Üstad Muhammed El-Gazâlî'nin Takdimi 2

Üstad Prof. Dr. Yusuf El-Kardavtnin Takdimi 3

Önsöz. 9

Niçin Yazdım?. 10

Yazmamın Gerekçesi 12

Kitabın Konusu. 14

Kitabın Metodu. 15

KUR'AN-I KERİM'E GÖRE KADININ ŞAHSİYETİ 24

Giriş. 24

A) ÇARPICI NOKTALAR.. 30

B- Kadın Şahsiyetler 31

İmran'in Kızı Meryem.. 32

BUHARI VE MÜSLİM'DE GEÇEN KADININ ŞAHSİYETİ İLE İLGİLİ BAZI HADİSLER   33

Kadının Şahsiyetinde Bağımsızlığı 33

Kadının Eğitim Ve Öğretim Hakkı 34

Kadının Cemaatla Yapılan İbadetlere Katılması 36

Kadınların Umumi Törenlere Katılması 37

Kadının Toplum Hizmetine Katılması 37

Sosyal Hizmette Kadın. 37

Savaşlarda Fıtrî İşler Yapmaları 38

Kadınların Aile Sorumluluklarını Aksatmadan Özel Bir İşte Çalışabilmeleri 38

Aile Mesuliyetlerinin Karı-Koca Arasındaki Dağılımı 38

Vazifelerin İfa Edilmesinde Karı-Kocanm Yardımlaşması 39

Allah Teala'nın Kadını Övmesi 39

Kadının Kocası Tarafından Övülmesi 40

Babanın Kızını Övmesi 40

Rasulullah'ın Kadını Övmesi 40

İslam, Kadına Güzel Şekilde Muamele Etmeyi Emreder 41

KADINLIĞIN SEÇKİN KONUMU.. 46

Müslüman Kadının Güçlü Kişiliğinden Örnekler Ve Kadınların Haklarını Ve Görevlerini Tam Olarak Anlayabilmeleri 49

Kadının Kocasını Seçme Hakkı 50

KADIN ŞAHSİYETLER.. 53

Hz. İbrahim'in Hanımı Sâre. 54

Hz. İsmail'in Annesi Hacer 54

Rasulullah'in Hanımı Huveylid'in Kızı Hz. Hatice. 55

Rasulullah'ın Kızı Fatımatu'z-Zehra. 56

Müminlerin Annesi Hz. Aişe. 58

Ümmü Seleme. 71

Zeynep Binti Cahş. 73

Ümmii Süleym (Ğumeysa Binti Milhan) 74

Esma Binti Ebi Bekr (Zatu'n-Nitakayn) 78

Esma Bînti Umeys. 80

Ümmü Atıyye El-Ensari 81

Fatıma Binti Kays. 82

KADININ ŞAHSİYETİ İLE İLGİLİ 83

SAHİH HADİSLERİN YANLIŞ UYGULANMASI 83

Kadının Bağımsız Kişiliği 91

Kadının Şahsiyetine Gereken Saygının Gösterilmesi 93

Kadının Şahsiyetinin Gelişmesine Yardımcı Olan Etkenler: 94

Müslüman Erkeğin Kadına Karşı Güzel Davranışlarından Örnekler 95

Rasulullah'ın Hanımlarına Karşı Davranışlarından Bazıları 95

Rasulullah'ın, Kızlarına Karşı Davranışlarından Bazı Örnekler: 96

Rasulullah'ın, Mü'm İn Kadınlara Karşı Davranışlarından Bazı Örnekler: 96

Rasulullah'ın Müslüman Olmayan Kadınlara Karşı Davranışları 97

Kadın Ve Olgunluk. 98

MÜSLÜMAN KADININ TOPLUMSAL HAYATA KATILIMI VE-ERKEKLERLE KARŞILAŞMASI 100

Giriş. 100

Peygamber Döneminde Kadının Toplumsal Yaşama Katılması 104

1) Ümmü  Süleym: 107

2) Esma Binti Umeys: 107

3) Esma Bint Ebu Bekir: 108

3. İlim Öğrenme İsteği: 109

5. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoyma. 111

6. Allah'ın Dinine Çağrı 112

7. Allah Yolunda Cihad. 113

8. Meslekî Çalışma. 114

9. Siyasi Çalışma. 114

10. Evlenme Fırsatlarını Çoğaltma. 115

11. Harama Girmeden Eğlence Düzenleme. 116

Hatime: 119

8. Meslekî Çalışma. 121

7. Siyasi Çalışma. 121

10. Evlenme Fırsatlarını Çoğaltma. 122

11. Harama Girmeden Eğlence Düzenleme. 123

Hatime: 126

Müslüman Kadının Sosyal Hayata Katılma Adabı Ve Erkeklerle Görüşmesi 128

Giriş: 128

Katılma Ve Görüşme Âdabını Gerçekleştirmeye Yardım Eden Temel Faktörler 128

Kadın Ve Erkek Arasındaki Müşterek Âdaplar 130

Kadınlara Ait Âdablar: 135

Peygamberler (A.S.) Döneminde: 136

Nuh (A.S.) Döneminde: 137

İbrahim (A.S.) Döneminde: 137

Yusuf (A.S.) Döneminde: 138

Musa (A.S.) Döneminde: 139

Davud (A.S.) Döneminde: 139

Süleyman (A.S). Döneminde: 140

İsrailoğullarının Muhtelif Dönemlerinde: 140

Nebi (S.A.V.)'İn Hanımları, - Hicab Farz Kılınmadan Önce- Diğer Müminlerin Hanımları Gibiydi. Erkeklerle Beraber Sosyal Hayata Katılıp, Genel Ve Özel Hayatın Çeşitli Alanlarında Onlarla Beraber Oluyorlardı. 141

Bununla İlgili Bazı Örnekler İse Şunlardır: 141

Savaşlarda! 143

5. Erkeklerin Çeşitli İşleri İçin Peygamber'in Hanımlarına Müracaat Etmeleri: 150

6. Peygamberin Hanımlarının Riıüslümanlara Rasulullah'ın Saadetini Öğretmesi: 152

 

Üstad Muhammed El-Gazâlî'nin Takdimi

 

BU KİTABIN asırlarca önce çıkmasını ve kadının İslâm toplumundaki gerçek konumunun doğru bir yaklaşımla ortaya konmasını çok isterdim. Müslümanlar, kadın konusunda, İslam'ın koyduğu ilkelerden saptılar. Kaynağı bulanık rivayetlere itibar ettiler. Bunlar, ya uydurma yahut da ona benzer hadislerdi. Bu rivayetler, müslüman kadını kör cahilliğe, gaflete, din ve dünyasından uzaklaşmaya şevketti. Buna göre kadının tahsil görmesi günah, mescide gitmesi ise sakıncalıydı. Onun, müslümanların gündeminden haberdar olması ya da bugünle ve yarınla ilgilenmesi akla dahi gelemezdi. Kadınların horlanması yaygın bir anlayış haline gelmişti. Maddi ve manevi haklarının ellerinden alınması yerleşmiş bir gelenekti. Daha üç yıl kadar önce hatibin biri, çağımıza hiddetlenerek şöyle diyordu: "Allah, kadının, üç durum dışında dışarı çıkmadığı günleri mübarek kılsın. Bunlar, annesinin karnından dünyaya, babasının evinden kocasının evine ve oradan da kabrj hl  e çıkardı."

Dedim ki: "Hayır, Allah o günleri mübarek kılmasın! Ümmet o günleri bir daha görmesin. O günler cahiliyye günleridir; İslâm'ın değil. O günler, kör taassubun hakim olduğu günlerdir, sırat-ı müstakîme götüren günler değil. Maalesef İslâm ümmeti, bu taassup yüzünden ilim, terbiye ve üretim alanlarında üçüncü dünya ülkelerinden oldu. Bu acı gerçekleri dile getiren yorumuma birisi şöyle itiraz etti: "Halisane öğüt veren bir kalbten fışkıran bu şuuru ne diye inkâr ediyorsun? Rasulullah'ın kızı Fatıma'dan rivayet edilen şu hadis bunu desteklemiyor mu? Fatıma: 'Kadın kimseyi görmeyen ve kimsenin de kendisini görmediği kişidir1 dedi. Rasulullah, Fatıma'nın sözünü onayladı; kızını bağrına basarak, kızının kendi yolunu sürdürdüğünü ima eden şu âyeti okudu: O nesiller ki, (imanda) birbirlerindendirler. Bu, İslâm'ın beşikten mezara kadar kadına farz kıldığı bir hüküm olmaz mı?"

Dedim ki: Hayır söz konusu hadis mevzudur. Muteber hadis kitaplarında yoktur. Bu, Kur'an-ı Kerim'den, sahih hadislerden, Rasulullah ve hulefa-i raşidin'in hayatından tevatüren gelen bilgilere ters düşen bir hadistir. Hadis uyduranlar, kadınlara anneliği farz kılan hadisler ortaya attılar. Bu uydurmalara itibar edenler de kadınlara okul açmadılar. Kadınların mescide gitmesini engelleyecek hükümler uydurdular. İşte bunlar kadının dini ve dünyevi vazifesini hayvani/beşeri yöne hasredinceye kadar cehaletlerinde ısrar ettiler.

Bu kitap, müslümanlan Peygamberlerinin sünnetine götürmektedir. Çünkü bu belgesel bir kitaptır. Müellifi ise dinine bağlı ve ulema sınıfından bazılarının pek sevdiği cedelden hoşlanmayan, bilgiyi yalnızca haklan üstün gelmesi için talep eden biridir.

Birkaçı istisna edilirse çoğu hadisler, Buhari ve Müslim'den alınmıştır. Söylediklerime, kulak verirsen İslâmın erkeklerle kadınlar arasında çizmiş olduğu dairenin ne kadar geniş olduğunu kadının hayatıyla ilgili önemli vazifelerin neler olduğunu görürsün.

Müellif, yalnız İslâmî hakikatlerden çıkardığı sağlam ilkelerle müslümanlan batı hayranlığına karşı uyarıyor ve onları modern uygarlığın içine düştüğü tehlikelerden koruyor. O uygarlık ki, olanca gücüyle bizi çepeçevre kuşatmış.

Evet. Bundan kurtulmak istiyoruz, zira bizi bu vahim duruma düşüren hatalarımıza yeniden dönmek için değil. Bilakis salih seleflerimizi izlemek, asr-ı saadetin ve hulefa-i raşidinin aydınlık günlerine yeniden dönmek için bunu arzu ediyoruz. Bunların dışında, ne cahillerin arzu ve emellerinin, ne de yeni kuşakların uydurma değerlerinin bir kıymeti vardır.[1]

 

 

Üstad Prof. Dr. Yusuf El-Kardavtnin Takdimi

 

AMD ALLAH'A, salat ve selam Allah'ın Rasulüne, âline ve ashabına, ona uyanlara olsun.

Sayısal açıdan toplumun yansını kadınlar oluşturmaktadır. Kocasına, çocuklarına ve çevresine tesirleri açısından ise bu oran daha da yüksektir. Bu konuda şair şöyle demiş :

Anneler okuldur; şayet onları iyi yetiştirir sen, Necib bir toplum yetiştirmiş olursun sen.

Kadınların, nice kahramanın yetişmesindeki rolleri inkâr edilemez. Hukemamn bir kısmı kendilerindeki üstün vasıfları kadınlara atfederek, "her büyük adamın arkasında bir kadın vardır" derler.

Beri tarafta kimi filozoflar, dünyadaki fitne ve fesadın kadınlardan dolayı olduğunu söylemiş; bir kötülük gördüklerinde: "Nedenini kadınlara sor, onlarda ara" demişlerdir.

İnsanlar -ister geçmişte olsun, ister günümüzde- kadınlan ya hüsn-ü zanla desteklemişler ya da ona düşman olmuşlardır.

Bir şair:

Kadınlar bizim için yaratılmış reyhandır Hepimizin reyhan koklamaya arzusu vardır derken, bir başkası şunları söylemiştir:

Kadınlar bizim için yaratılmış şeytanlardır. Şeytanların şerrinden Allah'a sığınırız

Kimi düşünürler, kadınlar için güzel şarkılar yazarak, onların aile ve toplumdaki üstünlüklerini ve tesirlerini anarlar. Kimileri de kadınları simsiyah gözlüklerle görüp onları şerrin kaynağı olarak değerlendirler.

Öyle ki sapkın bilim, kötüleri kadına nisbet ederek onu daha kötü görmüştür. Yazı yazmayı öğrenen kadına birisi "beyaz benekli yılan; zehir mi istiyor?" demiştir. İşin daha kötüsü -zanlarına göre- Hz. Adem'i "yasak meyve"den yemesine sebep kadındır. Adem'e Allah'ın koyduğu yasağı çiğneten, Adem'i cennetten kovdurtarak dünyaya inmesinin sebebi kadın olduğundan, kıyamete kadar insanlığın yaptığı her türlü günahı kadının omuzlarına yüklemişlerdir.

Yahudi ve Hristiyanların mukaddes kitaplarında da bu töhmeti destekleyen sözler vardır. Orada da bütün suç, kadının üzerine yıkılır.

İslam ise kadına çok değer vermiştir. Çünkü o kızdır, eştir, annedir. Toplumun önemli bir üyesidir. Herşeyden önce insandır.

Erkek gibi kadın da yaptıklarından sorumludur. Yüce Allah'ın buyruk­larına ve yasaklarına muhataptır. Erkek gibi o da yaptığı iyi veya kötü amel­lerinin karşılığını görür. İnsanlığın başlangıcındaki ilahi teklif cennette bulunan erkek ve kadının ikisine birden indi. Nitekim âyet-i celilede:

"Ondan dilediğiniz gibi bol bol yiyin. Şu ağaca yaklaşmayın aksi halde zalimlerden olursunuz" (Bakara, 35).

buyurulur.

Kur'an-ı Kerim'de -Tevrat'ın zıddına- Adem'in günahından kadın sorumlu tutulmamıştır. Aksine ilk sorumlu olan Hz. Adem'dir. Hz. Havva ona tâbidir. Âyet-i celilede:

"Daha önce Adem'den söz almıştık, verdiği sözü unuttu. Onu azimli biri olarak bulmadık." (Taha: 115),

diğer bir âyette ise:

"Adem, Rabbinin buyruğuna karşı geldi de yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğru yola iletti." (Tâhâ:  121-* 122)

buyurulu.

İslâm'ın nazarında kadın, ne erkeğin düşmanı ne de rakibidir. Bilâkis kadınla erkek birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Kur'an:

Siz birbirinizdensiniz" (Ali İmran:195),

buyururken Hz. Peygamber (s.a.v.): "Kadınlar, erkeklerin kız kardeşleridir" buyurur.

İslâmda kadının hakklanna tecavüz edilmesi, yahut hakkının erkek ta­rafından gaspedilmesi söz konusu olamaz. Çünkü İslâm, Allah'ın şeriatıdır. Allah, erkeğin de, kadının da Rabbidir.

Esefle görüyoruz ki, bazı bağnazlar, müslümanlann zihinlerini bulan-dırarak kadının şahsiyeti ve rolleri konusundaki düşüncelerini bozmaktadır­lar. Buna bağlı olarak kadınlarla olan ilişkiler kötüleşmekte, Allah'ın çizdiği sınırlar çiğnenerek kadınlara haksızlık etmektedirler. Özellikle bu durum, ümmetin nübüvvet çizgisinden, yani îslâmi yoldan, saptığı son dönemlerde görülmektedir.

Çağımızın düşünce dünyasında şikayet edilen önemli bir konu vardır; dengesizlik... Yargılarımızın çoğunda Kur'an-ı Kerim'de "sırat-ı müstakim" olarak belirtilen orta yolu tutmayız da çoğunlukla ifrat veya tefrite kaçarız. Halbuki âyet-i celilede: "Sizi dengeli bir ümmet kıldık" Duyurulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise "İşlerin en hayırlısı, mutedil olandır" demiştir. Hz. Ali (r.a.): "Orta yolu takip edin, yoksa hızlı giden ona dönmek yavaş giden de muhakkak ona ulaşmak zorunda kalır" demiştir.

Toplumumuzda kadının konumu, nedense ya ifrat ya da tefrittir. Kadınlara alaylı ve tip yüksekten bakanlara göre kadın şeytanın tuzağı, İblis'in oltasıdır. Aklı ve dini noksan bir yaratıktır.

Onlara göre kadınların ehliyeti noksandır. Erkeğin cariyesi konumun­dadır. Erkek dilerse onunla evlenir. Ona bir miktar mal vererek herşeyine sahip olabilir. Dilediğinde boşar. Boşanma sonucunda kadın ne mal ne de tazminat alabilir. Demişler ki: "Kadınlar ayakkabılara benzer. Erkek diledi­ğinde bu ayakkabıları giyer, dilediğinde çıkarır."

O evlendiği erkeği sevemese, sabretmekten ve kendisine zehir olan hayata katlanmaktan başka çaresi yoktur. Kurtuluşu, erkeğin boşamasına yahut elinde avcunda ne varsa ona vererek boşanmaya razı olmasına kalmıştır. Aksi halde ona kul olmaktan başka hiçbir çıkar yol yoktur.

Kimileri cahiliye anlayışlarına dönerek kız çocuklarına mirastan pay vermiyorlar. Terekesini alış-veriş yolu ile erkek çocuklarına aktarıyor ve böylece kadınlara mirastan bir pay kalmamış oluyor.

Müslümanlar günümüzde hanımlarını eve hapsetmiş, ilim öğrenmele­rine müsade etmeyerek, topluma faydalı olan hiçbir aktif faaliyete sokmamışlardır. Kimileri saliha bir kadının, evinden ancak iki defa çıkabile­ceğini belirtmiştir: Babasının evinden kocasının evine, kocasının evinden de kabre...

Halbuki Kur'an-ı Kerim mü slü m ani ardan dört kişinin şahitliği ile zina yaptığı sabit olan kadının ceza olarak evde bırakılmasını emretmiştir. Bu hüküm ise zina yapan kadına recm cezası hükmünün verilmesinden Öncedir. Bu, âyet-i kerimede şöyle belirtilir:

"Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıncaya ya da Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerinde tutun dışarı çıkarmayın." (Nisa: 1 S).

İlim öğrenmeleri ve dinde fıkhi bilgilerini geliştirmeleri için hanımları­nın dışarı çıkmasına engel olanlar, "dini bilgileri babasının ve kocasının öğretmesi gerekir" diyerek, ilmin ışığından onları mahrum bırakmışlar; cehaletin karanlığında kalmalarına göz yummuşlardır. Kendisi cahil olan baba ve koca onlara ne öğretecek? İlim yoksunu kimse ilim öğretemez. Körü kılavuz edinen, yolunu şaşırır. Bütün bunlar, her müslüman erkek ve kadının ilim öğrenmesinin farz olduğunu, müminlerin annelerinin, sahabe ve selefin kadınlarının şiir, edebiyat ve hitabet sanatındaki başarılarına ilaveten hadis rivayeti, hukuki konulardaki derinlikleri ile ön plana çıkmış kadınların bu­lunduğunu bilmelerine rağmen meydana gelmiştir.

Alimlerimizden şöyle diyen kimseler vardır: "Şu hadisi bana filancanın kızı filanca hanımefendinin senediyle filanca hanım rivayet etmiştir".

Kerime bint Ahmed el-Merveziyye, Buhari'den hadis rivayet arasında­dır. Bu hanımın hadis mecmuası, güvenilir nüshalardandır; İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Bari'de ondan övgüyle bahseder.

Nübüvvet çağında müslüman hanımların yatsı ve sabah namazları da dahil beş vakitte cemaate katıldıklarını bildikleri halde gerek namaz, gerekse nasihat için hanımların camilere gitmelerini engellediler. Oysa ki Peygamberimiz: "Allah'ın kullarını Allah'ın mescidlerinden uzaklaştırmayınız" buyurmaktadır.

İşin garib yanı müslüman hanımların ta günümüze kadar diğer din men­subu kadınların sahip olduğu haklardan mahrum olmasıdır. Yahudi bir kadın sinagoga, Hristiyan bir kadın kiliseye, Budist ya da Brahman bir kadın ise tapmağa gider. Müslüman hanım ise mescide gitmekten mahrumdur. Ayrıca katkıda bulunabileceği dünyevi meşru işlerde kocasına veya babası­na ortak olmasını da yasak saydılar. Oysa ki sahabe hanımlarından Zatu'n-Nitakeyn (çift kuşaklı) diye bilinen hanım kocası Zübeyr b. Avvam ile ortak­laşa ticaret yapmışlardır.

Daha açık misal Kur'an-ı Kerim'de Kasas sûresinde gösterilmiştir. Yaşlı adamın iki kızı koyunları yedirir içirir, Hz. Musa ile konuşurlardı. Onlardan biri babasına cesurca şöyle birşey der:

"Babacığım, bunu çoban tut işte. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı budur. Hem de güçlü ve güvenilir biridir." (Kasas: 26).

Kadınların evde tutulmasında her nedense muhkem ve açık nasslan bı­rakıp müteşabih olanlara dayanıyorlar. Mesela, Ahzab sûresinde Peygamber'in hammlarıyla ilgili âyetler böyledir.

"Ey peygamber kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'tan korkuyorsanız sözü yumuşak söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin. Güzel, kuşkudan uzak bir biçimde söz söyleyin, evlerinizde oturun." (Ahzab: 32-33).       *

"Peygamberin hanımlarından birşey istediğiniz zaman perde arkasından isteyiniz." (Ahzab: 53).

Müslüman kadın, çoğu kez hayat ortağı olarak eşini seçme hakkından bile mahrumdur. Velisinin dilediği eşi kabul etme veya reddetme hakkı bile yoktur. Kimi babalar, kızlarının rızasını almadan ve hatta istişare etmeden, görüşünü bile sormadan evlendirirler.

Üzülerek belirtmek gerekir ki üzerinde durmaya değmez delillere da­yanarak Şafîîler, Malikîler ve çoğu Hanbelîler bu konuya temas dahi etme­diği gibi, başkalarının delillerine de bakmamışlardır. Şeyhü'l-İslâm İbni Teymiyye ve öğrencisi İmam İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye söz konusu mez­heplerin ileri sürdüğü delilleri çürütmüşlerdir.

Kadının hakkına nice tecavüzler yapılmıştır. Sahih hadisler yersiz kullanılarak, siyakına uymayacak şekilde deliller çıkartılarak, kadının haklan gasbedilmiştir. Kadınlarla ilgili görüşlerini destekleyen şu hadisleri kendilerine kalkan yapmışlardır: "Onların aklı ve dini noksandır" bu dahisi ileride ele alacağız. Diğer bir hadis: "Bir kimsenin diğer bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım kadının kocasına secde etmesini emreder­dim."

Bununla da yetinmeyerek aslı, temeli olmayan hadisler getiriyorlar veya oldukça gevşek sayılan hadislere dayanıyorlar. Yahutta mevzu ve yalan hadisleri esas alıyorlar. Bu türden uydurmaların en başında Peygam­berimizin Hz. Fatıma'ya: "Kadın için en uygun olanı nedir?" sorusuna Hz. Fatıma'nın: "Kadının erkeği, erkeğin de kadını görmemesidir" şeklindeki cevabını kabul ederek peygamberimizin: "Bir biri ardınca gelen nesiller" dediği belirtilen hadis gelmektedir. Bu hadis, kitaplara yazılamayacak kadar zayıftır.

Bir başka hadis de "kadınlara danışın ama söylediklerinin tersini yapın" şeklindeki uydurma hadistir. Bu hadis Kur'an-ı Kerim'de anne babayla meş­veretin gerektiği belirtilen âyete aykırıdır. Çocuğun sütten kesilmesi, âyet-i celilede şöyle ifade edilir:

"Eğer anne-baba anlaşıp danışarak çocuğu sütten kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur." (Bakara: 233).

Ayrıca bu, Rasullah'ın Hudeybiye gazasında hanımı Ümmü Seleme ile meşveret ettiği ve hanımının görüşüne uyduğu -ki doğru ve iyi olan da budur- belirtilen sahih hadise de aykırıdır.

İleri sürdükleri bir başka rivayet de Hz. Ali'nin şu sözüdür: "Kadın büsbütün serdir. Kadında bulunan serden kesinlikle uzak durmak gerekir." Bu sözün doğru olmadığını daha önce yazdığım bir kitapta açıkladım.

Bir başka delilleri de, Hakim'in Müstedrek'inde "kadınları odalarda barındırmayın, onlara yazı yazmayı öğretmeyin" şeklindedir. Hafız Zehe-bi'nin, Hakim'in bu rivayeti hakkında dediği gibi hadis münekkidleri sözkonusu hadisin mevzu (uydurma) olduğunu belirtmişlerdir.

Ragıp el-Isfehanî'nin Muhadaratü'l-Udebâ adlı eserinde "Kadın için ölmenin yararı ve kadının ölümü temenni etmesi" şeklinde bir bab gördüm. Konuya şu hadisle başlamıştı: Rasulullah buyuruyor ki: "Kabir ne güzel kocadır" ve "Kız çocuklarının toprağa gömülmesi fazilettendir." Sözkonusu iki rivayet de Rasulullah'a iftiradır.

Ahlâk kitapları kesinlikle hadis alınacak kaynaklardan değildir. Ne var ki kimi insanlar kaynakları değerlendiremez, sahihini zayıfından ayıramaz ve gördüğü her hadisi güvenilir zanneder. Özellikle kitabın müellifi, ilim ve düşünce dünyasında Müfredatü'l-Kur'an ve ez-Zariatü ila Mekarimi'ş-Şeria gibi eserlerin sahibi ünlü Ragıb el-Isfehani ise, ondan aldığı hadislerden hiç şüphe etmez.

Oysa bir kimse herhangi bir ilimde söz sahibi olabilir ama bir başka sahadaki bilgisi avamınki kadar olabilir. Bu tür kimselerin sözlerine güve­nilmez. İmam Gazâlî, el-Munkızû Mine'd-Dalal'da bu konuya işaret etmiş­tir.

Kadının haklarını daraltanlar, kadının hayatını ışıksız zindana çevir­mişlerdir. Bunlara göre kadınlar evlerinden çıkamaz. Mescidlere gitmeleri doğru değildir. Edepli, güzel bir şekilde de olsa kesinlikle erkekle konuşa­maz. Yüzleri, elleri sesi avrettir. Bazı kadınların hac ve umre sırasında giy­dikleri beyaz elbiseleri -ki onları eskiden Mısır gibi ülkelerde giyerlerdib da­hi giymesini sakıncalı bulurlardı. Bu konudaki gerekçeleri şudur: Bu, erkeklere benzemektir!

Oysa ki yüce Allah, giyecek ve zînet konusunda kadınlara erkeklerden daha fazla hak tanır. Erkeklere haram olduğu halde kadınların altın takı tak­maları ve ipek elbise giymeleri mubahtır.

Kadın haklarını daraltmak konusunda aşırı davrananlar da olmuştur. Bu fratçılar, Allah'ın koyduğu kanunlara, fıtrat kanununa ve kadının duru­muyla ilgili ilahi yasalara karşı çıkarmıştır.

Görülüyor ki tefritçiler kadını Doğunun çürümüş taklitçiliğine terke-derken, ifratçılar Batı taklitçiliğine mahkum etmişler.

Kanaatimce ifratçıların amacı erkekle kadını eşit kılmaktır. Onlara göre erkek gibi kadın da insandır. Her ikisi de bir erkekle bir kadından doğmuştur. Öyleyse neden eşit olmasınlar?

Ama şunu unutuyorlar: Allah'ın fıtrat kanunu onları birbirlerinden ayrı kılıyor. Yüce Allah'ın hikmeti gereği, fiziki yapıları farklıdır. Her birinin ye­teneğine ve tabiatına uygun bir görevi vardır. Bütün özelliklerine, iyiliklerine ve zorluklarına rağmen annelik görevi, kadına aittir. Bu nedenle kadın, erkekten daha fazla evde kalır.

Fıtrattaki bu ayrılık, kadının eğitimini ve çalışmalarını ihmal etmemizi gerektirmez. Çağımızda hadis ilminin ortaya koyduğu sonuç da budur.

İfratçılar, amaçlan uğruna ellerinde hiçbir delil olmadan muhkem sa­hih nassları bile reddetmeye cüret etmişlerdir. Nitekim ünlü edebiyatçı bir hanım, Katar'da verdiği bir konferansta: "İdaresi bir kadının elinde olan halk, felah bulmaz" şeklindeki hadisi reddetmiştir. Halbuki sözkonusu ha­dis, sahihtir. Buhari, Cami'inde bu hadisi rivayet etmiştir. Günümüze kadar ümmetin kabulüne mazhar olmuştur. Bunca uzun zaman geçmesine rağ­men, hiç kimse bu hadise itiraz etmemiştir.

İşin daha da garibi aşın gidenlerden biri bu hadisin uydurma ve olduğu­nu iddia etmiş ve "dininizin yarısını Hümeyra'dan -Hz. Aişe- alınız" hadisini sahih kabul etmiştir. Dikkat edilirse sahih bir hadis, mevzu hadisle reddedi­liyor.

Onlardan bazıları, Yüce Allah erkeklere, adil olmak şartıyla biren fazla kadınla evlenme müsaadesi vermişken, onlar bunu haram sayıyorlar. Bu tu-tumlanyla Kur'an'a, Rasullah'ın, ashabının, halifelerinin, bu ümmetin en ha­yırlısı sayılan selefin uygulamalarına aykırı düştükleri gibi halefin o zaman­dan bu zamana kadar bir çok memleketlerde, birçok çağlardaki uygulamala­rına da tamamen muhalif olmuşlardır.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in beyanına, Rasulullah'ın sünnetine ve ondört asır fıkıh ve amel itibariyle ümmetin icmaına itibar etmeyerek, kızlara da erkek gibi eşit miras takdir ediyorlar. Kadınlara erkeklerin yarısı kadar miras verileceğini belirten nass, İslâm dinin temel bilgilerindendir. Alim veya cahil herkes bu hususu bilir.

Şaşılacak hususlardan biri de bu fikirleri dini ilimlere mensup kimi zevatın savunmasıdır. Gazetelerde ve diğer yayın organlannda İslâm adına konuşarak bu çarpık yaklaşımlarını yaymalan ve Allah adına bilmediklerini konuşmalarıdır.

Yine onlar Allah'ın kanununda haram sayılan şeyleri helal göstermek için sahih hadisleri ya bilmiyorlar yahut bilmemezlikten geliyorlar. Neticede mevcut batıl düzeni temize çıkarmaya yelteniyorlar, yahut da yö­neticilerin helali haram, haramı helal kılma gibi sapkınlıklarını görmezlik­ten geliyorlar. Zinayı hoş gören kanuna karşı susarlarken, şeriatta mevcut olan birden çok kadınla evlenmeyi inkâr ediyorlar.

İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, Esma, Enes ve Muaviye'den rivayet edilen "Allah, peruk takana ve taktıran kadına lanet etsin" hadisi varken, kadınların peruk takmasına fetva vermişlerdir. Hz. Peygamber, peruk takmayı gerçeği gizlemek olarak ifade etmiş, bu hususun yahudilere ait olduğunu belirtmiş­tir.

Ayrıca onlara göre kol, bacak veya başı açıkta bırakan kısa elbiseler giymek caizdir. İslâm toplumunda çağdaş uygarlığın elbiselerini zaten giyi­yorlardı. Onların bu tutumları, namaz ve benzeri ibadetleri inkâr etmekten farksızdır.

Bu düşünceye sahip olanların cahilliğini ispat eden en önemli belge, Hz. Peygamber'in "elbise giydiği halde çıplak gibi görünen kadınları Cehennem ehlinden" saymış olmasıdır. Hz. Peygamber, bunlann Cennete giremeyeceği gibi Cennetin kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir. Bunlar şeriatın koyduğu Ölçülere uymayan yani şeffaf ve uzuvlan gösteren elbiseler giyen yahutta vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadın­lardır. Kadınlann bu şekilde giyinmesi küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları Cehennem ehlinden saymaz; Cennetin kokusunu dahi a-lamayacaklarını söylemezdi.

Farzedelim ki, sözkonusu elbiseleri giymek, küçük günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmedikle­rini sanmam. Alimler bunu şöyle ifade etmişlerdir: "Sürekli yapılan hiç bir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük değildir."

İfratçılar Doğu hayranlığına karşı çıkarlarken, Batı hayranı olmuşlar­dır. Her iki zümre aynıdır. Yüce Allah, ne Doğuya ne Batıya uymamızı; ne eskinin, ne de yeninin peşinden gitmemizi istiyor. En doğrusu Hz. Peygamber'in yoluna, hak dine tâbi olmaktır.

Bu nedenle ifrat ve tefritten uzak, azgınlığın ve bozgunculuğun bulun­madığı, İslâm'ın gösterdiği orta yolda durmak gerekir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın." (Rahman: 9).

inanıyorum ki okuyuculara sunduğum bu kitap, söz konusu orta yolu göstermekte, Habil ile Kabil'in ayırd edilmez olduğu, hak ile batılın birbirine karıştığı, kadının evinde, toplumda ve hayattaki rollerinin belirsizleştiği vahim bir durum karşısında İslâmın bakış açısını ortaya koymaktadır.

Kitabın yazarı, birçok müslümanın kadına karşı olan yanlış tavır ve tutumunu görünce, yıllarca bu konuda çalışmıştır. Meseleye iyice vakıf olunca şu gerçeğe varmıştır: İslâm düşüncesinde kadının aile ve toplum hayatındaki rolü sanıldığından çok daha büyüktür.

Kadın sorunu ile ilgili olarak kimi îslâmi grupların aşırılıkları ve bazı davetçilerin kadına bakışı, pek çok kadın ve erkeğin İslâmı benimsemesine engel teşkil eder hale geldi. Bu durum, toplumsal problemlere İslâmi çözüm bulması gereken davetçiler karşısında laikleri ve dinsizleri ön plana çıkardı ve avantaj onların eline geçti.

Müellif bu araştırmasında hiçbir kimseyi, hiçbir meşhur zatı hüccet kabul etmemiş; konuşan, hükmeden nasslara uymuştur. İşte bu nedenle konuyu iyice açıklamak, pekiştirmek, değerini ve ölçüsünü iyice saptamak için nasları bizzat seçmiştir. Alim ve sarihlerden yaptığı nakil, şayet mesele­de ihtilaf, şüphe ve kapalılık varsa ancak bunları giderecek ölçüdedir.

Bu eser gerçekten sahih, güvenilir nasslardan oluşturulup en sağlam kaynaklara dayanan; müellifinin uzman olduğu, vaktini, gayretini, düşüncesini, kalbini, ilmini ve tecrübesini tamamen ona teksif verdiği mü­kemmel bir eserdir.

Âyetlerin, sünnet-i seniyyenin ve selef-i salihinin anlayışı ışığında müslüman kadının en büyük meselesi olan kişiliği, yeri, giyimi, zîneti, aile ve toplumdaki rolü, içtimai ve siyasi hayatta erkeklerle olan münasebetini açıklayan ansiklopedik bir eserdir.

Müellifimiz Abdulhalim Ebu Şakka'yı ilim ehli dışındaki çoğu insan tanımaz. Çünkü o, insanların kendisini tanıyabileceği, İslami dergilerde ya­yınladığı makaleler dışında başkaca bir eser yazmamıştır.

Tatmin edici fikirlere sahip olan müellif çokça yazan, iddialarını gerek-çelendirerek dergilerde yazıları yayınlayan biridir. Yapıcı görüşlere sahip­tir. Ne var ki bu görüşlerinin çoğu ipi kopmuş inciler gibi dağınıktır. Düşüncelerini nizama koymadıkça onların topluma sunulması gecikir.

Ayrıca o düşüncelerinde temkinlidir. Temkin, sahih hadiste belirtildiği şekliyle Allah ve Rasulünün sevdiği bir vasıftır. Aklına gelen bir düşünceyi sürekli kontrol eder, mutmain olana kadar dostlarıyla tartışır. Bazen de mesele kafasında netleşene kadar sürekli görüşlerini yeniler.

Ebu Abdurrahman künyesiyle bilinen Abdulhalim'i çoğu insan bilmese de onu tanıyanlar beğenir, ilmî otoritesini kabul eder. Yapıcı tenkit sahasın­da, gerçek bildiği şeyi cesurca açıklamasından ve kesin olan doğruları sa­vunmasından, engin düşünce sahibi olduğunu itiraf ederler.

Abdulhalim'i çeyrek asır önce Katar Terbiye ve Talim Bakanlığı top­lantısında tanıdım. Onu dili pürüzsüz, kalbi pak, huyu güzel, anlayışı yüksek ve eleştirel yaklaşımı benimsemiş biri olarak buldum.

Uzun süren görüşmelerimizde İslam'a olan bağlılığı, şahsında ve aile­sinde tatbik etmek için dinin hüküm ve öğretilerini araştıran biri olduğu dikkatimi çekti. O, İslâmi öğretileri öğünmek yahut bu konudaki bilgisiyle gururlanmak için değil, bizzat yaşamak ve onun gösterdiği yolda yürümek için araştırmıştır.

Onun bağlandığı İslâm ne günümüzdeki mezheblerden birinin anladığı İslâmdır ne geçmiş dönemlerde var olan İslâm'dır ne de bilinen İslâm ülkelerinde yaşanan İslâm'dır. O yalnızca Kur'an ve Sünnetin anlattığı İslâm'a bağlıdır. Bu nedenle araştırmalarında tanınmış bir alime dayanma hırsı yoktur. İlim ve fetvaya uygun olduğu sürece istediği alimin görüşlerini alır, istediğini reddeder.

Ayrıca o, araştırma, tecrübe ve birikimleriyle bir eğitimcidir. Doha Lisesi'nde bir ara müdürlük ve muhtelif liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bu nedenle, daima faydalı olmak için, en elverişli şekilde, en uygun üslupla hırslı bir eğitimci ruhunu taşımasında şaşılacak bir şey yoktur.

Gerçeği araştıran, çalışmalarında samimi olan, hiçbir zaman gayretini esirgemeyen, sabırla okuyan, ümitle araştıran biridir. İşte bu iki özellik yani temkin, sabır düşünce ve inceleme en belirgin meziyetleri ve hayatının tamamında görülen en büyük Özelliklerindendir. O hükümde, cevapta acele etmez. Taassubu yoktur. Temkinli bir şekilde iyice araştırır sonra düşünce­lerini ileride toplamak ve bir kalıba sokmak için bir yere kaydeder.

Mütevazidir. İlmine ve görüşüne güvendiği bir kimse kendisine öğüt verince o Öğüdü almakla yetinmez, sonuçlarına kalbi mutmain oluncaya ka­dar ısrarla kendisine yeni tavsiyeler yapılmasını ister. Başkalarının görüşü­nü de rahatlıkla tartışır. Gerçeği görünce onun kime ait olduğuna bakmaz. Doğru olduğuna inandığı takdirde görüşünden vazgeçerek, geliştirerek, netleştircrek ve güzelleştirerek meseleyi gün ışığına çıkarır. Yapıcılık, temel prensibidir. Hastalığı teşhis edince derhal üzerine eğilir. Hastalığı anlamanın yanında ilacını bulmaya da çalışır.

Başta aile ve toplum konulan olmak üzere İslâmi çağrıda kolaylık ve yumuşaklık ruhunu taşır. Allah'ın şeriatında kolay olanı bulmak için gevşeklik göstermez. Nereye yönelse, ne tarafa gitse kolaylaştırma onun ilkesidir. Kolaylaştırmak şeriatın ruhu ve başıdır.

Gençlik yıllarında İhvan-ı Müslimin hareketine katıldı. Teşkilatın kurucusu Şehid Hasan el-Benna'nın yakınlarından oldu. Ayrıca o günlerde seçkin gençlerin katıldığı özel halkada bulundu. İhvan teşkilatı ile ilgili soruşturmaların birinde töhmet altında tutularak hapse girdi. Bu dönemde teşkilata faydası olduğu gibi, İhvan-ı Müslimin'den de çok faydalandı. Düşünce, eğilim ve atılımlarında bu teşkilatın oldukça etkisi olmuştur. Ne var ki kendini yetiştirip, olgunlaştmnca hareketin seyri üzerinde kimi tenkitleri oldu, fakat bu hareketi Özellikle de özel halkayı (Nizamu'I-Has) anmasına ve gelişmesine katkıda bulunmasına engel olmadı.

el-Müslimü'l-Muasır dergisinin ilk sayısından itibaren -ki derginin çıkmasında katkısı büyüktür- "Çağdaş Müslümanın Akıl Krizi" adlı bir çalışma yayınladı. Bu çalışma pek çok kişiye onun tahlil ve tenkid gücünü, din ve dünyaya yönelik derin anlayışını ve insanlar farklı düşünseler de hata olduğuna inandığı konulara karşı şecaatlı tavrını tanıma fırsatı buldular. Aynı derginin ikinci sayısında da "Çağdaş Müslümanuı Ahlak Krizi" adlı bir araştırması vardır.

Her iki araştırma da onun, aklının sağlam, fikrinin parlak, tenkitçi, çağını yaşayan biri olduğunun delilidir. O tam bir imanla, araştırmacı bir yaklaşımla iyinin peşinde olmuş, kavgadan, kör taassuptan uzak bir şekilde çağıyla diyaloga girmiştir.

Okuyucu, kitabın bazı bölümlerinde müellife karşı çıkabilir. Nitekim kendim de onun kabul etmediğim görüşlerini derginin sonraki sayılarında belirttim. Herşeye rağmen onu övmekten, fikrine saygı duymaktan ve itilası­na hayran kalmaktan geri durulamaz.

Elinizdeki bu kitap, müslüman kadından zorluğu, zahmeti kaldırarak onun durumunu kolaylaştırmayı hedef almaktadır. Çünkü asırlarca İslâm dünyasında kadınlara karşı bağnazlık ve kötü zan hakim olmuştur.

Kadınlara sert çıkışın iki nedeni vardı:

Birincisi: Başta Rasulullah'ın sahih sünneti olmak üzere çoğu insanlar­ca kolaylaştırmaya, zorluğu kaldırmaya dair gelen şer'i nasslann bilinme-mesidir.

Kur'anî deliller herkesçe bilinmektedir. Sünnet ise yalnızca kitaplarda kayıtlıdır. Çoğu araştırmalar hadis ansiklopedilerine, müsnedlere ve diğer hadis kaynaklarına bakıp sünneti ortaya çıkaracağına mezhep kitapları ve görüşleri içerisinde boğulmuştur. Bunun sonucu nda çoğu müslümanlar sahih sünneti bilmeden, zayıf yahut uydurma hadislere itibar etmişlerdir.

İkincisi: Ellerindeki nassları yanlış anlamaları. Bu şu şekillerde olur: a) Nassları yerli yerince kullanamazlar, b) Nasslardan zoraki hükümler çıkarırlar, c) Nasslann vürudunu, sibak ve siyakını bilmezler, d) Bir delili İslâm'ın diğer hükümlerinden, külli prensiplerinden ayırarak nasslar arasın­daki irtibatı koparırlar. Bu nedenlerden dolayı o kadar çok hata yapılmıştır ki anlatılmakla bitmez.

Müellifimiz sözünü ettiğimiz bu iki illeti zamanında kavrayarak hede­fini şu iki noktada netleştirmiştir:

1. Başta hadisi şerifler olmak üzere nassların muhkemini seçmek, bu nassları birleştirerek İslâm'ın ruhunu yansıtmak ve kadının konumunu tayin etmesini sağlamak. Bu amaç için gerekli olan, sahih kaynak boldur. Meseleyi açığa çıkarmak için çeşitli hadis kaynaklarına bakmak yeterlidir. Kitapta müslüman kadının şahsiyetindeki gücü gösteren ve özel olarak da kendi sorumluluğunu idrak etmenin güzelliğini ifade eden misaller vermek­te sakınca görmüyorum.

- Kadınlar, defalarca kendilerine üretime katkı imkânı verilmesi için Rasulullah'a başvurmuşlar.

- Kadınlar mescidlerde yapılan genel toplantılara katılırlardı.

- İbn Mes'ud'un hanımı Zeyneb, çalışır, hem kocasına hem de evinde bulunan yetimlere infak ederdi.

- Atıyye, kocasıyla beraber altı defa savaşa katılmıştır.

- Ümmü Haram, deniz savaşlarında şehid olmayı arzulamıştır.

- Ümmü Hani, muharip birini himayesine almış, buna karşı çıkan erkek kardeşine sitem etmiştir.

- Hz. Ömer'in kızı Hafsa, Abdullah b. Ömer'den ilim Öğrenmiştir.

- Esma bint Şekl, iffetini koruyarak dini bilgileri öğrenirdi.

- Ömer b. Hattab'ın hanımı Akike bint Zeyd, halkın huzurunda haklarını savunmuştur.

- Ukbe'nin kızı genç Ümmü Gülsüm, ilim öğrenmek için evini terket-miştir.

- Kocasını seçmek, kadının hakkıdır.

- Kadın, kocasından ayrılmak hakkına sahiptir.

- Sübey'a bint Haris, yakîne ulaşmanın ne ile mümkün olacağını anlatır­dı.

- Has'ami kabilesine mensup genç bir kadın, babasının yerine hac işiyle meşgul olurdu.

- Hind bint Utbe, Rasulullah'a selam verirdi.

- Zeyneb bint Muhacir, Hz. Ebubekir ile karşılıklı konuşmuştur.

- Ümmü Yakub, Abdullah b. Mes'ud'la karşılıklı konuşmuştur.

Müellifin başlangıçtaki hedefi, mümkün olduğunca çok hadis kaynağı­na ulaşmaktı. Çünkü onlarda gözardı edilemeyen bir hazine vardı. Bu amaçla uzun bir okuma programına girişti. Nassların tamamını derleyince bunların değerlendirilmesi üzerinde düşündü ve topladığı hazineden Buhari ve Müslim'den seçtiklerini insanlara sunmaya karar verdi. Böylece nebevi söz, fiil ve takrirlerden oluşan bu incileri önümüze serdi.

Müellif çoğu kez sadece nassları konuşturur, kendisi hiçbir ilave yap­maz. Nasslar, kendi kendileri açıklayabilecek güçtedir. Nasslardan hüküm çıkarmak; şerhetmek veya pratikte uygulayarak hadislere notlar düşürmek oldukça güzeldir.

Sanırım okuyucunun, kitabı sabırla okuyabilmesi için müellifin yoru­mundan birkaç örnek vermek yerinde olur. Sosyal hayatta, erkeklerle kadınların eşitliğini gösteren bir çok nassı kullanarak kitabın son babını yazmıştır. Orada günümüzün yeni sosyal hadiselerine ışık tutan yorumlar da yapmıştır. Müellif çağının sorunlarından ve toplumdaki değişmelerden haberdardır. Toplumumuzdaki değişmelerden haberi olmayan kimselerin -İslâmî bütün nassları bilse bile- kadın konusunda doğru hüküm vermesi mümkün değildir. îbn Kayyım'ın da dediği gibi, olması gerekenle şu anda olanı  birleştirmek gerekir.

2. Yazarın kendi prensibi: Nassları yersiz kullanmaktan doğan hatalı anlayışların karşısında olma. Buna şu âyeti misal verebiliriz:

"Evlerinizde oturun." (Ahzab: 33).

Müellif Abdulhalim "Evlerinizde oturun" âyeti hakkında şöyle demek­tedir: Bundan önceki ve sonraki âyetler, Rasulullah'ın hanımlarıyla ilgilidir. Hz. Ömer'in, Peygamber hanımlarının haccetmesini engellemesi ve yaptık­ları son hac dışında bir hac yapmalarına izin vermemesi bunu pekiştirir.

İbn Hacer "evlerinizde oturunuz" âyetinin Rasulullah'ın hanımlarına yönelik gerçek bir emir olduğunu söyler. Bir başka yerde ise "... Hz. Aişe ve onun görüşünde olanlar bu emrin yalnızca hac için geçerli olduğunu (yani Rasulullah'ın: 'en güzel cihad, hacdır,' sözü) ve birden fazla hac yapmanın mübahlığını belirtmiştir. Ayrıca bu ibare umumi hükmü tahsis etmiştir. "Evlerinizde oturunuz" âyetini delil alan Hz. Ömer, önce temkinli davran­mış, hilafetinin son dönemlerinde kadınların hac yapmasına müsade etmiş­tir. Bu âyette bütün müslüman kadınların kastedildiği hesaba katılırsa, kitabı açıklayıcı olan sünnete bakmamız gerekir. Rasulullah döneminde müslü­man hanımlar bu emri ne güzel uygulamışlar. Bu emir, sosyal hayata kadın­ların katılmalarını engellememiştir. Buhari ve Müslim'de konuyla ilgili yüz­lerce delil vardır. Söz konusu deliller kadınların birçok faaliyetlere katılabi­leceğini belirtmektedir.

Müellif Abduihalim "kadınların aklı ve dini noksandır" hadisi hakkın­da şunları söyler: Ebu Said el-Hudri'den rivayet edilen bir hadise göre Rasu­lullah, kurban yahut Ramazan bayramında musallaya gidince gördüğü ka­dınlara şöyle demiştir: "Ey kadınlar topluluğu! Akıllı, temkinli erkeğe kı­yasla, aklı ve dini konusunda sizden daha kusurlu kimseyi görmedim" (Buhari ve Müslim). Bu hadis üç açıdan değerlendirilebilir. (Birincisi bizim için yeterlidir. Diğerlerini siz bilahare okuyacaksınız.)

Birincisi: Rasulullah'ın: "Akıllı, temkinli erkeğe kıyasla aklı ve dini konusunda sizden daha kusurlu kimseyi görmedim" hadisinin genel delaleti.

Bu hadis, a) Kadınlar hakkında gelen diğer rivayetlerle münasebet açı­sından, b) Muhatab olan kişi, kullanılan hitap sigası açısından, araştırılmalıdır.

Konuya bu şekilde yaklaşırsak, kadının kişiliği ile ilgili öğretileri daha iyi anlarız. Bu hadis, bayram gününde kadınlara yapılmış bir tavsiyedir. Bayram gibi güzel bir günde ahlâkın en yücesini temsil eden Rasulullah'ın kadınlara hor bakması, onları küçümsemesi ve şahsiyetlerini rencide etmesi kesinlikle mümkün değildir. Hadisteki muhataplar açısından da şöyle denebilir: Buradaki muhataplar çoğu ensar kadınları olmak üzere Medine kadınlarıdır. Hz. Ömer, olayı şöyle açıklar: "Medine'ye gelince çoğu kadın­lardan oluşan bir toplumla karşılaştık. Hanımlarımız ensarın ahlâkını örnek aldı." Olaya böyle bakarsak Rasulullah'ın: "Temkinli akıllı bir erkeğe kıyas­la sizden daha fazla.....görmedim" sözünü daha iyi anlarız. İfade de genel bir

kural üslubu görmediğimiz gibi genel bir hüküm de göremiyoruz. Bu ifade­de, erkeklere nazaran daha az temkinli olan çoğu kadınların içinde bulundu­ğu bu zaafa rağmen erkeklere galip gelmesi karşısında Rasulullah'ın şaşkın­lığı yani Allah'ın hikmetine taaccüp etmesi sözkonusudur. Erkekler güçsüz olan kadınların tesirinde kalarak güçsüzlük güce nasıl dönüşür! Şimdi soru­yoruz. Hadisdeki ifade, bütün kadınları kapsar mı? Ayrıca bu, öğüdü kabule hazırlamak sayılabilir mi? Bu şöyle demek gibidir: "Ey kadınlar, güçsüz olmanıza rağmen Allah'ın verdiği kudretle temkinli erkeklerin aklını çelebi-liyorsunuz. O halde Allah'tan korkun, verilen bu gücü sadece iyilikte ve güzellikte kullanın."

"Aklı ve dini noksandır" cümlesinin manası budur. Kadınları öğüde hazırlamak, dikkatlerini çekmek maksadıyla sadece bir defa kullanılmıştır. Kesinlikle bu, kadınlara ya da erkeklere karşı söylenmiş bir ifade değildir.

Müellif Abdulhalim konuyla ilgili önemli bazı prensiplerin münakaşa­sını yaparken, sünnetin belirttiği esaslar varken kadının haklarını daraltan çoğu alimlerin delillerine de temas etmiştir. Şeddi zerai meselesi gibi.

Son olarak şunları söyleyebiliriz: Bu kitaptaki nasslar sahih nakiller ve doğru nasslardır. Güçlü deliller, parlak fikirler, doyurucu açıklamalar çokça görülür. Bu eserle İslâm kültürüne temel prensipler ve Ölçüler kazandırıl­mıştır. Allah Teala'nın insanlık için koyduğu sünnetullah gereğince, çevresindeki anlayışların tesirinde kalmış kimi insanlar kitabın bazı yerleri­ne karşı çıkacaktır. Kadının İslâm'daki yerini açıklarken kitabın ruhunu ve özünü muhkem nasslarm oluşturduğu unutulmamalıdır. Ayrıca kimsenin gözardı edemeyeceği nübüvvet çağındaki genel uygulamalar da kitabın esas aldığı husustur.

Yüce Allah bu kitabı okuyuculara faydalı kılsın. Uzun yıllar tüm gayre­tini bu çalışmaya hasreden müellife bol mükâfat versin. Bu değerli çalışma, ilgilenenler için oldukça önemlidir. Yüce Allah, hepimizi doğru yola iletsin. [2]

 

Önsöz

 

ALLAH'A HAMDEDER,  O'nun  yardım  ve  bağışını  dileriz. Nefislerimizin ve amellerimizin kötülüklerinden O'na sığınırız. Allah'ın hidayete erdirdiğini saptıracak, O'nun sapmaya terkettiğini de hidayete iletecek kim vardır? Şehadet ederim ki, Allah birdir, ortağı yoktur, Hz. Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir.

"Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun ve müslümaniar olarak ölün." (Bakara, 132).

"Ey insanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyici-dir." (Nisa, 1).

"Ey insanlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki (Allah) işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse, büyük bir başarıya erişmiş olur." (Ahzab, 70-71).

Bu, önemli bir konuda yapılmış acizane bir çalışmadır. Allah, insanların her zaman yardımcısıdır. O'na güvenir ve O'ndan yardım dileriz. [3]

 

Niçin Yazdım?

 

YILLAR ÖNCE sünnete dayalı Nebevi sîret hakkında derin bir araştır­ma yapmaya azmettim. Bu çalışmanın en güvenilir kaynaklara ve mevsuk delillere dayanması gerekiyordu. Sünnet kaynakları oldukça sağ­lamdır. Siretle ilgili haberler ise sünnet gibi sağlam değildir. Ayrıca doğru­sunu yanlışından ayıracak sağlam senetleri de yoktur.

Siret çalışması mü slü mani arın hayatını ilgilendiren birçok sözleri, fiilleri ve takrirleri içeren Rasulullah'ın hayatını ortaya koyar. Bu sebeple sireti en güvenilir bir tarzda müslümanlara sunmak gerekir. Çünkü müslü-manlar onun gösterdiği hidayet yolunda yürümek durumundalar. Bu da ancak aldıkları bilgilerin sıhhatine kesin kanaat getirmeleri ile mümkündür. Burada şunu zikretmeliyim: Hadis kaynaklarından siret çalışması yapmam, büyük alim, hadisçi Nasıruddin el-Elbani'nin yönlendirmesiyle olmuştur. Bu alimden hayatımın en güzel günleri sayabileceğim bir dönemde bir müddet ders aldım. Hadisleri bulup tasnif ederken ansızın karşıma hayatın çeşitli yönleriyle ilgili, kadınlarla erkeklerin münasebetini konu alan ilmi ve pratik hadisler çıktı. Tabii buna çok şaşırdım. Şaşkınlığım, söz konusu ha­dislerin sadece benim değil, Cem'iyyetü'ş-Şer'iyye, İhvan-ı Müslimin, Medretü's-Sufiyye ve Medretü's-Selefiyye gibi hayatın çeşitli yönleriyle ilgilenen dindar cemaatlerin de anlayış ve uygulamalarına tamamen aykırı olmasındandır. Olayın vahameti bununla da sınırlı değil. Bu hadisler -önemine binaen- müslüman kadının şahsiyetiyle ilgili anlayışlarımızı dü­zeltmeye ve risalet çağında hayatın çeşitli alanlarında müslüman kadının nasıl bir rol aldığını araştırmaya şevketti. Burada hadislerden bir kısmını zikredeceğim. Sanırım okuyucular şaşkınlığımı anlarlar ve benim gibi konuya dikkatle eğilirler.

- Müslüman kadın, Rasulullah'ın mescidinde yatsı ve sabah namazı kı­lardı.

-  Müslüman kadın, Cuma namazına gider ve Rasulullah'ın dilinden "Kâf' suresini ezberlerdi.

- Müslüman kadın, küsuf namazına katılır, uzun süre Rasulullah ile be­raber olurdu.

- Müslüman kadın, Ramazan'ın son on gününde Rasulullah'ın mesci­dinde itikafa girerdi.

- Müslüman kadın, mescidde itikatta bulunan kocasını ziyaret ederdi.

- Müslüman kadın, Rasulullah'ın müezzini tarafından duyurulan çağrı­ya icabet edip mescitte yapılan genel toplantıya katılırdı.

- Müslüman kadın, erkekler mescidde kadınlardan daha fazla olduğun­dan, kadınlar için özel eğitim yapılmasını istemiştir.

- Müslüman kadın, bizzat Rasulullah'a giderek özel ve genel konularda O'na soru sorardı.

- Müslüman kadın, erkeklere iyiliği emreder, onları kötülüklerden sa-kindırırdı.

- Müslüman kadın, Rasulullah'la beraber ziyafetlere katılır ve onlara da yemek ikram edilirdi.

- Müslüman kadın, evini ilk muhacir müslümanlara açmıştır.

- Müslüman kadın, kocasıyla beraber gelen misafirin sofrasına oturup, akşam yemeği yerdi.

- Müslüman kadın, düğün yemeğinde erkek misafirlere hizmet eder ve Rasulullah'a güzel içecekler ikram ederdi.

- Müslüman kadın, Rasulullah'la beraber savaşlara katılır, su dağıtır, yaralıları tedavi eder, ölü ve yaralıları Medine'ye taşırdı.

- Müslüman kadın, ilk deniz savaşlarında şehid olması için Rasulul­lah'ın dua etmesini ister, Rasulullah da onun için dua ederdi.

- Müslüman kadın Rasulullah'la beraber bayram namazını kılar, Rasu­lullah bayram hutbesinden sonra özellikle kadınlara öğüt verirdi.

- Rasulullah, müslüman kadına -örtülü olduktan sonra genç olsun, kü­çük olsun farketmez- bayram namazına gelmelerini emreder; iyiliğe, müslü­manlara dua etmeye çağırırdı.

- Rasulullah, müslüman kadına -isterse hayızlı olsun- bayram günü na­mazgaha gelmelerini, cemaatle beraber dua etmelerini emretmiştir.

Bu konu, benim için çok önemli olduğundan dolayı sîret çalışmasından önce yeni bir konu olan Risalet çağında kadına verilen haklan parlak bir şe­kilde anlatan nübüvvet döneminin müslüman kadınıyla ilgili araştırmalara başladım. Bu yeni çalışmamda bana cesaret veren şey, gördüğüm ve müşa­hede ettiğim büyük tehlikedir. Yani, nevzuhur kanunların[4] kadına verdiği son derece hürriyete karşı olan düşünce ye anlayışları görmemdir. Sözkonu-su yaklaşımın, özellikle bireysel ve sosyal hayatlarında şeriata uymayı hırsla arzulayan müslümanların kafalarında kökleşmiş olması beni bu çalışmaya şevketti.

Kadın konusunda şeriatın vermiş olduğu çeşitli haklan kadınlara ver­mek Allah'ın dinine en ciddi hizmettir. Kadın sorunu şu açılardan çok önem­lidir:

1. Kadın, müslüman ferdin annesidir, bacısıdır. Aynca hanımı ve kızı­dır da. Kadının bu özellikleri bir araya getirilince ondan daha değerli kim olabilir?

2. Müslüman kadın, iki cahiliyyenin arasında ezilmektedir. Birincisi doğu/İslâm dünyasında hüküm süren cahiliyye, ki bu aşırılığın, baskının ve körü körüne taklidin hakim olduğu asırlardır. İkincisi ise, çıplaklığın, kadını bir şehvet aracı ve reklam malzemesi olarak kullanmanın hakim olduğu batı dünyasında hüküm süren cahiliyye. Her iki cahiliyye de Allah'ın şeriatına aykırıdır.

3. Rasulullah şöyle buyuruyor: "Kadınlar erkeklerin kardeşleridir.[5]

Müslüman kadına yardım müslüman insanın kardeşine yardımıdır. Bu yardım mazlum için, ona insaf edip korumakla, zalim için ise zulmüne engel olmak şeklinde ortaya çıkar. Zira Rasulullah (s.a.v.): "Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et" buyurduğunda sahabe "Ey Allah'ın Rasulü, mazluma yardım ederiz ancak zalime nasıl yardım edebiliriz?"dediler. Ra­sulullah (s.a.v.): "Elini onun elinin üstüne korsun" başka bir rivayette de "onun zulmüne engel olursun. Bu, ona yaptığın yardımdır" buyurdu. Amacı­mız, halkın ıslahı için mazluma yardım etmek ve zulüm yapmaması için za­lime yardım etmek Rasulullah'ın: "Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et. Ashab-ı Kiram: "Mazluma yardım ederiz tamam. Peki zalime na­sıl yardım edebiliriz? deyince, Hz. Peygamber'in: "Zalimin ellerini mazlum­dan çektir" [6]dediği; diğer bir rivayette ise: "Onu zulümden alıkoy; ona yar­dım böyle olur"[7] şeklindeki nebevi emrini uygulamaktır.

4. Kadın, ifade edildiği gibi toplumun yarısıdır, lakin bu yarı devre dışı bırakılmıştır. Mümin, mücahid ve aydın nesillerin yetişmesinde saf dışı bı­rakılmıştır. Ümmetin sosyal ve siyasal uyanışında rol verilmeyerek saf dışı bırakılmıştır. Bu durum, maalesef toplumun diğer yansı olan erkeklerin de saf dışı kalmasına yol açmıştır. Şu durumda, müslüman kadının hürriyeti İslâm toplumunun yarısının hürriyetidir. Kadınların hürriyeti, ancak erkek­lerin hür olmasıyla mümkündür. Kadın ve erkeklerin hürriyeti ise ancak Al­lah'ın dinine sarılmakla gerçekleşir.

5. Bundan da öte yüce Allah, kadına, eğer kendisine doğru yol gösteri­lirse, dine karşı kendisini hassas kılan ince bir şuur vermiştir. Çağdaş iki mü­ellifin bu konuda söyledikleri oldukça önemlidir. Biri diyor ki[8]: "Kadınlar dini, ahlâkı ve hayrı öğrenmeye oldukça müsaittir. İşitme kabiliyetleri ve kendilerine doğruyu gösteren güçlü mürşitler bulundukça söylenene uyma­ya en duyarlı olanlar da kadınlardır."

Bir diğeri de diyor ki[9]: "Radyo ve televizyonda geçen çalışma hayatım boyunca değişik ülkelerden genç, ihtiyar, kadın, erkek binlerce yazar ve mü­ellifle özel veya genel ortamlardaki karşılaşmalarım sonucunda pek çok ka­naate vardım. Bunların ilki; toplumumuzda dinin öncü rolü, yönlendirme ve tesiri devam ediyor. Diğeri ise genel olarak kadınlar, erkeklerden daha çok dinlerine ihtimam gösteriyorlar." Çünkü Allah tarafından kadınlara verilen şefkat, merhamet, zerafet ve nezaket dinin tabiatına çok daha uygundur. Bu konuda erkekleri geçmişlerdir. Yine dindar olmayı erkeklerden daha çok is­ter, kötü akıbetten erkeklere nazaran daha çok korkarlar. İçerde ve dışarda İslama yönelik yoğun saldırılar, tehditler olmasına rağmen birçok namuslu kadın da İslâm'ın kurallarını içlerinde yaşatmaktadır. Bunda şaşılacak birşey yok. Günümüzde nice asil kadın ve kızlar, hırsla namaz, oruç, hac, umre, ge­ce namazı gibi ibadetleri yaparlarken üzerlerindeki elbiseler çağdaş batı kı­yafetleridir. Bu şu demektir: Din tohumu kalblerinde tamamen ölmemiştir. Kadınlara yönelik köklü bir çalışma Allah'ın izniyle sözkonusu tohumu can­landıracak, harekete geçirecek, sözkonusu tohum çiçek açıp meyve verecek ve meyvesi yenilecek hale gelecektir. Böylece hayatını kuşatan utanç verici engellerden kurtulacaktır.

Her iki müellifin görüşleri nebevi açıklamalara uygundur. İşte Hz. Aişe (r.a.). erkeklerle beraber cihada katılmayı; "Ey Allah'ın Rasulü, amellerin en güzeli cihaddir. Biz de cihada katılamaz mıyız?" diyerek dile getirmiştir[10]

İşte Ümmü Haram, deniz savaşlarında şehid olma arzusunu şöyle dile getirmiştir: "Ey Allah'ın Rasulü, Allah'a dua etsen de ben de şehitlerden ol­sam" demiş, Rasulullah Ümmü Haram'a şehit olması için dua etmiştir."

İşte kendi eliyle kazanan, tasadduk eden bir başka kadın: "Zeyneb bint Cahş: Allah'tan çokça korkan, merhameti çok, bolca sadaka veren, kendisiy­le Allah'a yaklaşılan amellerle nefsini tezkiye ve ruhunu terbiye eden bir ka­dındı."[11]

Sözünü ettiğimiz bu kadınlar. Peygamberimizden bilgi almayı arzula­yan kadınlardı. Birgün Rasulullah'a dediler ki: "Erkekler bizden daha avan­tajlı. Bir gününü de bize ayır."[12]

Bu sözü söyleyen hanımlar, erkeklerden daha çok sadaka veriyor, daha fazla fedakârlıkta bulunuyorlardı. Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Sadaka verin! Sadaka verin!" Bunu söylediğinde, en çok hayır yapan kimse kadınlar arasından çıkmıştı."[13]

İslâm'ın yetiştirdiği bu harikulade örnekler bir yana, cahiliyye dönemi­nin Kureyşli hanımları dahi, yeni nazil olan Allah kelamını duymaya erkek­lerden daha hırslıydılar, kalbleri daha yumuşaktı.

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Hz. Ebubekir evinin yanına bir mescit yapar, içerisinde namaz kılar, Kur'an okurdu. Okuduğu Kur'an'i çokça beğe­nen müşriklerin hanım ve oğullan onu dinlemek için itişip kakışırlardı. Bu durum Kureyş'in eşrafına bildirilince: "Hanımlarımızın ve çocuklarımızın din değiştirmesinden çok korkuyoruz" itirafında bulundular.[14]

İbn Hacer der ki: Kureyş eşrafı, kadın ve gençlerin kalblerinin yumu­şaklığını ve İslâm dinine olan safiyane eğilimlerini bildiklerinden dolayı, çok telaşa kapılıyorlardı.[15]

 

Yazmamın Gerekçesi

 

İSLAM'DA kadınla ilgili bir hadis duyduğumda, bu konuda bir makale, bir kitap okuduğumda bu işe ilgim sürekli artıyordu. Özellikle de de­ğerli kimi çağdaş alimlerin bazı görüşlerinin hadis kitaplarında bulunan sa­hih naslara uymadığını görünce bu işe daha da fazla eğildim. Bu görüşlerden iki tanesini sunuyorum:

İkrime ve Şa'bi'den gelen bir rivayet Taberi Tefsîr'inde şöyle geçmekte­dir: "Dayı ve amcalar, yabancılar hükmündedir. Kadının zinetini göremez­ler." Tabii çoğu araştırmacı ve müfessirler, metnini, sünnete uygunluğunu tahkik etmeden, rivayetteki aksaklıkları tesbit etmeden bu rivayeti çağımıza kadar nakletmişlerdir. Hadis metinlerinde -ki onlar Kur'an'ın açıklayıcısı-dır- dayı ve amcalar, diğer mahremlerle beraber zikredilmiştir. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Zinetlerini kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğullan veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğullan veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçileri, yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler." (Nur: 31).

Hz. Aişe (r.a.): "Hicab âyetinin nüzulünden sonra Ebu'l-Kuays'ın kar­deşi Eflah eve girmek için benden izin istedi de, Rasulullah izin vermedikçe birşey diyemem. Çünkü beni emziren Eflah'ın kardeşi Ebu'l-Kuays değildir. Beni, Ebu'l-Kuays'ın eşi emzirdi. Derken Rasulullah yanıma geldi. 'Ey Al­lah'ın Rasulü, Ebu'l-Kuays'ın kardeşi Eflah, eve girmek için benden izin iste­di. Ama ben senin iznini almak için ona izin vermeyi geciktirdim' deyince Rasulullah: 'Niçin izin vermedin? O senin amcan değil mi?1 dedi. Ben ise şu karşılığı verdim: 'Beni emziren Ebu'l-Kuays'ın hanımıdır. O adam değildir.1 Bunun üzerine Rasulullah: 'Haydi müsaade et, o senin amcandır. Allah hay­rını versin (bir daha böyle yapma)' buyurdu."[16]

İbn Hacer: Adeta Buharı bu hadisi kadının amcası ve teyzesi yanında başörtüsüz durabileceğini reddedenler için irad etmiş gibidir. Yukarıdaki görşüle ilgili olarak Taberi'nin Davud b. Ebi Hind'den onun da ikrime va Şa'biden şu rivayeti vardır. İkrime ve Şabi'ye denir ki: "Bu âyette amca ve dayı niye zikredilmemiştir?" Buna şöyle cevap verirler: "Çünkü dayı ve am­ca yeğenlerinde gördüğü özellikleri kendi oğullarına anlatabilir. Bu nedenle amca ve dayının yanında başörtüsüz durmasını iyi görmemişlerdir." Eflah kıssasındaki Aişe hadisi İkrime ve Şa'biye cevap niteliğindedir. Hadisi bu başlık altında vermesi de Buhari'nin başlık seçmede gösterdiği titizliğe bir örnektir.'[17]

Yine Hafız İbn Hacer der ki: "Ayette amca ve dayı zikredilmemiş­tir. Yalnızca işaret edilmiştir. Amca baba, dayı ise anne konumundadır. Ken­di çocuklarına yeğenlerini anlatabilirler. İkrime ve Şabi'nin görüşü budur. Cumhurun görüşüne aykırıdır."[18]

Şevkani der ki: "Amca ve dayı, anne-baba konumunda olduğundan söz konusu ayette anılmamıştır. Kadının, amca ve dayısının yanında baş açık durmamasının nedeni onların kendi oğullarına anlatma korkusudur."[19]

Biraz düşünürsek bu nedenin anlamsız olduğunu görürüz. Dayı ve am­calar yeğenlerini kendi oğullarına anlatmaları mümkündür, Anlatmalarının nedeni çocuklarım yeğenleriyle evlenmeye teşvik değil mi? Diyelim ki, dayı ve amcanın yanında yeğenin başını örtmesi gerekiyor. Açık durması mah­zurludur. Aynı mahzur teyze ve halalar için de söz konusu değil mi? Ayrıca kızların akrabalık bağı bulunmayan diğer kadınlar yanında başı açık durabi­lirken niçin amca ve dayılarının yanında durmasın ki? Sanırım akraba dost­larının mahremini daha iyi korur!

Ne kötü anlayış! Akrabalara karşı ne büyük bir iftira! Akla ve nakle ne büyük tecavüz! Demek bir kız amcasından ve dayısından sakınacak, namusum gider korkusuna düşecek öyle mi?

Beşinci asır kaynaklarından birinde, Hz. Aişe'den şu hadis nakledilir: "Rasulullah'la birlikte başları örtülü kadınlar namazdan geliyorlardı. Onları aşırı karanlıktan dolayı kimse tanıyamazdı". Diğer bir hadis ise: "Rasulullah genellikle sabah namazından sonra yolculuğa çıkardı." Aşırı karanlık, yol­culuğa çıkmaya engeldir. Yahutta kadınlar, o zamanlar cemaate namaza ge­lirlerdi. Evlerinde oturmalarına dair emir gelince durum değişti.[20] "Evleri­nizde oturun" âyetini "Allah'ın kullarını Allah'ın mescitlerinden alıkoyma­yınız" hadisi neshetmiştir. Oysa ki, kadınların evlerinde oturmalarını emre­den âyet indikten sonra bile müslümanların hanımları Peygamberimizin ve­fat dönemine kadar camilere gelip gitmişlerdir. Buna dair belge çoktur. Bu­nu ileride üçüncü bölümün ikinci kısmında inşaallah ele alacağız.

Çağımızda ise verilecek bir çok misal vardır. Kendilerine sonsuz saygı­larım olan bazı büyük hocalar bile bu konuda hata etmişlerdir. İnsanoğlu ne kadar çok şey öğrenirse öğrensin görüşleri alınır da reddedilir de. Hata etme­yen yalnızca Yüce Allah'tır. O halde Rasulullah'm sünnetine dönüp insanla­rın hatası düzeltilmeli, onlara hidayet yolunun doğru ışıkları gösterilmeli.

Değerli müellif, kadınların yüzlerini açmasını meşru görenlere cevap verirken şöyle cevap vermiştir: "Kadınların peçelerini almadan önce her tür­lü kötülüğe engel olan bütün gücünüzü, otoritenizi toplayın. Toplumda iki fert, evinden yüzü açık olarak çıkan kadına baktığında bu gücünüzden orada kadına bakmamalarını sağlayacak yetmiş tane el bulundurun."

Sizin şu yaptığınız nerede, Rasulullah'ın, bir gencin genç bir kıza defa­larca baktığını gördüğündeki tavrı nerede? Cabir b. Abdillah'tan şöyle riva­yet edilir: "Rasulullah (s.a.v.) yola çıkınca develere binmiş kadınlara rastla­dı. Abbas'ın oğlu Fadl, kadınlara bakmaya başladı. Rasulullah elini Fadl'ın yüzüne kapadı. Ama Fadl, yüzünü diğer yöne çevirerek kadınlara bakmayı sürdürdü. Rasulullah (s.a.v.) elini diğer yönden Fadl'ın yüzüne uzattı ve yü­zünü öte yana çevirdi.[21]

Abdullah b. Abbas şöyle der: "... Has'am kabilesinden güzel bir kadın, sual'sormak için Rasulullah'a gelince Fadl, kadına bakmaya başladı. Onun güzelliğine hayran kaldı. Rasulullah, kafasını kaldırdığında Fadl'ın kadına baktığını farketti. Derhal arkasına geçip çenesinden tutarak kadını görmemesi için kafasını usulca çevirdi."[22]

Bir kadına dönüp dönüp bakan Fadl b. Abbas'a Rasulullah'ın muamele­si neydi? Rasulullah onun başını başka bir tarafa çevirme dışında bir şey yapmamıştır. Sözünü ettiğimiz Fadl bu dönemde çok gençtir. Rasulullah'ın amcasının oğludur. Peygamberimizin sohbetlerine sürekli katılan bir zattır. Ayrıca onu deveye binince arkasına alırdı; onu kesinlikle dövmediği gibi onun iki gözünü oydurmayı aklından bile geçirmemiştir.

Yukarıdaki görüşü savunan değerli alim ilaveten şöyle der: "Yüz, ör­tünmesi gereken avret mahalline dahil değildir. Ancak bunu yüzde ve elde ziynet niteliği taşıyan bir şeyin bulunmaması ile sınırlamak gerekir." Bu dü­şüncelerini ortaya koymadan önce de müellif, ele kına yakmanın ve göze sürme çekmenin caiz oduğunu gösteren hadisleri incelemiştir.

Yine değerli üstadımız şöyle der: "İslâm'a göre kadınlarla erkeklerin bir arada bulunması oldukça tehlikelidir. İslâm, evlilik dışında kadın ve er­keği birbirine yaklaştırmaz. Bu demektir ki İslâm toplumu ayrı ayrı fertler­den meydana gelen bir toplum olup müşterek bir toplum değildir. Bundan da çıkan sonuç şudur. İslâm toplumu bireysel bir toplumdur. Sosyal ve çiftler­den oluşan bir toplum değildir. Erkeklerin ayrı, kadınların da ayrı topluluk­ları vardır. İslâm kadının bayram namazına gitmesine cemaatle namaz kıl­masına zaruret durumunda savaşa katılmasına müsaade etmiştir. Ancak İslâm bu sınırda kalmış ötesine gitmemiştir."

Bu durumda üstaddan -eğer yalnızca cahilce ve abes olan ihtilafı kaste­diyorsa- kadının toplumsal hayata katılımını İslâmın meşru gördüğünü, an­cak toplum ve kadın için bu katılımın faydalı bir nitelik kazanmasını sağla­yan belirli kurallar koyduğunu açıklamasını isterim. Ki bu pek çok hadisin ortaya koyduğu sonuçtur. Bunların bir kısmı bu mukaddimede işlendi. Bu-hari ve Müslimin sahihlerinde erkeğin bulunduğu ortamlarda kadının sosyal hayata katılımını onaylayan üç yüzden fazla hadis vardır.[23]

Müellif şu hadise dikkat çeker: "Rasulullah, kızı Fatıma'ya: 'Kadın için en hayırlı olan nedir?' buyuranca, Hz. Fatıma: 'Erkeğin kadını, kadının da er­keği görmemesidir1 dedi. Bunun üzerine Rasulullah kızına sarıldı ve: 'O nesiller birbirinin devamıdır' âyetini okudu. Müellife göre bu hadis dört ravi ta­rafından rivayet edilmiştir. Tirmizi, hadis hakkında hasen sahih demektedir. Bu, kadının evinde kalması gerektiğini gösterir.

Vaizlerin dilinden düşmeyen, kitaplarda, dergilerde çokça bulunan bu hadis zayıftır. En sahih dört hadis kitabında bulunmamaktadır. Rivayeti farklı da olsa yalnızca Bezzar rivayet etmiştir. Mecmeu'z-Zevaid'de Hafız el-Heysemi şunları söyler: "Hadisi Bezzar rivayet etmiştir. Senedinde tanı­madığım raviler vardır."[24]Hafız Iraki de İhya-u Ulumiddin'de bulunan ha­disleri tahric ederken, hadis hakkında: Bezzar ve Darekutni, zayıf bir senetle Hz. Ali'den müfred olarak rivayet etmiştir der.[25] Iraki'nin eleştirisi senetle il­gilidir. Metin açısından ise Rasulullah döneminde daha önceden işaret edil­diği gibi bir çok konularda sosyal hayata iştirak eden, erkeklerle beraber ça­lışan sahabe kadınlarının uygulamalarına da aykırıdır.

Bir kadın yazar da şöyle der: "Heysemi'nin, Mecmeu'z-Zevaid'te nak­lettiği hadisler zayıftır. Fakat bir bütün olarak bu zayıf hadisler bu hadisi des­tekler ve hasen statüsüne kavuşturur. Bu durumda Rasulullah ile beraber na­maz kılan kadınlar genç olmayan kadınlardı."

Bu ifadelerden genç kadını mescide gitmekten uzaklaştıran bütün ha­dislerin zayıf olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Buhari ve Müslim sahihlerinde genç kadınların mescide geldiklerini kanıtlar mahiyette rivayetlerde bulun­muşlardır. Mescide gelen genç kadınlar aralarında şu isimler sayılabilir: Ebu Bekir'in kızı Esma, Ömer'in eşi Atike b. Zeyd, Fatıma b. Kays, Ümmü'l-Fadl, İbni Mes'ud'un eşi Zeyneb, er-Rebi' binti Me'vaz ve bunlar dışında pek çok isim...[26]

Bir okuyucu Mecelle-i İslâmiyye'de şu konuya temas eder:

Avrupa'da okuyan müslümanlara gücümüz yettiği nisbette hayatımız­da şer'i hükümleri uygulamak istiyoruz. Bir arkadaş İslâm'a göre örtünen bir kızla evlendi. Ne var ki o hanım yalnızlık hissediyor, İslâm'a göre Örtünen yahut Arap dilini konuşan başka kadınlarla görüşemiyor. Soru şu: Kardeşi­mizin hanımı hangi ölçüde -başka erkekle halvette kalmayıp, kocasıyla be­raber olmak şartıyla- diğer müslüman öğrencilerle münasebet kurabilir?

Hocanın, kadınların erkekler arasına katılmasıyla ilgili olarak verdiği cevap şudur: "Erkeklerin kadınlarla beraber olmasından sizi sakındırırım." hadisinden dolayı kesinlikle yasaktır. Ancak şer'i bir zaruret varsa zaruret öl­çüsünde kadınların erkeklerle beraber bulunmasında bir sakınca yoktur.

Fetva'dan anlaşıldığına göre erkeklerin kadınlarla beraber bulunması kural olarak yasaktır. Fakat zaruret varsa Kur'an ve sünnetin ifade ettiği öl­çüde kadınların erkeklerle beraber bulunması mubahtır, bu ölçüde meş-ru'dur. Sünnet-i seniyye'de, kadının kocasıyla beraber misafirlerini karşıla­masında, onların hizmetlerini görmesinde ve hatta özel ve genel bir çok nok­talarda kadınların erkeklerle beraber olabileceği belirtilmiştir.

Yüce Allah, muayyen bir maksadın gerçekleşmesi için kurallarına ria­yet etmek şartıyla kadın-erkek dayanışmasını hayatın sünneti kılmıştır. Yi­ne, Hakim olan Allah yemede, içmede, alış-verişte ve karı-koca münasebet­lerinde de cinslerarası ilişki ve dayanışmayı sınırlarını gözetmek şartıyla ila­hi sünnet kılmıştır. Değerli Üstad'ın fetvasında sözkonusu ettiği hadis ise ka­dın ile erkeğin başbaşa kalmasını (halvet) yasaklamaktadır.[27]

Bu Örnekler, şeriat uleması ve onların şer'i ahkâmı kendilerince yorum­ladıkları eserlerde yer alan -bizim tarafın- aşırılıkları. Bir de karşı kutupta yer alan, şeriata düşman gözüyle bakan, hükümlerini değersiz sayan, yahut-ta şeriatta olmadığı halde yeni hükümler ihdas eden kimi batıcıların ileri sür­dükleri aşırılıklar var. Bir arkadaşım sosyal veya siyasi konular ile ilgili gö­rüşlerini şer'i hükümlerin ışığında ortaya koyduğunda Mermukin Üniversi-tesi'nde profesör olan bir bayan arkadaşının kendisine sürekli şöyle çıkıştı­ğını bana anlatmıştı: "Bu senin şahsi görüşün. Modern batı düşüncesine ve kültürüne teslim olduğun için böyle düşünüyorsun. Kur'an'da, Sünnet'te ve­ya fıkıh kitaplarında ortaya konan ve pek çok İslâm aliminin söylediklerine de aykırı fikirler üretiyorsun."

Sanırım bize düşen görev, bazı yazarlarımızın, ilim adamlarımızın ka­dın-erkek ilişkileri konusunda yaptıkları hatalı yorumlardan dolayı İslâm'dan ürküp kaçanlara hakikati tebliğ etmektir. Umarım bu kitapta takip ettiğim metodla, bu tip insanların şer'i hükümleri asli kaynaklarından öğren­melerini kolaylaştırmış olurum. Şer'i hükümleri kendi bakışaç il arına göre yorumlayan müslümanların görüşleri, bu görüşlerinde ister isabet ister hata etmiş olsunlar, ister hakikate yaklaşmış ister uzaklaşmış olsunlar, yüce İslâm şeriatının hükmü olarak lanse edilemez. [28]

 

Kitabın Konusu

 

Kitap, "Saadet Asrında müslüman kadının sosyal ve hukukî konu-mu"nu ortaya koymayı amaçlamıştır. Bu amaçla uzaktan ya da yakından ka­dın ile ilişkili bütün naslari; onun özel hayatıyla ilgili olanından toplumsal hayatıyla ilgili olanına, toplumsal ilişkilerin niteliğine ve kadın-erkek ilişki­lerinin mahiyetine ilişkin olanlarına kadar bütün hepsini toplamaya çalıştım. Temel bakışaçım, İslâm'ın kadın veya erkek demeden ferdin hayatını düzen­lediği gibi toplumun hayatını da düzenlediğiydi. Müslüman ferdin gelişmesi gözönüne alınarak, sosyal araştırmalarla fıkhi araştırmaların sonuçları açı­sından birbirine uygunluğunu isbatlamaktı. Sosyal gelişme ile fıkhi hüküm­ler arasındaki bağlantıyı kurmak çok önemliydi.

Toplumsal araştırmaların özelliklerinden biridir: Bu tip çalışmalarda toplumsal gerçeklik yalnızca delaleti kat'i nasslar ve belgeler üzerinde duru­larak ortaya konulamaz. Tarihi vakıayı isbat için delaleti kat'i olmayan nass-ların ve belgelerin de değerlendirilmesi gerekir. Fıkhi hükmün isbatlanması için kat'i delalet veya tercih edilen delalet gerekli görülmesine karşın, sözko­nusu hükmün te'kidi için muhtemel/zanni delalet yeterli görülmektedir. Ya­ni muhtemel delaletin kat'i veya racih delilin, güvenilir şahidi olması müm­kündür. Birazdan okuyucu, kimi şahidlerin ihtimali maksatlara delalet etti­ğini görecektir. Delile ihtimal karıştığında o delille istidlalin -hüküm çıkar-ma- yapılamayacağı bir kaidedir. Bu sebeple hüküm konurken, delaleti katı nassa veya racih delalete dayanılması gerekir. Diğer nasslar ise sosyal araş­tırmaları olgunlaştırmak ve ayrıntılandırmak içindir.

İnsanların her fiilinde bir cevher (öz) bir de şekil bulunur. Cevher, za­mana, mekana ve çevresel şartlara göre çeşitli biçimlerde uygulanmak sure­tiyle şekle dönüşür. Burada cevheri ihtiva eden bilginin yeri çok önemlidir, Mubah ise mübahlığı, haram ise haramlığı devam eder. (Hanefiler bu meto­da isüslah metodu demektedirler.) Bu cevherin uygulanış şekilleri ise yuka­rıda da açıkladığımız gibi gelişmeye ve değişmeye açıktır. Uygulanış şekil­leri ne kadar farklı olursa olsun hepsi hükmünü cevherden alır.

Böyle bir ayrım zorunludur. Meseleyi anlamamıza ve yeni tatbik şekil lerini kavramamıza yardımcı olur. Mesela, kadının öğrenim görmesi, çalış ması, içtimai ve siyasi faaliyetlere iştiraki gibi konularda Rasulullah mesele nin özünü açıklamıştır. Fakat sorun şudur: Bu meselelerin tatbikinde sadec*

Rasulullah döneminde yapıldığı şekliyle yetinip yeni uygulamalar aramaya­lım mı, ya da yeni sosyal şartlara göre çağdaş çözümler mi getirelim? Yoksa bu şartlara göre daha başka uygulama şekilleri mi teşkil edelim? Burada biz, kadının faaliyetlerine ve katılımlarına etki eden yeni sosyal şartları aile için­de, sosyal ve siyasi hayatta ve özel iş hayatında nasıl olduğunu esas aldık. Kadının giyimi ve zinetine etki eden şartlar da burada sayılabilir. İşte bu sa­yede müslüman kadın çağdaş toplum içerisinde üzerine düşen görevi tam olarak yapabilsin. Aynı zamanda meşru özü (cevher) de bularak bu sayede Allah'ın emrine doğru bir şekilde uyabilsin. Bu sosyal ve fikhi araştırmanın amacı, Rasulullah'ın çizgisine uyarak, o dönemde verilmiş hakları günümüz müslüman kadınına da yeniden kazandırmaktır.

Bu amaç bizi daha büyük sorunların içine çekmektedir. Alimlerin, dü­şünürlerin bu konuda katkıları şarttır. Sorun, günümüz müslümanının aklını özgürleştirme sorunudur. Asırlardan beri üstüne çöreklenen ve onu tesir altı­na alan boğucu bağlardan, batıl Ölçülerden ve fasit düşüncelerden aklını kur­tarma problemidir. Bütün bunlardan kurtulan kimse uyanır ve Allah'ın hida­yetinin nuru doğrultusunda çalışır. Müslüman toplumu aklı hür fertlerin oluşturduğu ideal bir toplum yapmanın tek yolu kadının aklını da hürleştir-mekten, diğer bir deyişle hem kadının hem de erkeğin hür akıl sahibi olma­sından geçer. Sağlam temeller üzerine oturan sıhhatli bir toplum kurmak bu­nunla mümkündür. Kişinin faaliyetini akıl organize eder. Akıl hür olur ve doğruyu bulursa kişinin faaliyetleri de hür bir şekilde gelişir, nura, basirete doğru yol alır. Kanaatımıza göre en büyük sorun budur. Bu çirkin anlayışlar müslümanın düşünce sistemini darmadağın edince buna bağlı olarak haya­tın bütün yönleri de zarar görmektedir. [29]

 

Kitabın Metodu

 

KİTABIN METODU, Kur'an'a ve sahih sünnete ait nasslann genel bir değerlendirmesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi hadis kitaplarından, siret araştırması yaparken Sahih-i Müslim'in hadislerini görünce aklıma ön­ce isim olarak "nasları algılama metodu" adını vermek geldi. Önce Sahih-i Buhari'de kadının hayatının çeşitli yönleriyle ilgili bölümü sonra da Sahih-i Müslim başta olmak üzere tam ondört hadis kitabını inceledim. Bunlar: Bu-hari ve Müslim'in Sahihleri, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai'nin sünenleri, İmam Malik'in Muvatta'ı, İbn-i Hibban'ın Zevaidü's- Sahih'i, İmam Ah-med'in Müsned'i, Teberani'nin Kebir, Evsat ve Sağir'inden oluşan mu'cem-leri, Bezzar'ın ve Ebu Ya'la'nın müsnetleridir. Son altı kitap için Mecme'uz-Zevaid ve Menbe'ul-Fevaid'den faydalandım. Bu kitab, Hafız Heysemi, Bu-hari ve Müslim'in sahihlerinde ve Ebu Davud'un, Tirmizi'nin, Nesai ve îbn Mace'nin sünenlerinde bulunmayan hadisleri toplamıştır.

Hadis metinlerini incelemiş olmak, Yüce Allah'ın kitabını incelemek­ten bizi müstağni kılmaz. Allah'ın kelamı ilk kaynaktır. Değeri büyüktür. Manaların en güzelidir. Kişinin okuduğu her ayeti iyice düşünmesi gerekir. Ayetleri iyice okuyunca anladım ki, bir defa okumak yeterli değilmiş. Defa­larca okumaya başladım. Çünkü ayetlerin arkasında yüce Allah'ın nice fazlı, nimeti vardır. İlk amacım, bu kitapta, kadın konusuyla ilgili bütün Kur'anî delillerin ve sözünü ettiğimiz kitaplardaki hadislerin bir araya getirilmesi­dir. Bu esasa göre kitabın bazı bölümlerini yazdım, sonra Kur'an-ı Kerim'de ve Buhari ile Müslim'de bulunan delilleri şu nedenlerle yeterli buldum.

Birincisi: Zaman. Böyle önemli bir konuda insanlara birşeyler vere­bilmek gerçekten çok mühimdir. Ne var ki meseleyi enine boyuna incelemek, çokça gayret ve her bir hadisin senetlerini incelemek için bolca zaman gerekmektedir.

İkincisi: Okuyucuya kolaylık. Konuyla ilgili olarak oluşturulacak bir cildi taşımak, bir çok cildi taşımaktan daha kolaydır,

Üçüncüsü: Buhari ve Müslim'e olan güvenimiz. Sahih senetli hadisleri ihtiva edip içerisinde zayıf senetli hadis bulunmadığından dolayı müslü-manların hayatında bu kitapların özel bir yeri vardır. Okuyucu bu kitapta ile­ri sürülen delilleri bu sayede daha mutmain olarak okur.

Kısacası bu kitabı iki merhalede ele almaya karar verdim.

Birinci merhale: Okuyucunun elinde bulunan kısım Kur'an-ı Kerim'de ve Buhari ile Müslim'in sahihlerinde bulunan belirli nassları içerir. Bazı ko­nularda diğer hadis kaynaklarından deliller getirmeye lüzum görmedik. Bu­nu yaparken imkân ölçüsünde söz konusu nassların sıhhatini belirten ulema görüşlerine de yer verdik. Buhari ile Müslim'in ittifak ettiği hadislerde Bu-hari'nin metnini esas almaya gayret ettik. Buhari'ye nazaran daha açık olma­sı nedeniyle zaman zaman da Müslim'in metnini aldık ve "bu rivayet Müs­lim'indir" notunu düştük.

İkinci merhale: İnşaallah Kur'an nasslarından oluşacaktır. Ne de olsa Kur'ânî nasslar, kıymet olarak temel hadis metinlerinden daha değerlidir.

Yüce Allah'tan bu kitabı samimi bir çalışma kılmasını, hüsn-ü kabul ilp kabul edip insanların ondan faydalanmalarını sağlamasını niyaz eder|m. En değerli istek, en yüce gaye O'dur.

Kitabın genel metodu, konuya göre bütün nasları zikretmek şeklinde­dir. Zikredilen nassların delaleti genellikle tatbikî ve amelî olacağından açık olmalıdır. Açık nasslar varken yeni hükümler çıkarmak herhalde zor olma­yacaktır. Şeriat kültürüne vakıf olan kişilerin bu ölçüleri farketmesi müm­kündür. Bunun yanında bazen alimlerin görüşlerine de yer verdim. Ulema görüşlerini çoğunlukla İbn Hacer'in Buhari şerhi olan ve hadis ve fıkıh an­siklopedisi diyebileceğimiz Fethu'l-Bari'den aldım. Alimlerin görüşlerini nakletmemin amacı, nasslara yaklaşımımızın ve onlara getirdiğimiz yorum­ların yeni bir şey olmadığını, bizden önce alanında otorite olan birçok alimin de aynı şekilde yorumladığını ispatlamaktır. Bu vesileyle şunu da söyleme­liyim. Ulemadan görüş naklederken nassların delaleti konusunda benim görüşümü destekleyen sadece bir alimin görüşünü naklettim. Konunun uzayacağı, beni kitabı yazarken esas aldığım metoddan çıkaracağı ve alimlerin görüşlerini karşılaştırma ve aralarında tercih gibi başka bir yere çekeceği en­dişesiyle bizi desteklesin ya da desteklemesin ulemaya ait bütün görüşleri buraya almadım. Önüne gelen her düşünceyi nakletmek, Kur'an-ı Kerim'de ve Buhari ile Müslim'in sahihlerinde bulunan nassları incelemekten çok, an­siklopedik bir fıkıh çalışması olur. Fukahanın diğer görüşleri için şerh ve fı­kıh ansiklopedilerine bakılabilir. Ayrıca fıkhın hiçbir konusu olmasın ki orada farklı görüşler bulunmasın. Fer'i meselelerde ihtilaf vardır. Önemli olan bu kitabı müslüman bir kimsenin mutmain bir şekilde okuyabilmesidir. Tabii ki bu, ancak okuyucunun kaynak olarak kullandığımız şer'i delillere vakıf olmasıyla mümkündür. Kanaatıma göre ihtilaf anında en güvenilir gö­rüş, şer'i naslara dayanan görüştür.

Bu metodun bir faydası da kadınla ilgili Kur'an'da ve Buhari ile Müs­lim'in sahihlerinde bulunan nasslann konu tasnifine tâbi tutulmasıdır. Müel­lif bu faydayı önemli saymaktadır. Çünkü İslâm ümmetinin yeni ihtiyaçları­na uygun olarak Kur'an'da ve sünnette bulunan naslar bu sayede yeni tasnif­lere tabi tutularak önemli bir hizmet gerçekleşmiş olur. Bu ihtiyaçlar arasın­da psikoloji, sosyoloji, ahlâk, iktisat ve siyaset gibi insanla ilgili ilimler sayı­labilir. Kadın sorunu, sosyal sorumluluk toplumu yenileme ve değiştirme metodları ve hepsinden de Önemlisi müslüman kişinin düşünce metodu gibi çağdaş sorunlar da yeni ihtiyaçlardan sayılabilir. Bu konular fıkıhta çok önemli olan içtihadı canlandırmaya yardım eden yeni bir metoda götürmesi ve Rasulullah'ın müjdelediği tecdid hareketine sebep olduğundan dolayı gerçekten dikkate şayandır. Allah'a hamdolsun, son günlerde birçok alim Kur'an ve sünnet naslarını mevzularına göre tasnif etmeye başladılar. Yine Allah'a hamdolsun ki bu ümmet yüce Kitab'a sahip olduğu gibi Kitab'ın açıklayıcısı konumunda olan sünnete de sahiptir. Kur'an-ı Kerim, Allah'ın korumasıyla korunmuş olunca, Rasulullah'ın sünneti de müslümanlann bü­yük gayretleri sonucu Allah'ın yardımıyla muhafaza edilmiştir. Bu, her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan yüce Allah'ın İslâm ümmetine verdiği bir nimet­tir.

Bilindiği gibi daha önceki ümmetler kendilerine gelen kitapları boz­muşlardır. Allah'ın adeti yerini bulmuş, ilahi yolun ilkelerini yeniden düzen­lemek için yeni bir kitap, yeni bir peygamber göndermiştir. İslâm ümmeti bu son dini yükleniyor, peygamberimizden sonra yeni bir din gelmiyor. Demek ki yüce Allah, kıyamete kadar insanların her zaman kendisine başvuracağı dinin temel ilkelerini korumaktadır. Böylece doğru yolu arayan kişi Allah'ın apaçık olan Kitab'ına bakar, bu konuda ne şekilde olursa olsun din konusun­da baba ve dedelerinden kalan mirasa itibar etmez, öncekilerin dediği gibi:

"Biz babalarımızı bir din üzerine bulduk, biz onların yoluna uymakta­yız." (Zuhruf: 23).

demezler. İnanıyorum ki müsümanlar -dinlerinin temel prensiplerinin ko­runma nimetini tam olarak takdir ederler- sürekli bu prensiplere başvururlar, hayatlarını bu şekilde düzenlerler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin! Rasulune ve sîzden olan emir sa­hiplerine de itaat edin. Bir konuda anlaşamadığınızda Allah'a ve ahiret günü­ne inanıyorsanız, onu Allah'a ve Rasulune götürün. Bu sîzin için hem daha hayırlı hem de sonuç olarak daha iyidir." (Nisa: 59).

Umarım ki, Allah'ın verdiği güçle yaptığım bu çalışmam, müslümanla-nn kadınların tartışmalı meselelerini Allah'a ve Rasulune götürmelerine ve­sile olur.

Her alanda hayatımızı nebevi metoda göre düzenlemek amaç ve zorun­lu bir prensip olunca; kadınların sosyal hayata katılımlarında nebevi çizgi­nin daha çok önem kazanacaktır. Bu konuda nebevi metod köklü bir değişi­mi yapabilecek güçtedir. Rasulullah döneminde kadının iştirak ettiği uygu­lamalı sahalar örnek alınacak kadar çoktur. Rasulullah döneminde kadının katılabileceği sosyal faaliyetlerle ilgili pratik uygulamalar ve yol gösterici Örnekler oldukça çoktur. Sünnetin belirttiği yolda yürümek, gerekli sosyal faaliyetlerle ilgili Rasulullah dönemindeki uygulamaları aynen tatbik et­mekle mümkün olur. Pratik uygulamaların zamanla hayatın değişik sahala­rında önemi azalmakta ve hatta tamamen yok olacak duruma gelmektedir. O dönemdeki prensipleri ve örnekleri bünyesinde toplayan nasslar ise kitap­larda kayıtlı olarak bulunmaktadır. Yüce Allah'ın kadınlara verdiği haklar gözardı edilmektedir. Böylece naslardan çıkartılan ilkeler bozulmuş, insan­ların yorum ve görüşleriyle akıl ve kalb yoğun bir tozla kaplanmıştır. Bunun sebebi şunlardır:

1. Cahiliye döneminden kalma adetler ve tutkular. Gerek Arap cahili-yesi, gerekse İslâm'a sonradan girmiş halklarla beraber gelip, çağlar boyu müslümanların anlayış ve tefekkürlerine, yönelişlerine tesir etmiş cahili dü­şünceler.

2. Kimi müslümanlarca başlatılan ifratçı ve tefritçi akım, kadından gelebilecek kötülükleri engelleyebilmek için -sedd-i zerai- bazılarının çok aşı­rı gitmesi buna misal olarak verilebilir. Sedd-i Zerai delilinin uygulanışıyla ilgili ileride ayrı bir bab açtık.[30]

3. Kimi selef ulemasının yanlış ictihadları. Taklid ve tutuculuğun fazi­let sayıldığı dönemlerde bu ictihadların değeri oldukça artarak elden ele ne­sillere aktarılmıştır. Bu konuda Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye der ki: "... ge­rek selef ulemasının gerekse daha sonraki alimlerin her görüşünün, her fiili­nin altında muhakkak bir sünnet vardır"... konu çok geniş olmakla beraber denilebilir ki o dönem alimlerinin kıymeti gözardı edilemeyeceği gibi onla­ra uyanlar da kesinlikle sayılamayacak kadar çoktur. Yüce Allah: "Bir konu­da anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah'a ve Rasulune götürün" buyurmakta­dır. Mücahid, Hakem b. Uteybe, Malik ve diğerleri de: (Rasulullah'ın sözleri dışında diğer insanların görüşleri alınır da terkedilir de)[31] der. İmam Şevka-ni ise şöyle demektedir: "Bir alime taassupla bağlanman onun görüş ve içti­hatlarını hem kendine hem de diğer insanlara hüccet kılmana sebeptir. Eğer böyle yaparsan, taassupla bağlandığın o kişiyi kanuna uyan değil de kanun koyan; sorumlu tutulan değil de sorumlu tutan yapmış olursun.[32]

Şu çarpıtmalara, hatalara bak. Allah'ın müslümanlara rahmetinden ol­malı ki, her dönemde Allah'ın emrine adaletle uyan bir alim sınıfı olmuştur. Bu konuda Peygamberimiz: "Her dönemde ümmetimden Allah'ın emrine uyan bir tabaka bulunur. Onlar, Allah'ın emrine uyarlarken ilahi emir gelin­ceye kadar onlara, ne düşmanları ne de azgınlar zarar verebilir."[33] "Bu dini her neslin sağlam kişileri taşır. Onu ifratçıların bozmasından, sapıkların de­ğiştirmesinden ve cahillerin yorumundan korur. "[34] "Yüce Allah bu üm­mete her yüzyılın başında o dini tecdid edecek kişileri gönderir"[35] buyur­maktadır.

4. Sünnetin senetleri Buhari ve dört mezhebin imamlarından sonra ge­lenler tarafından incelendi. Bu incelemenin sonucunda, "onların sözlerinin bağlayıcılık taşıması ancak sahih sünnetin ölçüsüne uygunluğu iledir" dedi­ler. Ancak imamlara uyanlar onların sözlerini bu ölçüye vurmadılar. Ve bu şekilde hem imamların vasiyetlerine hem de sünnete aykırı davrandılar. Me­sela İmam Şafii şöyle demektedir: "Bu konuda kadınların her iki bayram na­mazına gidebileceğine dair bir hadis rivayet edilmiştir. Eğer hadis sabitse ben de onu söylüyorum."

Beyhaki, İmam Şafii'nin görüşünü şöyle açıklar: "Evet hadis doğrudur. Ümmü Atiyye'den gelen bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir. O halde Şafii'nin görüşü de bu doğrultudadır."[36] Ümmü Atiyye hadisinin met­ni şöyledir: "Hayır meclislerine çıkmamız emredildi; biz, hayızhlar, genç kızlar ve perde ehli olanlar o meclislere çıktık. Hayızlı olanlar, müslüman cemaatlarına katıldılar ve dua ettiler fakat namazgahlarından uzak durdu-lar."[37]

Rasulullah'ın şu hadisi bana bu çalışmayı tamamlama hırsı verdi: "Sö­zümü işiten ve başkalarına aktaran kişinin yüzünü yüce Allah ağartsın. Nice fıkıh bilgisi taşıyanlar var ki fakih (anlayışlı) değildir. Ola ki kendisine akta­rılan kimse bizzat duyandan daha anlayışlı olabilir."[38]

İnşaallah bu çalışmamda Rasulullah'ın sözünü fukahaya ve benden da­ha bilgili olanlara anlatmışımdır. Bu hadisle müjdelenen kişilerin arasına girmeyi yüce Allah'tan niyaz ederim. Selef-i Salihin bir hadis için günlerce, gecelerce yolculuk etmişlerdir. Cabir b. Abdullah ile ilgili olarak rivayet edi­len olay bunun güzel örneğidir. Cabir tek bir hadis için bir aylık mesafede olan Abdullah b. Enis'in yurduna gitmiştir.[39]

Tabiinden Amir es-Şabi hadis öğrettiği Horasanlı kişiye: "Bu hadisleri kolayca elde ettin. Tek bir hadis için Medine'nin dışına giden raviler var­dır."[40] Busr b. Ubeydulîah ise "Bir tek hadis için nice şehirler dolaştım."[41]demiştir.

Yüce Allah'tan, beni rahmetine kavuşturmasını ve hayatlarına etki ede­cek ölçüde bu hadislerin mutaalasım kolaylaştırmasını isterim. [42]

 

Araştırmadan çıkan önemli sonuçlar:

 

1. Kadının şahsiyetiyle ilgili ilkeler:

- Rasulullah döneminde müslüman kadın, yüce İslâm dininin ilkelerini belirlediği müslüman şahsiyetinin bilincindeydi. Hayatın çeşitli faaliyetle­rine bu şahsiyetiyle iştirak ederdi.

- Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kadınlar, erkeklerin bacılarıdır." Hz. Peygamber bu özlü sözünde kadın şahsiyetinin ilkelerini özetlemiştir. Ve hadiste Hz. Peygamber, kadın ile erkek arasında kimi durumlarda yete­nek farklılıkları olmasına karşın, aslolanın eşitlik olduğunu hükme bağla­mıştır.[43]

- "Kadınlar akıl ve dince noksandır" hadisi, sahihtir. Bununla birlikte çoğu insan bunu yanlış anlamış, yanlış uygulamış, böylece yüce Allah'ın ki­tabında, Rasulullah'ın da sünnetinde kadının şahsiyeti ile ilgili ilkeleri gö-zardı etmiştir.

2. Kadının giyecekleri ve zineti:

- Rasulullah döneminde kadınların yüzlerini açmaları yaygındı. Göz ve göz çukuru dışındaki yerleri örten peçe ise gerek İslâmdan önce gerekse son­ra kimi kadınların güzellik için adet olarak taktıkları birşeydir.

- Yüz, eller ve giyimdeki süslenmenin ölçüsü, müslüman hanımlar ara­sındaki örf ile tesbit edilir.

- İslâm dininde muayyen bir elbise tarzı yoktur. Önemli olan vücudu kapatmaktır. Sosyal ve çevre şartlarına göre farklı biçimlerde elbise giy­mekte sakınca yoktur.

- Bu özellikler kadınlara tam bir hürriyet hakkı vermiş, sosyal hayata katılımlarını kolaylaştırmıştır.

3. Kadınların sosyal hayata katılımıyla ilgili ilkeler:

- Bilindiği gibi evde, perde arkasında durmak yalnızca Rasulullah'ın hanımlarına mahsustu. Diğer sahabe hanımları bu konuda mü'minlerin an­nelerine uymamışlardır.

- Kadın sosyal hayata iştirak eder, özel ve genel birçok konularda erkeklerle karşılıklı münasebetler kurarlardı. Amaç, aktif yeni hayatın ihtiyaç­larına cevap vermek ve kadın erkek müslümanlann işlerini kolaylaştırmak­tır.

- Kadın bu katılımı sağlarken, yüce ahlâk kurallarından başka birşeyle sınırlandınlmamıştır. Zaten bu kurallar da her durumda korunmuş ve orta­dan kaldırılması mümkün olmayan kurallardır.

- Risalet çağında müslüman kadın, ihtiyaca ve hayat şartlarına göre top­lumsal faaliyetlere, siyasete ve mesleki çalışmalara katılmıştır. Toplumsal faaliyet alanında; Müslüman kadın bu alanda pek çok hizmet vermiştir; kül­tür ve eğitim, birr ve toplumsal hizmet gibi... Siyasi işleyiş toplumun ve sta­tükonun inancına karşı çıkabiliyor. Bu uğurda zorluklarla ve işkenceyle kar­şılaşınca inancı uğruna hicret edebiliyordu. Ayrıca müslüman kadın amme ile ilgili konulardaki üstün kavrayışı ile seçkin bir yer elde edebiliyor, o kimi siyasi istişarelere katılabiliyor, kimi zaman da siyasi muhalefete iştirak ede­biliyordu. Mesleki alanda ise; müslüman kadın çobanlık, ziraat ve el sanatla­rı, bakıcılık, doktorluk, hemşirelik, temizlik ve ev işleri gibi sahalarda çalışı­yordu. Bu çalışmaları iki şeyi gerçekleştirmesine yardımcı oluyordu: a) Fa­kirlik ve güçsüzlük durumunda kendisine ve ilesine temiz bir hayat sunmak b) Kazandığını tasadduk ederek ve Allah yolunda harcayarak kendisine yü­ce bir konum ve fazilet kazandırmak.

Aktif siyasi, içtimai ve mesleki sahalardaki katılım, çağımızda içtimai yeni oluşumları zorunlu kılıyorsa şeriatın ilke ve kuralları bu oluşumları da­ha ciddi değerlendirmektedir. Her çağda bu ihtiyaçlara cevap vermektedir.

- Toplumsal hayata katılımın en Önemli sonucu kadının anlayışının ge­lişmesi ve en üstün olgunluk düzeyine ulaşarak pek çok faydalı işler yapma­sına imkân tanımasıdır.

4. Aile konusundaki ilkeler:

- Kadına kocasını seçme hakkı verilmesi gerek kocasının ve gerekse ha­kimin ikrarı ile kocasından aldığı malı geri vermek şartıyla geçimsizlik ha­linde ondan ayrılma hakkının bulunması.

- Kadın ve erkeği ilgilendiren sorumlulukları aralarında paylaşmaları.

- Kan-koca haklarının birbirine eşit olması.

"Erkeklerin kadınlar üzerinde haklan bulunduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde haklan vardır. Erkeklerin haklan kadınlannkinden bir de­rece daha fazladır." (Bakara: 228).

Âyette geçen derece ev reisliği yahut erkeğin yüklendiği bazı yükümlü­lüklerdir. Sevgi, lütuf, rahmet, güzel giyinmek, süslenmek, cinsel ilişki, bir­birlerinin işlerine yardım gibi konular kadın ve erkeğe verilen ortak haklar­dandır.

- İslâm, boşanma ve birden fazla kadınla evlenebilmek için birtakım şartlar, kurallar koymuştur. Sözkonusu şartlara uyulmadıkça sağlam bir müslüman ailesi kurulamaz. İçinde bulunduğumuz çağda üzerimize ağır yükler yükleyen bu şart ve kuralları yeniden ele almamızda bizim için hiçbir sakınca yoktur.

- Kadının aile içerisindeki rolü en önemli vazifesidir. Ancak bu, onun toplumda başka görevlerinin olmasına engel değildir. Müslüman kadının ilk vazifesi ile müslüman toplumun ilerlemesi için zorunlu olan diğer görevler arasında uyumun sağlanması, toplumsal anlayışın gelişmesine ve eşler ara­sında güven artırıcı yardımlaşmanın kurulmasına bağlıdır.

5. Cinsiyet konusundaki ilkeler:

- Cinsel ilişki dünya ve ahiret nimetlerindendir. Şeriatın çizdiği ölçüde kaldıkça cinsel ilişki helaldir ve kişi karşılığında mükâfat alır. Munharif ta­savvuftan etkilenmiş cinsellik anlayışımızı tashih etmemiz artık bir zorunlu­luktur. Kaldı ki bir takım sufilerin sunduğu bu anlayışın arkasında hıristiyan ruhbanlığı ve kimi doğulu dinlerinin etkisi yatmaktadır.

- Rasulullah ve ashabı, cinsel terbiyeyi gerçekleştirecek ve sağlam bir cinsel kültürün oluşmasını sağlayacak bir metod ile hareket ediyorlardı. Bu tavır kadın ve erkeğin psikolojik sağlığına hizmet eder. Bu sebeple cinselliği gizlemekten kaynaklanan korkuyu ve cinsellikle uzaktan veya yakından ilişkili herşeyi kapsayan güvensizliği gidermek gerekir. Bunun bir neticesi olarak, erkek kadın herkes cinsel hazzı içlerinde duyar. Bu nedenle uzaktan yakından herkesin cinsel ilişki ile ilgili yanlış anlayışlar ve gizlilikleri bilme­si gerekir.

- "Rasulullah, kâmil insan örneğiydi." Rasulullah, gerek tek kadınla ge­rek birçok kadınla evliyken olgun bir kişilik sergilemiştir. Bu durum (onun örnek oluşu) gerek zühd halinde tüm dünyalıklardan el çekmesi hali olsun gerekse eşleriyle tamamen mübaşeret hali olsun farketmez. Rasulullah hakkındaki anlayışımızı tashih ettikten sonra, O'nun cinsel hayatını sahih bir şe­kilde anlamamız da gerekir.

- Bekâr olan gençlerin kolayca evlenebilmelerini sağlamak İslâm top­lumunun bir özelliğidir. Evlenme kolaylığı sünnette daha belirgindir. Çağı­mızda yüce Allah'ın iradesi doğrultusunda her türlü imkanları kullanarak evliliğin kolaylaştırılması zorunludur. Zorlaştırmak ise insanları Allah'tan uzaklaştırır. Gizli açık kötülüklere yaklaştırır, belki de Allah korusun o kötü­lüklerin içine atar.

Bu araştırmamızın kısa bir değerlendirmesinden sonra, eğer müslüman kadına haklarını geri vermek ve toplum yapımızı yeniden sağlam bir temel üzerine oturtmak istiyorsak, birçok yeni ilmi araştırmalar yapmamız gerek­tiğini anlatmak isterim. Yapılacak sözkonusu araştırmalar beş sahada olma­lı.

1. İlahi hidayetin nassları olan kitab ve sünnetin bütün hadis kitaplarını içine alacak çapta değerlendirilmesi.

2. İslâm kültürü, çağlara göre İslâm alimlerinin söz ve ictihadlarını tat­bikatıyla beraber biraraya getirip toparlamak. Bu vesileyle içtimai ve kültü­rel tarihimizi derinlemesine irdeleyip anlamaya çalışmak. Ve bu uzun tari­hin düşüncemize ve içinde bulunduğumuz duruma etkisini ölçmek.

3. Çağdaş müslümanlann kitapları: Bu kitapları bütün yönleriyle irde­lemek, faydalı görüşlerin bir özetini ve çağdaş ictihadları toplamak.

4. Toplumumuzdaki çağdaş uygulamalar: Vehimden uzak, sağlıklı, dikkatli ve güçlü uygulamalar ortaya koymak, imkân ölçüsünde bu tür uygu­lamaların ilmi bir şekilde araştırılmasıyla mümkündür.

5. Kadını konu alan batıda yapılan yeni çalışmalar: Psikoloji, eğitim ve öğretim, cinsel kültür, mesleki hayat, içtimai ve siyasi faaliyet gibi sahalar. Şeriat ölçüsüne vurduktan sonra çeşitli milletlerin tecrübelerinden faydala­nabilmek için hayat gerçeğini yansıtan bu tür konularda araştırmalar yap­mak, bunu yaparken de vehim ve taassuplardan uzak durmak.

Bu kitap, hidayete davet ediyor mu?

Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kim insanlara bir hidayet kapısı açarsa, hem bunun sevabını hem de bu kapıdan girenlerin almış olduğu se-vab kadar sevab alır. Kim de bir kötülük kapısı açarsa hem bunun günahını hem de o kapıdan girenlerin günahı kadar günah alır."[44]

Umarım bu eser, insanları doğru yola çağırmıştır. Bu konudaki beklen­tilerim şu nedenlerle açıklanabilir:

- Kur'an ve sünnet nasslarını konularına göre tasnif etmeye çalışmak güzel bir çağrıdır. Şöyle ki, ahlâk, sosyoloji, eğitim, ekonomi, siyaset ve araştırma teknikleri gibi çeşitli sahalarla ilgili İslâmi nasslar yapılan araştır­maları kolaylaştırdığından, çağımızda konu tasnifinin önemli olduğunu yu­karıda belirtmiştik. Bu konular arasında kadın sorunu, sosyal yükümlülük ve gelişim-değişim metödları da sayılabilir. Allah'ın izniyle bu sayede daha güzel çalışmalar yapılabilir.

- Kadın sorunu gibi konularda geçmişten gelen anlayış ve düşüncelerin kitap ve sünnet esaslarına oturtulma çabası da güzel bir çalışma sayılmalıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Size iki şey bırakıyorum, onlara bağ­lı kaldığınız müddetçe asla sapıtmazsınız. Bunlar, Allah'ın kitabı ve Rasulünün sünnetidir". [45]

- İnsanlar arasında sünnetin yayılması, her hangi bir fetvanın Kur'an ve sünnete dayandırılması da güzel çalışmadan sayılabilir. Bu sayede insanlar, dinlerinin buyruklarını bildikleri gibi akıl ve kalblerini yönlendiren Kur'an âyetlerini ve Rasulullah'ın sünnetlerini öğrenmiş olurlar. Böylece hava, su, güneş ve ay ışığı nimetlerinden faydalandıkları gibi koynaklardan da kolay­ca faydalanırlar. Ata b. Rabah'ın kendine sorulan soruya Rasulullah'ın hadi-siyle nasıl karşılık verdiğini bir düşün. Ebu Şihab (Musa b. Nafı) anlatıyor: "Temettü haccı yapmak için Mekke'ye girdim. Terviyeden üç gün önce yani Zilhicce'nin beşinci günü (Zilhicce'nin sekizinci gününe terviye günü de­nir.) Mekke'ye girdim. Bazı Mekke'liler bana dediler ki, şimdi yaptığın hac Mekke haccı oluyor. Bunun ne demek olduğunu Ata'ya sordum. Dedi ki, Ca-bir b. Abdullah'ın belirttiğine göre O Rasalullah'la beraber hacc eder. Diğer insanlar ifrat haccına niyetlenince Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Kabe'yi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y yaptıktan ve tıraş olduktan sonra ih­ramlarınızı çıkarın, bir müddet ihramsız kalın. Terviye günü Zilhiccenin se kizinci günü- olunca hacca niyet edin. İşte bu şekilde yaptığınız hac, haccı temettudur."[46]

- Böylece şer'i delilleri açıklamak, insanların ilgisine sunup beşeri gö­rüşlerin arkasında kalmamaları için onları yaymak.

Sağlam şer'i delillere dayanıp, şer'i kurallar Ölçüsünde kadınların yüz­lerini açabileceğini ve sosyal hayatta erkeklerle beraber olabileceğini açık­lamak da güzel bir faaliyet sayılmalıdır. Allah'ın dininde insanlara zorluk yoktur. Ayet-i celilede bu: "Allah, dinde size zorluk çıkarmamıştır" şeklinde belirtilmiştir. Burada İslâmi davet iki uç yaklaşımadır:

Birincisi: Kadının yüzünü açamayacağını söyleyen, gerekli olduğunda erkeklerle beraber şeriatın koyduğu ölçüler dairesinde çalışamayacağını id­dia eden tabaka. Bunları seri hükümlere çağırır, onları şu hadisle uyarırım: "Helal olan birşeyi haram saymak, haram olan şeyi helal saymak gibidir."[47] Yani her ikisi de Allah'ın dinine tecavüzdür. Rasululîah, kadınların yüzlerini açabileceğini ve sosyal hayata iştirak edebileceklerim belirtmiştir. Amaç müslümanlara faydalı olmak, hayatın ciddi sorunlarını kolayca halledebil­mek ve kadının da iyi işler yapabileceği kapıları açmaktır. İlim öğrenmek, öğretmek ve geçim sağlamaktan aciz kocaya içtimai hayatta destek sağla mak, düzeltilmesi zorunlu olan siyasi hayatta aktif rol almak da mühim vazi­felerdendir.

Bu tabakanın İslâmi anlayışını incelerken Hz. Ali'nin güzel uygulama­sını gördüm: "Öğle namazından sonra Hz. Ali, Küfe meydanında ikindi na­mazına kadar toplumun sorunlarıyla uğraşır, namaz vakti girince abdest su­yu getirilir, sudan bir miktar içer, yüzünü, ellerini yıkar. Başını meshedip ayaklarını da yıkadıktan sonra kalan suyu ayakta içer ve "kimi insanlar ayak­ta su içmeyi hoş görmez, halbuki Rasululîah benim gibi ayakta su içmiştir" derdi."[48] İbn Hacer diyor ki: "Hz. Ali'nin bu uygulaması, alim kişinin insan­ların sakıncalı gördükleri caiz bir işi görünce onlara fazla zaman geçmeden işin doğrusunu anlatması gerekir. Bir şey caiz olduğu halde sakıncalı olarak bilinirse onun haram olduğu zannedilir. Bu nedenle sorulm?sa bile halkı ay­dınlatmalıdır. Sorulursa pekiştirilmiş olur."[49]

ikincisi: Allah'ın dinine uymayan, aşırılığa, hoyratlığa kaçan tabaka ki bunları Allah'a itaate ve kanunlarına uymaya çağırırım. Müslüman kadınlar emredilen yerlerini örtmek, erkeklerle karşılaştıklarında da şer'i kurallara uymak mecburiyetindedirler. Aksi takdirde Allah'ın gazabını celbederler, batı toplumlarının duçar oldukları sosyal hastalıkların pençesine düşerler. Müslüman kadınla ilgili Rasulullah'ın vahiyden yola çıkarak insanlara açık­ladığı kurallar ile yerini bulan söz konusu ilmi araşürmalann temeli olan bü­tün naslar vahyin en doğru açıklamasıdır. İnanıyorum ki bu naslar yolumuzu aydınlatır, bizi fasıklann, ifratçılann nevalarından korur. Naslara uymaya, nasların belirttiği şekilde hareket etmeye teşvik eder, ashabm durumu gibi bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bu sayede ashab nasıl ki cehaleti ter-ketmişse, biz de öylece terk ederiz. Aynı zamanda Rasulullah'ın haber verdi­ği şu tehlikeden de kendimizi koruruz: "Sizden öncekileri adım adım, kanş karış takip edeceksiniz. Onlar keler deliğine girmişlerse sizde girersiniz." Ashab-ı Kiram: Ya Rasululîah, yahudi ve hristiyanları mı kastediyorsunuz diye sorunca: "Başka kim olacak?" diye cevap verdi."[50]

Üzülerek belirtelim ki azgın ve ifratçı bu tabakalar, adım adım daha ön­ceki nesillerin peşinden giderek onlarla beraber keler deliğine girmişlerdir. Azgınların uydukları yol yakın çağlardaki kadını soyan, açılıp saçılmasını hoş gören ve onu cinsel bir araç gören çağdaş batı uygarlığıdır. İfratçılar eski çağlarda yahudiler ile hristiyanların gittikleri yola giden, skolastik çağdaki kilise öğretilerini esas alan kişilerdir. İşin ilginç yanı ifratçılann çoğunlukla azgınlar gibi daha önceki öğretileri esas alarak onlarla beraber keler deliğine girmeleridir. Böylece hem kendilerine hem de kadının bileklerine İslâm'ın kırdığı kelepçeyi yeniden vurmuşlardır. Yüce Allah ne güzel buyurmuş:

"Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulunan O elçiye, O ümmi peygambere uyarlar. O peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kö­tülükten men eder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlanndaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indiri­len nur'a uyanlar, işte felaha erenler onlardır." (A'raf: 157).

Allah ve Rasulü'nün uyarısıyla dostların uyarısı arasındaki fark

Allah ve Rasulü, ilmi gizlemeyi şiddetle yasaklamaktadır. Nitekim Yü­ce Allah,

"Allah'ın ve lanet edebilen tüm lanetçilerin laneti, insanlara kitapta beyyineleri ve doğru yolu açıkladıktan sonra bunları gizleyenlerin üzerine olsun" (Bakara; 159).

buyurmaktadır.                                                                                  

Hz. Peygamber de: "Kişi insanlardan korktuğu için bildiği, gördüğü ve duyduğu gerçeği söylememezlik yapmasın. Çünkü böyle yapmakla ne eceli yaklaşır ne de rızkı elinden alınır" buyurmaktadır.[51]

Kur'an-ı Kerim'in bu tür ilmi çalışmalar ve onların yayılmasıyla ilgili temel kurallarını bilen dostlar... Onu da birkaç sözle açıklayabilirim. Bunlar iki kısımdır: Birinci görüş kimi heva ehlinin nassları yerli yerinde kullanma­masından, İslâm'ın kadın-erkek ilişkilerini bazı ahlâk kuralları ile kayıtladı­ğına dikkat etmemesinden, kısacası zamanın çirkefliğinden dolayı konuyu olduğu gibi ortaya koymayı sakıncalı görmüşlerdir. Bu durumun bizi Al­lah'ın insanlık için teşri kıldığı hükümleri tüm insanlara bildirmemizi engel­leyeceğini sanmıyorum. Gerçek alime düşen görev, gördüğü yanlışları ve hataları düzeltmek, yanlış yolda olanların görüşlerini reddetmek ve hataları­nı açıklamaktır.

Bu anlayış bana, Nasuruddin Elbani'nin Müslüman Kadının Örtüsü adlı eserinin mukaddimesinde naklettiği bir tavrı hatırlattı. Elbani şöyle diyor: Kimi ilim ehli ve onların talebeleri -özellikle de onların mukallidleri- kitabı Ön plana aldıklarını söylemelerine karşın yine de onun, kadının yüzünün av­ret olmadığına dair açıklamasını görmezden geliyorlar. Böyle düşünenleri iki sınıfta mütala edebiliriz. Birincisine göre kadının yüzü kesinlikle avret­tir. İkincisine göre ise, bizim de dediğimiz gibi kadının yüzü avret değildir derler, ama ilave olarak çağın bozukluğu ve "sedd-i zerai" esası dikkate alı­narak bu görüşü yaymak doğru olmaz." kanaatini ileri sürerler. Bunlara şöy­le deriz: Çağın bozukluğu gibi nedenlerle kitap ve sünnette belirtilen seri hü­kümleri gizlemek kesinlikle caiz değildir. İlmi gizlemenin haramlığı şu ayette açıkça belirtilmiştir:

"Kitapta insanlara beyyinc ve doğru yolu açıkladıktan sonra onları gizleyenlere Allah ve lanetçiler lanet eder." (Bakara: 159)

Hadis-i şerifte ise: "Kim bildiği bir şeyi gizlerse kıyamet günü Allah ona ateşten bir gem vurur." (İbn Hıbban ve Hakim rivayet etmişlerdir. Ha­kim ve Zehebi, hadisin sahih olduğunu söyler.) İnandığımız şekliyle kadının yüzü şer'an avret sayılmıyorsa bu hükmü gizlemek, insanlara anlatmamak nasıl mümkün olabilir?

Evet kim bütün bunlarla beraber kadının yüzünü açması caiz değildir diyerek şeddi zerai yapıyorsa bu durumda gördüğünü insanlara açıklaması onu gizlememesi ve görüşünü destekleyen deliller getirmesi gerekir. Ama nerede!.[52]

İkinci gurub da, insanlar arasında gelenek halini alan görüşlerin dışın­da, kitabın onlara aykırı olarak ortaya koyduğu düşünceleri açıklaması duru­munda karşılaşacağı saldırılardan korkarak susmayı tercih eder. Halbuki akıllı kimsenin yapması gereken, bu ilmi eleştirilerden faydalanmak ve ha­tasını düzeltmektir. Ya da delillerle yapılan eleştiriye delilleriyle cevap ver­mektir. Özelikle de eğer beşer aklının bazı kusurları olabileceğini ve kimi zaaflarla kişinin hakkı istese de doğruyu yanlış gösterebileceğini biliyorsa... Zaten hakka, bazen akılların birleşmesi ile bazen de çatışması ile ulaşılabilir. Eğer kişi düşmanca, çirkin bir saldırı ile karşılaşmış ise, acı ilaca defalarca sabrettiği gibi sabretmelidir. Çünkü bilmeli ki bu tip ilaçlarda şifa vardır. Anlayışında bulunması muhtemel olan kusurların şifası veya bu durumu or taya çıkaran nedenlerin ortadan kalkması böyle mümkündür. Farklı görüşle­re tahammülü olmayan toplum kurtuluşa erişemez. Farklı görüşler ortaya koymak, müslümanın her işinde yumuşak huylu davranması gerçeğini orta­dan kaldıramaz. Rasulullah (s.a.v.): "Allah yumuşak huyludur (refik). Her işte yumuşak huylu davranmayı sever."[53] buyurur. Diğer bir hadiste de: "Yumuşaklık (rıfk) bulunduğu şeyin süsüdür"[54] buyurur.

Kitabı yazarken sözkonusu kişilerle münakaşa etmeyi, delillerini tar­tışmayı çok istemiştim. Bunun için ayrı bir bab açtım. Dördüncü bölümün birinci, ikinci ve üçüncü arabaşlıkları müslüman kadının içtimai hayata işti­raki ile ilgili tartışmalardır. Altıncı bölümün birinci ve ikinci ara başlıkları ise müslüman kadının yüzünü açabilmesi konusundaki tartışmalardır. Ka-naatıma göre Allah ve Rasulunün ilmi gizleme konusundaki uyarılarını dik­kate almak benim için en güzel yoldur. Yüce Allah, gerçeği gerçek olarak göstersin, bizi ona tâbi kılsın. Batılı da batıl olarak göstersin ve ondan bizi uzaklaştırsın. Dünyada ve ahirette bize afiyet versin. Kitapta takip ettiğim metod pratik, karşılaştırmalı, sahih nasları bir araya getirmek şeklinde oldu­ğundan Rasulullah ve ashabının metoduna uygun bir metoddur. İşte Buhari "Kitap ve sünnete sanlmak'la ilgili bölüme şu başlığı koymuştur: "Rasulul­lah'm Allah'tan aldığı şeyleri ümmetinin kadın ve erkeklerine öğrettiğine da­ir bab."[55]

MüheUeb, Buhari'nin bu tercemesini ne güzel değerlendirmiştir. O der ki: "Buhari burada, alim kişi nasslarla delil getirmek mümkünken kesinlikle kendi görüşünü, anlayışını katmayandır demek istemektedir."[56] Biraz sonra değineceğimiz gibi, ashab-ı kiramın nasıl insanlara hadislerden delil getirdi­ğini, akıllarıyla istidlal edenlere naslarla nasıl cevap verdiklerini aktardığı­mızda bir düşün."

Hz. Aişe'nin, Hz. Ömer ve İbn Ömer'in görüşüne verdiği cevap "Muhammed b. Münteşir anlatıyor: Hz. Aişe'ye îbn Ömer'in "ihramlı iken güzel koku sürünmeyi istemem" şeklindeki sözünü sorunca Hz. Aişe: "Ben, Rasulullah'a güzel koku sürdüm. Ardından da, hanımlanyla tavaf et­tikten sonra ihrama girdi."[57]

Fethu'l-Bari'de Said b. Mansur Abdullah b. Abdullah b. Ömer kanalıyla Hz. Aişe'nin "İhramlı iken koku sürünmekte sakınca yoktur" dediğini nakle­der. Ravi diyor ki: "Ben, İbn Ömer'le dururken Hz. Aişe'ye bir adam, gönder­dim. Allah Rasulunün sözünü bizzat onun ağzından duymak istiyordum. Gönderdiğim adam Hz. Aişe'nin kendisine "ihramlı iken koku sürünmekte herhangi bir sakınca yoktur" dediğini bana söyledi. Salim b. Abdullah b. Ömer de aynı konuda babası ve dedesiyle Aişe hadisinde anlaşamamışlar­dır. İbn Uyeyne diyor ki: "Bize Amr b. Dinar, Salim'den "ihramlı iken koku sürünmeye dair Hz. Ömer'in sözünü naklettikten sonra 'bu söz Hz. Aişe'nin bir rivayetidir' demiştir. Salim ise 'Rasulullah'ın sünneti uyulmaya daha la­yıktır' dedi. [58]

Hafız İbn Hacer der ki: Bu hadisten şu dersi çıkarmamız gerekir: Bela­lardan korkan kimsenin sünnete uyması gerekir. Sünnet varken başkalarının görüşlerine ihtiyaç kalmaz. Zira sünette ikna edici bir özellik vardır.[59]

Ben derim ki: Hadiste geçen erkek şahıslar her biri ilimde ve fazilette zirve olan Hz. Ömer ve oğlu İbn Ömer'di. Durum böyle olmakla beraber Ra-sulullah'ın dışında kimse masum değildir.

Hz. Aişe ve Ümmü Seleme, Ebu Hureyre ile Fadl b. Abbas'ın görüşlerini reddediyor.

Ebu Bekir b. Abdurrahman b. el-Haris'ten gelen bir rivayette o şöyle de­miştir: Ebu Hureyre'nin "kim sabah cünüp olarak kalkarsa, oruç tutmasın" dediğini duydum. Ravi diyor ki: Ebu Hureyre'nin bu sözünü Abdurrahman b. el-Haris'e arzettim. O, kendisinin böyle bir hadis bilmediğini söyledi. Bu­nun üzerine ben ve Abdurrahman Hz. Aişe ile Ümmü Seleme'nin yanına git­tik. Abdurrahman meseleyi arz edince dediler ki: Rasulullah, ihtilam olma­dan cünüb olarak sabahladığında oruç tutardı..." Bunun üzerine Ebu Hurey­re'nin yanına geldik, bize dedi ki: Aişe ve Ümmü Seleme aynen böyle mi de­diler? Abdurrahman, evet deyince Ebu Hureyre: "onlar en iyisini bilirler" karşılığını verdi. Sonra Ebu Hureyre, Fadl b. Abbas'tan rivayet ettiği hadisi inkâr ederek: "Ben bunu Fadl'dan duymuştum. Rasulullah'tan duymamış­tım" demiştir. Ravi anlatıyor: Bunun üzerine Ebu Hureyre cünüp olarak oruç tutulmaz görüşünden vazgeçti. (Buhari, Müslim. Bu hadis Müslim'in metni­dir.[60]

Hz. Aişe, Abdullah b. Amr'ın görüşünü reddediyor

Abid b. Umeyr'den nakledildiğine göre: Hz. Aişe, Abdullah b. Amr'in: "Kadınların gusul abdesti alırlarken başlarından sarkan saçlarını çözmeleri­ni emreden sözü duyunca: "Şu İbn Amr'a bak. Kadınlara, gusul abdesti alır­larken saçlarını çözmelerini emrediyor. Bir de saçlarını kesmelerini emret-seydi ya? Ben ve Rasulullah aynı kaptan gusul abdesti alırdık, başıma üç ke­reden fazla su dökmezdim."[61]

Hz. Aişe, ibn Abbas'ı reddediyor

Hz. Aişe'nin belirttiğine göre Ziyad b. Ebi Süfyan, kendisine gönderdi­ği bir yazıda Abdullah b. Abbas'ın şöyle dediğini dile getirir: "Hac kurbanı kesilene kadar hac yapan kimseye haram olan şeyler o kurbanı gönderen ki­şiye de haramdır." Hz.Aişe diyor ki: "Hayır, bu îbn Abbas'ın dediği gibi de­ğil. Rasulullah'ın kurbanlık hayvanındaki bağı bizzat elimle ben çözdüm sonra da Rasulullah, kurbanlık nişanını kendi eliyle taktı. Ardından da kur­banlık hayvanı babamla gönderdi. Allah'ın helal kıldığı hiçbir şey, Kurban kesinceye kadar Allah'ın Rasulüne haram olmamıştı.[62] İbn Ömer, ibn Abbas'ı reddediyor

Vebre diyor ki: İbn Ömer'le otururken bir adam geldi: "Vakfeden önce Kabe'yi tavaf etmemde bir sakınca var mı?" diye sordu. İbn Ömer "hayır, sa­kıncası yoktur" dedi. Bunun üzerine adam: "İbn Abbas vakfeden önce Kabe tavaf edilmez, diyor" dedi. Bunun üzerine İbn Ömer: "Rasullullah da hacetti, vakfeden önce de tavaf etti. Bu konuda samimi isen söyle bakalım Rasulul-lah'ın görüşünü mü almak daha uygun yoksa İbn Abbas'ın mı?" Bir başka ri­vayette ise "söyle bakalım Allah ve Rasulünün sünneti mi yoksa filancanın sözü mü uyulmaya daha layıktır" şeklinde geçmektedir.[63]

İbn Abbas, Zeyd b. Sabit'i eleştiriyor îkrime anlatıyor. Medineliler îbn Abbas'a, tavaf yaptıktan sonra hayız olan kadının durumunu sordular. İbn Abbas onlara dedi ki: Böyle bir kadın Mekke'yi terketmelidir. Bunun üzerine onlar: Senin görüşünü almayız, Zeyd'in görüşünü tercih ederiz" dediler. İbn Abbas onlara: "Medine'ye gi­dince sorarsınız" dedi. Medine'ye gittiklerinde mesetegzii sordular. Sorulan kimseler arasında Ümmü Süleym de vardı ve onlara Saffiyye hadisini oku­du. O, Mina'dan ayrılıp Kabeyi tavaf etmişti. Mina'dan ayrıldıktan sonra ha­yız olunca Rasulullah "Mekke'ye dönsün" buyurdu.[64]

Imran b. Husayn, Hz. Ömer'in görüşünü reddediyor

İmran b. Husayn anlatıyor. Mut'a (hacc-ı temettü ile ilgili) âyeti inince Rasulullah hacc-ı temettü yapmamızı emretti. Bu ayet neshedilmediği gibi Rasulullah, vefatına kadar bizi hacc-ı temettu'dan alıkoymamıştır. Mesele bu kadar açıkken isteyen istediği gibi konuşsun.[65]

Ali b. Ebi Talib'in Osman b. Afvan'ı reddetmesi

Said b. el-Müseyyeb anlatıyor. Hz. Ali ve Hz. Osman hacc-ı temettü konusunda bir hayli tartıştıktan sonra Hz. Ali şöyle dedi: Rasulullah'ın yaptığı şeyden mi insanları sakındırıyorsun. Hz. Ali bunun doğruluğunu anlayın­ca hem umre hem de hac için kurban kesti. Diğer bir rivayette ise Hz. Ali: "Birinin görüşüne uyarak Rasulullah'ın sünnetini terkedecek değilim."[66] buyurdu.

İbn Abbas'ın İbn Zübeyr'in görüsünü reddetmesi Müslim el-Kura'dan nakledildiğine göre o şöyle der: İbn Abbas'a hacc-ı temettu'dan sordum. Bana müsaade etti. İbn Zübeyr ise hacc-ı temettuyu ka­bul etmeyerek şöyle demiştir: "İşte İbn Zübeyr'in annesi, Eğer Rasulullah hacc-ı temettuya müsade etmişse İbn Zübeyr'in annesine varın sorun. Ondan sonra İbn Zübeyr'in annesinin yanına vardık. Baktık ki o kör ve şişmandı. Bi­ze Rasulullah'ın hacc-ı temettuya izin verdiğini söyledi.[67]

İbn Abdilberr, Kitab-u Camii Beyani'1-İlm adlı eserinde Ebu's-Semh'ın şöyle dediğini nakleder: "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kişi de­vesini yükleyip yola çıkacak ve kendisine Rasulün sünneti ile fetva verecek birini arayacak ancak şahsi görüşü ile fetva verenden başkasını bulamaya­cak."[68]

Biraz düşününce görülür ki, Allah'ın şeriatı müslümanların işini kolay­laştırmaya, zorluğu kaldırmaya yöneliktir.

Teşekkür ve güzel olanı bilmek Bu eserin başında kendilerinden faydalandığım değerli alimlere teşek­kür etmeyi bir görev bilirim. Onların takdire değer yardımlarıyla yazdığım şeylerin değerlendirilmesini ancak yapabildim. Bana yardımcı olan dost­larımın başında bu kitabı fasıl fasıl okuyan Prof. Dr. Yusuf el-Kardavi gel­mektedir. Onun konuya bakış ve değerlendirmelerinden oldukça faydalan­dım. Bunun yanında çağdaş müslüman kadının birçok meselesini içeren bir mukaddime yazmayı da lütfetti. Hakkımda güzel düşünen kardeşlerimle be­raber olmam için yüce Allah beni muvaffak etsin.

Bu çalışmanın bazı bölümlerini mütalaa edenler ise çeşitli Arap ülkele­rinden birçok dostlarımdır. Bunlardan bazıları: Araştırmanın büyük bir bö­lümünü "inceleyen ve kitabımıza güzel bir mukaddime yazan Şeyh Muhammed Gazali, Dr. İzzuddin İbrahim, Prof. Muhyiddin Atıyye, Dr. Yusuf Ab-dulmuti, Dr. Muhammed Kemal Ebu'I-Mecid, Dr. Muhammed el-Mehdi el-Bedri, Mısır'dan Prof. Tank el-Bişri, Dr. Cafer Şeyh İdris, Sudan'dan Prof. Zeynelabidin er-Rekkabi, Dr. Muhammed el-Eşkar, Filistin'den Dr. Kamil Zağmud, Tunus'tan Prof. Raşid el-Gannuşi ve Mağrib'den Prof. Ahmed er-Risuni'dir. Sözünü ettiğimiz bu değerli alimlerin kimi ibarelerin düzeltilme­sine ve bakış açılarının genişletilmesine bir hayli yardımları olmuştur. Bu alimler için yapacağım şey amellerine, yüce Allah'ın hayırla karşılık verme­sini istemektir.

Kitabın oluşmasında kalkılan olan en büyük yardımcım değerli hayat arkadaşım, eşim, Melike Zeynüddin Hanım'dır. Araştırma ve yazma ortamı buldukça hiçbir zaman emeğini esirgememiştir. Öyle ki zihnimi bu kitaba tamamen verebilmem için evinden ve çocuklarından uzun süre ayn kalarak benden yardımlarını asla esirgememiştir. Buhari'de bulunan bir hadisin bü­tün rivayetlerini toplamada ve garip kelimelerin manalarını çıkarmada yar­dım elini sürekli uzatmıştır. Müsveddelerde bulunan açıklama eksikliklerini tamamlayarak onları temize çekmesi ise hepsinden daha büyük yardım sa­yılmalıdır. Yeri gelmişken belirtmeliyim ki, müsveddeleri temize çekerken yaptığımız tartışmalardan çıkan önemli sonuçlan da oraya ekliyordu. Yüce Allah onu korusun. Ona sıhhat ve afiyet versin. Ona, bana ve bütün müslü-manlara ecirlerin en güzelini versin.

Dua ve Özür

Dua Hz. Musa'nın yaptığı şu duadır:

"Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylatır işimi, çöz düğümü dilim­den, ki anlasınlar beni." (Taha: 25-28).

Bir diğer duamız Rasulullah'ın duasıdır: Ey gökleri ve yeri yaratan, gö­rüneni ve görünmeyeni bilen Allah'ım, sen insanlann anlaşamadığı konular­da kulların arasında hükmedensin. Tartışmalı konularda beni hakka ilet. Şüphesiz sen dilediğini doğru yola götürürsün."[69]

Özüre gelince önemli bir işe, büyük bir göreve yeltenen zayıf insan özür dilemek durumundadır. Kitap her halükârda iki temel bölüme aynlır. Birin­cisi; Kur'an ve Sünnet nasslannı incelemek; ikincisi ise, tasnif esasına göre sözkonusu naslafın delaletlerini araştırmak ve yorumlamak. Her iki yöntem de daha önceki araştırmacılar tarafından uygulanmıştır. Buradaki çalışma böyle önemli bir konunun sadece bir yönünü ele alan ferdi bir çalışmadır. Konunun bu çalışmayla bitmeyecek kadar daha birçok boyutu vardır. Ayn-ca çalışmamızda hatalann olması da muhtemeldir.

İlahi nasslardan araştırarak düşünerek çıkardığım neticeler sözkonusu nassların diğer manaları ve parlaklığı karşısında oldukça sönük kalmaktadır. Nassları doğru anlamanın yanında meselenin bütün yönlerini ele almak, on­ları yorumlamak ve bu nuru kavramak çok zor bir iştir. Nasslann delalet etti­ği hakiki manayı kadın erkek herkes yüce Allah'ın kendilerine açtığı ölçüde anlayabilir. Akıllarını kullanan geniş alim kitlesinin sürekli, ciddi ve sağlam çalışmalarının bundaki katkısı elbette çok büyüktür.

Uzun süre ilahi nasslan araştırınca gördüm ki, yapılan çalışmalann gü­zel ve parlaklığı mahir ve sanatkâr bir elin -yüce Allah'ın- uzanmasına bağlı­dır. Gücümün yetersizliği, çaresizliğim ve kalemimden çıkan hatalar için yüce Allah'tan af dilerim. Beni, kendi dinini insanlara doğru bir biçimde ulaştırmak için güçlü kalemleriyle, sağlam akıllanyla gayreteden mü'min-lerden eylesin.

Okuyucu kardeşime çağrı

Yüce Allah, emreden, kural koyandır. Rasulü ise O'nun emirlerini teb­liğ edendir. Bana düşen, Allah'ın emirlerini ve Rasulullah'ın açıklamalarım insanlara duyurmaktır. Herhangi bir nasla ilgili bir görüş beyan edersem ya­hut bir not düşersem okuyucu bu görüşü kabul de edebilir, red de. Çünkü okuyucunun, Allah'ın emrini, Rasulullah'ın açıklamışını daha iyi anlaması mümkündür. Böyle bir kişi nur ve basiret üzeredir. Hatta okuyucu bir anlam­da benim her söylediğimi bir kenara da atabilir. Gerçeği ve doğruyu arayan­lar için klavuz konumunda olan yüce Allah'ın nasslarına bakılabilir.

Değerli okuyucunun tenkitleri bana yardımcı olacaktır. [70]

 

 

KUR'AN-I KERİM'E GÖRE KADININ ŞAHSİYETİ

 

Giriş

 

İSLAM'DAN ÖNCE kadının dinî durumu, kendisine yapılan baskı, mihnet altında tutulma gibi ne tür zorluklara maruz bırakıldığını sanı­rım söylemeye gerek yok. Konuyla ilgili eserler oldukça çoktur. Faydalı ve güvenilir bilgi için Diyorent'in "Uygarlığın Hikâyesi" adlı eserine bakmak yeterlidir. Çalışmamızda İslam öncesi Araplarda kadının konumu konusun­da bu eserden zaman zaman faydalandık. Bizim açımızdan kitabın en önemli noktası, İslam'ın kadına büyük değer vermesi, ev içinde yahut ev dışında ona büyük sorumluluklar yüklemesi ve sosyal hayatta kadının faydalı, ciddi işle­re katılmasını ifade etmesidir. Ne var ki çağlar geçtikçe müslüman kadının durumu gitgide düşmüş, bu düşüş, hicri ondördüncü asrın başlarında kor­kunç bir düzeye gelmiştir. Bu aşamaya gelindiğinde, İslam toplumu batı uy­garlığının etkisine, sömürge çağının hemen başlangıcından itibaren girme­ye başladı. Bu durum toplumda iki zıt kutbun oluşumuna yol açtı. Bu kutup­lardan biri batıyı körü körüne taklit eden kesim, diğer kutup ise atalarını ve onlardan kalan mirası aynı şekilde taklit eden kesim. Yıkıcı tesirlerin sonun­da her iki grup da kadının şahsiyeti konusunda kendi görüşünü mutlaklaştı-rarak diğer grubun görüşlerine karşı cephe aldı. Bu çatışmanın sonucu ola­rak İslam toplumunda birbirine taban tabana zıt iki ayn tip ortaya çıkmıştır. Öyle ki bir kısmı tamamen Allah'ın şeriatına uyarken, diğer kısmı onu boz­maya yeltenmiştir. Amacımız -samimi alimlerin çalışmalarından yararlana­rak- kadının şahsiyetini İslam'ın öngördüğü seviyeye getirmek, müslüman toplumda yeniden sağlam ailevî çekirdekler oluşturmak ve her bakımdan gelişmiş bir toplum olma yolunda atılmış adımları hızlandırmaktır.

Şari'in Kur'an veya Sünnetteki hitabında kadın ve erkek eşittir. Bu hi-tab, insanî değerlerlerden başlayarak cezaî sorumlulukların açıklanmasına doğru bir seyir takip eder. Tabii ki burada Şari'in belirttiği bir kısım farklar da vardır. Asıl olan eşitliktir. Farklar asla göre istisnaîdir. Bu aslı bozmak, Allah'ın dinine düşmanlık ve büyük bir hatadır.

Eşitlik hakkında İmam İbn Rüşd der ki: "Kadın ve erkek temelde birdir. Fakat aralarında şer'an bir kısım farklar vardır."

Allah Teala, bazen kadınlara erkeklerle beraber hitab etmektedir. Bu Allah'ın hem bir fazlı, hem de eşitliğe verdiği önemin göstergesidir.

Erkek ve kadının aslı birdir Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbınıza hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir." (Nisa; 1).

Kadının insanî yükümlülükleri Allah Teala Buyuruyor ki:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: 'Rabbımız! bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru' derler. Rabbımız! Sen ateşe kimi sokarsan, onu şüphesiz rezil etmiş olursun, zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Doğrusu biz 'Rabbinize inanın' diye imana çağıran bir çağmayı işittik de iman ettik. Rabbımız! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. Rabbımız! Peygamberlerine vadettiklerini bize de ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın. Rab'leri dualannı kabul etti: Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun iş yapanın işini boşa çıkarmam hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, yolumda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak, onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin güzeli Allah kalındadır." (Âl-i İmran, 190-195).

"Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler yaparsa işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez." (Nisa, 124).

"Erkek ya da kadın, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz." (Nah), 97).

"Kim bif kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar." (Mümin, 40).

Kadının cahiiiyye zulmünden kurtarılması

— Kadını, daha doğduğunda kız doğdu diye horlanmaya muhatap kılınmaktan kurtarmak.

-— Kadını, zelil, hor görülmekten kurtarmak.

— Kadını, utanma ya da fakirlik korkusuyla öldürülmekten kurtarmak. Allah Teala buyuruyor ki:

"Aralarından birine, bir kız çocuğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü mosmor kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne fena tavır alıyorlar." (Nahl, 58-59).

"Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlara da size de rızık veririz. Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir günahtır." (İsra, 31).

"Kız çocuğuna hangi suçdan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman."  (Tekvir, 8-9).

Kadınların bazı güzel şeylerden özellikle mahrum edilmesi Allah Teala buyuruyor ki:

"Bu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize mahsus olup eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar, dediler. Allah bu tür sözlerin cezasını verecektir. Çünkü O hakimdir, bilendir." (En'am, 139).

Kadının mirastan mahrum edilmesi, evlenme hürriyetinin daraltılması Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Ey inananlar! Kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız size helal değildir. Apaçık hayasızlık etmedikçe onlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin. Hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir." (Nisa, 19).

Evlenme yoluyla kadının sıcak aile ortamındaki ilişkileri Allah Teala buyuruyor ki:

"Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin -geçmişte olanlar geride kaldı- çünkü bu bir fuhuş ve iğrenç bir şeydir, bu ne kötü bir yoldur. Sizlere, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, kanlarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur- öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek -geçmişte olanlar geride kaldı- size haram kılındı. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder." (Nisa, 22-23)

Şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Kadın, teyzesiyle ya da halasıyla beraber aynı anda nikâh altında bulundurulamaz."[71]

Kadının şahsiyetinin geliştirilmesi

Allah Teala, kadını erkekle beraber zikrediyor ve buyuruyor ki:

"Kararıp, ortalığı bürüdüğü zaman geceye and olsun. Açılıp, aydınlattığı zaman gündüze and olsun. Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun. Ey insanlar! Doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir." (Leyi, 1-4).

"Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın, orada ne susarsın ne de güneşin sıcaklığında kalırsın" dedik. Ama şeytan ona vesvese verip; ey Adem! sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? dedi. Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi. Ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabb'ına karşı baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. Rabbı yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi. Onlara şöyle dedi: Birbirinize düşman olarak oradan inin. Elbet size benden bir hidayet gelir. Benim yoluma uyan ne sapar ne de bedbaht olur." (Tana, 117-123).

Allah Teala'nın yüceliğindendir ki burada ve birçok yerdeki âyet-i kerimeler, bazılarının iddia ettiği gibi, "Hz. Havva, Hz. Adem'e vesvese verdi, yasağı çiğnetti" iddiasından onu kurtarmaktadır.

"Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan bol nimet isteyin. Doğrusu Allah herşeyi bilir." (Nisa, 32).

"Ey İman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir." (Hucurat, 11).

"Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman, erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve peygambere baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur." (Ahzab, 36).

"Onlar inkâr edip, sizi Mescid-i Haram'ı ziyaretten ve bağlı kurbanları yerlerine gitmekten alıkoyanlardır. Eğer, oradaki henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle inanmış kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah, dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer inananlarla inkarcılar birbirlerinden ayrılmış olsalardı, inkâr edenleri can yakıcı bir azaba uğratırdık." (Feth, 25).

"Muhammed'in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü saymayın, O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azap vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: Bu apaçık bir iftiradı.' demesi gerekmez miydi?" (Nur, 11-12).

"Rabbim! Beni, anamı babamı, evime inanmış olarak gireni, inanan erkek ve kadınları bağışla, zalimlerin de yalnız helakini artır." (Nuh, 28)

"Ey Muhammedi Bil ki, Allah'tan başka tann yoktur; kendinin, inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Allah, gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir." (Muhammed, 19).

"Doğrusu teslim olan erkekler ve kadınlar, iman eden erkekler ve kadınlar, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunlann hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır." (Ahzab, 35).

"Doğrusu, sadaka veren erkekler ve kadınlara, Allah'a güzel bir takdimde bulunanlara kat kat karşılık verilir; onlara cömertçe verilecek bir ecir vardır." (Hadid, 18).

"Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vadetmiştir. Allah'ın hoşnut olması en büyük şeydir. İşte kurtuluş budur." (Tevbe, 72).

"İnanan erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar, onların kötülüklerini örter. Allah katında büyük kurtuluş İşte budur." (Fetih, 5).

"İnanmış erkek ve kadınları, defterleri sağdan verilmiş ve ışıkları önlerinde olarak giderken gördüğün gün onlara şöyle denecektir: 'Müjdeler, bugün içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacağınız cennetler sizindir' İşte bu büyük kurtuluştur." (Hadid, 12).

"İki yüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır,'Allah'ı unuttular, Allah da onlan unuttu. Allah, iki yüzlü erkek ve kadınlara ve inkarcılara, ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. O onlara yeter. Allah onları İane t lemistir. Onlara devamlı bir azap vardır." (Tevbe, 67-68).

"İnananlara yardım etmez diye Allah'a kötü zanda bulanan iki yüzlü erkek ve kadınlara, puta tapan erkek ve kadınlara Allah azabetsin; kötü zanları kendi başlarına gelsin! Allah onlara gazabetmiş, onlan lanetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Nekötü dönüş yeridir o." (Fetih, 6).

"Bunun sonucu olarak, Allah, iki yüzlü erkek ve kadınlara, Allah'a ortak koşan erkek ve kadınlara azab verecektir. Allah, inanan erkek ve kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder." (Ahzab, 73).

"İkiyüzlü erkek ve kadınlar, müminlere: "Bizi de gözetin, ışığınızdan faydalanalım" dedikleri gün onlara "Ardınıza dönün de ışık arayın" denir; inananlarla iki yüzlüler arasına kapısının içinde rahmet ve dışında azab olan bir sur çekilir." (Hadid, 13).

"Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da. Mah ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe yaşlanacaktır. Karısı da boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır." (Leheb, 1-5).

Kadının, kendi iradesiyle iman veya küfrü seçmesi

"Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısıyla Lut'un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de hiçbir şey onlan Allah'ın azabından kurtaramamıştı. O iki kadına: 'Cehenneme girenlerle beraber siz de girin' denildi. Allah, inananlara Fir'avn'un karısını misal gösterir. O: 'Rabbim! katından bana cennette bir ev yap; beni Fir'avn'dan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zalim milletin elinden kurtar' demişti. İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem'i de örnek verir. Ona ruhumuzdan üflemiştik, Rabbının sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti; O, bize gönülden itaat edenlerdendi." (Tahrim, 10-12).

Kadının Ailedeki Yeri: Kadın, erkeğin can yoldaşıdır Allah Teala şöyle buyuruyor:

"İçinizden, kendisiyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen toplum için dersler vardır." (Rum, 21).

Erkeğin aile reisliği: Allah Teala buyuruyor ki:

"Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından dolayı ve erkeklerin, mallarından sarfetmelelerinden dolayı, erkekler kadınlar üzerine gözeticidirler. Onun için sal İha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (namusu) koruyucudurlar. Ahlâksızlık etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara Öğüt verin, yataklarında onlan yalnız bırakın, nihayet döv ün/ç ıkarın/kovun. Eğer size itaat ederlerse aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür." (Nisa, 34).

Kadının hakları ve görevleri arasında denklik Allah Teala şöyle buyuruyor:

"... Erkeklerin kadınlar üzerinde haklan olduğu gibi kadınlann da erkekler üzerinde haktan vardır. Ne ki erkeklerinki onlardan bir derece üstündür. Allah güçlüdür, hakimdir." (Bakara, 228).

Kadının, süse düşkünlüğü ve tartışmadaki zayıflığı Yine Allah Teala buyuruyor ki:

"Demek süs içinde yetiştirip de çekişmeyi beceremeyecek kadını mı?"(Zuhruf, 18).

Çok evliliğin bir sisteme konması Allah Teala buyuruyor ki:

"Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle, onlara haksızlık etmekten korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet aralarında adaletsiz­lik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz (cariye) ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur." (Nisa, 3).

"Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız, bari bir tarafa tamamen meyletmeyin ki diğerini askiday-mış gibi bırakmış olmayasınız. İşleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder." (Nisa, 129).

Boşanmanın bir sisteme konması Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Boşanma iki defadır. Ya güzellikle tutma ya da iyilikle serbest bırakmadır. Kadınlara verdiklerinizden birşey almanız size helal değildir. Allah'ın koyduğu sınırlan koruyamayacağınızdan korkarsanız o başka. Eğer Allah'ın yasalarını koruyamazlar diye korkarsanız o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın yasalarıdır. Onları bozmayın. Allah'ın yasalarını bozanlar ancak zalimlerdir." (Bakara, 229).

"Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini göze­terek boşayın ve iddeti sayın. Rabbınız olan Allah'tan sakının. Onlan -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. Kadınların iddet süreleri bittiğinde, onlan ya uygun şeklide alıkoyun ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın; içinizden de iki adil şahit getirin; şahitliği Allah için yapın. İşte bu, Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye O yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah herşey için bir ölçü varetmiştir." (Talak, 1-3). [72]

 

Boşanmış dul kadının hakları

 

Boşandıktan sonra tekrar kocasına dönebilme hakkı Allah Teala buyuruyor ki:

islam Kadın Ansiklopedisi                           .                                                     75

"Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona erdiğinde, kocaları ile -birbirleriyle güzellikle aniaşmıslarsa- evlenmelerine engel olmayın. İçinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse bundan ibret alır. Bu sizin için daha nezih ve daha paktır." (Bakara, 232).

Boşandığı kocasından olan çocuğunu emzirme hakkı

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına borçtur. Herkese gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ne ana çocuğundan, ne de baba çocuğundan dolayı zarara sokul­masın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur... (Yani, baba ölmüşse yerine varis olan, onun sorumluluklarını yüklenir.)" (Bakara-, 233).

Kadının, kocasıyla anlaşarak çocuğu sütten kesme hakkı Allah Teala buyuruyor ki:

"... Ana baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde ödersiniz, bu hususta size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü bilin." (Bakara, 233).

İddetin bitiminden sonra süslenme ve dünürcü kabul etme hakkı

Allah Teala buyuruyor ki:

"İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler; müddetleri sona erdiğinde onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah, işlediklerinizden haberdardır." (Bakara, 234).

Celaleyn Tefsîri'nde "onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıkla­rından" âyetini kendisini istemeye gelenler için süslenmesi ve onlan karşıla­ması" diye tefsir edilmiştir.

Mükellefiyetin düşmesi ve yeminleşme hususunda karı ile koca arasında eşitlik

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Karılarına zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah'ı dört kez şahit tutmasıyla olur. Beşincisinde, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendisine olmasını diler. Kocasının yalancılardan olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutması, kadından cezayı savar. Beşincisinde, kocası doğrulardan ise kendisinin Allah'ın gazabına uğramasını diler." (Nur, 6-9). [73]

 

Mirasta ortaklık:

 

Başlangıçtaki ortaklık Allah Teala buyuruyor ki:

"Ana babanın ve yakınlarının bıraktıklarından erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve yakınlarının bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok belirli bir hissedir." (Nisa, 7).

Kız ve erkek çocukların hisseleri Allah Teala buyuruyor ki:

"Allah, çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kızın hissesi kadar tavsiye eder. Eğer kızlar İkinin üstünde ise bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Şayet kız tek ise yansı onundur..." (Nisa, İ1).

Ana ve babanın hissesi Allah Teala buyuruyor ki:

"... Ölenin çocuğu varsa, ana ve babadan her birine bırakılan malın altıda biri; çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri anasmmdır. Kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır. Bu hükümler ölenin borcu Ödenip yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar Allah'ın koyduğu farzlardır. Doğrusu Allah Alim'dir, Hakimdir." (Nisa, 11).

Karı ve kocanın hissesi Allah Teala buyuruyor ki:

"Karılarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir, çocukları varsa bıraktıklarının -ettikleri vasiyetten veya borçtan arta kalanın-dortte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa -ettiğiniz vasiyyet veya borç çıktıktan sonra- bıraktıklarınızın dörtte biri kanlarımzındır..." (Nisa, 12).

Erkek ve kız kardeşlerin hisseleri

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"... Eğer miras bırakan erkek veya kadın; çocuğu ve ana-babası olmayan bir kimse olur da bir erkek veya bir kız kaidesi bulunursa, bunlardan herbirine altıda bıfciüşer. Eğer onlar bundan çoksalar, zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bunlar yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır. Bunlar Allah'tan birer vasiyyet (emir) dir. Allah Alim ve Halim'dir." (Nisa, 12).

Kadının erkeklerle beraber hicret etmesi Allah Teala buyuruyor ki:

"Kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman onlara; 'ne yaptınız bakalım?' denince: 'Biz yeryüzünde zavallı (mustazaf) kimselerdik' diyecekler, melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah affedendir, bağışlayandır. Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder." (Nisa, 97-100).

İbn Abbas'tan gelen bir rivayette, o şöyle diyor: "Ben ve annem müstaz'aflardandık; ben çocuklardan annem de kadınlarda."[74]

Zübeyr b. el-Münir der ki: "Bu âyet, zayıflığın kadınlara mahsus bir Özellik olduğuna delalet etmez, aksine bu konuda erkeklerle eşit olduğunu gösterir."[75]

Kadınların erkeklerle beraber medine'ye hicret etmesi Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını almanı helal kıldık..." (Ahzab, 50).

"Ey inananlar! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları sınayın..." (Mumtehine, 10).

"İnanmış ve hicret etmiş kadının imtihanı yalnızca İslamı arzulaması.

Allah ve Rasulü aşkıyla hicret ettiğine dair Allah'a yemin ettirilmesidir. Daha sonra da Rasulullah'a bîat eder. "[76]

Kadınların erkeklerle beraber Rasulullah'a biat etmesi Allah Teala buyuruyor ki:

"Ey peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira etmemek ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana biat etmek üzere geldikleri zaman, onlan kabul et; onlara Allah'tan bağışlanma dile, doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyandır." (Mümtehine, 12).

Erkeklerin bîatımn -bazen- kadınların bîatıyla mutabık olduğu varid olmuştur. Ubade b. Samit anlatıyor. Rasulullah, sahabeden bir grup yanın-dayken: "Geliniz, Allah'a hiçbir şeyi eş koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, iftira etmemek ve uygun olanı işlemekte bana karşı gelmemek şartı ile bana biat edin" buyurdu.[77]

Kadınların erkeklerle beraber iyiliği emretmesi, kötülüğü nehyetmesi Allah Teala buyuruyor ki:

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır, iyiliği emreder kötülükten alikorlar, namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah, şüphesiz güçlüdür, hakimdir." (Tevbe, 71).

Kadınların zor ve şiddet anlarında erkeklere destek olması Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Hazırladıkları hendekleri tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin cam çıksın! 8u inkarcıların, inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin elinde bulunan ve övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalanndandı. Allah herşeye şahittir. Ama inanmış erkek ve kadınlara İşkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da onlaradır." (Buruc, 4-10).

"İnanan erkek ve kadınları, yapmadıktan birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah işlemiş olurlar." (Ahzab, 58).

"Size ne oluyor da: 'Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyor­sunuz?" (Nisa, 75).

Kadınların lanetleşmeye katılımı

Allah Teala buyuruyor ki:

"Allah katında İsa'nın durumu -kendisini topraktan yaratıp sonra 'ol' demesiyle oluveren- Adem'in durumu gibidir. Gerçek Rabbindendir. O halde şüphelenenlerden olma. Ey Muhammedi Sana ilim geldikten sonra bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: 'Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Ianetleşelim de Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim'." (Âl-i İmran; 59-61).

İbn Kesir, Tefsîr'inde bu âyeti: "Gelin, oğullarımızı oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi lanetleşirken hazır bu­lunduralım" diye açıklamıştır.[78]

Yine şöyle rivayet edilmiştir. Hristiyan olan Necran kabilesi elçilerinin reislerinden olan Akib ve Tayyib, Rasulullah'ın huzuruna geldiler. (Mesih'in Allah'ın kulu olduğunu kabul etmedikleri için) Rasulullah, onlan lanetleş­meye çağırdı. Onlar da ertesi sabah lanetleşeceklerine söz verdiler. Ravi diyor ki: "Rasulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i yanına alarak oraya gitti. Onlara (gelmeleri için) adam gönderdi; fakat onlar gelmekten kaçındı­lar, gelmediler."[79]

Kadınlara uygulanacak cezaların açıklanması Allah Teala buyuruyor:

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onlann ceza görmesine inananlardan bir topluluk da şahit olsun." (Nur, 2).

"Hırsız erkek ve hırsız kadının yaptıklarından dolayı Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hakimdir." (Maide, 38).

Kadınların şahitlikteki yetkileri[80] Allah Teala buyuruyor ki:

"Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir katip doğru olarak yazsın; kâtip onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan da yazsın. Rabbı olan Allah'tan sakınsın, ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu, sefih veya aciz ya da yazdıramayacak durumda ise, velisi, doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek bulamazsanız, şahitliklerinden razı olacağınız bir erkek, -biri unuttuğunda diğerinin hatırlatması için- iki kadın olabilir." (Bakara, 282).

Kadının onurunun korunması Allah Teala buyuruyor:

"İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebedİyyen onların şahitliğini de kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ama bundan sonra tevbe edip düzelenler bunun dışındadır. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder." (Nur, 4-5).

"İffetli, habersiz, mümin kadınlara zina isnad edenler dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Kendi dilleri, elleri ve ayaklan yapmış oldukları­na şahitlik ettikleri gün onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara kesinleşmiş cezalanın verecektir. Allah'ın apaçık "Hakk" olduğunu bileceklerdir." (Nur, 23-25).

Erkek ve kadın arasındaki şiddetli cazibe tuzağı Allah Teala buyuruyor ki:

"Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapılan sıkı sıkı kapadı ve "hadi gelsene' dedi. Yusuf günah işlemekten Allah'a sığınırım, doğrusu senin kocan benim efendimdir, bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar şüphesiz, başarıya ulaşamazlar' dedi." (Yusuf, 23).

"Andolsun ki kadın Yusuf a karşı istekli idi; Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samimi kullanmızdandır." (Yusuf, 24).

"Şehirde bir takım kadınlar: 'Vezirin karısı kölesinin olmak istiyormuş; sevgisi bağrım yakmış; doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz.1 dediler." (Yusuf, 30).

"... Kadınlar Yusuf u görünce şaşıp ellerini kestiler ve "Allah'ı tenzih ederiz ama, bu insan değil ancak çok kıymetli bir melektir" dediler" (Yusuf, 31).

"Yusuf: 'Rabbim! Hapis benim için bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarım benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve bilmeyenlerden olurum.' dedi." (Yusuf, 33). [81]

 

Kadınların sosyal hayata katılması

 

Katılma şekillerinden misaller:

1- Hz. İbrahim zamanında

Bir âyetî celilede Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmeleri için, senin kutsal evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır." (İbrahim, 37).

İbn Abbas'tan gelen bir rivayette şöyle anlatılır. "... Hz. İbrahim, hanımı Hacerl ve onun emzirdiği İsmail'i getirip ve Kabe'nin yanına bırakü. Derken Curhumîlerden bir grup onlara uğrar... Hacer suyun yanındayken ona geldiler ve: "Bize izin ver de yanına gelelim dediler. O: "Evet, fakat suda hakkınız yok dedi. Onlar ise "tamam" dediler. Hacer'in iyiliksever biri olduğunu anladılar. Yanına geldiler; ailelerine de adam gönderdiler, onlar da geldiler."[82]

Yine Allah Teala şöyle buyurur:

"And olsun ki elçilerimiz müjde ile İbrahim'e geldiler. Selam sana, dediler. Size de selam, dedi. Hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, durumlarını beğenmedi ve içine korku düştü. Onlar: Korkma, biz Lut milletine gönderildik dediler. Bu arada İbrahim'in ayakta duran karısı gülünce: Ona Ishak'ı, ardından Yakub'u müjdeleriz dediler. Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim. Doğrusu bu şaşılacak şey dedi. Ey evin hanımı! Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşarsın? O övülmeye layıktır. Yücelerin yücesidir, dediler." (Hud, 69-73).

Taberî ve Kurtubî tefsirinde Hz. İbrahim'in hanımının, kocası yanın­dayken misafirlerin hizmetini gördüğü ve onlarla beraber oturduğu anlatıl­maktadır.

2. Musa (a.s.) zamanında: Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: 'derdiniz nedir?' dedi. 'Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır, onun için bu işi biz yapıyoruz' dediler. Musa, onların davarlannı suladı. Sonra gölgeye çekildi: 'Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım dedi. O sırada kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi.' Babam sulama ücretini Ödemek için seni çağırıyor dedi. Musa ona gelince başından geçeni anlattı. O: Korkma artık zalim milletten kurtuldun dedi." (Kasas, 23-25).

3. Süleyman (a.s.) zamanında: AllahTeala buyuruyor:

"Melike geldiğinde: 'Senin tahtın böyle miydi?' denildi. O da 'Sanki bu, odur, daha önce bize bilgi verilmişti ve teslim olmuştuk' dedi. Melikeyi o zamana kadar alıkoyan, Allah'tan başka taptığı şeylerdi. Çünkü kendisi inkarcı bir millettendi. Ona "köşke gir dendi, salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğim çekti. Süleyman: 'Doğrusu bu kristalden yapılmış parlak bir salondur, dedi." (Nemi, 42-44).

4. Rasulullah (s.a.v.) zamanında Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Esasen Allah konuşmanızı işitir. Doğrusu Allah işitendir, görendir." (Mücadele, 1). [83]

 

Kadınların erkeklerle karşılaşmalarının adabı

 

1. Gözlerini korumak: Allah Teala buyuruyor ki:

"Ey Muhammedi Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlann arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır." (Nur, 30).

2. Yüz ve elleri dışında bütün bedenini örtmek Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Mü'min kadınlara da söyle gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı dışında açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini kocaları veya babalan veya kayınpederleri veya oğullan veya kocalarının oğullan veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğullan veya kocalarının oğullan veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlayamayan çocuklardan başkasına göstermesinler..." (Nur, 31).

3. Hareketlerinde vakarlı olmak: Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklannı yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün." (Nur, 31).

4. Konuşmalarında ciddi olmak: Allah Teala buyuruyor ki:

"Ey Peygamberin hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah'tan sakınıyorsanız edalı konuşmayın, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümit eder; daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin." (Ahzab, 32). [84]

 

A) ÇARPICI NOKTALAR

 

HZ. Musa'nın annesinin Allah'ın emrine uyması: Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Musa'nın annesine; 'çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğunda onu suya bırak, korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız' diye bildirmiştik. Fir'avn'un adanılan onu almışlardı. Kendilerine düşman ve üzüntü kaynağı olması için Firavun'un adamları onu aldılar. Gerçekten günahkâr kimselerdi. Fir'avn'un karısı: 'Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz' dedi. Aslında işin farkında değillerdi. Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahı etti. (Oğlundan başka birşey düşünemiyordu.) Allah'ın vadine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı." (Kasas, 7-10).

Hz. Musa'nın kız kardeşi ve onun güzel çözümleri Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Musa'nın ablasına: 'Onu izle' dedi. O da kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi, önceden, süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası: 'Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?' dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler." (Kasas, 11-13).

Medyen'li genç kızlar ve basiretleri Allah Teala buyuruyor:

"Onlardan biri, babacığım, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarının en iyisi, bu güçlü ve güvenilir bîr adamdır." (Kasas, 26).

Fir'avn'un karısının eşsiz imanı

"Allah, inananlara Fir'avn'ın karısını misal gösterir. O: VRabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Fir'avn'dan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zalim milletten kurtar" demişti." (Tahrim, 11).

İmran'ın karısı ve karnındaki çocuğu Allah'a adaması:

"İmran'ın kansı "Ya Rabbi! Kamımda olanı, hür olarak sana adadım, benden kabul buyur. Doğrusu işiten ve bilen ancak Sensin demişti." (Âl-i İmran, 35).

Havle bint Salebe ve Rasulullah ile tartışması

Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Esasen Allah konuşmala­rınızı işitir. İçinizde karılarını "zıhar" yapanlar (annelerine benzeterek haram sayanlar) bilsinler ki karıları anneleri değildir; anneleri ancak onları doğuranlardır. Doğrusu söyledikleri kötü ve asılsız bir sözdür. Allah şüphesiz affedendir, bağışlayandır. Kanlarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra sözlerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir. Size bu hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah, işlediklerinizden haberdardır. Azad edecek köle bulamayanın ailesiyle temastan önce iki ay birbiri peşisıra oruç tutması gerekir.Buna gücü yetmeyen altmış düşkünü doyurur. Bu kolaylık, Allah'a ve peygamberine inanmış olmanızdan dolayıdır. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. İnkâr edenler için yakıcı bir azab vardır." (Mücadele, 1-4).

Bu âyetler, Evs b. es-Samit ve onun karısı Havle bint Sa'lebe arasında geçen bir hadise üzerine inmiştir. Hadise şudur: Evs, karısına: "Sen bana annemin sırtı gibisin" dedi. -Cahiliye devrinde, bir adam karısına böyle derse, kansı ona haram sayılırdı-. Bunun üzerine karısı Havle Rasulullah'a gitti ve onunla şöyle diyerek tartışmaya başladı: "Sana kitabı indiren boşan­mayı zikretmedi. Ey Allah'ım! Ayrılığı güçleştiren güçlü sevgimle sana şikayet ediyorum. Ey Allah'ım Rasulünün diliyle bize bir çıkar yol bildir." .Buhadise üzerine Allah, rahatlık ve Allah'a hamd içeren âyetleri indirdi. [85]

 

B- Kadın Şahsiyetler

 

 Sebe kraliçesi Belkıs

Allah Teala buyuruyor:

"Süleyman, kuşları araştırarak: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? Bana açık bir delil getirmelidir. Yoksa onu ya şiddetli bir azaba uğratırım, yahut keserim" dedi. Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: 'Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum. Onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka ilah yoktur1 dedi." (Nemi, 20-26).

Devlet adamlarıyla istişare yapması:

"Süleyman şöyle dedi: 'Doğru mu söylüyorsunuz, yoksa yalancılar­dan mısınız?' bakacağız. Şu yazımı götür, onlara at, sonra bir yana çekil, varacakları sonuca bak. Sebe Kraliçesi: "Ey ileri gelenler! Bana merhamet eden, merhametli olan Allah'ın adıyla başlayan ve sakın bana karşı başkaldtrmayın ve teslim olarak gelin' diyen Süleyman'dan gönderilen önemli bir mektup bırakıldı. Ey ileri gelenler! Vereceğim emir hakkında bana fikrinizi söyleyin; siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin hüküm vermem, dedi. Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, emir senindir. Sen emretmene bak, dediler." (Nemi, 27-33).

Basiret ve siyaseti

"Kraliçe: 'Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselelerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne ile döneceklerine bakayım' dedi. Sü ley mana geldikleri zaman Süleyman; 'Bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz? Allah 'in bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Ama belki de siz hediyenizle sevinirsiniz. Onlara dön! Andolsun ki güç yetiremeyecekleri bir ordu ile gelir onları oradan alçalmış ve küçük düşmüş olarak çıkarırız' dedi. Süleyman: "Ey İleri gelenler! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtım yanıma getirebilir? dedi. Cinlerden bir ifrit: 'Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm; buna karşı güvenilir bir güce sahibim' dedi. Kitabın bilgisine sahip olan biri: 'Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm' dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: 'Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbımın lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir' dedi." (Nemi, 34-40).

Hakkı hemen benimsemesi

"Süleyman: 'Tahtını onun tanı yamayacağı hale getirin, bakalım tanıyabilecek mi? Yoksa tanıyamayacak mı?' dedi. Kraliçe geldiğinde: 'Senin tahtın böyle miydi?' denildi. O da: 'Sanki odur, daha önce bize bilgi verilmişti ve teslim olmuştuk dedi. Kraliçeyi o zamana kadar alıkoyan Allah'tan başka taptığı şeylerdi; çünkü kendisi inkarcı bir millettendi. Ona: 'Köşke gir1 denildi; salonu görünce onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman: 'Doğrusu bu camdan yapılmış parlak bir salondur' dedi. Kraliçe: 'Rabbim! Şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman la birlikte alemlerin Rabbine teslim oldum' dedi." (NahI, 41-44). [86]

 

İmran'in Kızı Meryem

 

Annesinin karnındayken, Allah'a adanması

"İmran'in karısı: 'Ya Rabbi! Karnımda olanı sadece sana hizmet etmek üzere adadım, benden bunu kabul buyur. Doğrusu işiten ve bilen ancak Sensin' demişti. Onu doğurduğunda, -Allah, onun ne doğurduğunu bilirken-Ya Rabbi, kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ben ona Meryem adını verdim. Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana ısmarladım dedi." (Âl-i İmran, 35-36).

İmran'ın karısı, dünya uğraşlarından sıyrılarak, Allah'ın evine yani

Mescid-i Aksa'ya hizmet etmesi için karnındaki çocuğu Allah'a adamıştı.

Kocası İmran da kendisi hamile iken ölmüştü. Bir kız çocuğu doğunca -o

erkek istiyordu. Çünkü Allah'ın evine hizmet için erkek çocuk adamıştı- "Ey Rabbim! Ben kız çocuğu doğurdum. Benim istediğim erkek, senin verdiğin kız gibi değildir. Erkek hizmete adanır; fakat kızın güçsüz olmasından dolayı hizmete adanması uygun olmaz" dedi. Böyle dedikten sonra adağını yerine getirmekteki aciziğinden dolayı Özür diledi. Halbuki Allah Teala erkeği de yaratır, dişiyi de. Annenin kalbi huzur buldu ve nezri kabul edildi.

Meryem, itaatkâr ye sadık bir kuldu. Bu yönüyle erkekleri fersah fersah geride bırakmıştı. İmran'ın kadını hamile kalınca karnındaki yavrusunu ve onun neslinden gelecek olanları kovulmuş şeytandan koruması için Allah'a

ısmarladı. Allah Teala da onun isteğini kabul etti, Rasulü de: "Meryem ve oğlu hariç, her insana anasından doğduğu gün şeytan dokunmuştur" diyerek bunu doğruladı.

Allah Teala adağı güzel bir şekilde kabul buyuruyor Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Rabbi onu güzel bir kabulle karşıladı. Güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya'nın himayesine bıraktı. Zekeriyya mabedde onun yanına her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?' deyince o da: 'Bu Allah'ın kalındandır' cevabını vermişti. Doğrusu Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. Orada Zekeriyya Rabbına dua etti: Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet, doğrusu sen duayı işitirsin. (Âl-i İmran, 37-38).

Böylece (Meryem) son derece büyük ikramlara kavuştu. Zekeriyya (a.s.) Meryem'in bu durumuna çok şaşırdı. "Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?" dedi. O nimetler Zekeriyya'ya da verildi. Çünkü O: "Ya Rabb! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet doğrusu sen duayı işitirsin" diyerek Allah'tan örnek bir zürriyet istemişti.

Hz. Meryem'in Hz. isa'ya hamile kalması:

"Ey Muhammedi Kitab'ta Meryem'i de an. O ailesinden ayrılarak doğu yönünde bir yere çekilmişti. Sonra insanlardan gizlenmek için bir perde germişti. Cebrail'i göndermiştik de O'na tam bir insan olarak görünmüştü. Meryem: 'Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen senden Rahman1 a sığınırım" dedi. Cebrail: 'Ben, temiz, bir oğlan bağışlamak için Rabbının sana gönderdiği elçiden başkası değilim' dedi. Meryem: 'Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü bir kadın da olmadığım halde nasıl oğlum olabilir?' dedi. Cebrail: 'Bu böyledir, çünkü Rabbın, "bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılacağız; hem de bu Önceden kararlaştırılmış bir iştir' diyor dedi. "Meryem, oğlana gebe kaldı; O haliyle uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbur etti. "Keşke ben bundan önce ölmüş olsaydım da unutulup gitseydim' dedi. Onun altından bir ses kendisine şöyle sestendi: "Üzülme, Rabbın, alt tarafında bir su arkı varetti. Hurma dalını kendine doğru silkele. Üzerine olmuş taze hurma dökülsün. Ye iç, gözün aydın olsun! Eğer İnsanlardan birini görürsen: Ben, Rahman için susma orucu adadım. Bu gün hiçbir insanla konuşmayacağım de. Nihayet çocuğu olup kavmine getirdi de kavmi ona: Ey Meryem! Gerçekten sen kimsenin yapmadığı bir şeyle geldin. Ey Harun'un kız kardeşi, baban kötü bir adam değildi, annen de fahişe değildi. Meryem konuşmaları için onu gösterdi. Dediler ki: 'Beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?' Çocuk: 'Ben Allah'ın kuluyum dedi.' O bana kitap verdi beni peygamber yaptı" (Meryem, 16-30).

Yahudilerin kendisine erkek dokunmamış Meryem'e iftira etmeleri

"Sözlerini bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, haksız yere peygamberlerini öldürmelerinden ve 'kalblerimiz kılıflı' demelerinden, fakat inkârlarından dolayı Allah, onların kalblerinin üzerine mühür vurmuştur. Artık pek az inanırlar. Küfürlerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından." (Nisa, 155-156).

Allah Teala, Meryem'i dünya kadınlarına örnek göstermiştir

"Melekler demişti ki: Ey Meryem! Allah seni seçti, temizledi ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı. Ey Meryem! Rabbına divan dur, secde et, onun huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil." (ÂI-i imran, 42-43). Görüldüğü gibi Yüce Allah, kimi erkekleri seçtiği gibi kadınları da seçerek, onların derecelerini kat kat yükseltti. Bak! Rasulullah ne buyuru­yor: "Allah, imran kızı Meryem ile Fir'avn'un hanımı Asiye dışında hiçbir kadını mükemmel kılmadı." [87]

Yüce Allah, Meryem'i numune bir önder kılmıştır Allah Teala buyuruyor ki:

"Allah, inananlar hakkında da Fir'avn'un karısını misal verdi. O şöyle demişti: "Rabbım, bana katından cennetin içinde bir ev yap. Beni, Fir'avn ve onun kötü işinden kurtar, beni şu zalimler topluluğundan kurtar.' Yine Allah, inananlara İmran'ın kızı Meryem'i de misal verdi. O, ırzını korudu, Biz de ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabbımn kelimelerini ve kitaplarını doğruladı ve gönülden itaat edenlerden oldu." (Tahrim, 11-12). [88]

 

BUHARI VE MÜSLİM'DE GEÇEN KADININ ŞAHSİYETİ İLE İLGİLİ BAZI HADİSLER

 

RASULULLAH şöyle buyurur:

"Kadınlar erkeklerin birbirini tamamlayan diğer yarılandır."[89]

Ömer b. Hattab der ki:

"Allah'a yemin olsun ki, biz, cahiliye döneminde kadınlara hiç değer vermezdik. Yüce Allah onlar hakkında vahiy gönderdikten ve onlara bazı şeyleri verdikten sonra, biz de kadınlara değer vermeye başladık."[90]

İkinci bir rivayette ise:

"Biz, cahiliye döneminde kadınları adamdan saymazdık. İslam gelip, yüce Allah kadınları anınca onların da bizim üzerimizde haklarının olduğu­nu gördük."[91]

 

Kadının Şahsiyetinde Bağımsızlığı

 

Kadın, Allah'ın davetine erkeklerle beraber ilk günden itibaren muha-tab olmuştur

Ebu Hureyre'den gelen bir hadiste:

"En yakın akrabalarını Allah'ın azabıyla korkut"  âyeti inince, Rasulullah kalktı: "Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi koruyunuz. Allah katında sizin için hiçbir şeye mâlik değilim. Ey Abdimenaf oğulları! Allah katında sizin için hiçbir şey yapamam. Ey Abdülmuttalib'in oğlu Abbas! Senin için Allah katında birşey yapamam. Ey Allah elçisinin halası Safıyye! Allah katında senin için birşey yapamam. Ey Muhammed kızı Fatıma! Malımdan dilediğin kadar al. Senin için de Allah katında birşey yapamam."[92]

Kadının kocasından önce yeni dine girişi: Abdullah b. Abbas der ki:

"Ben ve annem, müstaz'aflardan idik. Ben çocukların, annem ise kadın­ların ezilenlerinden idi."[93]

Buhari bu habere şöyle bir şerh düşmüştür: "İbn Abbas annesiyle beraber mustazaflardandı. Babasıyla beraber halkının dini üzere kalmadı."

İbn Hacer, hadisin şerhinde şöyle der:

"İbni Abbas'ın annesinin adı Lübabe binti Haris el-Hilaliye'dir. Künyesi Ümmü Fadl'dır. Bunun sebebi ise ilk oğlunun Fadl ismini taşıması­dır. Buhari'nin: 'Babası ile beraber halkının dini üzere kalmadı' sözü, Abbas'ın müslüman oluşunun Bedir savaşından sonra olması sebebiyledir. Gerçi bu tarih üzerinde tartışma vardır. Sahih olan Abbas'ın Mekke'nin fethi yılının ilk yarısında hicret ettiği ve Nebi (s.a.v.) ile fethe katıldığıdır. Allah en doğrusunu bilir."[94]

Kadının, kavmini yeni dine iman etmeye çağırması:

İmran b. Husayn'dan: "Onlar Nebi (s.a.v.) ile beraber gecenin ilk bölü­münden son kısmına kadar yürüyorlardı. Son bölümünde uyku bastırmaya başlayınca güneş yükselinceye kadar uyuyorlardı. Uykusundan ilk uyana-nan Ebu Bekir oluyordu. Ancak o, Nebi'yi uykusundan uyanıncaya kadar uyandırmıyordu. Daha sonra Ömer uyandı. Ebu Bekir kalkıp onun yanıbaşı-na oturdu. Sesini yükselterek tekbir getirmeye başladı. Ve Nebi (s.a.v.) uyandı. Bize öğle namazını kıldırdı. Fakat içimizden biri namaza katılmadı. Namaz bitince Rasulullah onu: "Ey falanca, niçin bizimle namaz kılmadın?" dedi. Adam 'cünüp oldum' karşılığını verince, Rasulullah temiz toprakla teyemmüm etmesini ve namazını kılmasını emretti. Rasulullah, beni önünde bulunan bir hayvana bindirdi. Yola devam ettik ve çok susadık. Giderken, ayaklarını iki su tulumu arasına sarkıtmış bir kadın gördük. Ona dedik ki: 'Nerde su var?' Kadın: 'yakınlarda su yok' dedi. 'Su çok uzakta mı?1 diye sor­duk. Kadın: 'Bir günlük mesafededir' dedi. Kadına dedik ki: 'Rasulullah'ın yanına var, git.' Kadın 'Rasulullah da kim?' dedi. Kadın hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Rasulullah'ın yanma vardık. Bize söylediğini ona da söyledi. Ayrıca yetimleri olduğunu da anlattı. Rasulullah su tulumlarının, yanına ge­tirilmesini istedi. Tulumları getirdik. Rasulullah su tulumlarının ağzını mes­netti. Hemen ardından da tulumlardan su taşmaya başladı. Kırk kişi doyana kadar bu sudan içtik. Develeri sulamamıştık; ama, bütün tulum ve mataraları doldurduk. Kadın kabları doldurduktan sonra Rasulullah: 'Yanınızda olan yiyecekleri getirin1 diye buyurdu. Kadına bir miktar hurma verildi ve kadın evine döndü. Evine varınca ev halkına: 'İnsanların en sihirbazını -başka bir rivayette ise Allah'ın peygamberi olduğunu söylenen kişiyi- gördüm dedi. Bu sayede Allah'ın dini o topluma da ulaştı. O ve ev halkı hemen müslüman oldu."[95]Diğer bir rivayette ise bundan sonra müslümanlar çevrelerinde bu­lunan müşrikleri İslam'a teşvik etmeye başladılar. Kadının kavmine varma­dılar. Kadın birgün kavmine dedi ki: 'Gördüğüm kadarıyla bu insanlar sizi zoraki müslüman yapmıyorlar. Müslüman olmayacak mısınız? Kadının bu teklifini kabul edip hepsi müslüman oldu."[96]

 

Kadının Eğitim Ve Öğretim Hakkı

 

Sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olabilecek düzeyde bir eğitim:

Hz. Aişe'den nakledildiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Kim, bu kızlardan birine yardım eder, ihsan ederse bu onunla cehen­nem arasında bir perde olur."[97]

Eğitim ve öğretimden başka hangi iyilik, kadınlar için daha kıymetli­dir?

Ebu Burde'nin babasından rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Bir adamın yanında küçük bir cariye olur, onu güzelce eğitir, öğretir, onu azad edip evlendirirse, onun için iki sevap vardır."[98]

Müslüman bir kimse, küçük bir cariye çocuğun eğitim ve Öğretiminden sorumlu olunca, kendi hür kız çocuğunun eğitim ve öğretiminden elbette sorumlu olur. Kişinin kızına verdiği güzel ahlâk ve faydalı ilim, en güzel a-zıktır. Güzel ahlâk değişmez; ama faydalı bilginin çeşidi ve ölçüsü asırdan aşıra değişir.

İbn Cüreyh, Ata yoluyla Cabir b. Abdullah'tan şöyle nakleder: "Ramazan bayramında Rasulullah kalktı ve bayram namazını kıldı. Hutbeye çıkıp dua ettikten sonra hutbe okudu. Hutbe bitince kadınların yanına varıp, Hz. Bilal'ın koluna dayanarak onlara öğüt verdi. Hz. Bilal ise kadınların sadakalarını bırakmaları için elbisesini yere serdi. İbn Abbas'tan gelen diğer bir rivayette ise Rasulullah: Kadınlar hutbeyi duymadılar endişesiyle onlara öğüt verip sadaka vermelerini emretti."[99]

İbn Cüreyc, Ata'ya dedi ki: "Sana göre namaz kıldıran kişi kadınlara öğüt verebilir mi?" Ata: "Bu imamların görevidir. Onlara ne oluyor da yapmıyorlar! "dedi.''[100]

Rasulullah -kadınların en arka safta olmaları sebebiyle- hutbeyi duy­madıklarını anlayınca, eğitim ve öğretim haklarını yerine getirmek için on­lara öğüt verdi. Allah, kadınlara öğüt vermeyi, onları eğitmeyi vacip gören Ata'ya rahmet etsin. Ne var ki daha sonraki asırlarda İmamlar bu vazifeyi ih­mal etmişlerdir.

Kadının yükümlülüklerini en iyi şekilde yapması için eğitim ve öğreti­mini gerekli gören bunca nassların yanında şöyle temel bir kural daha vardır: Vacibi tamamlayan şey de vaciptir. Buna göre kadının yükümlülükleri ya vaciptir ya menduptur.

Kadının hadis rivayet etmesi ve insanlara öğretmesi

Hafız Zehebî der ki:

Hiçbir kadının yalan hadis rivayet ettiği bilinmemektedir.[101]

İmam Şevkânî der ki: "Alimlerden hiç birinin, ravisi kadındır diye bir hadisi reddettikleri nakledilmemiştir. Ümmetin yalnızca bir kadın sahabiye-den rivayetle kabul ettiği pek çok hadis vardır. Bu gerçeği az da olsa ilimden nasiplenen hiç kimse inkâr edemez."

Hz. Aişe, Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu haber verir:

"Kim bizim bu işimizde olmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilmiş-tir."[102]

Yine Hz. Aişe'den:

"Rasulullah ayakkabı giymek, başını taramak gibi bütün temizlik işleri­ne sağdan başlardı."[103]

Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah kapının önünde yüksek sesle tartışan iki kişiyi duydu. Biri diğerinden yardım etmesini ve malın fiyatını düşürmesini isteyince, öteki: 'Vallahi yapmam1 diyordu. Rasulullah onların yanına gitti: 'Allah adına aşırı yemin eden, iyi olanı yapmayan nerede?' dedi. Adam: 'O benim ey Allah'ın Rasulü, artık arkadaşımın hoşlandığı neyse o olsun' dedi."[104]

Hz. Hafsa anlatıyor: "Rasulullah'ı -vefat ettiği yıl dışında- nafile na­mazlarını oturarak kıldığını hiç görmedim. O sene nafile namazlarını otura­rak kılar, okuduğu âyetleri tertil üzere okur, öyle ki âyetleri daha önceki yıllarda kıldığı nafile namazlarında okuduğundan uzun okurdu."[105]

Ümmü Seleme der ki: "Rasulullah, kapısının önünde tartışan kişileri gördü. Onların yanma vardı ve: 'Ben ancak bir beşerim, bana bir dava gelir, belki sizden biri o davayı bana daha iyi anlatır, ben de onun lehine hükmede­rim. Kime, müslüman kardeşinin hakkını vermişsem o, ancak cehennemden bir ateştir. İster onu alsın, isterse bıraksın."[106]

Zeyneb bint Cahş diyor ki: "Rasulullah bir ara ürpererek, 'Allah'tan başka ilah yoktur. Yakında gelecek kötülük Araplar için ne acı!' (Baş parma­ğıyla şehadet parmağını halka yapıp birleştirerek): 'Bugün Ye'cüc ve Me'cüc şeddinden bir delik açıldı' buyurdular. Bunun üzerine Zeynep bint Cahş: "Ey Allah'ın Rasulü aramızda salihler varken biz de helak olur muyuz?" dedi. Rasulullah: "Evet, kötülük artarsa..."[107] buyurdular.

Ümmü Habibe bir duasında: "Ey Allah'ım, beni kocam Rasulullah, babam Ebu Süfyan, kardeşim Muaviye'ye faydalı kıl" dedi. Bunu işiten Hz. Peygamber: (Ey Ümmü Habibe) Allah'tan belirli ecelleri, sayılı günleri ve dağıtılmış rızıkları istedin. Hiçbir şey zamanından Önce gelmez, zamanından sonraya da kalmaz. Allah Teala'dan seni cehennem, yahut kabir azabından korumasını isteseydin senin için bu daha iyi, daha güzel olurdu. Ravi Mis'ar diyor ki: Ümmü Habibe, Rasulullah'ın yanında maymunlardan, zannıma göre domuzlardan bahsetti de Rasulullah: 'Allah, asli sureti bozu­lan hayvanlara zürriyet vermemiştir. Maymun ve domuzlar bundan önce de vardı"[108] bayurmuştu.

Cüveyriye anlatıyor: Rasulullah, sabah namazını kılmak için namazda bulunan Bekre'nin yanından ayrıldı. Namazdan sonra geldiğinde gördük ki Bekre hâlâ orada oturuyor. Ona dedi ki: "Hâlâ seni bıraktığım şekilde mi oturuyorsun?" Bekre: "Evet ya Rasulullah" dedi. Bunun üzerine Rasulullah: "Şu dört bölümden oluşan cümleyi üç defa okusaydın, şimdiye kadar oku­duklarından sevabı daha ağır olan şeyi okumuş olurdun. Sübhanellahi ve hihamdihî adede halkihi ve vida nefsihi ve zinete arşihi ve midade kelimati-hi: Yaratıkları sayısınca, kendi rızasına uygun olarak, arşının ağırlığı ölçüsünde ve kelimeleri sayısınca Allah'a hamdeder, O'nu bütün noksanlık­lardan tenzih ederim" buyurdu.[109]

Safiyye bint Huyey'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Safiye, Rasulullah'ı Ramazan'ın son on gününde mescidde itikaf ederken ziyaret e-der. Rasuluîlah'm yanında bir saat kalır, evine dönmek için kalkınca Rasu­lullah da onunla beraber kalkar. Ümmü Seleme'nin odasının önündeki mescid kapısına varınca ensardan iki kişi görür. Rasulullah'a selam verirler. Hz. Peygamber onlara: 'Yavaş olun (aklınıza birşey gelmesin), o Safîye bint Huyey'dir1 deyince, onlar: 'Ey Allah'ın Rasulü seni tenzih ederiz' derler." Hz. Peygamber: 'Şeytan, kan gibi insanın vücudunda dolaşır. Kalbinize kötü bir şey gelmesinden endişe ettim' der."[110]

Meymune (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah, secdeye varınca kollarını ve dizlerini karnından uzaklaştırırdı. Yani arkasından koltuk altlarının beyazlığı görünecek kadar açardı. Oturunca da sol dizi üzerine otururdu."[111]

Esma bint Ebibekr, Rasulullah'm şöyle dediğini nakleder:

"Ben, havzın başında sizden ve benden sonra gelen insanlardan bana kavuşacak olanları beklerken: 'Ya Rab benden ve benim ümmetimden olan­lar kimlerdir' dedim. Denir ki: 'Senden sonra neler yaptıklarını bilyor musun? Allah'a andolsun ki halen topukları üzeri geri dönüyorlar."[112]

Yine Esma diyor ki: "Güneş tutulduğunda, köle azad etmekle emrolun-duk. Diğer bir rivayette ise 'Rasulullah, güneş tutulunca köle azad etmeyi emretti' şeklindedir."[113]

Ümmü Süleym'den gelen bir rivayette: "Rasulullah, Ümmü Süleym'in yanına gelir, bir süre kaldı. Ümmü Süleym döşek yaptı, Rasulullah üzerinde bir süre uyudu. Rasulullah çok terledi. Ümmü Süleym, terini bir şişeye sıktı. Rasulullah ona: 'Ey Ümmü Süleym, o da ne? diye sordu. "Terindir, bunu kendi kullandığım kokuya katıyorum" dedi.[114]

Ümmü Atiyye diyor ki: "Rasulullah ile beraber yedi gazaya katıldım. Ordunun gerisinde kalır, onların yemeklerini yapar, yaralıları tedavi eder ve hastalarla ilgilenirdim."[115]

Abdullah b. Mes'ud'un hanımı Zeyneb anlatıyor: "Allah Rasulü bize dedi ki: 'Sizden biri mescide gideceği zaman kesinlikle koku sürünmesin."[116]

Ümmü Şerik'in anlattığına göre Rasulullah, akrepleri öldürmesini kendisine emretmiştir."[117]

Havle bint Hakim, Rasulullah'tan şöyle duyduğunu söyler: "Kim, evine girince 'euzu bi kelimatillahı't-tammati min şerri ma halaka' derse evinden ayrılana kadar hiçbir şey ona zarar veremez."[118]

Ümmü Husayn anlatıyor: "Rasulullah'la beraber Veda Haccı yaptım. Rasulullah çok şey söyledi. Bir ara dedi ki: 'Size, Allah'ın kitabıyla hükme­decek, burnu kesik -ravi diyor ki: zanettiğime göre siyahi- bir köle bile emir olsa, ona kulak verin, ona uyun."[119]

Ümmü Gülsüm bint Ukbe diyor ki: "Rasulullah'ın şöyle dediğini işit­tim: Hayrı söylemek yahut hayrı çoğaltmak suretiyle insanların arasını düzelten kişi yalancı değildir."[120]

Ümmü Hani anlatıyor: "Fetih yılında Rasulullah'ın yanına gittim. Vardığımda Rasulullah yıkanıyor, kızı Fatıma'da O'nu saklıyordu. Selam verdim. Rasulullah: 'Kim o?' dedi. Ben de: 'Ebu Talib'in kızı Ümmü Ha-ni'yim' dedim. O zaman: 'Hoş geldin Ümmü Hani1 dedi. Gusl abdestini aldık­tan sonra üzerinde tek bir elbise olduğu halde sekiz rek'at namaz kıldı."[121]

Fatıma bint Kays şöyle anlatıyor: "Kureyş gençlerinin en hayırlısı olan Muğire ile nikâhlıydım. Rasulullah'la beraber gittiği ilk savaşta şehid oldu. Bunun üzerine, Rasulullah'ın ashabından Abdurrahman b. Avf bana evlilik teklif etti. Daha sonra da Rasulullah, mevlası Usame b. Zeyd ile evlenmemi teklif etti. Bana: 'Kim beni severse Usame'yi de sevsin, buyurdu. Rasulullah, bana böyle söylediğinde ona dedim ki: 'Benim işim sana kalmış, dilediğin kimseyle nikâhla."[122]

Ümmü Hişam bint Harise b. en-Numan anlatıyor: "Kaf suresini, Rasulullah'ın dilinden ezberledim. O, her Cuma onunla nasihatta bulunurdu. Rasulullah bizim ışık kaynağımızdı; O'nun biricik ışık kaynağıysa, Kaf suresıydı.[123]

Rabi bint Muavvez şöyle anlatıyor: "Rasulullah, aşure tatlısını Ensar köylerime gönderdi ve: 'Kim oruçlu değilse günün geri kalan kısmında yesin. Kim de oruçlu ise orucunu tutsun' buyurdu. Biz ve çocuklarımız oruç tutuyor; çocuklarımıza, yünden oyuncaklar yapıyorduk. Açlık sebebiyle ağ­landıklarında iftara kadar dayanabilsinler diye onlara oyuncak veriyor­duk."[124]

 

Kadının Cemaatla Yapılan İbadetlere Katılması

 

Farz namazlarda: Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: "Mü'mine kadınlar, ipek ya da yünden dokunmuş bir elbiseye bürünerek sabah namazım Rasulullah'la beraber kılıyor, namaz bitince de evlerine dönüyorlardı. Sabahın köründe onları kimse tanımıyordu."[125]

Kusuf namazında: (Güneş tutulduğunda kılınan namaz): Esma bint Ebibekr anlatıyor: "Güneş tutulunca Aişe'nin yanına gittim. Gördüm ki Aişe de dahil herkes namaz kılıyordu. 'Bu insanlara ne oluyor?" diye sordum. Aişe eliyle göğe işaret ederek 'sübhanallah' dedi. Ben de 'ayet mi?' diye sor­dum. 'Evet' diye işaret etti. Ayakta durmaktan bayılacak kadar namaz kıl­dım. Bundan dolayı başıma su dökmeye başladım. Rasulullah geri dönünce Allah'a hamd ve sena etti ve şöyle dedi..."[126]

Cenaze namazında: Yine Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor. "Sa'd b. Ebi Vakkas vefat edince, Rasulullah'ın hanımlarını, onun cenazesini uğurlayıp, namazını kılmaları için mescide gönderdim. Rasulullah'ın hanımları mesci­de gittiler; odalarının üzerinde durduğu kaide üzerinde cenaze namazını kıldılar."[127]

Kadınlar, aynı şekilde Rasulullah'ın cenazesine de katıldılar. İmam Nevevi der ki: "Cumhurun üzerinde ittifak ettiği gerçek şudur: Mü'minler, Rasulullah'ın cenaze namazını fert fert kılmışlardır. Bir grup namazı kılıp çıkıyor, sonra bir başka grup içeri girip cenaze namazını kılıyorlardı. Daha sonra kadınlar ve sonra da çocuklar aynı şekilde cenaze namazını kıldılar."[128]

İtikafta: Yine, Rasulullah'ın hanımı Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor. "Rasulullah, vefat edinceye kadar Ramazan'ın son on gününü İ'tikafla geçi­rirdi. Daha sonra, O'nun ardından hanımları da i'tikafa girdiler."[129]

Hac'da: Ümmü Seleme anlatıyor: "Rasulullah'a hasta olduğumu bildirince bana: insanların gerisinde, binitli olarak tavaf et1 buyurdu. Ben de hemen tavaf ettim. Rasulullah Ka'beye doğru namaza durmuş, Tur suresini okuyordu."[130]

Ümmü Fadl bint el-Haris'ten rivayet ediliyor: "Ümmü Fadl'ın yanında insanlar, arefe günü Rasulullah'ın oruç tuttuğu konusunda ihtilaf ettiler. Kimileri, Rasulullah oruç tutardı, kimileri de tutmazdı1 dediler. Ümmü Fadl dedi ki: 'Rasulullah, devesinin üzerindeyken ona bir bardak süt gönderdim o da içti."[131]

Yahya b. el-Husayn ninesi Ümmü Husayn'dan naklediyor ve diyor ki: "Ümmü Husayn'ı şöyle derken işittim: 'Veda haccını Rasulullah'la birlikte yaptım. Onu Cemretu'l-Akabe'ye taşı atıp geri dönerken gördüm."[132]

 

Kadınların Umumi Törenlere Katılması

 

Düğünlerde: Enes (r.a.) anlatıyor. "Rasulullah, kadınların ve çocukla­rın da düğüne geldiğini görünce ayağa kalktı ve: 'Allah şahidim ki, siz bana insanların en sevimlisisiniz" buyurdu. Bu sözü üç defa tekrarladı."[133]

Sehl (r.a.) şöyle anlatıyor: "Ebu Üseyd es-Sa'idi düğün yemeği verince Rasulullah'ı ve ashabını davet etti. Onlara Ümmü Useyd yemek hazırladı ve ikram etti. Ümmü Useyd, bir kabın içine ısladığı hurmaları ikram etti. Rasulullah hurmaları yedikten sonra da su verdi. Böylece O'na Özel muame­le etti."[134]

Bayramlarda: Ümmü Atıyye şöyle naklediyor: "Bayram günü dışarı çıkmakla emrolunduk. Hatta genç kızlar, hayızlı kadınlar bile dışarı çıktılar. Erkeklerin arkasında, onlarda tekbir getirerek, dua ediyor ve bu günün hürmetine günahlarından temizlenmek istiyorlardı.[135] Başka bir rivayette ise: "Hayırda bulunuyor, müminlerin duasına iştirak ediyorlardı."[136]

Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "...Bayram gününde iki zenci, kılıç-kalkan oynuyordu. Ben cevazını sorunca, Rasulullah da bana: 'Seyretmek ister mi­sin?' diye sordu. "Evet, dedim". Bunun üzerine beni yanına aldı. Rasulullah'ın sırtına yaslandım. Rasulullah 'Ey Habeşoğullan istediğiniz gi­bi oynayın' dedi. Seyretmekten usanınca: 'Bu kadar yeter mi?" diye sordu. Ben 'yeter' deyince 'haydi gidelim' buyurdu."[137]

Karşılama törenleri: Hz. Ebubekir der ki: "Hicret günü, geceleyin Me­dine'ye girdik. Erkekler-kadmlar evlerin damlarına çıkmış, köleler, cariyeler yollara düşmüş: 'Ya Muhammed, ya Rasulallah! Ya Muhammed, ya Rasulallah!" diye bağınyorlardı."[138]

 

Kadının Toplum Hizmetine Katılması

 

Törenlerde erkeklerle yardımlaşması: Abdülvahid b. Eymen, babasından şöyle nakleder: "Hz. Aişe'nin yanına vardım. Üzerinde değeri beş dirhem olan (pamuklu bir) ev kıyafeti vardı. Bana: 'Cariyeme bak' dedi. Ona bak, çünkü o bu elbiseyi evde giymekten hoşlanıyor. Rasulullah döneminde benim elden ele dolaşan bir elbisem vardı. Kadınlardan kim o elbiseyi giyerse ücretini gönderirdi."[139]

Elçilere yemek ve kalacak yer gösterilmesi: Fatıma bint Kays diyor ki: "... Ümmü Şerik, Ensarın zengin kadınlarındandı. Allah yolunda bolca nafaka verirdi. Evine bir çok misafir gelirdi..."[140]

Sıhhi Bakım: Ümmü'1-Ala anlatıyor: "...[141] Osman b. Maz'un evimizde rahatsızlandı. Vefatına kadar bakımıyla ilgilendim." [142]

 

Sosyal Hizmette Kadın

 

İnkarcı toplumu terkederek hicret etmesi: Mervan ve Misver b. Mahreme şöyle der: "... Hicret eden mü'min kadınlar geldiler. Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Ümmü Gülsüm de o gün Rasulullah'ın yanına varan kadınların arasındaydı. Bu sıralarda Ümmü Gülsüm evlenme çağındaydı. Ailesi, onu geri almak için Rasulullah'a geldiyse de Rasulullah onu onlara geri verme­di."[143]

Savaş halinde devletin emniyetini korumak için yönetici seçmesi: İbn Ömer diyor ki: "Hafsa'nm huzuruna girdim. Bana dedi ki: 'Biliyor musun baban arkasında bir halef bırakmadı.' 'Niçin bıraksın?' karşılığını verdim. Bunun üzerine Hafsa 'yapmalı' deyince İbn Ömer: 'Bu konuda onunla konuşmaya yemin ettim...' dedi."[144]

Zalim yöneticiye karşı durmak: Ebu Nevfel anlatıyor: "Abdullah b. Zübeyr'in ölümünden sonra Haccac b. Yusuf es-Sekafi, Esma bint Ebi Bekr'in yanına varır. Ona der ki: 'Allah'ın düşmanına (Abdullah b. Zübeyr) yaptığımı nasıl görüyorsun?' Esma: 'Sen onun dünyasını yıktın, o da senin ahiretini. Rasulullah, Sakif kabilesi arasından bir yalancı bir de kan dökücü kişi çıkacağını haber vermişti. Yalancıyı tanıyoruz (Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sekafi). Kan dökücü ise senden başkası değildir' karşılığını verince, bir daha dönmemek üzere kalkıp gitti."[145]

 

Savaşlarda Fıtrî İşler Yapmaları

 

Yemek, tedavi, ölü ve yaralıları taşıma konusundaki çalışmaları: Rebi bint Muavvez diyordu ki: "Biz, Rasulullah'la beraber savaşlara katılır, orduya su temin eder, onlara hizmet eder, yaralı ve ölüleri Medine'ye taşırdık."[146]

Arka saflarda yemek ve hasta bakımı gibi konulardaki çalışmaları: Ensardan Ümmü Atıyye şöyle der: "Rasulullah'la beraber yedi savaşa katıldım. Arka saflarda kalır, yemek yapar, yaralıların yarasını sarar, hastalara bakardım."[147]

 

Kadınların Aile Sorumluluklarını Aksatmadan Özel Bir İşte Çalışabilmeleri

 

Ziraat işinde:Cabir b. Abdullah şöyle der: "Halam, kocasından boşa­nınca, iddet döneminde kendi hurmalarının meyvesini toplamak ister. Fakat birisi onu bu işten alıkor. Rasulullah'ın yanına gider ve durumu anlatır. Rasulullah ona: 'Hayır, hurmanı topla. Belki onu tasadduk edersin veya iyi bir işte kullanırsın' buyururdu."[148]

Hayvan gütmesi.Sa'd b. Muaz der ki: "Ka'b b. Malik'in cariyesi, Sel dağında koyun güderdi. Hissesine bir koyun düşmüştü. Onu da taşla bağla­mıştı. Bu hayvanın etinin yenilip yenilmeyeceği Rasulullah'a sorulunca 'ondan yiyin' buyurdu."[149]

Hasta bakımı :Hz. Aişe şöyle demiştir: "Hendek günü, Sa'd, yaralandı... Rasulullah, onu daha sık ziyaret edebilmek için mescide bir ça­dır kurdurdu."[150]

İbn Hacer anlatıyor: "Rasululah, Sa'd'ı mescidin yanındaki Refide'ye ait çadıra yerleştirdi. O, yaralıları tedavi eden bir kadındı. Şöyle demişti: "Sa'd'ı o kadının çadırına koyun ki sık sık onun yanına uğrayayım."[151]

Ailede kadın

Saliha bir kadın, dünya nimetlerinin en hayLrlısıdır: Abdullah b. Ömer, Rasuluîlah'ın şöyle dediğini nakleder: "Dünya, bir meta'dır. Bu meta'lann en hayırlısı da saliha bir kadındır."[152]

Kadının eşini seçme hakkı

Ebu Hureyre, Rasulullah'tan şöyle nakleder: "Dul kadına danışılma­dan, bekar kızdan da izin alınmadan evlenilmez.[153]

 

Aile Mesuliyetlerinin Karı-Koca Arasındaki Dağılımı

 

Erkeğin sorumlulukları

1.  Aile reisliği: İbn Ömer'den gelen bir hadiste, Rasulullah şöyle buyurmuştur: "... Erkek ailenin reisidir ve ondan sorumludur."[154]

2.  Ailenin nafakasını temin etmek: Cabir'den gelen bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur: "... Kadınların nafaka ve giyeceklerini en güzel şekilde temin etmek sizin vazifenizdir." [155]

Kadının sorumlulukları

1.  Çocukların eğitimi: İbn Ömer, Rasulullah'in:"... Kadın çobandır. Ailesine, kocasına ve çocuklarına karşı sorumludur"[156] diye buyurduğunu rivayet etmiştir.

2. Ev islerini yapmak: İbn Ömer'den gelen bir hadiste, Rasulullah: "...[157] Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve ondan sorumludur" buyurmuştur. [158]

 

Vazifelerin İfa Edilmesinde Karı-Kocanm Yardımlaşması

 

Evin idaresi konusunda: Ömer b. Hattab diyor ki: "Allah'a yemin olsun ki cahiliyye döneminde kadınlara hiç değer vermezdik. Kadınlarla ilgili âyetler nazil olduktan sonra onlara hakları verildi. Bir ara bir işi düşünürken hanımım bana: 'Şöyle şöyle yapsaydın' deyince; 'seni ilgilendiririni?" dedim. Hanımım: 'Aşkolsun sana ey Hattab'ın oğlu! Sana fikir verilmesini istemez misin? Baksana kızın, Rasulullah'ı gün boyu öfkelendirecek işlerde bile ona fikir veriyor, dedi."[159]

Ömer b. Hattab diyor ki: "... Biz Kureyşliler, kadınlara baskı yapardık. Ensar'm yanma gelince erkeklere baskı yapan kadınlarla karşılaştık. Kadınlarımız, Ensar kadınlarının huyunu aldı. Bir gün hanımım benden bir fikir sordu. Ben ise bunu hoş karşılamadım. Bana dedi ki: 'Rasulullah'in hanımları, ona fikir verirlerdi. Hatta hanımlarından biri, birgün Rasulullah'ı havanın kararma vaktine kadar evden uzaklaştırmıştı' deyince, kızdım.[160]

Hafız ibn Hacer der ki: "... Bu hadiste kadınlara baskı yapmak yasaklanmıştır. Çünkü Peygamberimiz Ensarın, kadınlarına muamelelerini benimsemiş, kendi kavminin muamelesini terketmiştir."[161]

Tasaddukta yardımlaşma: Ebu Said el-Hudri'nin bildirdiğine göre Rasulullah, Abdullah b. Mes'ud'un hanımı Zeyneb'e: 'Kocan ve çocukların sadaka verilmeye daha layıktır' buyurmuştur.[162]

Çocukların eğitiminde yardımlaşmak: Rasulullah, Abdullah b. Amr b. As'a: "Çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır" demiştir.[163]

Ev işlerinde yardımlaşmak: Esved diyor ki: "Hz. Aişe'ye, Rasulullah'm evde ne yaptığını sordum. Hz. Aişe (ra) de: 'Ev işlerine bakar­dı, namaz vakti gelince camiye giderdi' cevabım verdi."[164]

Hafız ibn Hacer der ki: "İmam Ahmed'in ve İbn Sa'd'ın rivayet ettiği İbn Hıbban'ın da sahih gördüğü diğer bir hadiste Hz. Aişe şöyle der: 'Elbisesini diker, ayakkabısını onarır ve diğer erkeklerin evlerinde yaptığı şeyleri ya­pardı."[165]

Kadının kocasından ayrılma hakkı: İbn Abbas anlatıyor: "Sabit b. Kays'ın hanımı, Rasulullah'a geldi ve: 'ey Allah'ın Rasulü, Sabit'in dini ve ahlâkına diyeceğim yok. Lakin onu fiziki bakımdan çirkin gördüğümden nankörlük ve (hoş olmayan tavırlara girmekten) korkuyorum' dedi. Bunun üzerine Rasulullah: 'Ondan aldığın bahçeyi ona geri verir misin?' diye sordu. Kadın 'evet' deyince, sözkonusu bahçe Sabit b. Kays'a iade edildi. Rasulullah, Sabit b. Kays'a karısından ayrılmasını emretti."[166]

Hafız ibn Hacer der ki: "Bu hadisle önemli konulara temas edilmiştir. Eğer ayrılma isteği yalnızca kadından geliyorsa, hem hulû hem de fidye ca­izdir. Boşanma isteğinin her iki taraftan gelmesi kaydı yoktur. Bu, kadın kocasıyla yaşamak istemediği durumlarda meşrudur. Kocanın eşini yadır­gamaması ve ondan boşanma nedeninin bulunmadığını görmesi önemli değildir."[167] Bazı yerlerde "Hanımına zarar vermemesi" kaydı da mevcuttur.[168]

Kadı İbn Rüşd der ki: "Koca eşini sevmezse boşanma hakkı erkektedir. Kadın kocasını sevmezse hulü[169] hakkı kadındadır"[170]

 

Allah Teala'nın Kadını Övmesi

 

1. Ümmü Cüreyc: Ebu Hureyre, Rasıılullah'ın şöyle dediğini nakleder: "Beşikte sadece üç kişi konuşmuştur. Bunlardan biri Meryem'in oğlu İsa, diğeri Cureyc'e isnat edilen çocuktur. Cureyc ,abid bir zattı. Manastırda bulunurdu. Bir gün namaz kılarken annesi geldi ve: 'Ey Cureyc!' diye seslen­di. Cureyc 'Ey Rabbim! İşte annem, işte namazım" dedi. Namazına devam etti. Annesi dönüp gitti. İkinci gün namaz kılarken annesi yine geldi ve: "Ey Cüreyc!" diye seslendi. Cüreyc: 'Ey Rabbim! İşte annem işte namazım' dedi ve namazına devam etti. Annesi yine dönüp gitti. Üçüncü gün namaz kılar­ken yine geldi ve "Ey Cüreyc!" diye seslendi. Cüreyc, yine 'Ey Rabbim, işte annem işte namazım' deyince annesi: 'Ey Allah'ım! Fahişe kadın ona musal­lat olmadıkça onun canını alma' dedi. İsrailoğulları, Cüreyc'in durumunu ve ibadetini görüşürken, güzel bir fahişe kadın geldi ve: 'İsterseniz ona bir tuzak kurayım' dedi. Ravi Ebu Hureyre anlatıyor: Bu kadın, Cüreyc'e zina teklif ettiğinde O kabul etmedi. Bunun üzerine kadın, manastırda bulunan bir ço­bana vardı ve kendini ona teslim etti. Çobanla yaptığı ilişkiden hamile kalan kadının bir çocuğu oldu. "Bu çocuk, Cüreyc'indir" diye ilan etti. Bunun üze­rine İsrailoğulları Cüreyc'i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar. Onu tar­takladılar. Bu duruma şaşıran Cüreyc: 'Size ne oluyor?' deyince İsrailoğulla­rı: 'Şu fahişe ile zina ettin de çocuğun oldu1 dediler. Cüreyc: 'Peki çocuk nerede?' diye sordu. Ona çocuğu gösterdiler. Cüreyc: 'Durun! Namaz kıla­yım" dedi. Namazım kıldıktan sonra çocuğun yanına vardı. Çocuğun ken­dinden olduğunu reddederek: 'Ey çocuk! Baban kimdir?' diye sordu. Çocuk: 'Filanca çobandır' karşılığını verince, İsrailoğulları Cüreyc'ten özür dileye­rek: 'Manastırını altından yapalım' teklifinde bulundular. Cüreyc: 'Hayır es­kisi gibi çamurdan yapın' dedi. Onlar da manastırı çamurdan yaptılar."[171]

2. Beşikte konuşan emzikli çocuk: Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre şöyle demiştir: "... Emzikli bir çocuk annesinden emerken yanından yakışıklı ve haşmetli bir süvari geçer. Çocuğun annesi: "Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da böyle heybetli kıl" deyince, çocuk, memeyi bırakır, süvariye döner ve: 'Allah'ım! beni bunun gibi kılma' der ve yeniden emmeye başlar. (Ravi Ebu Hureyre diyor ki: "Rasulullah bize bunu anlatırken parmağını ağ­zına koyup çocuğun emdiğini temsil etmişti. Hâlâ Rasulullah'ın parmağını emdiğini görür gibiyim.)

Kadın çocuğunu emzirirken, yanlarından dayak yiyen bir cariye geçer. Cariyeye "fahişe, hırsız" derler. Cariye: "Allah bana yeter, o ne güzel vekil­dir" der. Bunu gören emzikli anne: "Ey Allah'ım! Çocuğumu bu cariye gibi yapma" deyince çocuk u^^sinin memesini bırakıp cariyeye dönerek, "Ey Allah'ım! Beni bunun gibi. ili1 der.

Ravi, yeniden hadise dönüyor. Emzikli kadın: "Vay başıma!" demiştir. Güzel görünüşlü bir adam yanımızdan geçince: '"Ey Allah'ım, çocuğumu da böyle güzel kıl" dedim. Çocuk ise: "Ey Allah'ım beni bunun gibi kılma dedi. Fahişe, hırsız diyerek dövdükleri cariye geçince Ey Allah'ım! çocuğumu böyle kılma dedim. Çocuk ise: "Ey Allah'ım beni bunun gibi kıl" dedi. Bunun üzerine çocuk şöyle dedi: Güzel görünüşlü bu adam zorbanın biriydi. Bu nedenle "Ey Allah'ım beni böyle yapma dedim. Fahişe, hırsız dedikleri cariye ne fahişe ne de hırsızdı. Bu nedenle "Ey Allah'ım! Beni de böyle kıl dedim."[172]

 

Kadının Kocası Tarafından Övülmesi

 

Hatice bint Huveylid:Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Cebrail, Peygamberimize gelir ve: "Ey Allah'ın Rasulü! İşte Hatice... sana gelince ona Rabbından ve benden selam ilet" der.[173]

Aişe bint Ebu Bekir: Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasulullah şöyle demiştir: "Ey Aişe! İşte Cebrail. Sana selam veriyor."[174]

 

Babanın Kızını Övmesi

 

Rasulullah'ın, kızı Fatıma hakkında Hz. Aişe'den gelen bir hadiste şöy­le rivayet ediliyor: Rasulullah, Fatıma'ya "Cennet ehli kadınların efendisi" ya da "mümin kadınların efendisi olmayı istemez misin?" [175]buyurdu. [176]

 

Rasulullah'ın Kadını Övmesi

 

Rasulullah'ın annesi: Ebu Hureyre anlatıyor: "Rasulullah, annesinin kabrini ziyaret etti. Kendi ağladığı gibi etrafında olanları da ağlattı ve: "Rab-bimden anneme istiğfar etmeyi istedim, fakat buna müsade edilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim. O konuda bana izin verildi. Kabirleri ziyaret edin, kabir ziyareti ölümü hatırlatır."[177]

Rasulullah'ın hanımı: Hz. Aişe diyor ki: "Rasulullah'ın hanımlarından Hz. Hatice'yi kıskandığım gibi kimseyi kıskanmadım. Rasulullah onu çok a-nardı. Öyle ki koyun kestiğinde, parçalara ayırır; ondan Hz. Hatice'nin dost­larına gönderirdi. Rasulullah'a kaç defa: 'Yeryüzünde Hatice'den başka ka­dın yok mu?' diye serzenişte bulundum. Bana: 'O bir başkadır. Ondan çocuğum oldu' derdi."[178]

Rasulullah'ın kızı: Misver b. Mahreme'nin dediğine göre Rasulullah: "Fatıma, benden bir parçadır. Onu öfkelendiren beni öfkelendirmiştir" buyurmuştur.[179]

Hz. Aişe anlatıyor: "...Fatıma geldi onu gören Rasulullah, 'hoş geldin kızım' dedi. Sonra onu sağına veya soluna oturttu."[180]

Rasulullah'ın kız torunu: Ensardan Ebu Katade'nin bildirdiğine göre Rasulullah namaz kılarken, kızı Zeyneb ile Ebu'l-As b. Rebia b. Abdişşems'den olma torunu Ümame'yi omuzuna alır, secdeye giderken yere kor, ayağa kalkınca yeniden omuzuna alırdı.[181]

Allame Fekhani'nin şu yorumu ne güzel: Sanki Rasulullah, namazda torunu Ümame'yi omuzuna almakla kız çocuklarını yadırgamaya alışmış Arap geleneğini yıkmak istemekte, onlara karşı gelmektedir. Namazda, torununu omuzuna alması davranış olarak sözden daha etkilidir.[182]

Rasulullah'ın Dadısı .Enis'in bildirdiğine göre insanlar Rasulullah (s.a.v.)'a Kurayza ve Nadir'in (topraklan) fethedilinceye kadar hurma ağaç­lan verirlerdi. Kurayza ve Nadir alınınca muhacirin ihtiyacı kalmaması nedeniyle kavmim Rasulullah'a verdikleri şeyin tamamım veya bir kısmını geri almak için beni ona gönderdi. Rasulullah bu şeyleri daha önce Ümmü Eymen'e vermişti. Bunu duyan Ümmü Eymen, omuzuna örtüsünü alarak

gelir ve: "Hayır, o tek olan Allah'a yemin olsun ki, o bana vermiş olduğu şeyleri size geri veremez." dedi. Rasulullah Ümmü Eymen'e: "Onlarınkini ver, sana şu kadar vereyim" diye va'detti. Ümmü Eymen "vallahi olmaz" dedi. Sonunda Rasulullah Ümmü Eymen'e vereceği şeyin -zannediyorum-on katını verdi.[183]

Rasulullah'ın Ümmü Eymen'e yaptığı iyilik, bize Sa'd kabilesinden süt annesi Halime'yi hatırlatıyor. Ebu Davud, bu hadisi Ebu Tufeyl kanalıyla naklediyor. O şöyle anlatıyor: "Rasulullah'ı, Cirane bölgesinde et dağıtırken gördüm... Bir kadın geldi ve Rasulullah'a iyice yaklaştı. Rasulullah ridasıru yere serdi, kadın da onun üzerine oturdu. Ben: "Bu kim?' diye sordum. 'Bu Rasulullah'ın süt annesidir' diye karşılık verdiler.[184]

Diğer kadınlar: Enes anlatıyor: "Rasulullah, düğüne gelen kadınları ve çocuklan görünce ayağa kalktı ve üç defa 'en sevdiğim insanlar sizlersiniz" dedi."[185]

Yine Enes anlatıyor: Ensardan bir kadın çocuğuyla birlikte Rasulul­lah'ın yanına geldi. Rasulullah onunla konuştu ve iki defa: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun en çok sevdiğim insanlar sizlersiniz" dedi.[186]

Ebu Hureyre şöyle anlatıyor. Zenci biri mescidi süpürüyordu. (Buhari'nin rivayetinde kadın olduğunu zannediyorum)[187] O kişi ölünce Rasulullah sordu. "Öldü" dediler. Rasulullah "Bana haber vermeliydiniz. Bana, o siyahi kişinin kabrini gösterin" dedi. [188]Kabrine vardı ve ona dua etti. [189]

 

İslam, Kadına Güzel Şekilde Muamele Etmeyi Emreder

 

Anneye saygı: Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Rasulullah'ın huzuruna geldi ve: "Ey Allah'ın Rasulü! Öncelikle iyilik yapmama daha çok kim layıktır?" diye sordu. Rasulullah: "Annendir" dedi. (Adam) "Sonra kim?" diye sordu. Rasulullah: "Annendir" dedi. Adam "Sonra kim?" diye sordu. Rasulullah: "Annendir" dedi. Adam: "Sonra kim?" dedi. Rasulullah: "Sonra babandır" buyurdu.[190]

Kız kardeşi gözetmek: Hz. Aişe'den gelen bir hadiste Rasulullah şöyle buyuruyor: "Ümmetimden kim üç kız çocuğa veya üç kız kardeşe bakıp yetiştirir ve onlara güzel muamelede bulunursa onlar ateşle kendisi arasında bir perde olurlar. "[191]

Hanımın haklarını gözetmek: Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: "Rasulullah: 'Kadınlara iyi muamele etmenizi vasiyet ediyorum' buyurdu."[192]

Rasulullah'ın şu sözü de bunu pekiştirir: "Sizin en hayırlınız, ailesine güzel davranandır. İçinizde ailesine en güzel davranan benim."[193]

Kız çocuklarını gözetmek:Urve b. Zübeyr anlatıyor: "Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe Urve ile konuşup ona şöyle diyor: 'Bana, iki kızıyla beraber bir kadın geldi ve benden yiyecek birşey istedi. Yanımda tek bir hurmadan başka birşey bulamadım. Onu da hemen kadına verdim. Kadın, hurmayı iki çocuğuna paylaştırdı, sonra da kalkıp dışarı çık­tı. Daha sonra Rasulullah içeri girdi ve ben olayı hemen ona anlattım.' Bunun üzerine Rasulullah: 'Bu kızlara kim yardımda bulunur, onlara samimi bir şekilde davranırsa, onlar kendisiyle cehennem arasında bir perde olur bu."[194]

Enes b. Malik (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: 'Kim iki sahipsiz kız çocuğunu bulûğ çağına ulaşıncaya kadar yedirip giydirirse, o kişi kıyamet günü benimle şu iki parmak gibi yanyana olur."[195]

Cariyenin haklarını gözetmek: Ebu Bürde babasından naklederek anlatıyor. "Rasulullah: 'Kimin yanında köle bir kız bulunur da onun en güzel bir şekilde eğitim ve öğrenimini sağlar, terbiye eder daha sonra da onunla evlenirse, o kişi için iki mükafaat vardır' buyurdu."[196]

Müslüman kadının şahsiyetiyle ilgili ilkelerin bazılarını açıklayan sün­netteki nasslan sunduktan sonra, yeni, ya da daha önce bilinmeyen, yeni or­taya çıkan şeyi de ilave etmemiz gerekir. O da sünette, kadının ismi, özellikleri ve hakkındaki haberlerin zikredildiği bazı nassların sunulması-dır. Okuyucu: "Bunun kadının şahsiyetiyle ilgili ilkelerle ne ilişkisi var?"

diye sorabilir; buna hakkı da var. Bu soruya biz de şöyle cevap veririz: Bu nassları zikretmekteki maksadımız, bazı müslümanlar arasında asırlar boyu, kadınların isimleri, özellikleri ve onlara dair haberlerin zikredilmesi konusunda yapılan yanlışlığı reddetmektir. Onlar buna dayanarak, İslâmî edeptendir zannıyla kadınların bu özelliklerini hep gizlemek istemişlerdir.

Kadının isminin anılması: "Ensar'dan iki kişi geÜp Rasulullah'a selam verdiler. Rasulullah da onlara: 'Yavaş olun, Safıyye bint Huyey buradadır1 dedi."[197]

Haticenin kız kardeşi Hale bint Huveylid, Rasulullah'ın yanına girmek için izin istedi de Hatice'nin izin istemesini hatırladı. Bundan memnuniyet duyarak: "Allah'ım! Huveylid'in kızı Hale" dedi.[198]

Enes b. Malik'ten gelen bir hadiste şöyle rivayet edilir: "Enes'in ninesi Melike, yaptığı yemeği yemesi için Rasulullah'ı davet etti..."[199]

Rasulullah, Aişe'ye geldi ve: "Yanında biri var mı?" diye sordu. Hz. Aişe de: "Hayır, sadece Nesibe var. Kendisine gönderdiğin koyundan bir parça da bize getirmiş dedi."[200]

(Bunun üzerine Hz. Bilal: "... Ensardan bir kadın ve Zeyneb1 dedi. Rasulullah da: 'Hangi Zeyneb?1 diye sordu. Bilal: 'Abdullah b. Mes'ud'un hanımı'dedi).[201]

... Hz. Ömer, Hafsa'nın yanına geldi; Esma da oradaydı: "Bu kim?" diye sordu. Hafsa: "Umeys'in kızı Esma" dedi.[202]

Rasulullah'ın hanımı Ümmü Seleme anlatıyor: Eşlem kabilesinden Se-bia denilen bir kadın kocasının nikahı altındaydı. Kocası öldüğünde hami­leydi.

(Enes b. Nadr) şehid olunca vücudunda seksen küsur tane ok, mızrak ve darbe izi vardı. Enes'in kız kardeşi halam Rebi bint Nadr: "Onu ancak parmaklarından tanıyabildim" demiştir.[203]

Hz. Ebu Bekir, Zeyneb bint Muhacir isminde bir kadının yanına vard!.[204]

Erba' bint Üveys, Said b. Zeyd'e toprağını aldığı gerekçesiyle dava aç­tı.[205]

Kişinin babası olduğu halde zaman zaman annesine nisbet edilmesi kadın isminin zikredilmesi konusunda açık bir delildir. Gerek Rasulullah, gerekse ashab-ı kiram böyle kullanmışlardır.

Rasulullah, Süheyl b. Beyda'mn namazını ancak mescidde kılmıştır.[206]

Abdurrahman b. Avf anlatıyor: "Bedir günü ordu safları arasında idim. Bir ara baktım ki sağımda ve solumda yaşları küçük iki genç duruyordu. Onları telaşlı gördüm. Onlardan biri arkadaşı yokken: 'Amca, Ebu Cehli gösterir misin?' diye sordu. 'Ey kardeşimin oğlu Ebu Cehl'i ne yapacaksın?1 dedim. Genç: 'Allah'a söz verdim, eğer onu bulursam ya ben onu ya da o beni öldürecek1 dedi. Aynı şeyleri diğer genç de arkadaşı yokken bana sordu.' Abdurrahman b. Avf diyor ki: O iki gencin arasında olmak beni ne kadar mutlu etti ki derhal onlara Ebu Cehil'i gösterdim. İkisi birden şahin gibi üzerine atıldılar. Ebu Cehl'i yere serdiler. Bu iki genç Afra'mn çocuklarıy­dı."[207]

İbn Mes'ud der ki: "... İbn Ümmü Abd ailesinin ondan habersiz olduğu­nu mu sandınız?"[208]

Rasulullah şöyle buyurdu: "... Ümmü Mektum'un oğluna beni götürün.[209]

"... Abdullah b. Malik b. Buheyne'nin bildirdiğine göre Rasulullah namaz kılarken iki elinin arasını açardı[210]

Abdullah b. Malik b. Buheyne: Buheyne annesidir. Babası Malik b. el-Kaşb'dır. O annesine nisbet edilen kişilerden biridir. Muhabber adıyla tanı­nan ve arap kabilelerinin dilini inceleyen eserin sahibi Muhammed b. Habib'tir. Habib babasının adı değil annesinin adıdır. İlginç bir başka kişi de edip ve şair olan Keyrevan'lı Muhammed b. Şereftir. Şeref, annesinin ismi dir. Kitapları karıştınrsan annesinin ismiyle tanınan birçok adam bulur-sun.'[211]

İmam Nevevi, Müslim şerhinde der ki: "Bize İsmail, yani İbn Aliyye rivayet etti. Aliyye İsmail'in annesidir. Babası, İbrahim b. Senim el-Esedi'dir. Şu'be der ki "İsmail b. Aliyye fukahanın göz bebeği, hadisçilerin de efendisidir." [212]

Meşru sınırlar çerçevesinde kadının isminin, niteliklerinin ve vasıflarının anlatılması

Rasulullah anlatıyor: "Hz. İbrahim, hanımı Sare ile yola çıkar. Kralı veya zorba bir yöneticisi bulunan bir köye uğrarlar. Onlar hakkında İbrahim, kadınların en güzeli bir kadınla köyümüze geldi denir."[213]

Ebu Kilabe'nin Enes'ten rivayet ettiğine göre, Rasulullah bir yolculuğa çıkmıştı. Ümmü Süleym ve hanımlarından birinin devesini Ensece isminde bir köle götürüyordu. Rasulullah ona: 'Yavaş ol Ensece! Şişe taşıyorsun."[214] Ebu Kilabe diyor ki: "Rasululah'ın söylediği bu sözü bir başkası söylese onu ayıplardı.[215]

Şeyh İbn Badis der ki: "Burada Ebu Kilabe, ısrarla bu hadisi okuyanla­rın, kadınların kimi özelliklerini ifade eden bu kelimeleri kullanmadıklarını fakat Rasulullah'ın bu kelimeleri kullandığını; tabii bunu bir başkası kulla­nırsa, başkalarınca ayıplanacağını; ama, çirkin manası olmayan, kötü amaç­la kullanılmayan bu tür sözleri ağza almakta herhangi bir aybın olmadığını belirtmiş olmaktadır.[216]

Hz. Ömer Hafsa'ya :"Komşu kadının senden daha güzel olması seni aldatmasın...'[217]Müslim'in rivayetinde ise: "Ey kızcağızım! Güzelliği be­ğenilen şu kadına aldanma" demiştir.[218]

Rasulullah'ın hanımı Şevde bint Zem'a, bir gece yatsı namazına gitti. O, bir rivayete gören[219] uzun boylu bir rivayete göre deıı[220] cüsseli diğer bir rivayete göre ise kadınların en şişmanıydı.[221]

Ebu Süfyan Rasulullah'a şu teklifi yapmıştır: "Arap kadınlarının en güzeli, kızım Ümmü Habibe'dir. İstersen onu sana vereyim."[222]

... sonra Rasulullah kadınların yanına vardı, onlara öğüt verdi... alyanaklı iyi bir kadın ayağa kalktı."[223]

"Siyahî bir kadın, mescidi süpürdü. (Kadının vefatından sonra) Rasulullah kabrine vardı ve ona dua etti."[224]

"Uhud günü Hz. Aişe ve Ümmü Süleym'i ayaklarında halhal olduğu halde telaşla yürüdüklerini gördüm."[225]

"Uhud günü karşılaştığımız müşrikler kaçıştılar. Bu sırada kadınların ayaklarmdaki halhalları gözükecek derecede bacakları açılmış olarak hızla dağa tırmandıklarını gördüm."[226]

"Allah, Hayberlileri mahvetsin... Dihye'nin payına güzel cariye düş­müştü."[227]

"Fezare savaşına katıldık... Oklarımızı görünce durdular. Komutanlarının yanına vardım. Aralarında Fezare oğullarından üzerinde esmer kürk bulunan bir kadın, kadının yanında da Arapların en güzellerin­den bir kız vardı."[228]

"Rasulullah, Süheyl b. Beyda'nın namazını mescidin ortasında kılmış­tır." (Beyda, Süheyl'in bir sıfatıdır. İsmi Daa'd bint Cahdem'dir.'[229]

İbn Abbas bana dedi ki: "Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? 'Evet' dedim.' O halde şu siyah kadına bak1 dedi."[230]

Bu kadın Ümmü Zübeyr'dir. Rivayete göre Rasulullah, ona hacc-ı temettü yapabilme izni vermiştir. Bunun üzerine ashaba konuyu sormak için ona varın dendi. Ümmü Zübeyr'in yanına vardık. Baktık ki o kör ve iri yapılıydı.[231]

 (Ümmü Zer'in rivayet ettiği hadis) "Onbirinci kadın dedi: Kocam Ebu Zer'dir. O, ahlâklı, ne iyi insandır. Bakın o, iki kulağımı mücevherlerle hare­ket ettirir. Pazularım tombullaştı.. Ebu Zer'in kızı oldukça terbiyelidir. Babasına da anasına da itaat eder. O dilber kızın vücudu elbisesini doldurur. ... Bir gün Ebu Zer evden çıktı. Her tarafta süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakta idi. Yolda bir kadına rastgeldi. Kadının yanında panter gibi çevik iki çocuğu vardı. Koltuğunun altından kadının memesiyle oynuyorlar di."[232]

Hafız b. Hacer, Ümmü Zer hadisini açıklarken şöyle söylemektedir. "Kadınların güzelliklerini, özelliklerini erkeğe anlatmada bir sakınca yok­tur. Fakat erkeğin tanımadığı biri olmalı. Anlatılması sakıncalı olan ise bilinen bir kadının özelliklerinin erkeğin yanında anlatılması ya da kasten bakmadan bilmeyecek Özelliklerini erkeğe anlatmaktır."[233]

Kadınla ilgili haberler

Cabir b. Abdullah anlatıyor: "Hz. Ebubekir, Rasulullah'ın huzuruna girmek istedi. Baktı ki insanlar kapının önünde oturmuşlar, kimse içeri giremiyor. Ebu Bekir'in içeri girmesine izin verildi. Hz. Ebubekir içeri girdi. Daha sonra Hz. Ömer izin istedi. Ona da izin verildi. O da içeri girdi. İçerde Rasulullah ve etrafında hanımları suskun bir vaziyette oturuyorlardı. Hz. Ebubekir, Rasulullah'ı güldürecek birşeyler söylemeyi düşündü. 'Ey Al­lah'ın Rasulü! Eğer Harice'nin kızı benden nafaka istemiş olsaydı derhal kalkar boynunu kırardım' dedi. Bunu duyan Rasulullah güldü ve: 'Baksana bunlar da benden nafaka istiyor' dedi. Bunun üzerine: 'Demek siz Rasulul-lah'ta olmayan şeyi istiyorsunuz' diyerek kızı Aişe'nin boynunu tuttu. Hz. Ömer de Hafsa'nın boynunu tutunca onlar: "Vallahi, artık Rasulullah'tan elinde olmayan şeyi istemeyeceğiz1 diye yemin ettiler."[234]

Sa'd b. Ebi Vakkas anlatıyor: "Hz. Ömer Rasulullah'm huzuruna gir­mek için izin istedi. Baktı ki Kureyş kadınları yüksek sesle Rasulullah'tan daha fazla nafaka istiyorlardı. Hz. Ömer içeri girince perdenin arkasına geç­tiler. Rasulullah gülmeye başladı. Rasulullah'ın güldüğünü gören Hz. Ömer: 'Ey Allah'ın Rasulü seni güldüren nedir?1 diye sordu. Rasulullah: 'Biraz önce yanımda duran şu kadınların, senin sesini duyunca perde arkasına kaçmaları hoşuma gitti.' O zaman Hz. Ömer: Ey Allah'ın Rasulü, sen heybetli olmaya daha layıksın1 diyerek peşinden de 'Ey kendilerine düşman olanlar! Demek benden çekiniyorsunuz da Allah Rasulü'nden çekinmiyorsunuz?1 dedi. Buna kadınlar: 'Doğrusun, Rasulullah'a nazaran sen daha katı, daha sertsin1 dediler. Bunun üzerine Allah Rasulü: "Allah'a yemin olsun ki, şeytan kesin­likle senin gittiğin yoldan gelemez. Seni görünce yolunu değiştirir' buyurdular."[235]

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasulullah sefere çıkacağı zaman hanım­ları arasında kur'a çekerdi. Bu defasında kur'a Hz. Aişe ile Hz. Hafsa'ya çıkmıştı. Karanlık basınca Rasulullah, Hz. Aişe ile konuşarak gidiyorlardı. Bunu gören Hz. Hafsa, Hz. Aişe'ye: Gece sen benim deveme, ben de senin devene binsem de, sen bana ben de sana baksam olmaz mı?' dedi. Hz. Aişe "tamam" karşılığını verdi. Develere bindiler. Rasulullah, Hz. Aişe'nin bindi­ği deveye vardı; üzerinde Hz. Hafsa bulunuyordu. Ona selam verdi. Bir süre daha gittikten sonra mola verdiler. Mola yerinde Hz. Aişe, Rasulullah'ı göremeyince ayaklarını kuru otlara soktu ve: 'Ey Rabbim! Beni zehirleye­cek bir akrep ya da bir yılan peydah et de Rasulullah'a onu gücendirecek birşey yapmayayım' dedi.[236]

Hz. Enes anlatıyor: "Hanımlarından biri Rasulullah'm yanındaydı. Rasulullah'a, Ümmü'l-mümininden biri bir kap yemek gönderdi. Rasulullah'la beraber olan hanımı kızarak yemek getiren hizmetçinin eline vurdu. Yemek döküldü dağıldı. Rasulullah, önce kap kırıklarını topladı, sonra ayrı bir kaba yemeği topladı ve 'anneniz beni aldattı' buyurdu. Evinde bulunduğu hanımı yeni bir kap getirinceye kadar hizmetçiyi yanında tuttu. Sağlam kabı, kabı kırılan hanımına gönderdi. Kırık kap orada kaldı."[237]

Hz. Enes der ki: "Rasulullah'm dokuz hanımı vardı. Bir şey vereceği zaman hepsine verirdi. Hanımları her gece, Rasulullah ile bir odada toplanır­lardı. Sıra Hz. Aişe'nin evine gelmişti. Zeyneb içeri girdi. Rasulullah, elini ona uzattı. Hz. Aişe 'O Zeyneb'dir' deyince Rasulullah derhal elini çekti. Bunun üzerine tartışma başladı. Söz uzadı gitti. Bu esnada namaz yaklaşmış­tı. Hz. Ebubekir Rasulullah'a uğradı. Evdekilerin konuşmalarını duyunca: 'Ey Allah'ın Rasulü! Onların ağzına toprak at da namaza gel!' diye seslendi. Rasulullah namaza gitti. Hz. Aişe: 'Şimdi Rasulullah namazını bitirir. Ebubekir gelir bana yapacağını yapar' dedi. Rasulullah namazı bitirince E-

bubekir geldi, Hz. Aişe'ye çok ağır laflar ederek, 'Bir daha böyle yapar mısın?1 diye hiddetlendi."[238]

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'ın hanımları iki gruba ayrılmışlardı. Aişe, Hafsa, Safiyye ve Sevde'nin bulunduğu grup, diğeri ise Ümmü Sele­me ve diğer hanımlarının bulunduğu grup. Müslümanlar Rasulullah'ın Hz.Aişe'yi sevdiğini bilirler. Rasulullah'a hediye vermek isteyen müslü-manlar Rasulullah'a vermesi için önce Hz. Aişe'ye verirlerdi. Hediye gönde­rildiğinde eğer Rasulullah, Hz. Aişe'nin evinde ise doğrudan oraya gönderir­lerdi. Ümmü Seleme onların dediklerini Rasulullah'a söyledi. Rasulullah ona hiçbir şey demedi. Diğer hanımları Ümmü Seleme'ye sordular. O "bana birşey demedi" dedi. Ümmü Seleme'ye onunla konuş, dediler. Ümmü Seleme kendisine sıra gelince yine Rasulullah'la konuştu. Rasulullah yine birşey demedi. Diğer hanımları Ümmü Seleme'ye durumu sordular. Ümmü Seleme bana birşey demedi, dedi. Ona Rasulullah seninle konuşuncaya dek onunla konuş, dediler. Sıra Ümmü Seleme'ye yeniden gelince Rasulullah ona Aişe konusunda beni sıkıştırmayın. Çünkü vahiy bana sadece Aişe'nin örtüsünde iken geldi, dedi. Ümmü Seleme der ki: "Allah'ın Rasulüne eziyet etmekten Allah'a tevbe ederim. Sonra bu gurup Rasulullah'ın kızı Fatıma'yı çağırdılar. Onu Rasulullah'a gönderdiler. Rasulullah'a "Hanımların Ebu Bekir'in kızı konusunda senden adalet istiyorlar demesini söylediler. Rasulullah Fatıma'ya: 'Ey kızım! Benim sevdiğimi sen de sevmez misin?' diye sordu. Fatıma 'Evet severim' karşılığını verdi. Bundan sonra Fatıma, kadınların yanına döndü ve onlara anlattı. Rasulullah'a tekrar gitmesini söyledüerse de o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Zeyneb bint Cahş'ı gönderdiler. Rasulullah'ın yanına vardı, kaba davranarak 'Ebu Kuhafe'nin oğlunun kızı hakkında hanımların senden adalet istiyor' diye bağırdı. Oturmakta olan Aişe'nin yanına vardı ona söyledi. Bu esnada Rasulullah, karşılık verir mi diye Aişe'ye bakıyordu. Ravi diyor ki Aişe, Zeyneb'e karşılık verince Zeyneb sustu. Zeyneb diyor ki: 'Rasulullah Aişe'ye baktı da: "O, Ebu Bekir'in kızıdır" dedi.[239]

Hz. Aişe anlatıyor: "Onbir kadın oturmuş, kocalarının hal ve şanından birşey saklamadan birbirlerine bildireceklerine söz vermişler.

Birinci kadın demiştir ki: Benim kocam, taşlık bir dağ başındaki arık bir devenin etidir. Kolay değil ki çıkıla, semiz değil ki insanlar tarafından nakledile.

İkinci kadın der ki: Kocamın halini ifade edemem. Onun kötülüklerini sayacak olursam, gizli aşikar her halini ortaya dökmek zorunda kalacağım. Bu ise imkânsızdır.

Üçüncü kadın da der ki: Benim kocam upuzun bir sefihtir. Ayıplarını söylesem beni boşar. Susarsam beni salıverir.

Dördüncü kadın der ki: Kocanı Necid sahrasının gece hayatı gibidir. Ne sıcaktır ne soğuk. Evmizde ne korku ne de kırgınlık vardır.

Beşinci kadın da der ki: Kocam evine geldiğinde sanki avdan gelen bir parstır. Evden çıkınca arslan olur. Evdeki masrafımı hiç sormaz.

Altıncı kadın da der ki: Kocam oburdur. Yemek yerken siler süpürür. İçerken de su kabını kurutur. Yatarken de yorganına bürünür tek başına u-yur. Kederimi anlamak için elini elbiseme sokmaz.

Yedinci kadın dedi ki: Kocam, erkeklik vazifesini yapamayan aciz ve işini bilmez ahmak bir kişidir. Her dert onun derdidir. Bağımı yarar, vücudumu yaralar. Her şey onun vurmak, yarmak aletidir.

Sekizinci kadın dedi ki: Onun vücuduna dokunmak tavşana dokunmak kadar yumuşaktır. O güzel kokulu bir nebat gibi güzel kokar.

Dokuzuncu kadın da dedi ki: Kocam şerefli bir insandır. Boyu uzundur. Ocağı sürekli tüter. Kapısı daima açıktır. Sık sık misafiri gelir.

Onuncu kadın da dedi ki: Kocam, Malik'tir. Malik ne demek? Aklınızdan geçen her hayra malik ve sahiptir. Bir sürü develeri vardır. Fakat yaydım yerleri azdır. Develer ud sesi duyunca boğazlanacaklarını anlarlar. (Evine gelen misafirlere ud çalar peşinden de deve keserdi)

Onbirinci kadın da dedi ki: Kocam Ebu Zerr[240]dir. Ne ahlaklı biridir. O, iki kulağımı mücevherlerle donattı. Pazularım tombullaştı. Beni sevinçli kıldı, yüceltti. O beni Şık denilen bir dağ kenarında küçük koyun sürüsü olan bir kabile içinde buldu. Sonra beni, atları kişner, develeri böğürür, ekinleri sürülüp deneleri ayrılır, müreffeh bir topluma getirdi. Ona ne söylesem reddedilmem. Sabaha kadar uyurum. Bol süt içerim, artık içecek halim kalmaz.

Ebu Zerr'in anası var. Bu kadın ne mübarek bir kadındır. Zahire anbar-lan, eşyasını koyduğu hararları çok büyüktür. Evi de geniştir.

Ebu Zerr'in oğlu, bilseniz, ne zerafetli gençtir. Yattığı yer kılıcı çekil­miş kın gibidir. Düzgün ve boylu poslu olup karnı çıkık değildir.

Ebu Zerr'in kızı, o terbiyeli kızdır. Babasına itaatlidir. Anasına da itaatlidir. O dilber kızın vücudu elbisesini doldurur. Güzelliği ile edep ve iffet sahiplerinin hayretlerini üzerine çeker.

Ebu Zerr'in cariyesi, o ne sadakatli cariyedir. Ailevi sırlarımızı kimseye söylemez. Azığımızı israf etmez. Evimizde çörçöp bırakmaz, temiz tutar. Namusludur, evimize kir getirmez."

Ümmü Zerr' devam ediyor: "Bir gün Ebu Zerr1 evden çıktı. Her tarafta süt tulumları, yağ çıkarılmak için çalkalanmaktaydı. Yolda bir kadına rast-geldi. Kadmın yanında pars gibi çevik iki çocuk vardı. Annelerinin göğsün­de oynuyorlardı. Kocam bu kadını sevmiş olmalı ki beni boşadı, onunla ev­lendi. Ondan sonra ben şeref sahibi bir adamla evlendim. O fütursuz yürür. En güzel ata binerdi ve Hat (Bahreyn'in sahil kısımları) mamulü olan mızra­ğını ahr, akşam üzeri deve ve sığır cinsinden birçok hayvanı önüne katıp bana gelirdi. Getirdiği her hayvana karşılık hayvanlardan, kölelerden, cariyelerden birer çift verirdi. Bu kocam da bana: 'Ey Ümmü Zerr! İstediğin gibi ye iç. Akrabalarına dağıt.' Ümmü Zerr diyor ki: 'Böyle olmasına rağmen ikinci kocamın bana verdiği şeyleri bir araya getirsem Ebu Zerr'in en küçük kabını doldurmaz. [241]'Ravi Aişe diyor ki: 'Rasululah, 'Ey Aişe! Ümmü Zerr'e göre Ebu Zerr neyse, sana göre de ben oyum, buyurdu." [242]

 

KADINLIĞIN SEÇKİN KONUMU

 

Bu bölümde, İslam dininin kadına verdiği önemi ve değeri arzedeceğiz. Kendini Allah yoluna adaması

SÜHEYB'DEN GELEN bir rivayette Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir kral vardı, yanında sihirbazı bulunurdu. Sihirbaz ihtiyarlayınca krala 'artık ben yaşlandım, bir köle ver de ona sihir öğreteyim' dedi. Kral ona sihir öğretmesi için bir köle gönderdi.

Sihirbaza sihir öğrenmeye gidip gelirken bir rahibe rastladı. Yanma vardı, konuşmalarını dinledi ve beğendi. Sihirbazın yanına vardığında sihirbaz onu dövdü. Köle, bu durumu rahibe bildirdi. Rahip ona dedi ki; 'sihirbaz seni sıkıştırınca 'ailem beni hapsetti', ailen sıkıştırınca 'sihirbaz beni hapsetti' dersin. Olay böyle sürerken insanların hapsettiği büyük bir hayvana denk geldi. Ve bu gün sihirbaz mı, rahip mi daha güçlü bunu öğreneceğim diye söylendi. Eline bir taş alarak:"Ey Allah'ım! Rahibin durumu sihirbazın durumundan sana daha hoş geliyorsa bü hayvanı öldür de insanlar dağılsınlar" diyerek o taşı hayvana fırlattı. Hayvan öldü. Hayvan ölünce insanlar da hemen dağıldı. Oradan rahibin yanına vardı. Sihirbazla arasında geçen meseleyi ona anlatınca rahip: 'Oğlum, gördüğüm kadarıyla bugün sen beni geçtin. Sende daha önce görmediğim şeyleri görüyorum. İmtihana tâbi tutulacaksın. İmtihanda başarırsan asla benim peşimden gelme!' dedi. Bu köle, anadan doğma körleri, göz hastalarını ve insanların diğer hastalıklarını tedavi ederdi.

Kölenin bu meziyetlerini duyan kralın kör olmuş bir arkadaşı birçok hediyelerle köleye gelerek, eğer bana şifa verirsen (gözümü açarsan) bak şu hediyeler senin, dedi. Bunu duyan köle: 'Ben kimseye şifa veremem, şifa yalnız Allah'tandır. Allah'a iman eder, O'na dua edersen sana şifa verir.' karşılığını verdi. Kralın dostu hemen iman etti, Allah da ona şifa verdi. Gözü açılan bu kişi her zamanki gibi kralın yanına gitti. Kral ona; 'Körlüğünü kim giderdi?' diye sordu. Adam 'Rabbim' karşılığını verdi. Buna kızan kral, arkadaşına işkence yapmaya başladı. Nihayet, arkadaşının gözünü bir kölenin açtığını öğrenince onu yanına getirtti ve: 'Oğlum, duyduğuma göre sen, körleri, göz hastalarını ve şunları şunları tedavi edecek kadar büyük bir sihirbazmışsın' dedi. Köle: 'Hayır, ben kimseye şifa veremem, şifayı veren yalnız Allah'tır' karşılığını verince kral ona da işkence etmeye başladı. Köleyi yetiştirenin rahip olduğunu anlayan kral, rahibi getirerek 'dininden vazgeç1 dediyse de rahip bunu kabul etmedi. Rahibin tavrına hiddetlenen kral eline bir testere alıp rahibin kafasını ikiye ayırdı. Arkasından kralın dostu getirildi. Ona da 'dininden dön1 dendi, fakat o da kabul etmedi. Eline testereyi alan kral onun da kafasını ikiye ayırdı.

Üçüncü olarak köle getirildi. Köleye 'dininden dön' dendi. Fakat o bunu kabul etmedi. Köleyi askerlerine vererek: 'bunu şu dağa çıkartın, dağın tepesinde eğer dininden vazgeçerse ne ala, yoksa onu dağdan aşağı yuvarlayın' dedi. Kralın planına uygun olarak köleyi dağa çıkardılar. Köle: 'Ey Allah'ım! Dilersen, onların işini bitirirsin1 diye dua etti. Peşinden dağ, şiddetle sallanınca bütün askerler aşağıya yuvarlandı. Bundan sonra köle yüreyerek kralın yanına geldi.

Kral ona: 'Arkadaşlarım sana ne yaptı?' diye sordu. Köle 'Allah onların işini bitirdi' dedi. Bunun üzerine kral onu bir grup askerine teslim etti ve 'bunu götürün bir gemiye bindirin, denize açılın, eğer orada dininden dönerse ne ala, yok eğer vazgeçmezse denize atın.' talimatını verdi. Kralın adamları talimatı aynen uyguladılar. Denizin ortasına getirilen köle: 'Ey Allah'ım! Bunların da cezasını ver' diye dua edince gemi alabora oldu ve adamların tamamı boğuldu. Bu belayı da atlatan köle, yine kralın yanına vardı.

Kral ona: 'Arkadaşların sana ne yaptı?' diye sordu. Köle: 'Allah, beni onlardan kurtardı' diye karşılık verdi. Köle, şu dediklerimi yapmadıkça beni asla Öldüremezsin" dedi. Kral: 'O da nedir?' dedi. Köle "İnsanları bir yere topla, beni bir kütüğe as, kuburumdan bir ok al, sonra oku yaya ger ve 'kölenin Rabbi Allah'ın ismiyle' diyerek oku bana at. Eğer böyle yaparsan beni öldürmüş olursun.' Kölenin isteği üzere kral, insanları topladı, onu bir kütüğe astı. Kuburundan bir ok alarak onu yaya gerdi ve kölenin rabbı Allah'ın ismiyle diyerek oku köleye attı. Ok, kölenin gözü ile kaşı arasına isabet etti. Köle elini oka değdirince öldü. Bunu gören halk üç defa 'kölenin rabbına iman ettik' dedi. Krala denildi ki: 'Görüyorsun, insanların iman etmesi suretiyle Allah korktuğunu başına getirdi.' Buna kızan kral, büyük bir çukur kazılmasını ve içerisinde ateş yakılmasını emrederek kim dininden dönmezse onu o ateşe atın dedi. Askerler kralın dediğini yaptılar. Bu esnada yanında çocuk bulunan bir kadın geldi. Ateşe girmek istemeyen kadın biraz ayaklanınca yanındaki çocuk "Ey anne, sabret, çünkü sen hak üzeresin" dedi.[243]

İşte bu kadın, Rasulullah'ın bi'setinden önce kendini Allah'a vermiş, her halükârda Allah'ın hak dinini tercih etmiş ve hayatını Allah yolunda kolayca harcamıştır.

Olgunluğa yönelişi

Ata b. Rebah diyor ki: İbn Abbas bana şöyle dedi: 'Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?' 'Evet' dedim. 'İşte o şu siyahî kadındır, Rasullah'a geldi ve ben sar'a hastasıyım sar'a nöbetim geldiğinde avret mahallimin açılmasından korkuyorum. Allah'a dua et de bana şifa versin' dedi. Rasulullah da ona: 'Dilersen sabredersin cenneti alırsın, dilersen şifa için Allah'a dua ederim' teklifinde bulununca kadın 'sabretmeyi tercih ederim' dedi. Çok sonraları kadın yine gelerek 'haberim olmadan avret mahallim açılıyor, dua et de bu hastalıktan kurtulayım" dedi. Rasulullah şifa bulması için dua etti[244]

İbadete meyil

Enes b. Malik diyor ki: "Rasulullah mescide girdiğinde iki sütun arasına gerilmiş bir ip gördü. 'Bu ip nedir?' diye sordu. Ashab-ı Kiram 'Bu Zeyneb'in ipidir. Namaz kılmaktan takati kesilince bu ipe tutunarak ayakta namaz kılar1 dediler. Rasulullah: 'Hayır derhal onu çözün. Sizden biri namazı dinç olduğunda ayakta kılsın1 buyurdu."[245]

Hz. Aişe şöyle demektedir: "Rasulullah Hz. Aişe'nin yanma geldi. Hz. Aişe'nin yanında bir kadın vardı. Rasulullah 'Bu kadın kimdir?' diye sordu. Hz. Aişe: 'Filanca kadındır, kıldığı namazları anlatıyor1 karşılığını verdi. (Müslim'in rivayetinde o kadının gece boyunca uyumadığını tahmin ediyor)

Rasulullah: 'Böyle yapmaktan sakın. Takatiniz ölçüsünde ibadet edin. Vallahi, siz usanmadıkça Allah hiç usanmaz1 diye yemin etti."[246]

İbn Abbas'ın bildirdiğine göre: "Bir adam, Rasulullah'ın huzuruna girer ve: 'Kız kardeşim, hac yapmayı adadı ama şimdi Öldü (ne yapmalıyım) diye sordu. Rasulullah ona: 'Kız kardeşinin birine borcu olsaydı onu sen öder miydin?1 dedi. Adam 'evet' deyince Rasulullah: 'Allah'ın hakkını ver. Onun hakkı verilmeye daha layıktır'[247] dedi."

Ukbe b. Amir anlatıyor: "Kız kardeşim, Beytullah'a kadar yürümeye nezretti. Bu konuyu Rasulullah'tan sormamı istedi. Rasulullah bana 'ister yürüsün, ister binsin, (farketmez)1 buyurdu.[248]

Söz konusu hadisler, kadınların ibadete yönelme arzularına işaret etmektedir. Fakat Rasulullah -insanların en güzel muallimi- bu konuda taşkınlığı reddetmiştir. Nitekim ibadette aşırı giden Abdullah b. Amr b. As ve Ebu'd-Derda gibi erkekleri de uyarmıştır. Umarım kadınlar söz konusu uyarıya kulak verirler, geçmişten günümüze kadar kadın erkek bütün Müslümanların yaptığı gibi onlar da ibadette aşırılığa kaçmazlar.

Sadaka ve infak

Ebu Said el-Hudri'nin bildirdiğine göre Rasulullah, Kurban ve Ramazan bayramlarında musallaya gider, namaza kalkar, namazı kılıp selam verince musallada oturan halka döner, diyeceği birşey varsa onu halka bildirir, daha başka meseleler varsa yapılmasını halka emrederek "sadaka verin! sadaka verin! sadaka verin!" derdi. En çok sadakayı kadınlar verirdi.[249]

İbn Abbas diyor ki: "Rasulullah'Ia birlikte bayram namazına gittik. Yanında Bilal-i Habeşi olduğu halde, safları yararak kadınların yanlarına vardı ve 'sadaka verin1 buyurdu. Hz. Bilal elbisesini açtı daha sonra Rasulullah'a 'bu tarafa gel, babam, anam sana feda olsun' dedi. Kadınlar Bilal'in elbisesine kaşlı ve kaşsız birçok yüzük attılar."[250]

Hafız b. Hacer diyor ki: "Bu sıkıntılı dönemde, kadınların zinet eşyalarını derhal vermesi dindeki yerlerinin yüksekliğini, Rasulullah'ın emrine imtisal etme hırslarını gösterir. Allah onlardan razı olsun."[251]

Ana babaya iyilik

Abdullah b. Büreyde babasından şunu nakleder: Rasulullah'ın yanında otururken bir kadın geldi ve: "Anneme bir cariye vermiştim, şimdi ise annem öldü1 dedi. Rasulullah: 'Sen mükâfatını aldın. O sana miras da düşer.1 dedi. Kadın "Ey Allah'ın Rasulü! Annemin üzerinde bir aylık oruç borcu var; onun yerine tutabilir miyim?' diye sordu. Rasulullah: 'Onun yerine tut' buyurdu. "Annem hacca da gitmedi, yerine hacca gidebilir miyim?" diye sordu. Rasulullah 'Onun yerine hacca da git' buyurdu."[252]

İbn Abbas anlatıyor: "Bir kadın Rasulullah'a geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasulü! Annem öldü, üzerinde tutması gereken nezir orucu vardı. Onun yerine ben tutabilir miyim?' diye sordu. Rasulullah: 'Ne diyorsun? Annenin birine borcu olsa sen de onu ödeşen annenin borcu bitmiş olur mu?' dedi. Kadın 'evet' deyince: 'O halde annenin yerine oruç tut' buyurdu."[253]

İbn Abbas'ın bildirdiğine göre 'Rasulullah'a Cuheyne'den bir kadın gelir ve: "Annem hac yapmayı nezretti, fakat hac yapamadan öldü. Onun yerine ben haccedebilir miyim?" diye sordu. Rasulullah: "Evet, onun yerine haccet. Annenin borcu olsa sen de onu ödeşen annenin borcu bitmez mi? Allah'ın hakkını verin. Şüphesiz Allah'ın hakkı ödenmeye en layık olandır."[254]

Allah'a en iyi şekilde tevekkül

Cabir anlatıyor: "Hendek günü hendek kazıyorduk. O sırada sert bir kaya çıktı. Rasulullah'a gittiler ve O'na: 'Hendekte sert bir kaya çıktı1 dediler. Rasulullah 'ben geliyorum' dedi. Sonra karnında taş bağlı olduğu halde kalktı; üç gündür hiçbir şey yememiştik. Rasulullah, kazmayla kayaya vurdu; kaya olduğu gibi aşağı düştü.,. 'Ey Allah'ın Rasulü, izin ver de eve gideyim' dedim. Sonra, hanımıma dedim ki: 'Rasulullah'ta sabredilmesi zor bir durum gördüm, yanında yiyecek ne var?' dedim. 'Arpa ve dişi keçi var' dedi. Ben de keçiyi kestim, arpayı da öğüttüm. Eti bir tencereye koydum, sonra Rasulullah'a gittim. Bu arada hamur kabarmıştı. Taş ocağın üzerinde bulunan tenceredeki yemek pişmeye başlamıştı. Ben dedim ki: 'Ya Rasulullah, bir veya iki adamla yemeğe buyurun1. Rasulullah ne kadar dedi ben de şu kadar, dedim. Rasulullah: 'Çok güzel, hanımına söyle ben gelene kadar tencere ve ekmeği ateşten indirmesin' dedi. Rasulullah ashabına 'haydin yemeğe' dedi. Muhacir ve ensann tamam kalktı. Adam hanımına: 'Ne olacak şimdi? Rasulullah muhacir, ensar ve yanında olanları buraya getiriyor' dedi. O zaman kadın: 'Rasulullah sana yemeği sordu mu?' dedi. Ben de 'evet' dedim. Rasulullah, ashabına: 'İçeri girin, sıkışmayın' buyurdu."[255]

İbn Hacer diyor ki: "Kadının 'Rasulullah sana yemeği sordu mu?' diye sorması, erkeğin de 'evet' dedikten sonra Rasulullah'm 'içeri girin' buyurmasında gizli bir mana yatmaktadır. Bu mana, Yunus'un rivayetinde açıklanmıştır. Bu rivayete göre, adam bu kadar çok kişinin yemeğe geldiğini görünce: 'Ne kadar çok utandığımı Allah'tan başka kimse bilmez' demiştir. O der ki: Pişirilen hepsi hepsi bir sa' arpa ve bir keçi. Bu kadar adamın geldiğini görünce hanımımın yanına vardım. Rezil rüsvay oldum, Rasulullah, Hendek'te bulunanların hepsini getirdi, dedim. Bunun üzerine kadın: 'Rasulullah senden, ne kadar yemek olduğunu sordu mu?' dedi. Ben de 'evet' deyince 'Allah ve Rasulü daha iyi bilir. Biz yapabildiğimiz kadarını O'na bildirdik1 dedi. "Hanımımın bu sözlerinden sonra, büyük kaygıdan kurtuldum' demiştir. İbn Hacer diyor ki: 'Bu olay, kadının pratik zekasını ve üstün kemâlini gösterir."[256]

Musibete karşı sabır

Hz. Enes anlatıyor: "Bedir günü çocuk yaşta olan Harise, yara alarak şehid oldu. Annesi, Rasullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü! Harise'nin benim için ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Eğer o şimdi cennette ise buna sabreder, mükâfatım Allah'tan isterim. Yok eğer başka yerde ise ne yapacağımı göreceksin?1 dedi. (Diğer bir rivayette 'Eğer cennette değilse onun için ağlarım' şeklindedir.)[257] Rasulullah 'Yazık sana, aklını mı kaybettin' yoksa sende bir cinnet mi var? O bir çok cenneti gezmektedir. Şu anda o Firdevs cennetindedir' buyurdu."[258]

İffeti koruma

İbn Ömer, Rasulullah'tan şöyle nakleder: "Üç adam, yaya olarak yola çıkarlar, yağmura tutulurlar ve dağda bir mağaraya girerler. Mağaranın kapısı büyük bir kayayla kapanır. Onlardan biri 'yaptığınız en güzel amelle Allah'a dua edin1 der. Biri şu duayı yapar: 'Ey Allah'ım! Benim, yaşlı bir anam ve babam vardı. Ben, hay vanlan güder, karınlarım doyurduktan sonra gelir, sütlerini sağar ve onu önce ana babama, çocuklara, aileme ve hanımıma içirirdim. Bir gece eve geç geldim. Annem ve babam uyuyorlardı. Onları uyandırmak istemedim. Çocuklar bağrışarak ayaklarıma sarıldılar. Bu durum sabaha kadar devam etti. Ey Allah'ım! Biliyorsun ki ben bunu yalnız senin rızan için yaptım. Kayayı kaldır da gökyüzünü görelim."

Ravi diyor ki: Kaya bir miktar açılır.

İkincisi şu niyazda bulunur: 'Ey Allah'ım! Biliyorsun ki, bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de amcamın kızını o ölçüde severdim. Müslim'in rivayetinde; ondan benim olmasını istedim. Fakat seneler sonra[259] 'bana iki yüz dinar vermedikçe o istediğim elde edemezsin' dedi. Çalıştım, çabaladım o ikiyüz dinarı biriktirdim, yanına vardım. Bana 'Allah'tan kork, haksız yere bekaret yüzüğümü kırma' deyince, kalkıp yanından ayrıldım. Bunu sırf senin rızan için yaptığımı biliyorsun. Bu kayadan bizi kurtar."

Ravi diyor ki: Mağara kapısının üçte ikisi açıldı.

Üçünsü de şöyle dua eder: "Ey Allah'ım! Biliyorsun ki ben bir ferak (onaltı rıtıl ağırlığında bir ölçek) karşılığında bir adam tuttum. Ücretini verdiysem de kabul etmedi. Bu ücretle toprağı ektim. Aldığım ürünlerle bir inek satın aldım. Bir de onu gütmesi için çoban tuttum. Bir müddet sonra adam geldi ve: 'Ey Allah'ın kulu! Hakkımı ver.' dedi. 'İşte şu inek ve onun çobanı senindir, git de al1 dedim. Bunun üzerine adam 'benimle alay mı ediyorsun?' dedi. Ben de: 'Hayır, seninle alay etmiyorum. Onlar senindir' dedim. Ey Allah'ım! Biliyorsun ki bunu sırf senin rızan için yaptım. Bizi buradan kurtar' dedi. Mağaranın kapısı tamamen açıldı."[260]

Hatayı derhal kabullenmek

Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid el-Cüheni şöyle demişlerdir: "Bir adam Rasulullah'a gelerek: 'Allah'ın hakkı için senden, aramızda Allah'ın kitabı ile hükmetmeni istiyorum. Diğer davalı ayağa kalkarak -o diğerinden daha bilgili idi- 'evet doğru söyledi. Aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet ve bana konuşmam için izin ver' dedi. Rasulullah 'Haydi anlat bakalım' deyince, adam anlatmaya başladı. 'Oğlum, filanca evde ücretli olarak çalışıyordu. O evde bulunan kadınla zina etmiş. Zinasına karşılık ben, yüz koyun ve bir hizmetçiyi fidye olarak verdim. İlim ehlinden bir çoklarına bu meseleyi sordum. Onlar oğluma yüz değnek ve memleketten bir sene uzaklaştırma cezasıyla cezalandırılmasını, kadının da recm edilmesinin gerektiğini söylediler. Rasulullah şöyle buyurdu: 'Yemin olsun ki, aranızda Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim, yüz koyun ve hizmetçi sana iade edilecek; oğlunun cezası ise yüz değnek ve bir sene sürgündür. Ey Enis, git kadına zina edip etmediğini sor. Eğer itiraf ederse onu recmet, buyurdu. Kadın suçunu itiraf edince Rasulullah onu recmetti.[261]

İtan Ebi Müleyke'den: "iki kadın deri dikerlerdi. Yan tarafta ise gençler şamata yapıyorlardı. Bunlardan biri dikiş yapılan alet ile eli yaralanmış olarak dışarı çıktı. Yaralı kadın, diğeri aleyhine dava açtı. İbn Abbas'a geldi. İbn Abbas dedi ki: 'Rasulullah şöyle buyurmuştur: 'Eğer insanlar mücerret davasıyla hak kazanacak olurlarsa kavmin mallan, canları zayi olur. Davalıdan yemin etmesini isteyin ve ona: 'Allah'ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir paraya değişenler...' âyetini okuyun.' Davalı kadına bu âyet hatırlatılınca, suçunu itiraf etti.[262]

Recmle temizlenme arzusu

Bureyde'nin babasından bildirdiğine göre: "Maiz b. Malik el-Eslemi Rasulullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben kendime haksızlık ederek zina ettim. Şimdi temizlenmek istiyorum' dedi. Rasulullah, onu geri çevirdi. İkinci gün yine geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben zina ettim' dedi. Rasullah onu ikinci defa geri çevirdi. Kavmine bir elçi göndererek kabilesine: 'Bildiğiniz kadarıyla bunun akli bir sorunu var mı?' diye sordurdu. Onlar da: 'Hayır, bildiğimiz kadarıyla o, iyilerimizin arasında en akıllı kişidir' dediler. Üçüncü defa Rasulullah'a geldi. Rasulullah onu, yine geri çevirdi. Kavminden onun hakkında bilgi istedi. Onlar ise: 'Onun aklında ve kişiliğin­de herhangi bir bozukluk yoktur' dediler. Maiz dördüncü defa gelip suçunu itiraf edince, Rasulullah bir çukur kazdırdı; kadın orada recmedildi."

Ravi anlatıyor: "Gamid'Ii bir kadın Rasulullah'a gelerek 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben zina ettim, beni temizle' dedi. Rasulullah onu geri çevirdi, ikinci gün kadın yine geldi: 'Ey Allah'ın Rasulü! Beni niçin geri çeviriyor­sun? Belki ben de Maiz gibi geri çevrilenlerdenim. Allah'a yemin olsun ki şimdi hamileyim' dedi. Rasulullah: 'Hayır, olmaz. Şimdi git çocuğunu doğu­runca gel' buyurdu. Kadın doğumdan sonra çocuğu bir bez parçası içerisinde Rasulullah'a getirdi ve: 'işte doğurduğum çocuk' dedi. Rasulullah, "Şimdi git, onu emzir, sütten kesilince gel" dedi. Bir müddet sonra kadın çocuğun elinde bir parça ekmek olduğu halde gelerek: "İşte Ey Allah'ın Rasulü! Onu sütten kestim. Şimdi ekmek yiyor' dedi. Rasulullah, çocuğu aldı, oradakilerden birine verdi. Çukur kazılmasını emretti. Kadın göğsüne kadar gömüldü. Halka emretti, onlar da kadını taşladılar. Bu esnada Halid b. Velid eline bir taş aldı, kadının kafasına attı. Halid b. Velid'in üzerine bir miktar kan fışkınnca, Halid kadına sövdü. Bunu duyan Rasulullah: 'Ne yapıyorsun Halid? Bu kadının yaptığı tevbeyi, halktan zorla vergi alan kişi yapsaydı o bile affolunurdu' diyerek Halid'i ikaz etti. Sonra Rasulullah, kadının cenaze namazını kıldırdıktan sonra defnedildi."[263]

İmran b. Husayn'ın anlattığına göre: "Cüheyne kabilesinden zinadan hamile kalmış bir kadın Rasulullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü, had cezasını hak ettim. Bana had uygula' der. Rasulullah kadının velisini çağırır ona: 'Kadına iyi bak. Çocuğunu doğurunca bana getir' der. Adam söylenen­leri yapar. Rasulullah, kadının üzerinden elbiselerinin düşmemesi için bağlanmasını emreder. Sonra kadın recmedilir. Rasulullah, kadının cenaze namazını kılar. Bu duruma hayret eden Hz. Ömer: 'Ey Allah'ın Rasulü! Zina eden bir kadının cenaze namazını mı kılıyorsun?' diye sorar. Rasulullah: "Şüphesiz o, tam bir tevbe etmiştir. Eğer onun yaptığı tevbe, Medine'den yetmiş kişiye dağıtılsaydı onların hepsine yeterdi. Allah'a nefsini satandan daha efdal bir yol biliyor musun?' buyurur."[264]

 

Müslüman Kadının Güçlü Kişiliğinden Örnekler Ve Kadınların Haklarını Ve Görevlerini Tam Olarak Anlayabilmeleri

 

Ümmü Seleme saçını taratırken Rasulullah minbere çıkar: "Ey insanlar!" diye hitap eder. Rasullah'ı duyan Ümmü Seleme tarakçısı kadına: "Önümden çekil" der. Tarakçı cariye ise: "Rasulullah sadece erkeklere hitabedi-yor, kadınlara hitab etmiyor" deyince Ümmü Seleme: "Ben de insanlardanım" karşılığını verir.[265]

Kadınlar, Rasulullah'tan, daha fazla ilim öğrenme imkânı istiyorlar

E BU SAİD anlatıyor: "Bir kadın Rasulullah'a geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasulü! Erkekler senin sohbetine katılıyorlar. (Başka bir rivayette ise 'erkekler seninle daha fazla görüşüyor').[266] Bir gününü bize ayır da oraya gelelim, Allah'tan aldığın şeyleri bize öğret' dedi. Peygamberimiz: 'Şu günde, şu yerlerde toplanın" buyurdu. Tayin edilen yede toplandılar. Peygamberimiz; onlara Allah'tan aldığı vahyi bildirdikten sonra: 'Sizden bir kadın, üç kız çocuğunu güzelce yetiştirirse onun bu çalışması kendisiyle cehennem arasında bir perde olur' diye buyurdu. Rasulullah'ın bu müjdesini duyan hanımlardan biri: 'Ya iki tane olursa?1 Ravi, kadının bu sözünü iki defa tekrarladığını naklediyor. Bu suale karşı Peygamberimiz: 'İki de olsa, iki de olsa, iki de olsa aynıdır" buyurur'[267]

İbn Hacer diyor ki: "... Bu hadiste, sahabe kadınlarının din işlerini Öğrenmede çok istekli oldukları belirtilmektedir.[268]

Doğrusu kadınlardaki bu büyük hırs, mescidde erkeklerle beraber Rasulullah'm sohbetlerine katılmayı yeterli bulmuyor, kendileri için özel bir sohbetin olmasını istiyorlardı. RasuluIIah onların bu arzularını olumlu bir şekilde karşılamıştır.

Esma bint Şekel, dini bilgileri öğrenmek için haya duygusunu asmıştır

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Esma bint Şekel, RasuluIIah'tan hayızlı kadının gusul abdestini sorar. Peygamberimiz ona: "Hayızlı olan kadın suyu ve lifi alır güzelce temizlenir sonra suyu başına döker, suyun deriye temas etmesi için başını iyice ovalar. Sonra yeniden su döker ve eline güzel kokan bir bez alarak başını iyice temizler" demiştir. Bunu anlamayan Esma: "Hayızdan böyle nasıl temizlenir?" diye sorunca Peygamberimiz: "Sübhanallah! işte böylece temizlenirsiniz" buyurdu. Hz. Aişe diyor ki: "Sanki kadın kanın hala geldiğini ima etmeye çalışmaktadır." Rasulullah'a cenabetten temizlenmenin nasıl olacağını sordum. RasuluIIah: "Suyu alır güzelce temizlenir yahut temizleninceye kadar suyu döker, sonra suyu başı­na döker, su derisine değinceye kadar başını ovalar. Sonra yeniden suyla başını yıkar" buyurdu. Hz. Aişe diyor ki: "Ensar kadınları ne güzel kadınlar­dır. Utanma duygusu onları dinlerini öğrenmekten alıkoymamıştır."[269]

Sübey'a bint Haris, kesin bilgiye ulaşma yolları aramaktadır

Sübey'a bint Haris el-Eslemiyye, Beni Amir b. Lüey kabilesinden Sa'd b. Havle'nin hanımıdır. Sa'd. Bedir harbine iştirak etmiştir. Sübey'a hamiley­ken Veda Haccı sırasında ölmüştür. Sübey'a kocasının vefatından hemen sonra çocuğunu doğurmuştur. Nifastan kesilince yeniden evlenmek için süs­lenmiştir. Sübey'a'nm bu halini gören Abduddar oğullarından Ebu Senabil b. Ba'kek: 'Gördüğüm kadarıyla süsleniyorsun, yoksa evlenmek mi istiyor­sun? Vallahi sen üzerinden dört ay on gün geçmedikçe evlenemezsin' dedi. Sübey'a diyor ki: 'Ebu Senabil'in bu sözünden sonra üzerimi giyindim, akşam üzeri Rasulullah'a vardım, bu konuyu ona sordum. RasuluIIah bana çocuğumu doğurduktan sonra evlenmemin helal olduğunu ve imkanlarım ölçüsünde evlenmemi emretti."[270]

İbn Hacer diyor ki: "Sübey'a'nın zekası ve keskin görüşü, verilen fetva­dan tereddüt duyduğunda onu sarinin izahına sunmasını gerekli kılmıştır. Demek ki ictihadla ilgili konularda müftünin, hakimin fetvasından şüphe eden kişinin meseleyi şer'i kaynaklarda araştırması gerekmektedir. Ayrıca di­ğer bir faydası da, kadının kendisini ilgilendiren hükmü kadınların sormak­tan utandıkları bir konu da olsa direkt olarak sorabilmesidir.[271]

Has'am kabilesinden genç bir cariye, babasının yerine haccetmek istiyor.

Abdullah b.Abbas anlatıyor:[272]"Rasulullah kurban bayramı günü Fadl b. Abbas'ı bineğinin terkisine aldı. Has'am kabilesinden güzel bir kadın Rasulullah'a geldi ve fetva sordu. Dedi ki: 'Ey Allah'ın Rasulü! Yüce Allah, haccı kullarına farz kılmıştır. Babam yaşlı döneminde hac yapacak zenginliğe ulaştı. Şimdi ise devenin üzerinde duramayacak haldedir. Onun yerine hac yapabilir miyim?' diye sordu. RasuluIIah da 'Evet' dedi.[273]

 

Kadının Kocasını Seçme Hakkı

 

Hansa bint Huddam, evlendirilme şeklinden şikayet ediyor:

Kasım anlatıyor: "Ca'ferin çocuklarından bir kadın, velisinin kendisini zorla evlendirmesinden korktu. Binaenaleyh Ensarın yaşlılarından Abdurrahman ve Mecma ibn Cariye'nin yanına birini gönderdi. Onlar dediler ki: 'Söyle ona korkmasın. Hansa bint Huddam'ı babası zorla birine verdi de RasuluIIah bunu engelledi.[274]

Berire, RasuluIIah aracı olmasına rağmen kendi hakkından

vazgeçiyor

Rasulullah'm hanımı Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Berire hakkında üç hadis varid olmuştur. Bunlardan biri hürriyetine kavuşan Berire'nin kocasını seçme muhayyerliğidir.[275]

İbn Abbas diyor ki: "Berire'nin kocası Muğis isminde bir köleydi. Berire'nin peşinde tavaf ediyor, ağlıyor, gözyaşları sakalına akıyordu. Sanki onu şimdi görüyor gibiyim. RasuluIIah, İbn Abbas'a dedi ki: "Ey Abbas, Muğis Berire'yi bu kadar severken, Berire'nin Muğis'e öfkelenmesine şaşmıyor musun?". RasuluIIah devamla 'Keşke yeniden ona dönsen' dedi. Kadın, Peygamberimize: 'Ey Allah'ın Rasulü onunla evlenmemi mi emrediyorsun?' diye sordu. Peygamberimiz 'Yalnızca aranızı bulmak istiyorum' deyince 'buna ihtiyacım yok1 dedi.[276]

İbn Hacer diyor ki: "Berire'nin: 'Onunla evlenmemi mi emrediyorsun?1 sözü, onun Rasulullah'ın emrine uymanın vacip olduğunu bildiğini gösterir. Kendisine teklif yapılınca, bu teklife, emir mahiyetinde uymanın gerektiği, eğer danışma ise bu konuda muhayyer kalacağını anlamak için bu ayrıntıyı öğrenmek istemiştir. İbn Hacer, devamla: 'Bu hadiste... Vacibin dışındaki konularda kişinin kendine yapılan teklifleri reddedebileceği, Hakimin davalılar arasında zarar vermeme ve bir tarafı tutmama kaydıyla aracılık yapmasının güzel olduğu, ancak, aracılık yapan kimse ne kadar önemli kimse olursa olsun yapılan teklifi kabul etmeyenin kınanmayacağı ifade edilmektedir. Ayrıca burada Berire örnek bir edep göstermiştir. Çünkü o Rasulullah'm aracılığını açıkça reddettiğini ifade etmemiş, sadece 'bu konuda ihtiyacım yok1 demiştir, der."[277]

Kadın erkeklerin iyilerini seçebilir, onlara kendini teklif edebilir

Sehl b. Sa'd anlatıyor; "Rasulullah'a bir kadın geldi ve: 'Ey Allah'ın rasulü! Helalin olmak için geldim..." dedi. Rasulullah'ın bu konuda birşey söylemediğini görünce oturdu..."[278]

Sabit b. el-Banani şöyle anlatıyor: "Ben Enes'in yanındaydım, kızı da oradaydı. Enes: 'Bir kadın, Rasulullah'a gelip kendisini ona: 'Ey Allah'ın Rasulü! Bana ihtiyacın var mı?' dedi. Enes'in kızı: "Ne kadar hayasız! Çok ayıp," dedi. Enes dedi ki: "O senden daha hayırlıdır, Rasulullah'ı arzuladı ve kendisini ona sundu."[279]

Bu hadis, Buhari'de "kadının kendisini salih bir erkeğe arzetmesi ba­bında" zikredilir. Fethu'l-Bari'de şöyle geçer: 'İbnü'l-Münir haşiyesinde di­yor ki: 'Vahibe kıssasındaki özellikleri bilen Buhari hadisten yeni bir özellik çıkarmıştır. O da, kadının erkeğin iyiliği için kendisini salih bir erkeğe teklif etmesinin caiz olduğudur [280]İbn Hacer diyor ki: 'Kendisini Rasulullah'a tek­lif eden kadınla ilgili hadisten kadının kendisinden daha iyi biriyle evlenme­yi istemesi, kesinlikle ayıp değildir sonucu çıkar. Özellikle de kadının amacı doğru ise. Yani bu isteği evleneceği erkeğin dini üstünlüğünden veya teklif edilmemesi halinde erkeğin kötü yola düşmesi korkusundan olabilir."[281]

İbn Dakik el-İd diyor ki: "Hadisi şerifte kadının kendisini faziletli olduğunu umduğu erkeğe teklif etmesinin caiz olduğu belirtilmektedir."[282]

Kadın, kocasından ayrılma hakkını kullanıyor

Kadının aile içerisindeki durumunu açıklayan yukanda geçen hadisi birçoklarının şiddetle reddettiği kadın hakkını yani kadının kocasını seçme hakkını pekiştirmek için burada yeniden zikredeceğiz. Diğer hakları ise inşaallah aile konusunu işlerken ele alacağız.

Sabit b. Kays'ın hanımı kocasını sevmeyince ondan ayrılma hakkını kullanıyor:

İbn Abbas der ki: "Sabit b. Kays'ın hanımı Rasulullah'a geldi ve 'Ey Allah'ın Rasulü! Sabit'in din ve ahlak güzelliğine diyeceğim yok. Fakat ben ona nankörlük yapmaktan korkuyorum' deyince, Rasulullah: 'Ondan aldığın bahçeyi ona geri verir misin?' diye sordu. Kadın 'evet' deyince, bahçe Sabit'e verildi. Rasulullah'ın emriyle ayrıldılar."[283]

Hz. Ömer'in hanımı Akika bint Zeyd, cemaatle namaz kılma hakkını arıyor.

îbn Ömer der ki: "Hz. Ömer'in hanımı sabah ve yatsı namazlarını cema­atle mescidi Nebevi'de kılardı. Ona denildi ki: 'Niçin mescide gidiyorsun?" Biliyorsun Ömer mescide gitmeni istememekte, hoş görmemekte' o da: 'Mescide gitmemi yasaklamasına ne engel olabilir?1 dedi. Ravi diyor ki: 'Rasulullah'ın, Allah'ın kullarını Allah'ın mescidlerinden alıkoymayın1 hadisi engeller."[284]

İbn Hacer diyor ki: Abdurrezzak b. Ma'mer'in Zuhri'den naklettiğine göre Abdurrezzak şöyle demiştir: "... Hanımı mescidde iken Hz. Ömer ona çok kızmıştır."[285]

Kadın mal kazanmak ve tasaddukta bulunmak için çeşitli işlerde çalışıyor

İşte bizzat kendisi çalışıp kazancından tasadduk eden Zeyneb binti Cahş...

Hz. Aişe diyor ki: "Aramızda en cömert olan Zeyneb'dir. Çünkü o çalışır, kazancından da tasadduk ederdi."[286]

Cabir'in anlattığına göre: "Rasulullah, hanımı Zeyneb'in yanına vardı. Zeyneb deri tabaklıyordu..." [287]

İbn Hacer'in Feth'ul-Bari'sinde geçen, Hakirn'in Müslim'in şartına uyarak Müstedrek'inde rivayet ettiğine göre: "Zeyneb bint Cahş, el sanatlarında mahir bir kadındı. Deriyi tabaklar, diker, kazancından da Allah yolunda sarfederdi."[288]

İşte bizatihi çalışan, kazancından da kocasına ve hanesindeki yetimlere infakta bulunan Abdullah b. Mes'ud'un hanımı Zeyneb...

Abdullah b. Mes'ud'un hanımı Zeyneb diyor ki: "Mescid-i Nebevidey­dim. Orada Rasulullah'ı gördüm. Bana dedi ki: 'Zinet eşyanızdan da olsa sa­daka verin.1 Zeyneb, kocası Abdullah'a ve hanesinde bulunan yetimlere ihsanda bulunurdu. Zeyneb anlatıyor: 'Rasulullah'ın yanına vardım. Ensarlı bir kadın kapıda bekliyordu. O da benim gibi muhtaçtı. Bu esnada Bilal'i gör­dük. Ona dedik ki: 'Rasulullah'a sor, kocama ve hanemdeki yetimlere ihsan­da bulunmam benim için yeterli mi?1 Bilal, Rasulullah'ın huzuruna girdi, ona sordu. Rasulullah: 'Evet, Zeyneb'e iki ecir vardır. Yakınlıktan dolayı ecir, sadaka verdiğinden dolayı ecir' buyurdu.[289]

Kadınlar mescidde yapılan genel toplantı çağrısına iştirak ediyorlar

Fatıma bint Kays anlatıyor: "... İnsanlara, namazın toplayıcı olduğu çağrısı yapıldı. (Yani müezzin: 'Essalatü camiatün' nidasında bulundu). Bunu duyunca insanlarla beraber ben de mescide gittim. Kadınların en ön şafuldaydım. O ise erkeklerin en son safındaydı."[290]

Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Ümmü Gülsüm, dini sebeplerle ailesinden ayrılarak kaçıp hicret ediyor

Rasulullah'ın ashabından Mervan ve Misver b. Mahreme'nin bildirdi­ğine göre, kadınlar da hicret ederek geldiler. Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Üm­mü Gülsüm de o gün Rasulullah'ın yanına gelenler arasındaydı. Evlilik çağında bir kızdı. Daha sonra ailesi, Rasululah'tan Ümmü Gülsüm'ü istediyse de Rasulullah onu onlara vermedi.[291]

Ümmji Haram, deniz gazalarında §ehid olmak istiyor

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) Küba'ya gidince, Milhan kızı Ümmü Haram'ı ziyaret ederdi. Ümmü Haram, Peygamberimize yemek ikram ederdi. O zamanlar Ubade b. Samit'in hanımıydı. Bir gün Peygamberimiz, Ümmü Haram'ın yanına vardı. Ümmü Haram, Peygamberimize yemek getirince Peygamberimiz uyudu. Bir müddet sonra gülerek uyandı. Ümmü Haram: 'Seni güldüren şey nedir; Ya Rasulallah?' dedim. Rasulullah şöyle dedi: 'Ümmetimden kimi insanlar Allah yolunda savaşmak için gemilere bindiler.' Bunun üzerine Ümmü Haram: 'Bana da dua et de, ben de onlardan olayım' dedi. Rasulullah tekrar uyumaya başladı. Bir müddet sonra gülerek uyanınca: 'Ey Allah'ın Rasulü, seni gülderen şey nedir?'dedim Rasulullah, 'Ümmetimden bazı insanlar Allah yolunda savaşa gidecekler...' (Diğer bir rivayette ise [292]Kayser'in şehrine, ümmetimden cihad için gidecek ilk ordunun günahları affedilmiştir) dedi. O zaman ben: 'Allah'a dua et de ben de onlardan olayım1 dedim. Rasulullah: 'Sen de ilk gidenlerden olacaksın1 buyurdu. Ümmü Haram Muaviye zamanında gemiye bindi. Gemiden inerken hayvanından düşerek şehid oldu."[293]

Ümmü Hani, bir muharibe eman veriyor. Buna karşı çıkan kardeşini şikayet ediyor

Ebu Talib'in kızı Ümmü Hani der ki: "Fetih yılı Rasulullah'ın yanına gittim. Ona selam verdim.. Rasulullah, bana 'hoş geldin Ümmü Hani' dedi.. Rasulullah'a 'Ey Allah'ın Rasulü! Kardeşim Ali b. Ebi Talib himayeye aldığım Hubeyre'nin oğlunun falanın katili olduğunu zannediyor1 dedim. Rasulullah: 'Ey Ümmü Hani, senin eman verdiğin kişiye biz de eman verdik' dedi."[294]

Hind binti Utbe, müslümanlığının etkisiyle Rasulullah'tan utanıyor

Hz. Aişe anlatıyor: "Hind bint Utbe Rasulullah'a geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasulü, yeryüzünde hiçbir ailenin zelil olması bana senin ailenin zelil olmasından daha sevimli gelmezdi. Bugün ise yeryüzünde hiçbir ailenin izzetli olması, bana senin ailenin izzetli olmasından daha sevimli gelmiyor. Rasulullah (s.a.v.): 'Varlığım kudret elinde olana andolsun ki ben de aynı kanaatteyim1 diye buyurdu."[295]

İbn Hacer der ki: "Hadiste Hind'in zeka seviyesinin yüksekliğine ve bunu konuşmada ustaca kullanmasına bir işaret vardır."[296]

Ümmü Eymen, Rasulullah'ın vefatıyla vahyin kesilmesine üzülüyor

Hz. Enes anlatıyor: "Hz. Ebubekir Rasullah'ın vefatından sonra Hz. Ömer'in yanına vararak: 'Haydi Ümmü Eymen'i ziyarete gidelim' dedi. Rasulullah hayatında Ümmü Eymen'i ziyaret ederdi. Hz. Ebubekir ve Ömer, Ümmü Eymen'in yanına varınca ümmü Eymen ağlamaya başladı. Ona dediler ki: 'Niye ağlıyorsun. Allah katında en hayırlı kişi O'nun Rasulüdür. 'Bunun Üzerine Ümmü Eymen: 'Sadece, Allah katında en hayırlı kimsenin Rasulullah olduğundan dolayı ağlamıyorum; semadan vahyin kesilmesine ağlıyorum, deyip onları da ağlattı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer de Ümmü Eymenle beraber ağlamaya başladılar.[297]

Zeyneb bint muhacir, Ebu Bekir es-Sıddik ile karşılıklı konuşuyor

Kays b. Ebi Hazim diyor ki: "Ebu Bekir, Ahmer kabilesinden Zeyneb bint Muhacir adında bir kadının yanına vardı. Baktı ki kadın ağzını açmıyor. Hz. Ebu Bekir: 'Bu kadın niye konuşmuyor?' diye yanındakilere sordu. 'Hiç konuşmadan hac yapmaya nezretti1 dediler. Hz. Ebu Bekir, kadına: 'Konuş, bu yaptığın helal değil, bu cahiliye adetlerindendir' deyince kadın konuşma­ya başladı ve: 'sen kimsin?' diye sordu. Hz. Ebu Bekir: 'Muhacirlerden biri' dedi. Kadın: 'Hangi muhacirlerden?' diye sordu. Hz. Ebu Bekir: 'Kureyşten' karşılığını verdi. Kadın yine: 'Hangi Kureyş'tensin?' diye sorunca, Hz. Ebu Bekir: 'Amma da çok soruyorsun. Ben Ebu Bekir'im' dedi. Kadın: 'Cahiliyeden sonra, Allah'ın gönderdiği bu doğru yolda nasıl kalabiliriz?1 diye sordu. Hz. Ebu Bekir: 'Sizin doğru yolda olmanız imamlarınızın doğru yolda olmasına bağlıdır' dedi. Kadın: 'Hangi imamlar?' deyince Hz. Ebu Bekir: 'Kavminde, insanlara emreden, insanların emirlerine uyduğu yöneti­ciler, eşraf yok mu?1 diye sordu. Kadın: "Evet var' karşılığını verince, Hz. Ebu Bekir: 'İşte onlar imamlardır' dedi. [298]

Hz. Ömer'in kızı Hafsa, Abdullah b. Ömer'in hatasını düzeltiyor

Nafı anlatıyor: "İbn Ömer, Medine yollarından birinde İbn Said'le karşılaşır. İbn Said'i Öfkelendirecek sözler söyler, yol boyunca ona çatar. Nihayet İbn Ömer, Hafsa'nın evine gider, olanları Hafsa'ya anlatınca Hafsa ona şöyle der: 'Allah seni affetsin, İbn Said'den ne istiyorsun? Rasulullah'ın 'öfkeden öfke doğar1 dediğini bilmiyor musun?"[299]

Ümmü Yakub, Abdullah b. Mes'udla karşılıklı konuşuyor

Abdullah b. Mes'ud anlatıyor: "Döğme yapana, döğme yaptırana, yüzlerindeki kılları yolanlara, güzellik için ağzındaki büyük dişleri çektirip küçük dişleri bırakarak Allah'ın yarattığı şekli değiştirenlere Allah lanet etsin." Bu haberi duyan Esed oğullarından Ümmü Yakub isminde bir kadın (çokça Kur'an okurdu)[300] Abdullah b. Mes'ud'a geldi "Duyduğuma göre sen şunlara şunlara lanet okumuşsun" deyince Abdullah b. Mes'ud "Rasulullah'ın lanet ettiği, Allah kitabında lanetlenen kişiye ben niye lanet etmeyeyim ki?" dedi. Ümmü Ya'kub: "Ben Kur'an'ı baştan sona okudum. Senin dediğini orada bulamadım" deyince, İbn Mes'ud "Eğer Kur'an'ı oku-saydın muhakkak bulurdun. Soruyorum sana, "Rasulün size getirdiği şeyleri alın. Sizi nehyettiği şeylerden sakının" âyetini hiç okumadın mı?" diye sordu. Ümmü Yakub: "Tamam bu âyeti okudum" deyince İbn Mes'ud: "İşte bu âyet yasaklamaktadır" dedi. Darda kalan Ümmü Yakub: 'gördüğüm ka­darıyla senin ailen de yapıyor' deyince, İbn Mes'ud: "Git bak" dedi. Ümmü Yakub gitti, baktı. İbn Mes'ud'un ailesinde böyle birşey göremedi. İbn Mes'ud dedi ki: "Eğer ailem bunu yapsaydı, onunla kesinlikle beraber ol­maz, ondan ayrılırdım" dedi.[301]

İbn Hacer diyor ki: ".... Denildi ki Ümmü Yakub İbn Mes'ud'un hanımında hadiste nehyedilen şeyi gerçekten görmüştü. Ne var ki İbn Mes'ud ailesini ikaz ederek onu nehyedilen şeyden u.zaklaştırmıştı. Bu nedenle Ümmü Yakub İbn Mes'ud'un hanımında gördüğü şeyi daha sonra göremedi.[302] îbn Hacer devam ediyor: "Ümmü Yakub'un İbn Mes'ud'a baş vurması onun bilinçli olduğunu gösterir."[303]

Ümmü'd-Derda, Halife Abdülmelik b. Mervan'a karşı çıkıyor

Zeyd b. Eslem'in bildirdiğine göre: "Abdülmelik b. Mervan, Ümmu'd-Derda'ya bir kısım ev eşyaları yollamıştı. Bir gece, Abdülmelik uykudan uyanıp hizmetçisini çağırır. Sanki hizmetçi geç gelmiş gibi ona lanet eder. Sabah olunca Ümmü'd-Derda, Abdülmelik'e: "Bu gece hizmetçini çağırdı­ğında ona lanet ettiğini duydum. Ebu'd-Derda, Rasulullah'ın şöyle dediğini nakleder: 'Lanetlenenlerin kıyamet gününde ne şefaatçılan ne de yardımcı­ları olur1 demiştir."[304]

Müslüman kadının şahsiyetini hak ve görevlerini iyice bildiklerini gösteren diğer örnekler kitabımızın ileriki bölümlerinde gelecektir. Onlardan birkaçı:

- Hudeybiye günü kendisine fikir sorulan Ümmü Seleme'nin Rasulul-lah'a yaptığı teklif.

- Kocası tarafından zıhar yapılan Havle bint Sa'lebe'nin Rasulullah'la tartışması.

- Müslümanların zor günlerinde Habeşistan'a deniz yoluyla gidenler konusunda Esma bint Umeys ile Ömer b. Hattab'ın yüzyüze gelmesi.

- Ümmü Seleme'nin Rasulullah'a fikir beyan etmesini yadırgayan Hz. Ömer'le tartışması.

-  Esma bint Ebu Bekir'in birçok kadınla beraber güneş tutulması namazına katılması, güneş tutulması bitinceye kadar orada beklemesi.

- Ümmü Süleym'in, çocuğunun öldüğünü kocasına bildirmek için ona latifeli ve imalı konuşması.

- Ümmü Süleym'in cihadda tehlikeli görevleri üstlenme isdidadı.

- Hz. Ömer'in kızı Hafsa'nın babasının ölümünden sonra hilafet bağına bağlanması.

- Ebu Bekir'in kızı Esma'nın zalim Haccac'a karşı gelmesi.

- Hz. Aişe'nin sahabenin hatalarını düzeltmesi.

- Fatıma binti Kays'ın üç talakla boşanan kadınların iddet döneminde kocasının evinde kalmasını söyleyenlere karşı çıkması. [305]

 

KADIN ŞAHSİYETLER

 

KUR'AN-I KERİM'DE önceki peygamberler döneminde ortaya çık­mış değerli bir takım kadın şahsiyetlerden bahsedilmektedir. Sünnette de Hz. İbrahim'den günümüze kadar kadınların şahsi yönlerini yansıtan, sahabe hanımlarından söz eden birçok hadisler gelmiştir. Umarım anlataca­ğımız kadın şahsiyetler islamm geliştirdiği müslüman kadının şahsiyetiyle ilgili öğretileri daha iyi açıklayacaktır. Öyle ki, örnek kadın şahsiyetler, sayıca fazla, olgunluk açısından da çok üstündür. [306]

 

Hz. İbrahim'in Hanımı Sâre

 

Seçkin güzelliği:

Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Sâre ile yola giden Hz. İbrahim, meliklerden birinin veya zorbalardan birinin şehrine uğradı. Bunu duyan halk, İbrahim kadınların en güzelini[307] buraya getirdi' dedi. Melik ona bir elçi gönderdi."[308]

Sıkıntı anlarında Sâre'nin sebatı:

Yukardaki hadis devam ediyor: "Melikin gönderdiği elçi İbrahim'e sorar: 'İbrahim yanındaki kim?' Hz. İbrahim: 'Kız kardeşimdir' dedi. Arkasından Sâre'nin yanma vardı ve ona: 'Beni yalancı çıkarma, onlara kız kardeşim olduğunu söyledim. Vallahi seninle benden başka yeryüzünde mü'min yoktur' dedi. Daha sonra Sare'yi, Melik'in sarayına gönderdi."

Sare'nin Allah'a yönelişi:

Hadis devam ediyor: "Sare, Melik'in yanına varınca, Melik, Sare için ayağa kalktı. Sare de abdest aldı, namaz kıldı ve duasında: 'Ey Allahım! Sana va Rasulüne iman ettiğimi, namusumu kocam dışında herkesten koruduğu­mu biliyorsun. Bana kâfiri musallat etme!1 deyince, kâfirin nefesi kesilmeye, horlamaya, hatta ayağı ile yere vurmaya başladı."

Bir işin akıbetini önceden sezmesi:

Hadisin devamında şu bilgileri okuyoruz: "Nefesi kesilerek ayağını yerlere vuran kralın durumunu gören Sâre: 'Ey Allah'ım! Bu ölürse benim öldürdüğümü söylerler. Ona şifa ver' dedi. Melik, ikinci defa Sare'nin yanına gelince Sâre kalktı, abdest aldı, namaz kıldı. Duasında: 'Ey Allah'ım! Sana ve Rasulüne iman ettiğimi ve namusumu kocam hariç herkesten koruduğu­mu biliyorsun. Bana şu kâfiri musallat etme1 deyince kral yine sar'a hastalığı­na tutulmuş gibi inlemeye ve ayağıyla yerlere vurmaya başladı. Bunun üze­rine Sâre: 'Ey Allah'ım adam ölürse benim öldürdüğümü zannederler' dedi. Bunun üzerine Melik, ikinci veya üçüncü kez sar'adan kurtuldu.

Allah'ın Sâre'yi mükâfatlandırması:

Yine hadis devam ediyor: "Bunun üzerine adam sar'a hastalığından i-kinci defa yahut üçüncü defa kurtuldu. Bu durum karşısında kral: 'Vallahi siz bana bir şeytan göndermişsiniz. Bu kadını İbrahim'e geri götürün, Hacer'i de Sare'ye hibe edin' dedi. Daha sonra Sare, İbrahim peygamberin yanına dö­nüp geldi. Olayı anlattıktan sonra: 'Anladın mı, Allah, kâfiri zelil etti ve bir cariyeyi de bana hizmetçi verdi' dedi.[309]

Sare'nin misafirleri karşılaması ve meleklerin müjdesine nail olması: Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Elçilerimiz, İbrahim'e müjde getirdikleri zaman 'selam', dediler. O da 'selam' dedi; çok durmadan hemen (elçilere) kızarmış bir buzağı getirdi. Ellerinin ona uzanmadığını görünce, durumlarını beğenmedi ve (olanlardan dolayı) içine bir korku düştü. "Korkma, biz Lût kavmine gönderildik" dediler. Ayakta durmakta olan karısı güldü. Biz de ona İshak'ı ve İshak'ın ardından Yakub'u müjdeledik. (İbrahim'in karısı) 'Vah, dedi, ben bir koca kan, bu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey." (Elçi melekler) dediler ki: 'Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey ev halkı! O, Öğülmeye layıktır, iyiliği boldur." (Hud, 69-73). [310]

 

Hz. İsmail'in Annesi Hacer

 

Allah'a tevekkül etmesi:

İbn Abbas der ki: "Kuşak kullanan ilk kadın, Hz. İsmail'in annesidir. Sare'ye karşı hamileliğini belli etmemek için bir kuşak edinmişti. Hz. İbrahim karısı ve emzikli bulunan İsmail ile Mescid'in biraz yukansında Zemzem kuyusunun üstünde büyükçe bir ağacın yanına gelmişlerdi. O günlerde Mekke'de kimse yoktu. Mekke'de İsmail için su yoktu. Hanımının yanına içerisinde su ve bir miktar hurma olan bir kap bıraktı. Sonra Hz. İbrahim yola çıktı. Korkuya kapılan Hacers defalarca: "Ey İbrahim, bizi hiç kimsenin olmadığı bir çöle bırakarak nereye gidiyorsun?" dedi. Fakat Hz. İbrahim ona kulak asmadı. Hacer: 'Böyle yapmanı Allah mı emretti?' diye sorunca Hz. İbrahim: 'Evet' dedi. Hacer: 'Öyleyse o bizi zayi etmez' dedi, geri döndü. Diğer bir rivayette[311] 'Ey İbrahim,bizi kime bırakıyorsun?' diye sordu. Hz. İbrahim 'Allah'a' deyince, Hacer 'tamam ben O'na razıyım' dedi."[312] Hacer'in bölgenin zor şartlarına rağmen sebat etmesi: Hadis devam ediyor: Hz. İbrahim ayrıldı. Ailesinin kendisini göreme­yeceği kadar uzaklaşınca yüzünü beyte çevirdi. Elini semaya kaldırdı ve şöyle dua etti: "Ey Rabbımız! ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmele-ri için senin mukaddes evinin yanında çorak bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, insanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için onları meyvalarla rızıklandır."

İsmail'in annesi bir taraftan İsmail'i emziriyor diğer taraftan da İbra­him'in kendilerine bıraktığı sudan içiyordu. Su bitince Hacer ve oğlu susadı-lar. Hacer endişe içerisinde İbrahim'e bakındı. Çocuğun başına birşey gel­mesinden korktuğundan, İbrahim'i aramaya çekinerek gitti. Yakınında bu­lunan Safa tepesine çıktı, etrafta "kimseyi görebilir miyim?" diye çevreye baktı. Bir müddet sonra Safa tepesinden indi. Çöle varınca belindeki kuşağı­nı gevşetti. Güçlü bir erkek gibi koşmaya başladı. Oradan Merve tepesine vardı, kimseyi görebilir miyim diye sağa sola bakındı. Yedi defa Safa ile Merve arasında telaşla koştu. Rasulullah diyor ki: "Bu nedenle insanlar Safa ile Merve arasında sa'y ederler."

Allah'ın Hacer'e ikramı:

Hacer, Merve'ye varınca: "Bir ses duyar ve kendi kendine 'sus' der ve kulak kesilir. Aynı sesi tekrar işitir. Devamla Hacer: 'Sen yardıma ihtiyacın olduğunu işittirdin1 diyen bir ses duydu. Tam bu sırada Meleğin zemzemin bulunduğu yeri ayağıyla veya kanadıyla su çıkıncaya kadar eştiğini gördü. Hemen suyun etrafını çevirdi. Etrafım çevirmesine karşın su yine de üstten taşıyordu. İbn Abbas diyor ki: Rasulullah şöyle buyurmuştur: 'Allah, İsmail'in annesine merhamet etsin. Eğer o, zemzem kuyusunu aynen bırak-saydı veya kaynağın ağzını daraltmasaydı şimdi zemzem bir nehir olurdu. Ravi diyor ki: 'Hacer ve çocuğu suya kanınca melek ona 'kaybolmaktan korkmayın, Allah'ın şu Beytini şu çocuk ve babası yapacaktır. Allah, Beytullah çevresinde kalanları kaybetmez."

Hayata katılması ve güzel tedbiri

Mekke'de yaptıkları ev yerden birazca yüksekte idi. Ev sağdan, soldan gelen rüzgarlardan etkilenirdi. Birgün Curhum kabilesinden bir grup, Mekke'nin yüksek kısımlarından aşağıya doğru iner, havada dönüp dolaşan bir kuş görürler. Bu kuş yakınlarda bulunan bir suya gidiyor, âcrler. Mekke vadisinde nelerin olup bittiğini öğrenmek için bir veya iki kişiyi gönderirler. Mekke'ye gidenler, Mekke'de su olduğunu söyler. Bunun üzerine onlar da Mekke'ye giderler. (Ravi anlatıyor:) "İsmail'in annesi Hacer suyun başında Mekke dışından gelenler Hacere müsaade edersen biz de suya varalım" derler. Hacer: 'Buyurun gelin, ama bu suda, herhangi bir hakkınız yoktur' der. Onlar da "tamam" diyerek suyun başına inerler. İbni Abbas Rasulul-lah'ın şöyle dediğini nakleder: "Böylece İsmail'in annesini buldular. O (Hacer) insanlığı, kardeşliği, seven biriydi. Onlar suyun başına indiler, ardından da ailelerine haber gönderdiler. Sonunda Hacer'le Curhum'lu aile­ler arasında yakın bağlar kuruldu. Hz. İsmail büyüyünce yeni tanıştıkları kişilerden ve ebeveyninden Arapça öğrendi. Gençlik çağma geldiğinde Mekke'ye yeni yerleşen bir ailenin kızıyla evlenmiştir.[313]

 

Rasulullah'in Hanımı Huveylid'in Kızı Hz. Hatice

 

Ali b. Ebi Talib'in bildirdiğine göre Rasulullah: "İsrail oğullarının en hayırlı kadım İmran kızı Meryem, bu ümmetin en hayırlı kadını ise Hz. Hatice'dir, buyurmuştur.[314]

Hz. Hatice'nin Rasulullah'ı çok sevmesi:

Ümmü'1-mü'minin Hz. Aişe diyor ki: "Rasulullah'a gelen ilk vahiy, uykuda gördüğü salih rüyadır. Rüyada gördükleri sabah aydınlığı gibi aynen ortaya çıkardı. Ayrıca ona yalnızlık sevdirildi. Hira mağarasına gider, birçok geceler ailesine dönmeksizin orada ibadet ederdi. Bunun için yanında azık götürürdü. Azığı bitince Hz. Hatice'nin yanına gelir erzak alırdı. Günler böyle akıp giderken Hira mağarasında O'na vahiy geldi."[315]

Hz. Hatice'nin yüksek zekası ve güzel tevekkülü:

Hadis devam ediyor: "Nihayet Rasulullah Hira mağarasındayken ken­disine vahiy geldi. Melek, "Oku!" dedi. Rasulullah (s.a.v.): 'Ben okuma bil­mem' dedi. Rasulullah diyor ki 'Bunun üzerine melek beni tuttu, takatımke-silinceye kadar beni sıktı, sonra bıraktı ve: 'Oku' dedi. Ben de: 'Ben okuma bilmem' deyince, ikinci defa takatim kesilinceye kadar beni sıktı ve yine bı­raktı. Arkasından yine: 'Oku' dedi. "Ben okuma bilmem" deyince üçüncü de­fa beni sıktı ve bıraktı. Daha sonra şu âyetleri getirdi: "Yaratan Rabbının a-dıyla oku! O, insanı alak'tan yarattı. Oku! Senin Rabbın kerem sahibidir." Bu olay üzerine Rasulullah'ın kalbi çarparak Hz. Hatice'nin yanına döndü ve "Beni Örtün! Beni örtün!" dedi. Rasulullah'ın kalb çarpıntısı kesilene kadar örttüler. Rasulullah kalkınca olayı Hz. Hatice'ye: 'Kendimden korktum' diyerek anlattı. Hz. Hatice ise: 'Hayır! Vallahi, Allah sana asla kötü karşılık vermez. Çünkü sen, akrabalarını ziyaret eder, işini tam yaparsın, fakiri doyu rursun, misafire ikram eder, gerçekten zor durumda kalmışlara yardım eder­sin."[316]

Hz. Hatice'nin şefkatle Rasulullah'a destek olması ve Ona güzel davranması:

Hadis yine devam ediyor: "Hz. Hatice Rasulullah'ı amcasının oğlu Varaka b. Nevfel b. Esed b. el-Uzza'nın yanına götürdü. Varaka, cahiliye döneminde hristiyan olmuştu. İbranice yazar, gücü yettiği Ölçüde de İncil'i İbranice olarak kaleme alırdı. Varaka, kör, çok yaşlı biriydi. Hatice ona dedi ki: 'Ey amcamın oğlu, kardeşinin oğluna kulak ver.' Varaka: 'Ey kardeşimin oğlu, gördüklerini anlat' dedi. Rasulullah gördüğü şeyleri anlatınca Varaka 'O gördüğün, Yüce Allah'ın Musa'ya gönderdiği Cebrail'dir. Keşke ben güç­lü biri olsaydım. Kavmin seni memleketinden çıkardığında keşke hayatta olsaydım' dedi. Varaka'nın bu sözlerini duyan Rasulullah: 'onlar beni memlekelimden de mi çıkaracaklar?' diye sordu. Varaka: 'Evet, senin getirdiğin şeyleri getiren hiç kimse yok ki memleketinden çıkarılmamış olsun. O gün­lere kalırsam sana çok yardımım dokunur' demiştir."

İmam Ahmed'in rivayetinde ise: "Rasulullah: 'insanlar bana inanmaz­ken, Hatice iman etmiştir. însanlar beni yalanlarken, o beni tasdik etmiştir. İnsanlar benden mallarını esirgerken, o beni malıyla desteklemiştir* buyurmuştur.[317]

Hz. Hatice'nin Rasulullah'a salih evlat vermesi:

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'a 'dünyada Hatice'den başka kadın yok mu?' dediğim zaman, Rasulullah: 'O bir başkadır. Bana evlat verdi' demiştir."[318]

İmam Ahmed'in rivayetinde ise şöyle geçer: "Diğer kadınlardan çocu­ğum olmadığı halde, Yüce Allah bana ondan çocuk vermiştir."[319] Rasulullah'ın Hz. Haticeyi sevmesi:

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: "Rasulullah 'Onun (Hatice'nin) sevgisiyle dolduruldum' buyurmuştur."[320]

Rasulullah'ın Hz. Hatice'ye verdiği değer:

Hz. Aişe diyor ki: "Rasulullah, Hatice ölünceye kadar başka hiçbir kadınla evlenmemiştir."[321]

Rasulullah'ın Hz. Hatice'yi anması

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'm hanımlarından Hatice'yi kıskandı­ğım gibi hiç kimseyi kıskanmadım. Onun gibisini görmedim. Rasulullah onu çok anardı. Her koyun kestiğinde önce parçalar, Hz. Hatice'nin dostları­na birer miktar gönderirdi."[322]

Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Hatice'nin kardeşi Hale bint Hüveylid, Rasulullah'm yanına girmek istedi. Rasulullah, Hz. Hatice'nin içeri girmek istediğini bir an hatırlayarak sıçradı ve: 'Allah'ım, Hale..." dedi. Hz. Aişe diyor ki: 'Artık kıskandım, dişleri dökülüp diş etlerinin kenarlarından başka bir beyazlığı kalmayan,ölüp gideli hayli zaman olmuş Kureyş kadınlarından bir kocakarının nesini anarsın? Allah, onun yerine sana daha hayırlısını ver­miştir' dedim."[323]

İmam Ahmed'in rivayetinde ise Rasulullah, Hz.Aişe'ye: 'Allah ondan daha iyisini bana vermedi' şeklinde karşılık verdi.[324]

Yüce Allah'ın Hz. Hatice'yi övmesi:

Ebu Hureyre anlatıyor: "Cebrail Rasulullah'a geldi: 'Ey Allah'ın Rasu-lü, içerisinde katık yahut yemek veyahut da içecek bulunan bir kapla sana gelecek. Hatice yanına varınca: 'Rabbım'dan ve benden ona selam söyle. Onu cennette içerisinde gürültü ve meşakkat bulunmayan bir köşkle müjde le'dedi."[325]

 

Rasulullah'ın Kızı Fatımatu'z-Zehra

 

Babasını gözetmesi - Küçüklüğünde:

Abdullah anlatıyor: 'Rasulullah Ka'be'de namaz kılarken, Kureyş, meclislerinde toplandı. Onlardan biri: 'şu riyakâr adamı görmüyor musu­nuz? İçinizden kim filancanın devesini keser, işkembesini, kanını ve ceninin eşini, onları buraya getirir, Muhammed secdeye varınca onları omuzları arasına kor?, dedi. Bunun üzerine en azgınlarından biri işi üzerine aldı. (Bu kişi Utbe b. Ebi Muayt'tır). Rasulullah secdeye varınca devenin pis artıklan-nı Rasulullah'ın omuzları arasına koydu. Rasulullah secdeden kalkamaz. Bunu gören kureyşliler birbirlerine bakarak gülüşürler. Bu esnada küçük bir cariye durumu Fatıma'ya bildirir. Fatıma koşarak geldi. Secdeden kalkama-yan Rasulullah'ın omuzlarından koyduktan pislikleri aldı. Kureyş müşrikle­rine dönüp hakaret etmeye başldı."[326]

~ Gençliğinde:

Selh (r.a.)'den rivayet edilmektedir: "Ona, Rasultıllah'ın Uhud günü aldığı yaralardan soruldu da Sehl: 'Rasulullah'm yüzü yaralandı, iki Ön dişi kırıldı, başındaki miğfer de kırıldı. Farıma, Rasulullah'ın yarasından akan kanı siliyor onu tutuyordu, Kanın durmadığını görünce bir hasırı yaktı külünü Rasulullah'm yarasına basınca kan durdu."[327]

Hz. Fatıma'nın, AH b. Ehi Tatib ile evlenmesi Ali b. Ebi Talib anlatıyor: "... Rasulullah'm kızı Fatıma ile yuva kurma­ya karar verdiğinde Kaynukaoğullanndan boyacılık yapan biriyle boya malzemesi olarak kullanılan izhir otu satmak üzere anlaştım. Onu satarak elde ettiğim parayla da düğün yemeği hazırlamayı düşünmüştüm."[328]Hz. Fatıma'nın sabrı ve kocasının evini koruması: Hz. Ali'nin bildirdiğine göre: "Hz. Fatıma, Rasulullah'a bazı kölelerin geldiği haberini alınca, un öğüttüğü eldeğirmeninin kendisine verdiği rahat­sızlıktan şikayet ederek, Rasulullah'm bir köle vermesini arzu eder. Ne var ki Rasulullah'ı bulamaz. Durumu Hz. Aişe'ye anlatır. Rasulullah gelince Aişe, kızı Fatıma'nın kendisine geldiğini söyler. Hz. Ali der ki; 'Eve geldik. Yatağımıza girmiştik. Rasulullah gelince yataktan çıkmak istediysek de bi­ze  'yerinizde  durunuz' dedi.  Benimle Fatıma'nın arasına oturdu. Rasulullah'm ayaklarının soğukluğunu göğsümde hissettim. Bize dedi ki; 'Size istediğinizden daha hayırlı şey öğreteyim mi?' Yatağınıza girince veya yatağınıza varınca otuz üç defa 'sübhanallah', otuzüç defa 'elhamdülillah' otuzdört defa da 'Allahüekber1 deyin. Böyle yapmanız sizin için köleden daha hayırlıdır."[329]

Ebu Davud'un rivayetinde ise Hz. Ali şöyle demiştir: "Rasulullah'm kızı Fatıma yanımdaydı. Değirmen çekmekten elleri incindi. Su tulumuyla çok su çekmekten boynu ağrıdı. Ev kirlenince elbiseleri toz içiresinde kaldı. Ebu Davud'un diğer bir rivayette ise ekmek pişirmekten yüzünün rengi değişti."[330]

Rasulullah'm ona kızması:

Misver b. Mahreme anlatıyor: "Ali, Ebu Cehl'in kızına talip oldu. Fatıma bunu duyunca babasının yanına geldi ve: 'Herkes seni, kızlarına da-rılmış da onlara bakmıyor sanıyor. Bak işte Ali, Ebu Cehl'in kızıyla nikahlanıyor" dedi. Bunun üzerine Rasulullah, derhal kalktı hutbe okudu. Teşehhüdden sonra 'Ben Zeyneb'i, Ebu'l-As b. Rebia'ya nikahladım. O, Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine söz verdi ve bu sözünü tuttu. Biliniz ki Fatıma benden bir parçadır. Ona kötülük yapılmasını istemem.' Diğer bir ri­vayette ise: 'Dininden dönmesi için kızıma baskı yapılmasını istemem.1 Bir başka rivayette ise: "Vallahi onun dininden fitneye düşürülmesinden korku­yorum. Kesinlikle ben helal olan birşeyi haram, haram olan bir şeyi helal ya­pamam. Allah'a yemin olsun ki Rasulullah'm kızıyla Allah düşmanının kızı bir erkeğin yanında asla birleştirilemez." demiştir. [331]Artık Hz. Ali Ebu Cehl'in kızıyla evlenmekten vazgeçti.[332]

Rasulullah'm, kızına, damadına ve torunlarına ikram etmesi:

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah, bir sabah üzerinde siyah kıldan yapıl­mış dikişsiz bir elbise olduğu halde evinden çıktı. Hz. Hasan gelip huzuruna girdi. Arkasından Hz. Hüseyin geldi, o da içeri girdi. Daha sonra Fatıma gel­di, o da huzuruna girdi. Son olarak da Hz. Ali geldi ve o da içeri girdi. Rasulullah "Ey ehli beyt, yüce Allah sizden ricsi (kötülüğü) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."[333]

Hz. Aişe diyor ki: "Biz Rasulullah'm hanımları hepimiz O'nun yanındaydık. Yanında hiç birimiz ayrılmadan Hz. Fatıma geldi. Rasulullah Fatıma'nın geldiğini görünce: 'Hoş geldin kızım' dedi. Sağına veya soluna o-turttu. Ona gizlice birşeyler söyledi. Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Fatıma'nm üzüntüsünü gören Peygamberimiz, ikinci defa kulağına birşeyler fısıldadı. Fatıma bu sefer gülmeye başladı. Hz. Aişe diyor ki: 'Rasulullah ya­nımızdan ayrılınca Fatıma'ya: 'Sana ne dedi?, diye sordum. Fatıma: 'Rasululah'ın verdiği sırrı kimseye açamam' karşılığını verdi. Rasulullah'ın vefatından sonra birgün Fatıma'ya: 'Rasulullah'ın sana söylediği şeyi bana anlatmadığın için benim sende hakkım var. Şimdi tam zamanı, bana anlat' dedim. 'Fatıma anlatmaya başladı: 'Kulağıma ilk fısıldadığında Cebrail'in kendisine Kur'an'ı her sene bir defa arz ederken bu sene ise iki defa arzettiği-ni söyledi. Rasulullah bana: 'herhalde ecelim yaklaştı, Allah'tan kork ve sabret. Çünkü ben senin en güzel selefinim1 dedi. Fatıma diyor ki bunu duyunca gördüğünüz gibi ağladım. Endişemi gören Rasulullah ikinci defa kulağıma fısıldadı ve: 'Ey Fatıma! Mümin kadınların, yahut bu ümmetin kadınlarının efendisi olmaya razı değil misin?' dedi." (Diğer bir rivayette:[334] Böyle deyince de güldüm.)[335]

Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai'nin rivayetinde ise Fatıma, Rasulullah'ın yanma girince Rasulullah ayağa kalktı, kızını öptü ve yanına oturttu. Rasulullah, kızı her geldiğinde böyle yapardı. Rasulullah hastalanınca Fatı­ma, yanına vardı, yatakta bulunan Rasulullah'a sarıldı ve onu öptü, şeklinde geçmektedir.[336]

Ebu Hureyre anlatıyor: "Rasulullah gündüz evinden çıktı. O bana birşey söylemiyordu ben de O'na. Bu Kaynuka çarşısına varıncaya kadar sürdü. Oraya varınca Fatıma'nın evinin avlusunda oturdu ve "Yavrucak burada mısın?" (Yani Hasan burada yok mu?) diye seslendi. Fatıma, Hasan'ı biraz geç gönderdi. Ravi diyor ki: Herhalde annesi, saçını yıkıyor, elbisesini giydiriyordu. Hasan kaçarak geldi. Rasulullah onu kucakladı, öptü ve "Ey Allah'ım onu sev, onu seveni de sev diye dua etti."[337]

İbn Ömer, Rasulullah'ın "onlar (Hasan ve Hüseyn) dünyadaki iki gü-lümdür" dediğini rivayet etmiştir.[338]

Fatıma'nın ve oğlunun Rasulullah'a benzemeleri:

Hz. Aişe: "Fatıma yürüyerek geldi. Yürüyüşü Rasulullah'ın yürüyüşü gibiydi" demiştir.[339]

Hz. Enes: "Rasulullah'a, Hasan'dan daha fazla benzeyen kimse yok-tu."[340]

Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai'nin rivayetinde ise: "Duruşunda, oturuşunda» hal hareket ve vakar itibariyle Rasulullah'a 'Fatıma'dan daha fazla benzeyen hiç kimseyi görmedim" şeklinde geçmektedir.[341]

Yüce Allah'ın Fatıma'ya ikramı:[342]

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasulullah Fatıma'ya şöyle demiştir: "Cennet kadınlarının efendisi olmayı istemez misin?" [343]

 

Müminlerin Annesi Hz. Aişe

 

Amr b. As, Rasulullah'a: "En sevdiğin insan kimdir?" diye sorar. Rasulullah "Aişe" karşılığını verir. Amr b. As diyor ki: "Erkeklerden en çok sevdiğin kimdir? diye sordum. Rasulullah: "Aişe'nin babasıdır" cevabını verdi.[344]

Hz. Aişe'nin yetiştiği özel çevre:

Urve b. Zubeyr, Rasulullah'ın hanımı Aişe'nin şöyle dediğini nakleder: "Babamla anamın İslam dini ile mütedeyyin olmayarak yaşadıklarını hiç hatırlamadım. O zamanlar da Rasulullah her gün sabah ve akşam bize gelir­di. Müslümanlar, eza ve işkenceye uğrayınca (Rasulullah, Habeşistan'a hicret izni vermişti) Ebu Bekir de Habeşistan'a gitmek üzere Mekke'den ay­rıldı. Ebu Bekir, Berk'ul-Gımad'a (Yemen'de bir yer) varınca, Kare kabilesi reisi İbnu'd-Duğunne ile karşılaştı. Ebu Bekir'e:

— Nereye gitmek istiyorsun? diye sordu, Ebu Bekir:

— Beni kavmim Mekke'den çıkardı. Tenha bir yere çekilmek ve orada Rabbıma ibadet etmek istiyorum deyince, İbnu'd-Duğunne:

— Ey Ebu Bekir, senin gibi biri ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Şüphesiz sen kimsede olmayan şeyi ihsan eder, eşini dostunu ziyaret eder, aile çevresinin yükünü çeker, misafire ikram eder hayır işlere yardım eder­sin. Ben senin koruyucun olayım. Mekke'ye dön de yurdunda Rabbına iba­det et, dedi.

Bunun üzerine İbnu'd-Duğunne ile beraber Mekke'ye geri dönmüştür. O akşam İbnu'd-Duğunne, Kureyş eşrafını dolaşarak:

— Ey Kureyş, Ebu Bekir gibi biri ne Mekke'den çıkar ne de zorla çıkarı­lır. Hayır işlere yardım eden, akrabayı ziyaret eden, aile yükünü çeken, misafir ağırlayan ve en kıymetli malı ihsan eden birini mi Mekke'den çıkar­mak istiyorsunuz? İbnu'd-Duğunne, Ebu Bekir'i emanına aldı. Ebu Bekir hakkında söylediklerini yalanlayarak:

— Ebu Bekir'e söyle evinde Rabbına ibadet etsin, istediğini okusun, namazını kılsın. Okuduğu ile bize zarar vermesin. Biz, onun kadınlarımızı ve çocuklarımızı dinlerinden vazgeçirmesinden endişe ediyoruz.

Kureyş'in bu sözlerini Ebu Bekir'e anlattı. Ebu Bekir de bu şartlara göre Rabbına ibadet etmek, namazını aşikare kılmamak, evinin dışında Kur'an okumamak üzere evinde ikamet etti. Daha sonra Ebu Bekir, evinin yanında bir mescid yaptı. Orada namaz kılmaya, Kur'an okumaya başladı. Hz. Ebu Bekir'in ibadetini beğenen müşrik kadınları ve çocukları ona bakmak için birbirleriyle okuyunca göz uçlarını tutamazdı. Bu durum Kureyş müşrikleri­nin eşrafını korkuttu. İbn'ud-Duğunne 'ye haber yolladılar. İbn'ud-Duğunne gelince ona dediler ki:

— Ebu Bekir, Rabbine evinde ibadet ettiği müddetçe emanında kalma­sına müsade etmiştik. Ebu Bekir ise haddi tecavüz ederek evinin önünde bir mescid yapmış aleni namaz kılmaya, Kur'an okumaya başlamış. Kadın ve çocuklarımızın yoldan çıkarılmasından korkuyoruz. Ebu Bekir'i bu işten vazgeçir. Eğer Ebu Bekir sadece evinde Rabbına ibadet etmekle yetinirse bunu yapsın. Yok eğer buna karşı çıkarak alenen namaz kılmak alenen Kur'an okumak isterse verdiğin emanı sana iade etmesini iste. Sana verdiği­miz sözden caymayı çirkin gördük. Fakat biz onun açıktan ibadet etmesine kesinlikle söz vermiş değiliz.

Hz. Aişe der ki: Bunun üzerine İbnu'd-Duğunne Ebu Bekir'e geldi de:

— Ey Ebu Bekir! Benim sana hangi konuda söz verdiğimi pek iyi bilir­sin. Şimdi sen ya o hususa rivayet edersin yahutta verdiğim emanı geri verir-sin.Bir kimseye verdiğim emammdan vazgeçmiş olduğumu Arap milletinin işitmesini arzu etmem, dedi.

Bunun üzerine Ebu Bekir:

— Öyleyse senin himayeni bırakıyor, yüce Allah'ın himayesine giriyo­rum, dedi.

O sırada Rasulullah, Mekke'de idi. Rasulullah müslümanlara şöyle di­yordu:

— Sizin hicret edeceğiniz şehirin iki kara başlık arasında içerisinde hurmalıklar bulunan bir yer olduğu bana gösterildi! Bunun üzerine halk, grup grup Medine'ye hicret etti. Ayrıca Habeşistan'a hicret edenlerin bir kıs­mı da Medine'ye gelmişlerdi. Hz. Ebubekir, Medine'ye hicrete hazırlanınca Rasulullah: "sabret, bana da hicret etme izni verilmesini umarım" dedi. Hz. Ebubekir ise: 'Ey Allah'ın Rasulü babam anam sana kurban olsun. Böyle bir müsadeyi sen de umar mısın?' diye sordu Rasulullah 'evet, umarım' karşılığını verdi. Bunun üzerine Ebubekir, Rasulullah'la beraber hicret et­mek için kararından vazgeçti. Hicret için evinde bulunan en kuvvetli iki he­cin devesini dört ay ağaç yaprağıyla evinde besledi.

Hz. Aişe der ti: "Birgün zeval vaktinin ilk saatinde Ebu Bekir'in evinde oturuyorduk. Ev halkından biri Ebubekir'e: İşte Rasulullah, başını bir sar­gıyla sarmış bir halde genelde gelmediği bir vakitte geliyor' dedi. Hz. Ebubekir de:

— Babam anam ona kurban olsun, mühim bir hadise olmadıkça bu saat­te gelmek âdeti değildi' dedi. Hz. Aişe anlatmaya devam ediyor: Rasulullah geldi. Eve girmek için izin istedi sonra da içeri girdi. Ebu Bekir'e dönerek:

— Yanında kim varsa dışarı çıkar, buyurdu. (Musa b. Ukbe'nin rivaye­tinde, Hz. Aişe demiştir ki: 'Ebubekir'in yanında ben ve Esmadan başka kimse yoktu)[345] dedi. Hz. Ebubekir: Babam anam sana feda olsun. Onlar se­nin ehlindir, karşılığını verdi.

Rasulullah:

— Bana Mekke'den çıkma izni verildi, dedi. Ebu Bekir de:

— Ey Allah'ın Rasulü! Babam sana kurban olsun, ben de senin yanında bulunmak isterim, dedi.

Rasulullah 'olur' karşılığını verdi. Ebubekir:

— Ey Allah'ın Rasulü, babam sana feda olsun. Şu iki deveden birini seç al, teklifinde bulundu. Rasulullah:

— Parasıyla alabilirim, buyurdu.

Hz. Aişe diyor ki: 'Biz, Rasulullah ile Ebu Bekir'in yolculuk ihtiyaçlanm çarçabuk hazırladık. Her ikisi için bir dağarcık içinde bir miktar azık düzenleyip koyduk. Ebubekir'in kızı Esma, kuşağından bir parça yırttı, onunla dağarcığın ağzını bağladı. Bu nedenle Esma'ya 'iki kuşaklı' manasında 'Zat'ün-Nitakayn' denildi. Hz. Aişe der ki: "Sonra Rasulullah ile Ebubekir (evimizin arkasındaki bir pencere deliğinden çıkarak) Sevr dağın­daki bir mağaraya ulaştılar."[346]

Fethu'l-Bari'de şunlar kayıtlıdır: Hz. Aişe, Ebu Bekir es-Sıddık'in kızı es-Sıddıka'dır. Annesi Ümmü Rüman'dır. Hicretten yaklaşık sekiz sene önce İslam'ın gelişinden sonra doğmuştur. Rasulullah'm vefatında on sekiz yaşındaydı. Vefatı Muaviye dönemine rastlar. Hicri 58'{len sonra olduğu söylenmiştir. [347]

Yüce Allah'ın Hz. Aişe'yi Rasuiullah'a eş seçmesi:

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah şöyle buyurmuştur: 'Sen, rüyamda (iki)[348] veya (üç) [349]defa bana gösterildin. Melek seni ipekten bir parça içeri­sinde bana getirerek: 'îşte hanımın!' dedi. Yüzündeki örtüyü kaldırdım bak­tım ki sensin. Seni görünce: 'Eğer bu Allah'ın takdiri ise kabul ediyorum' dedim.[350]

Hz. Aişe'nin düğün töreni:

Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "Ben altı yaşında bir kız iken Nebi (s.a.v.) beni kendisine nikahladı. Medine'ye hicret ettik. Haris b. Hazre'çoğullarının yur­dunda konakladık. Bu ara sıtmaya tutuldum. Bu yüzden saçım döküldü. (Hastalıktan sonra) saçım gürleşti, uzayıp omuzlanma döküldü. Bir kere ben, arkadışlarımla beraber salıncakta oynarken annem Ümmü Ruman beni çağırdı. Ben de annemin yanına geldim. Bana ne yapacağını bilmiyordum. Annem elimi tuttu evin kapısının önüne geldiğimizde beni durdurdu. Ben de yorgunluktan kaba kaba soluyordum. Nihayet solumam biraz yatıştı. Sonra annem biraz su aldı. Onunla yüzümü başımı ovdu. Sonra beni eve koydu. Evde Ensar'dan birtakım kadınlar hazır bulunuyordu. Beni: 'Hayır ve bere­ket üzere geldin, hayırlı kısmet getirdin* diye (alkışladılar). Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar da benim kıyafetimi düzelttiler. Bir anda habersiz bir şekilde Rasulullah ile karşılaşmam beni ürpertti. Ensar kadınları beni Rasuiullah'a takdim ettiklerinde ben dokuz yaşında bir kızdım."[351]

Hz. Aişe'nin ilmi seviyesi:

1. İlim öğrenme hırsı: Ebu Melike'nin bildirdiğine göre: Rasulullah'ın hanımı Hz. Aişe bilmediği bir şey duyduğunda onu öğrenene kadar tekrar ederdi. Rasulullah "hesaba çekilen kişiye azab çektirilir" buyurmuştur. Hz. Aişe: "Rasululah'a 'yüce Allah kolay bir hesapla hesaba çekilecek buyurmu-yor mu?, diye sordum.' Rasulullah bana şöyle karşılık verdi: 'Âyette geçen hesap verme işi, insanların mizana sunulması ile ilgilidir. Kim de inceden inceye hesaba çekilir ve helak olur."[352]

Rasulullah'ın hanımı Hz. Aişe, Peygamberimize: "Uhud gününden da­ha sıkıntılı bir günle karşılaştın mı?" diye sordu. Rasulullah senin kavmin­den pek çok sıkıntı gördüm. Bunların en zorlusu Akabe günüydü." O gün kendimi İbn-u Abdi Yaleyl b. Abdi Kulal'e arzettim de o benim isteğime kar­şılık vermedi. Kederli olarak oradan ayrıldım. Kendimi çok uzaklarda bul­dum. Kafamı kaldırdım, baktım ki üzerimde bir bulut duruyor. Kafamı bulu­ta çevirince bana hitabeden Cebrail'i gördüm. O şöyle dedi: "Bilesin ki Yüce Allah, kavminin sana söylediklerini senin de onlara söylediğini işitmiştir. Şimdi yüce Allah sana onlardan dilediğini yerle bir etmen için dağlar mele­ğini gönderdi. Bu melek bana nida etti. İstersen Mekke'nin iki dağını kavuş­turarak onları yok edeyim' dedi. Rasulullah da: 'Hayır, Yüce Allah'tan nesil­lerinden yalnızca Allah'a ibadet eden, ona hiçbir şeyi ortak koşmayan kişiler çıkarmasını isterim."[353]

Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "Rasuiullah'a Hicr-i İsmail'in -Kabe'nin eski duvarı- Kabe'den olup olmadığını sordum. Rasulullah:

— Evet, buyurdu. Ben yine:

— Kureyş için ne engel vardı da Hicri Beyt'e dahil etmemişler,' diye sordum.

Rasulullah: "Kureyş'in bu Hicri Kabe'ye katmaya bütçeleri yetmedi, cevabını verdi. Ben: 'Kabe'nin kapısı niçin bu kadar yüksektir?' diye sordum. Rasulü Ekrem: 'Senin kavmin dilediklerini Beyt'e koymak, dilediklerini de koymamak için' cevabını verdi. Sonra Rasulullah: 'Ey Aişe! Eğer kavmin Kureyş, cahiliye devrine yakın olmasaydı, ben, cidarı (Hicr'i) Beyt'e kat­mak, Beyt'in kapısını da zemin seviyesine indirmek isterdim. Fakat böyle yapıldığında kavminin kalbinin kırılmasından endişe ederim' buyurdu. Müslim'in rivayetinde: 'Eğer kavmin için benden sonra Kabe'yi yeniden yapma durumu ortaya çıkarsa, gel de yapmadıkları kısmı sana göstereyim" diyerek, Aişe'ye yedi zira'a yakın bir yer gösterdi.[354]

Mesruk diyor ki: "Aişe'nin yanında bir yere yaslanmıştım. Aişe dedi ki: 'Ey Aişe'nin babası! kim şu üç şeyden birini söylerse Allah'a büyük bir yalan isnat etmiş olur. Mesruk diyor ki: 'Onlar nedir diye sordum' Aişe: "Kim Muhammed Rabbını görmüştür derse Allah'a büyük yalan isnat etmiş olur." Ravi Mesruk diyor ki: 'Aişe'nin bu sözünü duyunca hemen doğruldum', Ey Müminlerin annesi! Bana bak, benim hakkımda acele hüküm verme. Yüce Allah "Mahummed onu açıkça ufukta görmüştür" ve yine "Allah'ın büyük ayetlerinden bir kısmını görmüştür" buyur muyor mu?' dedim. Hz. Aişe dedi ki: 'Bu konuyu Rasulullah'tan soran ilk kişi benim. Bunu bana şöyle açıkladı. "Gördüğüm Cebrail'di. Gerçek suretini bu ikisinin dışında daha önce hiç görmemiştim. Bu gördüğümde semadan iniyordu. Cüssesi yer ile göğün arasını kaplamıştı. Ayrıca "Gözler ona erişemez, o gözlere erişir. O çok lütuf sahibi ve herşeyden haberdardır" ve "Allah, bir insanla konuşmaz. Ancak ilhamla yahut perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğine vahyeder. O yücedir hikmet sahibidir" âyetlerini duymadın mı?' dedi. (İkincisi) Kim Muhammed, Allah'ın kitabından birşey gizlemiştir derse Allah'a büyük yalan isnat etmiş olur. Çünkü yüce Allah; "Ey Rasul! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Şayet böyle yapmazsan O'nun risaletini tebliğ etmiş olmazsın" buyurmuştu. (Üçüncüsü) Kim, Muhammed Yarın ne olacağını bildirir derse Allah'a büyük yalan isnat etmiş olur. Çünkü yüce Allah 'Ey Habibim de ki: Allah'ın dışında kimse göklerde ve yerde olan gaybı bilemez.1 buyurmuştur. "[355]

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur. "Kim Allah'a kavuşmayı arzularsa Allah da ona kavuşmayı ister, kim de Allah'a kavuşmayı istemezse AUah'da ona kavuşmayı istemez." Hz. Aişe diyor ki: Rasulullah'a, "Ey Allah'ın Rasulü! Ölümü istememek de böyle mi? Hepimiz ölümden hoşlanmayız." diye sordum. Rasulullah "Hayır. Mümin Allah'ın rahmetiyle, rızasıyla ve cennetiyle müjdelenince Allah'a kavuşmak ister. Dolayısıyla AUah'da o kuluna kavuşmayı ister. Kafir de Allah'ın azabıyla, gadabıyla müjdelenince Allah'a kavuşmayı istemez, Allah da ona kavuşma­yı istemez." Bu Müslim'in rivayetidir.[356]Hz. Aişe'den şöyle nakledilir: "Rasulullah yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak hoşrolunacaksınız" buyurdu. Hz.Aişe "Ey Allah'ın Rasulü! Erkekler ve kadınlar birlirlerine bakmazlar mı?" diye sordu. Rasulullah "(o günkü) durum onların bununla ilgilenmelerinden çok daha önemlidir." buyurdu.[357]

Hz. Aişe diyor ki: "Rasulullah'a: 'O gün yer başka yere gökler de başka göklere çevrilir1 âyetinde belirtilen günde insanlar nerede olacaklar?' diye sordum da 'sırat üzerinde olacaklar' karşılığını verdi.[358]

Urve diyor ki, hacceden Abdullah b. Amr yanımıza geldi. Ondan şunu işittim. " Rasulü Han'ın şöyle dediğini duydum." Allah, ilmi size verdikten sonra sizden çekip almaz. Fakat, alimleri almak suretiyle ilmi çekip alır. Geriye cahil insanlar kalır. Bunlardan fetva istenir onlar da kafalarına göre fetva verirler; hem kendileri sapar, hem de başkalarını saptırırlar" Bu hadisi Rasululuh'ın hanımı Hz. Aişe'ye anlattım.. Daha sonra Abdullah haccını yaptı. Aişe dedi ki: "Ey kız kardeşimin oğlu, Abdullah'a git, ondan bana nak­lettiğin hadisi araştır." dedi. Ben de Abdullah'ın yanına gittim, hadisi sor­dum; bana söylediği hadisin aynısını rivayet etti. Derhal Aişe'nin yanına var­dım, durumu ona haber verdim. Bu işi beğenen Aişe: 'Vallahi, Abdullah b. Amr hadisi iyi zabtetmiş" dedi.[359]

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Rasulullah'ın vefat ettiği sırada Pey­gamberimizin hanımları miraslarını istemek için Osman'ı Ebubekir'e gön­dermeyi düşündüklerinde Aişe onlara şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.v.) şöyle demedi mi? "Biz miras bırakmayız bizim bıraktığımız sadakadır."[360] 2. Hz. Aişe'nin ilminden örnekler:

Urve, Rasulullah'ın hanımı Aişe'ye şunu sorar: "Ta ki Rasuller ümitleri­ni kestiklerinde ve kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını sandıklarında..." âyeti hakkında ne dersin? Hz. Aişe der ki: 'Rasulleri yalanlayan kavmidir. Dedim ki: 'Rasuller, kavimleri tarafından yalanlandıklarını kesin olarak bildiler, zan ile değil, dediğimde Hz. Aişe: 'Ey Urvecik! Bunu rasuller elbet­te kesin olarak anlamışlardı' dedi. Aişe'ye dedim ki: 'belki de âyet, Rasullerin yalanlanması değil aldatılmasıyla ilgilidir." (Ayette geçen 'küzzibû', yalanlamak; 'küzibû' ise aldatılmak manasındadır). Hz. Aişe dedi ki: 'Allah korusun. Hiçbir Rasul, Allah tarafından aldatıldığını düşünmez.' Peki bu âyet hakkında ne diyorsun? diye sordum. Hz. Aişe: 'Yalanlandıklarını sa­nanlar, Rablarına iman eden, peygamberlerini doğrulayan, uzun süre sıkıntı­ya düşüp kendilerine yardımın geç ulaştığı Rasullere uyanlardır. Rasuller, kavminden kendilerini yalanlayanlardan ümitlerini kesince, Rasullere u-yanlar kendilerinin yalanlandıklarını sandılar da hemen peşinden Allah'ın yardımı geldi1 karşılığını verdi."[361]

Urve şöyle anlatıyor: "Ben Hz. Aişe'ye: "Yüce Allah'ın 'Safa ile Merve Allah'ın nişanlarındandır. Kim Ev'i (Kabe'yi) hacceder, ya da umre yaparsa, onları tavaf etmelerinde kendilerine bir günah yoktur. Kim kendiliğinden bir iyilik yaparsa bilsin ki, Allah karşılığını verir, (yaptığını) bilir' (Bakara, 158) âyeti hakkında ne dersin? diye sordum. Ve yemin ederim ki Safa ile Merve arasında sa'y etmek hiç kimse üzerine bir günah olmaz' dedim. Aişe:

— Ey kardeşimin oğlu, sen fena söz söyledin. Eğer bu âyetin hükmü senin te'vil ettiğin gibi olsaydı, âyet "Safa ile Merve arasında sa'y etmemekte günah yoktur" şeklinde olurdu. Şu kadar ki bu âyet Ensar hakkında indiril­miştir. Ensar müslüman olmalarından önce Müşellel mevkii yanında bulu­nup kendisine ibadet edegeldikleri Menat putu için ihrama girip telbiye eder­lerdi. İşte Ensardan ihrama giren kimseler Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi günah sayarlardı. Ensar müslüman oldukları zaman müşkil saydıkla­rı bu vaziyeti Rasulullah'a şöyle sordular:

- Ey Allah'ın Rasulü! Bizler Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi gü nah sayıyorduk, (bu iş bize ağır geldi) dediler.

Bunun üzerine Yüce Allah "Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın alametle-rindendir" âyetini indirdi. Hz. Aişe anlatmaya devam ediyor: 'Rasulullah, Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi kendi fiili ile kanunlaştırmıştır. Artık bu iki tepe -arasında dolaşmayı yani sa'yı terketmek kimse için caiz değildir' dedi. Ravi Zühri diyor ki: 'Aişe'nin bu hadisi hakkında Abdurrahman'ın oğlu Ebu Bekir'in fikrini sordum, cevaben şöyle dedi:

- Aişe'nin cahiliye devrinde Safa ile Merve arasında sa'yı günah sayan bir zümre bulunduğunu haber vermesi şüphesiz ki bir ilimdir. Fakat ben bunu işitmiş değilim."[362]

Şureyh b. Hani dedi ki: "Ebu Hureyre Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu bize haber verdi: 'Her kim Allah'a kavuşmayı dilerse Allah da ona kavuşma­yı diler, ve her kim Allah'a kavuşmayı hoş görmezse Allah da ona kavuşma­yı hoş görmez.' Bunun üzerine ben Hz.Aişe'ye gelerek:

- Ey mü'minlerin annesi! Ben Ebu Hureyre'yi Rasulullah'tan bir hadis rivayet ederken dinledim. Eğer (mesele) öyleyse biz helak olduk demektir1 dedim. Aişe; Helak olan Rasulullah'ın sözüyle helak olmuştur! Ne o?' dedi.

Rasulullah 'Her kim Allah'a kavuşmayı dilerse Allah'da ona kavuşmayı diler, ve her kim Allah'a kavuşmayı hoş görmez ise Allah da ona kavuşmayı hoş görmez' buyurmuş. Halbuki bizde ölümden hoşlanan hiçbir kimse yoktur' dedim. Bunun üzerine Hz. Aişe:

-  Bunu Rasulullah söyledi ama o senin anladığın manada değildir. Lakin gözü yukarıya dikildiği, göğsü hırıldamaya başladığı tüyler diken di­ken olduğu ve parmaklar yumulduğu zaman o anda her kim Allah'a kavuş­mayı dilerse Allah da ona kavuşmayı diler; ve her kim Allah'a kavuşmayı hoş görmezse Allah da ona kavuşmayı hoş görmez manasınadır' dedi."[363]

Amir b. Sa'd b. Ebi Vakkas, babasından naklen rivayet etmişti. Babası Abdullah b. Ömer'in yanında oturuyormuş. Birden etrafı taş duvarla çevril­miş evin sahibi Habbab çıkagelmiş ve:[364] "Ey Abdullah b. Ömer! Ebu Hurey-re'nin ne söylediğini duyuyor musun? (Baksana) Rasulullah'ı 'Her kim cena­ze ile birlikte onun evinden çıkar, cenazenin namazını kılar, sonra defhedilinceye kadar cenazenin arkasından giderse o kimseye iki kırat ecir vardır. Her bir kırat Uhud dağı kadardır. Cenazenin namazını kılıp da dönen kimse­ye ise Uhud dağı kadar bir ecir vardır' buyururken işitmiş." Bunun üzerine İbn Ömer, Habbab'ı Ebu Hureyre'nin söylediklerini sorarak gelip kendisine haber vermesi için Aişe'ye göndermiş. İbn Ömer mescidin çakıllarından bir avuç almış onları elinde evirip çeviriyormuş. Nihayet-elçi dönüp gelmiş ve Aişe'nin: 'Ebu Hureyre doğru söylemiş' dediğini bildirmiş. Bunun üzerine İbn Ömer, elindeki çakılları yere vurarak: 'Vallahi biz bir çok kıratlarda kaçırmışız' demiş."[365]

Hz. Aişe anlatıyor; "Kureyş ile onların dininde bulunanlar müzdelife'de vakfe yaparlardı. Kendilerine Hums denilirdi. Diğer Arap kabileleri ise Arafat'ta vakfe yaparlardı. İslam gelince, Allah, Rasulullah'a, "Arafat'a gi­derek orada vakfe yapmasını sonra oradan akın etmesini emretti. Bu ise Allah Teala'nin: "Sonra siz de başka insanların akın ettiği yerden akın edin" âyeti kerimesidir."[366]

Yusuf b. Mahek şöyle anlatıyor: "Ben, mü'minlerin annesi Aişe'nin ya­nındaydım. Tam bu sırada Onun yanına Irak'lı biri çıkageldi. Ona: 'Kefenin hangisi daha hayırlıdır?' diye sordu. Hz. Aişe; 'Yazık sana! (ölümden sonra hissedemeyeceğin için sana hangi şey zarar verebilir ki' dedi. Bu sefer o I-rak'lı kişi: 'Ey mü'minlerin annesi, bana kendi mushafını göster1 dedi. Hz. Aişe: 'niçin' diye sordu. Adam: 'Ben ümit ederim ki Kur'an'ı senin mushafına göre telif ederim. Çünkü Kur'an telif edilmiş olmayarak okunuyor' dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe diğer sûrenin kıraatından önce Kur'an'ın hangi sûresini okumuş olsan sana ne zarar verir ki? Kur'an'dan ilk nazil olan sûrelerde uzunca cennet ve cehennem konusu işlendi. Nihayet insanlar İs­lam'a döndükleri zaman, helal ve haram ile ilgili âyetler nazil oldu. Şayet ilk önce 'Şarap içmeyin' yasağı inseydi insanlar elbette 'Biz ebeden şarabı bırakmayız' derlerdi. Ve şayet yine ilk önce 'zina etmeyin' yasağı inmiş ol­saydı insanlar muhakkak 'Biz zinayı ebediyyen bırakmayız', diyeceklerdi. 'Yeminle söylüyorum ki ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mek­ke'de Muhamed'e 'Hayır, buluşma zamanları o (uyarıldıkları) saattir. O saat cidden çok feci ve acıdır' âyeti inmişti. El-Bakara ile En-Nisa sûreleri ancak ben Rasulullah'ın yamndayken inmişlerdir' dedi. Ravi diyor ki: Bun­dan sonra Hz. Aişe, o Irak'lı için mushafı çıkardı. O şahsa surelerin âyetlerini imla ettirdi."[367]

3. Hz. Aişe'nin evindeki ilim meclisleri:

Zürare şöyle anlatıyor: "Sa'd b. Hişam b. Amir, Allah yolunda gazaya niyet ederek Medine'ye geldi ve Medine'de kendine ait olan bir akar'ı sata­rak, bedeli ile silah ve at satın almak, böylece ölünceye kadar Bizanslılar'a karşı cihadda bulunmak istedi. Medine'ye gelince Medinelilerden bazı kimselere rastladı.Onlar kendisini bu işten nehyettiler ve ona 'Rasulullah'ın hayatında altı kişilik bir cemaatın bunu yapmak istediğini fakat Rasulul­lah'ın onları bundan nehyettiğini ve kendilerine 'Benim şahsımda sizin için güzel bir örnek yok mu?' buyurduğunu haber verdiler. Onlar bunu söyleyin­ce Sa'd daha önce boşadığı karısına ric'at etti ve ric'at ettiğine şahid de getir­di. Peşinden İbn Abbas'a gelerek ona Rasulullah'ın vitir namazını sordu.

İbn Abbas: "Ben sana Rasulullah' in vitrini yeryüzünde yaşayanlardan en iyi bileni göstereyim mi?1 dedi. Sa'd 'kimdir o?' diye sordu. İbn Abbas 'Aişe'dir. Hemen ona git de sor. Sonra gel ve sana verdiği cevabı bana haber ver' dedi. Sa'd 'Bunun o üzerine ben, Aişe'ye gitmek üzere yola çıktım ve Ha­kim b. Eflah'a vararak Aişe'ye beraber gitmek üzere onu yanıma almak iste­dim. Hakim: 'Ben ona yaklaşmam. Çünkü ben, onu şu iki fırka hakkında bir şey söylemekten nehyettim de o bana razı olmayarak bildiğini yaptı...' dedi. Ben Hakim'e yeminle ısrar ettim. Bunun üzerine benimle geldi. Beraberce Hz. Aişe'ye gittik. Yanına girmek için izin istedik. Aişe, bize izin verdi; yanına girdik. Hakim'i görünce tanıyarak: "Sen Hakim misin?" dedi. Hakim: 'Evet' cevabını verince Hz. Aişe: 'Yanındaki kimdir?' diye sordu. Hakim: 'Sa'd b. Hişam'dır' dedi. Hz. Aişe: 'Hangi Hişam?' diye sordu. Hakim: 'Amr'ın oğlu' dedi.

Bunun üzerine Hz. Aişe ona rahmet okudu ve: 'Hayırdır inşaaHah1 dedi. (Katade: "Hişam, Uhud harbinde vurulmuştu" der.) Ben de: 'Ey mü'minlerin annesi! Bana Rasulullah'ın ahlakını anlat!' dedim. Hz. Aişe de: 'Sen Kur'an okuyorsun değil mi?' dedi. Ben de: 'Evet okuyorum' dedim. Hz. Aişe: 'İşte Rasulullah'ın ahlakı Kur'an'dı.' dedi. Bunun üzerine ben kalkmaya davran­dım ve ölünceye kadar hiç kimseye birşey sormamaya niyet ettim. Sonra ak­lıma geldi de: 'Bana Rasulullah'ın gece namazını anlat' dedim. Hz. Aişe: 'Sen Müzzemmil süresini okuyorsun değil mi?1 diye sodu. Ben: 'evet okurum' cevabını verdim. Hz. Aişe: 'işte Allah bu sûrenin başında gece namazını farz kıldı. Bunun üzerine Rasulullah ve ashabı bir sene gece namazına kalktılar. Allah, bu sûrenin sonunu oniki ay semada tuttu. Nihayet bu sûrenin sonunda tahfifi indirdi de artık gece namazı farzdan sonra kılman bir nafile oldu...' dedi. Daha sonra: 'Ey mü'minlerin annesi, Rasulullah'ın vitrini bana haber ver1 dedim. Hz. Aişe: 'Biz, onun misvakını ve abdest suyunu hazırlardık. Allah da onu geceleyin ne zaman uyandırmak dilerse, uyandırırdı. Bunu mü­teakip misvak kullanır, abdest alır ve dokuz rek'at namaz kılardı.

Bu rek'atların yalnız sekizincisinde oturur Allah'ı zikreder; ona hamd eder ve duada bulunurdu. Sonra selam vermeden ayağa kalkar, dokuzuncu rek'atı da kılardı. Sonra oturarak Allah'ı zikreder, ona hamdeder ve duada bulunurdu. Sonra bize işittirecek derecede selam verirdi. Selam verdikten sonra oturduğu yerde iki rek'at namaz kılardı. İşte yavrum bu namaz onbir rek'attır. Rasulullah yaşlanıp biraz kilo alınca, vitri yedi rek'at kılmaya baş­ladı. Bu iki rek'atı yine eskiden kıldığı gibi kıldı. Böylece bu da dokuz rek'at oldu yavrucuğum. Rasulullah bir namazı kıldı mı artık ona devam etmeyi severdi. Şayet kendisine uyku veya bir sızı galebe çalar da gece namazını kılmazsa gündüzün oniki rekaz namaz kılardı. Rasulullah'ın bütün Kur'an'i bir gecede okuduğunu bütün bir gece sabaha kadar namaz kıldığını ve Ramazandan başka tam bir ay oruç tuttuğunu bilmiyorum' dedi.

Bunun üzerine ben, İbn Abbas'a giderek Hz. Aişe'nin söylediklerini o-na anlattım. İbn Abbas "Aişe doğru söylemiş! Ona yakın olsam mutlaka o-nun yanına gider, bunları ağzından dinlerdim" dedi. Bunun üzerine ben: "Eğer senin, onun yanına girmediğini bilseydim, onun hadisini sana söyle­mezdim'dedi."[368]

Abdurrahman b. Şemmase şöyle anlatıyor: "Hz. Aişe'ye birşey sorma­ya geldim 'sen kimsin?' diye sordu. Ben de "Mısırlılardan biriyim" dedim. Sonra Hz. Aişe "bu gazanızda sizin valinizin size mualemesi nasıldır?" diye sordu. O da "Kendisinden bir fenalık görmedik. Bizden birimizin devesi ölse hemen ona deve verir; kölesi ölse köle verir, yiyeceğe muhtaç olsa yiyecek verir." dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe; "Doğrusu, Rasulullah'tan işittiğim bir-şeyi sana haber vermekten, onu kardeşim Muhammed b. Ebi Bekir'e yaptık­ları beni men'edemez! Şu evimde Allah'ım! Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alırda onlara zorluk gösterirse sen de ona zorluk göster! Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlara hoş muamele ederse sen de onlara hoş muamele eyle" buyurdu."[369]

Mesruk şöyle anlatıyor: "Biz, Hz. Aişe'nin huzuruna girdik. Yanında Hassan b. Sabit vardı. Hassan kendine ait olan bir takım beyitleri aruz veznine uydurarak şöyle şiir söylüyordu:

"Namuslu, iffetli, zeki ve şüpheli bir şeyle itham edilmeyen."

Hz. Aişe de ona: "Lakin sen böyle değilsin. (Yani gıybet ettin ve iftiracı­ların sözüne daldın) dedi. Mesruk Hz. Aişe'ye: "Hassan'ın senin yanına gir­mesine neden izin veriyorsun? Halbuki Yüce Allah "Onlardan onun büyü­ğünü üzerine alan kimseye büyük bir azab vardır" buyuruyor, dedim. Bunun üzerine hz. Aişe bana "Hangi azab körlükten daha şiddetli ve daha büyük­tür?" dedi. Ve onun lehine "Şüphesiz Hassan, Rasulullah adına İslam'ı mü­dafaa eder yahut müşriklerin hicivlerine karşılık verirdi, sözlerini de söyler­di" dedi.[370]

Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe anlatıyor: "Hz. Aişe'nin yanına girdim ve kendisine: "Bana Rasulullah'ın hastalığından bahsetmez misin?" dedim. Aişe "Hayhay" dedi ve devam ederek: "Rasulullah'ın hastalığı ağırlaşü. Bir ara "cemaat, namazı kıldılar mı?"diye sordu. Biz: "Hayır, seni bekliyorlar ey Allah'ın Rasulü" dedik. Rasulullah "Öyleyse benim için leğene su koyun" buyurdular. Dediğini yaptık, Rasulullah yıkandı, sonra kalkmak için dav­randı, fakat bayıldı. Sonra ayılarak "Cemaat namazı kıldılar mı?" diye sordu. "Hayır seni bekliyorlar ya Rasulullah" dedik. Yine benim için leğene su ko­yun" buyurdu. Dediğini yaptık ve yıkandı. Sonra kalkmak için davrandı fakat yine bayıldı sonra ayılarak "Cemaat namazı kıldılar mı?" diye sordu. Biz: "Hayır seni bekliyorlar Ey Allah'ın Rasulü" dedik. Cemaat, mescide ka­panmış Rasulullah'ı bekliyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah cemaata na­maz kıldırması için Ebubekir'e haber görderdi. Gönderilen zat Ebubekir'e vararak "Rasulullah cemaata namaz kıldırmanı emrediyor" dedi. Ebubekir yumuşak kalpli birisiydi. Hz. Ömer'e "Ey Ömer cemaata namazı sen kıldır" dedi. Ömer "Buna sen daha layıksın" karşılığını verdi. Böylece o günlerde cemaate namazı Ebu Bekir kıldırdı. Sonra Rasulullah kendinde bir parça hafiflik hissederek biri Abbas olmak üzere iki kişinin arasında öğle namazına çıktı. Ebubekir cemaata namaz kıldırıyordu.

Ebubekir onu görünce geri çekilmeye davrandı. Fakat Rasulullah, geri çekilmemesini işaret etti. Yanındaki iki kişiye "beni onun yanına oturtun de­di. Onlar da kendisini Ebubekir'in yanıbaşına oturttular. Ebubekir ayakta Peygamber (s.a.v.) namazına uymuş, cemaat da Ebubekir'in namazına uy­muş olarak namaz kılıyorlar, Peygamber (s.a.v.) ise oturuyordu. Ubeydullah diyor ki: "Daha sonra Abdullah b. Abbas'ın yanına girerek Rasulullah'ın hastalığı hakkında Aişe'nin bana anlattıklarını ona arzettim. Onlar da hiçbir-şey inkâr etmedi. Yalnız "Abbasla birlikte Rasulullah'ın koluna giren zatın adını Hz. Aişe sana söyledi mi? dedi. Ben de hayır, dedim. İbn Abbas "O A-li'ydi."dedi.[371]

4. Hz. Aişenin sahabe'nin hatalarını düzeltmesi

Ubeydullah b. Umeyr şöyle anlatıyor: "Abdullah b. Amr'ın, kadınlara gusledecekleri zaman saçlarının örgülerini çözmelerini emretmesi Hz. Aişe'ye ulaşınca: 'Bu İbn Amr hayret birisi! Kadınlara, gusledecekleri za­man saçlarını çözmelerini emrediyor, niçin saçlarını traş etmelerini emret­miyor? Ben ve Rasulullah tek bir kaptan (su alarak) guslederdik, başıma üç defadan fazla su dökmezdim' dedi."[372]

Umre bint Abdurrahman anlatıyor: "Ziyad b. Ebi Süfyan, Hz. Aişe'ye İbn Abbas'ın: 'Kim, kesilmek üzere bir kurbanlık gönderirse, gönderdiği kurbanlık kesilinceye kadar hac yapana haram olan şeyler kurbanlık ona da haramdır' sözünü bildiren bir mektup yazdı. Bunun üzerine Hz. Aişe: 'İş İbn Abbas'ın dediği gibi değil. Ben, Rasulullah'ın kurbanının ipini kendi elimle çözdüm sonra Rasulullah onu eliyle bağladı ve babamla gönderdi. O kesilinceye kadar Allah'ın helal kıldığı hiçbirşey Rasulullah'a haram olmadı' buyurdu."

Muhammcd b. el-Menteşjr şöyle anlatıyor: "Hz. Aişe'ye İbn Ömer'in: 'Üzerimde koku izi ile ihramli olmayı hoşgörmem' sözünü zikrettim. Bunun üzerine Hz. Aişe: 'Ben Rasulullah'a güzel koku sürdüm, sonra o, kadınlarını dolaştı, sonra da üzerinde koku izi varken ihrama girdi' dedi.

Mücahid diyor ki: "Ben, Urve b. ez-Zübeyr ile beraber Medine mesci­dine girdim. Abdullah b. Ömer'i Aişe'nin hücresine dayanıp oturmuş halde bulduk. Bazı insanlar da mescidde kuşluk namazı kılıyorlardı. Biz, İbn Ö-mer'e bunların kuşluk vaktinde mescidde toplanıp kıldıkları namazların hükmünü sorduk. İbn Ömer: 'Kuşluk namazı için bu şekilde mescidde top­lanmaları bid'attır1 dedi. Sonra Urve, İbn Ömer'e Rasulullah (s.a.vO kaç kere umre yaptı diye sordu. İbn Ömer: 'Birisi Recep ayında olmak üzere dört umre yaptı' dedi. Biz, İbn Ömer'in bu son cevabındaki hatayı kendisine reddetmek istemedik. Bu sırada biz, mü'minlerin anası Hz. Aişe'nin, kendi odasında dişlerini yıkamasından çıkan hışırtıyı duyduk. (İzin alarak yanına girdiği­mizde, Urve teyzesi sıfatıyla Aişe'ye: 'Ey Anne! Ey müminlerin annesi! Ebu Abdurrahman Abdullah b. Ömer'in söylediği sözü işitiyor musun?' dedi. Aişe ne söylüyor?1 dedi. Urve b. Zubeyr: 'İbn Ömer: Rasulullah birisi Recep ayında olmak üzere dört umre yaptı diyor" dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe: "Allah, Abdurrahman'a rahmet etsin! Halbuki Rasulullah'ın yaptığı umrele­rin hepsine tanık olmuştur. Rasulullah Recep ayında katiyyen umre yapma­mıştır' dedi."[373]

Abdullah b. Ubeydullah b. Ebi Melike şöyle anlatıyor: "Osman'ın kızı Ümmü Eban Mekke'de vefat etmişti. (Namaz ve defninde) hazır bulunmak için bizler de bu cenazeye gelmiştik. îbn Ömer ile İbn Abbas da bu cenazede hazır bulundular. Ben İbn Ömer ile İbn Abbas'ın arasına oturmuştum. (Veya ravi) şöyle dedi: Yahut ben bu ikisinden birinin yanına oturmuştum da diğeri de gelip benim yanıma oturmuştu, (bu sırada evden kadınların feryadı yük seldi). Bunun üzerine İbn Ömer, yanında bulunan Osman'ın oğlu Amr'a "şu kadınları ağlamaktan nehyetmez misin? Çünkü Rasulullah, "şüphesiz ölü, ailesinin kendisine ağlamasından dolayı azab duyar' buyurdu" dedi. Buna karşı Abdullah b. Abbas da: 'Bu sözü Ömer (r.a.) da bazen söylerdi1 dedi. Devamla İbn Abbas, Ömer vefat ettiğinde bunu Aişe (r.a.)'ya hatırlattım. O da; Allah Ömer'e rahmet etsin! Valahi, Rasulullah (s.a.v.), "Allah mü'mine ailesinin ona ağlamasından dolayı azap eder" demedi. Rasulullah (s.a.v.); "Allah ailesinin ona ağlamasından dolayı kafirin azabını artırır" buyurdu. Devamla, "size Kur'an yeter. Onda; "hiç kimsenin günah yükü başkasına yüklenmez" buyrulur. İbn Abbas bu noktada: "Vallahi! Güldüren de ağlatan da O'dur" dedi.[374]

Uruc, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Hz. Aişe "Buraya fila­nın babası (Ebu Hureyre) geldi. Odamın şu tarafına oturdu. (Sözüne hiç ara vermeksizin devamla) Rasulullah'tan hadis söyleyip, bunları bana duyur­mak istiyordu. Halbuki ben teşbih ediyordum. Ben ibadetimi bitirmeden kalktı gibi. Eğer ona yetişebilseydim muhakkak onu böyle aralıksız söyle­mekten men ederdim. İyi bilin ki, Rasulullah sözü sizin sözünüzü zincirledi­ğiniz gibi birbirine ekleme suretiyle söylemezdi" dedi.[375] Başka bir rivayette Rasulullah öyle tek tek konuşurdu ki saymak isteyen onu sayabilirdi.) dedi.[376]

Bedreddin ez-Zerkeşi yalnızca Hz. Aişe'nin sahabe rivayetlerini dü­zeltmesini konu alan "el-îcabe li iradi ma İstedrakethü Aişetü ale's Sahabeti" adlı bir eser kaleme almıştır. Zerkeşî kitabın mukaddimesinde: "Bu kitapta, sadece Hz. Aişe'den gelen hadisleri veya başkalarına muhalif görüşlerini ve­ya sadece Aişe'nin bildiği açık sünnet veya sağlam ilmi açıklamalarını veya zamanının alimlerine karşı ileri sürdüğü hadisleri veya kendi zamanındaki meşhur kişilerin yanlarındaki hadisleri bırakıp Hz. Aişe'den aldıkları hadis­leri veya verdiği fetvaları, veyahutta doğruluğuna inandığım ictihadlarını topladım" demiştir.[377]

Zerkeşi, Hz. Aişe'nin Ömer b. Hattab, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Abbas gibi meşhur yirmi üç sahabinin rivayet ettiği hadisleri düzeltmiştir. Bazen bu sayı ellidokuza kadar ulaşmıştır.

el-İcabe'nin muhakkiki Prof. Said el-Afganî: "Hz. Aişe konusunda se­nelerce çalıştım. Öyle ki onu anlatacak bir kelime bulamıyorum. Özellikle Hz. Aişe'nin susuz bir ortamda, dalgaları birbiri ile boğuşan engin bir deniz gibi bilgi yığınlanyla karşına çıkmasına şaşarsın. Fıkıh, hadis, tefsir, hukuk, edebiyat, şiir, ahbar, ensab, mefahir, tıp ve tarih gibi başarılması zor olan bir­çok konular karşısında Hz. Aişe'yi bulursun. Bununla da kalmaz. Bütün bu bilgileri henüz onsekiz yaşına varmadan elde etmesi daha da calibi dikkat­tir.[378]

Hz. Aişe'nin tevaazuu ve ilmî anlayışı:

Şureyh b. Hâni diyor ki: "Hz. Aişe'ye mest üzerine mesh etmeyi sor­dum. Bana: 'Benden daha bilgili olan Ali'ye git' dedi. (Başka bir rivayette de: 'Rasulullah'la beraber yolculuk ederdi, şeklindedir.') Ravi diyor ki: "Hz. Ali'ye gittim. O, Rasulullah'tan naklen, mesh müddettinin yolcu için üç gün üç gece, mukim için ise birgün bir gece olduğunu söyledi..."[379]

Kerib şöyle anlatıyor: "İbn Abbas, Misver b. Mahreme ve Abdurrah-man b. Ezher, Kerib'i Hz. Aişe'ye gönderdiler ve: 'Hepimizden ona selam söyle ikindi namazından sonra iki rekat namaz kılınıp kılınamayacağını sor' dediler. Ayrıca Rasulullah'ın nehyettiği bize ulaştığı halde senin bu namazı kıldığını duyduk' de. İbn Abbas: 'Ömer'le beraber insanlar arasında bu iki rekata en düşkün bendim, demiştir.1 Kerib: 'Bunun üzerine Aişe'nin yanına gittim. İstedikleri şeyi ona sordum' dedi. Aişe: 'Ümmü Seleme'ye sor' dedi. Daha sonra beni gönderenlerin yanına dönüp Aişe'nin dediğini onlara anlat­tım. Bunun üzerine beni Aişe'nin yanına gönderdikleri gibi Ümmü Sele me'ye gönderdiler. Ümmü Seleme: 'Rasulullah'ın bu namazı yasakladığını duydum ancak kendisinin ikindi namazı ile beraber bu namazı kıldığını gör­düm1. Sonra Ensar'dan Haram oğullarından kadınlarla otururken Rasulullah geldi. Rasulullah'a bir cariye gönderip şöyle tenbihledim: 'Git Rasulullah'ın yanına otur ve: 'Ey Allah'ın Rasulü, Ümmü Seleme, bu namazı yasakladığı­nızı duydum ve aynı zamanda o namazı kıldığınızı görüyorum diyor,' de. Eğer eliyle işaret ederse gerisinde dur. 'Cariye bunları aynen yaptı. Cariye Rasulullah eliyle işaret eder etmez arkasına geçti. Rasulullah namazı bitirin­ce cariyeye dönüp: 'Ey Ebu Ümeyye'nin kızı, ikindiden sonra kıldığım iki re­kat namaz, Abdulkays'tan bir kısım insanların gelip beni meşgul etmelerin­den dolayı kılmadığım öğlen namazından sonraki iki rek'atıdır buyurdu."[380]

İbrahim diyor ki: "Esved'e, Hz. Aişe'ye hangi kapların içinde şıra (nebiz) yapmanın mekruh olduğunu sordun mu? dedim. "Evet" dedi. Öyleyse Rasulullah hangi kaplarda şıra yapılmasını nehyetti? diye sordum? İçi boşaltılmış kuru kabak kabında ve ziftle sıvalı küp ve testide' diye cevap verdi. Ben çanak çömleği de sordun mu? dedim. Aişe: 'Ben Rasulullah'dan yalnızca duyduklarımı söylerim. Duymadıklarımı da mı size söyleyeyim?' dedi."[381]

(Hicab emrinden önce) Aişe'nin mükemmel işlere girmesini Enes anlatıyor: "Uhud günü, hezimete uğrayan müslümanlar Rasulullah'ın etra­fından dağılmışlardı... Bu sırada Ebu Bekir'in kızı Aişe ile Ümmü Süleym ayaklarını, halhallan görünecek kadar sıvamışlardı. Sırtlarına yüklendikleri su kırbalarından susayanlara su verdiklerini, kırbalar boşaldığında onları tekrar doldurduktan sonra tekrar susayanlara su verdiklerini gördüm."[382]

Hz. Aişe'nin perde arkasından sonra daha büyük işlere teşebbüsü:

Hz. Aişe diyor ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Cihadı biz en büyük amel görü­yoruz. Biz de cihad edelim mi? Rasulullah: 'Sizin en güzel cihadınız şartları­na uyarak yaptığınız haçtır' buyurdu. Diğer bir rivayette[383] ise: 'Sizinle beraber biz de savaşa katılıp cihad etmeyelim mi?' deyince Rasulullah: 'sizin için en güzel cihad hacdır, haccı mebrurdur' demiştir. Aişe diyor ki: 'Rasulullah'tan bunu duyduktan sonra haccetmekten hiç geri durmadım.'[384]

Hz. Aişe anlatıyor: "Hac aylarında hacca niyet ederek evimizden ayrıl­dık. Şerefe (Mekke'den altı mil uzaklıkta bir köy) varınca Rasulullah ashabına: 'Yanında kesilecek hayvanı olmayanların sadece umre yapmasını arzularım. Eğer yanında hayvanı olan varsa umre yapmasın' buyurdu. Bu esnada Rasulullah yanıma geldi: Bana: "Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. Dedim ki: 'Ashabına söylediklerini duydum. Hayvanı olanları umre yap­maktan vazgeçirdin.' Diğer bir rivayette ise Hz. Aişe: 'Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar iki ecir alıp dönerlerken ben bir ecirle mi döneyim? diye sorar. [385]Diğer bir rivayette de: 'Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar Allah'ın iki hakkını (ibadetini) yaparlarken ben sadece bir tanesini yapıyorum'[386] deyince, Rasulullah: 'Sende ne var?' diye sorar. Hz. Aişe: 'Namaz kılamıyorum' karşılığını verince, Hz. Peygamber: 'Adem'in kızı Aişe, bu sana zarar ver­mez. İnsanlara yazılan sevap sana da yazıldı. Haccını yap. Umulur ki Yüce Allah seni de umreye kavuşturur' demiştir."[387]

Hz, Aişe'nin, faziletli kişinin faziletini anlatması

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'ın hanımlarından Hatice'yi ve onda gördüklerimi kıskandığım kadar kimseyi kıskanmadım. Rasulullah Hati­ce'yi çok anar, koyun kesince onu parçalara ayırır; muhakkak Hatice'nin dostlarına birer parça gönderirdi. Birgün Rasulullah'a: "Sanki dünyada Hati­ce'den başka kadın yok1 diye kıskançlığımı belirtince, Rasulullah: 'O bir başkaydı. Benim ondan çocuğum oldu' buyurmuştu."[388]

Hz. Aişe diyor ki: "Daha sonra Rasululah'ın hanımları Zeynep binti Cahş'ı gönderdiler. Zeyneb evde Rasulullah'la daha çok kalırdı. Dindarlıkta Zeyneb'den daha hayırlı kimse görmedim. Allah'tan daha çok korkan, sözü doğru, akrabasını ziyaret eden, çok sadaka veren ve Allah'a yaklaşmasına yarayacak amellerde kendisinden fedakârlık eden biriydi. Kararından he­men dönmesi dışında hiçbir kusuru yoktu. Aişe diyor ki: 'Zeyneb, Rasulullah'tan içeri girmek için izin istedi. Bu esnada Rasulullah Fatıma gel­diğinde üzerinde bulunan dikişsiz elbiseye bürünmüş olarak Aişe ile bera­berdi. Rasulullah, Zeyneb'e izin verdi. Zeyneb içeri girdi: 'Ey Allah'ın Rasu­lü! Ebu Kuhafe'nin kızı Aişe konusunda adaletli olmanı söylemem için ha­nımların beni sana gönderdi' dedi. Aişe dedi ki: 'Sonra Zeyneb üzerime gel­di, hakkımda ileri-geri laflar ediyordu. Ayrıca karşılık vermeme müsaade e-der mi diye de Rasulullah'ın gözüne bakıyordum. Zeynep daha konuşuyor­du. Baktım ki Rasulullah Zeyneb'e karşılık vermemi yadırgamayacak; ben de Zeyneb'e cevap vermeye başladım ve ona galip gelinceye kadar da bırak­madım."[389]

Hişam'ın babasından bildirdiğine göre İfk Olayında Aişe'nin üzerine en fazla gelen Hasan b. Sabifti. Kadınlardan biri Hasan b. Sabit'e sövünce Hz. Aişe: "Ona sövme! Çünkü o, 'Rasulullah'ı müdafaa eden biridir" demiştir.[390]

Urve b. Zübeyr'in bildirdiğine göre; Aişe, yanında Hasan b. Sabit'e sövülmesine razı olmazdı. Çünkü o şu beyiti okumuştur dedi:

Benim ve onun babası, benim ve Muhammed'in namusu sizden korun­muştur.[391]

Hz. Aişe'nin zühdü ve cömertliği

Abdullah b. Eymen babasından şunları nakleder: "Bir gün Aişe'nin yanına vardım. Üzerinde beş dirhem değerinde dikişsiz yünden yapılmış bir elbise vardı. Dedi ki: 'Şu cariyene bak. Bu elbiseyi evde giymekten gurur duyuyor. Rasulullah döneminde aynısından bir elbisem vardı. Medine ka­dınları onunla süslenmek istediklerinde bana kira ücretini gönderirlerdi."[392]

Hz. Aişe'nin yeğeni Avf b.Tufeyl onun annesine şöyle der: "Anlatıldığına göre Abdullah b. Zübeyr'le Aişe arasındaki bir alış-veriş ya-hud Abdullah b. Zübeyr'in Aişe'ye verdiği bir hediye olayında Abdullah: "Vallahi Aişe'yi ya bu işten vazgeçirirsin, yahutta ben ona hacr korum, (alış­verişten men ederim)' demiştir. (Rivayete göre Rasulullah ve Ebu Bekir'den sonra insanlar arasında Aişe'yi en çok seven Abdullah b. Zübeyr'di. Aişe'ye iyilikte bulunur. Allah'ın kendisine verdiği şeylerden muhakkak Aişe'ye de ikram ederdi.[393] Abdullah b. Zübeyr'in bu sözünü duyan Aişe: 'Gerçekten o böyle mi dedi?' diye sordu. Yanındakiler: 'evet, aynen öyle söyledi' deyince, Aişe: 'Allah'a yemin olsun ki, Abdullah b. Zübeyr'le asla konuşmayacağım' diye yemin etti.

Aişe'den uzun süre uzak kalan İbn Zübeyr, Aişe ile konuşmak için bir aracı aradı. Bunu duyan Âişe: 'Vallahi ne aracı istiyorum ne de yeminimi bozacağım1 diye yemin etti. Uzun süre Aişe'den uzak kalan İbn Zübeyr, Zühre oğullarından Misver b. Mahreme ile Abdurrahman b. Esved b. Abdiyeğus'un yanlarına vararak: 'Allah için beni Aişe'ye götürün. Benimle konuşmamak için Aişe'nin yemin etmesi vallahi helal olmaz dedi. İbn Zübeyr'in teklifini kabul eden Misver ile Abdurrahman elbiselerini giyip, doğruca Aişe'nin yanına gittiler ve Aişe'yle görüşmek için izin istediler. Ona: 'Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. İçeri girelim mi?1 dediler. 'Girin' dedi. 'Hepimiz mi girelim?1 dediler. Aişe de: "Evet hepiniz gi­rin' dedi. Aişe, İbn Zübeyr'in kendileriyle beraber olduğunu bilmiyordu.

İbn Zübeyr, onlarla beraber içeri girince perdenin arkasına geçti. Aişe'ye sarıldı, ağlayarak Aişe'den kendisiyle konuşmasını istedi. Bu arada Abdurrahman da: 'Allah aşkına konuş!' diye ısrar ediyordu. Aişe, İbn Zü­beyr'le konuşmayı kabul etmedi. Ona Rasulullah'ın insanlar arasında soğuk­luk olmaması gerektiği sözünü, üç geceden fazla müslüman kişinin kardesiyle dargın kalamayacağı uyarısı hatırlatıldı. Yoğun ısrarlardan ve Öğütler­den sonra Aişe ağlayarak: 'Ben yemin ettim. Yeminden dönmek zor' dedi. Yeniden Aişe'ye ısrar etmeye başladılar. Sonunda Aişe, İbni Zübeyr'le ko­nuştu. Yeminine karşılık kırk köle azad etti. Aişe, bu yeminini hatırlayınca ağlar, gözlerinden akan yaş, başörtüsünün boynunu örten kısmını ıslatıldı.[394]

Hz. Aişe'nin verası

Amr b. Meymun el-Evdi diyor ki: "Ömer b. Hattab oğluna: 'Ey Abdul­lah, mü'minlerin annesi Aişe'ye git ve: 'Ömer b. Hattab sana selam söylüyor" dedikten sonra ona, Beni (öldükten sonra) dostumun (Rasulullah'ın) yanma defnedip, defnetmeyeceğini sor, dedi. Aişe dedi ki: 'Rasulullah'ın yanına ben defnedilmek isterdim. Ama bugün onu kendime tercih ediyorum'.S Abdullah babasının yanına dönünce, Hz. Ömer 'Ne oldu?' diye sordu. Abdullah: 'Bu konuda sana izin verdi.' karşılığını verdi. Hz. Ömer: 'Benim i-çin en önemli konu öldükten sonra nerede kalacağım konusudur. Ben ölün­ce, beni Aişe'nin yanına taşıyın. Ona selam verin. Sonra Aişe'ye: 'Ömer b. Hattab senden izin istiyor1 de. Eğer müsaade ederse beni Rasulullah'ın yanı­na gömün. Razı olmazsa müslümanlann kabristanına defnedin' demiştir. (Bu olay, Hz. Ömer'in yaralanmasından sonra vukubulmuştur.)[395]

İbn Ebi Melike anlatıyor: "îbni Abbas henüz ölmemiş olan bitkin halde bulunan Aişe'ye Rasulullah'ın yanına gömülmesini teklif edince, Aişe 'insanların bana övgü yağdırmasından korkarım' demiştir. İbni Abbas'ın he­men arkasından İbn Zübeyr girer. Aişe: 'Biraz önce İbn Abbas geldi. Beni ö-ven sözler sarfetti. Artık, unutulmak istiyorum' dedi.[396] Aişe, Abdullah b. Zübeyr'e: 'Beni diğer arkadaşlarımın yanına defnedin. Rasulullah'ın yanına defnetmeyin. İnsanların beni layık olmadığım şeylerle övmesini istemiyo­rum' demiştir." [397]

Hz. Aişe'nin cesareti

Enes anlatıyor: "Uhud günü insanlar hezimete uğramış, Rasulullah'ın etrafından dağılmışlardı. Ebu Bekir'in kızı Aişe ile Ümmü Süleym halhalları görünecek kadar ayaklarını sıvamış, sırtlarına su kırbalarını almışlardı. Kırbalardaki suyu insanların ağızlarına döküyorlar, su bitince kırbaları tek­rar doldurup, askerlerin ağızlarına döküyorlardı."[398]

Henüz onbir yaşında olan Aişe'nin, Uhud günündeki durumu bu. Oniki yaşında olan Aişe'nin Hendek günü ne durumda olduğunu bir düşünün. Aişe diyor ki: "Hendek günü askerlerin durumunu incelemeye çıktım. Arkamdan arzın yani toprağın iniltisini duydum. Dönüp baktım ki Sa'd b. Muaz'la kardeşinin oğlu Haris b. Evs kalkan taşıyorlardı. Yere oturdum. Sa'd'ın üze­rinde demir bir zırh vardı. Gözleri zırhtan dışarı çıkmıştı. Sa'd'ın gözlerine ; birşey olmasından endişelendim. Sa'd yürürken:

Keşke deve bu hicvi biraz anlasa

Ecel zamanı gelince ölüm ne güzeldir, diyordu.

Aişe anlatıyor: "Kalktım, bir tarlaya doğru yürüdüm. Tarlada müslü-man askerler vardı. Aralarında Ömer b. Hattabla yanında miğferli biri vardı. Ömer b. Hattab bana: 'Niçin geldin? Yemin olsun ki, sen cesur bir kadınsın. Ama seni beladan emin kılan nedir?1 dedi. Aişe diyor ki: Ömer beni o kadar kınadı ki yer yanlsa da içine girsem diye düşündüm. Miğferli adam miğferi­ni çıkardı meğer o Talha b. Ubeydullah'mış. Ömer'e: 'Ey Ömer! Çok ileri  gitin. Allah'tan başka sığınacak, kaçacak bir yer var mı?' dedi. Kureyş'ten İb-ni Araka denen biri Sa'd'a ok atarak: 'Al sana ok. Ben İbni Araka'yım' dedi. İbni Araka'ın attığı ok, Sa'd'ın kolundaki şah damarına isabet etti, daman kopardı. Sa'd: 'Ey Allah'ım, Kureyza ile gözlerim aydın oluncaya kadar beni Öldürme' dedi. Onlar onun mevalilerinin anlaşmalı bulunduğu bir kabileydi. Bir müddet sonra Sa'd'ın kolundan akan kan durdu. Yüce Allah, müşrikleri yok edecek güçte fırtına gönderdi. Böylece Yüce Allah, savaşta mü'minlerin imdadına yetişti. Allah, güçlüdür, azizdir. İmam Ahmed rivayet etmiştir.91 Ömer b. Hattab'ın bildirdiğine göre:"... O kızı Hafsa'nın yanına vanr ve: 'Ey kızcağızım, sen Rasulullah'tan istediğin şeylerle, gününün öfkeli geçmesine sebep mi oluyorsun?[399] diye sorar. Hafsa: 'Allah'a yemin olsun ki onunla sadece meşveret ediyoruz' der. Hz. Ömer anlatıyor: Dedim ki: 'Kızım, seni Allah'ın azabından Rasulünün de gazabından sakındırdığımı biliyorsun...' Daha sonra Aişe'nin yanına vardım. Ona da: 'Ey Ebu Bekir'in kızı! Demek Rasulullah'ı incitecek duruma geldin...' dedim.[400]

Ebu Meryem Abdullah b. Ziyad el-Esedî anlatıyor: "Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe, Basra'ya doğru yola çıktılar ve Ammar b. Yasir ile Hasan b. Ali'ye haber gönderdiler. Kufe'de ikisi bize ulaştı. Birlikte minbere çıktılar. Hasan b. Ali minberin en üstünde idi. Ammar'da Hasan'ın biraz aşağısından ayağa kalktı ve bizi oraya topladı. Ammar'ı "Hz. Aişe, Basra'ya geliyor. Vallahi O dünyada ve ahirette peygamberinizin hanımıdır. Fakat Allah, ona mı yoksa kendisine mi itaat edeceğinizi bu şekilde sınamak istiyor, derken işittim.[401]

Kendi aleyhine de olsa doğruyu rivayet etmesi:

Hz. Aişe diyor ki: "Size benden ve Rasulullah'tan haber vereyim mi? Bir gece Rasulullah benim yanımdaydı. Döndü, ridasım koydu, ayakkabılarını çıkarıp ayağının yanına koydu. İzarının ucunu döşeğin üzeri­ne sererek yan yattı. Az sonra uyuduğumu zannetti. Ridasım aldı, yavaşça ayakkabısını giydi. Kapıyı açıp dışarı çıktı ve sessizce kapıyı kapadı. Hemen gömleğimi başıma örttüm, izarımı bütün vücudumu kapatacak şekilde giy­dim, sonra Baki (kabristanına) kadar arkasından gittim. (Rasulullah) kalktı, uzunca bir müddet ayakta durdu; sonra ellerini üç defa yukan kaldırdı.

Böyle yapmaktan vazgeçince ben de bıraktım. O koştu, ben de koştum, O sıkı sıkı yürüdü, ben de sıkı sıkı yürüdüm, O çabucak dönünce ben de döndüm, onu geçip (eve) girdim. (Hemen) yan yattım. Rasulullah içeri girdi. "Ey Aişe! sana ne oldu? Soluk soluğa kalmışsın' dedi. Ben de 'Bir şey yok' dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: 'Bana haber ver.' Yahut da 'Latif ve Habir olan bana haber verir' dedi. Ey Allah'ın Rasulü! Babam ve anam sana feda olsun' dedim ve ona (durumu) anlattım.' Rasulullah: 'Demek önümde gördü­ğüm karaltı sendin' dedi. Ben de 'evet' dedim. Bunun üzerine acıtacak şekil­de göğsüme vurdu, sonra da 'Allah'ın ve Rasulünün seni görmeyeceğin mi sandın?' dedi. Ben de 'Evet, insanlar ne kadar gizli tutarsa tutsun Allah onu bilir' dedim. Rasulullah: 'Senin gördüğünde Cebrail geldi, bana seslendi (bunu) senden gizledi. Senden gizleyerek ben de cevap verdim. Elbiseni çıkardığın için yanına girmedi. Seni uyuyor zannettim, bu sebeple uyandır­mak istemedim. Üstelik gecenin karanlığından korkmanı uygun bulmadım.' Cibril bana: 'Rabbın, Baki kabristanına gelmeni ve onlara istiğfarda bulunmanı emrediyor' buyurdu. Hz. Aişe diyor ki: 'Onlara nasıl dua edeyim ya Rasulullah, dedim. Bunun üzerine: 'Selam, mü'minlerin ve müslümanla-rın üzerine olsun, Allah bizden önce gelenlere de sonra geleceklere de mer­hamet etsin. İnşaallah biz de sizlere katılacağız de' buyurdu."[402]

Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah, bal ve tatlıyı çok severdi. İkindiden sonra (eve) döndüğü zaman hanımlarının yanma gelir, birinin yanına girerdi. (Bir gün) Ömer'in kızı Hafsa'nın yanına girdi. Her zamankin­den daha uzun bir müddet içeride kaldı. Ben bunu kıskandım ve bu durumu sordum. Bana: 'Hafsa'nın kavminden bir kadın ona bir tuluk bal hediye etti. Rasulullah'a baldan bir şerbet sundu' denildi. Bunun üzerine ben: 'Vallahi ona bir hile yapacağım' dedim." Şevde bint Zem'a'ya: "O sana gelecek, sana yaklaştığı zaman zamk şırası yedin' de. O sana: 'Hayır' diyecek. O zaman 'peki bu koku ne?1 diye sor. O sana: 'Hafsa bana bal şerbeti sundu' diyecek. O zaman sen ona: 'O urfut ağacının balıdır1 de. Ben de böyle diyeceğim. 'Safîyyet sen de onu (içtin)' de. Şevde dedi ki: "Vallahi, Rasulullah kapıya ge­lir gelmez, senin korkundan dolayı söylediğin şekilde Rasulullah'a davran­mayı düşündüm. 'Ey Allah'ın Rasulü, zamk şırası mı yedin? diye sordum. Rasulullah 'hayır' deyince Şevde 'öyleyse bu koku nedir?1 diye sordum. Rasulullah: 'Hafsa bana bal şerbeti içirdi. Üzerimde kokan odur' dedi. Dedim ki: 'o balı yapan arılar urfut (pis kokulu bir çeşit meşe ağacı) yemişler.1 Nihayet Rasulullah dönüp dolaştı ve benim (Aişe'nin) yanıma geldi. Ben de aynı şeyleri söyledim. Safiyye'nin yanma varınca o da Rasulul-lah'ı aynen karşıladı. Hafsa'nın evine gittiğinde Hafsa: 'Ey Allah'ın Rasulü, ondan daha içer misin?' teklifinde bulundu. Rasulullah: 'Hayır buna gerek yok' buyurdu. Ravi Aişe diyor ki: Şevde 'Vallahi bunu (bal şerbetini) Rasulullah'a haram ettik' deyince 'ağzını tut' dedim."[403]

Ümmü'l-mü'minin Aişe'nin bildirdiğine göre Rasulullah hastalanıp yatağa düşünce 'Ebu Bekir'e gidin de cemaate namaz kıldırsın' buyurdu. Hz. Aişe diyor ki: "Dedim ki: 'Ebu Bekir senin yerine namaz kıldırırsa insanlar ağlama sesinden başka bir şey duyamaz. Ömer'e emret de o namaz kıldırsın.' Böyle dememe rağmen Rasulullah 'Ebu Bekir'e haber verin insanlara namaz kıldırsın' buyurdu."

Hz. Aişe diyor ki: "Hafsa'ya dedim ki, 'Rasulullah'a söyle, EbuBekir çabuk hüzünlenen biridir. Eğer senin yerine geçerse ağıttan insanlar onun sesini duyamaz. Onun için Ömer'e emret de, o namaz kıldırsın." Hafsa aynen dediklerimi yapınca Rasulullah: "Yeter ey Yusuf a tuzak kuranlar. Ebu Bekir'e söyleyin de namaz kıldırsın" buyurdu. Bunun üzerine Hafsa, Aişe'ye demiştir ki: "Benim sana bir iyiliğim dokunmaz."

Bir rivayette[404] de Aişe şöyle demiştir: Rasulullah'a sık sık değişiklik için başvurmama; ondan sonra makamına geçecek olanı, insanların ebediy-yen sevmelerinin mümkün olmadığı düşüncesinden başkası sevketmezdi. Kanaatıma göre Rasulullah'ın yerine geçecek kişi insanların onun sebebi ile kavga ettikleri kişi olacaktı. Bu nedenle Rasulullah'ın Ebu Bekir'den vazgeçmesini istedim.[405]

Hz. Aişe'nin büyük bir zan altında tutulması ve îfk hadisesi:

Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) sefere çıktığında hanım­ları arasında kur'a çekerdi. Kur'a kime çıkarsa Rasulullah ile beraber o giderdi. (Benî Mustalık) gazasına gitmek istediği zaman da Rasulullah kur'a çekti ve benim ismim çıktı. Rasulullah ile beraber sefere çıkmıştı. Bu sefer, hicap âyeti indikten sonra idi. Beni, mahfil içinde yüklediler ve (konak yerinde) mahfil içinde indirilirdim. Nihayet Rasulullah (s.a.v.) gazanın bitiminden sonra Medine'ye geri dönme kararı aldı. Medine'ye yaklaştığı­mızda (bir konak yerine indi. Gecenin bir kısmını orada geçirdikten sonra) yola koyulma emrini verdi. O sırada def-i hacet ettikten sonra mahfilime döndüm. Bir de göğsümü yokladım ki Yemen'in göz boncuğundan (dizilmiş) kolyemin koptuğunu anladım. Dönüp gerdanlığımı aradım. Onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. (Öyle zannetmiştim ki benim devemi ben mahfilimde bulunmadıkça sevketmezler.) Halbuki yolda bana hizmet eden­ler gelip mahfilimi yüklemişler ve onu bindiğim devenin üzerinde götür­müşlerdi. Onlar beni mahfilin içinde sanıyorlarmış. O zaman kadınlar hafif idi. Ağır vücutlu değillerdi. Az yemek yerlerdi. Bu cihetle hizmetçiler mahfili yüklemek üzere kaldırdıklarında mahfili ağırlığının pek farkına varmayarak yüklemişlerdi. Özellikle de ben küçük yaşta bir kadındım. Bu yüzden deveyi sürüp götürmüşler. Ordu gittikten sonra ben kolyemi bul­dum. Ordugâha geldiğimde kimse yoktu. Oradan evvelce bulunduğum yere döndüm. Öyle zannetmiştim ki beni mahfilde bulamayınca dönüp beni alır­lar. Ben bu düşünceyle oturduğum yerde uyuya kalmışım. Safvan b. Muattal -ki arkadan gelerek geride kalan şeyleri toplamaya ve menzile götürüp ashabına vermeğe memur idi.- Askerin arkasından sabaha yakın bulundu­ğum yere gelmiş ve bir karaltının uyuduğunu görerek yanıma yaklaşmış (ve beni tanımış). Bu zat beni örtünmeden önce görmüştü. Safvan devesini çök-türdüğü zaman (hayret ederek) 'Biz Allah'ınız ve O'na dönüp varacağız1 demişti. Ben de bu sese uyanmıştım. Uyanınca hemen feraceme burundum. Vallahi tek bir kelime bile konuşmadık. Ondan istirca'ından başka birşey işitmedim. Devesinden inip devesini çöktürdü. Ben de deveye bindim. Safvan, bindiğim deveyi tutarak önde yürüdü. Nihayet kafile konak yerine indikten sonra öğle sıcağında askere yetiştik. Bu sırada (hakkımda iftira ederek) helak olan helak olmuştu. Bu büyük iftiranın başını çeken Abdullah b. Ubey b. Selul'du. (Ravi Urve devam ediyor.) 'Bu olay yayılıyor, SeluTun yanında konuşuluyordu. O bu durumdan faydalanarak, aleyhte propaganda yapıyordu. İfk hadisesinde Hasan b. Sabit, Mistah b. Esase, Hamne bint Cahş ve isimlerini bilmediğim bir grup, çok aşırı gitmişlerdi...Buna rağmen Hz. Aişe, yanında Hasan'a sövülmesinden hoşlanmaz ve Bfeasan'm şöyle söylediğini belirtirdi: 'Benim onun babası. Benim Muhammed'in namusu sizden korunmuştur."

Hz. Aişe: "Medine'ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer orada halk arasında ashab-ı ifldn bühtanları dolaşıyormuş. Bunlardan tamamen haber­sizdim. Zira hastalığımın beni işkillendiren bir yanı vardı. Rasulullah'tan, başka hastalıklarım sırasında görmüş olduğum ilgiyi bu sefer görmüyor­dum. Ancak yanıma giriyor, selam veriyordu. Ve (adımı anmadan 'hastamız nasıl?') diyor bununla iktifa ediyordu. Benim ifk olayından haberim yoktu. Nihayet iyileşmeye başlamıştım. Bir gece ben Mistah'ın annesiyle kazayı hacet mahallimiz olan "menası" tarafına çıkmıştım. Buraya ancak geceleri çıkardık. Bu adet evlerimizin yanma helalar yapılmadan önceydi. O zamanlar bizim halimiz ilkel arapların çöldeki adetine benziyordu. Ben, Mistah'ın anası (Selma) -Ebu Ruhm b. el-Muttalib b. Abdimenaf in kızı, Mistah b. Esase b. Ubad b. el-Muttalib oğlu olur- ile kazai hacet mahalline yönelip giderken ayağı çarşafına takılıp düşmüştü. Araplar arasında felaket zamanında söylenmesi adet olan 'düşmanın helak olsun1 yerine Selma, 'Mistah helak olsun!1 diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına: 'Ne fena söyledin. Bedir'de hazır bulunan bir kişiye beddua ediyorsun' dedim. Kadın bana: 'Ortada dönen bühtanları duymadın mı?1 dedi. Ben: 'Ne söylüyorlar ki?1 dedim. İftira edenlerin yaptıklarını bana anlattı. Artık hastalığımın üstüne bir hastalık daha eklenmişti. Eve dönünce yanıma Rasulullah geldi. 'Hastalığınız nasıl?' diye sordu 'Ya Rasulullah! Ebeveynime gitmek üzere bana izin veriniz' dedim. Ben bu haberi ebeveynimden tahkik etmek istiyordum. Rasulullah bana izin verdi. (Ben de ebeveynimin yanma geldim) ve anneme: 'Anneciğim, halk arasında dönüp dolaşan bu ne iştir?' dedim. Annem: 'Ey kızım! Kendini üzme, sen kendini düşün.' Vallahi bir kadın senin gibi hüsnü cemale malik ve kocasının yanında sevimli olsun birçok ortakları bulunup da aleyhinde dedi-kodu etmemeleri pek nadirdir. 'Sübhanallah, halk niçin böyle söz söylesin? doğrusu hayret vericidir' dedim. 'O gece sabaha kadar gözümün yaşı dinmedi. Gözüme uyku girmedi. Rasulullah o sabah Ali b. Ebi Talib ve Usame b. Zeyd'i yanına çağırmıştı. Vahiy gecikince ehli ile ayrılması konusunda onlarla istişare etmişti. Usame, Ehl-i Beyt için nefsinde bilip gönlünde beslediği sevgiyi Rasulullah'a tavsiye ve işaret etti: 'Ya Rasulullah! pak hanımınız (size layık) ehlinizdir. Biz Hz. Aişe hakkında hayırdan başka birşey bilmeyiz' dedi. Hz. Ali'ye gelince o: 'Ey Allah'ın Rasulü, Allah, sana dünyayı dar etmemiştir. Aişe'den başka kadın çoktur. Aişe'nin cariyesi Berire'ye sorunuz. O doğrusunu size söyler' demişti. Rasulullah Berire'yi çağırıp: 'Ey Berire hanımından sana şüphe veren birşey gördün mü?' diye sordu. Berire: 'Hayır, ya Rasulullah, görmedim. Sizi hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki ben hanımımdan katiyyen ayıp olarak sadır olmuş olaydan başka birşey görmedim: Aişe küçük yaşta bir kadındı. Hamur yoğururken uyurdu da evin besi koyunu gelip hamuru yerdi.' dedi. Bunun üzerine Rasulullah o günü Mescid-i Saadette bir hutbe okuyarak; Abdullah b. Ubey'in aleyhinde konuştuğundan dolayı mazur görülmesini isteyerek: 'Ey müslümanlar, ehlim konusunda bana eza eden bir şahıs hakkında bana kim yardım eder de benim için ondan intikam alır? Vallahi ben, ehlim hakkında hayırdan başka birşey bilmiş değilim. Bu müfteriler bir adamın da ismini ortaya koydular ki bu zat hakkında da hayırdan başka birşey bilmiyorum. Bu kimse şimdiye kadar ancak benimle beraber ehlimin yanına girmiştir' dedi. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz ayağa kalkarak: 'Ya Rasulullah! Size ben yardım edeceğim. Eğer sözünü ettiğiniz bu kişi Evs'dense, onun boynunu vururuz. Eğer Hazrec kardeşlerimizdense ne yapmak lazımsa siz emredersiniz. Biz emrinizi yerine getiririz' dedi. Bu defa da Hazrec'den Sa'd b. Ubadc ayağa kalktı. Bu Hazrec'in eşrafmdandır, bu olaydan Önce salih bir kimseydi. Fakat bu defa kabile hamiyyet ve gayretiyle Sa'd b. Muaz'a karşı:

'Vallahi sen yalan söylüyorsun. Sen onu (Abdullah b. Ubey'i) öldüremezsin ve öldürmeye gücün de yetmez, dedi. Bu defa da Useyd b. Hudayr ayağa kalkarak, Sa'd b. Ubade'ye karşı: 'Allah'ın beka ve ebediyetine karşı yemin ederim ki sen yalan söylüyorsun. Vallahi biz elbette onu katlederiz. Sen muhakkak münafıksın ki münafıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun' diye karşılık verdi. Bu suretle Evs ve Hazrec kabileleri ayaklandılar. Hatta birbirleriyle  savaşa  yeltendiler.  Rasulullah  ise  henüz  minberde bulunuyordu. Hemen minberden indi ve onları teskin etti. (Hz. Aişe anlatmaya devam ediyor.) Bana gelince... Ben o gün ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Sabahleyin babam ve anam yanıma geldiler. Ben bu şekilde iki gece ağladım. O kadar gözyaşı döktüm ki ağlamaktan yüreğim parçalanacak sandım. Bir ara ebeveynim yanımda oturdukları ve ben ağlamakta bulunduğum sırada Ensardan bir kadın izin istemiş, ben de izin verdim. O da oturup benimle ağlıyordu. Biz bu vaziyette iken ansızın Rasulullah içeri girdi, oturdu. Halbuki Rasulullah benden önce hakkımda dedikodu başladığı günden beri yanıma oturmamıştı. Rasulullah bir ay beklediği halde kendisine hakkımda birşey   vahyolunmamıştı. Rasulullah şehadet ederek: 'Ey Aişe, hakkında bana şöyle şöyle sözler söylendi. Eğer sen bu isnadlardan berî isen yakında Allah seni temize çıkarır. Yok eğer böyle bir günaha yaklaştınsa Allah'tan mağfiret dile ve tevbe et. Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra tevbe edince, Allah da ona af İle muamele eder' dedi. Rasulullah bu hitabesini bitirince gözyaşlarını dindi. Hemen babama: 'Rasulullah'ın söylediği söze benim adıma cevap ver1 dedim. Babam: 'Vallahi kızım! Rasulullah'a ne diyeceğimi bilmiyorum' dedi. Sonra anneme: 'Rasulullah'ın söylediği söze karşı benim namıma cevap ver* dedim. O da: 'Vallahi ben de Rasulullah'a ne diyeceğimi bilmiyo­rum' dedi. Ben genç bir kadındım. Kur'an'ın birçok kısmını okumamıştım. Bu cihetle şöyle dedim: 'Vallahi biliyorum ki, siz, halkın dedikodusunu işittiniz, nefsinizde büyütüp ona inandınız. Ben size beriyim desem -Allah bilir ki beriyim- benim bu sözümü tasdik etmezsiniz. Eğer bir işle itiraf et­sem -Allah kat'i surette suçsuz olduğumu biliyor- siz muhakkak beni tasdik edersiniz. Vallahi bu vaziyette benim ve sizin için anlatılacak bir Örnek bulamıyorum, ancak Yusuf un babası (Yakub'u) Örnek buluyorum. Yakup, oğullarına: 'Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı da sı­ğınağım Allah'tır' demişti. Ben bu sözü söyledim sonra yatağıma döndüm. Ben yalnız Allah'tan beraat umuyordum. Lakin hakkımda bir vahiy inzal olunacağını hiç tahmin etmiyordum. Kendimi bana ait bir mesele için Kur'an lisanı ile konuşulmaktan çok hakir addederdim. Fakat Rasulullah'ın uyku­sunda bir rüya görmesiyle temize çıkarılmayı Allah'tan umuyordum. Vallahi Peygamber yerinden kalkmamıştı ve oradakilerden hiç biri odadan dışarı çıkmamıştı. Nihayet Rasulullah'a vahiy geldi. Vahyin ağırlığından terlemeye başladı. Hatta vahiy sırasında kış günleri bile ter dökerdi. Vahiy izleri gidince sevincinden gülüyordu ve bana ilk söylediği söz şu oldu: 'Ya Aişe Allah'a hamd et! Allah seni (bu iftiradan) kat'i surette temize çıkardı'. Bunun üzerine anam bana: 'Kızım, kalk da Rasulullah'a teşekkür et' dedi. Ben: 'Hayır, kalkmam ve yalnız Allah'a hamd ederim' dedim. Allah Teala şöyle buyuruyordu:

"O yalan haberi getirip (ortaya) atanlar, içinizden bir topluluktur. Siz onu sizin için bir şer saymayın. Bilakis o, sizin için hayırdır. Onlardan her kişi işlediği günahın cezasını görecektir. Onlardan o (yalan)ın en büyüğünü idare edene de büyük bir azab vardır. Onu işittiğiniz zaman inanan erkek ve kadınların, kendiliklerinden güzel zanda bulunup: 'Bu apaçık bir iftiradır1 demeleri gerekmez miydi? (İman bunu gerektirirdi. Bir mü'min hem de Rasulullah'ın zevcesi hakkında böyle bir iftiraya nasıl kulak asardı?) Ona dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahitleri getirmediler, o halde onlar yalancıların ta kendileridir. Eğer size dünyada ve ahirette Al­lah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu yaygaradan size mutlaka büyük bir azab dokunurdu. Çünkü siz onu dillerinizde (birbirinizden) ahveriyorsunuz ve hakkında hiç bilginiz olmayan bir şeyi (düşünüp taşınmadan hemen) ağızlarınızla söylüyorsunuz ve onu önemsiz bir iş sanıyorsunuz. Oysa o, Allah(ın) yanında büyük bir günahtır. Onu işittiğiniz zaman: 'Bunu konuşmamız bize yakışmaz, haşa, bu büyük bir iftiradır' demeniz gerekmez miydi? Allah size öğüt veriyor ki eğer inananlar iseniz böyle bir şeye bir daha asla dönmeyesiniz diye. Allah, size âyetlerini açıklıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir. İnananlar içinde edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Eğer size Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve merhametti olmasaydı (bu iftiranızdan dolayı) büyük bir azaba uğrardınız. Ey İnananlar! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse o, (şeytan) ona edepsizliği ve kötülüğü emreder. Fakat Allah, dilediğini temizler. Allah işitendir, bilendir. Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere birşey vermemeğe yemin etmesinler, (onları) affetsinler, geçinsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayan, esirgeyendir. O, namuslu, birşeyden habersiz inanmış kadınlara zina iftira edenler, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azab vardır. O gün dilleri, elleri ve ayaklan yaptıklarına şahitlik edecek, o gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tam verir ve onlar da bilirler ki Allah, apaçık haktır. Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara, iyi kadınlar İyi erkeklere, iyi erkekler iyi kadınlara mahsustur. Bunlar (Peygamber, Aişe ve Safvan) onların dediklerinden uzaktır. Kendilerine Allah'tan bir mağfiret ve cömert bir rızık vardır." (Nur, Bakara, 226).

Allah Teala benim masum olduğuma dair bu âyetleri indirince Hz. Ebubekir es-Sıddik-Mıstah b. Esase'ye kendisine yakınlığı ve fakirliği sebe­biyle infakta bulunuyordu "Vallahi Mistah'a ebediyyen infakta bulunmaya­cağım" dedi. Hz. Ebubekir: Hz. Aişe'ye bunları dedikten sonra Cenab-ı Al­lah: "Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, aldırış etme­sinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah Gafur'dur, Rahimdir. (Nur, 22) âyetini indirdi. Bunun üzerine Ebubekir: "Hayır, severim, vallahi Allah'ın beni bağışlamasını çok isterim" dedi ve daha önce Mistah'a vermekte olduğu şeyleri tekrar verdi. Ve dedi ki: 'Vallahi, (o nafakayı asla kesmeyeceğim' Hz. Aişe anlatmaya devam etti: 'Rasulullah, Zeyneb bint Cahş'a benim durumumu sordu, Zeyneb'e: 'Ne biliyorsun ya da ne gördün?' dedi. Zeyneb: 'Ey Allah'ın Rasulü, gözümü ve kulağımı onun aleyhine ber şey söylemekten muhafaza ederim. Allah'a yemin olsun ki onun hakkında yalnız iyilik biliyorum' dedi. Hz. Aişe diyor ki: Rasulullah'ın zevceleri arasında o, benimle rekabet eden biriydi, Allah onu ehli ifke katılmaktan korudu. Zeyneb'in kız kardeşi Hamne ise (iftiraya taraftar ola­rak) Hz. Aişe aleyhinde hareket etmeye başladı. -İftira edenler içinde o da helak oldu. Dedikodular kendisine söylenen bir kişi şöyle diyordu: 'Allah'ı eksik sıfatlardan tenzih ederim. Nefsim, kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki elbisesini hiç açmadım' dedi ve sadece Allah'a hamdetti. Hz. Aişe: 'O adam bu hadiseden sonra Allah yolunda şehid oldu' dedi."[406]

Allah'ın, Aişe'yi yüceltmesi

Hz. Aişe, Rasulullah'ın (s.a.v.) kendisine şöyle dediğini rivayet eder: "Sen, bana uykumda iki defa gösterildin. Seni ipekten bir elbise içinde gördüm. Bana: 'Bu senin hanımındır1 dendi (peçeni) kaldırıp baktım ki sensin' 'Şüphesiz ki bu Allah'tandır' dedim."[407]

Hz. Aişe şöyle naklediyor: "Rasulullah bana 'Ey Aîşe, bu Cebrail'dir, sana selam söylüyor1 dedi. Bunun üzerine 'Allah'ın selamı,, rahmeti ve bereketi onun. da üzerine olsun' dedim"[408]

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) :'Ey Ümmü Seleme, Aişe hariç sizden hiçbirinizin yorgamndayken Allah bana vahyetmedi' buyurdu."[409]

Ammar b. Yasir naklediyor ve diyor ki:"..,. Allah'a yemin olsun ki o dünyada ve ahirette Rasulullah'ın zevcesidir."[410]

Rasulullah'ın Hz. Aişe'yi yüceltmesi

Enes şöyle rivayet ediyor: Rasulullah "... Aişe'nin diğer kadınlara olan üstünlüğü tirit (yemeğinin) diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir' buyurmuştur."[411]

Hz. Aişe rivayet ediyor: "Rasulullah, Fatıma'ya: 'Ey kızım, benim sevdiğimi sen de sevmek istemez misin?' dedi. O da: 'Evet isterim1 karşılığını verince, Rasulullah: 'Öyleyse (Hz. Aişe'yi göstererek) bunu sev' dedi."[412] Aişe (r.a.) rivayet ediyor: "Rasulullah (s.a.v.) vefat etmesine neden olan hastalığında sık sık 'yarın nerdeyim? yarın nerdeyim?' diyordu. Bu sözü ile Aişe'nin gününü istiyordu. Diğer hanımları istediği yerde olması için ona izin verdiler. Vefat edinceye kadar Hz. Aişe'nin evinde kaldı. Hz. Aişe diyor ki: 'Rasulullah, sıranın dönüp bana geleceği günde vefat etti. RasuluUah'm, başı göğsüme yaslı iken Allah onun ruhunu aldı."[413]

Sahabe'nin Hz.Aişe'yi yüceltmesi

Hz. Aişe rivayet ediyor. Hz. Aişe, Esma'dan kolyesini emanet vermesi­ni istedi. Hz. Aişe onu kaybetti. Rasulullah da (kolyeyi) aramak üzere sahabeden birkaç kişiyi gönderdi. (Yolda) namaz vakti gelince abdestsiz olarak namaz kıldılar. Daha sonra Rasulullah'a gelince bu durumu ona bildirdiler. Bunun üzerine hemen teyemmüm âyeti nazil oldu. Useyd b. Hudayr (Hz. Aişe'ye hitaben): "Allah, senin iyiliğini versin. Vallahi! Seninle ilgili bir âyet inmedi ki Allah, onu senin için bir çıkış yolu, müslümanlar için de bir bereket kılmasın."[414]

Yine Hz. Aişe rivayet ediyor. Rasulullah'ın hanımları iki guruptu. Birinde Hz. Aişe, Hafsa, Safiyye ve Şevde vardı. Diğerinde de Ümmü Seleme ve Rasulullah'ın diğer hanımları vardı. Müslümanlar Rasulullah'ın Hz. Aişe'ye olan sevgisini biliyorlardı. Müslümanlardan biri Rasulullah'a bir hediye göndermek istediği zaman, Rasulullah, Hz. Aişe'nin evine gelinceye kadar onu bekletir, Rasulullah Aişe'nin evinde olduğu zaman; hediye sahibi onu Hz. Aişe'nin evine gönderirdi.[415]

İbn Ebi Melike anlatıyor: "İbn Abbas, Hz. Aişe'nin vefatından önce onun huzuruna girmek için izin istedi.... 'Rasulullah'ın amcasının oğlu ve müslümanların ileri gelenlerinden biri' denildi. Hz. Aişe: 'Ona izin verin" dedi. İbn Abbas, Hz. Aişe'ye: 'Beni nasıl bilirsin?1 dedi. Hz. Aişe: 'Allah'tan korkup sakındığın müddetçe iyi bilirim' cevabını verdi. İbn Abbas: 'İnşaallah sen de hayır içindesin. Rasulullah, sadece seninle bekarken evlen­di ve iffetin hakkında âyet nazil oldu.' Başka bir rivayette[416] 'Ey mü'minlerin annesi 'Rasulullah'ı yüceltmede ve Ebi Bekir'i şereflendirmede öne geçtiniz' dedi."[417]

 

Ümmü Seleme

 

Habeşistan'a Hicreti

Hz. Aişe anlatıyor: "Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme, Habeşistan'da, içinde tasvirler bulunan bir kiliseyi gördüklerini anlattılar. Bunu Rasulul­lah'a anlattıkları zaman Rasulullah: 'Onların içinde salih bir adam vardı, o ölünce kabrinin üzerine bir mescid yaptılar ve içine o resimleri yaptılar. Kıyamet günü Allah indinde mahlukatin en şerlileri onlardır' buyurdu."[418]

Rasulullah'ın, Ümmü Seleme'nin kocası Ebu Seleme'yiyüceltmesi

Ümmü Seleme anlatıyor: "... Ebu Seleme gözleri açık olarak vefat ettiğinde, Rasulullah onun yanına geldi, Ebu Seleme'nin gözlerini kapadı ve: 'Ruh kabzedilince göz onu takip eder' buyurdu. Bu olay üzerine onun ailesinden bir takım insanlar feryad etmeye başladılar. Bunun üzerine Rasulullah: 'Nefislerinize karşı sadece hayırla dua ediniz. Doğrusu melekler sizin dediklerinize inanırlar' buyurdu. Sonra da: 'Allah'ım, Ebu Seleme'yi bağışla, onu hidayete erenlerin derecesine yükselt, onun zürriyetinin koru­yucusu ol; bizi ve onu bağışla ey alemlerin Rabbı! Kabrini geniş ve aydınlık kıl1 diye dua etti.[419]

Ümmü Seleme'nin, Rasulullah'ın emrine uyarak sabretmesi

Ümmü Seleme dedi ki: "Ebu Seleme Öldüğünde o garip yerde doğdu, garip yerde öldü' deyip söylenerek ağlamaya başladım. Ağlayacağım sırada Medine'nin dışından bir kadın bana yardım etmek için gelirken Rasulullah onu yolda karşıladı, ona: 'Allah'u Teala şeytanı evden iki defa kovmuşken onu yeniden eve sokmak mı istiyorsun?' deyince ağlamaktan vazgeçtim.""[420]

Kocası Ebu Seleme'ye Bağlılığı

Ümmü Seleme dedi ki: "Rasulullah'ın şöyle dediğini işittim: 'Bir müs-lüman ki başına bir bela geldiğinde, biz, Allah'tan geldik Allah'a döneceğiz. Ey Allah'ım! bu belama karşılık bana mükâfat ver, ondan daha hayırlısı ile beni destekle derse Allah, o musibeti kaldırıp hayırlısını verir.' Ebu Seleme ölünce 'Müslümanlardan Rasulullah'a hicret eden Ebu Seleme'den daha ha­yırlı kim var?' dedim. Allah Teala bana Ebu Seleme yerine Rasulullah'ı ver­di..."[421]

Ümmü Seleme'nin Rasulullah'la evlenmesi

Ümmü Seleme'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Rasulullah Hatıb b. Ebi Beltaa'yı kendisiyle evlenmem için bana gönderince 'benim bir kızım var, ben de çok kıskanç biriyim' dedim. Bunun üzerine Rasulullah: 'Kızına gelince ona muhtaç olmasın diye Allah'a dua ederiz, Ümmü Sele­me'den de kıskançlığı kaldırması için Allah'a dua ederiz' dedi."[422]

Ümmü Seleme'den rivayet edilmiştir: Rasulullah kendisiyle evlendi­ğinde üç gün yanında kaldı. Sonra; Senin zayıflığından dolayı değil ama u-sul, zifaftan sonra dulun yanında üç gün kalmaktır. Ancak yine de eğer ister­sen yediye tamamlayayım. Yediye tamamlarsam diğer eşlerim için de yedi güne tamamlamam gerekir. Eğer istersen onların günlerini de üçler döne rim. Ümmü Seleme: "Üçe tamamla" dedi.[423]

Ümmü Seleme'nin şahsiyeti

Hz. Aişe anlatıyor. Rasulullah'ın hanımları iki gruba ayrılmışlardı. Birinci gurupta Aişe, Hafsa, Safıyye ve Şevde diğer grupta ise Ümmü Sele­me ve Rasulullah'ın diğer hanımları vardı... Gurubu Ümmü Seleme'ye dedi ki: 'Rusulullah'a git ona söyle: İnsanlara desin ki: 'Rasulullah'a kim hediye vermek istiyorsa, Rasulullah, hanımlarından hangisinin evinde ise hediyeyi oraya versin.1 Bunun üzerine Ümmü Seleme teklifi Rasulullah'a iletti."[424]

Ümmü Seleme'nin müslümanların işleriyle ilgilenmesi ve müslümanların liderine kulak vermesi:

Rasulullah'ın hanımı Ümmü Seleme anlatıyor: "Rasulullah'tan duyma­dığım bir şekilde insanların havuzdan bahsettiklerini duydum. Bir gün cari­yem, saçımı tararken, Rasulullah'ın minberden: 'Ey insanlar1 dediğini duy­dum. O zaman cariyeye önümden çekil, dedim. Cariye: 'O erkekleri çağırı­yor kadınları çağırmıyor' deyince ben de insanlardanım dedim. Rasulullah buyurdu ki: 'Havza en önce ben varacağım. Hiç biriniz arkamdan gelemez. Gelen de yolunu kaybetmiş deve gibi sağa-sola rastgele seğirtir. Bu durum karşısında 'niçin böyle oluyor?1 derim. Bana: 'Senden sonra onların neler yaptıklarını bilmiyorsun' denilir. Ben de 'uzak olsunlar' derim."[425]

Usame b. Zeydin bildirdiğine göre "Cebrail, Rasulullah'a geldi. Rasulullah'ın yanında Ümmü Seleme vardı..." Ravi devam ediyor: "Sonra Cebrail kalkıp gitti. Rasulullah, Ümmü Seleme'ye: 'Bu kimdir?' dedi Ümmü Seleme: 'Bir seraskerdir' dedi. Ümmü Seleme diyor ki: 'Allah'a yemin olsun ki o seraskerden başkası olamaz. Nihayet Rasulullah'm Cebrail'den bahsetti ğini duyunca o kimsenin kim olduğunu anladım."[426]

Ümmü Seleme hadisi kısaca bu. Cebrail ile Rasulullah arasındaki konuşmayı Hz. Aişe şöyle açıklamıştır: "Sonra Rasulullah hutbede şunları anlattı: 'Cebrail, Rasulullah'a geldi. (Ahzab gazvesinden döndükten sonra gelmiştir). O'na: 'Demek silahını bıraktın! Vallahi biz onu bırakmadık, haydi silahını onlara yönelt!' deyince Rasulullah 'Nereye?' diye sordu,. Cebrail, Beni Kurayza'yı göstererek: İşte şuraya1 dedi."[427]

Ümmü Seleme'nin musibetlere karşı dayanıklılığı

Hz. Ömer'den nakledilmiştir, Rav^ âıyor ki: "Hz. Ömer, Hafsa'nın yanına vardı ve: 'Ey yavrum1. RasuM'ah'tan istedikleriyle onun günboyu öfkelenmesine seb^p olan sen misin?1 &$£ çıkıştı. Hafsa: 'Vallahi, artı ' O'ndan birşev inmeyeceğiz1 diyerek, babasra&fcf-skm etti. Hz. Ömer dedi/ 'AlbKn azabjp/an Rasulullah'ın da öfkesinden difetonoede sakındım biliyorsun.' H/afsa'nın yanından ayrılıp akrabam olan t>mmâ Seleme^ nına vardiff/f. Hafsa'ya söylediklerimi ona da söyledim. TJmmü S%m biçim a&fmsın Ömer? Her şeye karıştığın yetmiyormuş hanım arasına da mı girmek istiyorsun?' dedi. Hz. Ömer tir sözü bana Öyle tesir etti ki, yapmak istediğim vazgeçmek zorunda kaldım. Orron yanından da aynldn Ummıi Sekmenin ecrim Allah tan umarak yet buyurdu. gözetmesi ve Abdullah b.  girdiler, ondan  günlerinde meydana  buyurmuştur: 'Kabe'ye  Bunlar yeryüzünün bir Ümmü Seleme anlatıyor: "ft; Ebu Seleme'nin çocuklarına tasadduk Onları tabii ki şuraya feuraya tetnikacak i de ıçootjklarjsnî1 diye sordum. Rasulullah sevabını alırsın."

Ümmü Seleme'nin keskin zekası,         .

in nasıl olacak?1 Rasulullah: 'O

Misver b. Mabrem» ve Meryamet günü niyetine göre haşrolu-seferi içm Medine^çn çıktı... Ajol Medine Çölüdür."l30 yazıldıktan sonra Rasululla kesip tıraş olun1 buyurdu, R kimse Easulullah'ın

mek zorunda kaldı. Ashab'tan kimse kalkmayınca Rasulullah, Ümmü Seleme'nin yanına vardı ve Ona insanların tavrını anlattı. Ümmü Seleme: fEy Allah'ın Rasulü! Sen onların yapmasını mı arzuluyorsun? Dışarı çık, kimseyle birşey konuşma, deveni kes, berberini çağır seni tıraş etsin' dedi. Rasulullah, Ümmü Seleme'nin dediği gibi dışarı çıktı, kimseyle konuşmadı, devesini kesip tıraş oldu. Bunu gören ashab kalktı, (kurbanını) kesip birbirlerini tıraş etmeye başladılar..."

Ümmü Seleme'nin hadis rivayeti

Ümmü Seleme'den gelen bir rivayette: "Rasulullah (s.a.v.), bir ay süreyle hanımlarından bir kısmının yanına girmemeye yemin etti. Yirmi Okuz gün geçince,  onların  yanında akşamladı  yahut  sabahladı.

ulullah'a: 'Ey Allah'ın Rasiilü! Bir ay süreyle hanımlarına uğramayaca'emin etmiştin" denilince, Rasulullah: 'Bir ay yirmidokuz gün sürer'"•ekir b. Abdurrahman'm bildirdiğine göre Mervan, cünüp olarak dıgım bir ^jşjnm oruç utUp tutamayacağını sormak üzere Ebu Bekir b. yem, saçımı ümmü seıeme'ye gönderdi. Ümmü Seleme: "Rasulullah, dum. O zamaı. ^ nanım|ariyia beraber olup cünüp olarak sabahladığm-yor kadınları çatbozar ne de sonra onu kaza ederdi."

Gelen de yolunu kajvor ki: "Bir kadın< Rasulullah'a gelip: 'Ey Allah'ın Usame b. Zeydin bhv 'i^det süresi dört ay on gündür. Cahiliye Rasulullah'ın yanında Umm«nra vı] sonunda üzerinizden tezek atardı-Cebrail kalkıp gitti. Rasulullah,, sı 5]en kadın küçük bir eve girer, en kötü Seleme: 'Bir seraskerdir' dedi. Uı bir sene boyunca böyle kalırdı. Sene ki o seraskerden başkası olamaz. £ 1([juna sürer, sonra odadan çıkarılır ve ğini duyunca o kimsenin kim oldug. arkasına doğru atardı.

"Bir kısım idareciler olacaktır, siz onları tanıyacaksınız, yadırgayacaksınız.' (Bir kısım davranışlarını severken bir kısım davranışlarını kötü göreceksi­niz). Kim onları tanırsa, ondan uzak durursa, onların günahlarına ortak olmaz; kim de kalbiyle onlara buğzederse onların yaptığı günahlardan emin olur. İdarecilerin günahlarını hoşgörüp onlara uyanlar ise böyle değildir." Ashab-ı Kiram: 'onlarla savaşmayalım mı?' diye sordular, Rasulullah: 'Namaz kıldıkları müddetçe hayır!' buyurdu.[428]

Rasulullah'ın hanımı Ümmü Seleme'nin bildirdiğine göre, Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Gümüş kaptan su içen kimse, karnında ancak cehen­nem ateşi taşımaktadır."[429]

Ümmü Seleme der ki: "Rasulullah yanıma geldi, yanımda Muhannes vardı. Muhannes'in Abdullah b. Ebi Umeyye'ye şöyle dediğini işittim: 'Ey Abdullah! Allah Teala yarın sizi şu kavmi yenmeye müyesser kılarsa, sana Gaylan'ın şişman kızı var, ne diyorsun? O kız ki şişmanlıktan dört büklüm karşılar, sekiz büklüm arkaya döner.' (Şişmanlıktan karnı dört büklümdür, arkadan sekiz büklüm görünür) Rasulullah, devamında Ümmü Seleme'ye hitaben: 'Hunsalar sizin yanınıza asla girmesin1 buyurdu."[430]

Ümmü Seleme'nin bildirdiğine göre: "Rasulullah bir evde yüzü morar­mış bir cariyeyi görünce: 'Ona rukye yapın, ona göz değmiş' buyurdu."[431]

Ubeydullah b. el-Kutbiyye dedi ki: "Haris b. Ebi Rabia ve Abdullah b. Safvan ben de beraberlerinde iken Ümü Seleme'nin yanına girdiler, ondan 'yere batacak ordudan' sordular. Bu olay İbni Zübeyr'in günlerinde meydana gelmiştir. Ümmü Seleme dedi ki: 'Rasulullah şöyle buyurmuştur: 'Kabe'ye biri sığınacak, kendisine bir ordu gönderilecek. Bunlar yeryüzünün bir çölünde iken yere batırılacaklar.' Rasululah'a dedim ki: 'Ya Rasulullah! Ordunun içinde istemeyerek bulunanın durumu nasıl olacak?' Rasulullah: 'O da onlarla beraber yere batacak. Fakat o kıyamet günü niyetine göre haşrolu-nacak" buyurdu. Ebu Cafer der ki: 'Bu çöl Medine Çölüdür."'[432]

Ümmü Seleme'nin bildirdiğine göre Rasulullâh Ammar'a: "Seni azgın bir kavim şehid edecektir' buyurmuştur.[433]

 

Zeynep Binti Cahş

 

Zeyneb'in Rasulullâh ile evlenmesi Allah'ın emriyle olmuştur. Yüce Allah şöyle buyurur:

"Allah'ın kendisine nimet verdiği, senin de hürriyetine kavuşturduğun kimseye (Zeyd b. Harise) "Eşini yanında tut, Allah'tan kork, derken Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun. Korkuya en layık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından alakasını kesince biz onu sana nikahladık ki böylece evlatlıkları kadınlarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenme konusunda müminlere bir güçlük olmasın, Allah'ın emri her zaman yerine getirilmiştir." (Azhab, 37). Zeyneb'in istihare namazına düşkünlüğü

Enes anlatıyor. Zeyneb'in iddeti. bitince Rasulullâh, Zeyd'e: "Bana onu anlat" dedi. Ravi diyor ki: Zeyd, Rasulullah'ın yanından ayrılıp Zeyneb'in yanına vardı. Zeyneb hamur yoğuruyordu. Zeyd der ki: "Onu görünce onun değerini anladım, ona bakamaz oldum. Zira Rasulullâh onun ismini anmış-tır. Zeyneb'e sırtımı çevirip biraz geri durunca: 'Ey Zeyneb, Rasulullâh senin fikrini almak için beni sana gönderdi' dedim. O da: 'Rabbime danışmadan birşey yapacak değilim' karşılığını verip namazgahına gitti. 'Allah'ın kendi­sine nimet verdiği kimseye dersin ki...' âyeti indi. Bu âyet inince, Rasulullâh izinsiz olarak Zeyneb'in yanına girdi."[434]

Zeyneb'in düğün yemeğinin üstünlüğü

Enes şöyle anlatıyor: "Rasulullâh, hanımlarından hiçbirinin (düğününde) Zeyneb'inki kadar ziyafet vermedi, zira (onun düğününde) koyun kesmişti."'[435]

Yine Enes'ten rivayet edilmiştir: "Rasulullâh Zeyneb bint Cahş ile zifa-. fa gireceği gün, düğün yemeği olarak et ve ekmek hazırlandı; ben de yemeğe davet etmek üzere gönderildim. İnsanlar geliyor, karınlarını doyurup gidi­yor; sonra başkaları geliyor yemeklerini yedikten sonra gidiyorlar. Yemeğe o kadar çok insan davet ettim ki, artık çağıracak kimseyi bulamadım."[436]

Enes b. Malik der ki: "...Rasulullah Zeyneb'le evlenirken, Ümmü Süleyi;: 'Rasulullah'a hediye versek mı?1 dedi. Ben de dedim; Hurma, yağ ve keş yoğurdu hazırladı, onları bir kapta çorba yapar gibi topladı. (Hurma, yağ ve keş yoğurdu karıştırılınca tiride benzer bir yemek ortaya çıkar). Bu yemeği benimle Rasulullah'a gönderdi. Oradan ayrılıp Rasulullah'ın yanına vannca 'elindeki yemeği koy' dedi, sonra bana isimlerini vererek: 'şu adam­ları çağır, yolda karşılaştığın kişileri de yemeğe çağır1 dedi. Ravi der ki; Rasulullah'ın dediğini yaptıktan sonra döndüğümde evi dolu buldum. Rasulullah, elini bu yemeğe koydu, yemek hakkında güzel sözler söyledi. Sonra onar onar insanları yemeğe davet ederek: 'Allah'ın ismini anarak yemeğe başlayın, herkes önünden yesin1 buyurdu."[437]

Hafız b. Hacer diyor ki: "... Allah'tan ki çorba, ekmek ve et aynı anda geldi hepsinden yiyebildüer."[438]

Evlilik sabahı hicab âyetinin inmesi

Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah Zeyneb bint Cahş'la zifafa girdiği gün düğün yemeği verdi. Düğünde ekmek ve et yiyen halk karnım doyurunca, Rasulullah her zifaf gecesi sabahı gibi mü'minlerin annelerinin odalarına girdi, selam verdi onlara dua etti. Hanımları da onun selamını alıp kendisine dua ettiler. Odasına dönerken birbirleriyle konuşan iki kişi gördü, onları görünce odasına girmekten vazgeçti. Rasulullah'ın döndüğünü gören o iki kişi derhal savuşup gittiler. Bu adamların gittiğini Rasulullah'a ben mi söyledim yoksa başkası mı haber verdi, onu hatırlamıyorum. Odasına geri döndü. Benimle arasına bir perde gerdi. Hicab âyeti bu esnada indi."[439]

Zeyneb'in Rasulullah'ın yanındaki yeri

Hz. Aişe der ki: "... O (Zeyneb bint Cahş), Rasulullah'ın hanımları arasında iyilikte benimle yanşan tek kişiydi."[440] Zeyneh 'in faziletleri

Hz. Aişe anlatıyor ve diyor ki: "Zeyneb'den daha hayırlı, Allah'tan çok sakınan, doğru sözlü, akrabayı çok gözeten, çok sadaka veren, sadaka verme ve Allah'a yaklaşma hususunda ondan daha gayretli bir kadın asla go.nıe-dim.[441]

Yine Hz. Aişe rivayet ediyor: "Rasulullah (ifk hadisesi konusunda) Zeyneb bint Cahş'a benim hakkımda soru sormuştu ve ona: 'Onun (Aişe'nin) hakkında ne biliyorsun ya da ne gördün?' demişti. Zeyneb de: 'Ey Allah'ın Rasulü (onun hakkında kötü birşey yapma hususunda) kulağımı ve gözümü muhafaza ederim. Allah'a yemin olsun ki, (onun hakkında) sadece iyilik bilirim' dedi. Haram şeylerden sakınmasından dolayı Allah, onu korudu."[442] Zeyneh'in Rasulullah'ın diğer hanımlarına karşı öğünmesi

Hz. Enes rivayet ediyor ve şöyle diyor: "Zeyneb, Rasulullah'ın diğer hanımlarına karşı: 'Sizi aileleriniz evlendirdi, beni de yedi kat göğün üstünde Alah Teala evlendirdi1 diye övünürdü."[443]

Zeyneh'in Rasulullah'a Kavuşması

Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'ın bazı hanımları O'na: 'Hangimiz sana daha önce kavuşacağız?' dediler. Rasulullah: 'Eli en uzun olanınız' buyurdu. Bunun üzerine bir kamış alıp ölçmeye başladılar. Şevde eli en uzun olanla­rıydı. 'Zeyneb'in ölümünden sonra, anladık ki, onun elinin uzunluğu sadaka vermesiymiş. İçimizden Rasulullah'a en erken o kavuştu. Çünkü o sadaka vermeyi çok severdi."[444]

 

Ümmii Süleym (Ğumeysa Binti Milhan)

 

Rasulullah: "Cennete girince orada ayak sesi duydum. Yammdakilere bu kimdir? diye sordum. Gumeysa bint Milhan olduğunu söylediler.[445]

Onun seçkin evliliği

Cabir b. Abdillah'ın belirttiğine göre: "Rasulullah: 'Bana cennet gösterildi. Orada Ebu Talha'mn hanımını gördüm' buyurmuştur."[446]

Ğumeysa'nın Ebu Talha ile evlenme kıssası, onun güçlü iman ve kişili­ğinin delilidir. Sabit el- Bennan, Enes'ten bu kıssayı şöyle nakleder: 'Ebu Talha Ümmü Süleym'e talip olunca, Ümmü Süleym: 'Ey Ebu Talha, gerçekte sen reddedilebilecek biri değilsin; ne var ki sen kâfir bir adamsın; ben ise müslüman bir kadınım. Benim seninle evlenmem helal olmaz. Müslüman olursan, mehrim işte budur, başka şey istemem. (Oysa ki Ebu Talha'nın Medine'de birçok hurma ağacı vardı.)[447] Ümmü Süleym'in teklifi üzerine Ebu Talha müslüman oldu. Müslümanlık onun mehri oldu. Sabit el-Bennani der ki: 'Kocasından Ümmü Süleym'in aldığı mehirden daha güzel birşey alan başka bir kadın duymadım."[448]

Ümmü Süleym, güzel mehir seçmekle Ebu Talha Rasulullah'ın seçkin ashabından, cesur komutanlardan ve Allah yolunda intak eden cömertlerden oldu.

Kocasının faziletleri

Enes anlatıyor: "Uhud günü müslümanlar bozguna uğrayıp Rasulul­lah'ın etrafından dağılınca, Ebu Talha kalkanıyla Rasulullah'ı koruyordu. Ebu Talha güçlü yayıyla iyi bir atıcıydı. O gün iki veya üç yay kırmıştı. Ok kuburu ile dolaşan biri: 'Okları Ebu Talha'ya tut' diyordu. Bunu duyan Rasulullah, ordunun durumunu görmek için çadırından dışarı çıkmak iste­yince Ebu Talha: 'Ey Allah'ın Rasulü! Annem babam sana feda olsun dışarı çıkma. Aksi takdirde atılan oklardan biri korkarım sana isabet edebilir. Canım sana feda olsun..." Kılıç, Ebu Talha'nın elinden iki yahut üç defa yere düştü."[449]

Enes b. Malik der ki: 'Ebu Talha, Medine'de Ensarın en çok mal sahib o-lanıydı. Malı arasında en çok sevdiği ise Mescid-i Nebi'ye bakan 'Beyruha' adındaki bahçesiydi. Rasulullah, Mescidden bahçeye geçe, berrak tatlı su­yundan içerdi. Enes der ki: 'Sevdiklerinizi Allah yolunda infak etmedikçe birre ulaşamazsınız1 âyeti inince Ebu Talha ayağa kalkarak: 'Ey Allah'ın Ra-sulü, Yüce Allah en sevdiklerinizi infak etmedikçe birre ulaşamazsınız1 buyuruyor. En sevdiğim mal Beyruha'dır. Onu Allah yolunda sadaka olarak veriyorum. Karşılığında birre ulaşmayı Allah'tan umuyorum. Bu bahçeyi Allah nasıl diliyorsa o yerlere ver' dedi. Rasulullah, Ebu Talha'nın bu teklifi­ni 'tamam diyerek kabul etti ve: 'Bu malın ecri sahibine gider. Veyahutta bu mal çok kârlı bir maldır' buyurmuştur. (Rasulullah'uı son sözü hakkında ravi şüphe etmiştir). Rasulullah: 'Ey Ebu Talha, ne ne dediğini anladım. Haydi bahçeyi akrabaların arasında paylaştır1 buyuranca, Ebu Talha: 'olur ey Al­lah'ın Rasulü' diyerek bahçeyi akrabaları, amcasının oğulları arasında pay­laştırdı."[450]

Ümmü Süleym'in kocasına karşı davranışı ve sabrı

Enes anlatıyor: "Ebu Talha'nın, Ümmü Süleym'den olan oğlu ölünce, Ümmü Süleym çevresindekilere: 'Benden önce Ebu Talha'ya çocuğunun du­rumunu söylemeyin' dedi. Ravi der ki: 'Ebu Talha eve gelince, Ümmü Sü­leym akşam yemeğini hazırladı. Ebu Talha, yemekyedi içti, o gün Ümmü Süleym daha öncekinden daha farklı bir şekilde kendini hazırlamıştı. Kocasıyla yatakta birleşti. Kocasının arzusunun geçtiğini anlayan Ümmü Süleym: 'Ey Ebu Talha, söylesene, insanlar bir aileye emanetlerini verseler, sonra da onların bu isteği engelleme hakları var mıdır?1 diye sordu. Ebu Talha: 'hayır bu doğru olmaz deyince: 'O halde çocuğun öldü...' dedi. Bu ka­dar geç söylemesine kızan Ebu Talha: 'Beni bu hale bırakıp bu işe bulaştır­dın. Sonra da çocuğumun Öldüğünü söyledin1 dedi. Doğruca Rasulullah'ın yanına varıp O'na ailesiyle arasında geçenleri olduğu gibi anlattı. Rasulullah: 'Allah, geçen gecenizi mübarek kılsın" buyurdu. O geceki birleş­meden Ümmü Süleym hamile kalmıştı. Ravi anlatıyor: Rasulullah bir sefer­de idi. Yanında Ümmü Süleym de vardı. Prensip olarak Rasululah seferden döndüğünde geceyse Medine'ye girmezdi. Medine'ye yaklaştıklarında Üm­mü Süleym'i doğum sancısı tuttu. Bu sebeple Ebu Talha Ümmü Süleym'in yanında kaldı. Rasulullah (s.a.v.) Medine'ye doğru yola çıktı."

Ravi der ki: "Ebu Talha şöyle demiştir: 'Ey Rabbim, ne arzuladığımı biliyorsun. Rasulün Medine'den çıkınca ben de onunla çıkmak, Medine'ye girince de O'nunla Medine'ye girmek istiyorum. Senin iradene bağlıyım.' Ümmü Süleym de: 'Ey Ebu Talha, ben daha önce hissettiğin şeyleri hissetmiyorum hadi yürü gidelim' dedi ve yola düştüler. Medine'ye gelince Ümmü Süleym doğum sancısına tutuldu. Bir oğlan çocuğu doğurunca annem bana: 'Ey Enes, Rasulullah görmeden bu çocuğu kimse emzirmesin1 dedi. Sabah olunca çocuğu alıp Rasulullah'a götürdüm. Rasulullah'la yolda karşılaştım. Yanında damga vardı.. Beni görünce 'herhalde Ümmü Süleym doğurdu' dedi. Çocuğa damgayı vurdu." Enes der ki; 'Çocuğu Rasulullah'a götürdüm., kucağına koydum. Bir miktar kaliteli Medine hurması istedi. Hurmayı ağ­zında çiğnedi iyice erittikten sonra çocuğun ağzına çaldı. Çocuk, Rasulullah'ın sürdüğü hurmayı yalamaya başladı. Çocuğun hurmayı yaladı­ğını gören Rasulullah: 'Ensarın hurma sevgisine bakın!' diyerek, çocuğun yüzünü okşadı. Ona Abdullah ismini verdi."[451]

Rasulullah'ın, Ümmü Süleym'e davranışı

Enes'in anlattığına göre: "Rasulullah hanımları dışında Ümmü Sü­leym'in evinden başka hiçbir eve sürekli gitmezdi. Bunun sebebi sorulunca O: 'Ona merhamet ediyorum. Zira erkek kardeşi yanımda şehid edildi' demiştir. "[452]

Enes der ki: "Rasulullah, Ümmü Süleym'in evinin yakınlarından geçin­ce ona.uğrar, ona selam verirdi."[453]

Enes anlatıyor: "Rasulullah, Ümmü Sümeym'in yanına varınca, Ümmü Süleym Rasulullah'a kuru hurma ve yağ getirdi. Bunu gören Rasulullah: 'Yağınızı tulumuna, hurmanızı da kabına koyun. Ben bugün orucum" buyurdu. Sonra köşeye çekilip nafile namazı kıldı. Ümmü Süleym ve ev halkına dua etti. Ümmü Süleym: 'Ey Allah'ın. Rasulü, benim özel bir ricam var' dedi. Allah'ın Rasulü: 'O da nedir?' diye sordu. Ümmü Süleym: Hizmetçin Enes... Dünya ve ahiret iyiliğinin onun olması için, ona dua et1 dedi. Bunun üzerine Rasulullah dünya ve ahiretin*bütün hayırlarını anarak bana dua etti. 'Ey Allah'ım! Ona mal ve çocuk ver. Bunları ona mübarek kıl' duasında bulundu. Enes der ki: 'Ben Ensar arasında malı en çok olan biriy­dim. Kızım Umeyne'nin. bana anlıttığına göre 'Haccac'ın, Basra'ya geldiği sıralarda (h. 75 yıllarında) neslimden yüzyirmi küsur kişi defnedilmiş."[454]

Enes b. Malik anlatıyor: "Rasulullah Ümmü Siiİeym'in evine girer, Ümmii Süleym olmadığında yatağında yatardı. Enes der ki: 'Bir gün yine Rasulullah Ümmü Süleym'in yatağına yatmıştı. Ümmü Süleym gelince ona evinde yatağında yatan kişinin Rasulullah olduğu söylendi. Ümmü Süleym içeri girdi. Baktı ki Rasulullah terlemiş, teri yatağın deri kısmında toplan­mıştı. Ümmü Süleym, Rasulullah'in terini bir mendille alıp sandığmdaki şişelerin içerisine damlattı. Rasulullah, bunu görünce Ümmü Süleym'e kıza­rak: 'Ey Ümmü Süleym sen ne yapıyorsun?1 diye çıkıştı. Ümmü Süleym: 'Ey Allah'ın Rasulü, terinin çocuklarımız için bereketli olmasını umuyorum1 deyince, Rasulullah: 'Tamam, yaptığın doğru' buyurdu."[455]

Enes anlatıyor: "Rasulullah, ahlâkça insanların en üstünü idi; sütten ye­ni kesilmiş Ebu Umeyr isminde küçük bir erkek kardeşim vardı. Rasulullah evimize gelince: 'Ey Ebu Umeyr, ne yaptı nuğayr (ne yaptı kuşcağız)?' derdi. Ebu Umeyr'le oyun oynardı. Evimizde iken namaz vakti girince üzerine oturduğu serginin üzerini süpürtür, bir miktar su serper sonra beraberce kalkıp bize namaz kildırırdi."[456]

Ümmü Süleym ve ailesinin Rasulullah'a karşı titizliği Enes b. Malik der ki: "Muhacirler Mekke'den Medine'ye gelince hiçbir şeyleri yoktu. Ensar'ın ise arazileri mülkleri vardı. Bahçelerinde yetişen meyvelerin yarısının her sene kendilerine verilmesi şartıyla Ensar mallarını Muhacirler ile bölüştü. Muhacire çalışmak, gayret etmek kalıyordu. Enes'in annesi de (Ümmü Süleym) Rasulullah'a meyve yüklü hurma ağaçları verdi.[457]

Enes der ki: "Annem, beni Rasulullah'a getirdi. Annem örtüsünün bir kısmını izar bir kısmını da rida olarak üzerime Örtmüştü. Rasulullah'a: 'Ey Allah'ın Rasulü, işte oğlum Enes. Hizmetini görsün diye sana getirdim. Ona dua et' dedi. Bunun üzerine Rasulullah: 'Ey Allah'ım, ona (Enes'e) çokça mal ve evlat ver' diye dua etti. Enes diyor ki: 'Allah'a yemin olsun ki malım çoğal­dı, çocuğum, çocuğumun çocuğu derken bugün sayıları yüze ulaştı."[458]

Enes b. Malik'in belirttiğine göre o, Rasulullah Medine'ye geldiğinde on yaşındaydı. Ebeveynim sürekli beni Rasulullah'a hizmet etmeye teşvik ediyorlardı. On sene Rasulullah'a hizmet ettim. Rasulullah vefaat ettiğinde yirmi yaşındaydım.[459]

Enes anlatıyor: "Ben çocuklarla oynarken Rasulullah geldi, bize selam verdikten sonra beni bir işe gönderdi. Fakat ben anneme uğradım. Annem bana 'niçin burdasın?' diye sordu. Ben de 'Rasulullah beni bir iş için gönder­di' deyince, 'ne işi?1 diye sordu. 'O sırdır' dedim. O zaman 'Rasulullah'ın sırrı­nı kimseye açma' dedi. Enes der ki: 'Allah'a yemin olsun ki 'Rasulullah'ın sırrını birine açacak olsaydım inan sana açardım ey Sabit."[460]

Enes der ki: "Rasulullah evlenince hanımının yanına girdi. Annem Üm­mü Süleym bir yemek yaptı hurma, yağ ve süt keşinden yapılmış) bir kaba koyup: 'Enes, bunu Rasulullah'a götür, bu yemeği annem gönderdi, sana se­lamı var, Ey Allah'ın Rasulü gönderdiğimiz bu yemek az; kusura bakma' dememi söyledi. Rasulullah'a yemeği götürüp, annemin sana selamı var. O: 'ey Allah'ın Rusulü bu yemek size az gelir, kusura bakmayın' diyor dedim. Rasulullah 'yemeği koy' buyurdu. Arkasından 'git ve filancayı, filancayı, filancayı ve Önüne gelen herkesi bana çağır' buyurdu."[461]

Enes der ki: "Rasulullah Hayber gazasına çıkmıştı... Hayber'i zorla al­dık. Esirler toplanınca Dihye gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü. esirlerden bana bir cariye ver' dedi. Rasulullah da 'git istediğini al1 buyurdu. Dihye, Safıyye binti Huyey'i almıştı. Dihye, Safiyye'yi alınca bir adam Rasulullah'a gele­rek: 'Ey Allah'ın Rasulü, Kurayza ve Nadir oğullarının prensesi Safiyye'yi, Dihye'ye mi veriyorsun? Safiyye ancak sana layıktır' dedi. Rasulullah: 'Dihye ile cariyeyi çağırın' buyurdu. Safiyye'yi getirdiler. Rasulullah, Safiyye'ye baktı, Dihye'ye dönerek 'Esirlerden bir başka cariye al' buyurdu. Ravi der ki: Rasulullah Safiyye'yi azad ettiksen sonra onunla evlendi.. Öyle ki Safiyye'yi zifafa Rasulullah yolda iken Ümmü Süleym hazırladı. (Müslim'in rivayetinde[462] ise Rasulullah, Safiyye'yi süsleyip zifafa hazırla­ması ve evinde beklemesi için Ümmü Süleym'e gönderdi). Ümmü Süleym, zifaf gecesinde evini onlara verdi."[463]

Ümmü Süleym'in zekâsı ve tevekkülü'

Enes b. Malik derki: "Ebu Talha, Ümmü Süleym'e: 'Rasulullah'm sesi­ni kısık duydum. Sanırım bu açlığından olmuştur. Yanında yiyecek .birşey var mı?1 dedi. Ümmü Süleym: 'Evet' karşılığını verdi. Arpa unundan yapılmış çörekler ve bir parça bez çıkardı. Bezin bir kısmı ile ekmeği sardı. Sonra bana verdi. Bir kısmını da Rasulullah'a gönderdi. Enes der ki: 'Rasulullah'in yanına gittim; mesciddeydi. Çevresinde insanlar vardı. Onlara yaklaştım. Rasulullah bana: 'Seni Ebu Talha mı gönderdi?' diye sor­du. Ben de evet, o gönderdi deyince 'yemek mi getirdin?' dedi. Ben de 'evet' deyince etrafındakilere: 'Haydin kalkın' buyurdu. Rasulullah oradan ayrıldı. Ben de Ebu Talha'nm yanma geldim, olanları ona anlattım. Endişeye kapılan Ebu Talha: 'Ey Ümmü ,Süleym, Rasulullah halkla beraber geliyor. Onları doyuracak kadar yemeğimiz yok' dedi. Ümmü Süleym: 'O çağırdığına göre Allah ve Rasülü bu işi daha iyi bilir' dedi. Ebu Talha kalktı, Rasulullah'ı karşıladı. Rasulullah, Ebu Talha ile içeri girdiler. Rasulullah: 'Ey Ümmü Süleym, evde yiyecek olarak ne var?1 diye sordu. Ümmü Süleym ekmeği ge­tirdi. Rasulullah ekmeğin ufalanmasını emretti. Ümmü Süleym ufalanan ek­meği bir kaba basarak karıştırdı. Rasulullah 'bunun içinde Allah'ın dilediği kadar yiyecek var' buyurdu. Arkasından da 'on kişi çağırın' buyurdu; on kişi geldi. Yediler, doyunca ayrıldılar. 'On kişi daha çağırın' buyurdu. On kişi da­ha geldi. Onlar da doyuncaya kadar yediler. Arkasından 'on kişi daha çağırın' buyurdu. On kişi daha geldi. Onlar da karınlarını doyuracak kadar yedikten onra ayrıldılar. 'On kişi daha derken herkes karnını doyurdu. O gün yemek yiyenlerin sayısı yetmiş;yahut seksendi." Müslim'in rivayetinde[464] ise şöy ledir: "En sonunda Rasulullah, Ebu Talha, Ümmü Süleym ve Enes b. Malik yediler. Ama yemek yine de artmıştı. Kalanını komşularımıza dağıttık."[465] Biata katılması ve sözünde durması

Ümmü Atiyye der ki: "Rasulullah, bizden bağırıp çağırarak ağlamama­mız için biat aldı. Beşimiz dışında biatini tutan kadın olmadı. Bu beş kişi Ümmü Süleym, Ümmü-I Ala, Ebu Sebre'nin kızı, Muaz'ın hanımı ve iki kadın."[466]

Edeb ve hayası ve ilim öğrenmesi

Ümmü Seleme anlatıyor: "Ümmü Süleym, Rasulullah'a geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasulü, ilim öğrenmek için Allah'tan utanılmaz. Acaba ihtilam olan kadına gusül abdesti gerekir mi?' diye sordu. Rasulullah 'suyu görünce (meniyi) gusül abdesti alın' buyurdu."[467]

Mü'minlerin annesi Hz. Aişe bakın ne güzel söylemiş: "Ensar kadınları ne kadar güzel kadınlardır. Hayalı olmaları dinlerini öğrenmelerine engel olmadı."[468]

Ümmü Süleym'in savaşa katılması

Enes anlatıyor: "Uhud günü İslam ordusu Rasulullah'ın etrafından? dağıldıklarında... Ebu Bekir'in kızı Aişe ile Ümmü Süleym'i ayaklarındakl î halhalları görünecek şekilde paçaları sıvanmış sırtlarında su kırbaları ile askerlere su taşırken gördüm. Taşıdıkları suyu askerlere içiliyorlar,: sonra dönüp yeniden kırbaları doldurup askerlere içiriyorlardı..."[469]

Enes b. Malik der ki: "Rasulullah, Ümmü Süleym ve daha başka kadın­ları savaşa götürür. Savaş esnasında onlar su dağıtırlar, yaralıları tedavi i ederler. (Ümmü Süleym'i Hayber gazasında bu hal üzere gördüm."[470]Müslim,[471]Enes'in anlattığına göre: "Ümmü Süleym, Huneyn günü yanına bir hançer almıştı. Ebu Talha onu görünce: *Ey Allah'ın Rasulü! Şu ÜrnaMi Süleym! Yanında bir hançer var' dedi. Rasulullah Ümmü Süleym'e: 'Ohan­çer de nedir?' diye seslendi. Ümmü Süleym 'Onu yanıma aldım. Bana müş­riklerden biri yaklaşırsa bununla onun karnını deşeceğim deyince, Rasulluh güldü. Ümmü Süleym, Rasulullah'a: *Ey Allah'ın Rasulü, etrafından dağılan bizim dışımızdaki 'tüleka'yı (Mekke'nin fethi esnasında çaresizlikten iman • edenler) öldür1 dedi. Rasulullah da: 'Ey Ümmü Süleym, Allah bu konuda kâfidir, işin sonunu güzelleştirendir' buyurdu."[472]

 

Esma Binti Ebi Bekr (Zatu'n-Nitakayn)

 

Henüz küçükken toplumu ilgilendiren işlerle uğraşması:

Esma binti Ebu Bekir anlatıyor: "Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'i Kabe'ye sırtı­nı dayamış olarak gördüm. Diyordu ki: 'Ey Kureyş topluluğu! Vallahi İbra­him'in dininde benden başka kimse yok. ibrahim helak olanları kurtarırdı.' Zeyd b. Amr, kızını gömen bir adam görünce yanına varır. 'Onu öldürme, ben onun yiyeceğine kefilim' derdi. Çocuğu yanına alırdı. Çocuk biraz gelişince babasına: İstersen çocuğunu geri vereyim. Dilersen daha bakabili­rim'derdi."[473]

Aişe der ki: "Anne ve babamın dinsiz olarak geçirdikleri bir gün bile hatırlamam. Bir gün geçmesin ki sabah akşam Rasulullah bize uğrama-sın..."[474]

Hafız b. Hacer der ki: "Esma hadisi Taberani'de 'Mekke'de Rasulullah sabah ve akşam olmak üzere hergün iki defa gelirdi' şeklinde geçmekte­dir."[475]

Aişe anlatıyor: "Bir gün zeval vakti Ebubekir'in evinde oturuyorduk. Adamın biri Ebubekir'e: 'Şu başı örtülü olarak gelen Rasulullah'tır. O hiç bu vakitte buraya gelmezdi' deyince, Ebubekir: 'Ona babam annem feda olsun. Vallahi o, bu saatte hiç gelmezdi, önemli bir iş olmalı' dedi. 'Rasulullah gel­di, içeri girmek istedi, izin verildi. İçeri girince Ebubekir'e: 'Yanında kim varsa dışarı çıkar' buyurdu. Ebubekir: 'Babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasulü, onlar senin de ehlindir' dedi. (Musa b. Ukbe'nin Şihab'dan rivayetin­de Aişe: 'Ebubekir'in yanında yalnızca ben ve Esma vardık, demiştir[476]. Rasulullah 'Mekke'den ayrılmama izin verildi' buyurdu. O zaman Ebubekir 'Babam sana feda olsun, şu iki bineğimden birini sen al' teklifinde bulununca Rasulullah: 'parasıyla alırım1 buyurdu. 'Onların bineklerini çabucak hazırla­dık, azık çantasının içine yiyeceklerini koyduk. Esma, kuşağından bir parça kopardı, çantanın ağzını bağladı."[477]

Esma'mn Peygamberin havarisi (yardımcısı) ile evlenmesi Esma, "Zübeyr benimle evlendi..." demiştir.[478]

Cabir'in belirttiğine göre: Rasulullah şöyle buyurmuştur: 'Düşmandan bize kim bilgi getirecek?' buyurdu. (Ahzab savaşında) Zübeyr kalktı 'ben' dedi. Rasulullah ikinci defa 'kim bize düşman hakkında bilgi getirecek' buyurdu. Zübeyr yine kalktı 'ben' dedi. Bu durumda Rasulullah: "Her pey gamberin bir havarisi (yardımcısı) vardır. Benim havarim ise Zübeyr'dir' buyurdu. Abdullah b. Zübeyr'in rivayetinde [479]ise Zübeyr '... düşman ordu sunun arasına gittim. Döndüğümde annem babam sana feda olsun diyordu."[480]

Esma'mn hicreti ve muhacirlerden doğan ilk çocuk

Esma, Abdullah b. Zübeyr'e hamile kalmıştı. Esma der ki: "Doğumum yaklaşmıştı. Medine'ye yola çıktım. Küba'ya varınca, Abdullah'ı Küba'da doğurdum. Sonra onu Rasulullah'a getirdim. Odasına koydum. Rasulullah kuru hurma istedi. Ağzına aldı, ağzında erittikten sonra çocuğun ağzına sür­dü. Çocuğun karnına giden ilk şey Rasulullah'm bu tükrüğü idi. Sonra çocu­ğun ağzına bir miktar hurma sürdükten sonra ona hayırla dua etti. Abdullah, İslâm'da doğan ilk çocuktu' (Yani Medine'de muhacirler arasında.)"[481]

Esma'mn evini güzelce koruması

Esma binti Ebu Bekir anlatıyor: "Zübeyr'le evlendiğimde onun su de­vesi ve atı dışında yeryüzünde ne bir malı vardı ne de başka bir kölesi... Hayvanım otlatır, sular; su kırbasını deriden diker, hamur yoğururdum. Fakat güzel ekmek pişiremezdim. Ensardan -güvenli kadınlar- olan komşu­larım ekmeğimi pişirirlerdi. Ben Zübeyr'in arazisinden -ki orayı Rasulullah benim için Zübeyr'e vermişti- başımda hurma çekirdeği taşırdım. Uzaklığı üç fersahtı."[482]

Kocasına hoşça muamelesi

Ebu Bekir'in kızı Esma anlatıyor: "Bir gün başımda yine hurma çekir­deği taşıyarak geliyordum. Rasulullah'la karşılaştım. Yanında Ensardan bir grup insan vardı. Beni çağırdı, terkisine almak için devesine "ıh, ıh" dedi. Erkeklerle birlikte yola çıkmaktan utandım. Zübeyr'in kıskançlığını hatırladım. O insanların en kıskancı idi. Rasulullah utandığımı anlayınca yoluna devam etti. Zübeyr'in yanına gittim ve kendisine; Rasulullah'la karşılaştı­ğımda başımda hurma çekirdeği vardı. Yanında ashabı vardı. Terkisine al­mak için devesini çökertti ise de ben utandım. Aklıma senin kıskançlığın geldi. Bunun üzerine Zübeyr: 'Vallahi hurma çekirdeği taşıman bana Rasu-lullah'ın terkisine binmenden daha iyidir' dedi. Esma der ki: 'Sonunda Ebubekir bana at seyisliği yapacak bir hizmetçi gönderdi de böylece aile yükünden kurtuldum. Adeta babam beni cariyelikten azad etmişti."

Esma anlatıyor: "Bir adam bana geldi ve: 'Ey Abdullah'ın annesi, ben fakir bir kimseyim. Evinizin gölgesinde birşeyler alıp satmak istiyorum' dedi. Dedim ki: 'İyi ama ben razı olsam bile Zübeyr razı olur mu acaba?. İsteğini Zübeyr söyle' dedim. Zübeyr gelince adam: 'Ey Abdullah'ın annesi, ben fakir bir adamım. Evinin gölgesinde birşeyler alıp satmak istiyorum' deyince Esma: 'Sana ne oluyor. Medine'de bu evimden başka hiçbir şeyim yok' dedi. Söze karışan Zübeyr: 'Sana ne oluyor Esma. Alış-veriş yapmak isteyen fakir bir adama engel olmak mı istiyorsun?' dedi. Bundan sonra adam birşeyler kazanana kadar burada ticaret yaptı."[483]

Allah'ın şeriatına titizlikle uyması

Esma anlatıyor: "Rasulullah'a 'Ey Allah'ın Rasulü, malım ne olacak? Zübeyr kendisine sadaka vereyim diye benimle evlenmedi ki?1 dedim. Rasulullah, 'tasadduk et, infakta cimrilik yapma ki AUah'da senden lütfunu almasın' buyurdu."[484]

Ebu Bekir'in kızı Esma der ki: "Rasulullah hayatta iken müşrike olan annem yanıma gelince derhal Rasulullah'a gittim ve: 'Yardım etmem için annem yanıma geldi. Ona yardım edeyim mi?' diye sordum. Rasulullah da 'evet, ona yardım et' buyurdu."[485]

Allah yolunda iyilikte bulunması

Esma anlatıyor: "Bir adam bana gelerek: 'Ey Abdullah'ın annesi, ben fakir bir kimseyim. Evinin gölgesinde birşeyler ahp-satmak istiyorum' dedi... Adam alış-veriş yapmaya başladı. Kazanç da elde etti. Kendisine bir cariye sattım. Henüz parası yanımda iken Zübeyr yanıma geldi ve 'aldığın parayı bana hibe et' dedi. Ben de 'onu sana hibe ettim' dedim."[486]

Esma'nın ilim ve ibadete düşkünlüğü

Esma anlatıyor: "Aişe'nin yanına vardım. O namaz kılıyordu. İnsanlar ne durumda?' diye sordum. Kafasıyla yukanya işaret etti. Baktım ki halk namazda. Aişe 'Subhanallah' dedi. 'Âyet (işaret) midir?1 dedim. Aişe başını sallayarak 'evet' dedi. Bunun üzerine ben de kalktım, halsiz düşünceye kadar namaz kılmaya başladım. (Müslim'in Cabir'den rivayetinde bu hadis şöyle­dir: 'Sıcak bir günde Rasulullah ashabına namaz kıldırıyordu. O kadar uzun süre kıyam etti ki halk teker teker yere düşüyordu. Ben ise başımı ıslatıyor­dum').[487] (Müslim'in, Esma'dan rivayetinde ise: 'Rasulullah kıyamı o kadar uzattı ki oturmayı düşündüm. Bu sırada gözüm zayıf bir kadına ilişti. Kendi kendime: 'bu benden daha zayıf. O ayakta durursa ben de dururum' dedim. Rasulullah rükua vardı. Uzun süre rükuda kaldı. Sonra rükudan kalktı. Yine ayakta uzun süre kaldı. Öyle ki kimsenin aklına rüku yaptığı bile gelmeye­cek ölçüde kıyam uzun sürdü.[488] Rasulullah, Allah'a hamd ve senadan sonra: 'Daha önce görmediklerim, şimdi bana burada gösterildi, cennet, cehennem gösterildi. Bana vahyedildiğine göre siz kabirlerinizde böyle de­neneceksiniz. Yahut, yakında gelecek mesih deccal ile sınanacaksınız. Size sorulacak. Bu adam (Hz. Peygamber) hakkında ne biliyorsun? Eğer kişi mü'min, imanı yakin olan kimse ise üç defa: 'O Muhammed'dir, açık deliller­le, hidayetle geldi. Biz de bunu kabul edip O'na uyduk' diyecektir. Bunun üzerine: 'rahat ol, senin yakin imanlı olduğunu biliyoruz' denecek. Yok eğer bu kimse münafık, imanında şüpheli biri ise: 'Kesin bilmiyorum. İnsanlar o-nun hakkında birşeyler söylüyorlar. Ben de onların dediğini dedim1 der."[489]

Esma'nın ilmî ve fıkhı anlayışı:

Müslim el Kurriyyi der ki: "İbni Abbas'a, hacc-ı temettüyü sordum. O buna cevaz verdi. İbni Zübeyr ise hacc-ı temettüye karşı çıkınca: İşte İbni Zübeyr'in annesi. O hacc-ı temettuun caizliğini Rasulullah'tan naklediyor.

Gidin ona sorun' demiştir. Ravi anlatıyor: İbni Zübeyr'in annesinin yanma vardık. O iri cüsseli ve âmâ idi. Dedi ki: "Rasulullah hacc-ı temettuya izin verdi."[490]

Ebu Bekir'in kızı Esma'nın mevlası Abdullah (Ata'nm oğlunun dayısı-dır) der ki: "Esma beni Abdullah b. Ömer'e gönderdi. Ona şöyle sormamı söyledi.-'Duydum ki sen üç şeyi haram sayıyormuşsun. Bunlar, elbisede işa­ret bulundurmak (elbisede ipekten dokunmuş resim) erguvanı renkli eğer yastığı edinmek ve Recep ayını tamamen oruçlu geçirmek' Abdullah b, Ömer bana dedi ki: 'Sözünü ettiğin Recep ayı, o ayı kim sürekli oruçlu geçi­rebilir? Elbisede bulunan işaret konusunda Ömer b. Hattab'ın şöyle dediğini işittim: 'Rasulullah'ın şöyle dediğini işittim: îpek elbiseyi ancak ahiretten nasibi olmayan kimse giyer.' Elbisede bulunan işaretin ipekten dokunmuş olmasından korktum. Erguvanı renkli eğer yastığına gelince, bu Abdullah'ın eğer yastığı idi. Baktım ki rengi kıpkırmızı idi. Esma'ya vardım ve gördükle­rimi ona anlatınca: 'O Rasulullah'ın cübbesidir. Bana İran kisralarının yakaları ve alt kısımları ipekle dokunmuş elbiseleri getirirdi1 dedi ve peşin­den: 'Bu cübbe vefatına kadar Aişe'nin yanında kaldı. Daha sonra ondan bana geçti. Rasulullah bu cübbeyi giyerdi. Biz de hastaların şifa bulması için bu cübbeyi yıkardık."[491]

Esma'nın cesareti ve hatipliği:

Ebu Nevfel anlatıyor: "Abdullah b. Zübeyr'i Medine'nin bir tepesinde asılı olarak gördüm. İnsanlar yanından geçip gidiyorlardı. Bir ara Abdullah b. Ömer geldi. Yanında durdu ve: 'Selam sana Hubeyb'in babası! Selam sana Hubeyb'in babası. Selam sana Hubeyb'in babası vallahi seni bu duruma düş­mekten engellemiştim. Vallahi seni bu duruma düşmekten engellemiştim. Vallahi keşke bildiğim kadarıyla, seni dostuna ulaştıracak oruca, namaza sa-rılsaydın. Yemin olsun ki, sen, hayırlı bir ümmet içinden çıkmış en şerli bir ümmetsin' dedi ve oradan ayrıldı. Haccac'a Abdullah b. Ömer'in durumu ve söylediği söz ulaştığında İbn Zübeyr'in cesedini asıldığı ağaçtan indirtti. Onu yahudilerin kabristanına koyduktan sonra birini Abdullah b. Zübeyr'in annesi Ebu Bekir'in kızı Esma'ya gönderdi. Fakat Esma, Haccac'ın yanına gitmek istemedi. Haccac bir elçi daha gönderip: "Ya sen gelirsin, ya da seni saçlarından tutup sürükleyerek bana getirecek birini gönderiyorum' dedi.

Ravi diyor ki: 'Esma bu defada Haccac'ın yanına gitmeyerek: 'Vallahi bana saçımdan tutup sürükleyerek götürecek birini göndermedikçe, yanına var­mam' diye yemin etti. Ravi der ki: 'Esma'ya kızan Haccac ayakkabılarını is­tedi. Ayakkabılarını giyip hızlıca Esma'nın yanına vardı. Ona: 'Allah'ın düş­manına yaptığım şeyi nasıl buluyorsun?' diye sordu. Esma'da sen onun dün­yasını O da senin ahiretini mahvetti. Duyduğuma göre sen ona: 'Ey çift ku­şaklının oğlu1 diyormuşsun. İşte çift kuşaklı olan benim. Kuşaklardan biri Rasulullah ve Ebu Bekir'in yolculukta yiyecekleri yemeklerin ağzına bağla­dığım kuşak. Diğeri ise bütün kadınların bellerine taktıkları kuşak. Rasulullah bize Sakif ten bir yalancının bir de çok kan döken (hunhar) birinin çıkacağını söylemişti. Yalancıyı gördük. (Muhtar b. Ebu Ubeyd es Sakafi) Çok kan dökeni ise senden başkası olamaz' deyince, Haccac, Esma'nın yanından ayrıldı bir daha ona [492]uğramadı." [493]

 

Esma Bînti Umeys

 

Cennetle müjdelenen Cafer b. Ebi Talib, Ebu Bekir ve Ali b. Ebi Talib gibi üç büyük sahabenin hanımı.

Esma'nın ilk müslümanlardan olması ve habesistan'a hicreti:

Ebu Musa'nın bildirdiğine göre "... O (Esma bint Umeys) Necaşi'ye Habeşistan'a hicret edenler arasındaydı."[494]

Edebi cesareti:

Ebu Burde, Ebu Musa'dan nakletiğine göre o şöyle demiştir: "Biz Ye-men'de iken Rasulullah'ın Medine'ye hicret ettiğini duyduk. Bunun üzerine ben ve iki erkek kardeşim beraber Rasulullah'ın yanına hicrete çıktık. Ben en küçükleri idim. Kardeşlerimden biri Ebu Burde diğeri ise Ebu Rehm'di. Kabilemden toplam elli üç yahut elli iki kişi vardık. Bir gemiye bindik. Necaşi'nin bulunduğu Habeşistan'a gittik. Cafer b. Ebi Talib bizi karşıladı. Hepimiz dönünceye kadar orada Cafer b. Ebi Talib'le kaldık. Hayber fethe­dilince, Rasulullah'la buluştuk. Bir kısım insanlar bizim hakkımızda (yani gemiyle Habeşistan'a gidenler hakında) Rasulullah'a: 'Hicrette biz sizi geç­tik diyorlardı. Esma binti Umeys'in yanına vardım. Esma bizimle beraber Rasulullah'ın hanımı Hafsa'nın yanına gelenler arasındaydı. Esma içeridey-ken Ömer, Hafsa'nın yanma girdi. Esma'yı görünce: "Bu da kim?' diye sordu.

Hafsa: 'Esma binti Umeys'dir' deyince 'Habeşistan'a giden Esma mı?' dedi Hafsa: 'Evet. O Esma' dedi. Bunun üzerine Ömer: 'Biz sizden önce hicret ettik. Rasulullah'a biz sizden daha çok layıkız' deyince, Esma kızarak: 'Hayır vallahi, siz Rasulullah'la birlikte, açlarınızı doyururken, cahillerinize öğüt verirken biz bilinmeyen bir yerde -yahut uzak ıstıraplı Habeşistanın yolunda idik. Biz bunu sadece Allah ve O'nun Rasulü için yaptık. Söylediklerini Rasulullah'a anlatmadıkça Allah'a yemin olsun ki ne yemek yiyeceğim ne de su içeceğim. Biz sürekli eziyet çektik korku içinde bulunduk. Bütün bunları Rasulullah'a anlatacağım. Vallahi ne yalan söyleyeceğim, ne olayı çarpıta­cağım ne de büyüteceğim' dedi. Bir müddet sonra Rasulullah gelince Esma: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ömer şöyle şöyle söylüyor' dedi. Rasulullah: 'Sen ona ne dedin?1 diye sordu. Esma: 'Ben de ona böyle böyle dedim' dedi. Bunun ü-zerine Rasulullah: 'O bana sizden daha çok layık olamaz. O ve arkadaşları tek bir hicret yapmışken siz ehli sefine (gemiyle hicret edenler) iki hicret ettiniz' buyurdu. 'Bundan sonra Ebu Musa ve Habeşistan'a gemiyle hicret edenler grup grup yanıma geliyorlar, bana Ömer, Rasulullah ve benim aram­da geçen olaydan soruyorlardı. Rasulullah'ın kendileri hakkında söyledikle­ri, onları dünya hayatında en fazla mutlu eden, onlar için en büyük bir şeydi." Ravi Ebu Burde der ki: 'Esma-anlatıyor: Ebu Musa'nın bu hadisi benden daha çok tekrarladığını gördüm."[495]

Esma'nın doğum yapacağı ayda haccetmesi:

Aişe (ra) anlatıyor: "Esma binti Ümeys, Şecere mevkiinde Muhammed b. Ebi Bekir'i doğurdu. Rasulullah Ebu Bekir'e Esma binti Umeys'in gusle­dip haccını yapmasını emretmesini söyledi.[496]

Esma'nın kocasına ve çocuklarına güzel muamelesi

Cabir b. Abdullah der ki: "... Rasulullah, Esma binti Umeys'e: 'Kardeşinin oğullarım zayıflamış görüyorum. Yoksa onlar açlığa mı düştü­ler?' deyince Esma: 'Hayır, fakat onlara hemen göz değiyor' dedi. Rasulullah: 'Öyleyse onlara rukiye yap' buyurdu. Esma der ki: 'Rasulullah'a rukiye yaptığımı arzedince, bana: 'Onlara rukiyye yap' buyurdu."[497]

Esma'nın çocuklarına karşı hassasiyeti işte böyleydi. Kocasına olan hassasiyetini de Taberani'nin Kays b. Ebi Hazım'dan naklettiği şu olay gösterir. Kays b. Ebi Hazım der ki "Ebu Bekir'i hastalığı sırasında ziyaretine git­tiğimizde orada her iki elinde dövme bulunan beyaz bir kadın gördüm. Ebu Bekir'in yüzünden sinekleri kovuyordu. O Esma binti Umeys'ti.[498]

Rasulullah'ın Esma hakkında şahitlikte bulunması

Abdullah b. Amr b. As der ki: "Haşim oğullarından bir grup insan, Esma binti Umeys'in yanına vardılar. O günlerde Esma, Ebu Bekir ile nikâhlıydı. Ebu Bekir eve girdiğinde onları gördü. Eve girmelerinden hoşlanmadı. Doğruca Rasulullah'a gitti, gördüklerini Ona anlatarak: 'Hayırdan başka bir şey görmedim' deyince, Rasulullah: 'Allah Esma'yı kötülükten uzaklaştır-mıştır' buyurdu sonra kalktı, minbere çıktı ve: 'Bugünden sonra kimse yanın­da bir yahut iki adam olmadıkça kocası olmayan eve girmeyecektir' buyurdu."[499]

Rasulullah'ın Esma hakkında yaptığı bir başka şehadet ise şudur: Rasulullah buyuruyor ki: [500]"Dört kız kardeş (anneleri bir) Meymune, Ummu'1-Fadl, Sülemi ve Esma binti Umeys, mü'min hanımlardır." [501]

 

Ümmü Atıyye El-Ensari

 

Rasulullah'a bey'ate katılması

Ümmü Atiyye der ki: "Rasulullah'a bey'at ettiğimizde o bize: 'Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacağınıza' âyetini okudu. Bizi bağırarak ağlamak­tan nehyetti. Bu esnada bir kadın Ümmü Atıyye'nin ellerini tutarak: 'Falan kadın onun yerine ağlayayım?' diye benden yardım istedi1 dedi. Rasulullah bu kadına hiçbir şey demedi. Kadın önce gitti, sonra geri döndü de bey'atını yaptı.[502]

Hafız b. Hacer der ki: "Bağırıp çağırarak ağlamak önce mubahtı. Sonra tenzihen mekruh oldu. En sonunda da haram oldu. Allah en iyisini bilir."[503]

Rasulullah'ın evini gözetmesi

Ümmü Atıyye der ki: "Rasulullah Aişe'nin yanına vardı ve: 'yanında birşey var mı?' diye sordu. Aişe: 'Atıyye'ye göndermiş olduğun sadakadan o-nun gönderdiği bir miktar koyun etinden başka birşey yok' deyince, Rasulullah: 'Burda anlatılan olayın özü şudur: Rasulullah'ın sadaka olması helal değildi. Ancak hediye alabilirdi. Rasulullah kendisine sadaka olarak gönderilen koyunu dağıtmış, ondan Ümmü Atıyye'ye de bir hisse gönder­mişti. Ümmü Atiyye de aynı koyundan Rasulullah'a hediye olarak birazını göndermiştir. Bu durumda sadaka mahaline ulaşmış oluyor. Atıyye'nin gön­derdiği de hediye kapsamına giriyor."[504]

Ümmü Atiyye anlatıyor: "Biz, Rasulullah'ın kızını (Zeyneb'in cenaze­sini) yıkarken, Rasulullah içeri girdi ve: 'Onu suyla, güzel kokulu sidr ile üç defa, beş defa veya daha fazla yıkayın. Son yıkamada kafur adlı kokuyu sürün. Yıkadıktan sonra da bana haber verin' buyurdu. İşimiz bittiğinde ona haber verdik. Rasulullah (s.a.v.) hile ve denen izan bize verdi ve: 'buna onu iyece giydirin1 buyurdu. Bir rivayette ise '(Onu yıkarken sağ tarafından ve abdest azalarından başlayın') buyurmuş tur."[505]

Cihada katılması

Hafsa binti Şîrîn anlatıyor: "Bir kadın geldi, Halfoğullarının evine gir­di. Ben de yanına varınca bana kız kardeşinin (Ümmü Atiyye'nin) kocasının Rasulullah'la beraber oniki savaşa katıldığını; kız kardeşi Ümmü Atiyye'nin ise yine Rasulullah'la beraber altı savaşa katıldığını söyledi ve 'savaşlarda biz hastaları tedavi eder, yaralıların yaralarını sarardık' dedi. Ümmü Atiyye gelince, savaşlarda ne yaptıklarını ona sordum."[506]

Sîrîn'in kızı Hafsa, Ensarlı Ümmü Atiyye'nin şöyle dediğini nakleder: "Rasulullah'la birlikte yedi savaşa katıldım. Ordunun arkasında kalır; onların yemeklerini yapar; yaralıların yaralarını sarar, hastalarını da tedavi ederdim."[507]

Görülüyor ki Ümmü Atiyye, Rasulullah'la birlikte yedi savaşa katıl­mıştır. Bu savaşların altısında kocası da vardı.[508]

Sünneti kavrama yeteneği

Hafsa der ki: "Biz yetişmiş hizmetçilerimizin bayram namazlarına gitmelerine müsade etmezdik. Ümmü Atiyye gelince ona: 'Bu konuda Rasulullah'tan birşey duydun mu?' dedim. O da: 'Babam ona feda olsun; evet. Onun söylediğini işittim.1 Yetişmiş hizmetçiler, perde arkasındaki ye­tişmiş kızlar yahut perde arkasındaki yetişmiş hizmetçilerle hayız olan ka­dınlar evlerinden çıkarlar, iyi faaliyetlere ve mü'minlerin davetlerine katılır­lar. Ancak hayız olan kadınlar musalladan uzak dururlar1 buyurdu. (O dö­nemde gelinlik çağına gelmiş kızlar, evlerine yabancı biri gelince evlerinde önüne perde çekilmiş yerlerde dururlardı.) Dedim ki: "Hayızlı kadınlar da mı dışarı çıkıp davetlere katılır?1 Ümmü Atiyye: 'Onlar Arefede vakfe ve benze­ri faaliyetlere katılmıyorlar mı?1 cevabını verdi."[509]

Ümmü Atiyye der ki: "Cenaze namazlarına katılmaktan nehyedildik, ama katılmamamız konusunda bize fazla ısrar edilmedi."[510]

Çok hüzünlü olmasına rağmen Allah'ın şeriatına bağlanması:

İbni Şîrîn anlatıyor: "Ümmü Atiyye, Rasulullah'a biat eden Ensarlı kadınlardandı. Bir gün Basra'ya gitti. İlk iş olarak Basra'da bulunan oğlunu aradıysa da onu bulamadı." Diğer bir rivayette[511] ise: "Ümmü Atiyye'nin oğ­lu ölmüştü. Üçüncü gün olunca safralı koku aldı ve onu üzerine süründü. Ümmü Atiyye dedi ki: Koca dışında biri için üç günden fazla yas (iddet) tutmaktan nehyedildik."[512]

Hafız b. Hacer der ki: "Ümmü Atiyye'nin bu çocuğunun ismini bilmi­yorum. Asker olması muhtemeldir. Basra'ya gelmiştir. Medine'de bulunan Ümmü Atiyye'nin yanına gitmek istediyse de hastalığından ötürü Medine'ye gidememiştir. Bunu haber alan annesi Basra'ya geldiyse de oğlunu göreme­den oğlu ölmüştür.[513]

Rasulullah'a en güzel şekilde karşılık vermesi

Hafsa binti Şîrîn anlatıyor: "O