236- İSLAM HUKUKUNDA EŞİTLİK PRENSİBİ:

 

İslam ilk inmeye başladığı günden beri eşitlik prensibini sarih bir şekilde vazetmekle kalmayıp, aynı zamanda bir fariza olarak kabul etmiştir. Şu ayeti kerime ile, Kur’an en güzel şekilde eşitlik prensibini koymaktadır.

 “Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi bölük bölük, kabile kabile kıldık, ki, üstünlüğün takvada olduğunu bilesiniz diye.” (Hucurat: 49/13)

Allah’ın Resulü bir hadisi şeriflerinde bu mevzuda buyuruyorlar: “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler. Ne Arab’ın Acem’e (arab olmayanlara), ne Acem’in Arab’a takvadan başka üstünlüğü vardır.” Başka bir hadisde ise şöyle buyuruyor: “Gerçekten Allah islam ile birlikte cehalet döneminden kalma kabile gururunu, atalarla övünmeyi kaldırmıştır. Çünkü bütün insanlar Adem’dendir. Adam ise topraktan... İnsanlar arasında fark öncelikle takva iledir.”

Bu sarih hükümlerden de  anlaşılacağı gibi, islam kayıtsız şartsız bir eşitlik hakkı tanımıştır. Bu eşitliğin hududu bütün insanları içine alır. Hiçbir ferdin diğer bir ferde, hiçbir cemiyetin diğer bir cemiyete, hiçbir cinsin diğer bircinse, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir efendinin köleye, hiçbir hakimin mahkuma takvadan başka mutlak bir üstünlüğü yoktur. İşte Allah’ın kitabı açıkça beyan ediyor ki, insanların aslı birdir. Bir erkekle bir dişiden yaratılmışlardır. Asılları bir olunca aralarında üstünlük te yoktur. Sadece takva ve musavat vardır. İşte Allahın Resulü “Bütün insanlar Adem’den Adem’se topraktan meydana gelmişlerdir. Tıpkı bir tarağın dişleri gibi, birbiriyle müsavidirler” buyuruyor.

Müsavaat kavramını cihana ilk olarak getiren Resul, öyle bir cemiyette yaşıyordu ki, o cemiyetin hayatının esasını, ana umdesini üstünlük duygusu, şereflilik gururluluk, mefhumu teşkil ediyordu. O insanlar, mallarıyla, mertebeleriyle, renkleriyle, ırklarıyla öğünüyorlardı. Atalarıyla, dedeleriyle,kabileleriyle, cinsleriyle üstünlük iddia ediyorlardı. Böyle bir cemiyetin sosyal yaşayışı eşitlik mefhumunu kavrayaacak derecede değildi. İslam, cemiyetin seviyesinde üstün bir nizam olup, toplumu terakki ettiren bir sistem olduğunu eşitlik prensibini vazetmekle göstermiştir. Şüphesiz ki zaman ve mekan ne kadar değişirse değişsin, Allahın indirdiği hükümler, bütün zaman ve mekanı  kaplayacak bir bir şumuliyete sahiptir. Allah sisteminin bu şumuliyete sahip olması, onun değişmeyi kabul etmeyi kabul etmeyen bir sistem olmasına bağlıdır. İslamın ortaya koyduğu eşitlik prensibini, insanların yaptıkları sistemler ancak onüç asır sonra anlayabilmişlerdir. Onsekizinci asrın sonlarıyla ondukuzuncu asrın başlarında tatbik etmeye başladıkları eşitlik mefhumu kendi malları olmayıp. Allahın şeriatının koyduğu hükümlerden başka bir şey değildir. İlerde anlatacağımız gibi, insanlaranı yapıkları sistemlerin eşitlik tatbikatı islama nisbetle gayret dar bir kitleye tahsis edilmiştir.

Onsekizinci asrın sonlarına kadar yeryüzünde insanlar tarafından yapılan sistmelerin uygulandığı ülkelerde fertler arasında ayrılık gözetilir, hükmedenlerle hükmedilenler arasında eşitlik kabul edilmezdi.

Mahkemelerde, suçluları yakalamak, cezaları tatbik etmemte insana göre değişik muamele yapılırdı. Milletin her kesimine mahsus ayrı ayrı mahkemeler vardı. Eşraf için hususi mahkemeler olduğu gibi, hakimleri de muayyen kimselerden seçilirdi. Din adamları için ayrı, halk için ayrı mahkemeler vardı. Hakimleri de başak başka idi. Bir suç bu muhtelif mahkemelerin huzuruna getirildiği zaman ayrı ayrı ceza görürdü. Kanunun tatbikinde suçu işleyenin içtimai durumu nazarı itibara alınırdı. Üst tabakadan bir kimse işlediği bir suç karşısında hafif bir ceza görürken halktan bir kimse aynı suçdan ağır cezalar görürdü. Eşrafa uygulanan ceza onun şeref ve haysiyetine uygun olurdu. Sokaktaki herhangi bir kimseye uygulanan ceza ise kendi, güçsüzlüğüne göre idi. Mesela, idam cezasının yüksek ve aşağı tabakadan kimselere göre tatbik şekli değişirdi. Üst tabakadan ferdin boynu kılıçla uçurulurken, aşağı tabakadan olan köpekler gibi boğularak öldürülürdü. Çok kere halktan birisinin işlediği bir suça ağır ceza verilirken, eşraf kitle ve din adamları aynı suçtan dolayı sorguya bile çekilmezlerdi. İşte onsekizinci asrın sonlarına kadar beşeri sistemlerdeki cezalar bu şekilde idi. Fransız devrimi ile birlikte batı hukukuna eşitlik prensibi de girmeye başladı. Fakat bununla birlikte tam bir müsavaat mefhumunu onlar bugün bile analayabilmiş değildirler. Zira bir çırpıda geçmişin kötü alışkanlıklarından, mazinin kötlüklerinden kurtulmak mümkün olmuyor ve olmamıştır. Müsavata uymayan istisnai haller ve özel muameleler halen bile batı cemiyetinde rastlanan işlerdendir.