DÖRT MEZHEBE GÖRE İSLAM FIKHI- 2. 6

BAYRAM NAMAZI. 6

Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti 6

Bayram Namazlarının Meşruiyet Delîli 6

Bayram Namazlarının Kılınış Şekli 6

Bayram Namazının Cemaatle Kılınmasının Ve Vakti Geçtiğinde Kaza Edilmesinin Hükmü. 8

Bayram Namazlarının Sünnet Ve Mendubları 9

Bayram Namazları Nerede Kılınır?. 10

Bayram Namazlarının Mekruhları 10

Bayram Hutbelerinin Hükmü. 11

Bayram Hutbelerinin Rükünleri 11

Bayram Hutbelerinin Şartları 12

Teşrik Tekbirleri 12

İSTİSKA NAMAZI. 14

İstiskâ’nın Tanımı Ve Sebepi 14

İstiskâ Namazının Kılınış Şekli 14

İstiska Namazının Hükmü. 16

İstiskâ Namazına Gitmeden Önce İmamın Yapması Müstehab Olan Şeyler 16

GÜNEŞ TUTULMASI (KÜSÛF) NAMAZI. 17

Hükmü Ve Delili 17

Küsûf Namazının Meşruluğunun Hikmeti 17

Küsûf Namazının Kılınış Şekli 17

Küsûf Namazının Sünnetleri 18

Küsûf Namazının Vakti 19

Küsûf Namazı Hutbesi 19

AY TUTULMASI VE KORKU NAMAZI (SALÂT-I HÜSÛF VE FEZA’) 19

Namaz Kılmanın Yasaklandığı Vakitler 20

Vakti Geçen Veya Başladıktan Sonra Bozulan Nafile Namazların Kaza Edilmesi 23

Nafileyi Evde Veya Mescidde Kılmak. 23

Binek Üzerinde Nafile Kılınması 23

CUMA’NIN BAHİSLERİ. 25

Cuma’nın Hükmü Ve Delili 25

Namaz Cuma Namazının Vakti 25

Alış-Verişin Haram Olup Cumaya Koşmanın Vâcib Olduğu Zaman Ve İkinci Ezân. 26

Cuma Namazının Şartları 27

Namaz Kadınların Cuma Namazı Kılmaları 31

Cuma Namazı Kılınan Mescidlerin Birden Fazla Olması 32

Cuma Namazı Sahrada Sahîh Olur mu?. 33

Cuma Namazı İçin Gerekli Olan Cemaat 33

Cuma Hutbelerinin Rükünleri 35

Cuma Hutbesinin Şartları 36

Hutbenin Sünnetleri 38

Hutbenin Mekruhları 39

Hatibin Huzurunda Fazladan Konuşmak. 40

Namaz Hutbe Esnasında Konuşmak. 40

Cuma Namazı İçin Safları Yararak Veya Oturanların Üstünden Adım Atarak İleriye Geçmek. 42

Cuma Günü Yolculuğa Çıkmak. 42

Cumayı Özürsüz Olarak Kaçıran Kişinin, Cuma Tamamlanmadan Önce Öğle Namazı Kılması 43

Cuma Namazını Kılmayan Kimsenin Öğle Namazını Kılması Caiz Olur mu?. 43

Cuma Namazına İkinci Rek’atte Veya Daha Sonra Yetişen Kimsenin Durumu. 44

Cuma’nın Mendubları 44

İMAMLIK BAHİSLERİ. 44

İmamlığın Tanımı 44

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmanın Hükmü Ve Delili 45

Cuma, Nafile Ve Cenaze Namazlarını Cemaatle Kılmanın Hükmü. 46

İmametin Şartları 47

Cemaat Mecburiyetini Kaldıran Sebepler 58

İmamlıkta Tercih Sebepleri 58

İmamlığın Mekruhları 59

Abdestlinin Teyemmümlüye Tabi Olması 60

İmama Uyan Kişi Nerede Durmalı?. 61

Kılınan Namazı Cemaatle İade Etmek. 63

Aynı Mescidde Cemaatin Tekrarı 64

Cemaate Ulaşma Hâli Ve Cemaatin Evde Oluşu. 64

İmama Uyan Kişinin Durumları 65

Namazda İstihlâf. 69

İstihlafın Sebepi 69

Namazda İstihlâfın Hükmü. 70

İstihlâfın Sıhhat Şartları 71

SEHİV SECDESİ BAHİSLERİ. 73

Sehiv Secdesinin Tanımı 73

Sehiv Secdesinin Sebepleri 74

Sehiv Secdesinin Hükmü. 80

TİLÂVET SECDESİ. 81

Tilâvet Secdesinin Hükmü: 81

Tilâvet Secdesinin Şartları 82

Tilâvet Secdesinin Sebepleri 84

Tilâvet Secdesinin Niteliği, Tanımı Ve Rüknü. 84

Secde Ayetleri 85

Şükür Secdesi 86

DÖRT REKATLİ NAMAZLARIN KISALTILMASI (KASR-I SALÂT) HÜKMÜ.. 86

Namazı Kısaltma Hükmünün Delili 87

Namazı Kısaltmanın Şartları 87

Namazı Kısaltmaya Engel Olan İkâmet Niyeti 91

Namazı Kısaltmayı İptal Eden Şeylerle Vatan-ı Aslî Ve Diğer Vatanlar 92

CEM-İ TAKDİM VE CEM-İ TE’HÎR.. 94

Tanımı 94

Cem-i Takdimle Cem-i Te’hîrin Hüküm Ve Sebepleri 94

KAZA NAMAZLARI. 98

Namazı Direkt Olarak Düşüren Özürler 98

Namazı Geciktirmeyi Mubah Kılan Özürler 100

Namazların Kaza Edilmesinin Hükmü. 100

Kaza Namazlarının Kılınış Şekli 100

Kaza Namazlarının Kılınışında Tertibe Uymak. 101

Mükellefin Zimmetinde Sayısı Belirsiz Kazaların Bulunması 103

Nafile Kılmanın Yasaklandığı Vakitlerde Kaza Namazı Kılınabilir mi?. 103

Hasta Kimselerin Namazı 104

Namaz, Oturarak Nasıl Kılınır?. 105

Rükû Ve Secdeyi Yapmaktan Âciz Olmak. 105

CENAZE BAHİSLERİ. 106

Ölmek Üzere Olan Kişiye Yapılması Gereken Şeyler 106

Ölüyü Yıkamadan Önce Yapılacak İşler 107

Cenaze Yıkamanın Hükmü. 108

Cenazeyi Yıkamanın Şartları 108

Ölünün Avret Yerlerine Bakmak Ve Ellemek Erkeklerin Kadınlar Veya Kadınların Erkekleri Yıkaması 109

Cenaze Yıkamanın Mendubları 110

Yıkamadan Önce Cenazeye Abdest Aldırılır mı?. 111

Yıkayanda Bulunması Mendub Olan Nitelikler 111

Ölüye Yapılması Mekruh Olan İşler 111

Yıkandıktan Sonra Cenazeden Pislik Çıkması 112

Cenaze Nasıl Yıkanır?. 112

Kefenleme. 114

CENAZE NAMAZI. 116

Hükmü. 116

Kılınış Şekli 116

Cenaze Namazının Rükünleri 117

Cenaze Namazının Şartları 119

Cenaze Namazının Sünnetleri 120

Cenaze Namazını Kıldırmada Öncelikli Olanlar 121

İmamın Dörtten Fazla Veya Eksik Tekbir Alması 121

Bir Ve Daha Fazla Tekbir Alındıktan Sonra Cenaze Namazına Yetişen Kimsenin Durumu. 122

Cenaze Namazını Tekrar Kılmak Caiz Olur mu?. 123

Cenaze Namazı Mescidde Kılınır mı?. 123

Şehîd Bahsi 123

Cenazeyi Taşımanın Hükmü Ve Keyfiyeti 125

Cenazeyi Teşyî Etmek. 126

Ölü İçin Ağlama Ve Buna Bağlı Şeyler 127

Cenaze Defni Ve Buna Bağlı Şeyler 127

Mezarlar Üstüne Bina Yapmak. 129

Mezarlar Üstünde Yürüme, Oturma, Uyuma Ve Def-i Hacette Bulunma. 129

Cenazeyi Öldüğü Yerden Başka Tarafa Nakletmek. 129

Mezarı Açmak. 130

Birden Fazla Ölüyü Aynı Mezara Defnetmek. 130

Taziye. 130

Matemlerde Hayvan Kesip Yemek Yapmak. 131

Kabir Ziyareti 131

KİTABܒS- SİYAM... 132

ORUÇ.. 132

Tanımı 132

Orucun Kısımları 132

Ramazan Orucu. 133

Orucun Rükünleri 134

Orucun Şartları 134

Ramazan Ayının Sübûtu. 137

Bir Ülkede Ramazan Ayının Sabit Olması 139

Müneccimin Sözüne İtibar Edilir mi?. 139

Hilâli Gözetlemenin Hükmü. 139

Orucun Başlatılması İçin Hâkimin Hükmü Gerekli midir?. 139

Şevval Ayının Tesbiti 140

Yevm-i Şek Orucu. 140

Haram Oruçlar (Bayramda Oruç Tutmak; Kadının, Kocasından İzinsiz Oruç Tutması) 142

Mendub Oruçlar 142

Nafile Oruca Başladıktan Sonra Orucu Bozmak. 143

Mekruh Oruçlar 144

Oruç Orucu Bozan Şeyler 145

Hem Kaza Hem Kefareti Gerekli Kılanlar 145

Sadece Kazayı Gerektiren Ve Hiçbir Şeyi Gerektirmeyen Şeyler 148

Oruçluya Mekruh Olan Ve Olmayan Şeyler 151

Ramazan Orucunun Bozulması 152

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler 153

Oruçlunun Yapması Müstehab Olan İşler 156

Ramazan Orucunun Kazası 156

Ramazan Orucunu Tutmayanın  Kefaret Vermesi Ve Bu Kefareti Vermekten Âciz Olan Kimsenin Hükmü. 157

İTİKÂF. 159

Tanımı Ve Rükünleri 159

İtikâfın Kısımları Ve Müddeti 159

İtikâfın Şartları 160

İtikâfı  Bozan  Şeyler 161

İtikâfın Mekruhları Ve Âdabı 164

ZEKÂT.. 165

KİTÂBܒZ-ZEKÂT (ZEKÂT BÖLÜMÜ) 165

Tanımı: 165

Hükmü Ve Delili: 165

Vücûbunun Şartları: 165

Mesken, Elbise Ve Mücevherler Zekâta Tâbi midir?. 168

Zekâta Tâbi  Malların Çeşitleri 169

Deve, Sığır Ve Davarların Zekatının Şartları 169

Develerin Zekatı 170

Sığırların Zekâtı 171

Davarın Zekatı 172

Altın Ve Gümüşün Zekâtı 172

Borçların Zekâtı 173

Banknotların Zekâtı 174

Ticâret Mallarının Zekatı 175

Ticâret Mallarının Zekâtı Kendilerinin Aynısıyla mı Yoksa Kıymetleriyle mi Ödenir?. 178

Başka Madenlerle Karışık Altın Ve Gümüşün Zekâtı 178

Maden Ve Definelerin Zekâtı 179

Ekin Ve Meyvelerin Zekâtı 181

Zekâtın Verileceği Yerler 184

Fıtır Sadakası 188

HAC VE UMRE.. 190

HAC BÖLÜMÜ (KİTÂBܒL-HACC) 190

Tanımı: 190

Hükmü Ve Delili 191

Hac Ne Zaman Farz Olur?. 191

Haccın Vücûb Şartları 191

Haccın Sıhhat Şartları 194

Haccın Rükünleri 195

1. İhram... 196

İhram’ın Mîkatları: 196

İhramlı Kimsenin Yapması Haram Olan İşler: 199

İhramlı Kimsenin Yapması Mubah Olan İşler: 202

İhramlı Kimsenin Mekke’ye Girmek İçin Yapması Gereken Şeyler: 203

2. İfâza (Ziyaret) Tavafı 203

İfâza Tavafı’nın Vakti: 203

Tavafın Şartları: 204

Tavafın Sünnet Ve Vâcibleri: 205

3. Safâ-Merve Arasında Sa’y Etmek. 208

4. Arafat’ta Vakfe. 210

Haccın Vâcibleri 212

Haccın Sünnetleri 215

Haccı Bozan Şeyler 217

Fidye Gerektiren Hususlar 219

İhramdan Çıkmadan Önce Avlanmanın Cezası 222


DÖRT MEZHEBE GÖRE İSLAM FIKHI- 2

 

BAYRAM NAMAZI

 

Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti

 

Bayram namazlarının hükmü ve vakitlerine ilişkin olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıca alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Bayram namazı, namazla mükellef olan her­kes için müekked bir sünnet-i ayn’dır. Hac ibadetini edâ etmekte olanlar­dan başkalarının bu namazı cemaatle kılmaları sünnettir. Hacılarmsa tek başlarına kılmaları sünnettir.

Malikiler dediler ki: Bayram namazı kuvvet bakımından vitirden sonra gelen müekked bir sünnet-i ayndır. İmamla birlikte cemaat teşek­kül ettiği takdirde bu namazı, Cuma namazıyla yükümlü olan herkesin kılması zorunludur. İmama kavuşmayan kimsenin tek başına kılması mendubtur. Bu durumda kişinin, kıraati sessiz yapması gerekir. Köle ve ço­cuklara Cuma namazı gerekli olmadığından, bayram namazını kılmaları halinde bu mendub bir ibadet olur. Hacılar bundan istisna edilmişlerdir. Onlann “meş’ar-i haram”da durmaları, bayram namazı yerine geçer. Minâ halkının cemaatle değil de ayrı ayrı kılmaları mendubtur. Cemaatle kıl­maları, hacıların da kendileriyle birlikte kılmalarına neden olur.

Hanefiler dediler ki: Cuma namazını kılmakla yükümlü olan kim­selere vücub ve sıhhat şartlarıyla birlikte bayram namazı da esah olan görüşe göre vâcib olur. Sıhhat şartlarından olan hutbe, bundan istisna edilmiştir. Hutbe, Cumada namazdan; önce, bayramda ise namazdan son­ra okunur. Cemaat sayısı da, bu namazla Cuma namazında birbirinden farklıdır. Cumaya aykırı olarak bayram namazında cemaat, imamdan başka bir kişinin daha bulunmasıyla teşekkül etmiş olur. Bayram namazı Cu­manın tersine, her ne kadar cemaatsiz sahîh olsa da cemaatle kılınması vacİbtir. Cemaatin terki dolayısıyla günahkâr olunur.

Hanbeliler dediler ki: Kendisine Cuma namazı gerekli olan herkes için bayram namazı farz-ı kifâyedir. Cumanın kılındığı yerden başka bir yerde kılınamaz. Yalnız hutbe, Cumaya aykırı olarak bayram nama­zında sünnettir. Cumadaysa şarttır. İmama yetişemeyen kişinin, dilediği vakitte bayram namazını kendine özgü şekliyle kılması sünnettir.

 

Şafiiler dediler ki: Bayram namazının vakti; güneşin, yükselmese bile doğuşundan itibaren başlayıp zevale gelmesine kadar devam eder. Zevalden sonraya kaldığı takdirde kaza edilmesi sünnettir. Ayrıca güne­şin doğuşundan itibaren bir mızrak yükselinceye dek namazı ertelemek de sünnettir.

Malikiler dediler ki: Bayram namazının vakti, nafile namaz kıl­manın helâl olduğu vakitten başlayıp güneşin zeval noktasına gelmesine kadar devam eder. Bu vakte kadar kılınmayan bayram namazı, bundan sonra kaza edilemez. Ayrıca ilk vaktinden sonraya ertelemek de sünnet değildir.

Hanbeliler dediler ki: Bayram namazının vakti, güneşin doğup bir mızrak boyu yükselmesi anından başlayıp zevalden az önceye kadar devam eder. Birinci günde kılınamadığı takdirde, aynı gün kaza edilebil­diği gibi, ertesi güne ertelenip o gün kaza edilebilir. Bir, iki veya üçüncü günde de kazaya bırakılsa, ertesi gün aynı şekilde kaza edilebilir.

Hanefiler dediler ki: Bayram namazının vakti, nafile namazların kılınmasının helâl olduğu andan başlayıp zevale kadar devam eder. Bay­ram namazı kılınmaktayken güneş zevale ererse ve henüz kâdede teşehhüd miktarı oturulmamışsa namaz bozulur ve nafile namaza dönüşür. Vakti geçip de kazaya kaldığı takdirde ne şekilde kaza edileceğine ilişkin bilgiler ileride verilecektir.[1]

 

Bayram Namazlarının Meşruiyet Delîli

 

Bayram, hicretin birinci yılında meşru kılınmıştır. Bu hususta Ebû Dâvûd, Enes (r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

Rasûlullah (s.a.s.) Medine’ye hicret buyurduklarında, Medîne’lilerin oynayıp eğlendikleri iki günleri vardı.

“Bu günler de ne oluyor?” diye sorduğunda, Medine’liler kendisine dediler ki:

“Biz cahiliyetten beri bu günlerde oynayıp eğleniriz.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) kendilerine şu cevabı verdi:

“Bunların yerine Allah size daha hayırlı iki gün verdi: Biri Kurban bayramı, diğeri Ramazan bayramıdır.”[2]

 

Bayram Namazlarının Kılınış Şekli

 

Bayram namazlarının ne şekilde kılınacağı hususunda mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Bir kimse, hangi bayram namazını kılacaksa önce ona kalbiyle niyet eder. Sonra diliyle de: “Allah rızası için bayram namazını kılmayı niyet ettim” der. İmama uyarak kılacaksa, ay­rıca imama tâbi olmaya da niyet eder. Sonra iftitah tekbirini alır. Ellerini göbeğinin altında bağlar. Bundan sonra hem imam, hem de imama uyan kişi iftitah duasını okurlar. Müteakiben imam, zevâid tekbirlerini alır. Cemaat de onunla birlikte tekrar eder. Bunlar, iftitah tekbiriyle rükû tek­biri dışında üç tanedir. Her tekbirden sonra üç tekbir süresi kadar sükût edilir. Sükût yerine zikirde bulunulmaz. Bu arada “sübhânallah”, “el­hamdülillah”, “lâ ilahe illallah” ve “Allahü ekber” gibi zikirleri yapma­nın bir sakıncası olmaz. İmam olsun, imama uyan kişi olsun tekbir alır­ken elleri de kaldırmak gerekir. İmamın bu tekbirleri aldıktan sonra gizli­ce eûzü besmele çekmesi, yüksek sesle de Fatihayı ve zamm-ı sûreyi oku­ması gerekir. Birinci rek’atte zamm-ı sûre olarak A’lâ sûresini okumak mendubtur. İmam kıraati tamamladıktan sonra rükûa, sonra da secdeye gider. Kendisine uyanlar da onu izler. İkinci rek’ate kalkıldığında besme­le çekerek Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur. Zamm-ı sûre olarak da Gâşiye sûresini okuması mendub olur. Kıraati tamamladıktan sonra imam ve ken­disine uyanlar zevâid tekbirlerini alırlar. Ki bunlar da rükû tekbirleri dı­şında üç tanedir. Her tekbir alışta elleri de kaldırırlar ve bağlamadan ana salarlar. Bundan sonra rükûa giderler ve bilinen şekliyle namazı tamamlarlar. Bayram namazının bu şekilde kılınması, zevâid tekbirlerini üçten fazla alarak kılmaktan ve ikinci rek’atte zevâid tekbirlerini kıraat­ten önce almaktan evlâdır. İkinci rek’atte zevâid tekbirlerini kıraatten ön­ce almak caizdir.

Aynı şekilde imam, zevâid tekbirlerini üçten fazlalaştırırsa kendisine yanların da bu hususta onu izlemeleri vâcib olur. Ancak imam, en fazla on altı defa tekbir alırsa cemaatin de kendisiyle birlikte tekbir alması vâcid olur. Bu sayıdan fazla tekbir alması hâlinde cemaatin kendisine uyması gerekmez.

İmama uyan kişi, imamın zevâid tekbirlerini almasından sonra kendi­sine kavuşmuşsa, bu durumda kendi başına zevâid tekbirlerini alır. İmam tam bir rek’ati kıldıktan sonra cemaate kavuşan kişi, imamın namazı tamamlamasından sonra kalkıp kendi başına, kılamamış olduğu tek rek’ati kılar. Bu rek’atin kıraatini yerine getirip zevâid tekbirlerini alır. Bunların peşi sıra rükûa giderek bilinen şekliyle namazını tamamlar. Rükûdayken imama kavuşan kişi, kıyam hâlinde önce iftitah, sonra zevâid tekbirlerini alır. Bunun peşi sıra rükûa gider. Eğer rükûa kavuşacağından endişesi yoksa böyle yapar. Aksi takdirde ayaktayken iftitah tekbirini alır, sonra rükûa gider. Zevâid tekbirlerini rükû halindeyken ellerini kaldırmaksızın alır. İmamın namazı tamamlamasından sonra zevâid tekbirlerini kaza etmeyi beklemez. Çünkü kaçırılan zikirler, ulaşılamayan fiilî rükünlerin tersine, imamın namazı tamamlamasından sonra kaza edilebilirler. Bir kimse na­maza, imamın başını rükûdan kaldırmasından sonra yetişirse, bu durum­da mezkûr kişi, zevâid tekbirlerinin tümünü telâffuz edememişse, geri ka­lan kısmı sakıt olur. Tamamladığı takdirde rükûdan kalkarken imama uymanın vâcibliğini kaçırmış olur. İmamın rükûdan kalkmasından sonra namaza yetişen kimse, zevâid tekbirlerini almaz. Aksine, kaçırmış olduğu rek’ati, zevâid tekbirleri ile birlikte, imamın selâm vermesinden sonra ta­mamlar.

Şafiiler dediler ki: Bayram namazı diğer nafilelerde olduğu gibi, iki rek’at hâlinde kılınır. Yalnız bunun birinci rek’atinde, iftitah tekbirin­den sonra ve eûzü çekip kıraate başlamadan önce yedi tekbir almak mendubtur. Bu tekbirlerin her birinde eller omuz hizasına kadar kaldırılır. Her iki tekbir arasına normal uzunluktaki bir âyet okuyacak kadar fasıla koymak ve bu fasıla esnasında da sessizce “Sübhânallahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber” demek sünnet olur. Ayrıca her iki tek­bir arasında, ellerin göğüs altında sağ el sol elin üstüne gelecek şekilde bağlanması da sünnettir. İkinci rek’ate kalkış tekbirinden sonra her ikisi arasına fasıla koyacak şekilde, beş tekbir alınır. Bu fasılalar esnasında da sağ el sol elin üstüne konarak göğüs altında bağlanır. Heyet olarak adlandırılan bu zâid tekbirler sünnettir. Bunların terk edilmeleri her ne kadar mekruhsa da sehiv secdesini gerekli kılmazlar. Sayısında şüphe edil­diği takdirde, en azı hesab edilir ve gerisi tamamlanır. Bu tekbirlerin eûzüden önce alınmaları müstehabtır. Sıra bakımından kıraatten önceye alın­maları şarttır. Unutarak da olsa, tekbir almadan kıraate başlandığı tak­dirde, zamanı geçtiği için artık tekbir alınmaz. Bu anlattığımız hükümler hem imam, hem de imama uyan kimse için geçerlidir. Yalnız, ikinci rek’ate imamla birlikte giren kişi, iftitah tekbirinden ayrı olarak imamla be­raber beş tekbir alır. İmam fazla tekbir alsa da ona uymaz. İmamın selâm vermesinden sonra kalkıp eksik kalan rek’ati tamamladığında yine beş tekbir alır. İmam zevâid tekbirlerini terk ederse, ona uyanlar da terk ederler. Tekbirleri alırken şayet ellerini üç defa peş peşe kaldırırlarsa amel-i kesîr işlediklerinden namazları bozulur. Böyle yapmadığı takdirde namazı bozulmaz. Bundan daha az sayıda tekbir alan bir imama uyan kişi, tek­bir esnasında imamın ellerini kaldırmasına uyarak o da ellerini kaldırır. Bayram namazlarında kıraat sesli yapılır. Yalnız, imama uyarak kılan bundan müstesnadır. Tekbirinse herkesçe sesli olarak alınması sünnettir. Birinci rek’atte Fâtiha’dan sonra Kâf, A’lâ ve Kâfirûn sûrelerinden biri­ni ikinci rek’atte ise Kamer, Gâşiye ve îhlâs sûrelerinden birini okumak sünnettir.

Hanbeliler dediler ki: Bayram namazını kılmak isteyen kişi farz-ı kifâye olarak iki rek’at namaz kılmaya niyet eder. Tekbir aldıktan sonra iftitah duasını okur. Bundan sonra mendub olarak altı tane tekbir alır. Her tekbir alışta imam ve imama uyan kimseler ellerini kaldırırlar. Her iki tekbir arasında gizlice: duasını okumak mendub olur. İllâ da bu duayı okumak gerekli değildir. Mendub olan, herhangi bir zikir olduğundan ötürü, başka bir duayı da okuyabilir. Anılan zevâid tekbirlerini aldıktan sonra zikir yapmayıp “eû­zü besmele” çekilir. Bundan sonra da Fatiha ile A’lâ sûresi okunarak rükûa varılır. Bilinen şekliyle rek’at tamamlandıktan sonra ikinci rek’ata kalkılır. Kıyam tekbirinden ayrı olarak beş tane zevâid tekbiri alınır. Her iki tekbir arasında, birinci rek’atteki tekbirler arasında okunan zikir tek­rarlanır. Son zevâid tekbirinden sonra herhangi bir zikir yapmak meşru değildir. Zevâid tekbirlerinden sonra mendub olarak besmele çekilir. Son­ra Fatiha ve Gâşiye sûreleri okunur. Kıraat tamamlandıktan sonra rükûa gidilerek bilinen şekliyle namaz tamamlanır.

İmamın, zevâid tekbirlerinin bir kısmını veya tümünü almasından sonra imama kavuşan kişi, kaçırmış olduğu tekbirleri almaz. Çünkü sünnet olan bu tekbirlerin artık zamanı geçmiştir. Kıraate başladıktan sonra ze­vâid tekbirlerinin bir kısmını veya tümünü unutup da, almadığını hatırla­yan kişi, yine mahalli geçmiş olduğu nedeniyle bu tekbirleri almaz. Nite­kim kıraata başladıktan sonra iftitah duasını okumadığım hatırlayan kişi de kıraati bırakarak iftitah duasını okumaya dönmez.

Malikiler dediler ki: Bayram namazı, nafile gibi iki rek’at ola­rak kılınır: Yalnız, birinci rek’atte iftitah tekbirinden sonra bir takım ze­vâid tekbirlerini almak sünnettir. Bu tekbirler, altı tanedir ve kırattan önce alınırlar. İkinci rek’atte kıyam tekbirinden sonra ve kıraata başla­madan önce beş tanedirler. Bu tekbirlerin kıraattan önce alınmaları mendubtur. Kıraattan sonraya ertelenmeleri hâlinde namaz sahîh olur. Fakat menduba muhalefet edilmiş olur. Kişi, zevâid tekbirlerinin sayısını arttı­ran veya eksilten yahut da bu tekbirleri kıraattan sonraya erteleyen bir imama tâbi olduğu takdirde, imamın bu gibi işleri yapması hâlinde ona uymaz. İmamdan başka kimseler, bayram namazını kılarken tekbirleri peş peşe almalıdırlar. İmamın ise, kendisine uyanların tekbir almalarına fırsat vermek için, her tekbirden sonra bir süre sükût ederek beklemesi mendubtur. Sükût esnasında teşbih veya tehlîl ile veyahut da başka şey­lerle meşgul olması mekruhtur. Zevâid tekbirlerinin her biri müekked sün­nettir. Rükûa varmadan önce, zevâid tekbirlerini unuttuğunu hatırlayan kişi, bu tekbirleri yerine getirir. İmama uyandan başkasının, meselâ ima­mın veya tek başına namaz kılan kişinin bu durumda kıraati de iade etmesi mendub olur. Selâm verdikten sonra, birinci rek’atte fazladan kı­raat yaptığı gerekçesiyle sehiv secdesi yapar. Zevâid tekbirlerini almadığı­nı rükûa vardıktan sonra hatırlayan kişi, artık bu tekbirleri almak için kıyam hâline dönmeyeceği gibi, bu tekbirleri rükû hâlinde de almaz. Kı­yam hâline döndüğü takdirde namazı bozulur. Kıyam hâline dönmezse, tekbiri eksik bıraktığı için selâmdan önce sehiv secdesi yapar. Bir tek tekbiri terk etmiş olsa bile sehiv secdesi yapması icâb eder. Ayrıca, tekbiri terk eden kişi, imama uymuş biri ise, imam onun yükünü kaldırdığından dolayı sehiv secdesi yapması gerekmez.

İmama uyan kişi, imamın tekbirini duymazsa onun tekbirini araştırır ve tekbir alır. Tekbir esnasında- imama tâbi olan kişi geri kalan tekbirleri imamla birlikte alır. Eksik bıraktıklarını da imamın selâm vermesinden sonra tamamlar. Eksik bıraktıklarını, imamın tekbir alması esnasında ta­mamlayamaz. İmamın kıraatta bulunması esnasında imama uyan kişi, iftitah tekbirini aldıktan sonra eksik bıraktığı veya tümüyle kaçırdığı tek­birleri alır. İmama birinci rek’atte veya ikinci rek’atte kavuşan kişi, altı tekbir alır. İkinci rek’atte imama kavuşan kişi beş tekbir alır. İmamın selâm vermesinden sonra ikmâl ettiği rek’atte, kıyam tekbiri dışında altı tane zevâid tekbiri alır. Bir rek’atten daha azını imamla birlikte kılan kişi, imamın selâm vermesinden sonra ayağa kalkıp eksikliği tamamlar. Birinci rek’at için kıyam tekbirinden sonra altı tane zevâid tekbirini alır. Bu tekbirleri alırken ellerini kaldırması mekruh olur. Sadece iftitah tekbi­ri esnasında diğer namazlarda olduğu gibi ellerini kaldırması mendub olur. Bayram namazlarında kıraati sesli yapmak mendubtur. Ayrıca birinci rek’­atte Fâtiha’dan sonra A’lâ sûresini veya benzeri bir sûreyi, ikinci rek’atte de Şems sûresini veya benzeri bir sûreyi okumak mendubtur.[3]

 

Bayram Namazının Cemaatle Kılınmasının Ve Vakti Geçtiğinde Kaza Edilmesinin Hükmü

 

Bayram namazlarının cemaatle kılınması ve imamla birlikte kılınmadığı takdirde kaza edilmeleri hususunda mezheblerin detaylı görüş­leri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma için olduğu gibi bayram namazı için de cemaat, sıhhat şartıdır. İmama kavuşamayarak bu namazı kaçıran kim­senin ne vakit içinde, ne de sonra kaza etmesi istenmez. Kaza etmek is­terse de zevâid tekbirsiz olarak tek başına dört rek’at namaz kılar. Birin­ci rek’atte Fâtiha’dan sonra A’lâ sûresini, ikinci rek’atte Duhâ, üçüncü rek’atte İnşirah sûresini, dördüncü rek’atte de Tın sûresini okur.

Hanbeliler dediler ki: Cuma namazı için olduğu gibi, bayram namazı için de cemaat, sıhhat şartıdır. Yalnız, imama kavuşmadığı İçin cemaatle birlikte kılamayan kişinin, bu namazı dilediği vakitte önce anla­tılan şekliyle kaza etmesi sünnet olur.

Şafiiler dediler ki: Hacı adayları dışındaki kimselerin bayram na­mazını cemaatle kılmaları ve imamla birlikte kılamayan kişilerinse dile­dikleri vakitte aslî şekliyle kılmaları sünnettir. Eğer aynı günün zevalin­den önce kıhnırsa edâ, zevalinden sonra kılımrsa kaza olarak kılınmış olur.

Malikiler dediler ki: Cemaatle kılmak sünnet olduğundan, bay­ram namazları için cemaat şarttır. Bayram namazları, onları cemaatle kıl­mak isteyenler için sadece mendubtur. İmamla birlikte kılamayan kişinin, aynı günün zeval vaktine kadar kendi başına kılması mendubtur. Zeval­den sonra ise kaza edilemez.[4]

 

Bayram Namazlarının Sünnet Ve Mendubları

 

Bayram namazlarının bir takım sünnetleri vardır. Meselâ bayram namazlarında hutbe okumak sünnettir. Ki bunların açıklaması daha ön­ce yapılmıştı. Yine önceki açıklamalarımızda belirttiğimiz gibi, Mâlikîler bu hutbelerin mendub olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hutbe esnasında hatib tekbir alırken, dinleyicilerin de tekbir almaları mendubtur. Cuma hutbesindeyse durum bunun tersinedir. Çünkü zikirle de olsa, Cuma hutbesi okunurken konuşmak Mâliki ve Hanbelîlere göre haramdır. Şâfiîlerse, zikirle de olsa bayram ve Cuma hutbelerinde konuşmanın mekruh olduğunu ifâde etmişlerdir. Hanefîlere gelince; bunlar, Cuma ve bayram hutbeleri esnasında zikirle konuşmanın sahîh olan görüşe gö­re mekruh olmadığını söylemişlerdir. Zikirden başka şeyle konuşmaksa haramdır.

Bayram gecelerini Allah’a tâat, zikir, namaz, Kur’an okumak ve benzeri şeylerle ihya etmek mendubtur. Bu hususta Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sevabını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini ihya eden kişinin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.”[5] Yatsı ve sabah namazlarını cemâatle kılmakla da bu ge­celer ihya edilmiş olur.

Denilebilir ki; hadîste bahsedilen ecir ve sevâb, bu geceleri ihya etmenin mendub olmasıyla orantılı olamaz. Çünkü kıyamet gününde kalbierin dirilmesi demek, Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek mânâsına gelir. Ki artık ondan sonra gazâb-ı ilâhîye maruz kalma korkusu kal­maz: Buna verecek cevabımız şudur: İslâm Dini, insanları bazı görev­lerle mükellef kılmıştır. Bu görevleri, dinin istediği şekilde yerine geti­ren, mutlak olarak Allah’ın rızâsını kazanır. Yerine getirmeyense gaza­bına müstehak olur. Verilen görevler dışında fazîletli amellere gelince, İslâmiyet bu amelleri işleyen kimselere güzel mükâfatlar vad ederek bun­ları imrenilir hâle getirmiştir. Bu amelleri işlemeyenlerse herhangi bir cezayla karşılaşmayacaklardır. Açıkça bilinmektedir ki, güzel mükâfat­lar, görevi yapmayan kimselere verilmeyecektir. Meselâ oruçla yüküm­lü kimseler, oruç tutmadıktan, gücü yettiği halde hac için Allah’ın bey­tine gitmedikten, kendilerinden istenen zekât ve sadakayı vermedikten sonra, elbette ki bunların bayram gecelerini baştan sona ihya etmeleri­nin kendilerine bir faydası olmayacaktır. Fakat şunu da söyliyelim ki; kişi her ne kadar günahkâr olsa da bu gecelen dürüst ve içten gelen bir tevbeyle, günahlarından sıyrılarak ihya ederse, bunun elbetteki bü­yük bir etkisi olacak, günahları da Allah’ın inâyetiyle silinecektir. İttifakla kabul edilen görüşe göre tevbe, büyük günahları ortadan kaldırır.

Bayramlar için bilinen şekliyle gusletmek, üç mezheb imamına gö­re mendubtur. Hanefîlere göre ise sünnettir. Bayram günü koku sürü­nüp süslenmek mendubtur. Kadınlara gelince, bunların namaza gider­ken, fitneye sebep olur korkusuyla koku sürünüp süslenmeleri men­dub değildir. Namaz için dışarı çıkmayacaklarsa bunu yapmaları men­dub olur. Bayram namazını kılmayan erkeklerin de bayramda süslenip koku sürünmeleri mendubtur. Çünkü böyle yapmak, namaz için değil, bayram için mendubtur.  Bu hususta ittifak vardır. Yalnız, Hanefîler, koku sürünüp süslenmenin mendub değil sünnet olduğu görüşündedir­ler.

Bayramlarda ister yeni olsun ister kullanılmış olsun, beyaz veya başka bir renkte olsun, kadın ve erkeklerin en güzel elbiselerini giyme­leri mendubtur. Mâlikîlerse daha güzel bir elbise bulsa bile, yeni olanı giymenin mendub olduğunu söylemişlerdir. Hanefîlerse yeni elbiseyi giymenin mendub değil, sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Ramazan bayramında namaza gitmeden önce bir şeyler yemek mendubtur. Şayet bulunabilirse, yenen şeyin hurma olması, hurmanın da üç veya beş gibi tek sayılı olması mendubtur. Kurban bayramındaysa yemeyi, namaz sonrasına bırakmak mendubtur. Kurban kesenin, kurban etinden birazını yemesi mendubtur. Kurban kesmeyen kişininse, namazdan önce bir şeyler yemesi normal olduğu gibi, namazdan sonra da yemesi mümkündür. Hanbelîlerle Hanefîler bu görüştedirler. Şâfiîlerle Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Maliki ve Şafiiler dediler ki: Kurban kesse de kesmese de ki­şinin kurban bayramında yemeyi, namaz sonrasına bırakması mutlak ola­rak mendubtur.

 

İmam­dan başkasının, sabah namazından sonra ve henüz gün doğmadan önce de olsa, üç mezheb imamının ittifakına göre, bayram namazı kılı­nacak yere acelece gitmesi mendubtur. Mâlikîler bu görüşe muhalefet etmişlerdir.

 

Malikiler dediler ki: İmamdan başkasının evi namazgaha yakınsa gün doğduktan sonra oraya gitmesi; yakın değilse imama ulaşacak kadar bir zaman önce oraya gitmek için evden çıkması mendub olur.

 

İmamınsa, bayram namazı kılınacak yere biraz geç git­mesi mendubtur. Öyle ki, namazgaha gittiğinde beklemeksizin hemen namaz kılabilmelidir.

Bayram günlerinde tırnakları keserek, bedendeki tüyleri ve kirleri gidererek kişinin üstünü başını düzeltip güzelleştirmesi mendubtur.

 

Hanbeliler dediler ki: Bayram namazı olmasa bile herhangi bir namazı kılmak isteyenin bu temizliği yapması mendub olur.

 

Namaza giden kişinin yürüyerek gitmesi, giderken de seslice tekbir alması ve bu tekbirleri namaza başlayıncaya kadar devam ettirmesi ittifakla mendubtur. Yalnız Hanefîler, bu tekbirleri sessizce almanın daha faziletli olduğunu ileri sürmüşlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Sesli veya sessiz tekbir almakla mutlak ola­rak sünnet, yerini bulur. Yalnız, nıûtemed olan görüşe göre tekbirin ses­sizce alınması daha faziletli olur.

 

Mâlikîlerse tekbirleri imamın gelişine kadar veya namaza başlanmasa bile, namaz için ayağa kalkılmasına kadar devam ettirmenin mendub olduğunu söylemişlerdir. Her iki görüş de ağırlık bakımından ay­nıdır. İmamsa tekbirlerini, mihraba girinceye kadar sürdürmelidir. Na­mazgaha gelen kimsenin, dönerken başka yoldan gitmesi mendubtur. Ayrıca bayram günlerinde kişinin, mü’min kardeşlerini güler yüzle, se­vinç ve ferahla karşılaması, bütçesine göre sadaka vermesi, yükümlü­sü ise fitreyi sabah namazıyla bayram namazı arasında vermesi mendubtur.[6]

 

Bayram Namazları Nerede Kılınır?

 

Bayram namazı sahrada kılınır. Özürsüz olarak mescidde kılınma­sı mekruhtur. Mezheblerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Bayram namazını sahrada kılmak sünnet değil mendubtur. Mekke istisna olmak üzere, bir özür yokken mescidde kılınması mekruh olur. Şerefli bir yer oluşu nedeniyle ve Beytullah’ı sey­retmek için Mescid-i Harâm’da kılınması sahraya nisbetle daha faziletli­dir

Hanbeliler dediler ki: Örfe göre evlere yakın bulunması şartıy­la, bayram namazının sahrada kılınması sünnettir. Aksi takdirde orada kılınan namaz haliyle sahîh olmaz. Mekkeliler dışındaki müslümanların, herhangi bir Özürleri olmadığı halde bayram namazını mescidde kılmaları mekruhtur. Mâlikîlerin de söyledikleri gibi Mekkeliler, bu namazı Mescid-i Harâm’da kılarlar.

Şafiiler dediler ki: Şerefinden dolayı, bayram namazını mescidde kılmak daha faziletlidir. Ancak mescidin dar olması gibi bir mazeretten dolayı, halkın zahmete girmemesi için sahrada kılınması sünnet olur.

Hanefîler: Mekke mescidini, bayram namazının kılınmasının mek­ruh olduğu diğer mescidlerden ayırmamışlardır. Bunun dışındaki husus­larda Hanbelîlerle Mâlikîlere muvafakat etmişlerdir.

 

İmam sahraya giderken, geride kalan ve sahraya gitmekten zarar görecek zayıf kimselere bayram namazını kıldıracak birini halef tâyin etmelidir. Bayram namazının iki ayrı yerde kılınması caizdir.

 

Malikiler dediler ki: Sahraya giden imamın, geride kalan zayıf­lara bayram namazını kıldırmak için, aslî yerinde birini vekil olarak bı­rakması mendub olmaz. Geride kalan zayıf kimseler sessiz olarak ve hut­be okumaksızın bayram namazım kılabilirler ve kılmalıdırlar. Bayram na­mazları da Cuma namazı gibi, tek yerde kılınmalıdır. Bu yer de kişinin gitmeye muktedir olması hâlinde imamın namaz kıldırdığı namazgahtır. İmamdan önce kılan kişi, zahir kavle göre sünneti yerine getirmiş olmaz. İmamla kılmak sünnettir. Ancak imama kavuşamayan kişinin, bu namazı kendi başına kılması sünnettir.[7]

 

Bayram Namazlarının Mekruhları

 

Bayram namazından önce ve sonra imamın ve imama uyan kim­selerin nafile namaz kılmaları, mezhebierin aşağıda belirtilen tafsilâtı çerçevesinde mekruhtur.

 

Malikiler dediler ki: Sahrada kılındığı takdirde bayram nama­zından önce ve sonra nafile namaz kılmak mekruhtur. Zaten bayram na­mazının sahrada kılınması da sünnettir. Mescid de kılındığı takdirde na­maz öncesi ve sonrası nafile namaz kılmak mekruh olmaz. Bayram na­mazının mescid de kılınması ise sünnete muhaliftir.

Hanbeliler dediler ki: Mescid de olsun, sahrada olsun bayram namazından önce ve sonra nafile namaz kılmak mekruhtur.

Şafiiler dediler ki: İmamın sahrada da olsa, başka yerlerde de olsa bayram namazından önce ve sonra nafile namaz kılması mekruhtur. İmama uyan kişilere gelince, bunların sağırlık veya uzaklık nedeniyle hut­beyi işitmemeleri hâlinde bayram namazından önce ve sonra nafile namaz kılmaları mekruh değildir. Hutbeyi işittikleri takdirde nafile namaz kıl­maları mekruh olur.

Hanefiler dediler ki: Namazgahta ve diğer yerlerde bayram na­mazından önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Musallada kılındığı tak­dirde, sadece bayram namazından sonra nafile namaz kılmak mekruhtur. Evde kılmanın ise hiçbir mekruhluğu yoktur.

 

Mâlikî ve Şâfiîlerin bunlara ilâve ettikleri bazı mendub ve mekruh­lar daha vardır ki, bunları aşağıda sıralamış bulunmaktayız.

 

Malikiler dediler ki: Bayram namazının iki hutbesinden önce ve ikisi arasında oturmak mendubtur. Cuma hutbesindeyse sünnettir. Hati­bin bayram namazı hutbelerini okurken abdesti bozulursa, yerine başka bir hatibi geçirmeksizin hutbe okumaya devam eder. Cuma hutbesindeyse durum bunun tersine olup; hatibin abdestinin bozulması hâlinde hutbeye devam etmeyip yerine başkasını geçirmesi gerekir.

Şafiiler dediler ki: Cuma hutbelerini okurken, hatibin ayakta dur­ması, tahâretli bulunması, setr-i avrete riâyet etmesi, iki hutbe arasında oturması şarttır. Bayram hutbelerindeyse durum böyle değildir. Bunlarda anılan şartlara riâyet etmek zaruri olmayıp mendubtur.

Hanefiler dediler ki: Bayramın birinci hutbesine başlamadan ön­ce hatibin oturması mekruhtur. Minbere çıktıktan sonra hutbeye başla­mak ve oturmamak gerekir. Cuma hutbesindeyse durum bunun tersine olup, minbere çıktıktan sonra, birinci hutbeye başlamadan önce azıcık oturmak sünnettir.

 

Bayram namazları için ezan ve ikâmet okunmaz. Yalnız Mâlikîlerin dışındaki üç mezhebe göre bu namazlar için, başlarken “es-salâtü câmiatün” şeklinde çağrıda bulunmak mendubtur. Mâlikîler, mezkûr ve benzeri nidalarla çağırmanın zorunlu olduğuna inanılmadığı takdir­de mekruh olmayacağını söylemişlerdir.[8]

 

Bayram Hutbelerinin Hükmü

 

Bayram hutbeleri, mezheblerin ittifakına göre sünnettir. Yalnız Mâlikîler buna muhalefet ederek, bu hutbelerin sünnet olmayıp mendub olduklarını söylemişlerdir. Bilindiği gibi Hanbelîlerle Şâfiîler, mendubla sünnet arasında bir ayırım yapmamaktadırlar. Bu durumda anılan iki mezheb, iki bayram hutbesinin mendub olduğunu söyleyen Mâlikîler ve yine bu iki hutbenin sünnet olduğunu söyleyen Hanefîlerle görüş birliği içinde sayılırlar. Bunun yanı sıra söz konusu iki hutbenin, Cuma hutbesi gibi bazı rükün ve şartları vardır.[9]

 

Bayram Hutbelerinin Rükünleri

 

Bayram hutbelerinin rükünleri yerine getirilmedikleri takdirde, bu hutbeler gerçekleşmiş olmazlar. Bu rükünler, iftitah (başlangıç) dışında aynen Cuma hutbeleri gibidirler. Bu hutbeleri tekbirle başlatmak sün­nettir. Bayram namazlarının kılınış keyfiyetinde bu tekbirlerin sayıları belirtilmişti. Cuma hutbesine gelince; bunu, Allah’a hamd ile başlat­mak gerekir. Bu hutbelerin rükünlerini her mezhebe göre aşağıda ayrı ayrı anlatmış bulunmaktayız.

 

Hanefiler dediler ki: Bayram hutbeleri aynen Cuma hutbesi gi­bidir. Sadece az veya çok miktarda mutlak olarak zikretmek bu hutbenin tek rüknüdür. Mezkûr hutbenin tahakkuk etmesi için sadece bir tahmîdte veya teşbihte veya tehlîlde bulunmak yeterli olur. Yalnız bunlarla yetin­mek tenzîhen mekruhtur. Bu mezhebe göre ikinci hutbeyi okumak şart değildir. Sadece sünnettir. Nitekim bu husus Cuma bahsinde de anlatıla­caktır.

Malikiler dediler ki: Bayram hutbeleri de, Cuma hutbeleri gibi­dir. Sadece bir tek rükünleri vardır ki, o da anılan hutbelerin sakındırma veya müjdelemeyi içermiş olmasıdır. Nitekim bu husus Cuma bahsinde de anlatılacaktır.

Hanbeliler dediler ki: Bayram hutbelerinin üç rüknü vardır:

1. Peygamber (s.a.s.) Efendimize salâtta bulunmak: Salâtta bulu­nurken mutlak salât kelimesini telâffuz etmek gereklidir.

2. Kur’an-ı Kerim’den bir âyet okumak: Bu okunan âyetin kendi başına müstakil bir anlamının olması veyahut da hükümlerden birini içer­mesi şarttır. Meselâ âyetini okumak yeterli olmaz.

3. Allah’tan sakınmayı tavsiye etmek: Bunun en azı da,

“Allah’tan sakının ve O’nun emirlerine muhalefet etmekten kaçının.” demekle olur. Buna benzer bir tavsiyede bulunmak da yeterli olur. Bay­ram hutbesini tekbirle açmaya gelince; bu, Cuma hutbesinin tersine ola­rak sünnettir. Cuma hutbesini Allah’a hamd ile açmak, hutbenin rükün­lerinden biridir. Nitekim bu husus ileride de anlatılacaktır.

Şafiiler dediler ki: Bayram hutbelerinin rükünleri dört tanedir:

1. Her iki hutbede de Peygamber Efendimize salâtta bulunmak: Salâtı, mutlak olarak salât kelimesini telâffuz ederek yerine getirmek zo­runludur. Bunun yerine, demek yeterli olmaz. Salâtta bulunurken Peygamber Efendimizin “Muhammed” ismini söylemek zorunlu değildir. Bunun yerine onun isim­lerinden herhangi birini anmak yeterli olur. Yalnız, isim yerine zamir koy­mak yeterli olmaz. Önce isimlerinden birini anıp sonra da ikinci cümlede ona bir zamiri irca etmek mûtemed görüşe göre yeterli olmaz.

2. Her iki hutbede de takva kelimesi kullanılmasa bile Allah’tan sakınmayı tavsiye etmek: Bu da, gibi bir cümleyi okumakla yerine gelmiş olur. Dünyadan ve dünyaya aldanmaktan sakındırmak, bu şartın yerine getirilmesi açısından yeterli olmaz. Aksine hatibin, cemaati Allah’a tâate teşvik etmesi gereklidir.

3. İki hutbeden birinde bir âyet okumak: En uygunu, bu âyeti birinci hutbede okumaktır. Okunan bu âyetin kısa olması hâlinde, tümü­nün okunması gerekir. Uzun olması hâlinde bir kısmının okunması yeter­li olur. Okunan âyetin, Allah’ın va’dini, tehdidini, hükümlerinden birini, bir kıssayı, bir meseli veya bir haberi içermesi gerekir. Örneğin, âyetini okumak yeterli olmaz.

4. İkinci hutbede hatibin, mümin erkek ve kadınlara duada bulun­ması ve duanın, bağışlanma talebi gibi, âhiretle ilgili olması şarttır: Bu nitelikteki bir duayı hıfzında bulundurmadığı takdirde,

“Allah’ım mü’min erkek ve kadınlara (bol) rızık ver” gibi dünyevî duaları okumak da yeterli olur. Okunan duanın, hatibin niyetinde hazır bulunanların yanısıra, diğerlerini de kapsaması gerekir. Duada lâfızla baş­kaları da kastedildiği takdirde hutbe batıl olur. Bayram hutbelerinin anı­lan tekbirlerle açılmaları sünnettir. Cumada ise durum bunun tersinedir. Cuma hutbelerinin hamd maddesiyle, yani “elhamdülillah” veya “ahmedullahe” veya benzeri cümlede başlatılması gerekir. İleride de açık­lanacağı gibi bu, Cuma hutbesinin rükünlerinden biridir.[10]

 

Bayram Hutbelerinin Şartları

 

Bayram hutbelerinin şartlarını her mezhebe göre mücmel olarak aşağıda anlatmış bulunmaktayız.

 

Malikiler dediler ki: Dinleyiciler Arap olmayıp Arapça bilmeseler bile, bayram hutbelerinin Arapça olması şarttır. Arapçayı iyi konuşan biri bulunmadığı takdirde ahali, Cuma namazından, (dolayısıyle bayram

namazından) muaf tutulur.

Hutbelerin bayram namazından sonra okunması şarttır. Namazdan önce okunması hâlinde; örfe göre uzun zaman almayacaksa, namazdan sonra iade edilmesi gerekir. Ki bu iade sünnettir.

Hanefiler dediler ki: Hutbenin sahîh olması için en azından bir kişinin dinleyici olarak bulunması ve bu kişinin de kendisiyle Cuma na­mazının kılınmasının gerçekleşeceği biri olması şarttır. Nitekim bu husus Cuma namazı bahsinde de açıklanacaktır. Bu kişinin uzakta bulunması veya sağırlık nedeniyle hutbeyi işitememesi hâlinde, hutbe yine sahîh olur. Çünkü hutbeyi işitip dinlemek şart değildir. Bu nitelikte de olsa, bir kişi­nin bulunmasıyla hutbe sahîh olur. Çocuk veya kadının tersine misafir veya hasta birinin de hutbede hazır bulunması yeterli olur. Bu mezhebe göre hutbenin Arapça olması da, bayram namazından sonra okunması da şart değildir. Yalnız, namazdan sonraya ertelenmesi sünnettir. Namaz­dan önce okunması hâlinde sünnete muhalefet edilmiş olur. Ama artık namazdan sonra kesinlikle iade edilmez.

Şafiiler dediler ki: Bayram ve Cuma hutbelerinin sahîh olması için, hatibin hutbe rükünlerini seslice okuması şarttır. Sesin yüksek olma­sının sının ise, onu en azından kırk kişinin duymasıdır. Bu kırk kişi, Cuma namazının kılınabilmesi için mutlaka gereklidir. Bu sayıdan az ol­ması halinde Cuma namazı kılınamaz. Bu sayıdaki cemaatin hutbeyi bil­fiil işitmeleri şart değildir. Sadece işitebilecek bir mesafede hatibe yakın bulunmaları şarttır. Öyle ki, kulak verdikleri takdirde işitebilmelidirler. Ama hutbeyi dinlemeyip kulaklarını başka tarafa vermelerinin, hutbenin sıhhatine bir zararı olmaz. Ancak bunlar sağır oldukları veya uyudukları veyahut da hatipten uzakta bulundukları takdirde işitemeyecek durumda olurlarsa, hutbe sahîh olmaz. Zîrâ bu durumda, hutbeyi hükmen de işite­meyecek durumdadırlar. Hutbelerin namazdan sonra okunmaları da şart­tır. Bayram namazından önce okundukları takdirde muteber olmazlar. Her ne kadar uzun zaman alsa da namazdan sonra iade edilmeleri mendub olur. Hanbelîler de bu görüştedirler.

Hanbeliler dediler ki: Bayram ve Cuma hutbelerinin sahîh ola­bilmesi için, hatibin bunları sesli olarak okuması şarttır. Öyle ki, Şâfiîlerin de dedikleri gibi, Cumanın gerçekleşebilmesi için gerekli olan kırk kişinin bu hutbeleri işitebilmesi gereklidir. Bunlar, hutbenin okunan rü­künlerini arada uyku, dalgınlık veya sağırlık gibi bir engel olmaksızın duymayacak olurlarsa, hutbe batıl olur. Aynı şekilde hatibin sesinin al­çak olması yüzünden veya kendilerinin hatipten uzak olmaları nedeniyle işitemeyecek olurlarsa, hutbe sahîh olmaz. Aynı şekilde hutbelerin, az ön­ce de söylendiği gibi namazdan önce okunmaları şarttır.[11]

 

Teşrik Tekbirleri

 

Şâfiîlerle Hanbelîler, kurban bayramı günlerinde, beş vakit farz na­mazdan sonra tekbir almanın sünnet olduğu hususunda görüş birliği etmişlerdir. Hanefîler, bu tekbirlerin sünnet olmayıp vâcib olduğunu söy­lemişlerdir. Bu tekbirlere “teşrik tekbirleri” adı verilmesi, öteden beri âdet hâline gelmiştir. “Teşrik”, anılan günlerde, Minâ’da etleri dilip kurutmak anlamına gelir. Bu tekbirlerin hikmet ve keyfiyetini mezheblere göre detaylı bir şekilde aşağıda anlatmış bulunmaktayız.

 

Hanefiler dediler ki: Şehirde ikâmet eden kişinin teşrik tekbir­lerini alması dört şartla vâcibtir:

1. Farz namazı cemaatle eda etmek: Tek başına namaz kılan kişi­nin teşrik tekbiri alması vâcib değildir.

2. Cemaatin erkeklerden teşekkül etmesi gereklidir: Meselâ kadınlar, cemaat olarak bir kadının peşinde namaz kılacak olurlarsa, kendileri­ne teşrik tekbirleri vâcib olmaz. Ama kadınlar cemaat hâlinde bir erkeğe tâbi olarak namaz kılarlarsa, sessiz olarak teşrik tekbirlerini almaları vâ­cib olur.. Sesli olarak değil... İmam ve beraberindeki erkeklere gelince, bunların sesli olarak tekbir almaları vâcibtir. Beş vakit farz namazları yalnız başına kılmakta olan kişinin veya farz olmayan bir namazı kılan kişinin teşrik tekbiri alması vâcib değildir.

3. Mukîm olmak: Misafirin, bu günlerde teşrik tekbiri alması vâ­cib değildir.

4. Şehirde bulunmak: Köylerde ikâmet eden kimselerin teşrik tek­biri almaları vâcib değildir.

Teşrik tekbirlerinin vakti, arefe günü sabah namazından başlayıp bay­ramın dördüncü günü ikindi namazı ile sona erer. Teşrik günleri, bayra­mın dördüncü gününe kadardır.

Teşrik tekbiri, şu lâfızları bir defa okumaktan ibarettir:

“Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilahe illallahü vallâhü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd.” Bu tekbire,

(Allahü ekber kebiran, velhamdülillahi kesîran) cümlelerini eklemek de mümkündür. Bu tekbirlerin selâma bitişik olmaları gereklidir. Selâm verdikten sonra kasıtlı olarak konuşan veya abdestini bozan kişi tekbir getirme yükümlülüğünden kurtulursa da, günahkâr olur. Selâmdan sonra elinde olmaksızın abdesti bozulan kişi, dilerse aynı anda tekbir alır (çün­kü tekbir için tahâretli olmak şart değildir), dilerse de abdest alıp tekbir getirir.

Vitir ve bayram namazlarından sonra tekbir alınmaz. Peşleri sıra tekbir alınması vâcib olan namazlardan biri kazaya kaldığı takdirde, bu nama­zın kaza edilmesi esnasında, kendisine bağlı olarak tekbirin de kaza edil­mesi vücûben gerekir. Bu namazı teşrik günleri dışında kaza etme hâlinde de tekbir kaza edilir. Başka bir günün namazı, teşrik günlerinde kaza edilirse peşi sıra tekbir almak gerekli olmaz. Teşrik günlerinde imam teş­rik tekbiri almasa bile cemaat bu tekbirleri alır. İmam namazla tekbir arasına mescidden çıkma, kasıtlı olarak abdest bozma veya konuşma gibi bir fasıla koyar ve artık ondan sonra namaza devam edilemeyecek bir durum meydana gelirse, bu durumda kendisine uyanlar, müstakil olarak kendi başlarına teşrik tekbirlerini alırlar. îmam, namazdan sonra konuşmaksızın veya abdesti bozulmaksızın bulunduğu yerde oturur da teşrik tekbirini almazsa, kendisine uyanlar, müstakil olarak tekbir alamazlar.

Hanbeliler dediler ki: Teşrik günlerinde cemaatle edâ edilen her farzdan sonra tekbir almak sünnettir. Teşrîk tekbirlerinin vakti, arefe gü­nü sabah namazından itibaren başlayıp, bayramın dördüncü günü ikindi vaktinde sona erer. Bir kimse, ihramlı olduğu takdirde, bayramın birinci günü öğle namazından itibaren teşrik tekbirlerini almaya başlar; dördün­cü günü ikindi vaktinde sona erdirir. Bu hususta misafirle mukîm ve er­kekle kadın arasında bir fark yoktur. Yalnız, kaza edilmekte olan nama­zın, bayramın içinde bulunduğu seneye ait olması hâlinde, onun için teş­rik tekbiri almak gerekir.. Nafile namazlardan ve yalnız başına kılınan farz namazlardan sonra teşrik tekbiri almak sünnet değildir.

Teşrik tekbiri şu lâfızlardan teşekkül eder: “Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilahe illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillâhi’1-hamd”.

Anılan tekbiri bir defa söylemekle sünnet yerini bulur. Üç defa tek­rarlamakta ise bir sakınca yoktur. Teşrik tekbiri alınması gerekli farz na­mazlardan biri veya bir kaçı, zamanında kılınamayıp da bilâhare kaza edildiklerinde, peşleri sıra tekbir almak gerekmez. Cemaatle kılındığı tak­dirde imam tekbir almazsa, imama uyan kimseler tekbir alırlar. Selâm­dan sonra sehiv secdesi yapması gereken kişi, sehiv secdesini yaptıktan sonra tekbir alır. İmama sonradan kavuşan kişi, imamın namazı tamam­lamasından sonra ayağa kalkıp namazının eksik kalan kısmını ikmal et­tikten sonra teşrik tekbirini alır. Buna “mukayyed tekbir” denir. Hanbelîlere göre aynı zamanda bu, “mutlak tekbir”dir. Bu tekbirler Ramazan bayramı için, ilk gecenin başlangıcından itibaren başlayıp hutbenin niha­yetinde sona erer. Kurban bayramındaysa, Zilhiccenin onuncu gününün evvelinden başlayıp bayramın iki hutbesi tamamlandıktan sonra nihayete erer. Mutlak veya mukayyed tekbiri, kadından başkasının yüksek sesle alması sünnettir.

Malikiler dediler ki: Kişi misafir de olsa, çocuk veya kadın da olsa on beş farz namazdan sonra tekbir getirmesi mendub olur. Kılınan namaz cemaatle de kılınsa, yalnız başına da kılınsa; kılan kişi şehirli de olsa, köylü de olsa bu tekbirleri alması mendubtur. Anılan tekbirlerin vakti, bayramın birinci günü öğle namazında başlayıp dördüncü günü sabah namazında sona erer. Ki dördüncü gün, teşrik günlerinin sonuncu­sudur. Nafilelerden ve kaza namazlarından sonra tekbir almak mekruh­tur. Kılınan namaz ister teşrik günlerine ait olsun, ister diğer günlere ait olsun, tekbir alınmaz. Önce de söylendiği gibi, teşrik tekbirini namazdan hemen sonra almak îcâb eder. Bu tekbirler, âyetel-kürsî okumak ve tesbihatta bulunmak gibi, namaz sonrası zikirlerinden önceye alınmalıdır. An­cak namaz kılan kişinin sehiv secdesi yapması gerekiyorsa, tekbiri sehiv secdesinden sonraya ertelemesi gerekir. Çünkü sehiv secdesi namaza biti­şiktir. Kasıtlı olarak veya sehven teşrik tekbirini terk eden kişi, örfe göre aradan az bir zaman geçmişse tekbir alır. İmam teşrik tekbiri almazsa ona uyan cemaat tekbir alır. Tekbirin lâfzı şudur:

Mûtemed görüşe göre teşrik tekbiri budur. Kadınlar tekbir alırken sadece kendilerinin duyacağı bir sesle almalıdır. Erkekse kendisiyle birlik­te yanı başında bulunanların duyacağı kadar seslice almalıdır.

Şafiiler dediler ki: Farz namazlardan sonra anılan tekbirleri al­mak sünnettir. Bu namazlar ister cemaatle, ister ferdî olarak kılınsınlar veya bu namazlardan sonra imam ister bizzat tekbir almış olsun, isterse almamış olsun, mutlak surette alınması sünnettir. Nafile namazlardan ve cenaze namazından sonra tekbir alınır. Teşrik günlerinde kaza edilen na­mazlardan sonra da tekbir alınır. Hac ibadetini edâ etmekte olan kimse­lerden başkaları için, teşrik tekbirleri arefe gününün sabah namazından itibaren başlayıp teşrik günlerinin üçüncü, yani bayramın dördüncü günü akşam namazına kadar devam eder. Hacılar ise bayramın birinci günü öğle namazında tekbir almaya başlar, teşrik günlerinin sonuncu, yani bay­ramın dördüncü günü gurup vaktine kadar devam eder. Tekbirlerin, selâ­mın hemen ardı sıra alınmaları şart değildir. Selâm verdikten, yani namazı tamamladıktan sonra ister kasıtlı olarak, isterse sehven araya bir fasıla konsa ve bu fasıla uzun da sürse teşrik tekbiri sakıt olmaz. Yine almak gerekir.

En güzel teşrik tekbiri, şu lâfızlardan oluşur:

Allah en büyüktür.               

Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Övgü O’nun içindir. Allah, büyükten de büyüktür. O’na çokça övgüler olsun. Sabah akşam O’nu noksan­lıklardan tenzîh ederek teşbihte bulunurum. Allah’tan başka ilâh yoktur. O, vadini doğruladı. Kuluna yardım etti. Askerlerini muzaffer kıldı. Öyle ki, yalnız başına düşman fırkalarını hezimete uğrattı. Allah’tan başka bir ilâh yoktur. Sadece O’na, O’nun dininde ihlâslı kimseler olarak ibadet ederiz. Kâfirler bundan hoşlanmasalar bile... Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e, O’nun ailesi efradına, ashabına, ensârına (Medineli yardımcı­larına) ve O’nun nesline çokça rahmet et ve onları iki dünyanın meşak­katlerinden emin kıl.”

Namazdan sonra bu kalıpla alınan tekbire “tekbir-i mukayyed” de­nir. Bu tekbirleri evlerde, çarşılarda, yollarda seslice almak sünnettir. Bun­lardan başka tekbirler almak da sünnettir. Anılan tekbirleri bayram arefesinin gün batınımdan başlayıp, imamın bayram namazını kıldırmak üzere mescide girmesine kadar devam ettirmek gerekir. Kişi tek başına namaz kılarken yine bayram namazının kılınmasına dek tekbir almaya devam eder. Bayram namazını kılmayan kimse ise kadın olsun, erkek olsun, birinci günün zeval vaktine kadar tekbir almaya devam eder. Yalnız kadın, mahremi olmayan erkeklerin yanındayken tekbir alırken sesini yükseltmemelidir. Bu tekbirlere “mutlak tekbir” denilir. Mukayyed tekbirler, mut­lak tekbirlerin tersine olarak namazdan sonraki zikirlerden önce yapılma­lıdır. Mutlak tekbirler ise bu zikirlerden sonraya ertelenmelidir.[12]

 

İSTİSKA NAMAZI

 

İstiskâ’nın Tanımı Ve Sebepi

 

“İstiskâ”, lügatte Allah’tan veya insanlardan su talebinde bulun­mak demektir. Bir kişi suya ihtiyaç duyar da onu bir başkasından ister­se, bu isteğine “istisk┠denir. Şer’î açıdan istiskâ; kulların vâdisiz, nehirsiz, kuyusuz bir yerde olup da kendi içecekleri, davar ve ekinleri­ni sulayacakları bir suyun bulunmaması veya bulunup da yeterli olma­ması sebepiyle Allah’tan su talebinde bulunmalarına denir.[13]

 

İstiskâ Namazının Kılınış Şekli

 

İnsanlar anılan şekilde suya ihtiyaç duyarlarsa, bu durumda müslümanların istiskâ namazı kılmaları gerekli olur. İstiskâ namazının kılı­nış şekli, mezheblere göre tafsilâtlı bir biçimde aşağıda anlatılmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: İstiskâ namazı, cemaatle edâ edilen iki rek’atli bir namazdır. Bu namazı kıldıran imamın, müslümanların en yüksek hâkimi veya onun vekili olması gerekir. Bunlar bulunmadığı takdirde müs­lümanların nüfuz ve şevket sahibi reisleri kıldırmalıdır. Kılmış şekli tıpkı bayram namazı gibidir. îmam, birinci rek’atte iftitah tekbiri dışında yedi tekbir alır. İkinci rek’atte ise kıyam tekbiri dışında beş tekbir alır. Her tedbir alışta eller omuz hizasına kadar kaldırılır. İmam tekbir alırken ce­maat de kendisine uyar ve beraberce tekbir alırlar. Tekbir alındıktan son­ra “eûzü besmele” çekip iftitah duası okunur. Ayrıca her iki tekbir arası­na, normal uzunlukta bir âyet okuyacak kadar fasıla koymak müstehabtır. Tekbirler arasında önce sessizce zikir yapmalı, sonra bu zikirleri sesli­ce tekrarlamalıdır. Fatihadan sonra birinci rek’atte Kâf veya A’lâ sûresini ikinci rek’attaysa İnşikak veya Ğâşiye sûresini, bayram namazlarında yapılan uygulamaya kıyasla, okumak müstehabtır. İki rek’atlik bu namaz tamamlandıktan sonra hatibin, bayram hutbeleri gibi iki hutbe okuması mendubtur. Yalnız bu hutbelerde tekbir alınmayıp birinci hutbeye başla­madan önce yedi defa istiğfarda bulunulur. Tam istiğfar duasının metni şudur:

Sadece demek de yeterli olabilir.

Hatibin entarisi, şal veya aba da olsa, bunları ters çevirmesi men­dubtur. Ters çevirme şu şekilde yapılır: Entarinin sağı sola, altı da üste getirilmelidir. Sağ eliyle entârinin sol alt tarafını tutup sağ omuzun üzeri­ne atar. Sol eliyle de entarinin sağ alt tarafını tutup sol omuzun üzerine atar. Bunu, ikinci hutbenin üçte birini okuduktan sonra yapmalıdır. İkin­ci hutbenin üçte biri tamamlandıktan sonra kıble tarafına yönelip anılan şekilde entariyi ters çevirmek sünnettir. Bu ters çevirmeyi yapmamak mek­ruhtur. İmamın ters çevirmesi anında, oturmakta olan cemaatin de aynı şekilde oturarak entarilerini ters çevirmeleri mendubtur. Sesli veya sessiz çokça duâ yapmak da sünnettir. İftitah duasını yaparken sıkıntıyı gider­mesi için Allah’a çokça yalvarıp duada bulunmak da sünnettir. Sıkıntıyı gidermek için okunması gereken en uygun duâ şudur:

 Hatibinde fazla miktarda bağışlanma talebinde bulunması ve şu âyet-i kerîmeyi okuması sünnettir.

“Dedim ki: “Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışla­yandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin. Sizi mallar ve oğullarla destek­lesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın.” [14]

Ayrıca hatib, hutbesinde Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şu duasını da okumalıdır:

“Allah’ım! Yağmuru bize rahmet kıl. Bize azâb, helak, belâ, yıkım ve boğma suyu gönderme. Allah’ım! Yağdıracağın yağmuru küçük tepele­rin üstüne, ağaçların bittikleri yerlere, vadilerin iç taraflarına yağdır. Allah’ım! Yağdıracağın yağmuru etrafımıza yağdır. Üzerimize yağdırma. Aley­himize olmasın. Allah’ım! Yardıma koşucu, felâketten kurtarıcı, afiyet ve­rici, gözleri doyurucu, meraları bollaştırıcı, yeryüzünü kaplayıcı, umumî sağanak ve de devamlı bir yağmur yağdır. Allah’ım! Bize medet kılıp su ihsan et. Bizleri ümit kesenlerden eyleme. Allah’ım! Kullarda ve beldeler­de sıkıntı, darlık ve açlık vardır. Ki bunu ancak sana şikâyet edebiliriz. Allah’ım! Ekinlerimizi yeşert. Hayvanlarımızın memelerinden bize süt akıt. Göğün bereketlerini üzerimize yağdır. Yerden de bize bereketler bi­tir. Üzerimizdeki belâyı kaldır. Bu belâyı senden başka kaldırabilecek kimse yoktur. Senden bağışlanma diliyoruz. Şüphesiz ki sen bağışlayıcısın. Gök­ten, üzerimize bol miktarda yağmur yağdır.”

Hanefiler dediler ki: İstiskâ namazı hususunda ihtilâf vardır. Bazısı bunun namaz kılmaksızın sadece duâ ve istiğfardan ibaret olduğunu, ima­mın ayağa kalkıp kıbleye yönelerek ellerini kaldırıp dua etmesi ve peşin­deki cemaatin de kıbleye yönelerek oturmuş vaziyette imamın okuyacağı şu duâ için “âmîn” demesinden ibaret olduğunu söylemişlerdir. İmam şu duayı veya buna benzer duaları sesli veya sessiz olarak okur:

Ne var ki bu görüş kuvvetli değildir. Kuvvetli görüşe göre istiskâ için diğer mezheb imamlarının da dediği gibi, iki rek’at namaz kılınmalı­dır. Netice olarak Hanefîler bu namazın mendub olduğunu söylerler. Diğer bazı Hanefîler de sünnet olduğunu söylerler. Ki istiskâ namazının hükmü bahsinde bu husus ele alınacaktır.

İstiskâ namazının kılınış şekli, tıpkı bayram namazı gibidir. Yalnız bu namazda zevâid tekbirleri alınmayıp sadece namazla ilgili tekbirlerle yetinilir. Namaz tamamlandıktan sonra imam veya vekili, tıpkı bayram­larda olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak imam, yerde durarak elinde de yay, kılıç veya âsâ olduğu halde hutbe okur. Entarisini de birinci hutbe­nin bir kısmını irâd ettikten sonra ters çevirir. Omzuna giydiği entarisi­ni, dört köşeliyse altım üstüne, üstünü de altına getirerek ters çevirir. Eğer entarisi yuvarlaksa sağını soluna, solunu da sağına getirerek ters çevirir. Üzerinde palto ve benzeri astarlı bir ridâ varsa, bunun içini dışı­na dışını da içine çevirerek giyer. Kendisine tâbi olan cemaat ise entarile­rini ters çevirmezler. Bunda ittifak vardır. Sadece imamın ters çevirmesiy­le yetinilir.                 

Hanbeliler dediler ki: İstiskâ namazı, tıpkı bayram namazı gibi kılınır. Birinci rek’atinde yedi, ikincisindeyse beş tekbir alınır. Birinci rek’atte Fâtiha’dan sonra A’lâ sûresini, ikinci rek’atte ise dilediği herhangi bir sûreyi okuyabilir. Bundan sonra da sadece bir tek hutbe okur. Bu hutbeyi okumadan önce, minbere çıktığında istirahat için bir süre oturur. Bundan sonra, bayram hutbesindeki gibi dokuz tekbir alır. Bu hutbede Peygamber Efendimize fazlaca salâtü selâm getirir ve istiğfarda bulunur.

Bundan sonra Nûh sûresinin emriyle başlayan 11. ayeti­ni okur. Duâ esnasında ellerini, koltuk altlarının beyazlığı görünecek ka­dar kaldırması sünnettir. Avuçlarının içini yere, dışını da göğe yöneltir. Kendisine uyanlar da duâ cümlelerinin sonlarında “âmîn” derler. Otur­muş vaziyette ellerini göğe doğru kaldırırlar. İmamın, uygun göreceği du­aları okuması sahih olur. Ancak, en faziletlisi, şu duayı okumasıdır:

İmam duâ ederken, işitenler “âmîn” derler. Hutbe esnasında kıbleye yönelmesi müstehabtır. Bundan sonra entarisinin sağım sol tarafına, so­lunu sağ tarafına getirerek ters çevirir. Cemaat de aynı şekilde ters çevi­rir. Elbiselerini beraberinde çıkarıncaya kadar, entarilerini bu şekilde bı­rakırlar. Kıbleye yönelip elbiseyi çıkarırken gizlice şu duayı okurlar:

“Allah’ım! Sana duâ etmemizi sen emrettin. Duamıza icabet edece­ğini vaad ettin. Bize emrettiğin gibi sana duada bulunduk. Vaad ettiğin gibi sen de duamıza icabet et. Şüphesiz sen, vaadine muhalefet etmez­sin.”

Bu duayı tamamladıktan sonra imam tekrar cemaate dönüp sadaka vermeye, hayır ve hasenatta bulunmaya teşvik eder. Peygamber Efendi­mize salâtü selâm getirerek mü’min erkeklerle kadınlara duada bulunur. Kendisine Kur’an’dan nasib olduğu kadarını okur. Sonra da şunları oku­yarak hutbesini tamamlar:

İstiskâ namazı ve bu namazdan sonra irâd edilen hutbe için ezan okumak şart değildir. İstiskâ namazı için “Essalâtü camia” diye çağrıda bulunulur. Misafirler ve köylerde yaşayanlar da istiskâ namazı kılarlar. İmam bulunmaması hâlinde, köylülerden biri imamette bulunup hutbe okur.

Malikiler dediler ki: İstiskâ namazı tıpkı bayram namazı gibi kılınır. Yalnız, namazın mutlak tekbirleri dışında, zevâid tekbirleri alın­maz. Hanefîler de bu görüştedirler. Şâfîîlerle Hanbelîler buna muhaliftir­ler. Bu namazda iki hutbe okunur. İmam, ikinci hutbeyi tamamladıktan sonra kıbleye yönelerek sırtını cemaate döner. Sonra entarisini arkadan ters çevirerek sol omuzu üzerindekini sağ omzuna, sağ omzunun üzerindekini de sol omzunun üzerine atar. Ridânın üstünü altına, altını da üstüne çevirmez. İmama uyanların, oturarak ters çevirmeleri mendubtur. Kadınların ise ters çevirmemeleri gerekir. Bundan sonra imam, halkın ba­şına gelen musibetin defi için fazlaca duada bulunur. Bu konuda vârid olan duaları okuması mendubtur. Örneğin Muvattâ adlı eserde geçen Pey­gamber (s.a.s.) Efendimizin okuduğu rivayet edilen şu duayı okumak mendubtur:

Mâlikîler, cemaatle edâ edildiği takdirde bu namazın, erkekler için bayram namazından sonra gelen müekked bir sünnet olduğu hususunda Şafiî ve Hanbelîlerle görüş birliği içindedirler. İmamla birlikte kılmayanlarınsa ferdî olarak kılmalarının mendub olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde mümeyyiz çocuğun ve yaşlı kadının da bu namazı kılması men­dubtur. Gere kadınların istiskâ namazı için dışarıya çıkmaları mekruh­tur. Çıkmaları hâlinde fitne vukuundan korkulursa, namaza gitmeleri ha­ram olur.[15]

 

İstiska Namazının Hükmü

 

Suya ihtiyaç duyulduğu zamanlarda istiskâ namazı müekked sün­nettir. İnsanların suya ihtiyaç duydukları zamanlarda, anlatmış olduğu­muz şekli ile istiskâ namazı kılmaları sünnet olur. Mezheblere göre anlattığımız şekillerden herhangi birine uygun olarak kıldıklarında bu sünneti yerine getirmiş olurlar. Bu namazı belirli bir mezhebe göre kıl­ma zorunluluğu yoktur. Çünkü bu hususta gelen rivayetlere ilişkin ola­rak mezhebler görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bu namazda zevâid tek­birleri alınmaz diyen Henefî mezhebinin bazı imamlarıysa, bayram na­mazında olduğu gibi, bu namazda da zevâid tekbirlerinin alınması ge­rektiğini söylemişlerdir. Buna benzer bir takım örnekler daha vardır. Okuyucuların tümden birbirine karıştırmaksızın, nisbeten olsun konuya vâkıf olmaları için bunu her mezhebe göre belli bir ölçüde, bir noktaya kadar anlatmaya çalıştık. Bu namazın müekked sünnet oluşuna gelin­ce, Hanefîler dışındaki diğer mezhebler bunda görüş birliği etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Doğrusu şu ki, istiskâ namazı mendubtur. İstiskânın yapılması her ne kadar Kitab ve Sünnet’le işlenmişse de, bun­dan maksadın sadece istiğfar, hamdü sena ve duâ olduğu bilinmektedir. İstiskâ namazını kılmaya gelince, bu hususta sahîh hadîsler mevcut değil­dir. Yalnız cemaatsiz ve ferdî olarak istiskâ namazının meşru olduğu hu­susunda hiçbir ihtilâf yoktur. Zîrâ bu nitelikte kılınan bir namaz, mutlak nafiledir.

Kur’an-ı Kerîm’de Nûh Sûresinin on birinci âyet-i kerîmesine gelince diyeceğimiz şudur ki: Bizden önceki ümmetler için meşru kılınan hususla­rı Allah ve Rasûlü, yadırgamaksızın bir kıssa şeklinde bize naklettiklerin­de bunlar, bizim için de meşru sayılır. Bazı sahîh hadîsler, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin istiskâ namazı kılıp Allah’a duada bulunduğunu ve o sıralar yaşının da küçük olduğunu ifâde etmektedirler. Yine bir rivayet­te Mekkeli’lerin kıtlığa maruz kaldıkları, Kureyşli’lerin de Ebû Tâlib’e;

“Ey Ebû Tâlib, Mekke vadisi kıtlığa duçar oldu. Çoluk çocuk, açlıktan kırıldı... Haydi gidelim de istiskâda bulun” dediler, bunun üzerine Ebû Tâlib’in istiskâ duasına çıktığı nakledilmektedir. Bu sırada Ebû Tâlib’in yanında bir de çocuk vardı. Bu çocuk, sanki kendisinden kızıl bulutlar peydahlanan bir güneş gibiydi. Bunun etrafında bir takım çocuklar da vardı. Ebû Tâlib onu tutup sırtını Kabe’ye dayadı. Parmağıyla kendisini sığayarak duada bulundu. O sıra gökte hafif bir bulut bile yoktu. Hemen o esnada etraftan bulutlar gelerek bol miktarda yağmur yağdı. Vâdî su­larla kaynadı. İnsanlar ve çöller bol suya kavuştu. Bunun için Ebû Tâlib şöyle dedi:

“Beyazlaştı. Yüzüyle bulutlar sulandı. O, yetimlere imdat, dullara sığınaktır.”Bu olayı, İbn Asâkir rivayet etmiştir.

 

İstiskâ namazının vaktine gelince, Hanefî ve Hanbelîlere göre bu namaz, nafilenin mubah olduğu vakitlerde kılınır. Nafile namazların hangi vakitlerde kılınabileceği, kendi özel bahsinde açıklanacaktır. Mâliki ve Şâfiîlerin, istiskâ namazının vaktine ilişkin görüşleri aşağıda belirtilmiş­tir.

 

Malikiler dediler ki: İstiskâ namazının vakti, bayram namazın­da olduğu gibi, nafile kılmanın mubah olduğu vakitten itibaren başlayıp, zeval vaktine kadar devam eder.

Şafiiler dediler ki: Sebepli bir namaz olduğundan bunu, nafile kılmanın yasaklandığı vakitte kılmak da mümkündür.

 

Bu anlatılanların yanı sıra şunu da kaydetmekte yarar vardır: Yağ­murun yağması geciktiği takdirde geçen sayfalarda belirtildiği şekli ile istiskâ namazını yağmur yağıncaya kadar tekrarlamak, Hanefîler dışın­daki üç mezheb imamına göre sünnettir.

 

Hanefiler dediler ki: Önce de anlatıldığı gibi istiskâ namazını tekrarlamak, sünnet olmayıp mendubtur. En fazla üç gün peş peşe tekrar­lanabilir.[16]

 

İstiskâ Namazına Gitmeden Önce İmamın Yapması Müstehab Olan Şeyler

 

İstiskâ namazına gitmeden önce imamın yapması müstehab olan şeyleri şöylece sıralayabiliriz:

1. İmam, namaza çıkmadan önce halkın tevbe edip sadaka ver­mesini, zulümden uzak durmasını emreder. Ki bu hususda mezhebler görüş birliği etmişlerdir.

2. Halkın, kendi düşmanlarıyla barış yapmalarını emretmelidir. Üç mezheb, bu hususta görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerse bunun müs­tehab olmayıp mendub olduğunu söylemişlerdir.

3. Üç gün önceden başlayarak peş peşe oruç tutmalarını emretmeli, dördüncü günün her hangi bir saatinde, yaya olarak istiskâ na­mazını kılmaya gitmelidirler. Hanefilerle Şâfiîler bu görüşte ittifak et­mişlerdir. Hanbelîlerle Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Cemaatin dördüncü gün istiskâ namazına çıkmaları mendub değildir. İmamın tâyin edeceği günde beraberce çıkma­ları mendubtur.

Malikiler dediler ki: Namaza, dördüncü günün kuşluk vakti çık­mak mendubtur. Ancak evi uzak olanlar, imama kavuşacak şekilde bun­dan daha önce çıkarlar.

 

4. İmam ve cemaat hep birlikte eski elbiseler giymiş ve boynu bükük, zelîlâne bir şekilde namaza gitmelidirler. Hanbelîler dışındaki diğer mezhebler, bu hükümde görüş birliği etmişlerdir.

 

Hanbeliler dediler ki: Bayram namazında olduğu gibi, istiskâ namazına da süslü ve güzel elbiseleri giyerek çıkmak gerekir.

 

5. İmam, halkın beraberinde çocukları, yaşlı erkekerle kadınları ve hayvanları da getirmelerini, fazlaca feryâd ve figân etmelerini sağ­lamak için sütteki çocukların analarından uzak tutulmalarını emreder. Böyle yapmakla azîz ve celîl olan Allah’ın rahmetine daha fazla yakla­şılmış olur. Hanefîlerle Şâfiîler bu görüşte birleşmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Namaz kılması sahîh olan mümeyyiz ço­cukları istiskâ namazına götürmek mendubtur. Küçük çocukları ve hay­vanları götürmek ise mekruhtur.

Hanbeliler dediler ki: Mâlikîlerin de dedikleri gibi mümeyyiz çocukları istiskâ namazına götürmek sünnettir. Yaşlıları ve hayvanları gö­türmek ise mubahtır.[17]

 

GÜNEŞ TUTULMASI (KÜSÛF) NAMAZI

 

Hükmü Ve Delili

 

Küsûf namazı müekked sünnettir. Bu namaz, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şu kutlu sözüyle sabit olmuştur:

“Şüphesiz güneş ve ay, Allah’ın (varlığını ve birliğini ispatlayan) âyetlerinden iki âyettir. Bunlar, ne bir kimsenin ölümü ve ne de yaşa­ması için tutulmazlar. Tutulduklarını gördüğünüzde sizdeki şeyin (gü­neş veya ay tutulmasının) açılmasına dek namaz kılıp dua edin.” [18]

Bu hadîsin ifâdesine göre Peygamber Efendimizin güneş tutulma­sı sırasında namaz kıldığı sabit olmuştur. Ayrıca ileride de anlatılacağı gibi, ay tutulması sırasında da namaz kılmıştır.[19]

 

Küsûf Namazının Meşruluğunun Hikmeti

 

Bilindiği gibi güneş, tüm olarak kâinatın yaşamasının kendisine bağlı olduğu ilâhî nimetlerin en büyüklerinden biridir. Tutulması; onun bir gün mutlaka zevâl bulacağını, bunun yanı sıra bütün âlemlerin kudretli bir ilâhın kabzasında bulunduğunu ve bu ilâhın istediği anda güneşi söndürebileceğini ve yok edebileceğini insanlara hissettirmek içindir. Bu durumda namaz kılmak, kulların boyun büküşlerini ve zelîl oldukla­rını, bu kuvvetli ilâha teslim olduklarını itaat ettiklerini göstermek anla­mını taşır. Bu da saf tevhid inancını getiren, putlara -ki ay ve güneşle diğer bazı varlıklar da bir zamanlar put olarak kabul edilmişlerdi- tapmamayı şiar edinen İslâmiyet’in güzel yönlerinden birini yansıtmakta­dır.[20]

 

Küsûf Namazının Kılınış Şekli

 

Namazın kılınış şekli: Üç mezheb imamı bu namazın iki rek’at ola­rak ve arttırmaksızın kılınması hususunda görüş birliğine varmışlardır. Güneşin karartısının açılmasından önce namaz tamamlandığı takdirde, güneş açılıncaya kadar duaya devam edilir. Her rek’ate, normal rükû ve kıyamdan fazla olarak ikinci birer kıyam ve rükû eklenir. Buna göre her rek’atte ikişer kıyam ve rükû bulunur. Hanefîler bu görüşe muhâlefet etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Güneş tutulması namazı iki kıyam ve iki rükû ile kılındığı takdirde sahîh, olmaz. Aksine bu namazın, diğer nafile­lerden farksız olarak tek kıyam ve tek rükû ile kılınması zorunludur. Ayrıca bu namazı en azından iki rek’at olarak kılmak gerekir. Dileyen, dört veya daha fazla rek’at halinde kılabilir. En faziletlisi, tek veya çift selâmla dört rek’at olarak kılınmasıdır.

 

Hanefilere muhalefet edenlerse bu namazın, yukarı­da anılan şekilden başka1 şekilde kılınması hâlinde de sahîh olabilece­ğini söylemişlerdir. Meselâ diğer nafileler gibi bir fazlalık yapmaksızın kılınması hâlinde kerâhetsiz olarak caiz ve bunun yeterli olacağını söy­lemişlerdir. Bu görüşteki kimselerle Hanefîler arasındaki fark şudur: Hanefîler, bu namazın tek kıyam ve rükû ile kılınması gerektiğini söyle­mişlerdir. Diğerleri ise bu namazın yukarıda anılan şekilde kılınabilece­ği gibi, başka şekilde de kılınmasının caiz olacağını beyan etmişlerdir. Anılan namazın iki kıyam ve iki rükû ile kılınmasını iler sürenler, gerek­çe olarak derler ki: Farz olan, birinci kıyam ile birinci rükûdur. İkinci kıyam ile ikinci rükûa gelince, bunlar da mendubtur.[21]

 

Küsûf Namazının Sünnetleri

 

Birinci rek’atteki kıyamda Fâtiha’dan sonra Bakara sûresini veya ona denk bir sûreyi okuyarak, ikinci kıyamda Fâtiha’dan sonra Âl-i İmrân sûresini veya dengi bir sûreyi okuyarak, ikinci rek’atin birinci kıya­mında Fâtiha’dan sonra Nisa sûresini, ikinci kıyamında ise yine Fâti­ha’dan sonra Mâide sûresini okuyarak kıraati uzatmak sünnettir. Hanefîler dışındaki diğer mezhebler, bu hükümde ittifak etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Birinci rek’atte Fâtiha’dan sonra Bakara sûresini, ikinci rek’atte ise Âl-i İmrân sûresini veya uzunluk bakımından bunlara denk bir sûreyi okuyarak kıraati uzatmak sünnettir. Bu sûreleri hafifleterek okuyan ve böylece de namazı çabuklaştıran, fakat duayı uza­tan kişi yine sünneti yerine getirmiş olur. Çünkü bunlara göre sünnet olan, güneşin karartı vaktinden açılmasına dek süren aralığı namaz ve duâ ile doldurmaktır. Şayet namaz ve duadan biri hafifletilir de, diğeri uzatılırsa ve huşu içinde bulunulup güneşin açılması korku ve haşyetle beklenirse sünnet yine yerini bulmuş olur.

 

Her iki rek’atte, mezheblerin muhtelif olarak belirttikleri miktarlarda rükû ve secdeyi uzatmak da sünnettir.

 

Hanefiler dediler ki: Bu namazın her iki rek’atinde de rükû ve secdeyi, belli bir ölçüsü olmaksızın, uzatmak sünnettir.

Hanbeliler dediler ki: Her rek’atteki rükûu yine belli bir ölçüsü olmaksızın uzatmak gerekir. Birinci rek’atteki rükûda yüz âyet miktarı teşbihte bulunmak, ikinci rükûunda ise yetmiş âyet miktarı teşbihte bu­lunmak gerekir. Aynı şekilde ikinci rek’atin rükûlannda da teşbihte bu­lunmak icab eder. Yalnız, ikinci rek’atin fiilleri, birincininkine nisbetle daha kısa olmalıdır. Secdeye gelince her iki rek’atte de bunun örfün tak­dirine göre uzatılması sünnettir.

Şafiiler dediler ki: Birinci rek’atteki birinci rükûu, Bakara sûre­sinden yüz âyet okuyacak kadar, ikinci rükûu ise seksen âyet okuyacak kadar uzatmak; ikinci rek’atin birinci rükûunu aynı sûreden yetmiş âyet okuyacak kadar, ikici rükûunu da elli âyet okuyacak kadar uzatmak sün­nettir. Secdeye gelince, her iki rek’atin birinci secdesini, âit olduğu rek’a­tin birinci rükûu kadar, ikinci secdesini de yine âit olduğu rek’atin ikinci rükûu kadar uzatmak sünnettir.

Malikiler dediler ki: Bütün rükûları, kendisinden önce okunan sûreye yakın miktarda uzatmak mendubtur. Birinci rükûda Bakara sûre­sini okumaya yetecek kadar uzatmak, ikincisini ise Âl-i îmrân sûresini okumaya yetecek kadar uzatmak mendubtur. Her rek’atteki secdeye ge­lince; bunun da kendisinden önceki rükû kadar uzatılması mendubtur. ikinci secde, birinciden kısa olmalıdır. Bu namazın rükû ve secdelerinde tesbihte bulunmak da mendubtur.

 

İmamın bu namaza başlamasın­dan sonra, ikinci kıyam veya ikinci rükû hâlinde yetişerek kendisine tâbi olan kişi, imamın içinde bulunduğu rek’ate kavuşmuş sayılmaz. Mâlikîler buna muhaliftirler.

 

Malikiler dediler ki: Her rek’atin ikinci kıyam ve rükûu farzdır. Birinci kıyam ve rükûu ise sünnettir. Bir kişi imama, bu namazın rek’atlerinden birinci ikinci kıyamında yetişirse o rek’ati kılmış sayılır.

 

İmama tâbi olanlar razı olmasalar bile onların durumlarına bakılmaksızın bu namazları uzatmak, üç mezheb imamının ittifakına göre meşrudur. Mâlikîler ise bu görüşe muhâliftirler.

 

Malikiler dediler ki: Namazı yukarıda anlatılan şekilde uzatmak, cemaate zarar vermediği ve nafile namaz kılmanın helâl olduğu vakitten, güneşin zevaline kadar olan nafile kılma vaktinin çıkmasından korkulma­dığı takdirde meşru olur.

 

Bu namaz için ne ezan ve ne de ikamet okunur. Sadece, “es-Salâtü câmiah” diye çağrıda bulunmak mendubtur. Kıraati gizli yap­mak da mendubtur. Hanbelîler buna muhalefet etmişlerdir. Derler ki: Bu namazın kıraatini sesli yapmak sünnettir. Cemaatle kılmak men­dubtur. Bu namazı kıldıran kişinin Cuma imamı olması veya devlet baş­kanı tarafından yetkili kılınmış olması şart değildir. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler.

 

Hanefiler dediler ki: Bu namazı kıldıran imamın aynı zamanda Cuma imamı olması gerekir. Sahîh görüş budur. Cuma imamı bulunma­dığı takdirde bu namazı kıldıracak kişiye devlet başkanının izin vermesi gerekir. Bu izin de verilmediği takdirde herkes kendi evinde yalnız başına kılar.

 

Yine bu namazın camide kılınması, Mâlikîler dışındaki üç mezheb imamına göre mendubtur. Mâlikîler derler ki: Cemaatle kılınmadığı takdirde bu namazın camide kılınması mendub olmaz. Ferdî olarak kılan kişinin, dilediği herhangi bir yerde kılması caizdir.[22]

 

Küsûf Namazının Vakti

 

Bu namazın vakti, güneşin tutulması anından başlayıp karartısının açılmasına kadar devam eder. Yalnız bu vakit, nafile namaz kılmanın yasak olduğu bir vakit olmamalıdır. Şayet güneş tutulması, nafile na­maz kılmanın yasak olduğu bir vakte tesadüf ederse, sadece duâ ile yetinilip namaz kılınmaz. Hanefîlerle Hanbelîler bu görüştedirler. Mâlikîlerle Şâfiîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Güneş tutulması meydana geldiği zaman bu, nafile namaz kılmanın yasak olduğu vakte rastlasa bile, yine namaz kılı­nır.  Zîrâ bu namaz, sebepli nafilelerdendir.

Malikiler dediler ki: Küsûf, yani güneş tutulması namazının vakti, güneşin doğduktan sonra bir mızrak boyu kadar yükselmesi anından başlayıp güneşin zevale ermesi vaktine kadar devam eder. Küsûf namazı bu vaktin başlangıcından önce kılınamayacağı gibi, zevalden sonra da kılına­maz.[23]

 

Küsûf Namazı Hutbesi

 

Küsûf namazı için hutbe okumak meşru değildir. Namaz kılma es­nasında güneşin karartısı gidip de aydınlanırsa, namazın geri kalan kısmı aslî şekliyle tamamlanır. Gurup vaktinde güneş tutulur da, o şe­kilde batarsa bahis konusu namaz kılınmaz. Bu namaz için hutbenin meşru olmayışı, Şâfiîler dışındaki diğer mezheblerin ittifakıyla sabittir.

 

Şafiiler dediler ki: Küsûf namazını cemaatle kılan erkekler için, tıpkı bayram namazlarından sonra olduğu gibi iki hutbe okumak sünnet­tir. Bu durumda güneş açılsa bile yine aynı şekilde namaz ve hutbeye devam edilir. Yalnız, bu hutbede tekbir yerine istiğfarda bulunulur. Ki bu da hâle münâsip bir davranış olur. Bu hutbelerde Cuma hutbesinin şartları aranmaz. Yalnız, cemaatin duyması, hutbenin Arapça olması ve hatibin de erkek olması gereklidir.

Malikiler dediler ki: Namazın birinci rek’atinin iki secdesi ta­mamlanmadan önce güneş açılırsa, fazla kıyam ve rükû yapmaksızın nâfile namaz gibi iki rek’at kılınır. Herhangi bir uzatma da yapılmaz. Ama güneş, birinci rek’atin iki secdesi yapıldıktan sonra açılırsa aslî şekliyle kıyam ve rükûları ikileyerek namaz kılınır. Fakat kıraat uzatılmaz. Bazı­ları da yine bu namazın, nafileler gibi tamamlanması gerektiğini söyle­mişlerdir ki, her iki görüş de aynı ağırlıktadır.[24]

 

AY TUTULMASI VE KORKU NAMAZI (SALÂT-I HÜSÛF VE FEZA’)

 

Ay tutulması esnasında kılınan namaz, tıpkı güneş tutulması esna­sında kılınan namaz gibidir. Yalnız bu namazla ilgili bazı hususlarda mezheblerin bir takım tafsilâtları olmuştur.

 

Hanefiler dediler ki: Hüsûf namazı da tıpkı küsûf namazı gibi­dir. Yalnız bu namaz mendub olup onun gibi müekked sünnet değildir. Camide cemaatle kılınması meşru olmayıp evlerde ferdî olarak kılınmalı­dır.

Şafiiler dediler ki: Hüsûf namazı iki durum dışında tıpkı küsûf namazı gibidir:

a. Hüsûf namazında kıraat sesli yapılır. Küsûf namazındaysa ses­siz yapılır.

b. Güneş tutulmuş vaziyette batarsa küsûf namazı kılınmaz. Ama ay tutulmuş vaziyette batsa bile hüsûf namazı, güneş doğuncaya kadar kılınabilir.

Bu iki namazı vaktinde kılamayanlar, bilâhere kaza edemezler.

Hanbeliler dediler ki: Hüsûf namazı da tıpkı küsûf namazı gibi­dir. Yalnız, geceleyin ay, tutulmuş olduğu halde batsa bile güneş doğun­caya kadar hüsûf namazı kılınabilir. Oysa güneş tutulmuş vaziyette ba­tarsa küsûf namazı kılınamaz.

Malikiler dediler ki: Hüsûf namazı, küsûf namazının hilâfına olarak sünnet değil mendubtur. Mûtemed görüş budur. Kıraatini uzatmaksızın, tıpkı nafileler gibi kılınır. Kıyam ve rükûu ikilenmez. Kıraatini sesli yapmak mendubtur. Vakti, ayın tutulmasından itibaren başlayıp açıl­masına kadar sürer. Bu namaz, nafile kılmanın yasaklandığı vakitte kılı­namaz. İki rek’at kılmakla, mendubluk sevabı elde edilmiş olu. Bu na­mazı ay açılıncaya veya batıncaya veyahut da fecir doğuncaya kadar tek­rarlamak mendubtur. Oysa küsûf namazını tekrarlamak caiz değildir. An­cak güneş açılır da tekrar tutulursa, küsûf namazı yeniden kılınır. Ay tutulması hâlinde kılınan hüsûf namazını cemaatle kılmak mekruh oldu­ğu gibi, mescidde kılmak da mekruhtur.

 

Korku anında kılınan namaza (Salât-ı Havf) gelince, bu mendubtur. Depremden, yıldırım çarpmasından, karanlıktan, şiddetli fırtınalar­dan, veba ve benzeri felâketlerden korkulması hâlinde, iki rek’at na­maz kılmak mendubtur. Çünkü anılan bu felâketler, kulların ma’siyet ve günahı terk edip Allah’a tâatte bulunmaya dönmeleri için, Yüce Rabbın insanları korkutmak amacıyla göstermiş olduğu bir takım alâmetlerdir. Bu tür hallerin vukuunda, insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağ­layan ibâdete başvurup iki rek’at namaz kılmak gerekir. Mutlak nafile­ler gibi kılınan bu namaz için cemaat ve hutbe gerekli değildir. Mescidlerde kılınması da sünnet değildir. En faziletlisi, bu namazın evlerde kılınmasıdır. Mâlikîlerle Hanefîler bu hususta görüş birliği etmişlerdir. Hanbelîlerse anılan felâketlerden ötürü namaz kılmanın mendub olma­dığını, ancak, deprem devam ettiği takdirde, onun için küsûf namazı gibi, iki rek’at namaz kılmak mendub olur demişlerdir. Şâfiîlere gelince onlar, sayılan bu durumlar için namaz kılmanın mendub olduğunu söy­lememişlerdir.[25]

 

Namaz Kılmanın Yasaklandığı Vakitler

 

Günlük beş vakit farz namazların vakitleri bahsinde, anılan namaz­ların edâ edilmelerinin gerekli olduğu bazı vakitlerin bulunduğunu, bu vakitleri geçirip de haram vakitte namaz kılan kişinin günahkâr olaca­ğını, yine bu vakitleri geçirip de kerahet vaktinde namaz kılan kişinin mekruh işlemiş olacağını anlatmıştık. Ancak üç mezheb imamı görüş birliği ederek vakti girdikten sonra kılınan namazın sahîh olacağını be­yân etmişlerdir. Hanefîler namazın, üç vakitte sahîh olmayacağını ileri sürerek, bu hükme muhalefet ederek; bu üç vakitte kılınan farz na­mazların asla sahîh olmayacağını söylemişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Farz namazlar, üç vakitte kesinlikle geçer­li olmazlar:

1. Güneşin doğmasından yükselmesine kadar geçen zaman içinde geçerli olmazlar. Meselâ sabah namazına gün doğmadan önce başlanır da, namaz tamamlanmadan güneş doğarsa, namaz batıl olur. Ancak kâdede teşehhüd miktarı oturmuş olan kişinin namazının bu durumda batıl olup olmayacağı hususunda ihtilâf vardır. Bazı Hanefîler, sabah namazı­nın bu durumda batıl olacağını, bazılarıysa batıl olmayacağını söylemiş­lerdir.

2. Güneşin zevalden az önce, tam tepe noktasında bulunduğu sıra­da kılınan farz namazlar geçerli olmaz. Zeval kelimesinin anlamı, namaz vakitleri bahsinde anlatılmıştı.

3. Güneşin guruba girmeden az önce, kızarması anından başlaya­rak güneşin batmasına kadar geçen zaman içinde de farz namaz gerçek­leşmez. Kılınırsa, geçerli olmaz. Yalnız aynı günün ikindi namazı bu süre içinde kılınırsa geçerli olur. Fakat bu vakitte kılmak tahrîmen mekruh olur.

Bu vakitlerde farz namaz kılınamayacağı gibi, tilâvet secdesi de yapı­lamaz. Tilâvet secdesinin bu vakitlerde sahîh olmaması, anılan secdenin söz konusu vakitlerin girmesinden önce kişiye vâcib olması şartına bağlı­dır. Meselâ gün doğmadan secde âyetini işiten kişi, güneşin doğması anında secde ederse secdesi sahîh olmaz. Ama bu vakitlerin içinde bir secde âye­tini işiten kişi, secde ettiği takdirde secdesi sahîh olur. Meselâ güneşin, doğması esnasında veya zevalden az önce, tam göğün ortasında bulunma­sı anında veyahut da gurup vakti, kızarması esnasında secde âyetini işiten kişi, aynı anda secde etse, secdesi sahîh olur. Ama bu vakitlerde secde âyetinin okunduğu işitilse bile secdeyi, namaz kılmanın caiz olduğu vakte ertelemek daha faziletli olur. Cenaze namazı da bu açıdan tilâvet secdesi gibidir. Bu vakitlerin girmesinden önce cenaze hazır bulunur da üzerine namaz kılınmamış olursa, bu vakitlerin girmesi esnasında üzerine namaz kılmak sahîh olmaz. Fakat bu vakitlerin girişi esnasında cenaze hazır olursa üzerine kılınan namaz sahîh olur. Yalnız bu durumda cenaze namazını, namaz kılmanın caiz olduğu vakte ertelemek mekruhtur. Bu anlatılanlar, bütün farz namazları ilgilendirmektedir.

 

Nafile namazlara gelince bunları kılmanın yasak olduğu vakitler hususunda mezhebler muhtelif görüşlere sahihtirler.

 

Hanefiler dediler ki: Bazı vakitlerde nafile namaz kılmak tahrî­men mekruhtur:

1. Fecrin doğmasından sonra ve sabah namazının farzını kılmadan önce, aradaki zaman içinde nafile kılmak tahrîmen mekruhtur. Yalnız aynı günün sabah namazının sünneti bu arada kılınabilir.

2. Sabahın farzını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar geçen zaman içinde nafile kılınmaz. Hatta farzdan önce kılınmamış ise, aynı günün sabah sünneti bile bu zaman içinde kılınmaz. Çünkü sabahın sün­neti, vakti geçtikten sonra artık mükellefin omzundan düşmüş sayılır ve iade edilmez.

3. İkindinin farzı kılındıktan sonra, güneşin batmasına kadar ge­çen zaman içinde nafile namaz kılınamaz.

4. Hatibin hutbeye çıkması ve hutbeye başlamasından sonra nafile namaz kılınamaz. Okunan hutbe de, ister Cuma hutbesi olsun, isterse bayram, hac, nikâh, güneş tutulması veya istiskâ namazı için olsun, hü­küm değişmez.

5. Farz namaz için müezzinin ikâmet etmesi esnasında da nafile namaz kılınmaz. Yalnız cemaatin kaçırtmamasından emİn olunduğu tak­dirde, müezzinin ikâmeti esnasında aynı günün sabah namazının sünneti kılınabilir.

6. Bayram namazlarından önce ve sonra nafile namaz kılınmaz.

7. Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarının cem-i takdîm şeklinde bir arada kılınması sırasında, bu iki namaz arasında, aynı günün öğle sünneti bile olsa, herhangi bir nafile kılınmaz.

8. Akşamla yatsı namazının Müzdelife’de cem-i tehîr şeklinde bir arada kılınması hâlinde, aynı günün akşam sünneti de olsa, bu iki namaz arasında herhangi bir nafile namaz kılınamaz.

9. Farz namazların vaktinin daralması hâlinde nafile kılınamaz.

Bu sayılan vakitlerde nafile kılınırsa tahrîmen mekruh olmakla bir­likte geçerli olur. Bu esnada nafile namaza başlanmış ise, kesilmesi ve nafile namaz kılmanın caiz olduğu vakte ertelenmesi vâcib olur.

Hanbeliler dediler ki: Sebepli de olsa, üç vakitte nafile namaz kılmak haramdır. Kılınsa bile geçerli olmaz:

1. Fecrin doğmasından sonra, güneşin doğup bir mızrak boyu yük­selmesi anına kadar geçen zaman içinde, aynı günün iki rek’atlık sabah sünneti dışında hiçbir nafile namaz kılınamaz. Aynı günün sabah sünneti, sabahın farzından önce kılınması hâlinde sahîh olur. Farzdan sonra kılın­ması haramdır. Kılınsa da geçerli olmaz.

2. Öğleyle birlikte cem-i takdîm şeklinde kılınsa bile, ikindi nama­zından sonra, güneşin tam olarak batmasına kadar geçen zaman içinde o günün öğle sünneti dışında hiçbir nafile kılınamaz. O günün öğle sün­neti, öğle namazıyla birlikte cem-i takdîm şeklinde kılınan ikindi nama­zından sonra kılınırsa caiz olur.

3. Güneşin tam tepe noktasında bulunmasından zevale ermesine kadar geçen zaman içinde nafile kılınamaz. Yalnız bu zaman içinde iki rek’atlık tavaf namazı, nafile olmasına rağmen kılınabilir. İade edilmekte olan bir namaz mescîd içinde cemaatle birlikte kılınacak olursa bu vakitte de sahîh olur. Yani kılınmış olan bir namaz, yeniden cemaatle birlikte iade edildiği takdirde nafile de olsa bu esnada kılınabilir. Tahiyyetü’l-mescid namazı da bu hükme tâbidir. İmamın, hutbe okumaya başlaması ve güneşin göğün tam ortasında bulunması anında tahiyye namazı kılmak sahîh olur. Bu vakitlerin girmesinden önce nafile bir namaza başlayan bir kişinin, namazdayken bu vakitlerin girmesi halinde başladığı namazı tamamlaması sahîh olsa bile, haramdır. Cenaze namazına gelince bunun, güneşin göğün tam orta yerine gelmesinden zevaline kadar geçen zaman içinde kılınması haramdır. Güneşin guruba ulaşması ve tam olarak bat­ması anında da cenaze namazına başlamak haram olduğu gibi, güneşin doğmaya başlamasından tam olarak doğmasına kadar geçen zaman için­de de kılınması haramdır. Bir özre dayalı olduğu takdirde kılınması caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz.

Şâfiîler dediler ki: Sebepsiz nafileleri aşağıda sayılan şu beş va­kitte kılmak tahrîmen mekruhtur. Bu vakitlerde kılınsalar bile geçerli ol­mazlar.

1. Sabah namazının edâ edilmesinden sonra, güneşin doğup yük­selmesi anına kadar geçen zaman içinde nafile kılınamaz.

2. Güneşin doğması anından başlayıp bir mızrak boyu yükselmesi­ne kadar geçen zamanı içinde nafile kılınamaz.

3. İkindi namazının edâ edilmesinden sonra, ikindi namazı öğle namazıyla birlikte öğle vaktinde cem-i takdim şeklinde kılınsa bile, yine ikindi namazından sonra nafile namaz kılınamaz.

4. Güneşin sararmasından batmasına kadar geçen zaman içinde de nafile namaz kılınamaz.

5. Güneşin, göğün tam orta noktasında bulunmasından zevaline kadar geçen zaman içinde nafile kılınamaz.

Tahiyyetü’l-Mescid namazıyla abdestten sonra ve tavaftan sonra kılı­nan iki rek’atlik namaz gibi sebepli olan nafile namazlara gelince; bunla­rın anılan vakitlerde kılınmaları kerâhetsiz olarak sahîh olur. Çünkü bu namazların mescide girmek, abdest almak ve tavaf etmek gibi bazı sebepleri bulunmaktadır. İstiskâ ve küsûf namazları gibi kendisinden önce mevcûd bazı sebepleri bulunan namazlara gelince bunları da anılan vakitlerde kılmak kerâhetsiz olarak sahîh olur. Zîrâ istiskâ namazı, kendisinden ön­ce mevcûd olan kıtlık sebepine dayanmaktadır. Küsûf namazı da kendi­sinden önce mevcûd olan güneş tutulması sebepine dayanmaktadır. İstihare ve tevbe namazları gibi, sebepleri kendilerinden sonra mevcûd ola­cak namazlara gelince, bunların sebepleri kendilerinden sonra olduğun­dan ötürü anılan vakitlerde kılınmaları caiz olmaz. Yalnız Mekke’de bu gibi namazları kerahet vakitlerinden herhangi birinde kılmak, kerâhetsiz olarak sahîh olur. Mekke’de olsa bile kerahet vakitlerinde nafile kılmak, evlâ olan hükme ters düşer. Cuma günü güneşin tam tepe noktasında bulunması anında, namaz kılmanın haram olmayacağı hususu da bu hü­kümden istisna edilmiştir. Cuma günü, hatibin hutbe okumak için minbe­re oturmasından sonra tahiyye namazı dışındaki bütün namazlar haram olur. Tahiyye namazı ise ancak iki rek’at olursa caiz ohır. Üçüncü rek’atte kalkıldığı takdirde tahiyye namazının tümü batıl olur. Cuma hutbesi dışındaki diğer hutbelere gelince; o esnada namaz kılmak tenzîhen mekruhtur. Cuma namazı için ikâmet edilirken, eğer bu namazın ikinci rek’a-tinin rükûunda imama kavuşulamayacaksa nafile namaz kılmak haram olur. Nafile namaza başlanmışsa bile, bu esnada kesilmesi vâcib olur. İkâmetten önce nafileye başlayan kişi, namazdayken ikâmet edilirse, ce­maatin kaçırılmayacağından emîn olursa namazını tamamlar. Şayet ima­mın selâm verip cemaatin kaçırılacağından korkar ve aynı zamanda da başka bir cemaatin teşekkül edeceğine galip zanla karar veremezse nafile namazı kesmesi mendub olur.

Malikiler dediler ki: Beş vakit farz namazdan başka namazların tümü nafile hükmünde olup bunların yedi vakitte kılınmaları haram olur. Değişip kokuşmasından korkulmayan cenaze için kılınan namazla, tilâvet secdesi ve sehiv secdesi de nafile namazın dengi sayılırlar. Bu namazları kılmanın haram olduğu vakitler şunlardır:

1. Güneşin doğmaya başlamasından, tam olarak doğmasına kadar geçen zaman.

2. Güneşin batmaya başlamasından, tam olarak batmasına kadar geçen zaman.

3. İttifakla Cuma hutbesi esnasında, kuvvetli görüşe göre de bay­ram hutbesi esnasında.

4. İmamın hutbe okumak için minbere çıkması esnasında.

5. Farz namazların ihtiyarî veya zarurî vakitlerinin daralması esna­sında.                                                   

6. Kaza namazlarının hatırlanması esnasında. Yalnız vitir,  hafif hükümlü olduğundan dolayı bundan istisna edilmiştir. Onun kazaya kal­dığı hatırlansa bile o esnada nafile kılmak haram olmaz. Bu hususta Pey­gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:

“Bir namazı unutan kişi, onu hatırladığında kılsın. Onun bundan başka kefareti yoktur.” [26]

7. Görevli imamın namaz için ikâmeti esnasında nafile kılmak ha­ramdır. Bununla ilgili olarak Peygamber (s.a.s.) Efendimiz buyurmuşlar­dır ki:

“Namaza ikâmet edildiğinde, (artık) farz namazdan başka namaz yok­tur.”[27]

Nafile namazlarla, yukarıda belirtilen nafile dengi namazların bazı vakitlerde kılınmaları mekruhtur:

1. Fecrin doğmasından itibaren, güneşin doğmasından az öncesine kadar geçen zaman içinde nafile kılmak mekruhtur. Bu zaman içinde ba­zı nafilelerin kılınması ise istisna kabilinden mekruh sayılmamışlardır:

a. Sabah namazından önce kılınan iki rek’atlik rağîbe namazı. Bu, sabahın farzından önce mekruhluk söz konusu olmaksızın kıhnabilir. Sa­bahın farzından sonra kılınmasıysa mekruhtur.

b. Vird namazı. Bu, bir kimsenin geceleri kılmak üzere kendisine vazife edindiği namazdır. Bunun, fecrin doğmasından sonra kılınması mek­ruh değildir. Aksine, bazı şartlar doğrultusunda fecirden sonra kılınması mendub olur:

1. Vird namazını fecir namazı ve sabah namazından önce kılmak. Sabahın farzı kılındıktan sonra virdin vakti çıkmış olur. Sabahın iki rek’­atlik sünnetini kılmakt^.olan kişi, vird namazını kılmadığını hatırlarsa, bu namazı kesip vird namazını kılar. İki rek’atlik sünneti tamamladıktan sonra vird namazını kılmadığını hatırlayan kişi, virdi kılıp iki rek’atlik sünneti yeniden kılar. Çünkü daha önce söylediğimiz gibi vird namazının vakti, sadece sabahın iki rek’atlık farzı kılınmakla sona erer.

2. Vird namazının ortalığın aydınlanmasından önce kılınması gere­kir. Ortalık aydınlandıktan sonra kılınması mekruhtur.

3. Kişinin vird namazını kılmayı âdet hâline getirmiş olması. Gece­leyin nafile namaz kılmayı âdet hâline getirmemiş olan kişinin, fecrin doğ­masından sonra nafile namaz kılması mekruhtur.

4. Vird namazının geciktirilmesi, gecenin son kısmında ve uyku­nun kişiye baskın gelmesi sebepinden dolayı olmalıdır. Şayet tenbellikten dolayı olmuşsa virdin, fecirden sonra kılınması mekruh olur.

5. Vird namazını kılmaktan ötürü sabah namazının farzını cema­atle edâ edememekten korkulmaması gerekir. Şayet sabah namazının far­zını cemaat ile edâ edememekten korkutursa, bir kimsenin vird namazını mescidin dışında olduğu halde kılması mekruh olur. Eğer cemaat, görevli imamın cemaati ise ve bu kişi de mescidin içindeyse, bu durumda vird namazını kılması haram olur. Aynı şekilde şef ve vitir namazlarını fecir doğuncaya kadar kılamamış olan kimsenin, sabah namazını kılmadan ön­ce ve fecrin doğmasından sonra kılması mekruh sayılmaz. Sabah namazı­nı kılmamış olduğu sürece, anılan namazları kılması kendisinden istenir. Ancak sabah namazını geciktirip de güneşin doğmasına, sadece sabah na­mazını kılabilecek kadar zaman kalmışsa, bu durumda şef ve vitir na­mazlarını bırakıp yalnızca sabah namazını kılmak îcâb eder. Cenaze na­mazıyla tilâvet secdesi de bu vakitte kılmırsa, istisnaî olarak mekruh ol­maz. Bu namazların sabah namazından sonra da olsa ortalık aydınlan­madan önce kılınmaları mekruh olmaz. Ortalık aydınlandıktan sonra kılınmalarıysa mekruh olur. Yalnız, cenazenin bekletilmekten ötürü bozula cağından korkulursa, bekletilmeyip bu vakitte de namaz kılınabilir.

2. Güneşin doğuşunun tamamlanmasından, bir mızrak boyu yük­selmesi anına kadar, yani orta karışla oniki karış kadar yükselmesi zama­nına kadar nafile namaz kılmak mekruhtur.

3. İkindi farzının edâ edilmesinden itibaren, güneş batınımın az öncesine kadar nafile kılmak mekruhtur. Yalnız cenaze namazıyla tilâvet secdesini, güneşin sararmasından önce kılmak mekruh olmaz. Sararma­sından sonra kılmak ise mekruhtur. Ancak, cenazenin bekletilmesi duru­munda bozulacağından korkulursa, bu vakitte de cenaze namazı kılınabi­lir.

4. Güneşin batımının tamamlanmasından akşam namazı farzının kılınmasına kadar geçen zaman içinde de nafile kılınamaz.

5. Namazgahta kılındığı takdirde bayram namazından önce ve sonra nafile kılınamaz. Kastedilerek bu vakitlerde özellikle kılındıkları takdirde, haram veya mekruh olurlar. Bu nafileler nezredilmiş veya daha önce baş­lanıp da bozulan nafilelerin kazası olsalar bile, yine aynı yasağın kapsa­mına girerler. Fakat nafile kastedilmeyerek kılınacak olursa, meselâ nafi­le namaz kılmanın yasak olduğu bir vakitte farz namaz kılmaya başlamış olan kişi, bu namaz esnasında birinci rek’ati kıldıktan sonra üzerinde kazâya kalmış namaz bulunduğunu hatırlarsa, kıldığı birinci rek’ate bir rek’at daha ekledikten sonra selâm verir. Kıldığı bu namaz nafile olmasına rağ­men mekruh olmaz. Bir kişi, nafile namazın yasaklandığı bir vakitte nafi­le için iftitah tekbirini alıp namaza girmiş olursa, bu durumda haram bir vakitte bulunduğu için namazı kesmesi vâcib olur. Yalnız imamın hut­be okuması esnasında mescide girip de unuttuğundan veya bilmediğinden ötürü nafile namaza başlayan kişinin bu namazını kesmesi gerekmez. Na­fileye başladıktan sonra hatib, hutbe okumak için minbere çıkarsa; bu durumda bir rek’at kılınmamış olsa bile, namazı tamamlamak vâcib olur. Eğer mekruh bir vakitteyse kesmesi mendub olur ve bu kesmesi nedeniyle de kılmakta olduğu nafileyi daha sonra kaza etmesi gerekmez.[28]

 

Vakti Geçen Veya Başladıktan Sonra Bozulan Nafile Namazların Kaza Edilmesi

 

Nafile namazlar, vakitleri geçtikten sonra kaza edilmezler. Yalnız sabah namazının iki rek’atlık sünneti bundan istisna edilmiş olup gü­neşin doğmasından sonra, nafile namaz kılmanın helâl olduğu vakitten itibaren zeval vaktine kadar kaza edilebilir. Hanefîierie Mâlikîler bu gö­rüştedirler. Şâfiîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Farzlara bağlı nafilelerle kuşluk ve bayram namazları gibi vakitli nafileleri kaza etmek mendub olur. Vakitsiz nafile­lere gelince bunlar, küsûf namazı gibi sebepli nafileler de olsalar, mutlak nafileler gibi sebepsiz de olsalar kaza edilmezler.

Hanbeliler dediler ki: Farzlara bağlı sünnetlerle vitir dışındaki nafilelerin hiçbiri kaza edilmezler.

 

Bir kişi nafile namaza başlayıp da sonra bu namazı bozarsa kaza etmesi gerekmez. Çünkü nafile, başlamaktan ötürü kılınması zorunlu bir namaz hâline gelmez. Şâfiîlerle Hanbelîler bu görüşte ittiâk etmiş­lerdir. Mâlikîlerle Hanefîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Kişiden istenilen, başladığı bir nafilenin bo­zulmasından sonra, bu namazı kaza etmesidir. Bir kimse, iki rek’at nafile kılmaya niyet ettikten veya rek’at sayısını belirlemeksizin nafile kılmaya niyet ettikten sonra, namazdayken herhangi bir sebeple namazını bozar­sa, bu namazını iki rek’at olarak kaza etmesi gerekir. Dört rek’at olarak kılmaya niyet ettiği nafileyi bozan kişi ise, bilâhere bunu iki rek’at olarak kaza etmelidir. Sahîh olan görüş budur. Kendisinden istenildiğini sanarak nafileye başlayan kişi, namaz esnasındayken bunun kendisinden istenil­mediğini anlayıp da namazını bozarsa, kaza etmesi gerekmez.

Malikiler dediler ki: Başladığı nafile namazı bozan kişinin, bu namazı kaza etmesi vâcibtir. İki rek’at olarak veya rek’at sayısını belirtmeksizin niyet ederek nafileye başlayan kişi, kılmakta olduğu namazını bozarsa, bunu iki rek’at olarak kaza etmesi gerekir. Ama dört rek’at olarak niyet edip nafile namaza başlayan kişi, bu namazını üçüncü rek’a­tin rükûundan başını mutmain ve mutedil olarak kaldırıp da rükûu ta­mamlamadan bozarsa bunu iki rek’at olarak kaza etmesi gerekir. Üçüncü rek’atin rükûundan başını mutmain ve mutedil olarak kaldırıp da üçüncü rek’ati tamamlarsa, bu durumda namazı dört rek’at olarak kaza etmesi vâcib olur.[29]

 

Nafileyi Evde Veya Mescidde Kılmak

 

Nafile namazı evde kılmak daha faziletlidir. Zira bunu teşvik sade­dinde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Namazı evinizde kılın. Zîrâ kişinin en faziletli namazı, evinde kıldığı namazdır. Ancak farz namazlar bundan müstesnadır.”[30]

Teravih gibi cemaatle kılınması meşru olan nafileler, bu hüküm­den istisna edilmiş olup bunların mescidde kılınmaları daha faziletli olur. Nitekim bu husus teravih bahsinde de daha önce detaylı olarak anlatılmıştır.[31]

 

Binek Üzerinde Nafile Kılınması

 

Özürsüz olarak dahi binek üzerinde nafile namaz kılmak caizdir. Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Misafirin (yolcunun) gitmekte olduğu yöne doğru binek üzerinde nafile namaz kılması caizdir. Bu yönden başkasına yönelerek kılması caiz olmaz. Ancak bu yönden kıbleye dönmesi caiz olur. Gitmekte olduğu sefer yönüne doğru namaz kılmakta olan kişi, kıble dı­şındaki bir tarafa yöneldiği takdirde namazı bozulur. Yalnız sefer yönü değiştiği takdirde, değişen yöne doğru yönelmesi caiz olur. Sefer için sap­tığı yolun mesafesi, namazı kısaltmaya ruhsat verecek kısaltma seferi ol­masa bile, yine caiz olur. Binek üzerinde nafile kılan kişi, çok zor olma­dığı takdirde namazını tam rükû ve secde ile kılar. Meşakkatli olduğu takdirde rükû ve secdeyi işaretle yerine getirir. Yalnız secde için yaptığı îmâ, mümkün olduğu takdirde rükûunkinden daha eğimli olmalıdır. Ko­lay olmadığı takdirde yapabildiği kadarıyla yetinmelidir. Meşakkatli ol­mazsa kıbleye yönelmek de vâcibtİr. Namazın tümünde kıbleye yönelmek zor olursa, sadece başlangıçta kıbleye yönelmek vâcib olur. Namazın baş­langıcında da kıbleye yönelmek zor olursa, şu altı şartın tahakkuku ile kıbleye yönelme zorunluluğu da düşer:

1. Gidilmekte olan sefer, mubah maksatlı olmalıdır.

2. Cuma çağrısının işitilemeyeceği bir yere sefer kasdedilmelidir.

3. Sefer, ticaret gibi şer’î bir maksada dayalı olmalıdır.

4. Namazı kılıp tamamlayıncaya kadar sefer hâli devam etmelidir. Namazı kılarken sefere son veren kişinin bu durumda kıbleye yönelmesi gerekli olur.

5. Binek üzerinde nafile kılmakta olan kişinin seyir hâli devam etmelidir. İstirahat için namaz esnasında yürümeye ara verip duran ve binekten inen kişinin yürümediği sürece kıbleye yönelmesi zorunludur.

6. Gereksiz yere koşup sıçrama gibi, mazeretsiz, amel-i kesîrin na­maz esnasında yapılmaması zorunludur. Ama namaz kılarken bir ihtiyaç­tan ötürü misafirin koşup sıçramasının namaza zararı olmaz. Binek üze­rinde namaz kılınan yerin temiz olması da gereklidir. Ama bindiği hay­van, idrarını yapar veya ağzı kanar veya ıslak bir necasete basarsa, yuları da elinde ise namazı bozulur. Elinde değilse bozulmaz. Hayvanın bastı­ğı necaset kuruysa ve basar basmaz da ayağını kaldırırsa namazı sahîh olur. Aksi takdirde sahîh olmaz. Bindiği hayvanı necasete bastıran kişi­nin namazı mutlak olarak bozulur.

Yolcunun, yürüyerek de olsa nafile kılması caizdir. Gitmekte olduğu yol çamurlu değilse, rükû ve secdeyi tam olarak yapması; rükû ve secde­de iftitah tekbiri esnasında ve iki secde arasından otururken kıbleye yö­nelmesi vâcibtir.

Sadece kıyamda, rükûdan kalkıp doğrulmada, teşehhüd ve selâm es­nasında yürüyebilir. Karlı, çamurlu ve yaş bir yolda yürüyen kişi, nafile kılarken rükû ve secdeyi imâ ile yerine getirebilir. Yalnız, rükû ve secde hâlinde kıbleye yönelmesi gereklidir. Nafile namaz kılarken yürüyen kişi, kasıtlı olarak necasete basarsa namazı mutlak olarak bozulur. Sehven ba­sarsa, bastığı necaset kuru olur ve ayağını da derhal üzerinden kaldırırsa namazı sahîh olur. Aksi takdirde batıl olur.

Malikiler dediler ki: Namazı kısaltmanın caiz olduğu bir sefer­de, vitir namazı dahi olsa, bütün nafileleri binek üzerinde kılmak caizdir. Yalnız, binek üzerindeki kişinin mûtad bir binişle binmiş olması şarttır. Binek üzerinde kılabilmek için de sefer hükümlerinin başladığı yere gelin­miş olması, ihtiyat açısından gereklidir. Sonra kişi, eğer tahtırevan ve binek üzerine konulan oturmaya ve namaz kılmaya elverişli bir şeyin üze­rindeyse veya bunlara benzer rükû ve secdenin normal olarak yapılabile­ceği bir şeyin üzerindeyse; dilerse oturarak, dilerse ayakta kılarak rükû ve secdeyi de normal şekilde edâ eder. Bu durumda imâ ile rükû ve secde yapması caiz olmaz. Sefer yönüne yönelerek namaz kılmak, kıbleye yö­nelme yerine geçerli olur. Eşek ve benzeri bir bineğe binen kişi, rükû ve secdeyi imâ ile yerine getirir. Yalnız imâsını, eğerin üzerine doğru de­ğil de, yere doğru yapmalıdır. Ayrıca alnındaki sarığı da çözmelidir. İmâ ettiği yerin temiz olması şart değildir. İmâ yaparken kıbleye yönelmek vâcib olmayıp sefer yönüne yönelmek yeterli olur. Kasıtlı olarak sefer yönünden sapma hâlinde, eğer bir zaruret sözkonusu değilse namaz bozu­lur. Fakat sefer yönünden saptığı yön kıble ise namaz sahîh olur. Çünkü asıl olan kıbleye yönelmektir. Anılan misafirin, namaza başlarken kıbleye yönelmesi mendubtur. Yönelmesi mümkün olsa bile vâcib değildir. Yürü­yen veya namazı kısaltmanın ruhsat olarak tanınmadığı bir seferde bulu­nan kişi, seferinin kısa veya mubah maksatlı olmaması nedeniyle namazı­nı kısaltamaz. Bineğe normal binişle binmeyen, meselâ ters binen kişinin, binek üzerinde kıbleye yönelmedikçe, rükûu ve secdeyi de aslî şekliyle edâ etmedikçe kıldığı namaz sahîh olmaz. Binek üzerinde nafile kılmakta olan kişinin hayvanı kırbaçlamak, ayağını oynatmak, eliyle yularını tut­mak gibi, yapması zorunlu işleri yapması caizdir. Yalnız bunları yaparken konuşmaması, sağa sola bakmaması gerekir.

Binek üzerinde nafileye başlayan, sonra da duran kişi, eğer seferi kesip ikamete niyet ederse, sefer hükmü kalmadığından yere inmesi ve namazının geri kalan kısmını yerde tamamlayıp rükû ile secdeyi de aslî şekliyle edâ etmesi gerekir. Yoksa kıraati hafif yaparak namazı bineğin sırtında tamamlar. Nezredilmiş nafile bir namaz da olsa, farzların binek sırtında kılınmasına gelince, bunlar sahîh olmaz. Yalnız, bineğin üzerinde oturmaya ve hareket etmeye müsait bir şey bulunursa, bunun üzerinde farz namazı kılmak kıbleye yönelmek, rükû ve secdeyi aslî şekliyle yerine getirmek ve kıyamda durmak şartıyla sahîh olur. Eşek ve benzeri binekler üzerinde zaruret olmadıkça farz namaz kılmak sahîh olmaz. Nitekim bu husus, farz namazlar için kıbleye yönelme bahsinde de anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Bineği hangi tarafa yönelirse yönelsin, kişi­nin binek üzerinde namaz kılması mendubtur. Bindiği hayvanın gittiği yönden başka tarafa doğru namaz kılan kişinin, zaruret olmaması hâlin­de namazı sahîh olmaz. Binek üzerinde nafile kılabilmek İçin sefer hali şart değildir. Mukîm kimseler de herhangi bir özürleri olmaksızın dahî misafirin sefere çıkarken şehir dışındaki namazı kısaltmaya başladığı yeri geçince nafile namazlarım binek üzerinde kılabilirler. Bu durumda en uy­gun olan da, rükû ve secdeyi imâ ile yapmaktır. Çünkü binek üzerinde namaz kılmak, imâ ile meşru kılınmıştır. Eğer üzerine veya hayvanın sırtı üzerine konmuş bir şeyin üstüne secde edilirse bu secdenin imâsı, rükûunkinden daha eğimli olursa bu durumda secde, imâ ile muteber olur. Na­maz başlangıcında kıbleye yönelmek şart değildir. Çünkü binek, Kabe yönünden başka tarafa yöneldiği takdirde namazı açıp başka tarafa doğ­ru kılmak da caiz olur. Bu, meşakkat olmaması hâlinde müstehabtır. Hay­vanı yürümesi için az bir amelle teşvik etmek de caizdir. Yine bunun gibi, namazı binek üzerinde başlattıktan sonra, az amel ile binekten inip geri kalan kısmını yerde tamamlamak da caizdir. Namaza yerdeyken baş­ladıktan sonra geri kalan kısmını bineğin üzerinde tamamlamak caiz ol­maz. Şehir dışında namaza başlayan kimse, şehre girdikten sonra namazı­nı bineğin üzerinde tamamlayabilir. Farz, vâcib, sabahın iki rek’athk sünneti gibi namazlara gelince, bir zaruret olmadıkça bunları binek üzerinde kıl­mak caiz olmaz. Meselâ hırsızdan veya canavardan korkan kişi, bineğin­den indiği takdirde kendi şahsına veya elbisesine veyahut da bineğine za­rar gelmesinden korkarsa, namazını binek üzerinde kılabilir. Nitekim bu husus, istikbâl-i kıble bahsinde de anlatılmıştır. Üzerinde fazla miktarda da olsa necaset bulunan hayvan üzerinde namaz kılmak sahîh olur. Eyer ve üzengiler üzerinde necaset bulunursa, sahîh olan görüşe göre namazın sıhhatine mâni olmaz. Yürüyen kişinin, yürüyerek nafile namaz kılması caiz değildir. Bu durumdaki bir kişi, nafile namaz kılmak istediği zaman durmalı ve namazını tam olarak edâ etmelidir.

Hanbeliler dediler ki: Misafirin seferi, mubah maksatlı olup be­lirli bir yöne doğru olduğunda, bu seferi ister namazın kısaltılabileceği bir sefer olsun, isterse olmasın, bineğin sırtında nafile kılması veya yolda yürürken nafile kılması caizdir. Binek üzerindeki kişinin nafile kılarken rükû ve secdeyi yapması, kıbleye yönelmesi meşakkatsiz mümkün olduğu takdirde bütün namazlarda vâcib olur. Eğer meşakkat doğarsa vâcib ol­maz. Kıbleye yönelmek zor olduğu takdirde, namazını kendi sefer yönü­ne doğru kılar. Rükû veya secdeden biri zor olduğu takdirde bunlardan biri için imâ yapar. Mümkün olduğu takdirde secde için yaptığı imânın, rükû için yaptığı îmâdan daha eğimli olması gerekir. Yürüyen kişinin na­mazını kıbleye yönelerek başlatması gerekir. Ayrıca rükû ve secdeyi kıb­leye yönelerek yerde yapması icâb eder. Namazının geri kalan kısmım da sefer yönüne doğru yürüyerek tamamlar. Bineği yürümekte olan kişi­nin, binek üzerinde nafile kılması hâlinde, bineğin yönü sefer yönüne doğru olduğu halde bilâhare başka tarafa sapsa veya kendisi saptırsa, saptığı taraf kıble ciheti ise namaz sahîh olur. Kıbleden başka tarafa sap-mışsa ve bir mazeret de sözkonusu değilse namazı bozulur. Eğer bir ma­zeret olur da sapma süresi örfe göre uzun sürerse namazı yine bozulur. Aksi takdirde bozulmaz. Bineğe binmiş vaziyette nafile kılan kişinin al­tındaki semerin temiz olması şarttır. Ama bineğin bizzat kendisinin temiz olması şart değildir. Sefere çıkıp da belli bir yöne yönelmeyen veya ha­ram, ya da mekruh maksatlı bir sefere çıkan kişinin kıbleye yönelmesi ve benzeri namaz için lâzım olan şartları muhakkak surette yerine getir­mesi zorunlu olur.[32]

 

CUMA’NIN BAHİSLERİ

 

Cuma’nın Hükmü Ve Delili

 

Cuma namazı ileride açıklanacak olan şartları taşıyan kimselere farz olup iki rek’at olarak kılınır. Buna ilişkin olarak Hz. Ömer (r.a.) in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Peygamberinizin ifadesiyle Cuma namazı, eksiltmeksizin tam olarak iki rek’attir.” Bunu, Ahmed İbn Hanbel ile Nesâî ve İbn Mâce, hasen bir senedle rivayet etmişlerdir.

Cuma namazı, gücü yeten ve gerekli şartları taşıyan her mükellefe farz-ı ayndır. Öğle namazının bedeli değildir. Yalnız, Cumaya yetişme­yen kişiye, dört rek’atlık öğle namazının farzını kılmak mecburiyet hali­ne gelir. Cumanın farz oluşu Kitab, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Kitabtaki delil Yüce Allah’ın şu buyruğudur:

“Ey imân edenler! Cuma günü namaz için çağırıldığınızda, dur­maksızın Allah’ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın”[33]  Sünnet­ten delil de Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şu kutlu sözüdür:

“Muhakkak istedim ki: Bir adama emredeyim de insanlara namaz kıldırsın. Sonra da, Cumadan geri duran erkeklerin evlerini yakayım.” Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Cuma namazının farz-ı ayn olduğu hususunda icmâ edilmiştir.[34]

 

Namaz Cuma Namazının Vakti

 

Cuma namazının vakti, öğle namazının vaktidir ve dolayısıyla gü­neşin zevali anından itibaren başlayıp her şeyin gölgesinin, zeval payı­na ek olarak, kendi misline ulaşmasına kadar devam eder. Bu vakitten önce ve sonra Cumanın sahih olmayacağı hususunda Hanefîlerle Şâfiîler görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîler buna muhaliftirler.

 

Hanbeliler dediler ki: Cuma namazının vakti, güneşin bir mız­rak boyu yükselmesinden itibaren başlar ve herşeyin gölgesinin zeval pa­yına ek olarak kendi reisline ulaşmasına kadar devam eder. Zevalden ön­ceki vakti cevaz vakti olduğundan dolayı, zevalden önce kılınması caiz­dir. Zevalden sonra kılınması ise, bu vakit vücûb vakti olduğundan dola­yı vâcibtir. Zevâîden sonra kılmak, zevalden önce kılmaktan daha faziletlidir.

Malikiler dediler ki: Cuma namazının vakti, güneşin zevalinden batmasına kadardır. Yani son vakti, hutbeyi okuyup namazı tam olarak kıldıktan sonra, güneşin batması vaktidir. Güneşin batmasına sadece hut­beyi okuyup bir rek’at namaz kılacak kadar bir süre kalmışsa, Cumaya başlanmayıp öğle namazı kılınır. Zaten bu durumda Cuma namazına başlansa da sahîh olmaz.

 

Cuma namazı kılındığı sırada vakit çıkacak olursa, mezheblerin bu durumda hükmün ne olacağına ilişkin muhtelif görüşleri vardır.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma namazı tamamlanmadan önce vakit çıkarsa, şartı kaçırıldığından dolayı namaz da batıl olur. Kâdede teşehhüd miktarı oturulmuş olsa bile, vakit çıktığında namaz batıl olur.

Şafiiler dediler ki: Cuma kılacak kadar vakit varken Cumaya baş­lanır, fakat namaz uzatılır ve bu esnada vakit de çıkarsa, kılınmakta olan namaz batıl olmayıp dört rek’ate tamamlanarak öğle yerine kılınmış olur. Bunu yaparken de öğle namazına niyet edilmez. Eklenen kısımda imam, kıraati sessiz yapar. Ekleme yapmadan namazı kesmek ve öğle namazını baştan kılmak haram olur. Ama vakit daraldığı halde Cumanın kılınabi­leceğini zannederek namaza başlanıp da namazdayken vakit çıkarsa, kılı­nan namaz batıl olup öğle namazına dönüşmediğinden, dört rek’ate ta­mamlanmaz.

Hanbeliler dediler ki: Cemaat vaktin sonunda Cumaya başlar da namazdayken vakit çıkarsa, namazlarını Cuma namazı olarak tamam­lamış olurlar.

Malikiler dediler ki: Tam olarak kılınabileceğine inanarak (vak­tin sonunda) Cuma namazına başlanır da namazdayken güneş batarsa, eğer birinci rek’at iki secdesiyle birlikte kılınmışsa, namaz Cuma namazı olarak tamamlanmış olur. Aksi takdirde öğle namazı olarak tamamlan­mış sayılır.

 

Cuma namazının vaktiyle ilgili delil, biri Buhârî’nin Sahîh’inde Enes (r.a.) den rivayet edilen ve diğeri de Müslim’in Seleme İbn Ekvâ’dan nakletmiş olduğu şu iki hadîs-i şeriftir:

“Rasûlullah (s.a.s.) güneşin zevale meyletmesi zamanında Cuma namazını kılardı.” [35]

“Rasûlullah (s.a.s.) ile güneşin zevale ermesi esnasında Cumayı kılar, sonra da dönüp (serinlemek) için gölge yerleri araştırırdık.” [36]

 

Alış-Verişin Haram Olup Cumaya Koşmanın Vâcib Olduğu Zaman Ve İkinci Ezân

 

Cuma namazını kılmakla yükümlü olan kimselerin, hatibin minbe­re çıktığı esnada okunan ezan ile çağrı yapıldığında aliş-verişi bırakıp Cumaya koşmaları gerekir. Çünkü bu esnada alış-veriş artık haram olur. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey imân edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında dur­maksızın Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın.” [37]

Yüce Allah bu âyette, çağrı esnasında Cuma namazına koşmamızı emretmiştir. Asr-ı Saadette hutbe öncesi ezandan başka bir çağrı yok­tu. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, hutbe için minbere çıktıklarında mü­ezzin, karşısında durup ezan okurdu. Bu haberi Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Tirmîzî rivayet etmiştir. Hz. Osman (r.a.), halkın çoğalması, cemaatin fazlalaşması dolayısıyla, o zamanlar hutbe ezanından önce bir ezan daha okunmasını emretti. Bu ezanla ilgili olarak Saib İbn Yezid’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devirlerinde Cu­ma çağrısı, hatibin minbere oturması esnasında yapılırdı. Hz. Osman devrinde insanlar çoğalınca, minare üzerinde ayrıca bir ezan daha okun­maya başlandı. (Bir rivayette “ayrıca üçüncü bir ezan daha okunmaya başlandı”).[38]

İkâmet de bir ezan sayıldığından, hatibin karşısında okunan ezan­la birlikte minarede okunan ezan üçüncü ezan olmaktadır. Bu ezanın da meşru hüviyete sâhib bir ezan olduğu şüphesizdir. Zîrâ bundan maksat, namaz vaktinin geldiğini haber vermektir. Müslümanların Hz. Osman (r.a.) devrinde çoğalmaları nedeniyle onlara böyle bir çağrı yap­mak zorunlu hâle geldi. Efendimiz Osman (r.a.), dinin kurallarını bilen ve onları Rasûlullah (s.a.s.) tan nakleden müctehid sahabelerin önde gelenlerindendir.         

Hatibin huzurunda okunan ezanın duyulmasıyla mükellefin Cuma namazına koşmasının vâcib olduğu ve âyet-i kerîmeden de bu mânâ­nın anlaşıldığı hususunda üç mezheb imamı görüş birliği etmişlerdir. Hanefîler buna muhalefet ederek demişlerdir ki: Güneşin zevalinden hemen sonra okunan ezanın duyulması esnasında mükellefin Cumaya koşması vâcibtir. Zamanımızda, Cuma günleri namaz için minareden okunan ezanla birlikte Cumaya koşmak vâcib olmaktadır. Zîrâ bu ezan meşru bir çağrıdır. Âyet-i kerîme genel bir mânâ ifade etmekte ve hu-sûsen hatip huzurunda okunan ezanı kasdetmemektedir. Nitekim di­ğer üç mezheb imamı da bu görüştedirler. Cuma ezam okunurken her ne kadar sahîh olsa bile, alış-verişin haram olduğu hususunda Hanefîlerle Şâfiîler görüş birliği etmişlerdir. Yalnız Şâfiîler, Cuma ezânıyla, hatibin huzurunda okunan ezanı kasdetmişlerdir. Hanefîler ise alış­verişin, Cuma için minarede ezan okunmasından itibaren namazın ta­mamlanmasına kadar haram olduğunu söylemişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanbeliler dediler ki: Cuma ezanı okunurken yapılan alış-veriş otomatikman geçersiz olur.

Malikiler dediler ki: Ezan vakti yapılan alış-veriş, fâsid olduğun­dan feshedilir. Yalnız, satılan eşyada bir değişiklik meydana gelirse; me­selâ, satılan şey bir hayvan olur da kesilip eti yenilirse veya satılan eşya­nın fiyatı düşüp-yükselerek piyasası değişirse yapılan alış-veriş fâsid ol­maktan çıkar. Bu eşyanın alış fiyatı üzerinden değil de teslim alındığı günkü değer üzerinden parası ödenir.

 

Bu anlatılanlar, Cuma namazını kılmakla yükümlü olanları ilgilen­dirmektedir. Cuma namazıyla yükümlü olmayanların ezan okunduğun­da namaza koşmaları vâcib değildir. Dolayısıyla bu gibi kimselerin alış-veriş yapmaları da haram olmaz. Alış-verişi yapanlardan biri Cuma na­mazıyla yükümlü olur, diğeri olmazsa; ahş-veriş her ikisi için de haram olur. Zîrâ bu durumda yükümlü olmayan kişi, yükümlü olan kişinin gü­nah işlemesine yardımcı olmuştur. Önceki ihtilâftan ötürü, mezkûr ezan­dan önce alış-verişin haram olmadığı ve bu esnada namaza koşmanın da vâcib olmadığı anlaşılmış bulunmaktadır. Ama evi mescide uzak olan bir kişinin, Cumanın farzına yetişecek şekilde acele edip namaza koşması vâcibtir.[39]

 

Cuma Namazının Şartları

 

Öğle namazı ve “Namazın Şartları” bölümünde anlatılan şartlar Cuma namazı için de gereklidir. Cuma namazında, bunlara ek bazı şartlar daha gereklidir. Bu şartları her mezhebe göre ayrı ayrı anlata­cak, daha sonra da bunların ittifaklı ve ihtilaflı olanlarını belirtmeye ça­lışacağız.

 

Hanefiler dediler ki: Namazın şartlarının yamsıra, Cuma nama­zı için ek olan şartlar, vücûb ve sıhhat şartları olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Vücûb şartları altı tanedir:

1. Erkek olmak: Cuma namazı kadın için gerekli değildir. Ama Cuma namazına hazır olup da kılarsa, namazı sahîh olur ve öğle namazı yerine geçer.

2. Özgürlük: Boynunda kölelik bağı bulunan kişiye Cuma namazı gerekli değildir. Ama cemaate hazır olup da kılarsa Cuması sahîh olur.

3. Sağlıklı olmak: Yürüyerek Cumaya gitmekle sağlık açısından zarar görecek olan kişiye Cuma gerekli değildir. Yürüyerek mescide git­mekten aciz olan (hasta) kimseden Cuma namazını kılma yükümlülüğü düşer. Kendisini taşıyacak biri bulunsa bile gitmek zorunda değildir. Hanefîlerin bu görüşte ittifakları vardır, tmam Âzam’a göre bir kimsenin kendi başına mescide gidebilme gücü yoksa ücretli veya meccânî bir yar­dımcı bulsa bile, Cuma kılma yükümlülüğü düşer. Fakat Ebu Yûsuf ile Muhammed’e göre, görmeyen bir kimse ücretli veya meccânî bir güdücünün yardımıyla mescide gidebilirse Cuma namazına gitmesi icâb eder.

Şu halde amâ kimseler bu iki görüşten birini tercîh edebilirler, fakat ihtiyatlı davranma açısından İmâmeyn’in görüşünü tercih etmek daha uy­gun olur. Şu da var ki; Cuma namazını kılması hâlinde, Cuma namazı­nın sahîh olacağı hususunda ittifak vardır.

4. Cuma namazı kılınan bir yerde veya buraya bitişik bir yerde ikâmet etmek: Cuma namazı kılman yerden uzakta olan bir kimsenin Cuma namazı kılması şart değildir. Bu uzaklık, bir fersah ile takdir edil­miştir. Bir fersah, üç mil eder. Bir mil ise altı bin zira (5040 metre) dır. Fetva için muhtar olari görüş de budur. Bazıları da bu uzaklığı dörtyüz zira olarak takdir etmişlerdir ki, buna bir “gulve” denir. Bundan da an­laşılıyor ki; Cuma namazı, bir yerde onbeş gün ikâmet etmeye niyetlen­meyen misafire farz olmamaktadır.

5. Akıllı olmak: Deli ve deli durumunda olanların Cuma namazı kılmaları şart değildir.

6. Baliğ olmak: Bulûğa ermemiş çocuğa da Cuma namazı şart değildir.

Şunu da söyliyelim ki; akıl ve bulûğun, namazın şartlarından olması gibi Cuma için de şart olarak sayılması kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü Hanefîler meşhur kitaplarında namazın şartlarını vücûb ve sıhhat şartları olarak saymakla yetinmişlerdir. Yoksa bulûğun, aynı şekilde sağlık ve iktidarın namazın vücûb şartlarından olduğu hususunda hiç kimsenin şüp­hesi yoktur. Hastalık ve benzeri nedenlerden ötürü âciz olan kişiye Cuma namazı farz değildir. Akıl ve bulûğu, namazın şartları bölümünde say­makla yetinerek Cumanın şartları arasında saymayan kişiler, bir bakıma normal davranmış kabul edilirler.

Cuma namazının sıhhat şartlarına gelince, bunlar da yedi tanedir:

1. Şehirde ikâmet etmek: Köyde ikâmet edene Cuma namazı farz değildir.

Hz. Ali (r.a.), bu hususta şöyle demiştir:

“Cuma namazı, teşrik tekbiri, Ramazan ve Kurban Bayramı namaz­ları ancak toplu bir yerleşim bölgesi (mısr), ya da büyük bir şehirde edâ edilirler.”

Şehirle köy arasındaki farka gelince; şehir, içindeki en büyük mesci­din, Cuma ile yükümlü olan insanların içine sığmadığı yerdir. Bu insanlar mescıdde bilfiil hazır bulunmasalar bile, hüküm aynıdır. Hanefî fıkıhçıla-rının çoğu bu doğrultuda fetva vermişlerdir. Buna göre teşkilâtlı yerleşim bölgesinin (mısr ülkesinin) mescidi olup da Cuma namazı kılınan her ta­rafında Cuma namazı sahih olmaktadır. Zîrâ hiçbir teşkilâtlı yerleşim böl­gesi (mısr)’ne bağlı köy yoktur ki, o köyün en büyük mescidi, içindeki Cuma namazıyla yükümlü kimselerin tümünü içine almasın. Farzedelim ki, bu bölgenin herhangi bir tarafında küçük bir köy bulunsun. Buna nüzle” denir. Anılan şartlar bu gibi yerde aranmaz. Buralarda ikâmet edenlerin Cuma namazını kılmaları sahîh olmaz. Çünkü kendileriyle baş­ka bir belde arasında bir fersahlık mesafe bulunmamaktadır. Eğer başka bir beldeyle kendi aralarındaki mesafe bundan az olursa, Cuma namazını oraya gidip kılmaları gerekir. Ama Ebû Hanîfe’nin mezhebine göre meş­hur olan görüş şudur: Şehir, bilfiil infaz etmese bile, hadlerin çoğunu infaz etmeye muktedir bir kadısı ve emîri bulunan yerlere denir. Bu görü­şe göre anılan şarta uygun olmayan şehirlerin mescidlerinde kılınan Cu­ma namazı sahîh olmaz. Şunu da belirtelim ki, bu mezhebin âlimlerinin çoğunluğu, birinci görüşe göre fetva vermişlerdir. Şu halde ihtilâf açısın­dan birinci görüşe uymak icâbeder. Zaten bütün imamlar da bu şartı ileri sürmüş değildirler. Şehrin tarifiyle ilgili olarak, bazı Hanefîlerce şöh­ret kazanan görüşe dayanarak Cuma namazım kılmayanlar, dinlerine tu­tunma bakımından ihtiyatlı davranmamaktadırlar. Böyle yapıldığında, halk şüphe ve tereddüde düşecek; dînî vecibelerini edâ hususunu da hafife ala­caktır. Bu yolda olanlar, tbn Ebî Şeybe’nin Hz. Ali (r.a.) den mevkuf olarak rivayet ettiği ve biraz önce geçen şu habere dayanırlar:

“Cuma namazı, teşrik tekbiri, Ramazan ve Kurban bayramı namaz­ları, ancak toplu bir yerleşim bölgesi, ya da büyük bir şehirde edâ edilir­ler.”

Nasbü’r-Râye adlı eserinde Zeylaî der ki: Bu mevzuda Peygamber (s.a.s.) den hiçbir şey nakledilmemiştir. Hz. Ali (r.a.) nin söylediği bu sözün sahîh bir hadîs olduğunu farzetsek bile bunda, “hadleri infaz eden bir kadısı ve emîri bulunan yerlere şehir denilir” diye bir tarif geçmekte midir? Geçmediğine göre hak açığa çıkmış olmakta mıdır? Bu görüşe da­yanmak mutlak surette fayda vermez. Hanefî mezhebinin muhakkik âlimleri şu aşağıdaki tarif etrafında toplanmışlardır: Şehir; en büyük mescidinin, Cuma ile yükümlü insanlarım içine sığdıramadığı yerdir. Bu insanlar, mescidde bilfiil hazır bulunmasalar bile hüküm aynıdır. Diğer mezheb imamlarıysa, zaten Hz. Ali (r.a.) den rivayet edilen bu haberi kendilerine daya­nak edinmemişlerdir.

2. Sultanın veya onun emîr olarak atadığı kişinin izni olmalıdır: Devlet başkanı, bir kişiyi hatib olarak görevlendirirse, -başkasını görev­lendirme yetkisini vermemiş olsa bile- kuvvetli görüşe göre bu hatib, ken­di yerine başka birini hatib olarak görevlendirebilir. Bazıları ise, devlet başkanı kendisine başkasını görevlendirme yetkisi vermedikçe, kendi yeri­ne bir başkasını hatib olarak görevlendirmesi caiz olmaz demişlerdir.

3. Vaktin girmesi: Cuma namazını öğle vakti girmedikçe kılmak sahîh olmaz. Bilindiği gibi vaktin girmesi, Cumadan başka diğer namaz­lar için de mutlak bir sıhhat şartıdır. Vaktin girmesi aynı zamanda vücûb şartıdır da. Ancak bunu, kolaylık olsun diye, Cuma namazının sıhhat şartları arasında da saymışlardır. Bu namaz tamamlanmadan önce vakit çıktığında, ka’dede teşehhüd miktarı oturulmuş olsa bile namaz batıl olur. Bilindiği gibi Cuma namazının vakti, öğle namazının vaktidir ki, bu da güneşin zevali anından başlayıp herşeyin gölgesinin, zeval payına ek ola­rak kendi misline varması ânına kadar devam eder.

4. Hutbe okunmalıdır: Hutbeyle ilgili açıklama ileride yapılacak­tır.

5. Hutbe, namazdan önce okunmalıdır.

6. Cemaat: Cuma namazı münferiden kılındığı takdirde sahîh ol­maz. Hanefîlere göre cemaat, hutbede hazır bulunmasalar bile, imamdan başka (en azından) üç kişinin bulunmasıyla gerçekleşir.

7. Devlet başkanınca genel izin verilmelidir: Bazı kimselerin Cuma namazını kılmaktan nienedildikleri bir yerde kılınan Cuma namazı sahih olmaz. Eğer yönetici, kendi evinde maiyyeti ve hizmetçileriyle beraber kılarsa, kılınan namaz ancak kapıları açtırıp halkın içeri girip kılmasına izin vermesi şartıyla ve fakat yine de kerahetle birlikte sahîh olur. Kaleler de bu hususta ev hükmüne tâbidir. Yalnız, düşman korkusu nedeniyle kale kapılarını kilitlemenin bir zararı olmaz, insanların içine girip kılma­larına izin verildiği takdirde kalelerde de Cuma namazını kılmak sahih olur.

Açık arazide Cuma namazını kılmak, ayrıca iki şartla sahîh olur:

1. Devlet başkanının izni olmalıdır.

2. Namaz kılman bu yer, şehirden en azından bir fersah uzaklıkta veya yarış alanları, ölülerin defnedilmeleri için hazırlanan yerler gibi, şehirle ilgisi olan yerlerden biri olmalıdır.

Malikiler dediler ki: Cuma namazının şartları vücûb ve sıhhat şartları olmak üzere iki kısma ayrılır.

Vücûb şartları, ilgili bölümde sayılan namazın şartlarının yamsıra bir­takım ilâve şartlardır ki, bunlar on tanedir:

1. Erkek olmak: Kadına Cuma namazı vâcib değildir. Ama kadın, cemaatle birlikte Cuma namazını kılarsa, namazı sahîh olup öğle namazı yerine geçerli olur.

2. Özgürlük: Cuma namazı köleye vâcib değildir. Ama köle Cu­mada hazır bulunup namaz kılarsa, namazı sahîh olur. Bu iki şart üzerin­de mezhebler görüş birliği etmişlerdir.

3. Cuma namazım terk etmeyi mubah kılan bir özrün bulunmama­sı: Bir bineğe binerek veya başkası tarafından taşınarak mescide gittiğin­de zarar gören kişinin Cuma namazı kılma yükümlülüğü düşer. Ücretli bir kişinin kendisini mescide taşıması hâlinde mescide gidebilirse ve vereceği bu ücret de bütçesine zarar vermezse, Cuma namazını kılmak kendi­sine vâcib olur. Kötürüm olan kişiyi mescide götürecek biri bulunursa ve götürmesi sebepiyle kendisine bir zarar gelmezse, kötürümün Cuma namazım kılması vâcib olur.

4. Gözleri görür olmak: Kendi başına mescide gitmesi mümkün olmayan veya götürecek birisini bulamayan âmâya Cuma namazı vâcib olmaz. Götürecek birisini bulan veya kendi başına mescide gidebilen âmâya ise Cuma namazı vâcibtir.

5. Eli ayağı tutmayan ve mescide gitmesi çok zor olan yaşlı kimse­ye de Cuma namazı vâcib değildir.

6. Hava şiddetli derecede sıcak veya soğuk olmamalıdır: Aşın de­recede yağmur yağması ve (mescide giden yolların) çamurlu olması da bu hükme tâbidir.

7. Suçsuz yere bir zâlimin kendisini hapsetmesinden veya kendisine zarar vermesinden korkan kişiden Cuma kılma yükümlülüğü düşer. Ama bu zulümleri hak eden kişi Cuma yükümlülüğünden kurtulamaz.

8. Cumaya gittiği takdirde malına, ırzına veya canına zarar gelece­ğinden korkmamalıdır: Malına gelecek olan zararın, kendisini mâlî yön­den sarsacak bir zarar olması hâlinde Cuma kılma yükümlülüğü düşer.

9. Cuma namazı kılman bir beldede ikâmet etmek: Veya böyle bir yere 3,3 mil mesafedeki bir köyde yahut çadırlıkta ikâmet etmekte olmak. Bu mesafe, Cuma mescidlerinin birden fazla olması hâlinde, şehir kenarındaki minareden itibaren hesaplanır. Yani bu mesafe, Cuma mes­cidlerinin birden fazla olmasını gerekli kılan bir zaruretin olması hâlinde, şehir kenarındaki minareden itibaren hesaplanır. Ama Cuma mescidleri­nin birden fazla olması caiz olmazsa, bu durumda sözkonusu mesafe, Cumanın ilk kılındığı mescidin minaresinden itibaren hesaplanır, ikâmete niyet eden yolcularla Cuma namazı her ne kadar gerçekleşmese bile, mu­kîm kimselere ve dört tam gün ikâmete niyet eden yolculara Cuma nama­zı vâcibtir. Vatan edinmek, bir yerde sürekli olarak ikâmet etmek demek­tir. Ki bu da Cuma namazının baştan vâcib ve sahih olması için şarttır. Cuma namazı ancak bir beldede sürekli olarak ikâmet etmeye niyet eden kimselere baştan vâcib olur. Öyle ki bu kimseler, dışarıdan gelen baskın ve hücumlara karşı bu beldeyi koruyup savunabilmelidirler.

10. Kişi, vatan edindiği bir yerde bulunmalıdır: Meselâ bir toplu­luk bir yere konaklar da, sözgelimi orada bir aylığına ikâmete niyet eder­lerse, Cuma namazı kendilerine vâcib olmaz. Bunlar Cuma namazı kılsalar bile, namazları sahîh değildir. Cuma namazı kılınan yerin şehir olması şart değildir. Köylerde, hurma dallarından ve kamıştan yapılmış evlerde oturanlar da Cuma namazını kılmalıdırlar. Çadırlarda yaşayanlara gelince bunlar, çoğunlukla göçebe olduklarından dolayı, kendilerine Cuma na­mazı vâcib olmaz. Bunlar, Cuma kılınan beldeye yakın oldukları takdir­de, oraya bağlı olarak Cuma namazıyla yükümlü olurlar. Cumanın sıhhat şartlarına gelince, bunlar beş tanedir:

1. Halkın bir, beldeyi veya tarafı sürekli olarak kendilerine yurt edinmeleri, burada hayatlarından emin olarak dışarıdan gelecek baskın ve saldırılara karşı güvenlik içinde yaşamaları. Abdestin şartları bahsinde de anlatıldığı gibi, bu sıhhat şartı, Cuma namazı için aynı zamanda bir vücûb şartıdır.

2. İmamdan başka oniki kişinin namazda hazır bulunması. Belde halkının tümünün hazır bulunması şart değildir. Oniki kişinin Cumanın başlangıcından itibaren hazır bulunmaları sahîh görüşe göre sıhhat şartı­dır. Evet, belde halkın beldede veya gerektiğinde kendilerinden destek sağlanacak yakınlıkta bulunmaları şarttır.

3. İmamın mukîm veya dört gün ikâmete niyet eden misafir bir kişi olması ve aynı zamanda hutbeyi bizzat kendisinin okuması şarttır. İmam hutbeyi okumayıp sadece namazı kıldıracak olursa namaz batıl olur. Ancak hatibin, hutbeyi okuduktan sonra burnundan kan akması veya başka bir sebeple abdestinin bozulması gibi durumlarda namazı kılmasına engel olan ve yerine başkasını geçirmesine cevaz veren bir hal vukûbulur-sa, hatibten başkasının namaz kıldırması cuma namazını batıl etmez. Ha­tibin özrünün kısa zamanda ortadan kalkması umulmazsa, başka birisi­nin Cuma namazını kıldırması sahîh olur. Aksi takdirde özrünün ortadan kalkması beklenir. Bu durumdaki kısa zaman ölçüsü kıraatleriyle birlikte yatsı namazı farzının ilk iki rek’atini kılacak kadar bir zaman olarak takdir edilmiştir.

4. İki hutbe okunmalıdır. Hutbeyle ilgili açıklama daha önce ya­pılmıştır.

5. Cuma namazı camide kılınmalıdır. Meselâ, geniş arazilerde ve evlerde kılınması sahîh değildir. Ayrıca cami için de dört şart gereklidir:

a. Cami, bina edilmiş olmalıdır. Bina edilmeksizin etrafı taş ve tuğlalarla çevrili bir yer, cami sayılmaz.

b. Camiin binası, nitelik bakımından en azından bulunduğu yerin binalarına eşit olmalıdır. Eğer beldenin evleri hurma dalından yapılmışsa, camiin de kamıştan yapılması veya kendirden yapılması caizdir.

c. Cuma namazı kılınan beldede veya bir beldenin dumanlarının ulaştığı yakın bir yerde ikâmet etmelidir.

d. Mescid, yalnız bir tane olmalıdır. Aynı beldede birden fazla mescid bulunması hâlinde Cuma namazı, sadece en eski camide sahih olur.

Şafiiler dediler ki: Cuma namazının şartları vücûb ve sıhhat şartları olmak üzere iki kısma ayrılırlar:

Vücûb şartları: Namazın vücûb şartlarına ek olarak Mâlikîlerin say­dıkları on tane vücûb şartı, Şâfiîlerce de benimsenmektedir. Cuma nama­zının hastaya, kötürüm ve âmâya -Mâlikîlerin ileri sürdükleri bazı kayıt­lar dışında- vâcib olmadığı hususunda Mâlikîlerle görüş birliği etmişler­dir. Aynı şekilde şiddetli derecede sıcak ve soğuklarda, yağmur ve ça­murda, zâlim düşmandan veya zâlim yöneticiden korkulması hâlinde, ki­şinin bütçesini sarssa da sarsmasa da -Mâlikîler bu ikinci kayda muhaliftirler- malının zayi olmasından, ırzına veya canına zarar gelmesin­den korkması hâlinde kişiye Cuma namazı vâcib olmaz. Kadın ve köleler, Cuma namazıyla yükümlü olmamalarına rağmen, kılarlarsa namazları sahîh olur. Hanbelîler de bu şarta muvafakat etmişlerdir. Yalnız Hanbelîlere göre âmânın üzerinden, kendisine kılavuzluk eden birini bulamadığı veya bir duvar, ya da mescide kadar uzanan bir ip gibi, kendisine tutuna­rak el yordamıyla mescide gitmesine imkân veren bir işaret -ki bu da kılavuz yerine geçerli olur- bulamadığı takdirde Cuma namazı yükümlü­lüğü düşer. Bilindiği gibi Hanefîlere göre, mescide yürüyerek gitmekten zarar gören hasta kişi üzerinden Cuma namazı yükümlülüğü kalkar. Mes­cide yürüyerek gidemeyen hasta birisi, kendisini sırtlayıp taşıyacak birini bulsa bile, yine Cuma namazım kılmakla yükümlü olmaz. Âmâya gelince onun durumu hakkında görüş ayrılığı vardır. Bazıları, meccânî bir kıla­vuzu olsa bile, âmânın Cuma namazıyla yükümlü olmadığını söylemişler­dir. Diğer bazılanysa, meccânî kılavuzla veya ücretini ödeyebileceği bir yardımcıyla Cuma namazına gidebilen âmâya Cuma namazının vâcib ol­duğunu söylemişlerdir. Nitekim bu husus, Hanefîlere göre Cumanın vü­cûb şartları kısmında da anlatılmıştır. Cuma namazına gitme hâlinde ca­nına, ırzına veya malına zâlim birinin zarar vermesinden -malına gelen zararın, bütçesini sarsacak bir zarar olması şarttır- korkan kişiye Cuma namazının vâcib olmadığı hususunda Hanefîler, diğer mezheb imamları ile görüş birliği etmişlerdir. Fakat kendisi bunu hak etmiş zâlim biri olup da misillemeden korkarsa, Cuma namazından muaf tutulmaz.

Şâfiîlere göre Cuma namazının diğer vücûb şartlarıysa şunlardır:

1. Diğer mezheb imamlarının da söyledikleri gibi, Cuma namazı kılınan yahut da buraya yakın, bir yerde ikâmet etmek. Yalnız Şâfiîlerin buna ilişkin bazı tafsilâtları vardır. Şöyle ki: Bunlara göre kişi, Cuma ezanını ve çağrısını işitebilecek kadar yakın bir yerde olmalıdır. Cuma ezanım işitemeyecek kadar uzakta olan kimseye Cuma namazı vâcib ol­maz. Ancak bu durumdaki kimselerin sayısı kırka ulaşırsa, Cuma namazını bulundukları yerde kılmaları gerekir. Böyle kimselerin Cuma namazı kılman yakın beldeye gitmeleri gerekmez. Yurt edinmiş olmak da Cuma namazı için şart değildir. Yurt edinmek; normal olarak bir beldede yaşayan insanlar gibi, ne kışın ve ne de yazın oradan göçmeyecekleri biçimde sürekli olarak bir yerde ikâmet etmek demektir. Yurt edinme şartı, Cu­manın vücûbu için değil, fakat bir beldede kılındığı takdirde geçerli ol­ması için şarttır. Cuma namazı ancak yurt edinmiş kimselerden oluşan bir cemaatle gerçekleşir. Şöyle ki: Cemaatte yurt edinmiş kimselerin sayı­sı kırktan az olur da kırk sayısı başkasıyla tamamlanırsa; kılınan Cuma namazı gerçekleşmez ve sahih olmaz. Zaten böyle bir mıntıkada yaşayan­lara Cuma namazı daha ilk başta vâcib olmaz.

2. Cuma namazının vücûb şartlarından biri de ikâmettir. Cuma namazı kılınan bir belcede dört günlüğüne ikâmete niyet etmemiş bir mi­safire Cuma namazı vâcib olmaz. Cuma günü fecrin doğmasından sonra sefere çıkan kişi, sefere gittiği yerde Cuma namazına kavuşursa kılması vâcib olur. Ama Cuma günü fecrin doğmasından önce yola çıkan kişi, seferi uzun da olsa, kısa da olsa Cuma ile yükümlü olmaz. Ancak yakın bir yere giden kişi, gittiği yerde, çıkıp gelmiş olduğu şehirde okunan Cu­ma ezanını duyarsa, Cuma namazını kılması vâcib olur. Ama Cuma eza­nım bir başka beldeden duyarsa, bu durumda Cuma namazını kılmakla yükümlü olmaz. Şu halde hasatçılar veya işçiler, Cuma günü fecirden önce beldelerinden çıkıp iş yerlerine gittiklerinde Cuma namazı kendileri­ne vâcib olur. Ancak İş yerlerinde kendi beldelerinde okunan Cuma eza­nını duyarlarsa, kılmaları vâcib olur.

Şâfiîlere göre, Cuma namazının sıhhat şartları ise altı tanedir:

1. Cuma namazının tümü ve hutbesi, kesin olarak öğleyin edâ edilmelidir.

2. Cuma namazı köy olsun, şehir olsun, mağaralıklar veya yeraltı bodrumları olsun, binaları bir arada olan yerlerde kılınmalıdır. Bunun en sağlam formülü şudur: Sefer dolayısıyla şehirden namazı kısaltabile­cek mesafedeki bir uzaklıkta bulunan yerlerde Cuma namazı kılınmaz. Ama surlardaki boşluklar gibi, bu mesafeden daha yakında bulunan yer­lerde Cuma namazı kılınırsa sahîh olur.

3. Cuma namazı cemaatle kılınmalıdır. Bununla ilgili şartlar daha önce anlatılmıştır.

4. Cuma namazını kılan cemaatin sayısı en azından kırk kişi olma­lıdır. Bununla ilgili şartlar da önceki sayfalarda anlatılmıştır.

5. Cuma namazı, beldede kılınan diğer Cuma namazlarından önce olmalıdır. Bununla ilgili tafsilât, Cuma namazının taaddüdü bahsinde ve­rilecektir.

6. Şartları ve rükünleri ileride açıklanacak olan iki hutbenin, na­mazdan önce okunması da Cuma namazının sıhhat şartıdır.

Hanbeliler dediler ki: Namazın şartlarına ek olarak Cuma na­mazının şartları, vücûb ve sıhhat şartları olmak üzere iki kısma ayrılır:

Namazın vücûb şartlarına ek olarak Cumanın vücûb şartlarını Mâlikî, Şafiî ve Hanefîlerce anlatılan şartların yanısıra şu şekilde sıralayabili­riz:

1. Özgürlük: Köleye Cuma namazı vâcib değildir.

2. Erkeklik: Kadınlara Cuma namazı vâcib değildir. Ama bunlar, namaza hazır olup da kıldıkları takdirde, namazları sahîh olur.

3. Cuma namazını terk etmeyi mubah kılacak bir özür bulunma­malıdır: Bir bineğe binmiş olarak veya başkası tarafından taşınarak mes­cide gitmesi durumunda zarar görecek kişiye Cuma namazı vâcib olmaz. Ama bütçesine zarar vermeyecek bir ücretle taşınarak veya bir bineğe binerek mescide gitmeye muktedir olan kişiye Cuma namazı vâcib olur. Kötürümler de hasta kimseler hükmündedirler.

4. Kör olmamak: Kendisine kılavuzluk yapacak birisi olsa bile, âmâ kişiye Cuma namazı vâcib değildir. Ancak âmâ, Cuma mescidine kadar uzanan ve oraya bağlı bir ipe tutunarak gitme imkânına sahip olursa, o zaman Cuma namazı kendisine vâcib olur.

5. Hava şiddetli derecede sıcak veya soğuk olmamalıdır.

6. Cuma namazı için dışarıya çıkıldığı takdirde, suçsuz olarak ve haksız yere hapsedilmekten korkulmamahdır: Ama hapsedilmeyi hak eden kişi, dışarı çıkmaktan korksa bile, Cuma namazı yine kendisine vâcib olur.

7. Malına, canına, ırzına zarar gelmesinden korkulmamalıdır: Ma­lına gelecek zararın, bütçesini sarsacak bir zarar olması şarttır. Daha az bir zarar Cuma namazına gitmek için engel teşkil etmez.

8. Meselâ teşkilatlı bir yerleşim bölgesi gibi tek ismin bölgenin her tarafına şâmil olduğu bir yerde ikâmet etmek: Bu nitelikteki bir yerde ikâmet edenler, kendileriyle Cuma namazı kılınan yer arasında fersahlarca mesafe olsa bile, yine Cuma namazıyla yükümlü olurlar. Ama Aynü’ş-Şems, Mısr’ül-Cedîde, Zeytûne, Maad’el-Habirî gibi özel isimleri olan yer­ler, bu şart açısından müstakil bir varlığa sahip olan yerlerdir. Bu yerler­de Cuma namazı kılmıyorsa, buraları yurt edinmeyenlere Cuma namazını kılmak vâcib olmaz. Bu yerlerin Cuma namazı kılınan mescidleri olmadı­ğı gibi, civarlarında Cuma namazı kılınan yerler varsa ve aralarındaki mesafe de bir fersah (5040 m.) veya daha azsa, Cuma namazı için oralara gitmek vâcib olur. Ama aradaki mesafe bir fersahtan fazlaysa, bu durumda burada bulunanlara Cuma namazı vâcib olmaz. Bilindiği gibi bir fersah 5040 metredir. Çadırlarda ve sâkinlerinin sayısı kırka ulaşmayan köylerde yaşayanlara Cuma namazı vâcib değildir. Eğer bir köyde yaşa­yanların sayısı kırkı buluyorsa ve yılın bütün mevsimlerinde burada yaşı­yorlarsa Cuma namazı kendilerine vâcib olur.

9. İkâmet: Cuma namazimn vücûb şartlarından birisi de “ikâmet” olduğundan, dört günlüğüne ikâmete niyet etmeyen misafire Cuma na­mazı vâcib değildir. Hanbelîlere göre muteber olan sefer mesafesi, kişinin gittiği yerle kendi aslî vatanı arasında bir fersahlık uzaklık olmasıdır. Ara­daki mesafe bundan az ise Cuma namazı vâcib olur. Aksi takdirde vâcib olmaz.

Cuma namazının sıhhat şartlarına gelince, bunlar dört tanedir:

1. Vaktin girmesi: Vaktin girmesinden önce kılınan Cuma namazı sahîh olmadığı gibi, vaktin çıkmasından sonra kılman Cuma namazı da sahîh olmaz. Ancak Hanbelîlere göre Cuma namazının vakti, bayram na­mazı vaktinin aynısıdır. Güneşin doğup da nafile namaz kılmanın mubah olacağı zamandan, yani bir mızrak boyu yükselmesi anından itibaren baş­lar. Bu vakitle ilgili olarak, Cuma namazının vakti bahsinde yeterince açıklama yapılmıştır.

2. Mukîm olmak: Bu şart, Cuma namazının vücûb şartlarında an­latılan niteliklere sâhib bir şehir veya köyde mukîm bulunmayı gerektirir. Çölde veya çadırlarda ikâmet edenlerin Cuma namazı kılmaları sahîh de­ğildir. Hanefîler, çölde ikâmet edenlerin Cuma namazı kılmalarının sahîh olacağını söyleyerek bu görüşe muhalefet etmişlerdir.

3. Bazıları dilsiz olsalar da imamla birlikte kırk veya daha fazla kişinin namazda hazır bulunması: Hazır bulunanların tümü dilsiz olurlar­sa kılman Cuma namazı sahîh olmaz.

4. Hutbe: Şartlarına ve hükümlerine riâyet edilerek Cuma namazı için iki hutbenin okunması gereklidir.[40]

 

Namaz Kadınların Cuma Namazı Kılmaları

 

Bilindiği gibi Cuma namazının şartlarından biri de erkek olmaktır. Bu namaz, kadına vâcib değildir. Ama bir kadının Cuma’yı öğle nama­zı yerine kılması durumunda sahîh olur. Kadının cemaata katılarak Cu­ma namazı kılmasının mı, yoksa evinde öğle namazını kılmasının mı daha faziletli olduğu hususunda mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: İster yaşlı, ister genç olsun, bir kadının öğle namazını kendi evinde kılması daha faziletli olur. Zîrâ o, cemaatle namaz kılma yükümlülüğünde değildir.

Malikiler dediler ki: Yaşlanarak erkekler karşısında herhangi bir çekiciliği kalmayan kadınların Cuma namazına gitmesi caizdir. Aksi tak­dirde mekruh olur. Kadın genç olduğu için, mescidde bulunmasından ve yolda giderken fitneye sebep olmasından korkulursa, Cumaya gitmesi -mefsedeti önlemek için- haram olur.

Şafiiler dediler ki: Kadının, eski elbiseler içinde olsa bile şehvet celb edici olması hâlinde, gerek Cuma ve gerekse diğer namazlar için cemaate katılması mutlak surette mekruhtur. Şehvet celbedici olmadığı halde, süslenip koku sürünürse yine aynı hükme tâbi olur. Ancak yaşlı olması ve eski elbiseler giyinerek, esans sürünmeden, erkeklerin kendisine tamah etmeyecekleri bir halde Cuma namazını kılması kerâhetsiz olarak sahîh olur. Yalnız bunun için de iki şart gereklidir:

1. Yaşlı olsun olmasın, velîsinin Cumaya gitmesi için kendisine izin vermesi.

2. Cemaate girmekle, onun yüzünden herhangi bir kişinin fitneye düşmeyeceğinden emin olunmalıdır. Aksi takdirde yine Cuma namazına gitmesi haram olur.

Hanbeliler dediler ki: Kadın, güzel olmamak şartıyla Cuma na­mazına gidip kılabilir. Güzel bir kadının Cuma namazına gidip kılması mutlak surette mekruh olur.

Ama kadınlar dışında, meselâ köleler gibi kendilerine Cuma namazı vâcib olmayanlara gelince, bunların Cuma namazını kılma­ları müstehab olur.[41]

 

Cuma Namazı Kılınan Mescidlerin Birden Fazla Olması

 

Cuma namazından maksat, insanların Rabblerine karşı huşu için­de bir araya gelip toplanmaları, aralarındaki dostluk bağlarının güçlen­mesi, sevgi akımlarının kuvvetlenmesi, gönüllerinde şefkat ve acıma duygularının canlanması, kin ve düşmanlık faktörlerinin ölmesidir. Bu atmosfer içinde bir araya gelen müslümanlar, birbirlerine sevgi ve kar­deşlik gözüyle bakar; güçlüleri zayıflarına destek ve zenginleri yoksul­larına yardımcı olur; büyükleri küçüklerine merhamet eder; küçükleri büyüklerine saygı gösterir ve hepsi de, ululuğunun sınırı olmayan, ezi­ci iktidara sâhib, hiç bir şeye ihtiyâcı olmayan övgülere lâyık olan tek Allah’ın kulları olduklarının bilincine varırlar... Bu saydıklarımız, ibâdet niyetiyle insanların bir araya gelmelerini teşvik etmek için İslâmiyet’in gösterdiği bazı hedeflerdir. Cuma namazı kılınan mescidlerin sayısını gereksiz yere fazlalaştırma halinde, şüphesiz ki müslümanlar birkaç mescide dağılmakta, cemaatleşmenin faydası hissedilememektedir. Böy­lece de insanlar teslimiyet içerisinde boyun büküp, huzurunda ibâdet için bir araya geldikleri Yüce Yaratıcının azametinden yeterince etkile­nip gönülleri feyizlenemiyecektir. Bu nedenle bazı müctehidler demişlerdir ki: Cuma mescidlerinin sayısı gereksiz yere fazlalaştırıldığı tak­dirde, yalnızca ilk kılınan mescidde bulunanların namazları sahîh olur. Ancak diğer mescidlerden önce kıldıklarını kesin olarak bilenler Cuma namazını kılmış olurlar. Öbür mescidlerdeki insanlarsa, öğle namazını kılmış olurlar. Mezheblerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Cuma namazı kılınan mescidlerin birden faz­la olması, bir ihtiyaçtan dolayı olduğu gibi, herhangi bir ihtiyaca bağlı olmayabilir de. İhtiyaçtan dolayı olması, tek mescidin belde halkına yet­memesi demektir. Mescidlerin gereksiz yere birden fazla olması durumun­da, önce kılanların Cuma namazları sahîh olur. Bunun için ölçü iftitah tekbiridir. Önce kılmış olmak için iftitah tekbirlerinin, diğer mescidlerde­ki cemaatten önce alındığının kesin olarak tesbit edilmesi şarttır. Eğer bu tesbit yapılamaz da hepsinin aynı anda iftitah tekbiri aldıkları anlaşı­lır, ya da bu hususta şüpheye düşülürse hepsinin Cuma namazları batıl olur. Bu durumda tümünün bir araya gelerek Cuma namazını iade etme­leri vâcib olur. Eğer bu imkânsız ise, Cuma namazının yerine öğle nama­zını kılarlar. Ama Cuma mescidleri ihtiyaç nedeniyle birden fazla olursa hepsinin Cuma namazları sahîh olur. Lâkin Cuma namazından sonra öğ­le namazını kılmaları da mendub olur.

Malikiler dediler ki: Bir beldede birden fazla Cuma mescidi bu­lunursa, bunlardan hangisinde Cuma namazı ilk önce kılınırsa oradaki sahîh olur. Bu mescid, diğerlerinden sonra inşâ edilmiş olsa bile hüküm aynıdır. Meselâ bir beldede Cuma namazı kılmayan birkaç tekke bulun­duğu halde, daha sonra Cuma namazı kılmak için bir mescid inşâ edile­rek orada Cuma namazı kılınabilir ve bundan sonra da bir mescid daha inşâ edilerek orada da Cuma namazı kılınırsa, bu durumda yine Cuma namazı ilk kılınan mescidde sahîh olur. Ancak bu hüküm de dört şarta bağlıdır:

1. Eski camide namazı kılmayıp topluca yeni camiye göç edilme­melidir. Yani özürsüz olarak sırf yeni camiye rağbetten ötürü eski camide namaz kılmayı bırakıp yeni camiye göç edilmemelidir.

2. Eski cami dar olur da genişletilmesi mümkün olmazsa, insanlar yeni camiye gitmeye ihtiyaç duyabilirler. Dar mescid, kendilerine vâcib olmasa bile Cuma namazına gelmeleri kuvvetle muhtemel olan kimseleri içine alamayan mesciddir.

3. Belde halkının bir tek mescidde toplanması halinde, ortaya fit­ne ve fesâd çıkmayacağından emin olunmalıdır. Meselâ şehirde birbirle­riyle geçİnemeyen ve birbirleriyle boy ölçüşen iki aile olur da, sözgelimi bunlardan biri şehrin doğu tarafında, diğeri de batı tarafında bulunursa, bu ailelerden her birinin kendine mahsus bir cami yaptırıp içinde Cuma namazı kılmaları sahîh olur.

4. Hâkim, yeni camide Cuma namazı kılmanın sahîh olacağına dair hüküm vermiş olmamalıdır. Hüküm verirse kılmak sahîh olur.

Hanbeliler dediler ki: Aynı beldede Cuma namazı kılınan mescidlerin birden fazla olması bir ihtiyaca dayalı olabileceği gibi, herhangi bir ihtiyaca dayalı olmayabilir de. Kendilerine vâcib olmasa bile, Cumayı kılmaları sahîh olan kimselerin, bilfiil namaz kılmasalar bile, sığmamaları nedeniyle birden fazla mescid bulunursa, bu müteaddit mescidlerde kılı­nan Cuma namazları sahîh olur. Veliyyü’1-emr buna izin vermiş olsun veya olmasın durum aynıdır. Ama bu durumda Cuma namazından sonra öğle namazını kılmak daha da uygun olur. Ama Cuma mescidlerinin sa­yısı gereksiz yere birden fazla olursa, buralarda kılman Cuma namazları sahîh olmaz. Sadece veliyyü’l-emrin izin vermiş olduğu mescidde kılınan Cuma namazı sahîh olur. Diğerlerindeki Cuma namazları bu mescidde-kinden önce kılınmış olsalar bile sahîh olmazlar. Veliyyü’l-emr, gereksiz yere birden fazla mescidde Cuma namazı kılınmasına izin verirse veya hiç izin vermezse doğrusu, iftitah tekbiri önce alınan mesciddeki Cuma namazı sahîh olur. Hepsinin aynı anda iftitah tekbiri alarak Cumayı be­raberce kıldıkları kesinlikle belirlenirse tümünün Cuma namazları batıl olur. Eğer bunların namazlarını daha sonra Cuma namazı olarak iade etmeleri mümkün olursa, iade etmeleri gerekir. Bu mümkün olmadığı tak­dirde öğle namazı kılmaları gerekir. Ama müteaddid mescidlerdeki cema­atlerden hangisinin Cuma namazını daha önce kıldığı tesbit edilemezse, bunlardan belirli olmayan herhangi bir cemaatin Cuma namazı sahîh olur. Ancak tümünün de öğle namazını kılmaları vâcib olur.

Hanefiler dediler ki: Cuma namazının birden fazla mescidde kı­lınması sahîhtir ve bunda herhangi bir sakınca yoktur. Bir mesciddeki cemaatın, diğer mesciddeki cemaatten önce kılmış olmasının da bir sakın­cası olmaz. Ama bunun böyle olduğu kesinlikle belirlenirse cemaatteki kişilerin bilahare ayrı bir niyetle ve tek selâmla dört rek’atlik zuhr-u âhir namazı kılmaları vâcib olur. Yalnız bu namazın, halk tarafından yanlış olarak farz olduğu sanılmasın diye evlerde kılınması daha faziletlidir. Bi­lindiği gibi Hanefîlere göre vâcib, mertebece farzdan daha aşağıdadır. Buna müekked sünnet de denilebilir. Başkalarının Cuma namazını kendisinden önce kıldıklarından şüphelenen kişinin bilâhare ayrı bir niyetle dört rek’atlik zuhr-u âhir namazını kılması mendub olur. Bu namazın her rek’atinde nafile olacağı varsayımıyla Fatiha ile birlikte bir sûre veya üç kısa âyet okunmalıdır. Daha önce de anlatıldığı gibi nafilelerin bütün rek’atle-rinde Fatiha ve zamm-i sûre veya zamm-ı sûre yerine geçecek miktarda âyetler okumak vâcibtir. Yalnız, anılan dört rek’ati, yine dört rek’atlik Cuma sünnetinden önce mi, yoksa sonra mı kılmak gerekir sorusuna Hanefîler, “Cuma sünnetinden sonra kılınmalıdır” şeklinde cevap verirler. Sünnetten önce kılınması hâlinde, evlâ olan hükme muhalefet edilmiş olur ki, bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre Cuma namazı kılan kişi­nin, iki rek’atlik Cuma farzından sonra dört rek’at Cuma sünnetini, son­ra da iki rek’at vakit sünnetini kılması gerekmektedir.[42]

 

Cuma Namazı Sahrada Sahîh Olur mu?

 

Üç mezheb imamı, Cuma namazının sahrada kılınması halinde sa­hîh olabileceği görüşünde birleşmişlerdir. Yalnızca Mâlikîier, bu durumda Cuma namazının sahîh olamayacağını söylemişlerdir. Mezheblerin bu­na ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Evlerde ve sahrada kılınan Cuma namazı sahîh olmaz. Aksine, camide kılınması zorunludur.

Hanbeliler dediler ki: Eğer sahra evlere yakın olursa, orada kı­lınan Cuma namazı sahîh olur. Evlere olan yakınlığın ölçüsü örfün takdi­rine göre hesaplanır. Evlere uzak olan sahrada kılınan Cuma namazı ise sahîh olmaz. Cuma namazını sahrada kıldıracak olan imam, sahraya ge­lemeyecek kadar zayıf ve güçsüz olan kimselere, şehirde kalarak Cuma namazını kıldırmak üzere bir vekil tayin eder.

Şafiiler dediler ki: Evlere yakın olan sahrada Cuma namazı kıl­mak sahîhtir. Bunlara göre yakınlığın ölçüsü, misafirin oraya ulaşmış ol­makla birlikte namazını kısaltamadığı bir mesafedir. Ki bunun detaylı açıklaması, namazı kısaltma bahsinde yapılacaktır. Şayet şehrin sûrları varsa, sûr içindeki hendekler de sahra hükmündedir.

Hanefiler dediler ki: Cuma namazının mescidde kılınması Cu­manın sıhhat şartlarından biri değildir. Dolayısıyla sahrada kılınması hâ­linde de sahîh olur. Yalnız, sahranın şehirden 5040 metre kadar uzaklıkta olmaması ve devlet başkanının orada Cuma namazı kılınmasına izin ver­miş olması gerekir.[43]

 

Cuma Namazı İçin Gerekli Olan Cemaat

 

Mezheb imamları Cuma namazının cemaatsiz olarak kılınmasının sahîh olamayacağı hususunda görüş birliği etmişlerdir. Ancak Cuma­nın sahîh olması için gerekli olan cemaat sayısı ve şartlarına ilişkin olarak görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Mezheblerin bu husustaki görüş­leri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Cuma namazının geçerli olması için imam­dan ayrı olarak en azından oniki erkeğin bulunması gereklidir. Ayrıca bu cemaat için de bazı şartlar aranmaktadır. Şöyle ki:

1. Bu oniki kişi, kendilerine Cuma namazı vâcib olan kimselerden meydana gelmiş olmalıdır. Bunlardan birinin köle, çocuk veya kadın ol­ması hâlinde, Cuma namazı sahîh olmaz.

2. Bu cemaatin, bulundukları yeri yurt edinmiş olmaları gerekli­dir. Bu oniki kişiden birinin Cuma kılınan yerde, sözgelimi ticâret için ikâmet ediyor olması yahut da misafir olarak gelip dört günlüğüne ikâ­mete niyet etmiş olması hâlinde, Cuma namazı yine sahîh olmaz.

3. Bu oniki kişinin, her iki hutbenin başından, namazın tamam­lanması anına kadar hazır bulunmaları gereklidir. Bunlardan birinin na­mazı imamın selâm vermesinden sonra ve fakat kendi selâmından önce batıl olursa, tümünün Cuma namazı fâsid olur.

4. Bu on iki kişinin Mâlikî, ya da Hanefî mezhebine mensub ol­maları gereklidir. Cuma namazında cemaat sayısının kırk kişi olmasını şart koşan Şafiî veya Hanbelî mezhebine mensub iseler, Mâlikî veya Ha­nefî mezheblerinden birini taklit etmedikleri sürece kılman Cuma namazı geçerli olmaz. Köyde Cuma namazı kılınırken, Cumanın başlangıcında tüm köylünün namazda hazır bulunması zorunlu olmayıp sadece oniki erkeğin hazır bulunması kuvvetli görüşe göre yeterli olur. Misafir de olsa imamın, dört günlüğüne ikâmete niyetlenen ve kendisine Cuma namazı vâcib olan biri olması gereklidir. Yalnız imamın, bu dört günlük ikâmete hutbe okumak kastıyla niyet etmemiş olması gereklidir. Aksi takdirde imam olması sahîh olmaz.

Hanefiler dediler ki: Cuma namazının sahîh olabilmesi için ge­rekli olan cemaat, imamdan başka en az üç kişidir. İmam hutbeye başla­dığında bir kişi bulunur ve bu namazdan önce çıkıp gider de bundan sonra üç erkek gelir ve imam bunlara Cuma namazını kıldınrsa namaz sahîh olur. Bunlara hutbeyi yeniden okumasına da gerek yoktur. Bu üç kişilik cemaatin, köle, hasta, yolcu, ümmî veya sağır da olsalar, erkek olmaları şarttır. Çünkü bu anılan nitelikteki insanlar, gerek kendileri gi­bilerine ve gerekse başkalarına imamlık yapabilirler. Yalnız ümmî veya dilsiz olan erkek, ancak hutbeyi başkası okuduktan sonra Cuma namazı kıldırabilir. Çünkü hatibin aynı zamanda Cuma imamı olması şart değil­dir. Erkeklerin imamlığı başkalarına nisbetle daha evlâdır. Kadınlarla çocukların durumu bunun hilâfına olup onların Cuma namazını kıldır­maya yetkileri olmadığı gibi, Cuma için gerekli cemaati teşkil, etmeleri de yeterli olmaz. Anılan üç kişilik cemaatin, imam birinci rek’atin ilk secdesine varıncaya kadar namaza devam etmeleri zorunludur. Eğer bun­lar, belirtilen süreden sonra namazı terk ederlerse, namazları batıl olur. Ama imam, namazını yalnız başına Cuma namazı olarak tamamlar. îmam birinci rek’atin ilk secdesine varmadan önce namazı bırakırlarsa, Ebû Hanîfe’ye göre hepsinin Cıiraa namazı batıl olur. İmamın, kendisinin üstün­de daha yüksek bir âmir bulunmayan veliyyü’1-emr olması veya onun Cuma namazını kıldırmak için birine izin vermesi, Cuma namazının sıh­hat şartıdır. Veliyyü’1-emr veya vekilinin kıldırmadığı Cuma namazları geçerli olmaz. Bu durumda kılınan Cuma namazları, öğle namazları yeri­ne geçerli olur.

Devlet başkanının, Cuma namazını kıldırmak üzere kendisine izin verdiği kimsenin, namaz kıldırmak için yerine başkasını vekîl tâyin etmesi ve ona bunu sarahatle bildirmesi caizdir.

Şafiiler dediler ki: Cuma namazının sahîh olabilmesi için gerekli olan cemaatte bazı şartlar aranır:

1. Cemaatin imamla birlikte, en azından kırk kişi olması şarttır. Bundan az sayıdaki cemaatle kılınan Cuma namazı geçerli olmaz. Eğer cemaatin sayısı kırktan az olursa, kırk kişiyi şart koşmayan bir mezhebe uymak caiz olur. Yalnız bu durumda başka mezhebi taklit eden kişinin telfikten sakınması gerekir. Yani, taklit ettiği mezhebe göre de abdestli olması icâb eder.

2. Cemaatteki kimselerin, Cuma şartlarını üzerinde taşıyan kimse­ler olmaları icâb eder. Yani erkek, hür, yükümlü ve aynı yeri yurt edin­miş olmaları şarttır. Köle, çocuk, kadın ve misafirlerin meydana getirdiği cemaatle kılman Cuma namazı geçerli olmaz.

3. Cemaatin, birinci rek’atin sonuna kadar imamla birlikte sahîh olarak kazayı gerektirmeyecek ve herhangi bir özür nedeniyle iadeyi icâb ettirmeyecek bir şekilde namaza devam etmesi şarttır. İkinci rek’atteyse cemaatin imamla birlikte namaza devam etmesi şart değildir. Yani ikinci rek’atte imamdan ayrılmaya niyet edip yalnız başlarına namazlarını ta­mamlarlarsa kıldıkları Cuma namazı sahîh olur. Aynı şekilde imam da, ikinci rek’atte cemaatten ayrılmaya niyet ederek namazını tek başına tamamlarsa, onun da Cuma namazı sahîh olur. Bu arada imamın selâm vermesinden önce veya sonra, imamdan ayrılmış cemaatten birinin nama­zı bozulursa tümünün namazı bozulmuş olur. Çünkü cemaatin sayısı, imam­dan ayrılmış da olsalar namazın sonuna dek kırkın altına düşürülmemeli­dir. Namazları bozulur da vakit içinde Cuma namazlarını iade etmeleri mümkün olursa, yani vakit müsait olursa namazlarını İade etmeleri vâcib olur. Aksi takdirde öğle namazı olarak kılarlar.

4. İmama uyan kimselerin, imamın iftitah tekbiri almasından he­men sonra vakit geçirmeksizin iftitah tekbiri almaları gerekir. İmamın tekbir almasından sonra Fatiha okuyup rükûa varacak, ama rükûdan kalk­mayacak kadar bir zamanın geçmemesi gerekir. Cemaatin iftitah tekbirini alması, imamın iftitah tekbirini almasından Fâtiha’yı okuyup başını rü­kûdan kaldıracak kadar bir zaman kapsamasına kadar uzarsa bu durum­da Cuma namazı geçerli sayılmaz.

5. Cemaat imamla birlikte kırk kişi olmaktaysa, bu durumda ima­mın, imama uyanlarda aranan şartları da hâiz olması gerekir. Kırk kişilik cemaat eğer imamdan ayrı olarak tamamlanmaktaysa, imamın çocuk, köle veya yolcu olması hâlinde kıldırdığı Cuma namazı sahîh olur.

6. Köle, çocuk veya yolcu da olsa imamın, imam olmaya niyet etmesi şarttır. îmama uyanların da imama tâbi olmaya niyet etmeleri şarttır. Bu iki taraf gerekli niyeti yapmadıkları takdirde Cuma namazı geçerli olmaz.

7. Kırk kişilik cemaatin, hutbenin başlangıcından namazın bitimi­ne kadar tam olarak muhafaza edilmesi gereklidir.

Hanbeliler dediler ki: Cuma namazı cemaati için bir takım şart­lar aranır:

1. Cemaatin imamla birlikte kırk kişiden az olmaması gereklidir.

2. Bu cemaatin, kendilerine Cuma namazı vâcib olan kimselerden oluşması gerekir. Yani cemaat hür, erkek, baliğ ve mûtad bir yapı ile inşâ edilmiş olan Cuma namazı kılman yeri yurt edinmiş kimselerden mey­dana gelmelidir. Cuma namazı cemaatinin köle, kadın, çocuk, yolcu, mu­kîm de olsa, bulunduğu yeri yurt edinmemiş, Cuma namazı kılınan belde dışındaki bir yeri yurt edinmiş kimselerden oluşmaması gerekir.

3. Cemaatin hem hutbe, hem de namazda hazır bulunması şarttır. Namazın tamamında hazır bulunmaları şart değildir. Kırk kişi hutbede ve namazın bir kısmında hazır bulunur da, daha sonra yerlerini doldura­cak sayıda yeni kimselerin gelmelerinden itibaren çekip giderlerse, Cuma namazı sahîh olur. Namaz esnasında bu kırk kişiden herhangi bir eksilme olur ve bu eksikliğin yeri daha önce doldurulmazsa namaz batıl olur.[44]

 

Cuma Hutbelerinin Rükünleri

 

Cuma hutbelerinin rükünleri, tıpkı daha önce anlatmış olduğumuz bayram namazı hutbesinin rükünleri gibidir. Yalnız hutbenin başlangı­cı, bu hükümden istisna edilmiştir. Bayram hutbesine tekbirle, Cuma hutbesine ise “hamd” ile başlanır. Bayram namazları bahsinde, hut­belerin rükünlerini her mezhebe göre detaylı olarak anlatmıştık. Ayrıca Cuma hutbesinin “hamd” ile başlatılmasının Şâfii ve Hanbelîlere göre hutbe için bir rükün olduğunu, Mâlikî ve Hanefîlere göre ise bunun ne Cuma, ne de bayram hutbeleri için rükün olmadığını ifade etmiştik. Bu sebeple her mezhebe göre kolayca anlaşılabilmesi için, burada ye­niden Cuma hutbesinin rükünlerini anlatmaya çalışacağız.

 

Hanefiler dediler ki: Hutbenin bir tek rüknü vardır. O da az olsun çok olsun, mutlak olarak zikirdir. Farz olan hutbenin tahakkuku için sadece bir hamd, bir teşbih veya bir tehlîlde bulunmak yeterli oıur. Ancak bunlardan biriyle yetinmek, hutbenin sünnetleri bahsinde de anla­tılacağı gibi, tenzîhen mekruhtur. Bu mezhebe göre şart olan, birinci hut­bedir. Hutbenin tekrarlanmasıysa sünnettir.

Şafiiler dediler ki: Hutbenin rükünleri beş tanedir:

1. Allah’a hamdetmek: Bunun için de bizzat “hamd” masdarından türeyen bir kelimeyi kullanmak ve ayrıca buna lafza-i celâli eklemek şarttır. Şu halde hatibin, “Eşkürullah” “Üsnî aleyh”, “el-hamdü lirrahmân veya bunlara benzer bir cümleyi kullanması yeterli olmaz. Ama “Ahmedüllah” veya “Innî hâmidullah” demesi caiz olur. “Hamd” maddesinin her iki hutbede de okunması zorunludur.

2. Her iki hutbede de Peygamber Efendimize salât getirmek: Bu­nu yaparken mutlaka salât kelimesini kullanmak gereklidir. Meselâ hati­bin şunları söylemesi yeterli değildir:

Salât getirirken, mutlaka Peygamberimizin “Muhammed” ismini an­mak zorunlu değildir. O’nun pâk isimlerinden birini anmak yeterli olur. Daha önce bir ismi geçmiş olsa bile, salât getirirken ismini anmayip, ön­ceki ismime bir zamirle telmihte bulunmak yeterli olmaz. Mûtemed olan görüş bu doğrultudadır.

3. Her iki hutbede aynı lafzıyla olmasa bile, takvaya dâir tavsiye­de bulunmak: Meselâ, “ve etîullah” demek yeterli olur. Dün­yadan ve dünyaya aldanmaktan sakındırmak yeterli olmaz. Çünkü bun­da, ibâdetten başka şeylere teşvik vardır.

4. İki hutbeden birinde Kur’an-ı Kerîm’den bir âyet okumak: Bu­nu birincide okumak daha uygun olur. Okunan bu âyetin, tam bir âyet veya bir âyetin uzun bir bölümü olması; va’d, vaîd, hüküm, kıssa, mesel veya haber gibi matlub bir mânâyı ifâde etmesi şarttır. Meselâ, âyetini okumak yeterli olmaz.

5. Mü’min erkek ve kadınlara -özellikle ikinci hutbede- duada bu­lunmak: Şayet hatibin ezberinde varsa, mağfiret talebi gibi âhiretle ilgili dualarda bulunması şarttır. Ezberinde yoksa dünya ile ilgili duaları yap­ması yeterli olur. Duâ yaparken de hazır bulunan cemaati bir tarafa bıra­karak başkalarını kasdetmemelidir.

Malikiler dediler ki: Hutbenin bir tek rüknü vardır. O da sakın­dırma veya müjdelemeyi kapsamasıdır. Cümlelerin seçili olması da şart değildir. Hutbeyi manzum veya nesir olarak okumak sahihtir. Eğer unu-tulursa namaz kılınmadan iade edilmesi mendubtur. Namaz kılındıktan sonra iade edilmesi gerekmez.

Hanbeliler dediler ki: Her iki hutbenin dört rüknü vardır:

1. Her hutbenin başında, “elhamdülillah” demek: Söz gelİmi baş­ta,  “ahmedullahe” demek yeterli olmaz.

2. Rasûlullah (s.a.s.)’a salât getirmek: Salât getirirken, mutlaka salât kelimesini kullanmak gerekir.

3. Kur’an-ı Kerîm’den bir âyet okumak: Bu âyetin müstakil bir mânâyı veya hükmü içermesi gerekir. Sözgelimi, âyetini oku­mak yeterli olmaz.

4. İnsanlara, Allah Teâlâ’ya karşı takvâh davranmaları konusun­da tavsiyede bulunmak: Bunun en azı da “İttekullâhe” cümlesini veya benzeri bir cümleyi okumaktır.

 

Bu durumda, mümkün olursa Cuma namazını yeniden kılmak vâcib olur.

Ancak, imama uyan kimseler, eksilme hâlinde de cemaatin kendi mezheblerine göre (meselâ cemaatin on iki kişi ile teşekkül edebileceğini kabul eden Mâlikî mezhebine göre) tamam sayılacağım görürlerse namazları batıl olmaz. Bu durumda (Şafiî olan) İmam, kendi yerine bu mezheplerden birine bağlı olan bir kişiyi halef tâyin ederek kalan cemaatin Cuma na­mazını ona tamamlatır. Kendisinin namazı, cemaatin kırk kişi olması ge­rektiğini ileri süren bir mezhebe mensub olduğundan dolayı batıl olur. İmama uyanlar, söz gelimi Cuma cemaatinin kırk kişi olması gerektiğini savunan Şafiî mezhebine mensup oldukları halde, imam cemaatin kırk kişi olması gerektiğini savunan bir mezhebtense, eksilen cemaatin yeri dol­durulmadan kırk kişilik cemaat sayısında bir eksiklik meydana geldiğinde tümünün Cuma namazı batıl olur.[45]

 

Cuma Hutbesinin Şartları

 

Cuma hutbeleri için gerekli olan şartları şöylece sıralayabiliriz:

1. Her iki hutbe de namazdan önce okunmalıdır: Hutbenin na­mazdan sonraya ertelenmesi üç mezheb imamına göre geçersiz olur. Mâlikîler buna muhalefet ederek aykırı görüş beyânında bulunmuşlardır.

 

Malikiler dediler ki: Hutbeler namazdan sonraya ertelendikleri takdirde, sadece namazı iade etmek gerekir. Hutbeler sahîh olup iadeleri gerekmez. Yalnız bu durumda, Cuma namazını, geciktirmeksizin mescidden çıkmadan önce iade etmek de şarttır. Ama mescidden çıkmadan önce iade edilmez veya örfe göre aradan uzun zaman geçerse, hutbeleri de namazla birlikte iade etmek gerekir.

 

2. Hutbeye niyet edilmelidir: Hatib, hutbeyi niyet etmeksizin oku­duğu takdirde bu, Hanefî ve Hanbelîlere göre geçerli sayılmaz. Mâlikîlerle Şâfiîlerse niyetin, hutbenin sıhhat şartı olmadığını söylemişlerdir. Yalnız Şâfiîler, hatibin hutbeyi okurken ara verip başka bir iş yapma­masını şart koşmuşlardır.  Meselâ hatib hutbedeyken   aksırır da “elhamdülillah” derse hutbe batıl olur. Şâfiîlerin bu şartına, başka mezheblerden muvafakat eden olmamıştır.

3. Hutbeler Arapça okunmalıdır: Mezheblerin bu konuda ileri sür­dükleri görüşler aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Dinleyenler Arap olsunlar veya olmasınlar, okuyanın, Arapça okumaya muktedir olması halinde bile, hutbenin Arapçadan başka bir dille okunması caiz olur.

Hanbeliler dediler ki: Arapça okumaya muktedir olan kişinin, hutbeyi Arapçadan başka bir dille okuması sahîh olmaz. Arapça okumaya muktedir olamayan hatibin, dinleyiciler ister Arap olsunlar ister başka mil­letten olsunlar, okuyabileceği herhangi bir dille okuması caizdir. Yalnız, hutbenin rükünlerinden olan âyet-i kerîmeyi Arapçadan başka bir dille okumak caiz olmaz. Ama bu âyetin yerine Arapça olarak dilediği bir zikri yapabilir. Bunu da yapamazsa, bir âyet okuyacak kadar sükût eder.

Şafiiler dediler ki: Her iki hutbenin rükünlerini Arapça olarak yerine getirmek şarttır. Arapçayı öğrenmek mümkün olduğu takdirde, hut­benin Arapçadan başka bir dille okunması yeterli olmaz. Arapçayı öğren­mek mümkün olmazsa, o zaman hutbeyi başka bir dille okumak caiz olur. Tabiî bu anlattıklarımız, Arap dinleyiciler içindir. Dinleyiciler Arap değillerse, hatibin Arapça öğrenmesi mümkün olsa bile, âyeti kerîme dışındaki hutbe rükünlerini Arapça olarak yerine getirmesi mutlak surette şart değildir. Fakat âyet-i kerîmeyi Arapça okumak zorunludur. Arapça olarak âyet okuması mümkün olmazsa, yerine Arapça bir zikir veya duâ okur. Bunu da yapamazsa bir âyet okuyacak kadar susup beklemesi icâb eder. Âyetin başka bir dildeki mealini okuması caiz olmaz. Hutbenin âyet dışındaki diğer rükünlerinin Arapça olması şart olmayıp sünnettir.

Malikiler dediler ki: Dinleyiciler Arap olmasalar ve Arapçayı anlamasalar bile, hutbenin Arapça olması şarttır. Bir toplum içinde hutbe okuyacak kadar güzel Arapça bilen biri bulunmadığı takdirde, Cuma na­mazı kendilerine vâcib olmaz.

 

4. Hutbe, vakit içinde okunmalıdır: Hutbe, Cuma vaktinden ön­ce okunursa,  mezheblerin ittifakıyla batıl olur.

5. Hatib her iki hutbeyi de dinleyenlerin işitebilecekleri derece­de yüksek bir sesle okumalıdır: Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüş­leri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Hutbeyi işitme engelli olmayan dinleyicile­rin duyabileceği kadar yüksek sesle okumak şarttır. Ama kişi hatipten uzak bulunur veya işitme engelli olursa, hutbeyi işitmesi şart olmaz. Şu da var ki: “La ilahe illallah”, “Elhamdülillah” veya “Sübhânallah” de­mekle de yetinilebilir. Bu cümlelerden biri yüksek sesle okunursa, cema­atten hiç biri duymasa bile hutbe yerini bulmuş olur. Ancak bu cümleler­den biriyle yetinmek mekruhtur. İmam Ebû Yûsuf ile imam Muhammed derler ki: Hutbenin en azı, ettahiyyatünün başından sonuna kadar uzun­luğa sahip bir zikri okumaktır. Her halükârda hutbeyi, en azından Cuma namazının kendileriyle gerçekleşebileceği, yani Cuma şartlarını üzerinde taşıyan insanlardan birinin duyması zorunludur. Bu kişinin, yolculuk ve hastalık gibi nedenlerden biriyle mazur olsa da erkek, baliğ ve akıllı ol­ması gerekir.

Şafiiler dediler ki: Hatibin hutbe rükünlerini, Cuma namazının kendileriyle gerçekleştiği kırk kişilik cemaate duyuracak kadar yüksek sesle okuması şarttır. Cemaatin hutbeyi bilfiil duymaları şart değildir. Yani işitebilecek durumda olmaları yeterlidir. Hatibe yakın bir şekilde, bir ara­da bulunmalıdırlar. Bu durumdayken uyuklayarak hutbeyi dinlemeseler bile, bunun bir sakıncası olmaz. Ama sağır olmak, ağır uykuda uyumak veya hatibden uzakta bulunmak gibi nedenlerle hutbeyi işitemeyecek du­rumda olurlarsa, bu takdirde hutbeler yerlerini bulmuş olmazlar.

Hanbeliler dediler ki: Hutbelerin sahîh olabilmesi için hatibin, Cuma namazı kendilerine bizzat vâcib olan belli sayıdaki insanlara (kırk kişiye) hutbe rükünlerini işittirebilmesi gereklidir. Öyle ki, bu sayıdaki insanların bir kısmında da olsa sağırlık, uyku ve dalgınlık gibi bir işitme engeli bulunmamalıdır. Mezkûr sayıdaki cemaat, hatibin uzaklığı ve sesi­nin yüksek olmaması nedeniyle hutbeyi duyamazlarsa, gayesi gerçekleş­mediğinden ötürü, okunan hutbe sahîh olmaz.

Malikiler dediler ki: Hutbeyi yüksek sesle okumak sıhhat şartı­dır. Sessizce okunduğu takdirde geçerli olmaz. Dinleyicilerin kulak ver­meleri, aslında kendilerine vâcibse de, hutbenin sahîh olması için kulak verip işitmeleri şart değildir.

 

6. Hutbeyle namaz arasını fazla açmamak: Cuma hutbesinin şartlarından biri de hatibin, hutbeyle Cuma namazı arasına uzun bir fasıla koymamasıdır. Bu fasılanın tahdidi hususunda mezhebler arasın­da görüş ayrılığı doğmuştur.

         

Şafiiler dediler ki: İki hutbenin rükünleriyle iki hutbe ve Cuma namazı arasına fasıla koymayıp muvâlâta uymak şarttır. Muvâlatın sının, mümkün olduğu kadar hafif iki rek’at namaz kılacak kadar bir fasıladır. Bundan fazla süren fasıla -vaaz ve nasihat olmadığı takdirde- hutbeyi batıl eder.

Malikiler dediler ki: Her iki hutbenin birbirine bitiştirilmesi şart olduğu gibi, namaza bitiştirilmeleri de şarttır. Aradaki fasıla, örfe göre az olduğu takdirde muaf sayılır.

Hanefiler dediler ki: Hatibin, hutbelerle namaz arasına yemek ve benzeri şeyler gibi, namaz ve hutbeyle alâkası olmayan bir fasıla koy­maması şarttır. Ama araya kaza namazı kılmak, nafile bir namaza başla­mak gibi, namaz ve hutbeyle alâkalı bir fasıla koyması, hutbeyi iade et­mesini gerektirmez. Ancak iade etmesi daha iyi olur. Aynı şekilde, Cuma namazı fâsid olur da yeniden kılınırsa hutbe batıl olmaz; yani hutbeyi yeniden okumak gerekmez.

Hanbeliler dediler ki: Hutbelerin sahih olması için hutbenin bö­lümleriyle hutbe ve namaz arasında muvâlâta riâyet etmek şarttır. Muvâlât demek, hutbelerle namaz arasına örfe göre uzun bir fasıla koymamak­tır.

 

Hutbenin sıhhat şartları her mezhebe göre toplu olarak aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Hutbenin sıhhat şartları altı tanedir:

1. Hutbe, namazdan önce okunmalıdır.

2. Hutbe niyetiyle okunmalıdır.

3. Cuma namazı vakti içinde okunmalıdır.

4. Hutbe okunurken en azından bir kişi, hazır bulunmalıdır. Bu tek kişinin de, Cuma namazının şartlarını üzerinde taşıyan birisi olması gerekir.

5. Namazla hutbe arasına, namaz ve hutbeyle alâkası olmayan fâsıla girmemelidir.

6. Önce de anlatıldığı gibi, hatibin, hutbe esnasında hazır bulu­nan kişilere hutbeyi duyuracak kadar yüksek sesle okuması gerekir. Ebu Hanîfe’ye göre, hatibin, Arapça okumaya muktedir olsa bile, hutbeyi Arapça okuması şart değildir. İmâmeyn’e göreyse, Arapça okumaya muktedir olan hatibin, hutbeyi Arapça okuması şarttır.

Şafiiler dediler ki: Hutbenin sıhhat şartları on beş tanedir:

1. Hutbe, namazdan önce okunmalıdır.

2. Hutbe, Cuma namazı vaktinde okunmalıdır.

3. Hutbeyi arada bırakıp başka bir işle meşgul olmamalıdır.

4. Hutbe Arapça okunmalıdır.

5. İki hutbe arasında ve iki hutbeyle namaz arasında muvâlâta riâyet edilmelidir.

6. Hatib, her iki hades hâlinden ve afvedilmez necasetten temiz olmalıdır.

7. Hatibin avret mahalli örtülü olmalıdır.

8. Yapabildiği takdirde hutbeyi ayakta okumalıdır. Hatib ayakta duramadığı takdirde, oturarak okuması sahîh olur.

9. Hatib, iki hutbe arasında itmi’nan miktarınca oturmalıdır. Hut­beyi ayakta irâd eden hatib arada oturamayacak olursa, bir süre sükût eder.

10. Hatib, hutbenin rükünlerini Cuma namazının şartlarını üzerin­de taşıyan kırk kişiye duyurabilecek kadar yüksek sesle okumalıdır.

11. Bu kırk kişi, hükmen de olsa hutbeyi işitebilecek durumda olmalıdır.

12. Hutbeler, Cuma namazı sahîh olan mıntıkada okunmalıdırlar.

13. Hatib, erkek olmalıdır.

14. Hatib, halka imamlık etmesi sahîh olan biri olmalıdır.

15. Eğer hatib ilim ehlinden ise, hutbedeki rükünlerin rükün, sün­netlerin de sünnet olduklarına inanması şarttır. Eğer ilim ehlinden değil­se, aksi caiz olsa da, farzın sünnet olduğuna inanmaması vâcib olur.

Hanbeliler dediler ki: Hutbelerin sıhhat şartları on tanedir:

1. Hutbeler, Cuma namazı vakti içinde okunmalıdır.

2. Hatib, kendisine bizzat Cuma namazı vâcib olan kimselerden biri olmalıdır. Seferi kesmeye yetecek bir süre ikâmete niyet etmiş olsa bile, yolcunun (misafirin) veya kölenin hutbe okumaları geçerli olmaz.

3. Her iki hutbe, Allah’a hamdı kapsamalıdır.

4. Hutbeler Arapça okunmalıdır.

5. Her iki hutbe, Allah’a karşı takvâlı olmayı tavsiye eden ifâde­leri kapsamalıdır.

6. Rasûlullah Muhammed (s.a.s.)’e salât getirilmelidir.

7. Her iki hutbede de Kur’an-ı Kerîm’den birer tam âyet okunma­lıdır.

8. Her iki hutbenin bölümleri ve iki hutbeyle Cuma namazı ara­sında muvâlâta riâyet edilmelidir.

9. Hatib, her iki hutbeyi okurken de niyet etmelidir.

10. Her iki hutbenin rükünlerini uyku, dalgınlık ve sağırlık gibi işitmeye engel bir durum olmadığı takdirde, kendilerine bizzat Cuma na­mazı farz olan cemaat sayısına duyuracak kadar yüksek sesle okumalıdır.

Malikiler dediler ki: Hutbenin sıhhat şartları dokuz tanedir:

1. Hutbeler, namazdan önce okunmalıdır.

2. Namaz, hutbelere bitiştirilmiş olmalıdır.

3. Hutbelerin birincisi, ikincisine bitiştirilmelidir.

4. Hutbeler, Arapça okunmalıdır.

5. Hutbeler seslice okunmalıdır.

6. Hutbeler mescid içinde okunmalıdır.

7. Hutbelerin ikisi de Arapların hutbe diye adlandırdıkları ifade tarzına uygun olmalıdır.

8. Her iki hutbede de, işitmeseler bile, Cuma namazı şartlarını üzerlerinde taşıyan on iki kişi hazır bulunmalıdır.

9. Hutbe ayakta okunmalıdır. Bazıları bunun sünnet olduğunu söy­lemişlerdir. Her iki görüş de mûtemed sayılır. En ihtiyatlısı, ayakta oku­maktır.[46]

 

Hutbenin Sünnetleri

 

Hutbenin sünnetlerini, her mezhebe göre toplu olarak aşağıda anlatmış bulunmaktayız.

 

Şafiiler dediler ki: Hutbenin sünnetlerini şu şekilde sıralayabili­riz:

1. Rükünler arasında tertibe riâyet etmek. Şöyle ki: Hutbeye önce “hamd” ile başlanmalıdır.

2. Sonra Peygamber Efendimize, salât getirilmeli.

3. Daha sonra takvâlı olma tavsiyesinde bulunulmalı.

4. Bir âyet-i kerîme okunmalı.

5. Mü’minlere duâ edilmeli.

6. İkinci hutbede müslümanların imamlarına ve idarecilerine, sâlih olmaları ve hak yola yardımcı olmaları için duada bulunulmalıdır. Özellikle kral ve sultanlar için duâ etmenin bir sakıncası yoktur. Peygam­ber Efendimize salât getirdikten sonra, ayrıca ona selâm, âline ve ashabı­na da salât-ü selâm göndermek.

7. Kulak verdikleri takdirde işitebilecek olanlar, hutbeye kulak ver­melidir.

8. İşitemeyenlerinse zikirle meşgul olmaları mendubtur.

9. En faziletlisi, bu esnada Kehf sûresini okumaktır.

10. Daha sonra yine Peygamber Efendimize salât getirilmelidir.

11. Hutbe, minber üzerinde okunmalıdır.

12. Minber, mihraba yönelenlerin sağ tarafında bulunmalıdır.

13. Hatib, kendisine mahsus tek kişilik yerinden ayrılarak minbere çıkmadan önce, minber yanındaki cemaate selâm vermelidir. Ama mescid kapısından girerse, diğerleri gibi her uğradığına selâm vermelidir.

14. Minbere çıktığında cemaate yönelmelidir.

15. Birinci hutbeye başlamadan önce minberde oturmalı, oturma­dan önce de cemaate selâm vermelidir. Hatibin selâmına, cemaatin karşı­lık vermesi ise vâcibtir.

16. Cemaatin toplu olarak değil, fakat sadece bir kişinin hatib huzurunda ezan okuması sünnettir. Minare üzerinde okunan ilk ezana gelince, eğer cemaatin toplanması buna bağlı ise sünnet olur.

17. Hutbenin açık ve net, halkın anlayabileceği tarzda olması, ne çok uzun, ne de çok kısa olmaması ve namazdan önce okunması sünnet­tir.

18. Hutbe okurken hatib, sağa sola dönmemeli, aksine cemaate yönelik olmalı, sol tarafında -ağaçtan yapılmış bile olsa- bir kılıç veya âsâ bulundurmalı, sağ yanım da minberin kenarına dayamalıdır.

Hanbeliler dediler ki: Hutbenin sünnetlerini şöylece sıralayabili­riz:

1. Hatib, hutbeyi minber üzerinde veya yüksekçe bir yerde oku­malıdır.

2. Cemaate geldiğinde selâm vermelidir.

3. Minbere çıktıktan sonra da cemaate selâm vermelidir.

4. Minberde, cemaate yönelik vaziyette durmalıdır.

5. Karşısında ezan okunup tamamlanıncaya kadar oturmalıdır.

6. İki hutbe arasında, İhlâs sûresi okuyacak kadar oturmalıdır.

7. Hutbeyi ayakta okumalıdır.

8. Kılıç, yay veya bir sopaya dayanmalıdır.

9. Hutbeyi, sağa sola dönmeksizin, önüne doğru durarak irâd et­melidir.

10. Her iki hutbeyi de kısa tutmalıdır.

11. İkinci hutbeyi birincisinden daha kısa okumalıdır.

12. Her iki hutbede de gücü nisbetinde sesini yükseltmelidir.

13. Müslümanlar duâ etmelidir. Devlet başkanı veya oğlu yahut babası gibi belirli bir kişiye duâ etmesi de mubahtır.

14. Hutbeyi kitaptan okumalıdır.

Malikiler dediler ki: Hutbenin sünnetlerini şöylece sıralayabili­riz:

1. Hatib, birinci hutbeyi okumadan önce, müezzinin ezanı okuyup tamamlamasına dek oturmalıdır.

2. İki hutbe arasında, İhlâs sûresini okuyacak kadar oturmalıdır.

3. Hutbeyi minber üzerinde okumalıdır. (Bu, mendubtur). İhtiyaç olmadıkça minberin en üst kısmına çıkmamalıdır. Aksine, cemaate hut­beyi duyurabilecek bir yükseklikte durmakla yetinmelidir.

4. Hutbe için minbere çıkarken cemaate selâm vermelidir. Selâm­la başlamanın aslı sünnettir. Selâmın, minbere çıkış esnasında verilmesi mendubtur. Selâmı, minbere çıkıştan sonraya ertelemek mekruhtur. Min­bere çıktıktan sonra selâm vermesi hâlinde, cemaatin bu selâma karşılık vermesi vâcib değildir.

5. Hutbe esnasında âsâ ve benzeri şeylere dayanmalıdır.

6. Her iki hutbeye, Allah’a hamd-ü sena ile başlamalıdır.

7. Bundan sonra hutbeye başlarken de Rasûlullah (s.a.s.) a salât-ü selâm getirmelidir.

8. Birinci hutbeyi, Kur’an-ı Kerîm’den bir âyet okuyarak sona er­dirmeli, ikinciyi ise, “Yağfirüllâhti lenâ ve leküm” duâsıyla sona erdir­melidir. Bunun yerine, “Üzkürullâhe yezkürüküm” cümlesini okumak da yeterlidir.

9. Hutbenin takva emrini, bütün müslümanlara duayı, sahabelere tarzıyede[47] bulunmayı kapsaması gerekir.

10. Düşmanlara karşı muzaffer olması, İslâm’ın da kendisiyle güç­lenmesi için devlet başkanına duada bulunmak müstehabtır.

11. Her iki hutbede taharet hâli üzere bulunmak da müstehabtır.

12. Her iki hutbede, Cenâb-ı Allah’ın bol nimetler ihsan etmesi, sıkıntı ve meşakkatleri gidermesi, düşmanlara karşı zafer kazanılması, has­talık ve illetlerden afiyet bulunması için duâ edilmelidir.

13. Devlet başkanının adalet ve ihsan üzere bulunması için duâ etmek de müstehabtır.

14. Cemaatin hutbeyi işitebilmesi için sesi fazlaca yükseltmek mendubtur.

15. İkinci hutbede sesi yükseltmenin, birinciye nisbetle daha az tonajda olması gerekir.

16. İkinci hutbe, birinciye nisbetle daha kısa olmalıdır. Her iki hutbe de hafif tutulmalıdır.

Hanefiler dediler ki: Hutbenin sünnetlerinin bir kısmı hatibin şahsıyla, bir kısma da hutbenin kendisiyle ilgilidir.

1. Hatibin büyük ve küçük her iki hades hâlinden temiz olması gerekir. Böyle olmadığı takdirde okuduğu hutbe, kerâhatle birlikte sahîh olur. Araya uzun bir fasıla girmemişse, cünüb kişinin okuduğu hutbenin iade edilmesi mendubtur.

2. Hutbeye başlamadan önce hatib, minberde oturmalıdır.

3. Hutbeyi ayakta irâd etmelidir. Oturarak veya yan gelerek irâd ettiği takdirde, mekruh olmakla birlikte yeterli olur.

4. Şiddet kullanarak fethedilen beldelerdeki hatibin, sol elindeki bir kılıca dayanması sünnettir. Sulh yoluyla fethedilen beldelerdeyse, du­rum bunun tersine olup hatib hutbeyi, kılıca dayanmaksızın irâd eder.

5. Hutbe esnasında sağa sola dönmeksizin doğruca cemaate yöne­lir.

6. Önce de belirtildiği gibi biri sünnet, diğeri de Cumanın sıhhat şartı olan iki hutbe okumalıdır.

7. İkisi arasında, üç âyet okuyacak kadar bir süre oturmalıdır. Oturmadığı takdirde evlâ olan hükme muhalefet etmiş olur.

8. Birinci hutbeye başlamadan önce gizlice “eüzü” çekip sonra sesli olarak lâyık olduğu şekilde Allah’a hamd-ü senada bulunmalıdır. Sonra da Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed (s.a.s.) in, O’nun elçisi ve kulu olduğuna tanıklık edip, O’na salât-ü selâm getirmeli­dir. Günahlardan, Allah’ın gazap ve azabını gerekli kılan davranışlardan uzak durulması için nasîhat, tehdit ve sakındırma bulunmalıdır. Dünya ve âhirette kurtuluşa ermeye vesile olan şeyleri hatırlatmalı, Kur’an-i Kerîm’den de bir âyet okumalıdır. İkinci hutbeye de Allah’a hamd ü sena ile başlamalı, sonra Rasûlullah’a salât ü selâmda bulunmalı, mü’min er­kek ve kadınlar için duâ edip Allah’tan mağfiret dilemelidir. Hükümda­rın ve emîrin zafer kazanması, iktidarının uzun sürmesi, halkın faydasına olan işlerde başarılı olması için duâ etmek mendubtur. Zîrâ Ebû Mûsâ el-Eş’arî, hutbelerinde Hz. Ömer’e duâ eder ve sahâbilerden hiç kimse bu­na karşı çıkmazdı. Hatibin, kendisine mahsus halvet mahallinin bir köşe­sinde oturması da sünnettir. Cemaate selâm vermesi, hutbeden önce mıhrabta namaz kılması, her iki hutbede de iyi şeyleri emredip kötülüklerden sakındırma dışında şeyler konuşması mekruhtur.[48]

 

Hutbenin Mekruhları

 

Hutbenin mekruhları, onun anılan sünnetlerinden birini terk etmektir. Hutbenin sünnetlerinden herhangi birini terk etmek, Hanefîlerle Mâlikîlere göre mekruhtuk Hanbelîler ve Şâfiîlere gelince, onların buna iliş­kin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Hutbenin anılan sünnetlerini terk etmek, mut­lak surette mekruh olmaz. Bunların bazısını terk etmek mekruh, bazısını terk etmekse, evlâ olan hükme muhalefet olur. Mekruh olanı, cemaatin hutbe esnasında konuşması ve hatibin huzurunda tek kişinin değil de, cemaatin toplu olarak ezan okumasıdır. Evlâ olan hükmün tersine gelin­ce; bu da, hutbe okunurken dinleyicilerin gereksiz yere gözlerini yumma­larıdır.

Hanbeliler dediler ki: Hutbenin anılan sünnetlerini terk etme hâ­linde bazen mekruh işlenmiş, bazen da evlâ olan hükmün tersine davranılmış olur. Meselâ, hatibin hutbe okurken cemaate arkasını dönmesi mek­ruhtur. Hutbede duâ ederken elleri kaldırmayı da, evlâ olan hükmün ter­si davranışlara örnek olarak gösterebiliriz.[49]

 

Hatibin Huzurunda Fazladan Konuşmak

 

Hatibin huzurunda bazı kimselerin,

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey imân edenler, siz de ona salât edin. Tam bir teslimiyetle de selâm verin”[50] âyet-i kerîmesini ve ona bağlı olarak da uzunca bir manzumeyi okumayı âdet haline getirmeleri bid’âttir. Ayrıca hatib, minbere çıktıktan ve ezan okuyan müezzin de ezandan sonra;

“Kulak verip dinleyin ki sevâb kazanasınız”[51] demektedir. Bütün bunlar, kendisine hiç ihtiyaç hissedilme­yen bid’atlerdir.

Özellikle, “Kulak verip dinleyiniz ki sevâb kazanasınız” hadîsini okuyan bir müezzinin bilgisizliğine bakınız ki, hadîs susup konuşma­mayı emrettiği halde, kendisi bundan sonra hâlâ konuşmaya devam etmektedir. Dinin bize emretmediği ve dînî kuralların çeliştiği bu ilâve­leri yapmaya sebep nedir? Bunu anlayamıyorum. Çünkü hutbe maka­mı, cemaatin onur ve üstünlük sahibi Yüce Allah’a huşu ve teslimiyet­lerini gösterip izhâr edecekleri bir makamdır. Hatibin konuşması dışın­daki bütün konuşmalar ve ortalığı birbirine karıştırmaların hiçbir değeri olmayıp geçersiz ve fâsiddirler. Mâlikîlerle Hanefîler kendi mûtemed gö­rüşlerine dayanarak bu hükme muvafakat etmişlerdir. Mezheblerin bu­na ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır

 

Malikiler dediler ki: Hatibin huzurunda fazladan konuşmak bid’at olup mekruhtur. Böyle bir davranışta bulunmak da caiz değildir. An­cak vakıf sahibi, vakfiyede böyle bir şart koymuşsa caiz olur.

Hanefiler dediler ki: Hatibin kendi halvet yerinden çıkmasından, hutbeyi okuyup namaz kıldırmasının sonuna dek konuşmak, yapılan ko­nuşma zikir de olsa, salât ü selâm da olsa tahrîmen mekruhtur. Ebû Hanîfe bu görüşte olup mûtemed olan da budur. Bu sayede, hatibin huzu­runda fazladan konuşup dua etmenin mekruh olduğunu anlamış oluyo­ruz. İmameyn ise, sadece hutbe okunmaktayken konuşmanın mekruh ol­duğunu söylemişlerdir. Bunlara göre, hatibin kendi özel halvet yerinden çıkmasından sonra ve minberde sessizce oturması esnasında konuşmak mekruh değildir. Fakat namaz kılmak mekruhtur. Şu halde kimsenin zih­nini karıştırmaksızın bu esnada zikir yapmak veya Peygamber Efendimi­ze salât ü selâm getirmek İmameyn’e göre caiz olur. Her halükârda bu şekilde fazladan konuşup duâ etmek, Hanefîlerce mekruh bir bid’attır ve ihtiyat açısından her ne halde olursa olsun terk edilmesi gereklidir.

Şafiiler dediler ki: Mescidlerde bilinen şekliyle hatib huzurunda fazladan konuşup dûâ etmek, Rasûlullah ve ashâb devirlerinde var olma­yan bir bid’at ise de, bu, dînin reddetmediği güzel bid’atlerdendir. Çünkü bu söz ve dualarda, muhakkak surette Peygamber (s.a.s.)’e salât ü selâm getirilmesi teşvik edilmekte; âyet ve hadîs okuyarak Cuma günü hutbe esnasında konuşmaktan sakındırılmaktadır. Şüphe götürmez bir gerçektir ki Şâfiîler, her ne kadar hatib huzurunda fazladan konuşup duâ etmenin mubah olduğunu söylemekteyseler de, bunun bilinen meşhur kalıplarıyla şarkılaştırılarak okunmasına müsaade etmemişlerdir. Meselâ hatib huzu­runda;

duasını okumak gibi. Bu tür duaları okurken teğannî yapmak, ittifakla caiz değildir.

Hanbeliler dediler ki: Her iki hutbe esnasında da konuşmak ca­iz değildir. Hutbelerden önce veya ikisi arasında hatib susarken konuş­mak caizdir. Aynı şekilde hatibin, duaya başlaması esnasında da konuş­mak mubahtır. Böylece hatib huzurunda fazladan konuşup duâ etmenin hükmü de anlaşılmış olmaktadır.[52]

 

Namaz Hutbe Esnasında Konuşmak

 

Mezheblerin ileri sürmüş oldukları tafsilâtlı görüşlere göre hutbe irâd edilirken konuşmak caiz değildir.

 

Hanefiler dediler ki: Konuşan kişi hatibe yakın da olsa, uzak da olsa ve yapılan konuşma dünya ile ilgili de olsa zikir de olsa, zulmeti zikretmek veya başka sebepten ötürü hatibin ağzından hutbeyi geçersiz kılacak bir söz çıksa da, hutbe esnasında konuşmak tahrîmen mekruhtur. Peygamber Efendimizin ismi duyulduğunda sessizce salât ü selâm getiril­melidir. Uygunsuz bir durum görüldüğünde el veya başla işaret etmenin bir sakıncası olmaz. Hutbe esnasında konuşmak gibi namaz kılmak da tahrîmen mekruhtur. Mezhebler bu hususta ittifak etmişlerdir. Hatibin kendine mahsûs halvet yerinden çıkması esnasında cemaatin konuşmaları veya namaz kılmaları yine aynı hükme tâbidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görü­şüdür. İmameyn’e göre bu esnada konuşmakta olanlar, konuşmalarını kesmezler. Ama namaz kılmakta olanlar, namazlarını keserler. Verilen selâmı dil ve kalble almak da mekruh konuşmalardandır. Hatibin, hutbe­yi tamamlamadan önce veya hutbeden sonra cemaate selâm vermesi ge­rekli değildir. Çünkü selâm vererek hutbeye başlamaya şer’an izin veril­miş değildir. Hatta, selâm veren hatib günahkâr olur. Selâmına mukabe­lede bulunmak da vâcib değildir. Aksırana hayır duada bulunmak da ay­nı hükme tâbidir. İmamın cemaate selâm vermesi mekruhtur. Akrepten veya yılandan sakındırmak, âmânın tehlikeli bir duruma düşmemesi gibi zararları bertaraf etmek için çağırmak, mekruh konuşmalardan sayılmaz. Malikiler dediler ki: Hutbe okunurken veya hatibin iki hutbe arasında minberde oturması esnasında konuşmak haramdır. Bu konuş­mayı yapan kişi, hutbeyi işiten biri olsa da, olmasa da fark etmez. Her ikisinin de bu esnada konuşması haramdır. Bir kimse, mescidin avlusun­da veya bitişik yollarda bile bulunsa konuşması yine haramdır. Övülmesi caiz olmayan birini överek veya yerilmesi caiz olmayan birini yererek, hutbede hatibin ağzından yanlış bir söz çıkmadığı sürece hutbe esnasında konuşmak haramdır. Hatib, böyle bir sözü sarf ederse hutbenin saygınlığı düşer ve bu durumda konuşmak da haram olmaz. İmam hutbeye başla­madan önce minberde otururken ve ikinci hutbenin sonunda müslümanlara, sahâbilere veya halifeye duâ etmeye başladığında konuşmak caiz olur. Hutbe esnasında selâm vermek, selâm almak, konuşanı konuşmaktan me­netmek de haram konuşmalardandır. Yine aynı şekilde, konuşan kişiye susması için işaret etmek ve çakıl tanesi atmak, aksırana hayır duada bulunmak, bir şeyler yemek haramdır. Ama aksıran kişinin gizlice “elhamdülillah” demesi mendubtur. Hatib, azâb âyetlerinden birini veya cehennem ateşini hatırlatan bir duayı okuduğunda, dinleyicilerin sessizce “eüzü” çekmeleri mendubtur. Hatib duâ okurken hazır bulunanların “âmîn” demeleri mendubtur. Âmîn’i seslice söylemek mekruhtur, daha yüksek sesle söylemekse haramdır. Bir sebepe bağlı olduğu takdirde “eüzü” çekip “estağfurullah” demek ve Peygamber Efendimize salât okumak da âmîn hükmüne tâbidir. Az oldukları takdirde sessizce yapılmaları men­dubtur. Nafile namaz kılmaya gelince, sırf hatibin minbere çıkmasıyla haram olur. Bu konudaki kural şudur: Hatibin minbere çıkması namazı haram kılar. Konuşmaya başlaması da cemaatin konuşmasını haram kı­lar.

Şafiiler dediler ki: Hatibe, işitmese bile, kulak verdiği takdirde işitebilecek kadar yakın olan kişinin, hatibin hutbe rükünlerini edâ etmesi esnasında konuşması tenzîhen mekruhtur. Bazıları bunun haram olduğu­nu bile söylemişlerdir. Hatibin hutbe rükünlerine ekleme yapması esna­sında konuşmak mekruh değildir. Nitekim hutbeden önce konuşmak da mekruh değildir. Bu arada hatib, kendi halvet yerinden çıkmış olsa bile, konuşmak mekruh değildir. İki hutbe arasında, hutbe tamamlandıktan ve fakat namaz kılınmadan önce konuşmak mekruh değildir. Hatibten, kulak verse bile onu işitemeyecek kadar uzaktaki bir kimsenin hutbe es­nasında konuşması mekruh değildir. Ama bu arada zikirle meşgul olması sünnettir. Hutbe esnasında mekruh konuşmalardan, dört çeşit konuşma istisna edilmiştir:

1. Hutbe esnasında aksırana hayır duada bulunmak mendubtur.

2. Adı anıldığında Rasûlullah (s.a.s.)’a salât getirirken, aşırı ol­mamak kaydıyla, sesi yükseltmek mendubtur.

3. Hutbe dinleyen kişinin selâm vermesi her ne kadar mekruhsa da verilen selâma mukabelede bulunması vâcibtir.

4. Âmâyı tehlikemden kurtarmak, akrepten sakındırmak ve benzeri eziyetleri defetmek kasafyla konuşmak vâcibtir.

Hutbe okunduğu sırada namaz kılmanın hükmüne gelince, bu, daha önce anlatılmıştır.

Hanbeliler dediler ki: Hatibe, hutbeyi işitebilecek kadar yakın bulunan kimsenin, Cuma günü hutbe esnasında konuşması haramdır. Ya­pılan konuşma zikir ve başka şey olsa, ya da hatib adaletli biri olmasa bile, konuşmak haramdır. Ancak hatibin kendisi bu hükümden muaftır. Hatibin bir menfaat veya ihtiyaç dolayısıyla cemaatten biriyle konuşması caiz olduğu gibi, cemaatten birinin de onunla konuşması caizdir. İsmi anıldığında, Peygamber (s.a.s.) Efendimize salât getirmek de mubahtır. Ama hatibin bu salâtı sessizce getirmesi sünnettir. Yine hatibin, duaların sonunda “âmîn” demesi, aksırana hayır duâ etmesi, selâma işaretle değil de sözle mukabelede bulunması caizdir. Hatibten, hutbeyi işitemeyecek kadar uzakta bulunan birinin konuşması caizdir. Böyle birinin susmaktansa Kur’an-ı Kerîm okuması ve zikirle meşgul olması daha faziletli olur. Bunu yaparken de, başkalarının hutbe dinlemelerine engel olmamak için, sesini yükseltmesi caiz olmaz. İki hutbeden önce ve sonra, iki hutbe ara­sında hatibin susması esnasında, hatibin duaya başlamasından sonra -çünkü bu durumda hutbenin rükünleri tamamlanmıştır- konuşmak haram değildir. Duaya kulak verip dinlemek vâcib değildir. Başkasının konuş­masını duyan kimsenin, onu sözle susturması caiz değildir. Yalnız, işaret parmağını ağzının üzerine koyarak susması için işarette bulunabilir. Ama birini tehlikeye düşmekten kurtarmak veya başkasını yılan, akrep ya da ateşten sakındırmak için hutbe esnasında konuşmak vâcibtir.[53]

 

Cuma Namazı İçin Safları Yararak Veya Oturanların Üstünden Adım Atarak İleriye Geçmek

 

Cuma namazı için, oturan cemaatin saflarını yararak, yani adımla­rını kaldırarak omuzlar üzerinden ileriye geçmek, mezheblerin ileri sür­dükleri tafsilâtlı şartlar doğrultusunda caiz olur.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma günü safların üstünden adım atarak ileriye geçmenin, ancak iki şartla: sakıncası olmaz:

1. Bunu yaparken elbiselerini çiğnemek veya vücutlarının herhangi bir yerine basmak suretiyle kimseye eziyet etmemelidir.

2. Bunu, hatibin hutbeye başlamasından önce yapmalıdır. Aksi tak­dirde tahrîmen mekruh olur. Ama oturacak bir yer bulamayan kimsenin, ileride oturabileceği bir yere ulaşabilmek için zorunlu olarak safları yarıp geçmesi gerekiyorsa, bunu yapması mubah olur.

Şafiiler dediler ki: Cuma günü, oturanların boyunları üzerinden adım atmak mekruhtur. Fakat saflar arasından geçmek bu hükme tâbi değildir. Mekruh olan adımlamadan bazı hususlar istisna edilmiştir:

1. Bu adımı atan kişi, sâlih ve seçkin bir insan olursa, adımlaması mekruh olmaz.

2. Öndeki saflarda boşluk bulunduğu takdirde orayı doldurmak için bu adımlamayı yapmak mekruh olmaz. Aksine, bu boşluğu doldur­mak için adımlamak sünnet olur.

3. Eğer hatibin sesinin duyulacağı ön saflarda oturanlar, çocuklar gibi Cuma namazıyla yükümlü olmayan kimselerse, bu durumda, Cuma namazıyla yükümlü olan kimselerin, boyunlara basarak da olsa safların arasından ileriye geçmeleri vâcib olur.

4. Cuma namazını kıldıracak olan imamın, minbere ulaşabilmek için boyunların üzerinden adım atmaktan başka çıkar yolu yoksa bunu yapması caiz olur.

Hanbeliler dediler ki: İmam ve müezzinden başkasının Cuma namazı için mescide girerken, hutbe okunduğu esnada cemaatin omuzları üzerinden adım atarak ileri geçmeleri mekruh olur. Ancak, ön safta bulu­nan bir boşluğu doldurmak için böyle yaparak ileri geçmek mubah olur. Mekruh olan adımlama, ayaklan kaldırıp oturan kişinin omzunun üs­tünden ön tarafa doğru atmaktır.

Malikiler dediler ki: Hatib minberdeyken, cemaati yararak öne geçmek, ön saftaki boşluğu kapatmak için olsa bile haramdır. Hatibin minbere çıkmasından önce, saf doldurmak amacıyla olmaksızın ve otu­ranlardan birine eziyet etmeden geçmekse mekruh olur. Ancak ön saftaki boşluğu doldurmak için caiz olur. Oturanlardan birine eziyet ulaşırsa ha­ram olur. Hutbeden sonra ve namazdan önce bu şekilde adımlamak caiz olur.  Hutbe esnasında da olsa saflar arasında yürümek caizdir.[54]

 

Cuma Günü Yolculuğa Çıkmak

 

Cuma günü yolculuğa çıkmak, bütün mezheblere göre caiz değil­dir. Mezheblerin bu hükme ilişkin detaylı görüşleri aşağıda ayrı ayrı ele alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma günü, Cumanın birinci ezanı okunduktan, Cuma namazı kılınıncaya kadar şehirden çıkmak, sahîh olan gö­rüşe göre mekruh olur. Ama zevalden önce şehirden çıkmak mekruh de­ğildir.                           Malikiler dediler ki: Yoldayken Cuma namazına ulaşamayacak olan kişinin, Cuma günü fecir doğduktan sonra sefere çıkması mekruh­tur. Ulaşabilecek olan kişinin, fecirden önce veya sonra yola çıkması ca­izdir. Zevalden sonra yola çıkmak, Cuma ezanından önce bile olsa ha­ramdır. Ancak yol arkadaşım kaçırıp da, yalnız başına kaldığı takdirde canına veya malına zarar gelmesinden korkmak gibi bir zaruretten dolayı sefere çıkmak haram olmaz. Yolda Cuma namazına kavuşabileceğini bi­len kişinin, her iki durumda da Cuma günü yolculuğa çıkması haram olmaz.

Şafiiler dediler ki: Cuma namazı kendisine vâcib olan kimsenin Cuma günü fecirden sonra sefere çıkması haramdır. Ancak yolda Cuma namazına kavuşabileceğini zanneden veya vakti daralıp da ulaşamamak­tan korktuğu hac yolculuğu gibi vâcib bir sefere çıkan, ya da yalnız kal­maktan korkmak gibi bir zarureti olan kimsenin fecirden sonra yola çık­ması haram olmaz. Ama yalnızca yol arkadaşlarından ayrılarak tek başı­na yolculuk etmeme isteği, fecirden sonra yola çıkmayı mubah kılmaz. Fecirden önce sefere çıkmak ise mekruh değildir.

Hanbeliler dediler ki: Kendisine Cuma namazı vâcib olan kim­senin Cuma günü zevalden sonra yolculuğa çıkması haramdır. Ancak mu­bah maksatlı bir yolculukta arkadaşlarından geri kalma durumu nedeniy­le zarara mâruz kalacak olursa, zevalden sonra dahi yola çıkması mubah olur. Zevalden önce yola çıkmak ise mekruhtur. Mezkûr sefer, yolda Cu­ma namazı kılınamadığı takdirde mekruh veya haram olur. Kılınabildiği takdirde mubah olur.[55]

 

Cumayı Özürsüz Olarak Kaçıran Kişinin, Cuma Tamamlanmadan Önce Öğle Namazı Kılması

 

Cuma namazını kılmakla yükümlü olup da özürsüz olarak Cumaya gitmeyen kişinin, öğle namazını imamın selâm vererek Cuma namazını tamamlamasından önce kılması sahîh olmaz. Bu durumda kılınan öğle namazı, Şafiî ve Hanbelîlere göre geçerli olmaz. Hanefîlerle Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma namazı kılmayı engelleyici herhangi bir özrü olmayan kimsenin, Cuma namazını kılmayıp da, imamın Cuma namazını tamamlamasından önce öğle namazı kılması, ancak birtakım şartlarla geçerli olur. Eğer o gün Cuma namazına hiç gitmeyip sadece öğle namazıyla yetinmişse, her ne kadar Cumayı terk etmesi haramsa da, namazı sahîh olur. Ama o gün Cuma namazını kılmaktan tümüyle vaz­geçmemiş, meselâ Cuma namazına gitmek için biraz yürümüşse, imamın Cuma namazının selâmını vermesinden önce kıldığı öğle namazı, evinden çıkıp Cuma namazı kılınan yere doğru yürümüş olması nedeniyle batıl olur ve nafile yerine geçer. Bu durumda hemen, Cuma namazını kıldır­makta olan imama tâbi olması vâcib olur. Ulaşamadığı takdirde öğle na­mazını iade eder. Eğer imam, Cuma namazını tamamlamışsa, mescide doğru yürümek nedeniyle de olsa, öğle namazı batıl olmaz. Yine bunun gibi mescide doğru yürümesi, imamın selâm vermesi anma veya Cuma namazı için ikâmet edilmesinden önceye rastlarsa, kıldığı öğle namazı yi­ne batıl olmaz.

Malikiler dediler ki: Cuma namazı kendisine vâcib olduğu halde Cumadan geri kalmayı mubah kılan bir mazereti olmayan kişi, öğle na­mazını kıldıktan sonra acele olarak Cumaya gittiği takdirde bir rek’atine kavuşacağını zannederse, kıldığı öğle namazı batıl olur. Sahîh olan görüş de budur. Bilâhare öğle namazını mutlaka iade etmesi gerekir. Ama acele olarak gittiği takdirde Cuma namazının bir rek’atine kavuşabileceğini zan­netmezse, kıldığı öğle namazı sahîh olur. Cuma namazı kendisine vâcib olmayan kişi, acele ettiği takdirde Cuma namazının tümüne kavuşacağını bilse dahi, kıldığı öğle namazı sahîh olur.

 

Cuma namazı kendisine vâcib olmayan, hasta ve benzeri kimsele­re gelince, bunların imam henüz Cuma namazındayken de olsa öğle namazı kılmaları sahîh olur. Cuma namazı kılmasına engel olan özrü­nün ortadan kalkacağını uman kişinin öğle namazını biraz geciktirmesi mendub olur. Böyle bir umudu bulunmadığı takdirde, imamın selâm vererek Cuma namazını tamamlamasını beklemeksizin, öğle namazını vaktin başlangıcında kılmakta acele etmesi mendub olur. Hanefîler dı­şındaki üç mezheb, bu hususta görüş birliği etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Mazeret sahibi olan kişinin, namazım, ima­mın Cuma namazını kıldırmasından sonraya ertelemesi sünnettir. Maze­retinin ortadan kalkmasını umsa da, ummasa da, öğle namazını bundan önce kılması tenzîhen mekruhtur.[56]

 

Cuma Namazını Kılmayan Kimsenin Öğle Namazını Kılması Caiz Olur mu?

 

Herhangi bir sebepten dolayı Cuma namazını kılamayan kimsenin öğle namazını kılması, mezheblerin ileri sürdükleri tafsilâta göre caiz olur.

 

Hanefiler dediler ki: Herhangi bir mazeretten dolayı Cuma na­mazını kılamayan kimsenin, Cuma günü cemaatle öğle namazını şehirde kılması mekruhtur. Cuma namazı kılmaları sahîh olmayan bâdiye (çöl) sakinlerinin, Cuma günü öğle namazını cemaatle kılmaları kerahetsiz ola­rak caiz olur. Zîrâ onlar için Cuma gününün diğer günlerden farkı yok­tur.

Şafiiler dediler ki: Bir mazeretten dolayı Cuma namazını kılama­yan kimselerin, Cuma günü öğle namazını cemaatle kılmaları sünnettir. Cumayı kılmama özrü, yolculuk gibi açık bir mazeretse, öğle namazını açıkça cemaatle kılmaları sünnet olur. Ama Cumayı kılmama özrü, şid­detli açlık gibi bir mazeretse, bu durumda öğle namazını gizlice cemaatle kılmaları sünnet olur. Özürsüz olarak Cuma namazını kılmayan kimsenin öğle namazını imamın Cuma namazını selâm vererek tamamlamasından hemen sonra kılması vâcib olur.

Hanbeliler dediler ki: Cuma namazı şartlarını üzerinde taşıma­yan veya özürsüz olarak Cuma namazını kılmayan kimselerin Cuma gü­nü öğle namazını alenî olarak cemaatle kılmaları, fitneye sebep olmadığı takdirde, daha faziletli olur. Fitneye sebep olacağından korkulursa, öğle namazını gizlice cemaatle kılmaları istenir.

Malikiler dediler ki: Hastalık veya mahpusluk gibi, Cuma na­mazına gitmeye engel bir mazereti olan kimselerin, Cuma günü öğle na­mazını cemaatle kılmaları istenir. Cuma namazından yüz çevirmiş olmak­la itham edilmemek için de cemaati gizlemeleri ve namazlarını Cuma na­mazından sonraya ertelemeleri mendub olur. Mazeretsiz olarak veya Cu­ma namazına gittiği takdirde malından korkmak gibi, aslında Cuma na­mazına gitmeye engel olmayan bir mazeretten dolayı da olsa, Cuma na­mazını kılmayan kimselerin Cuma günü öğle namazını cemaatle kılmaları mekruhtur.[57]

 

Cuma Namazına İkinci Rek’atte Veya Daha Sonra Yetişen Kimsenin Durumu

 

Cuma namazında, imama ikinci rek’atte yetişen kimse, Cumaya kavuşmuş olur. İmamın namazı tamamlamasından sonra kalkıp bir rek’at daha kılarak selâm verir. Bu hususta ittifak vardır. Son kâdede Cuma­ya kavuşan kimse, imamın namazı tamamlamasından sonra kalkıp öğ­le namazı olarak dört rek’at namaz kılması gerekir. Tabiî bu durum­da, Mâlikîlerle Şâfiîlerin ittifakına göre Cuma namazına kavuşmuş olmaz. Hanefîlerle Hanbelîler buna muhalefet ederek aykırı görüş beya­nında bulunmuşlardır.

 

Hanefiler dediler ki: Cuma namazının her hangi bir bölümünde, sehiv secdesi öncesindeki teşehhüdde bile İmama kavuşan kişi, Cuma na­mazına kavuşmuş olur. İmamın selâm vermesinden sonra kalkıp namazı­nı Cuma namazı olarak tamamlar. Sahîh olan görüş bu doğrultudadır.

Hanbeliler dediler ki: İki secdesiyle birlikte Cuma namazının bir rek’atinde imama yetişen kimse, imamın selâmından sonra kalkar ve namazını Cuma namazı olarak tamamlar. Aksi takdirde, Cuma namazı öğle vaktinde kılınmaktaysa namazını öğle namazı olarak tamamlar. Bu­nu yaparken de niyet etmesi şarttır. Niyet etmediği takdirde, kıldığı na­maz nafile sayılır ve öğle namazım kılması vâcib olur.[58]

 

Cuma’nın Mendubları

 

Cumanın mendublarını şöylece sıralamak mümkündür:

Bir kimse Cuma namazından önce, tırnağını keserek, bıyığını kı­saltmalı, koltukaltı tüylerini temizlemeli gusledip koku sürünerek üstü­nü başını düzeltmelidir. Bunun sünnet olduğunda mezhebler görüş bir­liği etmişlerdir. Mâlikîlerse mendub olduğunu söylemişlerdir.

Cuma günü ve gecesi Kehf sûresini okumalıdır. Bu sûreyi ezberin­de bulunduran veya Mushaf’tan okuyabilen kimsenin, bunu okuması mendubtur. Bu sûreyi mescidde okumaya gelince; başkalarının, mes­cide saygıyı ihlâl edecek ve okuyucunun zihnini karıştıracak şekilde seslerini yükseltmeleri ve yasak konuşmalarda bulunmaları halinde ca­iz olmaz. Bu hususta ittifak vardır.

Peygamber Efendimize çokça salâtü selâm getirmelidir. Çokça du­ada bulunmalıdır. Zîrâ Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki:

 “Cuma gününde bir saat vardır ki, müslüman bir kul o zamana rastlar da Allah Teâlâdan bir şey isterse onu mutlaka kendisine verir. (Bu anın kısa olduğuna da eliyle işaret etti.)” [59]

İmamdan başkalarının, Cuma namazı kılınan yere erkenden git­meleri mendubtur. İmamın erkenden gitmesi mendub değildir. Erken gitmenin belli bir zamanı yoktur. İmam, ezan okumadan önce gidebilir.

 

İki saat, iki saatten daha çok veya daha az önce Cuma namazı kılınan vere vakarla ağır ağır gitmek mendubtur. Mâlikîler dışındaki diğer mez­hebler bu hususta görüş birliği etmişlerdir

 

Malikiler dediler ki: Cuma namazına günün tam ortasında git­mek mendubtur. Bu, zevalden bir müddet önce başlar. Bundan daha ön­ce gitmek mekruhtur.

 

Cuma günü en güzel elbiseleri giyerek süslenmelidir. En faziletlisi beyaz elbiseler giymektir. Şâfiîlerle Hanefîler bu hususta görüş birli­ği etmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Cuma günü beyaz giymek mendubtur. Eğer Cuma günü bayrama tesadüf ederse, günün ilk vakitlerinde, siyah da ol­sa, yeni elbise giyilmelidir. Çünkü hangi renk olursa olsun bayramda yeni elbiseler giymek sünnettir. Fakat daha sonra, Cuma namazına gidileceği zaman beyaz giyilir. Böylece hem bayramın, hem de Cumanın hakkı ve­rilmiş olur.

Hanbeliler dediler ki: Cuma günü, başka renk değil de, beyaz elbise giymek mendubtur.[60]

 

İMAMLIK BAHİSLERİ

 

İmamlığın Tanımı

 

İmamlık, bir kişinin kendi namazını, gerekli şartları taşıyan bir ima­mın namazına bağlaması; kıyam, rükû, secde, ka’de ve diğer hallerde ona uymasıdır. Bu bağlanışa imamlık denir ve bağlanış imama uyan kişi tarafından gerçekleştirilir. Ki bu, açıkça bilinen bir husustur. Bu bağlanış, imama uyan kişinin, namaz fiilleri hususunda imama tâbi ol­masından kinayedir. Öyle ki, imama uyan kişinin namazı bozulursa, imamın namazı bozulmaz; ama imamın namazı bozulduğunda, imama uyan kişinin namazı da bozulur. Zîrâ o, kendi namazını imamınkine bağlamıştır.

İmamlık, namazda imama bir veya daha fazla kişinin tâbi olmasıy­la tahakkuk eder. Bu bir kişinin kadın veya erkek olması fark etmez. Bu hususta ittifak vardır. Hanefî ve Şâfiilere göre bu bir kişi, mümeyyiz bir çocuk bile olsa imamlık yine gerçekleşir. Mâlikîlerle Hanbelîler bu­na muhalefet ederek cemaat namazının, sadece mümeyyiz çocukla imam tarafından gerçekleştirilemeyeceğini söylemişlerdir.[61]

 

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmanın Hükmü Ve Delili

 

Mezhebler, beş vakit farz namazda cemaatin gerekliliği hususun­da ittifak etmişlerdir. Mükellefin, namazı özürsüz olarak tek başına kıl­ması uygun olmaz. Hanbelîlerse bunun, beş vakit namazda farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Ne var ki, diğer üç mezheb bu hususta onla­ra katılmamışlardır. Hanbelîlerle onlara muvafakat eden âlimler, bu hük­mü verirlerken Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerîfi delil olarak ileri sürmüşlerdir:

“Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a hamdolsun! İstedim ki bir miktar odun toplanmasını emredeyim. Sonra da bunlar yakılsın. Daha sonra namaz kılınmasını emredeyim de namaz için ezan okunsun. Bir adama emredeyim de insanlara imamlık etsin. Geride kalan (cemaate katılmayan) erkeklere gidip, evlerini ateşe vereyim... Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a andolsun ki, bunlardan biri, (cemaate gelmekle) kemik üzerinde yağlı bir et parçası veya iki ince ok bulacağını bilse mutlaka yatsı namazına gelirdi.” [62]

Bu hadis, cemaatin farz olduğuna delâlet etmektedir. Zîrâ ateşle yakma cezası, sadece farzı terk etme ve büyük haram işlemekten ötürü verilir. Hiç şüphesiz bu hadîs, cemaate gitmeyenleri ateşte yakarak cezalandırmayı gerekli kılmamakta, ancak cemaatin ne derece önemli olduğunu ve Peygamber (s.a.s.)’in bununla ne kadar İlgilendiğini ifade etmektedir. Şüphesiz ki bu hadîste yatsı namazından başka bir namaz anılmamıştır. Hanbelîlerle onlara muvafakat eden âlimlerin, bu hadîsi sadece yatsı namazını cemaatle kılma hususunda delil edinmeleri müm­kündür. Diğer vakit farzlarını cemaatle kılmanın zorunluluğuna bu ha­dîste değinilmemektedir. Yalnız, diğer mezheblere mensup âlimler bu hususta birçok cevaplar vermişlerdir. Meselâ demişlerdir ki: Bu hadîs, Peygamber Efendimiz tarafından İslâmiyet’in başlangıç dönemlerinde irâd buyurulmuştur. O zamanlar ise müslümanların sayısı azdı. Cema­atleşme, özellikle yatsı namazında mümkün hale geliyordu. Çünkü yat­sı vaktinde herkes artık işten elçekmiş oluyordu. Müslümanların sayısı artınca birinci hadîs, şu ikinci hadîsle nesh edildi:

“Cemaatle kılınan namaz, yalnız olarak kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir” [63]

Cemaatin çok faziletli oluşu, cemaate katılanların fazilete ortak ol­malarını da gerekli kılar. Yalnız olarak kılmak, efdâl olmamakla birlikte câizdir. Ayrıca cemaatten geri duranların evlerinin yakılması hükmünün nesh edildiği hususunda da ittifak vardır. Bu hadis, cemaatin farzlığı yönünde, tam bir delil değildir. Bununla beraber Hanbelîler, namazı cemaatle kılmanın farz olduğuna delil olarak şu âyet-i kerîmeyi ileri sürmektedirler:

“İçlerinde olup namaz kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle bir­likte namaza dursun ve silahlarını da (yanlarına) alsınlar. Böylece onlar secde ettiklerinde arkalarınızda olsunlar. Bu kez namaz kılmayan diğer grup gelsin, seninle namaz kılsınlar. Koruma tedbirlerini ve silâhlarını da alsınlar.” [64]

Hanbelîler bu âyetten şu yöntemle delil çıkarmaktadırlar: Yüce Al­lah müslümanlara, şiddet ve sıkıntı zamanında bile, namazı cemaatle kılmalarını emretmiştir. Cemaat vâcib olmasaydı, bu şekilde namaz kıl­maları emredilmezdi. Diğer mezheblere mensub âlimlerse, bu âyetin cemaatin farz-ı ayn olduğuna değil, meşru olduğuna delâlet ettiğini söy­lemişlerdir.

Âyette geçen bu vaktin, korku ve şiddet vakti olduğu görüşüne gelince, bu doğrudur. Sahâbîlere bu şekilde namaz kılmalarının öğre­tilmesine gelince, bu onların münferid olarak namazı kılmalarını Önle­mek içindir. Düşman karşısında duran cemaat, namaz kılmakta olan diğer cemaati koruyup kollar. Düşman fırsat bulup da ansızın saldıra­cak olursa, koruyucu olarak beklemekte olan bu cemaat, namaz kıl­makta olanları derhal uyanır ki, namazlarını kessinler ve düşmana kar­şı dursunlar. Bu da dikkat ve tetikte durmanın en son ve en ileri şekli­dir.

Evet, bu âyet-i kerîme, namazı cemaatle kılmanın, kâinatın ulu ya­ratıcısının azametini hisseden müslümanlar nazarında ne derece önemli olduğuna işaret etmektedir. Bu müslümanlar namazın, en sıkıntılı ve tehlikeli durumlarda bile ulu yaratıcılarına karşı boyun bükme ve tesli­miyet olduğunu bilmekteydiler. Namazı cemaatle kılmanın ittifakla ge­rekli olduğu hususunda hiç şüphe yoktur. Yalnız, ihtilâf edilen husus, cemaatin beş vakit farz namazlar için farz-ı ayn olup olmadığıdır. Cumhur-u ulemâ, bunun farz-ı ayn olmadığını beyan etmişlerdir. Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, beş vakit farz namazı cemaatle kılmanın hükmüne ilişkin olarak mezheblerin detaylı görüşleri de aşağıda gösterilmiştir.

 

Malikiler dediler ki: Beş vakit farz namazı cemaatle kılmanın hükmüyle ilgili olarak iki görüş mevcuddur: Bunlardan biri meşhur, diğe­ri tahkik mertebesine yakındır.

Birinci görüşe göre, bu namazları cemaatle kılmak her namaz kılan yükümlünün ikâmet ettiği her mescid ve her belde ile ilgili olarak müekked sünnettir. Yani beldedeki bazı kimseler cemaatle kıldıkları takdirde, sünneti terk ettikleri gerekçesiyle diğer kılmayanlarla savaşılmaz. Fakat bir beldedeki insanların tümü, namazlarını cemaatle kılmadıkları takdirde, sünneti hafife almaları nedeniyle, hepsiyle savaşılır.

İkinci görüşe göre bu namazları cemaatle kılmak, bir belde halkı için farzı kifâyedir. Belde ahâlisinin tümü cemaatle kılmayı terk ederse, onlarla savaşılır. Bir kısmı cemaatle kılarsa, bu farzlık, diğerlerinin üs­tünden kalkar. Ayrıca cemaatle kılmak, her mescidde erkekler için sün­nettir. Her namaz kılanın, özellikle kendi nefsi için bu mendubtur.

Mâlikîlere göre kişi, iki görüşten biriyle amel edebilir. Eğer bir kimse bunun müekked bir sünnet-i ayn olduğunu kabul ederse, “her namaz kılanın, her mescidde cemaatle edâ etmesi gerekir” sözü sahîh olur. Yal­nız şu da var ki; her ne kadar bu bütün namaz kılanlar için müekked bir sünnet-i ayn ise de, belde ahâlisinin bir kısmı bunu yerine getirdiği takdirde, cemaati terk ettikleri gerekçesiyle diğerleriyle savaşılmaz.

Bir beldede, içinde cemaatle namaz kılman bir mescid bulunduktan sonra, bu durum, cemaati terk eden diğer ahâliyle savaşılmaması için ye­terli bir sebep olur. Beş vakit farzı cemaatle kılmanın farz-ı kifâye oldu­ğunu ileri sürenler, belde halkının bir kısmının bu farzı yerine getirmesi halinde diğerlerinin sorumluluktan kurtulacaklarını söylemektedirler. Her ne kadar sonraki detaylarda aykırı görüş beyan etmişlerse de, bu hususta Şâfiîler de Mâlikîlere muvafakat etmişlerdir.

Hanefiler dediler ki: Beş vakit farz namazları cemaatle kılmak müekked bir sünnet-i ayndır. Buna vâcib de denebilir. Çünkü esahh olan görüşe göre müekked sünnet, vâcib demektir. Bilindiği gibi Hanefîlere göre vâcib, mertebece farzdan daha aşağıdadır. Vacibi terk eden kişinin günahı, farzı terk edenin günahından daha azdır. Bu görüş, beş vakit far­zı cemaatle edâ etmenin müekked bir sünnet-i ayn olduğunu söyleyen Mâlikîlerin görüşü ile aynı olmaktadır. Yalnız bu iki mezheb, cemaatle namaz kılmayı terk eden belde halkıyla savaşma meselesinde görüş ayrılı­ğına düşmüşlerdir. Cemaatle namaz kılmak, ileride açıklanacak mazeret­leri olmadığı takdirde, hür ve akıllı erkekler için sünnettir. Kadın ve ço­cukların cemaatle kılmalarını ve cemaatle ilgili diğer şartları ileride açık­layacağız.

Şafiiler dediler ki: Beş vakit farzı cemaatle kılmanın hükmüyle ilgili olarak bazı görüşler mevcudtur: Kuvvetli görüşe göre bu, farzı kifâ­yedir. Ahâlinin bir kısmı bu farzı yerine getirdikleri takdirde, diğerleri sorumluluktan kurtulurlar. Beldenin bir mescidinde cemaatle kılındığı takdirde halkın geri kalan kısmı, cemaatle kılma sorumluluğundan kurtulur­lar. Aynı şekilde, bir yöredeki insanların bir bölümü bu namazları cema­atle kılarlarsa, o yöredeki geri kalan insanlar, cemaatle kılma yükümlülü­ğünden, kurtulurlar.

Bazı Şâfiîler, beş vakit farzı cemaatle kılmanın müekked bir sünnet-i ayn olduğunu söylemişlerdir ki bu, meşhur bir görüştür. Bu açıdan cena­ze namazı da, beş vakit farz namaz hükmüne tâbidir. Yalnız bunlar der­ler ki: Cenaze namazını bir erkek veya bir mümeyyiz çocuk kılarsa, di­ğerleri yükümlülükten kurtulurlar. Ama bir kadın kılarsa, diğerleri yü­kümlülükten kurtulamazlar.

Hanbeliler dediler ki: Beş vakit farz namazı cemaatle kılmak, yakında açıklanacak şartlar doğrultusunda farz-ı ayn olur. Onların bu konuda getirdikleri delilleri daha önce görmüştük.[65]

 

Cuma, Nafile Ve Cenaze Namazlarını Cemaatle Kılmanın Hükmü

 

Beş vakit farz namazı cemaatle kılmanın hükmünü önceki sayfa­larda öğrenmiştik. Geriye Cuma namazı, cenaze, bayram, küsûf, istiskâ ve diğer nafile namazları cemaatle kılmanın hükmü kalmış oluyor. Bunların cemaatle kılınmasının hükmünü de aşağıda, her mezhebe gö­re anlatmış bulunuyoruz.

 

Malikiler dediler ki: Cemaatle kılmak, Cuma namazının sıhhat şartıdır. Bu namaz cemaatsiz kılındığı takdirde sahîh olmaz. Küsûf, istiskâ ve bayram namazlarında cemaat, bunların sünnet oluşlarının tahakkuku için şarttır. Cemaatle kılınmadıkları takdirde sünnet sevabı elde edi­lemez. Teravih namazını cemaatle kılmak müstehabtır. Diğer nafilelere gelince, bunları cemaatle kılmak bazen mekruh, bazen caiz olur. Mescidde kılındıkları veya büyük bir cemaatle kılındıkları, ya da insanların faz­laca gelip geçtikleri bir yerde kılındıkları takdirde mekruh olur. Az bir cemaatle kılındıkları, evde, yahut insanların uğramadıkları yerde kılındık­ları takdirde caiz olur.

Hanefiler dediler ki: Cuma ve bayram namazlarını cemaatle kıl­mak, bu namazlar için sıhhat şartıdır. Teravih ve cenaze namazları içinse cemaat, sünnet-i kifâyedir. Nafilelerle Ramazan ayı dışında kılınan vitir namazı için cemaate gelince, mutlak surette mekruh olur. İmama uyanlar üç kişiden fazla olurlarsa, bunu cemaatle kılmak mekruh olur. Ramazan­da vitrin cemaatle kılınmasına gelince, bununla ilgili olarak doğru görü­len iki görüş mevcûddur. Bu görüşlerden birine göre müstehab, diğerine göre de müstehab değil, ama caizdir. Kuvvetli olan görüş de budur.

Şafiiler dediler ki: Cemaatle kılmak, Cuma namazının birinci rek’-ati için farz-ı ayn, ikinci rek’ati içinse sünnettir. Meselâ bir kimse, Cuma namazının birinci rek’atinde imama yetiştiği halde, ikinci rek’atte ondan ayrılmaya niyet ederek tek başına bağımsız olarak namazını tamamlarsa, kıldığı Cuma namazı sahîh olur.

Aynı şekilde beş yerde daha namazın cemaatle kılınması farz-ı ayn-dır:

1. Vakit içinde ikinci defa iade edilen her namazda cemaat, farz-ı ayndır. Meselâ; öğle namazım tek başına veya cemaatle kılmış olan bir kimse, namazını bir kez daha kılmak istediğinde, bu ancak cemaatle kıl­ması halinde câiz olur.

2. Yağmur yağması yüzünden cem-i takdim şeklinde kılınan na­mazların ikincisinde cemaât farzdır. Diyelim ki, öğle vakti girdikten son­ra şiddetli bir yağmur yağarsa, kişi öğle namazını tek başına kılabilir. Yağmurun şiddetli oluşu nedeniyle ikindi namazını, cemaatle olması kay­dıyla cem-i takdim şeklinde öğle namazıyla birlikte kılabilir. Tek başına kıldığı takdirde sahîh olmaz.

3. Cemaatle kılınması adanan namazı da cemaatle kılmak farzdır. Bu namaz, münferiden kılındığı takdirde sahîh olmaz.

4. Cemaatle kılınması farz olan bir namazı kılmak için, iki kişi­den başkasının bulunmaması hâlinde, bu iki kişinin namazlarını cemaatle kılmaları farz olur. Bilindiği gibi doğru olan görüşe göre beş vakit farzı cemaatle kılmak farz-ı kifâyedir. Bu namazları iki kişiden başka kılacak kimse bulunmadığı takdirde, bunların zorunlu olarak namazı cemaatle kılmaları gerekli olur.

5. Cemaate gelen kimse, imamı rükû halinde bulur ve ona uydu­ğu takdirde vakit içinde bir rek’at kılabileceğini, tek başına kıldığında ise vaktin çıkacağım anlarsa cemaate dahil olması farz olur.

Bayram, istiskâ, küsûf, teravih ve Ramazanda kılınan vitir namazı­nın cemaatle kılınması Şâfiîlere göre mendubtur. Kişinin kaza olarak kı­lacağı namaz, imamın edâ olarak kıldığı namazın aynı ise, meselâ üzerin­de bir öğle namazı kazaya kalmış olan kişinin, öğle namazını kıldırmakta olan imama tâbi olması mendubtur. Bir özür nedeniyle Cumayı kılamamış olan kimsenin, Cuma namazı yerine öğle namazını cemaatle kılması mendubtur. Adanmış namazları cemaatle kılmak mubahtır. Kazadan son­ra kılınan edâ namazında veya bunun aksinde, farzdan sonra kılınan na­file namazında veya bunun aksinde, teravihten sonra kılınan vitirde veya bunun aksinde cemaat mekruh olur.

Hanbeliler dediler ki: Cuma namazı için cemaat sıhhat şartıdır. Hür erkeklerin, farz namazları kaza ederken, yapabildikleri takdirde cemaatle kılmaları sünnet olur. Nitekim cenaze namazını da cemaatle kıl­mak sünnettir. Nafilelere gelince; bunların istiskâ, teravih ve bayram için kılınanlarını cemaatle edâ etmek sünnettir. Teheccüd ve farzlara bağlı sün­netleri cemaatle kılmak ise mubahtır.[66]

 

İmametin Şartları

 

1. İslâmiyet: İmamlığın sahîh olması için gerekli şartların birinci­si, imamın müslüman olmasıdır. Gayr-ı müslim birinin imamlık etmesi ittifakla sahîh olmaz. Müslüman olduğunu iddia eden birinin ardında namaz kılan kişinin namazı, sonradan imamın kâfir olduğunun anlaşıl­ması halinde batıl olur ve iade edilmesi vâcib hâle gelir. Bazı kimseler, bunun pek ender rastlanacak bir durum olduğunu söylemektedirler. Ama gerçek bu değildir. Birçok gayr-ı müslimler, maddî çıkarlar uğru­na müslüman kılığına bürünmekte; istediklerini elde edebilmek için ve-râ ve takva sahibi olduklarını göstermektedirler. Oysa bunlar gerçek­ten müslüman değildirler.

2. Baliğ olmak: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de, imamın baliğ olmasıdır. Farz bir namazda, baliğ birisinin mümeyyiz bir çocuğa tâbi olması, Şâfiîler dışındaki üç mezhebe göre sahîh olmaz.

 

Şafiiler dediler ki: Baliğ kişinin, Cuma namazı dışındaki farzlar­da mümeyyiz çocuğa tâbi olması caizdir. İmam, Cuma namazının şartla­rını taşıyan cemaati kırka tamamlamaktaysa baliğ olması şarttır. Kendi­sinden başka kırk kişi sağlanıyorsa, mümeyyiz bir çocuk da olsa, imamlı­ğı sahîh olur.

 

Nafile namazlardaysa baliğ kişinin mümeyyiz çocuğa tâbi olması, Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre sahîh olur.

 

Hanefiler dediler ki: Mutlak olarak ne farz, ne de nafile na­mazlarda baliğ kişinin çocuğa tâbi olması sahîh olmaz.

 

Ama mümeyyiz çocuğun, kendisi gibi mümeyyiz bir çocuğa imamlık etmesi, ittifakla sahîh olur.

3. Erkeklik: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de, tahakkuk et­miş erkekliktir. Buna göre cemaat erkeklerden teşekkül etmişse, kadın ve erseliğin imamlık etmesi sahîh olmaz. Cemaat, kadınlardan teşek­kül etmişse, onlara imamlık etmek için erkeklik şartı aranmaz. Aksine kadının, kendi gibi kadınlara ve erseliklere imamlık etmesi sahîh olur. Mâlikîler dışındaki üç mezheb bu görüşte ittifak etmişlerdir.

 

Malikiler dediler ki: Kadının ve erseliğin ne farzlarda, ne de na­filelerde erkek veya kadın cemaate imamlık etmesi sahîh olmaz. Cemaat, kimlerden oluşursa oluşsun, İmamın erkek olması şarttır.

 

4. Akıllılık: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de akıllı olmaktır. Deliliğinden ayılmaması halinde, delinin imamlık etmesi sahîh değildir. Ama bazen ayılıp bazen deliren kişinin ayık iken imamlık etmesi sahîh olur. Delirmesi hâlinde ise imamlığı ittifakla batıl olur.

5. Okumuşluk: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de, imamın oku­muş biri olmasıdır. Cemaattekiler okumuş olur da imam ümmî olursa, imamlığı sahîh olmaz. Bu babta aranan şart, imamın, namazın sıhhati­ni temin edecek derecede güzel bir kıraatte bulunmasıdır. Kur’an öğ­renmekte olan kişinin ardında namaz kılınabilir. Kendilerine namaz kıl­dıracak Kur’an okuyan biri bulunsun bulunmasın, ümmînin kendisi gibi ümmî birine imamlık etmesi sahîh olur. Mâlikîler dışındaki üç mezheb bu hususta görüş birliği etmişlerdir.

 

Malikiler dediler ki: Kur’an okuyabilen biri bulunduğu takdir­de, Fatiha okuyamayan ümmî birinin, kendisi gibi birine tâbi olması sa­hîh olmaz. Her ikisinin de Kur’an okuyabilen kimseye tâbi olmaları vâcib olur. Aksi takdirde namazları batıl olur. Fatihayı güzel okuyamayan kişi­nin, güzel okuyabilen birinin bulunması hâlinde, kendisi gibi olana tâbi olması menedilir. Ama kendisi gibi olan birine tâbi olursa da namazı sahîh olur. Kur’an okuyan birinin mevcûd olmaması hâlinde, ümmînin kendi gibi birine uyması, doğru olan görüşe göre sahîh olur.

 

6. Sağlık: İmamın cemaate namaz kıldırmasının sahîh olabilmesi için kendisinin; sidik akıntısı, sürekli ishal, yellenme, burun kanaması gibi özürlerden uzak olması şarttır. Kendisinde bu tür özürlerden biri bulunan kimsenin, sağlam kimselere imamlık etmesi sahîh olmaz. Ama kendisinde bulunan özrün aynısının bulunduğu kimseye imamlık etme­si sahîh olur. Eğer imamın ve imama uyan kişinin özürleri birbirlerin­den ayrı olursa, meselâ birinde burun kanaması, diğerinde sidik akıntı­sı bulunursa, bunlardan birinin diğerine imamlık etmesi sahîh olmaz. Hanefîlerle Hanbelîler, mevzuun bu kadarında görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerle Şâfiîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: İmamın kendisi hakkında muaf sayılan özür­lerden salim olması şart değildir. Zamanın yarısı boyunca da olsa kendi­sinde devam eden sidik akıntısı, şahsı için muaf sayıldığından dolayı imam­lığı sahîh olur. Aynı şekilde kendisinde yellenme veya abdest ve namazı batıl kılmayan diğer sürekli özürler bulunan kimselerin de imamlık etme­leri sahîh olur. Fakat böylelerinin, özürsüz kimselere imamlık etmeleri mekruhtur.

Şafiiler dediler ki: İmamdaki özür, namazın yeniden kılınmasını gerekli kılan bir özür olmadıkça, kendisine uyan kişi sağlam olsa bile imamlığı sahîh olur.

 

7. Hadesten ve necasetten temiz olmak: İmamlığın, üzerinde ittifak edilen sıhhat şartlarından biri de, imamın hadesten ve necaset­ten temiz olmasıdır. Bir kişi, cünüb veya abdestsiz, ya da üzerinde pislik bulunan bir imama tâbi olarak namaz kılarsa, imam da bunu bilerek namaz kıldırırsa her ikisinin namazı da batıl olur. Unutarak olursa batıl olmaz. Mezheblerin bu husustaki görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Hadesli kimsenin, cünüb veya abdestsiz ol­duğunu bilerek imamlık etmesi sahîh olmadığı gibi, kendisine uyanların namazları da batıl olur. Ama hadesli olduğunu unutarak namaza giren veya namazdayken abdesti sıkışıp bozulan imam, aslen abdestsiz olduğu­nu hatırladıktan veya namazdayken abdesti bozulduktan sonra, cemaatle namaz amellerinden birini edâ etmişse namazları batıl olur. İmam bilme­se bile, abdestsiz olduğunu bildikleri halde imama tâbi olan cemaatin na­mazları yine batıl olur. Ama ne cemaat ve ne de imam, kendisinin ab­destsiz olduğunu bilmeden namazı kılsalar ve daha sonra bunun farkına varsalar, cemaatin namazı sahîh olur, imamınkiyse, sayılan bütün du­rumlarda batıl olur. Zîrâ taharet, namazın sıhhati için şarttır. İmamın üzerinde bir necaset bulunması hâlinde kendisinin ve cemaatin namazı, imamın hades haliyle kıldırdığı namazların hükmüne tâbi olur. Yalnız imam üzerinde necaset bulunduğunu namazı kıldırdıktan sonra fark eder­se kendisinin de namazı sahîh olur. Zîrâ necasetten taharet, kişinin neca­setin kendi üzerinde bulunduğunu bilmesi hâlinde, namaz için. bir sıhhat şartı olur.

Şafiiler dediler ki: Bir kimsenin başlangıçta, abdestsiz olduğunu bildiği imama tâbi olması sahîh olmaz. Ama namazdayken imamın ab­destsiz olduğunu anlarsa, namazını imamdan ayrılmaya niyet ederek tek başına tamamlaması vâcib olur. Bu durumda namazı sahîh ve yeterli olur. İmama uyan kişi, namazı imamla birlikte kılıp tamamladıktan sonra ima­mın abdestsiz olduğunu anlarsa, kılmış olduğu namaz sahîh olduğu gibi, cemaat sevabını da kazanır. İmamın namazına gelince, bu sayılan durum­ların tümünde batıldır. Çünkü taharet, namazın şartıdır ve üzerinde taha­ret şartını taşımaksızın kıldığı namazı iade etmesi vâcibtir. Kurumuş sidik gibi gizli bir necaset taşıdığı cemaat tarafından bilinen imamın imamlığı da sahîh olmaz. Ama böyle bir necaseti taşıdığı bilinmezse, kendisine uyul­ması Cuma namazı dışındaki namazlarda sahîh olur. Cuma namazındaki cemaat, kendisinden ayrı olarak kırk kişiyi bulursa, Cuma namazında da kendisine uyulması sahîh olur. Cuma namazında cemaat sayısı, ancak üzerinde böyle gizli bir necaset taşıyan imamla birlikte kırk kişiyi bulur­sa, kendisine uyanların namazları da batıl olur. Ama üzerinde, iyice ba­kıldığında görülebilecek alenî bir necaset bulunan imama uyulması, bu necaset cemaat tarafından bilinmese bile, mutlak surette sahîh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Küçük veya büyük hades hâlinde bulu­nan, ya da üzerinde kendisince bilinen bir necaseti taşıyan kimsenin imamlık etmesi sahih olmaz. Ama üzerinde taşıdığı necaset ne kendisi, ne de ken­disine tâbi olanlar tarafından bilinmeden namaz kılınıp da tamamlanırsa, cemaatin namazı sahih olur. Bu namaz ister Cuma namazı, isterse başka bir namaz olsun, aynı hükme tâbidir. Ancak Cuma namazında cemaatin, imam dışında kırk kişi olması şarttır. Aksi takdirde tümünün namazı batıl olur. Cemaat sadece kırk kişiden ibaret olur da, bunlardan birinde necaset bulunursa, tümünün namazı yine batıl olur.

Hanefiler dediler ki: Hadesli veya üzerinde necaset bulunan kişi­nin imamlığı, bu şekilde kılınan namazın batıl olması nedeniyle, sahih olmaz, imamın namazının bu nedenlerden ötürü fâsid olduğunu bilmeyen cemaatin namazı sahih olur. Ama âdil kimselerin şâhidliği veya bizzat âdil imamın kendi şahsı hakkında haber vermesiyle bunu öğrenirlerse na­mazları batıl olur ve iade etmeleri gerekir. Namazının fâsid olduğunu haber veren imam âdil değilse sözü kabul edilmez. Yalnız cemaatin, ihti­yat gereği olarak namazlarını iade etmeleri müstehab olur.

 

8. İmam peltek olmamalıdır: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de, imamın dilinin düzgün olması ve bir harfi telâffuz ederken diğer bir harfe kaymamasıdır. Mesel⠑ra’  harfini ‘ğayn’  harfine, ‘sin’  harfini ‘sad’  harfine, ‘zal’  harfini ‘zef  harfine çevirmemelidir. Telâffuzu bu şekilde bozuk olanlara “peltek” denir. Çünkü lügatte pelteklik, dilin bir harften başka bir harfe kayması demektir. Bu gibi kimselerin dillerini düzeltmeleri ve harfleri mümkün mertebe düzgün olarak çıkarmaları gerekir. Dillerini düzeltemedikleri takdirde, sadece kendileri gibi peltek olanlara imamlık etmeleri sahîh olun Peltek olanlar, dillerini düzeltmeye çalışmayıp kusurlu davranırlar­sa, İmamlıkları bir yana, kendi başlarına kıldıkları namazları da kökten batıl olur. Hanbelî, Şâfii ve Hanefîler bu hükümde görüş birliği etmiş­lerdir. Yalnız Hanefîler böyle bir kimsenin, Fâtiha’dan başka bir sûre veya âyeti düzgün olarak okuyabilirse, namazının batıl olmayacağını söylerler. Çünkü Hanefîlere göre namazda Fâtiha’yı okumak farz değil­dir. Mâlikîlerse bu anlatılanların tümüne muhalefet ederek, dilinde pel­teklik bulunan bir kimsenin imamlık etmesinin ileride de açıklanacağı üzere mutlak surette sahîh olacağını belirtmişlerdir. Hata eseri olarak bir harfi başka bir harfe çeviren, mesel⠓müstakîm” kelimesindeki “sin” harfini kendisinden sonra gelen “ta” harfine idğam ederek “müttakîm” diyen kişi de, bu tafsilât doğrultusunda peltekle aynı hük­me tâbi olur. Böylelerinin de dillerini düzeltmeye çalışmaları gerekir.

Beceremedikleri takdirde sadece kendileri gibi kimselere imamlık et­meleri sahîh olur. Ama dillerini düzeltmeye çalışmayıp ihmalkârlık eder­lerse, hem imamlıkları, hem de namazları batıl olur.

Konuşmasında “fa” harfini tekrarlayan “fe’fa” ve “ta” harfini tek­rarlayan “temtam”a gelince, bunların kendileri gibilerine imamlık et­meleri sahîhtir. Kendileri gibi olmayanlara imamlık yapmalarıysa Şafiî ve Hanbelîlere göre ancak, kerahetle birlikte sahîh olur. Mâlikîlerse bun­ların imamlıklarının mutlak olarak, kerâhetsiz sahîh olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîlere gelince onlar, bu gibi kimselerin İmamlıkları­nın, pelteğin imamlığı gibi olduğunu, önce anlatılan şart muvacehesin­de ancak kendi emsallerine imamlık yapmalarının sahîh olacağını söy­lemişlerdir. Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Peltek, temtam, fe’fa ve erit (hata eseri ola­rak bir harfi başka bir harfe idğam eden) gibi, bazı harfleri telâffuz ede­meyenlerin namazları ve gerek emsallerine, gerekse dillerinde hiçbir iğrilik bulunmayan kimselere imamlık etmeleri sahih olur. Kıraati düzgün olmayan kimsenin, kendisine okumayı öğretecek birini bulması ve o kim­senin de öğretmeyi kabul etmesi, aynı zamanda buna vaktin de müsait olması halinde bile dilini düzeltmeye çalışması, kuvvetli görüşe göre vâcib olmaz. Bununla da anlaşılıyor ki Mâlikîler, imamın dilinin pelteklikten salim bulunmasını şart olarak ileri sürmemektedirler.

 

9. İmam, bir başka imama tâbi biri olmamalıdır: İmamlığın sıh­hat şartlarından biri de, imamın bir başka imama tâbi bulunmamasıdır. Meselâ bir kimse imama, ikindi namazının son iki rek’atinde yetişerek tâbi olur da, imam selâm verdikten sonra ayağa kalkıp namazını ta­mamlarken bir başkası gelip ikindi namazını kılmak üzere bu kimseye tâbi olursa, ikinci olarak gelip birinciye tâbi olanın namazı sahîh olur mu, olmaz mı? Aynı şekilde fazlaca kalabalık bir mescidde bir kişi ge­lip arka safa katılır ve -İmamın hareketlerini görüp işitemediği için- önün­deki bir kişiyi kendine imam edinerek ona tâbi olursa, bu yaptığı sahîh olur mu, olmaz mı? Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: İmama sonradan tâbi olarak bir rek’at na­maz kılmış olan kimseye tâbi olan bir kişi, ister tâbi olduğu imam gibi daha önceki imama tâbi olmuş olsun, ister olmasın namazı batıl olur. Ama imamın selâm vermesinden sonra, tâbi olmaksızın namazını tamam­lama hususunda onun hareketlerini örnek alırsa namazı sahih olur. Yine bunun gibi ilk kişi, imamla bir rek’at kılamayıp sadece son teşehhüd es­nasında ona kavuşmuşsa, imama tâbi sayılmayıp tek başına kılan biri olarak sayıldığı gerekçesiyle kendisine uyulduğu takdirde namazı sahih olur. İmamlığı da muteber olur.

Hanefiler dediler ki: İmama sonradan yetişerek arkasında bir rek’at veya daha az namaz kılmış olan kimseye tâbi olunması sahih ol­maz. İmama sonradan yetişen iki kişiden biri, imamın selâmından sonra diğerine tâbi olmaya niyet ederse, namazı batıl olur. Ama tâbi olmaya niyet etmeksizin, sadece önce kılınan namaz miktarını hatırlamak için bi­ri diğerinin hareketlerini izleyen kimselerin, her ikisi de önceki imama tâbi oldukları için, namazları sahih olur.

Şafiiler dediler ki: İmama bağlılığı devam ettiği sürece, imama uyan kişiye tâbi olmak sahih olmaz. Böyle birine, imamın selâm verme­sinden veya kendisinin imamdan ayrılmaya niyet etmesinden sonra -bu mezhebe göre namazdayken imamdan ayrılmak caizdir- uyulması sahih olur. Yalnız bu sahihlik, Cuma namazı dışındaki namazlar için geçerlidir. Cuma namazında ise sahih olmaz.

Hanbeliler dediler ki: İmama uyan kimseye tâbi olmak, imama bağlılığı devam ettiği sürece sahih olmaz. Ama imama sonradan tâbi ol­muş bir kimsenin, yine kendisi gibi imama sonradan tâbi olmuş birine, imamın selâm vermesinden sonra, tâbi olması sahih olur. Yalnız bu sahihlik, Cuma namazı dışındaki namazlar için geçerlidir.

 

10. İmamın namazı, kendisine uyanın mezhebine göre de sahîh olmalıdır: Meselâ, Hanefî mezhebine mensub bir kimse, bedeninin her­hangi bir tarafından kan akmış ve fakat daha sonra abdest almamış olan Şafiî mezhebine mensub bir imamın ardında namaz kılarsa; veya Şafiî mezhebine mensub bir kimse bir kadına dokunan Hanefî mezhe­bine mensup bir imamın ardında namaz kılarsa, bu durumdaki kimse­lerin tâbi oldukları imamların namazı kendi mezheblerine göre geçer­siz olduğundan, namazları batıl olur. Hanefîlerle Şâfiîler bu hususta görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Maliki ve Hanbeliler dediler ki: Namazın sıhhat şartları, sa­dece imamın mezhebine göre değerlendirilir. Bir Mâliki veya Hanbelî, ab­dest alırken başının tümünü mesh etmemiş olan bir Hanefî veya Şâfiîye uyduğunda, imamın namazı sahih olduğu için kendisinin de namazı sahih olur. Ama imama tâbi olmanın sıhhat şartları hususunda, imama uyan kişinin mezhebine göre değerlendirme yapılır. Sözgelimi bir Mâliki veya Hanbelî farz bir namazı kılmak için, nafile namaz kılmakta olan Şafiî mezhebindeki bir kişiye tâbi olursa, namazı batıl olur. Zira uymanın sa­hih olması için, hem imamın ve hem de imama uyan kişinin namazları aynı olmalıdır.

 

11. İmam, cemaatten önde durmalıdır: İmamlığın sıhhat şartla­rından biri de, cemaatin imamdan ileriye çıkmamasıdır. Cemaatten biri imamdan ileriye çıkarsa, hem imamlık ve hem de namaz batıl olur. Mâlikîler dışındaki üç mezheb bu hükümde görüş birliği etmişlerdir.

 

Malikiler dediler ki: İmama uymada, uyanın imamdan önde ol­maması şartı aranmaz. İmama uyanlardan biri veya cemaatin tümü imam­dan önde olsa bile, mûtemed olan görüşe göre kılman namaz sahih olur. Yalnız, gereksiz yere imamdan öne geçmek mekruhtur.

 

Cemaatin imamdan öne çıkmamasını şart koşanlar, Kabe etrafın­da kılınan namazı bu hükmün dışında tutarak, burada kılınan namazda cemaatten birinin imamdan ileriye çıkmasının caiz olduğunu söylemiş­lerdir. Yalnız Şâfiîlerin buna ilişkin tafsilâtlı görüşleri aşağıda belirtil­miştir.

 

Şafiiler dediler ki: Kabe etrafında kılınan namazda imamla aynı yönde olan cemaatin imamdan ileri çıkması sahîh olmaz. İmamla aynı yönde olmayan cemaatin imamdan ileriye çıkması ise sahihtir. Mescidin darlığı gibi bir zorunluluk olmadıkça imamdan ileriye çıkmak mekruh olur. Zaruret olunca mekruh olmaz.

 

İmama namazın kıyamında uyan kimsenin namazının sahîh olabil­mesi için, ayağının geri tarafının imamın ayağının geri tarafından ileri­de olmaması gerekir. Namazın ka’desinde imama uyanın kuyruk soku­munun, imamın kuyruk sokumundan önde olmaması gerekir. Önde, ol­duğu takdirde namazı sahîh olmaz. İmam ile aynı hizada olan kimse­nin namazı, Şâfiîler dışındaki üç mezhebe göre kerâhetsizce sahîh olur.

 

Şafiiler dediler ki: İmama tâbi olan kişinin imamla aynı hizada bulunması mekruhtur.

 

12. İmama uyan kimse, görerek veya işiterek az bir miktar da olsa imamın hareketlerini algılayabilmelidir: Buna muvaffak olunduğu takdirde namaz sahîh olur. Yerler ayrı olduğu takdirde, bu şart aran­maksızın mezheblerin aşağıda belirtilen detaylı görüşlerine göre na­maz sahîh olur.

 

Şafiiler dediler ki: İmamla imama uyan kimse mescid içerisindeyseler, aralarında üç yüz zirâ’dan fazla mesafe bulunsa da bulunmasa da, aynı mekânda sayılırlar. İmam, mescidin bir ucunda, ona uyan da mescidin girişinde namaz kılarlarsa, imamlık sahih olur. Yalnız araların­da, namaza girmeden önce çivilenmiş bir kapı gibi, engelleyen bir şey bu­lunmamalıdır. Ama böyle bir engel, namaza başladıktan sonra meydana gelirse, bu, namazın sıhhatine zarar vermez. Aynı şekilde aralarında kilit­li bir kapının bulunması da namazın sıhhatine engel teşkil etmez. İmama uyan kişinin, imama kıbleye yönelik olarak ulaşmasıyla kıbleye dönük olarak ulaşması arasında bir fark yoktur. Avlu ve benzeri şeyler de mes­cidin hükmüne tabidirler. İmamla İmama uyan kimse, namazı mescid dı­şında kılmaktaysalar, aralarındaki mesafe yaklaşık olarak üç yüz zirâ’dan fazla değilse, namaz sahîh olur. Arada, içinden gemilerin geçtiği bir nehir veya insanların fazlaca gelip geçtikleri bir yol gibi fasıla bulunur da bu durumda imama uyan kişi dilediği takdirde kıbleden sapmaksızın veya sırtını kıbleye dönmeksizin imama ulaşabilirse yine sahih olur. İmamlığa zarar veren engelin çivilenmiş bir kapı olmasıyla, kilitlenmiş bir kapı ol­ması arasında fark yoktur. İmam ve kendisine uyanlardan biri mescidin içinde, diğeri mescidin dışında olur da, mescid dışındaki kişiyle kendisine mescidin en yakın tarafı arasında üç yüz zirâ’dan fazla bir mesafe bulu­nursa, imamlık batıl olur. Bu durumda namazın sahih olabilmesi için arada engel bulunmaması şarttır. Bu engelin niteliği yukarıda, her ikisi­nin de mescid dışında namaz kılmaları hususunda anlatılmıştı.

Hanefiler dediler ki: İmama uyanla imamın yerlerinin ayrı ol­ması, iktidâyı, yani imama uymayı fâsid kılar. Bu durumda imama uy­muş olan kimse, imamın hareketlerini birbirine karıştırsa da, karıştırmasa da namazı sahîh olmaz. Doğru olan görüş budur. Aradan yol ve benzeri bir fasıla geçtiği için evi mescidden ayrılan kimsenin, namazını kendi evinde mescidin imamına tâbi olarak kılması hâlinde, bu iktidâsı sahih olmaz. Çünkü imamın bulunduğu yerle kendi bulunduğu yer birbirinden ayrıdır. Eviyle mescid arasında bir fasıla olmayıp arada sadece mescid duvarı bu­lunan kişinin, imamın hareketlerini birbirine karıştırmamak kaydıyla, kendi evinde namaz kılarken mescid imamına tâbi olması sahih olur. Aynı şe­kilde evinin damı, mescidin damına bitişik olan kişinin, kendi evinin da­mında namaz kılarken mescid imamına tâbi olması da sahih olur. Zîrâ bu durumda imamın bulunduğu yerle imama uyanın bulunduğu yer birbi­rinden ayrı olmamaktadır. Büyük camiler gibi, yer aynı olmakla birlikte çok geniş olur, imamın hareketleri de birbirine karıştırılmaksızın görülür veya anlaşılırsa, iktidâ sahîh olur. Tabiî bu durumda imama uyan kişi, ya doğrudan imamın, ya da mübelliğin sesini duyarak veya imamı göre­rek veyahut da imamı gören birini görerek hareketlerini birbirine karıştır­maksızın anlayabilmelidir. Ayrıca mübelliğin de iftitah tekbirini alırken sadece tebliği kasd etmemesi gerekir. Aksi takdirde hem kendisinin, hem de kendisinin tebliğine göre hareket edenlerin namazları batıl olur. Geniş mescidde imama uymak, imama uyanla imam arasında araba yolu veya bir kayığın geçebileceği bir nehir gibi fasıla bulunmadığı takdirde sahîh olur. Aksi takdirde sahîh olmaz. Çölde cemaatle namaz kılmaya gelince, imamla kendisine uyan kişi arasında iki saflık bir ara bulunursa sahîh olmaz.

Mescid-i Aksa gibi gerçekten çok büyük mescidler de sahra hükmündedirler.

Malikiler dediler ki: İmamla kendisine uyan kişinin yerlerinin birbirinden ayrı olması, iktidânın sıhhatine engel teşkil etmez. İmam ile kendisine uyan kimse arasında duvar, nehir veya yol gibi bir fasıla bu­lunduğu halde mübelliğ vasıtasıyla imamın hareketlerinden haberdar olu­nursa, kılman namaz sahîh olur. Fakat kişi, Cuma namazını mescide biti­şik olan evinde kılarken mescid imamına tâbi olursa, namazı batıl olur. Zîrâ Cuma namazının sahîh olması için, mescidde kılınması şarttır.

Hanbeliler dediler ki: İmam ile kendisine uyan kişinin yerleri birbirinden ayrı olursa, iktidâ aşağıdaki tafsilât doğrultusunda sahîh ol­maz.

İmamla imama uyan kişi arasında, içinden gemilerin geçtiği bir nehir bulunursa her ikisinin de namazı batıl olur. Çünkü bu kişi namazını, kendisine uyulması sahîh olmayan birinin namazına bağlamış olmaktadır, îmam ile kendisine uyan kişi arasında bir yol bulunuyorsa ve kılınmakta olan namaz da zahmet ve kalabalık anında yolda kılınması sahîh olmaya­cak bir namazsa, saflar birbirine bitişik olsa bile, iktidâ sahîh olmaz. Eğer kılınan namaz, Cuma namazı gibi izdiham hâlinde yolda kılınması sahîh olan bir namazsa ve saflar yol üzerinde birbirine bitiştirilirse iktidâ sahîh olur. Ama saflar birbirine bitişik değilse sahîh olmaz. İmam ile kendisine uyan kimse aynı mescid içinde bulunur ve iftitah tekbiri de işitilirse, aralarında fasıla olsa bile iktidâ sahîh olur. İmam mescidde, kendisine uyan kimse de mescid dışında bulunur veya bunun tersi olursa iktidâ, imama uyan kişinin, imamı veya -namazın bir kısmında da olsa-imamı gören birini, hiç olmazsa pencereden görebilmesi şartına bağlıdır. Aralarında üç yüz zirâdan fazla bir mesafe bulunsa bile, anılan görme şartı tahakkuk ettikten sonra iktidâ, yani imama uyma sahîh olur.

 

13. İmamın imamlığa, kendisine uyanın da İmama tâbi olmaya niyet etmesi: İmamlığın sahîh olabilmesi için gerekli şartlardan biri de imama uyan kimsenin, imama uymaya niyet etmesidir. Hanefîler dışın­daki diğer üç mezheb bu hususta görüş birliği etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Muhtar olan görüşe göre imama uyma ni­yeti, Cuma ve bayram namazları dışındaki namazlar için şarttır. Zîra bu iki namazın sahîh olabilmeleri için cemaatle kılınmaları zaten şarttır. Bunları kılarken ayrıca imama uymaya niyet etmeye gerek yoktur.

 

Bu ni­yetin hakîkaten veya hükmen namazın başında iftitah tekbirine bitişecek şekilde yapılması zorunludur. Tek başına kılma niyetiyle namaza başlayıp da daha sonra bir imam gören kimse, o imama uymaya niyet ederse, bu niyeti namazın başlangıcında yapmadığı için, namazı sahîh olmaz. Tek basma namaz kılmakta olan kimsenin, namaz esnasında cemaate katılması caiz olmaz. Yine bunun gibi, namaza cemaatle baş­layan kimsenin, namaz esnasında tek başına kılmak için cemaatten ayrılması, imamın namazı fazlaca uzatması gibi bir zaruret olmadıkça, caiz olmaz. Şâfiîler dışındaki diğer üç mezheb bu hususta ittifak etmiş­lerdir.

 

Şafiiler dediler ki: Namazın başlangıcında imama uymaya niyet etmek şart değildir. Namazdayken imama uymaya niyet edilirse, kerahet­le birlikte sahîh olur. Yalnız cemaatle kılınması şart olan Cuma ve benze­ri namazlar bundan müstesna olup bunların başlangıcında, iftitah tekbiri­ne bitişik olacak şekilde imama uymaya niyet etmek zorunludur. Bunun yanı sıra bir kimsenin, özürsüz olarak imamdan ayrılmaya niyet etmesi de sahîhtir. Yalnız bunu özürsüz olarak yapmak mekruhtur. Cuma na­mazı gibi cemaatle kılınması şart olan namazlar bundan istisna edilmiş olup bunların birinci rek’atinde imamdan ayrılmaya niyet etmek sahîh olmaz. Cemaatle iade edilmek istenen namazla, cem-i takdim olarak kılı­nan namaz da Cuma namazı gibi olup aynı hükme tabidirler.

Hanefiler dediler ki: İmama uyan kimse, imamdan ayrılmaya niyet edip tek başına kılmaya geçerse namazı batıl olur. Ancak bu kişi, imamla birlikte son kâdede teşehhüd miktarı oturduktan sonra bir zaru­retle karşılaşırsa, selâm verip namazı bırakabilir. Özürsüz olarak böyle yaptığı takdirde, günahkâr olmakla birlikte namazı sahîh olur.

 

İmamın imamlığa niyet etmesine gelince, meselâ öğle namazını kıldırırken, “öğle namazını kıldırmaya niyet ettim” demesi imamlığın sıhhati için şart değildir. Ancak, mezheblerin belirttikleri bazı hallerde buna niyet etmek gerekli olur.

 

Hanbeliler dediler ki: İktidânın sahîh olabilmesi için imamın, her namazda imam olmaya niyet etmesi şarttır. Niyet etmediği takdirde namaz sahîh olmaz.

Şafiiler dediler ki: İktidânın sahîh olabilmesi için imamın, Cuma namazında, yağmur nedeniyle cem-i takdîm şeklinde kılınan namazda ve iade edilen namazda cemaate imamlığa niyet etmesi şarttır.

Hanefiler dediler ki: İmamın, kadınlara namaz kıldırması hâlin­de, kendisine uyanların namazlarının sahîh olabilmesi için imamlığa niyet etmesi şarttır. İmamları, imam olmaya niyet etmediği takdirde, kendisine uyarak namaz kılan kadınların namazları batıl olur. Kendisinin namazı ise, bir kadın kendisiyle aynı hizada bulunsa bile sahîh olur.

Malikiler dediler ki: İmamın, imamlığa niyet etmesi, ne imamın ve ne de imama uyanın namazının sahîh olması için şart değildir. Ancak bazı haller bundan istisna edilmiştir:

1. Cuma namazında imamın, imamlığa niyet etmesi şarttır. Aksi takdirde hem kendisinin, hem de cemaatin namazları batıl olur.

2. Yağmurlu gecelerde cem-i takdîm şeklinde kılman namazların her birinin başlangıcında imamın, imamlığa niyet etmesi şarttır. Bu iki na­mazdan birinde imamlığa niyet edilmediği takdirde, cemaatle kılınması şart olduğundan dolayı, namazları batıl olur. Ama imamlığa niyet edilen diğer namaz sahîh olur. Birinci namazda imamlığa niyet edilmediği tak­dirde, ikincisinde niyet edilse bile, birinciye bağlı olarak yine batıl olur. Bazı Mâlikîler demişlerdir ki: Birinci namaz, zamanında kılınması dolayı­sıyla, imamlığa niyet edilmese bile her halükârda sahîh olur.

3. Bu anlatılan şekilde kılınan korku namazında da imamlığa niyet şarttır. İmam, askerleri iki kısma ayırıp bunlardan her birine namazın bir kısmını kıldırır. İmam, imamlığa niyet etmezse, sadece birinci grubun na­mazı batıl olur.  İmamın ve ikinci grubun namazı sahîh olur.

4. Namazdayken imamda bir mazeret belirirse, yerine imam ola­rak geçirdiği kişinin imamlığa niyet etmesi, kendisine tâbi olanların na­mazlarının sahîh olması için şarttır. Ki niyet etmediği takdirde kendisinin namazı sahîh olur, ama cemaatin namazı batıl olur. Cemaat sevabını elde etmek için imamlığa niyet şart değildir. Mûtemed olan görüş budur. Bir kişi, bir kısım insanlara imamlık eder de imamlığa niyet etmezse, cemaat sevabım elde etmiş olur.

Anılan bu dört durumda imamlığa niyet etmek, imamın münferid olarak namaz kılmaya niyet etmemesiyle kendiliğinden tahakkuk etmiş olur.

 

14. Farz kılan, nafile kılana tâbi olmamalıdır: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de vaziyet bakımından imamın kendisine tâbi olandan geri olmamasıdır. Farz namaz kılmakta olanın nafile kılana uyması, Şâ-fiîler dışındaki diğer mezheblere göre câiz olmaz.

 

Şâfiîler: Farz namaz kılanın nafile kılana tâbi olmasının, mek­ruh olmakla birlikte sahîh olacağını söylemişlerdir.

 

Yine bunun gibi, sözgelimi namazda rükû yapabilen kişinin rüküu yapamayana, giyinik olanın örtünecek bir şeyi bulunmayan çıplak birine tâbi olması câiz değildir. Hanefîlerle Hanbelîler bu hükümde müttefiktirler Mâlikîlerle Şâfiîler bu görüşe muhaliftirler.

 

Şafiî Ve Mâlikîler: Giyinik olan kişinin, örtünecek bir şeyi olmayan çıplak birine tâbi olmasının sahîh olacağını, yalnız Mâlikîler bu­nun sahîh olmakla birlikte mekruh olacağını, Şâfiîlerse bunda bir mekruhluğun söz konusu olmayacağını ileri sürmüşlerdir.

 

Temiz olanın, temizlenmekten âciz olan necâsetli bir kimseye tâbi olması Mâlikîler dışındaki diğer üç mezhebe göre câiz değildir.

 

Mâlikîler: Temiz bir kimsenin, temizlenmekten âciz olan neca­setti birine tâbi olmasının kerahetle beraber sahîh olacağını söylemişler­dir.

 

Kur’an okuyabilen kişinin ümmî olana tâbi olması da câiz değildir. Namazı ayakta kılan kişinin, ayakta durmaktan âciz olup oturarak kılana tâbi olması, mezheblerin ileri sürdükleri tafsilâta göre sahîh olur.

 

Mâlikîler: Ayakta durarak namaz kılan kişinin, ayakta durmaktan âciz olup da oturarak kılan kişiye tâbi olması, kılınan namaz nafile de olsa, sahîh olmaz. Ancak nafile namazı oturarak kılmakta olan birine tâbi olacak kişi, kendi isteğiyle oturarak kılarsa ona uyması sahîh olur. İmama uyacak kişi, namazın rükünlerini yerine getirmekten âciz ise, kendisi gibi eşit seviyede âciz birine uyabilir. Meselâ her ikisi de kı­yamdan âciz olursa iktidâ sahîh olur. İmâ ile namaz kılan kişinin, kendi gibilerine imamlık etmesi sahîh olmaz. Zîrâ imâ’nın belli bir ölçüsü yok­tur. Olabilir ki imamın imâ’sı, kendisine uyanın imâ’sından daha azdır. Acizlik seviyeleri eşit olmazsa, meselâ imam secde yapmaktan, kendisine uyan kişi de rükû yapmaktan âciz olursa, bu durumda yapılan imamlık sahîh olmaz.

Hanefiler dediler ki: Ayakta namaz kılan kişinin, rükû ve secde­yi yapabildiği halde oturarak kılana tâbi olması sahîhtir. Rükû ve secdeyi yapmaktan âciz olup oturarak kılan kişiye, bunları yapmaya muktedir olup ayakta kılan kişinin tâbi olması sahîh olmaz. Hem İmam, hem de kendisine uyan, rükû ve secdeden âciz olup oturarak imâ ile kılarlarsa, iktidâ sahîh olur. Bunlar namazlarını, aynı şekilde oturarak veya yan ge­lerek veyahut sırtüstü uzanarak da kılsalar yine sahîh olur. Ayrı şekiller­de kılarlarsa, imamın durumu, kendisine uyanınkinden kuvvetli olmak kaydıyla câiz olur. Meselâ imam oturur vaziyette, kendisine uyan da yan gelmiş vaziyette olursa, iktidâ sahîh olur.

Şafiiler dediler ki: Ayakta namaz kılan kişinin, ayakta durmak­tan âciz olduğu için oturarak kılana, oturmaktan âciz okluğu için yan yatarak kılana tâbi olması sahîh olur. Rükû ve secdeyi yapabilenin, bun­ları yapmaktan âciz olana tâbi olarak kıldığı namaz sahîh olur.

Hanbeliler dediler ki: Ayakta kılanın, ayakta durmaktan âciz olup oturarak kılana tâbi olması sahîh değildir. Yalnız, ayakta durmaktan âciz olan kimse görevli imamsa veya acizliği, ortadan kalkması umu­lan geçici bir sebepten ileri geliyorsa, bu durumda kendisine tâbi olmak sahih olur.

 

15. İmama uyan kişi, namaz fiillerinde imama tâbi olmalıdır: İmam­lığın sıhhat şartlarından biri de, imama uyan kişinin, namaz fiillerinde imama tabi olup onu takib etmesidir. Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Kişinin, imamına uyması üç türlü olur:

1. İmama uyan kişinin fiilleri imamınkine bitişik olur. Meselâ iftitah tekbirini imamın iftitah tekbirine, rükûunu imamın rükûuna, selâmı­nı imamın selâmına bitiştirmesi gibi. Kişinin imamdan önce rükûa varıp öylece kalması ve imam rükûa vardıktan sonra ona tâbi olması da bu cümleden olup kendi rükûunu imamınkine bitiştirmiş sayılır.

2. İmama uyan kışının, namaz fullerini imamınkinden hemen son­ra yapması. Bu durumda kişi, imamın bir rükne girmesinden hemen son­ra direkt olarak imama ulaşıp rüknün geri kalan kısmında ona tâbi olur.

3. Hareketlerde gecikme. Bu şöyle olur: İmama uyan kişi, imamın namazla ilgili bir fiili yapmasından sonra, o fiilî gecikmeli olarak yapar. Fakat kendisi o rükne, imamın bir sonraki rükne başlamasından önce kavuşur.

Bu durumların her üçünde de kişi, imama tâbi olmuş sayılır, imam rükûa varırken ona uyan da kendisiyle birlikte veya kendisinden hemen sonra rükûa varır ve rükûu imamla birlikte eda ederse veya imam başını rükûdan kaldırdıktan sonra ve fakat secdeye gitmeden önce rükûa varır­sa, rükûda imama tâbi olmuş sayılır. Bu üç haliyle imama tâbi olmak; namaz fiillerinden farz olanda farz, vâcib olanda vâcib, sünnet olanda ise sünnet olur. Meselâ imama uyan kişi, imamın rükûa varmasından ön­ce rükûa varıp, rükûdan kalkarsa, ya da onunda birlikte rükûa gitmeyip sonra yeni bir rek’atte rükû ederse, namazı batıl olur. Çünkü farz olan rükünde imama tâbi olmamıştır. Yine bunun gibi imamdan önce rükû veya secdeye varırsa, böyle davrandığı rek’at lağvolur. Bu davranış ikinci rek’atte olmuşsa birince rek’ate, üçüncü rek’atte olmuşsa ikinci rek’ate, dördüncü rek’atte olmuşsa üçüncü rek’ate intikâl eder ve üzerinde borç olarak bir rek’at kalır. Bunu da, imamın selâm vermesinden sonra kalkıp kaza etmesi vâcib olur. Aksi takdirde namazı batıl olur. İmama tâbi olan kişi, Kunut duasında imama uymazsa, vacibi terkettiğinden ötürü günah­kâr olur. Sözgelimi rükûdaki teşbihlerde imama uymazsa, sünneti terk etmiş olur.

İmama tâbi olan kişinin dört hususta imama uyması gerekmez:

1. İmam kasıtlı olarak namazda fazladan bir secde yaparsa, ken­disine uyulması gerekmez.

2. İmam, bayram namazı tekbirlerinde, sahabelerden rivayet edi­lenden fazlasını yaparsa, yine kendisine uyulması gerekmez

3. Cenaze namazı tekbirleriyle ilgili olarak, rivayet edilen sayıdan fazla,  meselâ beş tekbir alırsa kendisine uyulmaz.

4. İmam son ka’dede oturduktan sonra unutarak fazla rek’ate kal­kar da bu rek’atin secdesine giderse, bu durumda kendisine tâbi bulunan kişi, tek başına selâm verir. Bu rek’atin secdesine gitmeden ka’de hâline dönüp selâm verirse, kendisine tâbi bulunan kişi de beraberinde selâm verir. Ama imam, son ka’dede oturmadan fazla bir rek’ate kalkarsa, bu rek’atin secdesine vardığı takdirde hepsinin namazı batıl olur.

Dokuz şey vardır kil imam bunları yapmadığı takdirde, cemaatte bu­lunanlar bu hususta imama uymayıp bunları kendi başlarına yaparlar:

1. İftitah tekbiri esnasında elleri kaldırmak.

2. Sübhâneke’yi okumak.

3. Rükû tekbirlerini almak.

4. Secde tekbirlerini almak.

5. Secdelerdeki teşbihleri yapmak.

6. “Semiallahü limen hamiden” demek.

7. Ettehiyyatü’yü okumak.

8. Selâm vermek.

9. Teşrik tekbirlerini almak.

Beş şey daha var ki; imam bunları yapmayınca, imama uyanların kendi başlarına yapmaları da istenmez:

1. Bayram namazı tekbirleri.

2. Birinci ka’de.

3. Tilâvet secdesi.

4. Sehiv secdesi.

5. Vaktin çıkmasından korkulması hâlinde kunut duası. Ama vaktin çıkmayacağından emin olunursa, imam kunut’u okumasa bile, ona tâbi olanlar okumak mecburiyetindedirler.

Önce de anlatıldığı gibi imamın ardı sıra kıraatte bulunmak tahrîmen mekruhtur. Yani imam kıraatte bulunurken, ona tâbi olarak kıraatte bu­lunmak caiz olmaz. İftitah tekbiri ve selâm vermede imama uyma konu­suna gelince; imama uyan kişi, imamın selâm vermesi esnasında teşehhü­dü tam olarak okumuşsa, selâm vermede imama uyması vâcib olur. İma­ma uyan kişi teşehhüdü imamdan önce okuyup selâm verirse ve böyle yapması için bir mazereti de yoksa, namazı tahrîmen mekruh olmakla birlikte sahîh olur. Selâmda uymanın en faziletli şekli, kişinin önce veya sonra değil, imamla birlikte selâm vermesidir. İmamdan önce selâm ver­menin hükmü az önce belirtildi. İmamdan sonra selâm veren kişi ise, efdâl olanı terk etmiş olur. İftitah tekbirine gelince, imamdan önce tekbir alanın namazı sahîh olmaz. İmamdan sonra tekbir alan, iftitah tekbirinin faziletli vaktini kaçırmış olur.

Malikiler dediler ki: Kişinin imama uyması, namaz fiillerini imam­dan ne önce, ne sonra ve ne de onunla beraber değil, fakat imamın he­men arkasından yapması demektir. İmama uyma, dört kısma ayrılır:

1. İmama iftitah tekbirinde uymak. Bunda imama uymak, kişinin namazının sahîh olması için şarttır. İmama uyan kimse, iftitah tekbirini imamdan önce veya imamla aynı anda alırsa, namazı batıl olur. Aksine kişi iftitah tekbirini, imamın tekbir almayı tamamlamasından sonra alma­lıdır. Ama imamın tekbir almaya başlamasından sonra kendisi de tekbir almaya başlar ve fakat imamdan önce tamamlarsa, namazı batıl olur.

2. Selâm vermede imama uymalıdır, İmama uyan kişi, imamın se­lâm vermesinden sonra selâm vermelidir. Sehven imamdan önce selâm verdiği takdirde, imamın selâm vermesine kadar bekleyip ondan sonra selâmını iade etmelidir. Böyle yaparsa namaz sahîh olur. İmamın selâm vermeye başlamasından sonra selâma başlar da onunla birlikte veya on­dan sonra selâmı tamamlarsa, namazı yine sahîh olur. Ama imamdan önce tamamlarsa namazı batıl olur. Bunun için, kendisine uyanların selâ­mı daha önce tamamlamalarını önlemek amacıyla, imamın acele davran­ması iyi olur. Çünkü ondan önce selâmı tamamlayanların namazları batıl olur. İftitah tekbiri de bu hükme tâbidir. İmam, selâm vermeden bekler ve ancak aradan örfe göre uzun bir zaman geçtikten sonra selâm verirse, tümünün namazı batıl olur. Bilindiği gibi selâm, her namaz kılan için yapılması gerekli bir rükündür. İmam selâm vermediği takdirde namazı batıl olduğu gibi, kendisine uyanların namazları da batıl olur.

3. Rükû ve secdede imama uymak: Bu uymanın da üç şekli var­dır:

a. Sehiv veya hatâ eseri olarak imamdan önce rükû veya secdeye gitmek. Bu durumda kişinin rükû veya secdeye varıncaya kadar imam bekleyip rükûda mutmain olarak ona katılması gerekir. Bundan başka bir şey yapması da icâb etmez. İmamı beklemeden, kasıtlı olarak veya bilgisizlik nedeniyle rükûdan kalkarsa namazı batıl olur. Unutarak kal­karsa ikinci kez rükûa veya secdeye varıp imama katılması gerekir. Böyle yaparsa namazı sahîh olur.

b. Kasıtlı olarak imamdan önce rükû veya secdeye varmak. Bu durumda rükû veya secdede imamı bekleyip ona katılırsa namazı sahîh olur. Ama kasıtlı olarak imamdan önce hareket etmesi nedeniyle günah­kâr olur. Ama imamı beklemeksizin rükûdan veya secdeden kalkarsa ba­kılır: Bunu kasıtlı olarak yapmışsa, namazı batıl olur; sehven yapmışsa, imama katılması için ikinci kez rükû veya secdeye gitmesi gerekir. Böyle yaptığı takdirde başka bir şey yapması gerekmez.

c. İmama uyan kişinin, imamın bir rüknü yapıp tamamlayıncaya kadar ondan geride kalması. Şöyle ki: İmama uyan kişinin, sözgelimi imam rükûa varıp kalkıncaya kadar kıraatle meşgul olarak imamdan geri kalması durumunda namazı iki şartla batıl olur:

aa. Bu gecikmeyi birinci rek’atte yapmışsa namazı batıl olur. Ama diğer rek’atlerde yapmışsa namazı sahîh olur; ne ki, günahkâr olmaktan kurtulamaz.

bb. Bu gecikmeyi sehven değil de kasten yapmışsa, namazı batıl olur. Sehven yapmışsa, gecikmeli olan bu rek’ati lağvolur ve imamın na­mazı tamamlamasından sonra kalkıp bu rek’ati iade eder.

4. İmama uyulması gerekli olmayan durumlar. Bunun da üç hâli vardır:

a. İmam yapmasa bile, imama uyanların yapması gereken husus­ların bir kısmı sünnettir. Meselâ iftitah ve teşehhüd tekbirleri dışında na­mazı geri kalan tekbirleriyle bayram namazındaki tekbirleri, imam alma­sa bile, ona uyanların almaları sünnettir.

Bu hususların bir kısmı da mendubtur. Meselâ teşrik günlerinde beş vakit farzdan sonra alınması gerekli tekbirleri, imam almasa bile ona uyan­ların almaları mendub olur. İftitah tekbiri esnasında elleri kaldırmak, hem imam ve hem de ona uyanlar için mendubtur. İmam bunu yapmasa bile, ona uyanların ellerini kaldırmaları mendub olur.

b. İmama uyulması sahîh olmayan durumlar: İmam namazda bir fazlalık veya eksiklik gibi gayr-ı meşru bir davranışta bulunursa, meselâ fazladan bir rükû, secde veya bunlara benzer bir rükün ifâ edecek olursa, kendisine uymak sahîh olmaz. Sahîh olmadığı gibi, imamı uyarmak mak­sadıyla “sübhânallah” demek gerekir. İmam bu rüknü kasıtlı olarak fazlalaştırırsa, kendisinin ve dolayısıyla da kendisine uyanların namazları batıl olur. Aynı şekilde imam, bayram namazı tekbirlerinde fazlalık yaparsa ona uyulmaz. Cenaze namazında dörtten fazla tekbir alırsa yine cemaat kendisine uymaz. İmam, namazda bir rüknü fazlalaştırırsa, meselâ öğle namazının dört rek’atini kıldıktan sonra unutarak beşinci bir rek’at için ayağa kalkarsa, cemaat kendisine uymaz. Uymadığı gibi, oturmaya de­vam edip uyarı maksadıyla “sübhânallah” der. İmama uyan kişi, bu du­rumda imama tâbi olarak ayağa kalkarsa namazı batıl olur. Ancak bu takdirde imamın isabetli hareket ettiği, kendisine uyarırsa hatâlı olduğu anlaşılırsa,  namazı batıl olmaz.

Şu da var ki; imam birinci kâdede oturmadan üçüncü rek’ate kalk­maya yeltendiğinde, elleri ve dizleri yerden ayrılmamışsa tekrar oturmaya döner ve başka bir şey yapması da gerekmez. Ama elleri ve dizleri yerden ayrıldıktan sonra oturmaya dönerse, sahîh olan görüşe göre namazı batıl olmaz. Yalnız selâmdan sonra sehiv secdesi yapması gerekir. Zîrâ kesin­likle bilinen şu ki; ayağa kalkmadan önce oturma hâline dönmüştür. Bu durumda kişinin, kendi imamına uyması icâb eder. Hanefîler, imamın bu durumda, kıyama yakın vaziyetteyse namazının batıl olacağım söyler­ler. İmam, namazdayken tilâvet secdesi yaparsa, cemaatin de kendisine uyması icâb eder. Ama imam, tilâvet secdesinin rükûun zımnında yapıla­bileceği görüşünde olan Hanefî mezhebine mensup olup da namazdayken tilâvet secdesi yapmazsa, imama uyan kişi de tilâvet secdesi yapmaz.

Hanbeliler dediler ki: Bir kimsenin imama uyması, iftitah tekbi­rini, selâmı veya namaz fiillerinden herhangi birini imamdan önce yapmamasıdır. İftitah tekbirini imamdan önce aldığı takdirde namazı gerçek­leşmiş olmaz. Bu sehven de olsa, kasıtlı da olsa aynı hükme tâbidir. Yine bunun gibi, iftitah tekbirini imamla birlikte aynı anda alırsa, namazı yine gerçekleşmiş olmaz. İftitah tekbirini imamla aynı anda almak, diğer rü­künlerin tersine namazı bozar. Diğer rükünleri imamla aynı anda ifâ et­mek mekruhtur. Kişi kasıtlı olarak İmamdan önce selâm verirse namazı batıl olur. Bunu sehven yaptığı takdirde, imam selâm verinceye kadar beklemeli, ondan sonra yeniden selâm vermelidir. Bunu yaptığı takdirde namazı sahîh olur ve başka bir şey yapması da gerekmez. İmamdan önce selâm verip de, daha sonra selâmı iade etmezse namazı batıl olur.

Bu anlatılanlar, bir kimsenin iftitah tekbirini ve selâmı imamdan ön­ce yerine getirmesiyle ilgiliydi. Ama bu ikisi dışındaki diğer rükün veya fiilleri imamdan önce yapmaya gelince; bu şöyle olabilir: Kişi imamdan önce ya rükûa varır veya secdeye iner veyahut secdeyi yapar veyahut da kıyamı yerine getirir. Ki bu durumlardan her birinin kendine özgü hükmü vardır: Bir kimse imamdan önce rükûa gider de, imamın rükûa varması­na kadar o halde bekler ve imam rükûa varınca da ona katılırsa, namazı batıl olmaz. Önceden rükûa varır da, sonra geri dönüp imamla birlikte tekrar rükûa varırsa, namazı batıl olmaz. İmamdan önce rükûa gider de, sehven veya hatâen rükûda imamı beklemeyip kalkarsa, geriye dönüp ima­mın rükûa varmasından sonra tekrar rükûa varması vâcib olur. Her iki halde de imamdan önce yapmış olduğu rükûu lağveder. Kasıtlı olarak veya sehven kendi başına imamdan önce rükûa varıp rükûdan kalkar, sonra da imamın rükûa varıp rükûdan kalkmasını bekler, secdeye gider­ken imama katılırsa namazı batıl olur.

Bu anlattıklarımız, imama uyan kişinin imamdan önce rükûa varıp rükûdan kalkmasıyla ilgiliydi. Fakat bunun tersine imam, kendisinden önce rükûa varıp rükûdan kalkar da kendisi kasıtlı olarak imama uymazsa, namazı batıl olur. Eğer bir mazeret nedeniyle veya sehven bu hususta imamdan geri kalırsa, o zaman namazı batıl olmaz. Bu durumda ikinci rek’atte imama kavuşamamaktan korkmazsa, tek başına rükûa varıp rü­kûdan kalkması vâcib olur. Kavuşamamaktan korkarsa, imama tâbi ol­malı ve kavuşamamış olduğu önceki rek’ati lağvetmeli; imam, namazı tamamlayıp selâm verdikten sonra lağvedilen rek’ati de kalkıp tek başına kılmalıdır. Kıyam olsun, secde olsun, namazın diğer fiilleri bu bakımdan rükû gibidir. Bunlardan birinde mazeret veya sehiv nedeniyle imama uy­mayan kişi, namazın müteâkib fiillerini imamla birlikte edâ edememekten korkmazsa, kaçırmış olduğu bu fiili tek başına hemen kaza etmelidir. Aksi takdirde müteâkib fiilleri edâ etmede imama tâbi olur, imam selâm verdikten sonra, bir rek’ati kaza eder.

Bu anlatılanlar, imama uyan kişinin, rükûda imama tâbi olmamasıy­la ilgiliydi. Secdeye giderken uymadığı takdirde, imam secde edinceye ka­dar ayakta bekler de sonra tek başına secdeye giderek imama burada kavuşursa veya imamla birlikte secdeye gider de müteakip rek’ate imam­dan önce kalkarsa, namazı batıl olmaz. Ancak bu kişinin geriye dönerek imama tâbi olması zorunludur. Kişi bunu sehiv sonucu yapmışsa, bunun hiçbir zararı olmaz. Ama yine de geriye dönerek imama tâbi olması gere­kir. İmamdan önce kendi başına yaptığı rükünleri lağvetmeli, lağvettiği rükünlerin bulunduğu rek’ati de, imamın selâm vermesinden sonra kaza etmelidir. Bir kimse iki rükünde imama uymazsa, meselâ imam rükûa gidip kalktıktan ve sonra da secdeye gidip kalktıktan sonra, imama bağlı olan kişi hâlâ kıyamda beklerse; bu kasıtlı olarak yapılmış bir fiil olduğu takdirde namazı her halükârda batıl olur. Eğer sehven yapmışsa, bu iki rüknü hemen edâ edip namazın diğer fiillerinde imama kavuşmalıdır. Ak­si takdirde bunları imamın selâm vermesinden sonra ifâ etmesi gerekir. Oturma esnasında azıcık uyuyup sonra hemen uyanma gibi bir mazeret dolayısıyla tam bir rek’ati veya daha fazlasını imamla birlikte kılamayan kimsenin, mazeret ortadan kalktıktan, yani uyandıktan hemen sonra na­mazın geri kalan kısmında imama tâbi olması ve imamın namazı tamam­lamasından sonra da ayağa kalkıp, eksik kalan kısımları tek başına ifâ etmesi gerekir.

Şafiiler dediler ki: İmama tâbi olarak namaz kılmakta olan kişinin bazı hususlarda -ki bunlara uyma şartları da denir- imama uyması gere­kir:

1. Bir kimse imama, iftitah tekbirini alırken uymalıdır. Bu tekbirin bir harfini bile imamdan önce veya onunla aynı anda telâffuz ederse namazı gerçekleşmez. İftitah tekbirini imamdan önce aldığında şüpheye düşen ve bu şüphesi namaz esnasında doğan kimsenin namazı batıl olur. Ama bu şüphe namazı tamamladıktan sonra meydana gelirse, namaz ge­çerli olur ve iade edilmesi gerekmez.

2. İmama uyan kimse, imamdan önce selâm vermemelidir. Aksi takdirde namazı batıl olur. İmamla aynı anda selâm verirse, mekruh ol­makla birlikte namazı sahîh olur. İmamdan önce selâm verdiğinden şüp­he ederse namazı batıl olur.

3. İmama uymuş olan kimse, namazın iki rüknünde imamı geçme­melidir. Aksini yapan kişi için iki durum söz konusu olur:

a. Bu kişi müdrik biri olmalıdır. Yani önceki maddede belirtilen süre kadar imamla birlikte namaz kılmış olmalıdır.

b. Bu kişi mesbûk biri olmalıdır. Yani Fâtiha’yı okuyacak kadar bir süre imamla birlikte namaz kılmış olmalıdır.

Müdrik biri olur da iki rükünde imamı geçerse, meselâ imamı kıyam hâlinde bırakıp yalnız başına rükûa varır, rükûdan kalkar ve sonra da secdeye gidip imama katılmazsa, namazı bazı şartlarla bozulur:

aa. Önce de söylendiği gibi iki rükünde imamı geçmemelidir. Şayet bir rükünde imamı geride bırakırsa, meselâ imamı kıyamda sûre okurken bırakıp kendi başına rükûa varır da imamın rükûa varmasına kadar kalk­maz ve imama burada katılırsa, namazı batıl olmaz. Ama mazeretsiz ola­rak fiilî bir rüknü imamdan önce yapmak haramdır.

bb. İmamdan önce yapılan iki rükün, sözlü değil de fiilî rükünler olmamalıdır. Sözgelimi imama uymuş olan kişi kasıtlı da olsa, bilerek veya bilmeyerek de olsa, teşehhüd ve salâtları imamdan önce okursa bu­nun bir sakıncası olmaz. İmama uymuş olan kişi biri sözlü, diğeri fiilî iki rüknü imamdan önce yaparsa, meselâ imamdan önce Fâtiha’yı oku­yup sonra da rükûa varırsa, rükûu imamdan önce yapmış olduğu için haram işlemiş olur. Fakat Fâtiha’yı ondan önce okumuş olmasının bir sakıncası olmaz.

cc. İmama uymuş olan kişi, iki rüknü kasıtlı olarak imamdan önce yaparsa namazı batıl olur. Ama imamdan önce rükûa varır da rükûda imamı beklemeyip bunu bilgisizlik nedeniyle yaparsa, namazı batıl olmaz. Yalnız, bu durumda hatırlar hatırlamaz geri dönüp imama uyması ve tek başına ifâ ettiği rüknü lağvetmesi vâcib olur. İmamdan önce rükûa varıp da, bilgisizlik nedeniyle beklemeksizin rükûdan kalkan kişi, bunun uy­gunsuz bir davranış olduğunu o esnada anlarsa, geri dönüp imama tâbi olması vâcib olur. Aksi halde namazı batıl olur.

İmama uyan kişi müdrik olur da, sözgelimi okuyuşunun ağır olmasından dolayı imamdan geri kalırsa; imamın okuyuşu da normal ise, imam­dan geri kalıp rükû ve iki secdeden ibaret olan üç uzun rükünde imama tâbi olmazsa, bundan afvedilir ve namazı da sahîh olur. Rükû ve secde­den kalkarken mutedil durmak ve iki secde arasında oturmak ise, bunlar kısa rükünler olduklarından dolayı, kişinin imamdan geri kalmasında he­saba katılmazlar. İmam, kendisine tâbi olan kişiyi bundan daha fazla geride bırakırsa, meselâ bir kimse kıraatini, ancak imamın dördüncü rük­ne başlamasından sonra tamamlayabilmişse, bu durumda namazın müteâkib fiillerinde imama tâbi olması, imamın selâm vermesinden sonra da kalkıp eksik kalan kısımları tamamlaması gerekir. Beşinci rükne başlama­sından önce imama uymazsa, namazı batıl olur. İmama uymuş olup kıra­atinin ağır olması dolayısıyla imamdan geri kalan kişi, farz kıraatle veya iftitah duası gibi sünnet bir kıraatle de meşgul olsa, aynı hükme tâbidir. Kıraatinin ağır olması nedeniyle imamdan geri kalan kişi, müdrik değil de mesbûk ise, sünnet kıraatle değil, farz kıraatle meşgul olmalıdır. Fâti­ha’yı okumakla meşgul bulunmalıdır. Ama sünnet kıraatle meşgul olmakla birlikte yine imama yetişebileceğini sanırsa, sünnet olan kıraatle de meş­gul olabilir. Bunu sanmaz sünnet kıraatle de meşgul olmaz, ancak Fâti­ha’yı okurken imam rükûa varırsa, hemence rükûda imama tâbi olmalı­dır. Bu durumda Fâtiha’nın geri kalan kısmını okuma yükümlülüğünden muaf olur. Aynı durumda rükûdayken imama tâbi olmaz da, imam rü­kûdan kalkarsa rek’ati kaçırmış olur. Namazı, imamdan iki rükün geri kalmadıkça batıl olmaz. Meselâ kendisi ayakta Fatiha okumaktayken imam rükûa gidip rükûdan kalkar ve secdeye giderse namazı batıl olur. İftitah duasını okumaktayken imamı rükûa giden kişinin bu duâ kadar Fâtiha’dan okuyarak bir süre daha imamdan zorunlu olarak geri durması gere­kir. Fâtiha’dan, iftitah duası kadar bir kısım okuduktan sonra rükûa gi­derek imama kavuşursa, bu rek’ati kılmış sayılır. Ama imama rükûdan kalkarken kavuşursa, bu durumda ona tâbi olması ve kendi başına rükûa gitmemesi gerekir. Fakat bu rek’ati kılmış sayılmaz. Üzerinde farz olan kıraati tamamlamadan önce imam secdeye gidecek olursa, bu durumda imamdan ayrılmaya niyet edip tek başına namaza devam etmesi gerekir. İmamın secdeye gitmeye koyulduğu esnada ondan ayrılmaya niyet etmez­se, namazı batıl olur. İmamla beraber secdeye gitmeye koyulsa da, nama­zı yine batıl olur.

Bu anlattıklarımızdan başka konuyla ilgili birtakım ayrıntılar daha kalmaktadır. Şöyle ki: İmama uyan kişi Fatiha okumayı unutur da ima­mın rükûa gitmesinden önce okumadığını hatırlarsa, Fâtiha’yı okumak için imamdan geri durması ve bu geri durmanın da üç uzun rükün kadar olması caiz olur. Okumadığını imamın rükûundan sonra hatırlarsa, oku­mak için kıyam haline geri dönmez. İmamın selâm vermesinden sonra bir rek’at namaz kılarak, onda Fatihayı okur. Fatiha okumak için, ima­mın Fatiha okuduktan sonra susmasını bekler de imam kendi okuduğu Fâtiha’dan sonra susmaz, kendisine uyan kişinin Fatiha okumasından ön­ce rükûa varırsa, bu durumda o kişi mazur sayılır ve rükûda imama tâbi olması gerekmez. Aksine, Fâtiha’yı okuması vâcib olur. Bu nedenle üç uzun rükünde imamdan geri durmadan muaf sayılır. Durum böyle olun­ca da, bulunduğu hâle göre imamın ardı sıra hareketlerde imama kavuşsa da, kavuşmasa da namazı tamamlaması gerekir. Bütün bu anlatılanlar, imamın mutedil okuyuşlu olması şartına bağlı meselelerdir.

İmam eğer seri okuyuşlu biri ise ve kendisine tâbi olarak namaz kıl­makta olan kişi de okuyuşta ona uygun ise, bu durumda Fâtiha’dan oku­yabildiği kadarını okur. Geri kalan okuyamadığı kısmı ise imam üstlenir. Fatiha okumak için üç uzun rükünde imamdan geri durması caiz olmaz.

 

16. Sırtı doğru olanın, sırtı eğriye ve kambur birine tâbi olması: İmamlığın sıhhat şartlarından biri de, imamın sırtının rükûa meyilli olmamasıdır. Sırtı rükû haddine varacak şekilde eğri birine, sırtı düzgün olan bir kimsenin tâbi olması sahîh olmaz. Ancak böyle bir kimsenin, kendisi gibi birine imamlık etmesi sahîh olur. Şâfiîler dışındaki diğer üç mezheb bu görüşte ittifak etmişlerdir. Şâfiîler, sırtı rükû haddine varacak şekilde eğri olan birinin, hem kendi gibilerine, hem de sırtı sağlam olanlara imamlık etmesinin sahîh olacağını söylemişlerdir.

17. İmamla imama uyanın farzları aynı olmalıdır: İmamlığın sıh­hat şartlarından biri de; imamla, kendisine tâbi olan kişinin farzlarının aynı olmasıdır. Buna göre öğle namazının farzını kılmakta olan kişinin, İkindi namazının farzını kıldırmakta olan İmama tâbi olması -veya bu­nun tersi de düşünülebilir-; ya da cumartesi gününün öğle namazının farzını kılmakta olan kişinin, pazar gününün öğle namazının farzını kıl­dırmakta olan imama tâbi olması, -bunların her ikisinin kıldıkları kaza namazı olsa bile- sahîh olmaz. Mâlikîlerle Hanefîler, bu anlatılanlarda görüş birliği etmişlerdir. Hanbelîlerle Şâfiîlerİn buna dâir görüşleri aşa­ğıda ele alınmıştır

 

Şâfiî ve Hanbeliler dediler ki: Yukarıda anılan durumlarda iktidâ sahîh olur. Ancak Hanbelîler derler ki: Öğle kılanın ikindi kılana tâbi olması -veya bunun tersi de olabilir- sahîh olmaz. Şâfiîlerse, imamla imama uyanın namazlarının şekil ve düzen bakımından aynı olması gere­kir demişlerdir. Meselâ öğle namazını, cenaze namazını kıldırmakta olan imama tâbi olarak kılmak sahîh olmaz. Çünkü iki namazın şekilleri bir­birinden ayrıdır. Yine sabah namazını, küsûf namazını kıldırmakta olan imama tâbi olarak kılmak da sahîh olmaz. Çünkü küsûf (güneş tutulma­sı) namazının her rek’atinde ikişer kıyam ve rükû vardır.

 

Nafile namaz kılanın farz kılana tâbi olması, nafile kılmaya adayan kişinin başka bir namaz kılmayı adayana tâbi olması, nafile kılmaya and içmiş olanın, başka bir namazı kılmaya and içmiş olana tâbi olma­sı, kılmaya and içen kişinin namazıyla, kılmayı adayan kişinin namazı aynı olmasa bile, adayan şahsın and içene tâbi olması sahîh olur. Me­selâ güneşin zevalinden sonra iki rek’at namaz kılmayı adayan kişinin, mutlak olarak iki rek’at namaz kılmayı adayan kişiye tâbi olması sahîhtir. Yine aynı şekilde vakit içinde olsun, vakit dışında olsun, yolcunun mukîm olan imama tâbi olması sahîhtir. Yalnız bu durumda namazı kısaltmaksızın tam olarak kılmalıdır. Bu hususta Hanefîler dışındaki di­ğer mezhebler arasında ittifak vardır.

 

Hanefiler dediler ki: İmamın adamış olduğu namazın aynısını adamamış olan kişinin, imama tâbi olması sahîh olmaz. “Falanın adamış olduğu iki rek’at namazı kılmayı adadım” diyerek imamın adadığı nama­zın aynısını adarsa, bu tâbi oluş sahîh olur. Namaz kılmayı adamış ola­nın, namaz kılmaya and içmiş olana tâbi olması sahîh olmaz. Ama na­maz kılmaya and içmiş olanın, adayana tâbi olması sahîhtir. Aynı şekilde yolcu kimsenin, vakit dışında mukîm olan bir imama, dört rek’atli farz­larda tâbi olması da sahîh olmaz. Zîrâ imama tâbi olacak yolcu kimsenin dört rek’atlik farzı, vakit dışında -imama tâbi olarak kılsa bile- iki rek’attir. İmamınki ise, mukîm olması nedeniyle zaten dört rek’attir. Birinci ka’de imama göre sünnet, ona tâbi olacak olan yolcuya göre ise farzdır. Tâbi olduğu takdirde farz kılan nafile kılana tâbi olmuş olur. Bu da, misafirlik bahsinde açıklanacağı gibi, sahîh olmaz.

 

İmamlığın sahîh olabilmesi için diğer birtakım şartlar daha vardır ki, onları aşağıda, her mezhebe göre detaylıca anlatmış bulunmaktayız.

 

Hanefiler: İmamlığın sıhhat şartlarına şu hususu da eklemişler­dir: İmamla, kendisine uyan erkek arasında kadınlardan bir saf bulunma­malıdır. Eğer aralarında üç kadın bulunursa, namaza bunların arkasında duran üç kişinin ve en son safa kadar bu hizada bulunan her saftaki üç erkeğin namazları fâsid olur. Eğer arada iki kadın bulunursa, bunların arkasında bulunan iki erkeğin ve son safa kadar bu hizada bulunan bü­tün saflardaki iki erkeğin namazları fâsid olur. Eğer arada bir kadın bu­lunursa; sağında, solunda ve ardında kendi hizasında bulunanların na­mazları batıl olur.

Hanbelîler: İmamlığın sıhhat şartlarına şu hususları eklemişler­dir: İmama uyan kişi eğer yalnız başına ise, imamın sağ tarafında durma­lıdır. Solunda veya arkasında durursa, kendisi de erkek veya erselik ise, namazı batıl olur. Kadın ise, arkasında durmakla namazı batıl olmaz. Solunda durması halindeyse namazı batıl olur. Bütün bu anlatılan du­rumlarda kişi, eğer şer’î statüye uygun olmayan bir yerde durarak imam­la birlikte bir rek’at namaz kılmışsa, namazı bozulur. Ama bir rekatin tamamında değil de sadece bir kısmında uygunsuz yerde durur, sonra da şer’î yerine geçerse ve rükûa imamla birlikte varırsa namazı batıl ol­maz.

İmamlığın sıhhat şartlarından biri de imamın âdil olmasıdır. Fâsık kimselerin -fâsıklıkları örtülü olsa bile- kendileri gibi fâsık olanlara dahî imamlık etmeleri sahîh olmaz. Kişi, fâsık olduğunu bilmediği kimseye tâ­bi olarak namaz kılar da, namazı tamamladıktan sonra bunu öğrenirse namazı iade etmesi gerekir. Fakat kılınan namaz, Cuma veya bayram namazları ise bunları iade etmez. Âdil kimselerin ardında kılmak müm­kün olmadığı takdirde, bunları bilahare İade etmeksizin fâsık kimselerin ardında kılmak sahîh olur. Fâsık, büyük günah işlemiş olan ve küçük günahlara devam eden kimsedir.

Şâfiîler: İmamlığın sıhhat şartlarına, imama uyan kişinin, muha­lefet edilmesi fahiş kaçan sünnetlerde imama muvafakat etmesi hususunu eklemişlerdir.  Bu sünnetler üç tanedir:

1. Cuma gününün sabah namazındaki tilâvet secdesi. İmam, bu secdeyi yaparsa, kendisine tâbi olan kişinin de yapması, terk ederse, ken­disine tâbi olanın da terk etmesi vâcibtir.

2. Sehiv secdesi. İmama tâbi olan kişi, bu secdeyi yapma hususun­da imama muvafakat eder. İmamın bu secdeyi yapmaması halinde, ima­ma muvafakat etmez. İmamın selâm vermesinden sonra tek başına bu secdeyi yapması sünnet olur.

3. Birinci teşehhüd. İmam bunu terk ederse, kendisine tâbi olanın da terk etmesi vâcib olur. İmamın yapması hâlinde kendisinin yapması ise, vâcib değil sünnet olur.

Kunut’a gelince, imama tâbi olan kişinin bunu yapma veya terk etmede imama muvafakat etmesi vâcib olmaz.

Kişinin tâbi olmak istediği imam, iade edilmesi vâcib olmayan bir namazda bulunmalıdır. İki temizleyiciyi (su ve toprağı) bulamayan kişiye -namazını iade etmesi vâcib olduğundan- tâbi olmak sahîh olmaz.

Mâlikîler: İmamlığın sıhhat şartlarına şu hususları eklemişlerdir:

1. İmam, cemaat sevabını kazanmak maksadıyla namazını iade etmekte olan biri olmamalıdır. Namazını iade eden kişinin, iade olarak kıldığı namaz nafiledir. Farz kılan kişi de, nafile kılana tâbi olamaz.

2. İmam, sahîh olacak şekilde namaz kılma keyfiyetini bilen biri olmalıdır. Rükünleri birbirinden ayırdedemese bile, namazın sahîh olacak şekilde abdest ve gusül gibi şartlarını bilen biri olmalıdır.

3. İmam, namazın şart ve farzlarını hafife almak gibi, namazla ilgili fışkı olan biri olmamalıdır. Abdestsiz olarak veya (sessiz kıraatlı namazlarda) Fatiha okumaksızın namaz kıldırdığı zannedilen kışının imam­lığı da sahîh olmaz. Zinâkâr ve şarapçı olmak gibi, fâsıklığı namazla ilgili olmayan bir kişinin imamlığı, her ne kadar mekruhsa da, sahih olur. Kuvvetli görüş budur.[67]

 

Cemaat Mecburiyetini Kaldıran Sebepler

 

Cemaate gitme mecburiyeti, sayılacak şu sebeplerden ötürü orta­dan kalkar:

a. Şiddetli yağmur.

b. Şiddetli soğuk.

c. Eziyet veren çamur.     

d. Hastalık.

e. Zâlim birinden korkmak.

f. Sıkışık durumdaki borçlunun, (cemaate gitmek için evinden çıkıp dışarıda görülmesi halinde) hapsedilmekten korkması.

g. Bir güdücü bulamayan ve kendi başına da cemaate gideme­yen kişinin körlüğü.[68]

 

İmamlıkta Tercih Sebepleri

 

Başkalarına nisbetle öncelikle kimlerin imam olma hakkına sâhib olduklarını, aşağıda her mezhebe göre detaylı bir şekilde açıklamış bulunmaktayız.

 

Hanefiler dediler ki: Sahîhlik ve fâsidlikle ilgili namaz hüküm­lerini en iyi bilen kişi, imamlığa tercih edilir. Bu kişi, imamlık için diğer­lerine nisbetle daha fazla hak sahibidir. Yalnız böyle bir kimsenin, aleni günâhlardan uzak durması şarttır. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’i güzel ve tecvide uygun olarak okuyan kimse tercih edilir. Bundan sonra, takva­sı çok olan, sonra İslâm’a ilk önce girmiş olan, sonra ikisi de aslen müslüman olan kişilerden daha yaşlı olan, sonra ahlâkı en güzel olan, sonra yüzü güzel olan, sonra soyu şerefli olan, sonra elbisesi temiz olan tercih edilir. Mevcûdlar, bu sayılan niteliklerde birbirlerine eşit olurlarsa ve imamlığa geçmek için de müşkülât çıkarırlarsa, aralarında kura çekilir. Müşkü­lât çıkarmadıkları takdirde, dilediklerini imamlığa geçirebilirler. Anlaş­mazlığa düşer ve kuraya da razı olmazlarsa, çoğunluğun oyunu alan imam­lığa geçer. Çoğunluk, ehliyetli olmayan birini imamlığa geçirirse, günah­kâr olmamakla birlikte, iyi yapmamış olurlar. Bütün bu durumlar, cema­atin başında bir sultanın veya üzerinde anlaşmaya vardıkları bir ev sahi­binin ya da namaz kıldırmakla görevli birinin bulunmaması hâlinde söz konusu olabilir. Aksi takdirde sultan, imamlık için öne geçer. O bulun­madığı takdirde ev sahibi mutlak olarak imamlık için öne geçer. Görevli imam da ev sahibi gibidir. Bir evde, ev sahibi ile o evi kirayla tutup içinde ikâmet etmekte olan kişi bir arada bulunurlarsa, tabiî ki içinde oturmakta olan kiracı, öncelikle imamlığa geçer.

Şafiiler dediler ki: Emri altındaki vilâyette bulunan valinin, imamlık için öne geçmesi mendubtur. Ondan sonra görevli olan imam, ondan sonra o muhitte hakkıyla ikâmet eden kişi, eğer imamlığa lâyıksa öne geçirilir. Anılan bu kimselerin bulunmaması hâlinde fıkhı en iyi bilen, sonra Kur’an-ı Kerîm’i en iyi okuyan, sonra zühdü en fazla olan, sonra verâ ve takvası fazla olan, sonra önce müslüman olan, sonra nesebi daha faziletli olan, sonra hal ve gidiş tarzı daha güzel olan, sonra elbise, beden ve sanatı daha temiz olan, sonra sesi en güzel olan, sonra yüzü en güzel olan, sonra da evli olan imamlık için tercih edilip öne geçirilir. Anılan bu nite­liklerde eşit olurlarsa, aralarında kura çekilir. İmamlığa lâyık olan biri varken başkasının öne geçmesi caizdir. Ama, meselâ fıkhı daha iyi bil­mek gibi öncelik vasfına sahip biri varken, başkasının öne geçmesi caiz olmaz.

Mâlikîler dediler ki; Teşekkül eden cemaattekilerin hepsi de imam­lığa lâyık olurlarsa, sultan veya naibinin öne geçmesi mendub olur. Di­ğerleri fıkhı daha iyi bilip daha efdâl olsalar bile, bunların öne geçmeleri mendub olur. Bunlardan sonra mescidin görevli imamı, sonra ev sahibi tercih hakkına sahiptir. Evi kiralamış olan, ev sahibine nisbetle imamlığa daha fazla hak sahibidir. Ev sahibi kadınsa, kiracı imamlığa daha fazla hak sahibidir. Kendisinin imamlığı sahîh olmadığından dolayı, yerine baş­kasını vekil tâyin etmesi vâcib olur. Bunlardan sonra namazla ilgili hü­kümleri en iyi bilen, sonra rivayet ve hıfz bakımından hadîs ilmini en iyi bilen, sonra durumu meçhul olana karşılık adaletli olan, sonra Kur’an-ı Kerîm’i en iyi okuyan, sonra ibâdeti fazla olan, sonra İslâm’da kıdemi fazla olan, sonra nesebi üstün olan, sonra ahlâkı güzel olan, sonra elbise­si -yeni ve mubah olanları giymekle- en güzel olan tercih edilip öne geçi­rilir. Aynı mertebede birbirine eşit olanlardan, Allah’tan en fazla korkan -ne geçirilir. Yine mertebeleri eşit olan iki kişiden hür olanı, köle olanına tercih edilir. Her bakımdan eşit olduklarında ise kura çekilir. Ama aralarından birini öne geçirirlerse, kura çekmeye gerek kalmaz. İmamlık için müşkülât çıkarmaları, kibir ve üstünlük sağlamak amacından ileri geli­yorsa, tümü imamlık hakkını yitirirler.

Hanbeliler dediler ki: Fıkhı en iyi bilen ve Kur’an-ı Kerîm’i oku­mada tecvide daha fazla riâyet eden kişi, imamlığa diğerlerine nisbetle daha fazla hak sahibi olur. Sonra fıkhı bilen ve Kur’an-ı Kerîm okurken tecvide riâyet eden kişi, sonra da sadece tecvide riâyet eden ve fakîh ol­masa bile namazla ilgili hükümleri hıfzında tutan, sonra namazla ilgili fikhî bilgileri hıfzında tutan, sonra namaz fıkhını bilmeyen, fakat Kur’an-ı Kerîm okuyabilen kişi, imamlık için öne geçirilir. Kur’an okuyamamakta aynı düzeyde bulunurlarsa, namaz ahkâmını daha iyi bilen kişi öne geçi­rilir. Kur’an-ı Kerîm okumada ve fıkhı bilmede aynı seviyede bulunurlar­sa en yaşlı olan, sonra soyu şerefli olan, sonra ilk önce hicret etmiş olan -ilk önce müslüman olan da ilk önce hicret etmiş olan gibidir-, sonra en takvâlı olan, sonra verâı en fazla olan kişi imamlık için tercihen öne geçirilir.

Bu anılan niteliklerde aynı düzeyde bulunurlarsa, aralarında kura çe­kilir. Namaz, ev sahibinin de imamlığa ehil olduğu bir evde kılmıyorsa, diğerlerine nisbetle o, imamlığa daha fazla hak sahibi olur. Namaz eğer mescidde kılmıyorsa, görevli imam diğerlerine nisbetle tercihen öne geçi­rilir. Ev sahibiyle görevli imam köle olsalar bile, tercih edilirler. Ancak sultan veya bir yetkili, evde ya da mescidde hazır bulunurlarsa, imamlık için bunlar hiçbir şarta bakılmaksızın ileri geçerler.[69]

 

İmamlığın Mekruhları

 

Fâsık kimsenin imamlık etmesi mekruhtur. Ama kendi gibi kimse­lere imamlık etmesi mekruh değildir. Hanefîlerle Şâfiîler bu görüşte ittifak etmişlerdir. Hanbelîlerle Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşa­ğıda ele alınmıştır.

 

Hanbeliler dediler ki: Fâsığın, kendi gibi kimselere de olsa imamlık etmesi sahîh olmaz. Ancak Cuma ve bayram namazlarım başka­sının ardında kılmak mümkün olmadığı takdirde, zaruret dolayısıyla bu namazları fasığın kıldırması caiz olur.

Malikiler dediler ki: Fâsığın kendi gibilerine de olsa, imamlık yapması mekruhtur.

 

Aynı şekilde, kendisini küfre götürmeyecek derecede bid’atçi olan birinin imamlık etmesi de mekruhtur. Bu hususta ittifak vardır.

İmamın namazı uzatması mekruhtur. Ama mahsur kalmış bir cemaate namaz kıldırıyorsa ve bu cemaat de namazı uzatmasına razı olursa, bu durumda namazın uzatılması mekruh olmaz. Hanefîler dı­şındaki üç mezheb bu görüşte ittifak etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: İmamın namazı uzatması tahrîmen mek­ruhtur. Ancak cemaat mahsur olur da namazın uzatılmasına razı olursa, mekruh olmaz. Konuyla ilgili olarak Peygamber (s.a.s.) Efendimiz bu­yurmuşlardır ki:

“İmamlık yapan kişi, (namazı) hafîf tutsun.” [70]

Tahrîmen mekruh olan uzatma, sünnetlerden fazlasını yapmaktır.[71]

 

Abdestlinin Teyemmümlüye Tabi Olması

 

Abdestli olan kimsenin, namazda teyemmümlü olana, yıkamış ola­nın mest veya cebire (yara sargısı) üzerine mesh etmiş olana tâbi olma­sı kerâhetsiz olarak sahihtir. Hanefîlerle Hanbelîler bu görüşte anlaş­mışlardır. Şâfiîlerle Mâlikîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşağıya alın­mıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Bu durumda imamın, kıldığı namazı iade et­me mecburiyeti olmaması hâlinde imamlığı sahîh olur. Aksi takdirde sahîh olmaz. Meselâ bir kişi cebire üzerine mesh ederek namaz kılarsa, son­radan iade etmeksizin bu namazı sahîh olmaz.

Malikiler dediler ki: Abdestlinin teyemmümlüye, yıkayanın mest veya cebire üzerine mesh etmiş birine tâbi olması mekruhtur. Mâlikîlere göre bunlar, imamlığın mekruhlarındandır.

 

İmamlıkla ilgili diğer bazı mekruh hususlar daha vardır ki, onları aşağıda her mezhebe göre detaylıca anlatmış bulunmaktayız.

 

Hanefiler dediler ki:  Âmâ kimsenin imamlık etmesi tenzîhen mekruhtur. Ancak imamlık yapacak bu âmâ kimse, kavmin en erdemli kişisi ise mekruh olmaz. Zina çocukları da aynı statüdedirler. Âlim biri­nin bulunması hâlinde, ister bedevî olsun, ister medenî olsun, câhil biri­nin imamlık etmesi de mekruhtur. Aynı şekilde imamlık etmesi hâlinde fitne doğmasından endişe edildiği takdirde, kavmin en bilgilisi de olsa, parlak yüzlü ve tüysüz gençlerin imamlık etmeleri de mekruhtur. Fitne­den endişe edilmediği takdirde imamlık etmeleri mekruh olmaz. İyi tasarrufta bulunamayan beyinsizin, felçlinin, vücûduna yayılmış olan alacalı­nın, cüzzamlının, teslisleri burulmuş olanın, ayağının bir kısmı üzerinde topalın ve eli kesik olanın imamlık etmesi mekruhtur. Ücret alarak halka imamlık yapanın imamlığı da mekruhtur. Meğerki vakıf sahibi, imamlık yapana ücret verilmesini şart koşmuş olsun. Bu durumda aldığı para sa­daka ve yardım kabilinden sayıldığı için, imamlığı mekruh olmaz. İmamın, kendisine uyanların mezheblerindeki teferruata riâyet etmemesi hâ­linde imamlığı mekruh olur. Tabiî eğer kendisine uyanın mezhebine göre namaz veya abdesti bozan teferruata riâyet etmediğinden şüphe edilirse, imamlığı mekruh olur. Ama bu teferruata riâyet etmediğinden şüphe edil­mez ve riâyet ettiği bilinirse veya bu hususta hiçbir şey bilinmezse, imam­lığı mekruh olmaz. İmamın yerinin cemaatin yerine göre bir zira veya daha fazla yüksekte olması da mekruhtur. Fakat bu yükseklik bir zirâdan azsa, mekruh olmaz. Bunun tersi olarak cemaatin yerinin imamınkinden aynı ölçüde yüksek olması da mekruhtur. Bu her iki maddedeki mekruhluk, cemaatten bir kişi de olsa bir kısmının, imamın beraberinde bulun­maması hâlinde söz konusu olur. Cemaatin bir veya daha fazla kişi, yerle­ri birbirinden yüksek olsa da imamın yanında bulunursa mekruhtuk söz­ konusu olmaz. Kendisinde bulunan bir noksanlık veya kusurdan dolayı arkasında namaz kılanlarda nefret duyguları oluşturan, ya da onların ken­disinden hoşlanmadıkları kişinin imamlık etmesi mekruhtur. Teravih na­mazında olsa bile, kadınların cemaatle namaz kılmaları tahrîmen mek­ruhtur. Yalnız cenaze namazı bundan müstesnadır. Cenaze namazım kı­larken, çıplak erkeğin namaz kılarken yaptığı gibi, kadın ortalarında du­rur. Cuma ve bayram namazlarında da olsa kadınların cemaate katılma­ları, geceleyin verilen vaazları dinlemeye gelmeleri de mekruhtur. Ancak gündüzleyin fitneden korkulmadığı takdirde vaaza gitmeleri mekruh ol­maz. Bir erkeğin, kendisinden başka bir erkeğin veya kendi mahremi olan eşi veya kız kardeşi gibi bir kadının beraber bulunmaması hâlinde, bir evde kadınlar cemaatine imamlık etmesi de mekruh olur.

Şafiiler dediler ki: Hak etmediği halde imamlık için zor kullanan kişinin, necasetten sakınmayanın, hacamat vurma gibi aşağı bir meslekle uğraşan, çok gülmek gibi halkın çirkin gördüğü bir haslete sâhib olan ve babası bilinmeyen kişinin imamlık etmesi mekruhtur. Zina çocuğu da bu statüye tâbidir ve ancak kendi gibilerine imamlık edebilir. Bulûğa er­miş olsa da sünnetsizin; baliğ olandan daha iyi fıkıh bilse de çocuğun, “fe’fâ”nın (olur olmaz yerde “fe” harfini telâffuz edenin), “va’va”nın (olur olmaz yerde “vav” harfini telâffuz edenin) imamlık etmeleri de mek­ruhtur. Âmânın imamlık etmesi mekruh değildir. Kıraati, anlamı değiştir­meyecek şekilde hatalı olanın ve/teferruatta kendisine uyan kişinin mez­hebini göz önünde bulundurmayan kişinin imamlık etmesi mekruhtur. Meselâ (Fatiha okurken) besmelenin farz olduğuna inanmayan bir Hanefînin, kendisine uyan Şâfiîye imamlık etmesi mekruh olur. İhtiyaç olmadığı halde, imamın bulunduğu yerin cemaatinkinden yüksek olması, veya bu­nun tersi mekruhtur. Mescidin yapısı bu şekilde ise, yerlerinin birbirinden yüksek olması mekruh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Âmânın, sağırın, baliğ olsa bile sünnetsizin imamlık etmesi mekruhtur. Her iki eli veya her iki ayağı, bir eli, ya da bir ayağı kesik olan kişinin kıyamda durması mümkün olursa, imam­lığı mekruhtur. Kıyamda duramazsa imamlığı, sadece kendi gibileri için sahîh olur. Burnu kesik olanın, bazen sar’aya tutulanın, telâffuzlarında sürekli olarak “fe” veya “ta” harfini tekrarlayanın, bazı harfleri fasîh şekilde telâffuz edemeyenin, “elhamdülillah” diyeceğine “elhamdilillâh” diyerek “dal” harfini esreli okumak gibi mânâyı bozmayacak şekilde ha­talı okuyanın imamlık etmesi mekruhtur. İmamın yerinin, kendisine uyan­ların yerlerinden bir zira veya daha fazla yüksek olması da mekruhtur. Ama cemaatin yerinin imamınkinden yüksek olması mekruh değildir. Dîn ve erdem açısından kusuru bulunduğundan ötürü, haklı olarak halkın hoş­lanmadığı kişinin imamlık etmesi kendisi hesabına mekruhtur. Ama ken­disine tâbi olmak, cemaat açısından mekruh değildir. Erkeğin, yanlarında başka bir erkeğin bulunmaması hâlinde, bir tane bile olsa, yabancı kadın­lara imamlık etmesi mekruhtur.

Malikiler dediler ki: Çölde yaşayan göçebenin kentliye imamlık etmesi mekruhtur. Bedevinin kıraati daha fazla ve daha sağlam olsa bile, kentliye imamlık etmesi mekruhtur. Çünkü onda kabalık ve katılık var­dır. İmamınsa şefkatli, merhametli ve yumuşak huylu olması asıldır. Fazîlet sahibi olmayan kimselerce ve bazı halkça dînî kusurlarından ötürü hoşlanılmayan kimselerin imamlık etmeleri mekruh, fazilet sahibi kimse­lerle birlikte çoğu halk tarafından beğenilmeyen ve hoş karşılanmayan kişinin imamlık etmesi ise haramdır. Hadım kimsenin görevli imam ol­ması mekruhtur. Aynı şekilde konuşurken, tıpkı kadınlar gibi kırıtan kim­selerin, zinadan doğanların da görevli imam olmaları mekruhtur. Ancak bunların görevli olmaksızın imamlık etmeleri mekruh değildir. Hadım, kırıtarak konuşan, veled-i zina ve kölenin imamlığının mekruh olması, farz ve sünnet namazlar için görevli imam olmaları hâlinde söz konusu­dur. Bunların nafile namazlar için görevli imam olmaları mekruh değil­dir. Sünnet olmamışın, âdil veya fasik olduğu bilinmeyenin, durumu meçhul kimsenin, babası bilinmeyen nesebi belirsiz kimsenin imamlığı mekruh­tur.

Geminin alt tarafında bulunanların, üst kattaki birine tâbi olmaları mekruhtur. Çünkü geminin dönmesi ve sarsıntısı esnasında imamın hareketlerini izlemek mümkün değildir. Ebû Kubeys Dağı’ndaki bir kimsenin Mescid-i Harâm’da bulunan birine tâbi olması mekruhtur. Bir erkeğin kadınlar arasında, bir kadının da erkekler arasında namaz kılması mek­ruhtur. İmamın mesciddeyken omzunun üzerine ridâ (cübbe) giymeksizin namaz kıldırması mekruhtur. İmamın mihrabta nafile kılması veya namaz kılar gibi mihrabta oturması mekruhtur. Âmâ kişinin imamlık et­mesi sahihtir. Gözleri gören kimsenin imamlığı ise daha faziletlidir. İma­ma tâbi olanın, kibirliliği kastetmemek şartıyla yerinin, imamınkinden yük­sekçe olması da caizdir. Ama maksadı kibirse haram olur ve namazı da batıl olur. Kibir maksadı olmaksızın yüksek yerde duran kişinin, mesci­din damında da namaz kılsa, namazı batıl olmaz. Ancak Cuma namazını mescidin damında kılan kişinin namazı, mutlak surette batıl olur. İma­mın, cemaatten yüksek yerde durmasına gelince; bu, mekruhtur. Meğerki bu yükseklik bir zira veya bir karış kadar az veyahut da halka namaz kılma keyfiyetini öğretmek maksadıyla bir zaruretten dolayı olsun. Bu takdirde mekruh olmaz. Baliğ olanın, nafile kılarken çocuğa tâbi olması mekruhtur. Yolcunun mukîm olana veya mukîmin yolcu olana tâbi olma­sı mekruhtur. Ancak birinci durumdaki mekruhluk daha müekkeddir.[72]

 

İmama Uyan Kişi Nerede Durmalı?

 

İmama uyarak namaz kılan kimse, bir tek erkek veya mümeyyiz bir çocuksa, mendub olarak imamın sağ tarafında ve biraz gerisinde durur. Az gerisinde değil de aynı çizgide veya arkasında veyahut solunda durması mekruhtur.

 

Hanefîler: İmama uyan bir tek erkek olursa, imamla aynı çiz­gide durması bile mekruh olmaz demişlerdir.

 

İmama uyarak namaz kılanlar iki erkek iseler, bunların, imamın arkasında durmaları mendub olur. İmama uyanlar bir erkekle mümeyyiz bir çocuksa, bunlar da aynı şekilde imamın arkasında durmalıdırlar. İmama uyanlar, bir erkek ve bir kadın ise, er­kek imamın sağ tarafında, kadın da erkeğin arkasında durur. Bu du­rumda erkeğin yerinde mümeyyiz bir çocuk bulunursa duruş şekli yine aynı olur. İmama uyan cemaat erkek, çocuk, erselik ve kadınlardan oluşmakta ise, önde erkekler, sonra çocuklar, sonra erselikler, sonra da kadınlar saf tutarlar, Hanbelîler dışındaki diğer mezhebler bu hü­kümde ittifak etmişlerdir. Hanbelîler demişlerdir ki: İmama uyan bir tek erkekse, imamın sol tarafında tam bir rek’at namaz kıldığı takdirde na­mazı batıl olur. İmama uyan bir erkek ve mümeyyiz bir çocuksa, erke­ğin imamın sağ tarafında durması, çocuğunsa imamın arkasında olmamak kaydıyla sağ tarafında veya solunda durması mümkündür.

İmam, cemaatin ortasında durmalıdır. Sağ veya sol tarafında dur­duğu takdirde, sünnete muhalefet etmiş olur ki, bu da iyi bir davranış olmaz. Cemaat içindeki en faziletli kimseler birinci safta durmalıdırlar ki, imamın abdestinin bozulması hâlinde imamlık yapabilsinler. Birinci saf ikinciden, ikinci saf üçüncüden daha faziletlidir. Bu fazilet sırası en arka safa kadar bu şekilde devam eder. Önünde bulunan saftaki boşluğu dolduran kişinin de safı doldurmaya ehil olması gerekir. Me­selâ kadının, kendi durduğu meşru yerinden ayrılarak, durması uygun olmayan saftaki boşluğu doldurması caiz olmaz. Çocuklar erkek sayıl­dıkları için, ön saftaki boşlukları dolduracak erkek bulunmadığı takdir­de bunlar doldurabilirler. Hanefîler dışındaki diğer üç mezheb bu hu­susta görüş birliği etmişlerdir.

 

Hanefiler dediler ki: Cemaat içinde sadece bir çocuk varsa, bu erkeklerin safına girebilir. Ama birden fazla olurlarsa, erkeklerin ardında kendi başlarına saf tutarlar. Erkeklerin safları çocuklarla ikmâl edilemez.

 

Cemaat namaza kalktığında safları düzgün tutmalı, boşlukları doldurmalı, saf içerisinde omuzlarını aynı hizaya getirmelidirler.

Bir kimse namaza geldiğinde, imamın rükûda olduğunu görürse veya iftitah tekbirini aldıktan sonra ön safta bir boşluk olduğunu görür­se; bu her iki durumda ne yapması gerektiğine ilişkin olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Bir kişi namaza geldiğinde imamın rükûda olduğunu görürse ve sonuncu safta boşluk da bulunuyorsa, iftitah tekbi­rini saf dışında almayıp saf içinde alır. O rek’ati kaçıracak olsa bile saf dışında alması mekruhtur. Sonuncu safta değil de diğer saflarda boşluk olsa, bu durumda yine iftitah tekbirini saf dışında alamaz. Eğer safta boşluk yoksa, o zaman safların dışında, arka tarafta iftitah  tekbirini alır, öndeki safta bulunan bir kişiyi de yanına çekip onunla birlikte saf tutabilir. Ancak bunu yaparken o kişinin namazını bozacak aşırı hareket­ten (amel-i kesirden) sakınmalıdır. Safların gerisinde tek başına namaz kılması mekruhtur. İmama tâbi olarak namaza giren kişinin, daha sonra mihrabın hemen arkasındaki safta boşluk olduğunu görürse, bu boşluğu doldurmak için bir saf miktarınca yürümesi mendub olur. İmama uyan kişi ikinci safta bulunur da birinci safta boşluk görürse, oraya intikal etmesi caiz olur. Ama üçüncü safta bulunur da birinci safta boşluk gö­rürse, oraya intikal ettiği takdirde namazı batıl olur. Çünkü bu yürüyüş, fazla harekettir.

Hanbeliler dediler ki: Bir kişi namaza geldiğinde imamın rükû­da olduğunu görür ve son safta da boşluk bulunursa, o rek’ati kaçırmamak için saf dışında iftitah tekbirini alması ve sonra da boşluğu doldur­mak üzere rükû hâlinde veya rükûdan sonra oraya doğru yürüyüp gitme­si caizdir. Tabiî bunu, imamın secdeye varmasından önce yapabilir. Tek­biri saf dışında alıp imamın secdeye varmasından önce safa girmez veya kendisiyle birlikte yeni saf oluşturacak birini bulamazsa namazı batıl olur. Namaza gelen kişi rek’ati kaçırma korkusu olmaksızın iftitah tekbirini saf gerisinde alır da imamın rükûdan kalkmasına kadar safa girmezse, namazı batıl olur. İftitah tekbirini alan kişi, tekbir aldıktan sonra önün­deki safta bir boşluk görürse, hareketi örfe göre amel-i kesîr sayılmadıkça, doldurmak için oraya gider. Aksi takdirde namazı batıl olur. Cemaa­te geldiğinde safta boşluk görmez ve imamın sağ tarafında durma imkânı da olmazsa, kendisiyle birlikte; durması için, safta bulunanlardan birini konuşarak veya öksürerek uyarması gerekir. Ön saftakini, oğlu veya kö­lesi de olsa, tutup geriye doğru çekmesi caiz olmaz. Saf gerisinde, yanın­da kimse durmaksızın tam bir rek’at kıldığı takdirde namazı batıl olur.

Malikiler dediler ki: Namaz kılmak için cemaate gelen kişi, ima­mın namazda bulunduğunu görür de, imama tâbi olarak namaza girmese bile safa ulaşıncaya kadar o anda kılınmakta olan rek’ate kavuşacağını sanırsa, iftitah tekbirini almadan önce safa gitmesi ve tekbiri o ana ka­dar ertelemesi mendub olur. Ama böyle yaptığı takdirde, o esnada kılın­makta olan rek’ate kavuşamayacağını, saf dışında namaza girdikten son­ra, imamın rükûdan kalkmasından önce safa ulaşacağını sanarsa, iftitah tekbirini saf dışında alması mendub olur. Rükûdan doğrulmasından önce safa ulaşacağını sanmazsa, iftitah tekbirini almayıp ertelemesi gerekir. Kı­lınmakta olan rek’at son rek’at olmadığı takdirde, kavuşulamayacağı pa­hasına olsa bile, bu durumda iftitah tekbirini ertelemek gerekir. Son rek’­at ise, bu durumda cemaate kavuşmak için iftitah tekbirini saf dışında alır. Öndeki saflardan birinde boşluğu doldurmak için, namaz kılmakta olan kişinin içinde bulunduğu ve girdiği saftan ayrı olarak iki saf kadar yürümesine ruhsat verilmiştir. Saflardaki boşluklar birden fazla olursa, aradaki mesafe de belirtilenden fazla olmazsa, mihrab yönünde bulunan ilk boşluğu doldurmak için oraya doğru gidilir. Safa doğru giderken de, birinci rek’atte ise rükû hâlinde, ikinci rek’atte ise kıyam hâlinde gidebi­lir. Oturmuş olarak veya secdede iken veyahut da rükûdan doğrulmuş olarak gidemez; gitmesi mekruhtur. Ama mutemet görüşe göre, namazı batıl olmaz. Kişi namaza geldiğinde safta boşluk bulmazsa iftitah tekbiri­ni saf dışında alır. Önündeki safta bulunanlardan birini kendisiyle birlik­te durması için geri çekmesi mekruh olur. Çektiği takdirde, çekilen kişi­nin ona muvafakat etmesi de mekruh olur.

Şafiiler dediler ki: Bir kişi imamın rükûda olduğu sırada namaza gelir ve safta da boşluk görürse, o rek’ati kaçırma pahasına da olsa namaza girmeyi erteleyip, safa yetişerek girmesi gerekir. Ama safların birin­de boşluk olduğunu namaza girdikten sonra görürse, safları yararak da olsa oraya gidip doldurmalıdır. Yalnız bunu yaparken peş peşe üç adım atmamalı, bu yürüyüş de kıyam hâlinde olmalıdır. Aksi takdirde namazı batıl olur. Kişi namaza başlamadan önce, mevcûd olan saf boşluklarını doldurmak için yürüyebilir. Ama namaza başladıktan sonra, saflarda mey­dana gelen boşlukları doldurmak için safları yarıp da yürüyemez. Bir kimse namaza geldiğinde saflarda boşluk görmezse, iftitah tekbirini saf dışında alır. Bundan sonra, ön safta bulunan ve kendisine muvafakat edeceğini umduğu hür erkeklerden birini kıyam halindeyken geri çekmelidir. Geri çektiği kişinin bulunduğu safın iki kişiden daha fazla olması gerekir. Ak­si takdirde geri çekmesi sünnet olmaz.[73]

 

Kılınan Namazı Cemaatle İade Etmek

 

Bir kişi öğle, akşam veya yatsı namazını tek başına, ya da cema­atle kılar, sonra da kılmış olduğu farzın aynısını kılmakta olan bir ce­maate rastlarsa, bu namazını o cemaatle birlikte edâ edebilir mi? Mez-heblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Birinci namaz cemaatle de kılınmış olsa, mün­feriden de kılınmış olsa, vakit içindeyken namazın yeniden kılınması (ia­desi) mutlak olarak sünnettir. Yalnız bunun için gerekli bazı şartlar var­dır. Şöyle ki:

1. İade edilirken cemaatle kılınmalıdır.

2. Farz namazı iade etmeye niyet etmelidir.

3. İkinci namaz, en azından bir rek’ati bile olsa, vakit içinde kılın­malıdır. Kuvvetli olan görüş budur.

4. İmam bu namazı, iade edilmesinin caiz veya mendub olduğunu benimseyenlerle birlikte kılmalıdır.

5. Birincisi, farz veya cemaatle kılınması sünnet olan nafile bir namaz olmalıdır.

6. Bu iade bir defa için olmalıdır. Kuvvetli olan görüş budur.

7. Bu namaz, cenaze namazından başka bir namaz olmalıdır.

8. İkinci namaz, kazadan müstağni kalmasa bile sahîh olmalıdır.

9. İade eden kişi, safa girmesi mümkün olduğu halde, iftitah tek­birini saf dışında durarak tek başına almamalıdır. Tek başına aldığı tak­dirde iadesi sahîh olmaz. İftitah tekbirini aldıktan sonra cemaatten ayrılırsa iadesi sahîh olur.

10. Muktedir olan kişi, iade edilen namazı ayakta kılmalıdır.

11. İade eden kişi cemaatle yükümlü olmalıdır.

12. Çıplak kişi, namazı ancak karanlıkta iade edebilir.

Bu şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde iade sahîh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Farzı cemaatle veya tek başına kılmış olan kişinin, mescidde iken cemaatle kılınması hâlinde, aynı namazı iade etme­si sünnet olur. İade edilen vakit, namaz kılmanın yasak olduğu bir vakit olsa da olmasa da veya kıldıran imam görevli olsa da olmasa da, hüküm aynıdır. Ama kişi, (farzını kılmış olarak) mescide girer de cemaatin na­mazda olduğunu görür fakat yasak vakitte bulunulursa, iadesi haram olur. İade ederse, mescide girmekle cemaat sevabını kazanmayı kasdetse de, bu namazı sahîh olmaz. Ama yasak vakitte bulunmadan, sırf iade etmek için mescide gelmişse, iade etmesi sünnet olmaz. iâde için gelmemişse iadesi sünnet olur. Bütün bunlar, akşam namazı dışındaki namazlarla ilgilidir. Akşam namazının iade edilmesiyse mutlak surette sünnet değildir. Bir kişi namazı iade ederse, farz olan, ilk kıldığıdır. İkinci kıldığı ise nafiledir.  İkinciyi kılarken ya iadeye, ya da nafileye niyet etmelidir.

Malikiler dediler ki: Tek başına veya bir çocuğa imam olarak namaz kılan kişinin, vaktin müsâid olması ve kendisinden başka en azın­dan iki kişiyle teşekkül eden bir cemaatle, önceden kıldığı namazı iade etmesi mendub olur. Kendisi dışında imamdan ayrı olarak sadece bir kişi varsa, imam da görevli değilse, iade etmesi sahîh olmaz. Akşam namazı iade edilmez. Vitir kılındıktan sonra yatsı namazı iade edilmez. Cemaat sevabını kazanmak için olsa bile bunları iade etmek haramdır. Mekke ve Medine mescidleriyle Mescid-i Aksâ’da münferiden kılınan namazları, bu mescidler dışında cemaatle birlikte iade etmek de mendub değildir. Ama bu mescidlerdeki cemaatle iade etmek mendubtur.

Namazını tek başına kılan kişi, cemaat sevabını kazanmak maksa­dıyla, ancak imama tâbi olarak iade edebilir. İmam olarak iade etmesi sahîh olmaz. İade eden kişi, farza niyet ederek iki namazdan birini kabul buyurması için, işi Allah’a havale eder. îâde ederken nafileye niyet eder. Sonra da ilk kıldığı namazın batıl olduğu anlaşılırsa, iade ettiği namaz, aslî namaz olarak yeterli olmaz. Namazını cemaatle kılan kişinin, ikinci kez aynı namazı cemaatle kılması mekruhtur. Ancak ilk kıldığı namazda dâhil olduğu cemaat, anılan üç mescidin dışında olur da, sonra bu mescidlerden birine girerse münferid olarak değil de cemaatle birlikte yeniden kılabilir.

Hanefiler dediler ki: Bir kişinin, namazını tek başına kıldıktan sonra, aynı namazı cemaatle yeniden kılması caiz olur. İade olarak kıldı­ğı namaz, nafile yerine geçer. Tabiî imam nafile değil de farz kılarsa, onunla birlikte yeniden kılmak câiz olur. Zîra farz kılanın ardında nafile­yi kılmak mekruh değildir. Mekruh olan, cemaatin üç kişiden fazla olma­sı hâlinde nafile kılanın ardında farz namazı kılmaktır. Farz namazı ce­maatle kılan kimseler, ikinci kez aynı namazı cemaatle kılarlarsa ve ce­maatteki şahısların sayısı da üçten fazlaysa mekruh olur. Üç kişiden az olurlar da ezan okumaksızın iade ederlerse mekruh olmaz. Ezan okuyup da iade ederlerse mutlak surette mekruh olur. İkinci olarak kılınan nama­zın nafile olduğu bilinince, mekruh vakitlerde, nafile namaz kılmanın hük­müne tâbi olur. Ki buna göre ikindi namazını iade etmek caiz olmaz. Çünkü ikindiden sonra nafile kılmak yasaktır.

Münferid olarak namaza başlayan kişinin namazı edâ ise; kaza, adak veya nafile de değilse, kılmakta olduğu namazın cemaatle kılındığını gö­rürse; kendisi henüz secdeye varmamışsa, cemaat sevabına kavuşmak için durup tek selâm vermesi ve namazını kesmesi müstehab olur.

Kişinin kılmış olduğu namaz, bir vacibi terk etmesi ve benzeri bir nok­sanlıktan ötürü iade etmesi meselesine gelince; bu, kaza namazlarının kı­lınması bahsinde ele alınacaktır.[74]

 

Aynı Mescidde Cemaatin Tekrarı

 

Bir mescidde namaz cemaatle kılındıktan sonra, aynı namazın ye­ni bir cemaaat tarafından kılınması mekruhtur. Mezheblerin buna iliş­kin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Belirli imam ve cemaati olmayan yol mescidlerinde cemaatin tekrar edilmesi mekruh olmaz. Belirli imam ve cema­ati olan mahalle mescidlerine gelince, buralarda cemaatin tekrar edilmesi, namazın ilk önceki cemaat tarafından kılınan şekliyle kılınmaması hâlin­de mekruh olmaz. Meselâ ilk cemaat, namazı mihrabda ve mihrab önün­de kılmışsa, ikincisi mihrabdan uzakta kılarsa mekruh olmaz. Aksi tak­dirde tahrîmen mekruh olur. Yine mahalle mescidinde namaz, ezânsız ve kâmetsiz olarak, yeni bir cemaat tarafından kılınırsa, mutlak olarak mekruh değildir.

Hanbeliler dediler ki: Görevli imam, namazı cemaatle kıldırdık­tan sonra, vakit içinde, başkasının aynı namazı yeni bir cemaate kıldır­ması haram olur. Yine bunun gibi, görevli imamdan önce cemaat teşkil edilmesi de haram olur. Bu her iki durumda da görevli imamdan izin alınmadıkça, başkasının cemaate namaz kıldırması sahîh olmaz. Ama gö­revli imam izin verirse haram olmaz. Görevli imam bir mazeret dolayısıy­la gecikirse veya gelmeyeceği sanılırsa, ya da geleceği sanılır da kendisi yokken başkasının namaz kıldırmasına kızmayacağı bilinirse, bu durum­larda başkalarının imamlık etmeleri mekruh olmaz. Görevli imamın na­mazı tamamlamasından sonra başkasının imamlık etmesi, Mescid-i Ha­ram ile Mescid-i Nebevi dışındaki yerlerde kerâhetsiz olarak caiz olur. Bu iki mescidde mazeretsiz olarak cemaatin tekrarı mekruhtur. Meselâ Haremeyn’de görevli imamın namaz kıldırması esnasında uyuyan kişinin daha sonra aynı namazı birincide farza, ikincide kaza namazına niyet ederek cemaate kıldırması mekruh olur.

Şafiiler dediler ki: İzni olmaksızın görevli imamdan önce veya sonra veyahut da onunla aynı anda mescidde yeni bir cemaatin teşkil edilmesi mutlak surette mekruh olur. Ancak mescid, bir yol üzerinde ise veya görevli imamı yokça, ya da görevli imamı olduğu halde, her iki cemaati içine alacak kadar geniş değilse veyahut da vaktin çıkmasından korkulursa, cemaatin tekrar teşkil edilmesi mekruh olmaz.

Malikiler dediler ki: Her mescidde veya insanların âdet edinerek namaz için toplandıkları yerlerde görevli imamın kıldırmasından sonra ayrı bir cemaatin teşekkül ederek namaz kılması, görevli imam izin ver­miş olsa bile mekruhtur. Yine aynı şekilde normal vakitte kılması hâlinde görevli imamdan önce cemaat teşkil edip namaz kılmak da mekruhtur. Görevli imam, namazı normal alışılagelmiş vakitte kıldırmazsa, kendisin­den önce cemaat teşkil ederek kılmak mekruh olmaz. Görevli imamın cemaatinin yanı sıra ayrı bir cemaat teşkil ederek aynı anda namaz kılmak haramdır. Mâlikîlere göre, görevli imamın namaz kıldırması için kamet edildiğinde başkalarının farz veya nafile namaz kılmalarının caiz olmaya­cağı, yerleşmiş bir kuraldır. Mescidde hazır bulunup da görevli imamın namaz kıldırmakta olduğunu gören kişinin, bu namazı kılmamış veya kılmışsa da cemaatsiz olarak yalnız başına kılmışsa imama tâbi olması zo­runlu olur. Ama bu namazı daha önce cemaatle kılmışsa, imama saygı­sızlık olmasın diye mescidden çıkması gerekir. Mescidde hazır bulunan kişinin üzerinde, görevli imamın kıldıracağından başka bir farz borcu varsa, meselâ imam ikindi namazını kıldırırken, kendisinin üzerinde kılmadığı öğle namazı varsa, bu durumda görünürde imama tâbi olmalı, aslında ise öğle namazına niyet etmeli ve münferid olarak kılmalıdır. Namazı tek başına kılan kişinin uyması gereken hususlara da riâyet etmesi gerekir.

Bir mescidde birden fazla görevli imam bulunması ve bunların aynı anda bir arada namaz kıldırmaları, kargaşalığa sebep olacağından dolayı haram olur. Sırayla kıldırırlarsa, yani birisi namazı kıldırıp tamamladık­tan sonra diğeri kıldırmaya başlarsa, kuvvetli olan görüşe göre bu mek­ruh olur. Görevli imamı olmayan mescid ve diğer yerlerde namazın cemaatle kılınmasından sonra, başka bir cemaatin gelerek namaz kılması şek­linde cemaatin tekrarı mekruh olur.[75]

 

Cemaate Ulaşma Hâli Ve Cemaatin Evde Oluşu

 

İmama uyan kişi, selâmdan önce son oturuşun bir kısmında da olsa namazda imamla beraber bulunursa, yani iftitah tekbirini imamın selâm vermesinden önce alırsa, imamla birlikte ka’dede oturmamış ol­sa bile, cemaate ulaşmış sayılır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîler bu hüküm­de görüş birliği etmişlerdir. Yalnız Şâfiîler, Cuma namazını bu hüküm­den istisna etmiş ve demişlerdir ki: Cuma namazının tam bir rek’ati imamla birlikte kılınmadığı sürece cemaate ulaşılmış olunmaz. Mâlikîlerin buna İlişkin görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Malikiler dediler ki: İmamla birlikte tam bir rek’at namaz kı­lan kişi cemaate ulaşmış olur ve hadîs-i şerifte belirtilen cemaat sevabını elde eder. İmamın başım kaldırmasından önce eğilip rükûa varan kişi, ancak imamın kalkmasından sonra rükûda itmi’nan bulsa da secdeleri imamla birlikte yaptıktan sonra cemaat sevabını elde etmiş olur. Bu şekil­de cemaate kavuşan kişi, iktidâ hükümlerine tâbi olur. Bu namazda imam olması veya başka bir cemaatle birlikte bu namazı iade etmesi sahîh ol­maz. İmamın önce veya sonra yaptığı sehivlerden ötürü secde etmesi ge­rekli olur. Selâm verirken imamına ve solunda bulunanlara selâmı kas-detmesi ve imama uyan kişiyle ilgili olarak buna benzer diğer hususları gözetmesi gerekir. İmamın rükûdan kalkmasından sonra namaza giren veya rükûa kavuşmuş olmakla birlikte kalabalık veya benzen bir maze­retten ötürü secdeyi imamla birlikte edâ edemeyen kimse, cemaat fazileti­ni kazanamaz ve iktidâ hükümlerine tâbi sayılmaz. Bu namazı da imam olması ve cemaat sevabını kazanmak için başka bir cemaatle birlikte iade etmesi müstehab olur. Selâm verirken selâmı, imamına ve solunda bulu­nana kasdetmesi gerekli olmaz. Bu mezhebtekiler derler ki: Cemaatle kılı­nan namazla ilgili olarak hadîs-i şerifte işaret edilen fazilet, imamla bir­likte tam bir rek’at kılma hâlinde elde edilebilir. Ama mutlak sevâb, mut­laka bir rek’ati imamla kılma şartına bağlı değildir. Sadece teşehhüdde imama kavuşan kişi, her ne kadar Peygamber Efendimizin buyurmuş ol­duğu:

“Cemaatle kılman namaz, sizden birinizin yalnız başına kıldığı na­mazdan yirmi yedi derece daha faziletli olur.”[76] hadîsindeki yirmi yedi derecelik sevabı kazanamasa da, bir mik­tar sevâb ve mükâfatı hak eder.

Cemaatle namaz kılmanın fazîleti bakımından, cemaatin mescidde veya evde olması arasında bir fark yoktur. Ama mescidde olması daha faziletlidir. Tabiî kadınlar için değil.[77]

 

İmama Uyan Kişinin Durumları

 

Namazın tamamını imamla kılamayan kişi için iki durum söz konu­sudur:

1. İmama tâbi olarak namaza girdikten sonra, izdiham ve ben­zeri bir özürden dolayı namazın rek’atlerinden birini veya daha fazlası­nı kılamamasıdır.

2. Namaza girmeden önce namazın rek’atlerinden birini veya daha fazlasını kılamamasıdır. Bir kimsenin ancak ikinci, üçüncü veya dördüncü rek’atte imama kavuşması gibi. Mezheblerin buna ilişkin de­taylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Birinci durumda bulunan kişiye “lâhik”, ikinci durumda bulunana ise “mesbûk” denir. Lâhik, imamla birlikte namaza girdiği halde, daha sonra izdiham ve benzeri bir sebepten dolayı rek’atlerin tümünü veya bir kısmını kaçıran kimsedir. Mesbûk, imama namazın başında değil, arasında veya sonunda; meselâ bir veya üç rek’at kılındıktan sonra veya son ka’dede uyarak namaza giren kimsedir.

Lâhik, kaçırıp da kılamadığı namaz kısmında, normal şekilde imama tâbi olan kimsenin hükmüne tâbidir. İmama bağlılığı kopmuş değildir. İmamla birlikte kılamadığı rek’atleri tamamlarken kıraatte bulunamaz. Tamamlama esnasında, sehiv secdesini gerektiren bir pozisyona girdiğin­de de secde etmez. Zîrâ imamın arkasında namaz kılmakta olan kişi, bir hata yaptığı takdirde sehiv secdesi yapmaz. Eğer yolcu ise, ikâmete niyet etmekle farzı, dört rek’at olarak değişmez. Lâhikin, kaçırdığı kısmı kaza etmesine gelince, bu kişi imamla beraber kılamadığı kısımları, imam hâlâ namazdaysa kendi başına tamamlamalı, sonra da imama yetişebilirse geri kalan kısımda imama tâbi olmalıdır. Kavuşamazsa, namazını kendi başına sonuna kadar devam ettirir. Namazını tamamlarken kıyam hâlin­de bir şey okumaz. Çünkü imamın arkasında imiş gibi sayılır. İmamın sehiv secdesi yapması gerekmişse, lâhik, bu secdeyi ancak, kendi eksik kalan namazını tamamladıktan sonra yerine getirir. Lâhik kişi bazan mes­bûk da olabilir. Şöyle ki: İkinci rek’ate yetişip de imama tâbi olan kişi, bilâhare bir rek’ati veya daha fazlasını kaçırırsa, hem lâhik hem de mesbûk olur. Bu durumda, namaza girmeden önce imam tarafından kılınmış olan rek’ati, namaza girdikten sonra kaçırdığı rek’at veya rek’atleri ikmâl ettikten sonra kılabilir. Namaza girmeden önce imam tarafından kılınan namazını ikmâl ederken kıyam hâlinde kıraatte bulunur. Namaza girdikten sonra imamla birlikte kılamadığı kısmı ikmâl ederken kıyam hâlinde kıraatte bulunmaz. İkmâl ettikten sonra imama kavuşabilirse, imama tâbi olmalı, namaza girmeden önce imamın kılmış olduğu kısmı da imamın selâm vermesinden sonra ikmâl etmelidir. Bu durumda imam, sehiv sec­desini yapmakla yükümlü olmuşsa, bu kişinin de sehiv secdesini, mesbûk olduğu kısmı ikmâl ettikten sonra yapması gerekir. Namaza girmeden ön­ce imamın kılmış olduğu kısmı, namaza girdikten sonra imamla birlikte kılamayıp kaçırdığı kısımdan önce ikmâl etmesi sahîh olur. Ancak meşru sıraya uymadığından ötürü günahkâr olur.

Mesbûkla ilgili hükümler fazlaca olup şu şekilde sıralanabilir:

1. Sessiz kıraatli bir rek’atte imama kavuşursa, iftitah tekbirini aldıktan sonra “Sübhâneke”yi okur. Sesli kıraatli bir rek’atte imama ka­vuşursa, kuvvetli görüşe göre imamın kıraatinin yanısıra o da “Sübhâneke”yi okumaz. Ancak imamın selâmından sonra eksik kalan kısmı ta­mamlamaya başladığında okur. Sonra da tek başına namaz kılan kimse gibi, kıraat için eûzü besmele çeker. Rükû veya secde hâlinde imama ka­vuşan kişi bakar: Eğer “Sübhâneke”yi okuduğu takdirde rükûun veya secdenin bir kısmında İmama yetişebileceğine galip bir zanla kanaat eder­se okur. Yoksa okumaz. Ka’de hâlinde imama yetişen kişi, “Sübhâneke”yi okumaz. Sadece iftitah tekbirim alınca hemen oturup imama uyar.

2. Mesbûk kişinin, son ka’dede tesehhüd miktarı oturduktan son­ra, eksik kalan kısmı tamamlamak için imamın selâmından önce ayağa kalkması bazı durumlar dışında tahrîmen mekruh olur. Mekruhluktan is­tisna edilen yerleri şöylece sıralayabiliriz:

a. Mesbûk kişi, mest üzerine mesh etmiş olur da mesih müddetinin sona erip geçmesinden korkarsa, imamın selâmını beklemeksizin kalkıp namazını tamamlayabilir.

b. Özürlü kişi, vaktin çıkmasından korkarsa, eksik kalan namazını tamamlamak için imamın selâmını beklemeyebilir. Çünkü özürlü kişi bu durumda bekler de vakit çıkarsa, abdesti bozulur.

c. Cuma namazındayken, ikindi namazının vaktinin girmesinden korkutursa, imamın selâmını beklemeksizin namazın geri kalan kısmı ta­mamlanır.

d. Bayram namazlarından birindeyken ikindi vaktinin girmesinden veya sabah namazındayken güneşin doğmasından korkan kişi, imamın selâmını beklemeyip namazın eksik kalan kısmını tamamlar.

e. (Sıkışık olması nedeniyle) abdestinin bozulacağından korkan ki­şi, imamın selâmını beklemeksizin kalkıp eksik kalan kısmı tamamlar.

f. İmamın selâm vermesine kadar, insanların önünden geçmesin­den korkan kişi de imamın selâmını beklemeksizin namazının eksik kalan kısmını tamamlar.

Bu sayılan durumlarda mesbûk kişi, imamının selâm vermesinden önce tesehhüd miktarı oturduktan sonra kalkıp namazının eksik kalan kısmını tamamlar. İmamın tesehhüd miktarı oturmasından önce ayağa kalkan mesbûkun namazı batıl olur. Ayrıca bu gibi özürlerin bulunması hâlinde, mesbûk kişinin selâm hususunda da imama tâbi olması vâcib olmaz. Bu gibi özürlerden biri söz konusu olduğunda, müdrik kişi de selâm hususun­da imamına tâbi olmaz?. Bu özürlerden biri bulunmadığı takdirde imama tâbi olan kişi, teşehhüdü tamamlamışsa, selâm hususunda da imama uy­mak mecburiyetindedir. Henüz teşehhüdü tamamlamasından önce imam selâm verirse, kendisi imamla birlikte selâm vermez. Aksine, teşehhüdü tamamladıktan sonra selâm verir. İmama tâbi olan kişi, teşehhüdü imam­dan önce tamamlamasından ötürü selâmını ondan önce verir ve bu özür­lerden biri de bulunmazsa, namaz sahîh olmakla birlikte mekruh işlemiş olur. Selâm vermede imama uymanın en faziletlisi, ne önce ve ne de son­ra, tam tamına imamla birlikte vermektir. İmamdan önce selâm verdiği takdirde, bunu mazeretsiz olarak yapmışsa namazı kerahetle birlikte sa­hîh olur. İmamdan sonra verdiği takdirdeyse, efdal olan davranışı terk etmiş olur. İftitah tekbirinde imama tâbi olmak da böyledir. En faziletli davranış, tekbiri imamla birlikte almaktır. İmamdan önce alma hâlinde namaz sahîh olmaz. İmamdan sonra alma halindeyse, iftitah tekbirinin fazilet vakti kaçırılmış olur.

3. Mesbûkla ilgili hükümlerin üçüncüsü, kıraate nisbetle namazın evvelini, teşehhüde nisbetle de namazın sonunu kaza etmesidir. Şu halde akşam namazının son rek’atine yetişen bir kimse, imamın selâmından sonra iki rek’at kılar. Ki bunların her ikisinde de Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur. Zîrâ ikmâl etmekte olduğu bu iki rek’at, namazın ilk iki rek’atidir. Bu iki rek’atten birincisinin sonunda teşehhüdde de bulunur. Zîrâ bu bi­rinci rek’at, onun için ikinci rek’at sayılır. Böyle olunca da akşam nama­zının farzını üç ka’de ile kılmış olur. İkindi namazının son rek’atine ka­vuşan kişi, imamın selâmından sonra ayağa kalkıp bir rek’at kılar. Bun­da, Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur. Bu rek’atin sonunda teşehhüdde bulu­nur. Sonra bir rek’at daha kılar. Bunda da Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur, ama teşehhüdde bulunmaz. Sonra da en son rek’ati kılmak için ayağa kalkar. Bunda, kıraatte bulunup bulunmamakta serbesttir. Ne var ki kıraatte bulunması daha faziletlidir.

İkindinin son iki rek’atinde imama yetişen kimse (mesbûk), imamın selâmından sonra, yetişemediği iki rek’atin her birinde Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur. Teşehhüdde bulunur. Bu iki rek’atten birinde kıraatte bulun­mazsa namazı batıl olur.

4. Mesbûk kişi, İmamın selâmından sonra namazının eksik kalan kısmını tamamlarken dört durum dışında münferid kimsenin hükmüne tâbi olur. Şöyle ki:

a. Bu kişi, namazının eksik kalan kısmını ikmâl ederken, kendisi gibi mesbûk birine tâbi olamayacağı gibi, başkası da kendisine tâbi ola­maz. Bir mesbûk başka bir mesbûka tâbi olursa, imam olanın değil de imama uyanın namazı batıl olur.

b. Mesbûk kişi, yeni bir namaza başlamak için tekbir alıp eski namazı keserse sahîh olur. Ama münferid böyle yapamaz.

c. Mesbûkun namaza girmesinden önce imam, sehiv secdesini ge­rekli kılan bir şey yapmış olur da, imamın sehiv secdesi yaptığını ancak imamın selâmından sonra eksiğini tamamlamak için ayağa kalktıktan sonra görürse; eğer kılmakta olduğu rek’atin secdesine henüz gitmemişse, dö­nüp imamla birlikte sehiv secdesi yapması gerekir. Dönmediği takdirde namazına devam eder ve namazını tamamladıktan sonra sehiv secdesi ya­par. Münferid namaz kılan kimsenin durumuysa bunun aksinedir. O, baş­kasının yanılmasından (sehiv) dolayı secde yapmakla yükümlü olmaz.

d. İmam, tilâvet secdesi yapmasının gerektiğini hatırlar da secdeye dönerse ve bu esnada mesbûk da eksik kalan namazını tamamlamak için ayağa kalkmış olursa, bu durumda secdede imama uymak için derhal geri dönmelidir. Zîrâ bu durumda imama uymak farzdır. İmam tilâvet secdesine geri dönüp secdeyi yaptıktan sonra ka’deyi yeniden edâ eder. İâde etmek farz olduğundan ötürü, mesbûkun bu hususta da imama tâbi olması farz olur. Tâbi olmadığı takdirde namazı batıl olur. Tabii bu an­latılan halde mesbûk ayağa kalkmış olsa da, henüz secdeye varmamış olmalıdır. Secdeye varmış ise namazı batıl olur. Tilâvet secdesi için ima­ma tâbi olmaya dönse de, dönmese de namazı batıl olur. İmam, namazın aslî secdesini terk ettiğini hatırladığında da durum böyledir. İmam, tilâvet secdesini edâ etmeye geri dönmediği takdirde hem kendisinin hem de mes­bûkun namazı sahîh olur.

Malikîler dediler ki: İmama uyan kişi, namaza girmeden önce bir veya daha fazla rek’ati kaçırırsa mesbûk olur. İmamın selâmından sonra, yetişemediği kısmı kalkıp tamamlamalıdır. Yalnız bu kişi, eksikliği tamamlarken söze nisbetle kaza edici, fiile nisbetle de bina edici olur. Kaza edici olması hâlinde, önceden kaçırıp da kılamadığı kısmı, namazının ilki saymalı ve kıraat açısından önce ne şekilde kılmışsa yine aynı şekilde kaza etmelidir. Buna göre namaz sesli kıraatli ise, önceden kaçır­mış olduğu kısmı kaza ederken Fatiha ve zamm-ı sûreyi, ya da sadece Fatihayı seslice okur. Namaz, sessiz kıraatli bir namazsa sessizce okur.

Bina edici olması hâlinde, imama kavuşarak kılmış olduğu kısmı, namazının ilki saymalı; imamla birlikte kılamadığı kısmı da namazının sonu saymalıdır. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Meselâ bir kişi yatsı na­mazının dördüncü rek’atinde imama kavuşursa, üç rek’ati kaçırmış olur ki, imamın selâmından sonra ayağa kalkıp bir rek’at kılar. Bu rek’atte Fatiha ve zamm-ı sûreyi seslice okur. Zîrâ kendisi için bu rek’at, kıraat açısından namazın ilk rek’ati sayılır. Bu rek’ati tamamladıktan sonra te­şehhüde oturur. Zîrâ bu jek’at, oturmaya nisbetle onun için ikinci rek’at sayılır. Teşehhüdden sonra ayağa kalkıp bir rek’at daha kılar ve bunda Fatiha ve zamm-ı sûreyi sesli okur. Zîrâ bu, kıraat açısından ikinci rek’at sayılır. Bu rek’ati tamamladıktan sonra teşehhüde oturmaz. Zîrâ bu, oturma bakımından üçüncü rek’at sayılır. Sonra bir rek’at daha kılar ve bunda yalnızca Fâtiha’yi okur, bu okuyuşu da sessiz yapar. Zîrâ bu, kıraate nisbetle üçüncü rek’at sayılır. Bu rek’ati tamamladıktan sonra teşehhüde oturur. Zîrâ bu, fiiller açısından dördüncü rek’attir. Teşehhüdden sonra selâm verir.

Kunut duası da kaza edilen sözlü unsurlardandır. Kişi, sabah nama­zının ikinci rek’atinde imama tâbi olursa ona uyarak kendisiyle birlikte Kunutu okur. Kılmamış olduğu tek rek’ati, imamın selâmından sonra kalkıp kaza eder ve bu rek’atte ayrıca Kunut okumaz. Zîrâ bu, Kunuta nisbetle birinci rek’at sayılır ki, sabahın birinci rek’atinde Kunut okunmaz. Kaza edici olduğu şeyler, Kunut ve diğer kıraattir. Mesbûk olduğu rek’atte imam sehiv yapmışsa, mesbûk bu secdeyi, kendi kaza ettiği kısmı tamamladık­tan sonra edâ eder. Mesbûk kişi imamla birlikte iki rek’at veya bir rek’­atten az kılmışsa, imamın selâmından sonra eksikliğini ikmâl için ayağa kalkarken tekbir alır. Aksi takdirde ayağa kalkarken tekbir almaz. Kal­karken susarak kalkar. İmama uyan kişi namaza girdikten sonra, abdesti bozmayan izdiham veya uyuklama gibi bir mazeretten ötürü namazın bir kısmını imamla birlikte kılamayıp kaçırırsa, kendisi için üç durum söz konusu olur:

1. Söz konusu mazeretlerden ötürü bir rükûu veya rükû’dan kalk­mayı kaçırmış olabilir.

2. Bir veya İki secdeyi kaçırmış olabilir.

3. Bir rek’at veya daha fazlasını kaçırmış olabilir.

Birinci halde bu rükûu veya rükûdan kalkmayı imamla birlikte yeri­ne getiremeyip kaçırması, ya birinci rek’atte veya diğerlerinde vukû bulabilir. Birinci rek’atte olmuşsa namazın diğer kısmına imamla birlikte de­vam eder. Rükûu imamla birlikte edâ etmediği ve yine imamla birlikte rükûdan başını kaldırarak rek’ati bağlamadığı için -rek’at, rükûdan başı kaldırmakla bağlanır- geçen rek’ati lağveder. İmamın selâmından sonra, lağvetmiş olduğu rek’atin yerine bir rek’at daha kılar. Rükûda ve rükû­dan kalkarken imama kavuşmayan kişinin bu geri kalışı, birinci rek’atten sonraki rek’atlerden birinde vukû bulmuşsa; rükûa giderek veya rükûdan kalkarak, yalnız birinde de olsa secdede imama kavuşabileceğini zanne­derse, imama kavuşmak için eksik kalan kısmı tamamlayabilir. Bu zannı gerçekleşirse, yani rükûa gidip veya rükûdan kalkıp da yalnız birinde de olsa secdede imama kavuşabilirse mesele kalmaz. Ama zannı gerçekleş­mezse bu rek’ati lağveder, İmamın selâmından sonra da eksik kalan rek’­ati yeniden kılar. Emre muhalefet ederek kaçırmış olduğu rükû veya rü­kûdan kalkmayı yerine getirir de secdelerden birinde imama kavuşursa namazı sahîh olur ve rek’ati de geçerli olur. Aksi takdirde, imamla birlik­te kılması gereken kısımdan kaçırmış olduğunu ikmâl etmesine rağmen, emre muhalefet ettiği gerekçesiyle namazı batıl olur.

İkinci halde, imamla birlikte bir veya iki secdeyi kılamayıp kaçırmış olur. İmama uyan kişi imamın son rek’atte başını rükûdan kaldırmasın­dan önce imama kavuşabileceğini ya zanneder veya zannetmez. Zanne­derse, kaçırmış olduğu kısmı kendi başına ikmâl ettikten sonra imama kavuşur ve bu rek’ati de geçerli olur. Zannetmezse, secdesini imamla bir­likte edâ edemediği rek’ati lağveder ve namazın devam eden kısmında imamla birlikte olur. İmamın selâmından sonra da kalkıp bir rek’at na­maz kılar. Lağvettiği rek’ati yeniden kıldığı için ayrıca secde etmesine de gerek kalmaz. Zîrâ bu tür noksanlıkları imam üstlenmiştir.

Üçüncü halde, imamla birlikte namaza girdikten sonra bir rek’at ve­ya daha fazlasını imamın peşi sıra kılamayıp kaçırmış olur. Kaçırmış ol­duğu kısmı, imamın selâm vermesinden sonra, kıraat ve Kunuta nisbetle kaza eder; fiillere nisbetle de bina eder. İmama uyan kişi, namaza girme­den önce, namazın bir kısmını kaçırmış olabileceği gibi, namaza girdikten sonra bir rek’at veya daha fazlasını da izdiham ve benzeri bir sebepten ötürü imamla birlikte kılamayıp kaçırmış olabilir. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz: Kişi, dört rek’atli bir namazın ikinci rek’atinde gelip ima­ma tâbi olarak namaza girer, ikinci ve üçüncü rek’atleri imamla birlikte kılar, ama dördüncü rek’ati bazı sebeplerden ötürü imamla birlikte kıla­mayıp kaçırmış olur. Bu kişi böylelikle iki rek’ati, imamla birlikte kıla­mayıp kaçırmış olur. Bunlardan biri, imama tâbi olarak namaza girme­sinden önceki rek’attir. Diğeri de, imama tâbi olarak namaza girmesin­den sonraki (dördüncü) rek’attir. Bu durumdaki kişi, eksikliğini tamamlarken, önce, imama göre dördüncü rek’at olan ikinci rek’ati kaza eder.

Bu rek’atte sadece Fâtiha’yı -namaz, sesli kıraatli olsa bile- sessizce okur. Bu rek’atten sonra oturmaz. Çünkü bu, imamın dördüncü rek’atidir. Otur­madan son rek’atten sonra kalkar. Bu rek’ati de namaza girmeden önce­ki ilk rek’atin yerine kılar. İlk rek’at olduğu gerekçesiyle de bunda Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur. Namaz, sesli kıraatli ise, bu okuyuşu da seslice yapar. Kendisine göre son olan bu rek’ati tamamladıktan sonra da oturur ve teşehhüdün arkasından selâm vererek namazını tamamlar.

Hanbeliler dediler ki: Namazın başından itibaren veya bir ya da daha fazla rek’at kılındıktan sonra imama tâbi olarak namaza giren ve namazın bir kısmını imamla birlikte kılamayıp kaçıran kişi her iki durumda da mesbûk olur. Namazın başından itibaren imamla birlikte na­maza giren kişi, dalgınlık veya hafif uyuklama gibi, abdest bozucu olma­yan bir sebepten ötürü ülr rüknü imamla birlikte edâ edemeyip kaçırırsa, özrü ortadan kalktıktan sonra bu eksikliği ikmâl etmesi vâcib olur. Tabiî bunu yaparken de müteâkib rek’atin rükûunda imama kavuşacağından emin bulunmalıdır. Zîrâ rek’at, rükû ile geçerlilik kazanır. Ama müteâ­kib rek’atin rükûunda imama kavuşacağından emin olmazsa, eksik kalan rek’atini tümden lağvederek imama uyması vâcib olur. İmamın selâm ver­mesinden sonra bu rek’ati, asli şekliyle kaza eder. Belirtilen mazeretler­den ötürü kişi, bir rek’at veya daha fazlasında geri kalırsa imama uyar. İmamın selâmından sonra bu rek’atleri aslî şekilleriyle kaza eder.

Aslî şekliyle kaza etmek şu anlama gelir: Şayet birinci rek’ati kıla­mayıp kaçırmışsa, bunu kaza ederken iftitah duasını okumalı, eûzü bes­mele çekmeli, Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre okumalıdır. Şayet ikinci rek’ati kılamayıp kaçırmışsa, bunu kaza ederken Fatiha ve zamm-ı sûre okuma­lıdır. Üçüncü rek’ati kılamayıp kaçırmışsa veya dördüncü rek’ati kılama­yıp kaçırmışsa, bunları kaza ederken de yalnızca Fâtiha’yı okumalıdır. İmamla birlikte namaza girip birinci rek’atin rükûunu da onunla birlikte edâ ettikten sonra vukûbulan bir mazeret dolayısıyla imamdan geri kalır­sa ve bu mazereti, imamın ikinci rek’atin rükûundan kalkmasından he­men sonra ortadan kalkarsa, bu ikinci rek’atin secdesinde imama katılır. Böylece de telfikli bir rek’at kılmış olur. Bu rek’at, birincinin rükûu ile ikincinin secdesinden oluşmuştur. Kaçırmış olduğu kısımları, imamın se­lâm vermesinden sonra kalkıp aslî şekliyle ikmâl eder. Bütün bu anlatı­lanlar, kişinin namazın başlangıcından itibaren imama tâbi olarak nama­za girmiş olmasıyla ilgiliydi. Ama bir rek’at veya daha fazla kılındıktan sonra imama tâbi olarak namaza girmişse, eksik kalan kısmı imamın se­lâmından sonra tamamlaması vâcib olur. Kaza ettiği bu kısım, namazının ilk bölümü, imamla birlikte kıldığı kısmı ise, namazının son bölümü sayı­lır, Sözgelimi öğle namazının üçüncü rek’atinde imama yetişen kişi, kıla­madığı ilk iki rek’ati, imamın selâmından sonra kaza eder. Bunların birincisinde iftitah duasını okumalı, eüzü besmele çekmeli, Fatiha ve zamm-ı sûre okumalıdır. İkincisindeyse Fatiha ve zamm-ı sûre okumalıdır. Na­maz, Cuma namazı dışındaki sesli kıraatli bir namazsa, bu tamamlamayı yaparken kıraati sesli veya sessiz yapmakta serbesttir. Ama Cuma nama­zının kazaya kalan kısmını ikmâl ederken kıraati seslice yapamaz. Mesbûk kişinin, eksik kalan namazını tamamlamak için imamın ikinci selâ­mını beklemesi vâcibtir. Eğer ikinci selâmdan önce, imamdan ayrılmayı mubah kılan bir mazeret olmaksızın ayağa kalkarsa, sonradan eksiğini ikmâl etmek için tekrar ayağa kalkma maksadıyla ka’de haline yeniden dönmelidir. Dönmediği takdirde namazı nafileye dönüşür ve bu durumda imamla birlikte kıldığı farzı iade etmesi vâcib olur. Mesbûkun teşehhüd dışındaki kaza ettiği kısımlar, namazın ilk kısmı sayılır. Teşehhüde gelin­ce, bir kimse dört rek’atli bir namazın veya akşam namazının yalnız bir rek’atinde imama kavuşursa, namazın şeklinin bozulmaması için, imamın selâmından sonra bir rek’at kılıp teşehhüde oturmalıdır.

Mesbûk kişinin namazı dört rek’atli bir namaz veya akşam namazı ise, imamın son teşehhüdünde teverrük ederek oturmalıdır. Ki imama uy­ma prensibini zedelemesin. Mesbûk kişi, eksiğini tamamlamak için ayağa kalkması gerekirken, sehven imamla birlikte selâm verirse, kendi namazı­nı tamamladıktan sonra sehiv secdesi yapması vâcib olur. İmamla birlikte kıldığı kısımda sehiv yaparsa, bunun için secde etmesi gerekir. Kendi ba­şına eksikliklerini kaza ederken sehiv yaparsa imam, sehvinden ötürü sec­dede kendisine ortak olsa bile, yine secde etmesi vâcib olur. İmam sehiv yapar, ama sehiv secdesi yapmazsa, mesbûkun kendi eksikliğini ikmâl ettikten sonra sehiv secdesi yapması vâcib olur. Mesbûk kişi, imamın bi­rinci selâmı vermesinden önce iftitah tekbirini alıp da namaza girebilirse cemaate kavuşmuş olur. Ama mesbûk, imamla birlikte rükûuna kavuşa­madığı rek’ati kılmış sayılmaz. Rükûa kavuşup mutmain olmasa da, itmi’nânı kendi başına sağlamalı, sonra da imama katılıp ona tâbi olmalı­dır.

Şafiiler dediler ki: İmama uyan kişiler, “mesbûk” ve “muvafık” olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Mesbûk, bir rek’ate kavuşsa bile, nor­mal okuyuşlu birinin Fâtiha’yı okuyacağı bir süre kadar imamla birlikte namaz kılamayan kimsedir. Muvafık, namazın son rek’atinde olsa bile iftitah tekbirini almasından sonra ve imamın rükûa varmasından önce Fatiha okuyacak kadar imamla birlikte namaz kılmış olan kimsedir. Bu ikisini ilgilendiren bazı hükümler vardır. Mesbûk, üç halde bulunur:

1. Mesbûk, rükûdayken imama kavuşur.

2. İmam kıyamda bulunur da mesbûk, iftitah tekbirini alır almaz imam hemen rükûa varırsa, onunla birlikte rükûa varır.

3. İmam kıyamda bulunurken iftitah tekbirini alır ve imam da onun Fâtiha’dan bir miktar okuyabileceği kadar rükû’a yaklaşmış olur.

Bu üç hâlin ilk ikisinde, mesbûk kişinin imamla birlikte rükûa var­ması vâcib olur. Fâtiha’yı okuma yükümlülüğü düşer. Rükûda kesin ola­rak imamla birlikte mutipain olarak durmuşsa, o rek’ati de geçerli olur. Aksi takdirde geçerli olmaz. İmamın selâmından sonra bunun yerine bir rek’at daha kılar. Üçüncü hâlde ise, imamın rükûa varmasından önce mümkün olduğu kadarıyla Fâtiha’nın bir kısmını okur. Okuyamadığın­dan muaf tutulur. Fâtiha’dan önce iftitah duâsıyla eûzüyü terk etmesi mendub olur. Şayet bunların bir kısmını okursa, imamla birlikte rükûa git­meksizin öylece ayakta durup Fâtiha’dan, bu duayı okuduğu kadar oku­ması vâcib olur. Bundan sonra rükûa vardığında imamla birlikte rükûun da itmi’nânını tahakkuk ettirirse rek’ati geçerli olur. Aksi takdirde geçerli olmaz. Namazı sahîh olur. Ancak kendisi, vâcib olan Fâtiha’yı okumaya devam etmekteyken imam rükûdan kalkıp secdeye doğru giderken imam­dan ayrılmaya niyet etmesi vâcib olur. Bundan önce niyet etmesi gerekli olmadığı gibi, bu esnada niyet etmesi halinde de namazı batıl olur. Zîrâ özürsüz olarak iki fiilî rükünde imamdan geri kalmış olmaktadır.

Muvafık olan kimseye gelince; Onunla ilgili hükümler, “İmama uy­manın gerekli olduğu hususlar” bahsinde anlatılmıştır. Sonra mesbûkla muvâfıkın ikisi de anlatılan mânâda mesbûk olurlar. Şöyle ki: Mesbûk, imamla birlikte kılamayıp da namazın bir kısmını kaçırırsa, bu kişinin imamla birlikte kıldığı son kısım, namazının evveli sayılır. Sabahın ikinci rek’atinde imama kavuşup namaza giren kişi, imamın selâmından sonra eksiğini tamamlarken imamla birlikte kılmış olduğu ikinci rek’at, kendisi için birinci rek’at sayılır. Dolayısıyla ikmâl ettiği rek’at, kendisine nisbetle birinci rek’at sayıldığından ötürü, kavuştuğu rek’atte imamla birlikte Kunut duasını okumuş olsa bile yine bu rek’atte Kunut okuması sünnet olur. İmamın, Fâtiha’sını üstlenmediği mesbûkun, namazında Fâtiha’dan sonra sûre okuması da gerekir. Meselâ öğle namazının üçüncü rek’atinde imama kavuşan kişi, imamın selâmından sonra kılamamış olduğu kısmı ikmâl ederken Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûreyi okuması sünnet olur. Ki namazı, zamm-ı süresiz kalmasın.[78]

 

Namazda İstihlâf

 

Fıkıhçıların ıstılahına göre “istihlâf”, namaz kıldıran imamın veya cemaatten birinin, namazın geri kalan kısmını kendilerine tamamlatma­sı için sâlih bir kimseyi imamın yerine geçirmesidir. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz: İmamın, cemaate bir veya iki rek’at, yahut da daha az veya daha çok namaz kıldırdıktan sonra, ânı bir hastalık veya abdest bozulması gibi, namazın devamını engelleyici bir durumla karşı­laşması hâlinde arkasında namaz kılanlardan veya mevcud olan erkek­lerden birini seçip yerine imam olarak geçirmesi ve onun da namazın geri kalan kısmını cemaate tamamlattırması sahîh olur. İmam bir şahsı yerine geçirmezse cemaat, kendi arasından birini seçip, konuşmaksızın ve kıbleden sapmaksızın eski imamın yerine geçirebilirler. Adamın biri çıkıp dese ki: Bütün bunlar niye? İmamın namazına devam etmesi­ni engelleyen bir maninin vukû bulması hâlinde sâlih bir insanı kendi yerine geçirip namazı ona tamamlatması kolay ve akla yatan işlerden değil midir?

Buna verilecek cevap şudur: Şüphesiz ki namazın, İslâm nazarın­da büyük bir saygınlığı vardır. Bir insan namaza başlayıp da yalvarıp yakararak Rabbinin huzurunda huşu ve teslimiyet içinde boyun büküp durduktan sonra, bu pozisyonunu namazın sonuna dek muhafaza et­melidir. Namazın bir fiilini unutursa, bunu yerine getirmesi ve ayrıca sehiv secdesi yapması zorunludur. İmamda, cemaate namaz kıldırma­ya engel bir hâl vukû bulursa, namazdan çıkıp yerine başkasını geçir­meli, namazın geri kalan kısmını ona tamamlatmalıdır. Bütün bunlar­dan maksat, başlandıktan sonra bütün namazların tam olarak sona erdirilmesidir. Çünkü namaz, İslâm nazarında her halükârda hiçbir nok­tası unutulmaması gereken zorunlu ibâdetlerin başında gelmektedir.[79]

 

İstihlafın Sebepi

 

Namazda istihlâfın sebepi konusunda mezhebler detaylı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri aşağıda, herbirine göre ayrı ayrı sırala­mış bulunmaktayız.

 

Hanefiler dediler ki: İstihlâfın sebepi, elinde olmaksızın imamın abdestinin bozulmasıdır. Sözgelimi yellenmesi, vücûdundan kan akması veya buna benzer insan bedeninden çıkan necasetler sebep olarak gösterilebilir. Fakat imama, namazdayken namaza devam etmesine engel olan bir necaset bulaşırsa veya bir rükün edâ edecek süreyle avret yeri açılıp öylece kılarsa namazı fâsid olur. Bu durumda yerine imam olarak başka­sını geçirmesi sahîh olmaz. Yine bunun gibi imam, kahkahayla güler, delirir veya bayılırsa, başkasını imam olarak yerine geçirmesi sahîh ol­maz. Farz olan kıraat miktarını okumaktan âciz olursa istihlâf etmesi sahîh olur. Küçük ya da büyük abdestin sıkıştırması dolayısıyla rükû ve­ya secde yapmaktan âciz kalan imam, oturarak kılabilirse başkasını istihlâf etmesi sahîh olmaz. Oturarak kıldığı takdirde cemaat, ayakta durarak namazı tamamlar. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Zarar meydana gelme­sinden veya malın zayi olmasından korkan imamın, başkasını istihlâf et­mesi sahîh olmaz. Bu durumda namazı kesmesi gerekir. Kesince de cema­at, imkân bulduğu takdirde namaza yeniden başlar.

Malikiler dediler ki: İstihlâfın üç sebepi vardır:

1. İmamın, kendisinin veya başkalarının malının zayi olmasından korkması durumunda, bu malı kurtarmak için namazı kesmesi ve yerine başkasını geçirmesi mendub olur. Yalnız, telef olmasından korktuğu ma­lın zayi olması nedeniyle sahibinin şiddetli bir zarara uğraması veya helak olmasına neden olacağı kuvvetle muhtemel olmalıdır. İşte bu durumda telef olmasından korktuğu mal, az da olsa, çok da olsa; bir daha namaza kavuşması için vakit geniş olsa da, olmasa da namazı kesmesi vâcib olur. Ama malın telef olmasından korkmaz ve fakat bekçisiz durmasından ötü­rü kalbi müsterih olmazsa, namazı kesmesi iki şartla sahîh olur:

a. Kesmiş olduğu namazı, vakti çıkmadan önce edâ edebilecek ge­nişlikte bir vakit bulunmalıdır.

b. Telef olmasından korktuğu mal çok olmalıdır. Çok mal, sahibi nezdinde kıymet ve özelliği olan mal demektir. Bu iki şarttan biri tahak­kuk etmediği takdirde namazın kesilmesi sahîh olmaz. Kişinin canının telef olmasından korkması da, malın telef olması gibidir. ’mâ birinin otomobil altında kalmasından veya kendisine zarar verecek derin bir çu­kura düşmesinden korkutursa, onu kurtarmak için de namazı kesmek vâ­cib olur.

Özetleyecek olursak deriz ki: Anılan şartlar doğrultusunda imamın, mal veya cana bir zarar gelmesinden korkması hâlinde namazı kesmesi farz, gerisini tamamlamak üzere yerine birini imam olarak geçirmesi ise mendub olur. Bilindiği gibi Hanefîler derler ki: Bu gibi korku hâlinde imamın namazı kesmesi vâcib olur. Ama yerine birini geçirmesi caiz ol­maz. Çünkü bu durumda hem kendisinin, hem de kendisine tâbi olanla­rın namazları batıl olur. İmamın arkasındaki cemaat iki imam istihlâf ederek, bir kısmı bir imâmın arkasında, diğer kısmı da diğer bir imamın arkasında namaz kılabilirler. İmam kendi yerine birini halef tâyin eder de, cemaat ikinci bir imamı öne geçirirse ve böylece de cemâatin bir kıs­mı bir imamın, diğer kısmı da diğer bir imamın arkasında namaz kılar­larsa namazları sahîh olur. Ama birini istihlâf ettikten sonra, cemaatin bir başkasını imam olarak öne geçirmesi haram olur. Bununla beraber öne geçirdikleri imamın ardında kıldıkları namaz da sahîh olur.

Bütün bu anlatılanlar, Cuma namazı dışındaki diğer namazlarla ilgi­liydi. Ama bu olup bitenler, Cuma namazını imam olarak kıldırmaktayken meydana gelir de imam, herhangi bir şahsı istihlâf etmez, cemaatte bulunanlar da kendi başlarına münferid olarak kılarlarsa, namazları batıl olur. Çünkü Cuma namazının sahîh olabilmesi için cemaat şarttır. Bu durumda imam birini, cemaat de başka birini imam olarak öne geçirirler­se, imamın tayin ettiği kişinin ardında kılanların Cuma namazı sahîh, başkasının ardında kılanlarınki batıl olur. Eğer imam, kendi yerine bir kişiyi tayin etmez de, cemaat iki ayrı kişiyi imam olarak öne geçirirlerse, önce kıldıranın ardında kılınan Cuma namazı sahîh olur. Eğer her iki imam da aynı anda selâm verirlerse hepsinin namazı batıl olur. Dolayısıy­la da eğer henüz varsa, Cumayı ikinci kez kılmaları vâcib olur. Aksi takdirde, kıldıklarını öğle namazı olarak kılmış olurlar. Hanefîler bu gö­rüşe muhalefet ederek demişlerdir ki: İmam bir kimseyi istihlâf etmez de cemaattekiler namazlarını münferid olarak kılarlarsa, -bu ister Cuma namazı, isterse başka bir namaz olsun- namazları batıl olur. Yine bunun gibi imam, birini istihlâf eder de cemaat bir başkasını istihlâf ederse, cemaatin istihlâf ettiğinin ardında kılanların namazları batıl olur. Ne imam ve ne de cemaat, herhangi birini istihlâf etmez de cemaatte bulunanlar­dan biri öne geçip imamlık yapar ve namazı ikmâl ettirirse, bu durumda namazları sahîh olur.

Şafiiler dediler ki: İstihlâfın sebepi, hades hâlinin vukû bulmasıyla imamın imamlıktan çıkmasıdır. Bu hades hâli kasıtlı da olsa, elde ol­mayarak da olsa veya namazdayken önceden hadesli olduğu anlaşılsa da hüküm aynıdır. Bu sebep, Şâfiîlere göre zarurî değildir. İmam herhangi bir sebep olmaksızın da yerine bir kişiyi istihlâf edebilir. İmam bir kişiyi, cemaat de başka bir kişiyi imamlık için öne geçirirlerse, her ikisinin ar­dında kılman namaz da sahîh olur. Ama cemaatin tâyin ettiğinin ardında kılmak daha uygun olur. İmamın tâyin ettiğinin ardında değil... Ama görevli imamın tayin ettiğinin ardında kılmak elbette ki daha uygun ola­caktır. İster görevli olsun ve isterse fahrî olsun, imam, bir kişiyi istihlâf eder de cemaatten hiç kimse tâyin etmediği hâlde adamın biri namaz kıl­dırmak için öne geçerse, bu durumda imamın istihlâf ettiğinin ardında namaz kılmak daha uygun olur. Ama her ikisinin de ardında kılınan na­maz sahîh olur. Açıkça görüldüğü gibi Şâfiîler, bütün bu anlatılanlarda Hanefî ve Mâlikîlere muhalefet etmişlerdir.

Hanbeliler dediler ki: İstihlâfın sebepi, imamda namazı tamam­lamaya engel şiddetli bir hastalığın meydana gelmesidir. Fatiha okuma gibi sözlü bir rüknü, rükû ve secde tesbihâtı gibi sözlü bir vecibeyi yerine getirmekten âciz olması da böyledir. İmamda bu sayılanlar türünden bir mazeret ortaya çıkarsa, namazı tamamlaması için, cemaatten olmasa bile, bir başkasını kendi yerine geçirmesi caiz olur. Bu mezhebe göre, hades hâlinin vukû bulması istihlâf için bir sebep sayılmamaktadır. Meselâ namaz esnasında imamın abdesti bozulduğunda, hem kendisinin ve hem de kendisine uymuş olanların namazları batıl olur. Ki bu durumda imamın, bir kimseyi istihlâf etmesi caiz olmaz. İmamda istihlâfı mubah kılan bir mazeret vukû bulur da yerine birini istihlâf etmezse, namazlarını kendile­rine tamamlatması için cemaatin bir kişiyi imam olarak öne geçirmesi caiz olur. Herhangi birini seçmeden kendi başlarına bireysel olarak kıl­maları da caizdir. Cemâat bir kimseyi, imam da başka bir kimseyi seçip tâyin ederse, Hanefîlerin de dediği gibi, sadece imamın istihlâf ettiğinin ardında kılınan namaz sahîh olur.[80]

 

Namazda İstihlâfın Hükmü

 

Namazda istihlâfın hükmüyle ilgili olarak dört mezheb ihtilâf ede­rek ayrı ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mezheblerin bu husustaki de­taylı görüşleri aşağıda açıklanmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: İstihlâfı yapmak, yapmamaktan daha fazîletlidir. Şöyle ki: İmam, gerektiğinde istihlâf etmez, cemaat de herhangi birini imam olarak öne geçirmez veya kendi aralarından biri kendiliğin­den öne geçip imamlık etmezse namazları batıl olur. Daha faziletli olan davranış, istihlâf hükmüne muhalefet etmeleri dolayısıyla namazı yeniden kılmaktır. Tabiî namazı yeniden kılabilecekleri kadar müsait bir vaktin olması şarttır. Yeniden kılmaları için vakit müsait değilse istihlâf yapma­ları vâcib olur. Kılmakta oldukları namaz, Cuma namazı da olsa, başka bir namaz da olsa hüküm aynıdır. İmam bir kişiyi istihlâf eder, cemaat de bir başkasını öne geçirirse, imamın tâyin ettiğinin ardında kılınan na­maz sahîh olur, diğerininki olmaz. Cemaatten biri öne geçip de eksik kalan namazlarını kendilerine tamamlatırsa, namaz sahîh olur. Ne imam, ne de cemaat herhangi bir kişiyi imam olarak istihlâf etmezler ve ayrıca cemaatten biri de kendiliğinden öne geçip imamlık etmez de namazlarını kendi başlarına bireysel olarak kılarlarsa, hepsinin namazı batıl olur.

Hanbeliler dediler ki: İstihlâf caizdir. İmamda önce belirtilen mazeretlerden birinin vukû bulması durumunda imam, eksik kalan nama­zı tamamlaması için cemaat içinden veya dışından birini istihlâf edebilir. İmam bir kimseyi, cemaat de başka bir kimseyi imam olarak öne geçirir­lerse sadece imamın tâyin ettiği kimsenin ardında kılınan namaz sahîh olur. Hanefîler de bu görüştedirler. Ancak Hanbelîler derler ki: Cemaatte bulunanların, herhangi birini istihlâf etmeksizin kendi başlarına münferi­den namaz kılmaları caiz olur. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler. Bu ne­denle Hanbelîler vaktin geniş olmasını şart koşmamışlardır. Zîrâ bunlar, cemaatin bu durumda namazı tek başlarına kılmalarını mubah telakki etmişlerdir. Bunlar, bu durumda kılınmakta olan namazın Cuma namazı veya başka bir namaz olması arasında bir fark olmadığı görüşündedirler. Zîrâ bunlara göre cemaat, bu gibi durumlarda Cuma namazının geri ka­lan kısmını da yalnız başlarına kılabilirler.

Malikiler dediler ki: İstihlâf mendubtur. Bu mezheble ilgili bö­lümde daha önce de geniş biçimde anlatıldığı gibi, imamda bir mazeretin vukû bulması halinde imam, kendi yerine birini tâyin etmediği veya ce­maat herhangi birini öne geçirmediği takdirde, cemaattakilerin namazın geri kalan kısmını bireysel olarak kılmaları caizdir. Yalnız bu namazın Cuma namazı olmaması şarttır. Cemaatin, Cuma namazının geri kalan kısmını yalnız başlarına kılmaları halinde namazları batıl olur. İmamın yerine birini geçirmişlerse ve vakit de genişse, Cuma namazını yeniden kılmaları vâcib olur. Nitekim bununla ilgili tafsilât az önce verildi. Yalnız bu mezheb bilginleri, istihlâfın Cuma namazında Şâfiilerin dediği gibi vâ­cib olduğunu açıkça belirtmemişlerdir. Bu mezhebin açık hükümlerin­den anlaşılan; her ne halde bulunulursa bulunulsun istihlâfın hükmü mendubluktur. Gerektiğinde imamın ve imama uyanların istihlâf etmemeleri mekruhtur.

Şafiiler dediler ki: İstihlâfın hükmü mendubluktur. Yalnız, ima­mın yerine geçecek olan kişinin, eksik kalan namazı kıldırmaya ehil biri olması şarttır. Cuma namazının birinci rek’atinde imamda bir mazeret vukû bulursa, namazı tamamlaması için birini istihlâf etmesi mendub olur. Bu durumda cemaat imamdan ayrılmaya niyet ederek namazın ikinci rek’atini bireysel olarak da kılabilirler. Cuma namazında istihlâfın sahîh ola­bilmesi için iki şart gereklidir:

1. İstihlâf edilen kişi, istihlâftan önce aslî imama tâbi olan cema­atten biri olmalıdır. Cuma namazında istihlâf edilen kişinin cemaat dışın­dan olması sahîh olmaz. Diğer namazlarda bu sahîh olabilir.

2. İstihlâf acelece yapılmalıdır. İstihlâftan önce, namazın meselâ rükû gibi bir rüknünü ifâ edecek kadar zaman geçse, artık bundan sonra istihlâf sahîh olmaz. Şu da var ki; Cuma namazında istihlâf edilen kişi birinci imamla beraber ilk rek’ate kavuşmuş ise, namazın geri kalan kıs­mını kıldırınca hem kendisinin hem de cemaatin Cuma namazları sahîh olur. Ama bu kişi ikinci rek’atte imama tâbi olarak cuma namazına gir­mişse, namazın kalan kısmını kıldırırken kendisine tâbi olanların namaz­ları tamamlanır,  kendisininki ise noksan olur.[81]

 

İstihlâfın Sıhhat Şartları

 

İstihlâfın sahîh olabilmesi için mezhebler tarafından ileri sürülen şartlar tafsilâtlı olarak aşağıda anlatılmıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Cuma namazı dışındaki diğer namazlarda istihlâfın sahîh olabilmesi için herhangi bir şart ileri sürülmüş değildir. İmama tâbi olmamış birinin istihlâfı caiz olduğu gibi, imamın namazdan çıkma­sından sonra uzun bir zaman geçtikten, hatta imam mescidden çıktıktan sonra bile istihlâf caiz olur. Ancak, istihlâf edilen kişi, istihlâftan önce imama tâbi biri değilse, namazı, ilk imamın namazına muhalif olur. Me­selâ bu kişi istihlâf edildikten sonra birinci rek’ati kıldırırken ilk imamın o esnada ikinci rek’atte olduğu varsayılır. Böyle olunca peşi sıra namaz kılacak olanların, konuşmaksızın sadece kalben niyet ederek kendisine tâ­bi olmaları gerekir. Ama istihlâf edilen kişi, bu durumda değilse, cemaa­tin böyle bir niyete ihtiyâcı olmaz. Yine aynı şekilde imamın namazdan ayrılmasından sonra bir rükün edâ edecek kadar veya daha fazla süreli bir fasıla geçerse cemaat, kendisine uymak için yeniden niyet etmek ihti­yacında olur. İstihlâf edilen kişi, ilk imamın namazının düzenine riâyet etmelidir. Yani vacibini vâcib, mendubunu da mendub bilmelidir. Kendisi ayrıca mesbûk ise cemaatin namazı tamamlandığında kendisini bekleme­lerini veya kendisinden ayrılmalarını ifâde eden bir işarette bulunmalıdır. Beklemeleri daha faziletlidir. Cuma namazında, gerekli olmasına rağmen hiç kimse istihlâf edilmezse, muktedîler namazlarını imamdan ayrılmaya niyet ederek yalnız başlarına tamamlarlar. Bu şekilde kıldıkları namaz da sahîh olur. Cuma namazına gelince; bunun birinci rek’atini cemaatle kılan kimseler, ikinci rek’atte imamdan ayrılmaya niyet ederek, -kırk ki­şilik zorunlu cemaat sayısı sonuna dek muhafaza edildiği takdirde- birey­sel olarak ikinci rek’ati tamamlayabilirler.

Hanefiler dediler ki: İstihlâfın sıhhat şartları üç tanedir:

1. İlk imam, yerine başka biri geçmeden önce mescidden çıkmış olmamalıdır. Çıktığı takdirde istihlâf edilenin ve peşinde kendisine tâbi olan cemaatin kıldığı namaz sahîh olmaz. Çünkü ilk imamın, istihlâf edil­meden mescidden çıkmasıyla hepsinin namazı batıl olur.

2. İstihlâf edilen kişi, imamlığa ehil olmalıdır. Bir ümmî veya bir çocuk istihlâf edilirse hepsinin namazı batıl olur. İstihlâfın şekli şöyledir: imam eğilip sanki elinde olmaksızın burnundan kan akıyormuş gibi bir görünüm vererek elini burnunun üzerine koyup bulunduğu yerden geri çekilmelidir. Gerçekte her ne kadar burnundan kan gelmese de, böyle yapmasındaki hikmet son derece açık ve net olarak müşahede edilebil­mektedir. O da; namazın düzeni ile toplumun terbiye kurallarının muha­faza edilmesidir.

3. İstihlâfın sıhhat şartlarının sonuncusu, ayrıca namazın geri ka­lan kısımlarının ikmâl edilebilmesi için gerekli şartların tahakkuk etmesidir. Bunlar gerçekleşmediği takdirde namaz batıl olur. Bu şartlar on bir tanedir:

1. İlk imamda vukû bulan hades hâli, elde olmayarak vukû bulmuş olmalıdır.

2. Hades hâli kendi vücûdundan kaynaklanmalıdır. Meselâ, ilk imama namaz kılmaya engel haricî bir necaset bulaşırsa, bu takdirde ce­maat, namazın geri kalan kısmını ikmâl edemez.

3. Meydana gelen hades hâli, guslü gerekli kılmamalıdır. Meselâ güzel bir kadını düşünmekten ötürü menî akması gibi.

4. Vukû bulan hades hâli; kahkahayla gülme, delirme ve bayılma gibi nâdir hallerden biri olmamalıdır.

5. İlk imam, abdestsiz olarak veya yürüyerek bir rüknü edâ etmiş olmamalıdır.

6. Elde olmayarak abdesti bozulduktan sonra kendisi kasıtlı ola­rak ayrıca abdest bozucu bir şey yapmamalı, ters bir durumda bulunma­malıdır.

7. Yakında su varken uzağa gitmek gibi gerek duyulmayan bir davranışta bulunmamalıdır.

8. İzdiham gibi bir mazeret olmaksızın, imamdan bir rükün edâ edecek kadar geri durmamalıdır.

9. Namaza girişten önce hadesli olduğu bilinmemelidir.

10. Tertib sahibiyse, üzerinde kaza namazı bulunduğunu hatırla­mış olmamalıdır.

11. İmam olsun, imama uymuş olsun, namazdayken abdesti bozu­lan ve abdest almaya giden kimsenin, abdestten döndükten sonra tekrar imama katılması ve namazı onunla birlikte kılması vâcib olur. Namazını bireysel olarak kılana gelince o, namazını dilediğinde eski yerinde ve dile­diğinde de başka bir yerde tamamlayabilmekte serbesttir.

Malikiler dediler ki: İstihlâfın sahîh olabilmesi için imamın yeri­ne geçen kişinin, mazeretin meydana geldiği rek’atin hiç olmazsa az bir kısmında, başını rükûdan kaldırmasından önce, onunla birlikte bulunma­sı şarttır. İmamda rükûdan sonra mazeret vukû bulduğu takdirde, istihlâf edilen kişinin onunla birlikte bu rek’atin rükûunda hazır bulunmuş olma­sı şarttır. Aksi takdirde istihlâf edilmesi sahîh olmaz. Yine bunun gibi, mazeret vukuundan sonra imama tâbi olan kişinin istihlâf edilmesi de sahîh olmaz. İstihlâf edilen kişi, ilk imamın namaz düzenine riâyet etme­lidir. Kıraatini nerede bıraktığını biliyorsa, kendisinin de kıraate oradan başlaması gerekir. Bilmiyorsa herhangi bir yerden kıraate başlayabilir. Aynı oturma mahallerinde oturur ve böylece devam ettirir. İstihlâf edilen kişi ayrıca mesbûk ise, cemaate namazı ilk imamın kıldıracağı şekilde kıldırır ve namazlarını tamamlatır. Öyle ki ilk imamın üzerine sehiv secdesi vâcib olmuş ise, bu sehiv secdesini de yapar. Cemaat de kendisiyle birlikte sec­deyi ifâ eder. Bundan sonra, namazları tamamlanmış olmasına rağmen cemaate kendisini beklemeleri için işarette bulunur. Kendi eksik kalan namazını kalkıp ikmâl eder. Bundan sonra selâm verince cemaat de ken­disiyle birlikte selâm verir. Cemaatin kendisini beklemeden önce selâm vermeleri halinde, namazları batıl olur. İlk imamın üzerine, mesbûk olan ikinci imamın kendisine tâbi olmasından sonra yaptığı sehivden ötürü secde gerekmişse, istihlâf edilen bu ikinci imam, kendi eksiğini ikmâl edinceye kadar bu sehiv secdesini erteler. Kendi eksiğini ikmâl edip cemaatiyle bir­likte selâm verdikten sonra bu sehiv secdesini yerine getirirler. İmama uyanlar arasında mesbûk biri varsa bu kişi, istihlâf edilen ikinci imamın selâmından sonra kalkıp eksiğini ikmâl eder. İstihlâf edilen ikinci imam da mesbûk ise, oturarak onun kendi eksiğini ikmâl edip selâm vermesini bekler. Selâmdan sonra kalkıp kendi eksiğini ikmâl eder. Beklemediği tak­dirde namazı batıl olur. Meselâ muktedî, ilk imama ikinci rek’atte kavu­şur, sonra üçüncü rek’atte istihlâf ile ikinci imam namazı kıldırmaya baş­lar. İstihlâf edilen bu ikinci imam da muktedî gibi mesbûk olur. Bu du­rumda muktedînin selâm vermeden oturarak, ikinci imamın kendi eksikli­ğini ikmâl edip selâm vermesini beklemesi gerekir. İkinci imam selâm verdikten sonra muktedî, kalkıp namazının eksik kalan kısmını ikmâl eder. İmamın selâmını beklemeden eksikliğini ikmâl etmek için ayağa kalkarsa namazı batıl olur.

İmâmın, mazeret vukuu hâlinde, sanki kan akıyormuş gibi yaparak burnunu eliyle tutmuş vaziyette namaz kıldırma yerinden çıkması, Hanefîlerin de dedikleri gibi mendub olur.

Hanbeliler dediler ki: İstihlâf edilen kimsede, imamda aranan­lardan başka şartlar aranmaz. Muktedî olması gerekli görülmediği gibi, Hanefîlerin ileri sürdükleri şartlar da aranmaz. Zîrâ Hanbelîlere göre istihlâf, ancak namazın sözlü veya fiilî bir rüknünü edâ etmekten âciz kal­ma durumunda sahîh olabilir. Namazdayken abdest bozucu bir hâle mâ­ruz kalan imamın namazı batıl olur. Yerine başka birinin halef tâyin edil­mesi sahîh olmaz. Bunlar aynı zamanda ikinci imamın, birinci imamın namaz düzenini devam ettirmesi gerektiğini de söylerler. Böylece peşinde­ki cemaatın namazı karıştırması önlenmiş olur. Halef tâyin edilen ikinci imam mesbûksa, kalan kısmı cemaate ilk imamın namaz düzenine göre kıldırır. Selâm vermek için başka birini kendine halef tâyin eder. Kendisi de eksikliğini ikmâl için kalkıp namazına devam eder. Selâm vermek için halef tâyin etmezse cemaat, selâm verebileceği gibi oturarak eksikliğini ikmâl edip kendileriyle birlikte selâm vermesini de bekleyebilirler.[82]

 

SEHİV SECDESİ BAHİSLERİ

 

Sehiv Secdesinin Tanımı

 

“Sücûd”, lügatte ister alnı yere koyarak olsun, ister itaat gibi boyun büküp teslim olma emarelerinden biriyle olsun, mutlak ola­rak zelîlâne bir şekilde boyun büküp teslim olmak demektir.

“Sehiv” ise lügatte, bilmeksizin bir işi yapmaktır. Sehiv ile nisyan (unutma) arasında lügat bakımından bir fark yoktur. Fıkıhçılar da bu ikisi arasında bir fark gözetmezler. Hatta bunlara göre sehiv, nisyan ve şek kelimeleri arasında da bir fark yoktur. Ama fıkıhçılar bu kelimelerle zan kelimesi arasında fark olduğunu ileri sürerek şöyle demektedirler: Zan, işin ağır basan yönünü uygulamaktır. Bir kişi, iki şeyden birini tercih ederek yaparsa, zanna göre hareket etmiş olur. Ama sehiv, nisyan ve şek böyle değildir. Şek’te, bir işi yapmakla yap­mamak arasında tercih yapılamamakta, iki taraf da birbirine denk ol­maktadır. Sehiv secdesinin lügat anlamı buydu. Fıkıhçıların ıstılahına göre tanımı, ne zaman yapılacağı, niyeti gibi hususlara gelince, mezheblerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Sehiv secdesi, namaz kılan kişinin sadece sağ tarafına selâm verdikten sonra iki secde etmesi, bundan sonra teşehhüdde bulunup selâm vermesinden ibarettir. Sehiv secdesinden sonra teşehhüdde bulunmayan kişi vacibi terk etmiş olur. Ama namazı sahîh olur. Sehiv secdesinden sonra teşehhüdde bulunduktan sonra selâm vermesi vâcib olur. Selâm vermediği takdirde vacibi terk etmiş olur ve namazdan çıkış selâmı olan ilk selâm da yeterli olmaz. Çünkü sehiv secdesi, bu ilk selâmı ortadan kaldırdığı gibi, bu selâmdan önceki teşehhüdü de orta­dan kaldırır. Peygamber Efendimize salât ve dua meselesine gelince; bun­ları, selâmdan önceki son teşehhüdde okumalıdır. Bunları sehiv secdesin­den sonraki teşehhüdde okumaya gerek yoktur. Seçkin olan görüş budur. Bir rivayete göre sehiv secdesinden sonraki teşehhüdde de ihtiyat gereği olarak bu duaları okumak gerekir.

“Sadece sağ tarafa selâm verdikten sonra iki secde etmesi” sözüne gelince bu sözle, sağla birlikte sol tarafa da selâm veren kişi kapsam dışına çıkmış olmaktadır. İki tarafa da selâm veren kişi, sehiv secdesi yükümlülüğünden kurtulmuş olur. Sahîh olan görüş budur. Kasıtlı olarak iki tarafa selâm veren kişi, vacibi terk ettiğinden ötürü günahkâr olur. Unutarak yapan günahkâr olmayıp sehiv secdesi yükümlülüğünden kur­tulur. Sehiv secdesini iade etmesine de gerek yoktur. Zîrâ unutmaktan ötürü sehiv secdesi sakıt olur. Yine bunun gibi sehiv secdesinden önce namazla alâkası olmayan bir sözü unutarak veya kasıtlı olarak konuşan kişi de sehiv secdesi yükümlülüğünden kurtulur. Kasıtlı olarak namazın rükünlerinden birini yapmayan veya vacibi terk eden kişinin de sehiv sec­desi yapması gerekmez, Çünkü vacibi kasıtlı olarak terk eden kişinin, gü­nahkâr olmakla birlikte namazı sahîh olur. Sehiv secdesi yükümlülüğü de düşer. Kasıtlı olarak bir rüknü terk eden kişinin namazı batıl olur. Secde yapmak, eksikliği tamamlamaz. Hanefîlere göre bu secde, sadece unutma hâlinde vâcib olur. Sehiv secdesi, kasıtlı olarak terk edilen rüknün yerini doldurmaz. Sehiv secdesini yaparken niyetin gerekli olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Bazıları niyetin gerekli olmadığını söylemişler­dir. Zîrâ sehiv secdesi, namazın eksik kalan bir vacibinin yerini doldur­mak için veya bir rükünde vuku bulup da sonra düzeltilen bir noksanlığın gediğini kapatmak için yapılmaktadır. Namazın her parçası için niyet et­mek vâcib olmadığına göre, sehiv secdesi içinde niyet etmek gerekli ol­mamaktadır.

Diğer bazıları da sehiv secdesi için niyetin vâcib olduğunu söylemiş­lerdir. Çünkü bunlara göre sehiv secdesi namazdır. Namaz da niyet ol­maksızın sahîh olmaz. Tilâvet ve şükür secdeleri için niyet vâcib olduğu gibi, sehiv secdesi için de vâcibtir. Bunların hepsi de namaz gibidir. Na­maz için niyet etmek vâcib olduğu gibi, sehiv secdesi için de niyet vâcib olur. Bu ikinci görüş daha kuvvetli olup buna göre amel etmek ihtiyata daha yakındır.

Şafiiler dediler ki: Sehiv secdesi, namaz kılan kişinin selâmından önce, teşehhüdde bulunup Peygamber (s.a.s.)e ve âline salât getirdikten sonra niyet eder tıpkı namaz secdesi gibi iki secde etmesidir. Niyet eder­ken sadece kalben niyet etmelidir. Çünkü dille niyet etmek, namazı bo­zar. Bilindiği gibi bu mezhebe göre sehiv secdesi, ancak namazın selâmın­dan önce yapılabilir. (Sehiv secdesi için de olsa) selâmdan önce konuşma halinde, doğal olarak namaz bozulur. Kasıtlı olarak (kalben) niyet etmek­sizin sehiv secdesi yapan kişinin namazı batıl olur. Sehiv secdesi için niyet etmek, imam ve yalnız başına namaz kılan kişi için şarttır. İmama tâbi olarak kılanların, sehiv secdesi için niyet etmeleri şart değildir.

Bu kişinin imamının niyeti, kendisi için de yeterli olur. Şâfiîlere göre bu secdenin sadece sehiv nedeniyle yapılması gerekli değildir. Aksine, ile­ride de açıklanacağı üzere, bilerek veya unutarak da olsa namazının bir cüz’ünü terk etmek nedeniyle de sehiv secdesi yapılır. Sehiv secdesi den­mesi, çoğunlukla insanın namaz cüzlerini kasıtlı olarak terk etmeyeceğinden ötürüdür. Bu secdeyi sehiv dolayısıyla yapmakta olan kişinin, secdedeyken:

“Uyumayan ve unutmayan Allah, noksanlıklardan münezzehtir” de­mesi iyi olur. Bu secdeyi, kasıtlı olarak namazın bir cüz’ünü terk etmekten ötürü yapmakta olan kişinin secdedeyken Allah’tan afv dilemesi ve bağışlanma talebinde bulunması iyi olur. Bununla da Hanefîlerin, sehiv secdesi için niyeti şart koşma hususunda Şâfiîlerle hemfikir oldukları an­laşılmış olmaktadır. Zîrâ Şâfiîler, sehiv secdesinin selâmdan önce, Hane­filerse selâmdan sonra yapılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Şâfiîler se­hiv secdesi için sadece iki selâmla yetinmişler, Hanefilerse iki secdenin yanı sıra bir teşehhüd ve oturmayı gerekli görmüşlerdir.

Malikiler dediler ki: Sehiv secdesi, namaz kılan kişinin selâmdan önce yaptığı iki secdedir. Bunlardan sonra sadece teşehhüdde bulunulur, fakat Peygamber (s.a.s.) Efendimize salât ve duâ okunmaz. Eğer bu sec­deyi selâmdan sonra yapmışsa bundan sonra teşehhüdde bulunur. Vâcib olarak da selâmı iade eder. İâde etmediği takdirde namazı batıl olmaz. Hanefi ve Şafiî mezheblerinin bu husustaki görüşleri bilinmektedir. An­cak Şâfiîler derler ki: Sehiv secdesi her zaman selâmdan önce yapılır. Secdeden sonra selâm vermek zorunludur. Hanefilerse, selâmı sehiv sec­desinden sonra vermenin vâcib olduğunu söylemişlerdir. Öyle ki bu selâ­mı terk eden kişi, günahkâr olmakla birlikte secdesi sahîh olur. Şu da var ki: Mâlikîlere göre selâmdan önce yapıldığı takdirde sehiv secdesi için niyete gerek yoktur. Bunlara göre sehiv secdesi, namazın cüzlerinden biri olduğu için, namaz niyeti secdeye de yeterli olur. Secde, selâmdan sonra yapıldığı takdirde, namaz dışında kaldığından dolayı niyet gerekli olur. Bu hususta Mâlikîler, Hanefilerle ittifak içinde olup Şâfiîlerle görüş ayrı­lığına düşmüşlerdir.

Şu hususu da belirtmekte yarar vardır: Bir noksanlık yapıldığından dolayı Cuma namazında sehiv secdesi gerekir de yapılmaz ve selâm veri­lirse, bu secdeyi namazın kılındığı camide yapmak zorunlu olur. Bir faz­lalık yapıldığından ötürü Cuma namazında sehiv secdesi gerekir de yapıl­maz ve selâm verilirse, bu secdeyi herhangi bir camide yapmak caiz olur. Çünkü bu secde, selâmdan sonradır. Ancak bu secdeyi edâ ettiği cami, içinde Cuma namazı kılınan bir cami olmalıdır.

Namazda sadece bir noksanlık veya hem noksanlık hem fazlalık ol­muşsa, sehiv secdesi selâmdan önce yapılmalıdır. Meselâ namazda zamm-ı sûreyi unutup okumayan ve rükûa eğilinceye kadar hatırlamayıp ancak bundan hemen sonra hatırlayan kişi, sûreyi okumak için geri dönmez. Döndüğü takdirde namazı batıl olur. Geri dönmezse, namazı son teşeh­hüde kadar devam ettirir. Teşehhüdde bulunup Peygamber Efendimize salât getirir ve duâ okur! Sonra da iki sehiv secdesini yapar. Yine teşeh­hüdde bulunur ve salât ile duayı okumaksızın selâm verir.

Namazda sadece bir fazlalık olmuşsa, sehiv secdesi selâmdan sonra yapılır. Geciktirmek mekruh olur. Selâmdan sonra yapılması gereken se­hiv secdesinin kasıtlı olarak selâmdan önce yapılması veya selâmdan son­ra geciktirilmesi haramdır. Ama bu bir kasıtla yapılmışsa ne mekruhtuk, ne de haramlık söz konusu olmaz. Her iki durumda da namaz batıl olur.

Hanbeliler dediler ki: Sehiv secdesi, tekbir alarak iki secde et­mektir. Bunun bu kadarında ittifak vardır. Aşağıda açıklanacak sebeplerden ötürü sehiv secdesinin selâmdan önce ve selâmdan sonra yapılması caizdir. Sehiv secdesi, selâmdan sonra yapılması gerektiği halde selâmdan önce yapılırsa, secdeden sonra ve selâmdan önce teşehhüdde bulunmak gerekir. Sehiv secdesinin selâmdan önce yapılması gerekiyorsa, kendisin­den önceki teşehhüdle yetinilerek ayrıca secdeden sonra teşehhüde gerek kalmaz. Şâfiîler de bu görüştedirler. Yalnız Hanbelîler, iki durum dışında sehiv secdesinin selâmdan önce yapılmasının mutlak olarak daha faziletli olduğunu söylerler. Bu iki duruma gelince:

1. Namazda bir veya daha fazla rek’atteki noksanlıktan ötürü sec­de yapmak için, önce noksanlık ikmâl edilip selâm verilir. Sonra da sehiv secdesi yapılır.

2. İmam, namazdaki bir husustan ötürü şüpheye düşer, sonra da geri kalan kısmı kendi kuvvetli zannına dayanarak devam ettirirse, bu durumda sehiv secdesini selâmdan sonra yapmak daha faziletli olur. Mûcib sebepleri muhtelif olsa bile, birden fazla olan sehivler için sadece iki secde yapmak yeterli olur. Bir namazda hem selâm öncesi, hem de selâm sonrası sehiv secdesini gerektiren sebepler vukû bulursa, önceki sehiv sec­desi diğerine tercih edilir.[83]