında bildirilenler babı. Nesai (3/259) 20-Kitabu Kıyami'l-Leyl ve Tatav-vu'İ'n-Nehâr, 65-Gece hizbini uyuyarak kaçıranın bunu ne zaman kaza edeceği babı. İbni Mace (1/416) 5-Kitabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fiha, 177-Gece hizbini uyuyarak kaçıran bir kimse hakkında gelen rivayetler babı.

[210] Muvatta (11200) 15-Kitabu'l-Kur'an, 2-Kur'an'tn hizblere ayrılması hakkında gelen rivayetler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/344-345

[211] Buhari (91101) 6-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 37-"Kur'an'ı kalpleriniz ülfet ettiği sürece okuyunuz" hadisiyle ilgili bab. Müslim (4/2053) 37-Kitabu'l-Ilm, 1-Kur'an'm müteşabih ayetlerine takılmaktan nehiy babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/345

[212] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/345-346

[213] Ebu Davud (2138) Kitabu 's-Salat, 26-Gece namazında Kur'an okurken sesi yükselt­mekle ilgili bab. İsnadı sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/346

[214] Buhari (9/87) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 27-Bakara suresi... demekte bir sakınca görülmemesi babı. Müslim (1/543) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 33-Kur'an'dan ezberlenenin ezberde tutulması emri ve: "Şöyle şöyle bir ayeti u-nuttum" demenin sakıncası babı.

[215] Buharı, aynı yer.

[216] Müslim, aynı yer.

[217] Ebu Davud (2/38) Kitabu's-Salat, 26-Gece namazında Kur'an okurken sesi yük­seltmekle ilgili bab.

el-Cami'İn tahkikçisi söyle söylemiştir: "Hafız Ibni Hacer, Ismaili'den rivayetle söyle söylemiştir: "Resulullah (a.s.)'ın Kur'an'dan bir şeyi unutması iki şekilde olabilir: Birincisi: Bir an unutup çok geçmeden hatırlamasıdır. Bu, insan tabia­tının normal bir durumudur. Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'un rivayet etmiş olduğu hadiste Resulullah (a.s.)'ın sehiv hakkında söylediği şu söz de buna işaret etmek­tedir: "Ben de sizin gibi bir beşerim. Nasıl siz unutuyorsanız ben de unuturum." İkincisi de: Bir ayetin metninin neshi gayesiyle Allah'ın onu, O'nun kalbinden ta­mamen almasıdır. Bu da Yüce Allah'ın şu sözündeki istisnada işaret edilen şeydir: "Sana (Kur'an'ı) okutacağız ve artık unutmayacaksın. Allah'ın dilediği hariç." (A'la suresi: 6-7) Birinci durum hemen çabuk geçen ani bir haldir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve onun ko­ruyucuları da elbette biziz." (Hicr suresi: 9) İkinci durum ise Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesinde dile getirdiği durumdur: "Biz yerine daha iyisini veya bir benze­rini getirmedikçe bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmaz veya unuttur­mayız." (Bakara suresi: 106)

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: "Bu hadis, Resulullah (a.s.)'ın mutlak tebliğ mahiyeti taşımayanları unutmasını mümkün görenler için bir delil mahiyeti taşımaktadır. Tebliğ mahiyeti taşıyanların da tebliğin gerçekleşmesinden sonra olması ve unutmanın sürekli olmaması şartıyla unutulması mümkündür. Bu şekilde unutsa bile arkasından yine ya kendiliğinden veya bir başkası vasıtasıyla hatırlar. Tamamen unutması ise söz konusu olamaz."

[218] Ebu Davud (2/38) Kitabu's-Salat, 26-Gece namazında Kur'an okurken sesi yük­seltmekle ilgili bab. Tirmizi (5/180) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an 20. bab. Nesai (3/115) Kitabu İkameti 's-Sala ve's-Sunneti fiha, 24-Gizli yapmanın açık yapmaya üstünlüğü bab.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/346-349

[219] Tirmizi (5/183) 46-Kitabu Feaaili'l-Kur'an, 23-Resulullah (a.s.)'ın Kur'an okuyu­şunun nasıl olduğu hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis bu rivayet şekliyle hasen garibdir." Nesai (3/224) 20-Kitabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fıha, 23-Geceleyin Kur'an okumanın nasıl olacağı babı. Nesai'nin ri­vayeti: "Bazen gizli, bazen açık okuyordu " sözüyle bitmektedir.

[220] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/323) Mecme'u'z-Zevaid (21266) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravilerİ, Sa-hih'te isimleri geçen ravilerdir."

[221] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/322) Mecme'u'z-Zevaid (2/267) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sa-hih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/349-350

[222] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/350

[223] Buharı (9/47) 66-Kitabu Fedâİli'l-Kur'an, 8-Resulullah (a.s.)'ın ashabından kıraat (Kur'an-ı Kerim okumanın öğrenilmesi) babı.

[224] Buharı (7/313) 64-Kitabu'l-Meğazi 12. bab.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/351

[225] Buhari (9/83) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 25-Çocuklara Kur'an'ın öğretilmesi babı.

[226] Buharı (9183) Aynı yer.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/352

[227] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/352

[228] Buhari (9164-65) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 16-Resulullah (a.s.)'ın iki kapak ara­sında bulunandan (yani Kur'an'dan) başka geriye bir şey (yazılı bir şey) bırak­madığını söyleyenler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/353

"İki kapak arasında olan": Bu sözüyle Yüce Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim'i kasdetmiştir. Bu kitap, mushafin iki kapağı arasına yazılmış olduğundan böyle denmiştir.

[229] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/353

[230] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (91146) Mecme'u'z-Zevaid (7/165) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik rivayet senetleriyle rivayet etmiştir ve bun­lardan birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/354

[231] Nahl Suresi: 89

[232] Fussilet Suresi: 53

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/354-355

[233] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (91146) Mecme'u'z-Zevaid (71153) Heysemi, Mec­me'u'z-Zevaid'de bununla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamış sadece: "Bu­nu Taberani rivayet etmiştir" demekle yetinmiştir.

[234] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/355

[235] Ahmed bin Hanbel (41107) Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (22175-76) Mecme'u'z-Zevaid (7146) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri arasında Imran el-Kattan bulunmaktadır. Ibni Hibban ve daha başkaları onun sika olduğunu söylemişler, Nesai ise zayıf olduğunu söylemiştir. Geriye kalan ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/355-356

[236] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/356

[237] Ahmed bin Hanbel (4/237) Mecme'u'z-Zevaid (1/276) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/356

[238] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/157) Mecme'u'z-Zevaid (1/276) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar. "

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/356-357

[239] er-Ravdu'n-Dani (21277) Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (12/214) Mecme'u'z-Zevaid (1/276) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir ve es-Sağir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika görülmüş kimselerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/357

[240] Muvatta (21446) 21-Kitabu'l-Cihad, 2-Bir kimsenin yanında Kur'an bulunarak düşman toprağına yolculuk etmekten nehyi babı. İmam Malik şöyle söylemiştir: "Bu, düşmanın onu (Kur'an'ı) ele geçirmesinden korkulması dolayısıyladır." Buha-ri (6/133) 56-Kitabu'l-Cihad, 129-Mushaflarla birlikte düşman toprağına yolcu­luk etmenin mekruhluğu (sakıncası) babı. Müslim (3/1490-1491) 33-Kitâbu'l-İmâre, 24-Mushafın kâfirlerin eline geçmesi endişesi dolayısıyla onunla birlikte kâfirlerin toprağına yolculuk etmekten nehiy babı. Eyyub şöyle söylemiştir: "Düşman onu ele geçirip, onunla size karşı durabilirler (yani ona hakaret etme tehdidiyle sizi zor durumda bırakabilirler -Çeviren)" demiştir. Ebu Davud (3136) Kİtabu'l-Cihad, 88-Mushafla birlikte düşman toprağına yolculuk edilmesi babı

[241] Bkz. Fethu'UBari (61134)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/357-358

[242] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/359-360

[243] Ali imran Suresi: 113

[244] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/361-362

[245] Kesfu'l-Estar (3/40) Kitâbu't-Tefsir, Bir sureye: "Bi'smi'llahi'r- Rahmani'r-Ra-him" ile başlanması babı. Hey semi söyle söylemiştir: "Ebu Davud sadece şu sözü­nü nakletmİştir: "Bi'smi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim" ininceye kadar bir surenin diğe­rinden ayrıldığı bilinemez(di)." Mecme'u'z-Zevaid'de söyle söylemiştir: "Bunu Bezzar iki ayrı isnadla rivayet etmiştir ve birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/362

[246] Buhari (81156-157) 65-Kitâbu't-Tefsir, 1-Fatiha suresi hakkında gelen rivayetler babı. Ebu Davud (2/71-72) Kitabu's-Salat, 15-Fatiha suresi babı. Nesai (21139) 11 -Kitâbu'l-İftitah, 26-Yüce Allah'ın: "Andolsun sana ikişerlerden yediyi ve Büyük Kur'an'ı verdik" (Hicr suresi: 87) sözünün te'vili babı.

[247] Enfal Suresi: 24

[248] Tirmizi (51155) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 1-Fatiha suresinin fazileti hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.

[249] Tirmizi (51297) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 16-Hicr süresiyle ilgili bab. Nesai (21139) 11-Kitâbu'i-İftitah, 26-Yüce Allah'ın: "Andolsun sana ikişerlerden yediyi ve Büyük Kur'an't verdik" (Hicr suresi: 87) sözünün te'vili babı. Bu hadis hasendir. İbni Hibban sahih olduğunu söylemiştir.

[250] Ebu Davud (2171-72) Kitabu's-Salat, 15-Fatiha suresi babı. Tirmizi (5/297) 48-Ki­tâbu Tefsiri'l-Kur'an, 16-Hicr süresiyle ilgili bab. Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/362-365

[251] Müslim (11554) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 43-Fatiha suresinin ve Bakara suresinin son ayetlerinin fazileti babı. Nesai (21138) 11-Kitâbu'l-İftitah, 25-Fatiha suresinin fazileti babı.

[252] Tirmizi (5/159-160) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 4-Bakara suresinin son ayetleri hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen garibtir" demiştir. Tirmi-zi bu hadisi Nu'man bin Beşİr'den rivayet etmiştir. Nesai de bunu Sünen'de rivayet etmiştir. Hakim (11562) Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir, an­cak Buhari ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır." Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (71285) Mecme'u'z-Zevaid (6/312) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Tabe­rani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[253] Ahmed bin Hanbel (5/151)

[254] Ahmed bin Hanbel (5/180) Mecme'u'z-Zevaid (61312) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunun tamamını Ahmed bin Hanbel değişik isnadlarla rivayet etmiştir ve bunlardan birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[255] Ahmed bin Hanbel (51383) Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (31169) Mecme'u'z-Zevaid (61324) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Mu'cemu'l-Kebir ve Evsafta Taberani rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[256] Buhari (9/55) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 10~Bakara suresinin faziletiyle ilgili bab. Müslim (11554-555) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 43-Fatiha sure­sinin ve Bakara suresinin son ayetlerinin fazileti ve Bakara suresinin son iki ayeti­nin okunmasına teşvik babı. Ebu Davud (2/56-57) Kitabu's-Salat, Kur'an'ın hiz-blere (cüzlere) ayrılması babı. Tirmizi (5/159-160) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 4-Bakara suresinin son ayetleri hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis ha­sen sahihtir" demiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/365-367

[257] 2422'Müslim (11554-555) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 43-Fatika suresinin ve Bakara suresinin son ayetlerinin fazileti ve Bakara suresinin son iki ayetinin okunmasına teşvik babı. Tirmizi (5/160) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 5-AH İmran suresi hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis bu rivayet tankıyla hasen garibdir" demiştir.

[258] Müslim (1/553) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 42-Kur'an-t Kerim oku­manın fazileti babı.

İbnu'l-Esir şöyle söylemiştir: "Herhangi kul bunu bir rek'atta secde etmeden önce okur sonra Allah'tan bir şey isterse Allah ona o istediğini verir. Bu neredeyse di­nin tümünü içerecekti." Ancak bu fazlalık Müslim'in basılı seklinde bulunma­maktadır. İlim adamları şöyle demişlerdir: "Bu iki surenin nur ve hidayet sahibi olmaları ve ecirlerinin büyük olması dolayısıyla iki çiçek olarak adlandırılmış­lardır." (Nevevi, 6/90)

[259] Müslim (1/539) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 29-Kişinin nafile namazı evinde kılmasının müstehab olduğu, camide kılmasının da caiz olduğu babı. Tirmi­zi (51157) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 2-Bakara suresinin ve Ayetu'l-kursi'nin fa­zileti hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.

[260] Tirmizi (51157) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 2-Bakara suresinin ve Ayetu'l-kur-si'nİn fazileti hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis garibdir. Hakim bin Cubeyr tankıyla gelen rivayetinden başka bir rivayetini bilmiyoruz" demiştir. Şu'be, Hakim bin Cubeyr'i tenkid etmi§ ve onun zayıf olduğunu söylemiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/368-370

 

[261] Buhari (4/487) 40-Kitâbu'l-Vekâle, 10-Bir kimsenin bir adamı vekil kılmasından sonra vekile bir şey bırakması ve müvekkilin ona (bıraktığı şeyi kullanmasını) caiz kılması durumunda (vekilin) onu (kullanmasının) caiz olacağı, yine belirli bir süreye kadar borç vermesi durumunda bu süre içinde caiz olacağı babı.

[262] Müslim (11556) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 44-Kehf suresinin ve Ayetu'l-kursİ'nin fazileti babı.

[263] Bakara suresi: 255

[264] Ebu Davud (2/72) Kitabu's-Salat, 17-Ayetu'l-fcursi hakkında gelen rivayetler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/370-373

[265] Ahmed bin Hanbel (6/73, 82) Keşfu'l-Estar (3/95) Kur'an-ı Kerim okumakla ilgili

bab. Mecme'u'z-Zevaid (7/162) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Bezzar rivayet etmişlerdir. Bezzar'tn Habib bin Hind el-Eslemi dışında kalan ravileri, Sahih'te isimleri geçen raviîerdir. Söz konusu kişi ise sikadır. Bezzar bunu bir başka isnadla daha rivayet etmiştir ki, bu rivayetin ravileri, Sahİh'te isimleri geçen ravilerdir. Bir başka tanktan Ebu Hureyre (r.a)'nin Resulullah (a.s)'tan rivayeti yoluyla nakletmiştir. Bu rivayette de Resulullah (a.s)'ın aynı şeyi söylediği bildirilmiştir, ancak bu rivayetin isnadından bir ravinin adı düş­müştür. "

[266] Hakim (1/564)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/373-374

[267] Mecme'u'z-Zevaid (1/239) Heysemİ şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri, Sahİh'te isimleri geçen ravilerdir.

[268] Hakim (2/368) Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buha­rı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır."

[269] Beyhaki (31249) Cuma günü ve gecesinde Resulullah (a.s)'a çokça salat getirilmesi­nin, Kehf suresinin ve daha başkalarının okunmasının emredildiği babı.

[270] Müslim (11555) 6-Kitabu Salati'l-Musaftrin ve Kasriha, 44-Kehf suresinin ve Ayetu'l-kursi'nin fazileti babı. Ebu Davud (4/117) Kitâbu'l-Melâhim, 14-Deccalin Çıkışı babı.

[271] Müslim (11556) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 44-Kehf suresinin ve Ayetu'l-kursi'nin fazileti babı.

[272] Tirmizi (51162) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 6-Kehf suresinin faziletleri hakkında ge­len rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir.

[273] Ebu Davud (2/57) Kitabu's-Salat, Ayetlerin sayısıyla ilgili bab. Tirmizi'nin riva-yeündeki: "Şefaat etmiştir" ibaresinin yerine Ebu Davud'un rivayetinde: "Sahibine şefaat eder" denmektedir. Tirmizi (51164) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 9-Mülk su­resinin faziletleri hakkında gelen rivayetler babı. Tirmİzi: "Bu hadis hasendir" demiştir. Hakim (2/497-498) Mülk suresinin tefsiri. Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamış­lardır. " Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[274] Hakim (21488) Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır." Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[275] Mecme'u'z-Zevaid (71127) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'ce­mu'l-Kebir ve Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[276] er-Ravdu'd-Dâni (1/296) Mecme'u'z-Zevaid (7/127) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani Mu'cemu's-Sağir ve Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/375-377

[277] Ahmed bin Hanbel (2/27, 36, 100) Mecme'u'z-Zevaid (7/134) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel iki ayrı isnadla rivayet etmiştir ve her iki­sinin de ravileri sikadırlar." Tirmizi (5/433) 48-Kitâbu't-Tefsir, 74-Tekvir süre­siyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir" demiştir. Hakim (21115) Ha­kim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır." Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/377

[278] Zilzal Suresi: 1-8. Hakim (21532) Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

"Kısa ve kapsamlı sure (Sure cami'a)" sözüyle bütün hayrın sebeplerini kendinde toplayan ve kendisiyle bereketlere ulaşılabilecek bir sureyi kastediyordu.

[279] Ahmed bin Hanbel (21169) Ebu Davud (2157) Kitabu's-Salat, Kur'an'ın hizbiere (cüzlere) ayrılması babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/377-378

[280] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/378-379

[281] Tirmizi (5/170) 46-Kitabu Fedâili'UKur'an, lî~İhlas suresi hakkında gelen riva­yetler babı.

[282] Müslim (1/556) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasrı ha, 45-İMas suresini oku­manın fazileti babı.

[283] Müslim, aynı yer.

[284] Müslim (11557) Aynı yer. Tirmizi (5IÎ69) 46-Kitabu Fedâili'1-Kur'an  Îl-İhlas suresi hakkında gelen rivayetler babı,

[285] Müslim, aynı yer.

[286] Buhari, aynı yer. Muvatta birinci rivayeti nakletmiş ve yukarıdaki hadisin metninde geçen: "Yetekâllehâ" kelimesini "yetefâllehâ" şeklinde fâ ile vermiştir. Nesai de aynı şekilde birinci rivayeti nakletmiştir.

[287] Muvatta (1/208) 15-Kitâbu'l-Kur'an, 6-İhlas suresinin okunması hakkında gelen rivayetler babı. Buharı (9/59) 66-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 13-İhlas suresinin fazi­leti babı. Ebu Davud (2172) Kitabu's-Salat, 18-İhtas suresi babı. Nesai (21171) 11-Kitâbu'l-İfiitah, 29-İhlas suresinin okunmasının fazileti babı.

[288] Muvatta (1/208) 15-Kitâbu'l-Kur'an, 6-İhlas suresinin okunması ve Tcbâreke (Mülk) suresi hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi (51167-168) 46-Kitabu Fedâili'l-Kur'an, 11-İhlas suresi hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih, garibdir. İsnadı ise sahihtir" demiştir. Nesai (2/171) 11-Kitâbu'l-İf-titah, 29-Ihlas suresinin okunmasının fazileti babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/379-382

[289] Nesai (81250) 50-Kitâbu'l-İstiaze, 1-Istiaze (euzu çekme) babı.

 

[290] Nesai (81551) Aynı yer. İsnadı hasendir.

[291] Nesai (81254) 50-Kitâbu'l-İstiaze, 1-fstiaze (euzu çekme) babı. İsnadı hasendir.

[292] Müslim (1/558) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 46-Muavvizeteynin o-kıınmasının fazileti babı.

[293] Müslim, aynı yer.

[294] Müslim, aynı yer. Tirmizi (51170) 46-Kitabu Fedâilİ'l-Kur'an, 12-Muavvizeteyn (Felak ve Nas sureleri) hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (2/158) İl-Kitâbu'l-Iftitâh, 46-Muavvizeteynin okunmasının fazileti babı.

[295] Ebu Davud (1173) Kitabu's-Salat, 19-Muavvizeteynle ilgili bab. Nesai (81250) 50-Kitâbu'l-lstiaze, 1-lst'uıze (euzu çekme) babı.

[296] Nesai (8/254) Aynı yer.

[297] Nesai (8/253) Aynı yer.

[298] Nesai (8/254) Aynı yer.

[299] Ebu Davud (1/73) Kitabu's-Salat, 19-Muavvizeteynle ilgili bab.

[300] Tirmizi (51171) 46-Kİtabu Fedâili'l-Kur'an, 12-Muavvizeteyn (Felak ve Nas surele­ri) hakkında gelen rivayetler babı.

[301] Mecme'u'z-Zcvaid (71149) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l'Evsat'la rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/382-386

[302] Müzzemmiî Suresi: 4

[303] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/386-390

[304] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/391-403

[305] Bakara suresi: 36

[306] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/405-410

[307] Nisa Suresi: 12

[308] Maide Suresi: 89

[309] Bakara Suresi: 222

[310] Maide Suresi: 6

[311] Cuma Suresi: 9

[312] Karia Suresi: 5

[313] İnsan Suresi: 20

[314] Mü'min Suresi: 16

[315] Enfal Suresi: 42

[316] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/410-413

[317] Buhari (9123) 66-Kitâbu Fedâili'l-Kur'an, 5-Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indi­rildiği babı. Aynı şekilde: (9/87) 66-Kitâbu Fedâili'l-Kur'an, 27-"Bakara suresi" ve "şöyle şöyle sure" demekte sakınca görmeyen babı'nda da rivayet edilmiştir. Bu ha­dis aynı şekilde: (12/303) 88-Kitâbu İstitâbeti'l-Murteddin ve'l-Mu'ânidin ve Katlihim, 9-Te'vil yapanlar hakkında gelen rivayetler babı'nda da rivayet edil­miştir. Yine: (13/520) 97-Kitâbu't-Tevhid, 53-Yüce Allah'ın: "Ondan kolayınıza geleni okuyun" sözüyle ilgili bab'da rivayet edilmiştir. Müslim (î/524, 561) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfirin ve Kasrihâ, 48-Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indiğinin bildirilmesi ve bunun anlamının açıklanması babı. Ebu Davud (2175, 76) Kitâbu's-Salat, 22-Kur'an'ın yedi harf üzere indirildiği babı. Tirmizi (51193-194) 47-Kitâbu'l-Kırâât, 11-Kur'an'ın yedi harf üzere indirildiği hakkında gelen rivayet­ler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (2/150,151,152) 11-Kitâbu'l-İftitâh, 37-Kur'an hakkında gelen rivayetlerle ilgili genel bab.

[318] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/413-415

[319] Müslim (11561-562) 6-Kitâhu Salati'l-Musâfirin ve Kasrihâ, 48-Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indiğinin bildirilmesi ve bunun anlamının açıklanması babı.

[320] Müslim (11562-563) Aynı yer.

[321] Ebu Davud (2176) Kitâbu's-Salat, 22-Kur'an'm yedi harf üzere indirildiği babı.

[322] Nesai (21154) 11-Kitâbu'l-İftiîâh, 37-Kur'an hakkında gelen rivayetlerle ilgili genel bab. Tirmizi (51194-195) 47-Kitâbu'l-Kırâât, İl-Kur'an'ın yedi harf üzere indirildiği hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Bu hadis Ubey bin Ka'b (r.a)'dan birden fazla tankla rivayet edilmiştir.

[323] Tirmizi, aynı yer.

"İçime, cahiliyede olmamış bir şekilde, bir yalanlama düşüncesi doğ­du": Yani: "Cahiliyede olduğundan daha şiddetli bir şekilde şeytan içime vesvese verdi." Çünkü cahiliyede bir şey bilmiyordu yahut bir tereddüt İçindeydi. Burada şeytan, içine kesin yalanlama vesvesesi soktu.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/415-418

[324] Buhari (9/23) 66-Kitâbu Fedâili'l-Kur'an, 5-Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indi­rildiği babı. Müslim (11565) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfirin ve Kasrihâ, 48-Kur'an'ın yedi harf (lehçe) üzere indiğinin bildirilmesi ve bunun anlamının açıklanması babı.

[325] Buhari (9/101) 66-Kitâbu Fedâili'UKur'an, 37-"Kur'an'ı kalpleriniz ülfet ettiği sürece okuyunuz" hadisiyle ilgili bab. Bu hadis Buhari'de ayrıca: (5/70) 44-Kitâ-bu'l-Husumât, 1-Müslüman ve Yahudi arasındaki anlaşmazlık ve tesbit konusun­da bildirilenler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/418-419

[326] Hz. Osman (r.a)'ın yazdırmış olduğu mushafta harflerin noktaları, harekeleri ve med vs. işaretleri konmamıştı. Bunlar mushaf a sonradan eklenmiştir. Kıraatlar arasında harekeleme ve noktalama farklılıklarının Hz. Osman (r.a) mushafına uygun düşmesi bu yöndendir. Mesela "yâ" ve "tâ" harfleri noktasız olarak aynı şekilde yazılır. Hz. Osman (r.a) mushafında da noktalar bulunmadığından daha sonra bazı kıraatlarda muzarı harfinin "yâ" diğer bazılarında "tâ" şeklinde okunması Hz. Osman (r.a) mus-hafina uygundur.

[327] Ahmed bin Hanbel (2/300)

[328] Ahmed bin Hanbel (21332) Keşfu'l-Estâr (3/90) Kur'an'ın kaç harf (lehçe) üzere indi­rildiği babı. Mecme'u'z-Zevâid (7/151) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunun tamamını Ahmed bin Hanbel iki ayrı senedle rivayet etmiştir ve bunlardan birinin ravileri, Sa-hih'te isimleri geçen ravilerdir. Bezzar da bunun bir benzerini rivayet etmiştir."

[329] Ahmed bin Hanbel (4/169-170) Mecme'u'z-Zevâid (71151) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri . geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/420-422

[330] Fatiha Suresi: 4

[331] Tirmizi (5/185) 47-Kitâbu'l-Kırâât, 1-Fatiha suresi babı. İsnadı hasendir.

[332] Ebu Davud (4138) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat. İsnadı hasendir. Bu okunuş şekli Ibni Amir'in kıraatına göredir.

[333] Bakara Suresi: 58

[334] Bakara Suresi: 125

[335] Ebu Davud (4131) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat'ın başı. İsnadı sahihtir. Bu okunuş şekli İbni Kesir, Ebu Amr, Asım, Hamza ve Kisâi kırââtlarına göredir. Nafı' ve İbni Amir: "İttehezu" şeklinde hâ'nın fethiyie ve haber sigası üzere okumuşlardır.

[336] Nisa Suresi: 95

[337] Ebu Davud (4132) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat. İsnadı hasendir. Râ'mn mansub ola­rak okunuşu şekli Nafı', İbni Amir, Kisâi, Halef ve Mufaddal'ın okuyuş şekil­leridir, ibni Kesir, Ebu Amr ve Hamza: "Ğayru" şeklinde râ'nın refiyle oku­muşlardır. Ebu Ali şöyle söylemiştir: "Râ'yı merfu okuyan, "ğayra"yı oturanların sıfatı kılmış olur. Bunu mansub okuyansa o kelimeyi "oturanlardan" istisna edi­lenlerin belirtilmesi anlamında kullanmış olur,"

[338] Maiae Suresi: 45

[339] Ebu Davud (4/32) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat. Tirmizi (5/185) 47-Kitâbu'l-Kırâât. 1-Fatiha suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, garibdir."

[340] Ebu Davud (4/33) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırâât. İsnadı hasendir. Bir rivayette bu, üzerinde vakf edilerek (durularak) okunmuştur. Bu okunuş tarzı İbni Mucliz, Ka-tade, Ebu Aliye ve Ruveys'in Ya'kub'dan rivayet ettiği kıraatlara göredir.

[341] 2) Yunus Suresi: 58

[342] Buhari (8/363) 65-Kitâbu't-Tefsir, 4-"Evinde bulunduğu kadın onun kendisine yak­laşmasını istedi..." (Yusuf suresi: 23) ayetiyle ilgili bab.

[343] Yusuf Suresi: 23

[344] Saffat Suresi: 12

[345] Ebu Davud (4138) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat.

[346] Ebu Davud, aynı yer.

"Heyte leke": Heyte kelimesinin değişik kullanılış şekilleri bulunmaktadır. Hepsi de: "Gel, gelsene, yaklaş" anlamındadır. Yukarıdaki ibarenin beş ayrı okunuşu (kıraati) bulunmaktadır: Nafî', İbni Zekvân ve Ebu Ca'fer hâ'yı kesreli, yâ'yı sakin ve tâ'yı fethalı (yani: "Hiyte" şeklinde) okumuşlardır. İbni Kesir, hâ'yı fethâlı, yâ'yı sakin ve tâ'yı dammeli (yani: "Heytu" şeklinde) okumuştur. Diğerleri ise, hâ'yı fethalı, yâ'yı sakin, tâ'yı da fethalı (yani: "Heyte" şeklinde) okumuşlardır. Bu kelimenin okunuş şekilleri: Hiyte, Heytu, heyte, hi'tu, hi'te.

"Acibtu": Bu kelimenin tâ'sının dammeli ('"acibtu" olarak) okunması şu itibarladır: Yüce Allah bu sözüyle onlara şu şekilde cevap vermiştir: "Bütün bu sayılan fiilleri yap maya güç yetiren Allah'ın yaratıkları yeniden dirilteceğini inkâr etmelerine hay­ret ettim. Üstelik onlar Allah'ın kendi gücü diye nİtelediğiyle alay ediyorlar."

Ibnu'l-Cevzi, Zâdu'l-Mesir'de şöyle söylemiştir: "Acibtu" kelimesi iki şe­kilde okunmaktadır. İbni Kesir, Nafi', Asım, Ebu Amr ve İbni Amir: "Bel 'acibte" şeklinde tâ'yı fethalı okumuşlardır. Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a), Abdullah bin Mes'ud (r.a), Ebu Abdirrahman Sülemi (r.a), İkrime, Katâde, Ebu Mucliz, Neha'i, Talha bin Masrıf, el-A'meş, îbni Ebi Leylâ, Hamza, Kisâi ve daha başkaları: "Bel 'acibtu" şeklinde tâ'yı dammeli okumuşlardır, Tâ'yı fethalı okuyanlara göre cümlenin anlamı şöyledir: "Ey Muhammedi Sen onlara hayret ettin. Üstelik onlar alay ediyorlar." İbni Sâib şöyle söylemiştir: "Sen onlara hayret ediyorsun. Onlarsa seninle alay ediyorlar." Tâ'yı dammeli okuyanlara göre ise burada Yüce Allah ken­disinin onların hallerine hayret ettiğini haber vermektedir."

[347] Nemi Suresi: 87

[348] Yusuf Suresi: 110

[349] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/148) Mecme'u'z-Zevâid (71155) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[350] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (91149-150) Mecme'u'z-Zevâid (71155) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri si­kadırlar."

Mecrâhâ kelimesini bu şekilde mim'in fethiyle Hafs, Hamza, Kisâi ve Halef okumuştur. Geriye kalanlar mim'in dammıyla (mucrâhâ) şeklinde okumuşlardır.

[351] Ebu Davud (4/33-34) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat. Tirmizi (5/188) 47-Kitâbu'l-Kırâât 3-Kehf süresiyle ilgili bab.

[352] Kehf suresi: 76

[353] Ebu Davud (4133) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırââat. Bu rivayet Müslim'de de geçmektedir. Müslim'deki yeri: (411851) 43-Kitâbu'l-Fedâil 46-Hızır (a.s)'ın faziletlerinden bazıları.

İbnu'l-Cevzi, Zâdu'l-Mesir (5/174)'de şöyle söylemiştir: "İbni Kesir, Ebu Amr, İbni Amir, Hamza ve Kisâi: "Min ledunni" şeklinde musakkal (şeddeli) okumuş­lardır. Nafi' ise: "Min luduni" şeklinde lâm'ı dammeli, nun'u da muhaffef (şeddesiz) okumuştur. Ebu Bekr, Asım'dan: "Min ledni" şeklinde lâm'ı fethalı, dâl'ı sakin riva­yet etmiştir. Asım'dan bir başka rivayete göre o bunu: "Ludni" şeklinde lâm'ı damme­li, dâl'ı sakin okumuştur. Zuccâc şöyle söylemiştir: "En uygun okunuş şekli ise nun'un şeddeli okunmastdır. Çünkü kelimenin aslı "ledun"dur, yani sondaki nun sakin okunur. Bir kimse bunu kendine nisbet ederse (yani sonuna mütekellim yâ'sı eklerse) kelimenin sonundaki nun'un sakin olduğunun belirgin bir şekilde görülmesi için bir nun ekler. Örneğin: "Min ledun Zeyd (Zeyd tarafından)" denir. Burada nun sakin okunur. Sonra kişi bu kelimeyi kendine nisbet ettiğinde: "Min ledunni (Benim ta­rafımdan)" der. Tıpkı: "An Zeyd (Zeyd'den)" ve: "anni (Benden)" ibarelerinde ol­duğu gibi (yani buralarda da an'ın sonuna mütekellim yâ'sından önce bîr nun eklen­mektedir). Ludni şeklinde dâl'ı sakin okumalarına gelince: Bunu "adud" kelimesin­deki damme'yi hazf etmelerinde (atmalarında) olduğu gibi bu şekilde oku­muşlardır.

[354] Ebu Davud (4134) Kitâbu'l-Hurufve'l-Kırââat. Bu hadis sahihtir. "Hami'e": Siyah çamur. İbni Kesir, Nafi', Ebu Amr ve Asım'dan rivayetinde Hafs bu kelimeyi: "Hami'e" şeklinde okumuşlardır. Bu da Abdullah bin Abbas (r.a) kıraatidir. İbni Amir, Hamza, Kisâi ve Asım'dan rivayetinde Ebu Bekr: "Hamiye" şeklinde oku­muşlardır. Bu da, Amr, Ali, Abdullah bin Mes'ud (r.a), Zübeyr, Mu'aviye, Ebu Abdurrahman, Hasan, İkrime, Neha'i, Katade, Ebu Ca'fer, Şeybe, İbni Muhaysin ve A'meş kıraatlarıdır. Bunların hiçbiri kelimeyi hemze'li okumamışlardır. Zuccac şöyle söylemiştir: "Hami'e diye okuyanlar, siyah çamurdan oluşan göze (kaynak) anlamını kasdetmişlerdir. Hamiye diye hemzesiz okuyanlar ise sıcak anlamını kasdetmişlerdir. Sıcak (su) da yerine göre siyah çamurla karışık olabilir." 2464-Ebu Davud (4138) Kitâbu'l-Hurufve'l-Kırââat.

ibni Kesir ve Ebu Amr: "Farradnâhâ" şeklinde şeddeli okumuşlardır. Abdullah bin Mes'ud (r.a), İbni Abdirrahman es-Sulemi, Hasan, İkrime, Dahhâk, Zuhri, Nafi', İbni Amir, Asım, Hamza, Kisâi, Ebu Cafer, İbni Ya'mer, A'meş ve İbni Ebi Ayle: "Ferad-nâhâ" şeklinde şeddesiz okumuşlardır. Zuccâc şöyle söylemiştir: "Şeddeli okunması şu iki sebep dolayısıyla olabilir: Birincisi: Çokluk anlamı kastedilerek böyle kullanılmış olabilir. Yani: "Biz orada (bu surede) bir çok şeyi farz kıldık." İkincisi: "Onda helâl ve haram olarak ne varsa hepsini açıkladık ve tafsil ettik" anlamı kastedilerek böyle kul­lanılmış olabilir. Şeddesiz okuyanlara göre de anlamı şudur: "Size orada farz kılmadığımızla amel etmenizi gerekli kıldık." Daha başkaları şeddeli okuyanlara göre anlamının şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Onun farzlarını tafsil ettik." Şeddesiz okuyanlara göre ise anlamı: "Onda olanı farz kıldık" şeklindedir.

[355] Nur Suresi: 1

[356] Buhari (8/482) 65-Kitâbu't-Tefsir, 8-"Çünkü siz onu dillerinize doluyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu önemsiz bir şey sanıyordunuz..." (Nur suresi: 15) ayeti kerimesiyîe ilgili bab.

[357] Nur Suresi: 15

[358] Bkz. Alusi, (18/119)

[359] Ebu Davud (4134-35) Kitâbu'l-Hurufve'l-Kırââat.

el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir: "Yaygın olan kıraatta burada olduğu gibi: "Fuzzi'a" şeklinde '"ayn" ve "zâ" iledir. el-Münziri'nin hazırlamış olduğu Ebu Davud'un Sünen'inin muhtasarında ise: "Feriğe" şeklinde geçmektedir. Ha­mişinde de (kenar yazısında) şöyle denmektedir: "Hasan bunu "feriğa" şeklinde okumuştur. Avnu'l-Ma'bud'da: "Fuzzi'a" şeklinde meçhul sigasıyla ve zâ'yın teşdidiyledir. Bütün nüshalarda da hu şekilde geçmektedir." Suyuti şöyle söylemiştir: "Bu kelime iki nüshada zâ vefethâh ayn ile okunmaktadır. Râ ve ğayn ile olması ihtimali de vardır. Ebu Hureyre (r.a) bu şekilde: "Feriğe" olarak okur­du." Ibnu'l-Cevzi de şöyle söylemiştir: "Çoğunluk bu kelimeyi: "Fuzzi'a" şek­linde fâ'nın dammı ve zâ'nın kesriyle okumuştur. İbnİ Amir, Ya'kub ve Ebân: "Feze'a" şeklinde fâ'nın ve zâ'nın fethiyle okumuşlardır. Hasan, Katâde ve İbni Ya'mer ise: "Feriğe" şeklinde râ ve ğayn ile okumuşlardır.

[360] Sebe Suresi: 23

[361] Buhari (6/312) 59-Kitâbu Bed'i'l-Halk 7-Birinizin: "Amîn" demesiyle ilgili bab. Aynı şekilde: (61330) 59-Kitâbu Bed'i'l-Halk 10-Cehennemin niteliği ve onun ya­ratılmış durumda (yani mevcut) olduğu babı. Müslim (2/594-595) 7-Kitâbu'l-Cumu'a, 13-Namaz ve hutbenin hafif (kısa) tutulması babı.

[362] Zuhruf Suresi: 77

[363] Ebu Davud (4/35) Kitâbu'l-Hurufve'l-Kırââat. Tirmizi (2/382) Ebvâbu's-Salat, 365-Minber üzerinde Kur'an okumak hakkında gelen rivayetler babı.

İbnu'l-Cevzi şöyle söylemiştir: "Bu, Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a) ve İbni Ya'mer kıraatidir. Zuccâc şöyle söylemiştir: "Nahivciler bunu (yani nida halinde münâdâ -çağrılan- kelimenin son harfini atmayı) terkim olarak adlandırmaktadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/422-431

[364] Katru'n-Nedâsh.214

[365] Cuma Suresi: 9

[366] Muvatta (1/106) 5-Kitâbu'l-Cumu'a, 5-Cuma günü (namaza) koşmak hakkında ge­len rivayetler babı.

[367] Tirmizi (5/190) 47-Kitâbu'l-Kıraat, 6-Vakıa süresiyle ilgili bab.

[368] Vakıa Suresi: 89

[369] Kamer Suresi: 15

[370] Buhari (8/618) 65-Kitâbu't-Tefsir, 4-"Andolsun ki, bir sabah erkenden kalıcı bir azap üzerlerine çöküverdi" (Kamer suresi: 38) ayetiyle ilgili bab. Müslim (11565) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfırin ve Kasrihâ, 50-Kıraatlarla ilgili konular babı.

[371] Müslim, aynı yer. Tirmizi (5119) 47-Kitâbu'l-Kıraat, 5-Kamer süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[372] Ebu Davud (4/35) Kitâbu't-Hurufve'l-Kırââat.

"Feruhun": Ruh kelimesi bu şekilde râ'nın dammıyla okununca rahmet anlamına ge­tir. Çoğunluğun kıraati râ'nın fethiyledir ("ferevhun" seklindedir). Ebu Bekr, Ebu Ru-zeyn, Hasan, İkrime, İbni Ya'mer, Katade, Ruveys Ya'kub'dan rivayetinde ve İbni Ebi Sureye Kisâi'den rivayetinde buradaki râ'yı merfu olarak ("feruhun" şeklinde) oku­muşlardır.

[373] Mürselât Suresi: 32

[374] Mürselât Suresi: 33

[375] Buhari (8/687-688) 65-Kitâbu't-Tefsir, 2-"Şüphesiz o (ateş) saray gibi kıvıl-cım(lar) atar" (Mürselât suresi: 32) ayetiyle ilgili bab, ve: 3-"O (kıvılcım) sanki sarı develer gibidir" (Mürselât suresi: 33) ayetiyle ilgili bab.

2472-Ebu Davud (4/35) Kitâbu'l-Huruf ve'l-Kırâat. Münziri bunun hakkında herhangi bir açıklama yapmamıştır. Bu Sünen'de (l/10)'de geçmektedir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/431-433

[376] Fecr Suresi: 25-26

"Kasar": Bu okuyuş, Abdullah bin Abbas (r.a) ve Hasan kıraatidir. Bu kelime "ka-sara"nın çoğuludur. Kasara da, develerin boyunları ve kurma ağaçlarının kökleri an­lamına gelir.

[377] Bkz. el-Ğâye fı'l-Kırââti'l-Aşr, sh. 292; Ayrıca bkt. el-İkna' fı'l-Kırââti's-Seb', 21180

[378] Buhari (81706) 65-Kitâbu't-Tefsir, l-"Açıhp ortaya çıktığı zaman gündüze" (Leyi suresi: 2) ayetiyle ilgili bab. Müslim (11565-566) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfırin ve Kasrihâ, 50-Kıraatlarla ilgili konular babı.

[379] Leyi Suresi: 1-3

[380] Buharı (8/707) 65-Kitâbu't-Tefsir 2-"Erkeği ve dişiyi yaratana" (Leyi suresi: 3) aye­tiyle ilgili bab.

[381] Müslim (1/566) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfırin ve Kasrihâ, 50-Kıraatlarla ilgili konu­lar babı.

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: "Yukarıda geçen okuyuş tarzı hadiste sözü edilenlerin dışında kimseden rivayet edilmemiştir. Onların dışındakilerin hepsi: "Ve mâ haleka'z-Zekere ve'1-Unsâ" şeklinde okumuşlardır. Yukarıda nakledilen rivayetin Ebu Derda (r.a)'ya ve onunla beraber zikredilenlere isnadı kuvvetli olmakla birlikte belirtilen ayetin okunuşu yukarıdaki şekilde kesinleşmiştir. Bu (yani Ebu Derdâ (r.a)'nın işaret ettiği) belki tilâveti nesh edilmiş ayetlerden olabilir. Ebu Derdâ (r.a)'nın ve onunla birlikte zikredilenlerin nüshaları bize kadar ulaşmamıştır. Garib olan bu kıraati Kufeli hafızların Alkame'den ve onun da Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiş olmalarıdır. Kufe'de kıraat senedleri ona kadar ulaşmaktadır. Daha sonra onlardan hiç biri bu kıraatla okumamıştır. Samlılar da kıraati Ebu Derdâ (r.a)'dan almışlardı. Onlardan da hiç biri o kıraatla (yani Ebu Derda (r.a)'ın işaret etmiş olduğu kıraatla) okumamıştır. Bu durum o kıraatin nesheditmiş olduğu fikrini kuvvetlendirmektedir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/433-435

 

[382] Kekf Suresi: 63

[383] Tevbe Suresi: 75

[384] Bkz. es-Sıhah (11140-161)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/435-452

[385] Hicr Suresi: 9

[386] Furkan Suresi: 32

[387] Hud Suresi: 120

[388] Tevbe Suresi: 32

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/453-459

[389] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/459-460

[390] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/460-461

[391] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/461

[392] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/462

[393] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/462

[394] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/462-463

[395] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/463-464

[396] Nisa Suresi: 109

[397] Mülk Suresi: 22

[398] Zâriyat Suresi: 47

[399] İsrâ Suresi: 11

[400] Şura Suresi: 24

[401] Kamer Suresi: 6

[402] İkra Suresi: 18

[403] Nahl Suresi: 90

[404] A'raf Suresi: 145

[405] Hud Suresi: 105

[406] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/465-468

[407] Ahi İmran Suresi: 31

[408] Nisa Suresi: 115

[409] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/468-470

[410] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/470

[411] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/470-471

[412] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/471

[413] Teybe Suresi: 3

[414] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/472-474

[415] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/474-475

[416] Nahl Suresi: 9

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/475-476

[417] Kegu'l-Estâr (1191) bu sahif