DÖRT MEZHEBE GÖRE İSLÂM FIKHI- I. 6

Sunuş. 6

Mütercim'in Önsözü. 6

FIKIH İLMİ VE MEZHEBLER.. 7

İMAM AZAM EBÛ HANÎFE.. 7

İMAM ŞAFİÎ. 10

İMAM MÂLİK.. 11

İMAM AHMET BİN HANBEL.. 12

ÖNSÖZ.. 13

TAHARET.. 14

KİTABÜ'T-TAHÂRE (TEMİZLİK BÖLÜMÜ) 14

Taharetin Tanımı 14

Taharetin Kısımları 16

Temiz Şeyler Bahsi 17

Necis Şeyler Bahsi 19

Kendisinden Afvolunan Necaset Bahsi 22

Necasetin Kendisiyle Giderildiği Şey Ve Ne Şekilde Giderileceği 26

SULARIN KISIMLARI. 31

Temizleyici Sular Bahsi 31

Temizleyici Suyla Temiz Su Arasındaki Fark. 31

Temizleyici Suyun Hükmü. 31

Suyu Temizleyici Olmaktan Çıkarmayan Durumlar Bahsi 34

Temiz, Fakat Temizleyici Olmayan Sular 34

Pis Sular 38

Kuyu Suları Bahsi 39

Temiz Su İle Necis Suyun Hükmü. 40

ABDEST BAHİSLERİ. 41

Abdestin Tanımı 41

Abdestin Hükmü. 41

Abdestin Şartları 43

Abdestin Farzları 45

Abdestin Farzlarına Dair Anlatılanların Özeti 50

Abdestin Sünnetleri 51

Abdestin Sünnet Ve Mendublarının Sayımı 52

Abdestin Mendub Ve Müstehabları 57

Abdestin Mekruhları 59

Abdesti Bozan Şeyler 60

İSTİNCÂ BAHSİ. 66

İstincâ'nın Tanımı: 66

Hükmü: 67

Kazây-ı Hacetin Âdabı 68

İstincâ Ve İsticmarın Sıhhat Şartları 71

ÖZÜRLÜ KİMSELERİN TEMİZLENMELERİ. 73

GUSÜL BAHSİ. 75

Gusül'ün Tanımı 75

Guslü Gerekli Kılan Haller 75

Guslün Şartları 78

Guslün Farzları 78

Guslün İttifaklı Ve İhtilaflı Farzlarının Özeti 81

Guslün Sünnet, Mendub Ve Mekruhları 81

Guslün Sünnet Ve Mendub Olduğu Yerler 83

Cünüb Kişinin Yapması Haram Olan İşler 85

HAYIZ VE NİFAS. 87

Hayız'ın Tanımı 87

Hayzın Müddeti 89

Hayızdan Temizliğin Müddeti 90

İstihâze Bahsi 91

Nifas Bahsi 92

Hayızlı Veya Nifaslı Kadının Yapamayacağı İşler 93

MESTLER ÜZERİNE MESHETME.. 94

Üzerine Meshedilmesi Sahih Olan Mestin Tanımı 95

Mestler Üzerine Meshetmenin Delîli 95

Mestler Üzerine Meshetmenin Şartları 96

Meshedilmesi Farz Olan Miktar 99

Mest Üzerine Mest Ve Ayakkabı Giyme. 99

Sünnet Olan Meshin Keyfiyeti 100

Meshin Müddeti 100

Meshin Mekruhları 101

Meshi Bozan Şeyler 101

TEYEMMÜM BAHSİ. 102

Tanımı Ve Delili 102

Teyemmümün Kısımları 104

TEYEMMÜM... 104

Teyemmümüm Şartları 104

Teyemmümü Meşru Kılan Sebebler 106

Teyemmümün Rükünleri 109

Teyemmümün Sünnetleri 113

Teyemmümün Mendubları 114

Teyemmümün Mekruhları 115

Teyemmümü Bozan Şeyler 115

Hem Abdest Almaktan Hem de Teyemmüm Etmekten Âciz Olan Kimse. 116

CEBİRE BAHSİ. 116

Cebire Üzerine Meshetmenin Şartları 117

Cebire Meshini Bozan Şeyler 118

Cebire Üzerine Mesh Edenin Namazı 118

NAMAZ.. 119

KİTABÜ'S-SALÂT (NAMAZ BÖLÜMÜ) 119

Namazın Farz Oluşunun Hikmeti 119

Namazın Tanımı 121

Namazın Nevileri 122

Namazın Şartları 122

Namazın Farz Oluşunun Delîli Ve Farz Namazların Sayısı 124

Farz Namazların Vakitleri 125

Namaz Vakitleri Ne İle Tayin Edilir?. 126

Öğle Namazının Vakti 127

İkindi Namazının Vakti 127

Akşam Namazının Vakti 127

Yatsı Namazının Vakti 128

Sabah Namazının Vakti 128

Namazları Vakitleri İçinde Acelece Kılmak (Namaz Kılınması Caiz Olmayan Vakitler) 128

Namazda Setr-i Avret 131

Namaz Dışında Setr-i Avret 133

KIBLEYE YÖNELMEK (İSTİKBÂL-İ KIBLE) 135

Kıbleye Yönelmenin Şart Oluşunun Delili 136

Kıblenin Ne İle Bilineceği Bahsi 136

Güneş Veya Kutub Yıldızıyla Kıble Nasıl Bulunur?. 140

Kıbleye Yönelmenin Vücûb Şartları 141

Kabe İçinde Kılınan Namaz. 141

Gemide Ve Hayvan Üzerinde Kılınan Farz Namaz. 142

NAMAZIN FARZLARI. 143

Farz Ve Rükn'ün Anlamı: 143

Farz'ın Tanımı: 143

Namazın Farzlarının Sayılması 143

NAMAZIN FARZLARININ İZAHI. 145

1. Niyet 145

Farz Namazda Niyetin Hükmü: 146

Farz Namazlarda Niyetin Keyfiyeti: 146

Niyetin Dil İle İkrârı: 148

Edâ Olarak Kılınan Namazla Kaza Olarak Kılınan Namazın Niyeti Ve Niyette Rek'atları Söylemenin Hükmü: 148

Nafile Namaz Niyetinin Hükmü Ve Keyfiyeti: 148

Namaz Niyetinin Vakti: 149

İmamın Ve İmama Uyan Kişinin Niyeti: 150

2. İftitah Tekbiri 151

İftitah Tekbirinin Farz Oluş Delili: 151

İftitah Tekbirinin Şekli: 152

Îftitah Tekbirinin Şartları: 152

3. Kıyam... 156

4- Fâtiha'nın Okunması 157

5- Rüku. 159

6- Secde. 159

7. Rukudan Kalkmak. 160

8. Secdeden Kalkmak. 161

9. İtidal 161

10. Tum'anînet 161

11- Son Ka'de. 161

12- Son Teşehhüd. 162

13. Selam... 162

14. Rükünler Arası Sıraya Uymak. 163

15. İki Secde Arasında Oturma. 163

Namazın Vâcibleri 164

Namazın Sünnetleri 165

Namazın Sünnetlerinin Topluca Sayımı 165

Namazın Bazı Sünnetlerinin İzahı 171

Namazın Mendubları 182

Namazda Ön Tarafa Sütre Koymak. 183

Namaz Kılanın Önünden Geçmek. 185

Namazın Mekruhları 186

Namazın Mekruhlarının Toplu Sayımı 189

Mescidlerde Yapılması Mekruh Olan Ve Olmayan Davranışlar 193

Namazı Bozan Şeyler 198

Namazda Kadınların Hiza Tutması 202

Namazı Bozan Şeylerin İzahı 202

a) Namazla İlgisi Olmayan Bir Şey Konuşmak: 202

b) Namazla İlgisi Olmayan Bir Sözü Unutarak Veya Bilmeyerek Söylemek: 203

c) Namazı Düzeltmek İçin Kasden Konuşmak: 203

d) Âmâ'yı Tehlikeden Kurtarmak İçin Konuşmak Ve Yanılarak Konuşmak: 204

e) Boğazı Temizlemek: 204

f) Namazda İnleyip Ağlamak: 204

g) Namazla İlgisi Olmayan Sözlere Benzer Duaları Okumak: 205

h) İmama Uyan Kişinin Bir Başka İmamın Hatasını Açması: 205

ı) İmama Doğruyu Göstermek İçin Namazda “Sübhânallah” Demek: 206

i) Namazdaki Kişinin, Aksırana Hayır Duada Bulunması: 207

j) Namaz Kılan Kişinin Selâm Alması: 207

k) Namazda Öksürüp Esnemek: 208

l) Namaz Cinsinden Olmayan Fazla Hareket: 208

m) Namazda Kıble'den Dönmek Ve Yeyip İçmek: 209

n) Namazda Abdest Bozucu Bir Durumun Meydana Gelmesi: 209

o) İmama Uyan Kişinin Namazın Rükünlerinden Birini İmamdan Önce Yapması: 210

ö) İkindi Namazını Kılmakta Olan Birinin Öğle Namazını Kılmadığını Hatırlaması: 210

p) İnsanın Namazda Kur'an-ı Kerîm Öğrenmesi: 211

r) Namazı Tamamlamadan Önce Kasten Selâm Vermek: 211

EZAN VE İKÂMET.. 211

Ezân'ın Tanımı 211

Namaz Ezân'ın Meşru Kılınışı 211

Ezanın Lâfızları 212

Ezân'daki  Şehâdet Cümlelerinin İade  Edilmesi  (Tercî) 212

Ezan'ın Hükmü. 213

Ezân'ın Şartları 213

Müezzinliğin Şartları 214

Namaz Ezanın  Mendub Ve Sünnetleri 215

Ezana Karşılık Vermek. 216

Kaza Namazları İçin Ezan Okumak. 217

Ezanda Teressül 217

Ezanın Mekruhları 217

Ezan Okurken Konuşmak. 218

Ezanda Tegannî 218

İkamet 219

İkâmetin Şartları 220

Cemaatle Kılınan  Namazlarda Kamette Ayağa Kalkmanın Zamanı 220

İkametin Sünnet Ve Mendupları 220

Ezan Ve İkametin Arasına Fasıla Koymak. 221

Ezan Ve Benzeri Şeyler İçin Ücret Almak. 221

Yeni Doğan Çocuğun Kulağına Ezan Okumak. 221

Ezandan Sonra Salat Okumak Geceleri Ezandan Önce Tesbihte Bulunmak. 221

Nafile Namaz Bahisleri 222

Namazdan Sonra Yapılacak Zikirler Ve Namazın Tamamlanması 224

Nafilenin  Cemaatle Farz Namaz Kılınan Yerde Kılınması 225

Kuşluk Namazı 226

Tahiyyet'ül-Mescid Namazı 226

Abdestten Sonra, Yolculuğa Çıkarken Ve Döndükten Sonra İki Rek'at Namaz Kılmak. 227

Teheccüd Ve İstihare Namazları 228

Hacet Namazı 228

Vitir Namazı 228

Teravih Namazı 231

Teravihin Mendubları 232

Hatim'le Teravih Ve Teravihe Niyet 233


DÖRT MEZHEBE GÖRE İSLÂM FIKHI- I

 

Sunuş

 

Tefsir, hadis, fıkıh ve tarih gibi İslâm ilimlerinin ana konularına dair pek çok eserin orijinallerini yayınladık.

Ülkemizde şimdiye kadar neşredilen tefsirlerin en genişi, en kapsamlısı olduğu gibi, ansiklopedik özelliği ile de bu alanda ayrıcalıklı bir yer tutan 16 ciltlik “Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri”nin neşrini gerçekleştirdik. Bugün ise sahasında büyük bir boşluğu dolduracağına inandığımız “Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı”nı siz okuyucularımıza sunmanın sevinci içindeyiz.

“Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı” Abdurrahman Cezîrî başkanlığında seçkin Mısır ulemâsından oluşan bir komisyonun uzun ve titiz çalışmasının ürünüdür. Kitap temizlik, namaz, oruç ve hac gibi ibadet konularından baş­ka hayatın hemen hemen bütün alanlarında karşılaştığımız problemlere, eh­lisünnet mezheplerinin Kur'ân, sünnet, icma ve kıyasa dayanan İslâmi çözümlerini toplamaktadır.

Kitapta her fıkhî mesele özel bir başlık altında ele alınmakta, konu ge­nel hatlarıyla açıklandıktan sonra, önce dört büyük mezhebin müşterek çö­zümlerine yer verilmekte, sonra da aynı bahis her mezhebe göre geniş ve herkesin anlayabileceği şekilde sade bir dille izah edilmektedir.

“Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı”, halen Ahlat müftüsü olan Mehmet Keskin tarafından dilimize kazandırıldı. Tercümede sade bir dil kullanıldı. Türkçeye tercümesi mümkün olmayan deyimler dışında günümüz Türkçesinde kullanılıp kolayca anlaşılan kelimelerin seçimine özen gösterildi. Ter­cüme edilmesi mümkün olmayan deyimler için kitabın sonuna bir lügatçe eklendi. Eserde delil olarak kullanılan âyet ve hadislerin asıl metinleri ko­nuldu. Kaynaklardaki yerleri de ayrı ayrı gösterildi. Kitabın kolay okuna­bilmesi için en uygun harf karakterlerini tercih ettik, baskı hususunda gerekli itinayı göstererek okuyucunun yorulmadan uzun zaman mütalâ etmesini sağ­ladık.                                                         

Kitaptan istifadeyi kolaylaştırmak için konuların genel alfabetik fihris­ti kitabın sonuna ilave edildi, isimler, deyimler indeksi konuldu.

Burada “Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı'nın Türkçeye kazandırılma­sında yılmadan çalışan mütercim Mehmet Keskin'e, tercümeyi baştan sona gözden geçirerek redaksiyonunu yapan Yüksel Kanar'a teşekkür eder, kita­bın hayırlara vesile olmasını dilerim.

                                                                                                                                                                 Şaban Kurt [1]

 

Mütercim'in Önsözü

 

Allahü Teâlâ'nın engin lütuf ve keremiyle, dört büyük mezheb İmamı­nın fıkhını tam bir vukûfiyetle ve sistematik bir biçimde ele alıp açıklayan “Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı” adlı bu kitabı dilimize aktarmış olmanın sevinç ve bahtiyarlığı içindeyim.

Bu eser 1922'de Mısır Vakıflar Bakanlığı tarafından, özellikle camiler­de ders kitabı olarak okutulmak üzere Ezher Üniversitesi'nde oluşturulan bir komisyona havale edilerek hazırlattırıldı.

Kitabın ibadet bölümünü ihtiva eden ilk cildi 1928 yılında basıldı. Bir miktarı camilere ve kütüphanelere dağıtılan eser çok büyük ilgi gördü. Kısa zamanda tükendi.

Vakıflar Bakanlığı, ilim çevrelerinden gelen yapıcı eleştirileri de dikka­te alarak eserin yeniden gözden geçirilmesine karar verdi. Hanefî âlimlerin­den Abdurrahman Cezîrî başkanlığında yeniden ilmî bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda Mâlikî ulemâsından Şeyh Muhammed Semâlutî ve Şeyh Muhammed Abdülfettah İnânî, Hanefî ulemâsından Şeyh Muhammed Biblâvî, Hanbelî ulemâsından Şeyh Muhammed Sebî ve Şeyh Ebû Tâlib Haseneyn, Şafiî ulemâsından Şeyh Muhammed el-Bâhî vardı. Abdurrahman Cezîrî'nin son şeklini vererek kurula arz ettiği bu yeni eser onaylandı, 1931 yılında ye­niden basıldı.

Kitabın ibadet bölümü dışındaki diğer bölümleri ise Abdurrahman Ce­zîrî tarafından hazırlandı ve komisyonun muvafakat gösterip onaylamasın­dan sonra, bu bölümler de kitabın müteakip ciltleri olarak yayınlandı.

Abdurrahman Cezîrî, esere yöneltilen eleştirileri de dikkate alarak kita­bı baştan sona, yeniden bir kez daha gözden geçirdi. Gerekli ilâve ve düzelt­meleri yaptı. Böylece son ve mükemmel biçimini alan kitap 1939 yılında bütün olarak basıldı.

İşte biz, tercümemizde bu son baskıyı esas aldık. Önemli bir fıkıh kita­bı olan bu eseri akıcı bir üslupla eksiksiz ve doğru olarak tercüme etmeye çalıştık. Her şeye rağmen çevirinin kusurları bulunabilir. Bu konuda yapıla­cak tenkitleri şükranla karşılayacağımızı ve dikkate alacağımızı belirtmek isterim.

Burada bu tercümenin yapılıp yayınlanmasını sağlayan Çağrı Yayınları sahibi Sayın Şaban Kurt'a teşekkürü bir borç bilirim.

                                                                                                                                           Mehmet Keskin, (Müftü)[2]

 

 

 

 

 

 

 

 

FIKIH İLMİ VE MEZHEBLER

 

İslâm Hukuku ilminin özel adı olan “Fıkıh” lügatte bilmek, anlamak, şuurlu olarak idrak etmek, bir şeyin künhüne vâkıf olmak, kapalı bir şeyin hakikatine nüfuz edebilmek, kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâyı kavrayabilmek gibi anlamları ifade eder.

Fıkıh'ın ıstılahtaki anlamı ise: “İnsanın amel yönünden lehine ve aley­hine olan şer'î hükümleri bilmesi” demektir. Diğer bir tarife göre de: “Uy­gulamaya, yani ibâdet, kulluk ve muamelâta ilişkin şer'î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek”ten ibarettir. İşte bu hükümleri böylece bilen kişiye de “Fakın” adı verilir.

Öyleyse “Fıkıh İlmi”, amellere ilişkin şer'î hükümleri ayrıntılı delille­riyle bildiren ilimdir. Tarifinden de anlaşılacağı üzere bu ilim, dinî, siyâsî ve medenî hayatın bütün hususlarını en geniş bir biçimde içine almakta olup, hem ibâdetlerde, hem de aile, miras, emval ve ukûd gibi sosyal hayat münâ­sebetleri gereği olan bütün uygulamalarda (muamelât) yapılacak veya sakı­nılacak cihetlere dâir hükümleri içerir. Bundan başka ceza hükümleriyle muhakeme usullerine ve nihayet devletin idaresi ve teşkilâtıyla, savaş huku­kuna taallûk eden hükümler de fıkhın kapsamı içindedir.

Bütün bu konulardaki şer'î hükümlerin çıkarılması için elimizde dört asıl kaynak vardır. Çıkarılacak bütün kazâî hükümlerin, şer'an muteber ola­bilmeleri için, mutlaka bunlara dayanmaları gerekir. Fıkıh usûlünün pren­siplerini teşkil eden bu dört asıl kaynak şunlardır:

1- Kitâb

2- Sünnet

3- Kıyâs

4- İcmâ

Buradaki “Kitâb”tan kasıt, son peygamber Hz.Muhammed (s.a.s.) e Allahü Teâlâ tarafından Cebrail vâsıtasıyle vahyedilmiş olan Kur'an-i Kerim'dir.

“Sünnet”, Rasûlü Ekrem (s.a.s.) efendimizin söz, davranış ve uygula­malarının toplamını ifade eder.

“Kıyâs”, bir şeyde sabit olan hükmün benzerini, o hükmün içtihadı se­bebini taşıması cihetiyle, diğer bir şeyde de bir rey ve ictihad neticesi olarak ortaya koymaktır.

“İcm┠ise, bir asırda bulunan İslâm müctehidlerinin şer'î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Bir aklî hüküm veya bilinmesi yalnız sarih nak­le dayalı olan şeyler hakkındaki ittifaka icmâ adı verilmez. Âlemin sonra­dan yaratılmış olmasına, kıyametin vukuuna ait ittifaklar gibi. Çünkü bunlar zaten Kur'an'da açıkça belirtilmektedir. Aynı zamanda avamın bir konu hak­kındaki ittifakları da icmâ sayılmaz.

Şer'î hükümlerin ilk tebliğcisi şüphesiz ki Rasûlü Ekrem (s.a.s.) dir. O, îlâhî vahye mazhar seçkin bir insan olması dolayısıyle bütün dinî hükümlere tam anlamıyla vâkıftı. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashab-ı güzin de şer'î delillerin ve hükümlerin bütün inceliklerini biliyorlardı. Çünkü ortaya çıkan her türlü meseleyi kendisine soruyor ve cevabını da en tatmin edici bir şekil­de alıyorlardı. Ashab-ı Kiram'a yetişip “tabiîn” unvanını alan birçok bü­yük insan da, Peygamber efendimize yakın bir zamanda dünyaya gelmiş olduklarından İslâm'ın bütün hükümlerine mükemmel bir şekilde âşinâ bu­lunuyorlardı.

Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm dünyası genişlemeye başlamış, çeşitli ırklara mensup birçok kavimler İslâmiyetle şereflenmişlerdi. İslâm top­raklarının genişlemesi, müslümanların çoğalması ve zamanın ilerlemesiyle sos­yal hadiseler günden güne artıyor, çeşitli cereyanlar ortaya çıkıyor ve birçok meseleler çözüme ve açıklamaya muhtaç bulunuyordu. İşte bu durum karşı­sında İslâm bilginlerinin olağanüstü derecedeki çalışmaları başladı, birçok ilimler tedvin edildi. İlk olarak hadîs, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri metodlu bir şekilde kurularak bu konuda her biri kendine has özellikler taşıyan ve birer hukuk okulu olan fıkhî mezhebler ortaya çıktı.

“Mezheb” kelimesi lügatte, gidilecek yol veya yer anlamına gelir. Istı­lahta ise “İmamların seçtikleri meslek, yol ve sistem”, demektir. Elinizdeki kitabın konusuyla ilgili olan fıkhî mezhebler tebe-i tabiîn devrinden itibaren ortaya çıkmışlardır. Hanefi, Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebleri ise bunlar arasında en yaygın ve bağlıları en fazla olan mezheblerdir. Okuyucunun bu dört mezheb hakkında fikri olsun diye bu mezheb ve onların İmamları hak­kında genel bilgiler verildi.[3]

 

İMAM AZAM EBÛ HANÎFE

 

Asıl adı Numan b. Sabit olan ve İmam Azam lakabıyla tanınan Ebû Hanîfe, Hicrî 80 (Milâdî 699) yılında Kûfe'de doğdu. Önce burada Kur'an'ı hıfzetti. Arapçanın o zaman henüz kurulmakta olan sarf ve nahvi ile şiir ve edebiyatını öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en büyük üstadlarından hadîs ve fıkıh dersleri aldı. O zamanlar Küfe ve Basra'da çok ilerlemiş olan cedel ile İslâm'ın dinî felsefesi olan kelâm'ı öğrendi. Kaynaklar onun mantıkta ve hazır cevaplılıkta doğuştan üstün bir yeteneğe sahip olduğunu be­lirtmektedir. Kûfe'nin en ileri gelen İmamlarından Ebû Amr Âmir Şa'bî ile yakın münasebeti vardı. Hatta ilim yoluna girişinde bu zatın büyük etkisi olduğu anlaşılıyor. Yine kaynaklara göre, 16 yaşındayken babasıyla birlikte Hicaz'da bulunmuş ve 714 yılında, Mekke'de, Kabe'nin hareminde râvilerin ders halkalarında hadîsler dinlemiştir. Ebû Hanîfe bu seyahatinde Ata b. Ebî Rebah ve Nâfi gibi tabiînden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadisler dinlemiştir. Ayrıca onun Irak'ta iken tabiînden 93 zat ile görüştüğü rivayet edilmektedir ki, bu durum Ebû Hanîfe'nin tabiînin küçüklerinden ve tebe-i tabiînin büyüklerinden olduğunu göstermektedir.

Ebû Hanîfe, bütün bu tahsili sırasında, bir yandan da ticâret hayatına girmiş bulunuyordu. Bu âlim-tüccarın, Hind, İran ve Arap Yarımadasının ticaret yollarının birleştiği ve aynı zamanda kelâmî münâkaşaların kaynaştı­ğı Basra'ya 20 defadan fazla gidip geldiği söylenir. Artık olgunlaşmış bir genç olan Ebû Hanîfe, Basra'da ticâret işlerini yürütürken buradaki çeşitli ilmî ve fikrî gruplarla da temasa geçmişti. Bunlar arasında Haricîler, Şia, Kade­riye ve Dehriye mezheblerinin İmam ve müdafileri de vardı. Bunların en bü­yükleriyle tartışmalara ve sohbetlere girdiği ve böylece kelâm ve cedel'de epeyce ilerlediği bilinmektedir. Bütün bunlardan sonra nasslarda görülen, Hz. peygamber (s.a.s.) ve sahabelerinden anane yoluyla gelen ve başlıca cumhur-u ulemâ inanç asıllarının şekillendirilerek vecizeler halinde ifadeleri ve bunların Kur'an ve Hadîs sınırları içerisindeki akıl ve mantığın da yardı­mıyla savunulmaları hususunda büyük başarılar elde ettiği muhakkaktır.

Ebû Hanîfe, İslâm dünyasında yaklaşık bir yüzyıl içinde gelişmiş olan bilgilen elde etmekle birlikte, kendisi için bunları yeterli görmüyordu. Onun düşüncesine göre; bütün bunlar ancak hazırlık mahiyetindeki bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin de yardımıyla din ve dünya işlerinin düzenlenmesine ya­rayacak olan “fıkh”ı elde etmek gerekiyordu. O dönemde Fıkıh İlmi, genişçe ve daha genel bir çerçeve içinde olsa da, ayrı bir ihtisas bölümü olmak üzere yeni kurulmaya başlamıştı. Bu konuyla daha çok İslâm dünyasının müftüle­ri ve hâkimleri uğraşmaktaydı. Nihayet Ebû Hanîfe, fıkhı yeniden kurma konusundaki kararını verdi. Bu sırada yaşı yirminin üstünde bulunuyordu. Irak'ın en ileri gelen fakîhi Hammad b. Ebî Süleyman'ın Küfe camiindeki derslerine devam etti. Aynı zamanda oranın başka âlim ve fakîh muhaddislerinden ders dinledi. İmam Azâm'ın, İmam Cafer es-Sâdık ile, Hz. Ömer, Hz.AIi, İbn Mes'ud ve İbn Abbas kollarına mensup bilginlerden ve bunlara ilâveten daha 4000'e yakın din bilgininden hadîs dinlediği de rivayet edil­mektedir. Ebû Hanîfe, Hammad’ın da en gözde öğrencisiydi. Hocası bulun­madığı zaman onun yerine vekâlet ederdi. Onun derslerine yaklaşık olarak 10 yıl devam ettikten sonra, bir ara ayrı bir tedris halkası kurmayı düşün­müş, fakat hocasına yaptığı iki aylık vekilliği zamanında verdiği 60 fetva­dan yirmisinin hocası tarafından düzeltildiğini görerek, Hammad'ın vefatına kadar onun ders halkasından ayrılmamıştır.

Hammad b. Süleyman'ın Hicrî 120 yılında ölümü üzerine, yaşı kırk do­laylarında olan Ebû Hanîfe, hocasının diğer ileri gelen öğrencilerinin ve ar­kadaşlarının ısrarlı ricaları üzerine, hocasından boşalan kürsüye geçmiş ve dersleri devam ettirmeye başlamıştır. Zaten Ebû Hanîfe, öteden beri yüksek vekarı, samimiyeti ve ciddiyetiyle kendisini çevresine kabul ettirmişti. Aynı zamanda o, resmî görevlerden ve devlet kapısından uzak kalmaya da azmet­mişti. Derin takvasından başka, fıkıhtaki ilham ve sezgi derecesini bulan kav­rayışlı bilgisini tatlı ve güler yüzlü bir şekilde, vecizelerle süsleyerek anlatma hususundaki müstesna yeteneği sayesinde kısa zamanda ders halkası dolup taşmaya başladı. İslâm dünyasının hemen her yerinden akın akın gelen öğ­renciler ve aynı zamanda halktan dinleyicilerle ders kürsüsü sımsıkı sarıldı. Bazı aralıklarla 30 yıl kadar süren ders ve fetva halkalarında yetişen öğren­cilerin sayısının 4000'i aştığı ve bunlardan en az 40 kadarının ictihad derece­sine ulaştığı bilinmektedir. Halkasında yetişen öğrencilerinin adlan, künyeleri ve şehirlerini gösteren kitaplar yazılmıştır. Ebû Yusuf Yakub b. İbrahim el-Ensarî Zufer b. el-Huzeyl el-Ensâri, Dâvud et-Tâî, Esed b. Amr, Afiyet b. Yezid el-Avdî, Hasan b. Ziyâd, Kasım b. Maan, Ali b. Mushir, Mindel b. Ali, Hibban b. Ali ve Muhammed b. Hasan el-Şeybânî gibi büyük âlim ve müctehidler İmamın halkasında yetişenlerin en büyüklerindendir.

Ebû Hanîfe'nin tedris ve fetva verme hususunda izlediği yol, başka bil­ginlerin yolundan farklıydı. Onun halkasında iki türlü müzâkere yapılırdı:

1- Öğrenci için izlenen muntazam fıkıh dersleri.

2- Dışardan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular.

Ebû Hanîfe, ele alınacak konuyu ortaya koyar ve mesele açık bir şekil­de, tartışmalı olarak müzâkere edilirdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olanlar ve ictihad derecesine yükselenler, düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra sıra Ebû Hanîfe'ye gelirdi. İmam, meseleyi yeniden tasvir ve izah ileten sonra kendi düşünce ve ictihadlarını delilleriyle ortaya koyar ve ge­rekli düzeltmeler yapılarak cevaplar verildikten sonra, alınan karar, çoğunlukla delillerinden tecrit edilerek, son derece veciz cümlelerle bizzat kendisi tarafından yazıya geçirilirdi. Bu yazılı vecizeler daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir.

İmam Azam, müzâkeresini yeterli görmediği ve olgunlaştığına kanaat getirmediği meselelerin yazı ile tesbitini yasaklardı. Ebû Hanîfe'nin bu ılım halkaları, başta kendilerinin, sonra da arkadaşlarının fıkhî nezâret ve salahiyetleri altında çalışan ilmî bir istişare meclisi niteliğindeydi. İşte böylece İslâm dininin amellerle ilgili bütün talimi yeni baştan gözden geçirilerek in­celenmiştir. İbadetlerden başka aile hukuku, muamelât, hudut, ukûbat, sulh ve cihad hükümleri, miras ve benzeri konuları içeren ve daha sonra kendisi­nin öğrencisi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed tarafından tedvin edi­lip Zahir el-Rivâyât adıyla anılan büyük teliflerin metinleri bu halkalarda karara bağlanmış ve tesbit edilmiş olan konulardır. Rivayete göre İmam'ın huzurundaki ders halkalarında karara bağlanan meselelerin sayısı yarım mil­yonu bulmaktadır.

Ebû Hanîfe, bir taraftan fıkhın eski olaylara verdiği cevaplardan mey­dana gelen hükümleri öğrencilerine öğretirken, bir taraftan da yeni olaylara ait hükümleri araştırırdı. Bunun yanında aynı türden olan geleceğe ait bir takım olayların meydana çıkması da mümkün olduğu için, bunlara ait farazî meseleler de Ebû Hanîfe'nin meşgul olduğu konular arasındaydı. İşte böy­lece yeni bir ictihad kapısından fıkhın külli kaidelerine doğru yürümek için geniş bir yol açılmış bulunuyordu. İmama göre geçmiş, bazı şartlara bağlı olarak bugün (hâl) için örnek teşkil ettiği gibi, gelecek için de örnek olabilir­di. Öyleyse gelecekte çıkması mümkün olan meseleler için cevaplar arayıp bulmakta bir mahzur yoktu; hatta bu zorunluydu. İşte bu surette fıkıh, geç­miş ile hâlin dar çerçevelerini aşarak geleceğe girmiş ve bu yolda geçmiş ve hâlin somut meselelerinden sonsuz geleceğin ideal fıkıh düşüncesine doğru geçilmiş oluyordu. Nitekim böylece Ebû Hanîfe'nin halkasında bulunan fii­lî ve teorik hükümler belki yüz binleri geçiyordu. Artık bu kadar çok sayıda­ki hükümlerin bir zapt ve rapt altına alınması şart olmuştu. Her gün hacmi artmakta olan meselelerin bazılarının aynı cins ve neviden oldukları görüle­rek, ona göre tasnif edilebileceği meydana çıkmış oluyordu. Bu suretle fıkıh meseleleri cinslerine göre kitaplara, kitaplar da nevilerine göre bab ve fasıl­lara ayrılıyor ve başta taharet olmak üzere ibadetler, münâkehat, muame­lat, hudut, ukûbât konularıyla devam ediyor ve nihayet miras kitapları olmak üzere sıralanarak fıkıh'ın tedvini Ebû Hanîfe'ye nasip oluyordu.

Fikıh'ı, “insanın leh ve aleyhinde olan, yani iyi veya kötü olan şeyleri bilmesi” şeklinde tarif eden Ebû Hanîfe, bu konuda önce Kur'an ve Hadisten ibaret olan nass'lara başvurur, sonra bu nasslarda hakkında kesin hü­küm bulunmayan meselelerde, yine nassın şümul ve gölgesinde kıyâs'a ve ümmetin icmâına bakardı. Sünnet'in Hz. Muhammed (s.a.s.) e dayanması­nı tayin hususunda, İmam Azâm'ın kendisine göre, esaslarını üstadlarından aldığı ve Usûl-i Fıkıh'ta ayrıntılı olarak bildirilen özel metodları vardı. Bu metoda göre her an'ane bir sünnet olmayabilirdi. Bundan dolayı İslâm'ın esaslarına ve asıllarına uymayan “haber-i vâhid”leri reddederdi. Doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet'e bağlanamayan meseleler hakkında, iyi ve kötü­nün, yani mâruf ve münkerin tanınmasında ashabın ihtilâfı görülürse, bun­lar arasında kendi görüşüne uygun olan birini tercih eder, fakat kesin olarak bunların sınırları dışına çıkmazdı. Çünkü Peygamber efendimizin sahabele­rinden birine dayanan fetva ve hükümler, ya onların kendi ictihad ve görüş­leri yahut da Hz. Peygamber (s.a.s.) e dayanan mürsel bir sünnettir. İmama göre, ashabın mürselleri, başkalarının müsnetlerinden daha kuvvetli sayılır­dı ve mutlaka bunlardan herhangi birine uymak gerekirdi.

İmam Azam Ebû Hanîfe, bütün ehl-i sünnet tarafından saygı gören dört büyük müctehid mezheb İmamının birincisidir. Gerek kıdem ve gerekse mez­hebindeki genişlik ve büyüklük bakımından, kendisine verilen “İmam Azam” unvanına hakikaten lâyık olduğunu göstermiştir. Aslında İslâmiyetin ilk fe­yizli çağlarında müslümanlar arasından birçok büyük müctehidler çıkmış­tır. Fakat onların ictihadlan ve ictihad metodları hakkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da bu dünyadan göçünce mezhebleri devam edeme­miştir, İmam Azam ise, yukarıda anlattığımız metodlarla, mezhebinin kalı­cı olmasını sağlayacak çok büyük bir yol geliştirmiş ve dolayısıyla da mezhebi devam edegelmiştir.

İmam Ebû Hanîfe'nin hayatı ve yaşayışı hakkında yüzlerce kitap yazıl­mıştır. Onun nezih hayatı, zühd ve takvası, yüksek ahlâkı, üstün ilim ve ze­kâsı herkes tarafından bilinmekte ve teslim edilmektedir. Bu husustaki bazı olayları okuyucularımıza sunmakta fayda görüyoruz:

Harun el-Reşid, İmam Eû Yusuf'tan İmam Azâm'ın ahlâkını anlatma­sını istemesi üzerine İmam Ebû Yusuf: “Hiçbir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zabt eden (bir melek) hazır bulunmasın”[4] aye­tini okuduktan ve her söz söyleyenin söylediği şeyi Allah'ın bildiğini belirt­tikten sonra şöyle dedi: “İmam Azam, Allahü Teâlâ'nin haram kıldığı şeylerin yapılmasını şiddetle engellemeye çalışırdı. Din hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten şiddetle kaçınırdı. O, daima Hakk'a itaat olunmasını isterdi. Çokça sükût eder, daima tefekküre dalar ve ilim sahibi olmak için çalışırdı. istenildiği takdirde ilmini ve malını ziyadesiyle harcamaktan çekinmezdi. Hiç­bir kimseyi hayırdan başka bir şeyle anmazdı.”

Zehebî'nin “Tezkiretü'l-Huffâz” adlı kitabında şu satırlar yer alır: 'İmam Azam, gerçek bir önder, müteverrî, âlim, müteabbid, büyük şan sa­hibi bir zattı. Sultanın atıyyelerini kabul etmez, bizzat kendisi ticâretle uğraşıp kazanırdı.”

İmam Azam gerçekten de son derece müteverri idi. Belki bir hükümde kusur ederim diye kadılığı kabul etmemişti. Aslında seleften birçok kişi de kaza mevkiinde bulunmaktan kaçınmışlardı. Çünkü gerçekten de, insanlar arasında adaleti hakkıyla temin oldukça güç ve manevî sorumluluğu gerek­tiren bir görevdi. İmam Azam ise, aynı zamanda büyük bir müctehid idi ve bütün zamanını ictihad için harcıyor, yüzlerce öğrenci yetiştiriyordu. Böyle bir görev üstlenmiş bir insan kaza işleriyle bağlanarak ilim ve ictihad alanın­daki çalışmasını kısmen de olsa sekteye uğratamazdı. Buna rağmen hem Emevîler ve hem de Abbasîler tarafından göreve zorlanmıştı. Acaba bunun sebepleri nelerdi? Bu konuda bazı tarihî görüşler vardır:

Bazılarına göre İmam Azam, zamanın bütün icraatına, adalet ve hak­kaniyet ölçüleri içinde bakıyor, fakat istediği şartları göremediğinden üzü­lüyordu. Bunu hisseden ve bir vehme kapılan idareciler ise İmamı hesaba çekmek ve başında bulunduğu topluluğu dağıtmak için bahane arıyor, ona kabul etmeyeceği bir görev teklif ediyor ve bundan kaçınmasını bahane ede­rek kendisine eziyette bulunuyorlardı. Hatta bazıları İmam Azâm'ın Emevîlere karşı kıyam etmek isteyen Hz. Zeynel Abidin'in oğlu Zeyd taraftarı olduğunu ve ona yardım ettiğini söylüyorlardı. Bu yüzden Emevî valisi İbn Hubeyre'nin işkencesine mâruz kalmıştı.

İmam Azâm'ın Abbasîler zamanında da Hz. Ali'nin torunlarından Mu­hammed ve İbrahim'e mütemayil olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ebû Ca­fer Mansur, bu sebeple İmam Azâm'a düşmanlıkta bulunmuştur. Ancak bu rivayetin doğru olmadığı görüşünü de savunanlar vardır. Bunlara göre Ebû Cafer Hicrî 145 yılında Bağdat şehrini kurmaya başlamış ve 149 yılında ta­mamlamıştı. Burası İslâm'ın önemli ve en büyük merkezlerinden birisi ola­caktı. Dolayısıyla bu merkezde kadı olacak kimsenin de Ebû Hanîfe gibi büyük bir müctehid olması gerekiyordu. Fakat Ebû Hanife'nin bu göreve yaklaş­maması Ebû Cafer için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Nitekim Ebû Ca­fer Mansur, Ebû Hanîfe'nin görevi kabul etmeyeceğini bile bile, onun kadı olmasında ısrar etti. Fakat bunu kabul etmeyen İmamı hapsettirip işkence yaptırdı. Sağlık durumu bozulunca hapisten çıkardı, fakat vetva ve dersle­rinden menetti. Ebû Hanîfe ise kısa bir süre sonra Allah'ın rahmetine ka­vuştu. (H.150/M.767)

İmam Azam Ebû Hanîfe değeri çok yüce olan bir bilgindir. Onun mey­dana getirdiği ictihad müessesesi İslâm âlemi için bir rahmet vesilesi olmuş­tur. Adı da müslümanlar arasında hayır, rahmet ve şükranla anılmakta, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde onun kurduğu mezhebe mensup milyonlarca in­san yaşamaktadır.[5]

 

İMAM ŞAFİÎ

 

Kendi adına izafeten Şafiî mezhebinin kurucusu olan İmam Şafiî'nin asıl adı Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî el-Kuraşî'dir. Dört bü­yük mezheb İmamı arasında nesebinin Kureyş'e dayanmasıyla seçkin bir ye­re sahiptir. Büyük dedesi Safi, gençliğinde Rasûl-i Ekrem'e ulaşmıştır. Onun babası Saib de Bedir gazvesinde İslâmiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir. Annesi ise, bir rivayete göre İmam Hüseyin hazretlerinin torunu Ab­dullah'ın kızı Fâtıma, diğer bir rivayete göre ise Ümmü Habibe-i Ezdiyye'dir.

Kaynakların belirttiğine göre İmam Şafiî, Hicrî 150/M.767 yılında Şam beldelerinden Gazze'de; diğer rivayetlere göre de Askalan veya Yemen'de doğmuş, yetim kalmış, daha iki yaşındayken annesi tarafından Mekke'ye götürülmüş, orada büyümüş, bir ara Medine'ye gitmiştir. 20 yaşlarında Mâlik b. Enes'ten, onun ölümüne kadar dersler almıştır. Şafiî daha sonra Yemen'de bir memuriyet aldı. Burada gizlice Zeydî İmamı Yahya b. Abdullah'a bi­at ettiği için, diğer Alevîlerle birlikte tutuklanarak Halife Harun Reşid'in yanına Rakka'ya götürüldüğü rivayet edilir. Ancak halife onu serbest bıraktı. Biri Hicrî 184 ve diğeri de 195 yıllarında olmak üzere iki defa Bağdat'a gitti ve toplam iki yıl orada kaldı. Buradan tekrar Mekke'ye geldi, iki yıl kaldık­tan sonra 199 yılında Mısır'a giderek Füstat bölgesine yerleşti.

İmam Şafiî, daha dokuz yaşındayken Kur'an-i Kerim'i hıfzetmiş, genç yaşlarda Mekke müftüsü Ebû Hâlid Müslim İbn Halid'den fıkıh dersleri al­mıştı. Biraz sonra İmam Mâlik'e ulaşarak ondan da fıkıh ve hadîs dersleri okudu. Daha sonra Irak'a giderek İmam Muhammed Şeybânî'den de fıkıh dersleri aldı ve Kitab el-Hücce gibi eserlerini burada yazdı. Bu sırada İmam Muhammed'in kitaplarını okumuş, onları istinsah ederek incelemişti. Süfyan İbn Uyeyne, Abdülaziz İbnü'l-Mâçişûn gibi bilginlerden de hadîs dersle­ri aldı.

İmam Şafiî yalnızca mevcut olan fıkıh malzemesini elden geçirmekle kal­mamış, fıkıh ilminin temellerini ve usullerini de araştırmıştır. İmam Şafiî bu yüzden Usûl-i Fıkh'ın kurucusu olarak kabul edilmektedir.

İmam Şafiî, çok genç yaşlardayken arap diline, şiir ve tarihine büyük bir vukûfiyet kazanmıştı. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'i hakkıyla anlamak ve ahkâmına güç yetirebilmek konusunda eşi az bulunur bir müctehiddi. Dolayısıyla İmam Şafiî kuvvetli bir müfessirdi. Bu büyük İmamın Kur'an âyet­lerinden ne kadar büyük bir itina ile ahkâmlar çıkarmış olduğuna “Kitâbü'1-Ümm” adlı kitabı tanıklık etmektedir.

İmam Şafiî, aynı zamanda büyük bir muhaddisti. Daha yirmi yaşınday­ken İmam Mâlik'in “Muvattâ”sını bütünüyle ezberlemiş, o büyük müctehidin huzuruna girince, kitabını baştan sona kadar ezberinden okumuş, gerek hıfzındaki kuvvet ve gerekse dilindeki fesahat ve talâkatle İmam Mâlik'in takdir ve teveccühlerini kazanmıştı. O, birçok muhaddislerle bir arada bu­lunmuş, özellikle bir bakıma öğrencisi ve bir bakıma da hocası olan İmam Ahmed İbn Hanbel ile hadîs-i şerif müzâkerelerinde bulunmuştur. Fakat za­manının büyük kısmını tedrise ve içtihada hasretmiş olduğu için, hadîs-i şe­riflere ait mahfûzâtı, başka bir kısım muhaddisler derecesinde olamamıştır. Hadislerin râvilerine ve kuvvet derecelerine hakkıyla vakıftı ve rivayetlerin­de bazı eksiklikler buludan hadisleri kullanmaktan şiddetle kaçınırdı.

İmam Ahmed b, Hanbel'in oğlu Abdullah şöyle demiştir: “Ben baba­ma Şafiî'nin nasıl bir insan olduğunu sordum. Çünkü ona çok dua ediyor­du. Babam dedi ki: Şafiî dünya için güneş ve insanlar için sağlık mesabesindedir. Bak, hiç bunların yerine geçecek bir şey var mıdır?”

İmam Şafiî hazretleri ictihadlarında Kur'an-ı Kerim'e, Hz. Peygambe­rin Sünnet'ine, îcmâ'a, sahabe-i kiramın sahih sözlerine ve kıyasa dayan­mıştır. Ashabın ihtilaflı sözlerini, istihsanı ve maslahat-ı mürseleyi birer delil olarak kabul etmemiştir. Şöyle ki: İmam Şafiî, fıkhî hükümleri önce Kur*an-ı Kerim'den çıkarmaya çalışırdı. Aradığı meseleyle ilgili olarak Kur'an'da bir delil bulamazsa Hadîs-i Şerife ve icmâa müracaat ederdi. Bunlarda da bir şey bulamazsa ashabı kiramın ittifak ettikleri sözlere başvururdu. Münker olmayan ve rivayetinde töhmeti gerektiren bir durum bulunmayan zayıf ha­disi ve mürsel hadîsi bile kıyastan daha üstün tutardı.

İmam Şafiî hazretleri, diğer mezheblerce kabul edilmiş olan “istihsan'ı da bir delil olarak kabul etmemiştir. Bilindiği gibi İhtihsan; hakkında nass bulunmayan meselelerde ve olaylarda zorluk ve maslahat dikkate alınarak ona göre hüküm vermekten ibarettir. Diğer mezheblerin birçok toplumsal olayın çözüme bağlanmasında bir hal çaresi olarak gördükleri istihsanı delil olarak kabul etmeyen İmam Şafiî: “îstihsan'da bulunmak isteyen, kendisinin sâri olmasını murad etmiş olur” demiştir.

İmam Şafiî'nin ictihad ettiği meseleler yeni mezheb ve eski mezheb ola­rak iki kısma ayrılmıştır. Onun Hicrî 195 yılında Bağdat'a gittiği vakit eski mezhebini neşrettiği görülür. Sonra Bağdat, Cezîre, Şam, Mısır gibi gezip dolaştığı yerlerde birçok büyük muhaddislerle karşılaşmış ve bir kısım sahih hadîsleri daha öğrenmiştir ki, bunları menfaatlerin celbi ve mefsedetlerin defi hususlarındaki bazı rey ve ictihadlarını tadil etmekte kullanarak Füstat'da yeni mezhebini neşretmiştir. Kısacası bu büyük İmam da, kendi ictihadlarına göre müstakil bir fıkhî mezheb meydana getirmiştir.

İmam Şafiî'nin başlıca eserleri şunlardır: Ahkâmü'l-Kur'an, Es-Sünen, Îhtilâfü'l-Hadîs, Er-Risâle fi'1-Usûl, EI-Mevâris, Kitâbü'1-Ümm, Müsnedü'ş-Şâfiî, Edebü'1-Kâdı, El-Eşribe, Fezâil-i Kureyş, Es-Sebku ver-Remy.

İmam Şafiî'nin mezhebi doğuda ve batıda yayılmış, milyonlarca müslüman kendisini İmam olarak kabul etmiş, hatta bilfiil ictihad gücünü ken­disinde taşıyan birçok büyük fakîhler bile onun açtığı ictihad yolunu takip etmişlerdir. Meşhur muhaddislerden Ebû Nuaym ve daha birçok kimseye göre: “Kureyş'in âlimi yeryüzünü ilimle dolduracaktır” hadîs-i şerifindeki “âlim'den muradın İmam Şâfıî olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu durum İmam Şafiî ile gerçekleşmiştir. Gerçi Kureyş'ten birçok âlim ortaya çıkmıştır, an­cak İslâm dünyasının her tarafında yaygın hale gelen bir mezhebin kurucu­su olmak şerefi İmam Şafiî'ye nasip olmuş ve yine onun yazdığı kitaplar büyük bir kabul görmüştür.

İmam Şafiî hazretleri Hicrî 204 (Milâdî: 819/820) yılında Mısır'da ve­fat etmiştir.[6]

 

İMAM MÂLİK

 

Tam adı Ebû Abdullah Mâlik b. Enes b. Ebî Âmir b. Amr b. el-Hâris b. Geymân b. Hüseyl el-Asbahî olan Mâlik b. Enes'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle bitlikte Hicrî 90 ile 97 yılları arasında doğduğu sanıl­maktadır. Ancak kaynaklar daha çok 93 (Milâdî: 712) yılında doğmuş ola­bileceği üzerinde dururlar. Medine'de dünyaya gelen İmam Mâlik b. Enes, burada büyümüş ve yetişmiştir.

Tebe-i Tabiînden olan İmam Mâlik, tabiînden birçok fukahâya yetiş­miş, gençliğinden itibaren ilim sahasına atılmış, üç yüzü tabiînden, altı yüzü de onların tabiîlerinden olmak üzere dokuz yüz şeyhten hadîs-i şerif ahzetmiştir. Bunlar arasında Yahya İbn Said, Nâfi, Zührî, Makburî, Abdullah İbn Dinar, Hişam İbn Amr, Zeyd İbn Eşlem, Rebia İbn Abdurrahman gibi zatları sayabiliriz.

İmam Mâlik hemen bütün hayatını Medine'de geçirmiştir. Bu hususta elde bulunan kronolojik kesin delil, kendisinin Hz. Ali ailesine mensup hilâ­fet müddeîsi Muhammed b. Abdullah'ın 145 yılındaki isyanına karıştırılmış olmasıdır. Daha 144 yılında, Halife Mansur, onu Mekke'deki Hassânîlere göndermiş ve hilâfet iddiası ile itham edilen Muhammed ve İbrahim b. Ab­dullah adındaki kardeşleri işletmişti. Bu kendisinin genel bir saygınlık ka­zanmış olduğunu ve hiç olmazsa siyaset bakımından hükümdara düşman olmayan bir tavır takındığını gösterir. Bir de iki kardeşin hapsedilmiş olan babaları Abdullah'tan müsadere edilen mallarla temin edilen gelirin kendi­sine verilmesi suretiyle hizmetinin bedeli ödenmişti. Vazifesi başarıyla sonuç­lanmadı ve 145 yılında Muhammed Medine'yi zabt edince, İmam Mâlik bir fetvasında, Mansur'a yaptığı biatin kendisini vicdanen herhangi bir şeye mec­bur etmediğini, çünkü bu biatin zorla alındığını ilân etti. Bunun yanında İmam Mâlik ayaklanmaya katılmadı ve evinde kalmayı tercih etti. Ayaklanmanın başarısızlığa uğraması üzerine 147 yılında Medîne valisi Cafer b. Süleyman tarafından kırbaçla dövülmek suretiyle cezalandırıldı. Bunun sonunda da omzunda bir sakatlık kaldı. Daha sonra halife onunla barışmış olmalı ki, Mehdî, Mekke'de Harem inşaatıyla ilgili olarak onun da görüşünü almıştır. 179 yılında da Halife Harun el-Reşid hac münasebetiyle gelip onu görmüştür.

İmam Mâlik Hicrî 179 yılında (Milâdî: 795/796), kısa bir hastalıktan sonra Medîne'de vefat etti. Bu sırada yaklaşık 85 yaşındaydı ve Bakî mezar­lığına defnedildi.

İmam Mâlik'in belli başlı eseri Kitâb el-Muvattâ'dır. Zeyd b. Ali'nin Kitâb el-Mecmû'u istisna edilecek olursa, bugüne kadar gelmiş olan en eski müslüman hadîs kitabıdır. Bu eserin amacı, Medîne'de ve Medîne çevresin­de yaygın bir halde bulunan sünnetçe kabul edilmiş icmaa göre, dinin kanun ve hukukunun, menâsik ve amellerinin tam bir tablosunu çizmek, sünnet ve icmâ'dan hareket ederek henüz tesbit edilmemiş olan her şey için nazarî bir kıstas vermektir. Abbasîlerin ilk dönemlerinde bile, en basit meselelerde da­hi birtakım fikir ayrılıkları ortaya çıkıyordu. İşte bunlar arasından “bastırı­lıp düzeltilmiş” (ki el-muvatta kelimesi de bu anlama gelmektedir) bir yol göstermekte ayrı bir pratik fayda bulunmaktaydı, İmam Mâlik bu kitabıyla Medine'de örf haline girmiş olan kanunu sistem haline getirip tedvin etmek istiyordu.

İmam Mâlik'in Muvatta'dan başka eserler yazıp yazmadığı kesin ola­rak bilinmemektedir. Çünkü bu konuda yazılan ilk kaynaklarda mesele müp­hem bir tarzda ele alınmaktadır. Ona isnat edilen eserler iki kısma ayrılır:

a) Fıkha dair eserler,

b) Muhtelif konularda yazılmış eserler.

Fıkha dair eserler arasında Abdullah b. Abdülhakem el-Mısrî tarafından nakledilmiş olan Kitab el-Sünen veya el-Sünne'den, Abdullah b. Abdülcelil tarafından rivayet edilen Kitâb el-Ezkiyâ'dan ve Hâlid b. Nezzâr ile Muhammed İbn Mutarrif tarafından rivayet edilen bir Risale fi'l-Fetva’dan söz edilmektedir. Ayrıca “Tefsir”, “Risale fi'l-Kader vel-Redd alâ’l-Kaderiyye”, “Kitâb el-Nücûm” ve “Kitâb el-Sirr” adlı kitaplarının bulunduğu da rivayet ediliyor ki, bütün bunların ona ait olduğu kesin değildir.

İmam Mâlik, yaşadığı dönem bakımından, fıkıhta kıyasın devamlı ve esas halinde olmayıp, ancak ârîzî olarak elde edilmesi istenen bir delil için kullanıldığı bir safhayı, yani İslâm'daki hukukî düşüncenin henüz bir hu­kuk ilmi haline gelmediği bir safhayı temsil eder. Mekân bakımından da o, İslâm hukukunun kesin temellerinin atıldığı Medine'nin temsilcisidir. Muvatta ile amaçladığı şey, dinî ve ahlâkî düşünceleri bütün hukukî hayata sindirmekti. Eski İslâm hukukunun özellikleri, meselelerin ortaya konulması kadar, hukukî konuların bünyesinde de açıkça görülmektedir. Medîne hal­kının ittifaklarına da büyük bir önem verilmektedir.

İmam Mâlik de, diğer mezheb İmamları gibi en başta Kur'an-ı Kerim'i, sonra Hz.Muhammed (s.a.s.) in sünnetini, icma-ı ümmet'i ve kıyası şer'î delil olarak kabul etmektedir. Bu arada dayandığı esaslar arasında Medîne halkı­nın ittifak ettikleri meseleleri, çeşitli adlar verilen başka esasları da sayabili­riz. Medînelilerin ittifak ettikleri şeyler icmâ'dan ayrı olarak bağımsız bir delil olarak kabul edilir. Çünkü onlar Rasülullah (s.a.s.) in fiil ve sözlerine başkalarından daha fazla vâkıftılar. Mâliki mezhebinde “maslahat-i mürsele”de göz önünde bulundurulur. Bu, hakkında belirli bir şer'î hüküm bu­lunmayan bazı meselelerde kendisine müracaat olunacak hususlardır. O hadise hakkında maslahatın gereklerine göre hüküm verilir. Böylece o hüküm de başıboş bırakılmamış olur. Bu delil Hanefî mezhebinin kabul ettiği “istihsan” mesabesindedir.

Mâlik b. Enes hazretleri, ehl-i sünnet arasında kabul edilen dört büyük mezhebten birinin, yani Malikî mezhebinin kurucusudur. İmam Şâfıî: “Âlim­ler anılınca, İmam Mâlik bir yıldızdır. Eğer İmam Mâlik ve İbn Uyeyne ol­masaydı Hicaz'ın ilmi söner giderdi” diyor.

Zehebî, “Tabakâtü'l-Huffâz” adlı kitabında şöyle der: “İmam Mâlik de bir takım menâkib toplamıştır ki, bunların başkalarında böyle içtima et­miş olduğunu bilmiyorum: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin ve anlayış, pek geniş bir ilim, doğru rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i nebeviyeye ittiba, fıkıhta, fetvada ve kaidelerin sıhhatında herkesin önünde bulunmak...”

İmam Mâlik hazretleri, Peygamber efendimize karşı çok büyük bir mu­habbet beslerdi. Medine içinde hep yaya yürür, hiçbir zaman hayvana bin­mezdi. Halbuki yeteri kadar serveti vardı. Bir gün İmam Şafiî hazretleri bunun sebebini sormuş, o da şöyle cevap vermişti: “Bir mübarek belde ki, onun toprakları içinde Nebiyyi Zîşanın muhterem cismi medfun bulunmaktadır. Ben orada nasıl olur da hayvana binebilirim.”

Aynı zamanda İmam Mâlik, Medîne-i Münevvere'ye karşı da büyük bir bağlılık gösterirdi. Hatta Harun Reşid kendisini hilâfet merkezi olan Bağ­dat'a davet edince: “Ey Mü’minlerin emiri, Rasûlü Ekrem (s.a.s.)

“Benden sonra bazı kimseler dünyayı tahsil için Medine'den çıkacaklardır. Fakat eğer bilirlerse Medine onlar için daha hayırlıdır” buyurmuştur. Diğer bir hadîs­lerinde de:

“Medîne habis olanları kendi sahasından dışarıya atar” buyur­muşlardır.

“Artık ben nasıl Medine'den dışarı çıkabilirim” cevabını vermiştir.

Harun Reşid, oğlu Emin ile Me’mun'u hadîs dinlemek için İmam Mâ­lik'in meclisine göndereceğini söylemiş. İmam da bunu şu şartla kabul et­mişti: “Evet, buyursunlar. Fakat nerede yer bulurlarsa orada otururlar. Yoksa biz halife oğullarıyız diye halkın boyunlarına basarak meclisin ortasına geç­meye çalışmasınlar”. Emin ile Me’mun bu şartlarla İmam'ın derslerine de­vam etmiştir.[7]

 

İMAM AHMET BİN HANBEL

 

Dört büyük İslâm mezhebinden Hanbelî mezhebinin kurucusu olan ve İbn Hanbel adıyla tanınmış olan Ahmed b. Muhammed Hanbel Hicrî 164 (M.780) yılında Bağdat'ta doğdu. Gerek Bağdat'taki tahsili esnasında ve ge­rekse tahsil amacıyla Irak, Suriye ve Hicaz'dan Yemen'e kadar yaptığı seya­hatlerde bütün çalışmasını hadîs tetkikine ayırdı. Memleketine dönüşünde İmam Şafiî'den fıkıh ve fıkıh usûlü dersleri aldı. Dini telâkkileri, itikatta ol­sun, amelde olsun, İslâmın ilk devrindeki ananelerle kesin bir şekilde teayyün etmişti.

Ahmet İbn Hanbel, birçok büyük âlimle karşılaşmıştır. Bunlar arasın­da İmam Şafiî, Süfyan İbn Uyeyne, İbrahim İbn Sa'd, Cerir İbn Abdülhamid, İmam Ebû Yusuf, Yahya el-Kattan, Velid İbn Müslim, Vekî, Yezid İbn Harun, İsmail İbn Uleyye ve Abdürrezzak gibi büyüklerden hadîs ve fıkıh öğrenmiştir. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebû Davud, Ebû Hatim-i Razî, Hasen İbn Musa, Begâvî, İbn Ebi'd-Dünya, Osman İbn Saidi'd-Dârimî gibi ünlü İslâm bilginleri rivayetlerde bulunmuşlardır.

Ahmet İbn Hanbel, büyük bir müfessir ve yüksek bir muhaddistir. Oğ­lu Abdullah tarafından takrirlerinden toplanıp ilâvelerle genişletilen ve 29.000'e yakın hadîsi ihtiva eden büyük bir hadîs külliyatı “Müsned” çok şöhret kazanmıştır. Zamanında hadîs ilmi tedvin edilmiş, hadislerin merte­beleri belirginlik kazanmış, birçok kuvvetli muhaddisler yetişmişti. Ahmed b. Hanbel bütün bu hadisleri görmüş, incelemiş, hafızasına nakşetmiş ve meş­hur kitabını da böylece meydana getirmişti. Kitabındaki 29.000 civarındaki hadîsleri 700.000 hadîs arasından seçtiği rivayet edilmiştir. İmamın, Müsned'ten başka namaz erkânı ve adabına dair “Kitâb el-Salât ve mâ yelzem fîh┠adlı bir eseri daha vardır. Öte yandan hapiste yazmış olduğu “el-Redd alâ'l-Zenâdıka ve'l-Cehmiye fî mâ şekkât fîhi min müteşâbih el-Kur'an” adlı eseri cedel mâhiyetinde bir eserdir ve Hanbelî ulemâsı tarafından sık sık zik­redilmektedir. “Kitâb Tâat el-Rasûl” adlı bir kitabında da Kitâb ile Sünnet arasında bir çelişki görüldüğü zaman izlenecek yolu göstermektedir. Dinî inanç ve kanaatlerini de “Kitâb el-Sünne” adlı eserinde topluca açıklamıştır.

Ahmet İbn Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yolunu seçmiştir. İctihadlarını Kur'an-ı Kerim'e, sahih ve merfû hadîslere, Ashab-ı Kiram'ın sözleri­ne dayandırmıştır. Ashab-ı Kiram'ın sözlerini rey ve kıyasa tercih ederdi. Ancak bu esasa aykırı olmaması halinde rey ve kıyas yoluyla da hükümler çıkardığı olurdu. Maslahat-i Mürsele'yi de bir delil olarak kabul etmiştir.

İbn Hanbel, merfû hadîslere aykırı olan bir şeye iltifat etmezdi. Saha­benin fetvalarıyla amel eder ve bunlar arasında ihtilaflı olan meselelerde Ki-tab ve Sünnet'e en yakın gördüklerine sarılırdı. Bir konuda diğer türden hadîsler bulunmadığında mürsel denilen hadîs ile hasen kabilinden saydığı zayıf hadîslerle de amelde bulunurdu. Rivayetinde töhmet bulunan zayıf ha­dîsleri ise terk ederdi.

İmam Şafiî onun hakkında şöyle demiştir:

“Ben Bağdat'tan çıkarken, orada herkesten daha fâzıl, daha âlim, daha fakîh bir halef olarak Ahmed b. Hanbel'i bıraktım.” Bir başka rivayete göre İmam Şafiî:

“Ben Ahmet İbn Hanbel ile Süleyman İbn Davudi Hâşimî'den daha akıllı kimse görmedim” demiştir.                   Ebû Hatim şöyle demiş:

“Ahmet İbn Hanbel'i seven bir insan gördün mü bil ki, o insan sünnet sahibidir.”

Halife Me’mun, Mu'tasım ve Vâsık zamanlarında akaidin Mutezile mez­hebine göre tayini ve bunun devlet tarafından bir bakıma resmî mezheb ha­line çıkarılması üzerine, diğer başka âlimlere birtakım işkenceler de yapılmıştır. İmam Hanbel de, diğerleri gibi, bir itikad sorgusuna (mihne) çekildi, pran­gaya vurularak Me’mun'un yanına götürülürken, yolda halifenin ölüm ha­berini aldı. Bu halifenin halefi döneminde de bedenî ceza ve hapislere sabırla tahammül etti ve inançlarında en küçük bir fedakârlıkta bulunmadı. Ancak Mütevekkil zamanında devletçe Ehl-i Sünnet'e dönüldüğü için artık çektiği meşakkatler sona erdi. Halife tarafından taltif edildi. Kendi haberi olma­dan ailesine maaş bağlandı. Hz. Peygamber'in sünnetine karşı sarsılmaz bağ­lılığı, etrafında büyük bir talebe kalabalığının toplanmasını sağladı.

Ahmed b. Hanbel hazretleri âbid, zâhid, yüksek seciye sahibi olan ne­zih bir insandı. Fakir olarak yaşamayı bir nimet sayar, “insana az bir mal yetişir, çok mala gerek yok” derdi. Kendisine yöneltilen servet ve riyaseti her zaman reddetmiştir. H. 241 yılında (Milâdî: 855) Bağdat'ta vefat etti.[8]

 

ÖNSÖZ

 

Allah'a hamd u sena, efendimiz Hz. Muhammed'e, O'nun aile efra­dına ve tüm ashabına da salat- ü selâm olsun.

Bundan sonra diyeceğim şu ki: Diğer fıkıh kitaplarında bulunmayan meziyetleri içermekle beraber içinde bazı fıkhî yanlışlıklar ve bazı yerle­rinde lüzumundan fazla kısaltmalar olduğu gerekçesiyle birinci cilde tek­rar göz atmamı tavsiye mahiyetinde birçok yerlerden mektuplar aldım. Bu­nun üzerine kitabı derinlemesine inceledim. Bu görüşlerde bir hakîkat payı bulunduğunu anladım. Yukarıda sözü edilen hataların asıl sebebi şundan ileri gelmektedir: Kitabın yazılışının temel amacı, İslâm Fıkhı'nın konula­rını, cami imâmı olan din görevlilerimiz için kolay anlaşılır bir hale getir­mekti. Çünkü onlar önlerine çıkan mübhem ve birkaç mânâya gelebilen kelimeleri açıklığa kavuşturmakla yükümlüdürler. İşte bütün bunları da­ha fazla anlaşılır hâle getirelim derken sayfaların üst tarafındaki metinle­rin dizilişindeki düzeni kaçırdık. Dolayısıyla bu tür hatalar doğmuş oldu. Farkına vardıktan sonra da bu hataları giderip bütün muğlak ifadeleri açık­lığa kavuşturma imkânını elde ettim.

Bunun üzerine kitabı baştan sona yeniden gözden geçirdim. Diğer fıkıh kitaplarına da müracaat ederek aşağıda sıralanan şu düzeltmeleri yaptım:

1- Her konu için özel başlık koydum. Fihriste bakan bir kişi, istedi­ği konuyu kolaylıkla bulabilir. Daha önce ise bunun tersine, konular birbi­rine karışmış vaziyette olduğundan herkes aradığını kolayca bulamıyordu.

2- Sayfaların üst taraflarına iki mezheb arasında üzerinde ittifaka varılan hükümleri yazdım. Ki bu iki mezheb, hataya yer bırakmayacak şe­kilde aradan çıksın. Bu yöntemi uygulamakla daha önceki uygulamaları­mızın hatalı olduğu, sözgelimi namaz kısmında; kıble, hayız, cebire ve daha diğer konularda açığa çıkmış oldu. Okuyucu kitaba baktığında bunu açıkça görecektir.                                       

3- Daha önceki baskıda, sayfaların alt tarafındaki konuları işlerken fıkıh kitaplarına müracaat ettim. Çoğunlukla farz ve sünnetleri mücmel ola­rak anlattım. Bu hususta herhangi bir hata yoksa da bu mücmel ifadeleri vuzuha kavuşturdum.

4- Kapalı görünebilecek konuların açıklamasına daha geniş yer ver­dim. Ki kitaba bakan bir kişi, istediği maksadı kolayca elde edebilsin. Hac ve oruç kısımlarındaki meseleleri işlerken özel bir itina sarf ettim. Böylece okuyanlar, büyük bir güçlük çekmeksizin kolaylıkla anlayabilsinler.

5- Mümkün olduğu kadar birçok mevzuun teşriî hikmetini de anlat­maya çalıştım. Bunu bütün mevzulara genellemeyi çok isterdim. Ne var ki o zaman kitap çok daha hacimli olacak ve güdülen amaç heder olacak­tı.

6- Her dört imâmın delillerini sahîh hadîs kitaplarından aktarmayı ve her birinin görüş açılarını ayrı ayrı belirtmeyi zorunlu telakkî ettim.

Özetleyecek olursak deriz ki: Bu kitap için çok emek harcadık. Gü­zel bir kompozisyon içinde sunduk. Konuların özel başlıklarını koyarak ince bir tertiple dizdik. Artık okuyucuya kitaba müracaat edip dilediğini kolay­ca elde etmek kalıyor. Allah'ın inayetiyle de okuyucunun bu yolu izlemekle hataya düşmeyeceğinden emîn bulunmaktayız. İnşâallah Rabbim, müslümanları bu kitaptan faydalandırır.

                                                                                                                                            Abdurrahmân el-Cezîn[9]

 

TAHARET

 

KİTABÜ'T-TAHÂRE (TEMİZLİK BÖLÜMÜ)

 

Taharetin Tanımı

 

“Taharet” lügatte, maddî olsun manevî olsun bütün kirlerden ve pis­liklerden temiz ve uzak olmaktır. Bu cümleden olmak üzere İbn Abbâs (r.a.) dan şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir: Peygamber Efendimiz, hasta ziyaretine gittiğinde şöyle derdi:       

“Zararı yok, inşallah (bu hastalık günâhları) temizleyicidir.” [10]

Bu hadîsteki “tahûr” kelimesi “fatûr” vezninde olup günâhlardan te­mizleyen anlamına gelmektedir. Resûlullah (s.a.s.), hastalığın günâhları temizlediğini haber vermiştir. Günâhlar ise manevî kirlerdir. “Tahâret'in karşıtı “Necâset'tir. Necaset ise lügatte, maddî-mânevî pislikler anlamı­na gelmektedir. Günâhlara “manevî necaset” denmektedir. Necaset masdarının mazî fiili olan deki cim harfi hem esreli, hem üstünlü, hem de ötreli olarak okunabilir. Muzârî fiili olan de ise cim har­fi hem üstünlü, hem de ötreli olarak okunabilir. Mastarı “necâsetün”, ism-i faili olan kelimesinde ise cim harfi hem üs­tünlü, hem de esreli olarak okunabilir. Üstünlü olarak okunmasına şu âyet-i kerîmeyi örnek olarak gösterebiliriz:

“Ey imân edenler, müşrikler ancak bir necistir.”[11]

Fıkıh kitaplarındaki terminolojiye göre taharet ve necasetin tanımına gelince, bunda mezheblerin detaylı görüşleri vardır.

 

Hanefiler dediler ki: Taharet, şer'an hadesten ve pislikten temiz­lenmek demektir. Temizlenmek kelimesi, kişinin bizzat kendi eylemiyle te­mizlenmesini olduğu kadar sözgelimi, üzerindeki pisliğe su dökülmesiyle ken­diliğinden temizlenmesi anlamını da kapsamaktadır. Hades kelimesi de kü­çük hades dediğimiz yellenmek ve diğer abdest bozucu hususların yanı sıra, büyük hades dediğimiz guslü gerektiren cünüblük anlamını da kapsamakta­dır. Böylece Hanefîler “hades”i tanımlarken onun, bazı organlara veya tüm bedene vâki olup tahareti gideren Şer'î bir nitelik olduğunu söylerler. Şeriat koyucu tarafından maddî necaset gibi hadesin de insanı namazdan alıkoyan bir necaset olarak vasıflandırılması dolayısıyla bazılarınca hades'e, “hükmî necaset” de denilmiştir. Böylece necasetin, taharetin karşıtı olarak, hades ve pislikten ibaret olduğu ortaya çıkmış oluyor.

Ama lügatte necaset; kan, sidik, insan tersi ve benzeri maddî günâhlar gibi manevî pislikler anlamına da gelmektedir. Fıkıhçılara gelince onlar hadesi, manevî şeylere mahsûs bir durum olarak telâkki etmişlerdir. Ki o da şerîat koyucu tarafından cünüplük sırasında bütün bedene, yellenmek ve ben­zeri abdest bozucu şeylerden birinin vukua gelmesi halinde abdest organla­rına vâki olan şer'î bir nitelik olarak tavsîf edilmiştir. Pisliği de kan ve ben­zeri, şer'an kirli sayılan cisimlere mahsus saymışlardır. Adamın biri çıkıp da şöyle bir görüş ortaya atabilir; “Allah'a yaklaşmak ve daha fazla sevâb ka­zanmak gayesiyle abdest üzerine abdest almak bu tanımın dışında kalmak­tadır. Çünkü ikinci abdest bir temizlenme olmasına rağmen ne bir hadesi, ne de bir pisliği ortadan kaldırmamaktadır.” Buna şu karşılığı verebiliriz: Sevâb kazanmak amacıyla abdest üzerine abdest almak her ne kadar bir ha­desi ortadan kaldırmıyorsa da, manevî kirler mâhiyyetinde olan küçük gü­nahları silip götürmektedir. Bilindiği üzere lügat anlamı itibariyle pislik, ma­nevî, kirleri ifade etmektedir. Fıkıhçılar, pisliği her ne kadar maddî kirler olarak ele alıyorlarsa da şunu da söylemektedirler: Manevî kirlerin giderilmesine ta­haret denir. Bu itibarla abdest üzerine abdest almak bir taharettir, bir temiz­lenmedir. Bunun aksini düşünecek olursak: Yellenmenin ve meni gelmeksi­zin erkeğin kadına çıplak olarak sarılmasının abdest bozucu şeylerden olma­ması gerekir. Aynı zamanda menî akmasının da guslü gerektirmemesi îcâb eder.

Bunlardan birincisine gelelim: Yellenmek maddî bir necaset değildir. İkin­cisine gelince menî temizdir. Necis olduğunu varsayacak olursak onun necisliği, insanın sidik ve tersinin necisliğinden daha fazla değildir. Akla bakacak olursak meninin sadece çıktığı yeri yıkamak gerekecektir. Evet, bu iddi­aları şöyle cevaplandırabiliriz: Önce bu sözü söyleyen, ibâdetin mânâsından habersizdir. İbâdetin emarelerinden bihaberdir. Zîrâ ibâdetten maksat, kalb ve diğer organların tam teslimiyetiyle belirtilen ölçülere uygun olarak Allah'a yönelmektir. Hiçbir şahsın, Allah tarafından belirtilen ibâdet ölçülerinin dı­şına çıkmaya yetkisi yoktur. İbâdetin şekil ve emareleri üzerinde kişinin tar­tışmasında bir fayda da yoktur. Ancak karşılaştığı bazı zorluklar ve imkân­sızlıklar dolayısıyla bir kısım toleranslara sâhib olabilir. Gücü yettiği kada­rıyla mükellefiyetlerini taleb etme hakkı vardır. Bunlardan başka şekil ve öl­çülere gelince bunları sadece bir tek ma'büd olan Allah'a bırakmak gerekir. Bu, hiçbir gizliliği olmayan apaçık bir meseledir. Hatta âdet gereği ola­rak bazı insanların birbirlerini ağırlamaları bile bu toleranslardandır. Hü­kümdarların insanlara uyguladıkları kabul resimleri de çok meşakkatli ol­madıkça manevî bir sorumluluğu gerektirmez. Şerîat koyucu, büyük veya küçük hades halinde olduğunuzda namaz kılmayın demişse, bizim: “Ama neden?” demeksizin bu emre uymamız gerekir. Eğer böyle dememiz caiz ol­sa idi aynı zamanda: “Niçin namaz kılacağız?” diye sormamız da normal olacaktı. Zira bu iki söz arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi yani normal durumda namaz kılma emriyle hades hâlinde namaz kılmama emri bizim için ibâdet sayılmaktadır. Bu emirlere uymak, Allah'a teslimiyetin bir nişânesidir. Abdest almaya, gusül yapmaya, namaz kılmaya muktedir olamadığımızda ne yapacağız? Teyemmüm niçin meşru kılındı? Oturarak veya yan gelerek namaz kılmaya niçin ruhsat verilmiştir? Gibi soruları ortaya atıp münaka­şasını yapmaya hakkımız vardır. İbâdeti tartışmaksızın sadece Allah için yap­mamız, üzerimizdeki ilâhî haklardan biridir. Ama günlük hayatımızdaki mu­ameleler ve şahsî haller buna benzemez. Bunlar, bizim yaşantımızla ilgili ol­duklarından, her birinin sebeb-i hikmetini öğrenmek ve detayları üzerinde tar­tışmak hakkımızdır. Mâkul olan bu görüş doğrultusunda İslâm âlim ve dü­şünürleri demişlerdir ki: Şerîatin her meselesinin kendine özgü, akla yatkın bir hikmeti ve anlayana açık bir sırrı vardır. Bu, anlayana açık, anlamayana ise gizlidir. İbâdetlerle muameleler arasında bu hususta bir ayırım yoktur. Şimdi de yukarıda geçeri iki safsatayı cevaplandırmaya çalışalım:

a- Yellenmek maddî olarak da bir pisliktir. Bu, tartışma götürmez bir gerçektir. Evet, her ne kadar görme duyusuyla hissedilmiyorsa da kokla­ma duyusuyla hissediliyor. Dışarıya çıkmadan önce maddî pisliklerden geçip gelmektedir.

“Yellenmek abdesti bozmaz. İnsanın sidiği ve tersinin sa­dece çıktıkları yerleri yıkamak gerekir” diyene şunu söylemek gerekir:

“Hak­lısın. Kişinin tüm yaşamı boyunca sadece bir kez yıkanması gerekir. Zîrâ uyku necaset değildir. Yellenmek necaset değildir. İdrar ve ters, sadece mahallî bir necaset olup çıktıkları yeri yıkamak gerekir.” Aslında bu söz, hiçbir de­ğeri olmayan fâsid bir sözdür. İşin hakikatine bakacak olursak Yüce Allah'ın, abdesti farz kılmasında birçok menfâatler olduğunu anlarız. Bu menfâ­atlerin bir kısmını duyularla hissedip müşahede edebiliriz. Kirlenmeye ma­ruz kalan dış organlarımızı özellikle ağız ve burnumuzu temizlemek gibi... Bu menfâatlerin bir kısmı da manevîdir: Allah'ın emrine itaat edip tam bir teslimiyetle O'na yönelmekle kişinin kendisim yaratanın ululuğunu hisset­mesi. Kötülüklerden ve yasaklardan alıkonması gibi... Bütün bu saydıkla­rımız hem dünya hem de âhirette insanın yararına olan hususlardır. Şayet yukarıda sayılan sebeplerden ötürü abdest bozulmuyorsa abdestin meşrui­yeti ve faydası heder edilmiş olur.

b- Gelelim ikinci safsataya: İnsanın sidik ve tersim meniyle kıyasla­mak fâsid olduğu açıkça bilinen bir kıyastır. Çünkü menî, bütün bilginlerce kabul edilen görüşe göre bedenin tüm organlarından çıkmaktadır. Ve çoğun­lukla da özel bir çabadan sonra çıkmaktadır. Ayrıca çıktıktan sonra da be­dende açıkça hissedilen bir gevşeme vukua gelmektedir. Gusül yapmanın da bedene eski zindeliğini iade ettiği, kaybettiği bazı şeyleri tekrar kazandırdığı ve bedene yapışan bazı artıkları temizlediği bedahet derecesinde bilinmekte­dir. Bütün bunlarla beraber cünüplüğün peşi sıra gusül yapmanın zorunlu kı­lınması İslâmiyet'in güzelliklerinden biridir. İnsan, kadınsız yapamayacağı­na göre, hanımıyla ilişki kurduktan sonra da bedenini temizlemesi gereke­cektir. Ama bunun tersine cünüblükten sonra gusül mecburî olmasaydı in­sanın bedeni tembelleşecek, pislikler altında kalacak ve pis kokusuyla başkalarını da rahatsız edecekti. Bütün bunları anlattıktan sonra meniyi, özel bir çaba harcamaksızın tüm bedenden değil de sadece belirli bir yerden ve mütâd vaziyette her zaman tekerrür eder şekilde çıkan sidikle kıyaslamak nasıl mümkün olacaktır? Buradaki kıyas, bütün bakımlardan fâsid bir kıyastır. Her halükârda insanın, ibadetlerini, hepsi de menfâat olsa dünyevî bir men­fâat beklemeksizin sırf Allah rızâsı için hâlis bir kalble edâ etmesi gerekmek­tedir.

Mâlikiler dediler ki: Taharet, hükmî bir nitelik olup, o niteliği ka­zanana üzerindeki elbisesiyle kılacağı yerde namaz kılma ruhsatını temin eder. Hükmî nitelik derken itibarî nitelik kasd edilmektedir. Veyahutta şeriat sa­hibi tarafından namaz ve diğer ibâdetlerin sıhhati için şart olarak takdir edi­len mânevi bir nitelik kasd edilmektedir. Bu niteliği küçük ve büyük hadesten temiz olmakla elde eden şahıs, namaz kılma ruhsatını temin etmiş olur. Kılacağı yer, pisliklerden temiz olmakla bu mânevi niteliğe sâhip olur. Ki orada da namaz kılmak caiz olur. Üzerine giymiş olduğu elbise de pislikler­den temiz olmakla bu mânevi niteliğe sahip olur. Ki o elbiseyle de namaz kılması caiz olur.

Her halükârda taharet manevî bir durum olup duyularla algılanamaz. Bu perspektiften bakıldığında taharete karşıt iki husus meydana çıkmakta­dır.

a- Necaset: Hükmî bir nitelik olup bu niteliği, üzerindeki elbisenin veya namaz kılacağı yerin temiz olmaması nedeniyle üzerinde taşıyan kim­senin namaz kılma ruhsatı (geçici olarak) iptal edilmiş olur.

b- Hades: Bu da hükmî bir nitelik olup bu niteliğe sahip kişinin na­maz kılmasına cevaz yoktur. Şu anlamda ki necaset, takdirî bir sıfat olup bazen elbisede olur ki onunla namaz kılınamaz. Bazen namaz kılınacak yer­de olur ki, orada namaz kılınamaz. Ve bazen da kişinin şahsında olur ki bu­na “hades” denir. Ve bu kişinin namaz kılmasına da müsâade yoktur. Her halükârda hades, şerîat koyucu tarafından takdir edilen hükmî bir niteliktir ve ileride de açıklanacağı üzere bu terim, abdesti bozan unsurlar için de kul­lanılır. “Necaset” terimi de kan, sidik ve benzeri cisimler için kullanılır.

Şafiiler dediler ki: Şerîat lisanında taharet iki anlama gelir:

a- Farz olan abdest, gusül, teyemmüm, necasetin giderilmesi veya bu mânâ ve şekilde nafile kasdıyla yapılan teyemmüm, gusül ve abdest üzerine abdest alma gibi yapılan bir işlemdir. Ki bu vesileyle insan namaz kılma ruh­satını elde etmiş olur. Sözgelimi abdest niyetiyle yüze (ve diğer abdest or­ganlarına) su vurmaya taharet diyebiliriz. Taharet kelimesi, temizlik işini ya­pan kimsenin eylemini ifade eden bir isimdir. (Mastardır). Yukarıda sözünü ettiğimiz bu mânâ ve şekilde nafile kasdıyla yapılan gusül ve abdest üzerine abdest alma hususuna gelince bu, şeriatçe kabul edilen itibarî bir taharettir. Gerçek bir taharet değildir. Bununla beraber namaz (veya diğer ibâdetleri edâ etme) ruhsatı bunlarla elde edilmiş değildir. Çünkü söz konusu ruhsat, daha önceki abdest ile elde edilmiştir. Bu ruhsatı insan, nafile niyetiyle yapı­lan gusülle de elde edemez. Zira kişi, cünüp olduğunda gusletmesi vâcib olur. Nafile niyetiyle yapılan gusül, vâcib olan guslün yerine geçmez. Dolayısıyla bu ifadeleri taharetin tanımına almak, zorunlu hale geldi. Ki taharetin tanı­mındaki unsurlardan hiçbiri dışarıda kalmasın.

b- Taharet: Hades halini ortadan kaldırmak ve necaseti gidermektir. Veya bu mânâ ve şekilde nafile niyetiyle yapılan gusül ve teyemmümler de taharetin tanımına girer. Taharet yani temiz olma hali, kişinin temizlik eylemini yapmasından sonra kazandığı manevî bir niteliktir. Hades hali abdest ile eğer (hades) büyük ise gusülle ortadan kalkar.

Ortadan kalkması da kişinin temizlenme eylemine bağlıdır. Abdest alan veya gusleden kişi, temizlenme işini yapıyor demektir. Vücudunun organla­rını yıkarken de necasetler giderilmiş olur. Ki taharetten kasd edilen mânâ da budur. Taharet kelimesini yani temiz olma hâlini bu durumda normal olarak, temizlenme işini yapan şahsa ait kılmamız gerekir. Ama taharet mas­tarını fiile ait kılacak olursak bu, mecazî bir anlam ifade eder.

Hanbeliler dediler ki: Taharet, şerîat dilinde hades hâlinin veya bu mânâdaki bir durumun ve necasetin giderilmesi, hükmünün ortadan kaldırılması demektir. Hades hâlinin giderilmesinden maksat, namaz ve diğer ibâ­detleri engelleyen niteliğin ortadan kaldırılması demektir. “...Bu mânâdaki bir durumun..., giderilmesi” kaydından gaye, hadesin değil de hadese ben­zer bir durumun ortadan kaldırılması demektir. Meselâ cenazeyi yıkamakla ortadan hades diye bir şey giderilmiyor. Ne var ki cenazenin yıkanması bir kulluk vecibesidir. Bunun gibi abdest üzerine abdest almak, zaruret yokken nafile niyetiyle gusletmek de hades hâlini ortadan kaldıran abdest ve gusül mânâsında ele alınmaktadırlar. Ancak bunun her ikisi de yapıldıklarında her­hangi bir hades hâlini ortadan kaldırmış olmuyorlar.

“... Necasetin giderilmesi...” sözünden amaç da, ister kişinin kendi ey­lemiyle yaptığı, meselâ necaset değen yeri yıkaması gibi veya hiç kimsenin müdahalesi olmaksızın şarabın kendiliğinden sirkeye dönüşmesi gibi temiz­lenme veya temizleme durumudur. “...Hükmünün ortadan kalkması...” kay­dından maksat, hades hâlinin veya pisliğin hükmünün ortadan kalkmasıdır. Ki bu da toprakla mümkün olur. Meselâ hadesten veya pislikten ötürü te­yemmüm etmek gibi. Hades ve pisliğin hükmü, kişinin namaz kılamamasıdır. Bu da teyemmüm ile ortadan kalkmış olur.[12]

 

Taharetin Kısımları

 

Taharetin tanımında mezheblerin ayrıntılı görüşlerini birer birer an­lattık. Bu görüşler bazı bakımlardan her ne kadar birbirlerinden ayrılıyorlarsa da bunlar arasında taharetin anlamı ve tanımına dâir üzerinde ittifa­ka vardıkları bir noktayı herhalde bulabiliriz. Ki o da taharetin, şeriat sahi­bi tarafından takdir edilen itibarî bir nitelik olduğudur. Bu nitelik, namazın sahih olması için bir şarttır. Bu nitelik, kapların kullanılması ve yemeklerin yenebilmesi için bir cevaz şartıdır. Şerîat koyucu, kişinin namazının sahîh olabilmesi için bedeninin taharet niteliğiyle nitelenmesini, bir yerde namaz kılabilmesi için o yerin taharet niteliği ile nitelenmesini (temiz ol­masını), yiyeceği yemeğin dahî helal olması için taharet niteliğiyle nite­lenmesini şart koşmuştur.

Taharetin aslı hakikatte tek şeydir. Ancak hades ve pislik gibi kendi­sine izafe edilen veya kendisinin sıfat olarak takıldığı şeyler dolayısıyla iki kısma ayrılmaktadır. “Necasetten taharet” ve “Hadesten taharet”. Ne­casetten taharet, şerîat koyucu tarafından namaz kılana (ve diğer ibâdet­leri yapana) şart koşulmuştur. Buna göre namaz kılacak kişinin vücûdu ve elbisesi pisliklerden (necasetten) arındırılmış olacaktır. Buna ek ola­rak vücûdu hadesten de taharet içinde, temiz olmalıdır. (İbâdet, yapabil­mesi için) bu iki durumda da temiz bulunmak gerekli olmaktadır. Bu iti­barla taharetin bu birinci kısmı kendi arasında iki şıkka ayrılmaktadır. Ne­casete gelince bu, ileride de açıklanacağı üzere kan, sidik ve benzeri şeyler gibi şer'an pis sayılan cisimlerdir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi neca­set; elbiseye, bedene veya herhangi bir yere isabet etmiş olabilir. Ayrıca taharet, kendisinin sıfat olduğu şeyler grubunda da iki şıkka ayrılmakta­dır:

1- Aslî taharet,

2- Arızî taharet.

Aslî taharet:       

Temiz olan eşyaların yaratılışlarında bulunan taharettir. Toprak, su, demir ve diğer madenler gibi. Bunlar ileride de açıklanacağı gibi aslî ya­ratılışlarında temiz olan cisimlerdir. İlk yaratıldıklarında temizlik niteliğini kazanmışlardır.

Arızî taharet:

Temiz olan eşyalara necaset bulaştıktan sonra o necasetin temizlen­mesine arızî taharet denir. Arızî denmesinin sebebi, ileride necasetin gi­derilmesi bahsinde de görüleceği gibi bu, temizliğin su toprak ve diğer temizleyici unsurlar sayesinde elde edilmesinden ileri gelmektedir.

Hadese gelince, bu da îtibârî bir nitelik olup şerîat sahibi, cünüblük esnasında insan bedeninin tümünü bu sıfatla nitelendirmiştir. Su akıtmak, yellenmek ve abdest bozucu diğer durumlardan birinin vukû bulması es­nasında bedenin (abdestle ilgili) bazı organları da bu sıfatla nitelendiril­miş olur. Bunlardan birincisine “büyük hades hali”, ikincisine de “küçük hades hali” denir. Birincisinden temizlenmek gusül ile mümkün olur. Ay­başı ve nifastan sonra lohusalık hali de bu statüye tâbidir. Sâri bu iki hâli, bedenin tüm organlarıyla ilgili hükmî bir sıfat olarak takdir etmiştir. Bu iki halde cünüplükte olduğu gibi namaz kılınamaz; diğer ibâdetler de yapıla­maz. İkincisinden (küçük hades halinden) temizlenmek de abdest almak­la mümkün olur. Su bulunmadığı veya bulunup da kullanılamadığı zaman bunların yerine teyemmüm yapmak yeterlidir. Bu konuyla ilgili anlatacaklarımızı şu tertibe göre sıralayabiliriz:[13]

 

Temiz Şeyler Bahsi

 

Tahâret'in, “hadesten taharet” ve “necasetten taharet” olmak üze­re iki kısma ayrıldığını, necasetin fakîhlere göre pis şeyler olduğunu öğ­rendikten sonra bazı necis maddeleri ve bunların karşıtı olan temiz mad­deleri misallendirmeye çalışalım. Ayrıca affedilen (ibâdetlere engel olma­yan) necasetleri ve bunların temizlenmesi keyfiyetini anlattıktan sonra da temiz olan şeyleri anlatmaya çalışacağız. Çünkü eşyada asl olan, -necis olduğu herhangi bir delille ispatlanmadıkça- temiz olmaktır. Temiz şey­ler, sayılamayacak kadar çoktur. Meselâ insan, canlı olsun ölü olsun te­mizdir. Nitekim yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de:

“Andolsun ki biz âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır” [14] buyurmaktadır.

“Ey îmân edenler, müşrikler ancak bir necistir” [15] âyet-i kerî­mesine gelince buradaki necaset, şerîat sahibinin takdir buyurmuş oldu­ğu manevî bir necisliktir. Yoksa müşrikin şahsının, domuzun necaseti an­lamında bir necisliği yoktur.

Temiz şeylerden biri de cansız olan, içinde hayattan eser bulunma­yan ve canlı bir cisimden kopmamış olan maddelerdir. Bunlar da iki kıs­ma ayrılır:

1- Katı maddeler,

2- Sıvı maddeler.

Katılara örnek olarak yeryüzünün tüm parçalarını, altın, gümüş, ba­kır, demir, kurşun ve benzeri yerden çıkan madenleri gösterebiliriz. Uyuş­turucu da olsalar bütün bitkiler bu kategoride mütalaa edilmektedirler.

Uyuşturuculara müfsid bitkiler adı verilmektedir. Müfsid olanlar, in­sana neşe ve keyif vermeksizin aklını kaybettirirler. Ama duygularını kay­bettirmezler. Afyon ve esrar gibi... Bir kısmı da insanı uyutarak hem aklı­nı hem de duygularını kaybettirirler. Zehirli bitkiler gibi... Bu bitkileri kul­lanmak her ne kadar akla, duygulara ve diğer şeylere zararlı iseler de haddi zâtında birer madde olarak temizdirler.

Sıvılara örnek olarak da su, zeytinyağı, şekerkamışından elde edilen sıvı, çiçeklerden elde edilen sular, esans ve sirke gösterilebilir. Bütün bu saydıklarımız necis bir şeye bulaşmadıkça temiz maddelerdir. Her canlı­nın gözyaşı, teri, salyası ve sümüğü de yukarıda saydığımız temiz sıvı mad­delerden sayılır. Ki mezheplerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıya alın­mıştır.

 

Şafiiler dediler ki: Bu sayılan sıvılar, eti yensin yenmesin, eğer te­miz bir hayvandan meydana gelmişse temizdir. Bunlara göre yılan ve akre­bin zehiri de temizdir.

Malikiler dediler ki: Salya, uyku veya uyanıklık halinde ağızdan akan şeydir. Ki tartışmasız olarak bu temizdir. Ama mideden çıkıp ağıza gelen suya gelince bu necistir. Renginden ve kokusundan tanınır. Sarımtırak ve pis kokuludur. Eğer bir kişide bu su devamlı olarak görülüyorsa o, bu neca­setten ötürü ibâdetlerini yapma ruhsatını kaybetmez. Ama eğer devamlı görülmüyorsa, temizlenmesi zarurîdir.

Hanbeliler dediler ki: Eti yensin yenmesin bütün hayvanların göz­yaşı, teri, salyası ve sümüğü temizdir. Ancak eti yenmeyen hayvanlar der­ken bunların da kedi kadar veya ondan daha küçük olması ve bir de necis hayvanların yavrusu olmamasını şart koşmuşlardır.

Hanefiler dediler ki: Canlıların teri ve salyası, temizlik ve pislik ba­kımından o canlının içtiği suyun artığı hükmündedir. Bu husus ileride de an­latılacaktır.

 

Bozulmamış yumurtalar temizdir. İnsanın veya eti yenen hayvanın bo­zulmamış sütü de temizdir. Ama canlılar, ister insan olsun ister hayvan hepsi de yaratılış bakımından temizdirler. Ancak mezheblere göre farklı olan bazı hususlar aşağıda açıklanmıştır.

 

Şâfiîler ve Hanbeliler dediler ki: Köpek, domuz, bunların iki­sinden doğan veya başkalarıyla çiftleşerek bunlardan doğan hayvanlar ha­ramdır. Hanbelîler ek olarak derler ki: Yaratılış itibariyle kediden daha iri olup da eti yenmeyen hayvanlar da böyledirler.

Hanefiler dediler ki: Domuzdan başka necis bir hayvan yoktur.

Malikiler dediler ki: Vücûd itibariyle necis olan hiç bir hayvan yok­tur. Köpek, domuz ve bunlardan doğanların hepsi temizdir.

 

Balgam, safra ve sümük, eti yenen hayvanın -şer'î usule göre kesil­mesinden sonra olmak kaydıyla- öd suyu temizdir. Öd suyu, hayvanın ka­raciğerinin yanında belli bir yerde küçük bir torbacık içinde bulunan sarı bir sudur. Bu su ve torbası temizdir.

 

Şâfiîler dediler ki: Öd suyu, dolayısıyla keseside necistir. Ancak işkembe de olduğu gibi yıkamakla temizlenebilir. Çünkü işkembenin içindeki su necis olduğundan dolayı işkembe de necis olmakla, ancak yıkanmakla temizlenmektedir.

Hanefiler dediler ki: Her hayvanın öd suyu onun sidiği hükmündedir. Eti yenen hayvanlarda öd suyu muhaffef necaset, eti yenmeyen hayvanlarda ise öd suyu muğallez necaset olarak kabul edilmektedir. Öd kesesi de hüküm bakımından öd suyuna bağlıdır.

 

Zîrâ bu su ve torba, kesilen hay­vanın bir parçası olup temizlik açısından ona bağlıdır.

Deniz hayvanının ölüsü de temizdir. Bu hayvan timsah ve kurba­ğa gibi uzun müddet karada yaşamış olsa bile temizdir.

 

Şâfiîler ve Hanbeliler dediler ki: Deniz hayvanlarının bir kıs­mı meselâ timsah, su kurbağası ve su yılanı temiz olma hükmünden ayrı tu­tulmalıdırlar. Bunlar necis hayvanlardır. Bunların dışındaki deniz hayvan­larının tümünün ölüleri temizdir.

 

Deniz kaplumba­ğası da temizdir. Ölen deniz hayvanı köpek, domuz veya insana benzese de ister karada ister denizde ölmüş olsun, ister kendiliğinden ölmüş, is­ter başkaları tarafından öldürülmüş olsun, yine temizdir.

Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şu hadîs-i şerîfi bu hususta bizim için dayanak teşkil etmektedir:

“Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge, ciğer ve dalak”.[16]

Akacak kanı olmayan kara hayvanlarının ölüsü de temizdir. Karasi­nek, çekirge, karınca, pire ve güve örnek olarak gösterilebilir.

 

Şafiiler dediler ki: Yukarıda sayılan çekirge dışındaki hayvanların ölüleri necistir.

Hanbeliler dediler ki: Yukarıda sayılan hayvanların ölüleri temiz sayılır. Yaralarda oluşan kurtçuklar da necasetten ürememiş olmak kaydıy­la temiz sayılırlar.

 

Şarap da sirkeye dönüşürse helâl olur. Mezheblerin bu husustaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Şarap daha önce içine başka bir necaset düşmemişse, isterse başka birinin etkisiyle olsun sirkeye dönüşürse veya taşlaşırsa temiz olur. Buna bağlı olarak içinde bulunduğu kap da temizlenmiş olur.

Hanefiler dediler ki: Şarap başka bir şeye dönüştüğünde, meselâ sirkeleştiğinde, sarhoş ediciliği ve acılığından ibaret olan şaraplık vasfı kay­bolduğu gerekçesiyle helâl olur. Buna bağlı olarak içinde bulunduğu kap da temizlenmiş olur. İçine balık, su ve tuz gibi bir madde atmakla veya yanında ateş yakmakla da olsa sirkeleştirilmesi caiz olur. Şarapla sirke karışıp ekşiyince bu karışıma giren şarap, sirkeden daha çok olsa bile temiz olmuş olur. Üzüm şırasına fare düşüp de şişmeden çıkarılmış ve bu şıra daha sonra şa­rap hâline gelmiş olur da yeniden sirkeye dönüşür veya dönüştürülürse te­miz olur.

Şafiiler dediler ki: Daha önce içine ayrı bir necaset düşmemişse ve bir de kendiliğinden sirkeye dönüşürse temiz olur. Necaset içine düşer düş­mez hemen çıkarılmış olsa bile yine temiz olmaz. Ayrıca şarabın sirkeye dönüşmesi esnasında içinde temiz bir şey bulundurmamak da şarttır. Çünkü bu temiz şey, şaraptan ötürü pis olur. Şarap sirkeye dönüştükten sonra te­mizlenince bu defa pislenmiş olan bu şey sirkeleşen sıvıyı pisler. Ama ayıklaması çok zor olan; meselâ üzüm çekirdeği gibi şeyler bu temizlenme işlemi esnasında şaraba bağlı olarak temizlenirler. Bu arada şarabın kabı da temiz­lenmiş olur.

Hanbeliler dediler ki:  Şarap, kendiliğinden sirkeye dönüşürse te­miz olur. Sirkeleştirme kastı olmaksızın şarabı güneşten gölgeye veya gölge­den güneşe, ya da bir kaptan başka bir kaba nakletmekle de sirkeleşirse yine temiz olur. İçinde bulunduğu kap da temizlenmiş olur. Kabı başka bir necâsetle kirlenmişse temiz olmaz.

Özetleyecek olursak Mâliki ve Hanefîler, şarabın ister kendiliğinden, is­terse başkalarının etkisiyle olsun, sirkeye dönüşmesi hâlinde temiz sayılması hususunda ittifaka varmışlardır. Ancak sirkeleşmeden önce içine başka bir necasetin düşmesi husûlünda ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: Mâlikîler, bu du­rumda şarabın temizlenmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîlerse, tefessüh etmeden necasetin çıkarılmasından sonra sirkeleşirse temiz olur demişlerdir. Şafiî ve Hanbelîler, kendiliğinden sirkeleşmesi hâlinde temiz olacağında gö­rüş birliği etmişlerdir. Ama başkasının etkisiyle sirkeleşirse temiz olmaz de­mişlerdir. Ayrıca sirkeleşmeden önce içine bir necaset düşmüşse de temiz ol­amayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

 

Şer'î usûlle kesilmiş eti yenen hayvanların kılı, yünü ve tüyü temiz­dir. Eti yensin yenmesin canlı, ölü bütün hayvanların tüyü; ister üzerlerin­de olsun ister olmasın -ama yolunmuş olmamak kaydıyla- temizdir. Mez­heblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Malikiler dediler ki:  Eti yensin yenmesin, canlı olsun olmasın bü­tün hayvanların (köpek veya domuz olsa bile) yukarıda anılan parçaları te­mizdir. Bu parçalar ister hayvanın vücûdu üzerinde bulunsun, ister kırkmak, tıraş etmek, kesip kısaltmak, hamam otuyla hayvanın üzerinden giderilmiş olsunlar temizdirler. Yalnız yolunmamış olması şarttır. Çünkü bu saydığı­mız şeylere hayat ve canlılık nüfuz etmemiştir. Bunlar yolunurlarsa kökleri necis, geri kalan kısımları ise temizdir. Kesilmemiş hayvanın kamış şeklin­deki kanat kemikleri de necistir. Ama bu kemikler üzerinde biten saça ben­zer ince tüyler kesinlikle temizdir.

Hanefiler dediler ki:  Domuz dışında yukarıda geçen hususlarda Mâlikîlerle görüş birliği içindedirler. Çünkü domuzun kılı ister sağ, ister ölü, ister kendisine-bitişik, ister kendisinden koparılmış olsun necistir. Zira bu, asıl itiba­riyle necistir.

Şafiiler dediler ki: Yukarıda anılan şeyler, eğer eti yenmeyen bir hay­vana ait iseler necistir. Eti yenen ve fakat ölü bir hayvana ait iseler yine necistirler. Ancak bu şeyler, sağ olsun ölü olsun insana ait iseler temizdirler. Bu şeyler, yolunarak koparılmış veya köklerinde bir hastalık ya da kan gö­rülmüşse veya yolunurken örfen bir kıymeti olmayan çok az miktarda bir et parçası da beraber kopmuşsa, kökleri necis, geri kalan kısımları temizdir. ma yolunurken beraberinde örfen değeri olan bir et parçası kopmuş ise bu, ona bağlı olarak necis olur.

Hanbeliler dediler ki: Yukarıda sayılan şeyler, canlı olsun, ölü ol­sun eti yenen bir hayvana ait iseler temizdirler. Eti yenilmeyip de canlıyken temiz olduğuna karar verilen kediden küçük cüsseli ve necasetten türememiş olan hayvanlara ait iseler yine temizdirler. Ölü hayvanın tüylerinin derideki dipleri de necistir. Bu tüyler ondan ayrılmamış olsalar bile... Temiz olan canlı hayvanın tüyleri, yolunmamış olmak kaydıyla derideki tüy dipleri temizdir. Yolunursa kökleri necis, geri kalan kısımları temizdir.[17]

 

Necis Şeyler Bahsi

 

Tahâret'in tanımını yaparken, aralarında karşıtlık olduğu münâsebe­ti ile özet olarak bazı mezheblere göre necâset'in tanımını da yapmıştık. Şimdi de temiz şeylerin karşıtı olması nedeniyle necis olan şeyleri açıklayacağız. Mezheblere göre gerek lügat ve gerekse ıstılah açısından necâ­set'in anlamına uygun düşen de budur.

Lügat açısından necaset, pis olan herşeyin adıdır,  Necis, neces ve necs kelimeleri de aynı anlamı ifade ederler. Fıkıhçılar necâset'i hükmî ve hakîkî olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Bunların tanımında mezhebler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

 

Hanbelîler: Hükmî necaseti, temiz olan bir mahalle sonradan ge­len bir necaset olarak tanımlamışlardır. Bu, cismi olan ve olmayan necaset­leri de kapsamına alır. Hakîkî necasete gelince bu, zâtı itibariyle pis olan şey­dir.

Şafiiler dediler ki: “Hakikî necâset'i; cismi, tadı, rengi ve kokusu olan neca­set olarak tanımlamışlardır. Ki onlara göre bundan maksat, aslı itibâriyle pis olan şeydir. “Hükmî necaset” ise cismi, rengi, tadı ve kokusu olmayan necasettir. Kuruyup da niteliği anlaşılamayan sidik gibi... Bu, “Hükmî necaset” kabilindendir.

Malikiler dediler ki: “Aynî necaset”, bizzat necis olan şeylerdir. “Hükmî necaset” ise, “Aynî necasetsin yerleştiği yere hükmolunan eseri­dir.

Hanefiler dediler ki: “Hükmî necaset”, büyük ve küçük hades hâ­lidir. Bu, şer'î bir nitelik olup bedenin tümüne veya bir kısmına vâki olan bir hâldir. “Hakikî necaset” ise pisliğin tâ kendisidir. Ki bunlar da şer'an pis ve murdar olan şeylerdir.

 

Fıkıhçılar “Neces” kelimesini aslı itibariyle pis olan şeyler için kulla­nırlar. Dolayısıyla bu kelimenin, sonradan (ârızî olarak) pis olan şeyler için kullanılması doğru olmaz. “Necis” kelimesini ise hem aslı îtibâriyle ve hem de sonradan pis olan şeyler için bir terim olarak kullanmaktadırlar. Söz­gelimi kan için hem “necis”, hem de “neces” kelimelerini kullanmak müm­kündür. Pislenen elbise için (pisliğin ona sonradan bulaşması nedeniyle) sadece “necis” kelimesini kullanabiliriz:

Necis olan şeylere gelince, bunların sayısı pek çoktur.

 

Şâfiîler: Çekirge dışında, akacak kanı olmayan hayvanların ölüle­rinin necis olduğuna kânidirler. Bu necis şeylerden biri suya veya başka bir sıvıya düşer de o sıvının özelliğini değiştirmezse önemli değildir. Ama bu necis şeyi bir insan veya hayvan o sıvının içine atar da özelliğini değiştirirse o zaman bu sıvı necis olur. Afvedilen bir pislik olmaz.

 

Meselâ ka­rada yaşayan ve yaralandığı zaman kanı akan canlıların ölüleri necis­tir. Ancak insanın ölüsü bundan istisna edilmiştir. Deniz hayvanlarının ölüleri de, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin:

“Denizin suyu temizleyicidir. Ölüsü de helâldir” [18] beyânı uyarınca bu hükümden istisna edilmiştir. Yukarı­da geçtiği gibi insanın ölüsü temizdir. Çekirge gibi, yaralandığı zaman aka­cak zatî kanı bulunmadan kara hayvanlarının ölüsü de bu hükmün dışın­da tutularak temiz addedilmiştir. Kendisine hayat nüfuz etmiş olan ölünün parçaları da necistir. Mezheblerin bu husustaki açıklamaları detaylı bir şekilde aşağıda anlatılmıştır.

 

Mâlikîler: Ölünün içine hayat nüfuz eden et, deri, kemik ve sinir gibi parçalan necistir. Ama kıl, yün, tüy ve kuş kanatlarının tüyleri içlerine hayat nüfuz etmediğinden ötürü temizdirler.

Şâfiîler: Ölü hayvanın et, deri, kemik, yün, kıl, tüy ve diğer parça­larının necis olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre bu parçalara hayat nü­fuz etmiştir.

Hanefîler: Ölünün içinde hayat emareleri bulunan eti ve derisi ne­cistir, derler. Ama ölü hayvanın kemik, tırnak, gaga, pençe, toynuk, boynuz, zülüf ve kılları içine hayat nüfuz etmediği gerekçesiyle temizdir. Zîrâ Peygamber    (s.a.s.),  Meymune'nin koyununa ilişkin olarak: “Ancak onu yemek haram kılındı” [19]buyurmuştur. Diğer bir rivayete göre de, “Ancak o koyunun eti haram kılındı” dediği söylenmektedir. Bu hadîse göre ölü hayvanın sadece eti haram kılınmış oluyor. Sayılan diğer şeylerde başka pislik bulunmazsa temiz sayılırlar. Aksi takdirde necis olurlar. Sinire dâir iki rivayet vardır. Meşhur olan rivayete göre sinir temizdir. Bazıları da, en doğrusu sinirin necis oldu­ğudur diye başka bir rivayette bulunmuşlardır.

Hanbelîler: Ölü hayvanın bütün parçalarına (daha önceden) ha­yat nüfuz etmiştir. Dolayısıyla da necistir, derler. Ancak ölü hayvanın yü­nü, kılı, tüyü ve kuşun kanat tüyleri temizdir. Bu hükmü verirken de Hanbelîler. şu âyeti mesned kabul etmişlerdir:

“Sizin için davar ..., yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zama­na kadar (kullanmanız için) giyimlik(ler) döşemelik(ler) ve ticâret kumaş(lar)ı verdi.” [20]

Zîrâ bu âyet-i kerimenin zahirî anlamı, davarların hem canlılık ve hem de ölüm hallerini kapsamına almaktadır. Kanat tüyleri de bu üç şeye kıyâs yapılarak temiz sayılmıştır.

Ölüden çıkan kan, sümük, süt, yumurta ve mide suları da necis şeylerdendir.

Hanefiler dediler ki:  Ölü hayvandan çıkan ve canlılığı zamanında temiz sayılan süt, ince veya kalın kabuklu yumurta ve infeha denen mide sıvıları temizdir.[21]

Hanbelîler: Ölü hayvandan çıkan her şey necistir derler. Ancak eti yenen ölü hayvandan çıkan kabuğu sertleşmiş yumurtalar helâldir.

Şâfiîler: Ölü hayvandan çıkan bütün şeyler necistir derler. Ancak eti yensin yenmesin bütün ölü hayvanlardan çıkan kabuğu sertleşmiş yumurta­lar helâldir.

Malikiler dediler ki:  Ölü hayvandan çıkan bütün şeylerin necis olduğunu söy­lerler.

 

Köpek, domuz, bunların ken­di eşleriyle veya başka cinsten bir hayvanla çiftleşmelerinden doğan hay­vanlar da necistir.

 

Malikiler dediler ki: Her canlı varlık, köpek ve domuz dahi aslen temizdir. Ağırlık basan görüşe göre Hanefîler, canlı olduğu sürece köpeğin, bizatihi temiz olduğu hususunda Mâlikîlerle görüş birliği etmişlerdir. Ancak Hanefîler öldükten sonra onun etinin necis oluşuna bağlı olarak hayattay­ken salyasının da necis olduğunu iddia etmişlerdir. Eğer bir kuyuya düşer de ağzı suya değmeden canlı olarak çıkarsa su necis olmaz. Yine böylece kendisini silkelediğinde üzerindeki suların bir kısmı başka bir yere isabet edip bulaşırsa orası dahi necis olmaz.

Köpeğin necis oluşunun delili, Müslim'in Peygamber (s.a.s.) Efendimizden rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şeriftir:

 “Birinizin kabına köpek dilini soktuğunda onu(n içindekini) döksün. Sonra yedi kez yıkasın.” [22]

Domuzun necisliği ise köpeğe kıyâs yoluyla saptanmıştır. Zîrâ o, kö­pekten daha kötü bir vaziyettedir. Onun kendisinin ve mal edinilmesinin harâmlığı hakkında şeriat sahibinin kesin hükmü vardır. Köpek ve domuz­dan süzülüp damlayan ter, salya, sümük ve gözyaşı da necis olan şeyler­dendir.

 

Mâlikîler: “Her canlı ve ondan süzülüp damlayan şey temizdir” ku­ralı gereğince bütün bu sayılanların temiz olduğu görüşündedirler.

 

Dalak ve ciğer dışında bütün nevileriyle kan dahi necistir. Ancak bu ikisi, daha önce geçen; hadîs gereğince temizdirler. Cesedinin üzerinde bulunduğu sürece şehidin kanı da temizdir. Şehîdden kasıt, ileride cena­ze bahsinde nitelikleri belirtilecek olan şehîddir. Şer'î usûle göre kesilen hayvanın etinin üzerinde veya damarlarında kalan kan ile balığın kanı te­mizdir. Bit, pire ve kinan[23] gibi hayvanların kanları da temizdir. Diğer bazı kanlar daha vardır ki, bazı mezheblere göre bunlar da temizdirler.

 

Malikiler dediler ki: Akan kan, balıktan da olsa istisnasız necistir. Ama akmayan; meselâ, şer'î usûle göre kesilmiş olan hayvanın eti üzerinde veya damarlarında kalan kan temizdir.

Şâfiîler: Dört şey dışında bütün kanlar necistir, derler. Bunlar da:

1- Eti yenen hayvanın kan renginde çıkan sütü,

2- Mûtad yoluyla gelen kan rengine bürünmüş olan menî,

3- Kuluçkaya elverişli olmak şartıyla kan rengine bürünmüş olan yu­murta,

4- Temiz bir hayvandan olması kaydıyla pıhtıya veya bir çiğnem ete dönüşen kandır.

Hanefiler dediler ki: İnsandan olsun, hayvandan olsun akmamış olan kan temizdir. Et çiğnemine dönüşen kan da temizdir. Fakat pıhtı hâli­ne gelen kan necistir.

 

İrin (yaradan akan, kan katışığı olmayan yoğun su) ve cerahat (yaradan akan ve kan katışığı olan ince su) da necis olan şeylerdendir.

 

Hanefiler dediler ki: İrin ve cerahat dışında bedenden akan sıvılar eğer bir hastalıktan kaynaklanıyorsa, akarken acı hissedilmese bile necistir. Yok, eğer bir hastalıktan kaynaklanmıyorsa temizdir. Ama bir hastalıktan ötürü gözden akan sular, akarken bir acı hissedilmese bile necistir. Meselâ gözyaşı kanallarının hastalanması hâlinde gözden akan yaşlar hiçbir acı hissedilmeksizin akarlar.

Şafiiler dediler ki: İrin ve cerahat dışında yaralardan akan sıvılar, normal rengi ve kokusu değişik ise necistir. Rengi ve kokusu değişik değilse ter gibi temizdirler.

 

Da­ha henüz bebeklik döneminde olup yiyeceklerden yememiş olsalar bile insanların sidik ve tersleri gibi artıkları necistir. Bu artıklar necaset hâline dönüşmeksizin eski yenebilir şekillerinde kalsalar bile yine de pis ve murdardırlar. Katır ve eşek gibi eti yenmeyen ve fakat yaralandıklarında kanı akan hayvanların tersleri ve idrarları da necistir.

 

Hanefiler dediler ki:  Eti yenmeyen hayvanların ters ve idrarı neca­set ve taharet bakımından kısımlara ayrılır. Hayvan eğer havada uçan cinstense (karga gibi), onun necaseti muhaffeftir. Yok, eğer uçan cinsten değilse necaseti, muğallez necasettir. Şunu da kaydetmek gerekir ki: Katır ve eşek gibi hayvanların yollarda bıraktıkları sidik ve tersleri fazla olduğundan me­şakkati gidermek amacıyla affedilen necasetler türünden sayılmıştır.

 

Ama eti yenen hay­vanların artıklarına gelince bu hususta mezheblerin ihtilaflı görüşleri mevcuddur.

 

Şafiiler dediler ki:  Eti yenen hayvanların da sidik ve tersleri mutlak surette necistir.

Hanefîler: Eti yenen hayvanların sidik ve terslerinin muhaffef ne­cis olduğu görüşündedirler. Yalnız kuşlara ilişkin olarak şöyle bir ayırım yap­mışlardır: Eğer kuş (güvercin ve serçe gibi) havada uçarken tersleyen cinsten ise onun tersi temizdir. Diğerlerininki ise (tavuk, yabanî ördek ve kaz gibi) İmameyn'e göre muhaffeftir. İmam Âzâm'a göre ise muğallez necasettir.

Mâlikîler: Eti yenen sığır ve koyun gibi hayvanlar eğer murdar şey­lerle beslenmeyi âdet edinmemişlerse bunların ters ve sidiklerinin temiz ol­duğu görüşündedirler. Yok, eğer murdar şeylerle beslenmeyi itiyâd hâline getirdikleri yakînen veya zannî olarak biliniyorsa tersleri necistir. Ama itiyâd hâline getirip getirmediklerinde şüpheye düşülürse bakılır: Tavuk gibi, eğer pisliklerle beslenmesi kendisinden beklenilen bir hayvansa tersi necistir. Ama güvercin gibi, pisliklerle beslenmesi kendisinden beklenilmiyorsa tersi temizdir.

Hanbelîler: Eti yenen hayvanların tersinin temiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fazla olmamak kaydıyla necaset yemiş olsalar bile tersleri temiz­dir. Etleri de... Yok, eğer necis olan bir şeyden fazlaca yemiş iseler bunlar üç gün süreyle pislik yemekten alıkonulur, temiz şeylerle beslenilirlerse üç gün geçtikten sonra tersleri temiz olur. Etleri de...

 

İnsanın ve diğerlerinin menisi necistir.

 

Menî, cinsel ilişki veya ben­zeri (sevişme, elle oynama) esnasında orgazm halinde gelen bir sıvıdır. Bu sıvı, mîzâçları itidale erdiğinde (yani 30 yaşı civarına geldiklerinde) erkeklerde beyaz ve yoğun halde olur. Kadınlarda ise sarı ve ince olur. Ka­dının menîsi, vücûdunun dışına çıkmaz; fercinin (vaginanın) içinde kalır. Cinsel ilişki esnasında bazan erkeğin penisinin üstünde de görülebilir. Ka­dının menisinin varlığını kabul etmeyip kadının fercinde (vaginasında) sa­dece bir ıslaklık hissedildiğini iddia edenler, aslında bedenî duyguları inkâr etmiş oluyorlar. Mezî ve vedî de necis şeylerdendir.

 

Hanbelîler: Eti yenen hayvanların mezî ve vedîlerinin temiz oldu­ğu görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Mezî: Oyna­ma esnasında penisten akan ince bir sıvıdır. Vedî ise çoğunlukla idrar­dan sonra akan beyaz ve yoğun bir sıvıdır.

 

Kusuntu ve mideden gelen su da necistir. Ancak bu hususta mezheblerin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Durdurulması mümkün olmayan ağız dolusu olarak gelen gerek yemek, gerek su, gerek san renkte (za'ferân gibi) bir sıvı ve gerekse kan pıhtısı hâlinde gelen kusuntu ğalîz necasettir. Bu yemek ve sular, mideye yerleşmeden önce kusulsa bile yine ğalîz necasettirler. Süt em­me dönemindeki çocuğun kusmuğu dahi bu hükme tâbidir. Fakat uyumak­ta olan bir kişinin ağzından gelen su temizdir. Az veya çok, küçük veya büyük kurtçukları kusan kimselerin de bu istifrâları temizdir. Mideden gelen su da kusuntu hükmündedir. Bu hususta Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmak­tadır:

“Sizden biriniz namazdayken kusar veya midesinin suyu ağzından dı­şarı atılırsa namazı bıraksın ve gidip abdest alsın.” [24]

Yalnız Hanefî İmamları, balgam ve kanla karışık tükürük hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Saf olarak hiçbir şeyle karışmamış olan balga­mın temiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak yemekle karışık olup bu karı­şımda yemek balgamdan daha çok olursa necis olur demişlerdir. Ama her ikisi eşit miktarda olursa her biri tek başına değerlendirilir. Eğer yemek kıs­mı tek başına ağız dolusu olursa kusuntu hükmüne tabi olur. Tükürükle karışık olan kana gelince bu karışımdaki tükürük çoğunlukta olup sıvının ren­gi sarı olursa bu temizdir. Yok, eğer karışımın içindeki kan çoğunlukta olup sıvının rengi kırmızı olursa bu necistir. Karışımdaki kan ister çok olsun ister tükürüğün miktarına eşit olsun, ağız dolusu olmasa bile yine necistir. Deve ve koyunların geviş getirmeleri esnasında çıkarmış oldukları salyalar da az olsun çok olsun necistir. Şunu da bilmek gerekir ki: Bir kişi aynı anda bir­kaç defa peş peşe kusar da bu kusuntulardan her biri kendi başına ağzı dol­durmaz, ama üst üste toplandığında ağız dolusu kadar olursa bu kusuntular da necis olur.

Mâlikîler: Kusuntuyu, “mideye yerleştikten sonra tekrar ağız yo­luyla dışarı çıkan yemek” olarak tanımlamışlardır. Şu halde bu yemek, yalnız ekşime şeklinde de olsa, yemeklik vasfını yitirecek de olsa necis olur demişlerdir. Ama midenin dolması esnasında ağız yoluyla dışarı attığı su, pis­liğe benzemedikçe pislik hükmüne girmez. Bir tek niteliğiyle de olsa pisliğe benzerse pislik hükmüne girer, necis olur. Sözünü ettiğimiz bu suda ekşime yalnız başına zarar vermez. Midenin dışarıya attığı bu su, ekşimiş olur, fa­kat başka özelliklerini kaybetmez ve değişmezse necis olmaz. Ekşime hafif olup devamlı tekerrür etmesi dolayısıyla hafif sayılmakta ve dolayısıyla bu su necis olarak kabul edilmemektedir, temizdir. Mideden çıkan su, san ren­ge bürünüp pis kokmaktaysa necislik bakımından kusuntunun hükmüne tâ­bi olur. Ancak bu su, sürekli olarak mideden gelmekteyse zorluklar göz önüne alınarak afvedilen necasetlerden sayılmıştır.

Şafiiler dediler ki: Kusuntu derhal dışarı çıkarsa ve yemek olsun su olsun, asliyeti değişmemiş olsa bile mideden çıktığı bilinirse necistir. Ama mideden çıktığı şüpheli olursa asl olan temiz olmasıdır. Uyuyanın ağzından çıkan su da sarı renkli ve pis kokulu ise bu hükme tâbidir. Ama bu derde müptelâ olanlar için bu su, zorluğu gidermek maksadıyla afvedilen necaset­lerden sayılmıştır. Deve ve koyunların geviş getirmeleri esnasında çıkardık­ları salyaları, az da olsa çok da olsa necistir.

Hanbelîler: Kusuntu ve midenin dışarıya attığı su, hiç bir ayırıma tâbi olmaksızın necistir derler.

 

Canlı hayvandan çıkan çürük yumurta da necistir.

 

Mâlikîler: Çürük yumurtayı kokan, rengi maviye dönüşen; kan, et parçası veya ölü bir civciv hâline dönüşen bir yumurta olarak tanımlamış­lardır. Çorba gibi, sarısıyla beyazı birbirine karışan, içinde nokta halinde kan bulunan yumurtalar temizdir. Ölü hayvanın yumurtasına gelince bu, daha önce de belirtildiği gibi necistir.

Şâfiîler: Çürük yumurtayı, “Kokuşmuş olmakla birlikte sarısı be­yazına karışan yumurtadır” şeklinde tanımlamışlardır. Bununla beraber böylesi yumurtaların temiz olduğunu da doğrulamışlardır. Bunlar derler ki: “Ka­na dönüşen ve canlı bir hayvandan çıkıp da kabuğu sertleşmemiş olan yu­murta necistir.”

Hanefiler dediler ki:  Yumurta kana dönüşürse necis olur. Ama sa­dece kokarak değişen yumurta, kokmuş et gibi temizdir.

 

Mezheblerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır. Ölüsü necis sayılan bir canlıdan alınmış parçalar da necistir.

 

Hanbelîler: Ölüsü necis olan canlılardan alınmış olan parçaların arasından iki şeyi istisna edip bunların temiz olduğuna hüküm vermişlerdir,

a- Kabuğu sertleşmiş yumurta,

b- Mecburî kesilmesi esnasında, canlı hay­vanda kesilmesine güç yetmeyen parçalar...

Şafiiler dediler ki: Eti yenen hayvanların üzerlerinden alman ve alı­nırken beraberlerinde örfe göre bir kıymeti olmayacak kadar az miktarda et parçası kopan yün, tüy, kıl ve kanat tüyleri temizdir. Ama beraberlerinde örfe göre bir kıymeti olacak kadar çok et parçası koparsa her ikisi de necis olur. Hayvanın üzerinden alınan tüy ve beraberindeki şeyin temiz mi necis mi olduğu hususunda şüpheye düşülürse asl olan temiz olmasıdır. Ayrıca daha önce de geçtiği gibi Şâfiîler, ölü hayvanın istisnasız olarak tüm parçaları­nın necis olduğuna hüküm vermişlerdir.

 

Ölü hayvan bahsinde sayılan par­alarla canlı olan ceylandan alınan misk ve derisi bu hükmün dışında tu­tulmuş olup temizdir. İnsandan gayrı, eti yenmeyen canlıların sütü de necistir. Ateşle yanan pisliğin külü ve dumanı necistir.

 

Hanefiler dediler ki: Canlı olsun ölü olsun, eti yensin yenmesin bü­tün hayvanların sütü temizdir. Ancak domuzun sütü müstesnadır. Çünkü o sağken de ölüyken de necistir.

Hanefiler dediler ki: Ateşle yanmış necasetin hem külü, hem du­manı temizdir. Aynı şekilde yanmaksizın bir necaset, kendiliğinden toprak haline gelirse temiz olur.

Mâlikîler: Bunlara göre ateşle yanmış necasetin külü temiz, duma­nı ise necistir. Mâlikîlere göre kuvvetli olan görüş budur.

 

Sarhoş edici sı­vılar da necistir. Bu sıvı ister üzüm şırasından, ister kuru üzüm ezmesi, ister hurma ezmesi, ister başka bir şeyden yapılmış olsun necistir. Zîrâ Cenâb-ı Allah, hamrı (şarabı) “rics' yani pislik ile adlandırmıştır. Rics ise örfe göre necis şey demektir. Sarhoş edici her sıvının hamr olarak kabul edilmesi, Müslim'in rivayet ettiği şu hadîs-i şeriften ötürüdür:

“Her sarhoş edici şey hamrdır. Her sarhoş edici şey haramdır.” [25]

Şerîat sahibinin sarhoş edici sıvıyı içmenin haram olduğunu ilân et­mesinin üstünde, onun necis olduğuna karar vermesi, ondan nefret edil­mesi ve onu kullanmanın büyük günâh olduğunun bilinmesi içindir.[26]

 

Kendisinden Afvolunan Necaset Bahsi

 

Namaz kılanın bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerdeki necâseti gidermek vâcibtir.

 

Malikiler dediler ki: Necasetin giderilmesine ilişkin iki meşhur ka­vil (söz) vardır:

a- Necaseti gidermek, namazın sahîh olabilmesi için şart olduğundan vâcibtir.                      

b- Necaseti gidermek sünnettir. Sünnet veya vâcib olmasının şartı; na­maz kılanın kendisinde necaset olduğunu hatırlaması ve onu gidermeye muk­tedir olmasıdır. Adamın biri, üzerinde veya kıldığı yerde necaset bulunması­na rağmen namaz kılmış, bu necaseti önceden gidermeyi unutmuş veya gi­dermekten âciz kalmışsa namazı her iki kavle göre de sahîh olur. Ancak kıl­dığı namaz öğle veya ikindi ise güneş guruba gelip sararıncaya kadar yeni­den kılması; akşam veya yatsı ise şafak vaktine kadar yeniden kılması, sa­bah namazı ise gün doğuşuna kadar yeniden kılması mendup olur. Ama üze­rinde veya kıldığı yerde necaset olduğunu bilip de kasıtlı olarak kılarsa veya haberi yoksa birinci kavle göre namazı bâtıl, ikinci kavle göre ise sahihtir. Birinci kavle göre namazı bâtıl olduğu için aynı vakitte veya başka bir za­manda mutlaka yeniden kılması gerekir. İkinci kavle göre de yeniden kılma­sı menduptur.

 

Ancak zorluklar ve imkânsızlıklar göz önüne alınarak kendisinden afvolunan necasetler bu hükümden müstesnadır. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurur:

“(Allah) din işinde üzerinize bir zorluk da yüklemedi.”[27]Kendisinden afvolunan necasetler hakkında mezheblerin tafsilâtlı gö­rüşleri aşağıya çıkarılmıştır.     

 

Mâlikîler: Kendisinden afvolunan  necasetleri şu şekilde sıralamışlardır:

a- Emzikli kadının bedenine veya elbisesine, emzirmekte olduğu ço­cuğun (bu çocuk kendisine ait olmasa bile) bulaşan idrar ve dışkısı. Tabiî emziren kadın, çocuğun pislemesi hâlinde mümkün mertebe kendisine bu­laşmamasına gayret edip kaçınacaktır. Böyle kadınların, kendileri için bir namaz elbisesi hazırlamaları da menduptur.

b- Mayasılın (hemorroid) ıslaklığının kişinin bedenine veya elbisesine günde bir kez dahi olsa her gün bulaşması. Bu ıslaklık ele bulaşırsa eli yıka­mak gerekir. Fakat bu hastalığa müptelâ olan kişi elini her gün iki defadan fazla mak'adına değdirip mayasılı geri döndürüyorsa elini yıkamaktan afvolunur. Elbise ve bedene günde bir defadan fazla isabet ederse..., dendi. El için ise günde iki defadan fazla isabet ederse..., dendi. Bunun sebebi şudur:

Birçok defa olmadıkça eli yıkamak zor değildir. Ama beden ve elbiseyi yı­kamak zordur.

c- İdrar, dışkı, mezî ve vedî gibi sıvılar her gün bir kere de olsa kendi­liklerinden sızıntı yapsa ve bu sızıntılar elbise ve bedene bulaşsa yıkanması gerekmez. Bir yere bulaşır da bu yerden başka tarafa geçmek mümkün ol­mazsa, orasının yıkanması da gerekmez. Ancak bu haldeki kimsenin kendi­si için bir namaz elbisesi bulundurması menduptur.

d- Kasabın, banyo sularını çeken kimsenin, yaralan tedavi eden dok­torun elbisesine isabet eden şeyler. Ancak bu gibi kimselerin kendileri için namaz elbisesi bulundurmaları menduptur.

e- Namaz kılanın elbisesine, bedenine veya namaz kıldığı yere gerek kendisinin, gerek insan olsun hayvan olsun (bu hayvan domuz olsa da) baş­kalarının bulaşan kanı. Ancak bu kan lekesinin genişliğinin, katırın ön aya­ğındaki siyah benden daha büyük olmaması gerekir. Gram olarak ağırlık önemli değildir. Bu hususta irin ve cerahat da kan hükmündedir.

f- Kişinin ahıra bağlamakta olduğu, yemini verdiği veya otlatmakta olduğu at ve katırın kendi bedenine, elbisesine veya namaz kılmakta olduğu yere bulaşan idrar veya dışkısı. Bunlardan korunmak zor olduğu için afvolunan necasetler grubundandırlar.

g- Pisliğe düşüp ondan bir şey kaldırıp da ayağına veya ağzına pislik bulaşan kara sinek, sivrisinek veya küçük karıncadan insana, ya da elbisesi­ne bulaşan izler. Bunlardan sakınmak da zordur. Bu nitelikteki büyük karıncaların bıraktıkları izlerse afvolunan necasetten sayılmaz. Çünkü bu, en­der görülür.

h- Hacamat vurulan yerde, bezle silindikten sonra kalan kan kalıntı­sı. İyileşip yıkanmasına kadar bu kan kalıntısı afvolunan necasetlerden sa­yılır.

i- Kişinin elbisesine veya ayağına bulaşan yağmurun çamuru veya ne­casetle karışık yağmur suyu. Bunlar yollarda bulundukları sürece, yağmur kesildikten sonra bile olsa bu hükme tabidirler. Ancak bunlar için üç şartın bulunması gereklidir:

1. Muhakkak surette veya zannî surette olsa bile çamura veya suya karışan necaset yandan fazla olmamalıdır.

2. Çamura veya suya karışmaksızın necasetin direkt olarak insana bu­laşmaması gereklidir.

3. Kişinin bu çamura veya suya bulaşmada bir kastı ve katkısı olma­malıdır. Örneğin temiz yol varken kişinin bu çamurlu yollardan geçmemesi gerekir. Yollara serpilen su ve su birikintisi bulunan yerlerdeki arta kalan sular da yağmur çamuru hükmündedir.

j- Birden fazla olan çıbanlardan akan irin. Bu irin ister kendiliğinden, isterse gereksiz yere sıkılmakla aksın. Ama çıbanların çokluğu, sıkılmalarına ihtiyaç olduğu sanısını doğurmaktadır. Akan irinler katır beninden fazla olsa bile afvolunan necasetlerden sayılırlar. Fakat çıban bir tane olur da bun­daki irin kendiliğinden akarsa veya ihtiyaç duyulduğu için sıkılarak akıtılırsa yine sorun yoktur. Ama ihtiyaç duyulmaksızın sıkılmakla akarsa katır beni kadar olanı afvolunur, geri kalan fazlalık ise afvolunmaz.

k- Çok olsa bile pirelerin pisliği. Eğer pire akan kanla besleniyorsa, pisliği necis, ama afvolunan bir necistir. Kanına gelince, diğerlerinin kanı gibi olup katır beninden fazlası muaf değildir.

ı- Uyumakta olan bir kimsenin midesinden çıkıp gelen su. Bu su sarı ve pis kokuyorsa necistir. Eğer devamlı olarak akıyorsa muaftır.

m- Üç tane veya daha az sayıdaki bit ölüsü insan üzerinde veya elbi­sesinde bulunursa muaftır.

n- Kişinin ön veya arkasından gelen necaseti taş veya benzeri şeylerle temizleyip gidermesinin sonra geriye kalan pislik izi. Bu iz fazla yayılmadıkça suyla yıkanması gerekmez. Eğer fazla yayılırsa suyla yıkanması vâcib olur. Kadının önündeki necaseti temizlemede su kullanmasının gerekli olu­şu gibi... Bunun geniş açıklaması istinca bahsinde gelecektir.

Hanefiler dediler ki: Necaset, muğallaza ve muhaffefe olmak üze­re iki kısma ayrılır. İmam Âzam'a göre necâset-i muğallaza, hakkında baş­ka bir nassla muâraza olmaksızın nass bulunan bir necasettir. Muhaffefe ise, hakkında başka bir nassla muâraza olmakla birlikte ayrı bir nass bulunan necasettir. Eti yenen hayvanların idrarı gibi! Bu husustaki muârazalı nasslar şu hadîs-i şeriflerdir:

“Sidikten uzak kaçın.”[28]

Urenîlerin hadîsine gelince bu da eti yenen hayvanların sidiğinin temiz­liğini ispatlar. Bu hususta iki delil çatışınca, eti yenen hayvanların sidiği necâset-i muhaffefe olmuştur. Gelelim Urenîlerin hadîsine:

“Ureyne oymağından bir kısım insanlar Medîne-i Münevvere'ye geldi­ler. Oranın havası kendilerine yaramadı. Renkleri sarardı. Karınları şiş­ti.

Rasülullah (s.a.s.) onlara, sadaka için toplanmış olan develere gidip süt­lerini ve idrarlarını içmelerini emretti. Onlar da gidip içtiler. Ve bu, onlar için bir şifâ sebebi oldu.” [29]

Necâset-i muğallazada şu hususlar afva uğrar:

a- Dirhem miktarı kadar olan necâset-i muğallaza.

b- Tartılabilen yoğun necasetlerden yirmi kırat kadar olanı.

c- İnce necasetlerden de el ayası kadar olanı.

Bunu üzerinde taşıyanın namazı sahîh fakat tenzihen mekruh olur. Tahrimen mekruh olması söz konusu değildir. Zîrâ bu miktar necasetin muaf sayılması, günâh durumunun ortadan kalkmasını gerekli kılar. Evet, dirhem miktarı necaseti gidermek, daha az miktarda olanı gidermekten daha kuv­vetlidir. Hanefîlerin meşhur kavline göre tahrimen mekruhtur.

d- Zaruret hâli bulunan yerlerde kediyle farenin sidik ve pislikleri. Farenin pisliği fazla olup da eseri görülecek kadar olmamak şartıyla buğday içine düşerse muaf sayılır. Farenin sidiği kuyuya damlarsa zaruret dolayısıy­la muaf sayılır. Ama gerek pisliği, gerekse sidiği elbiseye veya kaba bulaşır­sa muaf sayılmaz. Çünkü bundan sakınmak mümkündür. Kedinin sidiği el­biseye bulaşırsa zaruret çıkması dolayısıyla muaf sayılır. Elbiseden başka şeye kedinin sidiği veya dışkısı bulaşırsa sakınılması mümkün olduğu gerekçesiy­le muaf sayılmaz.

e- Necis olan bir şeyin buhar ve tozu. Yerdeki dışkılara rüzgâr vurup elbiseye izini bulaştırırsa dışkının kokusu gelse bile yine zararı yoktur. Yine böylece rüzgâr esmesiyle zıbil tozu savurulup insanın elbisesine bulaşırsa za­rar vermez.

f- İğne ucu kadar görülmeyecek derecede ince olan sidik serpintisi. Bunlar elbiseyi ve bedeni kaplayacak kadar çok olsalar bile zaruret nedeniy­le yok gibi sayılırlar. Kasabın elbisesine bulaşan kan damlacıkları da zaruret dolayısıyla sırf kasap için muaf sayılır. Eğer bu sidik serpintileri bir elbiseye bulaşır da sonra bu elbise az bir suyun içine atılırsa o su necis olur. Çünkü burada bir zaruret söz konusu değildir.  

g- Bir pisliğe konup da pislikten kendisine bir şeyler bulaşan bir kara sinek, namaz kılan bir şahsın elbisesine konar ve onda pislikten bir iz bıra­kırsa yine muaf sayılır.

h- Caddelerdeki çamurlar, karışımlarındaki necaset aynen görülme­dikçe yandan çok olsa bile muaf sayılır. Necâset-i muhaffefe, elbisenin veya bedenin tümünün dörtte birini geçmedikçe muaf sayılır. Necasetin hafifliği ancak sıvı olmayanlarda açığa çıkar. Çünkü bir sıvıya herhangi bir necaset bulaştığında o sıvı da necis olur. Bu hususta muğallaza olanla muhaffefe olan arasındaki herhangi bir fark yoktur. Bunda ağırlığa ve alana da itibar edil­mez.

Deve ve koyun pisliği fahiş miktarda çok olmadıkça bir kaba veya ku­yuya düşer de dağılıp rengini yaymazsa muaf sayılır. Buradaki azlık veya çokluğun takdir edilmesi, bunu gören kimsenin görüşüne bırakılmıştır. Eşe­ğin tersi ile sığırın ve filin pisliklerine gelince, zaruret veya iptilâ halinde bunlar muaf sayılırlar. Bunların kurusu da yaşı da aynı hükme tâbidir.

Şafiiler dediler ki: Necasetten bazıları afvolunur. Ki bunları şöylece sıralamak mümkündür:

Normal gözün göremediği necaset, muğallaza da olsa muaftır. Ateşte yakılan bir necasetin kendisinden ayrılan az miktardaki dumanı muaf sayı­lır. Ateşsiz olarak bir necasetin kendiliğinden yükselen buharı böyle olma­yıp tamamen temizdir. Taşla temizlenen bir kişinin mak'adında kalan pislik izi. Bu kalıntı ve iz, sahibine nisbetle muaf sayılır. Başkaları için değil... Söz­gelimi böyle birisi, az bir suyun içine oturursa ve temizlenme mahalli de su­ya değerse o su necis olur.

Necis olduğu muhakkak bir şeylerle karışan sokak çamurları. Eğer bu çamurun necis olduğu sanılır veya bu hususta şüpheye düşülürse temiz sayı­lır. Bu çamurların muaf sayılmaları için aşağıdaki şu dört şartın tahakkuk etmesi gerekir:         

1- Necasetin bizatihi kendisi zahir olmamalıdır.

2- Yolda yürümekte olanın bu pisliklerden sakınması, yani elbisesi­nin eteğini sarkıtmaması; su taşıyanların kaplarından sıçrayan serpintilere kendisini yaklaştırmaması gerekir.

3- Yoldaki pisliklerin kendisine, yürürken veya bir şeye binmişken bu­laşmış olması gerekir. Eğer kendisi bu pisliğin içine düşer de elbisesi kirle­nirse muaf sayılmaz. Ve bu durumlar ender vukû bulduğu için sakınmak da mümkündür.

4- Bu necaset sadece elbiseye veya bedene bulaşırsa muaf sayılır. Necis bir küle gömülen ve bu vasıftaki kızgın bir külün üzerinde ısıtılan ekmeğe bu pislikten bir şey bulaşırsa, her ne kadar ayıklanması kolay olsa da muaf sayılır. Bu çeşit pislikten bir şey sütün içine düşer de eseri belli olur­sa veya bu bir elbiseye bulaşırsa muaf sayılır. Peynir ve meyvelerdeki kurt ölüsü her ne kadar necis ise de bu nesnelerin içinde ölü olarak bulunursa muaf sayılır. İnfehalar da muaf necasetten sayılırlar. (Bunlar, süt oğlakları­nın veya danalarının midelerinden çıkan sıvılardır. Ki bunlar peynirin maya tutmasına elverişlidirler.) İlâçları ve esansları kullanılır hâle getirmeyen ne­cis sıvılar da muaf sayılır. Tabîî fazla olmamak ve yeteri kadar kullanmak şartıyla... Bu da infeha denen sıvıya kıyâsla muaf sayılmıştır. Harcı necis kül ile yoğurulup yapılan duvarların üzerine serilen elbiseler, ıslak olmaları dolayısıyla bu pis küle bulaşırlarsa muaf sayılır. Zira bundan sakınmak da zordur. Ölü bit yumurtaları, çok da olsa karasineğin pisliği muaf necasetler­den sayılmıştır. Evde, sergilerin üzerine ve yere düşen kuş pisliklerinin de muaflığı için üç şartın tahakkuku gerekir:

1- Kasıtlı olarak bunlara basıp geçmemek gerekir.

2- Zaruret olmadığı takdirde iki yanından birinin yaş olmaması gere­kir. Meselâ zorunlu olarak geçilmesi gereken yoldaki bu tür pislikler rutûbetli de olsa ve buradan geçmek kasıtlı da olsa yine afvolunur.

3- Bu çeşit necasetten sakınmanın meşakkatli olması gereklidir.

Üstü açılan bir mezarlığın az miktardaki toprağı da afvolunan necaset­lerdendir. Köpek, domuz, bunların kendi aralarında veya başka cinsten hay­vanlarla çiftleşmelerinden doğan yavruları müstesna, diğer hayvanların az miktardaki necis tüyleri de muaf sayılır. Köpekle domuzun necis tüyü az mik­tarda olsa bile muaf değildir. Çok da olsa yine muaf sayılmaz. Ancak binici ve kırkıcı olanların sakınmaları zor olduğu gerekçesiyle onlar muaf sayılmış­lardır. Sudaki balığın pisliği; eğer balık suya sırf iş olsun diye konulmamışsa ve pisliği de o suyu değiştirmemişse muaftır.

Etin ve kemiğin üzerinde kalan kan. Eğer bunlar yıkanmaksızın tence­reye konulmuş olurlar ve çorba (veya diğer yemekler) de değişik olup nor­malden ayrı olsa bile yine afvolunur. Ama et veya kemik tencereye konul­madan yıkanacak olursa üzerine dökülen su yere damlarken sâf ve temiz olun­caya kadar yıkanmasına devam edilir. Su berrak olursa et veya kemik te­mizlenmiş demektir. Aksi halde necistir ve muaf sayılmaz. Temizlendikten sonra üzerinde az miktarda kan kırmızılığı kalırsa, bunu kökten silmek müm­kün olmadığından muaf sayılır. Normal bir yıkamadan sonra geriye kalan kırmızılık muaf sayılır. Uyumakta olan bir şahsın ağzından gelen ve midesinden kaynaklandığı muhakkak olan san renkli ve pis kokulu salya. Eğer bu şahıstaki söz konusu salya, her zaman görülen bir şeyse fazla miktarda aksa bile muaf sayılır. Ama midesinden kaynaklandığı şüpheli ise temiz sa­yılır. Deve ve benzeri hayvanların geviş getirme esnasında çıkardıkları sal­yaları, kendilerine yem veren, ahıra bağlayan veya otlatan kimselere bula­şırsa muaf sayılır. Harman üzerindeki tahıla bulaşan hayvan sidiği ve dışkısı da muaf sayılmaktadır. İstinca için su alınan banyo havuzlarına düşen fare pisliği de bunlardandır. Ancak bu pislik az olup içine düştüğü suyun vasıfla­rından birini değiştirmemelidir. Tedavi maksadıyla vücutta ateşle yakılıp açı­lan yere konulan nohut tanesi de, necasete bulaşmış olan organın üzerine konulursa muaf sayılır. Süt sağılırken hayvanın pisliği veya memesinin üze­rindeki bir necaset sütün içine düşerse muaf sayılır. Hayvan pisliğiyle karı­şık bir çamurdan yapılma arı kovanlarındaki pisliklerden bala bulaşma olursa yine afvolunur. Süt emmekte olan çocuğun ağzındaki pisliğin memeye bu­laşması veya onu ağzından öpen birinin ağzına ıslaklıkla beraber bulaşması da muaf sayılır.

Karınca, arı, balarısı ve benzeri akacak kanı bulunmayan hayvanların içine düşüp ölmekle necis kıldıkları sıvı şeyler de bunlardandır. Eğer bu say­dıklarımız başka bir hayvan tarafından değil de sadece rüzgârın etkisiyle bu sıvının içine düşmüş ve evsâfını değiştirmemişlerse, bu sıvılar içilebilirler.

Dövme yaptırırken çıkan kan üzerine çivit döküldükten sonra bu kan mavi veya yeşil renge bürünür. Evet, vücûda iğne batırarak kan çıkarıp sonra da bu kanın üzerine çivit dökmekle elde edilen mavi veya yeşil renkteki nakışlı izler de şu şartlarla afvolunurlar:

1- Bu iş, başkasının vararına olmayan şahsî bir ihtiyaç için yapılmış­sa,

2- Bu işi yapan kişi mükellef değil ise,

3- Mükelleflik çağında yapmış fakat bu izleri gidermesi, teyemmümü mübâh kılacak derecede bir zararın (el veya yüzde yaralanmaların) meyda­na gelmesine sebep olacaksa muaf necasetlerden sayılır.

Aşağıdaki şu şartları hâiz olan kan da afvolunan necasetlerden sayıl­mıştır. Şöyle ki:

a- Normal gözün göremeyeceği kadar az olan kan. Bu, köpek ve do­muz gibi muğallez necasetten olan hayvanların kanı olsa bile...

b- Normal gözün, görebileceği miktardaki kan: Bu kan eğer köpek, domuz ve benzeri hayranların kanı ise mutlak surette afvolunmaz.

Kişinin kendi vücûdunun değil de başkalarının kanına gelince, bu kan az miktarda olur da kişi bizzat kendi kendini buna bulaştırmamışsa muaf sayılır. Zaruret olmaksızın üzerinde kan bulunan kişiye de yanaşmaması gerekir.

Akıcı kanı olmayan pire ve benzeri hayvanların kanma gelince bunların çok miktardaki kanlan da şu üç şartla muaf tutulur:

1- Çok miktardaki pire kanı, kişinin kendi fiiliyle veya başkası tara­fından üzerine bulaşmamış olması gerekir. Mükellef olmayan kişi de, kendi isteğiyle bunu bulaştırmamış olmalıdır. Bu durumda kanın çoğu değil de sa­dece az miktarı muaf sayılır.

2- Sakınılması güç olmayan ve üzerinde pire kanı bulunan bir şahsa yaklaşmamalıdır. Bunun tersini yapacak olursa pire kanının çoğundan değil de sadece azından muaf tutulur.

3- Bu kan güzelleşmek için bile olsa, üzerindeki giymeye ihtiyaç duy­duğu bir elbiseye isabet etmiş olmalıdır.

Kişinin kendi vücûdunun burun, kulak ve göz gibi tabiî geçit yerlerin­den akan kanına gelince mûtemed olan görüş şudur: Tabiî geçit yerlerinden akmasa bile az miktardaki kan muaf sayılmaktadır. Meselâ çıbanlardan, si­vilcelerden ve neşter vurulan yerlerden akan kanlar gibi. Kişinin fazla mik­tarda akan kanının muaf sayılabilmesi için de üç şart gereklidir:

1- Bu kan, kişinin vücudundaki çıbanı sıkması gibi kendi fiiliyle çık­mamış olacak. Bunun aksini yaparsa sadece az miktardaki kanından muaf tutulur. Ama neşter vurup kan aldırma ve hacamat (kupa) vurdurma gibi hallerde kendi fiiliyle de aksa çok miktardaki kanından da muaf tutulur.

2- Kan, çıktığı mahalli aşmayacak. Mahallinden maksat, sadece ya­ranın veya çıbanın bulunduğu mahal değildir. Meselâ eldeki bir yaranın ma­halli, dirseğe kadardır.

3- Zaruret olmadıkça kişinin, üzerinde kan bulunan şahsa veya şeye yanaşmaması gerekir. Muaflığın geçerliliği, kişinin sadece kendi şahsı için­dir. Sözgelimi, üzerinde kan bulunan bir şeyi tutması veya başkası tarafın­dan böyle bir şeyin üzerine yüklenmesi afvolunmaz.

Kanın azlık veya çokluğunun ölçüsü, örfün takdirine göredir. Az veya çok olduğu hususunda şüpheye düşülürse aslolan muaflıktır.

Hanbeliler dediler ki: Muaf sayılan necasetler şunlardır:

Az miktardaki kan, irin ve cerahat. Azlığı, insan baktığında kendi ken­dine: “Bu azdır” dediği bir miktar olarak tanımlanmıştır. Az miktardaki necaset, yiyecek ve sıvılardan başkasına bulaşacak olursa muaf sayılır. Bun­lara bulaşırsa muaf sayılmaz. Şayet yiyecek ve sıvıya bulaşan bu pislik, canlı iken temiz olan bir hayvanın ön ve arkasından başka bir yerinden çıkmışsa yine muaftır. Kan, irin ve cerahatten biri, elbisesinin birkaç yerine bulaşmış ise bakılır: Eğer pislik bulaşan bu yerler bir araya getirilip üst üste konuldu­ğunda, tamamı az ise muaf olur. Aksi halde, hayır! Kişinin üzerindeki iki veya daha fazla elbise bir araya getirilerek bunlardaki pislikler üst üste he­saplanmaz. Her giyecek tek başına değerlendirilir.

Yeteri kadar istinca yapılıp mak'ad temizlendikten sonra geride kalan az miktardaki kalıntı da muaf sayılır. Küçük abdest yapılıp iyice temizlen­dikten sonra gelen idrar sızıntısı da muaftır. Çünkü bundan sakınmak zor­dur.

Vasfı açıkça belli olmayan pisliğin dumanı ve tozu da bu gurupta mütâ­lâa edilir. Afvolunan bir necasetle kirlenen az miktardaki su da böyledir. İnsanın gözüne bulaşıp da yıkanması zarar veren necaset muaftır. İçine necaset bulaşmakla necisliği kesinleşen az miktardaki sokak çamuru da muaf sayılır.[30]

 

Necasetin Kendisiyle Giderildiği Şey Ve Ne Şekilde Giderileceği

 

Necaset bazı şeylerle giderilir. Ki bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Temizleyici su: Temiz su, bu iş için yeterli değildir.

 

Hanefiler dediler ki: Temizleyici olmayan temiz su, necaseti gider­me hususunda temizleyici su gibidir. Sirke ve gül suyu gibi sıkıldığında temiz sular da temizleyici su gibidirler. Bunların üçü, galiz de olsa, görünse de, görünmese de bütün necasetleri (bu necasetler kişinin bedeninde, elbisesin­de veya namaz kılacağı yerde olsa bile) temizlerler.

 

Bundan son­ra gelecek olan “Suların kısımları” mevzuunda temiz su ile temizleyici su­yun açıklaması yapılacaktır. Necasetin bulunduğu yerin nasıl temizleneceği hususunda mezheblerin muhtelif görüşleri vardır.

 

Hanefiler dediler ki: Necâsetli elbise, bir defa bile yıkanmakla üze­rinde görünen necaset giderilirse temiz olur. Tabiî, bu yıkama eğer akar bir suda veya üzerine su dökmekle oluyorsa. Fakat bu elbiseler kapta yıkanı­yorsa üç defa yıkanması ve her yıkanışta da sıkılması gerekir. Eğer bu elbise necis bir boya ile boyanarak necis olmuş ise onu temizlemek için üzerine su dökmek ve su berrak bir şekilde ondan akıncaya kadar yıkamaya devam et­mek gerekir. Üzerine dökülen su, saf olarak ondan damladığında boyanın rengi üzerinde kalmış olsa bile elbise temizlenmiş olur. Renk ve koku gibi eserler necasetin yerinde kalmış olsa, bunları gidermek zor olduğundan muaf sayılırlar. Buradaki zorluğun ölçüsü, giderilmesi için sudan başka sabun ve benzeri maddelere ihtiyaç duyulmasıdır.

Necis bir kına ile boyanmak da böyledir. Adamın biri necis bir kınayı vücûduna yakarsa, bunu temizlemek için üzerine su döker ve döktüğü su ber­rak bir şekilde akıncaya kadar bu işleme devam ederse temizlenmiş olur. Dövme yapmanın hükmü de böyledir. Dövme için, sözgelimi ele ya da dudağa iğne batırılıp kan çıkarılır. Sonra da bu kanın üzerine çivit dökülür, bundan sonra yara iyileşince meydana gelen nakışlı ve renkli iz necis olur. Ki bunun izini su ile gidermek mümkün değildir.

Bunu temizlemek, üzerine su döküp, dökülen suyun ondan sâf ve temiz olarak ayrılmasıyla tamamlanmış kabul edilir. Necis yağların eseri de zarar vermez. Ölü hayvanın iç yağı böyle değildir. O bizzat necistir. Görülmeyen necasete gelince onu yıkayan, yıkandığı yerin temiz olmasını zannetmesi ha­linde sayısı şart olmaksızın temiz olur. Vesveseli kimselerin üç defa yıkama­sı ve eğer yıkadığı şey elbise ise her yıkadığında da sıkması; yıkadığı bir yer ise her yıkadığında temiz bir bez ile kurulaması takdir olunmuştur. Bol su dökerek üzerindeki necasetten iz kalmazsa yine temiz olur. Necis yer, kuru­makla da temiz olur. Ayrıca temizlemek için su ile yıkamaya gerek yoktur.

Vücûdun üzerinde bulunan görünür necaset, salt gidermekle temizlen­miş olur. Görünür olmayanlarda ise galip zanna göre hareket edilir.

Necaset bulaşmış kaplara gelince bunlar pişirilmiş topraktan, tahtadan, demir ve benzeri madenlerden yapılmış olurlar. Ki bunları temizlemek de dört şekilde olur:

a- Yakmak,

b- Yontmak,

c- Silmek,

d- Yıkamak.

Kap, eğer pişirilmiş topraktan veya taştan yapılmış ve aynı zamanda yeni ise ye necaset de bütün kısımlarına sirayet etmiş ise, ateşte yakılarak temiz­lenir. Eğer eski ise yukarıda geçtiği şekilde yıkayarak temizlenir. Eğer tahta­dan yapılmış ve yeni ise, yontarak temizlenir. Eski ise yıkayarak temizlenir.

Eğer demir, bakır, kurşun veya camdan yapılmışsa ve ayrıca cilâlı ise silerek temizlenir. Cilâlı değilse yıkayarak temizlenir.

Yağ, zeytinyağı gibi necislenmiş sıvılara gelince, bunları temizlemek için şu yol takib edilir: Bu sıvının üzerine üç defa su dökülüp tekrar üzerinden alınır. “Ya da bu sıvı dibi delik bir kaba konularak üzerine su dökülür. Yağ üste çıkar. Sonra da karıştırılır. Bilâhare deliğin tıpası açılır. Su akıp gider. Ve geriye kalan yağ da temizlenmiş olur. Bu, sıvılar için böyledir.

Necis olan nesne eğer katı ise, necis olan kısmı kesilip atılır. Eğer bu nesne bal ise üzerine su dökülüp kaynatılır. Eski hâline dönünce de temiz­lenmiş olur. Necis su, akıtmakla temizlenir. Şöyleki: Bu su bir taraftan ko­nulup öbür taraftan çıkmakla akıtılmış olur. Eğer bu su, necis bir kanal için­deyse, bir taraftan doluncaya kadar üzerine su dökülür. Öbür taraftan akı­tılınca da akarsu hükmüne girer ve temizlenmiş olur.

Kanalın içinde önceden bulunan su miktarınca su akması da şart değil­dir. Yine aynen bunun gibi necis su, bir leğenin veya çanağın içindeyse, üze­rine su dökülüp kenarlarından taşarsa ve taşan bu su, önceden kap içinde bulunan su kadar olmasa bile kuvvetli görüşe göre temizlenmiş olur. Kuyu ve hamam havuzlarıyla kurnaları da üzerlerine su dökülüp taşırmakla temiz olur. Hanefîler, diğer bazı temizleyicileri de bu saydıklarımıza ilâve etmiş­lerdir:

Ovmak: Necis olan şeyi kuvvetlice yere sürmek. Elle yahut ağaç parça­sıyla kazımak da ovmak gibidir. Mest ve pabuçlar da -üzerlerindeki necase­tin bir cirmi olması kaydıyla- bu şekilde temizlenir. Bu nesnelerin üzerinde­ki necaset, rutubetli de olsa, yani kuruduktan sonra izi görülse de fark et­mez. Kan ve dışkı gibi. Bu hususta Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz şöyle bu­yurmuşlardır:

“Sizden biriniz mescide geldiğinde, pabuçlarını ters çevirsin. Eğer on­larda bir pislik varsa yere sürüp silsin. Çünkü yer onları temizleyicidir.” [31]

Ama bu necasetlerin bir cirmi yoksa kurumuş olsalar bile suyla yıka­mak vâcib olur.

Silmek: Necaseti giderecek şekilde silmekle kaygan ve pürüzsüz olan şeyler temizlenirler. Kılıç, ayna, cam, kemik, tırnak ve sırçalı kaplar gibi. Haca­mat vurulan yeri üç defa ayrı ayrı temiz ve ıslak bezle silmek de böyledir.

Hava ve güneşle kurutmakla da yer ve yerde bulunan ağaçlarla çimen­likler ve benzen şeyler temizlenirler. Taşınır olan kilim ve hasır gibi sergiler ancak yıkamakla temizlenirler.

Yerin temizlenmesi ise kurumasıyla olur. Bu hususta Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Yerin temizlenmesi, kurumasıdır.”

Bu gibi bir yerde namaz kılmak sahihtir. Ancak bu yerin toprağıyla te­yemmüm etmek caiz olmaz. Çünkü bir yerin temiz olması ile temizleyici ol­ması ayrı ayrı şeylerdir. Teyemmümde toprağın temizleyici olması şarttır. Tıpkı abdestte suyun temizleyici olmasının şart oluşu gibi!

Ovalamak: İnsanın kurumuş menisi ovalamakla temizlenir. Rutubetli olanını ise suyla yıkamak vâcibtir. Bu mevzûyla ilgili olarak Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz. Aişe (r.a.) ye şöyle demiştir:

“Eğer (menî) yaş ise onu yıka. Kuru ise ovala.” [32]

Ovaladıktan sonra izi kalsa da bunun bir zararı olmaz. Taharetini (istincasını) suyla yapanın menîsi ovalamakla temizlenir. Taşla yapanınki de­ğil... Zira taş, sünnet kertiği (haşefe)nin başına yayılan sidiği temizlemez. Eğer sidik, haşefenin başına yayılmaz da bilâhare gelen menî bu sidiğin üze­rinden geçmezse yine ovalamakla temizlenir. Her ne kadar menî, penisin içinde sidiğin üzerinden geçiyorsa da bu zarar vermez. Erkeğin menîsiyle kadının içten dışarı çıkan menîsi arasında fark yoktur. Çünkü o da erkeğin menisiyle karışmaktadır. Hadîste anlatıldığına göre menî, ovalamakla temizlenmek­tedir. İnsandan başkasının menîsi ovalamakla temizlenmez. Çünkü söz konusu ruhsat, insanoğlunun menîsi için geçerlidir. Başka menîler buna kıyaslanamaz.

Ditmek: Pamuk da necis olup didildiğinde ditmekle temizlenmiş olur. Hanefîler, kolaylık olsun diye, bu temizleyici hususlara diğer bazı şeyler da­ha eklemişlerdir:

Necis olan katı yağı kesip atmak. Bu husus daha önce de anlatılmıştır. Ki buna bölme derler. Zîrâ hakikatte bu, necis olan parçayı azletmektir. Te­mizlemek değildir.

Necis olan şeyi, temiz olanın parçalarından bölüp ayırmak. Aslında ne­cis olan bir şeyi, necisliğini görmeyene hibe etmek de böyledir. Hibe, ger­çekte temizleyici bir unsur değildir. Ama onu hîbe alan için bu necis şey te­miz sayılır.

Malikiler dediler ki: Necasetin yeri, temizleyici su ile yıkamakla te­miz olur. Su, yıkanan şeyden temiz ve sâf olarak ayrılırsa bu yıkama, bir kez dahi olsa yeterli olur. Bu suyun vasfı, necis olmayan kirlerle değişse de bunun bir zararı olmaz. Bu temizliğin gerçekleşmesi için zor da olsa necase­tin mahallindeki tadı da giderilmiş olmalıdır. Tadının kalması, necasetin orada yerleşmiş olduğuna delâlet eder. Giderilmesi zor olmadıkça necasetin rengi ile kokusunun giderilmesi de şart koşulmuştur. Eğer giderilmeleri zor olursa -söz gelimi bir necis ile boyanmışsa- temizliğine hükmolunur. Temizliği ya­parken suyu ısıtmak da gerekmez. Ama soğuk suyu kullanmaktan âciz olanlar, ısıtırlar. Sabun, çöven otu ve benzer şeyleri kullanmak da gerekli değildir. Necasetin vasıflarından biriyle değişikliğe uğrayan yıkama suyu da necistir. Ama bu su, boya veya kir ile vasfını değiştirirse necis olmaz.

Elbise, hasır, mest ve ayakkabının necasete bulaşıp bulaşmadığı husu­sunda şüpheye düşülürse, bunların tümünü kaplamasa bile bir defa, üzerle­rine temizleyici su serpmek yeterli olur. Eğer necasetin vücûda veya yere bu­laştığı hususunda şüpheye düşülmüşse bu durumda vücûd veya yer ancak yıkamakla temizlenir. Zîrâ su serpmek kıyasa muhaliftir. Bununla ilgili ola­rak gelen nâssta sayılan şeyler sınırlıdır. Ki onlar da şu dört maddeden iba­rettirler:

1. Elbise,

2. Hasır,

3. Mest,

4. Pabuç.

Bunları su ile yıkamak daha ihtiyatlı olur. Zâten aslolan da budur. Su­yu serpmekse, hükümde bir hafifletmedir. Necis olduğu yakînen veya zannen bilinen yer üzerine bol miktarda temiz su döküp necasetin aslı ve niteliği kaybolunca temizlenmiş olur. Mescid-i Nebevî'ye idrarını boşaltan arabîye ilişkin hadîs, bizim bu husustaki mesnedimizdir:

“Arabî, gelip mescidde işedi. Sahâbilerin bir kısmı ona bağırıp çağırdılar. Pey­gamber (s.a.s.), onu kendi haline bırakmalarını ve sonra da o yere bir kova su dökmelerini emretti”.[33]

Necis olan su, üzerine temizleyici su dökmekle kendisindeki necasetin vasfı giderse temizlenmiş olur. Yağ, bal, zeytinyağı gibi sudan başka sıvılar, az bir necasetle necis olurlar. Ve hiçbir şekilde temizlenme kabul etmezler.

Hanbeliler dediler ki: Yer dışındaki necis şeyleri temizleyici suyla temizlemek şu şekilde olur: Necis olan şey yedi defa yıkanmalıdır, öyle ki, yedinci yıkayıştan sonra necasetin ne rengi ne tadı ve ne de kokusu kalma­malıdır. Sözkonusu necaset, yedinci yıkayışta giderilmiş olsa bile yedi defa yıkamakla temizlenmiş olur. Eğer bu necaset köpek ile domuzdan, bunların kendi cinsleriyle veya başkalarıyla çiftleşmelerinden doğan yavrularından olur­sa, bu yedi yıkamadan birinin suyuna temizleyici toprak, sabun veya benze­ri bir şey katmak gerekir. En doğrusu, bu katkı maddesini birinci suya ilâve etmelidir. Eğer yedinci yıkayıştan sonra necasetin eseri kalırsa, giderilinceye kadar yıkamaların sayısı arttırılır. Necasetin tadını gidermek çok zor olursa temizlenmiş olmaz. Ama muaf sayılır. Necasetin rengi ve kokusunu birlikte gidermek zor olursa bu durumda necis olan yer temizlenmiş sayılır.

Necaseti içine emip çekmiş olan pislenmiş elbisenin temizlenmesi için her yıkayışta, içinde yıkanmakta olduğu suyun dışına çıkarılıp sıkılması şarttır. Sıkarken de elbiseyi yaramaz hâle sokacak kadar sıkmamalıdır.

Necaseti emip çekmeyen şeyler meselâ kapları temizlemek için, üzerle­rine yedi kez su döküp akıtmakla olur. Sıkılması mümkün olmayan nesnele­ri temizlemek için bu gibi şeyleri dövüp üzerlerine ağır bir şey indirmek yeterli olur. Veyahut da yedi yıkayıştan her birinden sonra bu nesneyi ters çe­virip suyu dökmek de yeterli olur. Necis olan şey eğer yer parçası veya evin içindeki büyük-küçük havuzlar ile kaya parçalarından biri ise, bunlardaki necasetin aynı gidinceye kadar üzerlerine bol miktarda su dökmek yeterli olur.

Kendi arzusuyla ygmek yemeye başlamış olan küçük çocuğun sidiğiyle necis olan bir şeyi temfcmek için o şeyi suya daldırmak yeterli olur. Üzeri­ne gelen su, kendisinden ayrılmasa da zararlı olmaz. Bu durumdaki çocu­ğun kusuntusu da sidiği hükmündedir.

Şafiiler dediler ki: Temizleyici suyla “necaset-i muğallaza”yı (necâset-i muğallaza, köpekten, domuzdan, bunların kendi cinslerinden veya başka cinsten eşleriyle birleşmelerinden doğan yavrularından sâdır olan necasettir) temizlemek, yedi defa yıkamakla ve bu yedi yıkayıştan birinin suyuna top­rak katmakla mümkün olur. Bu toprağın temizleyici bir toprak olması ve teyemmümde kullanılmış bir toprak olmaması gerekir. Teyemmüm topra­ğından daha genel olması kasdedilen bu toprak, kırmızı kumu, sarı, kırmızı ve beyaz renkteki toprağı, çamuru, un gibi başka bir unsurla karışık toprağı kapsamına alır. Yıkama suyuna toprak katmak şu üç şekilde olur:

1. Necâsetli yere dökmeden önce su ile toprak birbirine karıştırıla­cak.

2. Necâsetli yere önce su dökülecek, sonra da buranın üstüne toprak konulacaktır.

3. Necâsetli yere önce toprak konulacak, sonra da üzerine su döküle­cektir.

Toprakla yıkamanın bu üç şeklinin uygulaması ancak, necasetin cismi­nin giderilmesinden sonra yeterli olur. Eğer necasetin cirmi yoksa ve yeri de kuru ise bu üç şekilden birinin uygulanması yeterli olur. Yok, eğer necasetin yeri rutubetli ise buraya önce toprağı koymak temizleme işi için yeterli ol­maz. Çünkü toprak, sudan daha zayıf olması dulayısıyla necâsetlenmiş olur. Diğer iki uygulama şekli yeterli olur. Eğer necâset-i muğallaza, toprağın bizzat necis olmayan bir yerinde ise bu yerin toprağı yedi yıkayıştaki sulardan biri­ne katılabilir. Bu yedi yıkayıştan birincisi, necasetin, aynının giderildiği yı­kayıştır. Birden fazla yıkama olmuşsa bile bu yıkayışların sayısı bir olarak kabul edilir ve altı yıkayış daha ilâve edilir. Meselâ necaset, ancak altıncı yıkayışta giderilmişse bu altı yıkayış sadece bir yıkayış kabul edilir. Ve bun­dan sonra altı kez daha yıkanır. Diyelim ki yedi veya daha fazla sayıdaki yıkama ile necaset giderilebilmişse bu yıkayışlara altı yıkayış daha eklenir. Necasetin rengi, tadı, kokusu gibi niteliklerinin giderilmesine gelince bu, ye­di yıkayışa bağlı değildir. Meselâ bu nitelikler yedinci yıkayışta giderilmiş olsalar bile bunlar yedi yıkayış olarak kabul edilir ve ayrıca altı yıkayış ek­lenmesine gerek kalmaz.

“Muhaffef necâset'e gelince bunu temizlemenin keyfîyyeti şöyledir: Ne­casetin bulunduğu yerin üzerine, akıp gitmesi şartı aranmaksızın üstünü kap­layacak şekilde su serpilecektir. Bu necaset, iki yaşım doldurmamış ve çeşitli nevileriyle sütten başka bir şeyle beslenmeyen çocuğun, özellikle sidiğidir. Peynir, yağ tortusu ve kaymak da sütün türlerinden sayılır. Bu süt ister in­san, ister hayvan sütü olsun, aynı hükme tâbidir.

Ama kadın ve erselik (hünsa, çift cinsiyetli)lerin idrarı böyle değildir. Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kadının idrarı yıkanır. Çocuğunkine ise su serpilir.” [34]

Erselikler de kadınlardan sayılmaktadırlar. Çocuk, sütten veya çeşitle­rinden başka bir şeyle beslenmese bile iki yaşını doldurduktan sonra idrarı yıkamak gerekir. Yine bunun gibi, iki yaşını doldurmamış olsa bile bir defa-cık olsun sütten başka bir şey yerse yine idrarını yıkamak gerekir. Ama gıda maksadıyla değil de ilâç olarak böyle bir şey yemişse bu, idrarına su serpme­ye engel olmaz. Tabiî, su serpmeden önce bu necasetin aynını gidermek, me­selâ, idrar bulaşan yeri sıkmak veya kurutmak gerekir. Yine aynen bunun gibi, su serperken necasetin evsâfını gidermek de gerekir. Yukarıda “...ço­cuğun özellikle sidiğidir” şeklinde bir kayıt konmasının sebebi, sidikten başka pislikleri bu hükmün dışında tutmak içindir. Çünkü o tür pislikleri yıkamak vâcibdîr.

Orta durumdaki necasete gelince, bu yukarıda geçtiği gibi kendi arasın­da hükmî ve aynî olmak üzere iki kısma ayrılır. Hükmî olanın cirmi, rengi, tadı ve kokusu olmaz. Çocuktan başkasının kurumuş olan idrarı gibi. Aynî olanın ise cirmi, rengi, tadı ve kokusu olur. Hükmî olanı temizlemenin yo­lu, bulunduğu yerin üzerine bilerek dahi olmasa bir kez su dökmek yeterli olur. Aynî olanı temizlemek de böyledir. Ancak bunda necasetin aynının gi­derilmesi de şarttır. Bu necasetin temizlenmesinden sonra vasıflarının geride kalmasına gelince, kalan bu vasıf eğer tadı ise ve giderilmesi de zor ise sa­kıncası olmaz. Buradaki zorluğun ölçüsü, söz konusu vasfın kesmekle giderilemeyişidir. Bu durumda necâsetli yer, afvolunan necasetlerden sayılır. Ama bundan sonra gidermek mümkün ise giderilmesi vâcib olur. Tabiî bu hâl ile daha önce kılınan namazları iade etmek vâcib olmaz. Necasetin bu vasfım gidermek zor olursa bu mâzuriyeti kabul edilinceye kadar sabun ve benzeri şeylerden yararlanmak da vâcib olur. Renk ve koku vasıfları birlikte kalırsa hüküm yine aynıdır. Eğer renk veya koku vasıflarından biri kalırsa ve gide­rilmesi de zor olursa necaset mahalli temiz olmuş savılır. Zorluğun ölçüsü, üç defa su ile yıkayıp ovalamakla rengin veya kokunun gitmemesidir. Eğer bundan sonra söz konusu vasıflardan birini giderme imkânı doğarsa, neca­set yerinin temizlenmiş olduğuna hükmedilmez. Her üç şekilde de necasetin giderilmesinde aranan şart, eğer su az ise, su necasetin üzerine akıp gelmeli­dir. Eğer su az ise necaset de su üzerine akıp geliyorsa bu durumda her ikisi karşılaşmakla su necis olur. Eğer su necis olup vasfını değiştirmemiş ise üze­rine kulleteyn[35] miktarını buluncaya kadar temizleyici su ilâve edilir. Böy­lece de temizlenmiş olur. Eğer su, vasfını değiştirerek necis olmuşsa, az ol­sun çok olsun temiz olmaz. Ancak kulleteyn miktarını buluncaya kadar üze­rine temizleyici su ilâve edilirse ve su da tekrar eski evsâfını elde ederse te­mizlenmiş olur. Sidik ve şarap gibi orta durumdaki sıvı bir necasetle pisle­nen yerin temizlenmesine gelince, bu yer necaseti eğer içine çekip emmişse her tarafını kaplayacak şekilde üzerine su dökmek gerekir. Eğer emip içine çekmemişse öncelikle bu sıvı kurutulmalı, sonra da bir kez dahi olsa üzerine su dökmelidir. Eğer bu yer katı yerde bulunan orta nitelikli bir necasetle pis­lenmiş ise bu yeri temizlemek için, eğer yerde eser bırakmamış ise yalnız ne­caseti kaldırıp atmalıdır. Yok, eğer nemli olup yerde eser bırakmışsa necaseti kaldırıp attıktan sonra yerin tamamını kaplayacak şekilde üzerine su dök­melidir.

 

Necasetin aynının (kendisinin) yarayışlı hâle dönmesi ele necaseti gideren unsurlardan sayılmaktadır. Şarabın sirkeye, ceylan kanının miske dönüşmesi gibi! Ne­casetin ateşle yakılması da bunlardandır. Yalnız mezheblerin bu hususta ihtilaflı görüşleri vardır.

 

Hanefiler dediler ki: Necaseti ateşle yakmak onu temizler.

Şafiî ve Hanbelîler: Ateşle yakmayı, necaseti temizleyici şeyler­den saymamışlardır. Bunlar derler ki: Ateşte yakılan necasetin hem külü, hem de dumanı necistir.

Malikiler dediler ki: Ateş necaseti gidermez. Fakat meşhur olan ri­vayete göre, ateşte yakılan necasetin külünü bundan istisna etmişlerdir.

 

Ölü hayvanların derilerinin dibâğ edilmesi de bunlardandır. Yalnız dibâğın deriyi temizleyip temizlemediği hususunda mezhebler ayrı görüşlere sahiptirler.

 

Hanefîler: Selem ağacıyla, şapla ve benzeri maddelerle yapılan ha­kikî dibâğ ile topraklama, güneşte ve havada kurutma şeklinde yapılan hükmî dibâğ arasında bir ayrım yapmamışlardır. Dibâğ yapılmaya tahammülü ol­ması hâlinde dibâğ, ölü hayvan derilerini de temizler. Ama dibâğ yapılmaya tahammülü olmayan hayvan derileri temizlenmezler. Yılan derisi gibi! Do­muz derisi dibâğla temizlenmez, ama köpeğinki temizlenir. Zira sahih olan görüşe göre o, aynen necis değildir. Deri temizlendikten sonra, üzerinde na­maz kilmabilir. Ancak yenmesi caiz olmaz. Derinin üzerindeki tüy ve benze­ri şeyler temizdir. Nitekim bu husus, daha önce de anlatılmıştır.

Şâfiîler: Temizleyici dibâğ, ancak dili yakabilen ve acı veren bir dibâğdır, demişlerdir. Bu şekildeki bir dîbâğ ile derideki rutubet ve fazlalık gider ve daha sonra da pis kokmaması sağlanmış olur. Dibâğlama maddesi, kuş pisliği gibi necis bir şeyle olsa bile bu, necis olmuş bir elbiseye benzer. Daha sonra temizlemek için yıkanır. Köpek ile domuzun, bunların gerek kendi cinslerinden, gerek başka cinslerden temiz olan eşleriyle çiftleşmelerinden do­ğan yavrularının derileri dibâğ yapmakla temizlenmez. Dibâğ yapılan deri­lerin üzerindeki yün, kıl, tüy ve kanat tüyleri de temiz olmaz. Fakat İmam Nevevî, giderilmeleri meşakkatli olduğundan dolayı bunların azının muaf sa­yılacağını söylemiştir.

Mâlikîler: Bunlar dibâğı, temizleyici şeylerden saymamışlardır. Ha­dîste vârid olan tahareti, nezâfet dediğimiz normal temizlik mânâsında telakkî etmişlerdir. Dibâğ yapılan deriyi kuru ve temizleyici şeylerde kullan­maya ruhsat vermişlerdir.

Bunların üzerinde herhangi bir şey de öğütülmemelidir. Kuru şeylerde kullanılmasını derken, kuru şeye derinin pisliğinin bulaşmayacağını göz önüne almış bulunuyoruz. Temizleyici şeylerde kullanılmasını derken de, temizle­yici şeyin, necaseti kendi kendinden uzaklaştıracak güce sahip olduğunu göz-önüne almış bulunuyoruz. Derinin üzerindeki yün ve benzeri şeyler ise te­mizdirler. Zîrâ bunlara hayat nüfuz etmemiştir. Hayvanın ölümü nedeniyle necis olmazlar. “Dibâğ, temizleyici unsurlardan değildir” sözü, Mâlikîler nezdinde meşhur bir görüştür. Fakat bu mezhebteki bazı muhakkikler dibâ­ğın, temizleyici bir unsur olduğunu söylemişlerdir.

Hanbelîler: Ölü hayvanların derilerini dibâğ etmek, temizleyici ol­maz demişlerdir. Ancak, dibâğ edilen bu derileri kuru şeylerde kullanmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Ölü hayvanın yün, kıl, tüy ve kanat tüyle­rine gelince, bunlar temizdirler.

 

Necis olan şeyi yıkarken niyet et­meye gerek yoktur. Su dışındaki sade yağ, bal ve zeytinyağı gibi sıvılar necis olduklarında temizlenme kabul etmezler.

 

Hanefiler dediler ki: Yukarıda sayılan sıvılar su ile temizlenmeyi ka­bul ederler. Su ile temizlenmelerinin keyfiyeti de daha önce temizleyiciler bah­sinde anlatılmıştır.

 

Katı olanlara gelince bunların, necaseti içine çeken kısmı hariç, diğer kısmı temizlenmeyi ka­bul eder. Ki mezheblerin bununla ilgili detaylı görüşleri aşağıda anlatıl­mıştır.

 

Mâlikîler: Bunlara göre, necaseti içine çeken katı maddelerden te­mizliği kabul etmeyen şey, necasetle pişmiş bir ettir. Ama piştikten sonra üzerine bir necaset düzecek olursa temizlenme kabul eder. Necis bir suyla kaynatılan yumurta, necis bir tuzla tuzlanan zeytin ve derinliklerine necaset düşüp nüfuz eden toprak kaplar da aynı şekilde temizlenme kabul etmezler.

Hanbelîler: Bunlar, kaynatılmış yumurta dışında Mâlikilere mu­vafakat etmişlerdir. Kabuğu sert olduğundan ötürü yumurta, içinde kayna­makta olduğu sıvıyı içine çekmez. Dolayısıyla da temizlenme kabul eder. Bun­lar, pişirilmiş etle haşlanmış et arasında bir ayırım yapmazlar. Her iki hâlde de necis et, temizlenme kabul etmez.

Şafiiler dediler ki: Necaseti içine çeken katı maddeler temizlenme kabul ederler. Eğer et, necis bir şey içinde pişirilirse veya buğday tanesi ne­caseti içine çekerse veyahut da bıçak, necis bir suyla sulanırsa, üzerlerine su dökmekle hem içi hem de dışı temizlenmiş olur. Ancak hamuru, katı bir ne­casetle yoğurulmuş olan bir kiremit temizlenme kabul etmez. Bu, ateşle yakılsa da, suyla yıkansa da temizlenmez. Bir sıvı ile necis olan şeyler böyle olmayıp, kendilerini kaplayacak şekilde üzerlerine su dökülürse temizlenmiş olurlar.

Hanefîler: Katı maddeleri sınıflandırarak demişlerdir ki: Eğer pis­lenen şey bir kap veya benzeri nesnelerden ise, daha önce de temizlemenin keyfiyeti bölümünde anlatılan şekilde temizlenme kabul eder. Eğer pislenen şey, et ve buğday gibi pişirilen nesnelerden ise, kendisine necaset bulaşmış olduğu haliyle pişirilirse, kaynatıldıktan sonra artık hiçbir surette temizlen­me kabul etmez. Fetva bu yöndedir. Çünkü bu nesnenin bütün parçaları necaseti içine çekmiştir. Yine aynı şekilde tavuk da karnı yarılıp içerisindeki pislikler çıkarılıp, suyla temizlenmeden kaynatılırsa artık hiçbir surette te­mizlenme kabul etmez. Hayvan başlan ve işkembe etleri de böyledir. Bun­lar, yıkanıp temizlenmeden kaynatılırlarsa artık hiçbir şekilde temizlenme kabul etmezler.[36]

 

SULARIN KISIMLARI

 

Sular, kendisiyle temizlenmenin sahîh olması veya olmaması bakı­mından üç kısma ayrılırlar:

1. Temizleyici sular.

2. Temiz ve fakat temizleyici olmayan sular.

3. Pis sular.

Bu kısımlardan herbirinin ilgili olduğu bahisler vardır. Önce bu sula­rın birinci kısmını teşkil eden “temizleyici su”yu ele alalım. Bunun da ken­dine bağlı birtakım bölümleri vardır ki bunları şöylece sıralayabiliriz:[37]

 

Temizleyici Sular Bahsi

 

Tanımı: Temizleyici su, gökten inen veya yerden kaynaklanıp rengi, tadı ve kokusundan ibaret olan üç vasfı, temizleyiciliğini giderecek bir şeyle değişmemiş ve kullanılmamış olan sudur.

 

Malikiler dediler ki: Suyun kullanılmış olması, onu temizleyici ol­maktan çıkarmaz. Kullanılmış suyla abdest almak ve gusül yapmak, kera­hetle birlikte sahîh olur.

Suyun temizleyici özelliğini gideren şeyler ile suyun kullanılmasını gerekli kılan şeylerin açıklaması ileride yapılacaktır.

 

Temizleyici Suyla Temiz Su Arasındaki Fark

 

Temizleyici su, ibâdet ve âdetlerde kullanılan sudur. Bu su İle abdest alınır, cünüb kimseler ve hayızdan çıkmış kadınlar bununla gusül yapabi­lirler. Bununla necaseti gidermek, bedenin, elbisenin ve bunlardan baş­ka eşyanın üzerindeki zahirî kirleri temizlemek caiz olur.

Temiz su ise böyle değildir. Abdest almak, cünüplük ve benzeri hal­lerden ötürü.onunla gusül yapmak caiz olmadığı gibi, necaset gidermek de sahîh olmaz.

 

Hanbeliler dediler ki: Kullanılması haram sularla hadesten temiz­lenmek sahîh olmaz. Ancak onunla temizlenenin, kullanılmış olduğunu ha­tırlayıp unutmamış olması şarttır. Eğer bir kişi, kullanılmış olduğunu unutarak bu sudan abdest alır da namaz kılarsa namazı sahîh olur. Bu su ile necaseti temizlemek sahihtir.

 

Ancak içmek, elbise ve beden temizliğiyle hamur yoğurma gibi âdet îcâbı işlerde kullanılması sahîh olur.[38]

 

Temizleyici Suyun Hükmü

 

Temizleyici suyun hükmüne gelince bu iki kısma ayrılır:

1. Şâri' tarafından konulan hükmü: Ki bu su ile büyük ve küçük hades hali ortadan kaldırılmış olur. Bu suyla abdest almak, cünüblük ve hayız hâlinden ötürü gusüi yapmak mümkündür. Hissedilen ve hissedil­meyen necaset, bu suyla giderilebilir. Farzlar, mendublar ve sair ibâdet­ler bununla edâ edilebilir. Cuma guslü ile iki bayram guslü ve benzeri Al­lah'a yaklaştırıcı hususlar bu sayede temin edilir. Bunun yanında içmek, yemek pişirmek, hamur yoğurmak, elbise ve beden temizliğiyle tarla su­laması gibi âdet îcatfi jşlerde de kullanılması caizdir.

2. Kullanılmasının hükmü: Bundan maksat, kullanılmasının farz veya haram olması gibi nitelikleridir. Bu bakımdan da beş hükme tâbidir. Ki bu hükümleri de vâcib, mendub, haram, mübâh ve mekruh şeklinde sırala­yabiliriz. Mendubtan amaç, sünneti kapsayan hüküm demektir. Şundan ki: Mendub ile mesnun bazı İmamlara göre aynı, bâzılarına göre de ayrı şeylerdir. Nitekim abdestin mendublarında da bu hususa değinilecektir.

Suyun kullanılmasının vâcib olduğu hususuna gelince bu, şu durum­larda olur: Namaz gibi, edâ edilmesi büyük ve küçük hades hâlinden te­mizlemeye ihtiyâç duyulan bir farzın edası durumunda bu suyu kullan­mak vâcib otur. Namazın edâ vakti eğer geniş ise, dolayısıyla bu vacibin edasının vakti de geniş olur. Yok, eğer namazın edâ vakti daralmışsa, do­layısıyla bu vacibin edasının vakti de daralmış olur.

Bu suyun kullanılmasının haram olduğu durumuna gelince bu, şu hal­lerde olur:

a. Bu su başkasının mülkiyetinde bulunup kullanma izninin olma­ması.

b. Bu suyun sırf içmek için sahibi tarafından sebil edilmiş olması. Sırf içmeye tahsis edilen sebillerdeki mevcut sudan abdest almak haramdır.

c. Suyun kullanılmasının zarara yol açması. Sözgelimi suyla ab­dest almak veya gusül yapmak, teyemmüm bahsinde de anlatılacağı üzere hastalık veya daha vahim haller doğuracaksa; fazla sıcak veya fazla so­ğuk olması dolayısıyla kullanıldığı takdirde bir zarar meydana gelecekse; su, kullanıldığı takdirde heder edilmesi şer'an caiz olmayan bir hayvan susuz kalacaksa; bütün bu sayılan hallerde abdest için olsun, gusül için olsun suyu kullanmak haramdır. Sırf içmek için yapılan bir sebilin suyun­dan abdest almak, telef edilmesi doğru olmayan bir hayvanın içeceği su ile abdest almak, kişi hasta iken hastalığının daha fazla artacağını bile bile abdest alması haramdır. Ama yine de almış olduğu bu abdest ile na­maz kılması sahîh olur.

Suyun kullanılmasının mendub olduğu hususuna gelince bu, şu du­rumlarda olur:

a. Abdestli iken yeniden abdest almak.

b. Cuma günü için gusül yapmak.

Suyun kullanılmasının mübâh olduğu hususlara gelince; bu da içmek, hamur yoğurmak ve benzeri durumlarda olur.

Suyun kullanılmasının mekruh olduğu hususlara gelince bu, şu du­rumlarda olur:

a. Su, şiddetli derecede sıcak veya soğuk olup ancak bedene za­rar vermez ise kullanılması mekruh olur. Bununla abdest almanın mek­ruh olmasının sebebi şundan ileri gelmektedir: Bu suyla abdest alan kişi, sıcaklık veya soğukluğunun meydana getirdiği acı ile meşgul olduğundan tam bir huşu içinde ibâdetini eda edemez. Abdest alırken de bir an önce, bu suyun meydana getirdiği ızdiraptan kurtulmak için işi aceleye getirir ve istenilen şekilde abdest alamaz.

b. Su güneşte isıtılırsa. Bu suyun abdest veya gusül için kullanıl­ması iki şartla mekruh olur:

1. Güneşte ısıtılan su, altın ve gümüş dışındaki bakır, kurşun ve benzeri madenlerden yapılan kap içinde bulunursa kullanılması mekruh olur.

2. Bu işlemin sıcak ülkelerde yapılması halinde sözkonusu suyun kullanılması mekruh olur.

Bu suyun abdest alma, gusletme, elbise yıkamada kullanılması mek­ruhtur. Bu suyla yıkanan elbiseyi ıslak iken bedene değdirmek de mek­ruhtur. Bazıları bu suyu kullanmanın mekrûhluğuna gerekçe olarak, be­dene zarar verici oluşunu ileri sürmüşlerdir. Oysa bu, açıkça görülmeyen bir sebeptir. Çünkü zarar verici oluşu, kesinlikle ortaya çıkarsa kullanıl­ması mekruh değil haram olur. Gerçek şu ki: Böyle bir zarar, ancak su­yun içinde bulunduğu kabın paslı olması ve dahilî işte kullanılması hâlin­de açığa çıkabilir. Diğer bazı bilginler de bu suyun mekruh olduğuna ge­rekçe olarak, bu suda insanı tiksindirici pis bir kokunun bulunuşunu gös­termişlerdir. Başka su bulunmadığı takdirde bu suyu kullanmak mekruh olmaz. Aksi takdirde mekruh olur. Kullanılması mekruh olan diğer sular da, kullanılacak başka su bulunmadığı takdirde mekruh olmaktan çıkar­lar.

 

Şâfiîler: Güneşte ısıtılan suyun kullanılmasının mekruh olması için ek olarak bir şart daha ileri sürmüşlerdir. Ki buna göre: Suyun üzerinde pis kokulu kir lekelerinin bulunması gerekir. Bu lekelerin bulunmaması halinde sözkonusu suyu kallanmak mekruh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Her ne hâlde olursa olsun, güneşte ısıtılan suyu kullanmak mekruh olmaz.

Bu anlatılanlara ek olarak fakîhler, kullanılması mekruh diğer bazı suların daha bulunduğunu söylemişlerdir.

 

Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Mâlikîler: Sulan mekruh kılan sebeplere üç tane daha eklemişler­dir:

1. İçine necaset karışan suyu kullanmak mekruh olur. Ki bu mekrûhluk için de beş şartın tahakkuku gerekir:

a. Suya karışan necaset, onun rengini, tadını ve kokusunu değiştir­memiş olmalıdır. Eğer suyun bu üç vasfından biri değişmiş olursa kullanıl­ması mutlak surette me^ûh olur.

b. İçine necaset karışan su, akar olmamalıdır. Eğer bir necaset akar-suya düşerse o su necis olmaz. Ancak kullanılması mekruh olur.

c. İçine necaset karışan su, kuyu suyu gibi artan bir su olmamalıdır. Bu su her ne kadar akar bir su değilse de, üzerine herhangi bir su eklenmek-sizin kendiliğinden artıp eksilmesi göz önüne alınarak pislenmez. İçine ne­caset düşmekle necis olmaz.

d. Suya düşen necasetin miktarı, orta irilikteki bir yağmur damlası kadar olursa bu su pislenir. Ama eğer necasetin miktarı bundan az ise zarar vermez. Böyle bir suyu kullanmak mekruh da olmaz.

e. Bu sayılan durumlarla mekruh olan sudan başka abdest alacak bir su bulunursa bu suyu kullanmak mekruh olur. Aksi takdirde mekruh olmaz.

2. Temizleyici bir suyla yapılması gereken bir işte kullanılan suyu, ye­niden kullanmak da mekruhtur. Meselâ bir kişi abdest alırken, organların­dan süzülüp damlayan bir suyu bir yerde biriktirİrse bu suyla yeniden ab­dest almak mekruh olur. Kullanılan suyun (mâ-i müsta’mel) yeniden kulla­nılması şu şartlarla mekruh olur:

a. Suyun az olması: Bir kişi çok miktardaki bir suyla abdest alırsa bu çok su, kullanılmış su hükmüne girmez. Ve bu suyla abdest almak mek­ruh olmaz.

b. Kullanılmış sudan başka su varsa, kullanılmış olanla abdest alın­ması mekruh olur. Yok, eğer başka su yoksa kullanılması mekruh olmaz.

c. Bu suyu, farz olan abdest için kullanmak mekruhtur. Sözgelimi uykudan uyandıktan sonra alınan abdest gibi mendub bir abdest için kul­lanmak mekruh değildir. Mâlikîler, kullanılmış suyla abdest almanın mekruhluğunu şu sebebe dayandırmışlardır: Bazı İmamlar, kullanılmış suyla ab­dest almanın sahîh olmadığım söylemişlerdir. Bu ihtilâftan ötürü Mâlikîler bunun mekruh olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Yine onların kesin görüşlerine göre seleften hiç kimse bu suyu ikinci de­fa kullanmamışlardır. Bu da sözkonusu suyun mekrûhluğu hususunda Mâlikîler için bir delildir.

3. Defalarca olsa bile köpeğin, dilini içine soktuğu ve yaladığı su. Kö­peğin dilini soktuğu bu su az ise kullanması mekruh olur.

İçki içmeyi âdet edinen kişinin içtiğinden artakalan su da bu hükme tâ­bidir. Alkolik birinin içtiğinden artakalan suyla abdest almak şu şartlarla mekruh olur:

a. Bu su az olursa kullanılması mekruh olur. Yok, eğer çoksa mekruh olmaz. Ki azlıkla çokluğun izahı ileride gelec ktir.

b. Başka su bulunursa bunu kullanma mekruh olur.

c. Alkoliğin ağzını veya başka bir organuıı bu su ile yıkarken, ağzının veya yıkadığı organın temiz olup olmadığında tereddüde düşülürse bu suyu kullanmak mekruh olur. Ama eğer pisliği muhakkak olan birşey, ağzında vardı da yıkama esnasında o pislik, suyun vasıflarından birini değiştirdiyse bu suyla abdest alınması sahih olmaz. Çünkü bu su necis olmuş oluyor. Ama vasıflarından biri değişmemiş ise bu suyla abdest alınması sadece mekruh olur.

Kuş, tavuk ve yırtıcılar gibi necâsetli şeyleri yemekten sakınmayan hay­vanların artık suları da bu grupta mütâlâa edilirler. Bunların artıklarını kul­lanmak mekruhtur. Ancak kedi ve fare gibi hayvanların artıklarını, sakınıl­ması zor olduğu gerekçesiyle kullanmak mekruh değildir.

Hanefiler dediler ki: Mekruh sulara şu suları da ilâve etmek gere­kir:

1. İçki içenin artığı olan su. Örneğin bu kişi şarap içtikten sonra su dolu kupayı veya testiyi ağzına götürüp içerse arta kalan suyla abdest almak mekruh olur. Tabii bunun için şöyle bir şart da gereklidir: Eğer bu kişi içki­nin peşi sıra tükürüğünü yutmak veya dışarıya atmak suretiyle ağzında gö­türüp getirdiği andan sonra suyu içmişse bu su mekruh olur. Ama içkinin geri kalan kısmını da içtikten sonra bir miktarı ağzında kalır, bunu yutmaz veya tükürerek dışarı atmaz da testideki ya da kupadaki suyu bunun üzerine içerse arta kalan su necis olur. Kullanılması da sahîh olmaz.

2. Delice ve karga gibi yırtıcı kuşlarla, hapsedilmemiş tavuk gibi bun­ların hükmünde olan hayvanların artık suları da mekruhtur. Hanefîler, bu suyun mekrûhluğuna gerekçe olarak bu hayvanların gagalarına pislik bulaşması ihtimâlini göstermişlerdir. Yırtıcı hayvanların artıkları olan sular böy­le olmayıp necistir. Çünkü bu hayvanların necis olan salyaları, içtikleri suya karışır. Eti yenmeyen bu hayvanların terlen de artıkları gibi necistir. Meselâ sırtlan ve benzeri bir hayvanın teri bir elbiseye bulaşırsa veya az miktardaki bir suya damlarsa onları necis kılar.

3. Evcil kedilerin artıkları. Evcil bir kedi az miktardaki bir sudan içerse o suyu kullanmak mekruh olur. Zîrâ, kedi, pisliklerden uzak durmaz. Artı­ğının necis olmayıp mekruh oluşu, etinin yenmemesinden ötürüdür. Ki bu hususta Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphesiz kedi, necis değildir. O, etrafınızda dolaşan erkek ve dişi hay­vanlardan biridir.”[39]

Bu hadîsin açık anlamı, bu hususta bir ruhsattır.

Katır ve eşeğin artıklarının temizleyici olması hususu şüphelidir. Temiz oluşunda ise hiçbir ihtilâf yoktur. Katır veya eşek, az miktardaki bir sudan içerlerse bunların artıklarının içme ve yıkama gibi âdet icâbı işlerde kullanılması mekruh olmaksızın caiz olur. Ama temizleyici olması, yani abdest ve gusül için elverişliliği konuşuna gelince bu şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu suyla abdest almak ve gusül yapmak kerâhetsiz olarak sahîhtir. Başka su bulunması halinde de yine aynı şekilde kullanılması sahîhtir. An­cak ihtiyat kabilinden başka suyla abdest almalı veya gusül yapılmalıdır.

Şâfiîler: Şu anlatacaklarımızı da kullanılması mekruh sulara ekle­mişlerdir: Yanında kendisine bitişik bir maddeden ötürü vasfı değişen bir su. Bitişiğinde bulunan bu madde ister yağ gibi katı bir madde olsun, İster gül suyu gibi sıvı bir madde olsun hüküm aynıdır.

Katı yağın yanında bulunan su, yağ dolayısıyla vasfı değişirse kullanıl­ması mekruh olur. Mekruh olmasının şartı, vasfı değişen bu sudan su ismi­nin kaldırılmamış olmasıdır. Ama diyelim ki yanında ve bitişiğinde bulunan yağ dolayısıyla donup akıcılığım kaybederse veya bitişiğinde bulunan gülsu­yu dolayısıyla gül kokusu kendisine galip gelirse ve böylece su olmaktan çı­karsa zâten abdest veya gusül için kullanılması doğru olmaz.

Hanbelîler: Yukarıda sayılan mekruh sulara yedi çeşit suyu daha ilâve etmişlerdir:

1. Necâsetli olduğu galip zanla bilinen su. Böyle bir suyu kullanmak mekruhtur.

2. Necis bir yakıtla ısıtılan su. İster ısıtma esnasında alınsın, ister ısıt­tıktan sonra alınsın bu suyu kullanmak da mekruhtur.

3. Mendub abdest alma gibi vâcib olmayan bir işte kullanılmış olan su. Bununla ikinci defa abdest almak mekruhtur.

4. Sudan elde edilmiş tuzla vasıflarından biri değişen su.

5. a. Gasbedilmiş bir toprakta bulunan kuyudaki su.

b. Başkasının mülkünde gasben kazılan kuyudaki su.

c. Başkasına zorla bedavaya kazdırılan kuyunun suyu. Bu kuyular­daki suları kullanmak mekruhtur. Bunlarla abdest almak ve gusül yapmak sahîh değildir.

6. Mezarlıklardaki kuyuların suyunu kullanmak mekruhtur.

7. Gasbedilmiş bir yakıtla ısıtılan suyu kullanmak da bu hükme tâbi­dir.[40]

 

Suyu Temizleyici Olmaktan Çıkarmayan Durumlar Bahsi

 

Bazen suyun rengi, tadı ve kokusu değişir ama bununla beraber yi­ne de temiz kalabilir. Böyle bir suyu ibâdetlerde kullanmak sahîh olur. Me­selâ bu suyla abdest alınıp gusül yapılabilir. Ancak bu suyu kullanmak­tan ötürü maddî bir zarar doğmayacaksa kullanılabilir. Sözgelimi bu suyu kullanmakla kişinin organlarından birinde zarar meydana gelecekse bu­nunla abdest almak caiz ve helâl olmaz. Çöl ve yaban yerinde yaşayan­lar, başka su bulamadıklarında, vasfı değişik olan bu suyu kullanmak mec­buriyetinde kalıyorlar. İslâm Dîni, zararlarından emin olmaları hâlinde bu suyu kullanmalarına müsâade etmiştir. Ki Buhârî'nin bu mânâda rivayet ettiği bir haber de buna delâlet etmektedir. Şöyle ki: Müslümanlar Mek­ke'den Medine'ye göç ettiklerinde çokları sıtmaya yakalandılar. Müslü­manların o günkü düşünürleri, “Bathan” denilen bataklığın kurutulması gereğine işaret ettiler. Bataklık kurutulduktan sonra sıtma hastalığı orta­dan kalktı. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a.) şöyle demişti: “Bathan, değişik bir su akıtıyordu.” Sağlığın muntazam olması için sıhhî su tesisatlarının çekilmesi, yerlerde ve ovalardaki su birikinti yerlerini kapatmak gerekir. Zîrâ bu çukurlardaki sular, kirlenip vasıflarını değiştiriyorlar. Ki bu da za­rarlı oluyor.

Bu önlemleri almak, İslâm dininin sağlam hedeflerinin gereğidir. İs­lâm dininin ilkeleri, “faydaları temin edip zararları bertaraf etmek” esası­na dayanmaktadır.

Bazı fıkıhçılar, suyu temizleyici olmaktan çıkarmayan vasıf değişikli­ğine ilişkin bazı örnekler vermişlerdir. Ki bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. İçine yerleşmiş olduğu yer veya içinden geçtiği yol dolayısıyla vasıflarının tümünün veya bir kısmının değişmesi. Birincisine örnek: Göl­ler, eski sarnıçlar ve su birikinti yerlerindeki sular gibi. İkincisine örnek ise, tuz ve kükürt gibi madenlerin üzerinden geçip gelen sular gibi.

2. Çok beklemekle suyun vasfının değişmesi. Matara veya kırba gibi kaplarda uzun müddet beklemekten ötürü vasfının değişmesi, suyu temizleyici olmaktan çıkarmaz.

3. İçindeki balıkların doğurmasından veya yosunlardan ötürü vas­fının değişmesi halinde su, temizleyici olmaktan çıkmaz. Yosun içindey­ken kaynatılmadıkça veya kaynatıldıktan sonra içine atılmadıkça suya zarar vermez.

 

Hanbelîler: Yosun, suyla birlikte kaynatılsa bile suyun temizleyi­ci olmaktan çıkmayacağını ve fakat suya zararı olabileceğini söylemişlerdir.

 

4. Katran, selem ağacı ve benzeri maddelerle dibâğ edilmiş kapla­rın içindeki suların vasıfları değişirse de, bu sular temizleyici olmaktan çık­mazlar. Dibâğ edilmiş bir kırbaya konan su değişse bile temizleyici ol­maktan çıkmaz.

5. Rüzgârların kuyu ve benzeri gibi, içinde su bulunan yerlere sa­vurdukları tozlar. Saman parçacıkları ve ağaç yaprakları gibi sakınılması zor olan şeylerden ötürü vasıfları değişen sular da temizleyici olmaktan çıkmazlar.                                                                                                

6. Bitişiğinde bulunan şeylerden öturu vasıfları değişen sular da temizleyici olmaktan çıkmazlar. Meselâ bir leş, su kenarına konulur da onun pis kokusundan dolayı suyun vasfı değişirse bu, onu temizleyici ol­maktan çıkarmaz. Ama bu câhil köylülerin yapmakta oldukları en çirkin işlerden biridir. Hayvan leşlerini su kıyılarına, hem de kullanmakta olduk­ları suyun kıyısına atmakta ve bundan çıkan pis kokular da etrafa yayıl­maktadır. Şerîat sahibi her ne kadar bu sulardan abdest almaya ve gusül yapmaya müsaade etmişse de, diğer taraftan, kullanılması halinde zarar doğuracaksa bu suları kullanmayı yasaklamıştır.[41]

 

Temiz, Fakat Temizleyici Olmayan Sular

 

Tanımı: Kullanılmış, fakat pis olmayan sulara, temiz, fakat temizleyi­ci olmayan sular denir. Bu suları içmek, yemek pişirmek ve diğer adet îcâbı günlük işlerde kullanmak sahihtir. Abdest almak, gusül yapmak gi­bi ibâdet işlerinde kullanılması ise sahîh değildir.

Çeşitleri: Bu suların çeşitleri üçtür:

 

Malikiler dediler ki: Temiz ve fakat temizleyici olmayan sular tek çeşittir. Ki o da, kendisine temiz bir şey karışıp üç vasfından biri değişen sudur. Buna temiz ve fakat temizleyici olmayan su denir.

İkinci çeşit suya gelince o da, az miktardaki kullanılmış sudur. Bu, te­mizleyicidir. Tabiî, eğer kullanıldığından ötürü üç vasfından biri değişme­miş ise...

Üçüncü çeşit olan ise, bitkilerden elde edilen sulardır. Örneğin gülsuyu, karpuz suyu gibi! Mâlikîlere göre bunlar, kendisiyle temizlenilen sular gru­bundan değildirler. Çünkü bunlar mutlak su değildirler.

Ama aklıbaşında bir insan tarafından kasten atılacak olursa temizleyici ol­maktan çıkacağını söylemişlerdir. Bu durumda suyun kaynatılması veya kay­natılmamış olması gibi bir ayırım da gözetmezler. Ama bu yosun sadece su­dan üremişse, rüzgâr veya benzeri bir şeyin etkisiyle suya atılmışsa bunun bir zararı olmaz.

 

1. Temizleyici suya az miktarda temiz suyun karışması: Sözgelimi temizleyici olan bir suya gülsuyu, hamur suyu veya bunlara benzer bir miktar su karışacak olursa bu suyun temizleyicilik vasfı gider. Bu su, her ne kadar içme ve elbise temizliği gibi adet îcâbı işlerde kullanilabilirse de abdest almak, gusül yapmak gibi ibâdetlerle İlgili işlerde kullanılamaz. Yal­nız şunu bilmek gerekir ki; suyun temizleyicilik vasfı ancak iki şartın ta­hakkuku hâlinde ortadan kalkabilir:

a. Suyun rengi, tadı ve kokusundan ibaret olan üç vasfından biri­nin bu karışımdan ötürü değişmiş olması.

b. Karışan şeyin, suyun temizleyiciliğini gideren şeylerden biri ol­ması. Ki bu şeyler hakkında mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Suyu temizleyici olmaktan çıkarıp sadece te­miz olarak bırakan şeyler katı ve sıvı olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Katı olana gelince bu, suyun temizleyici olma özelliğini iki durumda ortadan kal­dırır:

a. İncelik ve akıcılığını giderecek bir şeyin suya karışması. Meselâ su­ya temiz bir çamur konulur ve bu çamur onun incelik ve akıcılığını yok ederse bu suyla temizlenmek sahîh olmaz. Suyuna çamur karışmış bir havuzun ku­rumasından sonra dibinde kalan çamurlu suyla temizlenmek de sahih değil­dir.

b. İçinde pişirilmekte olan bir şeyle suyun karışması. Meselâ temizle­yici bir suyun içine mercimek konulur ve pişirmek amacıyla iki defa kayna­tıldıktan sonra bu su vasfını değiştirirse, mercimek pişmemiş olsa bile onun­la temizlenmek sahîh olmaz. Bu su, incelik ve akıcılığını kaybetmemiş olsa bile yine böyledir. Bu durumlar, su az olduğunda, bilhassa çöllerde ve ya­ban yerlerinde görülür. Ama sabun ve benzeri temizlik malzemeleriyle vasfı değişen sular bu hükmün dışında tutulmuşlardır. Rengi, tadı ve kokusunu değiştirseler bile, bunlar içindeyken kaynatılan sular temizleyici olmaktan çıkmazlar. Ancak suyun içinde pişirilir de incelik ve akıcılığını giderecek olur­larsa onu temizleyici olmaktan çıkarırlar.

Sıvı olana gelince bunlar, suya karıştıkları takdirde üç durumda onu te­mizleyici olmaktan çıkarırlar:

a. Suya karışan sıvı, kokusu gitmiş olan gülsuyu ve kullanılmış su gi­bi renk, tad ve kokudan ibaret olan üç vasıfta suya muvafık olmalıdır. Bu durumun meydana gelmesi hâlinde karışımın çok olan unsuruna bakmak gerekir. Eğer çoğunlukta olan su ise bu su temizleyicidir. Eğer çoğunlukta olan, su ile karışık öbür unsur ise bu durumdaki su temiz, fakat temizleyici değil­dir. Sözgelimi bir cemaat, küçük bir havuzdan veya sarnıçtan abdestlerini alır da bunların abdest organlarından damlayan su, tekrar dönüp havuza giderse bakılır: Eğer kullanıldıktan sonra tekrar havuza dönen bu su, kulla­nılmamış olan sudan az ise herhangi bir sakınca sözkonusu değildir. Yok, eğer ona eşit veya ondan çok ise, havuzdaki veva sarnıçtaki suyun tamamı “müsta’mel su” hükmüne girer.

b. Temizleyici suya karışan bu sıvı, renk, tad ve kokudan ibaret olan üç vasfı bakımından suya zıt olmalıdır. Sirke gibi. Sirkenin rengi, tadı ve kokusu suyunkine zıttır. Meselâ bir kişi, elini sirkeye batırdığında yeni (elbisesinin kolu) de beraber bulaşır ve bundan sonra elini temizleyici suya batı­rır, yenleri de bu suya bulaşırsa bakılır: Eğer sirkenin vasıflarının çoğu, ör­neğin rengi ve tadı bu suya bulaşıp açıkça görülürse temizleyici olmaktan çıkar. Ve bu suyun ibâdetlerle ilgili işlerde kullanılması sahîh olmaz. Ama yemek pişirmek ve benzeri işlerde kullanılması sahihtir. Eğer sirkenin vasıf­larından sadece biri suya bulaşıp açıkça görülürse bu su, temizleyici olmak­tan çıkmaz.                

c. Suya karışan sıvı, bazı vasıflarında suya muvafık, bazı vasıfların­da ise zıt olmalıdır. Örneğin sütün rengi ve tadı vardır. Ama kokusu yoktur. Eğer biraz süt, suya karışır da bir tek vasfı açıkça görülürse o su temizleyici olmaktan çıkar. Bu durum daha çok, sudan uzak tarlalarda çalışmakta olan çiftçilerde görülür. Şöyleki: Sütü bir kaba koyarlar. Sonra da boşalan bu kaplan iyice temizlemeden içine su doldururlar. Sütün eseri de suda görü­lür. Görüldüğünde de o su temizleyici olmaktan çıkar. Sadece temiz olarak kalır.

Malikiler dediler ki: Üç şey, suyu temizleyici olmaktan çıkarır:

1. Suya temiz bir şeyin karışıp rengi, tadı veya kokusundan ibaret olan üç vasfından birini değiştirmesi. Bu koku, suda açıkça görülmese bile farketmez. Temizleyiciliğin ortadan kalkması birtakım şartlara bağlıdır:

a. Suya karışan şeyin her zaman suyla beraber olmayan, bazan bera­ber olsa bile çoğu kez ondan ayrı bulunan bir şey olması.

b. Suya karışan şeyin, kapların dibâğlanmasında kullanılan bir şey olmaması.

c. Suya karışan şeyin, yerin cüzlerinden biri olmaması.

d. Suya karışan şeyin, sakınılması zor olan şeylerden olmaması. Bu­nun birçok örnekleri vardır: Sözgelimi sabun. Bu, çoğu kez suya karışmaz. Gülsuyu ve benzeri esans sıvıları da böyledir. Suyu kullanan adam çoğun­lukla bu saydığımız şeylere gereksinim duymamaktadır. Davar pislikleri de böyledir. İçme suyuna karışacak olursa bu su, temizleyici olmaktan çıkar. Çünkü bundan sakınmak zor değildir. Yanmakta olan birşeyin dumanı da böyledir. Bu şey, yerin parçalarından biri olsa bile farketmez. Kuyunun ve­ya su kanalının yakınında bulunan ağaç yaprakları da böyledir. Çünkü bu­raların üstünü örterek bunlardan sakınmak mümkündür. Hurma çiçeği, sa­man çöpü ve rüzgârın savurup getirdiği tozlar da böyledir. Balık, suda ölür veya dışarıda öldükten sonra suya atılırsa da böyledir.

Yukarıda sayılan temiz şeyler, bahsedilen şartlarla suya karışacak olur­larsa suyu temizleyici olmaktan çıkarırlar. Ve bu sular, sadece temiz sayılır­lar. Tabiî, vasıflarından birinin değişmesi şartıyla bu böyle olur.

2. Suyun, içinde bulunduğu kaptan ötürü vasfının değişmesi. Bu de­ğişme, suyu temizleyici olmaktan iki şartla çıkarır:

a. Suyun içinde bulunduğu kap, yere ait parçalardan yapılmamış ol­malıdır. Suyun, deriden veya tahtadan yapılma bir kap içinde bulunması ne­deniyle değişime uğraması gibi.

b. Sudaki bu değişim, örfe göre aşırı bir değişim olarak telâkki edil­melidir. Sözgelimi pişirilmiş topraktan yapılma bir kap içinde su bulunup bu su, örfe göre aşırı derecede değişmemiş ise bu, hiç de zarar vermez. Yine bunun gibi su, ketenden veya hurma lifinden yapılma bir ipin, içine düşmesi nedeniyle değişime uğramışsa da hiçbir şey gerekmez. Böyle bir su temizle­yicidir. Ancak değişmesi, örfe göre aşın olarak kabul edilirse o zaman te­mizleyici olmaktan çıkar.

3. Suya katran veya selem ağacının bulaşması nedeniyle rengi veya tadı değişmişse temizleyici olmaktan çıkar. Ama yalnız kokusu değişmişse, temizleyici olarak kalmakta devam eder. Ve bu değişim ona zarar vermez.

Şafiiler dediler ki: Temiz bir şey suya karıştığında dört şartla onu temizleyici olmaktan çıkarır:

1. Suya karışan temiz şey, suyun ihtiyaç duymadığı şeylerden olmalı­dır. Eğer su, varlığını sürdürebilmesinin ancak kendisine bağlı olduğu bir suyun üzerine ilâve edilmesiyle veya kaynağı olan yer dolayısıyla değişikliğe uğramışsa bu değişiklik zarar vermez. Ve onu temizleyici olmaktan çıkar­maz.

2. Suyun değişmiş olmasının kesinlikle bilinmesi gereklidir. Eğer de­ğişip değişmediği hususunda şüpheye düşülürse bu su, temizleyici olmaktan çıkmaz.

3. Suyun değişmesinin, içine kasıtlı olarak atılmış olsa bile toprak do­layısıyla olması hâlinde su, temizleyici olmaktan çıkar. Denizden elde edilen tuz da toprak gibidir. Bu anlatılanlardan başka bir şeyin suya atılması dola­yısıyla su değişmişse temizleyici olmaktan çıkar. Sadece temiz olarak kalır. Meselâ suya, safran bitkisi, hurma ve benzeri şeyler düşüp onu değiştirirse ve bu değişiklik de örfen aşırı olarak kabul edilirse; içine ağaç yaprağı düş­mekle suyun vasfı değişirse; içine keten veya meyankökü gibi analize uğra­yan bitkiler atmakla suyun vasfı değişikliğe uğrarsa bu durumda su, temiz­leyici olmaktan çıkar. Tabiî bu değişiklik çok olup vukuu da kesinlikle bi­linmelidir. Ama diyelim ki, böyle bir değişiklik katrandan ötürü olmuşsa bu durumda su, iki şartla sadece temiz kalır:

a. Katranda yağ eseri bulunmamalıdır.

b. Katran, su kırbasını ıslâh etmek için kullanılmış olmamalıdır. Yok, eğer kırbayı islâh maksadıyla kullanılmış ise bunun suya bir zararı dokun­maz. Kaya tuzu da aynı hükme tâbidir. Fakat bu tuzun, su için bir yerleşim yeri veya geçit yeri olmaması şarttır. Eğer geçit yeri veya yerleşim yeri olursa bunun suya bir zararı dokunmaz.

Hanbeliler dediler ki: Suyun temizleyiciliğini birkaç şey giderir. Ki onları da şöylece sıralayabiliriz:

1. Suya, sakınılması zor olmayan temiz bir şeyin karışması. Bu, iki şartla gerçekleşir:

a. Suyun vasıflarından birinin aşırı derecede değişmiş olması. Az bir değişikliğin herhangi bir zararı dokunmaz.

b. Bu temiz şeyin suya, temizlenme mahallinin dışında karışmış ol­ması. Sözgelimi abdest almakta olan bir şahsın elinde safran bitkisi bulunur da bu adam eline su aldığında, safrandan ötürü değişikliğe uğrarsa bunun zararı suya dokunmaz.

Suya karışan bu şeyin acı bakla ve nohut gibi suda pişirilip pişirilmemesi hüküm bakımından farketmez. Ama suya karışan şey, yosun ve ağaç yap­rağı gibi sakınılması zor şeylerdense ve bunları aklı başında bir insan kasıtlı olarak içine atmamışsa su, temizleyici olmaktan çıkmaz.

2. Temizleyici suya “müsta’mel su”yun karışması. Bu suyun da bir hades hâlinin giderilmesi veya bir necasetin giderilmesi veyahut da bir ma­hallin temizlenmesinde kullanılmış olması, daha da bu suyun kullanıldığı yer­den veya organdan ayrılırken değişikliğe uğramamış olması şarttır. Bu “Müsta’mel su”, kulleteyn[42] miktarından az olan bir suya karışırsa onu, temiz­leyici olmaktan çıkarır.

3. Vasıflarında suya zıt olmayan bir sıvının temizleyici suya karışma­sı. Kokusu gitmiş, fesleğen, nane ve gülsuyu gibi. Bunlar, temizleyici suyun tüm cüzlerine galip gelecek şekilde ona karışırsa temizleyiciliğini giderirler.

 

2. Temiz ve fakat temizleyici olmayan suların ikinci çeşidi, az miktardaki kullanılmış sudur. Az olan su, iki kulleden az, iki rıtıldan daha çok noksan olan sudur. Kullanılmış suya (Mâ-i müsta’mel) gelince, bu­nun tanımı hususunda mezheblerin tafsilatlı görüşleri aşağıya alınmışıtr.

 

Malikîler: Az miktardaki suyu kullanmak, ona zarar vermez demiş­lerdir. Bu su, temizleyici olmaktan da çıkmaz. Bir kişi, az miktardaki bu su­dan abdest alır da organlarından süzülüp damlayan sn tekrar bu suya karışırsa bu kişi, ikinci defa yine aynı sudan abdest alabilir.

Hanefiler dediler ki: Kullanılmış suyun, temizleyicilik özelliğine zarar vereceği az miktardaki suyun ölçüsü şudur: Normal bir zira'la 10 x10 zira'lık alanda, kare biçimindeki bir yerde bulunan su ile normal zira'la çevresi

36 zira' olan daire şeklindeki bir havuzda bulunan sudan noksan olanlara az su denir.[43] Çok su ise bu ölçüden fazla olan sulara denir. Ki deniz, ır­mak ve sulama kanallarındaki sular örnek olarak gösterilebilir. Müsta’mellik, bu suların temizleyiciliklerini ortadan kaldırmaz. Alanı bu ölçüleri bu­lan veya aşan suların çok derin olmaları da gerekmez. Ama bundan daha az bir sudan kullanıldığı takdirde bu su, Müsta’mel olur. Müsta’mel suyun hükmü ileride açıklanacaktır.

Malikîler dediler ki: Müsta’mellik, suyun temizleyicilik vasfını or­tadan kaldırmaz. Bu suyla abdest alınıp gusül yapılabilir. Ama başka suyun varolması halinde bunları, bu gibi işlerde kullanmak mekruh olur. Kullanıl­mış olan su az olsa bile temizleyiciliğini kaybetmez. Şunu da kaydetmek ge­rekir ki: Mâlikîlere göre Müsta’mel su, iki nevidir:

a. Az miktardaki temizleyici su, büyük olsun, küçük olsun bir hades halinin giderilmesinde kullanılmış olmalıdır. Örneğin gusül veya abdest için kullanılmış olması gibi. Veya bu su bir necasetin giderilmesinde kullanılmış olmalıdır. Bu necaset de ister manevî olsun, ister maddî olsun... Nitekim bu husus daha önce de açıklanmıştır.

b. Az miktardaki temizleyici su, yapılması ancak temizleyici bir suya bağlı olan bir iş için kullanılmış olmalıdır. Bu iş, ister cenazeyi yıkamak ve­ya kendisiyle cinsel ilişki helâl olsun diye hayız ve nifas hâli sona eren zımmî kadının yıkanması gibi vâcib bir iş için olsun. İsterse abdest üzerine abdest almak, cuma günleriyle bayram günlerinde gusül yapmak, abdest alırken or­ganları ikinci ve üçüncü defa yıkamak gibi sünnet bir iş için olsun aynı hük­me tâbidir.

Az miktardaki temizleyici bir suyun bu gibi işlerde kullanılmasından sonra ikinci bir defa kullanılması mekruh olur. Tabiî iki şartla:

1. Gusül yapılırken veya abdest alınırken su, organın üzerinden akıp yürüdükten sonra yere damlamalıdır. Bu su, bir necasetin giderilmesinde kul­lanılmışsa bu şart sözkonusu olmaz.

2. Su, yerinden alınıp organın üzerine döküldüğü takdirde yere dam­lamalıdır. Ama eğer su, yerinde durur da yıkanacak olan organ, içine daldı-rılırsa veya cünüp biri hepten suya dalarsa ve suyun içindeyken her hangi bir organını ovmazsa bu su yine Müsta’mel olmaz. Temizleyici olmaktan çık­maz.

Hanefiler dediler ki: Temizleyici su, kullanıldığı takdirde temiz ve fakat temizleyici olmayan bir su haline gelir. Bu suyun içme, yemek pişirme ve benzeri âdet icâbı işlerde kullanılması sahîhtir. Ancak abdest almak, gu­sül yapmak gibi ibadetle ilgili işlerde kullanılması sahih değildir. Bunlara göre Müsta’mel sular dört çeşittir:

1. Namaz kılmak, ihrama girmek, Mushaf'a dokunmak gibi ibâdet­lerden birini yapabilmek için kendisine ihtiyâç duyulduğu için kullanılmış olan su.

2. Bir hades hâlini ortadan kaldırmak için kullanılmış olan su. Küçük hadesi ortadan kaldırmak için tam bir abdest almak gibi.

3. Hades hâlini gidermemesine rağmen bir farzı yerine getirmiş ol­mak için kullanılan su. Meselâ kişinin, abdest organlarından bazısını yıka­yıp bazısını yıkamaması! Diyelim ki: Yalnız yüzünü yıkasa, her ne kadar abdesti tamamlamamış olsa bile yine de yüzünü yıkamış olduğundan dolayı bu su müstameldir. Böyle bir kişiye “farzı yerine getirdi (yüzünü yıkadı) ama hades hâlini gidermedi,” derler. Hadesin giderilmesi, abdestin tamamlanmasına bağlıdır.

4. İbâdeti hatırlamak amacıyla kullanılmış olan su. Meselâ aybaşı ha­lindeki bir kadının her namaz vakti, îtiyâd edinmiş olduğu namazı hatırla­mak İçin abdest alması gibi. Bütün bu hâllerde su, organlardan süzülüp ayrılmadıkça Müsta’mel su sayılmaz.

Şafiiler dediler ki: Müsta’mel su, görünürde veya gerçekten kulla­nana göre yerine getirilmesi zorunlu olan bir iş için kullanılmış olan az su­dur. Hades hâlinin ortadan kaldırılması veya bir necasetin giderilmesi için kullanılan az su, Müsta’meldir.

Bunu biraz açalım: Az sudan maksat, kulleteynden (221 litreden) az olan sudur. Bir kişi az sudan abdest alır veya gusül yapar, yüzünü elleriyle yıka­dıktan sonra ellerini de yıkamak için suyu elleriyle avuçlarsa bu su Müsta’mel olur. Ki bunda da bir takım şartlar vardır:

1. Bu su farz olan bir temizlik için kullanılmış olmalıdır. Kişi, eğer nafile bir namaz kılmak, Mushaf-ı Şerifi eline almak ve buna benzer nafile­ler için abdest almış ise bu su, avuçlanıp kullanmakla Müsta’mel olmaz.

2. Suyun birinci defa kullanılmış olması. Meselâ yüzünü bir defa ka­bın dışında yıkasa sonra ikinci yıkayış ve üçüncü yıkayış için elini kaba ko­yup su alsa, bu su Müsta’mel olmaz.

3. Suyun evvel emirde az olması. Eğer su, önceden kulleteynden fazla ise, sonra onu birkaç kaba taksim etse ve bunlardan birinden avuçlayıp alsa Müsta’mel olmaz. Yine bunun gibi az miktardaki Müsta’mel suyu diğer sularla birleştirip kulleteynden fazla bir miktara ulaştırırsa bundan avuçlayıp kullanmasının bir zararı olmaz.

4. Suyun, yıkamakta olduğu organından damlayarak ayrılması. A.ma organının üzerinde yürüyüp akar da organdan ayrılmazsa Müsta’mel olmaz.

Kişi eğer az sudan abdest alır veya gusül yapar da sonra bu sudan avuçlamaya niyet ederse bu su, Müsta’mel olmaz. Abdestte yüzünü yıkadıktan sonra ellerini yıkamak istediğinde suyu avuçlamaya niyet etmelidir. Ama maz-maza veya istinşak anında avuçlamaya niyet ederse bu yeterli olmaz. Zîrâ Şafiî Mezhebine göre tertip farzdır.

Gusülde avuçlamaya niyet etmenin yeri, gusül yapmaya niyet edildiği andır. Veya suyun bedene değdiği andır. Yok, eğer avuçlamaya niyet etme­den suyu, bedenini yıkamak üzere yerinden naklederse bu su Müsta’mel olur: Abdest alırken de abdest organlarını yıkadıktan sonra suyu avuçlamaya ni­yet ederse bu su yine Müsta’mel olur.

Yukarıdaki tanımda “görünürde veya gerçekten” kaydı konulmuştu. Bunun anlamı şudur: Abdest alanın mükellef olup abdestin kendisine ger­çekten farz olması ile abdest alanın mükellef olmayıp aldığı abdestin bir görünüşten (şekilden) ibaret olması demektir. Ki suyun Müsta’mel olması ba­kımından ikisinin de pozisyonu aynıdır. Ayrıca yine aynı tanımda “kullana­na göre” kaydı da düşülmüştü. Ki bu da şu anlama gelmektedir: Abdest alanın abdesti, kendi mezhebine göre sahîh ise abdestinin suyu Müsta’meldir. Şafiî mezhebine göre abdesti sahîh olmasa bile suyu yine Müsta’mel olur. Meselâ Hanefi bir kişi, niyetsiz olarak abdest alsa Hanefî mezhebine göre abdesti sahîh, Şafiî mezhebine göre gayr-ı sahihtir. Bununla beraber bu kişinin ab­dest suyu Şafiî mezhebine göre Müsta’mel bir sudur.

Yine aynı tanımda “Bir necasetin giderilmesi” kaydı düşülmüştü. Ki bu da şu anlama gelmektedir: Kendisiyle necaset giderilen su, Müsta’meldir. Ama necis değildir. Bu suyun temiz olması için tabiî ki bazı şartlar gereklidir:

1. Meselâ bir necis elbise yıkanırken bu elbisedeki necaset giderildik­ten sonra yıkama suyu, üç vasfından biri değişmeksizin bu elbiseden saf ve berrak olarak ayrılmalıdır.

2. Pis yerin temizlenmesinde kullanılıp ayrılan su, eskisinden daha fazla ağırlıkta olmamalıdır. Tabiî elbisenin suyu, emme miktarı ile ayrılan suya elbisenin çözülen kirlerinin karışması da hesaba katılmalıdır. Sözgeli­mi necâsetli bir elbise, 10 rıtıl (21,2 litre) miktarındaki bir suyla yıkanırsa bu elbise, suyun onda birini çeker. Elbisenin suya karışan kirleri de çeyrek rıtıl kadar olur. Elbise yıkandıktan sonra süzülüp ondan damlayan sular 9,25 rıtıl kadar olursa bu su temizdir. Eğer daha fazla olursa necistir.

3. Temizleme esnasında suyun necasetin üzerinden geçmesi. Şayet geç­mezse ve necasetten kendisine bir şey karışmazsa bu suya zaten Müsta’mel denemez.

Evet, bütün bunları anlattıktan sonra denebilir ki: Bu asırda hemen he­men her tarafta sıhhî su tesisatları ve su muslukları varken bu konulardan söz etmek yersizdir. Bizim bunlara verecek cevabımız şudur: İslâm dîni zaman     ve mekânla kayıtlanamaz. Şüphe götürmez gerçeklerden biridir ki bu hükümler, çöllerde ve suyu kıt yerlerde yolculuk edenler için gerekli olan hü­kümlerdendir. Bu durumdakiler için sözkonusu hükümler, Şafiî Mezhebi'ne göre tartışmasız bir biçimde zorunlu olan ihtiyaçlardandır.

Hanbeliler dediler ki: Müsta’mel su, kendisiyle hades hâli ortadan kaldırılan veya bir necaset giderilen sudur. Ki bu su, kendisiyle yedi defa yı­kandıktan sonra mahallinden temiz olarak ayrılan sudur. Yedinci yıkayış­tan önce yıkama mahallinden ayrılan su necistir. Yedinci yıkayıştan sonra ayrılan su, Müsta’mel ama temizdir. Tanımda geçen “az sudur” kaydıyla, çok su, tanım dışı edilmiş oldu. Bilindiği gibi “çok su”, 221 litre veya daha fazla miktardaki sudur. “Kendisiyle hades hâli ortadan kaldırılan veya bir necaset giderilen” demekle de, temiz bir şeyi yıkamada kullanılan su, tanım dışı edilmiş oldu. “Bu su, kendisiyle yedi defa yıkandıktan sonra mahallin­den temiz olarak ayrılan sudur” kaydı ise şu anlamı ifade etmektedir: Necis bir elbise veya bir kap ancak yedi defa yıkanmakla temiz olur. Hanbelîlere göre necis bir şey, yedi defa yıkanmadıkça temizlenmiş olmaz.

Hanbelî fıkıhçılari, ölünün yıkandığı su ile abdesti bozucu uykudan uya­nan bir kişinin elini tümüyle içine daldırdığı suyu da Müsta’mel sular sınıfı­na dâhil etmişlerdir. Yalnız bu uykunun gece uykusu olması, elini suya dal­dıran kişinin de müslüman, âkıl ve baliğ bir kişi olup elini daha önce niyet­siz ve besmelesiz olarak üç defa yıkamamış olması şarttır. Yıkamış ise elini soktuğu su Müsta’mel olmaz. Yine bunun gibi kendisi, içine daldırmadan önce elinin tamamına dökülen su da Müsta’mel olur. Meselâ elindeki ibrikle eline su dökerse elinden damlayan su, Müsta’mel olur.

Şunu da unutmamak gerekir ki: Su, ancak kullanıldığı yerden damla­yıp ayrıldıktan sonra Müsta’mel olur. Aksi takdirde Müsta’mel değildir.

 

Kutleteyn, yani iki külle (testi) miktarı, Mısır rıtıh ile 446, 3/7 rıtıl eder ki bu da 221 litre ağırlığındadır. Su, kare şeklindeki bir yerde ise, orta halli bir adamın zira'ı ile uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından 1,25 zira' ölçüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur. Eğer kuyu şeklindeki müdevver bir yerdeyse çapı bir zira', derinliği 2,5 zira', çevresi ise 3, 1/7 zira ölçüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur. Eğer üçgen biçiminde bir yerdeyse genişliği 1,5 zira1, uzunluğu 1,5 zira', derinliği de 2 zira' öl­çüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur.

3. Temiz suların üçüncü çeşidine gelince, bu sadece temiz olan sudur. Bu, gül suyu gibi sınaî yöntemlerle elde edilen ve karpuz suyu gi­bi, kendiliğinden akarak elde edilen bitki suyudur.[44]

 

Pis Sular

 

Tanımı: Kendisine necaset karışan sulara pis su denir.

Çeşitleri: Pis sular iki çeşittir:

a. Çok olan temizleyici su: Rengi, tadı ve kokusundan ibaret üç vasfından biri değişmedikçe kendisine pislik karışsa da pis olmayan su­dur.

b. Az olan temizleyici su: Üç vasfından biri değişsin veya değişme­sin salt necaset karıştığı dolayısıyla pis olan sudur.

 

Malikiler dediler ki: Temizleyici su, üç vasfından biri değişmedik­çe kendisine necasetin karışmasından dolayı pis olmaz. Ancak ihtilaflı oldu­ğu göz önünde tutularak kullanılması mekruh olur.[45]

 

Kuyu Suları Bahsi

 

Kuyu sularına ilişkin özel hükümler vardır. Bu nedenle bu konuda özel bir bahis açtık. Kuyu sularının hükümleriyle ilgili olarak mezheblerin de­taylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Kuyuya, akıcı kanı olan insan, keçi ve tavşan gibi bir canlı düştüğü takdirde üç durum sözkonusu olur:

1. Kuyuya düşen bu hayvan şişer, dağılır veya tüyü dökülürse hem kuyu, hem bu hayvan içine düştükten sonra içine konulan kovası, hem de bu kovanın bağlı bulunduğu ip necis olur. Bu sebeple mümkünse kuyudaki suyun tamamını çekmek gerekir. Çünkü tamamı çekilmedikçe temizlenemez. Ama eğer bu mümkün değilse, üzerinde kullanılan normal kovasıyla ikiyüz kova su çekilmesi gerekir. İçine düşmüş olan hayvan veya insan çıkarılmadıkça su çekmenin temizlik açısından hiçbir faydası olmaz. Su çekimi tamam­landıktan sonra kuyu, kuyunun duvarı, kovası, ipi ve necis suyu çekerken eli bulaşan kişinin eli temizlenmiş olur.

2. Kuyuya düşen akar kanlı bir canlının kuyuda ölmesi ve fakat şişmemesi, dağılmaması ve tüyünün dökülmemesi halinde üç durum sözkonu­su olur.

a. Kuyuya düşüp ölen canlı, küçük olsun büyük olsun insan, koyun veya oğlak ise birinci şıktaki hükmün aynısı uygulanır.

b. Kuyuya düşen canlı; güvercin, tavuk ve kedi gibi küçük cüsseli hayvanlardansa, bu hayvanlar da ölmüşlerse fakat şişmemiş, dağılmamış, tüy­leri de dökülmemişse kuyunun suyu necis olur. Ve kırk kova çekilmedikçe de temizlenmiş olmaz.

c. Kuyuya düşen canlı, yukarıki maddede sayılan hayvanlardan daha küçük cüsseli ise (serçe ve fare gibi) yine aynı şekilde kuyunun suyu necis olur ve yirmi kova su çekilmedikçe de temizlenmiş olmaz.

Bütün bunları anlattıktan sonra şunu bilmek gerekir ki: Hangi türden olursa olsun tüm hayvanların büyüğü ve küçüğü arasında fark yoktur. An­cak insan, tavuk ve fare, haklarında nass bulunduğu gerekçesiyle bu hük­mün dışında tutulmuşlardır. Ama diğer türlerin küçükleri de büyükleri de aynı hükme tâbi tutulurlar.

3. Bir hayvan kuyuya düşer ve tekrar canlı olarak içinden çıkarsa iki durum meydana gelir:

a. Kuyuya düşen bu hayvan bizzat “necis-i ayn” olursa -ki bu da- domuzdan başkası olamaz- mümkün olduğu takdirde kuyunun suyunun tama­mını çekmek gerekir. Mülkün olmazsa ikiyüz kova su çekmekle yetinilir. b. Kuyuya düşen bu hayvan necis-i ayn olmazsa (keçi gibi) bunun hük­mü şöyle olur: Eğer hayvanın vücûdunun üzerinde insan dışkısı gibi bir necâset-i muğallaza varsa bu durumda kuyunun suyu necis olmuş olur. Ama üzerinde böyle bir pislik yoksa kuyudan su çekmek gerekli olmaz. Ancak gönül rahat etsin diye yirmi kova su çekmek mendub olur. Hayvanın bede­ninin üzerinde değil de ağzının etrafında bir necaset bulunursa bunun hük­mü, necis bir hayvanın artığının hükmü gibidir.

Akacak kanı olmayan akrep, kurbağa ve balık gibi hayvanlar kuyuya düşüp ölürlerse hiçbir sakınca sözkonusu olmaz. Yine bunun gibi sakınıl­ması mümkün olmayan şeylerin kuyuya düşmesi de suyu necis kılmaz. Hay­van tersinin kuyuya düşmesi gibi. Ancak bunun çok olmaması şarttır.

Malikiler dediler ki: Kuyuya düşen canlının ölmesi hâlinde su, üç şartla necis olur:

a. Bu canlının karada yaşayanlardan olması. Bu canlı ister insan ol­sun ister hayvan olsun farketmez. Ama balık ve benzeri suda yaşayanlardan bir hayvan kuyuda ölürse o kuyunun suyu necis olmaz.

b. Kuyuya düşüp ölen hayvanın karada yaşayan ve akacak kanı bulu­nan bir hayvan olması. Ama karada yaşayıp da akrep ve hamamböceği gibi akacak kanı bulunmayan bir hayvan kuyuya düşüp ölürse su, necis olmaz,

c. Kuyu suyunun vasfında bir değişikliğin meydana gelmemesi. Me­sela büyük olsun küçük olsun, bir kara hayvanı kuyuya düşüp ölürse ve fa­kat ölümü dolayısıyla suyun vasfı değişmezse bu su necis olmaz. Ancak müsterih olmak için bir miktar su çekmek mendub olur. Bunun da belli bir sınırı yoktur. Bir kaynağı olmayan durgun sular, bu hususta kuyu suyu hükmüne tabidirler.

Şafiiler dediler ki: Kuyu suyu kulleteyn (221 litre)den ya az olur ve ya çok olur. Kulleteynden az olana az su, kulleteynden çok olana da çok su denir. Kuyu suyu az olur da içine bir insan veya akar kanlı bir hayvan düşüp ölürse bu su, iki şartla necis olur:

1. Kuyuya düşen bu necaset, afvolunan necasetlerden olmalıdır. Ken­disinden afvolunan necasetlerin izahı daha önce yapılmıştır.

2. Bu necasetin başkası tarafından kuyuya atılmış olması. Necaset eğer kendiliğinden kuyuya düşmüşse veya rüzgârın savurmasıyla düşmüşse ve bir de afvolunan gruptansa bunun suya herhangi bir zararı dokunmaz. Ama baş­kası tarafından atılmışsa bu, elbetteki zarar verir. Akacak kanı olan bir hay­vanın içine düşüp öldüğü kuyunun suyu eğer kulleteynden fazla ise, bu ku­yunun suyu necis olmaz. Tabiî bu suyun vasıflarından birinin değişmemiş olması da gereklidir. Yine bunun gibi kuyuya bir necaset düşerse, kuyudaki suyun vasfı değişmese, suyu da çok olsa necis olmaz. Ama suyu az olsa, ne­casetin kendisine ulaştığı anda necis olur. Bu şıklardaki şartlar muvacehesinde suyunun vasfı değişmese bile, suyu necis olur.

Hanbeliler dediler ki: Şâfıîlerin bu hususta söylemiş oldukları sözler, bizce de muvafıktır. Ancak az sulu bir kuyuda ölen hayvanın o kuyuyu ne­cis edebilmesi için Şafiî'lerin bu şıklardaki iki şartı yani necasetin afvolunan bir necaset olması ile bu necasetin kuyuya başkası tarafından atılmamış ol­ması şartları bizce gerekli değildir.[46]

 

Temiz Su İle Necis Suyun Hükmü

 

Daha önce ilgili bölümde temizleyici suyun hükmünü ve ona bağlı ola­rak diğer hükümleri anlatmış olduğumuzdan, geriye temiz su ile necis su­yun hükmünü anlatmak kalmıştı. Şimdi de burada bunların hükümlerini anlatmaya çalışacağız:

Temiz suyun hükmü[47]: Bu suyu ibadetlerde kullanamayız. Bununla abdest almak, cünüplükten ötürü gusül yapmak sahîh olmaz. Elbisenin, vücûdun veya herhangi bir yerin üzerindeki pisliği de bununla gidermek sahîh olmaz. Özetle bu su, ne bir hades hâlini ve ne de bir necaseti gideremez.

 

Hanefîler: Temiz suyun necaseti gidermede kullanılmasının sahih olacağını söylemişlerdir. Kişi, elbisesinde, vücûdunda veya temiz bir yerde bulunan necaseti temiz su ile gülsuyu, fesleğen suyu ve benzeri temiz koku­lu sıvılarla giderebilir. Ama bu sonuncular, kendisine sebebsiz masraf yük­leyeceğinden ötürü mekruh olurlar. Meselâ elbisesindeki necaseti gülsuyu ile yıkayıp temizleyecek olursa kerahetle beraber sahîh olur. Ama elbisesinin kokusunu güzelleştirmek isterse bu mekruh olmaz. Elbise üzerindeki neca­seti sâde temiz su ile yıkamak hiç de mekruh değildir.

 

Pis suyun hükmü: Bu suyu ne ibâdetlerde ve ne de âdet îcâbı işlerde kutlanmak caiz olmaz. Bununla abdest alıp gusül yapmak sahîh olmadığı gibi, yemek pişirme ve hamur İşlerini de bununla yapmak sahîh olmaz. Eğer bu gibi işler bu suyla görülecek olursa, bulaştığı eşyayı da necis kı­lar. Bu sebeple de kullanımı haram sayılmıştır. Buna örnek olarak şarabı gösterebiliriz: Şarabı ancak ölüm gibi bir zaruret anında kullanabiliriz. Me­selâ çölde dolaşıp yolunu kaybeden ve susamaktan helak olacak merte­beye gelen bir kişinin yaşaması (şu ve benzeri susuzluğu giderecek bir içeceğin bulunmaması hâlinde), şarabı içmeye bağlı olursa bu durumda şarabı içebilir. Yine bunun gibi yemek yerken boğazına lokma takılan ve yutamayan bir kişi de, temiz suyun bulunmaması hâlinde şarab veya pis bir sudan içerek bu tehlikeyi atlatabilir. Evet, insanın hayatını ilgilendiren bazı hususlarda pis sulardan yararlanmak bazan caiz olmaktadır. Ki mezheblerin bu konudaki tafsilatlı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Necis şeyler ya su ve kan gibi sıvı maddeler­den olur veya domuz, leş ve zibil gibi katı maddelerden olurlar. Necis olan pis suyu, iki durumdan başka durumlarda kullanmak haramdır. Duvar har­cına karıştırılabilir. Çimentoya, alçıya ve kirece katılarak inşaatta kullanıla­bilir. Hayvanlara su vermede bu sudan yararlanılabilir. Ancak bu iki hâlde kullanılmasına müsaade edilen pis suyun rengi, tadı veya kokusu değişme­miş olmalıdır. Necis olan katı maddelerden de yararlanmak haramdır. Ör­neğin domuz, diğer hayvanların leşleri, boğulmuş veya bir uçurumdan atıla­rak öldürülmüş olan hayvanlar gibi. Bunların haramlıkları nass ile sabittir. Bunlardan yararlanmak (meselâ etlerini yemek) haram olduğu gibi domuz hariç, diğerlerinin derilerinden de dibâğlanmadan önce mümkün değil ya­rarlanılamaz. Bu hayvanın derisi dibâğ ile de temizlenemez.

Necis olan diğer katı maddeleri, meselâ necis olan bir yağı ele alalım: Yemek dışında bu yağdan yararlanılabilir. Meselâ bunu dibâğ işinde maki-na ve âletleri yağlamada, mescid dışındaki yerlerin aydınlatılmasında kul­lanmak caizdir. Ölü hayvanların yağı bu hükme tabi olmayıp kullanılmaları kesinlikle caiz değildir. Ama temiz hayvanların arızî bir necasetle pislenmiş yağları (sıvı olan pislenmiş şeylerin temizlenmesi kısmında anlatıldığı şekil­de) temizlenmedikçe kullanılamazlar. İnsan dışkısı kurusa bile kendisinden yararlanmak caiz olmaz. Ancak kuruyup toprağa karışır ve yerin bir parçası haline gelirse o zaman yararlanılması caiz olur. Tezekten de yararlanmak caiz olur. Kığ[48] da bu hükme tabidir. Bu saydıklarımız yakıt olarak da kul­lanılabilirler.

Avcılık ve bekçilik işlerinde kendisinden yararlanılmak üzere köpeği sat­mak sahîhtir. Domuz hariç aslan, kurt, fil ve diğer hayvanlar da böyledirler. Zîrâ muhtar olan görüşe göre köpeğin bizzat kendisi necis değildir. Sa­dece ağzı ve salyası necistir. Aslan, kurt ve fil de böyledİrler. Domuz hariç bunların güçlerinden, yeteneklerinden ve derilerinden yararlanılabilir.

Malikiler dediler ki:  Pis suyu, içme ve benzeri işlerde kullanmak haramdır. Bundan başka işlerde kullanılması caizdir. Bu suyun mescid inşa­atında kullanılması da haramdır. Bunlara göre meşhûr olan görüş şudur ki: Zeytinyağı, bal, yağ ve sirke gibi necis olmuş sıvılardan yararlanmak caiz değildir. Çünkü bu tür sıvılar necis olduklarında tem, denmeleri mümkün de­ğildir. Dolayısıyla bunları imha etmek vâcib olur. Mûtemed görüşe göre vü­cûdun dışına pis su sürmek caiz değildir. Buna, haramdır diyen Mâlikî alim­leri de plmuştur. Şayet böyle bir şey yapılmışsa da namaz kılınacağı veya temiz olmadan yapılamayacak bir iş yapılacağı zaman bundan temizlenmek vâcib olur. Sünnet olur diyenler de vardır. Bu iki görüş de meşhurdur.

Şarab gibi, sudan gayrı necis sıvılara gelince, bunlardan yararlanmak sahîh değildir. Aynı şekilde necis olan katı maddelerden de, meselâ domuz­dan yararlanmak da sahîh değildir. Eti yenilmeyen hayvanların zibillerinden yararlanmak da sahîh değildir. Bunların etlerinin yenilir olmayışı at, katır ve merkepte olduğu gibi, ister bir harâmlıktan ötürü olsun, ister sırtlan, til­ki, kurt ve kedi gibi bir mekrûhluktan ötürü olsun fark etmez.

Bunları anlattıktan sonra köpeğin, kendilerine göre temiz olmasına rağ­men satışının sahîh olmayacağı hususuna gelelim. Bunların buna ilişkin ge­rekçeleri şudur: Köpeğin satımını Peygamber (s.a.s.) yasaklamıştır. Bun­ların bazı âlimleri avlanma ve bekçilik için olduğu takdirde satımına ruhsat vermişlerdir. Bu ruhsata dayanak olarak da şunu ileri sürmüşlerdir: Satımı­nın yasaklanması, kendisinden bu hususlarda yararlanılamayan köpeklere ilişkindir.

Şâfiîler: Su ve diğer necis sıvılardan ancak iki durumda yararlanıla­bileceğini söylemişlerdir. Şöyle ki:

a. Ateş söndürmek için kullanılabilir. Meselâ bu suyla fırındaki ateşi söndürmek caiz olur.

b. Hayvan ve ekin sulamasında kullanılabilir. Sıvılardan şarap ve don­mamış kan hiçbir surette kullanıma elverişli değildirler. Bunlardan yararlan­mak sahîh değildir. Katı pisliklere gelince bunları satmak veya bunlardan yararlanmak sahîh değildir. Dışkı ve zibil gibi. Ama bunlara temiz bir şey karışır da ayıklaması güç olursa bu durumda yararlanılabilir. Meselâ bu pis sularla yoğurulan alçı, inşaatta kullanılırsa bu inşaattaki evlerden yararlanı­labilir. Bu evlerin içinde oturulabileceği gibi bunların satılması da sahîh olur. Yine bunun gibi gübrelemek kasdiyle bir tarlaya hayvan gübresi konulursa, bu tarladan çıkacak olan ekinden yararlanmak sahîh olur. Matara ve su tes­tisi gibi bir kap, necis bir kül karışımı ile yapılmış olsa bu kaptan yararlan­mak veya başkalarına satmak sahîh olur. Bunlara konulacak sıvılar da pis­likten muaf tutulurlar. Ama temiz şeye necaset karışır da bunu ayıklamak zor olmazsa, sözgelimi nohuda necis olan hayvan gübresi karışacak olursa bunu ayıklamak zor değildir. Ayıklamadan önce nohuttan yararlanmak sa­hîh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Necis sudan ancak toprağı, alçıyı ve benzeri şeyleri ıslatıp harç hâline getirmek ve bu harçtan da cami veya namazgah inşaatında olmamak kaydıyla diğer yapı işlerinde kullanmak şeklinde yararlanmak sahîhtir. Yine bunun gibi şarab, kan ve benzeri necis sıvılardan ya­rarlanmak da sahîh değildir. Domuz ve necis hayvan gübreleri gibi katı du­rumdaki pisliklerden yararlanmak da sahîh değildir. Güvercin dışkısı, eti yenen davarların tersleri (tezek) gibi temiz şeylere gelince bunlardan yararlanmak veya bunları satmak caizdir. Ölü hayvandan ve yağından yararlanmak caiz değildir. Ama temiz, eti yenen hayvanların yağlarına gelince, necaset bulaş­tığı takdirde bunlardan yemek haricindeki diğer hususlarda yararlanılabilir. Örneğin mescid dışındaki yerlerin aydınlatma işinde bu yağlardan yararla­nılabilir.[49]

 

ABDEST BAHİSLERİ

 

Abdestin Tanımı

 

Abdest kelimesinin arapçadaki karşılığı “vudû” masdarıyla ifade olunur. Ki bu masdar lügat açısından güzellik ve temizlik anla­mına gelir. Istılâhî anlamına gelince vudû', yani abdest, özel bir temizlik olup suyun husûsî organlar üzerinde özel bir şekilde kullanılmasıdır. Ki bu organlar da yüz, baş, eller ve ayaklardır.[50]

 

Abdestin Hükmü

 

Hüküm kelimesinin ne anlama geldiği geçen bölümlerde anlatıldığı­na göre şu kalıba dökülebilir: Hüküm: Yapılan bir fiile terettüp eden ve sâri' tarafından konulan bir eserdir. Buradaki maksat da zaten budur. Şâri', abdest alma fiilini işleyenin, hades halinin ortadan kalkacağını beyan bu­yurmuştur. Ki abdest almakla farz ve nafile namazlar, tilâvet secdesi, şü­kür secdesi, farz olsun nafile olsun “beyt-i muazzama”nin tavafı gibi dinî görevler eda edilebilir.

 

Hanefiler dediler ki: Abdestsiz olarak Kabe'yi tavaf edenin tavafı sahîh olur. Ama bununla birlikte bir haram işlemiş olur. Zîrâ tavaf için hadesten temizlik vâcibtir. Vacibi terkeden ise günahkâr olur. Ama abdest, ta­vafın sıhhat şartı değildir.

 

Zîrâ Peygamber (s.a.s.) Efendimiz buyurmuş­lardır ki:

“Beytin etrafında tavaf yapmak, namaz gibidir. Ancak şu farkla ki: Tavafta sizler konuşuyorsunuz. Tavaf esnasında kim konuşacak olursa hayırdan başka bir şey söylemesin.” [51]

Bu gibi amelleri edâ edecek birisinin abdestli olması farzdır. Abdest-siz birinin bu işleri yapması helâl olmaz. Mushaf'a dokunmak da böyle­dir. İster bir kısmına dokunulsun ister tamamına dokunulsun abdest alın­ması vâcibtir. Bir âyet okuyacak olsa bile yine böyledir. Mezheblerin bu husustaki detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Malikiler dediler ki: Abdestsiz olarak bir kısmına da olsa Mushaf'a dokunabilmenin bazı şartları vardır:

a. Mushaf, arapçadan başka bir dille yazılmış olmalıdır. Arapça ya­zılmış olana abdestsiz olarak dokunmak hiçbir surette mümkün değildir. Yazı stili kûfî de olsa mağribî de olsa veya başka bir tarzda da olsa hüküm aynı­dır.

b. Mushaf'ın bazı âyetleri para üzerinde yazılı ise bu paralar, insan­ların muamele araçları olduğundan buna mecburen dokunulacağından, zor­luklar gözönünde tutularak buna ruhsat verilmiştir:

c. Mushaf'ın tümünü veya bir kısmını korumak amacıyla ele almak. Bu durumdaki bir kişi abdestsiz de olsa Mushaf'ı eline alabilir. Bazıları da derler ki: Korumak gayesiyle de olsa abdestsiz biri, Mushaf'ın ancak bir kısmını tutabilir. Abdestsiz olarak tümünü eline alması caiz değildir. Ayrıca abdestsizin, korumak amacıyla Mushaf'ı eline alabilmesinin iki şartı vardır:

1. Mushaf'ı eline alacak kimse müslüman olmalıdır.

2. Mushaf, pisliklerin kendisine ulaşmasına engel olacak bir örtü ile örtülü bulunmalıdır.

d. Mushaf'ı abdestsiz olarak eline alan kimsenin, Kur'an'ı öğrenen veya öğreten biri olması gerekir. Bunların abdestsiz olarak Mushaf'ı ellerine almaları caizdir. Bunların mükellef veya gayr-ı mükellef olmaları hüküm bakımından bir farklılık getirmez. Kur'an-ı Kerîm'i öğrenen veya öğreten kişi­nin, aybaşı halini geçirmekte olan hayızh bir kadın olması mümkündür. Bun­ların dışındaki kimselerin abdestsiz olduklarında Mushaf'a dokunmaları hiçbir surette caiz olmaz. Abdestsiz bir kimsenin çanta içinde veya askıda da olsa Mushaf'ı taşıması, üzerinde Mushaf bulunan sandık, kürsü ve yastığı taşı­ması da caiz olmaz. Ama Mushaf, bir şeyin içine konulmuşsa abdestsiz biri o şeyi taşıyabilir. Çünkü bu durumda Mushaf, o eşyaya tabi olmuş oluyor. Eğer maksadı Mushaf'ın içinde bulunduğu şeyi değil de sadece Mushaf'ı taşımaksa bu caiz olmaz. Abdestsiz birinin Mushaf'sız olarak ezberden Kur'an okuması câİz ise de en faziletlisi, abdestli olarak okunmasıdır.

Hanbeliler dediler ki: Abdestsiz olarak Mushaf'a dokunmak veya ele alıp taşımak bazı şartlara bağlıdır:

Mushaf, kendisinden tamamen ayrı bir kılıfta bulunmalıdır. Eğer tor­ba gibi kendisine bitişik bir kılıfta bulunursa mendile veya kâğıda sanlı olursa, bir sandıkta olursa veya taşınması istenen bir ev eşyası içinde -Mushaf'a dokunmak gayesi güdülsün güdülmesin- bulunursa bu durumda abdestsiz ola­rak Mushaf'a dokunmak veya onu ele alıp taşımak caiz olur. Yine aynı şe­kilde temiz bir bez içinde bulunması şartıyla Mushaf'ı korumak gayesiyle ele almak da caizdir. Ayrıca taşıyacak olan şahıs mükellef olsun olmasın Mus­haf'ı elde taşımanın caiz olması için abdestli olmak şarttır. Ancak bu du­rumdaki gayr-i mükellef çocuğun abdest alması vâcib değilse de velîsinin ken­disine abdest almayı emretmesi vâcibtir.

Hanefîler: Mushaf'ın tümüne veya bir kısmına dokunmanın veya elde taşımanın veyahut da Mushaf'taki âyetleri yazmanın caiz olmasının ba­zı şartlara tâbi olduğunu söylemişlerdir.

1. Zaruret hâli. Meselâ bir şahıs Mushaf'ın suya batıp gideceğini ve­ya yanmak üzere olduğunu görse abdestsiz de olsa, kurtarmak amacıyla Mus­haf'a elini vurabilir.

2. Mushaf, kendisinden ayrı olmalıdır. Meselâ bir kese içinde veya çanta içinde veya kâğıda veyahut mendile sanlı olursa abdestsiz olarak do­kunabilir ve taşıyabilir. Ama kendisine bitişik cildi içinde veyahutta satımı esnasında ayrıca bir pazarlığa tabi olmadan kendisiyle birlikte satılan bir kabın içinde bulunursa abdestsiz olarak dokunulamaz ve taşınamaz. Ayrı bir pa­zarlığa tâbi olmadan kendisiyle birlikte satılan bu kap ayrı da olsa “Müftâbih” görüşe göre hüküm değişmez.

3. Buluğ çağma gelmemiş çocuk, öğrenmek amacıyla abdestsiz ola­rak Mushaf'a dokunabilir. Bunda, zorlukların giderilmesi prensibi gözönünde tutulmuştur. Ama buluğa ermiş bir insan veya hayız hâlini geçirmekte olan bir kadın, öğretici de olsa öğrenci de olsa Mushaf'a dokunamaz.

4. Mushaf'a dokunacak şahsın müslüman olması gerekir. Müslüman birinin gücü yettiği takdirde “gayr-i müslim” bir şahsın Mushaf'a dokun­masına fırsat ve imkân vermesi helâl olmaz. İmam Muhammed, gusül yaptıktan sonra “gayr-i müslim”in Mushaf'a dokunmasının caiz olduğunu söy­lemiştir. Gayr-i müslim'e Kur'anı muhafaza ettirmek, yukarıdaki şartlara uygun olduğu takdirde caiz olur. Zira abdest alıp da temizlenmeyen birinin, vücudundaki organlardan herhangi biriyle Mushaf'a dokunması helâl değil­dir.

Kur'an-ı Kerîm'i ezberden okumak, abdestsiz olarak da caizdir. Cünüp kimselerin ve hayızlı kadınların ezber de olsa okumaları haramdır. Kur'an-ı Kerim'i ezberden okuyacak birinin, abdestsiz ise abdest alması müstehabtır. Şunu da hatırlatmakta yarar vardır kanısındayım: Kur'an-ı Kerîm tefsirleri­ne abdestsiz olarak dokunmak mekruhtur. Fakat hadîs ve fıkıhla alâkalı di­ğer kitaplara abdestsiz olarak dokunmak, ruhsat kabilinden'caizdir.

Şâfiîler: Mushaf'ın tümüne veya bir kısmına abdestsiz olarak do­kunmak veya taşımak bazı şartlara bağlı olarak caiz olur demişlerdir. Şöyle ki:

1. Mushaf'ı korumak amacıyla dokunacak veya taşıyabilecektir.

2. Mushaf'taki âyetler dirhem, cüneyh veya diğer paralar üzerinde yazılı ise abdestsiz olarak bunlara dokunulabilecektir.

3. Mushaf'taki âyetlerin bazısı delil olarak ilim kitaplarında yazılı olur­sa abdestsiz olarak bu kitaplara dokunabilir. Bu kitaplardaki âyetler az da olsa çok da olsa aynı hükme tâbidir.

Tefsir kitaplarına gelince bunlara abdestsiz olarak dokunmak, tefsirin Kur'andan fazla olması hâlinde caizdir. Eğer Kur'an, tefsirden fazla ise ab­destsiz olarak dokunulamaz.

4. Kur'an âyetleri bir elbise üzerinde yazılı olursa, abdestsiz olarak bu elbiseye dokunulabilir. Ve bu elbise taşınabilir. Kabe örtüsü de bunun gibidir.

5. Öğrenmek amacıyla çocuğun Mushaf'a abdestsiz olarak dokunması veya Mushaf'ı taşıması caizdir. Velisi dokunma veya taşıma işinde bu du­rumdaki çocuğa destek de olabilir. Ardı sıra çocuğu korumakta olsa bile yi­ne bu durumdaki çocuğun Mushaf'a dokunup onu taşıması caizdir.

Bu beş şarttan biri ihlâl edilecek olursa Mushaf'a dokunmak caiz ol­maz. Bu durumda Mushaf'tan bir tek âyet de olsa yine caiz değildir. Mus­haf, cüzlerin muhafaza sandığı gibi küçük bir sandığa konulursa veya küçük bir rahlenin üzerine konulmuş olursa abdestsiz birinin bu sandığa veya rahleye dokunması da caiz olmaz. Ama eğer büyük bir sandığın içine veya büyük bir kesenin içine konulursa, Mushaf'ın hizasındaki kısım dışında bu sandığa veya keseye dokunmak caiz olur. Mushaf'ın cildi kopar da içinde Mushaf'tan bir parça kalmazsa, bu cild başka bir kitaba takılmadıkça ab­destsiz olarak dokunulamaz. Fakat koptuğu Mushaf'a ait olduğu sürece abdestsiz olarak dokunulması haramdır. Bu durumlarda Mushaf'a dokunmak haram olduğu gibi, üzerinde Kur'an âyeti yazılı levhalara dokunmak da ha­ramdır. Abdestsiz birinin bir parçasına da olsa, üzerindeki Kur'an âyeti si­linmiş de olsa dokunması haramdır. Şunu da bilmek gerekir ki: Mükellef birisi, abdestsiz de olsa elini üzerine dokundurmaması şartıyla Ievhâ ve ben­zeri şeylere Kur'an âyetlerini yazabilir.

Şu hususu hatırlatmakta da fayda vardır ki: Mushaf'ı Şerif sandık, el­bise ve benzeri ev eşyalarının içine konulmuşsa bunları da abdestsiz olarak taşımak haramdır. Ancak maksat, sadece bu eşyaları taşımaksa bu helâldir. Yok, ama bunlarla beraber Mushaf'ı da taşımak kastedilmişse veya maksat, sadece Mushaf'ı taşımaksa bu helâl olmaz.[52]

 

Abdestin Şartları

 

Abdestin şartları, vücûbunun, sıhhatinin, hem vücûbunun hem de sıh­hatinin şartları olmak üzere üç kısma ayrılır. Vücûbunun şartlarından mak­sat, mükellefin abdest almasını vâcib kılan şartlardır. Ki bu şartların tü­münü veya bir kısmını üzerinde taşımayan bir kimsenin abdest alması vâcib değildir. Sıhhatinin şartlarından maksat, bu şartlar gerçekleşmediği tak­dirde alınan abdestin sahîh olmayacağı demektir.

Hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartlarından maksat ise, bu şart­lardan biri gerçekleşmediği takdirde abdest almanın vâcib olmayacağı ve alınsa da sahîh olmayacağı demektir. Bunları açıklamaya çalışalım:

Vücûbunun şartları:

1. Bulûğ: Erkek olsun kadın olsun bulûğa ermeyen bir kimseye ab­dest almak vâcib değildir! Ama alacak olursa abdesti sahîh olur. Sözgeli­mi bulûğa ermeden bir saat önce abdest almış olsa, sonra da bulûğa ererse abdesti bozulmamış olup devam eder. Bu abdestle namaz kılabilir. Böyle bir durumla her ne kadar çok az karşılaşılsa da yolcuların ve çöl gibi suyu az yerlerde ikâmet edenlerin bunu bilmesinde fayda vardır.

2. Namaz vaktinin girmesi: Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı na­mazlarından birinin vaktinin girmiş olması, ileride namaz vakitleri bahsin­de açıklanacaktır. Bu vakitlerden biri gelip çattığında mükellef birinin, üze­rine farzolan namazı kılması gerekli olur. Namaz, abdest veya onun yerine geçecek bir şey (teyemmüm gibi) alınmadan helâl (sahîh) olmayacağı­na göre, kişinin namaz kılmak için abdest alması farz olur. Vaktin girme­siyle namaz, kişinin üzerine genişletilmiş bir vecîbe olarak farzolur. On­suz kabul edilmeyecek olan abdest de böyle... Genişletilmiş vecîbenin mânâsı şudur ki: Mükellefler namazı vaktin başında kılacakları gibi, orta­sında veya sonunda da kılabilirler. Vaktin sonuna doğru gelinip de geriye sadece abdest alınıp namaz kılabilecek kadar bir zaman kalırsa bu du­rumda daraltılmış bir vecibe olur. Mükellef, bu durumda acilen abdest alıp namaz kılmak zorundadır. Abdest ve namazı bundan sonrasına bıraka­cak olursa günahkâr olur. Farz namazı kılmak isteyenin abdest alması farz olduğu gibi, nafile namaz kılmak isteyenin de abdest alması farzdır. Nafi­le namaz kılacak olan birinin (eğer yoksa) hemen abdest alması farzolur. Nafile de olsa abdestsiz olarak namaz kılmak haramdır.

Vaktin girişinin sadece abdestin vücûbu için bir şart olduğu anlaşıl­dıktan sonra bilinmelidir ki: Vaktin girişinden önce alınan abdest sahîh olur. Yani vaktin girişi, abdestin sıhhat şartı değildir. Yalnız abdest alanın özür sahibi biri olmaması gerekir.

 

Mâlikîler: Özürlü kimsenin, vaktin girişinden önce ve sonra aldığı abdestler sahîhtir demişlerdir.

Hanefiler dediler ki: Özürlü kimsenin vaktin girişinden önce aldığı abdest sahîhtir. Sözgelimi öğleden önce abdest alır, sonra da öğle vakti gi­rerse bu abdesti bozulmuş olmaz. Bununla öğle namazını kılabilir. Öğlen vakti çıkıncaya kadar da abdestinin hükmü devam eder. Öğle vakti sona erip çık­makla abdesti de bozulmuş olur. İkindi namazım, yeniden abdest almadan kılamaz. Bahsi gelince de, vakti çıktığından ötürü abdestinin bozuluş sebebi anlatılacaktır.

Sayfanın üst tarafında anlatılanlar, Şafiî ve Hanbelî mezheblerine gö­redir.

 

Meselâ sürekli olarak kendisinde si­dik akıntısı bulunan bir insanın, ancak vakit girdikten sonra abdest alma­sı sahîh olur. Nitekim bunun izahı, ma'zûr kimseler bahsinde yapılacak­tır.

3. Eski abdest bozulmuş olacak: Meselâ bir kişi, öğle namazı için abdest alır da bu abdesti gün boyunca bozulmasa yeniden abdest alması vâcib olmaz. Çünkü bu abdesti sahîh olmakta devam etmektedir. Vaktin girişinden önce mevcûd bulunan bir abdest de sahîhtir.

4. Abdest almaya muktedîr olmak: Hastalık veya benzen hallerden ötürü suyu kullanamayan kimsenin, ileride teyemmüm bahsinde de açık­lanacağı üzere, abdest alması vâcib olmaz. Kullanmak için su bulama­yan kimseler de hastalar hükmündedirler.

Bu saydıklarımız, abdestin, üzerinde ittifaka varılan vücûb şartlarıdır.

Özet olarak diyebiliriz ki: Mükellef kişi, abdestli değilse, vaktin girişiyle abdest almak mecburiyeti altına girer. Yalnız bu kişi, suyu kullanmaya da muktedîr olmalıdır. Sıhhatinin şartları:

1. Abdest alınacak su, temizleyici bir su olmalıdır: Abdest alacak olan kişinin, bu suyun temizleyici olduğunu zannetmesi yeterlidir.

2. Abdest alan mümeyyiz olmalıdır: Mümeyyiz olmayan çocuğun aldığı abdest sahîh değildir. Bu, bir varsayım olup, “abdestsiz çocuğun Mushaf'a dokunmasına mâni olunmalıdır” diyenler bu varsayıma ihtiyaç duyabilirler.

3. Abdestle yıkanacak organa suyun ulaşmasına mâni bir engel bu­lunmamalıdır: Meselâ elde, yüzde, başta veya ayaklarda derinin dış yü­züne suyun ulaşmasına mâni bir engel bulunduğu takdirde bu abdest sa­hîh olmaz. Yine aynı şekilple elde veya yüzde donmuş yağ, balmumu ve­ya hamur bulunur da bunfar suyun deriye ulaşmasına engel olurlarsa alı­nan abdest sahîh olmaz.

Abdest almakta olan kişide abdeste zıt bir durum meydana gelme­melidir. Meselâ abdest almakta olan kişide, yüzünü ve ellerini yıkadıktan sonra abdesti bozacak bir durum meydana gelirse bu kişi, abdeste yeni­den başlamaya mecbur olur. Ancak özürlü kişilerden olursa yeniden ab­dest alması zorunlu olmaz. Meselâ sürekli sidik akıntısına müptelâ olan bir kişiden abdest esnasında bir veya birkaç damla sidik damlayacak olursa yeniden abdest alması gerekmez.

Hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartları:

1. Akıllı olmak. Delinin, saralının, bunağın, baygının abdest almaları vâcib değildir. Bunlardan biri abdest alacak olursa bu abdesti sahîh olmaz. Şöyle ki: Bunak biri abdest alır da birkaç dakika sonra bu hastalı­ğından kurtulup iyileşecek olursa bu abdestiyle namaz kılması sahîh ol­maz. Deli de bu hükme tâbidir. Bunak, saraya düşmüş ve baygın kimse­lere gelince (şuurları yerinde olmadığından ötürü) bunların abdest almaları zaten düşünülemez. Ancak bunu anlatmaktaki gayemiz, Allah Teâlâ-nın bu hallerde, bütün mükellefiyetleri ortadan kaldırdığını bildirmek için­dir. Yine de bu hallere müptelâ kimselerin abdest aldıklarını farzedecek olursak, bunların almış oldukları abdestler sahîh olmaz. Şunu bilmek ge­rekir ki, ibâdetler karşısındaki şer'î tasarruflarla, günlük hayattaki mua­meleler karşısındaki şer'î tasarruflar aynıdır. İbâdetlerde olduğu cjibi mu­ameleleri yapanların da akıllı kimseler olmaları vâcibdir. Akılsızların mua­meleleri geçerli olmaz.

 

Hanefiler dediler ki: Delilik ve sar'aya düşmek, abdeste zıt durum­lardandır; abdesti bozarlar. Bu nedenle akıllılık, abdestin sıhhat şartların­dan biri olmaktadır. Daha önce de görüldüğü gibi akıllılık, abdestin vücub şartlarından idi. Böylece hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartlarından bi­ri olmaktadır.

Hanefiler dediler ki: Bunak, sözlerini birbirine karıştıran ve sakin olmasına, kimseye sövmemesine, şuursuzca yürümemesine rağmen yine de ne yapacağını bilemeyen, hülâsa tedbiri bozulan kimsedir. Bu durumdaki kimselerin ibâdetleri, çocuğunki gibi sahîhtir. Ancak mükellef değildirler. Bunamamak, sadece vücub şartıdır. Sıhhat şartı değildir.

 

2. Kadının, aybaşı ve nifastan sonraki lohusalık kanlarından temiz olması. Bu haldeki kadınların abdest almaları vâcib değildir. Alacak olsa­lar ve aldıktan birkaç dakika sonra temizlenecek olsalar, bu abdestleri, sıhhat şartına uyulmadığı gerekçesiyle sahîh ve muteber olmaz. Ama yi­ne de aybaşı hâlini geçirmekte olan bir kadının hatırlama kabilinden ol­ması dolayısıyla her namaz vaktinde abdest alıp önceden namaz kıldığı yerlerde oturması menduptur. Fakat unutulmasın ki bu abdest, sadece bir şekilden ibarettir. Namazı anmak ve unutmamak içindir.

3. Uyku ve gafletin olmaması. Uyumakta olan kişi, ilâhî rahmet do­layısıyla mükellef olmamaktadır. Gafil (dalgın) da böyledir. Bunlar şayet abdest alsalar bile bu abdestleri bâtıldır, geçersizdir. Bazıları sanarlar ki: Uyuyan kişi, sadece kendi yatağında veya bir başkasının yatağına uza­narak uyuyan kişidir. Böyle birinin uyurken abdest alması zaten düşünü­lemez. Bizim burada uyuyan kişiden kastettiğimiz şudur: Uyurken kalkıp hareket eder. Hatta yine uyurken evinden dışarı çıkar. Bu kimseler hissetmeseler bile uyur-gezerken abdest alabilirler. Benim bir komşum var­dı. O da bu uyur-gezerlerdendi.

4. Müslüman olmak. Şu mânâda ki: “Gayr-ı müslim” birinden abdest almasını isteyemeyiz. Ama küfür halindeyken de namaza ve na­mazın vesilelerine (abdest ve teyemmüme) muhatabtır. Terkinden dolayı da azâb görecektir. Ama müslüman olmadan aldığı abdest de sahîh de­ğildir.

 

Malikiler dediler ki: Müslüman olmak sadece sıhhat şartıdır. Kâ­firler şerîatin hükümlerine muhatap olmaları dolayısıyla ibadetle mükellef­tirler. Terkettikleri gerekçesiyle de azaba maruz kalacaklardır. Ancak bu iba­detleri de müslüman olduktan sonra sahîh olabilir. Küfür halindeyken ya­pacakları ibadetler sahîh olmaz. Çünkü niyet olmaksızın hiçbir ibadet sahîh olamaz. Ayrıca niyetin de sahîh olabilmesi için müslüman olmak şarttır. Hanefiler dediler ki: Müslüman olmak abdestin sadece vücûb şartlarındandır. Hem vücûbunun ve hem de sıhhatinin şartlarından değildir. (Mâlikîlerin hilafına.) Kâfir, şerîatin hükümlerine muhatab değildir. Hanefîler müslüman olmayı abdestin sıhhat şartlarından saymamışlardır. Çünkü on­lara göre abdest, niyet etmeden de sahîh olur; Abdestte niyyet farz değildir. Ama teyümmümde bunun aksine niyet, farzdır. Bu durumda kâfir bir kişi teyemmüm yapacak olursa teyemmümü sahih olmaz. Zîrâ teyemmüm, ni­yet rüknüne bağlıdır.

 

5. Peygamber Efendimiz Muhammed İbn Abdullah'ın çağrısının mü­kellefe kavuşmuş olması. Kendisine bu çağrının ulaşmamış olduğu kim­selere abdest vâcib değildir. Alsalar bile, aldıktan sonra bir saat için­de çağrıya muhâtab olurlarsa bu abdestleri geçersiz olur. Bununla namaz kılmaları sahîh olmaz. Ki bu hususta bazı mezheblerin koşmuş oldukları birtakım ek şartlar aşağıda sıralanmıştır.

Hanefiler dediler ki: Peygamber Efendimizin çağrısının ulaşması, abdestin sıhhat şartlarından değildir. Şöyleki: Adamın biri, bu çağrı kendi­sine ulaşmadan abdest alicak olursa, sonra da çağrıyı alırsa bu abdesti sa­hîh olur. Hanefîler, çağrının ulaşmasını İslâmiyet şartı ile yetinerek abdes­tin vücûb şartlarından saymamışlardır. Çünkü İslâmiyet, ancak bu çağrı ya­pıldıktan sonra gerçekleşmektedir. Böylece de anlaşılıyor ki: Peygamberi­mizin çağrısını, abdestin hem vücûbunun hem sıhhatinin şartlarından sayanlar sadece Şâfiîler ile Hanbelîlerdir.

Şâfiîler: Abdestin sıhhat şartlarına üç tane daha eklemişlerdir:

1. Abdest alan kişi, abdestin alınış keyfiyetini bilmelidir. Öyleki: Ab­destin elleri, yüzü, ayaklan yıkamak vs. den ibaret olduğunu bilse ve bunla­rı yerine getirirken bunun şerîatçe kendisinden istenilen abdestin ta kendisi olduğunu bilmese abdesti sahîh olmaz.

2. Farzı diğerlerinden ayırdedebilmelidir. Ancak abdest alan, avam­dan biriyse bunun, farzı nafile olarak itikad etmemesi gerekir. Onun için ye­terli olan budur. Eğer abdestteki bütün fiillerin farz olduğuna inanırsa aldı­ğı abdest yine sahîh olur. Yine bunun gibi abdestte hem farz hem de sünnet olan fiiller bulunduğuna inansa, ancak farzlarla sünnetleri birbirinden ayırd edemese aldığı abdest yine sahîh olur.

3. Abdeste başladığı anda niyet edip bu niyeti abdest tamamlayınca­ya kadar devam ettirmelidir. Sözgelimi eğer yüzünü yıkarken abdeste niyet ederse, sonra da ellerini sırf temizlik veya serinlemek amacıyla yıkarsa bu abdesti sahîh olmaz. Ki buna hükmen niyetle beraberlik denir. Eğer bir kişi abdeste niyet eder, bununla birlikte temizlik maksadıyla da niyet ederse bu niyeti abdesti bozmaz.

Hanbelîler: Bunlar da abdestin sıhhat şartlarına üç tane daha ek­lemişlerdir:

1. Abdest alınacak su, mübâh bir su olmalıdır. Gasbedilmiş bir suyla alınan abdest sahîh olmaz.

2. Abdest almaya niyet edilmelidir. Niyet edilmeksizin alınan abdest sahîh olmaz. Hanefîlere gelince bunların nazarında niyet, sünnettir. Bir rü­kün veya bir şart değildir. Mâlikî ve Şâfiîlere gelince bunlar demişlerdir ki: Niyet, abdestin rükûnlarından bir rükündür. Niyeti, abdest için bir şart ola­rak kabul edenler, yalnızca Hanbelîlerdir. Niyet bahsi geldiğinde rükün ile niyet arasındaki fark açıklanacaktır.

3. Abdestten önce istinca veya isticmar yapılmalıdır. Bunlar yapılma­dan alman abdest sahîh olmaz. İstinca bahsinde bu hususun açıklaması ya­pılacaktır.[53]

 

Abdestin Farzları

 

Farz kelimesi, lügatte kesmek mânâsına gelmektedir. Istılahta ise ya­pana sevâb, yapmayana ceza verilen şey demektir. Ayrıca fıkıhçılar te­rim olarak “farz” ile “rükn”ü aynı anlamda ele almışlardır. Bir şeyin farzıyla rüknü aynı anlamı ifade eder. Yine fıkıhçılar farz ve rükün ile şart terimlerini birbirlerinden ayırmışlardır. Şu bebeble ki: Farz veya rükün, bir şeyi meydana getiren ve onun birer parçası olan aslî unsurlardır. Şart ise bir şeyin var olmasının kendisine bağlı bulunduğu şeydir. Mesela namazı ele alalım: Tekbir, rükû', sücûd... ilh. Bunlar, namazın farzlarıdır. Sıhha­tinin şartlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Vaktin girmesinden ön­ce kılınan namaz, mâhiyet itibariyle her ne kadar tamamsa da, şerîat na­zarında bâtıldır. Zîrâ sahîh olması için vaktin girmiş olması gereklidir. Bun­ları anlattıktan sonra gelelim abdestin farzlarına. Bu farzların sayısında dört mezhebin İmamları ihtilâf etmişlerdir. Ancak Kur'an-ı Kerîm'de sabit olan farzlar dört tanedir:

1. Yüzü yıkamak,

2. Elleri dirseklere kadar yıkamak,

3. Başın tamamını veya bir kısmını meshetmek,

4. Ayakları mafsal yumru kemiklerine kadar yıkamak.

Âyet-i kerîmede de bu farzlar sayılmaktadır. Şöyle ki:

“Ey imân edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirsek­lere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın).” [54]

Abdestin farzlarının bu kadarında mezheb İmamları ittifak etmişler­dir. Ancak başın meshediliş şeklinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazısı başın tümü, bazısı da bir kısmı meshedilir demişlerdir. Bazı İmamlar bu farzlara birtakım farzlar daha eklemişlerdir. Abdestin farzlarını her mezhebe göre ayrı ayrı anlatacağız ki meseleler dağınık olmasın ve bu farzları okuyup bilmek güçleşmesin. Sonra da üzerinde ittifaka varılan hususları ayrıca akılda tutmak gerekir.

 

Hanefiler dediler ki: Abdestin farzları yukarıda sayılan dört farz­dan ibarettir. Eğer bir mükellef, fazla bir ilâvede bulunmaksızın sadece bu dört farzı yerine getirecek olursa abdestli sayılır. Bununla namaz kılabilir. Ve abdestli olmadan yapılamayacak ibâdetlerin tümünü yapabilir. Meselâ Mushaf'a dokunup onu ele alabilir. Ancak sünneti terketmiş olur. Ki sün­netleri terkeden kişinin hükmü de, abdestin sünnetleri bahsinde anlatılacak­tır.

Şimdi de Hanefîlere göre abdestin dört farzını anlatmaya çalışalım:

1. Yüzü yıkamak: Bununla ilgili bazı hükümler vardır. Ki bunları da şöylece sıralayabiliriz:     

a. Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırının izahı.

b. Yüzde biten çene, bıyık ve kaş tüylerinden yıkamlması gereken yer­lerin izahı.

c. Gözlerin iç ve dışlarında yıkamlması gereken ve gerekmeyen yerle­rin izahı.

d. Burun kemerinden yıkanması gereken yerlerin izahı.

Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı: Sakalı olmayanların yüz­lerinin uzunlamasına sının: Saçın alındaki bitme noktasından başlayıp çe­nenin son noktasında nihayete erer. Saçın mûtad bitme noktası da normal bir adamda alnın son kısmındadır. Normal olmayan adam da ya keldir veya kâküllüdür. Kel, saçı ön taraftan gitmiş olan adama denir. Ki sanki başının ön kısmı anadan doğma saçsızdır. Böyleleri, başlarında veya alınlarında saç bulunmayan bütün yerleri yıkamak mecburiyetinde değildirler. Sadece nor­mal olarak saçın bitebileceği yerlere kadar olan kısımları yıkamak mecburi­yetindedirler. Yani alnın birazcık üst tarafını yıkarlar.

Kâküllü kimseye gelince bu, saçı uzayıp alnına kadar, hatta bazılarında kaşlarına kadar inen kimselerdir. Bunlar kelin hükmündedirler. Bunlar da kel gibi, alnın birazcık üst tarafını yıkamak mecburiyetindedirler. Zîrâ insanların çoğunun saçı bu noktada biter. Bu durumlarda çoğunluk nazar-ı itibâra alınır. Yaratılışta insanların çoğunluğuna uymayan, mükellefiyet açı­sından da onlara uymaz.

Yüzün genişlemesine sınırına gelince bu, bir kulağın kökünden (bazıla­rı buna kulak kazığı derler) başlayıp öbür kulağın köküne kadar davam eder Kulak ile çene kemiği arasındaki beyazlık da tabiî olarak yüzden sayılmaktadır. Ki burasını yıkamak da vâcibdir.

Yüzde biten tüylere gelince bunların en önemlileri sakal ve bıyıktır. Sa­kalın hükmüne gelince, bunun üst taraftan başlayıp çeneye kadar olan ve yüzün derisi üstünde bulunan bölümünü yıkamak vâcibdir. Tabiî, beşere de­diğimiz deri üzerinde bulunan sakal tüylerini yıkamak vâcibdir. Tüylerin uza­yan kısımlarım yıkama mecburiyeti yoktur. Sakallarını uzatanlar, sadece yüz­lerinin derisi üzerinde bulunan kısımlarıyla çene derilerinin üzerinde bulu­nan kısımları yıkamakla yükümlüdürler. Sonra eğer sakal seyrekse ve suyun, dipteki derinin dışyüzüne ulaşması mümkünse, bu durumda sakalı parmak­la hilâllemelidir. Ki su dibine ulaşabilsin. Yok, eğer sakal sık ise sadece dış kısmını yıkamak vâcib olur.

Bıyığa gelince, Hanefî mezhebinin önde gelenleri bu hususta görüş ay­rılığına düşmüşlerdir. Bazıları eğer bıyık, dibindeki deriye su ulaşmayacak kadar sık ise bu durumda alınan abdest geçersiz olur, bâtıldır, demişlerdir. Diğer bazıları da demişlerdir ki: Bu durumda abdest bâtıl olmaz. Sadece bı­yığın üstünü yıkamak yeterli olur. Abdest hususunda müftâbih olan görüş budur. Ama gusül işine gelince, gusül yapılırken sık bıyıklar hiç de affedil­mez. Bıyık, çok sık olursa gusül bâtıl olur. Guslün bu durumda bâtıl oluşu­nun sebebi, şâri'in bıyıkları uzatmayı yasaklamış olmasından ileri gelmekte­dir. Zîrâ böylesi bıyıklar yemek kırıntılarını ve kirleri taşırlar. Sık olan bı­yıkların yıkanmasında şiddet gösterilmiştir. Ki insanlar, hiç faydası yokken bıyıklarını aşırı derecede uzatmasınlar.

Bunları anlattıktan sonra geriye yüzdeki tüylerden sadece kaş tüyleri kal­mış oluyor. Bunların hükmüne gelince eğer bunlar, suyun dipteki deriye ulaş­masına imkân verecek kadar seyrek iseler elle hareketlendirilmeleri vâcibtir. Yok eğer çok sık iseler hilâllemek vâcib olmayıp sadece dış kısımlarım yıka­makla yetinilir.

Buruna gelince, yüzden sayıldığı için dışının tamamım yıkamak vâcib­dir. Küçük de olsa bir parçası yıkanmasa abdest fâsid olur. Alt taraftaki bu­run delikleri arasında bulunan ayırıcı kısım da burundan sayılmaktadır. Bur­nun içini yıkamak, Hanefîlere göre şart değildir. Yüzde bir yara çıkar, iyi­leştikten sonra da yerinde bir çukurluk kalırsa suyun, bu çukurun içine ulaş­ması gerekir. Tıpkı bunun gibi yüzdeki kırışıklıkların arasına da suyu ulaştırmak vâcib olmaktadır.

Şunu da hatırlatmakta yarar vardır ki: Bir kişi abdest aldıktan sonra saçını veya sakalını tıraş edecek olursa abdesti bozulmaz.

2. Elleri dirseklere kadar yıkamak: Abdestin farzlarından olan bu ikin­cisiyle ilgili bir takım hususlar vardır. Ki bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

a. İnsanın fazla parmağı varsa abdest alırken bunu da yıkaması vâ­cibdir. Ama fazla bir eli varsa bu el de aslî elin hizasındaysa onu yıkaması vâcib olur. Ama bu el aslî elinden daha uzunsa, aslî elinin hizasında olan kısmını yıkaması vâcib, gerisini yıkaması vâcib değildir. Ancak yıkarsa mendub işlemiş olur.

b. Eline veya tırnağının aslına çamur ve hamur gibi şeyler yapışmışsa bunları gidermesi ve suyu tırnağının aslına ulaştırması vâcibtir. Aksi takdir­de aldığı abdest bâtıl olur. Tırnağın aslından maksat, parmak etine yapışık olduğu kadarıdır. Eğer tırnak uzar da parmak başım geçerse uzayan yeri de yıkamak vâcib olur. Aksi takdirde alınan abdest bâtıl olur. Tırnak altındaki pislik ve kirlere gelince, abdest alan ister köylü ister şehirli olsun, zorlukları gidermek prensibine göre bunlar abdeste zarar vermezler. Fetva da bu görüş üzerinedir. Hanefî mezhebinden bazı muhakkik âlimler ise, uzamış tırnak­ların içine yapışık kirlerin yıkanmasının zorunlu olduğunu, yıkanmadığı tak­dirde alınan abdestin bâtıl olacağını söylemişlerdir. Tırnak altında ezâ vere­cek pisliklerin yığılacağı gerekçesiyle bu, güzel bir hükümdür. Ancak ekmek­çilerin uzayan tırnaklarının altında azıcık hamur kalacak olursa, meslek zo­runluluğu gerekçesiyle bu muaf sayılmıştır. Kına ve boyaların eserleri de ab­deste zarar vermez. Ancak kınanın el üzerinde bir hacim tutacak kadar ka­lıntısı bulunursa, suyuncleriye ulaşmasına engel olacağı gerekçesiyle bu, ab­deste zarar verir.

c. Eli kesilen bir kişi, elinin geri kalan kısmını yıkamakla yükümlü­dür. Eğer farz yerinin tamamı kesilmişse yıkama yükümlülüğü düşer.

3. Ayakları mafsal yumru kemiklerine kadar yıkamak: Mafsal yum­ru kemikleri, bacağın alt tarafında ve ayağın üst tarafında bulunan dışa doğru çıkık iki kemiktir. Bunların arka taraflarını yıkamak, ayak tabanındaki çatlakların arasını yıkamak da vâcibtir. Ayağının bir kısmı veya tümü kesilen kişinin hükmü, elinin bir kısmı veya tümü kesilen kişinin hükmü gibidir. Bir kişi ellerini veya ayaklarını çatlaklar dolayısıyla yağlayıp merhemlese sonra da abdest alsa, yağlı yerler suyu kabul etmez ve su deriye ulaşmazsa bakılır: Eğer su, merhemin altına ulaştığı takdirde zarar verecekse yıkamak vâcib olmaz. Eğer zarar vermeyecekse bu merhemi ve yağı silip yerini yıkamak vâ­cib olur. Ayakta yarılmalar olur da yıkandığı veya suya daldırılıp derhal çı­karılması hâlinde bile zarar doğacaksa, bu durumda ayağı yıkama yüküm­lülüğü düşer. Sadece suyla meshedilir. Mesh etmek de zararlı olacaksa veya bunu bile yapamayacak kadar âciz ise meshetme yükümlülüğü de düşer. Sa­dece zarar vermeyecek yerleri yıkanır.

4. Başın dörtte birini meshetmek: Başın dörtte biri, kişinin avuç içi kadar olarak takdir edilir. Vâcib olan, başın tümünden avuç içi kadarını mesh etmektir. Abdest alanın avuç içine su değip ıslanır da sonra avuç içini ön­den veya arkadan veya herhangi bir tarafından başının üzerine koyarsa bu kendisine yeterli olur. Şunu da kaydetmek gerekir ki: Baş, illâ da avuç içi ile meshedilecektir diye bir zorunluluk yoktur. Herhangi bir sebeple başın dörtte birine su değecek olursa bu da yeterli olur. Mesh, elle yapılırken bu­nun en azından üç parmakla yapılması şarttır. Ki su, başın dörtte birine, ku­rumadan önce ulaşabilsin. Meselâ iki parmakla meshedecek olursa su, başın dörtte birine tam olarak ulaşmak için hareket etmeden önce olduğu yerde kuruyabilir. Ve messhi, istenen kısımlara ulaşmayabilir. Ama parmak başla­rıyla mesheder ve su da damlalar hâlinde damlarsa bu dmurumda başın dörtte birine ulaşabilir. Bu, mümkün olduğu için sahîh olarak kabul edilir. Yok, eğer su, damlamamaktaysa bu mesih sahîh olmaz. Başı meshederken avuç­lara ayrıca su almak şart değildir. Eğer avucu ıslaksa bu, mesh için yeterli olur. Ama avucu ıslak değilse, uzuvlarından birinin üstündeki ıslaklığı al­ması yeterli olmaz. Meselâ kollarım yıkarken avucunun içi kuru ise, avucunu kollarının üzerindeki suyla ıslatıp başım meshedecek olursa bu yeterli ol­maz. Saçları alnının ve boynunun üzerine gelecek kadar uzamış olan bir kimse, başını meshederken sadece boynundaki veya alnının üzerindeki saçları mes­hedecek olursa yeterli olmaz. Asıl maksat, başın dörtte birini meshetmektir. Eğer başı tıraşhysa durum açıktır. Eğer saçlı ise, başının üzerindeki saçları meshedecektir. Yani meshedilen saçların, başın bir parçası üzerinde bulun­ması gereklidir. Eğer başının bir kısmı tıraşlı, diğer kısmı tıraşsız ise dilediği taraftan başının dörtte birini meshedebilir. Bir kişi abdest alırken saçını mes­heder de sonra gidip tıraş olursa abdesti bozulmuş olmaz. Yerden bir parça (temiz) kar alarak başını onunla meshedecek olursa bu da yeterli olur. Ba­şıyla birlikte yüzünü yıkayacak olursa bu da yeterli olur. Ancak bunda ke­rahet vardır. Özürlüler dışındaki bir kimsenin sarık üzerinden başını mesh etmesi caiz olmaz. Yine aynı şekilde kadınlar da başlarına örttükleri men­dil veya eşarp üzerinden başlarını meshedemezler. Ancak bu örtüler ince olup, suyun nüfuz etmesine engel olmazsa caiz olur. Kadının başına kına yakılmış veya boya sürülmüşse meshedüirken mesh suyu boyanır ve eski hükmünden çıkarsa bu abdest caiz olmaz. Eğer su, boyanmayıp eski hükmünden çıkmazsa caiz olur. Hanefîlere göre abdestin farzları bunlardan ibarettir. Bunların dı­şında kalan hususlar onlara göre sünnettir. Abdestin sünnetlerinin açıkla­ması ileride yapılacaktır.

Mâlîkîler: Abdestin farzlarının yedi tane olduğunu söylemişlerdir:

1. Niyet: Bununla ilgili bazı hususiyetler vardır ki onları şöylece sıra­layabiliriz:

a. Tanımı,

b. Keyfiyeti,

c. Vakti,

d. Yeri,

e. Şartları,

f . İptal edicileri.

Tanımı ve keyfiyeti: Bir işi irâde edip yapmaya yönelmektir. Bir kişi, bir işi yapmaya yönelip kasdettiğinde ona, “bu işe niyet etti” derler. Niye­tin abdestteki keyfiyetine gelince, kişinin, abdestsizliğin mâni olduğu bir işin önündeki engeli kaldırmak istemesi veya hades hâlini ortadan kaldırmayı is­temesi veyahut da bir farzı edâ etmeye yönelmesidir. Açıkça bilinen bir hu­sustur ki niyetin yeri kalbtir. Bir kişi, anlatılan keyfiyetlerden biriyle abdest almaya yönelirse niyet etmiş olur. Diliyle söylemesi şart değildir. Niyeti, ab­destin sonuna kadar kalbte tutmak da şart değildir. Abdest alırken niyet et­tikten sonra sonuna kadar niyeti kalbte tutmayıp aklı başka tarafa dalacak olan kimsenin abdesti bâtıl olmaz.

Niyetin vaktine gelince; niyet, abdestin başlangıcında yapılmalıdır. Ab­dest alan kişi bazı organları niyetsiz olarak yıkarsa abdesti bâtıl olur. Ama niyeti abdeste başlamadan (örfe göre) kısa bir zaman önce yapacak olursa bu niyet geçerli olur. Meselâ abdest almak için bir yere oturup niyet ederse sonra da hizmetçi, ibriği getirip eline su dökerse ve yeniden niyet etmezse bu ab'desti sahîh olur. Çünkü niyet ile abdest arasına uzun bir zaman fasılası girmemiştir. Niyetin şartlarına gelince bunlar, üç tanedir:

a. Müslüman olmak,

b. Mümevviz olmak

c. Kesin karar ver­mek.

Mesel⠓gayr-ı müslim” biri, bir ibâdet yapmaya niyet edecek olursa bu niyeti sahîh olmaz. Dinî yükümlülüklerin derecelerini bİribirinden ayırd edemeyen, İslâmiyet'in ne demek olduğunu bilemeyen çocukların ve deli­lerin niyetleri de sahîh olmaz. Mümeyyiz çocuğun niyeti sahihtir. Abdest ala­cak kişi, niyetinde tereddüt edecek olursa abdesti sahîh olmaz. Sözgelimi kendi kendine: “Eğer abdestini bozulmuş ise abdest almaya niyet ettim” dese, bu niyet sahîh olmaz. Zîrâ niyet ederken kesin karar vermek gereklidir.

Niyeti iptal edici şeylere gelince bu, abdest esnasında niyeti inkâr etmektir. Meselâ abdesti iptal etmeye ve abdesti tamamlamamaya niyet ederse abdesti iptal edilmiş olur. Ama abdesti tamamladıktan sonra böyle bir niyette bulu­nacak olursa abdesti sahîh olduğundan dolayı, başka şeylerle bozulmadığı takdirde bu niyetle bozulmaz.

2. Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sının, Hanefîlerin anlattıkları gibidir. Ancak Mâlikîler demişlerdir ki: Kulak kökleri­nin üzerinde bulunup başa bitişik olan beyaz kısmın yıkanması değil de mes-hedilmesi vâcibtir. Zîrâ bu kısım, yüze değil de başa tâbidir. Yine bunun gi­bi şakaklardaki saçlar da başa tâbidir. Fakat Hanefîler derler ki: Şakaklar-daki saçlar yüze tâbidir. Yıkanması farzdır.

3. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Hanefîlerde olduğu gibi bun­larda da parmak uçlarındaki kırışıklıkların arasını ve parmak uçlarını örte­cek kadar uzanan tırnakların altını yıkamak vâcibtir. Bunlar derler ki: Aşırı miktarda çok olmadıkça tırnak altındaki pislikler afvolunan pisliklerdendir.

4. Başın tümünü meshetmek; Başın sının, ön tarafta alnın saç -bitim noktasından başlayıp geriye doğru giderek ense kökünde sona erer. Şakak­lardaki tüylerle kulak köklerinin.üst kısmındaki tüysüz beyaz yer de baştan sayılır. Az olsun çok olsun uzamış olan saçların tümünü meshetmek vâcib­tir. Bir kişi, saçlarını örmüş ise ve bu örgüsünü üç iple örmüş ise başını mes­hederken bunları çözmesi vâcibtir. Ama iki veya daha az sayıda iple örmüş ve örgüsü de sık ise meshederken çözmesi vâcib olur. Sık değilse önemi yok­tur. Örgüsünü ipsiz olarak örmüş ise bu, ister sık ister gevşek olsun çözül­mediği takdirde abdeste zararı olmaz. Başın meshi esnasında örgünün çö­zülmesi, bunun iple örülmüş olması şartına bağlıdır. İple örme, bazı köylülerde görülen bir âdettir. Şehir toplumunda yerleşmiş olan gelenek gereği saç­ları arkada örgüsüz olarak toparlamak veya ipsiz olarak örmek meshe zarar vermez. Önce de geçtiği gibi Hanefî Mezhebine göre, neresinde ve ne şekilde olursa olsun başın dörtte birinin meshedilmesinin yeterli olduğu bilinmekte­dir. Şafiî mezhebi bu hususta daha da toleranslı davranıp az olsun çok ol­sun, başın bir parçasının meshedilmesini yeterli görmüştür. Ki az ileride bu­nun açıklaması yapılacaktır. Bir kişi başını yıkasa bu, mesh yerine geçerli olur. Ne ki bu mekruh bir davranıştır. Zîrâ Allah, yıkamayı değil mesh etmeyi emretmiştir. Bir kişi başını meshettikten sonra tıraş olup saçını kestire­cek olursa meshini yenilemesi gerekmez. Başın derisi soyulacak olsa bile yi­ne meshi yenilemez. Bu, ittifakla böyledir. Kulakların dış kısmına gelince, baştan sayılmadığı dolayısıyla meshedilmeleri vâcib değildir. Bunda da itti­fak vardır. Yalnız Hanbelîler kulakları başın bir parçası saymaktadırlar.

5. Ayakları mafsal yumru kemikleriyle birlikte yıkamak: Bunlar, ba­cağın alt kısmında ve ayakların üst tarafında bulunan çıkıntılı iki kemiktir­ler. Ayakların tabanındaki çatlakları yıkamak da vâcibtir. Bu hüküm, Ha­nefî mezhebinde de vardır. Ayakların yıkanması, farz olan kısmının tümü kesilmiş olursa Hanefî mezhebinde de olduğu gibi yıkama yükümlülüğü dü­şer.

6. Muvâlât: Buna çabuk davranma da denebilir. Bunu şöyle de ta­nımlayabiliriz: Abdest almakta olan bir şahıs, bir organ kurumadan diğeri­ni yıkamaya geçmelidir.

Zaman, mekân ve mizaç normal olduğu takdirde bir organın kuruma­sını beklemeksizin bir sonraki organı yıkamaya başlamalıdır. Zamanın nor­mal olmasından kasıt, suyun alışılmamış şekilde kurumasına sebebiyet vermeyecek bir mevsimde bulunulmamasıdır. Mekânın normal olmasından ka­sıt, suyu kurutacak derecede sıcak veya donduracak derecede soğuk bir yer­de bulunulmamasıdir. Mizacın normal olmasından kasıt ise, kişinin yaratılı­şında suyun çabucak kurumasına yol açacak bir hararetin bulunmamasıdır.

Abdestin organları, bu organlar ister yıkananlar olsunlar (yüz, el ve ayak gibi), ister meshedilenler olsunlar (baş gibi) bunların biri kurumadan diğeri­ne geçilmesi gerekir. Meselâ baş meshedildikten sonra hemence ayakların yı­kanmasına geçilmelidir. Başın kurumasıyla diğer organların kurumasının sü­resi aynı olarak kabul edilmektedir. Muvâlâtın farz olmasının iki şartı var­dır:

a. Muvâlâtın, abdest alanın hatırında olması lâzımdır. Ama unutur da ellerini yıkarsa, sonra da yüzünü yıkarsa bu sahîh olur. Ama bunu abdesti tamamlama esnasında hatırlayacak olursa niyetini yeniden yapması gerekir. Çünkü önceki niyeti, unutmaktan ötürü batıl olmuş olur.

b. Muvâlattan âciz olması, ama bunda da aşırılığa gidilmemesi: Me­selâ abdest için suyunu yanına indirir ve bu suyun abdeste yeteceğine kanaat getirir de abdestini alırken diyelim ki yüzünü ve ellerini yıkadıktan sonra su. tükenir, abdesti tamamlamak için yeni suya ihtiyâç doğarsa, su gelinceye dek, yıkamış olduğu organlar kurursa bu durumda muvâlât, farz olmaktan çı­kar. Yeni gelen suyla da abdestin geri kalan kısmını tamamlar. Yani başını meshedip ayaklarını yıkarsa aradan uzun bir zaman geçmiş olsa bile abdesti tamamlanmış olur.

Aşırılığa kaçmamaya gelince diyelim ki: Abdest suyunu yanına indirdi­ğinde bu suyun abdest için yeterli olacağından şüpheye düşer, yine de abdest almaya başladıktan sonra tamamlayamadan su tükenirse ikinci bir su gelin­ceye kadar da aradan epeyi zaman geçerse bu durumda önceden yıkamış ol­duğu veya meshettiği organların hükmü geçersiz olur. Abdeste yeniden baş­lar. Ama aradan kısa bir zaman geçerse abdestin geri kalan kısmını tamam­lamakla yetinir.            

7. Organları ovmak: Yıkanan organların üzerinde eli gezdirmeye ov­mak denir. Ki bu, saçların ve parmakların arasını hilâllemek gibi farzdır.

Şafiiler dediler ki: Abdestin farzları altı tanedir:

1. Niyet: Burada niyetin tanımını ve şartlarını ele alacağız. Geri ka­lan bahisleri, Mâlikîlerin önce bahsettikleri şeylerden hemen hemen farksız­dır. Ancak iki durum müstesnadır:

a. Mâlikîler derler ki: “Niyet eder etmez hemen abdeste başlanılır” diye bir şart ileri sürmek doğru değildir. Niyet edildikten sonra örfe göre kı­sa bir aralıktan sonra da abdeste başlanabilir. Fakat Şâfiîler böyle demeyip, “niyet ile abdestin ilk başlangıç cüzü birlik içinde olmalıdır” demektedirler. Abdestin farzlarının başlangıcı yüzü yıkamak olduğuna göre, yüzün yıka­maya ilk başlanılması anında abdeste niyet edilmesi gerekir. Eğer yüz, niyetsiz olarak yıkanacak olursa alman abdest geçersiz olur. Ama yüzün yı­kanmasına başlanıldığında niyet edilir, fakat bu niyet, yüzün yıkanmasının sonuna kadar hatırda tutulmayıp unutulacak olursa abdest yine sahîh olur. Niyetin ilk başta yapılması yeterli olur. Çünkü yüzün tamamını yıkaymcaya kadar, niyeti hatırda tutmak şart değildir. Avuç içi yıkanırken, mazmaza ve istinşak yapılırken niyet edilirse bu niyet sahîh olmayıp alınan abdest de bâ­tıl olur. Ama mazmaza anında dudakların dış kısmını yıkarken niyet edilir­se bu niyet sahîh olur. Çünkü dudaklar da yüzden sayılmaktadırlar. Sonra yüzden olması dolayısıyla, dudaklarını yıkayacak olursa, yüzünü yıkarken kişinin dudaklarını yeniden yıkaması gerekmez. Ama sadece yıkamak kasdiyle veya sünnet olduğu niyetiyle yıkayacak olursa yüzünü yıkarken dudak­larını yeniden yıkaması, mûtemed görüşe göre farz olur.

Eğer yıkanmasına engel olacak bir yara olduğundan ötürü yüz yıkan­mayacak olursa bu durumda niyet, kolları yıkarken yapılır.

b. Abdest alırken hades halini gidermeye niyet etmek, Mâlikîlere gö­re de mutlaka sahîh olmaz. Böyle bir niyet, ancak sağlıklı ve bedeninde arızası bulunmayan bir insan tarafından yapıldığı takdirde sahîh olur. Ama sü­rekli olarak kendisinde sidik akıntısı bulunanlar gibi özür sahibi kimseler, böyle bir niyette bulunamazlar. Bulunsalar bile bu niyetleri sahîh olmaz. Bu gibi kimseler, abdest alırken ancak namaz kılma veya Mushaf'a dokunma veya bunlara benzer, abdestsiz yapılamayacak işlerin ruhsatını elde etmeye niyet edebilir. Çünkü bunlar abdest almakla hades hâlini ortadan kaldıra­mazlar. Abdest alırken, hades hâlini ortadan kaldırmaya niyet etseler bile hadesleri kalkmış olmaz. Ancak namaz kılmaları veya abdest almadan yapı­lamayacak işleri yapabilmeleri için sâri tarafından abdest almaları emredil­miştir.

2. Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı, Hanefîlerde olduğu gibidir. Ancak Şâfiîler, çene altını yıkamanın da vâcib ol­duğunu söylemişlerdir. Ki Şâfiîler, bu hususta yalnız kalmıştırlar.

Uzun sakalın yüze tâbi olduğu ve dolayısıyla yıkanmasının vâcib oldu­ğu hususunda Şâfiîler, Mâliki ve Hanbelîlere muvafakat etmişlerdir. Saka­lın baştan sona yıkanması vâcibtir. Hanefîler buna muhalefet etmişlerdir.

Şakaklardaki kıllarla kulak köklerinin üzerinde bulunan tüysüz beyaz kısmın yüzden sayıldığı, dolayısıyla yıkanmasının vâcib olduğu hususunda Şâfiîler Hanefîlerle görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîler, bunun tersi görüşe sahiptirler.

Saçın hİlâllenmesi meselesine gelince Şâfiîler, diğer İmamlarla görüş birliği yaparak şu yargıya varmışlardır: Saç eğer altındaki deri görülecek kadar seyrekse, suyun alttaki deriye ulaşması için hilâllenmesi vâcib olur. Yok, eğer çok sıksa sadece dış kısmını yıkamak vâcib olur. Ancak hilâllenmesi sünnet­tir.

Ancak Mâlikîler demişler ki: Sık saçları hilâllemek her ne kadar vâcib değilse de elle hareket ettirilmesi vâcibtir. Böyle yapmakla su, her ne kadar deriye ulaşmasa da saç tellerinin arasına girmiş olur. Hilâllemeye gelince bu vâcib değildir. Mezhep İmamları, seyrek saçların hilâllenerek suyun alttaki deriye ulaşması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Sık saçlara gelince, mezheb İmamlarından üçü, bu saçların sadece dış yüzünün yıkanılmasının yeterli olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Mâlikîler, dış yüzünü yıkama­ya ek olarak saçların elle hareketlendirilmesini de gerekli görmüşlerdir. Bun­daki maksat, saçların altındaki deriye suyu ulaştırmak değil de saçların ra­hatlıkla yıkanabilecek kısımlarının yıkanmasıdır.

3. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Bu konudaki detayların tümünde Şâfiîler, Hanefîlerle görüş birliği içindedirler. Ancak Şâfiîler bir hususta de­mişler ki: Tırnak altlarındaki pislikler, parmağın tırnak hizasındaki deriye suyun ulaşmasına engel oluyorsa bu pislikleri gidermek vâcib olur. Ancak Çamurlu işlerde çalışan işçiler, bu pisliklerin az olup parmak ucunu kapla­mayacak kadar olması hâlinde muaf tutulmaktadırlar.

4. Az da olsa başın bir kısmını meshetmek: Başı elle meshetmek şart değildir. Kişi, eğer başına su serpecek olursa bu, mesh için yeterli olur. Ba­şında saç bulunup bu saçın bir kısmını meshedecek olursa yine yeterli olur. Ama saçı uzayıp başından aşağıya inerse, baştan inen saçın bir kısmını mesh etmesi yeterli olmaz. Bizzat başın üzerine yapışık olan saçı meshetmek gere­kir. Baş, meshedileceğine yıkanırsa bu, mesh yerine geçerli olur. Böyle yap­mak her ne kadar mekruh değilse de meshedilmesi daha uygun olur.

5. Mafsal yumru kemikleriyle birlikte ayaklan yıkamak: Ayakların yıkanması hususunda Şâfiîler, önce anlatılan hususlarda Hanefîler ve diğer­leriyle görüş birliği içindedirler.

6. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen dört organ arasında tertibe uymak: Buna göre önce yüz yıkanacak, sonra da eller dirseklere kadar... Baş meshe-dilecek. Daha sonra da^ayaklar, mafsal yumru kemiklerine kadar yıkana­cak. Bu tertibteki organlardan biri öne alınır veya geriye bırakılacak olursa abdest bâtıl olur. Bu hususta Hanbelîler, Şâfiîlerle görüş birliği içindedirler. Hanefîlerle Mâlikîler derler ki: Tertip farz değil sünnettir.

Hanbeliler dediler ki: Abdestin farzları altı tanedir:

1. Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı husu­sunda Mâlikîlerle görüş birliği içerisindedirler. Bunlar demişlerdir ki: Şakak­lardaki saçlarla kulak köklerinin üst kısmındaki beyazlık yüzden değil de baş­tan sayılmaktadır. Vâcib olan, bunları yıkamak değil de meshetmektir. Ağız ile burnun içi hususunda tüm İmamlara muhalefet ederek buraların yüzden sayılacağı, dolayısıyla da mazmaza ve istinşak yaparak buraların yıkanma­sının farz olduğunu söylemişlerdir. Niyet hususunda da diğer İmamlara mu­halefet ederek niyetin, abdestin sıhhat şartlarından biri olduğunu söylemiş­lerdir. Her ne kadar bir farz olarak abdestin mâhiyetine dâhil değilse de ni­yetsiz alman abdest sahîh olmaz. Bilindiği gibi Şâfiîlerle Mâlikîler niyetin, abdestin farzlarından biri olduğunu, Hanefîlerse sünnet olduğunu kabul et­mişlerdir.

2. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Hanefîlerin ve diğerlerinin de dedikleri gibi: Ellerin başlangıcından dirsek kemiklerinin çıkıntısının sonu­na kadar yıkamak farzdır. Parmakların kırışıklıklarının arasını, parmak başlarının üstünü kaplayacak kadar uzayan tırnakların altlarını yıkamak da vâ­cibtir. Tırnakların altındaki az kirlerse muaf sayılır.

3. Başın tümünü meshetmek: Kulaklar baştan sayıldıkları için onları da meshetmek farzdır. Başın, alnın üst tarafındaki saç-bitim noktasından başlayarak ense köküne kadar tamamının meshedilmesi hususunda Hanbe­lîler, Mâlikîlerle görüş birliği etmişlerdir. Eğer saçlar boyuna veya omuza kadar uzanacak olursa sadece başın hizasında bulunan kısımları mesh edilecektir. Bastan artıp aşağıya inen kısımları meshetmek vâcib değildir. Malikîlerse, aşağıya sarkan saçların tümü meshedilecektir derler. Hanbelîler, bu hususta da onlara muhalefet etmişlerdir. Nitekim kulakları baştan sayan mez-heblere de muhalefet etmişlerdir. Başkalarının dediği gibi başın yıkanması, Hanbelîlerce de mesh yerine geçerli olur. Ancak baş yıkanırken elin, üzerine sürülmesi şarttır. Ama bilindiği gibi yine de bu mekruhtur.

4. Mafsal yumru kemikleriyle birlikte ayakların yıkanması: Bu ke­mikler, bacakların alt kısmında ve ayakların üstünde bulunan çıkıntılı iki kemiktirler. Diğer mezheblerde bu mevzuda anlatılan vâcibler, bu mezhebte de aynısıyla geçerlidirler.

5. Tertip: Yüz, kollardan önce yıkanmalıdır. Kollar, baştan önce yı­kanmalıdır. Baş, ayaklar yıkanmadan önce meshedilmelidir. Bu tertibe uyul­madığı takdirde abdest batıl olur. Ki bu hususta bunlar, Şâfîîlerle görüş bir­liği içindedirler. Bu iki mezheb de tertibi abdestin farzlarından saymışlardır. Mâlikîler ile Hanefîler, bu farzlar arasındaki tertibin sünnet olduğu görü­şündedirler. Meselâ abdest almakta olan bir şahıs, önce kollarını, sonra yüzünü yıkayacak olursa veya ellerini yıkamadan önce ayaklarını yıkayacak olursa bu abdest Mâlikîlere göre sahîh, Hanefîlere göre kerahetle birlikte sahîh, Hanbelî ve Şâfiîlere göre ise kökten bâtıldır.

6. Muvâlât: Mâlikî mezhebinde de anlatıldığı gibi muvâlât, acele dav­ranmak anlamını ifade etmektedir. Buna göre muvâlât: Abdest alırken bir organ kurumadan diğerini yıkamaya başlamak demektir. Mâlikîlerin bu husustaki detaylı görüşleri ilgili bölümde anlatıldı. Şâfiîlerle Hanefîlere gelince bunlar derler ki: Muvâlâtın bu organlar arasında uygulanması sünnettir. Farz değildir. Bir organın kurumasından sonra öbür organı yıkamak mekruhtur. Sünnet odur ki: Sözgelimi yüz yıkandıktan sonra hemence elleri yıkamaya geçmelidir. Kollar yıkandıktan sonra da hemen baş meshedilmelidir. Ama eğer yüz yıkandıktan sonra suyu kuruması beklenir, sonra da kolların yı­kanmasına geçilirse bu abdest, kerahatle birlikte sahîh olur. Ancak Şâfiîler demişler ki: Sürekli idrar akıntısı veya başka bir özrü bulunan kimsenin muvâlâtı uygulaması vâcibtir.[55]

 

Abdestin Farzlarına Dair Anlatılanların Özeti

 

Mezheb İmamları Kur'an-ı Kerîm'de zikrolunan dört farz üzerinde it­tifak etmişlerdir. Ki bunlar da yüzün yıkanması, ellerin dirseklere kadar yıkanması, başın tümünün veya bir kısmının mesh edilmesi, mafsal yum­ru kemiklerine kadar ayakların yıkanmasıdır. Hanefîler diğer üç mezhebe muhalefet ederek bu dört farza hiçbir şey eklememişlerdir.

Sonra İmamlar, yüzün sınırıyla ilgili olarak da ihtilâf etmişlerdir. Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler demişler ki: Yüzün sının ön tarafta sacın (alın üzerindeki) normal bitim noktasından başlayıp sakalı olmayanlarda çenenin son noktasında nihayete erer. Sakalı olanlarda ise sakal kılının her ne ka­dar uzun olsa bile son uç noktasına kadar devam eder. Yalnız Şâfiîler de­mişler ki: Çenenin altı da yüzden sayılır. Yıkanması vâcibtir. Hanefîlerse, sakalı çene derisinden çıkıp uzayan kimsenin çene altını yıkaması vâcib değildir diyerek Mâlikî ve Hanbelîlerle görüş birliği etmişlerdir. Diğer ta­raftan kulak köklerinin üst kısmındaki tüysüz beyazlığın yüzden sayıldığı ve dolayısıyla yıkanması gerektiği hususunda Hanefîlerle Şâfiîler, Mâlikî ve Hanbelîlere karşı görüş birliği etmişlerdir. Çünkü bu sondaki iki mez­heb bahse konu yerin baştan sayıldığı ve dolayısıyla meshedilmesi gerektiği görüşündedirler.

Karşıdan bakan birinin görebileceği kadar seyrek olup, dipteki derisi görülen saçları baş meshedilirken hilâllemek gerekir. Bütün mezheb İmam­ları bu hususta ittifak etmişlerdir. Maksat, suyun deriye ulaşmasıdır. Ama eğer saçlar sıksa sadece'dış kısmının yıkanması vâcibtir. Hilâllenmesi ise vâcib değil sünnet olur. Mâiikîlerse bu hususta şöyle derler: Sık saçları hilâllemek her ne kadar vâcib değilse de, suyun saç aralarına girmesi için saçların elle hareket ettirilmesi vâcib olur. Bu hareketlendirme sonucu su, saç aralarına girmezse de bunun abdeste bir zararı olmaz. Üç mezheb İmamı, kulakların yüzden sayılmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. An­cak Hanbelîler bunlara muhalefet ederek kulakları yüzden saymışlar ve yıkanilmasının vâcib olduğunu söylemişlerdir.

Hanbelîlerle Mâlikîler, başın tümünün meshedilmesi hususunda itti­fak etmişlerdir. Bunlara karşı Şâfiîlerle Hanefîler, sadece bir kısmını mesh etmek farzdır diyerek görüş birliği etmişlerdir. Bunlara göre başın tümü­nü meshetmek sünnettir. Şu da var ki: Şâfiîler, başın çok az kısmının mes­hedilmesi farzdır demişlerdir. Hanefîlerse başın dörtte birinin meshedil­mesi -ki bu da kişinin el ayası kadardır- farzdır demişlerdir.

Mâlikîlerle Hanefîler, abdest organları arasında tertibe riâyet etme­nin farz değil de sünnet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Meselâ yüz yıkanmadan önce eller yıkanırsa abdest bâtıl olmaz. Hanbelîlerle Şâfiîler buna muhalefet ederek tertibin farz olduğunu söylemişlerdir.

Mâlikîlerle Şâfiîler görüş birliği sağlayarak niyetin farz olduğunu söy­lemişlerdir. Ancak niyetin vaktine ilişkin olarak ihtilâfa düşmüşlerdir. Mâ­likîler, abdeste başlamadan örfen kısa sayıiauak bir zaman önce niyet et­menin sahîh olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. Şâfiîlerse, yüzün yıkan­masına başlandığı anda niyet etmek zorunlu olarak gerekir, demişlerdir. Şayet yüzün yıkanmasına engel bir özür olursa bu durumda niyet, ellerin yıkanmasına başlandığı anda yapılmalıdır.

Hanbelîlerle Hanefîler yine görüş ayrılığına auşerek Hanbelîler, ni­yetin farz değil de şart olduğunu söylemişlerdir. Hanefîlerse sünnet oldu­ğunu söylemişlerdir.

Şâfiîlerle Hanefiler görüş birliği yaparak muvâlâtın, yani bir organ ku­rumadan diğerini yıkamaya başlamanın farz değil de sünnet olduğunu söy­lemişlerdir. Bunlara karşı Mâlikîlerle Hanbelîler de bunun farz olduğu hususunda görüş birliği sağlamışlardır. Mâlikîlerin buna ilişkin detaylı gö­rüşleri daha önce de anlatılmıştır.[56]

 

Abdestin Sünnetleri

 

Sünnet, mendub, müstehab ve faziletin anlamına ilişkin olarak mezhebler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazısı bunların eşanlamlı kelime­ler oldukları, yapanın sevâb kazanacağı, terk edeninse cezalandırılmaya­cağı görüşündedirler. Bazısı da sünnetin, müstehab ve mendubtan ayrı olduğu, zîrâ yapılmasının kuvvetle istendiği görüşündedirler. Bu görüşte olanlara göre her halükârda sünneti yerine getiren sevâb kazanır. Terk edense cezalandırılmaz. Bazısı da sünnetin müstehab ve mendubtan ayrı olduğunu söylemiş, müekked ve gayr-ı müekked olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Bunlara göre müekked sünneti terkeden her ne kadar ce­hennem ateşi ile azâblandırılmayacaksa da Peygamber (s.a.s.) Efendi­mizin şefaatinden mahrum kalmakla cezalandırılacaktır. Bu nedenle önce sünnetin mezheblere göre tanımını ve anlamıyla ilgili geniş açıklamaları sunmayı, sonra da her mezhebe göre sünnetleri toplu olarak zikretmeyi, bundan sonra da akılda tutulması kolay olsun diye mezhebler arasındaki ittifaklıve ihtilaflı sünnetleri ele almayı uygun gördük.

 

Şafiiler dediler ki: Sünnet, mendub, müstehab ve tatavvu' eş anlamlı kelimeler olup mükelleften, yapması kesin olarak istenmeyen davranışlar­dır. Bu davranışlarda bulunanlar sevâb kazanır; terkedenlerse cezalandırıl­mazlar. Bunlara göre sünnetler sünnet-i ayn ve sünnet-i kifâye olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Bunlardan birincisi zorunlu olmamakla birlikte yüküm­lünün şahsından yapılması istenen bir davranıştır. Her yükümlü, ayrı ayrı bu emre muhatabtır. Buna örnek olarak farz namazların beraberinde kılı­nan sünnetleri gösterebiliriz. İkincisine gelince bu, toplumun yapması iste­nen davranışlardır. Toplum bireylerinin bazısı bu emri yerine getirecek olurlarsa diğerlerinin bu husustaki yükümlülükleri ortadan kalkar. Meselâ bir cemâat, yemeğe oturduğunda bunlardan yalnız biri besmele getirirse diğer­lerinin besmele getirme yükümlülükleri düşer. Fakat sevabı, sadece besme­leyi getiren şahıs kazanır.

Malikiler dediler ki: Sünnet, şârün yapılmasını kuvvetle emrettiği davranıştır. Ki bu davranışlar, şâri' tarafından kadri yüpeltilmiş davranışlardır. Bunları cemâatte izhâr etmiştir. Ancak bu davranışların vâcib olduk­larına dâir bir delil mevcud değildir. Yapan sevâb kazanır. Ama yapmayan azâblandırılmaz. Bunlara göre sünnet, mendubtan ayrı olan bir davranıştır, Mendub, şârün yapılmasını kuvvetle emretmediği davranıştır. Yapan sevâb kazanır. Yapmayan azâblandırılmaz. Bunlar, fazilet kelimesini bazan men­dub yerine de kullanırlaii Buna örnek olarak da ikindi namazının ilk dört rek'atini göstermektedirler.

Hanefîler: Sünnetleri iki kısma ayırmışlardır:

a. Müekked sünnet: Bunların nazarında bu sünnet, vâcib mânâsına gelmektedir. Bunlar derler ki: Vacibin hükmü, mertebece farzdan daha aşa­ğıdadır. Vâcib, hükmü şüpheli bir delille sabit olan bir yükümlülüktür. Bu­na amelî farz da denebilir. Şu anlamda ki, vâcib; amellerde farz muamelesi görmektedir. Terk etmekten ötürü günahkâr olunur. Vâcibte tertip ve kaza zorunludur. Ancak vacibin farzlığına inanmak gerekli değildir. Meselâ vitir namazı gibi. Bunu terkeden günahkâr olur. Ama farz oluşunu inkâr eden tekfir edilemez. Beş vakit namazın farzları ise böyle olmayıp hem inanılması, hem de uygulanması bakımından farzdırlar. Bunları terk eden günahkâr, inkâr edense kâfir olur. Yalnız Hanefîlere göre vacibi terkeden, farzı terkeden ka­dar günahkâr olmaz. Muhakkak olan şudur ki: Bu gibi kimseler bu günâh­larından ötürü cehennem ateşiyle azâblanmazlar. Ancak Peygamber (s.a.s.)’in şefaatinden mahrum kalırlar. Böylece de anlaşılmış oluyor ki: Hanefîler bir şey için “Bu sünnet-i müekkededir” dediklerinde, bununla vacibi kasdetmiş olurlar. Bu vasıftaki bir davranış namaza dâhil ise sehven terkinden ötürü sehiv secdesi yapılması mecburî olur.

b. Gayr-ı müekked sünnet: Hanefîler buna mendub ve müstehab da derler. Yapan sevâb kazanır. Terk eden ise cezalandırılmaz.

Hanbeliler dediler ki: Sünnet, mendub ve müstehab eş anlamlı ke­limeler olup bunların ifade ettikleri davranışları yerine getiren sevâb kaza­nır. Terk edense Şâfiîlerin de dedikleri gibi azâblandırılmaz. Ancak bunlar sünneti, müekked ve gayr-ı müekked olmak üzere iki kısma ayırmaktadır­lar. Müekked olana misâl, vitir ve sabah namazının sünnetiyle teravih na­mazı gibi. Bunları kılmak sevâb, terketmekse mekruhtur. Müekked olma­yan sünneti terketmekse mekruh değildir.[57]

 

Abdestin Sünnet Ve Mendublarının Sayımı

 

Sünnet, mendub, müstehab ve fazîiet kavramlarının izahı hususun­da mezheblerin ayn görüşlere sâhib olduklarını öğrenmiş bulunuyoruz. Bazı mezheb İmamları sünnet, mendub, müstehab ve tatavvu kelimeleri­nin eş anlamlı olduklarını; bazılarıysa bunların ayrı anlamları ifade ettiklerini ileri sürmektedirler. Bu hususta her mezhebin kendi görüşünü dip­notlarda detaylı bir şekilde anlatmış bulunmaktayız.

Hanefiler dediler ki: Abdestin sünnetlerinin bir kısmı müekkeddirler. Ki bunları yapan sevâb kazanır, yapmayansa azâblandınhr. Örneğin vâcib gibi: Bunlara göre vâcib ile farz arasında bir ayırım mevcud olduğu da bilin­mektedir. Abdestin müekked sünnetleri şunlardır:

a. Besmele: Abdest alacak olan ister uykudan uyanmış olsun, ister uyanık halde bulunsun zorunlu olarak besmele sünnetini yerine getirmekle yükümlüdür. Besmelenin yeri, abdestin ilk başlangıç anıdır. “Besmele” ilk başta unutulur, birkaç organ yıkandıktan sonra hatırlanacak olur ve “besmele” çekilirse bu sünnet yerine getirilmiş olmaz. Ancak ilk başta unu­tup da abdesti bitirmeden önce hatırlayan bir şahıs yine de “besmele” çe­ker. Ki abdesti hiç değilse “besmele”siz olmasın. İstincâdan önce ve sonra da “besmele** çekilmesi gerekir. Ancak istincâ yapan, avreti açık iken veya necaset mahallinde iken “besmele” getiremez. Nitekim bu husus istincâ bahsinde ayrıca anlatılacaktır. Rasülullah (s.a.s.) dan rivayet edilen “besmele” metni şudur:

 “Ulu Allah'ın adıyla başlarım. İslâm dînini bize bahşettiğinden ötürü de Allah'a hamd ederim.”

Bir kişi abdestin başlangıcında, veya  veyahutta derse sünneti yerine getirmiş olur.

b. Elleri bileklere kadar yıkamak: Bilindiği gibi bilek, avucun dışında ve orta parmak köküyle ondan önceki parmak kökü arasında bulunan çu­kur kısımdır. Bazı Hanefîler, su kabına daldırmadan elleri bileklere kadar üç defa yıkamak farz, bu işi abdestin diğer fiillerinden önceye almak da sün­nettir demişlerdir. Elleri kabta yıkamayla ilgili detaylar da vardır. Zîrâ elin yıkanacağı kab leğen, kova ve benzeri açık kablardan olacağı gibi, ibrik ve benzeri kapalı kablardan da olabilir. Eğer ibrikse bunu sol eliyle tutup suyu üç defa sağ eline dökmesi, sca/u da sağ eliyle tutup üç defa sol eline dökme­si müstehab olur. Eğer kab açık ise bu kabtan tas gibi su almaya yarayacak bir şey varsa bu tası önce sol eliyle tutup üç defa sağ eline dökmesi; sonra da sağ eliyle tutup üç defa sol eline dökmesi müstehab olur. Yok eğer bera­berinde kaptan su alacak tas ve benzeri bir şey yoksa sol elinin parmaklarını birbirine yapıştırarak avuçlarına kadar suya daldırması müstehab olur. Bu parmaklarıyla su alır. El açık ve parmaklar bitişik, kepçevâri ve azıcık da kavisli bir şekilde suya daldırılacak, avuçsa suya girmeyecektir. Eğer avucunun tümünü suya daldırırsa, kaptaki de az su olduğundan avuca gelen su müsta’mel su hükmüne girer. Ancak abdest almakta olan kişi, avucuna ge­len suyun, avuçladığı suyun yansı kadar olmadığına gâlib zanla hükmederse bu durumda müsta’mel olmaz. Abdest alacak adam kabtaki az suya elini daldırmasına rağmen suyun müsta’mel olmamasını, yani eski temizleyicilik vasfını yitirmemesini isterse bu suyla organlarını yıkamayı değil de sadece bu suyu avuçlayacağına niyet etmelidir. Şöyle ki: Bu adam, “Bu sudan avuçlamaya niyet ettim” dese ve sonra da yıkamak istediği organını yıkasa, bu durumda su müsta’mel olmuş olmaz. Çünkü su, önceden kendisi ile abdest almaya niyet edilirse müsta’mel olur. Daha önceki kısımlarda da anlatıldığı gibi su, ibâdet işinde kullanılması istenildiğinden müsta’mel olur.

Tabiî bu anlattıklarımız, elin üzerinde muhakkak bir necasetin bulun­maması şartına bağlıdır. Eğer elde bir necaset olur da elini su kabına daldı­rırsa ister avuçlamaya niyet etsin ister etmesin su, necis olur. Eli necâsetli olduğu için kabtan taslafveya temiz bir mendille veya ağzıyla su alıp elindeki necaseti yıkamaktan âciz kalırsa, su almak için başka hiçbir araç da bula­mazsa sudan vazgeçip teyemmüm eder. Namazını kılar. Bu namazı iade et­mesi de gerekmez.

c. Mazmaza ve istinşak: Hanefîler nazarında bunlar, vâcib mânâsındaki müekked sünnettendirler. Terkedilmeleri günâha sebebiyet verir. Her defası için avuca ayrıca su almaya gerek yoktur. Hattâ avucuna su alıp bir kısmıyla mazmaza yapar, geri kalanıyla da istinşak yaparsa yine caiz olur. Ama avucuna su alır, bu suyla istinşak yapar, sonra da suyu tekrar avucuna boşaltıp mazmaza yapacak olursa bu caiz olmaz. Sonra mazmaza demek, abdest alanın ağzının tamamını suyla yıkamasıdir. Ağzını oynatmaksızm suya daldırırsa da yeterli olur. Ağzına su alıp suyu dışarı atmaz, aksine içerse bu da sünnetin yerine getirilmiş olması için yeterli olur. Tabiî ağzını üç defa suyla doldurması şarttır. Ama suyu süzerek içecek olursa bu, yeterli olmaz.

Istinşaka gelince bu, burun yumuşaklığına değinceye dek suyu buruna çekmektir. Ama daha üst tarafına suyu çekmek sünnet değildir. Soluk ala­rak suyu içeri çekmek de sünnet değildir. Oruçlu olmayanın mazmaza ve istinşakta mübalağa yapması sünnettir. Oruçlunun yapması ise mekruhtur. Çün­kü bu durumda orucun bozulma ihtimâli vardır. Sünnet gereği olarak hem mazmaza hem de istinşakm üçer defa yapılması icâb eder. İstinşak yapar­ken su, sağ elle buruna çekilir. Sol elle de burundan dışarı atılır. Ki Mâlikîler bu durum için istinşak ifadesini kulanmakta ve müekked sünnetlerden saymaktadırlar.

d. El ve ayak parmaklarının hilâllenmesi: Hilâllemek, damlamakta olan suyla parmakları birbirinin arasına girdirmektir. İhtilafsız olarak bu mü­ekked bir sünnettir. Parmaklar birbirine bitişik, ancak aralarına su girebiliyorsa bu durumda aralarını hilâllemek sünnet, eğer aralarına su girmiyorsa vâcib olur. El parmaklarını hilâllemek, iki elin parmaklarını birbirlerinin arasına geçirmekle olur. Ayak parmaklarına gelince, sağ ayağının küçük par­mağım sol elinin serçe parmağıyla hilâlleyecek ve bu ayak bitirildikten sonra sol ayağın baş parmağından başlayıp serçe parmağında sona erdirecektir. Tabiî bu sekil, en iyi olanıdır. Dileyen dilediği şekilde hilâlleyebilir.

e. Her yıkayışın üçlenmesi: Her organın tamamını bir defa suyla yı­kamak farz, ikinci ve üçüncü defa yıkamaksa müekked sünnettir. Doğru olan görüşe göre bu böyledir. Farz olan birinci yıkayışta su, organın üzerinde akı­tılıp damla damla yere akmalıdır. Birinci yıkayışta su, organın yıkanması gereken yerlerinin tümünü kaplamaz da ikinci veya üçüncü yıkayışta su her tarafını kaplayacak olursa farz yerine getirilmiş, ama sünnet aksamış olur.

f. Başın tümünü meshetmek: Sadece farz olan miktarı meshetmekle yetinilir ve bu davranış birkaç kez tekrarlanacak olursa günahkâr olunur. Başı meshederken ıslak parmaklar başın ön tarafına konulup, başın tümü­nü kapsayacak şekilde ense köküne doğru sürmelidir. Bundan sonra parmak­larda fazla ıslaklık kalmışsa yine meshe devam edilmelidir. Islaklık kalma­mışsa buna gerek yoktur. Mâlikîler de bu görüştedirler.

g. Kulakları meshetmek: Başın mesh suyu île kulakların içi ve arka kısımları meshedilir. Bu mesh için yeni su almak daha iyi olur. Ki Hanefîlerin bir kısmı bunu yeğlemişlerdir. Baş meshedildikten sonra avuçta su kalmamışsa kulaklar bu suyla meshedilir. Ancak avuçtaki su kurumuşsa yeni su almak gerekir. Kulağın içi işaret parmağıyla, arka kısmı da baş parmakla meshedilir.

h. Niyet: Abdest alan kişi niyet ederken hades hâlinin giderilmesine veya namaz kılma ruhsatını elde etmeye veya temizlemeye veyahut da salt abdest almaya niyet etmelidir. Ama en faziletli olanı, abdest alanın “Allah'a ibâdet kasdıyla namaz için abdest almaya niyet ettim” demesidir. Veya, “Ha­des hâlinin kaldırılmasına niyet ettim” demesidir. Ya da, “temizlenmeye ni­yet ettim” diyebileceği gibi, “namaz kılmayı mubah etmeye niyet ettim” de diyebilir. Niyetin asıl yeri kalb ise de, bu cümlelerden birini söylemek müstehab olur. Niyetin vaktine gelince bu, yüzün yıkanılmasına başlanıldığı an­dır.

i. Misvak kullanmak: Misvakın, bilinen erak ağacından olması şart değildir. En iyisi murra ağacından yapılanıdır. Bu ağaçtan yapılan, ağzın güzel kokmasını sağlar. Dili fasihleştirir... Dişleri temizler... Ağızdaki kirlerin mideye girmesini önlediği için mideyi de kuvvetlendirir... En ideâli; kuru ol­mayan, serçe parmak kalınlığında ve bir karış uzunluğunda olanıdır. Mis­vak bulunmadığı takdirde diş fırçaları da misvak yerine kullanılabilir. Fırça da bulunmazsa parmaklarla diş ve ağız temizlenir. Sakız da misvak yerine geçerli olur. Şayet misvak varsa mendub olan kullanış şekli şöyledir: Mis­vak sağ elle tutulacak. Serçe parmak altta, baş parmak fırçalı kısmın biraz aşağısında, diğer üç parmak da misvâğın üzerinde tutulmalıdır. Misvak, mazmaza anında kullanılır. Eğer kullanmaya engel bir hal varsa zorunluluk do­layısıyla terk edilebilir. Uzanmış olan bir kişinin misvak kullanmasında ke­rahet vardır.

Bu müekked sünnetleri anlattıktan sonra gelelim Hanefîlere göre abdest için müstehab olan hususlara: Sahîh olan görüşe göre bunlar her ne kadar müekked sünnet değilseler de sünnettirler. Ki bunları şu şekilde bir sırala­maya tâbi tutabiliriz:

a. Tertib: Farzları yerine getirirken önce yüzü yıkamakla işe başlanır. Sonra dirseklere kadar eller yıkanır. Sonra başın dörtte biri meshedilir. Sonra mafsal yumru kemiklerine kadar ayaklar yıkanır. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Ve başlarınızı meshedip her İki topuğa kadar ayaklarmızı yıkayın.” [58]

Sahîh kavle göre müekked sünnetler arasında da tertibe riâyet etmek gerekir. Bazı Hanefîler, bu tertibin müstehap olduğu görüşündedirler.

b. Muvâlât: Buna acele davranmak da denebilir. Yani abdest organ­larından birinin suyu kurumadan hemen diğerini yıkamaya başlamaktır. Bun­da da mevsimin normal olması şarttır.

Meselâ havalar çok sıcaksa su çabuk kurur. Çok soğuksa da çabuk do­nar. Eğer bu ve buna benzer mazeretler yoksa muvâlâta riâyet etmek sün­nettir. Meselâ yüz yıkandıktan sonra abdest suyu tükenir, ikinci su gelince­ye kadar beklenirken yüzdeki su kurursa bunun abdeste bir zararı dokun­maz. Mâliki ve Hanbelîlere göre muvâlâtın farz olduğu, abdestin farzları bö­lümünde anlatılmıştı.

Sünnetliği ile müstehabhği hususunda ihtilâf edilen hususlara gelince, bunları da şöylece sıralayabiliriz:

a. Ayakları yıkarken su kabını sağ elde tutarak önce sağ ayağının ön kısmına döküp sol elle ayağı ovmak ve bu şekilde üç kere yıkamak. Sonra yine aynı elle sol ayağın ön kısmına su döküp sol elle ayağı ovmak.

b. Elleri yıkarken de ayaklarda olduğu gibi parmak başlarından yıka­maya başlamak.

c. Mesh esnasında meshe başın ön tarafından başlamak.

d. Önce mazmaza, sonra istinşak yapmak. Oruçlu olanın, suyu ağza ve buruna fazla çekmemesi, oruçlu olmayanınsa fazlaca çekmesi gerekir. Suyu . burna verdikten sonra kendi nefesiyle burnun üst kısımlarına doğru çekme­lidir.

e. Üç defa her organı yıkadıktan sonra artacak suyu başka birisi ab­dest için kullanacaksa bu durumda suyu israf etmemek. Eğer artacak olan suyu başkası abdest için kullanmayacaksa bu durumda israf edilmemesi men­dub olur.

f. Kolları yıkarken elleri de onlarla beraber yeniden yıkamak. Zâten ellerin ilk yıkanışı sünnettir. Kollarla beraber yeniden yıkanması ise başka bir sünnet olmaktadır. Ama abdest alan bir kişi, önce ellerini sonra da yü­zünü yıkar ve daha sonra kollarını yıkarken sadece bileklerden dirseklere kadar (dirsekler dahil) olan kısmı yıkarsa bu durumda farzı yerine getirmiş ama sünneti terk etmiş olur. Hanefîlere göre abdestin sünnetleri bu saydıklarımızdan ibarettir.

Malikiler dediler ki: Abdest alanın yapmakla sevâb kazanacağı, ter-ketmekle de azâblandırılmayacağı müekked sünnetler şunlardır:

a. Elleri bileklere kadar yıkamak: Bilindiği gibi bilek, avuç içiyle ko­lun birbirinden ayrıldığı mafsaldır. Elleri yıkamak suyun azlığına ve çoklu­ğuna göre değişir. Su eğer az ise ve de akar değilse, eğer içinden alınmasına yarayacak tas gibi bir şey varsa, bu durumda elleri suya sokmadan yıkamak gerekir. Aksi takdirde sünnet yerine getirilmemiş olur. Eğer eller temiz ise bunlardan birini veya ikisini yıkamadan suya daldıracak olursa mekruh işle­miş ve sünneti de kaçırmış olur. Eğer su çok veya akar ise elleri temiz olsun necis olsun, yıkamış olmakla sünneti yerine getirmiş olur. Bu yıkama ister suyun içinde olsun, ister dışında olsun hüküm aynıdır. Küçük havuzdaki gi­bi, su eğer az ise ve ondan su almak mümkün değilse, elleri temiz ise bu du­rumda avuçlayarak ellerini yıkayabilir. Elleri temiz değil ama bu suyun içi­ne sokmakla suyun vasfını değiştirmeyecekse, yine bir veya iki eliyle suyu   avuçlayarak alır ve suyun dışında ellerini yıkar. Böylece sünneti eda etmiş olur. Ama elleri temiz değil, ellerini sokmakla suyun vasfının değişeceğin­den korkarsa ağzıyla veya temiz bir bezle su alıp ellerini yıkamaya çalışır. Bunu yapmaya imkân olmazsa suyu bırakıp teyemmüm eder.

b. Mazmaza: Suyu ağza alıp tekrar dışarı atmaktır. Eğer abdest ala­nın kastı olmadan su girecek olursa veya ağzına su alıp hareket ettirmezse veya ağzına su alıp hareket ettirir, ama bu suyu yutup da dışarı atmazsa sünneti yerine getirmiş olmaz. Oysa Hanefîler derler ki: Mazmazada su ağza girdik­ten sonra hareket ettirilmese veşa dışarı atılmasa da sünnet yerine getirilmiş olur.

c. İstinşak: Suyun nefesle buruna çekilmesidir. Nefesle çekilmediği takdirde sünnet yerini bulmuş olmaz. Hanefîler bu görüşe karşıdırlar.

d. İstinsar: Suyun yine nefesle burundan dışarı atılmasıdır. Bunu ya­parken de sol elin baş ve işaret parmaklarıyla burun yumuşağının üst tarafı tutulup su dışarı atılır. Burunda sümük ve diğer kurumuş pislikler varsa bunlar da sol elin serçe parmağıyla çıkarılır.

e. Kulakların iç ve dışını meshetmek: Kulak delikleri de mesh kapsa­mına girerler.

f. Kulakları meshederken yeni su kullanmak: Sünnetin yerini bulma­sı için, başın meshinden arta kalan su yeterli değildir. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler. Efdal olan kulak meshi şöyle yapılanıdır: İşaret parmağı kulak deliğine sokulup baş parmak da kulağın arkasına konularak işaret par­mağıyla baş parmak ikilenerek döndürülür. Ve kulakların içiyle dışının meshi böylece tamamlanmış olur. Başka şekilde meshedilse yine yeterli olur. An­cak istenen şey kulakların tamamını meshetmektir.

g. Abdest organları arasındaki tertibe uymak: Hanefîlerin de dedik­leri gibi önce yüz, sonra da kollar yıkanacak. Daha sonra baş meshedilerek ondan sonra ayaklar yıkanacaktır.

h. Birinci meshten sonra elde ıslaklık kalmışsa başı ikinci kez meshet­mek: Elde ıslaklık kalmamışsa yeniden meshetmek sünnet değildir.

i. Altına su giden yüzüğün oynatılması: Mâlikîlerin bu konuda güzel bir tafsilâtı vardır. Şöyle ki: Takılan yüzük ya mubah, ya haram veya mek­ruh bir yüzük olabilir. Kişinin kendi parmağına taktığı, ağırlığı 6,8 gramı geçmeyen yüzük gümüşten ise ve birden fazla da değilse mubah bir yüzük­tür. Dar da olsa geniş de oha, altına su geçse de geçmese de bu yüzüğü oy­natmak gerekmez. Bu hüküm hem abdest, hem de gusül için geçerlidir. An­cak abdest alınıp bittikten veya gusül sona erdikten sonra bu yüzük çıkarıla­cak olur da, dar bir yüzük olduğu gerekçesiyle altına su geçmediğini zanne­derse, yerini yıkaması gerekir.

Kişinin kendi parmağına taktığı altın veya ağırlığı 6,8 gramdan fazla olan bir yüzükse bu, haram bir yüzük olur. Gümüş yüzük birden fazla olunca da haram olur. Bu yüzük eğer geniş ise sadece oynatılması yeterli olur. Altı­nı ovması gerekmez. Alt tarafını yüzüğün kendisiyle ovması yeterli olur. Eğer bu yüzük darsa, yerinden ileriye alınması gerekir. Ki alt tarafını ovmak müm­kün olsun.

Bakır, demir ve kurşundan yapılma yüzükleri takmak mekruh olur. Ki abdestte veya gusülde bunlar da haram yüzüğün hükmüne tâbi olurlar. Bu anlattıklarımız erkekleri ilgilendirmektedir. Kadınlara gelince onlar, ister al­tından ister başka madenden yapılma olsun diledikleri süs ve takıları takabi­lirler. Meselâ bilezik veya halhal takarsa, dar olsun geniş olsun, altına su geçsin geçmesin, bunları oynatmak gerekmez. Ancak abdest alınıp tamam­landıktan sonra veya gusül yapılıp bitirildikten sonra bunlar çıkarılacak olur­larsa, dar oldukları gerekçesiyle altlarına su geçmediği zannedilirse bu du­rumda yerlerini yıkamak vâcib olur.

Hanefîlere gelince; onlar bu hususta derler ki: Geniş yüzüğü oy­natmak, sünnet değil de mendubtur. Eğer yüzük darsa ve altına suyun geç­mesine engel oluyorsa oynatılması farz olur. Bu yüzük mubah da olsa, ha­ram da olsa hüküm aynıdır. Bunlara göre kadınlar, alt tarafına su geçmeye­cek kadar dar yüzük veya bilezik takarlarsa muaf sayılmazlar. Ancak önce de anlatıldığı gibi Hanefîler, ovmayı şart koşmazlar.

Şâfiîler: Bilindiği gibi Şâfiîler sünnet, mendub, fazilet ve müstehab arasında herhangi bir ayırım yapmazlar. Bunlara göre abdestin sünnetleri çoktur. Ancak şöyle bir sıralama yapabiliriz:

a. İstiâze: Abdeste başlarken “Eüzübillâhimineşşeytânirracîm” demelidir.

b. Besmele: Elleri yıkamaya başlarken “besmele” çekmelidir. Bunun en azı “Bismillâh”dir. Ama en faziletlisi “Bismillâhirrahmânirrahîm” di­yerek besmeleyi tamamlamaktır. Sünneti yerine getirmek için bu lafızlardan birini okumak gerekir. Başka lafızlar kullanılacak olursa sünnet yerine geti­rilmiş olmaz. Zîrâ şâri, özellikle “besmele” çekilmesini istemiştir. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler. Kişi cünüb de olsa “besmele” çekmelidir. Abdestin başlangıcında kasten veya unutarak besmele çekilmezse, abdestin ortaların­da veya sonunda “besmele” çekilmesi îcâb eder. Ama abdest tamamlanır, “şehâdet” kelimesi getirilir ve gerekli dua okunursa artık “besmele”nin vakti geçmiş olur. Ve “besmele” çekilmez. Hanefîler de bu görüştedirler.

c. Besmele anında abdestin sünnetlerine niyet etmek: Bu niyet, hades hâlinin kaldırılması niyetinden ayrıdır. Bilindiği gibi, hades halinin kaldırıl­ması niyeti farzdır. Ve ancak yüzün yıkanması anında yapıldığı takdirde geçerli olur.

d. Elleri bileklere kadar yıkamak: Besmele çekerken eller yıkanır ve abdestin sünnetlerine niyet edilir. Ki böylece üç şey bir araya toplanmış olur. Su, içinden ele dökülmesi mümkün olan ibrik ve benzeri bir kapta ise elleri bu kabın dışında (eller zâten batırılamaz ya) üç kere yıkamakla sünnet yeri­ni bulmuş olur. Eğer su, az olup üstü açık bir kaptaysa ve abdest alan kişi, ellerinin temiz olduğunu da kesin olarak biliyorsa, bu suyun içinde yıkaya­bilir. Ama temizliklerinden şüpheye düşerse ellerini kaba batınp içinde yı­kaması mekruh olur. Eğer ellerinin necis olduğunu kesin olarak biliyorsa kaba batırması haram olur. Ancak necasetten temizlenmesi için ellerini kabın dı­şında üç defa yıkaması vâcibtir. Ki bununla sünneti yerine getirmiş olmaz. Sadece ellerini necasetten arındırmış olur. Abdestin sünnetini yerine getir­mek için, ayrıca yine üç defa yıkaması gerekir.

e. Elleri mazmaza yapmadan önce yıkamak: Mazmazadan sonra yı­kayacak olursa sünneti yerine getirmiş olmaz.

f. Mazmaza: Burun deliklerini yıkamadan önce ağza su almak. Suyu ağızda çalkalamak ve sonra da ağızdan dışarı atmak şart değildir. Sünnetin yerine gelmesi sadece suyu ağza vermekle olur. Suyu yutup dışarı atmasa bile sünnet, yine de yerini bulmuş olur. Ama en mükemmel olan şekil, ağza verildikten sonra suyun çalkalanması ve bilâhare dışarı atılmasıdır.

g. İstinşak: Bu, suyun buruna verilmesidir. Nefesle yukarıya doğru çekilmese ve sonra da atılmasa bile sünnet yerini bulur. Ama en mükemmel olan şekil, suyun buruna verilerek nefesle yukarıya doğru çekilmesi ve bilâhare dışarı atılmasıdır. Mazmaza ve istinşakta uygulanacak en iyi yöntem, suyun avuca alınması, avuçtaki bu suyun bir kısmıyla mazmaza yaptıktan sonra geri kalaniyla istinşak yapılmasıdır. Bunu üç avuç suyla üçlemelidir. Her avuç suyun yarısı mazmazaya, yarısı da istinşaka sarfedilmelidir.

h. Kıbleye yönelmek: Kıbleye yönelebileceği bir yerdeyse abdest ala­cak olan kişi kıbleye yönelmelidir.

i. İçinde abdest suyu bulunan üstü açık kabı sağ yanına, üstü kapalı olan kabı ise sol yanına indirmelidir.

j. Abdeste elleri yıkarken besmele çektikten sonra şu duayı okumalı­dır:

“İslâmiyetten ve diğer nimetlerden ötürü Allah'a hamdolsun. Suyu te­mizleyici ve İslâmiyeti de nûr kılan Allah'a hamdolsun. Rabbim, şeytanla­rın vesveselerinden sana sığınırım. Ve huzurumda bulunmalarından da sana sığınırım. Allah'ım, ellerimi sana karşı işlenecek tüm isyanlardan koru.”

Mazmaza ânında da şu duayı okumalıdır:

“Allah'ım, sana zikretmem, sana şükretmem ve ibadetini güzelce edâ etmem hususunda bana yardım et.”

İstinşak esnasında ise;   

“Allah'ım, bana cennetin kokusunu koklat.”

Yüzünü yıkama esnasında ise;

“Allah'ım, bir takım yüzlerin beyaz, bir takım yüzlerin de kara olacağı günde yüzümü ak et.”

Sağ kolunu yıkama esnasında ise;    .

“Allah'ım (amel) defterimi sağıma ver ve kolay bir hesabla da hesabı­mı gör.”

Sol elini yıkama esnâsındaysa;

“Allah'ını (amel) defterimi ne solumdan ve ne de arka tarafımdan verme.”

Başını meshetme esnasında ise:

“Allah'ım saçlarımı ve derimi ateşe haram kıl. Senin gölgenden başka gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gün(ün)de beni arşının altında gölgelendir.”

Kulakların meshi esnâsındaysa;

Allah'ım, beni söz dinleyenlerden ve onun en güzeline uyanlardan eyle.

Ayakları yıkama esnâsındaysa;

“Allah'ım, ayakların kaydığı günde sırat köprüsü üzerinde ayaklarımı sabit kıl”

Abdestin bitiminden sonra da kıbleye yönelip ellerini semâya doğru kal­dırarak şu duayı okumalıdır:

“Tanıklık ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, birdir, orta­ğı hiç yoktur. Yine tanıklık ederim ki, Efendimiz Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Allah'ım, beni tövbe edenlerden Ve temizlenenlerden kıl. Allah'ım, seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve sana övgülerimi arz ederim. Senden başka ilâh olmadığına tanıklık eder, senden afvü mağfiret ister ve sana dö­nerim.”

Bu duayı okuduktan sonra da “Kadr” sûresini okumalıdır.

Bu duaların bir kısmına Hanefîler muvafakat etmişler, ancak bunları sünnetlerden saymamışlardır. Müstehab ve mendub olduklarını söylemişlerdir. Mâlikîlerse ileride de anlatılacağı gibi bunları ne müstehab ne de faziletlerden saymamışlardır.

k. Misvak kullanmak: Şafiîler her ne ile olursa olsun dişleri temizle­meyi yeterli görmüşlerdir. Bunlar demişler ki: îster diş temizleme aracı, erak ağacının dalı olsun, ister fırça olsun dişleri temizledikten sonra yeterli olur. Yalnız dişleri parmakla temizlemenin misvak yerine geçerli olmayacağı gö­rüşündedirler. Abdest alacak şahıs, misvâklamayi ellerim yıkamadan önce de yapabilir. Bunu yaparken misvâklamaya niyet etmelidir. Misvâklama es­nasında şu duayı okuması sünnettir:

“Allah'ım, dişlerimi onunla beyazlat. Damağımı kuvvetlendir. Küçük dilimi de onunla sabit kıl. Ve onu benim için bereket vesilesi yap. Ey merha­met edicilerin en merhametlisi.”

Misvâklamaya ağzın sağ tarafından başlanır. Sonra sol taraf misvâklanır. Azı dişlerinin baş taraflarına, sonra boğazın tavan kısmına, sonra dilin yüzeyine sürülür. Dişleri enlemesine misvâklamak sünnettir. Misvak sağ ele alınır. Serçe parmakla alt tarafından, işaret parmağı, orta parmak ve yanın­daki parmakla da üst kısmından tutular. Kirlendiğinde veya kokusu değişti­ğinde üç defa yıkanması gerekir. Uzunluğunun bir karıştan fazla olması ise mekruhtur.

1. Abdest suyu bazan avuçlanacak geniş bir kaptaysa yıkamaya or­ganların ön kısmından başlanması sünnettir. Ama eğer su musluk, ibrik ve benzeri bir yerden çıkmaktaysa veya bir başkası tarafından abdest alanın eline dökülüyorsa, bu durumda organların geri kısmından itibaren yıkamaya baş­lanması sünnet olur. Bu durumda kollar, dirseklerden bileklere doğru yıka­nır. Ayaklarsa mafsal yumru kemiklerinden parmaklara doğru yıkanır.

m. Yüzünü yıkamak için iki avucuyla birlikte suyu avuçlamalı ve de suyu yüzüne çarpmamalıdır.

n. Sakalı sık olanlar, sakallarını hilâllemelidirler.

o. Meshederken başın tümünü meshetmeli. Kulakların iç ve dışının yeni suyla meshedilmesi sünnettir. Abdest organlarını yıkarken ovmalıdır.

p. Önce sağ taraftaki organları yıkamalıdır.

r. Gurre ve tahcîli uzatmalıdır.

Gurre: Yüzün yıkanmasında farz olan kısımdan fazla olarak başın ön kısmından bir miktarının ve boynun yan ta­raflarından birazının yıkanmasıdır.

Tahcîl: Kolları yıkarken dirseklerden biraz daha yukarısını, ayakları yıkarken de mafsal yumru kemiklerinin biraz da­ha üst taraflarını yıkamaktır.

s. Abdestteki fiil ve sözleri üçlemelidir. (Niyet hariç).

ş. Sidik akıntısı olanlardan başkasının muvâlâtı uygulaması sünnettir. Yâni organlardan biri kurumadan diğerini yıkamaya geçmelidir. Sidik akıntısı ve benzeri sürekli abdest bozucu özürleri bulunan kimselerin muvâlâtı uygulamaları vâcibtir.

t. Abdest alırken ihtiyâç olmadıkça Allah'ı zikirden başka dünya ke­lâmı söylememelidir.

u. Su döktürmek gibi ihtiyâç yokken başkasından yardım istememelidir.

ü. İhtiyâç olmadıkça abdest organlarını kurulamamalıdır.

v. İhtiyâç olmadıkça eldeki artık suyu silkelememelidir.

y. Abdestten artan suyu içmelidir.

z. Geniş yüzüğü oynatmalıdır. Alt tarafına su geçmeyen dar yüzüğü, altına su geçinceye kadar oynatmak gerekir. Bu hususta yüzüğün mubah ve­ya haram veyahut da mekruh yüzüklerden olması hükmü değiştirmez. Bu görüşe Hânefîler muvafık, Mâlikîler ise muhaliftirler.

Hanbeliler dediler ki: Abdestin sünnetleri, mendublan veya müs-tehabları aşağıda sıralanmıştır:

a. Kıbleye yönelmek.

b. Mazmaza esnasında ağzı misvâklamak. Dişleri temizlemek için dişleri enlemesine, damağı kuvvetlendirmek için dişleri diklemesine misvâklamak mendubtur. Sol elle tutularak dişler, damak etleri ve ağzın içi misvâklamr. Misvak ağacının diş etlerine zarar vermemesi için yumuşak olması gerekir. Kuru olması mekruhtur. Bütün vakitlerde mİsvâklanmak sünnettir. Ancak oruçlunun zeval vaktinden sonra kuru veya nemli misvakı kullanması mek­ruhtur. Zevalden önce ise nemli de olsa misvak kullanması mubahtır. Her namaz vaktinde, uykudan uyanıldığında, ağzın kokusu değiştiğinde, abdest alındığında, Kur'an-ı Kerîm okunacağında, mescide girildiğinde, kişinin kendi evine girmesi esnasında, midenin içindeki yemeklerin bitip midenin boşal­ması hâlinde, dişler sarardığında muhakkak surette misvaklanmak gerekir. Misvak yaparken önce süt dişlerinden başlayarak azı dişlerine kadar ağzın sağ tarafı, sonra yine aynı şekilde sol tarafı misvâklamr. Reyhanla nar ağa­cı, kamış ve benzeri diş etlerine zarar verecek şeylerle misvaklanmak mek­ruhtur.

c. Avuçları üç defa yıkamak.

d. Yüzü yıkamadan önce mazmaza ve istinşak yapmak. Oruçlu ol­mayanın mazmaza ve istinşakta mübalağa yapması sünnettir;

e. Üzerinden su geçen organları ovmak.

f. Üzerinde tüy, girinti ve çıkıntılar bulunması nedeniyle yüzü yıkar­ken bol su kullanmak.

g. Sık sakallan yıkarken hilâllemek.

h. Ovmaya gerek görülmeden aralarına suyun girebildiği el ve ayak parmaklarını hilâllemek. Eğer su, ovmakla aralarına girebiliyorsa bu durumda hilâllenmeleri vâcib olur.

i. Kulakları meshederken suyu yenilemek.

j. İkili organlardanönce sağ tarafta olanı yıkamak.

k. Gurre ve tahcîlî uzatmak.

l. Her organı ikinci ve üçüncü kez yıkamak. Tabiî eğer birinci yıka­yışta su, organın her tarafını kaplamışşa... Diyelim ki birinci yıkayışta kaplamayıp ikincisinde veya üçüncüsünde kaplamışşa farz yerini bulur. Ama sünnet, yerini bulmaz.

m. Yüz yıkanırken abdest için yaptığı niyeti, abdestin sonuna kadar kalbte tutmak.

n. Avuçlarını yıkarken, abdestin sünnetlerine niyet etmek.

o. Niyet ederken kelimeleri gizlice söyleyip sadece kendisinin duyabi­leceği şekilde dudakları oynatmak. Niyet ederken (kelimeleri söylemek için) başkasından yardım istememek.

p. Abdesti bitirir bitirmez gözleri semâya dikip şu duayı okumak da sünnettir:

 “Tanıklık ederini kî Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine tanıklık ederim ki Efendimiz Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Allah'ım, beni tövbe edenlerden ve temizlenen kimselerden kıl. Beni sâlih kullarından eyle. Allah'ım! Seni noksanlıklardan ve eksikliklerden tenzih ederim. Ve sana öv­gülerimi arz ederim. Senden başka ilâh olmadığına tanıklık eder, senden afvü mağfiret diler ve sana dönerim.”[59]

 

Abdestin Mendub Ve Müstehabları

 

Önce de anlatıldığı gibi bazı mezheb İmamları sünnet, mendub, müs-tehab, tatavvu', nafile ve fazilet kelimelerini aynı anlamda kullanmakta, bazıları da sünnet kelimesini bunlardan ayırmaktadırlar. Bundan önceki sayfalarda abdestin sünnetlerini anlattık. Burada da sünnet ile mendub ve diğer kavramları birbirinden ayıran mezheb İmamlarına göre abdestin mendublarını anlatmaya çalışacağız.

 

Hanbelî ve Şafiiler dediler ki: Sünnet, mendub, müstehab ve tatavvu' kelimeleri aynı anlamı ifade etmekte olup, bunların gereklerini yerine getiren sevâb kazanır. Yerine getirmeyenlerse ceza görmezler. Bu iki mez­hebe göre abdestin sünnetlerini saymış olduğumuzdan artık geriye aynı an­lamı ifade etmekte olan mendub ve müstehab gibi hususlar kalmamaktadır.

Malikiler dediler ki: Abdest için sadece bir takım sünnet ve fazilet­ler vardır. Bunları terkedenler cezalandırılmazlar. Ancak yapanlar sevâb ka­zanacakları gibi, sünnetin sevabı da faziletin sevabına göre daha fazladır. Önceki bahislerde abdestin sünnetlerini sayıp anlatmıştık. Şimdi de fazilet­lerini ele alacağız:

a. Temiz yerde abdest almak. Heladaki temiz sudan abdest almak, tenzîhen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hela henüz kullanılmamış olup temiz olsa bile yine aynı hükme tâbidir. Zîra Mâlikîler, necaset için hazır­lanmış yerde, henüz kullanılmamış olsa bile abdest alınmasını mekruh say­mışlardır.

b. Organları yıkarken mümkün olduğu kadar az su harcamak. Tabiî, suyu kullanırken organın üzerinde yürüyüp her tarafını kaplaması gerekir. Ayrıca yıkanan organdan suyun damlaması gerekli değildir.

c. İkili organlarda önce sağ taraftakini yıkamak.

d. Üstü açık olup içinden suyun avuçlanacağı kabı sağ tarafa koyma­lıdır. Eğer kabın üstü kapalıysa ve su, içinden akıtılacaksa (ibrik gibi) sol tarafa koymalıdır.

e. Organları yıkarken, önce ön kısımlarından yıkamaya başlamak. Me­selâ yüzü, üst tarafından yıkamaya başlamalı. Başı ön tarafından meshet-meye başlamalı. El ve ayaklan ise parmaklardan yıkamaya başlamalıdır.

f. Yıkanan organları ikinci ve üçüncü defa yıkamalı. Birinci yıkayışta organın tamamı suyla kaplanmamişsa, bu durumda ikinci yıkayıştan sonra iki defa daha yıkamalıdır. Zîrâ birinci yıkayış, geçerli olmamıştır. Eğer ikin­ci yıkayışta organın tümü suyla kaplanmamış ise üçüncü yıkayıştan sonra iki defa daha yıkamalıdır. Zîrâ su, organın her tarafını kaplamadığı için ikinci yıkayış da geçersiz sayılmaktadır.

g. Abdestten önce erak ağacı veya herhangi bir ağaç dalıyla, bunlar da bulunmuyorsa parmakla misvâklanmak. Misvâklanmayi sağ elle yapıp ağzın sağ tarafından başlamalı, dişlerin temizlenmesi için enlemesine, damak etinin kuvvetlenmesi için de diklemesine misvâklanmak gerekir. Misvâğın bir karıştan uzun olmaması, misvak kullanırken avuçla kabzedilmemesi gere­kir. Birinci misvaktan sonra aradan epeyi zaman geçmişse namaz kılarken yeniden misvâklanmak gerekir. Kur'an okunacağı zaman, uykudan uyanıl-dığında, yeme içme ve diğer şeylerden ötürü ağız kokusunun bozulması hâ­linde misvâklanmak sünnet olur.

h. Abdestin ilk başlangıcında besmele çekmek ve ihtiyâç olmaksızın da zikir dışında herhangi bir söz sarfetmemek.

i. Sünnetlerle farzların tertibine uymak. Meselâ yüzü yıkamadan önce elleri bileklere kadar yıkayıp mazmaza ve istinşak yapmak. Başı meshe-derken suyu yenilemek.

Hanefiler dediler ki: Abdestin mendubları -ki bunlara müstehabları, faziletleri, nafileleri veya adabı da diyebilirsiniz- şu aşağıdaki şekilde sıralanmıştır:

1. Abdest alırken yüksek bir yerde oturmak. Böyle yapmakla müsta'mel suyun serpintilerinden korunulmuş olur.

2. Abdest yeri temiz olmalıdır.

3. Güneşte ısıtılmış suyla abdest almamalıdır.

4. Abdest alırken kıbleye yönelmelidir.

5. Organlarını yıkayıp temizlerken başkasından yardım istememeli-dir. Ama su getirtmek veya ele su döktürmek şeklinde başkasından yardım istenmesinin bir sakıncası yoktur.

6. İhtiyâç olmadan zikir” dışında başka bir şey konuşmamalıdır.

7. Niyeti hem dille, hem kalble yapmalıdır.

8. Her organı yıkarken veya meshederken besmeleyle beraber niyet de etmelidir.

9. Başkasının kullanmasına izin vermeyerek bir kabı sırf kendi şahsı için abdest kabı olarak ayirmamalıdır.

10. Abdest kabının balçık ve benzeri maddelerden olması. Eğer ab­dest kabının kulpu varsa üç defa yıkanması gerekir.

11. Su, üstü açık ve avuçlanacak bir kaptaysa bu kabı sağ tarafa koy­malıdır. Üstü örtülü ibrik gibi kaplardaysa sol tarafa koymalıdır.

12. Abdest almadan temizleyici suyu hazır bulundurmalıdır.

13. Gasbedilmiş bir yerdeki sudan abdest almamalıdır. Ve oranın top­rağıyla teyemmüm etmemelidir,

14. Her organı yıkarken kelime-i şehâdet getirmelidir.

15. Mazmaza ve istinşak yaparken suyu sağ elle avuçlamahdir. Sol elle de burundan dışarıya atılmalıdır.

16. Mazmaza ve istinşak suyunu, abdest suyunun içinde bulunduğu kaba almamalıdır.

17. Alt tarafına suyun geçtiği yüzüğü oynatmalıdır. Şayet su, kendili­ğinden altına geçmiyorsa bu durumda yüzüğü oynatmak farzdır.

18. İkili organlardan önce sağ taraftakini yıkamalıdır.

19. Gurre ve tahcîli uzatmalıdır.

20. Kulakları meshederken serçe parmağı kulak denklerinin içine sok­malıdır.

21. Gözleri yıkayarak korunmalarına özen göstermelidir.

22. Boynu, ellerin sırtıyla meshetmelidir. Şundan ki ellerin sırtında bulunan su müsta’met değildir. Boğazı meshetmekse bid'attir.

23. Sağ elin saygınlığından ötürü, ayakların tabanını sol elle yıkama­lıdır.

24. Ellerdeki su kalıntısını silkelememelidir.

25. Organlardaki ıslaklığı mendil ve benzeri şeylerle kurulamamalıdır. Ve bunda da aşırılığa gitmemelidir.

26. Abdestten arta kalan suyu ayağa kalkıp kıbleye yönelerek içmelidir.

27. Abdesti tamamladığında eğer kerahet vakti değilse iki rek'at na­maz kılmalıdır.

28. Abdestten hemen sonra üç defa Kadir Sûresi'ni okumalıdır. Da­ha sonra da ayağa kalkıp kıbleye yönelerek şu duâyı okumalıdır:

“Tanıklık ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yok­tur. Ve yine tanıklık ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Allah' ım, beni tövbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle.”

29. Organların üst taraflarını alt taraflarından önce yıkamalıdır.

30. Abdest alırken okunacak dualar sırasıyla şunlardır:

a. Abdeste başlarken;

“Ulu Allah'ın adıyla başlarım. İslâm dinini bize bağışladığından ötürü Allah'a hamdolsun.” der, daha sonra da kelime-i şehâdet getirip salât okur.

b. Mazmaza anında ise;

“Allah'ım, Kur'an okumada, seni zikretmemde, sana şükretmemde ve güzelce ibâdet etmemde bana yardım et.” c. İstinşak ânındaysa;

“Allah'ım, bana Cennet kokusunu koklat. Cehennem kokusunu kok­latma.”

d. Yüzünü yıkarken;

“Allah'ım, bir takım yüzlerin ak, bir takım yüzlerin de kara olacağı günde yüzümü ak et”.

e. Sağ kolunu yıkarken;

“Allah'ım, kitabı sağ tarafımdan ver ve beni kolay bir şekilde hesaba çek.

f. Sol kolunu yıkarken;

“Allah'ım, kitabı ne solumdan ve ne de arkamdan verme.

g. Başını mesh ederken;

“Allah'ım, senin arşının gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı gün­de beni arşının altında gölgelendir.”

h. Kulaklarını meshederken;

“Allah'ım, beni söz dinleyenlerden ve onun güzeline uyanlardan kıl.”

ı. Boynunu meshederken;

“Allah'ım, boynumu ateşten azâd eyle.”

j. Sağ ayak yıkanırken;

“Allah'ım! Sağ Ayakların kaydığı günde ayaklarımı sırat üstünde sabit kıl.”

k. Sol ayak yıkanırken de;

“Allah'ım! Günâhımı afvolunmuş, çalışmamı şükre lâyık, ticâretimi hiç helak olmayacak bir ticâret kıl.”[60]

 

Abdestin Mekruhları

 

Abdestin mekruhlarına gelince; yeterinden fazla su dökerek israf et­mek abdestin mekruhlarındandır. Tabiî bu su mubah olur veya abdest ala­nın mülkünde olursa israfı mekruh olur. Ama mescidlerde abdest almak için vakfedilmiş bir suyu israf etmek haramdır. Kerahetin tanımı ve ab­destin mekruhlarının izahı hususuna gelince, bununla ilgili olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Kerahet, tenzîhen ve tahrîmen olmak üzere iki kısma ayrılır. Tahrîmen mekruh, harama yakın olanıdır. Bunu şöyle açıkla­yabiliriz: Derece bakımından farzdan aşağıda bulunan bir vacibi -ki buna sünnet-i müekkede de denir- terk etmekten ötürü tahrîmen mekruh işlenmiş olur. Tenzîhen mekruh'a gelince bunu yapmaktan ötürü azâb görülmez. An­cak yapmamakla az da olsa sevâb kazanılır. Ki bunun karşılığında mendub, müstehab ve diğer gayr-ı müekked sünnetler bulunmaktadır. Abdestle ilgili tahrîmen mekruhlar, müekked sünnetlerden birini terketmekle işlenmiş olur­lar. Ki bu müekked sünnetler geçen bahîslerde anlatılmıştır.

Abdestle ilgili tenzîhen mekruhlara gelince, bunlar mendub, müstehab veya faziletlerden birini terk etmekle işlenmiş olurlar. Şunu da söylemek ge­rekir ki: Hanefîler, üzerlerine diğerleri de kıyaslansın diye bazı mekruhları saymışlardır. Şöyle ki:

Yüzü yıkarken suyu kuvvetlice yüze çarpmak. Bunu halk tabakasından bilgisiz bazı kimseler yaparlar. Suyu avuçlayarak şiddetlice yüzlerine çarparlar. Sanki canlarına kasıtları varmış gibi... Bu, yapılması mekruh olan bir dav­ranıştır.

Sol elle mazmaza ve istînşak yapmak.

Sağ elle sümkürmek.

Başı veya kulakları üçer defa ayrı ayrı sularla meshetmek. Aslında meshte istenen şudur: Baş meshedilirken yeni suyla meshedilmeli. Bu meshten son­ra avuçta veya parmaklarda ıslaklık kalmışsa bu suyla ikinci kez meshedil­meli, sonra da aynı suyla kulaklar mesh edilmelidir. Ayrıca yeni su almama­lıdır. Aksi takdirde mekruh bir davranışa girilmiş olur.

Abdest için kendi şahsına ayrı bir kap tahsîs etmek. Ve yine bunun gibi abdest almak için kendine bir yer tahsîs etmek. Hanefîlerin kitaplarında yer alan bu mekruh, yine onların kurallarıyla bazı şartlara bağlanmıştır: Kişi, kendisine hastalık bulaşmasından korkarsa veya abdest kabını kendi muha­fazası altına almakla necasetten koruyacağını sanarsa ve daha buna benzer bazı sebeplerle böyle yapacak olursa mekruh işlemiş olmaz. Hattâ böyle yapmadığı takdirde kendisine zarar ulaşacağım sanarsa tedbirini alması gerekir.

Yüzü ve elleri üçten fazla yıkamak: Bunu yapan, abdestte fazla yıka­manın şer'an istenen bir davranış olduğuna inanırsa bu tahrîmen mekruh olur. Eğer şer'an istenen bir davranış olduğuna inandığından değil de temiz­lik veya -sıcak mevsimdeyse- serinlenmek kasdıyla yapacak olursa bu tenzî­hen mekruh olur. Çünkü temizlenme ve serinlemenin zamanı ibâdetinkinden ayrıdır.

Abdestte suyu israf etmek tenzîhen mekruh olduğu gibi kıt kullanmak da tenzîhen mekruhtur. Hanefîlere göre kıt kullanmanın ölçüsü, yıkanan or­ganlardan suyun damlamasının görülmemesidir. İleride de görüleceği üzere Mâlikîler, bu görüşe muhaliftirler.

Necis yerde abdest almak. Böylesi bir yerde abdest alana, necasete su döküp sıçraması sonucu/necasetin bulaşmasından korkulur.

Kişi kendi malı olan suyu israf ederse mekruh olur. Mescidlerde abdest almak için vakfedilen sulan israf etmek ise haramdır.

Mâlikîler: Abdestin mekruhları, “abdestle ilgili sünnetleri terk etmektir” derler. Ki bu sünnetler daha önce anlatılmıştı. Bilindiği gibi Mâlikîlerin nazarında, sünnetin terk edilişinden ötürü azaba müstahak olun­maz. Bununla beraber müekked ve gayr-ı müekked olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Ki gayr-ı müekked olana fazîlet de derler. Bunlar, keraheti tahrîmî ve tenzîhî gibi kısımlara ayırmazlar. Bu mezhebteki geçer kurala göre bir yerde mekruh terimi kullanıldığında bu, tenzîhen mekruh demektir. Ki bu, evlâ olan hükme muhalif olan bir davranış demektir. Mâlikîler, abdestin mek­ruhları cümlesinden olmak üzere şunları saymışlardır:

Suyu yeterinden fazla dökerek israf etmek:

Yıkanan organları üç defadan fazla yıkamak.

Meshedilen organları da bir defadan fazla meshetmek. Fazla yıkayış ve meshin abdestten sayıldığına inanmak da mekruhtur. Eğer serinlemek veya temizlenmek kasdıyla fazla yıkar ve meshederse, bu su da vakıf suyu değilse mekruh olmaz. Vakıf suyu ise haram olur. Başkasının izinsiz kullanılan su­yu ise yine haram olur.

Boynu meshetmek de mekruhtur. Çünkü bu, dinin emretmediği bir faz­lalıktır. Bu hususta boyunla boğazın hükmü aynıdır. Ancak “yeni su almak­sızın, kulaklardan sonra boynu meshetmek sünnettir” diyen Hanefîler bu görüşe karşıdırlar. Boğazı meshetmekse Hanefîlere göre bid'attir. Ne var ki bunun mekruhluğuna ilişkin bir nassları mevcûd değildir.

Necis bir yerde ve necaset bırakmak için hazırlanmış bir yerde abdest almak. Bu yer yeni tuvalet gibi kullanılmamış olsa bile burada abdest almak yine mekruhtur.

Abdest alırken Allah'ı zikir dışında bir söz konuşmak. Bunun mekruh olduğu hususunda mezhepler ittifak etmişlerdir. Ancak Şâfîîler, bunun mek­ruh olmadığını ve fakat konuşmamanın daha iyi olacağını ileri sürmüşlerdir.

Şafiiler dediler ki: Mekruh, şâriin yapılmamasını kesin olmayarak taleb ettiği bir davranıştır. Bunu işleyen, azaba müstahak olmasa da işleme­yen sevâb kazanır. Bunlara göre abdestin mekruhları, vâcibliği hususunda görüş ayrılığı bulunan sünnetleri terketmekten ibarettir. Vâcibliğinde görüş ayrılığı bulunan sünnetlere bazıları farz, bazıları da sünnettir demişlerdir. Müekked sünnetler de böyledir. Bunlardan başkasını (meselâ müstehab ve faziletleri) terketmek evlâ olana muhaliftir (tenzîhen mekruhtur).

Abdest alırken suyu israf etmek, tenzîhen mekruhtur. Vakfedilmiş su­yu israf etmekse haramdır. Ancak bu su, havuz veya şadırvanda olursa -su, tekrar içine döndüğü gerekçesiyle- harâmlıktan çıkıp tenzîhen mekruh olur.

Abdest alırken konuşmak tenzîhen mekruhtur.

Oruçlunun mazmaza ve istinşak yaparken mübalağaya kaçması da mek­ruhtur.

Necis bir yerde abdest almak da mekruhtur.

Boynun iki tarafını meshetmeye gelince, Şâfiîlere göre bu mekruh ol­mayıp hattâ bazılarına göre sünnettir.

Yıkanan organları üç defadan fazla yıkamak. Meshedilen organları da üçten fazla meshetmek mekruhtur. Şâfiîler, meshedilen organların da yıka­nan organlar gibi üç kez meshedilmesini isterler. Ancak mest üzerine bir de­fadan fazla meshetmek mekruhtur.

Hanbeliler dediler ki: Mekruh; vitir, sabah namazının sünneti ve teravih gibi müekked sünnetleri terketmektir. Bunların dışındaki sünnetleri terketmekse evlâ olana muhaliftir (tenzihen mekruhtur). Önceki bahiste an­latılan sünnetleri terketmek de böyledir. Ancak kesin olmayan bir yasak bu­lunursa bu durumda sünneti terk etmek mekruh olur.

Abdest alırken kullanılmakta olan su, mubah bir su ise bunu israf et­mek mekruhtur. Kullanılmakta olan su eğer vakıf suyu ise bu durumda israf edilmesi haram olur.

Yıkanan organları üç defadan fazla yıkamak. Meshedilen organlarıysa bir defadan fazla meshetmek. Ama bu fazla yıkama ve mesh, temizlik veya serinleme kastıyla yapılırsa mekruh olmaz. Boynu suyla meshetmek, oruçlunun mazmaza ve istinşakta aşırılığa kaçması, necis bir yerde abdest almak, abdest alırken Allah'ı zikir dışında konuşmak da tenzihen mekruhtur.[61]

 

Abdesti Bozan Şeyler

 

Abdesti bozan şeyler bazı kısımlara ayrılırlar. Şöyle ki:

A. Önden ve arkadan çıkan şeyler: Bunlar alışıla-gelen ve alışıla-gelmeyen şeyler olmak üzere iki kısma ayrılırlar.

B. Ön ve arkadan çıkan şeylerden olmamalarına rağmen onların hükmüne tabi olan haller. Meselâ aklını kaybetmek, şehvetle kadına dokunmak, tüysüz delikanlılara dokunmak gibi. Bunlar, bazı şartlar doğ­rultusunda abdesti bozarlar.

Mâlikîler: Alışılmamış lezzette çıkan menî guslü gerektirmeyip sa­dece abdesti bozar demişlerdir. Üç mezheb İmamı bu görüşe karşı olup kişi­nin sıcak suya girdiğinde lezzetlenip menîsinin akmasını da buna örnek ola­rak göstermişlerdir.

Şâfiîler: Lezzetli ve lezzetsiz olarak çıkan menî guslü icâb ettirir de­mişlerdir. Kişinin önünden çıkan sıvının menî olduğu kesin olarak bilinirse gusül yapması zorunlu olur. Guslü gerektirmekle birlikte abdesti bozmaz.

 

Arada bir perde veya engel olmaksızın penisi ellemek. Bunu yapmakla abdest, bazı mezheblere göre bozulur. Bazılarına göre ise bozulmaz.

Ön ve arkanın dışındaki yerlerden çıkan şeyler. Örneğin kan gibi. Kanın abdesti bozup bozmayacağı hususunda mezheblerin tafsilâtlı görüşleri var­dır.

Abdesti bozan bu şeyleri şu şekilde açıklamamız mümkündür:

A. Ön ve arkadan çıkan şeyler nedeniyle abdestin bozulması:

1. Alışılagelmiş şekilde ön ve arkadan çıkan şeyler. Bunların bir kısmı sadece abdesti bozar, bir kısmı da guslü gerektirir. Sadece abdesti bozup guslü gerektirmeyenlere örnek olarak sidik, mezî ve vedîyi göste­rebiliriz. Sidiği tanımlamaya gerek yoktur. Mezî ise, sarı renkli ince bir sı­vı olup çoğunlukla lezzet anında önden çıkar. Vedî'ye gelince bu, menîye benzer. Katı ve beyaz renkte bir sıvıdır. Ki çoğunlukla idrardan sonra ön­den (penisten) çıkar. Hadî de vedî suyu gibidir. Ki bu doğumdan önce ge­be kadının ön tarafından çıkan beyaz bir sıvıdır.

Lezzet olmaksızın menî akması da guslü gerektirmeyip sadece ab­desti bozar. Menî, bilinen bir sıvı olduğu için tanımlamaya gerek yoktur.

Buraya kadar saydığımız sıvılar, hep ön taraftan çıkarlar. Arka taraf­tan alışılagelmiş şekilde çıkanlara gelince bunlar dışkı ve yellenmeden iba­rettir.

2. Alışılagelmişin dışında ön ve arkadan çıkan şeyler de abdesti bozarlar. Önden veya arkadan kurtçuk, taş, kan, irin ve cerehat akması abdesti bozar. Meselâ kurtçuk, çakıl taşı, irin ve cerahat ön veya arkadan çıkacak olursa abdesti bozmaz. Tabiî, abdesti bozmaması için çakıl taşı ve­ya kurtçuğun dışarıdan yutulmuş olmayıp midede kendiliğinden oluşması şart­tır. Ama kurtçuk veya çakütaşi yutulmuş olup normal çıkış yerinden çıka­cak olursa abdesti bozar. Çünkü yutmak normal değildir.

 

Mâlîkîler: Alışılagelen çıkış yerleri olan ön ve arkadan alışılagelen şevlerin çıkması dışında hiçbir şey abdesti bozmaz, demişlerdir. Alışılagelen çıkış yerlerinden alışılagelen şeylerin sıhhat ve afiyet zamanında çıkmaları

 

B. Önden veya arkadan çıkmadıkları halde, tıpkı onlar gibi abdesti bozan şeyler. Bunlar, bilindiği gibi dört kısma ayrılmaktadırlar:

1. Abdest alan kişinin delirerek veya sar'aya düşerek veya bayıla­rak veya içki, esrar, ya da afyon alarak aklını yitirmesi. Uyku da bu grupta mütâlâa edilmekte olup bizzat abdesti bozmaz. Ancak uyku hâlinde (yellenmek veya kadına dokunmak gibi) abdest bozucu durumların cere­yan edebileceği İhtimâlinden ötürü, mezheblerin abdest bozucu oluşuna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

 

Hanbelîler: Uykunun bizzat kendisi abdesti bozar demişlerdir. Uy­ku, çok kısa süreli olmadığı takdirde mak'adın içinden bir şey çıkmayacak şekilde birşeye dayayıp emniyete alırsa dahi abdesti bozulur.

Şafiiler dediler ki: Uyumakta olan kişi, mak'adını sağlam bir yere oturtmadığı takdirde, mak'adından abdest bozucu bir şeyin çıkmadığından emin olsa bile yine de abdesti bozulur.

Hanefîler: Şafiî ve Hanbelîlere muhalefet ederek dediler ki: Sahîh olan görüşe göre uyku, abdesti bozmaz. Ancak üç durumda abdesti bozar:

1. Yan tarafa uzanarak uyumak.

2. Sırt üstü uzanarak uyumak.

3. Uyluklardan birinin üzerine durarak uyumak.

Çünkü bu şekilde oturan kişinin mafsalları gevşer, dolayısıyla da mak'adına hâkim olamaz. Ama oturarak uyusa, mak’adını da bir yere dayaya­rak sağlama alsa esah olan kavle göre abdesti bozulmaz. Bu durumda yastık ve benzeri bir şeye dayanmış olur da, bu yastık başkası tarafından çekildiği takdirde uyuyan kişi düşer ve mak'adı da dayandığı yerden ayrıhrsa abdesti bozulur. Ama oturuşunda bir değişiklik meydana gelmezse abdesti bozulmaz.

Ayakta veya namaz rûkûu gibi tam rükû hâlinde uyuyan kişinin abdes­ti bozulmaz. Zîrâ bu durumlarda insanın vücudundaki organlar biribirlerine bağlı ve tutkun olurlar. Yanında konuşanların seslerini duyabilecek ka­dar hafif bir uyku uyumakta olan kişinin, uzanmış olmasına rağmen abdesti yine bozulmaz. Ama konuşanların seslerini işitemiyecek kadar ağır bir uy­kuda olursa abdesti bozulur. Uykunun ancak uzanarak vuku bulması hâlin­de abdestin bozulacağına ilişkin delil, şu hadîs-i şeriftir:

“Abdest, ancak uzanarak uyuyan kimseye vâcib olur. Zîrâ uzanma hâ­linde mafsallar gevşer.” [62]

Hanefîler sırtı üstü uyuyanla uyluklarından birinin üzerine ağırlığını ve­rerek uyuyan kişileri de uzanarak uyuyan kimselere kıyaslamalardır. Çün­kü uzanarak uyuyanın abdestinin bozulmasındaki sebeb, mafsallarının gevşemesidir. Bu sebeb, sırtı üstü uyuyanla, uyluklarından birinin üzerine du­rup uyuyan kimsede mevcûdtur. Kendisinde yellenme gevşekliği veya sidik akıntısı bulunan özürlü kimselerin abdestleri uyku ile bozulmaz. Zîrâ uya­nık iken ön ve arkalarından çıkan bu şeyler, abdestlerini bozmadıklarına göre uyku hâlinde hiç bozmazlar.

Şâfîîler: Kişi oturarak veya bir binite binerek oturağını oturduğu yere dayayıp arada boşluk bırakmadan uyusa abdesti bozulmaz. Ama sırtüstü veya yangelerek uyuşa, oturağıyla oturduğu yer arasında vücûdu zayıf olması do­layısıyla arada bir boşluk da kalırsa uyumakla abdesti bozulmuş olur.

Uyuklama abdesti bozmaz. Uyuklama, uykudan ayrı olup beyinde mey­dana gelen bir ağırlıktır. Ki uyuklayan kişi, yanında konuşulanları anlama­sa bile konuşanların seslerini işitir.

Hanbeliler dediler ki: Her ne hal ve şekilde olursa olsun uyku, ab­desti bozar. Ancak örfe göre az sayılan oturma ve ayakta durma hâlindeki hafif uyku abdesti bozmaz.

Malikiler dediler ki: Uyku, ağır olduktan sonra kısa sürsün uzun sürsün, kişi uzanmış olsun oturmuş olsun, secde hâlinde olsun ayakta dur­sun, abdesti bozar. Bunun yanında kısa da sürse uzun da sürse, hafif uyku abdesti bozmaz. Ancak uzun süren hafif uykudan sonra abdest almak mendubtur. Kısa süreli ağır uyku: Uyuyan kişi, eğer bir bez dürüp mak'adının (oturağının) kaba etleri arasına koyup mak'adını tıkamaz ve üzerine oturmazsa ve uyuduktan sonra tıkaçsız olarak uyanırsa abdesti bozar.

Uzun süreli ağır uyku: Uyuyan kişi oturağını tıkamış olsa bile kesinlik­le abdesti bozar. Uyumakta olan kişi etrafındaki sesleri işitmezse oturağı üze­rine oturup dizlerini yan yana getirerek iki eliyle dizlerini tutar da ellerinin çözüldüğünün farkına varmazsa, elindeki bir şeyin yere düştüğünün farkına varmazsa, ağzından salyasının aktığım hissetmezse ağır uykuda demektir.

 

2. Ön ve arkadan çıkmadığı halde, onlar gibi abdesti bozan şeyle­rin ikincisi, kadın olsun tüysüz genç erkek olsun, şehvetli birinin bunlara dokunmasıdır. Fıkıhçılar, işi terminolojiye dökerek dokunmanın bazan el­le, bazan da vücûdun herhangi bir tarafıyla olabileceğini, “Lems”in, yani ellemenin ise sadece elle olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bunların herbirinin kendine özgü hükümleri vardır. Şehvetli birinin ellemesi mezheblere göre ileri sürülen şartlar doğrultusunda abdesti bozar.

 

Şafiiler dediler ki: Yabancı bir kadına dokunmak veya onu ellemek, mutlak surette abdesti bozar. Elleyen erkek yaşlı, kadın da ihtiyar ve çirkin olsa ve bunlar birbirlerine dokunmaktan lezzet duymasalar bile yine abdest-leri bozulur. Şafiî mezhebinde yerleşik kural budur. Elleyen veya dokunan erkek, genç de olsa, yaşlı da olsa hüküm aynıdır. Bazıları diyebilirler ki: Yaşlı ve çirkin kadını ellemekten ne tad alınabilir ki bunu yapmakla abdest bozul­sun? Bunlara verilecek cevab şudur: Kadın, yaşadığı sürece mutlaka kendi­sinden tad alıp yararlanacak birisi bulunur. Kadına dokunmanın abdesti boz­ması, erkekle kadının tenleri arasında bir perde bulunmaması şartına bağlı­dır. Abdestin bozulmaması için arada ince de olsa bir perde bulunması ye­terlidir. Tozların üst üste gelmesiyle arada bir kir tabakasının oluşması bile perde yerine geçerli olur. Ama ikisinin vücûdları arasındaki ter tabakası perde yerine geçerli olmaz.

Bir erkeğin başka bir erkeği ellemesi veya arada perde olmaksızın dahî vücûdlarının birbirine dokunması abdesti bozmaz. Ellenilen veya dokunu­lan erkek, tüysüz güzel bir genç olsa abdest yine bozulmaz. Ama bundan dolayı abdest almak sünnet olur. Kadının kadını, erseliğin erseliği (Hunsa, çift cinsiyetli) ellemesi veya tenlerinin birbirine dokunması abdestlerini boz­maz. Erselikle erkek veya kadının elleri veya tenleri birbirlerininkine dokunacak olsa yine abdestleri bozulmaz.

Selim tabiatlı kimselerce, dokunan erkekle dokunulan kadının şehvet haddine vardıkları bildirildiğinde abdestleri bozulur.

Kadının tüyleri, tırnak ve dişlerine dokunmakla lezzet duyulsa bile ab­dest bozulmaz. Çünkü lezzet duyulmaması, bu nesnelerin özelliğindendir. Denebilir ki: İnsanlar, kadının bazı yerlerine nisbetle dişlerinden daha fazla lezzet almaktadırlar. Lezzet duymamak bunların özelliğindendir demek ak­la uyar mı? Şâfiîler bu soruya şu cevâbı vermektedirler: Ağıza dokunmak bir tarafa bırakılacak olursa, dişleri birer kemik parçası olarak ele alacak olursak bunlardan ne lezzet alınabilir?

Ölüyü ellemek ve ona dokunmak da abdesti bozar. Mahrem, yani kişi­ye nikâhlanması ebediyyen haram olan bir kadına dokunmak veya onu elle­mek abdesti bozmaz. Kan bağı, süt bağı ve hısımlılık bağlarından ötürü bazı kadınların nikâhı ebediyyen insana haram olabilir. (Anne, kızkardeş, teyze, halâ, kayınvalide, süt ana ve sütbacısı gibi.) Bunlara dokunmakla abdest bo­zulmaz. Bazı. kadınların nikâhlanması ebediyyen değil de geçici olarak haram olur. Baldız, hanımın teyze ve halâsı gibi. Bunlar, hanımın boşanma­sından veya ölümünden sonra nikâhlanabilirler. Bunlara dokunmak abdesti bozar. Şüphe ile cinsel ilişki kurulan kadının annesine ve kızına dokunmak­la abdest bozulur. Bunların ikisini nikahlamak her ne kadar harâmsa da bu harâmlık, hısımlık, neseb ve süt bağlarından ötürü doğmamıştır.

Hanbeliler dediler ki: Arada perde olmaksızın şehvetle bir kadım ellemek veya ona dokunmak abdesti bozar. Bu kadın mahrem olsun yaban­cı olsun, diri olsun ölü olsun, küçük olsun büyük olsun fark etmeyip aynı sonuca varır. Yalnız küçük kızların âdete göre şehvetli olmaları gerekir. Bu hususta kadın da erkek gibidir. Eğer bir kadın bir erkeği elleyecek olursa veya ona dokunacak olursa mezkûr şartlarla abdesti bozulur.

Abdestin bozulması için tüy, diş ve tırnak dışında vücûdun diğer kısım­larının ellenmesi şartı vardır. Sözgelimi bu saydığımız nesneler ellenecek olursa abdest bozulmaz. Dokunulan veya ellenilen kişi bunlardan bir lezzet duysa bile abdesti bozulmaz. Erkek erkeği ellerse, ellenen tüysüz bir genç olsa bile yine abdesti bozulmaz. Kadın kadını, erselik erseliği ellerse, elleyen bundan bir lezzet duysa bile bile abdesti bozulmaz.

Bu anlattıklarımızdan sonra, arada perde olmaksızın âdeten şehvetli ol­duğu bilinen kadını -bu kadın yaşlı ve çirkin olsa bile- elleme veya dokun­manın abdesti bozması hususunda Hanbelîlerle Şâfiîlerin görüş birliği için­de oldukları anlaşılmış olur. Bu iki mezheb, yalnız mahrem kadınları elleme hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Hanbelîler derler ki: Mahrem de olsa bir kadını ellemek abdesti bozar. Ellenen veya dokunulan kadın, elleye-nin annesi de olsa kızkardeşi de olsa abdesti bozulur. Şâfiîler buna karşıdır­lar.

Erkeğin erkeği ellemesiyle ellenen, tüysüz güzel bir genç olsa bile ab­destin bozulmayacağı hususunda görüş birliği edilmiştir. Yalnız Şâfiîler, bunu yapanın abdest almasının sünnet olacağı kaydını koymuşlardır. Kadının tü­yü, tırnağı ve dişlerinin ellenmesinin abdesti bozmayacağı hususunda da gö­rüş birliği edilmiştir... Ancak Şâfiîlerin anlatmış oldukları hafif bazı detay­larda aralarında bir görüş ayrılığı olmuştur. Ki bu nedenle de her iki mezhe­bin görüşlerini ayrı ayrı anlatmayı uygun gördük.

Malikiler dediler ki: Abdestli biri kendisinden başka birine, eliyle veya vücûdunun herhangi bir tarafıyla dokunacak olursa abdesti bozulur. Ancak abdestin bozulması için gerek dokunanda, gerek dokunulanda bazı şartların gerçekleşmesi îcâb eder:

1. Baliğ olacak.

2. Lezzet kasdiyle dokunacak. Veya dokununca lezzet duymuş ola­cak. Lezzet kasdiyle dokunup lezzet duymasa bile yine abdesti bozulur. Bu­nun tersi için de aynı hüküm geçerlidir.

3. Dokunduğu kimse çıplak veya hafif bir örtüyle örtünmüş olacak. Örtü kalın olursa abdest bozulmaz. Örtü kalın olur da içindeki şahsın bir organını tutup eliyle avuçlayacak olur veya lezzet kasdiyle bunu yaparsa ab­desti bozulur. Lezzet kasdiyle yapmayıp lezzet duyarsa yine abdesti bozu­lur.

4. Dokunduğu kimse âdeten şehvetli biri olacak. Örneğin beş yaşın­daki şehvetsiz küçük bir kız çocuğunu ellemek abdesti bozmayacağı gibi, er­keklerin kendisinde tamahlarının kalmadığı yaşlı kadını ellemek de abdesti bozmaz.

5. Saç ve tüyler de vücudun parçalarından sayılmaktadırlar. Lezzet alma kasdiyle kadının saçlarına dokunulacak olursa abdest bozulur. Lezzet kasdi olmaksızın dokunur da lezzet duyacak olursa yine abdesti bozulur. Ama kadın, kendi eliyle kendi saçma dokunacak olursa abdesti bozulmaz. Aynı şekilde erkeğin saçı kadının saçına, tırnağı kadının tırnağına dokunacak olursa bunlarda duyu olmadığı gerekçesiyle abdesti bozulmaz.

6. Dokunmakla abdestin bozuluşu, lezzet kasdi veya lezzet duyma se­bebinden ötürüdür. Dokunulan kadının yabancı bir kadın olmasıyla kendi eşi olması arasında fark olmadığı gibi, dokunulanın tüysüz bir delikanlı ol­masıyla sakalı yeni bitmekte olup insana lezzet veren bir genç olması arasın­da fark olmayıp hepsi abdestin bozulmasına neden olurlar.

7. Dokunulan kızkardeş, veya onun kızı, hala veya teyze gibi mah­rem bir kadınsa ve dokunan da şehvetli olup lezzet almayı kasdeder ve fakat lezzet duymazsa abdesti bozulmaz. Ama dokunduğu kadın yabancı biriyse, lezzet kasdi olmazsa bile abdesti bozulur.

8. Ağızdan öpmek de dokunma ve ellemenin hükmüne tâbidir. Lez­zet kasdiyle öpen veya zorla öptürmek gibi lezzet kasdi olmaksızın öper ve fakat lezzet duyarsa abdesti bozulur. Kişi kendi nefsindeki maksada göre birine acıyıp öper de lezzet duymazsa abdesti bozulmaz. Eğer lezzet duyarsa ab­desti bozulur. Bütün bu saydığımız şartlar dokunana nisbetledir. Dokunu­lana gelince o da, baliğ ise ve kendisine dokunulup ellendiğinde lezzet du­yarsa abdesti bozulur. Eğer kendisine dokunulduğunda veya ellendiğinde lezzet duymayı kasdederde zâten dokunan durumuna geçer. Ki yukarıda geçen hü­kümlere tâbi olur. Düşünmekle veya dokunmaksızın bakmakla lezzet kasdi olsa veya lezzet duyulsa bile veya fuhuşa dâir kötü söz söylese bile abdesti bozulmaz. Eğer düşünme veya bakma sebebiyle mezîsi gelirse abdesti bozu­lur. Menisi gelirse de gusül yapılması gerekir.

Hanefîler: Bedenin hangi tarafıyla olursa olsun, dokunan veya do­kunulan çıplak da olsa abdest bozulmaz, derler. Kişi, abdestli olur; ikisi de çıplak ve hanımına bitişik olarak aynı yatağa uzanacak olurlarsa, abdestleri bozulmaz. Ancak kendilerinden mezi ve benzeri bir şeyler akarsa veya ikisi­nin tenasül organları üst üste gelecek olursa abdestleri bozulur. Tabiî ayrıca erkeğin penisinin sertleşmesi ve arada vücûdlarının ısısını engelleyecek bir perdenin bulunmaması hâlinde erkeğin abdesti bozulur. Kadın ise, erkeğiyle yanyana gelip, tenasül organının onunki ile üst üste gelmesi hâlinde abdesti bozulur. İki kadın çıplak olarak birbirlerine sarılıp bitişirler ve cinsel organ­ları da birbirine temas ederse abdestleri bozulur. Hamamlarda olduğu gibi iki erkek, kalabalıktan ötürü çıplak olarak yanyana gelip bitişecek olurlar­sa, dokunanın penisi sertleşmedikçe abdestleri bozulmaz.

Böylece Hanefîlerin bu hükümde diğer İmamlardan ayrı görüşe sâhib oldukları öğrenilmiş oldu. Mâlîkîler abdestin bozulmasını, lezzet kasdına veya lezzet duyma şartına bağladılar. Şehvetsiz ihtiyar kadını ellemekle abdestin bozulmayacağını söyleyerek de, bozulur diyen Şafiî ve Hanbelîlere muhale­fet etmiş oldular. Güzel ve tüysüz delikanlıları ellemekle abdestin bozulma­yacağını söyleyerek Hanefîler, Mâlikîlere muhalefet ettiler. Hanbelîlerle Şâfiîler de bozulmaz dediler. Dokunulan çıplak olmadıkça ve üzerindeki örtü­sü de ince ve hafif olmadıkça dokunmanın abdesti bozmayacağını söyleye­rek bazı şartlarla diğer mezheplerle görüş birliği yaptılar. Ancak Malikiler dediler ki: Dokunulan, elbisesini giyinikse ve abdestli biri de onun vücûdu­nu eliyle tutacak olursa abdesti bozulur.

Kadının saçını tutmada ihtilâfa düşmüşlerdir. Mâlikîler derler ki: Er­kek, kadının saçma lezzet kasdiyle dokunur veya lezzet kasdiyle olmaksızın dokunur da lezzet duyarsa abdesti bozulur. Çünkü saçların lezzet verdikleri tartışma götürmez bir şekilde kesindir. Ama kadınlar, kendi saçlarıyla er­keklere dokunacak olurlarsa kendilerinin abdestleri bozulmaz. Çünkü on­lar, bundan bir şey hissetmezler. Hanbelî ve Şâfiîlerse, saça dokunmanın ab­desti bozmayacağı görüşündedirler.

 

3. Önden ve arkadan çıkan şeyler gibi abdesti bozan şeylerin üçün­cüsü ellemektir. Kişi, eliyle ya kendi vücûduna veya başkasının vücûdu­na dokunur. Başkasının vücûduna dokunmakla ilgili hükümler geçen bö­lümde anlatıldı. Kişinin kendi vücûdunu ellemesine gelince, bundan lez­zet duyacağı alışılmış bir durum değildir. Ama baz; hadîsler, kişinin kendi penisini ellemesinin abdestini bozacağına delâlet etmektedirler. Diğer bazı hadîslerdeyse, bunu yapmakla abdestin bozulmayacağı ifade edilmekte­dir. İşte bu nedenle mezhebler, bu konuda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Kişinin kendi penisini ellemesiyle abdestinin bozulmayacağı görüşün­de olanlar, bazı hadîsleri delil olarak ileri sürmektedirler. Bunlardan biri İbn Mâce dışındaki diğer Sünen sahiplerinin rivayet etmiş olduğu şu hadîs-i şerîftir:

Rasûlullah (s.a.s.) namazdayken penisini elleyen bir erkeğin duru­mu hakkında sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

“O, senin vücudundaki bir parça etten başka bir şey değildir.” [63]

İbn Hibban da bu hadîsi. Sahîh'inde rivayet etmiştir. Tirmizî ise, “Bu mevzuda rivayet edilen en güzel hadîs budur” demiştir.

Penisi ellemek abdesti bozar diyenler de birçok hadîs-i şerîfi delîl ola­rak ileri sürmektedirler. Ki bunlardan biri şu hadîs-i şeriftir:

“Kim penisini ellerse abdest alsın.” [64]

Üç mezheb İmamı, penisi ellemenin abdesti bozacağı hususunda gö­rüş birliği etmişlerdir. Hanefîlerse bu hususta onlara muhalefet etmişler­dir. Bu mezhebe göre, penisi ellemekten ötürü abdest bozulmaz. Hanefîlerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

 

Hanefiler dediler ki: Avuç içiyle de olsa, parmakların iç taraflarıyla da olsa, şehvetle de olsa penisi ellemek abdesti bozmaz. Zîrâ bedevîvâri biri­si Rasûlüllah (s.a.s.) a gelerek

“Ya Rasûlallah! Namazdayken penisini elleyen bir adamın durumu hakkında ne dersin?” diye sormuştu da Rasûlüllah, kendisine şu cevâbı vermişti:

“O, senin vücûdundan bir parça veya etten bir parçadır.” [65]

Yine de penisi elleyen birinin, âlimlerin ihtilâfından kurtulmak için ab­dest alması müstehab olur. Çünkü ittifaklara uyularak yapılan ibâdet, ihti­lâflara kaçılarak yapılan ibâdetten daha hayırlıdır. Ama ittifaklara uyayım derken, kişinin kendi mezhebine göre mekruh davranışlarda bulunmaması da şarttır.

Bu anlatılanlar bir tarafa, Rasûlüllah (s.a.s.) in:

“Kim penisini ellerse abdest alsın” mealindeki buyruğunda geçen ab­dest kelimesini Hanefîler, lügat manâsında kabul etmişlerdir. Ki bu da elle­rin yıkanması demektir. Penisini ellemiş olan bir kişi, namaz kılmak istedi­ğinde mendûben ellerini yıkamalıdır.

Kişi, vücûdunun herhangi bir yerini, hatta mak'adındaki deliğin etrafı­nı bile elleyecek olursa abdesti bozulmaz. Kadın da elini, kendi tenasül or­ganına değdirecek olursa abdesti bozulmaz. Ancak parmağını veya iğne uçu gibi bir şeyi vaginaya sokarsa bu durumda abdesti bozulur. Çünkü bu du­rumda sanki içeriye bir şey girip kaybolmuş olmaktadır. Parmağının sadece bir kısmını sokar da parmak görünmeyecek şekilde olmazsa, ama geri çe­kerken parmağında ıslaklık ve koku olursa abdesti bozulur. Aksi takdirde bozulmaz. Aynı şekilde kadın, parmağını veya bir parça pamuğu vaginasının önüne koyar da pamuk veya parmak ıslanacak olursa abdesti bozulur. Aksi takdirde bozulmaz.

Malikiler dediler ki: Penisi ellemekten ötürü ancak bazı şartların gerçekleşmesi hâlinde abdest bozulur:

1. Kişi kendi penisini ellerse abdesti bozulur. Başkasının penisini el­lerse, başkasına dokunma hükümleri cereyan eder.

2. Kendi penisini elleyen baliğ ise abdesti bozulur. Erselik dahî kendi penisini ellediğinde abdesti bozulur. Çocuk, kendi penisini ellediği takdirde abdesti bozulmaz.

3. Ellerken arada bir örtü veya engel bulunmazsa abdesti bozulur.

4. Avuç içi veya elin yan tarafları veya parmakların alt ve yan kısım­ları veya baş taraflarıyla penisi ellerse abdesti bozulur. Diğer parmaklardan farksız olan duyma ve görmede onlar gibi olan fazla parmakla da penis ellenecek olursa abdest yine bozulur. Ama baldır veya kol, penise değecek olursa abdest bozulmaz. Bir ağaç dalıyla penise dokunulursa veya arada bir perde bulunmakla penis ellenecek olursa abdest yine bozulmaz.

Yukarıdaki şartların gerçekleşmesi hâlinde lezzet alınsın alınmasın, ka­sıtla olsun, unutarak olsun, penis ellendiği takdirde abdest bozulur. Bir kadının kendi tenasül organını ellemesiyle abdesti bozulmaz. Parmağını soksa ve bundan zevk alsa bile durum değişmez. Kişinin mak'ad mahalli­ni ellemesi veya zaruret olmadan yapılması haram bile olsa parmağını bu deliğe sokmasıyla abdesti bozulmaz. Penis kesilmiş olsa, kesildiği yeri ellemek, teslisleri ve kasık bölgesini ellemek, yapana lezzet vermiş olsa bile abdesti bozmaz. Başkalarının mak'ad deliğini veya vaginasını elle­mek halinde, başkasına dokunma hükümleri geçerli olur. Bununla ilgili hükümler, önceki bahiste anlatılmıştır.

Şafiiler dediler ki: Vücûda bitişik veya vücûdtan ayrılıp da henüz parçalanmamış olan penisi ellemekle abdest bozulur. Her ne kadar vücûd­tan ayrıldıktan sonra penis ismini yitirirse de ellemekle abdest bozulur. Pe­nisin kesildiği yeri ellemek de bazı şartlarla abdesti bozar:

1. Arada perde ve benzeri bir engel bulunmazsa.

2. Elleme, avuç içi veya parmakların alt kısımlanyla yapılırsa. Avuç içiyle parmakların alt kısımlarının sınırı, avuç ve parmaklar üst üste geldi­ğinde görünmeyen kısımlardır. Elin ve parmakların aralarıyla ve yan taraf­larıyla penis ellendiğinde abdest bozulmaz.

Hanbelîler: Bunlar da Şâfiîler gibi, penisin kişiye ait olmasını şart koşmazlar. Başkasının penisini ellemenin de kişinin kendi penisini ellemesi hükmünde olacağı düşüncesindedirler. Bu nedenle demişlerdir ki: Kişi, ge­rek kendi penisini gerek başkasının penisini ellerse; ellediği penis küçük bir çocuğun veya bir ölünün penisi olsa bile abdesti bozulur. Penisi ellenenin değil de penisi elleyenin abdesti bozulur. Kadın, kendi vaginasını elleyince abdesti bozulacağı gibi başka birisi de elleyecek olursa elleyenin de abdesti bozulur. Mak'ad deliğini ellemek de vaginayi ellemenin hükmüne tâbidir. Ama testisleri ve kasık bölgesini ellemekle abdest bozulmaz.

Ön ve arka dışında vücûdun herhangi bir yerinden çıkan necaset, çok olduğu takdirde abdesti bozar. Çokluk ve azlık, kişinin bünyesinin kuvvet veya dermansızlığı ile şişmanlık veya zayıfliğıyla ölçülür. Meselâ zayıf birin­den kan akarsa bu kan, onun bünyesine göre çok görülürse abdesti bozulur. Çok görülmezse abdesti bozulmaz. Kusmak da bu hükme tâbidir.

 

4. Ön ve arkadan çıkmadığı halde abdesti bozan şeylerin dördün­cüsü, çıbandan veya yaradan çıkan irin ve kandır. Ki bunlar necis olup abdest bozucudurlar. İrtidâttan dolayı da abdest bozulur. Dinden çı­kan bir kişi eğer abdestli ise abdesti bozulur. Şiddetli derecede gazaplanan câhiller, çoğu kez dîne söverek bu duruma düşmektedirler. Bunlar küfrü gerektirici sözleri hiç aldırmaksızın sarfetmekte, sonra da pişman olmaktadırlar. Bunlar bu fiili işlerken şayet abdestli iseler abdestleri bo­zulur. En aşağılık irtidât cerîmelerinin sâlih amelleri boşa savurup heba edeceği bilinirse, insanlar kendilerine hâkim olup bu vartaya düşmekten kurtulurlar. Ve hiçbir yararı olmayan, tersine birçok zararlara sebeb olan bu kelimeleri söylememek için dillerini tutarlar.

 

Hanefîler: İrtidâttan dolayı kişinin her ne kadar işlemiş olduğu sâlih ameller boşa gitse de ve mâlî tasarruf yetkisi elinden alınsa da abdestinin bo­zulmayacağı görüşündedirler.

Şâfiîler: İrtidat eden kişi, eğer sidik akıntısı özründen salim ise ab­desti bozulmaz, ama salim değilse, temizliği zayıf olduğundan ötürü abdesti bozulur.

Hanefiler dediler ki: Namazda kahkahayla gülmek abdesti bozar. Bu hususta birçok hadîsler mevcûd olup, bunlardan TaberânFnin Ebû Mu­sa'dan rivayet etmiş olduğu hadîsi örnek olarak gösterebiliriz:

“Rasûlullah (s.a.s.), bir ara halka namaz kıldırıyordu. Gözleri arızalı bir adam içeri girdi. Mesciddeki çukura ayağı kayıp düşünce de orada na­mazda bulunanların çoğu kendisine güldüler. Bunun üzerine Resülüllah (s.a.s.), namazdayken gülenlerin abdestlerini ve namazlarını yenilemelerini emretti. [66]

 

Namazda kahkahayla gülmek, deve eti yemek ve ölü yıkamak abdest bozmaz. Hades hâlinden şüphe etmekle abdest bozulmaz. Bu­nun da iki şekli vardır:

 

1. Kişi, abdest aldığını kesin olarak bilecek. Ancak abdest aldıktan sonra hades hâlinin vuku bulup bulmadığı hususunda şüphe ederse bu şüpheden ötürü abdesti bozulmaz. Çünkü bu kişi, abdestten sonra hadesin vukûbulup bulmadığından şüphe etmektedir. Şüphe ise tahareti gidermez.

2. Kişi, abdest aldığını da, kendisinden hades hâlinin vukû bulduğunu da kesin olarak bilecek. Ancak hades hâlinin vukuundan önce mi sonra mı abdest aldığı hususunda şüpheye düşecek olursa, bu durumda iki şekille karşılaşılacaktır:

a. Bu kişi şüphelenmekte olduğu ve hangisinin daha önce vukû bulduğunu bilmediği abdestten ve hadesten önceki durumunu hatırlamaya çalışacaktır. Eğer abdesfen önce hades hâlinin vukû bulduğunu hatırla­yacak olursa abdesti var sayılır. Çünkü hatırladığından ötürü birinci ha­des hâlinden sonra abdest almış olduğu hususu sabit olmaktadır.

 

Kahkaha; kişinin yanmdakilerinin işiteceği kadar yüksek sesle -uzun sürmese bile- gülmesidir. Bu gülüş, abdesti bozar. Ama sadece kendisinin işite­bileceği kadar bir sesle namazdayken gülmesi hâlinde yalnız namazı bozu­lur. Abdesti bozulmaz. Namaz kılan baliğ ise, kadın olsun erkek olsun, ka­sıtlı olsun unutmuş olsun kahkahayla gülecek olursa (hem namazı hem de) abdesti bozulur. Yok eğer çocuksa bozulmaz. Ayrıca kahkahayla gülmek, secdeli ve rükû'lu namazlarda vekûbulursa bu saydığımız hükümler söz ko­nusu olur. Diyelim ki tilâvet secdesini edâ etmekte olan biri kahkahayla gü­lecek olursa sadece secdesi bozulur. Abdesti bozulmaz. Namazını bitirmek üzere olan birisi, selâm yerine kahkahayla gülecek olursa abdesti bozulur. Namazı sahîh olur. Hanefîlere göre selâmdan başka şeylerle de namazdan çıkılabilir. Ancak selâm yerine kahkahayla gülen, Allah'a yalvaracağına ter­biyesizlik etmiş ve vâcib olan selâmı terk etmiştir.

 

Hanbelîler: Deve etini yemekten ve ölüyü yıkamaktan ötürü ab­dest bozulur demişlerdir.

Malikiler dediler ki: Hades veya hadese sebeb hâllerin vukû bulduğundan şüphe edilince abdest bozulur. Meselâ bir şahıs, abdest aldıktan sonra yellenmekten veya penisini ellemekten dolayı abdesti bozulduktan sonra ab­dest alıp almadığından veya abdest ile hades hâlinin hangisinin daha önce vukûbulduğundan şüphe edecek olursa abdesti bozulur. Çünkü berâet-i zim­met ancak yakîn ile hâsıl olur. Yani zimmetten kurtulmak, ancak kesin hü­kümlerle mümkün olur. Şüphedeki adamda ise yakînden eser yoktur.

 

Hadesli bir kişi abdest alarak hades hâlini ortadan kaldırdıktan son­ra ikinci kez kendisinde hades hâlinin vukûbulup bulmadığından şüphe edecek olursa ne yapmalıdır? Yalnız Hanefîlere göre şüphenin, yakîne za­rarı olmayacağını hatırlatmakta da fayda vardır. Evet, durumu belirtilen kişi için bir örnek vermeye çalışalım: Bir kişi öğleden sonra abdest aldığı­nı kesin olarak bildiği gibi, öğleden sonra da kendisinde hades hâlinin vu­kûbulduğunu kesin olarak biliyor. Ancak hadesin önce vukûbulup abdes-ti sonra aldığı (ve dolayısıyla abdestli olduğujnu kestiremediği gibi; abdesti önce alıp hadesin sonra vukû bulduğu (ve dolayısıyla abdestsiz ol­duğu)nu kestirememektedir. Bu durumda öğleden önceki durumunu de­ğerlendirecektir. Şöyle ki: Eğer öğleden önce abdestsiz idiyse, öğleden sonra abdestli sayılır. Çünkü bu kişinin hades hâlinin öğleden önce vukû-bulduğuna ve abdestini de öğleden sonra aldığına kesin olarak kanaat getirilmiş olur. Öğleden sonra vukû bulan ikinci hades hâlinin abdestten önce mi, sonra mı vukûbulduğu hususunda şüpheye düşecek olursa ab­destli sayılır. Çünkü şüphe ile abdest bozulmaz.

b. Kişi eğer öğleden önce abdestli olduğunu, sonra yine abdest aldığını ve hades hâlinin vukûbulduğunu hatırlayacak olursa bu durumda birkaç şekil ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki:

Eğer abdest yenilemek, âdeti ise fecirden sonra kesin abdestsiz olduğuna hükmedilir. Çünkü fecirden önce abdestli olduğu kesinlikle bi­linmektedir. Bundan sonra da abdest yenilemiş ve de hades hâli vukû bulmuştur.

 

Hanbeliler dediler ki: Abdest tazelemek itiyadında olsa bile bu kişi, önceki hâlinin tersine göre amel eder. Yani önce abdestsiz ise abdestli oldu­ğuna; abdestli ise abdestsiz olduğuna itibâr edilir.

 

Ancak kendisi, bunlardan hangisinin daha önce, hangisinin daha sonra olduğunu bilememektedir. Bu şüphe, abdesti bozacak bir şüp­he olarak kabul edilmez. Çünkü daha önce birinci abdesti aldığı kesin, hades hâlinin vukuu da kesindir. İkinci abdesti ise, kendisinden sonra ha­des vukûbulan birinci abdesti yenilemek İçin aldığı kabul edilir. Böylece de ikinci abdesti, vukuu kesin olan hades hâlini ortadan kaldırmak için almadığı anlaşılmış olur.

Eğer abdest yenilemek âdeti değilse, abdestli sayılır..Çünkü ikinci ab­dest, şüpheli olan hades hâlini ortadan kaldırmış olmaktadır. Bütün bu anlatılanlar, abdestin tamamlanmasından sonra akla gelebilecek olan şüp­helerle İlgilidir. Ama abdest esnasında, bir organı yıkayıp yıkamadığında şüpheye düşecek ulursa şüphelendiği organı yeniden yıkar.

Gayet açık olarak bilinmektedir ki biz, bu ilmî incelikleri, ilim talebe­lerine faydalı olur ümidiyle burada anlatmaktayız. Avam tabakasına mensub kimselerin, zorunluluk olmadıkça bu incelikleri bilmelerine gerek yoktur. Meselâ bir kişi, suyun kıt olduğu bir yerde olur, yaşlılık, zayıflık ve so­ğuktan ötürü abdesti iade etmesi zorlaşır ve teyemmüm etmesi de mu­bah olmaz bir durumdaysa, bu anlattığımız inceliklerden haberdar olma­lıdır. Âlimler, toplumun bir kısmının veya tümünün yararlanacağını hesa­ba katarak dînî hükümlerden her hangi birini açıklamaktan geri durmaz­lar.[67]

 

İSTİNCÂ BAHSİ